www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee

www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee (https://www.cakal.net/index.php)
-   Eskiler (Arşiv) (https://www.cakal.net/forumdisplay.php?f=188)
-   -   Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm (https://www.cakal.net/showthread.php?t=37727)

M@D_VIPer 09-25-2006 12:30 AM

4. Cinslere İlişkin Kalıpyargılar

Kalıpyargılar (stereotyps), güncel olarak kullanılsalar bile belirlenmiş
buyruklar, normlar, standartlar olarak etkide bulunurlar. Toplumsallaşma
çabaları toplumun bütün üyelerini kalıpyargılara uygun
olarak geliştirmeyi amaçlar. Örneğin, oğlan çocuklar etkin, yarışmacı
ve akılcı, kız çocuklar ise bağımlı, duygusal ve edilgin olacak biçimde
yetiştirilirler. Ayrıca, Tresemer ve Pleck'in belirttiği gibi, cinsler
arasındaki sınırlar bireylerin önceden belirlenmiş cinsiyet rollerinde
ilerleyebileceği biçimde belirgin ve katı tutulmalıdır, vb.

Cinsler arasında varolan farklılıkları saptamaya tarih boyunca
çaba gösterilmiştir. Fiziksel özelliklerin farklılığı konusunda aşağı
yukarı bir uzlaşma vardır, oysa psikolojik niteliklerin saptanmasında
aynı açık-seçiklik yoktur. Maccoby ve Jacklin cinslerin farklılığı
konusundaki yüzlerce araştırmanın sonuçlarını özetleyerek, pek çok
farklılığın gerçeklikte temeli olmayan güncel kültürel söylenceler olduğu
sonucuna varmışlardır. Maccoby ve Jacklin'e göre yanlış olan
söylenceler şunlardır: Kızların oğlanlardan daha "toplumsal" olduğu;
kızların oğlanlardan daha "telkin edilebilir" olduğu; kızların başarı
güdüsünden yoksun olduğu; kızların katılımdan daha çok etkilendiği;
oğlanların çevreye daha çok yanıt verdiği; kızların özsaygılarının daha
düşük olduğu; kızların ezberden öğrenmede ve tekrarlı görevlerde,
oğlanların yüksek bilişsel süreçler gerektiren görevlerde daha iyi olduğu;
oğlanların daha "çözümleyici" olduğu; kızların daha işitsel,
oğlanların daha görsel olduğu... Maccoby ve Jacklin, bu alandaki araştırma
bulgularının çok karışık, belirsiz ve yargı geliştirmeye elverişsiz
olduğunu da saptadılar. Sonuçta yalnızca dört alanda belirtilmiş cinsiyet
farklılıklarını kabul ettiler (Tablo 16). Ancak, daha sonra bu çalışmaya
da yöneltilen eleştirilerin ışığında, bugün, cinsler arasındaki
farklılıkların önceleri görüldüğünden daha az, ama belki Maccoby ve
Jacklin'in belirttiğinden daha özlü ve önemli olduğu kabul edilmektedir.

Öte yandan, cinsel rol (sex role) ile cinsel kimlik (sex identity)
arasındaki ayırım da çok önemlidir. Cinsel (ya da cinse bağlı) kimlik, bir
cinsten ya da öbüründen olmanın farkında olmaya, özbilincine dayanır,
bir insanın erkek ya da dişi olmlsına ilişkin iç yaşantıdır. Cinsel (ya da
cinse bağlı) rol, toplumun cinsler için önceden belirlediği davranışlar ve
rollerdir. Bir cinsel rolün kazanılması süreci bazen "cinsel tipleşme"
(sex typing) olarak adlandırılır. Bu kavramları birbirinden her zaman kesin
biçimde ayırmak olanaklı değildir. Cinsel tipleşme bir cinsel kimliğin
kurulmasına tabi olabilir ya da cinsel kimlik kısmen cinsel rol
davranışlarının kabul edilmesine dayanabilir. Ne olursa olsun, gelişim
kuramları bazen biri ya da öbürü üzerinde odaklaştığı için, böyle bir ayırım
yapmakta yarar vardır (Liebert ve Wick-Nelson. 1981 ).

Tablo 16

Yerleşik Cins Farklılıkları Alanları ve Ortaya Çıktığı Yaşlar

Alanlar - Yaşlar

Kızların sözel yetenekleri daha fazladır. - Olasılıkla yaşamın erken
yıllarında çelişen bu özellik. okulöncesi yıllarla ergenlik arasında
pek az belirgindir, yetişkinliğe girildikten sonra gitgide güçlenmektedir.

Oğlanlar görsel-uzamsal yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliğe
kadar oluşmaz ve yetişkinlikte sürer.

Oğlanlar matematiksel yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliğin
ilk yıllarında başlar ve yetişkinlikte gelişir.

Oğlanlar daha saldırgandır. - Bu özellik 2 yaşlarında başlar ve üniversite
yıllarında sürer. Yetişkinler açısından daha fazla bilgi yok.

Kaynak: Maccoby ve Jacklin, The Psychology of Sex Differences,
1974, aktaran Liebert ve Wicks-Nelson, 1981.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:30 AM

5. Cinse Bağlı Özelliklerin Sürekliliği

Kişiliğin sürekliliği tartışmalarında görüldüğü gibi, bazı araştırmalar,
erkeklerin ve kadınların yaşam süresi boyunca karşıt yönlerde
ilerledikleri sonucuna varmaktadırlar. David Gutmann, Neugarten'in
Kansas City araştırmasındaki erkek denekler ile dört ayrı kültürdeki
erkekleri karşılaştırarak bu savın doğruluğunu araştırdı. Gutmann, bu
dört kültürdeki 35-44 yaşlarındaki erkeklerin iç enerjilerine ve yaratıcı
yeteneklerine güvendiklerini ve bundan hoşlandıklarını buldu. Bu erkekler
yarışmacı, saldırgan ve bağımsız olmaya yöneliyorlardı. 45 ve
daha yukarı yaştaki erkekler ise daha edilgin ve kendine dönük olmaya
yöneliyorlardı, başkalarını etkilemek için yalvarıcı ve uymacı
tekniklere başvuruyorlardı. Gutmann, etkin egemenlikten edilgin egemenliğe
doğru ortaya çıkan bu değişimin kültürden çok yaşa bağlı olabileceği
sonucuna varmaktadır. Gutmann, çok sayıda kültürde sürdürdüğü
sonraki araştırmasında ilk bulgularının onaylandığını gördü. 55
yaş dolayındaki erkekler çevrelerinin istemleriyle başa çıkmada etkin
teknikler yerine edilgin teknikler kullanmaya başlamaktadırlar. Kadınlar
ise edilgin egemenlikten etkin egemenliğe doğru karşıt yünde
ilerlemektedirler. Kadınlar daha güçlü, başat ve bağımsız olmaya
yönelmektedirler. Gutmann, "Gerçekte 'eril' ve 'dişil' özellikler sadece
cinsiyetle değil, yaşam dönemiyle de paylaştırılmaktadır. Erkekler sonsuza
dek 'eril' değildir; erkekler sözde 'dişil' örüntüden önce 'eril' özellikler
gösteren bir cins olarak tanımlanabilir. Bunun tersi de kadınlar için
geçerlidir" sonucuna varmaktadır. Bu cinsiyet farklılıklarını açıklama
girişiminde Gutmann, anababa olma zorunluluklarının cinsleri genç
yetişkinlikte farklı gereklerle karşı karşıya bıraktığına inanmaktadır.
Eğer kadınlar (iş bölümündeki geleneksel örüntüye göre) çocuklarının
ilk bakıcıları olarak başarılı olmak istiyorlarsa, kişiliklerindeki saldırgan
ögeleri bastırma gereğini duymaktadırlar. Eğer erkekler de ekonomik
gelir sağlayan kişi olarak geleneksel rollerinde başarılı olmak istiyorlarsa,
kişiliklerinin saldırgan yönlerini bastırma gereğini duymaktadırlar.
Ama çocukları büyüdüğünde ve kendileri yetişkinlikte ilerlediklerinde
her iki anababa da kişiliklerinin tüm gizilgücünü ortaya
koyma fırsatını bulmaktadır. Erkek, önceleri ekonomik yarışma yararına
bastırdığı "dişilliği", kadın çocuklarına duygusal güvenlik sağlama
uğruna bastırdığı "erilliği" tekrar ele geçirebilir.

