![]() |
Aydın Boysan
Aydın Boysan 17 Haziran 1921’de İstanbul’da doğdu. Öğretmen Nevreste Hanım ile muhasebeci Esat Boysan’ın oğludur. 1939 yılında Pertevniyal Lisesi’ni, 1945’te Güzel Sanatlar Akademisi’ni (Mimar Sinan Üniversitesi’nin Mimarlık Bölümü’nü) bitirdi. Mesleğini 1999’a kadar ara vermeden sürdürdü. Türkiye Mimarlar Odası’nın kurucuları arasında yer aldı; yönetim kurulu üyesi, ilk genel sekreteri ve İstanbul şube başkanı oldu. 1957-1972 yıllarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ders verdi. Ulusal ve uluslararası mimarlık yarışmalarında ödüller kazandı. Kendi kitaplarını basmak için Bas Yayınları’nı kurdu (1984-93). Aralıksız olarak on yıl Hürriyet ve üç yıl Akşam gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Yapıtları Mizah Paldır Güldür; Yangın Var; Umut Simit; Yalan; Oldu mu Ya!; Fısıltı; Dostluk; Aldanmak; Söylesem Bir Türlü. Gezi Dünyayı Severek I, II, III; Yollarda; Uzaklardan. Roman Yıl 2046 Uzay Anıları, Deneme-Anı İstanbul Esintileri; Leke Bırakan Gölgeler; Yaşama Sevinci; Sev ve Yaşa; Damlalar; Zaman Geçerken; Aynalar; Yüzler ve Yürekler; Felekten Bir Gün; İstanbul’un Kuytu Köşeleri; Neşeye Şarkı; Nereye Gitti İstanbul? |
Aydil Erol
25 Mayıs 1938'de istanbul Çengelköy'de dünyaya geldi. Ana ata yönünden Kastamonu Bozkurtludur. Safiye-Ahmet Erol'un büyük oğlu, adları "Ay" ile başlayan dört kardeşin (Ayfer, Aydil, Aynur, Aydın) ikincisidir, ilkokulu Çengelköy'de bitirdi. 1951 yılında Beyoğlu Erkek Orta Terzilik Okulu'nun 2'nci sınıfında, yani ortanın ortasında iken geçirdiği trafik kazası (daha doğrusu:Beşiktaş'ta Derya Kaptanı Barbaros Hayreddin Paşa türbesi önünde tramvaydan atlaması) yüzünden bir yıl kadar yürüyemedi. Yeniden yürüdüğü gün için:"Dünyaları verseler bu denli sevinmezdim!.." demekte, kendisini tedavi eden Dr. Nuri Sandıkçıoğlu'nu rahmetle anmaktadır.İyileştikten sonra, istemeyerek gönderildiği bu okulu bırakıp çalışmaya başladı.Okulu bıraktı ama okumayı değil!.. 20 yıl kadar trikotajcılık yaptı. İlk yazısı 1958'de Milliyet'te çıktı. Karakedi (2'nci çıkışı), Millî Yol, Tarla, Toprak, Ötüken, Kardaşlık (Bağdat, istanbul), Bilgi, Türkiye (1972, 1998, 1999), Defne, Tercüman, Devlet, Yeni istanbul, Babıâli'de Sabah, Son Havadis, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Türkeli (Ankara), Kurultay, B.Kurultay, Ayyıldız, Dil, Türk Kültürü, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Azat, Polemik, Şafak (Tekirdağ), Alkış (K.Maraş) vb yayım organlarında şiirleri, yazıları yayımlandı. Hafız Yusuf Cemil Ararat (Mahir İz'in Yılların Izi'ne bakıla), Nihâi Atsız, Arif Nihat Asya, Prof.Dr. M. Kemal Özergin'den görmüş olduğu unutulmaz teşvik ve yardımları minnetle anmaktadır. 1974 yılının sonbaharında (Yeni) istanbul gazetesinde günlük fıkra yazarı olarak gazeteciliğe başladı (10 ay kadar). 1 Haziran 1975-6 Eylül 1991 arasında Tercüman gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. 1977-1978'de Hergün gazetesinde 10 ay kadar günlük fıkra yazdı (Aydoğdu Ersin imzasıyla). Hamamizade ismail Dede Efendinin istanbul Akbıyık'taki evinin onarılıp Dede Efendi Müzesi hâline getirilmesi ilk defa onun tarafından teklif edildi:10 Ocak1978. 1983'te Bahar Erol ile evlendi. Bu evlilikten olan iki oğlu vardırhttp://www.zevkli.org/images/smilies/biggrin.gifoğuhan (1985), Batuhan(1986). "İlkokula 6 yaşımda başlamama rağmen, evlenmem de, gazeteciliğe girmem de geç oldu" demektedir. "Şarkılarla Şiirlerle Türkülerle ve Tarihî Örneklerle ADLARIMIZ" (Ankara 1989, 1992, İstanbul 1999) yayımlanan ilk kitabıdır ve Türk Dünyasnda sahasının en kapsamlı eseridir."Horyatlar" (istanbul 1990, 2000) ikinci kitabıdır. "Röportajlar" ve "Dosta Düşmana Karşı" mizahî eserleri ise baskıya hazırdır. Yazı hayatının kırkıncı yılı olan 1998'de sevenlerince AYDİL EROL ARMAĞANI çıkarıldı. Halen Yeniçağ gazetesinde çalışmakta, Ufuk Ötesi'nin yayın danışmanlığını yapmaktadır. 2002'de Mehmet Akif ve Ahmet Haşim adlı kitapları yayımladı. Adlar konusundaki çalışmalarından ötürü 2002 yılında Türk Dil Kurumu'nun adlar koluna üye alındı. Yayınladığı maniler arasında şu dörtlüğe yer vermesinden sonra, (Ufuk Ötesi, Nisan 2003, Yeniçağ 15.02.2003) Karen Fogg Çocukları deyimi basında geniş yankı gördü: Yediler sucukları giydiler gocukları memleketi satacak Karen Fogg Çocukları Bestelenmiş şiirleri Baş eğmeyiz feleğe, yâr ü ağyâre de biz Etmeyiz tenezzül bir gül için hâre de biz Ne sâkîden imdat, ne meyden şifa dileriz. Etmeyiz tenezzül bir gül için hâre de biz Segah Aksak şarkı, (1958) Beylerbeyli Kemençeci Hasan Fehmi Mutel (1885-1965) Çatlatır bülbülleri o nağme-i sazın senin Fetheder gönülleri asarın üstadım senin Vermiş Hak kabiliyet-i müstesna, hüner sana Yoktur naziri cihanda hüsn ü fehminin senin Hicazkâr Müsemmen şarkı (1957) Hasan Fehmi Mutel Erişti eyyam-ı nevbahar (Hasan Fehmi Mutel, Mahur Curcuna ş.) Gel buselerinde mest et bu gece (Hasan Fehmi Mutel, Mahur Aksak şarkı, 1954) Gül-gonca cemâlin bana bin cevr eder (Hasan Fehmi Mutel, Hicaz Türk Aksağı, şarkı, 1957) Seyredelim mehtabı gel seninle bu gece (H. F. Mutel, Nihavent Yürük Aksak Şarkı, 1954) Not: Birinci dörtlük, Hüseyin Rıfat Işıl'ın Rumeli Hisarı Mezarlığındaki mezar taşı yazısından esinlenerek kaleme alınmıştı: "Bazen ney olur, bazı da safi mey olurduk Gâhi neye meyler katarak hey hey olurduk Baş eğmedik asla feleğin kahrına bir gün Biz istemiş olsaydık eğer herşey olurduk" |
Ayhan Songar
Bir Ayhan Songar vardı Türkiye 2 Temmuz 2001 İSTANBUL - Hocaların hocası Prof. Dr. Ayhan Songar'ı vefatının 5. yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Gazetemizde uzun yıllar yazdığı günlük köşe yazılarıyla hâlâ hafızalarımızda olan, dünyaca tanınmış tıp otoritesi Prof. Dr. Ayhan Songar, ruhu için okutulacak Kur'an-ı Kerim ve Mevlid-i Şerif'le yadedilecek. Yarım asrı bulan fiili doktorluğunun yanı sıra tasavvuf, tıp, musiki, sibernetik ve fotoğraf alanında da uzman olan Prof. Dr. Ayhan Songar, geçtiğimiz yüzyılın hezarfenleri arasında yer alıyordu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde Psikiyatri Ana Bilim Dalı'nı kuran ve aralıksız 34 yıl kürsü başkanlığını yapan Prof. Dr. Ayhan Songar, çağdaş psikiyatrinin de kurucuları arasında yer alıyordu. Kırk yılı aşkın süre aynı yastığa baş koydukları ve aynı yızahaneyi paylaştıkları eşi Dr. Reyhan Songar rahmetlinin tüm milli hareketlerin yanında ve gönüllü kuruluşların içinde olduğunu belirterek, "Aradan dört yıl geçmesine rağmen Türk milleti onun hizmetlerini unutmadı. Kadirşinaslığını gösterdi ve birçok şehrimizde caddelere, sokaklara, parklara, kültür ve tıp merkezlerine onun ismini verdi. Hâlâ ruhuna Fatihalar okunuyor. Bu konuda duyarlılığı olan herkese teşekkür ediyorum" dedi. Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar, 1997 yılı başında prostat kanserine yakalanmış, Nisan ayı başında geçirdiği ameliyat da netice vermeyince kalp huzuru ile Rahmet-i Rahman'a teslim olmuş, dünyadan ayrılık vaktinin geldiğini belirterek, son bir köşe yazısı ile okuyucularından helallik dilemiş ve 2 Temmuz 1997 günü Hakk'a yürümüştü. Çağdaş psikiyatrinin kurucusuydu Babası İstiklal Harbi gazisi olan Prof. Dr. Ayhan Songar köklü bir aileden geliyordu. Aydınlar Ocağı, Türkiye Milli Kültür Vakfı ve Türk Edebiyatı Vakfı'nın kurucuları arasında yer aldı; ilk ikisinin başkanlığını da yaptı. Hayatı boyunca alkol ve uyuşturucu ile mücadele veren Prof. Dr. Ayhan Songar, Yeşilay Cemiyeti'nin de başkanlığını yaptı. Şiire merakı ile de bilinen Songar, Fuzuli'den Necip Fazıl'a Türk şairlerini ve şiirlerini çok iyi bilirdi. Dilde uydurmacılığa şiddetle karşı çıkardı. Türk dili ve düşüncesi üzerine nefis yazıları vardı. Uzun meslek hayatı boyunca önemli ödüller alan Prof. Songar, New York Bilimler Akademisi üyesiydi. Türkiye Tıp Akademisi ve Türk Nöro-Psikiyatri Derneği'ne büyük hizmetleri geçmişti. Müziğin hastaların tedavisinde etkili olduğunu bilen Songar, Viyana'da "Musiki Psikolojisi" dersleri de vermişti. Adli Tıp Kurumu'nda da uzun yıllar görev yapan Prof. Songar, bir dönem TRT yönetim kurulu üyeliği de yaptı. Gazetemizde 1989'da haftalık, 1991'den 1997'ye kadar da günlük yazılarını "Sohbet" köşesinde aralıksız sürdüren Prof. Dr. Ayhan Songar'ın 26 kitabı neşredildi. Yerli ve yabancı dergilerde yüzlerce ilmi makalesi yayınlanan Prof. Dr. Songar'ın kızı Neslihan, Tükiye'nin Bakü Büyükelçisi Ecvet Tezcan ile evli. Ayhan Songar Sefa Saygılı Türdav Yayınları “Böyle güzel insanları unutulmaya terk edemeyiz. Doç. Dr. Sefa Saygılı'nın hazırladığı bu kitabın ilk bölümünde sevenler ve dostları Ayhan Hocayı anlatıyorlar. İkinci bölüm yazı ve röportajlarından yapılan seçmelerden oluşmuş. "Ölüm Döşeğindeki Yazıları" başlıklı son bölümde ise, hiçbir kaynağa bakmadan sadece zihninin hazineleriyle yazdığı makalelerden bir demet bulunmakta. Hele son zamanlarda yalnız elini kıpırdatabildiği günlerde bile aksatmadığı bu yazılar, kitabı daha ilgi çekici kılmakta.” |
Ayşe Arman
HAKKINDA YAZILANLAR Teşhirci, saydam pervasız dürüst ve cesur OKTAY EKŞİ Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi O'nu anlatan doğru kelime teşhircidir olmalı. Ama o olumsuz anlamlar çağrıştıracağı için saydam demek daha uygun. Ayşe Arman'ı Ayşe Arman yapan pervasızlığıdır. Bu dürüstlük ve cesaret karşısında şapka çıkartılır. O öyle olduğu için mi dikkati çekiyor, dikkati çekmek istediği için mi öyle, çözebilene rastlamadık. Ama kesin olan şu: Ayşe Arman mutlaka dikkati çeker. Yazdıklarıyla dikkati çeker, -öyle anlaşılıyor ki- arkadaş çevresinde veya kendisini hiç kimsenin tanımadığı ortamda da o dikkati çeker. Ne yapar da dikkati çeker sorusuna yanıt vermek kolay değil. Gerçi o tipik bir ‘‘controversal figure’’dür. Yani her zaman tartışılır. Bu zaten yeter diyebilirsiniz. Ama asıl önemli olan kişiliğinin onu tartışılır yapan çizgisidir. Bu satırların yazarı, Ayşe Arman'ı, aynı çatı altında çalışan ve birbiriyle günlük düzeyde hemen hiç ilişkisi olmayan iki kişinin tanıyabileceği kadar tanıdığı için Ayşe Arman'ı tartışılır yapan şeyin ne olduğunu doğru şekilde saptayıp söylemesi kolay değil. Ama bu açıdan inanılmaz bir kolaylık söz konusu: Ayşe Arman'ın yazılarını okuyan herhangi biri, onun hakkında çok şey öğrenir. Çünkü o özel yaşamıyla ilgili en gün görmemiş gerçekleri bile okuyucunun önüne koyar. O yüzden Ayşe Arman'ı okurken, saklısı gizlisi olmadığı izlenimi edinirsiniz. Hatta bazen ‘‘birazını da kendine saklasa iyi eder’’ diyebileceğiniz kadar... O'nu anlatan tek kelime nedir? Doğru kelime teşhircidir olmalı. Ama o olumsuz anlamlar çağrıştırabilir. O nedenle saydamdır demek galiba daha uygun düşer. Belki de onu saydam yapan aslında özgürlügüne bağlılığıdır. Gerçekten kendi özgürlüğüne Ayşe Arman kadar bağlı ve saygılı bir kadın, bir yazar, bir kişi bulmak özellikle bizim toplumumuzda imkansız denecek kadar zordur. Yazılarından anlaşıldığına göre Ayşe Arman'ın belki tüm bunlardan daha önemli tarafı, kendisine veya başkalarına karşı hiçbir zaman ikiyüzlülük yapmayacak kadar dürüst ve özgüven sahibi bir kişi olmasıdır. Düşünün siz... Hangi kadın -veya erkek- yazarımız (üstelik halen evli olduğunu da vurgulayarak) eski yıllarda bir akşam yemeğe çıktığı erkek arkadaşı restoranın tuvaletine gidince, içinden geleni yapmak için onun ardından erkekler tuvaletine girdiğini, bir süre sonra dışarı çıkmaları gerekince kapı kilidinin dili düştüğü için birlikte içeride kalarak yardım istediklerini... Ve çıkarken fevkalade utandıklarını tüm açıklığıyla yazabilir. Bunlar toplumumuzun alışmadığı kadar pervasız yazılardır. Zaten Ayşe Arman'ı Ayşe Arman yapan bu pervasızlığıdır. Bu dürüstlük ve cesaret karşısında şapka çıkartılır. Sadece özgür ve bağımsız kişiliği Ayşe Arman'ı anlatmaya yetmez. O'nu başkalarından çok farklı kılan özelliklerinden biri, çalışkan, verimli ve titiz bir yazar olması, ayrıca akide şekeri gibi tatlı bir üsluba sahip bulunmasıdır. O yüzden Ayşe Arman'ın yazdığını hiç okumayabilirsiniz ama okumaya başlayınca bitirmeden bırakamazsınız. Çünkü yazdıklarında kendi iç dünyasını veya günlük gerçeklerini anlatıyormuş gibi yaparken bakarsınız ki sizi de anlatıyor. Zaten iyi yazar insanı iyi yazar, iyi gazeteci olayı iyi yazar. Ayşe Arman ikisini de iyi yaptığı için iyi bir ‘‘gazeteci-yazar’’dır. Bu çizgileriyle Ayşe Arman gazeteciliğimizin, hem çağımızı hem de geleceğimizi temsil eden örneklerinden biridir. |
Aytek Namitok
6 Ocak 1892'de, Kafkasya’nın Adigey yöresinde Panejukay köyünde doğdu. Orta öğrenimini Stavropol Lisesi’nde yaptıktan sonra 1916'da Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 1921'de de Sorbonne(Fransa) Üniversitesinden mezun oldu. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Petrograd Barosuna kaydolarak avukatlığa başladı. 1917 İhtilalinden sonra da Petrograd'da kalarak "Birleşmiş Kafkasya Dağlıları Birliği"nin temsilcisi oldu. Bu sıfatla Geçici Hükümetin Halk Eğitim Bakanına Bağlı Şura üyesi, bu Şuranın Rus olmayan halkların okul işlerini idare eden Komisyon mümessili olarak çalıştı. Bütün Rusya Kurucu Meclisi'nde seçim kanunlarını hazırlayan özel danışma kurulunun görüşmelerine katıldı. Üyesi bulunduğu demokratik birlik tarafından Rusya Cumhuriyeti Meclisi'ne seçildi. Rusya'da Bolşevik anarşisinin başlaması üzerine Kafkasya’ya döndü. Kuban Meclisi ve Hükümeti'nin adli işlerden sorumlu memur üyesi oldu. Aynı yıl Kuban Parlamento delegasyonu üyesi olarak Paris Barış Konferansı’na gönderildi. Kafkasya Bolşevikler tarafından işgal edildikten sonra Paris'te kaldı. 1921-1922 yıllarında Prag'da, Mayıs 1924'e kadar da Türkiye'de yaşadıktan sonra tekrar Paris'e döndü ve 1942 yılına kadar Paris'te yaşadı. Kafkasya halklarının tarihi, Adige dili ve folkloru konularında araştırmalar yaptı. Profesör Aytek Namitok, 1936'dan başlayarak "Societe de Linguistique a la Sorbonne" üyesi ve "Societe d'Etudes Mediterraneennes" in kurucularındandı. "Bulletin de la Societe de Linguistique a la Sorbonne" ve "Revue de l’Histoire des Religions" dergilerine yazı yazıyordu. Prof. G.Dumezil ile birlikte hazırladıkları "Fables de Tsey İbrahim" (Tsey İbrahim'in Fablleri, Paris 1939) adlı kitap Fransa Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bastırılmıştır. Bu yıllarda yayınladığı "Origines des Circassiens" (Adigeler'in Kökeni, 1. Cilt, Paris 1939) adlı önemli eserinin ikinci cildi ise yayınlanamamıştır. Prof. A.Namitok, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da "Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)"nde yer alıyor ve "Institut für Kontinental-Europaische Forschung" kurumunun bilim üyesi olarak Kuzey Kafkasya tarihi üzerinde çalışıyordu. Savaştan sonra Almanya'da kurulan Müslüman Komitesi Başkanlığı’na seçilen Prof. Namitok, bu ağır dönemde Fransa’daki ve Avrupa’nın diğer ülkelerindeki çeşitli elçiliklerle temasa geçerek yurttaşlarına önemli hizmetlerde bulunmuştu. Daha sonra kendisi de onlardan bir grupla birlikte 1949 yılında, eşi Hayriye Melek (Hunc) Hanım’ın da yaşamakta olduğu Türkiye'ye göçetti. A.Namitok, "Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü" tarafından Münih'de İngilizce olarak yayınlanan "Caucasian Review" (Kafkasya Dergisi) başta olmak üzere Batı'da İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça vs. dillerde çıkan bilimsel dergilerde yayımlanan ve Kafkasya halklarının dil, edebiyat ve tarihini inceleyen birçok makalenin yazarı idi. Bu makalelerinde, Kafkasya halklarının tarihini tahrif eden Sovyet sahtekarlarını ortaya çıkarıyor ve eleştiriyordu. Bu nedenle ona 1938 yılında Moskova Devlet Üniversitesi’nin özel bir seminerinde "Anglo-Amerikan ve Türk Ajanı" damgası vurulmuştu. Bütün muhaceret döneminde, ilmipedagojik çalışmaları yanında arasız siyasi faaliyette de bulunmuştu. Son yıllarında İstanbul'da "Kuzey Kafkasya Milli Merkezi"nin Başkanıydı. Münih'deki(Almanya) "Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü"nün de asli üyesi ve İstanbul Pedagoji Enstitüsü Fransız Dili Kürsüsü profesörü olan Aytek Namitok, 27 Temmuz 1963'de İstanbul'da öldü. |
Azmi
Azmi (Araştırmacı-Şair) Yusufeli, 27 Nisan 1907 - Ankara, 11 Kasım 1987 Yusufeli’nin Erkinis (şimdiki adı Demirkent) köyünde doğdu. Asıl adı Mustafa Adil Özder’dir. 1. Dünya Savaşı (1914-1918) döneminde ailesiyle birlikte Sungurlu’ya göçtü. Öğrenimine orada devam etti. 1920 yılında ailesi yeniden Yusufeli’ne döndü. 2 yıl kadar babasından ders alan Azmi, daha sonra Ersis Merkez Numune Mektebi bünyesinde sınavlara katılarak ilkokulu bitirdi. 1923 yılında ise Erzurum Dar-ül Muallimin Mektebine girip 1928 yılında mezun oldu. Halk şiirine küçük yaşlardan beri ilgisi olan Azmi, okul yıllarında şiir yazmaya ve aşıklık geleneğini öğrenmeye başladı. 60 yıla varan öğretmenliği ve Kültür Bakanlığında çalıştığı döneminde dolaştığı ve görev yaptığı her yerde halk kültürüne ilişkin araştırmalarını sürdürdü. Yüzlerce makalesi ve yazısı değişik yerlerde yayımlanan Azmi, hemen her konuda şiir yazdı. Kendi çağdaşlarından Efkari, Müdami gibi birçok aşıkla karşılaştı ve bu karşılaşmaları belgeledi. Ayrıca 16. yüzyılda yaşamış Bektaşi şairlerinden bir Azmi daha bulunmaktadır. Azmi’nin »Yusufelili Muhibbi« (1940), »Türk Çoruh’ta Kurtuluş ve Anavatana Kavuşma Anlamı«, »Doğu İllerimizde Aşık Karşılaşmaları« (1965), »Yusufelili Aşık Muhibbi ve Mevlid-i Şerif« (1968), »Yazı ve Resimlerle Çevre İncelemesi, Artvin İli 1« (Abdullah Aydın ile birlikte, 1969), »Artvin Folkloru 1« (1970), »Artvin ve Çevresi, 1828-1921 Savaşları« (1971), »Tarihte Çıldır (Ahıska) Atabeyleri ve Torunları« (1971), »Resimli Artvin İli Bilgileri 1« (1971), »Muhibbi ile Esmahan Hikayesi« (1976) adlı kitapları yayımlanan Azmi’nin özellikle Artvin ve Kuzeydoğu Anadolu aşıklık geleneğinde önemli çalışmaları oldu. Yaptığı araştırmaların çoğu yayımlanma olanağı bulamamasından ötürü ya kendi arşivinde ya da Milli Kütüphane ve HAGEM bünyesinde saklanmaktadır. Azmi’nin şiirlerinin bir bölümü Hayrettin Tokdemir tarafından »Yusufelili Azmi« (1997) adıyla yayımlandı. |
Bahaeddin Hurş
Dağıstanlı (Çoh köyünden) asker, toplum adamı ve yazar. Askeri okullarda okuyarak subay çıktı. 1917 Devrimi sonrasında Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin ulusal ordusunda görev aldı. Kafkasya’nın Kızılordu tarafından işgali üzerine yurdunu terk etmek zorunda kalarak Türkiye'ye iltica etti. Daha sonra Polonya'ya giderek Polonya ordusunda görev aldı ve Kurmay Albay rütbesine kadar yükseldi. 2.dünya savaşında Almanlara esir düştü. Kuzeni Hasan Arslanbek'in (Magoma başkanlığındaki Kuzey Kafkasya Milli Komitesi üyesi) girişimiyle kurtuldu. Polonya ve diğer Avrupa ülkelerindeki Kafkasya politik örgütlerinde ve bunların yayın çalışmalarında görev aldı. "Gortsı Kavkaza" (Kafkasya Dağlıları) ve "Severnıy Kavkaz" (Kuzey Kafkasya) gibi dergilerde yayımlanan Kuzey Kafkasya’nın askeri tarihine ilişkin "Gergebil Savunması", "Ahulgoh Avulu", "Saltı Savunması", "Dağıstan'da 1843 Yılı Askeri Harekatı" gibi makaleleri, bu konuların bir kurmay görüşüyle yazılmış en güzel örnekleridir. "Kuzey Kafkasya Milli Yayınları" arasında yayımlanan "Ahulguh" (Rusça, 1938) kitap halinde yayınlandığını bildiğimiz tek eseridir. İkinci Dünya savaşı sonunda iltica ettiği Mısır'da ölmüştür. |
Bakunin
Hakkında yazılanlar 1.Bakunin Sam Dolgoff Kaos Yayınları Tarihin en çalkantılı dönemlerinden biri olan 19. yüzyılda yaşayan Mihail Bakunin, eylemi ve kuramıyla en çok tanınan, en derin iz bırakan anarşist şahsiyetlerin başında gelir. Özgürlük ile otorite arasındaki amansız mücadeleye koca bir ömür adayan Bakunin, yıllarca ayaklanmadan ayaklanmaya, barikattan barikata koşturup durdu. Öte yandan, asi kişiliği ve eylemci pratiği haklı olarak onu bir düşünürden çok bir eylem adamı kimliğiyle öne çıkardığından, devrimci mücadeleye kazandırdığı teorik derinlik zamanla geri planda kalmıştır. Oysa Bakunin, felsefi ve teorik kavrayışlılığı, isabetli öngörüleri ve son derece yerinde saptamalarıyla düşünce ve eylemi bütünleştirerek anarşist hareketin gelişiminde kilit bir rol üstlenmiştir. İşte bu yüzden, dostları da düşmanları da, onun anarşizmin önde gelen bir kuramcısı ve eylemcisi olduğu noktasında hemfikirdiler. Bakunin'in teorik gücü, devleti ve otoriteyi ustaca ve en ince ayrıntısına kadar deşife etmiş olmasından kaynaklanır. Yüz elli yıl önce, Marx tarafından temsil edilen bilimsel sosyalistlerle sürdürdüğü tartışmalarda, her türlü devlet düşüncesinin kölelikten başkabir şeye yol açmayacağını ısrarla vurgularken günümüzde olup bitenleri parlak bir zihin berraklığıyla öngörmüştür. Bu çalışmada da görüleceği gibi Bakunin, bugün cebelleşmekte olduğumuz temel toplumsal sorunları daha o günlerde gündeme getirmiş ve anarşizmi, insanlığı evrensel özgürlüğe götürecek yollardan biri olarak önermiştir. Üç devlet tarafından ayrı ayrı ölüm cezasına çarptırılmış, doğduyu yer olan Rusya'da 13 yıllık hapis ve sürgün yaşamından sonra Sibirya'dan kaçarak Avrupa barikatlarındaki mücadelesine devam etmiştir. Bu çalışma, Mihail Bakunin'in anarşizmini ana hatlarıyla ortaya koyan en kapsamlı çalışmalardan biridir. Kitabın sayfalarını aralamaya başladığınızda, Bakunin'in bu fırtınalı yaşamından süzülüp gelen çarpıcı düşünceleri, gecikmiş bir burukluk eşliğinde benliğinizi saracaktır... |
Barasbi Baytugan
Toplum ve siyaset adamı, yazar. 15 Mayıs 1899 yılında Kafkasya’nın Kuzey Osetya yöresinde doğdu. Orta öğrenimini Terekkale'de (Vladikavkaz) yaptı. Petersburg'da gece okuluna devam etti (1916-17). Rus devriminden sonra Kafkasya'nın önce Beyaz, sonra da Kızılordu tarafından işgali üzerine General Vrangel'in kuvvetleriyle birlikte Kırım'a geçti. Kırım'ın da Bolşeviklerin eline geçmesi üzerine Türkiye'ye sığındı. 1922 yılında, Çekoslavakya hükümetinin Kafkasyalı mültecilere tanımış olduğu olanaklardan (burs) yararlanarak oraya gitti ve Brno kentinde yüksek öğrenimini tamamlayarak ziraat mühendisi oldu. Bu arada Prag'da oluşturulan "Kafkas Dağlıları'nın Dayanışma Derneği"nde görevler üstlenerek Prag ve Brno kentlerinde seminerler verdi. Avrupa ve Yakındoğu ülkelerinde örgütlenerek Kafkasya bağımsızlığı için faaliyet gösteren "Kafkasya Dağlıları Halk Partisi" (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza) adlı örgüt içinde yer alarak İkinci Dünya Savaşı'na kadar bu Parti'nin çalışmalarında görevler üstlendi. 1928 yılı başında Paris'e giderek burada parti organı olarak yayınlanan ve Çerkaski'den sonra birkaç sayı kolektif düzenlemeyle çıkan "Gortsı Kavkaza" (Les Montagnards du Caucase) nın idaresini 25. sayıdan itibaren yüklendi. Kafkasyalı'lardan başka, "Gürcü, Azeri, Ukrayna ve Türkistan örgütlerinin de içinde yer aldığı "Promethee" adlı siyasi hareketin organı olarak Paris'de Fransızca yayınlanan "Promethee" dergisinin redaksiyon komitesinde çalıştı. 1930 yılında "Gortsı Kavkaza" (Kafkasya Dağlıları) dergisi bütünüyle Polonya'ya taşınarak orada yayınlanmaya başlayınca 0 da Varşova'ya gitti ve daha sonra "Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya" adıyla Rusça-Türkçe yayınlanmaya başlayan bu derginin sorumlu yöneticiliğini üstlendi. Bu dergilerin devamı olan, ama politik gereklerle ve çok sayıda Kafkasyalı göçmenin yaşadığı Türkiye'ye ulaşabilme gayesiyle sürekli isim ve yönetici değiştirmek zorunda kalan Rusça-Türkçe "Put Svobodahttp://www.zevkli.org/images/smilies/smile.gifHürriyet Yolu" (1934), "Borba-Savaş" (1936), "Naşa Tselhttp://www.zevkli.org/images/smilies/smile.gifBizim Dilek" (1936), "Buduşeye-Gelecek" (1936), "Vpered-İleri" (1937), "Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir" (1937),"Naş Kray-Ülkemiz"' (1937), "Prizıv-Çağırış" (1938) adlı dergilerde de görev aldı ve yazılar yazdı. B. Baytugan, İkinci Dünya Savaşı başlayınca diğer Kafkasyalı liderlerle birlikte Berlin'e gitti (1942). "Sonhttp://www.zevkli.org/images/smilies/smile.gifderstab Kaukasus" da ve "Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)"nde görev aldı (1942-1945). Savaş sonunda Kafkasyalı mülteciler Bağlaşık'lar tarafından Sovyetler'e teslim edilirken kurtularak önce İtalya'ya sonra da İngiltere'ye geçti. 1953 yılında Batı Almanya’ya döndü ve Münih'e yerleşti. Ahmed Nabi Magoma’nın başkanlığında yeniden oluşturulan Kuzey Kafkasya Milli Merkezi çevresindeki çalışmalara katıldı."'Kavkaz"' (Kafkasya, Der Kaukasus, 1952) dergisine yazı yazdı. Soğuk savaşın bir enstrümanı olarak ABD'nin finanse ettiği ve SSCB'ndeki halkların diliyle yayın yapan "Özgürlük" (Radyo Liberty) radyosunun Kuzey Kafkasya bölümünde çalıştı. 1970'de emekli oldu. Münih'de Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü tarafından yayımlanan İngilizce "'Caucasian Review" (Kafkasya Dergisi), Rusça "Vestnik", Türkçe "Dergi”, Arapça '"Elmecelle" gibi yayınlarda görev aldı ve yazıları yayımlandı. 1964'te birkaç sayı çıkan Rusça "Obyedinennıy Kavkaz" (Birleşik Kafkasya) ve Türkiye'de bunun paraleli olarak yayınlanın "Birleşik Kafkasya” dergilerine katkıları oldu. Yukarıda belirtilen dergilerde ve başka yayınlarda Kafkasya’nın tarih, kültür ve politik sorunlarıyla ilgili çok sayıda yazıları yayınlanmış olan Barasbi Baytugan'ın bir yazısı da "Kuzey Kafkasya" (Samsun 1973) adıyla Türkiye'deki Kafkas Kültür Derneklerinden biri tarafından basılmış bulunmaktadır. Mülteciler arasında aktivite bakımından hiç kimse Barasbi Baytugan kadar faal olamadı. Yaşamı boyunca politik çalışmaların içinde yer alarak kalemini bırakmayan KDB'den sonra KDHP bünyesinde yer alarak partinin yayın organlarını yöneten, konferanslar veren Baytugan, bu arada "Instytutu Wschodniego w Warszawie" (Varşova Şark Enstitüsü)'nın ciddi bir yayını olan "Wschod"'un (Şark) redaksiyon kurulunda bulundu. 1986 yılında Münih’te öldü. |
Bedri Rahmi Eyüboğlu
1911'de Trabzon Görele'de doğdu. 21 Eylül 1975 Pazar günü İstanbul’da yaşamını yitirdi. Türkiye'nin en usta ressamlarından. Trabzon Lisesi’ni bitirdi. Lise yıllarında öğretmeni Zeki Kocamemi'nin ilgisiyle resme yöneldi. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Nazmi Ziya Güran ve İbrahim Çallı'dan ders aldı. 1931’de diplomasını almadan okulu bırakıp Fransa’ya gitti. Djon ve Lyon'da özel atölyelerde çalıştı. Ardından Paris'e geçti. 1933’te İngiltere’ye gitti, aynı yıl yurda döndü. 1934'te yaptığı 30 resimle yurtiçi ve dışında sergilere katıldı. 1936’da Güzel Sanatlar Akademisi’nden diplomasını birincilikle aldı. Aynı yıl akademinin resim bölümünde Leopold Levy'nin asistanı oldu. Ses Dergisi'nde sanat ve estetik konusunda düzenli yazılar yazdı. Şiire lise yıllarında başladı. İlk şiirleri 1932'den sonra Varlık, Yeditepe, Ses, İnsan gibi dergilerde yayınlandı. İlk şiir kitabı "Yaradana Mektuplar" 1941'de basıldı. Şiirlerinde de resimlerinde olduğu gibi halk edebiyatının zengin motiflerinden esinlendi, yararlandı. Yalın bir dille, içten lirik şiirler yazdı. ESERLERİ ŞİİR: Karadut 1948 Tuz 1952 Üçü Birden 1953 Dördü Birden 1956 Karadut 69 (1969) Dol Karabakır Dol (bütün şiirleri 1974) GEZİ: Canım Anadolu (1953) Tezek (1975) Delifişek (1975) MONOGRAFİ: Nazmi Ziya (1937) DENEME: Yaşadım (1977 ölümünden sonra) Resme Başlarken (1977 ölümünden sonra) |