S. S. Feldman ve S. C. Nash, kendi araştırmalarında Gutmann'ın
kuramını destekleyen ya da yanlışlayan bulgular elde ettiler. Gutmann'ın
beklediği gibi, büyükbabalar bebeklere karşı erkeklerin yaşamlarının
hiçbir döneminde duymadıkları büyük bir sorumluluk duyuyorlardı.
Fakat Gutmann'ın beklentisinin tersine, erkeklerin erillik puanları
yaşamın ileri evrelerinde anlamlı bir değişim göstermiyordu. Erkeklerin
ileri yıllarda tipik "dişil" özellikler gösterme olasılığı artmakla
birlikte, bunu yerleşik erilliklerinin gerilemesi pahasına yapmıyorlardı.
Aynı şekilde, kadınlar da dişilliklerinde bir düşüş olmaksızın
erillik puanlarında yükselme gösteriyorlardı.

Erkeklerin ve kadınların birbirine karşıt kişilik ve davranış özellikleri
olduğu görüşünün karşısına, bugün tek bir kişide her iki cinsin
özelliklerinin birleştiğini savunan androjenlik kavramı çıkartılmaktadır.
Bireylerin cinse bağlı tutum ve davranışlarda farklılaşması cinse
bağlı rollerin sürekli çizgisi üzerinde olmaktadır. "Androjen" bireyler,
kişiliklerini ve davranışlarını erillik ve dişilikle ilgili kültürel
kalıpyargılarla sınırlamazlar. S. L. Ben, üniversite öğrencileri üzerinde
yaptığı bir araştırmada, erkek ve kadınların % 35'inin, kendi kişiliklerinde
hem eril hem dişil özellikleri topladığını buldu. Bu insanlar, gerektiğinde
bağımsız ve kendini kabul ettiren, gerektiğinde de sıcak ve sorumlu
kişiler olabilmektedir. Bireylerin kendi cinsinin ve karşı cinsin
rollerine sahip olmasının yaşamın özel durumlarına göre dalgalanma
göstereceği de savunulmaktadır. Cinslerden birinin egemenliğine bağlı
toplumsal düzenlemelerin cinse göre tipleşmiş davranışları öne çıkaracağı,
eşitlikçi düzenlemelerde ise "androjen" davranışların artacağı
söylenebilir (Vander Zanden, 1981).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:31 AM

İİ. ORTA YILLARDA BİREYSEL GELİŞİM

Bireysel açıdan orta yıllar gelişimde inişe geçişin belirtilerini
taşıyan yıllardır. Derinin kırışmaya, saçların aklaşmaya, cinsel gücün
azalmaya başladığı, iç organların çalışmasında aksamanın görüldüğü,
damar sertliği ve buna bağlı yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarının
kişiyi her an alt edebildiği, kilo almanın süreklilik kazandığı bir dönem
söz konusudur. Ergenlikteki ileriye doğru fiziksel ve cinsel değişimlerin
yerini burada gerileyen fiziksel ve cinsel değişimler alır. Bireysel
güçlerin inişe geçtiği bu dönem, aynı zamanda yaşama bir "yeniden
değerlendirme" açısından bakma gereksinmesinin duyulduğu
dönemdir. İşte ve meslekte en yüksek noktaya çıkılmış olmasına karşın,
birey bundan böyle yaşamını aynı biçimde sürdürüp sürdüremeyeceğini
sorma noktasındadır. Ancak bu dönemi bir "bunalım" dönemi olarak görmek
de doğru değildir.

:::::::::::::::::

1. Bedensel değişimler

Genç yetişkinlikte dış görünümde çok az bir değişme varken,
orta yaşlılıkta dış görünüm'de belirgin ve dramatik değişimler söz
konusudur. Kilo alma eğilimi güçlenmiştir. Psikiyatrist Robert N. Butler
(1977) orta yılları ikinci bir "oral bağımlılık" dönemi olarak
nitelemektedir. İnsanlar bu dönemde yemeğe düşkündürler, şişmanladıklarını
ve hatta sağlıklarını yitirdiklerini görseler bile yemekten kendilerini
alıkoymazlar. Ergenlikte yağlar bedenin tüm ağırlığının % 10'u kadarken,
bu oran orta yıllarda % 20'ye çıkmaktadır. Üstelik yağlanmada
göğüs ve omuzlar daralıp küçülmüş gibi görünür. Ayrıca bedenin
genel duruş biçimi de değişmiş, hareketler yavaşlamıştır. Özellikle
erkeklerde saçların değişimi orta yaşlarda belirgindir.

Duyu işlevleri içinde görme yaşa bağlı değişimleri en çok belli
eden alandır. 40 yaş dolaylarında yetişkinler görmede aniden ortaya
çıkan değişimlerin (Göz bebeğinin küçülmesi, ışığa uyum, göz merceği
uyumu, vb.) farkına varırlar. 65 yaşından önce yetişkinlerin yaklaşık
yarısı gözlük kullanmak zorunda kalır, 65'ten sonra on yetişkinden
dokuzu gözlük takar.

İşitme alanında 25 yaşından önce azalma çok enderdir (yüz kişiden
birinde), 45 yaşından sonra bu oran yükselmeye başlar. İşitme
yitiminin çoğu yüksek ses frekansında olur. Erkekler düşük frekansı
kadınlardan, kadınlar da yüksek frekansı erkeklerden daha iyi duyarlar.
Elli yaşından sonraki işitme yitimi erkeklerde kadınlardakinden
daha fazladır.

Tat duyusundaki azalma özellikle 50 yaşından sonra belirginleşir.
Önce yanaklardaki, sonra dil kökündeki tat duyusu alıcıları azalmaya
başlar. Tatlılara karşı duyarlılık yaşlılıkta genç yetişkinliğe oranla üç
kez daha azdır. 40 yaşından sonra koku duyarlılığı da önemli ölçüde
azalmaktadır. 60 yaşındaki kişinin kokuları ayırt etme yeteneği 20
yaşındakinden % 50 daha azdır. Acı duyarlılığı ise yaklaşık 45 yaşlarında
artmakta ve artışını 60 yaşın ötesine kadar sürdürmektedir.

Hareket alanında yetişkinlik yıllarında önemli bir azalma vardır.
Olgunluk ve yaşlılık yıllarındaki iş ve başarıya ilişkin araştırmalar,
yaşlılık değişimlerinin olumsuz ve gerileyici olduğunu belirterek, bütün
davranışsal işlevlerdeki yaşlılık belirtilerini vurgulamaktadır. Welford'un
sözünü ettiği değişimler şunlardır: a) Tepki zamanında artış.
Tepki zamanı bir bireyin bir duyu uyarısını alışı ile yanıt verişi arasındaki
süredir. Ayrıca bir işi yapma süresinde de yaşla artış vardır. b)
Bir işi başarma değişkenliğinde yaşla artış. c) Daha karmaşık işlerin
yapılmasında yaşla ortaya çıkan önemli başarı düşüşü. Beynin bilgi biriktirme
ve iletme kapasitesinde yaşlanmaya bağlı bir azalma vardır.
Sonuç olarak yaşlı kişiler gençler kadar hızlı tepki veremezler. Orta
yaşların sonlarına doğru çabuk yapılması gereken işlerde hız azalması
artar. Örneğin, bazı yetişkinler bir dizi uzun ve karmaşık hareketi
gerektiren müzik aleti çalmada güçlük duymaktadırlar. Ancak, hareket
becerilerindeki düşüş açık olmakla birlikte, bu düşüşün meslek başarısında
da düşüşe yol açacağı konusunda kesinlik yoktur. Başka bir
deyişle, yaşlı kişilerin birikmiş deneyim ve bilgileri hareketteki
yavaşlamayı ödünleyici niteliktedir.

Beden sağlıyı orta yaşların önemli bir sorunu olarak ortaya çıkar.
McCammon'un belirttiği gibi, insanlar yetişkinlik yıllarında daha fazla
kronik ve daha az akut hastalık yaşamaya eğilim gösterirler. Akut
hastalıklar kısa süreli ve tedavi edilebilir hastalıklardır, buna karşılık
kronik hastalıklar (mafsal iltihabı ve şeker hastalığı gibi) uzun süreli
ve tedavi edilemez hastalıklardır.

Bazı kronik hastalıklar orta yetişkinlik yıllarında ortaya çıkmaya
başlar. 50-60 yaşları arasında -özellikle erkeklerde- şeker hastalığı
(diabete) son derece artar, 40 yaşlarından hemen sonra mafsal iltihabı
(arthirit) daha sık görülmeye başlar. Kalp ve dolaşım sistemiyle ilgili
dolaşım sorunları da orta yaşlarda artar. Damar sertliği (arteriosclerosis)
atardamar duvarlarında kolesterol gibi maddelerin birikmesiyle
ortaya çıkar. Büyük olasılıkla çocukluk gibi erken dönemlerde başlayan
bu süreç yetişkinlik boyunca sürer ve atardamar duvarlarının esnekliğini
giderek sınırlar. Damar duvarında biriken maddeler sert plakalara
dönüşebilir ve hatta damarın yırtılmasına yol açabilir. Genellikle
iç çeperi bozulmuş olan damarlarda kan pıhtıları toplanır (tromboz)
ve tıkanmalara neden olabilir; bu durum kol ve bacaklarda olursa
gangrenle, beyinde olursa felçle sonuçlanabilir. Genç yetişkinlikle orta
yaşlar arasında kalp atardamarlarının (koroner arterleri) yaklaşık %
25'i bu nedenle görevini iyi yapamaz ve koroner kalp hastalıkları ortaya
çıkar. Bu hastalıklar bazen sigaraya, kolesterol düzeyine, yüksek
kan basıncına ve kişilik özelliklerine de bağlı olabilir. Yüksek tansiyon
(yüksek kan basıncı) Birleşik Devletler'de her yıl yaklaşık altmış bin
erkek ve kadının ölümünde doğrudan etkili olmaktadır, bu insanların
çoğu kırk yaşlarındadır. Yüksek tansiyon fıziksel ve duygusal etkenlerin
etkileşimine bağlı bir hastalıktır. Atardamar duvarlarında madde
birikimi fiziksel bir etkendir, bireyin streslere tepki göstermesi de
duygusal bir etkendir. Sürekli gerginlik ve stres bazen kan basıncı düzeyinin
artmasına neden olabilir. Kan basıncı düzeyinin yaşla artması
yönünde bir eğilim de vardır. Bazı kişiler stresle başaçıkmada gençlik
yıllarında sağlıklı teknikler geliştirirler, bu özellik onlara yetişkinlikte
de yardımcı olur.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:31 AM

2. Zihinsel değişimler

Yetişkinlikte zekanın azaldığı ya da yetişkinlerin yeni şeyler
öğrenemeyecekleri türünden söylenceler, insanların yetişkinlikteki zihinsel
değişimleri doğru bir biçimde değerlendirmesini engellemektedir.
Zekanın ve bilişsel yeteneklerin yetişkinlik boyunca değişmez
kaldığı gerçeği daha önce belirtilmişti. Gerçekte, akılyürütme ve sözel
beceriler yetişkinlikte gelişebilmektedir. Orta yaşlı bireylerin düşünme
yetenekleri büyük olasılıkla genç yetişkinliktekinden daha iyi olmaktadır.
Ayrıca, yaratıcılık da orta yetişkinlik yıllarında belirgin bir
azalma göstermemektedir. Yaratıcı kişilerin toplam ürünlerinin incelenmesi,
bu insanların başarının doruğuna orta yaşlarda, bazen de ileri
yetişkinlikte ulaştıklarını göstermektedir. Bilim adamları için yaklaşık
40-60 yaşları arası bilimsel üretimin oldukça sürekli bir akış gösterdiği
dönemdir, göreli bir azalma ancak 60-70 yaşları arasında ortaya
çıkmaktadır. Bilim adamları için 20-29 yaşları arasının en az ürün verdikleri
dönem olduğu da belirtilmektedir. Sadece sanatçıların 60-70
yaşları arasında 20-29 yaşları arasındakinden daha az ürün verdikleri
bulunmuştur. İnsan bilimlerinde yaratıcılık yaklaşık 30-70 yaşları
arasında sürekli gelişme göstermektedir. Orta yaşlarda doruk noktasına
ulaşan yaratıcı kişiler bazı yaratıcı etkinliklerini ileri yetişkinlik
yıllarına kadar sürdürebilirler. Çünkü doruk noktasına ulaşmak bundan
sonra bütün işlerin duracağı anlamına gelmez. Ayrıca, azalma ya
da düşüş mutlaka yeteneklerde değişme olduğunu da göstermez. Kimmel'e
göre, düşme belki de zihinsel değişimlerden çok bilişsel olmayan
etkenlerin sonucudur. Nitekim, bilim adamları -büyük yaratıcı çalışmanın
ardından- birtakım sorumluluklar üstlenerek (yöneticilik, vb.)
yaratıcı üretime daha az zaman ve enerji ayırmak durumunda kalmaktadırlar.