Bekir Sıtkı Çobanzade
Kırım Türk Edebiyatı Kırım'da yetişen en büyük şairlerden olduğu gibi en iyi dil bilginlerinden biri olan Bekir Sıtkı Çobanzade (1893-1939), ilk ve orta tahsilini Karasupazar'da yaptıktan sonra 1909'da liseyi okumak için İstanbul'a gelir. Burada Arapça ve Fransızca'yı öğrenen Çobanzade, 1915'te Odesa'ya giderek Slav dillerini öğrenir. 1916'da Budapeşte Üniversitesi'ne giden alim, burada Codeks Cumanicus'u inceler ve 1920'de bu üniversitede doktor ünvanını alır. 1920'de Kırım'a dönen Bekir Sıtkı Çobanzade'nin değişik okullarda Kırım Türkçesi ve edebiyatı dersleriyle Türkçe'nin Mukayeseli Grameri konusunda verdiği dersler çok önemlidir. Bu dönemde "Yanı Çolban", "İleri" ve "Okuv İşleri" dergilerinde ilmi makaleler yazar. Değişik üniversitelerde profesör, dekan ve rektör olarak çalışan Çobanzade, 1926 yılında Baku'da toplanan I.Türkoloji Kongresi'nde "Türk Lehçeleri Arasında Karşılıklı İlişkiler" ve "Türk Tatar Dillerinde İlmi Terminoloji Meydana Getirme" konularında önemli tebliğler verir. Sovyetler Birliği Yeni Alfabeler Merkez Komitesi, Azerbaycan Terminoloji Komitesi gibi komisyonlarda çalışan Çobanzade'nin Türk lehçelerinin alfabesi, imlası ve terminolojisi konularında pek çok çalışmaları olmuştur. Bu büyük Türkoloji aliminin Türk dili ve edebiyatı tarihi sahasında büyük yekun tutan çalışmaları bulunmaktadır. Almanca, Fransızca, Arapça, Macarca, Çekce ve Lehçe'yi çok iyi bilen Çobanzade, Türk şivelerinin hemen hepsiyle ilgili eserler vermiştir. "Rusya Tatarlarının Kültür Hayatının Gelişmesi Üzerinde Bir Deneme" (1915), Türk Edebiyatında Yeni Akımlar" (1916), "Kırım Tatarcası'nın Grameri Hakkında İlmi Bir Deneme" (1924), "Kumukların Dili ve Sözlü Edebiyatı Üzerine Etüdler" (1926), "Nevai'nin Dili Üzerine" (1926), "Türk Tatar Diyalektolojisi" (1927), "V. Tomsen" (1927), "Azerbeycan Türk Edebiyatı'nın Yeni Dönemi" (1930), "Azerbeycan Türk Dilinin İlmi Grameri" (1930), "Yabancı Dil Öğretiminin Temel Metodu Meseleleri" (1932), "Özbek Dilinin Öğretiminin Temel Metodu" (1932), "Karaçay Balkar Dili Üzerine Notlar" (1932), "İbni Mühenna'nın Türk Grameri" (1933), "Kitab-ı Dedem Korkut'un Edebi Lengüstik Tahlili" (1935) gibi eserleri bu gün hala ilmi değerini muhafaza etmektedir. Büyük bir Türkolog olan Bekir Sıtkı Çobanzade, alimliği kadar şairliği ile de ün kazanmıştır. Onun "Yaz Akşamı Üy Altında", "Tuvdım Bir Üyde", "Oy Suvuk Şu Gurbet", "Ah Tabılsam", "Suv Anası", "Tunay Taşa", "Anam", "Bulutlar" gibi şiirlerinin de bulunduğu "Boran" isimli şiir kitabı 1927 yılında basılmıştır. Şairin şiirlerinden bir kısmı, Abdullah Latifzade'nin şiirleriyle beraber bir kitap halinde Eşref Şemizade tarafından (1971) de neşredilmiştir. Bekir Sıtkı Çobanzade de komünist sistemin kurulmuş çarkının işletilmeye başlamasıyla belli dönemlerde arkadaşlık yaptığı yazar ve şairler tarafından burjuva milliyetçisi olmakla suçlanmış ve dönemin acımasız zulmünden kurtulamayarak 1939' da gönderildiği sürgünde helak olmuştur. * Kırım'da daha hanlık döneminde başlayan din meselesi, bu dönemde de aydınların ilgilendiği konular arasında yer alır. Yerlileşme politikası sonucu mahalli şivenin ilmi tetkikine ve okuma yazma bilmeyenler arasında yayılmasına, Rusça ile beraber resmi dil olarak kullanılmasına destek verilir. Sovyetler Birliği'nde ki Türk aydınları arasında alfabe reformu, imla ve telaffuz, yazılı dilin hangi ağız üzerine kurulacağı gibi tartışmalar bu dönemde önemli bir yer tutar. 1922 ile 1924 yılları arasında Sovyetler Birliği Merkezi Hükümeti tarafından dergilerde tartışmalar açılıp konferanslar verilmiş, komite ve komisyonlar kurulmuştur. 1924'de Kırımlılar arasında dil konusunda ve Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş konusunda şiddetli tartışmalar yapılmıştır. Bazı Kırım Türkleri, Merkezi Hükümetin desteklediği Latin alfabesin kabul ederken; Veli İbrahimov, Asan Sabri Ayvazov ve dil alimi Bekir Sıtkı Çobanzade gibi aydınlar, buna itiraz ederek şiddetle mücadele etmişlerdir. Merkezi Hükümetin de baskılarıyla 1929'da 31 harfli Latin alfabesinin kabulü bütün bu tartışmalara son verir. 1928'de Kırım Tatar Edebi Dilinin İmlası Üzerine Birinci İlmi Konferansı, Akmescit'te toplanarak step ve dağ bölgeleri arasında kalan şeridin, (Bahçesaray ağzının) yazı dili olmasına karar vermiştir. Daha sonra 1929'da ikinci, 1934'de üçünçü ilmi konferanslar toplanarak gramer, imla, telaffuz, terminoloji ve sözcüklerin düzenlenmesi konularında çalışmalarını sürdürürler. 1938'de Stalin döneminde bir kanunla bütün Slav olmayan (Ermenice ve Gürcüce hariç) dillerde olduğu gibi, Kırım Türkçesinde de Kiril alfabesi kullanılmaya başlanır |
Besim Özcan
1959 yılında Artvin-Şavşat-Yağlı Köyü’nde dünyaya geldi. İlk öğrenimini adıgeçen köyde, Orta ve Lise öğrenimini Artvin’de tamamladı. 1988-89 Öğretim yılında girdiği Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden Haziran 1982’de mezun oldu. Eylül 1983’te mezun olduğu bölüme Arş. Görevlisi olarak atandı. III. Selim’e Sunulan Islahat Lâyıhaları (Tatarcık Abdullah Efendi Lâyıhası) konulu çalışma ile 1985’te Yüksek Lisansını tamamladı. Rusların Sinop Baskını (30 Kasım 1853) konulu çalışmasını 1990’da bitirerek Dr. unvanını aldı. Ekim 1990’da Yrd. Doçentliğe atandı. Kasım 1997’de girdiği Doçentlik sınavını başarı ile verip Doçent oldu. 30 Aralık 2002 tarihinde Profesörlüğe atanan ÖZCAN, evli ve bir çocuk babasıdır. YAYIN LİSTESİ A. Kitaplar: 1. Kırım Savaşı’nda Malî Durum ve Teb´anın Harp Siyaseti (1853-1856), Atatürk Üniversitesi Yayını, Erzurum 1997. 2. Bursa Âfetleri (1326-1900), Aktif Yayıncılık, Erzurum 2002. B. Makaleler: 1.Tatarcık Abdullah Efendi ve Islahatlarla İlgili Lâyıhas”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Kültürü Araştırmaları, Prof. Dr. İbrahim Yarkın’a Armağan, Yıl: XXV/I (1988), s. 55-64. 2.Kaptan-ı Derya Mahmud Paş”, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türklük Araştırmaları Dergisi, İstanbul 1991, sayı: 6, s. 151-163. 3.1853 Sinop Felâketinin Ülkede, Rusya’da ve Avrupa’daki Akisleri, Türk Kültürü, Ekim 1992, sayı: 354, s. 621-632. 4.1853 Sinop Felâketzedelerinin Mağduriyetinin Giderilmesi ve Şühedâ Hatırasının Yaşatılması, Doğumunun 50. ve Hizmetinin 10. Yılında Prof. Dr. Bayram Kodaman’a Armağan, Samsun 1993, s. 207-226. 5.Sultan III. Selim’in Vatanperverliği, Tarih ve Medeniyet, Mart 1995, sayı: 13, s. 15-17. 6.Kırım Harbi’ne Kadar Rus Karadeniz Filosu, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, sayı: 21, Erzurum 1995, s. 233-243. 7.Nizâm-ı Cedid Eşiğinde III. Selim Devri Islahat Lâyıhaları, Tarih ve Medeniyet, Eylül 1995, sayı: 19, s. 27-28. 8.1877-78 Harbi’ne Kadar Osmanlı-Rus Münasebetleri, Aziziye Zaferi 8/9 Kasım 1877) Paneli, (8 Kasım 1994, Erzurum), Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, sayı: 22, Erzurum 1995, s. 111-122. 9.XIX. Asrın Ortalarına Kadar Osmanlı Bahriyesinde Yabancı Uzmanların Görevlendirilmesi, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, Erzurum 1997, sayı: 24, s. 39-49. 10. Gayrimüslim Osmanlı Teb‘asının 1853 Kırım Harbi’ndeki Siyasetleri, Beşinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri II, Değişen Dünya Dengeleri İçinde Askeri ve Stratejik Açıdan Türkiye (23-25 Ekim 1995, İstanbul), Ankara 1977, s. 391-402. 11.Osmanlı Bahriyesinde Bir İngiliz Müşâvir: Sir Adolphus Slade (1804-1877), Askeri Tarih Bülteni, sayı: 43, Ağ. 1997, s.25-47. 12. 93 Harbi Felâketi ve Elviye-i Selâse Dramı, Tarih ve Medeniyet, Haziran 1997, sayı: 39, s. 36-40. 13. Kırım Harbi Sırasında Bazı Avrupalı Devlet Adamlarının Osmanlı Ülkesini Ziyaretleri (1854-1855), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi (OTAM), Ankara 1998, sayı: 9, s. 287-322. 14. Bursa Depremleri (2 Mart, 12 Nisan 1855), Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, Erzurum 1999, sayı: 5, s. 73-118. 15. Cumhuriyet’in İlânı ve Yankıları, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum 1999, sayı: 11, s. 289-298. 16. Kırım Savaşı (1853-1856), Osmanlı, II, Ankara 1999, s. 97-112. 17. Birinci Kolordu Başkâtibi Hikmet Bey’in Kaleminden Gazi Osman Paşa, I.Uluslar arası Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ve Dönemi(1833-1900) Sempozyumu, 5-7 Nisan 2000. s. 69-77. 18. Gayrimüslim Mahzarnâmeleri: Teşekkürler Osmanlı, Tarih ve Düşünce, Ocak 2001, sayı: 2001/01, s. 48-53. 19. 1853-1856 Osmanlı-Rus Harbi’nde Osmanlı Hıristiyanlarının Takındığı Tavır Tarih ve Düşünce, Şubat 2001, sayı: 2001/02, s. 27-33. 20. 1855 Bursa Depreminde Mağduriyetleri Giderilen Gayrimüslimlerin Şükran İfadeleri, Yeni Türkiye Ermeni Sorunu Özel Sayısı-, Ankara 2001, II, s. 719-725. 21. Trabzon Eyaleti’nin Kırım Harbi’ne Katkıları, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (Prof. Dr. Efrasiyab Gemalmaz Özel Sayısı), Erzurum 2001, sayı: 17, s. 247-260. 22. İmparator III. Napoleon’un İstanbul’u Ziyaret Düşüncesi Ve Türk Misafirperverliği, Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum 2001, Nr. 27, s. 137-146. 23. Sultan III. Selim Devri Islahat Hareketleri (Nizâm-ı Cedîd), Türkler, Ankara 2002, 12, s. 671-682. 24. Ölümünün 102. Yıldönümünde Gazi Osman Paşa ve Plevne’den Manzaralar, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum 2002, sayı: 19, s. 239-254. 25. İngiliz Amirali Sir Adolphus Slade’in Türkiye İzlenimleri, CEIPO 15 th CIEPO Symposium, London 8-12 July 2002. |
Beyza Güdücü
4 Aralık 1973, Edirne doğumlu olan Beyza Güdücü, 1991 yılında Özel Ortadoğu Lisesi'nden mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü'nün ardından, halen İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisidir.Ekim 1991- Haziran 1992 tarihleri arasında, Viki- Promay Ltd.Şti., Ankara 'da, özel televizyon kanalları için çeviri ve dublaj yaptı. Haziran 1992- Haziran 1995 döneminde, Ankara TRT'de, Seynan Levent' in hazırlayıp sunduğu 'Akşama Doğru' programında yapım yardımcılığı ve çevirmenlik; 'Yaşasın Sanat' programında yapım yardımcılığı; 'Nüans' müzik-magazin programında ve 'Mavi Kuşak' adlı belgeselde sunuculuk ve metin yazarlığı yaptı. Eylül 1995- Ekim 1996 sürecinde, İnterstar Haber Merkezi, İstanbul'da, ana haber ve gece haberleri sunumunu üstlendi. Ana haber spikerliğinin ardından, Manço Sanat Eserleri Üretim ve Pazarlama Tic.Ltd.Şti., İstanbul'da, Barış Manço' nun hazırlayıp sunduğu 'Dönence' adlı programda, haber araştırma, metin yazarlığı, seslendirme ve sunuculuk görevlerini üstlendi. Özel haberler hazırladı. Şubat 1997- Şubat 1999 yıllarında, TGRT Haber Merkezi, İstanbul'da gece haberleri sunumunu aralıksız yürüttü. Haftasonları ana haber sunumunu üstlendi. Bu süre zarfında, ana haber bülteni için özel haber dosyaları hazırladı. Kosova' da savaşın son döneminde muhabirlik yaptı. Mart 1999 itibariyle, kendi yapım şirketi ARK Film Ltd. aracılığıyla, Nar-ı Beyza adlı uluslararası haber-belgeselin yapım-yönetim ve sunumunu yürütmektedir. Program TGRT' de 13, SHOW Tv' de 26, toplam 39 bölüm olarak yayınlanmıştır. Nar-ı Beyza çekimleri kapsamında, 50 ülke ve 250 civarında bölgede çalışılmıştır. Programda, Sibirya'dan Gana'ya, Nepal'den Fas'a dek dünya uluslarının farklı yaşam biçimleri ekrana taşınmaktadır. Nar-ı Beyza farklı kurumlarca ödüllendirilmiş, 2000 Türk Dünyasına Hizmet Ödülü'ne layık görülmüştür. Beyza Güdücü, 1997- 1998 yıllarında Milliyet Dergi Grubu' na bağlı 'Yaşasın Edebiyat' dergisinin yazı kurulunda yer almış; aynı dergide edebi söyleşileri, öykü ve şiirleri yayımlanmıştır. 1998- 1999 yıllarında Tolstoy' un 'Calendar of Wisdom' adlı son yapıtını Türkçe' ye kazandırmıştır. 'Bilgelik Takvimi' adlı kitabın ikinci dünya dili çevirisi böylece Türkçe olmuştur. "Aşkın Bir Rengi Varsa Narçiçeği Olmalı" adlı ilk kitabı, Ocak 2003'te yayınlanmıştır. Yayına hazırlanan gezi kitapları mevcuttur. Beyza Güdücü, çok iyi düzeyde İngilizce, Almanca, biraz Arapça ve anlaşabilecek düzeyde farklı dünya dilleri eğitim ve bilgisine sahiptir. |
Burak Turna
Burak Turna 20 Ocak 1975 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Yeşilköy’de tamamladı. Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi’nden İşletme lisansını aldı. Medya sektöründe, dergi ve kitap çevirmenliği, ekonomi muhabirliği yaptı; sonrasında bankacılık, tekstil gibi çeşitli işlerde çalıştı. Halen çeşitli sahalarda çalışmaya devam ediyor. Yazma serüveni, günlük, öykü gibi ara adımlar olmadan doğrudan roman yazmakla başladı, ancak hayal kurma serüveni, bilincinin açıldığı ilk andan beri sürüyor. Metal Fırtına, yazarın ilk romanıdır. Roman dışında felsefe metinleri ve İngilizce-Türkçe olarak senaryo yazmaya devam ediyor. Yazarın kendi geliştirdiği mantık sistemini anlattığı, SistemA: Mutlak Sistem Teorisi ve Zaman Makinesinin Mantıksal Altyapısına Giriş isimli felsefe kitabı bitmiş ancak henüz yayınlanmamıştır. Şu günlerde Üçüncü Dünya Savaşı’nı konu alan yeni romanı üzerinde çalışıyor. METAL FIRTINA Orkun Uçar ÷ Burak Turna Dizi: Politik Kurgu - Roman REKORA DOĞRU... 8 BASKIDA 400.000 ADET Tarih, 23 Mayıs 2007… Yer, Kerkük’ün kuzeydoğusu… Kuzey Irak’taki kargaşa devam ederken, bölgede bulunan Türk birlikleri ani bir Amerikan saldırısına uğrar. Türk birlikleri “müttefik”lerinden hiç de beklemedikleri bir darbe almıştır. CNN International hemen haber geçmeye başlar: “Kuzey Irak’ta çatışma… 13 ABD askeri öldü, 30 yaralı var. Ordu yetkilileri, Amerikan güçlerine saldıran 35 Türk askerinin öldürüldüğünü açıkladı.” Amerikalıların niyeti Türkiye’deki zengin bor minerallerini ele geçirmektir. Bunun için her şeyi göze almışlardır. İstanbul ve Ankara dahil olmak üzere tüm Türkiye’yi savaş alanına çevirmeyi bile…. Ve Metal Fırtına Operasyonu başlar… OKUMA PARÇASI İşte o heyecanlı satırlardan birkaç bölüm: “Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Başkan’ın odasından içeri girdi. Telaşlıydı ve Başkan ile konuşması gerekiyordu. Derken kapıda Genelkurmay Başkanı Howard Strike göründü, yüzünde karanlık bir ifade vardı. Başıyla sert bir selam vererek hemen duvardaki ekranın başına geçti. Makineyi kendisi çalıştırdı. ‘Sayın Başkan,’ dedi ‘şu an itibariyle Metal Fırtına harekâtı başlamış bulunuyor.’” *** “Türk Deniz Piyade Tugay Komutanlığı Karargâhı tam karartmadaydı. Uç noktadaki siperlerde bulunan askerler kızılötesi kameralarıyla ufku gözlemliyor ve kısa aralıklarla karargâhı bilgilendiriyorlardı. Bu bilgiler hemen Genelkurmay Başkanlığı’na iletiliyordu. Yine sesler duyuldu ama bu sefer bir şey farklıydı… ‘Merkez, sesler duyuluyor.’ ‘Nasıl sesler?’ ‘Metalik sesler Komutanım.’ ‘Gözlemede kalın.’ ‘Bir şey görülüyor mu?’ ‘Hayır Komutanım.’ Asteğmen ve askerler koşarak sipere girdiler, baraj ateşi açmak istediklerini söylediler. Askerlerin isteği Tümgeneral İhsan Paşaya iletildi ve olumlu yanıt alındı. ‘Ateş!!!’” *** “Genelkurmay Başkanı, Harekât Komuta Merkezi’ndeki telsizin başından ayrılmıyordu. Deniz Piyade Tugayı Karargâhı’ndan sürekli olarak bölgedeki çatışma ile ilgili haberler aktarılıyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan ve Ankara’da bulunan kabine üyeleri Harekât Merkezi’ne geliyorlardı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, altı kişilik bir heyetle Washington’a doğru yola çıkmıştı bile…” *** “İstanbul’a büyük hava saldırısı başladı. Henüz resmî açıklama yapılmadı ancak İstanbul, tarihinin en ağır hava saldırısı ile mücadele etmeye çalışıyor. Operasyonun ne kadar süreceği belli değil. Dört saattir aralıksız süren bombardıman nedeniyle şehirde su kesildi, trafik tamamen durdu. Köprüler ve yollar hasarlı, çok sayıda sivil kayıp olduğu belirtiliyor.” |
Cafer Seydahmet Kırımer
"Bir millette şerefin,haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi, o milletin hürriyet ve istiklaline sahip olmasıyla kaimdir" Cafer Seydahmet Kırımer 1 Eylül 1889'da Kırım'ın Yalta şehrine bağlı Kızıltaş köyünde doğmuştur.İlk tahsilini Kırım'da orta ve lise tahsilini Istanbul'da yapmıştır.1911'de Paris'e giderek Hukuk Fakültesine devam etmiş,Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Kırım'a dönmüştür.Kırım'da yakın arkadaşlarıyla birlikte inkılapçı gizli bir teşkilat kurmuştur. 1917'de Rusya'da ihtilal başladığı zaman Beserabya cephesinde asker olan Cafer Seydahmet Kırımer, Odesa'ya geçmiş,buradan temas kurduğu Kırım'daki arkadaşlarından Çelebi Cihan'ın başmüftülüğe,kendisinin de Vakıf İşleri Müdürlüğü'ne seçildiğini öğrenmiştir. Rusya'daki ihtilalin memleketi anarşi içerisine düşürmesi, Kırım'daki aydınları yeni teşebbülere sevketti.Cafer Seydahmet Kırımer seçim kanununu,kurulacak cumhuriyetin anayasa taslağını hazırladı.Kerson'daki Kırımlı süvarileri Kırım'a getirdi.Kurultay açıldıktan sonra 9 Aralık 1917'de Kırım Cumhuriyeti ilan edilince, Çelebi Cihan'ın başkanlığındaki hükümette Harbiye ve Hariciye Bakanı oldu.Bolşeviklerle yapılan Alma Savaşlarındaki mağlubiyet üzerine Besarabya'daki Türk birliklerini Kırım'a getirmeye teşebüs etti. Kırım'ın Almanlar tarafından işgal edilmesi üzerine kurultay yeniden toplandı.Süleyman Sulkiev'in kurduğu hükümette Hariciye Bakanı oldu.Almanlar Kırım'dan çekildikten sonra Bolşeviklerin Kırım'ı yeniden işgali sırasında Cafer Seydahmet Kırımer, Kırım Melisi'nin tam yetkili temsilcisi sıfatıyla Türkiye ve Avrupa'da bulunuyordu. Cafer Seydahmet Kırımer'in bundan sonraki hayatı, 1921-1922 yıllarında Kırım'da vukua gelen açlığa mani olma ve yardım sağlama,Rus mahkumu Türk ve müslüman topluluklarının temsilcileriyle birlikte kurduğu teşkilatlar vasıtasıyla davasını dünyaya anlatma,İkinci Dünya Savaşı sırasında muhtelif sebeplerle Almanya ve Avrupa'nın diğer ülkelerinde bulunan Kırımlı kardeşlerine, o günün şartları içerinde yapılabilecek yardımları yapmak,bu maksatla muhtelif hükümetlerle temas kurmak,kitap ve makale yazmak,konferanslar vermek gibi Kırım ve Türk Dünyasına hizmetle geçmiştir. 3 Nisan 1960'ta saat: 22.00 de beyin kanamasından Istanbul'da vefat etmiştir. ESERLERİ 1-Yirminci Asırda Tatar Millet-i Mazlumesi,Istanbul,1911(Şahap Nezihi takma adıyla) 2-La Crimeé (Fransızca), Lozan, 1921 3-Krym (Lehce) , Varşova, 1930 4-Rus Inkılabı, İstanbul, 1930 5-Gaspıralı İsmail Bey, İstanbul, 1934 6-Rus tarihinin Inkılaba,Bolşevizme ve Cihan İnkılabına sürüklenmesi(konferans dizisi), Istanbul,1948 7-Mefkure ve Türkçülük,İstanbul, 1965(konferans ve yazıları) 8-Unutulmaz Gözyaşları,İstanbul, 1975 9-Nurlu Kabirler, İstanbul,1992 10-Bazı Hatıralar, İstanbul, 1993 |
Cahit Uçuk
17 Ağustos 1909'da, hikâye ve roman yazarı, Siverek Milletvekili ve Kaymakam İbrahim Vehbi Uçuk'un kızı olarak Selanik'te dünyaya gelen Cahit Uçuk, sanat hayatına şiir yazarak başladı, daha sonra hikâye ve romana yöneldi. Uçuk, eserlerinde genellikle kadın hakları, kadının toplumdaki yeri, analık duygusu ve zaman zaman mistik temaları işledi, Anadolu kadınını ve Anadolu'nun çeşitli sorunlarını dile getirdi. Sıcak ve içten anlatımıyla bir dönem çok okunan yazarlar arasında yer alan Uçuk, sayıları her yıl artan roman ve öykü kitaplarından başka çok sevdiği çocuklar için de romanlar, öyküler, masallar ve manzum masallar yazdı. Cumhuriyet dönemine başından itibaren tanıklık eden Uçuk, anılarını "Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar - Silsilname I", "Yıllar Sadece Sayı - Silsilname II" ve ""Bir İmparatorluk Çökerken" adlı kitaplarında topladı. Uçuk'un çok sayıda roman, şiir ve macera kitabı da bulunuyor. HAKKINDA YAZILANLAR Cahit Uçuk'u kaybettik Milliyet 8 Kasım 2004 Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. Kadın yazar Cahit Uçuk, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. X Ünlü yazara ‘sır’ cenaze Süleyman Arat Hürriyet 08.11.2004 Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, gazetelere bile ilan verilmeden öldüğü gecenin sabahında toprağa verildi. TÜRK edebiyatından bir yıldız daha kaydı. Önceki gece yarısı Bebek’teki çok sevdiği evinde 95 yaşında ölen Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, görkemli hayatına tezat oluşturacak şekilde, aynı gün yalnızca 38 kişinin katıldığı buruk bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Adı nedeniyle toplumun geniş kesiminde ‘erkek’ olarak bilinen Cahit Uçuk, gerçek soyadı olan Üçok’u mahkeme kararıyla değiştirerek kitaplarında kullandığı soyadını almıştı. SORU İŞARETLERİ Erkek kardeşi ve iki yeğeninin isteği üzerine öldüğü gecenin ertesinde, gazetelere bile ilan verilmeden defnedilen ünlü yazarın, Zincirlikuyu mezarlığındaki camide yapılan cenaze törenine, telefon trafiğiyle öğrenen az sayıda seveni katılabildi. Uçuk’un ölüm haberi, kendi internet sitesi olan www.cahitucuk.com’a dahi girilemedi. Cenaze için bu kadar acele edilmesi, soru işaretleri yaratırken, aile içi bir ihtilaf olabileceği de iddia edildi. Ailesi: Morgda kalmayı istemezdi ÜNLÜ yazar için yeğeni Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Başhekimi Doç. Dr. Cahit Üçok, ‘Neden hızlı olsun ki. Tüm dini vecibeleri yerine getirilerek, bekletilmeden toprağa verildi. Ayrıca salı günü yurtdışına gidecek olan diğer yeğeni, Prof.Dr. Alp Üçok da törene katılabilsin istedik’ dedi. Ünlü yazarın hayattaki tek kardeşi Yılmaz Üçok ise ‘Maalesef çok tepki aldık. Ancak kendisi morgda olmayı istemezdi, bunu düşünerek cenazeyi bekletmeyi uygun bulmadık’ diye konuştu. ARKADAŞLARI: EVİNDE BEKLETSEYDİLER Cenazeye katılan Cahit Uçuk’un arkadaşları ise ‘Topluma mal olmuş büyük bir yazardı. Böyle 20-30 kişiyle onu uğurlamak yüreğimizi burktu. Kendisi görkemli bir kişiydi. Tanıdığımız kadarıyla böyle apar topar defnedilmeyi asla istemezdi. Madem morg istemezdi deniliyor, o zaman evinde uygun koşullarda bir gün bekletilebilirdi’ dediler. Törene aynı zamanda editörü olan yeğeni Ayşe Üçok da katıldı. Ünlü yazar bir süre önce suikast sonucu ölen Bahriye Üçok’un ve Türk siyasetinin unutulmaz simalarından Turhan Feyzioğlu’nun da akrabasıydı. İmam hariç, 38 kişi Yazarın erkek kardeşi ve yeğenlerinin kararıyla, öldüğü geceyle aynı günün ikindi vaktinde toprağa verilen Cahit Uçuk’un birçok seveni, haberleri olmadığı için cenazeye gelemedi. Yazarın Zincirlikuyu Mezarlığı Camisi’nde kılınan cenaze namazına imam hariç, cami görevlileri, cenaze aracı şoförü, kazı ekibi dahil 38 kişi katıldı. Çocuk kitabı Japonca’ya bile çevrildi DAHA çok çocuk romanlarıyla, özgün masallarla tanınan Cahit Uçuk, 1909 yılında Selanik’te doğdu. Ailesiyle Anadolu ilçelerinde dolaşırken öğrenimini, evinde özel olarak tamamladı. Yazarlık yaşamına 1935 yılında başladı. ‘Türk İkizleri’ adlı çocuk kitabı İngilizce’den Japonca’ya kadar birçok dile çevrildi, 1958’de Uluslararası Çocuk Kitapları Birliği’nin Hans Christian Andersen Yarışması’nda Şeref Armağanı’nı kazandı. ‘Bir İmparatorluk Çökerken’ kitabında; yakın tarihimizin birinci elden tanıklığını aktardı. ‘Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar-Silsilename I’de erkekler ortamında güzel bir kadın yazarın meslek yaşamından, bireysel yaşantısından kesitleri anlattı, ‘Yıllar Sadece Sayı-Silsilename II’de Babıáli’nin ünlü simaları, onlarla münasebetleri dile getirildi. Uçuk, eserlerinde Anadolu kadını ve Anadolu’nun meselelerini sıcak bir anlatımla okurlarıyla paylaşmıştı. Uzun süre en çok okunan yazarlar arasında yeralan Cahit Uçuk, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da çocuk edebiyatı ve hatıra türündeki çalışmalarından dolayı 2001 yılında ‘Üstün Hizmet Ödülü’ almıştı. ESERLERİ Bir İmparatorluk Çökerken.. -Anılar- Cahit Uçuk Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat Dizisi Cahit Uçuk, anılarında, Selanik ve İstanbul'un ahşap konaklarındaki görkemli yaşamı, işgal yıllarını, ülkeyi kaplayan kara bulutların arasından yeni bir devlet kurmaya çalışan idealist insanların çabalarını ve unutulmuşluğu anlatıyor. Artık çarpıtılmaya yüz tutan yakın tarihimizin birinci elden tanıklığı. Cumhuriyet Türkiyesi'nin ilk kadın yazarlarından biri olan ve 60. yazı yılını kutlayan, Cahit Uçuk'un anılarında anlattığı sadece onun değil, hepimizin geçmişi… |
Can Kozanoğlu
1963 yılında Adana’da doğdu.Anafartalar İlkokulu, Alman Lisesi, Nilüfer Hatun İlkokulu, Robert kolej, İ.Ü. SBF ve B.Ü.Sosoyoloji Bölümü’nde okudu.Değişik dergilerde çalıştı ESERLERİ Türkiye’de Futbol /Bu Maçı Alıcaz Can Kozanoğlu Kıyı Y. İstanbul 1990 İkinci Baskı İletişim Y. İstanbul 1996 Transfer hikayelerinden sürgünle sonuçlanan mağlubiyetlere, çocukluk umutlarından emeklilik yıllarına, futbolcu kimdir, hoca kimdir? Bir insan niçin hakem olur? Sonra tribünler, taraftar kimliği, alaturka hooliganlar Talat Paşa'dan bugüne devlet-kulüp ilişkileri, iktidar-fotbol ilişkileri asker -sivil futbol darbeleri, militarist futboldan polis devleti futboluna geçiş ve tabii ki anlı şanlı tezahüret tarihimiz. Sahaya ilk kez 1990'da çıkan "Bu Maçı Alıcaz"ın notlandırılmış yeni baskısı. Pop Çağı Ateşi Can Kozanoğlu İletişim Y. İstanbul 1995 Ateşi hangi anlamıyla alırsanız alın, pop çağının ateşi altınydayız. Her şey pop artık müzik, şiddet, sevgi, islam, millliyetçilik, Linç hukukundan reality şovlara, Tarkan'dan Çiller'e kara kafa diye dışlananlardan site hayatına, Halk Ekmek büfelerinin önündeki kuyruklardan döviz büfesi kuyruklarına, ülkücü hareketin yükselişinden kimlik aç gözlülülğüne, pop çağı hayatı üzerine bir araştırma . Niçin Ayy inanmıyoruz ki? İnternet Dolunay Cemaat Can Kozanoğlu İletişim Y İstanbul 1997 Modernizmin uzantısında hem toplumsallaşan hem kitleselleşen new-age yeni çağ kültürü usulca büyüyen hızla güçlenen Fethullah Gülen cemaati.. İnsanlığın önünde büyük bir fırsat ve ihmale gelmez bir tehlike halinde duran internet internet, Dolunay, Cemaat bu üç simgesel olgu üzerinden bir dünya parçası olarak Türkiyenin bugününe ve geleceğine bakmaya çalışıyor, kritik bir çağ dönümünün ipuçlarını gündelik söylemler içinden çıkarmaya çalışıyor. Cilalı İmaj Devri 1980’lerden 90’lara Türkiye ve starları Can Kozanoğlu İletişim Y. İstanbul 2000 Yeni düzen, imajlar yarattı, İmajlar, yeni düzeni parlattı, Bir tek şey değişmedi: Hala birileri hayatı bizin adımıza seslendiriyor. İstikball, Future 2001 İnsansız Bankacılık, Özal'ın en sevdiği reklamlardan biri olmalı. Bi ingilizce bi bilgisayar, biraz korku, biraz hayal. Devlet şirketleşti, finans kesimi güçlendi, medya her şeye kadir ve belki de Mesut Yılmaz diye bir politikacı yol aslında. Arabesk çeşitlendi, ibrahim Tatlıses her yola geliyor. İyi de, komedyenler niçin hep Kürt taklidi yapıyor? Gecekondu mahalleleri kuşak kuşak. Özgün müzik, islamcılar da devrimciler de çalsa aynı müzik. Kentlerde yoksullar var, Ahmet Kaya mucit değil kaşif. Popüler sinema hasta, yerine Sezen Aksu bakıyor. Eller ya ama biz yay değil, Avrupa'ya Mustafa Denizli Kapıkule'nin ötesinden bildiriyor. Yeni Şehir Notları Can Kozanoğlu İletişim Y. İstanbul 2001 Şehrin, şehirdeki yeni hayatın karıştırdığı bir kitap işte: Renk, ses, seks, cinayet... Bambaşka bir cinayet ve intihar potansiyeli, belki. "Canısı'yla tuğla kırmızısına dönen son briketler ve ince neon kırmızısı, parliament mavisi. Amerikan ambiyansı... Yeni orta sınıf: Gerilen ama kopmayan çağ lastiği. Otopark zaferleri, otopark hezimetleri ve alışveriş merkezleri... Edebiyat fantastikle çıkıyor, "küçük adam" mizaha sığındı; stand-up'ın tam zamanı, "iyi mahalle" dizilerinin de, "kirli dünya" dizilerinin de, vasatı tatmin eden starların da... Polis toplumunun resmi kahramanları, özel güvenlikçiler, korumalar, duvar gibi "bodyguard", koç gibi faşizan neo-karizma... Yüzler, ifadeler, ifadenin sıfırlandığı an, merkez sağ erkek dudağı, gecikmiş şaşkınlık, sahte deli terörü, iç ses okuyabilmenin gerilimi... Aşk trendi, anti-mesaj trendi, "alışkanlığa dönüşmüştü" trendi, paranoya trendi... Gerçek oyuncu, geçici ölememe oyunu, Şeyh ile Mürid oyunu ve şööyle bir zafer yumruğu... (Arka Kapak) |