Aşağı yukarı her yetişkin yeterli zaman verildiğinde her türlü konuyu
öğrenmeye ve beceriyi edinmeye yeteneklidir. Yetişkinlikte bireysel
farklılıklar önemli ölçüde artmakla birlikte, kendilerine güvenlerinin
azalmaması koşuluyla, yetişkinler hala yeni şeyler öğrenebilirler.
Kendine güven özellikle önemlidir; çünkü bazı yetişkinler, öğrenim
yaşamlarının sınırlılığını aşırı vurgulayarak öğrenme yeteneklerini
olduğundan daha az görme eğilimindedirler. Pratik yolla ve özel
deneyimle elde ettikleri bilgileri de küçümserler. Oysa yetişkinler yaşamları
boyunca iş, aile ve toplum yaşamlarında -informel olarak-
pek çok şey öğrenirler. Birçok yetişkin kendi yönettiği öğrenme
etkinliklerine girer. Yetişkinler genellikle öğrendiklerini kullanmak da
isterler. Knox'a göre, yetişkinlikteki öğrenmeyi etkileyen bellibaşlı
etkenler şunlardır: a) Koşullar. Fizyolojik koşullar ve fiziksel sağlık
öğrenmeyi çeşitli yönlerden etkileyebilir. Duyusal kısıtlanmalar (görmenin,
işitmenin azalması gibi) duyusal girdileri sınırlayabilir. Sağlığın
bozulması dikkatin dış olaylara yöneltilmesini önleyebilir. b) Uyum.
Öğrenme durumunda kişisel ya da toplumsal bir uyumsuzluk olduğunda
bireyin öğrenmeyi değerlendirmesi ya da kolaylaştırması daha
az olanaklıdır. Toplumsal uyumsuzluk genellikle öğrenen kişinin savunma
ve anksiyetesiyle ilgilidir ve kişinin güdülenme ve canlılık düzeyiyle
karıştırılmamalıdır. Kişi bir durumla uğraşabileceğine inanırsa
ona meydan okuyabilir, eğer inanmazsa durumu tehdit edici olarak
algılayabilir. Daha önce pek çok başarısı olan bir kişi başarısızlığı çok
rahat göğüsleyebilir. Yeni eğitim deneyimlerinde destek ve yardım yetişkinler
için çok önemlidir. c) Uygunluk. İş anlamlı ise ve öğrenme
yarar sağlayacaksa yetişkinin öğrenme etkinliğindeki güdüsü ve işbirliği
de artar. Belirgin ve seçilmiş öğrenme görevleri ve anlaşılır yöntemler
söz konusu olduğunda yetişkin daha etkin bir ilgi ve katılım
göstermektedir. d) Hız. Özellikle yaşlı yetişkinler için zaman sınırlamaları
ve baskılar öğrenme başarısını azaltmaktadır. Yetişkin kendi
ritmine bırakılırsa öğrenme başarısı daha yüksek olur. e) Statü.
Sosyoekonomik durumlar, öğrenme yeteneğini etkileyebilecek değerler,
istemler, baskılar ve kaynaklarla yakından ilişkilidir. Resmi öğrenim
düzeyi yetişkinin öğrenmesiyle yakından bağlantılı bir statü belirtisi
olmaktadır. Statünün öğrenmeye etkisi öğrenme etkinliğinin türüne
bağlıdır. Örneğin, ölçme sisteminin öğrenilmesinde sözel iletişim mavi
yakalı yetişkinler için daha etkili olurken, beyaz yakalı yetişkinler
soyut kavramları yazılı iletişimle daha kolay öğrenmektedirler. f)
Görünüş. Kişisel görünüş ve kişilik özellikleri (açık görüşlülük ya da
savunmacılık gibi), yetişkinin özel öğrenim türleriyle uğraşma yollarını
etkileyebilmektedir (Schiamberg ve Smith, 1982).

İlerde yaşlılık bölümünde de tartışılacağı gibi, zekanın yetişkinlikteki
durumu (artma, azalma, değişmeme) her zaman merak konusu
olmuştur. Bir yanda, yetişkinlik boyunca zekada düşüşün kaçınılmaz
olduğunu, bilgi ve deneyim artışı gizlese bile öğrenme gücünde yaşla
birlikte yadsınamaz bir azalışın ortaya çıktığını ileri sürenler vardır.
Öbür yanda, zekanın yaşam boyunca esnekliğini koruduğunu, sağlık,
eğitim, yaşam deneyimleri gibi etkenlerle yoğurulduğunu, dolayısıyla
azalabileceğini de, artabileceğini de düşünenler bulunmaktadır. Bu
görüşlerden hangisi doğrudur ya da bunları uzlaştırmanın yolu var mıdır?

Yirminci yüzyıl boyunca psikologlar zekanın ergenlikte tepe
noktasına ulaştığına, sonra yetişkinlik boyunca derece derece azaldığına
inanmışlardır. 1950'lerin ortalarında ilk kez bu sayıltıdan kuşku
duyulmaya başlanmıştır. Özellikle boylamsal araştırmalar zekanın yetişkinlik
süresince de gelişebildiğini göstermiştir. Kuşak ya da bölük
farkılıklarının bozucu etkilerini ilk kez farkedenlerden biri K. Warner
Schaie'dir. Schaie aynı denekleri 1963'de, 1970'de, 1977'de yeniden
test edince sorunun kesitsel araştırma yaklaşımından kaynaklandığını
ortaya çıkarmıştır. Ancak boylamsal yöntemin de bu haliyle birtakım
sakıncalar içerdiği görülmüştür. Bunlardan biri, hep aynı testi birçok
kez almanın kişinin başarısını yükseltebileceği gerçeğidir. Schaie bu
sakıncayı aşabilmek için daha önce sözünü ettiğimiz "sırasal düzen"
yaklaşımını geliştirmiştir. Kesitsel ve boylamsal verilerin birlikte
kullanılması kuşak farklılıkları engelini aşmayı sağlamaktadır.

Konuyla ilgili bütün araştırmalar bize yetişkinlikteki bilişsel gelişim
için iki genel sonuç vermektedir:

- Değişik yaşlardaki yetişkinleri karşılaştıran kesitsel araştırmalar
zihinsel yeteneklerde derece derece ortaya çıkan bir düşüş gösterdiği
halde boylamsal araştırmalar ilk yetişkinlik ve genellikle orta
yaşlarda pek çok yetenekte bir artış göstermektedir.

- Kuşak farklılıkları test sonuçlarını yaklaşık 60 yaşına kadar
yaş farklılıklarından daha güçlü biçimde etkilemektedir.

John Horn, Cattell'in daha önce sözünü ettiğimiz iki tür zeka anlayışını
yeniden ele almıştır. Akıcı zeka her yöne doğru hareket edebilir.
Kısa süreli bellek, soyut düşünce, işlem hızı gibi temel zihinsel yetenekleri
içeren bu zeka türünde kişi sözcük, sayı, bilmece gibi konularda
hızlı ve yaratıcıdır. Birikimli zeka daha sağlamdır; eğitimle ve
deneyimle gelen olgu, bilgi, öğrenme stratejisi birikimiyle oluşmuştur.
Uzun süreli bellek, sözcük dağarcığı genişliği bu zeka türünün
özellikleridir. Akıcı zekanın temelde genetik; birikimli zekanın ise temelde
öğrenilmiş olduğu kabul edilmiştir önceleri. Ancak John Horn bugün
bu doğa-kazanım ayırımının geçersiz olduğunu düşünmektedir.
Çünkü birikimli zekanın kazanılması kısmen akıcı zekanın niteliğinden
etkilenmektedir. Örneğin, bir kişinin sözcük dağarcığının gücü,
kısmen okuma hızının ve sözcükler arasında mantıksal çağrışımlar
kurma yeteneğinin sonucudur; bu ikisi de akıcı zekayla ilgilidir. Horn
yetişkinlikte akıcı zekanın önemli ölçüde azaldığına inanmaktadır. Bu
düşüş birikimli zekadaki artışla geçici olarak gizlenmektedir.

Düşünme hızı akıcı zekanın önemli bir ögesidir. Standart zeka
testlerinin çoğunun tepki hızına önem verdiği de bilinmektedir.
Yetişkin gelişimi uzmanları zeka testlerinin bu yönünü hakça
bulmamaktadırlar. Yetişkinler hemen her şeyde gençlerden daha yavaştırlar.
20 yaş ile 60 yaş arasında tepki zamanında ortalama % 20'lik bir yavaşlama
söz konusudur. Karmaşık etkinliklerde bu yavaşlama daha da
fazladır. Örneğin elyazısı 60 yaşında 30 yaşındakinin iki katı zaman
almaktadır. Ancak düşünme hızını düşünme kalitesi ile karıştırmamak
gerekmektedir. Hatta yavaş düşünmenin daha derin ve daha iyi bir düşünme
olduğunu ileri sürenler vardır. Buna karşılık, yavaş düşünmenin
etkisiz bir düşünme olduğunu ileri sürenler de vardır. Sonuçta, zihinsel
süreçlerin yavaşlığının düşünmenin kalitesini nasıl etkilediği
konusunda görüş birliğine varılabilmiş değildir. Ancak, gelişim
psikologlarının çoğu Schaie'nin hedefe Horn'dan daha fazla ulaştığını
düşünmektedir. Yetişkin zekasında en azından orta yıllarda ılımlı bir
artış norm olabilir görünmektedir.

Bugün birçok araştırmacı zeka diye bir bütünün varlığından çok,
birçok değişik zekaların var olduğunu kabul etmektedir. Her zihinsel
yetenek, eğitim, deneyim gibi değişkenlere bağlı olarak, yaşla birlikte
artabilir, azalabilir, sabit kalabilir. Yetişkinin zihinsel yeterliği
çok-boyutlu ve çok-yönlüdür. İnsanlar yaşlandıkça geliştirmeyi seçtikleri
zeka türlerinde ya da becerilerde daha uzmanlaşırlar; kullanılmayan
yeteneklerde de düşüş görülür. (K. S. Berger, 1988)

M@D_VIPer 09-25-2006 12:31 AM

3. Cinsel Değişimler

Orta yetişkinlik yıllarında hem erkeklerde hem de kadınlarda birtakım
cinsel değişimler olmaktadır; bu değişimler kimi yazarlarca "yaşam
değişimi" kavramıyla dile getirilmektedir. Yaşam değişimi, orta
yaşlarda erkeklerde ve kadınlarda ortaya çıkan cinsel değişikliklere
uygulanan genel bir terimdir ve önemli bir dönüm noktası olarak yaşamın
bir döneminin terkedilmesi, bir diğerinin başlaması anlamına
gelir. Bu değişikliklerden en önemlisi erkek ve kadınlarda üretim yeteneğinin
gitgide azalmasıdır. "Yaş dönümü"nün (climacteric) sonu
kadınlar için daha dramatiktir, çünkü ayhalinin durması gibi çok belirgin
bir işaretle ortaya çıkar. "Menopoz" kadın yaş dönümünün son
noktasıdır; östrojen hormonunun durması yumurtlama sürecini sona
erdirir, dolayısıyla aylık kanamalar da durur. Erkek yaş dönümü ise
erkek üretkenliğinin derece derece azalmasını dile getirir. Yaşlanan
bedende hem sperm üretimi, hem de erkeklik hormonu (testosteron)
üretimi azalmaktadır. Ancak bu azalma, erkek üretkenliğini hiçbir zaman
bitirmeyecek biçimde derece derece olur. Kadının menopozundan
farklı olarak, erkeğin üretim işlevi sona ermez ve genellikle
- testosteron ve spermin azalmasına karşın- ileri yaşlara dek sürer.

a. Menopoz

Kadında yaş dönümünün en kolay tanınan belirtilerinden biri
menopozdur. Aylık kanamaların durması genellikle 2-3 yılda tamamlanır.
Kadınların sadece dörtte biri menopozun geleneksel belirtilerini
göstermekte ve sadece % 10-15'i bu dönemde doktor yardımına gereksinme
duymaktadır. En belirgin belirtiler sıcaklık basması ve aşırı terlemedir;
yüz kızarması, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, uykusuzluk,
sinirlilik, ağlama ve depresyon da görülebilir. Bu can sıkıcı belirtiler
genellikle menopozun bitimine kadar sürer. Bu dönemde kadınlarda
bazı ruhsal değişiklikler de görülür. Kadınlar, eğer menopozu
çekiciliklerinin, cinselliklerinin, yararlılıklarının sona ermesinin
belirtisi olarak görürlerse daha fazla üzüntü duymaktadırlar. Bu duygular
yaşlı kişileri değersizleyen gençlik odaklı bir kültür tarafından daha da
yoğunlaştırılabilir. Bu tür duygularla depresyona giren kadınlar yalnızca
küçük bir gruptur. Menopoz geçiren kadınların en azından üçte
ikisi kendilerini menopozdan sonra öncekinden çok daha iyi hissettiklerini
söylemektedir. Bir bakıma bu tür belirtiler menopoza giren
kadının yaşı ile de ilişkilidir. Erken yaşta menopoza girenlerde belirtiler
sarsıcı olurken, 45 yaş ve sonrasında girenler için bu dönem daha
sakin geçmektedir. Ortayaşlı bir kadın menopozun yaşamında önemli
değişikliklere neden olmadığını kolayca görebilir.

Menopoz genellikle cinsel etkinlikleri etkilemez. Bir araştırmada
kadınların % 65'i menopozun cinsel ilişkileri üzerinde hiçbir etkisi
olmadığını belirtmiştir; ancak vajen duvarının incelmesi, üretim organlarının
zayıflaması, uyarılma sırasında vajen ıslaklığının (lubrication)
azalması kimi kadınlarda cinsle ilişkiyi zorlaştırabilir. 1960'larda menopoz
belirtilerini denetim altında tutmak için östrojen hormonu kullanılması
yaygın bir yöntemdi. Ancak bugün bu yöntemin rahim kanseri
olasılığını 4-7 kat arttırdığı bilinmektedir.

b. Erkeklerde yaş dönümü

Dramatik bir değişimle ortaya çıkmadığı için erkeklerde yaş dönümünü
belirlemek güçtür. Yaşlı erkekler cinsel yeterlilikte birtakım
değişimler gösterebilirler. Sertleşme (erection) eskisi kadar çabuk olmaz
ve boşalma (ejaculation) süresi ve gücü azalmıştır (Masters ve
Johnson, 1966). Kimi erkeklerin yakınmaları (sinirlilik, kızgınlık,
depresyon, dikkatini yoğunlaştırma güçlüğü, istek yokluğu) ile yaş dönümü
arasında doğrudan bir ilişki kurmak kolay değildir. Masters ve
Johnson (1966), erkeğin cinsel tepki yeteneğinin azalmasında aşağıdaki
psikososyal etkenlerin etkisinden söz etmektedir:

(1) Kadına ilginin, kadının çekiciliğinin yitmesine yol açan
uzun süreli ilişkiye bağlı tekdüzelik.