Celal Bayar
3.Cumhurbaşkanı GÖREV SÜRESİ 22 MAYIS 1950 27 MAYIS 1960 1883 yılında Bursa Gemlik ilçesinin Umurbey köyünde doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra memuriyet hayatına atıldı. Adalet, reji ve bankacılık sahasında memuriyet görevlerinde bulundu. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra İttihat ve Terakki çalışmalarına katıldı. Bu cemiyetin İzmir Şubesi Genel Sekreterliğini yaptı. 12 Ocak 1920'de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne Saruhan Sancağı Milletvekili olarak katıldı. Türk Millî Mücadelesinin başlaması ile birlikte Anadolu'ya geçerek bu harekete fiilen katıldı. Bu mücadelenin kazanılması sırasında Batı Anadolu'da faaliyet gösterdi. Aynı zamanda Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Bursa Milletvekili olarak görev aldı. 1921'de İktisat Vekili oldu. Lozan Barış Konferansı'na müşavir göreviyle katıldı. 1923 seçimlerinden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi'ne İzmir Milletvekili olarak girdi. 1924 yılında Yş Bankası'nın kurulmasında önemli rol oynadı. İktisat Vekilliği görevinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda mücadele adamı, politikacı ve iktisatçı olarak temayüz etti. 1937-1939 yılları arasında Başbakanlık yaptı. 1943 yılına kadar İzmir Milletvekili olarak siyasî hayatını sürdürdü. Çok partili siyasî hayata geçilmesi üzerine 1946 yılında arkadaşları ile birlikte Demokrat Parti'yi kurdu ve başkanlığına getirildi. Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçildi. (22 Mayıs 1950) 10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs harekâtı ile 1960 yılında ayrıldı. Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkum edildi. (15 Eylül 1961) Cezası daha sonra müebbet hapse çevrildi. Yassıada'dan Kayseri Bölge Cezaevi'ne nakledilen Bayar, 7 Kasım 1964 tarihinde rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakıldı. 22 Ağustos 1986 tarihinde İstanbul'da vefat etti. ESERLERİ Kayseri Cezaevi Günlüğü Celal Bayar Yapı Kredi Yayınları / Tarih Dizisi Celal Bayar yaklaşık üç yıl kaldığı Kayseri Cezaevi'ndeki günlerini anlatırken, geriye dönüşler yaparak, Yassıada anılarını da aktarıyor. "... vaktiyle bu avluda ağaçlar varmış. Zemin de toprakmış. Yassıada davaları başladıkları sırada hapishanenin tamir ve ıslahı ele alınmış, bir subay bu işle vazifelendirilmiş. Uzağı gören insanlar! Mahkemenin 450-500 kişiyi mahkum ederek buraya göndereceklerini derin bir ferasetle daha o zaman anlamışlar! İşte bu tamir sırasında avludaki ağaçlar kesilmiş, toprak yere Erciyes'in ateş püskürdüğü devirden kalma siyah taşlar -arnavutkaldırımı tarzında- döşenmiş. Bu intizamsız kara taşlar üzerinde yürür, dört duvar arasında başımızı yukarıya kaldırır, mavi semadan temiz hava dilenirken, küçük bir "filiz" dikkatimizi çekti. Samet bu filizi himayesine aldı, korudu, büyümesi için ihtimam gösterdi. Filiz, kesilmiş bir ağacın kökünden sürmüştü. Ölçtüm, tam üç karış boylanmış, kışın kuruttuğu yaprakları dökülmüş, yerine yeşil tomurcuklar belirmiş. Bu hal bana dışarıda baharın başladığını hatırlattı. Düşündüm: İstanbul, baharının güzelliğiyle meşhur şehirlerimiz cennet olarak nazarımda canlandı. Odama döndüğüm zaman, Kayseri Hastanesi'nden muayeneden gelen Bahadır Dülger 'bahar gelmiş, dışarısı yemyeşil' dedi. Ben de bu filizin beni aldatmadığını anladım." Tartışmalı bir dönemin birinci elden tanıklığı... Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş Cilt: 1 Celal Bayar Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır. Ben de Yazdım'ın birinci cildinde; İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kuruluşu, örgütlenmesi ve tüzüğü, Jön Türkler'in faaliyetleri ve Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki siyasal etkileri, 31 Mart 1909 irtica hareketi ve ordu içindeki etkileri, 31 Mart ayaklanmasında Osmanlı basını, irticai örgütlerin eylemleri ve sonuçları, irticaya karşı kurulan Hareket Ordusu'nun İstanbul'a yürümesi, Vahdeddin'in tahta çıkışı (1918), Mustafa Kemal'in değerlendirmeleri, 'Cihad-ı Mukaddes' ilan edilmesi ve sonuçları, 1918 Mondros Anlaşması, tam metni ve ayrıntılı yorumları gibi konular ele alınmaktadır. Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş Cilt: 2 Celal Bayar Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır. Ben de Yazdım'ın ikinci cildinde; Abdülhamid devrinin sona erişi, 31 Mart 1909 irtica hareketinin oluşumu ve sonuçları, Jön Türkler'in örgütlenmeleri ve etkileri, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yapısı ve ilkeleri, Turancılık ve Osmanlıcılık, Arnavutlar'ın ve Araplar'ın Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılma girişimleri, İtalya'nın Trablusgarp'ı ele geçimesi (1911), 1912 seçimleri ve partiler arası çekişmeler, ordu içinde yenilik karşıtı örgütlenmeler ve etkileri, ordu mensuplarının politikayla uğraşmalarının yasaklanması ve gerekçeleri, Akdeniz'de siyasi dengeler ve İngilizler'in Mısır'ı işgali gerekçeleri gibi konular ele alımaktadır. Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş Cilt: 3 Celal Bayar Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır. Ben'de Yazdım'ın üçüncü cildinde; İngiltere'nin Mısır politikası ve Mısır'ı işgali, Jön Türkler'in Mısır'daki gizli faaliyetleri, Meclisi Mebusan'ın feshi, Arnavutluk isyanı ve ayrılık hareketlerinin başlaması, Yunaninistan, Bulgaristan, Karadağ, Makedonya ve Arnavutluk'ta ıslahat istekleri ve Osmanlı İmparatorluğu'na verilen notalar, İstanbul'da ayrılık hareketlerine karşı yapılan kitle gösterileri ve yorumlar, Balkan ittifakının kurulması, Bulgar ve Rum ideolojileri ve birbirleriyle çatışmaları, Balkan ülkelerinin, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı aralarında yaptıkları anlaşmalar, Balkanlar'da Müslümanlara yönelik katliamlar, Balkan Savaşı (1912) ve olumsuz sonuçları, büyük devletlerin Türkiye'yi parçalama istekleri, iç politikada çekişmeler ve Londra Barış Konferansı gibi konular ele alınmaktadır. Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş Cilt: 4 Celal Bayar Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır. Ben de Yazdım'ın dördüncü cildinde; Mondros Mütarekesi'nden sonraki gelişmeler, Balkan vilayetlerinin birer birer kaybedilmesi, Babıali baskını, Dreyfus meselesi, Mahmut Şevket Paşa suikastı (1913) ve arka planı; Edirne'nin işgali ve kurtuluşu, bağımsız Batı Trakya Devleti'nin kuruluşu (1913), Balkanlar'da Türkler'e yönelik işkence ve katliamlar, Rusya'nın Boğazlar politikası, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı yönetimi ile Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya ve Rusya ilişkileri, İstanbul ve Atina antlaşmalarını oluşturan koşullar ve ayrıntıları gibi onular ele alınmaktadır. Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş Cilt: 5 Celal Bayar Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır. Ben de Yazdım'ın beşinci cildinde; İstanbul'un İtilaf Devletlerince işgal edilmesi ve politik baskılar, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma sürecinde azınlıklar meselesi, Ermeni sorununun kökeni, Abdülhamid devrinde önemli Ermeni saldırıları, Abdülhamid'e suikast, Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı İmparatorluğu'ndan istenilen topraklar, İttihatçılara yönelik baskılar, tutuklama ve sürgünler, Yunan işgali öncesinde İzmir'de ekonomik yaşam, İzmir'de İttihat ve Terakki örgütlenmesi, Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluşu, programı ve çalışmaları, İzmir'de Rumların Yunan işgaline hazırlanmaları, Ege bölgesinde İtalya ve Yunanistan arasında çıkar çatışmaları, Hıristiyan din adamlarının siyasi faaliyetleri gibi konular ele alınmaktadır. Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş Cilt: 6 Celal Bayar Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır. Ben de Yazdım'ın altıncı cildinde; İzmir'in Yunanistan tarafından işgali, Ege'deki Osmanlı ordusunun dağılması, İstanbul hükümetinin işgali destekler nitelikteki tavrı, efeler ve Yunan işgaline karşı örgütlenmeleri, Batılı devletlerin İzmir'in işgali karşısındaki tavırları, İzmirliler'in işgal öncesinde düzenledikleri protesto eylemleri, işgal sırasında gerçekleşen katliamlar ve baskılar, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya geçmesi, Türkçe ve Rumca basında İzmir'in işgaline ilişkin yorumlar, Aydın'ın Yunanistan tarafından işgal edilmesi, Ege kasaba ve köylerinde halkın işgalcilere karşı örgütlenmesi ve silahlı mücadelenin başlatılması, Milli Mücadele fikrinin doğuşu ve milli heyetlerin oluşturulması gibi konular ele alınmaktadır. Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş Cilt: 7 Celal Bayar Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır. Ben de Yazdım'ın yedinci cildinde; İzmir'in işgali sonrasında, Ege bölgesinde Yunan yayılmacılığı, Yunanistan'ın ve İtalya'nın Ege bölgesindeki çıkar çatışmaları, zeybeklerin Milli Mücadele'ye örgütlü biçimde katılmaları, işgal güçlerine karşı yerel örgütlenmeleri ve silahlı çatışmalar, İstanbul Hükümeti'nin duyarsızlığı ve engellemeleri, Milli Mücadele düşmanlarının işgal yanlısı tavırları, Erzurum Kongresi kararlarının etkileri, İstanbul Hükümeti'nin ve yandaşlarının Mili Müadeleye karşı İngilizlerle işbirliği yapması, Milli Heyetler'in kuruluş ve etkinlikleri, padişahın, sadrazamın ve yakınlarının ülke dışına kaçış hazırlıkları ve Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'ye giderek ağırlığını koyması gibi konular ele alınmaktadır. Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş Cilt: 8 Celal Bayar Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır. Ben de Yazdım'ın sekizinci cildinde; Yunan işgali altındaki Aydın'da Kuvayı Milliye örgütlenmesi, iç çekişmeler, Denizli'nin efeler tarafından yakılmak istenmesi, Akhisar Milli Alayı'nın kurulması, Menemen'in, Manisa'nın, Akhisar'ın ve Turgutlu'nun Yunanlılar tarafından işgali, katliamlar ve Milli kuvvetlerin gerilla taktikleriyle düzenledikleri saldırılar, Mustafa Kemal'in İstanbul'a gelişi, padişahla görüşmeleri, padişahın damadlık teklifi, Mustafa Kemal'in padişahın emriyle Samsun'a gönderilişi, Samsun yolculuğunun ayrıntıları, Karadeniz'de Rum çeteleri ve etkinlikleri, Amasya genelgesinin hazırlanışı, alınan gizli kararlar, İstanbul Hükümeti'nin Erzurum ve Sıvas Kongrelerini engelleme girişimleri ve İngiltere'nin baskısı, Mustafa Kemal'in ordudan azledilmesi, asi ilan edilmesi ve tutuklanması kararı, Erzurum Kongresi'nin temel ilkeleri, Atatürk Anayasası ile 61 Anayasası'nın karşılaştırılması gibi konular ele alınmaktadır. HAKKINDA YAZILANLAR Siyasi Günlük Demokrat Parti'nin Kuruluşu Samet Ağaoğlu İletişim Yayınevi / Anı Dizisi Samet Ağaoğlu, sadece siyaset sahnemizin değil siyasi literatürümüzün de en özgün ve en önemli isimlerinden. Ağaoğlu'nun ilk kez günışığına çıkan siyasi günlüğü, yakın tarihimizin önemli bir dönemine ilişkin çok zengin bir eser niteliğinde. |
Cemal Süreya
Asıl adı Cemalettin Seber.1931 yılında Erzincan’da doğdu.Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi (1954), Maliye Bakanlığında müfettiş muavini ve müfettiş olarak çalıştı. 1965’te istifa ettiyse de 1972’de Ankara’da gene aynı işe döndü, bir ara İstanbul’da Darphane Müdürlüğü yaptı (1975-1976), emekli oldu.İlk şiiri Mülkiye dergisinde (Ankara, 8 Ocak 1953) çıkan Cemal Süreya buluşları ve söyleyiş biçimiyle İkinci Yeni şiirinin karanlığını giderdi; gelenekten yenilik yarattı; zarif, parıltılı şiirler yazdı. Kendi adıyla, ya da Osman Mazlum imzasıyla, şiir üzerine yazıları, eleştirileri de aranan yazılar oldu.Aylık Papirüs dergisini üç kez çıkardı: 1- Dört sayı (1960-1961), 2- Gene 1. sayıdan başlayarak 47 sayı (1966-1970) ve 3- Tekrar 1. sayıdan başlayarak (1980 Bahar) 2 sayı. Nisan 1977’de Ankara’da çıkmaya başlamış aylık edebiyat dergisi Türkiye Yazıları’nın yönetmeniydi, ama 3. sayıda dergiyle ilişkisini kesti. - 9.Ocak.1990 ESERLERİ İlk kitabını (Üvercinka) 1958’de, ikinci kitabını (Göçebe) 1965’te, üçüncü kitabını (Beni Öp Sonra Doğur Beni) 1979’da yayımlandı. Bunları Güz Bittiği (1988) ve Sıcak Nal (1988) adlı şiir kitapları izledi. İlk üç kitabındaki şiirleri yeni ilâvelerle 1984’te yeniden yayımladı: Sevda Sözleri (Toplu Şiirler, Uçurumla Açan adlı yeni bölümle). Şapkam Dolu Çiçekle (1976), Günübirlik (1982) bir takım denemeleri toplayan eserleridir. Üvercinka ile Yeditepe Şiir Armağanı’nı, Göçebe ile Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü, son iki kitabıyla da Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazandı. Ölümünden sonra eşine yazdığı mektuplar On Üç Günün Mektupları (1990), denemeleri 99 Yüz (İzdüşümler-Söz Senaryoları, 1990), Folklor Şiire Düşman (1992), Uzat Saçlarını Frigya (1992), dergi ve gazete yazıları Paçal (1992), ‘Oluşum’ da Cemal Süreya (1992), Papirüs’ten Başyazılar (1992), çocuklar için yazdığı yazıları ise Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (1993) adlarıyla yayımlandı ve adına bir şiir ödülü konuldu. |
Cemil Kavukçu
1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayınlandı. Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek. ESERLERİ Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı. |
Cengiz Aytmatov
Aytmatov Türkiye’de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Kültür İşleri Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen 1.Türk Dünyası Çağdaş Edebiyat Günleri, Türk Dünyasının ünlü isimlerini bir araya getirdi.Toplantıya Kırgız yazar Cengiz Aytmatov,Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar, Kazak şairler Olcas Süleyman ve Muhtar Şahanov da katıldı.Toplantının açış konuşmasını yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, “Hepimiz kardeşiz.Dolayısıyla müziğimiz, şiirimiz, edebiyatımız ve folklorumuz de kardeş dedi. Türkiye 24 Şubat 2001 HAYATI VE ESERLERİ Dr. Mustafa Çetin * Cengiz Törekuloviç Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'da Şeker adlı bir köyde doğdu.Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisiydi. Kırgızistan'a,dağlık yörelere Ekim devrimi daha yeni ulaşıyordu. Yazarın çocukluk yılları sistemin yeni yeni yerleşmeye başladığı yıllararastlar.Geçmişe bağlı yaşlı neslin yanında yeni düzene ayak uydurmuş genç kuşak da toplumdaki yerlerini alıyorlardı. Yazar kolhoz tarlalarında çalıştı.Çevresini,tabiatı,insanları o yıllarda tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında bütün yetişkinler savaşta oldukları için gençlere çok iş düşüyordu. Henüz on beş yaşındayken köyü sovyetinde sekreterlik yaptı,tarım makinalarının hesaplarını tuttu. Daha sonra Kazakistan'daki Cambul veterinerlik teknik okulunda okudu Ardından Frunze(bugünkü Bişgek tarım enstitüsünde okudu.Zooteknisyen olarak bütün ülkeyi ,Kazakistan'ı dolaştı. Aynı zamanda da bir gazeteci sıfatıyla çalışıyor,sürekli gözlem yapıyordu. Pek çok genç nesil mensubu gibi halkından uzaklaşmadı,insanına daha da yakınlaştı. Kırgız gazetelerindeki yazıları,redaksiyon servislerinde aldığı görevler ,muhabirlik faaliyetleri onu yavaş yavaş edebi dünyaya hazırlıyordu.Yazarın akıcı uslubu,kurgudaki başarısı bu ön araştırmalarıyla yakından ilgilidir. Ayrıca bu yıllar geçmiş ile geleceğin kesiştiği bir noktaydı.Her iki dünyayı ve her iki insan tipini çok iyi tanıyordu. Süpeyçi adlı hikayesinin kahramanı baraj mühendisi Beknazar ve Beyaz Yağmur'un kahramanı Zeynepapaalışılagelmiş hayatı temsil ederler.Yeni ahlaki normlar ile eskiyi yaşamakta direnen insanların çatışması eserlere hakim konudur. Rakipler adlı eserin kahramanı Karatay,Baydamtal Irmağı'nın kahramanı Nurbek, yeni neslin uyanışını temsil eder Bugünle ve geçmişle, yaşlı kuşaklarla çatışmaları anlatılır. Bu eserlerde yazar henüz heyecanıyla yaz-makta ne ciddi bir edebi endişe ne de teknik görülmemektedir.Eserler genel çerçeveleri ile eski ile yeninin çatışması üzerine kurulduğu için estetikten çok didaktik bir endişeye rastlanmaktadır. Ama daha sonraki eserlerinde gördüğümüz yapının ilk adımları olarak değerlendirebileceğimiz bu çalışmalar çark içinde yer alma çabasını göstermesi açısındanönemlidir. Yazarın kendini ispat için zorlama düşüncelere saplandığını da söylemek mümkündür. Yazar bundan sonraki çalışmalarında 50'li yıllarda kaleme sarılan,Sovyet yazarları arasındadır.Diğer pek çok yazardan farklı olarak yerel kültüre çok büyük önem ve değer verdiğini görürüz.Eleştirileri geçmişin hatalı olduğuna inandığı ögelerinedir. Topyekün bir eleştiriye rastlamayız.Daha önceki kuşağın yazarları milli bir edebiyatın temelini pek sağlam olmasa da atmışlardı. Şimdi mesele yeni kuşağın, yeni düzenle barışık olarak eserler vermeleriydi. Rus edebiyatının bütün dünyada da bilinen engin ufuklarından da yararlanılmalıydı.Unutulmaması gereken bir diğer gerçek ise yazılı edebiyat ürünü olmamakla birlikte Kırgızların tarihinde, eşi benzeri görülmemiş bir destan,halk ansiklopedisi olan Manas Destanı duruyordu.Bu destanların dilden dile dolaşmaya başladığı yıllarda vahşi hayattan yeni yeni kurtulmaya çalışanbir Rus toplumu vardı. Belki Kırgızlar yerleşik hayata yeni uyum sağlıyorlardı ama Er Manas bütün ihtişamıyla onların yanındaydı. Kuşaktan kuşağa akıp gelen bu sınırsız mısralarla birlikte masal,efsane,türkü kültürü de ihmal edilemeyecek bir tabii hazine durumundaydı. Ve bu değerler bütününden en iyi yararlanabilen yazar ise Cengiz Aytmatov'du.Aytmatov'un ilk eserleri bu tarihi ögelere, kendi yöresinin, Talas VadisininKültürüne dayalıydı.Folklorik unsurlar ,masal kahramanları, geleneğin taşıdığı tecrübe ,yeni oluşan edebiyat dünyasında Rus edebiyatının yeri kadarönemli zengin bir altyapı oluşturuyordu.Yazarın 1956'dan itibaren devam ettiği Moskova Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü, onun engin yerel kültürünü evrensel boyuta nasıl taşı-yabileceğini öğrenmesine yardımcı oldu. Bu arada Moskova'nın kültür dünyasını da tanıma fırsatı buldu. Yazar bu yıllarını teorik çalışmalarla geçirdi.Bu yıllarda,edebi değerleri yükselmeye başlayan Yüz Yüze(1957),Cemile(1958),Selvi Boylum Al Yazmalım(1961),Deve gözü(1961) adlı eserlerin yazıldığını görüyoruz. Yazar 1952'de yazdığı Gazeteci Cyudo,Aşim gibiKırgız dergilerinde yayınlanan hikayelerinden çok daha ötelere gelmişti artık.Yüz Yüze,ve Cemile,Süpayçi ve Beyaz Yağmur,Rakipler ve Asma Köprü (Baydamtal Irmağı'nda), Selvi Boylum ve Deve Gözü gibi ikili hikaye grupları,benzer konu ve ilişkilerin anlatıldığı eserlerdir(1).Yüz Yüze'de asker kaçağı kocasını ihbar etmek zorunda kalan Seyde'nin trajedisini, I958'de yazılan Cemile'de farklı bir boyut ve ortamda görürüz. Cemile'nin kocası askerdedir. Onu sabırla bekler. Am Danyar girer dünyasına. Çok riskli ama "iyimser bir gelecek" ile karşılaşırız .Yeni bir dünya görüşü de yansıtılır bu arada.Ama yer yer eskiye yöneltilen eleştirilerin dozunun çok iyi ayarlandığını,geçmişin yok edilmeye çalışılmadığını dagörürüz. Selvi Boylum ve Deve Gözü'nün benzerlik arzeden yapısı,o dönemYazar ve dramturglarında da görülen bir durumdur (Axjanov, lipatov, Marcinkivicius, Arbusov,Rosov gibi). Güçlü,karşı durmayı bilen, haklarını korumaya çalışan kahramanlar göze çarpar.Cemile ve Deve Gözü'nde felsefi boyutun gerçekçi bir şekilde eserlere yerleştirildiği görülür.Ciddi tesbitler vardır. Burada Cengiz Aytmatov'un yeni bir yol denediğini söyleyebiliriz.Felsefi unsurların verilişinde Rus edebiyatı ve Sovyet edebiyatının etkilerinden söz edilebilir. Cemile'de geleneksel Kırgız edebiyatının tipleme anlayışı kullanılsaydı ,Kırgız efsanesi Olcabay ve Kisimcan'dan farklı bir şey göremezdik.Cemile ve Danyar'ın hiç istenmeden gelişen ilişkileri geleneksel yapıdan hayli uzak bir uslupla ele alınmıştı.Danyar'ın görüşleri ,derin duyguları Cemile'yi etkilemiştir.Danyar sadece düşünceli,savaşta sakatlanmış biri olarak değil,bir gücün temsilcisi olarak karşımızdadır.Danyar'ın Cemile'nin aklına düşürdüğü şey yönlendirme şeklinde vasıflandırılamaz. Onlar birbirleri içinkarar vermişlerdir. Aytmatov,1956'da Sovyet yaazarlar Birliği üyesi olur.Moskova Edebiyat Enstitüsü'nde Maksim Gorki adlı incelemesini yazdı.Enstitüdeki diploma çalışması olan Cemile onun ilk zirvesiydi. !959'da Komunist Parti'ye üye oldu.Taşkent'te yapılan Asya-Afrika Yazarlar Konferansı'na katıldı. Kırgızistan Edebiyatı adlı yayın organında redaktörlük yaptı. Pravda'nın Kırgızistan masasında görev yaptı.Aytmatov, hikayelerinde(Uzun hikaye) okuyucusuyla doğrudan ilişki kurabileceği bir yapı peşindedir.Okuyucunun eserden etkilenmesini değilkatılmasını hedefler. İlk eserlerinden itibaren gelişen bu arayış her eserdeyeni bir formda karşımıza çıkar.Zamanla subjektif karakterlere de rastlarız. Kişileştirme önceki eserlerden farklı bir hal almaya başlar.60'lı yıllardan itibaren Kırgız geleneklerine bağlılığı konusundaki bakışını netleştirirken ,bir yandan da Radlow'un 19.Yüzyıldaki çalışmalarından etkilenerek Kırgız kültürünün, epik ögelerini inceliyordu. Bu gücün kaynağına inmeye çalışıyordu.Manas ile ilgili çalışmalar yapıyor, yapılan çalışmaları izliyordu. İşte yazarın bu dönemdeki ilk eseri İlk Öğretmenim(Öğretmen Duyşen)(1962)'dir.Kahramanlar olgunlaşmış,sistemle uyumlu idealist kişiler olmuştur .Ama Duyşen'in bir parça Er Manas tarafı olduğu da inkar edilemez.İlkÖğretmen hem teknik hem işleniş açısından önemli bir aşamadır.Bu özellik Daha eserin girişinde kendini gösterir."......Biz gülüşerek çığlıklar atarak tepeye tırmanırken iki yana sallanan kavaklar ,serin gölgesiyle,tatlı hışırtılarıyla sanki bizlere "Hoş geldiniz"derlerdi. Biz baldırı çıplakların derdi kuş yuvalarıydı, birbirimizin omzuna basarak hemen kavaklara çıkardık.Ürken kuşlar sürü sürü tepemizde uçmaya başlarlardı .Fakat bize ne kuşlardan,onlar ne halleri varsa görsünler !Biz yükseldikçe yükselirdik dallara basa bas****imin daha gözüpek,becerikli olduğu o zaman anlaşılırdı.Derken kuş uçuşu yüksekliğinde ,büyülü bir değnekle dokunmuşçasına ,önümüzde şaşırtıcı bir Sesizlik ve ışık dünyası açılırdı...."(2). Bu satırlarda eserin sonuna ve kavak ağaçlarına bağlanan müthiş bir kurgu ustalığı görürüz. Akıcılık ise başka bir değer.60'lı yıllarla başlayan bu yeni bakış pek çok yazar,yönetmen ve dramaturga da örnek teşkil ediyordu.Aytmatov'un 1963 yılında yazdığı Toprak Ana adlı eseri ona Lenin Ödülü'nü kazandırdı.1964 yılında Al Elma adlı hikayesini yazdı.1965 yılında Kırgız Sinemacılar Birliği Başkanı oldu. Aynı yıl Beyrut'taki, 1966'da Delhi'deki Asya Afrika Yazarlar Konferansı'na katıldı. Aynı yıl bir diğer önemli eseri olan Gülsarı'yı,Rusça olarak yazdı. Gülsarı bir bakıma geçmişin muhasebesi gibidir.Yapılan hatalar,alınan mesafe bir bir sorgulanır.Gülsarı ile birlikte Tanabay'ın silinişi bir devri olanca hüznüyle gözler önüne serer. O yılların sıkıntıları geride kalmıştırama bu arada heyecan da kaybolmuştur. Eser o yıl çok sayıda eleştirmenin dikkatini çekti. Nesir dalında en iyi çalışma olduğu konusunda herkes hemfikirdi (3). Fakat muhasebe yapılırken yazarın açık tavır olması pek çok çevreyi rahatsız etti. Leonov, Belov gibi yazarların da eserlerinde geçmişe yönelik eleştirilerinde aynı keskin dili kullandıklarını görürüz.Aytmatov,zengin bir kültür geleneğinin,üretmeye elverişli yapısınınEdebiyat geleneğinin gelişmesinde çok önemli bir rolünün olduğunu eserleriyle ispat etti.Çünkü pek çok kişi geçmişin tamamiyle silinmesi gerektiğineinanıyordu. Yazarın 60'lı yıllarda kaleme aldığı eserleri bu ön yargılı görüşleri yok etmişti.Bu arada yazarın bu tavrı dolayısiyle sıkça takibata uğradığıda bilinmektedir. 1967'de Sovyet Yazarlar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine seçildi.1968'deBüyük Sovyet Ödülünü aldı. Aynı yıl Kırgız Halk Edipleri adlı çalışması yayınlandı. 1970'te Beyaz Gemi,Askerin Oğlu,Oğulla Görüşme adlı eserleriMoskova'da yayınlandı. 70'li yıllarla birlikte yazarın geleneksel motif, efsane ve masallara yaklaşımı çok özel renkler kazanmaya başlar. "........Efsane ve mitoslar üzerine düşünelim bir.Onlar halkın canlı hafızası,hayat tecrübesi, felsefesi, tarihidir.Maslımsı fantastik dünyaları önemli değerler taşır. Mesela Geyik Ana(Beyaz Gemi) bugünkü gerçeklerle bütünlük arzeder. .........." (4).Yazar bu sözleriyle gerçekle masalın dünyasını nasıl birleştirdiğini ifade eder.Beyaz Gemi'de Orazkul ve Seydahmet bir tarafı, Mümin Dede ve Çocuk diğer tarafı temsil eder. Seydahmet ve Mümin Dede pasiflikleriylebirbirlerine yaklaşırlarken ,Çocuk ve Orazkul zıt kutupları temsil ederler.Yazar çocuğa bir"ad" bile vermez.Çünkü onu bütün çocukların temsilcisi olarak görür ve masal kahramanlarıyla özdeşleştirir. O, capacanlı birmasal kahramanıdır. Ama gerçektir de.