(2) Erkeğin mesleki uğraşları.

(3) Fiziksel ya da zihinsel yorgunluk.

(4) Aşırı alkol kullanımı.

(5) Eşlerden birinin fiziksel ya da ruhsal rahatsızlığı.

(6) Başarısızlığa uğrama korkusu.

Kültürel kalıpyargılar erkeklerin 40-50 yaşlarında birden bire
ciddi bir psikolojik bunalıma gireceklerini ileri sürmektedir. Erkeklerin
bu yaşlarda uğradıkları güçlükler bir tür "erkek menopozu"na mal
edilmektedir. Tıp adamları erkeklerde cinsel hormon üretimi azalmasından
söz ediyorlar, buna karşılık psikolog ve sosyologlar biyolojik
olmayan açıklamaları yeğliyorlar.

D.J. Levinson erkeklerin genellikle 35-45 yaşlarında bir dönüm
noktası yaşadığını belirtiyordu. Levinson'a göre erkek bu dönemi
değişmeden geçiremez, çünkü yaşamının bu döneminde değişik koşullarla
karşılaşmak durumundadır. Yaşlanmanın tartışılamaz ilk işaretlerini
görür, kendisi konusunda sahip olduğu düşleri ve imgeleri yeniden
değerlendirmek zorunda olduğu bir noktaya ulaşır. Ölüm gerçeği
de bir erkeği orta yaşlarında yeni düşünme yollarına zorlar. Yale
araştırmacıları bütün bu gelişmelerin ortasında cinselliğin de önemli
bir sorun alanı olduğunu buldular: Erkekliğin azalması olasılığından
ve fiziksel çekiciliğin azalmasından duyulan kaygı.

Masters ve Johnson'a (1966) göre, erkekler 50 yaşlarını geçtikten
sonra penisin dikleşmesi daha fazla zaman almaktadır. Ayrıca özellikle
60'ından sonraki erkeklerde sertleşme gençliklerinde olduğu gibi
tam ve güçlü değildir, maksimum dikleşme ancak orgazmdan az önce
gerçekleşmektedir. Yaşın ilerlemesiyle spermde, seminal sıvıda ve
sertleşme gücünde azalma olmaktadır. Eğer erkek cinsel yaşamında
gençliğinden beri yüksek bir etkinlik düzeyini korumuşsa ve akut ya
da kronik bir hastalığı yoksa, cinsel etkinliğini ileri yaşlara kadar
sürdürebilmektedir. Yine de yaşlı erkekler çok uzun süre uyarılmamışlarsa
cinsel tepki verme yetenekleri sürekli olarak azalabilmektedir.

c) Cinsel yaşam

Sağlıklı erkek ve kadınlar, cinsel isteğin yok edilmemesi ya da
cinsel eylemin engellenmemesi koşuluyla ileri yaşlara kadar cinsel
işlevlerini koruyabilmektedirler. Yaşlılar, kendi yaşlarındaki insanların
"sekssiz" olması gerektiği konusundaki toplumsal tanımları benimsediklerinde
haksız bir söylencenin kurbanı olmaktadırlar.

Kinsey'e ve Westoff'a göre, evli çiftler yirmi yaşlarında haftada
yaklaşık üç kez, otuzlarında yaklaşık iki kez, kırklarında bir buçuk
kez, ellilerinde bir kez ve altmışlarında yaklaşık on iki günde bir kez
cinsel ilişkide bulunmaktadırlar. Ancak, genel nüfusta dört haftalık bir
dönemde görülen ilişki sayısı 1965'te 6,8 iken, 1980'de 8.2'ye yükselmiştir.
Bu değişimin temel nedeni, gebeliği önleyici yeni yöntemlerin
bulunması ve yasal kürtaj hakkının kullanılması, dolayısıyla istenmeyen
gebeliklere bağlı anksiyetenin azalmasıdır. Toplumsal özgürlüklerin
artması, kadınların beklentilerinin değişmesi ve kitle iletişiminde
cinselliğin geniş ölçüde tartışılması da gelişmelere katkıda bulunmaktadır.

ABD'li erkekler yayınlar yoluyla cinsellikle daha fazla ilgilenmeye
yöneltilmektedirler. Louis Harris'in 18-49 yaşlarındaki erkekler
arasında yaptığı bir araştırma, erkeklerin % 49'unun cinselliği kişisel
mutlulukları için "çok önemli" bulduğunu gösterdi; yetişkin mutluluğuna
bağlanan etkenler listesinde erkeklerin % 17'si cinselliği en az
önemliler arasında saydı. Erkeklerden yaşamlarında kişisel olarak en
önemli üç değeri seçmeleri istendiğinde en çok belirtilenler şunlardır:
% 56 aile yaşamı, % 35 sağlık, % 32 iç huzur, % 25 aşk, % 19 iş, %
16 din, % 10 saygınlık, % 9 eğitim, % 8 seks. Amerikalı erkekler kendi
duyarlılık ve insanlıklarının daha fazla farkına varmaya başlamışlardır.
Sevecenlik, bağımlılık, zayıflık, acı gibi duyguları gittikçe artan
biçimde daha fazla tanımaya başlıyorlar. Yine de, erkeklerin çoğu ve
özellikle yaşlı erkekler bu tür "erkekçe olmayan" duyguları rahatça
konuşmaktan henüz çok uzakta.

Kadınlar ise kendi cinselliklerini günümüzde daha fazla farketmeye
başlamışlardır. Bugün kadınlar cinsellikten daha fazla hoşlanıyor
ve eşlerinden bunu istiyorlar. Hite'in araştırması kadınların %
95'inin ("frijit" olduklarını düşünenlerin bile) mastürbasyon yaptıklarında
orgazm olmaya yetenekli olduklarını göstermektedir. Tutumlardaki
bu değişimin kadın hareketlerinden etkilendiği de kuşkusuzdur.
Ancak, araştırmalar, erkeklerin cinsel etkinliğe daha fazla ilgi duyduklarını
ve daha fazla katıldıklarını ortaya koymaktadır. Evli olmayan
kadınların % 92'si cinsel etkinlikten sürekli olarak yoksun olduklarını
ve % 45'i hiç cinsel ilgi duymadıklarını belirtmişler; oysa evli olmayan
erkeklerin sadece % 18'i cinsel ilişkiden uzak ve sadece %15'i cinsel
ilişkiden yoksun. Bununla birlikte, günümüzün genç kadınları cinsel
yaşamla çok daha fazla ilgililer ve bu ilgi büyük olasılıkla yaşamları
boyunca sürecektir. Dolayısıyla, yaşlı yetişkinlerin cinsel tutum ve
davranışlarının gelecekte bugünkünden farklı olacağı söylenebilir.