Ölümü de son derece destansıdır.O-nun ölümü bir kurtuluş gibidir.Pek çok Rus eleştirmenin görüşlerinin aksine bu ölümde ve ölüm şeklinde bir karamsarlık yoktur.Orazkul'un yalnız kaldığında çocuğu olmayışının acısını yaşaması ayrıca enteresandır.O eserin kötüyü temsil edenlerindendir.Onun bu iç muhasebesi onu bir kahraman olmaya doğru götürür. Bu durumu Çocuk ve okuyucu bilir.Diğer tip ve kahramanların haberi yoktur. Eserde iyiler ve kötüler masalsı bir işleyişle birbirinden ayrılırken edebi anlamda birer karakter olduklarını görürüz. Müthiş bir kurgulama ileOkuyucu masal ve gerçek arasında dolaştırılır. Ve okuyucu aynı zamandakatılımcı olduğu için gerçeğin veya masalın hangisi olduğunu ayırmaktagüçlük çeker. Yazar geçmişte,din,felsefe,ilim adına insanların birbirine düşürüldüğünü ,bunun bugün de yarın da böyle olacağı görüşünü savunuyor.Edebiyatın bu noktadaki görevinin büyük olduğunu,insanlar arasında ortak dünyalar oluşmasına yardım ettiğini, edebiyatın öneminin her geçen gün daha da artğını vurgulamaktadır(5). "...........Nesrin iki tarzı var bugün. Biri spekulas-yonlara açık olan,diğeri ise gerçek nesirdir.Kalıcı bir eser için bilinen edebikaidelerin yanında sanatçı ruhu ve dürüst bir kişiliğe ihtiyaç vardır....."(6). Yazarın bu sınıflaması ,yazarın yazdığına inanmasının gerekliliğini en açıkşekliyle ifade etmektedir.Sanat dünyasındaki dejenerasyona yazar şu sözleriyle tepki gösterMektedir: "......Okuyucunun beklentisi,ilgisi de nesrin başka bir yönlendiri-cisi .Okuyucunun seviyesi yükseldikçe,sanatçı da kendini yenilemek,bir üstbasamağa geçmek durumundadır . Bugün batıda ekonomideki rekabete benzeyen sanat rekabeti, pornografiyi bile sanat sınıfına sokacak kadar tuhaflaşmıştır....." ( 7). Aytmatov, yeni nesirle ilgili bir diğer gelişmeyi ,nesrin drama havasına bürünmesini, seviyenin yükselmesi olarak değerlendiriyor. Yazarın sıkça bir senarist veya yönetmen gibi davranması gerektiğini savunur. Bunun da yaşamakla, uzun yaşamakla ilgili olduğunu, Ernest Hemingway'in "Büyük bir yazar olabilmek için uzun yaşamak gerekir"(8)şeklindeki sözlerini hatırlatarak savunmaktadır. Tabii ki burada uzun yaşamaktan, insanın değişmesinin takibi, karşılıklı etkileşimin önemi kastedilmektedir Cengiz Aytmatov'un babası 1937 yılında Milli Kırgız Partisi sekreteriydi. Yazar,o günleri anlatan,babasının kuşağını işleyen , otobiyografik birçalışma yapmak istediğini bir kaç konuşmasında ifade etmiştir (9).Yazarkendi şeceresini şöyle dile getiriyor:".......Baba adı Törekul, dede Aytmat, onun babası Kimbildi,onun babası Kuncuyok ...." (10).Gelenek ve göreneklerine gösterdiği sadakatın bir diğer belirtisi de kendi geçmişi ile ilgili bilgi sahibi olmasıdır.Atalarının mezarlarına,uzak akrabalarına,onların mesleklerine ve detaylı hayat hikayelerine kadar herşeyi bilmektedir.Baba Törekul Aytmatov,daha sonra mevcut partinin lağvedilmesiyle birlikte Komunist Parti'ye üye olur. Parti görevlisi olarak gönderildiği Moskova'da ihanet suçundan tutuklanır,ardından ölüme mahkum edilir.Ölümünden sonra yapılan araştırmada suçlu olmadığı kanaatine varılır.Ancak bu iadei itibar hadisesinden sonra aile tekrar Kırgızistan'a dönebilir. Orada ya-zar ve annesi halaları Karagözapa'nın evinde kalırlar. Bu yıllar aile için sonderece zorlu geçer.Aytmatov ailenin büyük çocuğuydu,pek çok sorumluluğu vardı.Güçlü bir kadın olan annesi onun yetişmesinde,edebiyatla tanışmasında çok etkili oldu.Ona hem Rus edebiyatını hem de Kırgız kültürünü öğretmeye çalıştı.Birkaç yıl burada kalındıktan sonra annesinin işi dolayısıyle Kirovskaya adlı bir Rus köyüne taşındılar.Yazar orada Rus okulunasinin de katkılarıyla hareketli bir gençlik yaşadı,gerek gittiği okullarda, gerekse kendi çabasıyla ciddi bir yetişme süreci geçirdi.Aytmatov,bilinen eserlerini kaleme almadan önce işe tercümeler yaparak başladı .ValentinKateev'den (1897-1986)Alay'ın Oğlu,Mikhail Bubenkov'dan (1909-1983) Huş Ağacı adlı eserleri Rusça'dan Kırgızca'ya çevirdi.Bu çalışmaların o dönem için önemi çok büyüktü(11). Yazar,bir konuya son derece eğlenceli bir şekilde yaklaşılabileceğigibi,çok ciddi bir gerçekçilikle de aynı konunun ele alınabileceği görüşündedir.Bu arada esas olanın alt yapı ve uzun süren bir ön araştırma olduğunuda vurgular(12). Kendisinin savaşı, ilk gençlik yıllarında ve cephe gerisindede olsa yaşadığını,o yıllarda insanların heyecanla, bütün güçleriyle çalıştıklarını,hayatın insanlar üzerinde en zor şartları tecrübe ettiğini, yazarken hepbu hususları göz önünde bulundurduğunu söylemektedir(13). Pek çok eleştirmen de yazarın bu özelliğini vurgulamaktadır (14). Eserler gözden geçirildiğnde bu husus çok açık olarak da belli olmaktadır. Mit ve efsanelerin eserin genel kurgusuyla başa baş, aynı özenle işlenmesi yazarın bir diğer üstünlüğüdür. Onları halkın hafızası, yazılmamıştarihi olarak görür. Felsefi yapıları kadar fiktif yapılarından da etkilendiğiaçıktır.Kırgız topraklarında sözlü edebiyat ürünleri derin bir geçmişe sahipolmasına rağmen ilk basılı edebi ürün Moldogazi Tokobayev'in Sessiz Kakay adlı tiyatro eseridir.Bunu Kasımali Bayalinov,Tugalbeg Sadıkbekov ve Mukay Elebayev'in eserleri izler. Modern edebiyatta mitolojik öge ve efsanelerin kullanılışı çok yeni değildir.Thomas Mann,James Joyce,J.P.Sartre,Albert Camus'da da görürüz.Ama Aytmatov'un bu ögelerin toplumsal gerçekçi yaklaşımdaki en başarılıkullanıcısı olduğunu söyleyebiliriz(15).Yazar Türkçe ve onun tarihte kullanıldığı en hacimli eser olan Manas Destanı'na çok büyük önem vermektedir. "......Bundan bir süre önce uzun yıllarRusya'da sürdürülen bir çalışma tamamlandı. Bu çok hacimli bir Türkçesözlüktür. Yüzyıl önce Petersburg'da hazırlanmaya başlanan bu sözlük benim el kitabımdır.Sürekli ondan yararlanırım.Bu sözlük sayesinde Türk atalarımla konuşabiliyorum ......" (16). ".......Kırgız destanları beni çok etkiledi.Hala da etkiliyor.Her eserim bir ucundan bu destanlara dayanır.Manas Destanı bir milyon mısradan oluşur. Dört ciltlik bu destan yirmi yılda bir arayatoplanabilmiştir.Bu destanın özü insan duygularıdır. Tekrarlıyorum her ese-rim bu Kırgız destanlarına dayanır....." (17). Yazar Kırgız edebiyatının kaynağını da eski sözlü gelenek,halk hikayeleri,özellikle de Manas Destanı olarak gösterir. İkinci kaynak olarak isemodern Sovyet edebiyatından söz eder.Bu sayede iki kaynaklı,geçmişle bugünü bir arada sürdüren bir edebiyata sahip olduklarını belirtir (18).Aytmatov,pek çok edebi sima üzerine çalışmalar yapmış,dikkate değer edebi araştırmalara imza atmıştır. Türk dili ve edebiyatı, halkbilimi,sosyoloji sahalarında eserler vermiştir(19). 1973 yılında ilk ve tek tiyatro eseri olan Fujiyama'yı Kazak dramaturg Kaltay Muhammedcanov ile birlikte yazdı. Yazarı da şaşırtan bir ilgigören eser pek çok dile çevrildi,bazı ülkelerde sahnelendi.Ayrıca Kırgızfilmtarafından sinemaya da uyarlandı. 1980'de yazarın hayatında eserleri açısından büyük bir birikim sonucu ortaya çıktığı anlaşılan Gün Uzar Yüzyıl Olur yayınlanır.Hikaye ve uzunhikayelerin ardından gelen bu roman başta Sovyetler olmak üzere bütün dünyada heyecanla karşılandı. Bu eserde aşağı yukarı on yıl öncesinden bugün olanlara dair ipuçları görürüz. O ana kadar rejime yapılan en yoğun eleştirilere burada rastlarız.Ama edebi tavizler olmadan bunun yapılabilmesi de ayrıca önemlidir. Yazarın bu eserinin ardından uzunca bir süre için edebi çalışmaları-na ara verdiğini,politik konumuyla ilgili çalışmalar yöneldiğini görüyoruz.Sovyetler Birliği'ni ve Kırgızistan'ı ülke içi ve dışında defalarca temsil etti.1986 yılında yazarın öncülüğünde Kırgızistan'da gerçekleştirilen veolumlu(20) olumsuz(21) pek çok eleştiri alan Isık Göl Forumu düzenlendi. Dünyanın doğusu ile batısını birleştirmeyi amaçlayan bu forum çok büyük bir uluslararası katılımla gerçekleştirildi. Yapılmak istenen şey tabii ki çok önemliydi ama dünyanın gidişatına çok uygun değildi. Sonraki yıl bu forum Peter Ustinov'un desteğiyle İsviçre'de yapıldı ama gereken ilgiyi görmedi. Isık Göl Forumu'nda Cengiz Aytmatov'un Gün Uzar YüzyılOlur'dan daha hacimli bir eser olan Dişi Kurdun Rüyaları'nın ilk haberlerinin duyulduğunu görüyoruz.Bu eser yazarın Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek'ten sonra Kırgız -Kazak dünyasından ikinci çıkışıdır. Romanın kahra-manı yeni bir Hristiyanlık anlayışının peşinde olan Abdias adlı bir Rus misyonerdir.Tabiatın geleneğin temsilcisi ise dişi kurt Akbar'dır. Abdias'ın trajedisi ,esrar mafyası,çevre düşmanlığı,Akbar'ın sabır yüklü yolculuğu müthiş bir kurgu ile anlatılır.Bütün dünyada çok büyük ilgi gören eser,ülkemizde ilginin dağılmaya başladığı 1990 yılında Ötüken Yayınevi tarafından yayınlandı(22).I990 yılında Sovyetler Birliği'nin Lüksemburg büyükelçiliği görevinde bulunan yazar bir süre sonra birliğin dağılmasından sonra bütün yurtdışı temsilciliklerin Rusya'ya devriyle bir süre Rusya büyükelçisi sıfatıylagörev yapmak durumunda kalmıştır.Yazar 90'lı yıllarda edebi anlamda birkaç küçük ama önemli esere imza atmıştır.Cengiz Han'a Küsen Bulut ve Yıldırım Sesli Manasçı bunlar arasında sayılabilir. 90'lı yıllarda İlesam tarafından kendisine verilen ödülü al-almak ve İstanbul Sinema Günleri'nde adına düzenlenen günlere katılmak için ülkemizi ziyaret eden yazar çok büyük ilgi görmüştür.1970'lerdekiilk ziyaretinde ona ilgi gösterenler ile bu gelişlerinde yoğun ilgi gösterenlerin farklı olması da dünyada değişen bir şeyler olduğunun göstergesidir.60'lı yıllarda yazara yöneltilen eleştirilerin yorumu da ayrı bir çalışmaolabilecek niteliktedir(23).Bize göre her şeyi kendi dönemi, norm ve değerleri çerçevesinde değerlendirmek doğru olacaktır.Şu anda,21.Yüzyıldan geriye dönüp bakıldığında değişime uğramayan hiç bir şeyin kalmadığını görüyoruz. Bu anlamda geçmiş, birkaç söz ve olayla anlaşılamayacak yoğunluktadır. Lüksemburg'daki görevinin ardından Kırgızistan'a dönen yazar birsessizlik dönemi geçirdikten sonra tekrar aktif politik hayata dönmüş,halen Fransa'da Kırgızistan'ın Paris büyükelçisi olarak görev yapmaktadır. HAKKINDA YAZILANLAR Yüzyılın yazarı: Cengiz Aytmatov OLCAY YAZICI Ünü ülkesinin sınırlarını aşan ve kitapları büyük bir beğeni ile okunan Cengiz Aytmatov, doğup büyüdüğü Kırgızistan coğrafyasının kültür damarından ve binlerce yıllık geçmişi olan gelenek ırmağından beslenerek, özgünlüğü, otantikliği, insanı yüreğinden yakalayan olağanüstü/büyüleyici üslup güzelliği ve entellektüel birikimi ile yaşadığımız yüzyılın müstesna yazarı sayılmayı fazlasıyla hak etmiş bir isim. Aytmatov’u bütün derinliği ve yoğunluğu ile analiz etmek, eserlerini bir münekkid idraki ile irdelemek, tespit ve teşhis operasyonuna tabi tutmak, yorucu çalışmalar gerektirir. Biz bu özgün ve farklı yazarın fikir dünyasına, ana başlıklarla ışık düşürmeye çalışacağız. Aytmatov’un eserlerine edebî ve estetik yaklaşım denemesi olacak bu. Aytmatov en başta sıra dışı, özgün ve farklı bir yazar. Çünkü o sadece bir edebiyatçı, romancı değil; aynı zamanda ve özellikle de insanın, dünyanın gidişatı üzerine kafa yoran; daha erdemli bir dünya arzulayan; anti insanî yönelişleri onurlu bir karşı çıkışla sorgulayan, bunun için kaygılanan ve uyarıcı eserler üreten bir aydın. AŞKIN LİRİK DESTANI Ön planda, aşkın ve hüznün lirik destanının yazıyor gibi görünse de, onun usta bir sembolizmle bezediği ve âdeta şiir cümlesi gibi yoğun bir psikoloji, yoğun bir sosyal gönderme/çağrışım, soyutlama, ve telmih yüklü anlatışının arka planını sezebilenler, ondaki insanı ezen sosyal baskılara karşı çıkışı, insanın tarafını tutuşu kolaylıkla görebilirler. Aşk ve lirizm Aytmatov’da, insanı derinden yakalamak, düşüncesini sarsmak ve duygusallığa açılan pencereden ufuk ötesine açılarak; kültürel kimlik şuurlanışına uzanmak için bir vasıtadır. Evet, Aytmatov aşkın yazarıdır belki, fakat aşkın ötesinde daha aşkın misyonlar, sosyal realiteler, psikolojik bilenmeler besler ana kaynak olarak. Aytmatov’un romanlarındaki bu derin damarı- müthiş bir üslup ustalığı ile gizlenen sosyal göndermeleri/ kültürel ve siyasî misyonu yakalayabilmek için, onu yetiştiren fizikî coğrafyayı, büyük dalgalanmaların hüküm sürdüğü bu coğrafyanın sosyal, siyasal ve kültürel dokusunu, o toprakların geçirdiği korkunç değişim serüvenini, kültür erozyonunu; insanın özüne yöneltilen her türlü şiddeti çok iyi bilmek ve çok iyi analiz etmek gerekir. Bu eserleri, Andre Gide’in “sanat baskıdan doğar” sözü ışığında değerlendirmek doğru olur. Bütün klasik Rus edebiyatında olduğu gibi yasak ve sansürden/hürriyetsizlikten ötürü ortaya çıkan dolaylı ve sembolik söyleme mecburiyeti, beraberinde edebiyat ustalığını ve bir sanat-yoğun üslubu getiriyor. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, yasakların kalkması, hürriyetlerin zoraki de olsa verilmesinin ardından o coğrafyanın edebî ürünlerinde “düşüş” belirtileri başlamıştır. Bu da, yine Gide’nin ikinci cümlesiyle alâkalı: “Sanat hürriyet içinde ölür!” SEMBOLLERİN DİLİ Cengiz Aytmatov, bütün usta yazarlar gibi düz cümlelerle değil, sosyal ve ironik çağrışımları olan cümlelerle konuşuyor. Adeta insanın ve yaşadığı atmosferin röntgenini çekiyor. Bu güçlü ve özgün üslubuyla tabiata ve hayvanlara bile bir insan karakteri yüklüyor, onları kişileştiriyor. Bu yönü ile de, edebiyat dünyasında eşsiz ve tektir. Cengiz Aytmatov yüzyılın tartışmasız en güçlü yazarıdır. En güçlülerden biri değil, biriciği. Tek olanıdır. Öyle ki, dünya edebiyatının devi diye nitelendirilen Dostoyevski bile, eğer yaşıyor olsaydı, Aytmatov’un insanı derinden sarsan büyüleyici üslubu karşısında hasedinden ölürdü. Özellikle, “Gün Uzar Yüzyıl Olur” ya da özgün adı ile “Asra Bedel Gün”, romanın 20. Yüzyıldaki tartışmasız zirvesidir. Bu hüküm asla sübjektif ve hissi değildir. Romanı, edebiyatın evrensel kriterleri ile titiz bir şekilde kıyaslayarak söylüyorum bunu. Yani yazarımızı, tipleme, somutun olduğu kadar, soyutun da ince duyarlıklarla tasvir ve tahlilini yapma gücü, sağlam ve sarsılmaz karakterler oluşturma becerisi, etkileyici, şiirsel üslup üstünlüğü; insan denen meçhulü entellektüel mercek altında irdeleme kudreti, sosyal ve psikolojik ruh çözümlemeleri maharetiyle, âdil bir şekilde değerlendirerek bu hükme varıyorum. MANKURTİZM KAVRAMI Cengiz Aytmatov’un, bir Kırgız efsanesinden esinlenerek dünya edebiyat literatürüne kazandırdığı “mankurt” ve “mankurtizm” kavramı bütün dillerde aynen kullanılmaktadır. Sistemin baskısı ya da insanın kendi özüne yabancılaşması neticesinde şahsiyetini ve sosyal/kültürel hafızasını kaybetmesini; zihnî yönden köleleşmesini çarpıcı bir şekilde izah eden mankurtizm, Beyaz Gemi’de, Gün Uzar Yüzyıl Olur’da, Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta, Dişi Kurdun Rüyaları’nda ve diğer romanlarda da kullanılır. Şüphesiz bu kavramı doğuran, o coğrafyanın sert ve acımasız sosyal yapısıdır. Efsane ve mitik unsurlara da romanlarında sıkça yer veren Cengiz Aytmatov, son romanı “Kassandra Damgası”nda bir Yunan efsanesinden yola çıkarak, dizginsiz teknoloji ile azgın genetik mühendisliğine ağır eleştiriler yöneltiyor. Uzayda insan embriyonu üzerinde araştırmalar yapan bir bilim adamı aracılığıyla, kötülükler yüzyılını yergili bir dille tahlil ediyor. Söz konusu efsaneye göre, bazı embriyonlar (minicik insan taslakları-cenin) yeryüzündeki kötülükleri önceden sezerek, doğmak, bu felaketler dünyasında yaşamak istemiyor. Bunun belirtisi olarak annenin alnında bir ter taneciği oluşuyor. Buna da Kassandra Damgası deniyor. Aytmatov böylece etik kaygılar taşıyan evrensel bir eleştiriyi dünyanın ve insanlığın gündemine getiriyor. Eserin kahramanı vasıtasıyla şu tespitleri yapıyor Aytmatov: “Yeryüzünde silah durmadan artıyor. Her yerde herkes silahlanmak istiyor. Hamile kadınların yüzündeki Kassandra Damgası, yeryüzünde doğan her kişi için en az yüz tane dom dom kurşunu üretildiğinin, şimdiden onların kaderine ölmek ve öldürmek yazıldığının işareti değil mi? Ana rahmindeki Kassandra embriyonları da sessizce bunu haykırmıyor mu?” Böylece yeni yüzyılın, yeni bin yılın en korkunç yönünü oluşturan “genetik tehlikeye” dikkat çekiliyor. İnsanın, fizik çevresi ve metafiziği ile hiç bu kadar şiddete maruz kalmadığı vurgulanıyor. Kurtuluş için çıkış yolları öneriliyor. Aytmatov’un bütün bu özgün ve üstün yönlerini vurgulamakla birlikte, gerek ona, gerekse meslektaşı Takavi Aktanov’a (Aytmatov’un romanlarıyla benzerlikler taşıyan “Boran”ın yazarı) yöneltilen bir eleştiri var. O da, merkezî hükümetin yazarlar için biçtiği, “görünüşte milliyetçi, muhtevada sosyalist” gömleğini giymiş olmalarıdır. UYANIŞ VE DİRİLME Ancak Aytmatov’un yakın arkadaşı Prof. Dr. Tevfik İsmail’in de belirttiği gibi, Aytmatov’u dünya çapında şöhret yapan faktörlerin başında, kitaplarını çok büyük bir coğrafyada konuşulan ve dönemin edebî mahfillerinde etki uyandıran Rusça ile yazmış olmasıdır. Eğer romanlarını Kırgız Türkçesi ile yazsaydı, bugünkü Aytmatov olmaya bilirdi. Bir yanı ile sisteme eklemliymiş gibi görünse de, Aytmatov’un hemen bütün romanlarında kimlik arayışının/köklerle yeniden buluşmanın, satır aralarına gizlenmiş edebî, estetik çığlığını duymak mümkündür. Olanı anlatır Aytmatov. Cemiyete tutulan ayna gibi gerçeği yansıtır. Mankurtlaştırmaya karşı çıktığı kadar, kendiliğinden/gönüllü olarak mankurtlaşmaya (güdülmeye müsait mizaca, pasifliğe) de karşı çıkar. Dirilmeye, uyanmaya, aktif olmaya çağırır insanı. Töresine, örfüne, geleneğine ve geleceğine sahip çıkmasını ister. Yazar, kendi eserinden beyazperdeye aktarılan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde başrol oyuncusunun ulu dağlara karşı öyle bir “Asyaaaa!” diye höykürmesi var ki. Bu çığlık bütün o coğrafyanın/o yaslı diyarın yüreğinden; yüzyıllık, bin yıllık yaşantısından fışkıran bir sestir. Şark’ı sarsan bu sayha, filmin Asya isimli kadın oyuncusu vasıtasıyla, bütün bir “Asya”ya/Avrasya’ya sesleniştir. Uyanma ve dirilme çağrısıdır. Bir aşkın yoğun lirizmi içinde, koca bir kıtayı özdeşleştirmek, ancak Aytmatov’a yakışan bir ustalıktır. Aytmatov, aslında “Gün Uzar Yüzyıl Olur”a ait bir bölüm iken, yasak olduğu için kullanılamayan ve daha sonra “Oğuz Han’ a Küsen Bulut” ismi ile yayınlanan kitabında hürriyetsiz ve kuşatılmış insan trajedilerinin en bâkir fotoğrafını çizer. İstasyondan bir tren geçimi sürede, eşini ve çocuğunu görebilmeyi çılgınca arzulayan adamın destanlık hikayesidir bu. Bir Aytmatov klasiği... Özetlersek, kitapları bütün dünyada hayranlık duyularak okunan Cengiz Aytmatov, lirik, mitolojik ve kozmik unsurlar taşıyan seçkin, çarpıcı eserleriyle olağanüstü bir yazar, bir fikir adamı ve çağdaş bir bilgedir. Fikir ve edebiyat dünyasının, önünde saygıyla eğileceği bir yazar. Yüzyılın tartışmasız en güçlü yazarı... |
Cengiz Dağcı
(9 Mart 1920- ) Yazar, Kırım'ın Yalta şehrinin Kızıltaş köyünde doğdu. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçti. İlköğrenimi köyünde ve Akmescit'te yaptı. aynı şehirde ortaokulu bitirdi (1938). Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken İkinci Dünya Savaşı çıktı. 1941'de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düştü. Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığındı. 1946'da Londra'ya yerleşti. Eserlerinde Kırım Türklerinin Rusların zulmü altındaki hayatını anlatır. Türk edebiyatının en güçlü yazarlarındandır. Hüzünlü bir üslûbu vardır. ESERLERi: YANSILAR I, II, III, IV, V Cengiz Dağcı'nın hayatından, günlük tehassüs ve notlarından, Kırım'a, geçmişe olan hasretlerinden meydana gelmiş orijinal bir eser. Yansılar 2 ve Yansılar 3, Yansılar 4, Yansılar 5 olmak üzere, eser halen beş cild olmuştur. BEN VE iÇiMDEKi BEN (YANSILAR' DAN KALANLAR) Yansılar 1-2-3-4 diye devam eden eserlerinin sonuncudur. KORKUNÇ YILLAR İkinci Dünya Salvaşı'nda bir Kırım Türkü'nün başından geçenleri anlatır. YURDUNU KAYBEDEN ADAM Cengiz Dağcı serisinin bir başka romanı. ONLAR DA iNSANDI Kırım, Kırım'daki sosyal, hayat, Sovyet idaresinin muhtelif safhalarıyla ve sürgünle ilgili gözlem, hatıra ve çilelerin romanı. O TOPRAK BİZİMDİ Kırım'ın İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet idaresi altındaki çaresizliğinin hikayesi. ANNEME MEKTUPLAR Kırım'da birbirine saf bir aşkla bağlanan iki gencin çocukluk ve yetişme çağlarını, Kırım'ın tabii çerçevesinde ele alıp işleyen bir roman. ÖLÜM VE KORKU GÜNLERi İkinci Dünya Savaşı'nda Alman işgali altındaki Polonya... Millî ayaklanma ve bunun kanla bastırılışı... Bu şartlar altında Varşova'da yaşanmış bir insanlık dramı... BADEM DALINA ASILI BEBEKLER Yazar bu romanında da Kırım'a ve Kırım'daki çocukluk günlerinin saf ve canlı hayatına dalıyor. YOLDAŞLAR Cengiz Dağcı'nın İkinci Dünya Savaşını anlatan romanı. BiZ BERABER GEÇTiK BU YOLU Cengiz Dağcı'nın bir başka romanı. |
Çehov
Anton Pavloviç Çehov ... ''ÇEHOV'UN OYUNLARININ EN ÖNEMLİ İKİ ÖĞESİ, TIPKI YAŞAMIN KENDİSİ GİBİ, ONUN ÇELİŞKİN BİRER YANSILARI OLAN OYUN KİŞİLERİ İLE -DRAMATİK- İÇ EYLEMDİR.'' S860 Taganrog-1904 Badenweiler, Karaorman; Rus oyun yazarı ve hikayecisidir. 19. yüzyıl Rus eleştiri gerçekçi tiyatrosunun en önde gelen temsilcilseri arasında yer alır. Büyükbabası serf olan Çehov, çocukken babasının dükkanında çalıştı. 1871'de dükkan batınca ailesi evlerini satıp Moskova'ya gitti. 1879'da kendisi de Moskova'ya giderek, üniversitede tıp öğrenimi gördü. Erkek kardeşinin de desteğiyle para kazanmak için gülmece dergilerine kısa yazılar göndermeye başladı. Moskova ve Petersburg gülmece dergilerinde yüzlerce fıkra, öykü, öyküsel yazı, nükte, dramatik taslaklar yayımladı. 1883-86 yıllarında Oskolsi (Alıntılar) dergisinde 300'den çok yazısı çıktı. 1886'dan sonra yazıları, dostluk kurduğu yayımcı Suvorin tarafından Novoye Vremya (Yeni çağ) dergisinde yayımlandı. Oyun yazmaya yöneldi, başarısızlığa uğraması üzerine yine hikaye yazmaya devam etti. Tolstsoycu dünya görüşünü benimsedi. Çar tarafından mahkum edilen kişilerin yaşam koşullarını yerinde incelemek için bir Uzakdoğu adası olan Sahalin'e geziye çıktı. 1891'de Suvorin'le birlikte Batı Avrupa'ya gitti. 1892'de ailesiyle birlikte Moskova yakınlarındaki Melikhovo köyüne yerleşerek, kendini yazmaya verdi. ''Martı'' adlı oyunu, konuşma ve ruhsal havanın eylem ve olaylara ağır basması nedeniyle 1896'da St. Petersburg Aleksandrinskiy Tiyatrosu'ndan geri dönünce, yine hikayeye yöneldi. Bu dönemde köylülere yardım için düzenlenen eylemlere katıldı. 1897'de Fransa'ya giderek Dreyfus davasında Zola'yı destekledi. Liberal halkçılık, Tolstoyculuk ve ''dekadans''la hesaplaşma bağlamında maddeci ve demokratik temele dayalı bir dünya görüşüne bağlandı.1899'da sağlık nedenleriyle (akciğer veremi) Yalta'ya taşındı. O sırada Kırım'da yaşamakta olan L. Tolstoy ve M. Gorki ile yakın dostluk kurdu. Dostları, Nemiroviç-Dançenko ile K. Stanislavki'nin Moskava Sanat Tiyatrosu'nu kurmaları üzerine oyunlarını onlara verdi. 1895-1904 yılları arasındaki çalışmalarıyla Rus tiyatrosunun yenileyicisi oldu, oyunları özellikle de ''Martı'' büyük başarı kazandı. 1902'de, Çar II. Nikola'nın Gorki'nin Rus Bilimler Akademisi'ne üye olmasını onaylamaması üzerine, 1900 yılında onursal üye seçildiği Akademi'den ayrıldı. 1903-1904 yıllarını sağlık nedenleriyle Güney Almanya'daki bir sağlık yurdunda geçirmek zorunda kaldı. 1880'lerde hükümet baskısının siyasal ve toplumsal eylemciliğe engel olduğu bir dönemde, yazı yaşamını sürdürmeye çalışmış olan Çehov, 19. yüzyıl büyük Rus dünya edebiyatının en büyük adlarındandır. Çehov'un çoğu zaman şiirsel -lirik- ve psikolojik gerçekçilik olarak nitelenen oyunları, 1905 Devrim öncesi Çarlık Rusyası'nın şehir-taşra ikiliğini kendinde barındırdığı kadar, aristokrasinin çöküşü ile birlikte ortaya çıkan yeni koşulları da kendinde barındıran, toplumsal yaşamın çelişmeli birliğini yansıtır; eskimiş, ömrünü yitirmiş, eski toplum düzeninin insanlarını, yeni bir düzenin gelmesi umudu karşısında ele alarak, bu insanların iç dünyalarında -iç dramlarında- toplumsal dış dünyanın dramını ortaya koyar; yaşamın dokunaklılığını, gündelik yaşamın kendi varoluşu içinde verir ve yaşamı ''kendiliğinden'' oluşturur. Bu nedenle, Çehov'un oyunlarının en önemli iki öğesi, tıpkı yaşamın kendisi gibi, onun çelişkin birer yansıları olan oyun kişileri ile -dramatik- iç eylemdir. Bu kişiler, genel karşıtlığı içinde, duydukları boşlukta değer anlayışını yitirmiş ama bunun farkında olan, gündelik yaşamın sıkıcı ve aynı zamanda katı gerçekleri karşısında ezilen ya da buna bireysel ve nihilistçe başkaldıran; toplumsal değişim dinamiğinin ortaya çıkardığı, yeni ekonomik güçlere sahip; halktan yana toplumsal bir yaşam değişikliğini esinleten aydınlardır. Bu kişilerin bir bölüğü, yaşamın tutkulu, hoşgörülü, çalışkan, bozulmamış geleceğe açık yanını verirken öbür bölüğü yaşamın, boş, sıkıcı, yılgınlıkla kapalı, düşkırıklığına uğramış, gerçeği örten, anlamsız kılan, ömür dolduran, yiten yanılsamalarla avunan, geçmişte kalan yanını verirler; aralarında oluşan dramatik çatışma, bütün bir toplumsal çelişmenin genel görünümünü -atmosferini- yansıtır. Bu atmosfer, kişiler arasında ''mecazi'' bir karşılıklı anlaşma diliyle kurulan iç eylemden doğar. Çehov'un duygusallık ile fars, melodram ile alaylama arasında ince bir dengeye dayanan oyunlarındaki bu iç eylem, iç diyalogla, ''iç deneyim'' ile (perezhivaniye) sağlanır. Karşılıklı konuşan iki kişi birbirleriyle iletişim kurmadan düşüncelerini birbirlerine ve izleyiciye duyurur. Tematik olarak yineledikleri sözler ile yoğun duyguları arasında kurulan karşıtlıkla kendilerini varederler. Çehov'un şiirsel ve buruk gülmeceli üslubunu belirleyen bu iç eylem; kişilerin ''zımni'' olarak kendilerini ortaya koymaları, ''zımmen çatışma''ları, oyun kişileri ile izleyici arasında bir uzaklık da yaratarak, izleyicinin karşısındaki ''yaşam tuhaflığı''nı eleştirel bir gözle izlenilip yaşantılaştırmasına yol açar. Bu simgeci ve izlenimci psikolojik anlatım bütünlüğü, yapısal birer öğe olarak zaman ve mekan ile de yakından bağıntılı; iç eylem, zaman ve eşya ile doğrudan ilintilidir. Örneğin, geçen mevsimler, çocukların büyüyüşü, geliş ve gidişler, zamanı iç yaşantıya, iç gelişime bağlarken, -Martı'da olduğu gibi- oyunun dış mekandan gitgide iç mekana, açık ve geniş alandan gitgide kapalı ve dar alana sıkışması da mekanı iç yaşantıya, iç gelişime bağlar. Böylece, Çehov'un oyunlarında bütün yapısal öğelerin bütüncül birliğiyle iç eylemlilik yoluyla kendiliğinden kurulan ''atmosfer'', yaşamı da kendi yansısı olarak sahnede vareder ve ''insanlık komedyası''nı, yaşamın doğal (çelişkin) gülmecesini oluşturur. Çehov'un kaleme aldığı ilk oyunlarından günümüze yalnızca ''Platanov'' (1878) kalmıştır. Mali (küçük) Tiyatro'nun geri çevirdiği bu oyun, Çehov'un daha sonraki oyunlarının bütün öğelerini içermekle birlikte, uzun ve hantal yapısı ile diyaloglar halinde yazılmış bir romandır. Gününün düşkırıklığına uğramış, yüzeyde aydın tipini işleyen İvanov (1887), ciddi oyun doğrultusunda dış eylemi öne çıkarır. Melodram ve romantik öğelerin kendini daha çok duyurduğu ''Leşi'' (1889, Orman Cini) ise, geleneksel dramatik tarzdan ayrılarak, daha karmaşık ve yargıdışı kalmaya yönelik bir oyun olup, Vanya Dayı'ya temellik eder. Çehov'un ''şakalar'' olarak nitelendirdiği tek perdelik küçük oyunları, gülmece yazarlığının ve Gogol-Turgenyev esinlenimleri uzantısında, vodvil ile farsı birleştiren, kesintisiz bir eylem akışı içinde kesin çizgili kişileri işleyen güldürülerdir; ''Na Bolşoy Doroge'' (1884, Dağ Yolunda) ''Lebedinaya Pesniya'' (1888, Kuğunun Şarkısı), ''Medved'' (1888, Ayı), ''Predlozheniye'' (1888, Teklif), ''Svadba'' (1889, Bir Evlenme), ''O Vrede Tabaka'' (1886, Tütünün Zararları), ''Yubiley'' (1891, Jübile). Çehov, oyun yazarı olarak ününü 1898'de Moskova Sanat Tiyatrosu'nda oynanan ''Çayka'' (1896, Martı) adlı, Rusya'da oyun yazarlığında yeni bir çığır açan oyunuyla kazanmıştır. Sanatçının temel görevini ve yaşarken kendini doğrulamasını konu alan ve ''psikolojik-lirik'' oyun tarzının ilk örneği olan oyunun başlıca özelliği, Çehov'un öbür büyük oyunlarında da açıkça görüleceği gibi, gündelik yaşamın görünüşte önemsiz olanın daha derin katlarına inerek, bunlara yüksek düzeyde dramatik bir nitelik kazandırmasıdır. Çehov, ''Martı''yı ''komedya'' olarak nitelendirirken, yaşama uzaklık ile yaşamı ayrıcalık arasındaki çelişkiyi işleyen ''Dyadya Vanyı''yı (1899, Vanya Dayı) ''taşra yaşamından sahneler'' olarak, duyarlı insanların istekleri ve düşleri ile çağdaş yaşamın bayağılığı arasındaki çelişkiyi veren ''Tri Sestri''yi (1900, Üç Kızkardeş) ''dram'', soyluluğun kaçınılmaz çöküşü ve yaşam değerleri ile yeni güçlerin ve kuşakların değerleri arasındaki çelişkiyi yansıtan ''Vişyovy sad''ı da (1903, Vişne Bahçesi) yine bir ''komedya'' olarak nitelendirir. 19. ve 20. yüzyıl Rus ve dünya edebiyatında derin etkiler bırakmış olan Çehov, bugün de en çok oynanan ve yorumlanan oyun yazarlarından biri olma sıfatını korumaktadır. Öbür oyunları: Tatyana Repina (A. Suvorin'in aynı adlı oyununa ek, 1889), Tragik Po Nevole (Şaka, 1889; Kendi Yüzünden Tragedya Kahramanı Olan Adam), Noç Pered Sudom (Bitmemiş Komedya, 1891, Duruşma Öncesi Akşam). |