Yaşlılık araştırmaları, cinsel ilgide ve etkinlikte azalma olsa bile,
yaşamın ileri dönemlerinin hiç de "sekssiz" olmadığını göstermektedir.
Örneğin, Newman ve Nichols'un araştırması, eşleriyle yaşayan
60-93 yaşları arasındaki 149 erkek ve kadından % 54'ünün cinsel
ilişkiyi hala sürdürdüğünü göstermektedir. Cinsel ilişkilerin yaşam
boyunca önemli ve haz verici olduğu saptanmaktadır. Deneklerini 67
yaşından 77 yaşına kadar izleyen bir başka araştırma, deneklerde cinsel
ilginin hiç azalmadığını göstermiştir. Ayrıca araştırmacılar, ileri
yaşlardaki cinsel ilginin -cinsel başarı gibi-, cinsel etkinliğin
düzenliliğine bağlı olduğu ve erken yıllardaki cinsel etkinlikle bağlantılı
olduğu konusunda görüş birliği içindedirler (Masters ve Johnson, 1966).

Yetişkinlerin cinsel sorunları bilimsel araştırmaya daha yeni yeni
konu olmaktadır. Pittsburg Üniversitesi'nin orta sınıftan yüz çift üzerinde
yaptığı bir araştırmada, kadınların yaklaşık yarısı ve erkeklerin
üçte biri cinsellikle ilgili sorunlar bildirdiler. Uyarılma güçlüğü bir
kadının cinsel doyumsuzluğunda en çok bildirilen sorundur, kadınların
yaklaşık yarısı bu güçlüğe sahiptir ve % 46'sı orgazma ulaşma
güçlüğü göstermektedir. Bu kadınların çoğu sevişme sırasında rahat
(relax) olmadıklarını söylemekte ve sevişmeden sonra en küçük bir
sevecenlik görmediklerinden yakınmaktadırlar. Erkeklerin en çok belirttiği
sorun (% 36) erken boşalmadır ve % 16'sı da ereksiyon olma ya
da sürdürme güçlüğü bildirmektedir. Master ve Johnson (1970), yaşlı
erkeklerin avantajının, genellikle boşalım denetiminin 50-70 yaş grubunda
30-40 yaş grubundakinden daha iyi olması olduğunu ileri
sürmektedir. Her iki eş de her cinsel ilişkide boşalmanın mutlaka gerekli
olmadığı gerçeğini kabul ettiklerinde cinsel ilişki daha doyurucu
olabilmektedir. Ayrıca, penisin sertleşmesinin gecikmesiyle vajenin
nemlenmesinin gecikmesi de birbirine denk düşmektedir.

Sonuç olarak, doyumlu cinsel ilişki kapasitesinin sağlıklı kişilerde
ileri yaşlara kadar korunduğu söylenebilir. Yaşlanan erkek için cinsel
etkinliği korumada en önemli etken cinselliğin genç yaşlardan itibaren
kararlılığıdır. Ne tür bir cinsel etkinliğin yaşandığı önemli değildir,
önemli olan cinsel etkinliğin başından beri sürekli ve üst düzeyde
tutulmasıdır. Aynı şekilde, kadınlar için de sonsuz bir cinsel etkinlik
ve anlatım kapasitesinden söz edilebilir. Etkin cinsellik kadının
menopoz öncesi yıllarıyla sınırlı değildir; kadın, düzenli ve etkili bir
uyarımla karşı karşıya olduğu sürece, tam cinsel etkinliğe ve orgazm
tepkisine her zaman yeteneklidir. Her iki cins için de cinsel kapasitenin
yitirilmesi genellikle cinsel etkinlik yokluğundan kaynaklanmaktadır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:31 AM

İİİ. ORTA YILLARDA TOPLUMSAL YAŞAM

Genç yetişkinlikte olduğu gibi orta yaşlılıkta da, kişinin başta gelen
iki büyük sorumluluğundan biri, benliğinin iç dünyasını düzenlemek,
diğeri de bir dış dünya örgütlemektir. Bu dış dünya aile, iş ve
toplumsal çevreden oluşmaktadır.

:::::::::::::::::

1. Aile

Genç yetişkinlik dönemi incelenirken, eş seçimi, ailenin kuruluşu,
karı-koca rollerinin benimsenmesi, ilk çocuğun doğuşu ve anababa
rolü üzerinde durulmuştu. Bu bölümde de orta yetişkinlik yıllarının
aile yaşam döngüsü incelenecektir. Çocukların yetiştirildiği bu dönem
ailenin aynı zamanda en çok uğraş verdiği dönemdir. Yetişen çocukların
aileye yüklediği ekonomik yük oldukça büyüktür. Aileyi geçindiren
kişi kazancının en yüksek düzeyine ancak 45-50 yaşları arasında
ulaşabilmektedir. Aileye çocukların katılması ekonomik yükü
arttırdığı gibi harcanan zamanı da arttırmakta, anababaya oturup başbaşa
konuşacak zaman bırakmamakta, yorgunluk ve iletişimsizlik cinsel
yaşamlarını da etkilemektedir. Bu ağır yükün altından ancak anababa
olmanın sorumluluğu ve özverisi ile kalkılabilmektedir.

Yetişkinlikteki aile yaşam döngüsünün evreleri ve bu evrelerde
geçen yıllar Tablo 17'de gösterilmiştir.

Okul çağında çocukları olan ailelerde çocuk, okul, sokak, komşu
ilişkilerini yaşayarak böylece yeni yaşam alanlarına girmektedir. Çocuk
yeni çevrelerde yeni deneyimler edinirken aile de onun gidiş
gelişlerindeki güveni sağlamaya çalışmaktadır. Bu dönemde aileler
okul ve eğitim konusunda da oldukça bilgi ve görüş sahibi olurlar. Ergen
çocuğu olan ailede ise ergenlik, hem aile hem de çocuk için en zor
dönemlerden biridir. Ergen, ailenin çocukluktan beri telkin ettiği pek
çok kuralı sınamaya başlar. Aile ergene hem duygusal destek sağlamak,
hem de belirli sınırlar içinde bağımsızlık vermek arasındaki nazik
dengeyi tutturabilmek zorundadır. Bu dönemde baba dışarda işiyle
uğraşmaktadır, ergen de çoğu zaman evin dışındadır. Anne ise evdedir
ve çok çalışmaktadır. Yorgun anne ve babanın karıkoca ilişkisi epeyce
zorlaşmıştır ve bunalım evrelerinden geçmektedir. Evliliğin ilk yılları
gibi 40-45 yaşlar arası da boşanmaların en çok olduğu dönemdir. Ailenin
yerleştirme merkezi olarak işlev gördüğü sonraki dönemde çocuklar
evlenerek ya da işe girerek evden ayrılmaktadırlar. Çocuklar
evde olmadığından anababa birbiri için sadece karıkoca rolünü oynamak
durumundadır. Babanın mesleğinin doruk noktasında olması, annenin
evde yalnız kalması ve bu arada menopoza girmesi nedeniyle ailede
zor günler yaşanabilir. Anababalık sonrası aile ya da "boş yuva"
çocukların yerleştirilmelerinden emekliliğe kadar geçen sürede yaşanır
ve aşağı yukarı 15 yıl sürer. Karıkoca sonunda başbaşa kalmış, ailenin
ekonomik durumu rahatlamıştır. Kimileri için bu dönem evliliğin
ilk yıllarına dönüş gibidir, kimileri içinse bir sıkıntı ve çöküntü dönemi
olabilir. Bu döneme ulaşmış aile iki görevle yüklüdür: Kendi
yaşlı anababalarına bakmak ve kendi çocuklarının çocuklarına büyükbaba,
büyükanne olmak.