Dostoyevski
Rus romancısı Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 1821'de Moskova'da doğdu, 1881'de Petersburg'da öldü. Annesini küçük yaşta kaybetti; babası Dostoyevski'yi Petersburg Mühendislik okuluna yazdırdı; babası da bir süre sonra öldü. Mühendislik okulunun bilimsel ve askeri disiplini, okumak, kitaplar yazmak isteyen Dostoyevski'nin eğilimleriyle hiç bağdaşmıyordu. Bu nedenle, öğrenimini bitirdikten sonra yoksul kalma pahasına kendini kitap yazmaya verdi; geçimini sağlamak içinse, çeviriler yapıyordu. Ancak, adını yavaş yavaş duyurmaya başlamışken genç liberallere katılmasıyla yaşamının akışı önemli ölçüde değişti. I. Nikolay'ın polisi tarafından tutuklandı; 8 ay hücrede kaldıktan sonra ölüm cezasına çarptırıldı. İnfaza birkaç saniye kala cezası dört yıllık Sibirya sürgününe çevrildi. Sürgününden uzun süre sonra, yeniden Petersburg'a dönme iznini elde etti; bu koşullar altında yeniden yazmaya başladı; yazdıklarıyla Çar II. Aleksandr'ı bile etkiledi. Yapıtlarının ses getirmesine karşın, Dostoyevski paraya kavuşamamıştı. Bundan sonra özel yaşamında büyük sıkıntılar yaşadı; sürgünden sonra sara nöbetlerinden de bir türlü kurtulamamıştı; ancak bu dönem, onun Karamazov Kardeşler, Ecinniler, Suç ve Ceza gibi en ünlü yapıtlarını kaleme aldığı dönem oldu. 28 Ocak 1881'de bir kanama sonucu öldüğünde, Rusya, bu eski mahkum için, görülmemiş bir cenaze töreni düzenledi. Dostoyevski'nin yapıtlarındaki en değerli yön, kuşkusuz, olağanüstü güçteki psikolojik tahlillerdir. |
Dursun Gürlek
1952 yılında Tokat'ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.Biyoğrafi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Milli Kültür, Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Tarih ve Düşünce dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği "Kırkambar" ve "Ayaklı Kütüphaneler" başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti. Yazarın, Osmanlı Tarihi, Şark Klasikleri ve biyografi sahasındaki çalışmaları halen devam etmektedir. ESERLERİ Osmanıl Zaferleri, Osmanlı Kumandanları, Köprülüler, Banu Cihan, Tutiname,Sünusiler, İlim ve İrade, İbrahum Aleyhisselam, Amal-ı Hayal gibi bazı eserleri Osmanlı aslından latin harflerine aktardı. Çınaraltı Kitap Sohbetleri Dursun Gürlek Timaş 2005 Felakatimizin kaynağı kültür yokluğu. Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. OLgunlaşmak, kalabin daha hassas, kanın daha sıcak. zekanın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını açan büyü, kitap!...' Gözlerinin ışığı tükenene kadar gözünü kitaptan ayrımayan Üstad Cemil Meriç böyle söylüyor kitap hakkında... Bir başka kitap aşığı da 'Benim sevgilim kitap ve kalemdir. Geride kalanların hepsi mihnet. endişe ve gamdır.' diyerek muhabbetini dile getiriyor. Matbaanın bulunmadığı ve kitapların büyük zorluklar içinde çoğaltıldığı çağlarda kitabın. ilmin ve ilim adamının gördüğü itibar aranır hale gelmişse; kitaplar çoğaldıkça. matbaalar arttıkça okuma oranı düşünüyorsa; ve artık 'medeniyet' sahnesinde bize bir rol verilmiyorsa. kitaba yeniden dönmenin vakti gelmiştir. Dursun Gürlek. medeniyet tarihimizdeki yolculuğu esnasında derlediği kültür hazinesini bir bardak demli çay eşliğinde paylaşmak üzere sizi Çınaraltı'na davet ediyor. Çınaraltı; Ali Emiri'den Ahmet Mithad Efendi'ye; Sultan Reşat'dan Cemil Meriç'e; İbni Sina'dan Necip Asım Yazıksız'a; Hasan Sabbah'dan Babanzade Naim'e uzanan geniş bir tarihsel kesitte. kitap ve kitap kültürü üzerine ilgi çekici. hayret uyandırıcı. bazen de yüzünüzde buruk bir tebessüm oluştururan kısa anektodlardan oluşan. rahat ve zevkle okunan bir eser. Maziye Bir Bakıver Dursun Gürlek Timaş 2005 Kültür tarihçilerimizden Dursun Gürlek, "Maziye Bir Bakıver" diyerek, geçmiş zaman bağlarından ve bahçelerinden zengin bir demet sunuyor. Dersaâdet'in cumbalı evlerinde, eski İstanbul hanımlarının yaptıkları "pencere sohbetleri"ni, ahşap evlerin cephelerinde yer alan "Ya Hafız!" levhalarının ne anlama geldiğini, bir zamanlar Ayasofya'nın etrafını saran farelerin nasıl ürkütüldüğünü, Sultan İkinci Abdülhamid'in Beylerbeyi Sarayı'nda Enver Paşa'ya söylediği ibretâmiz sözleri, Fatih'teki Şekerci Hanı'nı mesken hale getiren şeker insanların; şairlerin, yazarların hallerini, Galata Mevlevîhanesi'nde icra edilen sema törenlerini ve hatıralarda kalması gereken daha pek çok tabloyu gözlerinizin önüne seriyor. Karınca Huzura Varınca Dursun Gürlek Timaş 2005 Çınaraltı Kitap Sohbetleri’nin yazarı Dursun Gürlek’ten tarihe, kültüre ve medeniyete dair ibret verici bilgi ve olayların anlatıldığı sürükleyici ve etkileyici bir kitap. Çınaraltı Kitap Sohbetleri’nde kitap kültürüne ait, bilinmeyen pek çok ayrıntıyı gün yüzüne çıkaran Dursun Gürlek, yeni kitabında tarihin yaprakları arasında gözden kaçmış. unutulmuş veya unutturulmuş pek çok ilgi çekici anekdotu sayfalarına taşıyor. Kitabın sayfaları arasında gezinirken, okuduklarınız karşısında Türk ve İslam tarihine ait bir çok detayı öğrenme fırsatı bulacaksınız. Karınca Huzura Varınca/Kültür Sohbetleri; muhteşem bir kültür ve medeniyet tarihinden, hassas bir araştırmacının titiz gözlemiyle seçilerek derlendi. HAKKINDA YAZILANLAR Çınaraltı Sohbetleri Vakit 15 Ağustos 2002 - Sayın Gürlek sohbetimize “Çınaraltı Sohbetleri’yle başlamak istiyorum. Yakın zamanda “Çınaraltı Kitap Sohbetleri” ismiyle bir kitabınız yayınlandı. Çınaraltı Sohbetleri neydi? - Çınaraltı Sohbetlerinin evveliyatını gözler önüne sermek için 1940’lı 50’li yıllara gitmeliyiz. O tarihlerde Çınaraltı Sohbetlerinin adı Küllük’tü. Küllük Beyazıt Camii’nin yola bakan kısmındaki kapısının yanında şairlerin, yazarların, tarihçilerin, edebiyatçıların devam ettiği bir kahvehane idi. Küllük’ü diğer kahvehanelerden farklı kılan müdavimleriydi. - Küllük’ün müdavimleri arasında kimler vardı? - Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Prof. Dr. Mükremin Halil Yinanç, Ali Emin Çallı, Ahmet Hamdi Tanpınar, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Neyzen Tevfik, Necip Fazıl Kısakürek ve daha pek çok meşhur şair ve yazar Küllük denilen bu kahvehaneye gelir; şiir, edebiyat ve tarih sohbetleri yaparlardı. Tabi bir de onları sürekli olarak dinlemeye gelen meraklı üniversite öğrencileri gelirdi. Buna bir nevi açık akademi diyebiliriz. Türkiye’nin yakın tarihinde Küllük’ün büyük bir yeri var. O bildiğimiz çınarın altında şiir, tarih ve edebiyat sohbetleri yapılırdı. Bunun adına “yaz ikindileri” de derlermiş malum, yaz ikindileri uzun olur. Buradaki sohbetlerden pek çok kişi istifade edermiş. - Kitabınıza; “Küllük Sohbetleri” yerine neden “Çınaraltı Sohbetleri” ismini verdiniz? - Küllük konusunu ayrı bir kitap olarak yazmak istiyorum. Onun için böyle bir tercih yaptım. - Hem “Küllük” hem de “Marmara” kahvehanelerinde yapılan sohbetlerin rağbet görmesinin sebebi neydi? - Edebi sohbetlerin, tarihi konuşmaların yapıldığı bu türlü mekanlarda ayrı bir lezzet vardı. Her türlü düşünceye mensup kişiler de buralara gelir ve fikirlerini beyan ederlerdi. İnsanların ortak bir noktada birleşmesine sebep olan önemli bir unsur vardı. O da: sanat, şiir, edebiyat ve tarihti. Küllük 1950’li yılların sonuna kadar etkin bir şekilde devam etti. Ondan sonra 1960’lı yıllarda ise yine Beyazıt’taki Marmara Kahvehanesi’nde bu sohbetler sürdürüldü. - “Çınaraltı Sohbetleri”ni hatırlatmakla neyi amaçlıyorsunuz? - İstanbul eski ve güzel kültür mahfillerini bugünkü nesle tanıtmak istiyorum. Hayata dair bilgilerin okulların yanı sıra bir tür açık üniversite niteliğindeki üniversitelerden de öğrenilsin.Gençler vakitlerini boşa geçirmemelidirler. Osmanlıdan günümüze intikal eden tarihi mekanların her manada canlandırılmasını arzu ediyorum. Bu tarihi mekanların her manada canlandırmanın en güzel yolu geleneğimizi orada diriltmektir. Tarihi kültürümüzde, ananemizde sohbetin çok önemli bir yeri var. Çünkü sohbette her hangi bir menfaat söz konusu değildir. - Bu gelenek sizce neden devam etmedi? - Evvela bu mekanlara gelmek suretiyle etraflarına meraklılar halkası teşkil ettiren zatların büyük bir bölümü Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş ve adlarına “Ayaklı kütüphane” , “Hafıza şampiyonu” denilen kişilerdi. Bunlar dünyamızdan göçtüler. Dolayısıyla bu insanların dar-ı bekaya intikal etmeleriyle birlikte bahse konu olan mekanlar öksüz ve yetim kaldılar. Yerlerini dolduracak kişiler yetişmediği, yetişenler de çok sınırlı kaldığı için bu mekanlar tarihe karıştı. Mükremin Halil Yinanç hoca, Mahmut Kemal İnal, Osmanlı’nın son dönemlerinde yetişmiş, Doğu’yu ve Batı’yı çok iyi bilen insanlar. Cumhuriyetin ilk yıllarını da iyi bilen ve geçmiş ile gelecek arasında köprü olmuş hakikaten dört başı mamur insanlardı. Bu zatları yeri kolay kolay doldurulamadı. - Sürekli olarak geçmişe vurgu yapıyorsunuz neden? - Kökü mazide olan atiyim de onun için. Çok köklü bir çınarı öyle basit rüzgarlar deviremez. - Kitapları “yazma” ve “basma” eser olarak niçin ayırıyorsunuz? - Bilindiği gibi matbaa bize geç geldi. Bu tarihe kadar da kitapların büyük bir bölümü elle yazılıyordu. Şu anda elle kitap yazmak çok zor ve adeta imkânsız bir hal aldı. “yazma” ve “basma” ayrımını ben yapmıyorum. Eski kitap satanlara sahaf deniliyor. Sahafın gerçek manası yazma kitap satandır. Avrupalı müsteşrikler bile yazma bir eser gördüklerinde çok heyecanlanıyor ve peşine düşüyorlar. - Türkiye’de 200 binin üzerinde “yazma” eser olduğunu ifade ediliyor doğru mu bu? - Evet... Osmanlı’nın kitaba, kültüre ve esere verdiği değerin ifadesidir bu rakam. Bu ayrıca dünkü medeniyetimizin ne kadar zengin olduğunu da anlatıyor. Türkiye’deki değişik kütüphanelerde yer alan çok değerli “yazma” eserler Osmanlı’da kültürel hayatın ne kadar renkli olduğunu açık bir tablo olarak önümüze koymaktadır. Beyazıt, Millet, İl ve İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bol miktarda değerli yazma eserler bulunmaktadır. - Kültür hazinesinin farkında değil miyiz? - Elimizin altında bulunan kültür hazinelerinin kıymetini bilmiyoruz. Nelere sahip olduğumuzun farkında ve bilincinde olabilmek için kütüphanelerin kapılarını aşındırmak gerekiyor. Avrupalı oryantalistler bizden daha çok Türkiye’deki kütüphanelerin kapılarını aşındırıyorlar. Ayrıca kütüphanelerimizde yer alan yazma eserlerin tetkiki ayrı bir uzmanlık alanı haline geldi. Çünkü insanlarımız yazma eserleri okuyamaz hale geldiler. Yakın tarihimizde yazma eserleri en iyi tanıyan Sahaf Raif Yelkenci Beydi. Zannedersem 1972 yılında vefat etti. Zaten dükkanında yazma eserlerin dışında pek eser bulundurmazmış. Yazma eserler hakkında bilgi almak isteyen kişiler bu zata koşar ve tam anlamıyla bilgilenmiş olarak geri dönerlerdi. - Günümüzde Osmanlıca bilen insan sayısı oldukça azaldı. Sahaflarımız da tek tek tarih oluyor. Bu yokoluş nasıl engellenebilir? - Öncelikle hatadan dönmek gerekiyor. Evvelâ Osmanlıca öğrenmek lazım ama bu da yeterli değil. Osmanlıca’nın yanı sıra dini ilimleri, Arapça ve Farsça’yı bilmek, İslâm tarihini öğrenmek gerekiyor. Eskilerin “Tercüme-i Hal” yenilerin “biyografi” büyük ve kültürlü insanların hayatları hakkında bilgi edinmek şart. Mesela bir Evliya Çelebi, İmam-ı Azam hakkında Avrupa’da yazılan kitapların sayısı Türkiye’de yazılanlardan daha çok. Yakın tarihimizde yaşamış alimlerin hayatı ile ilgili kitap bulmakta zorluk çekiliyor. - Sadece sahafları gezer oradan mı kitap satın alırsınız, Yoksa modern kitap evlerini de ziyaret eder misiniz? - Sahafların yanı sıra yeni kitapevlerini de dolaşırım ancak şu farkla: Safahları üç saat dolaşırsam yeni yayınları satan kitapçılarda en fazla 10 dakika dururum. - Kitaplarla ne zaman tanıştınız? - Kitaplarla tanışmam çok eskilere dayanıyor. Ortaokul sıralarında bu belirgin bir şekilde nüksetti. Okul sıralarında bile ders kitaplarından çok şiir, hikaye, roman türü kitaplar okudum. - Bir eserin kıymetli olup olmadığını nasıl anlarsınız, çok satan bir kitap kaliteli midir? - Bir eserin çok satması onun çok değerli ve kaliteli olduğunu ortaya koymaz. Az satan bir kitabın da değersiz olduğu söylenemez. Bir kitabın çok satmasını biraz saman alevine benzetiyorum. - Bir insan hem çalışarak maişet sorunlarını çözecek hem de manevi gıdasını alabilmek için çok okumak istiyorsa, bu hususta neler öneriyorsunuz? - Hiç kimseye ‘işi gücü bırakın kütüphanelere akın edin’ demiyorum. Tabi ki insanlar hem çalışarak mali sorunlarını hal etmek hem de okuyarak bilgi birikimlerini artırmak zorundalar. Ancak buna herkes kendi özel durumunu göz önünde bulundurarak en güzel şekilde çözüm bulur. |
Emre Kongar
1941 yılında İstanbul’da doğdu.Şişli Terakki Lisesi’ni (1959), Siyasal Bilgiler Maliye İktisat Şubesi’ni (1963) bitirdi. Michigan Üniversitesi’nden Sosyal Çalışma Master’ı aldı (1966). Hacettepe Üniversitesi Sosyal Çalışma Yüksek Okulu’nu kurdu ve müdürü oldu (1968). Hacettepe Üniversitesi’nde Doçent (1976) ve Profesör (1981) oldu. Bir süre Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kürsüsü’nde Sanat Sosyolojisi dersleri verdi (1976-1982). 1980 Askeri yönetiminin üniversitelerdeki uygulamalarını protesto etmek (ve sakalını kesmemek) için üniversiteden istifa etti (1983). Bir süre Hürriyet gazetesinde danışmanlık yaptıktan sonra (1983-1987) 1987’de KAMAR Kamuoyu Araştırma A.Ş.’yi kurdu. Kültür Bakanlığı müsteşarlığı yaptı. Şimdi Yıldız Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve Cumhuriyet gazetesi yazarı. Çalışmalarında toplumsal değişme kuramlarını, Türkiye’nin toplumsal yapısını, değişme eğilimlerini inceleyen Kongar, Türkiye için kuramsal bir değişme modeli üretti ve özellikle sanat, kültür, demokrasi ve iletişim sorunları üzerine odaklaştı. Bilimsel çalışma ve yayınları yanında çok sayıda sanat edebiyat eleştirisi ve deneme de yazdı. 1977 TDK Bilim Ödülü’nü ve 1979 Sedat Simavi Sosyal Bilimle Ödülü’nü, 21. Yüzyılda Türkiye ile 1998 Aydın Doğan Bilim Ödülü’nü aldı. ESERLERİ İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı (1985), Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği (1983), Kültür Üzerine (1989), Türkiye ve Kamuoyu (1992), Ben Müsteşarken (1995), Demokrasi ve Laiklik (1997), 21. Yüzyılda Türkiye (1998).Ayrıca bir deneme kitabı Yaşamın Anlamı (1987), bir de romanı var:Hocaefendi’nin Sandukası (1989). Ben Müsteşarken Emre Kongar Remzi Kitabevi / Tarih Anı İnceleme Dizisi Emre Kongar Hoca'mın "Ben Müsteşarken" adlı kitabı yatağımın başucunda duruyor. Bu kitapta merakla ve keyifle okunan anıları var. -Hıncal Uluç- "Ben Müsteşarken", devletin yapısını, Ankara bürokrasisinin, kültür, sanat çevrelerinin devletle ilişkisini anlatıyor. -Kürşat Başar- Hani kitaplar vardır, neresinden girersiniz bağlanıverirsiniz, elinizden bırakamaz olursunuz; işte o kitaplardan biri Prof. Dr. Emre Kongar'ın "Ben Müsteşarken" adlı yeni kitabı. -Melih Cevdet Anday- |
Evliya Çelebi
Seyyah-yazar Asıl adı Derviş Mehmed Zillî olan Evliya Çelebi 1611 yılında İstanbul Unkapanı'nda doğdu. Babası Derviş Mehmed Zillî, sarayda kuyumcubaşıydı.Evliya Çelebi'nin ailesi Kütahya'dan gelip İstanbul'un Unkapanı yöresine yerleşmişti. İlköğrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış öğrendi. Musiki ile ilgilendi. Kuran'ı ezberleyerek "hafız" oldu. Enderuna alındı, dayısı Melek Ahmed Paşa'nın aracılığıyla Sultan IV. Murad'ın hizmetine girdi. SEYAHAT YA RESULALLAH Evliya Çelebi Seyahatname’nin girişinde seyahate duyduğu ilgiyi anlatırken bir gece rüyasında Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed'i gördüğünü, ondan "şefaat ya Resulallah" diyerek şefaat isteyecek yerde, şaşırıp "seyahat ya Resulallah" dediğini, bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz'in ona gönlünün uyarınca gezme, uzak ülkeleri görme imkanı verdiğini yazar. NERELERİ GEZDİ Evliya Çelebi bu rüya üzerine 1635'te, önce İstanbul'u dolaşmaya, gördüklerini, duyduklarını yazmaya başladı. 1640’larda Bursa, İzmit ve Trabzon’u gezdi, 1645'te Kırım'a Bahadır Giray'ın yanına gitti. Yakınlık kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıktı, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katıldı. 1645'te Yanya'nın alınmasıyla sonuçlanan savaşta, Yusuf Paşa'nın yanında görevli bulundu.1646'da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa'nın muhasibi oldu. Doğu illerini, Azerbaycan'ın, Gürcistan'ın kimi bölgelerini gezdi. Bir ara Revan Hanı'na mektup götürüp getirmekle görevlendirildi, bu sebeple Gümüşhane, Tortum yörelerini dolaştı. 1648'te İstanbul'a dönerek Mustafa Paşa ile Şam'a gitti, üç yıl bölgeyi gezdi. 1651'den sonra Rumeli'yi dolaşmaya başladı, bir süre Sofya'da bulundu. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerini gezdi. SEYAHATNAME’NİN ÖZELLİKLERİ Evliya Çelebi 50 yılı kapsayan bir zaman dilimi içinde gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yapmıştır. Bu geziler yalnız gözlemlere dayalı aktarmaları, anlatıları içermez,araştırıcılar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak sağlar. Seyahatname'nin içerdiği konular, belli bir çalışma alanını değil, insanla ilgili olan her şeyi kapsar. Üslup bakımından ele alındığında, Evliya Çelebi'nin, o dönemdeki Osmanlı toplumunda, özellikle Divan edebiyatında yaygın olan düzyazıya bağlı kalmadığı görülür. Divan edebiyatında düzyazı ayrı bir marifet ürünü sayılır, ağdalı bir biçimle ortaya konurdu. Evliya Çelebi, bir yazar olarak, bu geleneğe uymadı, daha çok günlük konuşma diline yakın, kolay söylenip yazılan bir dil benimsedi. Bu dil akıcıdır, sürükleyicidir, yer yer eğlenceli ve alaycıdır.Evliya Çelebi gezdiği yerlerde gördüklerini, duyduklarını yalnız aktarmakla kalmamış, onlara kendi yorumlarını, düşüncelerini de katarak gezi yazısına yeni bir içerik kazandırmıştır. Burada yazarın anlatım bakımından gösterdiği başarı uyguladığı yazma yönteminden kaynaklanır. Anlatım belli bir zaman süresiyle sınırlanmaz, geçmişle gelecek, şimdiki zamanla geçmiş iç içedir. Bu özellik anlatılan hikayelerden, söylencelerden dolayı yazarın zamanla istediği gibi oynaması sonucudur. Evliya Çelebi belli bir süre içinde, özdeş zamanda geçen iki olayı, yerinde görmüş gibi anlatır, böylece zaman kavramını ortadan kaldırır. Seyahatname'de, yazarın gezdiği, gördüğü yerlerle ilgili izlenimler sergilenirken, başlı başına birer araştırma konusu olabilecek bilgiler, belgeler ortaya konur. Bunlar arasında öyküler, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masal, mani, ağız ayrılıkları, halk oyunları, giyim-kuşam, düğün, eğlence, inançlar, komşuluk bağlantıları, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat varlıkları önemli bir yer tutar Evliya Çelebi insanlara ilgili bilgiler yanında, yörenin evlerinden, cami, mescid, çeşme, han, saray, konak, hamam, kilise, manastır, kule, kale, sur, yol, havra gibi değişik yapılarından da söz eder. Bunların yapılış yıllarını, onarımlarını, yapanı, yaptıranı, onaranı anlatır. Yapının çevresinden, çevrenin havasından, suyundan söz eder. Böylece konuya bir canlılık getirerek çevreyle bütünlük kazandırır.Seyahatname'nin bir özelliği de değişik yöre insanlarının yaşama biçimlerine, davranışlarına, tarımla ilgili çalışmalarından, süs takılarına,çalgılarına dek ayrıntılarıyla geniş yer vermesidir. Eserin bazı bölümlerinde, gezilen bölgenin yönetiminden, eski ailelerinden, ileri gelen kişilerinden, şairlerinden, oyuncularından, çeşitli kademelerdeki görevlilerinden ayrıntılı biçimde söz edilir.Evliya Çelebi'nin eseri dil bakımından da önemlidir. Yazar, gezdiği yerlerde geçen olayları, onlarla ilgili gözlemlerini aktarırken orada kullanılan kelimelerden de örnekler verir. Bu örnekler, dil araştırmalarında, kelimelerin kullanım ve yayılma alanını belirleme bakımından yararlı olmuştur. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si çok ün kazanmasına rağmen, ilmi bakımdan, geniş bir inceleme ve çalışma konusu yapılmamıştır.1682'de Mısır'dan dönerken yolda ya da İstanbul'da öldüğü sanılmaktadır. ESERİ: Seyahatname, ilk sekiz cilt: 1898-1928, son iki cilt: 1935-1938. Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu - Dizini 1. Kitap Evliya Çelebi Yapı Kredi Yayınları / Özel Dizi "Evliya Çelebi Seyahatnamesi", 1994'te yitirdiğimiz, yeri doldurulamaz değerli Türkolog Orhan Şaik Gökyay'ın her zaman ve en çok ilgisini çeken eserlerden biri olmuştu. Gökyay, bu dil anıtı üzerine yoğunlaşma imkanını ancak ömrünün son yıllarında bulabildi. 1988 yılında, seyahatnamenin birinci cildinin, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Bağdat 304'te kayıtlı bulunan ve birçok araştırmacının müellif nüshası kabul ettiği yazması üzerinde çalışmaya başladı. Transkripsiyonlu Metin, Sözlük ve Dizin olarak üç cilt halinde düşündüğü eserin yazık ki sadece transkripsiyonlu metin kısmını hazırlayabildi. Sonradan, metin üzerindeki çalışmalar, onun çizdiği çerçeve içinde sürdürülüp tamamlandı. Ayrıca, Yücel Dağlı'nın, Orhan Şaik Gökyay'ın izniyle İstanbul Üniversitesi'nde yüksek lisans tezi olarak hazırladığı "Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nin 1. Cildindeki Yer ve Şahıs İsimleri İndeksi (1994)", bu yayın dolayısıyla yeniden gözden geçirildi. Bu çalışmaya rütbeler, kurumlar, terimler, bitkiler, meydanlar, camiler... vb. önemli-önemsiz hemen her şeyin eklenmesiyle geniş bir "Dizin" oluşturuldu. Böylece, ortaya hem Evliya Çelebi'nin hem de Orhan Şaik Gökyay'ın önemlerine yaraşır bu kitap çıktı; kıvançla sunuyoruz. Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu - Dizini 2. Kitap Evliya Çelebi Yapı Kredi Yayınları / Özel Dizi 19 Ağustos 1630 gecesi, rüyasında gördüğü Hz. Peygamber'in elini öperken heyecanlanıp "Şefaat ya Resulallah" diyecek yerde "Seyahat ya Resulallah" diyerek kendi geleceğine farklı bir kapı aralayan garip bir gezgin, tam kırk yıl boyunca bütün Osmanlı coğrafyasını adım adım dolaştı. Kimi zaman han odalarında menakıb dinledi, kimi zaman da çarşıların kalabalığına karışıp değişik kültürlerin insanlarıyla tanıştı. Zengin konaklarına misafir oldu; dağ başlarında, terkedilmiş kalelerde bir ateşin etrafına toplanmış bozkırlarla dertleşti. Liman kentlerine uğradı; yıkık surları adımlarıyla ölçtü, binbir çeşit nesneyi elleriyle tarttı. Kervanlara katılıp hayallerin ötesine yürüdü. Çağlar öncesinin kralları, sultanları sanki onun arkadaşıydılar; öykülerini anlattılar, kıssadan hisse verdiler. O, bütün bir Osmanlı geleneğinin zamanı ve mekanı aşan hafızası idi. Asıl adı bilinmiyor; ama dünya onu Evliya Çelebi olarak tanıdı. Evliya Çelebi üzerine çok şey yazıldı ve söylendi; fakat onun bir insan ömrü adadığı Seyahatname'si, bu güne kadar tam olarak yayımlanmadı. Çünkü o, eleştirel bilinci klasik medhiyeciliğin üstünde tuttuğu için sansüre uğradı. Sonuçta bu göz kamaştırıcı kültür hazinesi, az sayıda uzmanın yararlanabildiği 10 ciltlik bir yazma külliyatı olarak kaldı. Yapı Kredi Yayınları, Evliya Çelebi Seyehatnamesi'nin Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki asıl yazma nüshasını yayımlamakla, geçmişimizi geleceğimizle buluşturduğuna inanıyor. Bu inancı paylaşan herkes için, artık yolculuk zamanıdır. Seyahatname (Gördüklerim) Evliya Çelebi İnkilap Kitabevi / Tarih-İnceleme-Biyografi Dizisi Bu kitap : "Seyahatname"sinin içinden kendisinin gördüğü ya da dinlediği olayların seçilmesi ile ortaya çıktı. Seyahatname, çok yönlü bir yapıttır. Birkaç yerde kendisi de asıl maksadın dışına çıktığını, bu işte olan bitenleri ayrıntılarla yazsa başkaca bir cilt olacağını işaret eder. Bunların arasından kendisinin de arasıra "sergüzeşt-i hakiranemiz, serencam-ı fakiranemiz" yollu sözlerle, dile getirdiği olayların fazla olduğunu söyler. Evliya, tarih kitaplarında sonuçları anlatılmış kimi savaşları, ayaklanmaları içinde imiş gibi yakından izlemek ve gözlemek durumunda bulunmuştur. Çağı, on yedinci yüzyılın karmakarışık bir zamanıdır. Güvenilir, iş başarabilir kişi olarak Defterzade Mehmet Paşanın, Melek Ahmet Paşanın dairelerinde bulunmuş olayı bir insan görüş alanından çıkarıp da genel tasvirler, basmakalıp sözlerle anlatmıyor, karda, tipide, vuruşma ve çatışmalardaki bir insan kalabalığının sıkıntısını, bunalımını bir tablo halinde değil çektiklerini, gözüyle gördüklerini anlatarak okuyanı etkiliyor.. Manis İli Genel Kitaplığındaki yazma nüshadan olduğu gibi aktarılmıştır. Metinde bir değiştirme yapılmamıştır. Zamanımıza göre bilinmeyen kimi sözcükler okuyucunun dikkatini kesmemek için [...] işareti arasında kara harflerle açıklanmıştır. Olayların genel bir görüş ile anlaşılabilmesi için de her bölüm başında bazı bilgiler verilmiştir. X HAKKINDA YAZILANLAR ‘Evliya Çelebi Seyahatnamesi Okuma Sözlüğü’ (1) HİLMİ YAVUZ Zaman 22.09.2004 Prof. Dr. Doğan Kuban, 1984 yılında (Mart 1984, 3/21) Ankara’da yayımlanan ‘Boyut’ Dergisi’nde (ayraç içinde belirteyim: ‘Boyut’, plastik sanatlar alanında bugüne değin ülkemizde basılmış, az sayıda nitelikli dergilerden biridir) yayımlanan ‘Geleneksel Türk Kültüründe Nesneler Dünyasına Bakış’ başlıklı yazısında, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin, mimarlık tarihine ilişkin bir kaynak olarak kullanılmasının mümkün olmadığını söyler, ‘mesela, Süleymaniye [Camii]’nin tanımını yapan bölüm iyice incelendiği zaman, bu bilgilerle Süleymaniye’nin rökonstrüksiyonunun yapılamayacağını kabul etmek zorunda kalırsınız’ der. Kuban, Evliya’nın, ‘heyecan dolu dil[ine] karşın, ne caminin şeması, ne büyüklüğü [...] bakımından yeterli bilgi edinip bundan Süleymaniye’nin nasıl bir yapı olduğunıu çıkarmak olanağı[nın]’ bulunmadığını; [ç]ünkü Osmanlı kültüründe, nesneler[in] değil, ilişkiler[in] önem taşı[dığını]’ belirtir ve şöyle der: ‘Bu nedenle de sosyal yaşama ilişkin gözlemleri o kadar ilginç olan Evliya’yı, güvenilir bir mimari tarihi kaynağı olarak kullanmak olanaksızdır. Kuşkusuz bu yargı, Evliya’nın yine de önemli bir tarihi kaynak olma niteliğini değiştirmez.’ Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, Osmanlı sosyal tarihi araştırmaları bağlamında, gerçekten son derece ayrıntılı bir envanter sunar. Bu sosyal tarih envanterinin bir bölümü (hatta önemli bir bölümü!) Evliya’nın 17. yüzyıl Osmanlı coğrafyasının içinde ve dışında konuşulan dillere ve dialektlere ilişkindir. Dolayısıyla Seyahatname, Kuban’ın belirttiği gibi mimarlık tarihi açısından yararlanılabilir olmasa da, özellikle Türk Dili tarihi araştırmaları bakımından, bulunmaz bir kaynaktır. Özellikle Türk Dili tarihi, demem boşuna değil. Neredeyse 20 yıldan beri Evliya Çelebi Seyahatnamesi üzerinde çalışan ABD’li değerli bilim adamı Prof. Dr. Robert Dankoff’un, 1989 yılında toplanan ‘Uluslararası Altaistik Konferansı’na sunduğu, ‘Turkic Languages and Turkish Dialects according to Evliya Çelebi’ başlıklı bildiride de belirttiği gibi (bu bildiri Bernt Brendemoen’in editörlüğünde, ‘Altaica Osloensia’da, Oslo’da yayımlanmıştır), ‘Seyahatname’de, Evliya Çelebi’nin gezileri sırasında saptadığı, Türkçe dışındaki (‘non Turkic’) otuz dil’den başka, Türkçe konusunda da çok zengin malzeme bulunmak- tadır.’ Dr. Dankoff, Evliya’nın genelde Türkologların Arapça metinlerde saptamakta güçlük çektikleri ‘fonetik nüansları’ da gösterdiğini bildiriyor. i k i/ Görülüyor: Seyahatname, Türkçe dışında otuz (evet, otuz!) dile ilişkin bilgileri içerdiği gibi, Türkçe’nin Anadolu’nun farklı yörelerinde ve Orta Asya coğrafyasında konuşulduğu biçimiyle de ilgilenmiştir. (Ayraç içinde belirteyim: Bu diller arasında Kıbti dili, Arapça, Macarca, Tatarca, Nogayca, Arnavutça, Yunanca, Slav dilleri, Ukraynaca, Kafkasya dilleri, Gürcüce, Kalmıkça, İtalyanca ... da bulunuyor). Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin ihtiva ettiği bu göz kamaştırıcı dil malzemesi (‘hazinesi’ demek belki daha doğru!) üzerinde yıllar süren ve gerçekten büyük emek ve entelektüel donanım isteyen çalışmasını, Dr. Dankoff, ‘An Evliya Çelebi Glossary’ başlığı ile, 1991 yılında yayımlamıştı. (‘Glossary’, Harward Üniversitesi ‘Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri’ Bölümü’nün yayını olarak basılmıştır.) Kitabın alt başlığı ise, ‘Unusual, Dialectical and Foreign Words in the Seyahatname’dir. (Dankoff’un deyişiyle: ‘Seyahatname’deki Yabancı Kelimeler, Mahalli İfadeler’). Prof. Dr. Robert Dankoff’un ‘Glossary’sinden, bugüne kadar ancak İngilizce bilenler yararlanmaktaydı. Şimdiyse bu eser, Prof. Dr. Semih Tezcan gibi çok değerli bir dilbilimci tarafından ‘katkılarla İngilizceden çev[rilmiş]’ bulunuyor. Dr. Tezcan, Dr. Dankoff’un ‘An Evliya Çelebi Glossary’ için Türkçe karşılık olarak uygun gördüğü ‘Evliya Çelebi Lügatı’ yerine, ‘’Evliya Çelebi Seyahatnamesi Okuma Sözlüğü" demeyi tercih etmiş. ‘Okuma Sözlüğü’nü tanıtmaya önümüzdeki hafta da devam edeceğim. |
Evliya Çelebi
Seyyah-yazar Asıl adı Derviş Mehmed Zillî olan Evliya Çelebi 1611 yılında İstanbul Unkapanı'nda doğdu. Babası Derviş Mehmed Zillî, sarayda kuyumcubaşıydı.Evliya Çelebi'nin ailesi Kütahya'dan gelip İstanbul'un Unkapanı yöresine yerleşmişti. İlköğrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış öğrendi. Musiki ile ilgilendi. Kuran'ı ezberleyerek "hafız" oldu. Enderuna alındı, dayısı Melek Ahmed Paşa'nın aracılığıyla Sultan IV. Murad'ın hizmetine girdi. SEYAHAT YA RESULALLAH Evliya Çelebi Seyahatname’nin girişinde seyahate duyduğu ilgiyi anlatırken bir gece rüyasında Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed'i gördüğünü, ondan "şefaat ya Resulallah" diyerek şefaat isteyecek yerde, şaşırıp "seyahat ya Resulallah" dediğini, bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz'in ona gönlünün uyarınca gezme, uzak ülkeleri görme imkanı verdiğini yazar. NERELERİ GEZDİ Evliya Çelebi bu rüya üzerine 1635'te, önce İstanbul'u dolaşmaya, gördüklerini, duyduklarını yazmaya başladı. 1640’larda Bursa, İzmit ve Trabzon’u gezdi, 1645'te Kırım'a Bahadır Giray'ın yanına gitti. Yakınlık kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıktı, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katıldı. 1645'te Yanya'nın alınmasıyla sonuçlanan savaşta, Yusuf Paşa'nın yanında görevli bulundu.1646'da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa'nın muhasibi oldu. Doğu illerini, Azerbaycan'ın, Gürcistan'ın kimi bölgelerini gezdi. Bir ara Revan Hanı'na mektup götürüp getirmekle görevlendirildi, bu sebeple Gümüşhane, Tortum yörelerini dolaştı. 1648'te İstanbul'a dönerek Mustafa Paşa ile Şam'a gitti, üç yıl bölgeyi gezdi. 1651'den sonra Rumeli'yi dolaşmaya başladı, bir süre Sofya'da bulundu. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerini gezdi. SEYAHATNAME’NİN ÖZELLİKLERİ Evliya Çelebi 50 yılı kapsayan bir zaman dilimi içinde gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yapmıştır. Bu geziler yalnız gözlemlere dayalı aktarmaları, anlatıları içermez,araştırıcılar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak sağlar. Seyahatname'nin içerdiği konular, belli bir çalışma alanını değil, insanla ilgili olan her şeyi kapsar. Üslup bakımından ele alındığında, Evliya Çelebi'nin, o dönemdeki Osmanlı toplumunda, özellikle Divan edebiyatında yaygın olan düzyazıya bağlı kalmadığı görülür. Divan edebiyatında düzyazı ayrı bir marifet ürünü sayılır, ağdalı bir biçimle ortaya konurdu. Evliya Çelebi, bir yazar olarak, bu geleneğe uymadı, daha çok günlük konuşma diline yakın, kolay söylenip yazılan bir dil benimsedi. Bu dil akıcıdır, sürükleyicidir, yer yer eğlenceli ve alaycıdır.Evliya Çelebi gezdiği yerlerde gördüklerini, duyduklarını yalnız aktarmakla kalmamış, onlara kendi yorumlarını, düşüncelerini de katarak gezi yazısına yeni bir içerik kazandırmıştır. Burada yazarın anlatım bakımından gösterdiği başarı uyguladığı yazma yönteminden kaynaklanır. Anlatım belli bir zaman süresiyle sınırlanmaz, geçmişle gelecek, şimdiki zamanla geçmiş iç içedir. Bu özellik anlatılan hikayelerden, söylencelerden dolayı yazarın zamanla istediği gibi oynaması sonucudur. Evliya Çelebi belli bir süre içinde, özdeş zamanda geçen iki olayı, yerinde görmüş gibi anlatır, böylece zaman kavramını ortadan kaldırır. Seyahatname'de, yazarın gezdiği, gördüğü yerlerle ilgili izlenimler sergilenirken, başlı başına birer araştırma konusu olabilecek bilgiler, belgeler ortaya konur. Bunlar arasında öyküler, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masal, mani, ağız ayrılıkları, halk oyunları, giyim-kuşam, düğün, eğlence, inançlar, komşuluk bağlantıları, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat varlıkları önemli bir yer tutar Evliya Çelebi insanlara ilgili bilgiler yanında, yörenin evlerinden, cami, mescid, çeşme, han, saray, konak, hamam, kilise, manastır, kule, kale, sur, yol, havra gibi değişik yapılarından da söz eder. Bunların yapılış yıllarını, onarımlarını, yapanı, yaptıranı, onaranı anlatır. Yapının çevresinden, çevrenin havasından, suyundan söz eder. Böylece konuya bir canlılık getirerek çevreyle bütünlük kazandırır.Seyahatname'nin bir özelliği de değişik yöre insanlarının yaşama biçimlerine, davranışlarına, tarımla ilgili çalışmalarından, süs takılarına,çalgılarına dek ayrıntılarıyla geniş yer vermesidir. Eserin bazı bölümlerinde, gezilen bölgenin yönetiminden, eski ailelerinden, ileri gelen kişilerinden, şairlerinden, oyuncularından, çeşitli kademelerdeki görevlilerinden ayrıntılı biçimde söz edilir.Evliya Çelebi'nin eseri dil bakımından da önemlidir. Yazar, gezdiği yerlerde geçen olayları, onlarla ilgili gözlemlerini aktarırken orada kullanılan kelimelerden de örnekler verir. Bu örnekler, dil araştırmalarında, kelimelerin kullanım ve yayılma alanını belirleme bakımından yararlı olmuştur. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si çok ün kazanmasına rağmen, ilmi bakımdan, geniş bir inceleme ve çalışma konusu yapılmamıştır.1682'de Mısır'dan dönerken yolda ya da İstanbul'da öldüğü sanılmaktadır. ESERİ: Seyahatname, ilk sekiz cilt: 1898-1928, son iki cilt: 1935-1938. Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu - Dizini 1. Kitap Evliya Çelebi Yapı Kredi Yayınları / Özel Dizi "Evliya Çelebi Seyahatnamesi", 1994'te yitirdiğimiz, yeri doldurulamaz değerli Türkolog Orhan Şaik Gökyay'ın her zaman ve en çok ilgisini çeken eserlerden biri olmuştu. Gökyay, bu dil anıtı üzerine yoğunlaşma imkanını ancak ömrünün son yıllarında bulabildi. 1988 yılında, seyahatnamenin birinci cildinin, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Bağdat 304'te kayıtlı bulunan ve birçok araştırmacının müellif nüshası kabul ettiği yazması üzerinde çalışmaya başladı. Transkripsiyonlu Metin, Sözlük ve Dizin olarak üç cilt halinde düşündüğü eserin yazık ki sadece transkripsiyonlu metin kısmını hazırlayabildi. Sonradan, metin üzerindeki çalışmalar, onun çizdiği çerçeve içinde sürdürülüp tamamlandı. Ayrıca, Yücel Dağlı'nın, Orhan Şaik Gökyay'ın izniyle İstanbul Üniversitesi'nde yüksek lisans tezi olarak hazırladığı "Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nin 1. Cildindeki Yer ve Şahıs İsimleri İndeksi (1994)", bu yayın dolayısıyla yeniden gözden geçirildi. Bu çalışmaya rütbeler, kurumlar, terimler, bitkiler, meydanlar, camiler... vb. önemli-önemsiz hemen her şeyin eklenmesiyle geniş bir "Dizin" oluşturuldu. Böylece, ortaya hem Evliya Çelebi'nin hem de Orhan Şaik Gökyay'ın önemlerine yaraşır bu kitap çıktı; kıvançla sunuyoruz. Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu - Dizini 2. Kitap Evliya Çelebi Yapı Kredi Yayınları / Özel Dizi 19 Ağustos 1630 gecesi, rüyasında gördüğü Hz. Peygamber'in elini öperken heyecanlanıp "Şefaat ya Resulallah" diyecek yerde "Seyahat ya Resulallah" diyerek kendi geleceğine farklı bir kapı aralayan garip bir gezgin, tam kırk yıl boyunca bütün Osmanlı coğrafyasını adım adım dolaştı. Kimi zaman han odalarında menakıb dinledi, kimi zaman da çarşıların kalabalığına karışıp değişik kültürlerin insanlarıyla tanıştı. Zengin konaklarına misafir oldu; dağ başlarında, terkedilmiş kalelerde bir ateşin etrafına toplanmış bozkırlarla dertleşti. Liman kentlerine uğradı; yıkık surları adımlarıyla ölçtü, binbir çeşit nesneyi elleriyle tarttı. Kervanlara katılıp hayallerin ötesine yürüdü. Çağlar öncesinin kralları, sultanları sanki onun arkadaşıydılar; öykülerini anlattılar, kıssadan hisse verdiler. O, bütün bir Osmanlı geleneğinin zamanı ve mekanı aşan hafızası idi. Asıl adı bilinmiyor; ama dünya onu Evliya Çelebi olarak tanıdı. Evliya Çelebi üzerine çok şey yazıldı ve söylendi; fakat onun bir insan ömrü adadığı Seyahatname'si, bu güne kadar tam olarak yayımlanmadı. Çünkü o, eleştirel bilinci klasik medhiyeciliğin üstünde tuttuğu için sansüre uğradı. Sonuçta bu göz kamaştırıcı kültür hazinesi, az sayıda uzmanın yararlanabildiği 10 ciltlik bir yazma külliyatı olarak kaldı. Yapı Kredi Yayınları, Evliya Çelebi Seyehatnamesi'nin Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki asıl yazma nüshasını yayımlamakla, geçmişimizi geleceğimizle buluşturduğuna inanıyor. Bu inancı paylaşan herkes için, artık yolculuk zamanıdır. Seyahatname (Gördüklerim) Evliya Çelebi İnkilap Kitabevi / Tarih-İnceleme-Biyografi Dizisi Bu kitap : "Seyahatname"sinin içinden kendisinin gördüğü ya da dinlediği olayların seçilmesi ile ortaya çıktı. Seyahatname, çok yönlü bir yapıttır. Birkaç yerde kendisi de asıl maksadın dışına çıktığını, bu işte olan bitenleri ayrıntılarla yazsa başkaca bir cilt olacağını işaret eder. Bunların arasından kendisinin de arasıra "sergüzeşt-i hakiranemiz, serencam-ı fakiranemiz" yollu sözlerle, dile getirdiği olayların fazla olduğunu söyler. Evliya, tarih kitaplarında sonuçları anlatılmış kimi savaşları, ayaklanmaları içinde imiş gibi yakından izlemek ve gözlemek durumunda bulunmuştur. Çağı, on yedinci yüzyılın karmakarışık bir zamanıdır. Güvenilir, iş başarabilir kişi olarak Defterzade Mehmet Paşanın, Melek Ahmet Paşanın dairelerinde bulunmuş olayı bir insan görüş alanından çıkarıp da genel tasvirler, basmakalıp sözlerle anlatmıyor, karda, tipide, vuruşma ve çatışmalardaki bir insan kalabalığının sıkıntısını, bunalımını bir tablo halinde değil çektiklerini, gözüyle gördüklerini anlatarak okuyanı etkiliyor.. Manis İli Genel Kitaplığındaki yazma nüshadan olduğu gibi aktarılmıştır. Metinde bir değiştirme yapılmamıştır. Zamanımıza göre bilinmeyen kimi sözcükler okuyucunun dikkatini kesmemek için [...] işareti arasında kara harflerle açıklanmıştır. Olayların genel bir görüş ile anlaşılabilmesi için de her bölüm başında bazı bilgiler verilmiştir. X HAKKINDA YAZILANLAR ‘Evliya Çelebi Seyahatnamesi Okuma Sözlüğü’ (1) HİLMİ YAVUZ Zaman 22.09.2004 Prof. Dr. Doğan Kuban, 1984 yılında (Mart 1984, 3/21) Ankara’da yayımlanan ‘Boyut’ Dergisi’nde (ayraç içinde belirteyim: ‘Boyut’, plastik sanatlar alanında bugüne değin ülkemizde basılmış, az sayıda nitelikli dergilerden biridir) yayımlanan ‘Geleneksel Türk Kültüründe Nesneler Dünyasına Bakış’ başlıklı yazısında, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin, mimarlık tarihine ilişkin bir kaynak olarak kullanılmasının mümkün olmadığını söyler, ‘mesela, Süleymaniye [Camii]’nin tanımını yapan bölüm iyice incelendiği zaman, bu bilgilerle Süleymaniye’nin rökonstrüksiyonunun yapılamayacağını kabul etmek zorunda kalırsınız’ der. Kuban, Evliya’nın, ‘heyecan dolu dil[ine] karşın, ne caminin şeması, ne büyüklüğü [...] bakımından yeterli bilgi edinip bundan Süleymaniye’nin nasıl bir yapı olduğunıu çıkarmak olanağı[nın]’ bulunmadığını; [ç]ünkü Osmanlı kültüründe, nesneler[in] değil, ilişkiler[in] önem taşı[dığını]’ belirtir ve şöyle der: ‘Bu nedenle de sosyal yaşama ilişkin gözlemleri o kadar ilginç olan Evliya’yı, güvenilir bir mimari tarihi kaynağı olarak kullanmak olanaksızdır. Kuşkusuz bu yargı, Evliya’nın yine de önemli bir tarihi kaynak olma niteliğini değiştirmez.’ Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, Osmanlı sosyal tarihi araştırmaları bağlamında, gerçekten son derece ayrıntılı bir envanter sunar. Bu sosyal tarih envanterinin bir bölümü (hatta önemli bir bölümü!) Evliya’nın 17. yüzyıl Osmanlı coğrafyasının içinde ve dışında konuşulan dillere ve dialektlere ilişkindir. Dolayısıyla Seyahatname, Kuban’ın belirttiği gibi mimarlık tarihi açısından yararlanılabilir olmasa da, özellikle Türk Dili tarihi araştırmaları bakımından, bulunmaz bir kaynaktır. Özellikle Türk Dili tarihi, demem boşuna değil. Neredeyse 20 yıldan beri Evliya Çelebi Seyahatnamesi üzerinde çalışan ABD’li değerli bilim adamı Prof. Dr. Robert Dankoff’un, 1989 yılında toplanan ‘Uluslararası Altaistik Konferansı’na sunduğu, ‘Turkic Languages and Turkish Dialects according to Evliya Çelebi’ başlıklı bildiride de belirttiği gibi (bu bildiri Bernt Brendemoen’in editörlüğünde, ‘Altaica Osloensia’da, Oslo’da yayımlanmıştır), ‘Seyahatname’de, Evliya Çelebi’nin gezileri sırasında saptadığı, Türkçe dışındaki (‘non Turkic’) otuz dil’den başka, Türkçe konusunda da çok zengin malzeme bulunmak- tadır.’ Dr. Dankoff, Evliya’nın genelde Türkologların Arapça metinlerde saptamakta güçlük çektikleri ‘fonetik nüansları’ da gösterdiğini bildiriyor. i k i/ Görülüyor: Seyahatname, Türkçe dışında otuz (evet, otuz!) dile ilişkin bilgileri içerdiği gibi, Türkçe’nin Anadolu’nun farklı yörelerinde ve Orta Asya coğrafyasında konuşulduğu biçimiyle de ilgilenmiştir. (Ayraç içinde belirteyim: Bu diller arasında Kıbti dili, Arapça, Macarca, Tatarca, Nogayca, Arnavutça, Yunanca, Slav dilleri, Ukraynaca, Kafkasya dilleri, Gürcüce, Kalmıkça, İtalyanca ... da bulunuyor). Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin ihtiva ettiği bu göz kamaştırıcı dil malzemesi (‘hazinesi’ demek belki daha doğru!) üzerinde yıllar süren ve gerçekten büyük emek ve entelektüel donanım isteyen çalışmasını, Dr. Dankoff, ‘An Evliya Çelebi Glossary’ başlığı ile, 1991 yılında yayımlamıştı. (‘Glossary’, Harward Üniversitesi ‘Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri’ Bölümü’nün yayını olarak basılmıştır.) Kitabın alt başlığı ise, ‘Unusual, Dialectical and Foreign Words in the Seyahatname’dir. (Dankoff’un deyişiyle: ‘Seyahatname’deki Yabancı Kelimeler, Mahalli İfadeler’). Prof. Dr. Robert Dankoff’un ‘Glossary’sinden, bugüne kadar ancak İngilizce bilenler yararlanmaktaydı. Şimdiyse bu eser, Prof. Dr. Semih Tezcan gibi çok değerli bir dilbilimci tarafından ‘katkılarla İngilizceden çev[rilmiş]’ bulunuyor. Dr. Tezcan, Dr. Dankoff’un ‘An Evliya Çelebi Glossary’ için Türkçe karşılık olarak uygun gördüğü ‘Evliya Çelebi Lügatı’ yerine, ‘’Evliya Çelebi Seyahatnamesi Okuma Sözlüğü" demeyi tercih etmiş. |
Fahrettin Kırzıoğlu
Prof. Dr. Mehmet Fahrettin KIRZIOĞLU 10.03.1917 yılında Kars'da doğdu. 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. 1967 yılında doktor, 1976 yılında doçent, 1982 yılında profesör oldu. Üyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih Kurumu Bildiği yabancı diller: Fransızca, İngilizce, Farsça Kitapları: Kars Yaylası, İstanbul 1946. Kars'ın Kurtuluşu Hatırası. Kars 1950. Kars Tarihi,İstanbul 1953. Dede Korkut Oğuznâmeleri,I. Kitap. İstanbul 1952. 1855 Kars Zaferi.İstanbul Ziya Gökalp Müzesi.İstanbul 1956. Edebiyatımızda Kars,II.kitap. İstanbul 1958. Millî Mücâdelede Kars.Ankara 1960. Kürtler'in Kökü-I. bölüm. Ankara 1963. Her Bakımdan Türk Olan Kürtler.Ankara 1964. Kürtler'in Türklüğü.Ankara 1968. Karapapaklar.Erzurum 1972. Kars İli ve Çevresinde Ermeni Mezâlimi (1918-1920). Ankara 1970. Osmanlılar'ın Kafkas Ellerini Fethi(1451-1590). Ankara 1976, 2 bsk. Ankara: TTK, 1993. Kâzım Karabekir.Ankara 1982. Anı Şehri Tarihi (1018-1236). Ankara 1982. Türk İnkılâp Tarihi Ders Notları. Erzurum 1977. Kıpçaklar: Yukarı-Kür ve Çoruk Boyları'nda. Ankara 1993. Bütünüyle Erzurum Kongresi (3 cilt bir arada).Ankara 1993. Dağıstan-Aras-Dicle-Altay ve Türkistan Türk Boylarından Kürtler.Ankara 1984. x 1917’de Kars’ta doğan Prof. Dr. Kırzıoğlu, 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1967’de doktor, 1975’te doçent, 1982’de profesör unvanını alan Prof. Dr. Kırzıoğlu, Türk Tarih Kurumu üyeliği yaptı. Özellikle Kars, Doğu Anadolu ve Kafkasya tarihi ile ilgili çalışmaları ve kitapları bulunan Prof. Dr. Kırzıoğlu, Fransızca, İngilizce ve Farsça biliyordu. HABER Türkolog Kırzıoğlu vefat etti Bir süredir rahatsız olan Türkolog Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu, 10 Şubat 2005 tarihinde Ankara’da vefat etti. Ankara AA 10 Şubat 2005 — Prof. Dr. Kırzıoğlu’nun cenazesi, 11 Şubat 2005 tarihinde Hacı Bayram Camii’nde cuma namazını takiben kılınan cenaze namazının ardından, Cebeci Asri Mezarlığı’ndaki aile kabristanında toprağa verildi. HAKKINDA YAZILANLAR Ömrünün Kemal Çağında Prof. Dr. Kırzıoğlu M. Fahrettin Yusuf URAMALI Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Doğu Anadolu ve Kafkasya ile Ahıska konusunda ilmî araştırmaların yolunu açan ilk bilim adamıdır. Daha lise mezunu bir genç olup memuriyete başladığı günlerde, Ahıska’yı görmek ümidiyle oraya en yakın yer olan Posof’u tercih etmiştir. Gerçekten de Posof’ta kaldığı bir yıla yakın bir zaman zarfında Ahıska’yla ilgili birçok bilgi ve halk edebiyatı malzemesi toplamıştır. Burada kaldığı sırada en büyük arzusunun Ahıska’daki Ahmediye Camiini görmek olduğunu fakat bunun mümkün olmadığını söyler. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı, bütün cephelerde şiddetle devam ediyordu. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan beri Rus işgalinde bulunan Kars ve çevresinde, savaş ortamından yararlanan ve Rusların da desteğini alan Ermeniler, gemi azıya almış, bölge halkına yapmadıklarını bırakmıyorlardı. İşte böyle bir ortamda, korkunun her tarafa sindiği bir günde, Rus ordusunda görev yapan Kazan Türklerinden Tatar asıllı Yarbay Abdullayev, Kars eşrafını, “Şehirden dışarı çıkınız. Ermenilerle Rus Kazakları, Erzurum-Gümrü hattında anayol boyunca büyük bir katliama hazırlanıyorlar!” diye uyarması üzerine diğer yerliler gibi Karslı Mehmet Derviş Efendi de, ailesiyle birlikte Kars yakınlarındaki Susuz’un Mamaş (Kırçiçeği) köyüne, bir akrabasının yanına gitti. Kars’ın en eski ve yerli bir ailesine mensup olan Kırzıoğlu Mehmet Derviş Efendi ve eşi Hâfıza Hesna Hoca Hanımın, sığındıkları Mamaş köyünde, ilk çocukları dünyaya geldi. Baba, Kur’an-ı Kerim’in son sayfasının yan tarafına şu derkenârı düştü: “Oğlum Fahreddin, 25 Şubat 1332 Cumartesi günü sabaha karşı Mamaş’da Dülger Ali Ağanın misafir odasında dünyaya geldi.” Buradaki Rumi tarih, yeni takvimle 10 Mart 1917 gününe tesadüf etmektedir.[1] 1917 yılında Rusya’da Bolşevik İhtilâli oldu ve Çarlık yıkıldı. Bunun yerine kurulan Sovyet yönetimiyle Osmanlı Devleti arasında yapılan antlaşmalarla kısmî bir rahatlama görüldü. Ardahan ve Batum’la birlikte Kars da, 3 Mart 1918 tarihinde imzalanan Brest-Litovsk Barış Antlaşması’yla Türkiye’ye bırakıldı. Ruslardan kurtulan şehir, Ermeni işgaline uğradı. 25 Nisan 1918’de Türk ordusu Kars’a girince, dört yıldan beri Mamaş’ta yaşayan Mehmet Derviş Efendi, ailesini alarak Kars’ın Kaleiçi Mahallesindeki evine döndü.[2] Bu hercümerç devrinde dünyaya gözlerini açan Fahrettin’in ailesi, çevredeki okumuş ailelerden biriydi. Ana dedesi olan Müderris Yemenhalifeoğlu Muhyiddin Efendiyle eşi Kıymet Hoca, mahallenin kız ve erkek çocuklarını ayrı ayrı okutuyor, onlara dinî ve millî bilgiler veriyorlardı. Küçük Fahrettin’in babası, Kars’ın savunması sırasında Ermenilerle savaşırken bir şarapnelle alnından yaralanıp atından düşmüştü. Atı, kanlı bir eyerle eve gelince, eşinin şehit düştüğünü sanan genç anne, üzüntüden yatağa düştü ve Kars’ın kurtuluşunu göremeden vefat etti. Küçük Fahrettin, henüz 13 aylıkken öksüz kaldı. Baba Mehmet Derviş Efendi, baldızıyla evlendi. Böylece Fahrettin de öksüzlükten kurtuldu. Daha sonra bu hanım da vefat edecek, Mehmet Derviş Efendi, üçüncü defa evlenecekti. Üç hanımdan toplam on çocuk dünyaya gelmişti. Bu kardeşlerin en büyüğü Fahrettin’di. Fahrettin, küçük yaşlarda iken aile içinde okutuldu ve halası Safiye Hocadan iki hatim indirdi. 1923 yılında Kars Numune Mektebine verildi. 1928 yılında İsmet Paşa İlkokulunu ve 1931’de Kars Ortaokulunu bitirdi. Kars’ta lise olmadığından ücretli-yatılı öğrenci olarak Erzurum Lisesine gönderildi. Lise yıllarında, Erzurum Tarihçesi ve Erzurum Şairleri adlı kitapların tesirinde kaldı. Genç Fahrettin, bu tesirle daha o yaşlarda Kars’ın tarih ve edebî değerlerini araştırmaya yöneldi. Dede Korkut Kitabı’yla da bu yıllarda tanıştı; bu kitabın diline ve üslûbuna hayran kaldı. Haziran 1934’te Erzurum Lisesinden mezun olan genç Fahrettin, Maliye Tahsil Müfettişi olarak Arpaçay’da memuriyete başladı. Bu memuriyeti, bir yıl sürdü.[3] 1935 yılı ağustosunda, Sağlık Bakanlığı hesabına yatılı olarak İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde tahsile başladı. Bu fakültenin FKB kısmını tamamladı ve sertifika aldı. Daha önceleri canlı hayvan ticaretiyle meşgul olan babası, Kars’ın kurtuluşunu müteakip 1918 yılından itibaren yapmakta olduğu Belediye Tahsildarlığından ayrılmıştı. Özel İdare’den kiraladığı değirmen de elinden alınmıştı. Bu sırada Kars’taki evleri soyuldu. Bu soygun, aileyi fakir düşürmüştü. Fakülteyi bırakıp Kars’a dönen Fahrettin, ailenin geçimine katkıda bulunmak için yeniden memuriyete başladı ve yine Hususî Muhasebe Tahsil Müfettişi olarak Posof’a gitti. Burada on ay görev yaptı.[4] 1937 Mayısında askere alındı. On iki ay süren Yedek Subay Okulundan sonra Asteğmen olarak Sarıkamış Topçu Alayına geldi. Burada altı ay kıta hizmeti yaptıktan sonra 1938 Ekiminde terhis edildi. Kars Lisesinde Yardımcı Türkçe Öğretmenliğine başladı.[5] Kars Lisesindeki öğretmenliği sırasında Halkevinin aylık dergisi Doğuş’un idaresini üstlendi. Daha önce 16 sayfa olarak çıkan dergiyi 32 sayfa hâlinde çıkarmaya başladı. İlk yazı denemelerini ve daha önce Posof ve Arpaçay’da derlediği halk kültürü verimlerini, bu dergide yayımladı. Bu yazılar, yurdun dört bir yanından ses getirdi. Doğuş’taki yazıları ona, yurt çapında haklı bir ün kazandırdı. Yine bu dönemde Kars gazetesinde birçok araştırma yazıları neşredildi. Kırzıoğlu, Alman-Rus Savaşı başlayınca 1941 yılında yeniden yüksek tahsil yapma fırsatı buldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde okumaya başladı. 1941 yılında Ülkü dergisinde çıkan Dede Korkut Kitabı’ndaki Coğrafî İsimler başlıklı incelemesiyle, ilim âleminin dikkatini çekti. Bu çalışma, 1952 yılında kitaplaşacak ve Kırzıoğlu, Dede Korkut Destanları mütehassıslarından biri sayılacaktı. Soyadı Kanunu yürürlüğe girince aile adları verilmeyip Çelik soyadı verilmişti. Bu isim, 9 Kasım 1943 tarihli mahkeme kararıyla tashih edildi ve aile, Kırzıoğlu soyadını aldı. Bundan sonraki yazılarında imzasını, genellikle Kırzıoğlu M. Fahrettin şeklinde kullandı. Kırzıoğlu adı, aileden birinin lâkabından gelmektedir. Hocanın dedelerinden beşincisi olan Değirmenci Şerif Ağanın alnının sağ üst tarafında, doğuştan bir tutam beyaz/kır saç bulunmasından dolayı ona Kırzı Şerif derlermiş. Bu sebeple ailenin adı Kırzılar/Kırzıoğulları olarak anılmaktaymış. Kırzıoğlu, 1943’te ikinci defa silâh altına alınarak Sarıkamış’taki kıtasına gitti. Bu on yedi aylık ikinci askerlik dönemiyle toplam 35 ay askerlik yaptıktan sonra Topçu Teğmeni olarak terhis edildi. Askerliği sırasında kayak sporuna ilgi duydu ve bu sporla meşgul oldu. İkinci askerlikle fakülte öğrenimi kesintiye uğradıysa da, 1944’te tekrar fakülteye dönerek tahsile devam etti. Üniversite öğrencisiyken araştırmalarını neşretmeye devam eden Kırzıoğlu, bu sıralarda Çınaraltı, Bozkurt, Türk Yurdu, Tanrıdağ, Türk Amacı, Halkbilgisi Haberleri, Tarihten Sesler ve Yücel dergilerinde araştırmalarını neşretti. O bu sıralarda hocası Zeki Velidî Togan’ın fahri asistanı gibiydi. Sevilen ve kendisinden çok şey beklenen müstakbel bir bilim adamı olarak İstanbul’un ünlü aydınları ve bilim muhitine girdi. Kırzıoğlu’nun evrak-ı perişanı arasındaki mektuplardan onun çok geniş bir dost çevresine sahip olduğu anlaşılmaktadır Bu çevre, zamanın ilim ve sanat âleminde zirvelere çıkmış ünlü kişilerden oluşmaktaydı. İşte onlardan bazıları: Zeki Velidî Togan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Şerafettin Erel, Mirza Bala, Orhan Şaik Gökyay, Osman Turan, İsmail Hami Danişmend, Pertev Nailî Boratav, Arif Nihat Asya, Nihal Atsız, Faruk Sümer, Hamit Zübeyir Koşay, Cahit Öztelli, Necati Akder, Rıfkı Salim Burçak, M. Halit Bayrı, Necmettin Esin, Tarık Zafer Tunaya, Faruk Kaleli, İbrahim Kafesoğlu, Bekir Kütükoğlu, M. Altay Köymen, Hikmet Dizdaroğlu, Nejat Diyarbekirli, İhsan Hınçer, Fazlıoğlu Cemal Oğuz Öcal ve çoğu âhirete intikal etmiş daha kimler… 1944 yılında düzenlenen Kars Tarihini Yazma Müsabakası için yazmaya başladığı Kars Tarihi’ni 1945 yılı sonunda vilâyete teslim etti. Kırzıoğlu, 1948 yılında Kars Lisesinde öğretmenliğe başladı.[6] Bu görevi sırasında, 15 Mart 1949 tarihinde, Silifke eşrafından, Emekli Binbaşı Kâzım Göksel’in kızı ve aynı lisede coğrafya öğretmeni olan Nebahat (Göksel) Hanımla evlendi. Zamanın siyasî iktidarını etkileyen ünlü bir politikacının yanlış tutumu yüzünden, 1951 yılında Diyarbekir Lisesine tayin edildi.[7] Bu şehirde, sosyal ve kültürel faaliyetler yürüten Kırzıoğlu, bölgenin tarih, etnoloji, etnografya ve folklorunu araştırdı. Bu araştırma ve incelemelerinin bir kısmını Diyarbekir’de çıkarmaya başladığı Kara Amid, Dicle ve İç Oğuz dergileriyle diğer mahallî gazetelerde neşretti. Mahallî basın ve eşrafla yakın ilişkiler kuran Öğretmen Kırzıoğlu, bu şehirde silinmez izler bıraktı. Diyarbekir Ziya Gökalp Lisesi Tarih Öğretmeni olduğu sırada, 17 Eylül 1953 tarihinde Türk Dil Kurumu üyeliğine kabul edildi. Bu sıralarda Kırzıoğlu’nun öncülüğünde Diyarbakır Milliyetçiler Derneği kurulmuştu. Aynı lisede görev yapan eşi Nebahat Hanım da, bu derneğin üyesiydi.[8] 1953 yılında Istanbul’da basılan Kars Tarihi, adlı eseriyle bilim çevrelerinde haklı bir üne erişen Kırzıoğlu, bunun ardından 1855 Kars Zaferi’yle Edebiyatımızda Kars’ı yayımladı. 1957 yılında Adapazarı Lisesine nakleden Kırzıoğlu, Arifiye Öğretmen Okulunda Tarih öğretmenliği yaptı. 1961 yılında Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmeni İşbaşında Yetiştirme Bürosunda Şube Müdürlüğüne getirildi. Bu arada DPT’de Sosyal İşler Dairesinde ve Devlet Bakanlığı Özel İstatistikî Bilgiler Grubunda Tarih Araştırmaları Uzmanı olarak çalıştı. 1964 yılında, 81 yaşında olan babası Mehmet Derviş Efendi vefat etti. Aynı yıl, Necip Fazıl tarafından Kanlı Sarık adlı tiyatro eseri yazıldı. 1064-Selçuklu Fethinin 900. Yıldönümünde, Kars tarihini sahneye koyma amacıyla Kars Belediyesi tarafından desteklenen bu eserin konusu ve malzemesi, yazara Kırzıoğlu tarafından verilmişti.[9] 1966’da MEB Arşiv Dairesi’nde Müdür Yardımcısı ve aynı zamanda Türk Ansiklopedisi’nde uzman olarak çalıştı. Bu ansiklopediye birçok makale yazdı. Kırzıoğlu, Ankara’daki memuriyeti sırasında bir yandan da Ankara Üniversitesi DTCF’de Akdes Nimet Kurat yönetiminde doktora çalışmasını yürüttü. Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi konulu tezini pekiyi dereceyle veren Kırzıoğlu, 11 Mayıs 1967’da Tarih Doktoru oldu.[10] Dr. Kırzıoğlu, 1 Kasım 1967 tarihinde Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1972-1973 tarihlerinde bir süre Fransa’da kaldı. Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar adlı teziyle, 18 Kasım 1975 tarihinde Orta Çağ Tarihi Doçenti oldu.[11] Uzun yıllar bu fakültenin Tarih Bölümü Başkanlığını yürüttü. 1980 Kasımından itibaren altı ay Lefkoşa’da kalarak Kıbrıs’taki Türk-İslâm kitabelerini inceledi ve Özel Türk Üniversitesinde İnkılâp Tarihi dersleri verdi. Kırzıoğlu, 1982 yılında tamamladığı Anı Şehri Tarihi adlı çalışmasıyla Orta Çağ Tarihi Profesörü unvanını aldı. Kadrosuzluktan dolayı iki yıl Dışişleri Bakanlığı Araştırma Dairesinde arşiv uzmanı olarak çalıştıktan sonra Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyeliğine geçti. Prof. Dr. Kırzıoğlu, 16 Mayıs 1985 tarihinde buradan emekliye ayrılmış; 1 Ocak 1986-31 Aralık 1986 tarihleri arasında sözleşmeli ve Ekim 1987-31 Mayıs 1990 tarihleri arasında da ücretli öğretim elemanı olarak aynı fakültede görev yapmıştır. Çok verimli ve faal bir bilim adamı olan Kırzıoğlu, sosyal hayatta birçok dernek ve kurulun kurucusu, yöneticisi veya üyesi olarak görev yapmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Kars Turizm ve Tanıtma Derneği, Selçuklu Tarihi ve Medeniyeti Enstitüsü, Türk Folklor Derneği, Türk Ocakları, Türk Dil Kurumu, Diyarbakır Milliyetçiler Derneği, Diyarbakır Turizm ve Tanıtma Derneği, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, Türk Tarih Kurumu, Muallimler Birliği, Malazgirt Fetih Âbidesini Yaptırma Derneği, İstanbul-Kars Lisesinden Yetişenler Cemiyeti, Selçuklu Fethini Kutlama Komitesi, Türkiye-Azerbaycan Dostluk Derneği... Bunlardan Türk Tarih Kurumunun Kırzıoğlu’nun hayatında ayrı bir yeri vardır. Zira hâlen bu kurumun aslî üyesi bulunmaktadır. Hoca, TTK’nın, Gürcistan Tarihi adlı basıma hazır tercümeyi hâlâ bastırmamış olmasından üzüntü duymaktadır. Şerefname’nin Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanacağını söylemişti. Bu eser de hâlâ yayımlanmamıştır. Kırzıoğlu’nun ilk eşi Nebahat Hanımdan üç oğlu vardır. Bunların en büyüğü olan Mehmet Ilgar (1950), Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Mimarlık Bölümünde profesördür. Ortanca oğlu Kâzım Dede Korkut (1951), Ankara Tarım İl Müdürlüğünde ziraat mühendisi ve küçük oğlu Seyfettin Kürşat da (1956) bir şirkette mütercim ve proje koordinatörü olarak çalışmaktadır. Şeker hastalığından mustarip olan Nebahat Hanım, 5 Mart 1986 tarihinde vefat etti. Sıhhatine çok dikkat eden Hoca, sakin ve huzurlu bir tabiata sahiptir. Sigara dahil hiçbir kötü alışkanlığı yoktur. 87 yaşında olmasına rağmen dinçtir.Âlim Hocamıza sağlık ve âfiyet dileklerimizle saygılarımızı sunuyoruz. [1] Kırzıoğlu, aynı sayfanın altına yıllar sonra şu notu ekleyecekti:: 10 Mart 1980 Pazartesi sabahı 63 yaşıma basıyorum. Kısmet olursa 73 ve 83 yaşımı da idrak ederim. Fahreddin [2] Kars Belediyesi, bu evin bulunduğu caddeye, Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu Caddesi adını vermiştir. [3] 28.7.1934-30.7.1935 tarihleri arasında. [4] 29.6.1936-30.4.1937 tarihleri arasında. [5] 1938-1941 tarihleri arasında. [6] Bu stajyerlik dönemi 23.3.1948-26.5.1949 tarihleri arasındadır. [7] Bu politikacı, Arkadaşım Menderes'in müellifidir. [8] Okul müdürünün yazdığı 5 Şubat 1953 tarihli yazıda, Nebahat Hanımın, bu dernekle ilişkisinin kesilmesi istenmiştir. Bu yazı, yakın tarihle ilgilenenlere bir fikir vermesi bakımından önemlidir. [9] Hoca, Orta mektepten sınıf arkadaşım dediği zamanın Belediye Başkanı rahmetli Arif Taşçı’nın maddî desteğini temin ederek Prof. Osman Turan’ın tavassutuyla Necip Fazıl’la görüşmüş, eserin tarihî ve edebî malzemesini ona vermiştir. Bu tiyatro eserindeki Kuzucu Mehmet de Hocanın babasıdır. [10] Bu çalışması önce Atatürk Üniversitesi sonra da Türk Tarih Kurumu tarafından neşredildi. [11] Bu çalışma da TTK tarafından neşredildi. |
Filibeli Ahmed Hilmi
1895 yılında Bulgaristan'ın Filibe şehrinde doğdu. İlk tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul'da Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. 1890'da Duyun-ı Umumiye İdaresi'nde görev yaptı. Jöntürkler'in arasında yer aldığı için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı. 1901 yılında İstanbul'a geldi. Sultan 2. Abdülhamit tarafından Libya'ya sürüldü. 1908'de tekrar İstanbul'a geldi. İttihad-ı İslam adında gazete çıkardı. İkdam ve Tasvir-i Efkar isimli gazetelerde yazıları çıktı. 1913 yılında İstanbul'da öldü ve Fatih Caimi avlusuna defnedildi. ESERLERİ Filibeli Ahmet Efendi'nin en önemli eseri tasavvufla ilgili Amak-ı Hayal adlı eserdir. |
Goethe
HAKKINDA YAZILANLAR Ayıplı bilim olur mu? Özcan Ünlü Türkiye 7 Mayıs 2001 Böyle bir ülkede yaşıyoruz biz... Şikayetçi değiliz ama... Sesimiz kısılana kadar sevgimizi haykırabileceğimiz dağların gölgesinde yaşamayı seviyoruz çünkü... Ah, bir de bu ülkedeki insanlar, birbirlerini dağların, denizlerin, ağaçların birbirlerini sevdiği kadar sevebilse... Ağlamayı bir onur meselesi haline getirebilse... Gülmeyi, yorulmadan düşünmeyi... Düşünen beyinlerine sahip çıkmayı... ‘Yılmaz dışarı!’ Geçen hafta içinde, Alman edebiyatı konusunda yaptığı ciddi araştırmalar, yayımladığı kitaplar, sunduğu tebliğlerle çok iyi tanıdığımız Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz’ın görevine son verildiği haberini aldık. Harran Üniversitesi’nde yedi yıldır çeşitli idari görevlerde bulunmasının yanısıra bugüne kadar, özellikle Goethe üzerine yayımlanmış üç eseriyle edebiyat dünyasında adından söz ettiren Yılmaz’ın görevine son verilme sebepleri üzerinde durmak istemiyorum ama gerekçe olarak gösterilen bazı maddelerin tutarsızlığı aklımı karıştırdı. Görevli olduğu bölümde öğrenci olmadığı için böyle bir tasarrufa gidilmesine rağmen hâlâ iki öğretim görevlisinin aynı bölümde tutulması, yayımlanmış eserlerinin dikkate alınmaması, çeşitli panellerde sunulan tebliğlerin gözardı edilmesi, üniversiteye kazandırdığı onlarca kitabın bir kalemde silinip atılması vs... Bilimsel çalışmalar yapmadığı iddia edilen Yılmaz’ın, bu hafta içinde Alman Goethe Enstitüsü’nün davetlisi olarak Almanya’ya (Weimar) gideceğini ve buradaki bir sempozyumda Goethe üzerine tebliğ sunacağını hatırlatmak isterim. Basit hesaplar Hepimiz beyin göçünün karşısındayız. Değerli insanların bu ülkeye gerekli olduğunu yazıp-çiziyoruz. Ama gelin görün ki, ucuz hesaplar ve basit gerekçelerle onlarca yılda zor yetişen insanlarımızı küstürmekte oldukça cömert davranıyoruz. Bunu yaparken öne sürdüğümüz ana gerekçelerin arkasında yatan art niyeti de yıllardır anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Dürüstlüğün, hizmet aşkının, samimiyetin yerini küçük hesaplar aldığı günden beri kayıplar ülkesine yeni yolculuklara çıkmadık mı? Bıkmadık mı basit denklemleri çözmek için ana sermayeyi tüketmekten?.. Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz, bu ülkenin kendi alanında yetiştirdiği değerli isimlerden biri. O’nu -hangi görünür veya görünmez gerekçelerle olursa olsun- harcayanlar, şimdi kendileri oturup, “Goethe ve İslâmiyet” (Timaş), “Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’nda Cennet Bahsi” (Timaş) ve “Doğu-Batı Divanı”nı (İyiadam) hazırlasınlar bakalım!... Yılmaz’ın eserleri Harran Üniversitesi’ndeki görevine son verilen değerli bilim adamı Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz’ın, edebiyat dünyamıza kazandırdığı üç eserden söz etmek istiyoruz. Goethe ve İslâmiyet: İslâm dini ve Hz.Peygamber’e olan hayranlığı ile tanınan Alman şairi Goethe, Hristiyan-Batı dünyasında İslâm dinini aslı gibi göstermeyen eserlerin aksine, kendi eserlerinde bu yüce dini diğer bütün dinlerin üstünde tutmuştur. Yılmaz, “Goethe ve İslâmiyet” isimli eserinde bu önemli konuyu ele almaktadır. Kitap, Timaş Yayınları arasında çıktı. Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’nda Cennet Bahsi: Bayram Yılmaz, bu kitabında, Goethe’nin şaheser haline gelmiş olan Doğu-Batı Divanı üzerinde duruyor. Goethe, büyük bir hayranlık duyduğu İslâm dünyasını bizzat gezip, gözlem yapma imkânı bulamamış olmasına rağmen, doğru tesbitleriyle bugün bile okuyanlarını kendisine hayran bırakmaktadır. Bu kitap da, Timaş Yayınları imzasını taşıyor. Doğu-Batı Divânı: Goethe’nin dünyaca bilinen Doğu-Batı Divânı, bir şaheser olmasının yanısıra, adeta iki dünyanın kavşağı olma özelliğini de taşıyor. Züleyhâ’nın, Hâtem’in, Hâfız’ın sesleri arasında başlayıp biten divân, yaklaşık iki yüzyıl sonra aslından birebir yapılan tercümeyle Türk okuyucusunu selâmladı. Bu kitabın nâşiri ise İyiadam Yayınları... XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX "Faust" Ruhunu şeytana satan ünlü bir Alman büyücüsü Dr. Faust'un efsanesinden konusunu alan bu eser Goethe'nin bütün hayatını kaplar. Faust'un ilk monoloğu ile Wagner'le konuşması, Mephistopheles'in üniversite öğrencisi ile olan sahnesi, Auerbach Meyhanesi sahnesi ve Margarete'nin öyküsü 1773-1775 yıllarında yazılmıştır. Ama Margarete'nin öyküsünde 'Valentin'in Ölümü' ile 'Walpurgis Gecesi' daha o zamanlar yer almış değildir. Bunlar Urfaust adını taşıyan Faust'un ilk biçimini ortaya koyarlar. Bu Urfaust, Goethe'nin ölümünden çok sonra bulunmuş ve 1887 yılında Erich Schmidt tarafından yayınlanmıştır. Şairin 'Strum und Drang' döneminin ürünü olan bu parçalar belki bütün kitabın en lirik parçalarıdır. Urfaust'un yazılışından on iki yıl sonra Goethe eserini yeniden ele almış ve ona İtalya'da yazdığı parçaları eklemiştir. Bu yeni eklenen parçalar 'Büyücü Kadın'ın Mutfağı', 'Valentin'in Ölümü', 'Yüce Ruha Başvurma' sahneleridir. 'Sözleşme' sahnesinin kimi dizeleri de burada değiştirilmiş ya da bunlara yenileri eklenmiştir. Bu yeni parçalarda Goethe'nin daha olgunlaştığı görülmektedir. Coşku biraz daha dizginlenmiş ve ölçülülük bütün esere egemen olmaya başlamıştır. Mephistopheles alaycı, kurnaz, aldatıcı yüzünü yitirmemiştir ama dünyaya ve ruha biçim veren bir varlığa dönümüştür. Goethe ile Mephistopheles arasındaki uçurum da iyiden iyiye dolmuştur. Faust şeytanıyla sözleşme imzalamak için artık zorluk çıkarmayı düşünmez. Goethe, Shiller'in eleştirileri ve üstelemeleri üzerine 1797 yılından 1801 yılına kadar yeniden Faust'a eklemeler yapmaya başlar. 'İthaf', 'Tiyatro Üzerine Öndeyiş', 'Gökyüzü Sahnesi', 'İkinci Monolog', 'Şehrin Kapısı Önünde Gezinti'nin Mephistopheles'in sahnede görünmesine kadar olan bölümü, 'Walpurgis Gecesi' ve 'Helena'nın Dönüşü'nün ilk 265 dizesi bu yıllarda yazılmıştır. Yayıncı Cotta'nın üstelemeleri üzerine Goethe 'Sözleşme' sahnesini de 1804 yılından sonra yeniden ele almış, bu sahneye 1806 gününde tamamen son vermiş ve kitap 1808 yılında Goethe'nin eserlerinin sekizinci cildi olarak Faust, Eine Tragödie adıyla yayınlanmıştır. Faust'un bu ilk bölümünde, Goethe, hayata verdiği önemi ortaya koyar. 'Hazlarım bu dünyadan fışkırıyor, acılarımı bu güneş aydınlatıyor' sözleri, Faust'un yeryüzündeki insanın alın yazısı görüşünü belirtir. Hiç kuşkusuz, insanoğlu çabaladığı ve araştırdığı ölçüde yanılır. Yanılgının ta kendisi olan hayat, acılara ve hatalara olanak sağlar. Ama insan yine de içinde iyiliği taşır ve doğru yolu görür. Faust'un ruhunda iki şey sürekli bir çatışma halindedir. Onun ruhu bir yandan uzak ve yüksek ülkelere doğru yönelmek isterken, bir yandan da aşkla sıkı sıkıya bağlanmış olan yeryüzüne dört elle sarılır. Fakat Faust'un ruhundaki bu bitmek tükenmek bilmeyen çatışma, hayata o yüce değerini kazandırır. İnsan hayatı böylece, gerçeğin yaşanması dolaylarında yeniden bütünlenmek üzere parçalanan bir uyumu andırır. Ama Faust 'kaçıp giden an'a hiç bir vakit 'Aman dur gitme, sen çok güzelsin' diyemez. Şu var ki, Faust'un bin güçlükle ilerlediği hayat yolunun üstünde, Tanrı'nın yüzü, meleklerin arasından beliriverir. Bu da insanın alınyazısının dünya gizemini aşan bir anlam kazanmasına yol açar. Goethe 1816 yılında Şiir ve Gerçek'i yazarken Faust'un ikinci bölümünün bir şemasını çizmiştir. Ama ikinci bölümü 1826 yılında yazmaya başlar. Goethe şiirini yeni bir düzeye oturtmak düşüncesindedir artık. 'Ariel Öndeyişi' vesilesiyle Eckermann'a şunları söyleyecektir. 'Kahramanımın gözle görülür tükenişinden yeni bir hayat yaratabilmek için ona bilincini yitirmekten ve onu tükenmiş saymaktan başka ne yapabilirdim?' İşte Goethe bu 'yeni hayat'ı anlatabilmek için daha beş yıl çalışmak zorunda kalmıştır. Helena'nın öyküsü 1827 yılında yazılmış ve bu, Goethe'nin eserlerinin dördüncü cildinde Helena, Romantik ve Klasik Görüntü Oyunu adıyla yayınlanmıştır. 1828 yılında on ikinci ciltte ise birinci perdenin bölümü ile İmparator rayındaki ilk sahneler yer alır. 'Klasik Walpurgis Gecesi' ile birinci perdenin son bölümü ise daha çok 1830 yılının ilk aylarında yazılmıştır. Bir yıl öncesinin sonbaharında başlanan beşinci perde de 1830 Ocak ayında biter. Faust'un ölüm sahneleri ise, çok önceleri, 1800 yılında yazılmış, son yıllarda ise yeniden gözden geçirilmiştir. Dördüncü perde de 1827-1831 yılları arasında birçok kez yazılmış ve düzeltilmiştir. Goethe 22 Mart 1832 gününde öldüğü vakit daha hala İkinci Faust üzerinde çalışıyordu. Ama artık ona bitmiş gözüyle bakıyordu. Nihayet o yılın sonbaharında Goethe'nin eserlerinin kırk birinci cildi, ölümünden sonra yayınlanan eserlerinin de birinci cildi olmak üzere bu ikinci Faust'da Faust, Beş Perdelik Tragedyanın İkinci Bölümü (Faust, Der Tragödie zweiter Teil in fünf Akten) adıyla yayınlanır. Goethe bu eserine bütün hayatı boyunca içinde biriken ve kafasında yer eden şeylerin tümünü dökmüştür. İnsanın kendi kendisiyle çatışması, Tanrıyla ilişkisi, insanın doğa içindeki işlevi, insanın toplumla ilişkileri, yeni çağ insanının eski çağla ilişkisi, insan gücünün sınırları, hayat sorunlarının çözümü temaları bu eserin çatısını oluşturur. Faust çeşitli zamanlarda yazıldığı için çeşitli yapılar gösteren bir eserdir. Ama yapıdaki bu eşitlilik eserin büyüklüğünü de yaratmaktadır. Eserde gerçek ile mitos elele vermiş gibidir. Bütün ayrıntılarıyla okurların önüne serilen gerçek, öyle gizliden gizliye kalıp değiştirir ki bunun mitosa dönüşmesinin kimse farkına varmaz. İkinci Faust'ta eserin tonu oldukça değişir. Birinci Faust'ta hayat olduğu gibi, kendi gerçeğiyle ya da sürüp giden bir büyü içinde gösterildiği halde ikincisinde 'renkli yansıları' ile usun onu kavramış olduğu biçimde canlandırılır. Öte yandan dünya, Faust'un iç yaşantısının bir işlevi olmaktan çıkar. Faust sadece bir birey olarak dünya içindeki yerini düşünür. Goethe İkinci Faust'ta doğacı görünüşü de bir yana bırakmış ve dünyayı simgesel bir varlık gibi görmeye başlamıştır. Goethe bu nokta üzerinde özellikle durmuştur. Bu yüzden de İkinci Faust bu temayı işleyen 'Şirin Bir Yer' sahnesiyle başlar. İkinci Faust, Faust'un ruhunu gökyüzü katlarına çıkaran meleklerin eylemiyle son bulur. Melekler 'acı çekmeye çalışan ve acıyı arayan kişiyi biz de kurtarabiliriz' der. Faust'un ruhu göklerin en üst katına vardığı vakit, şimdi sevgilisinin bağışlanması için yalvaran Margarete'nin ruhu da kendisini izler. Eserin bu biçimde sona ermesi birçok eleştirilere yol açmıştır. Protestan bir öyküye Katolik bir son vermekle suçlamışlardır Goethe'yi. Kimileri de Faust'un gökyüzüne yükselirken bir an için bile olsa Meryem Ana'nın önünde diz çökmesini yadırgamıştır. Hıristiyanca bir temel üzerine oturtulmuş bir eserde aşkın, kadın biçiminde canlandırılması da doğru bulunmamıştır. Hele bu aşkın Yunanlıların Eros'uyla aynileştirlmesi ise hiç iyi karşılanmamıştır. Eserin başkişisi Faust, iki ruh taşıyan bir insandır. Faust'un birinci ruhu dünya işlerine sıkı sıkıya bağlıdır, ikincisi ise gökyüzüne yönelmiştir. Hayata olan sevgisi kimi zaman Werther'de olduğu gibi umutsuzluğa, kimi zaman da Prometheus'ta olduğu gibi başkaldırmaya götürür onu. Bu hayat, Doktor Faust'u boyuna erişilemeyecek amaçlara da iteler. Ama onun hep değişik amaçlara yönelmesinin bir nedeni de hiçbir şeyle tatmin edilmeyeşidir. Öyle ki Faust zaman ve uzam dışı ülkede Yunanlı Helena'yı bulduğu vakit bile mutluluğa erişemez. Çünkü onun istekleri boyuna yenilenmektedir. Ne var ki, yükseklerden bir ses kendisine o güçlü denizi sahillerden uzaklaştırmasını ve böylece yüce neşeyi ele geçirmesini buyurduğu vakit en son ve en yüksek zaferi elde etmiş olur. Bu zafer Faust'un ilk yaşantılarından başlayarak içinin darlığından kendisini kurtaran atılıma dek süren yolun son noktasıdır. Ama Faust'un mutluluğa erişebilmesi çevresindeki insanların da bu mutluluktan pay almalarını gerektirir. Faust'un Baucis ile Philemon adındaki bir karı kocayı kulübelerinden kurtarmaya çalışması bu yüzdendir. Faust'un çeşitli amaçlara yönelmesi bir de hayatın temel bir ilkesine dayanır. O temel ilke de şudur: 'Her şey eylemdedir, zaferin yoktur' Margarete'nin öyküsünden Faust'un yenik olarak çıkmasının nedeni işte budur. Bu öyle bir yenilgidir ki Faust'un bir daha doğrulamayacağı düşünülebilir. Oysa İkinci Faust şirin bir yüzle başlar. Faust çiçeklerle donanmış bir çayırda uzanmıştır. Çevresinde hava perileri uçuşur. Ariel'in şarkısı da ona bütün acısını ve bitikliğini unutturur. Bu, unutmanın türküsüdür. Faust yükselmesini engelleyen her şeyden yakasını sıyırmanın erdemine sahiptir. Ayrılmalar, kopmalar Faust'a yeni bir hayat için gerekli bütün gücü de verir. Öte yandan vicdan acısı da Faust'un üstüne öyle uzun boylu çöküp kalmaz. Çünkü 'saf insanlık duygusu' ondaki hataları silip süpürdüğü gibi, onu yüksek bir hayata elverişli bir hale de getirir. Bu saf insanlık duygusu Faust'ta iki biçimde belirir. Birincisi, Faust'u boyuna en yüksek olana doğru iteleyen hızdır. İkincisi de 'ölümsüz dişi' temasında biçim kazanır. 'Ölümsüz dişi ya da 'ölümsüz kadın' teması ise en olgun biçimine Helena öyküsünde ulaşır. Helena bir an için elde edilse bile hayatın en büyük anlamını taşır. Aşk böylece mutlu anla ölümsüzlük arasında bir aracı rolündedir. Çünkü ölümsüzlük bir anlık mutluluktaki zamanın ortadan kaldırılmasıyla elde edilir. Faust'un varmak istediği amaçlar insanların ahlak duygusunu bereleyecek niteliktedir. Bu insan haklarına bir saygısızlığı da doğurur. Ne var ki, bu ahlaka Tanrı da karşı çıkmaz. İnsan doğurabilmek için yere düşmek zorundadır. Burada Faust'un bağışlanmasının ilkesi de saklıdır. Eserin sonunda melekler şöyle diyecektir: 'Yükselmek için yılmadan çalışanı biz de bağışlayabiliriz.' Ama Faust'un bağışlanması sadece eylemden eyleme koşmasına da dayanmaz. Bu, bir de aşkın bir armağanıdır ona. Bu armağanı da Faust'un canice aşkının kurbanı olan Margarete, Meryem Ana katında Faust için yalvarmakta sağlar. Böylece o ölümsüz hızla, o ölümsüz kadın, eserin sonunda yeniden birleşmiş olur. Birinci Faust'un gerilimini sağlayan Margarete öteki adıyla Grechen, Goethe'nin aşk serüvenlerinde yer alan kadınların bir toplamı niteliğindedir. Bu tipin yaratılmasında bir çocuğu öldüren bir kadının idam edilmesinin Goethe üzerinde yaptığı etki de rol oynamıştır. Margarete'nin Shakespeare'in Ofelya'sıyla (Hamlet) kimi benzerlikler taşıdığı çok söylenmiştir. Ofelya ise iç dengesini yitirmiş ve deliliğin eşiğine dayanmıştır. Margarete'nin gelecek üzerine delice düşünceler öne sürmesi şimdilerin ve geleceğin biçimini değiştirmesinden gelir. Margarete Werther'deki Charlotte'nin kız kardeşine de benzetilmiştir. Kilise sahnesindeki Margarete ise çok daha başka bir Margarete'dir. Bu sahnede Meryem Ana'ya yalvaran Margarete ise sembolik bir kişilik kazanır. Bütün bunlar bir yana, Margarete eserin en şiirsel kişisidir. Mephistopheles'e gelince, bu tip alayları ve nükteleriyle Aydınlanma Çağı'nın en aydınını andırmaktadır. Mephistopheles şeytan olduğu halde Tanrı onu yanından kovmaz. Dahası, onunla konuşmaktan zevk alır. Çünkü şeytan var olmamış olsaydı insanlar huzur içinde uyuşup kalacaklardı. Tanrı'nın Mephistopheles'e özgürlük tanıması yaratıcı ve üretici kaygının yeryüzünde yeşermesini sağlamak içindir. Mephistopheles'in dünyanın genel uyumu içinde yeri vardır. Hegel'in doğru olarak gördüğü gibi, Mephistopheles evrensel oluş içinde başlıca öğelerden (olumsuz öğe) biridir. Ama bu uyumun bütününü ancak Tanrı ve kurtulmuş olan ruhlar kavrayabilir. Mephistopheles kendi özelliğinin tutsağıdır. Dünyanın alın yazısını çizen güçlere ulaşmak Mephistopheles'e yasak edilmiştir. O akıllıdır, zekidir, her işin üstesinden gelmesini bilir. Ama işte bu kadar. Mephistopheles gerçeğin sınırını hiç mi hiç kavrayamaz. Goethe'nin tregedyasında da Faust'u aldatmaya çabalamasına karşın en sonunda aldanan kendi olur. Çünkü sonunda Faust'un değil kendisinin bağışlanmasını ummamaktadır o da. 'Işıktan nefret eden' anlamına gelen Mephistopheles, 1857 yılında yazılan ilk Faust öyküsünde (Doktor Faust'un Öyküsü) ortaçağ insanlarının kafasında yer ettiği gibi basit bir şeytandan başkası değildir. Cehennem Prensi onu Faust'a eşlik etmekle görevlendirmiştir. Yıllarca sürecek bu eşlik sonunda Şeytan kendini bağışlattırabilecektir. Ama Marlowe, Doktor Faust'un Trajik Öyküsü adlı eserinde (1589) ona değişik bir karakter kazandırır. Özgür düşünceli bir Rönesans adamı olan Marlowe, Mephistopheles'in ağzından yüksek yaratılışlı insanların acısını dile getirir. Marlowe'nin eserinde Mephistopheles, çevresini aldatan bir kişi olmaktan çok Faust'un alaylarına hedef olan biridir. Bu yüzden de Reform İngilteresi'nin Hıristiyanları kendisine acıyacaklardır. |
Gülriz Sururi
HAKKINDA YAZILANLAR Gülriz Sururi iddia ediyor: Sahneye çıkan ilk Türk kadını teyzemdi Elif Korap Milliyet 3 Ocak 2003 ‘Bir An Gelir’ adlı kitabında eşinin kendisini defalarca aldattığını anlatan Gülriz Sururi, aynı kitapta, sahneye çıkan ilk kadının Afife Jale olmadığına dair belgeler gösteriyor... Gülriz Sururi yakın dönem anılarını anlattığı kitabı "Bir An Gelirödeki iddiaları, itirafları ve açık yüreklilikle yazdığı anılarıyla tartışma yaratacak. Önümüzdeki günlerde Doğan Kitap’tan çıkacak "Bir An Geliröde eşi tiyatrocu Engin Cezzar’ın kendisini defalarca aldattığını yazan, çocuk sahibi olmamasının ardındaki büyük sırrı açıklayan Sururi, sorularımızı yanıtladı. Çok önemli bir iddia var kitapta. Sahneye ilk çıkan Türk kadınının bilindiği gibi Afife Jale değil, teyzeniz Mevdude Refik Hanım olduğunuz yazmışsınız? Belgeleri kitapta yayımladım. Yıllar önce Haldun Taner bana bu belgeleri getirdi. O zaman çok gündemdeydim, bunu açıklamam yanlış anlaşılır diye düşündüm. Ama şimdi böyle düşünmüyorum. Tarihi bir yanlışı düzeltmem gerekiyordu. Kendimi sorumlu hissettim. KIRCA’YA KIRGINIM Bunu açıklamanın Afife Jale’ye saygısızlık olacağından mı korktunuz? Sadece bu bilgiyi daha fazla saklayamazdım. Belgeler var. Başar Sabuncu, Genco Erkal’a, Levent Kırca’ya kırgınlıklarınızı yazmışsınız. Bu kişiler sizin kırgınlığınızı kitaptan mı öğrenecek? Levent Kırca verdiği sözden dönünce zor durumda kalıyorum. Tiyatro salonunu kiralayacağını söyleyip vazgeçiyor. Levent Kırca’yla uzun bir süre karşılaşmadık. Herhalde kitapta okuyacak. Engin Cezzar’ın sizi defalarca aldattığını yazmak zor olmadı mı? Yaşadığımızı inkar etmek niye? Bu yalancılık. Yaşadığım her şeyi açık yüreklilikle yazmak isterim. Engin Bey rahatsız oldu mu? Kitap bitene kadar okutmadım. Bittiğinde de 48 saat hiçbir eleştiri getirip konuşmayacaksın şartıyla verdim. Yukarı katta okuyor. İki de bir de aşağıya iniyor. Merdivenden sinirli şekilde "Bak.." diyor. Söz verdin, 48 saatten önce konuşmayacaksın, diye yanıtlıyorum. Sonra okuduğu yazının üzerinde bazı yerlere notlar aldığını, itirazlar ettiğini gördüm. Ama bunu hiç konuşmadık. Engin Cezzar belli bir hayran kitlesi olan, tanınmış bir oyuncu. Böyle sizi aldatışlarını, hatalarını yazarken, tepki çekmekten tedirgin oldunuz mu? Vallaha umurumda değil. Yazdım, bitti. Kaç kere âşık oldunuz? Bunca yıl kopmak isteyip kopamadığımıza, boşandığımız halde yeniden evlendiğimize göre en büyük aşkım Engin. Engin’den önce de çok büyük bir aşk yaşamıştım. Şimdi ona çocukluk aşkı diyorum. 22 yaşındaydım. Biri benin kalbimi çarptırıp kendini bana Engin’den fazla sevdirirse tabii ki yaşarım. Aşktan korkmuyorum. Ama bundan sonra çok zor. A La Luna’ya davet ettiğiniz, katılmayan biri oldu mu? Türkân Şoray ve Hülya Avşar. İkisi kabul etmedi. Nedenini bilmiyorum. Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü de beklendikleri programa gelmedi. Her şey hazırlanmıştı. Haber vermediler, özür de dilemediler. Tepesindeki topuza ‘kukiriko’ diyor... Kafanızın üstünde küçük bir topuz yapıyorsunuz, neden? Ben ona kukiriko diyorum. Bir gün dipten beyazlar çıktığında tepeden toplayıp topuz yaptım. Sonra bütünü tamamlayan bir noktayı koymak gibi geldi bana. Normal hayatta beyazlar çıkarken bunu yapıyorum. Demek ki ayda bir hafta kadar böyle geziyorum. Can çorabını çıkarıp ayaklarını gösterdi! "İşte o günlerde Engin çok ama çok dalgındı galiba; ya da ‘Ben ne yaparsam yapayım Gülriz benden kopamaz’a inanmıştı. Komşudaki hasta gencin nişanlısı güzel kız mıydı bardağı taşıran damla, yoksa TES’teki (Engin Cezzar’ın ders verdiği Tiyatro eğitim Stüdyosu) öğrenci mi ya da Kabare oyunu sırasında kulisteki çapkınlıkları mı, uygunsuz davranışı mı, bilemiyorum" "...artık daha fazla tahammül etmek istemediğimi söylediğimde, bana ‘Aşırı yersiz şüphelerinle ilişkimizi zedeledin. Seni aldatmadım. Yanılıyorsun, yersiz şüphelerle hayatımızı mahvediyorsun’ dedi. Ben elle tutulur, gözle görülür isimlerden söz edince, ki onları bildiğimi bile bilmiyordu. Bodrum’da oturan, orada dostluğumuzu ilerlettiğimiz bir ailenin kızıydı; öteki, sık sık birlikte olmak isteyen, neredeyse peşimizi kovalayan evli bir hatun; öteki, beriki derken dört isim sıraladım." ‘AYAKLARIM ÇOK GÜZELDİR’ "‘Hoş geldiniz’ filan diye geveleyip evden içeri aldım Can’ı ve o anda olanlar oldu... Can köpeği görmesiyle birden ürktü. ‘Be kadın ne işi var bu köpeğin evin içinde? Yoksa kendini köpeklere mi d...sun? demez mi!... Can’dan duyduğum ilk cümleye bakın’ Ev sahibiyim, karşımdaki Can Yücel. ‘Heh heh heh... Ah, ne şakacısınız...’ filan gibi abuk bir şeyler çıktı ağzımdan. ..... Bu sırada Can Yücel birden çoraplarını çıkarmaya başladı. ‘Ayaklarım çok güzeldir’ dedi kanyağını yudumlarken.... Daha sonra öğrendim. Biri matrak olsun diye ‘Gülriz güzel ayaklara meraklıdır’ demiş. ....Sonunda Başar (Sabuncu) geldi. Can, çok sinirlendi. ‘Ne diye çağırdın bu herifi? Benimle yalnız kalmaya korkuyor musun?’ diye bağırdı. ... Can, banyonun kapısına dayanmış, ‘Çıksana dışarı, ne kaçıyorsun?’ diye boş banyoya bağırıyor. Ben mutfaktan çıkmış salona doğru, ‘Size yemek hazırlıyorum’ diyorum. Can, beni arkasında görünce büsbütün sinirlendi, küfredip durdu." |
Gülten Kazgan
İstanbul Üniversitesi’nden 1994’de emekli oldu ve ıstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kurulmasına kurucu üye ve kurucu rektör olarak katıldı. Halen aynı üniversitede AR-ME ve ıktisat Bölümü Başkanı, Mütevelli Heyet Üyesi olarak çalışmaktadır. Gülten Kazgan’ın başlıca kitapları; Tarım ve Gelişme, Ortak Pazar ve Türkiye, ıktisadi Düşünce, Ekonomide Dışa Açık Büyüme, Küreselleşme ve Yeni Ekonomik Düzen, Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi: 1. Küreselleşmeden 2. Küreselleşmeye’dir. Ayrıca çok sayıda ıngilizce/Türkçe olarak yayınlanmış makalesi, araştırması ve incelemesi yayınlanmıştır. ESERİ İktisadi Düşünce |
Güneş Karabuda
Güneş Karabuda 1933'te İzmit'te doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Paris'te hukuk okudu. Aynı şehirde gazeteci ve foto muhabiri olarak çalıştı. Askerlik görevini, 1958-1960 yıllarında Ankara'da Genel Kurmay Başkanlığı'nda yaptı. 1961'de televizyona geçti. Başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere, Avrupa ve Amerika'daki değişik televizyon kanallarında, dünyanın dört köşesindeki ülkelerle ilgili sosyal, kültürel ve politik içerikli belgeseller hazırladı. 1970-72 yıllarında Şili'de, Allende iktidarı sırasında İsveç Televizyonu'nun Latin Amerika temsilciliğinde bulundu. Uzun yıllar Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkelerinde çalıştı ve bu arada Vietnam Savaşı'nı görüntüledi. 70'li yıllarda Afrika'da Zimbabwe (Rodezya), Mozambik, Gine-Bissau ve Botswana'nın bağımsızlıklarına kavuşmasına kamerası ile tanık oldu. İsveçli yazar ve yönetmen Barbro Karabuda ile evli olup, üç çocuk babasıdır. 40 yılı aşkın süredir İsveç'te yaşamaktadır. ESERLERİ Zaman Bahçesinden Portreler Deneyimli gazeteci- fotoğrafçı Güneş Karabuda, Zaman Bahçesinden Portreler adlı kitabında okuru, Pablo Neruda'dan Fidel Castro'ya, İlhan Koman'dan Salvador Dali'ye, Ingrid Bergman'dan Münevver Andaç'a dek birçok ünlü isimle paylaştığı anılara ortak ediyor. Anlatılanlara, Karabuda'nın ve Sipa Press'in usta fotoğrafçılarının imzasını taşıyan fotoğraflar eşlik ediyor. Biyografinin köşeli sınırlarından çok uzakta duran bu anlatılar, dostlukların ve paylaşılan anların içinden fışkırıyor. Yazar, Pablo Neruda'yla beraber Şili'nin köylerini dolaşıyor, İlhan Koman'ın 'yüzen ev'ini ziyaret ediyor, Ingrid Bergman'la film setinde sohbet ediyor, Onat Kutlar'ın kahkahasına ortak oluyor. X İndim Zaman Bahçesine Güneş Karabuda Yapı Kredi Bankası Yayınları Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya dünyanın dört bir yanını arşınlamış, toplumsal-siyasal pek çok olaya tanıklık etmiş deneyimli gazeteci ve fotoğrafçı Güneş Karabuda, bu kez belleğinin objektifini kendi geçmişine yöneltiyor: Mektebi Sultani'den İsveç'e uzanan renkli bir yaşamdan kesitler... ... Az kalsın unutuyordum, başka bir zenginliğim daha var tabii: Harcanmayan, yitirilmeyen ve kimsenin benden alamayacağı 'anılarım'... Moliere'in cimrisi gibi, bu anıları dolap sürmelerinde saklayacağıma, sizlerle paylaşmak istedim!..." Uzakların Ötesinde Güneş Karabuda İletişim Yayınevi / Tanıklıklar Dizisi Güneş'i kırk yıldır tanırım. Onu önce fotoğrafçı olarak tanıdım, sonra da kameraman...Bu kırk yılda Güneş şaşırtıcı bir hızla dünyayı dolaştı, filmler yaptı. Endonezya'da bir milyon kişi öldürülürken Güneş oradaydı. Şili'de Allende öldürülürken o oradaydı. Dofar gerillaları Arabistan'da çarpışırken Güneş gene oradaydı. Güneş'in maceraları saymakla bitmez. Güneş kırk yıldır dünyanın her yerindeydi. -Yaşar Kemal- Afrika'nın Kalahari Çölü'nden Amazon ormanlarına, Karakurum Dağları'ndan Papua Yeni Gine'ye... Muhteşem doğayı yaşamak, gizemli ormanlarda dolaşmak, yüksek zirvelere tırmanmak, Guetamala'dan Malezya'ya uzanan yeryüzü insanlarını tanımak... Henüz hafızalardan silinmeyen önemli olaylara; Allende'nin Şili'sine, Kastro'nun Küba'sına, '68'in Paris'ine Güneş Karabuda ile birlikte tanık olmak... İletişim Yayınları yeni dizisinde sizi çağımıza tanıklık etmiş kişilerle tanıştırıyor. |
Güzin Dino
Kenanpaşazade Sait Bey'in oğlu, Osmanlı Bankası Resmi İşler Müdürü Asım Bey'in kızı olan Güzin Dino (Dikel) dilci, öğretim üyesi, çevirmen, yazardır. 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Roman Filolojisi Profesörü Eric Auerbach'ın asistanlığını yapmıştır. 1943 yılında, Adana'da ikamete memur edilmiş olan Abidin Dino ile evlenmiştir. 1946 yılında D.T.C. Fakültesi'nde doçent olarak görev yapmış, 1954 yılında Paris'e yerleşen eşinin yanına gitmiştir. Paris'te Ulusal Bilim Merkezi'nde çalışmış, Doğu Dilleri Enstitüsü'nde öğretim üyeliği yapmıştır. Türkiye'de çeşitli Türk romanları üzerine incelemeler, Fransa'da roman ve şiir çevirileri yapmıştır. Çevirileri, ünlü yayınevlerinde, denemeleri, Fransız ve Amerikan dergilerinde yayımlanmıştır. ESERLERİ Gel Zaman Git Zaman, Güzin Dino'nun Nazım Hikmet'li, Picasso'lu, Aragon'lu, Avni Arbaş'lı, Yves Montand'lı, Çetin Altan'lı, Yaşar Kemal'li, Orhan Veli'li anılarıdır... |
Hacı Bayram-ı Veli
İstanbul'u, Fâtih Sultan Mehmed Hanın fethedeceğini müjdeleyen büyük velî. Nûmân bin Ahmed bin Mahmûd, lakabı Hacı Bayram'dır. 1352 (H. 753)de Ankara ilinin Çubuk Çayı üzerindeki Zülfadl (Sol-Fasol) köyünde doğdu. 1429 (H. 833) senesinde Ankara'da vefât etti. Türbesi, Hacı Bayram Câmiinin kenarında ziyârete açıktır. Nûmân, küçük yaşından îtibâren ilim tahsîline başladı. Ankara'da ve Bursa'da bulunan âlimlerin derslerine katılarak; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi din ilimlerinde ve o zamânın fen ilimlerinde yetişti. Ankara'da Melîke Hâtun'un yaptırdığı Kara Medresede müderrislik yaparak talebe yetiştirmeye başladı. Kısa zamanda, halk arasında sevilip sayılan biri oldu. İlimdeki bu üstünlüğüne rağmen Müderris Nûmân'ın rûhunda bir sıkıntı vardı. O, bu sıkıntıdan ancak bir mürşid-i kâmilin huzûruna varmakla kurtulabileceğini biliyor ve bir fırsat gözlüyordu. Nitekim bir gün dersten çıktığında yanına birisi geldi ve; "Ben Şücâ-i Karamânî'yim. Kayseri'den senin için geliyorum. Sana bir haberim ve dâvetim var." dedi. Nûmân, bu sözlerin sonunda kendisi için mühim bir haberin olduğunu anlamıştı. "Hoş geldin, safâlar getirdin. İnşâallah hayırlı haberlerle gelmişsindir. Anlat! Anlat!" diyerek hayretle sordu. "Beni şeyhim ve mürşidim Hamîdeddîn-i Velî hazretleri gönderdi ve; "Git Engürü'de (Ankara'da) Kara Medresede Nûmân adında bir müderris vardır. Ona selâmımı ve dâvetimi söyle. Al getir. O bize gerek..." dedi. Ben de bu vazîfe ile huzûrunuza gelmiş bulunuyorum." Müderris Nûmân bu sözleri dinler dinlemez; "Baş üstüne, bu dâvete icâbet lâzımdır. Hemen gidelim." diyerek müderrisliği bıraktı. Şücâ-i Karamânî ile Kayseri'ye gittiler. Kayseri'de Somuncu Baba diye meşhûr Hamîdeddîn-i Velî ile bir kurban bayramında buluştular. O zaman Hamîd-i Velî; "İki bayramı birden kutluyoruz." buyurarak, Nûmân'a Bayram lakabını verdi. Hamîd-i Velî, Nûmân ile başbaşa sohbetlere başlayarak, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona; "Hacı Bayram! Zâhirî ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Bâtınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş evliyâyı ve derecelerini de gördün. Hangisini murâd edersen onu seç!" buyurdu. Hacı Bayram da, velîlerin yüksek hallerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Hocasının teveccühleri ile zamânının en büyük velîlerinden oldu. Hacı Bayram-ı Velî, hocası ile hacca gitti. Hac vazîfelerini yaptıktan sonra Aksaray'a geldiler. Orada hocasının 1412 (H. 815) senesinde; "Halîfem, vekîlim sensin." emri üzerine, bu ağır vazîfeyi üzerine aldı. Aynı sene hocası vefât edince, defn işleriyle meşgûl olup, cenâze namazını kıldırdı. Aksaray'da vazîfesini bitirdikten sonra Ankara'ya döndü. Ankara'da dînin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye, yetiştirmeye başladı. Her gün pekçok kimse huzûruna gelir, hasta kalplerine şifâ bularak giderlerdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya, akın akın gelmeye başladılar. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu. Bilâhare İstanbul'un mânevî fâtihi olacak olan Akşemseddîn de Osmancık'ta müderrisken şeyhin evliyâlık derececsini duymuş ve ona talebe olmak üzere Ankara'ya gelmişti. Fakat şeyhin dükkan dükkan dolaşıp para topladığını görünce, yanına varıp hikmetini sormadan "Evliyâ para mı toplar, buralara boşuna gelmişim." diyerek oradan ayrıldı. Zeynüddîn Hafî hazretlerine talebe olmak üzere Mısır'a doğru yola çıktı. Haleb'e vardığı gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında, boynuna bir zincir takılmış ve zorla Ankara'da Hacı Bayram-ı Velî'nin eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise Hacı Bayram'ın elindeydil. u rüyâ üzerine, Akşemseddîn yaptığı hatâyı anlayarak derhal Anakra'ya geri döndü. Şehre ulaştığında Hacı Bayram-ı Velî'nin talebeleriyle ekin biçmeye gittiğini öğrendi. Tarlaya gitti. Fakat Hacı Bayram hazretleri ona hiç iltifat etmediler. Akşemseddîn, diğer talebelerle birlikte ekin biçmeye başladı. Yemek vakti geldiğinde, insanların ve orada bulunan köpeklerin yiyecekleri ayrıldı. Hacı Bayram-ı Velî, talebeleriyle yemek yemeye başladı. Yine Akşemseddîn'e hiç iltifat etmeyip, yemeğe çağırmadı. Akşemseddîn yaptığı hatâyı bildiği için, kendi kendine;"Ey nefsim! Sen, Allahü teâlânın büyük bir velî kulunu beğenmezsen, işte böyle yüzüne bile bakmazlar. Senin lâyık olduğun yer burasıdır." diyerek, köpeklerin yanına yaklaşıp, onlarla berâber yemeye başladı. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Akşemseddîn'in bu tevâzuuna dayanamayarak; "Köse! Kalbimize çabuk girdin, yanımıza gel." buyurup iltifât etti, kendi sofrasına oturttu. Sonra ona; "Zincirle zorla gelen misafiri, işte böyle ağırlarlar." diyerek, onun gördüğü rüyâyı, kerâmet göstererek anladığını bildirdi.Akşemseddîn bundan sonra hocasının yanından hiç ayrılmadı. Sohbetlerini kaçırmayarak, kalplere şifâ olan nasihatlarını zevkle dinlemye başladı. Hacı Bayram-ı Velî'nin teveccühleri altında, kısa zamanda bütün talebe arkadaşlarının önüne geçti. Nefsini terbiye etmekte herkesten ileri gitti. Akşemseddîn'e icâzet, diploma verdiğinde, bâzıları; "Efendim! Sizde yıllarca okuyan talebelere hilâfet vermediğiniz hâlde, bu yeni gelen Akşemseddîn'i kısa zamanda hilâfet ile şereflendirdiniz?" dediler. Hâcı Bayram-ı Velî de; "Bu öyle bir kösedir ki, bizden her ne görüp duydu ise hemen inandı. Gördüklerinin ve işittiklerinin hikmetini de bizzât kendisi anladı. Fakat yanımad yıllardır çalışan talebeler, gördüklerinin ve duyduklarının hikmetini anlayamayıp bana sorarlar. Ona hilâfet vermemizin sebebi işte budur." diye cevap verdi. Hacı Bayram-ı Velî, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde câmide insanlara vâz ve nasîhat ediyordu. Hacı Bayram'ın etrafında pekçok kimsenin toplandığını gören bâzı hasetçiler, Pâdişâh İkinci Murâd Hana; "Sultânım! Ankara'da Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bâzı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir isyân çıkarmasından korkarız!" diyerek iftirâlarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kişi vazifelendirdi. Vazifeli çavuşlar, ellerinde pâdişâhın fermânı olduğu hâlde, Edirne'den kalkıp süratle Ankara'ya gittiler. Şehre yaklaştıklarında önlerine, yaşlı, nûr yüzlü bir kimse ile bir genç çıktı. Selâmlaştıktan sonra ihtiyâr zât; "Evlâtlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?" diye sorunca, onlar da; "Ankara'da Hacı Bayram isminde biri, etrâfına adamlar toplayıp, Pâdişâhımıza başkaldırmış. Onu yakalayıp pâdişâhın huzuruna götüreceğiz." dediler. Çavuşların bu sözünü bekleyen ihtiyâr zât; "O aradığınız Hacı Bayram bu fakîrdir." diyerek, kendisini gösterdi. Çavuşlar bir fermâna baktılar, bir de Hacı Bayram-ı Velî'ye. Aradıkları isyâncı bu olamazdı. Bu nûr yüzlü, hoş sözlü zât, hiç isyân edecek birine benzemiyordu. Hacı Bayram-ı Velî'ye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; "Gidelim, Sultanımıza gidelim. Bu zâtın mâsûm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim." dediler. Hacı Bayram; "Evlatlar! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bekledik. Pâdişâhımızın fermânı başımız üzerindedir. Haydi durmayınız, elimi zincirle bğlayınız ve bir an önce buradan gidelim." buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden çavuşlar; "Sizi yanlış anlatmışlar efendim. Size karşı edepsizlik etmeye hayâ ederiz. Hele zincire vurmak hiç aklımızdan geçmez. Mâdem ki emrediyorsunuz, buyurunuz gidelim." dediler. Hacı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn, çavuşlarla birlikte Edirne'ye doğru yola koyuldular.Edirne'ye geldiler. Sarayda Sultan İkinci Murâd Han, söylentilere göre devletin selâmetine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıyâ beklerken, karşısında; nûr yüzlü, kâmil bir velî gördü.Pâdişâh, Hacı Bayram-ı Velî'yi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikrâmda bulundu.Başbaşa sohbet ettiği günlerden birinde; konu İstanbul'un fethine gelmişti. "Sultânım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul'u almak, şu beşikte yatan Muhammed'e (Fâtih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn'e nasîb olsa gerektir." müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fâtih'ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Sultan Murâd Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzâde Muhammed'e ve Akşemseddîn'e artık başka bir nazar ile bakmaya başladı. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne'de bulunduğu müddet içinde, câmilerde vâz verip, halka nasîhatlerde bulundu.Pâdişâh da onun Edirne'de kalmasını istiyordu. Fakat Hacı Bayram-ı Velî, Ankara'ya talebelerinin başına dönüp, onları yetiştirmeye devâm etmek istediğini bildirdi.Onun vefâtından sonra "Bayramiyye yolu"nu, talebelerinden Akşemseddîn ve Bıçakçı Ömer Efendi devâm ettirdiler.Hacı Bayram-ı Velî'nin, Akşemseddîn ve Bıçakcı Ömer Efendiden başka halîfeleri de vardı. Göynüklü Uzun Selâhaddîn, Yazıcızâde Muhammed ve Ahmed Bîcân kardeşler, İnce Bedreddîn, Hızır Dede, Akbıyık Sultan, Muhammed Üftâde hazretleri bunlardandır. Birisi de, dâmâdı Eşrefoğlu Rûmî (Abdullah Efendi)dir. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Âşık Yûnus'la aynı asırda yaşamış ve onun söylediği gibi şiirler söylemiştir. |
Hadi Uluengin
HAKKINDA YAZILANLAR Çeşitli kadınlardan birçok renk ve tonda çocuğu var LATİF DEMİRCİ Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi Hadi'nin Hürriyet köşe yazarlığı döneminde tek çocuk sahibi olması ilginçtir. Söylentilere göre müessese sözleşmesine tek çocuk maddesi koymuş. 1951 yılında İstanbul'da doğan Hadi, halen 600 aylıktır... Laik, klasik, batı tandansları olan ailesini tanıdıkça, minik Hadi henüz ilkokul çağlarında Avrupa Birliği bazında çocuklar yetiştirmeye kafasını takmıştı. Nitekim, lise 1'i bitirdiği yıl (Yanılmıyorsam Saint Mişel Fayfır) atletinin altına iğnelediği 200 dolar, 6 markla (günümüzün 140 euro'su) tramvayla geldiği Sirkeci'den trene bindi... Tren Sofya'ya girdiğinde kompartımanda tanıştığı bir kızdan, nurtopu gibi bir çocuğu olmuştu. O yaşta sorumluluk sahibi olan Hadi, hemen bir Mitka Gribceva kartpostalının arkasına ‘‘Bir daha asla dönmüyorum’’ yazarak, dönüş biletiyle birlikte kundağa sokup, yavruyu memlekete ailesinin yanına postaladı... * Aslında Andre Wajda'yı kadın yönetmen zannettiğinden Polonya'daki Los Akademisi'nde sinema okumak istiyordu. Oysa daha liseyi bitirmemişti! Akademide ‘‘Sen git de babanı gönder’’ gibilerinden terslenince kapağı Belçika'ya attı. Belçika'da henüz çiftleşme mevsimi başlamadığından bir süre çalışma kamplarında damızlık olarak vakit geçirdi. 1978-79 yıllarında, gözlerini çektirerek Aydınlık gazetesinin Brüksel temsilcisi oldu. Çin yemeklerini çubukla yemekte zorlanınca, aynı görevi 1979-83 yılları arasında Akajans için sürdürerek tekrar Osmanlı mutfağına döndü. 1983-91 yılları Cumhuriyet ve Güneş gazetelerinde yazdığı cinsel, tensel yazıları ‘‘Hadi canım, bunun diline vurmuş aslında tık yok’’ şeklinde eleştiriler aldı. Hal böyleyken, Hadi'nin çeşitli kadınlardan, bir o kadar renk ve tonda çocukları Avrupa'da fink atıyordu. Sevgilisiz kaldığı bir dönemde (minimal) kendini yazının kollarına attı ve karşılığında 1991 yılında Gazeteciler Cemiyeti'nin ‘‘Yılın Köşe Yazarı Ödülü’’ dünyaya geldi. Ödül şu an 10 yaşında Brüksel'de Hadi'yle birlikte yaşıyor. * Neyse, 1991 yılında Hürriyet'e köşe yazmaya başlayan Hadi'nin, bu dönemde tek çocuk sahibi olması ilginçtir. Söylentilere göre müessese sözleşmesine tek çocuk maddesi koymuş. Birçok yayınevinin ısrarına rağmen ‘‘Kitap Planlaması’’ bahanesiyle kitap sahibi olmamış, klasik yollarla korunmuştur. Üç karısından, biri dişi dört yavrusuyla kurduğu aşiret, çekirdek ailenin sonu olmuştur. Hadi Uluengin, halen Hürriyet'te yazar, Brüksel'de yatar... |
Hakan Baki Gülsün
Dr. Hakan Baki Gülsün (9 Aralık 1960 - Günümüz) Meslek: Sanat Tarihçisi İstanbul doğumlu olan Hakan B. Gülsün, ilk ve orta öğrenimini İst./Aksaray'da Oruç Gazi Okulunda, lise öğrenimini ise yine Aksaray'da Pertevniyal Lisesi'nde tamamladı. 1978 yılında İ.Ü. Ed. Fak. Estetik ve Sanat Tarihi Bölümü'ne girerek 1984 yılında mezun oldu. Aynı bölümde "Mimar Vedat Bey ve Dolmabahçe Sarayı" konulu bilim uzmanlığı tezini hazırladı. Hemen ardından İ.T.Ü. Mimarlık Fak. Mimarlık Tarihi bölümünde "Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları'nın 19.yy daki Konumu" konulu Doktora Tezini verdi. Yayımlanmış çeşitli kitaplarının yanısıra çeşitli dergi ve gazetelerde kültürel ve sanatsal içerikli yazıları yayımlanmakta, kongre ve konferanslara katılmaktadır. [Yayımlanan Kitapları] |Beylerbeyi Sarayı| TBMM Vakfı Yayınları(İstanbul, 1993) Beylerbeyi Sarayı ve çevresinin tarihçesi ve mimari özellikleri. |Marko Paşa Köşkü| Deniz Kuv. Komutanlığı Yay.(1994) Marko Paşa Köşkü ve çevresinin tarihçesi ve mimari özellikleri. |Küçüksu Kasrı| TBMM Vakfı Yayınları(İstanbul, 1995) Küçüksu Kasrı ve çevresinin tarihçesi ve mimari özellikleri. |Milli Saraylar| TBMM Milli Saraylar Daire Bşk. Yay.(İstanbul, 1995) Milli Saraylar'ın tarihsel kimlik ve özellikleri. |Atatürk İstanbul'da| TBMM Milli Saraylar Daire Bşk. Yay.(İstanbul, 1996) Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı'nda geçirdiği zamana ait bilgi. |
Haldun Taner
İstanbul^da doğdu (1915). Mütareke yıllarında Kurtuluş Savaşı başlamadan önce yazıları, dersleri ve nutuklarıyla, Türkiye^nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü hukuki gerekçeleriyle savunan ilk kişi olan Prof. Ahmed Selahattin^in oğludur. Galatasaray^da, Heidelberg Üniversitesi^nde ve İstanbul Üniversitesi^nde okudu. 1950^den sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi^nde, Gazetecilik Enstitüsü^nde, LCC Tiyatro Okulu^nda binlerce öğrenci yetiştirdi. 7 Mayıs 1986^da İstanbul^da öldü. ESERLERİ: Tiyatro: Ayışığında Şamata, Eşeğin Gölgesi, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Günün adamı-Dışardakiler, Haldun Taner Kabare, Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Vatan Kurtaran Şaban, Ve Değirmen Dönerdi-Lütfen Dokunmayın. Deneme: Berlin Mektupları, Çok Güzelsin Gitme dur, Hak dostum Diye başlayalım Söze, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, Koyma Akıl Oyma Akıl,Önce İnsan. Hikaye: Kızıl Saçlı Amazon, Onikiye Bir Var, Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu, Yalıda Sabah. |
Halikarnas Balıkçısı
Asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan Halikarnas Balıkçısı 1890'da doğdu. İlköğrenimini Büyükada Mahalle Mektebi'nde, ortaöğrenimini Robert Koleji'nde yaptı (1904). Oxford Üniversitesi'nde dört yıl Yakın Çağlar Tarihi okudu, üniversiteyi orada bitirdi. İstanbul'a dönünce Resimli Ay, İnci vb. dergilerde yazılar yazdı, kapak resimleri ve süslemeler yaptı, karikatürler çizdi (1910 - 1925). Cumhuriyetten sonra asker kaçaklarıyla ilgili bir yazısı yüzünden üç yıl kalebentlikle Bodrum'a sürüldü. Cezasının son yarısını İstanbul'da geçirdikten sonra yeniden döndüğü Bodrum'da kaldı. 1947'de İzmir'e yerleşen Halikarnas Balıkçısı, 13 Ekim 1973'de bu kentte öldü. Çok sevdiği Bodrum'a gömüldü. ESERLERİ: Roman:Agata Burina Burinata, Bulamaç, Deniz Gurbetçileri, Ötelerin Çocukları, Turgut Reis, Uluç Reis. Deneme:Altıncı Kıta Akdeniz, Düşün Yazıları, Anadolu Efsaneleri, Hey Koca yurt, Anadolu Tanrıları, Merhaba Anadolu, Anadolu’nun Sesi, Arşipel, Sonsuzluk Sessiz Büyür. Hikaye:Gençlik Denizlerinde, Egeden Denize Bırakılmış Bir Çiçek, Çiçeklerin Düğünü, Dalgıçlar, Mavi Sürgün, Parmak Damgası. Çocuk Kitapları: Denizin Çağrısı, Gülen Ada, Yol Ver Deniz Hakkında Yazılanlar Fahr El Nissa Zeid Dinçer Erimez, Sezer Tansuğ Artist Yayın Fahr el nissa Zeid, ruhunun kaos sonsuzluğunda ısrarlı arayışlarla yoğun elmas renklerden, ışık çizgilerden oluşan kehkeşanlı, meçhul dünyalar resimledi.Kompozisyonlarında, doğu ve batı sanatının özdeş ruhunu oluşturduğu övgülerini aldı.Resim sanatında soyut, nonfigüratif veya bir başka belirgin sınıfa konamayacak, şaşırtıcı zigzaglar çizen mistik esinlemeler dolu şairane bir mizaç; bağımsız, kural dışı, özgün ve kendi başına bir sanatçı olarak tanımlandı Fahr el nissa Zeid. Bu kitap, sanatın unutulmaz isimlerinden birini, Fahr el nissa Zeid'i yeniden sergiliyor. 2.Şakir Paşa Ailesi (A Turkish Tapestry) Şirin Devrim Doğan Kitapçılık / Anı Dizisi II. Abdülhamid'in sadrazamı olan Cevad Paşa sözünü esirgemeyen, şahsiyet sahibi bir devlet adamıdır. Ancak bir komplo düzenlediğinden kuşkulanan Padişah onu sadrazamlıktan azleder. Bunun üzerine Şakir Paşa, kardeşinin uğradığı haksızlığı sineye çekemediği için II. Abdülhamid'in verdiği konakta oturmayı reddederek Büyükada'daki köşküne çekilir. Şakir Paşa'nın torunu Şirin Devrim'in çocukluğunun geçtiği bu köşkte kimler yaşamaz ki... Başta Şirin Devrim'in annesi ressam Fahrünnisa (Zeyd) olmak üzere, Füreya (Koral), Aliye (Berger), Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Suat Şakir, İzzet Melih (Devrim), Nejad Devrim vd... İçlerinden kimileri dünya çapında ün kazanan bu sanatça ailenin yaşamı, Osmanlı'nın son dönemleri ile Kurtuluş Savaşı yılları ve Cumhuriyet'in ilk yıllarına denk düşer. Şakir Paşa ailesinin bu yaşam serüveni bizleri eski İstanbul atmosferine götürüyor. Anıların tatlı esintisi içinde, birçok tarihi şahsiyetle karşı karşıya geliyoruz; Atatürk'ten Kral Gazi'ye, Hitler'den Kraliçe Elizabeth'e, Kral Hüseyin'e kadar... Daha önce İngiltere ve Amerika'da yayımlanan ve Batılı okurlarca ilgiyle karşılanan Şakir Paşa ailesinin yaşamöyküsü, elden geçirilmiş 7. baskısıyla yeniden Türk okurunun karşısında. |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 05:52 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.