Tablo 17

Yetişkinlikte Aile Yaşam Döngüsü Evreleri

Evreler - Yıllar

1. Evli çift (çocuksuz) - 2 yıl

2. Çocuklu aile (ilk çocuk. doğum-30 ay) - 2.5 yıl

3. Okulçağı öncesi aile (ilk çocuk. 30 ay-6 yaş) - 3.5 yıl

4. Okulçağı ailesi (ilk çocuk. 6-13 yaş) - 7 yıl

5. Ergen çocuklu aile (ilk çocuk. 13-20 yaş) - 7 yıl

6. Yerleştirme yeri olarak aile (ilk çocuğun ayrılmasından
son çocuğun ayrılmasına kadar) - 8 yıl

7. Orta yaşlı anababalar (boş yuvadan emekliliğe kadar) - 15 yıl

8. Aile üyelerinin yaşlanması (emeklilikten eşlerin ölümüne
kadar) - 10-15 yıl

Kaynak: E.G.Duvall, Family Development, 1971, aktaran Schiamberg
ve Smith, 1982.

Neugarten ve Weinstein, orta sınıftan 50-60 yaşlarındaki deneklerde
büyükbaba ve büyükanne olma doyumunu ve biçimlerini araştırmıştır.
Bulgular, deneklerin dörtte üçünün büyük-anababalıktan doyum
bulduklarını, üçte birinin ise rahatsızlık ve düşkırıklığı yaşadıklarını
göstermektedir. Bu rolün anlamı deneklerce farklı yorumlanmaktadır.
Kimileri bu rolü bir tür biyolojik yenilenme (torunlarında yeniden
gençleşme) ya da biyolojik süreklilik (aile çizgisinin sürmesi) olarak
görmektedir; kimileri bu rolün bir tür duygusal doyum olanağı
verdiğini belirtmektedir (iş güç yüzünden geçmişte kendi çocuklarına
veremediğini şimdi torunlarına vermek). Kimileri torunları için kaynak
insan oldukları duygusunu taşırken, diğerleri de çocuklarından elde
edemediklerini torunlarından bulmayı ummaktadırlar. Çok sayıda
olan kimileri de torunlarından oldukça uzaktırlar ("çok güzel bir olay
ama hiç vaktim yok!").

Neugarten ve Weinstein 5 tür büyükanababalık biçimi saptamışlardır:
a) Keyif arama ilişkisi: Torunlarıyla sadece sevmek için ilgilenirler,
onların bakımından ve yetiştirilmesinden sorumlu olmazlar. b)
Resmi ilişki: İlişki çok azdır, sadece belirli günlerde buluşmayla sınırlı
kalır. c) Vekil anababa olma ilişkisi: Ölüm, ayrılma, boşanma
gibi nedenlerle torunlara bakmayı üstlenmek söz konusudur. d) Ailenin
sağduyusu olma ilişkisi: Büyükanne ya da babanın beceri ve deneyimlerinden
yararlanma, akıl isteme ilişkisidir. e) Uzak ilişkiler: Toplumsal
ya da coğrafi açıdan aralarında uzun mesafe olanların ilişkisidir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:31 AM

2. İş ve Meslek

Aile ve iş yaşamının birbiriyle sürekli etkileşim içinde olan sistemler
olduğu daha önce belirtilmişti. Aile yaşam döngüsü gibi bir de
iş yaşamı döngüsü olduğu daha önce açıklanmıştı. Kimmel (1974), tipik
bir iş yaşamı döngüsünde üç büyük dönüm noktası olduğunu belirtmektedir:
İşe giriş, ilerleyen yıllar, emeklilik.

A. İşe girme ve işte ilerleyen yıllar

İşe girme bir meslek seçimi sürecinin ardından ulaşılan dönüm
noktasıdır ve genç yetişkinlik yıllarında yaşanır. İş yaşamının ilerleyen
yıllarında bir dönüm noktası ve bir bunalım daha ortaya çıkar. Bu
bunalım bir bakıma işe girişte yaşanan bunalıma benzer. Orta yıllarda
birey gelecekteki olanaklarını değerlendirdiği bir noktaya gelir. Bu
bunalımın işe girişteki bunalımdan farkı "kariyer saati"ne dayanmasından
doğar. Bu saat "toplumsal saat"e benzer ve bireyin meslekte
tam saatinde olduğuna ya da zamanın gerisinde kaldığına ilişkin öznel
duygusunu dile getirir (ilk kitabını elli yaşından sonra yazmaya başlayan
öğretim üyesinin duyguları gibi). Birey, orta yıllarda 45-55
yaşları arasında emeklilikten önce kaç yılı kaldığının birden farkına
varır ve amaçlarına ulaşmadaki hızını değerlendirir. Eğer oldukça geride
kalmışsa ya da amaçları gerçekçi değilse, çok geç kalmadan işini
değiştirmeye ya da amaçlarını daha gerçekçi kılmaya karar verir. Orta
yıllarda insanlar yaşam çizgileri ile meslek çizgileri arasında sıkı bir
ilişki olduğunu algılarlar. Meslek beklentileri ile meslek başarıları
arasındaki farklılık yaşın -yaşlanmanın- farkına varılmasına neden
olur. Orta yıllarda meslek amaçlarının değerlendirilmesinin yanısıra,
Neugarten'in belirttiği gibi, başarı, yeterlilik, denetim altına alabilme
duygusu da söz konusudur. Orta yıllarda başarılı olanlar geçmiş
deneyimlerinden kaynaklanan çok gelişmiş bir karar verme yeteneğine
de sahiptirler. Neugarten'in başarılı deneklerinden çok azı yeniden
genç olmak istediklerini söylemişlerdir. Yaşam döngüsünün orta yıllarında
yaşanan bu olaylarda yine bir benlik değişimi söz konusudur.
Genel olarak, meslek basamaklarında her yeni adım, yeni bir çevre getiren
her terfi, yeniden toplumsallaşmayı gerektiren her yeni iş benlikte
değişimlere neden olur ve bu değişimler her zaman yeni benlikle
içsel benliğin bütünleşme sürecini harekete geçirir.

B. Emeklilik

Emeklilik orta yıllardan yaşlılığa geçişi belirleyen toplumsal bir
dönüm noktası olduğu için yetişkin gelişiminde önemli bir aşamadır.
Emeklilikteki geçiş erinlikteki geçişe benzetilebilir; ancak, erinlikte
biyolojik etkenlerin ağır basmasına karşılık, emeklilikte toplumsal etkenler
daha önemlidir. Emeklilik ayrıca, çalışmanın sona ermesiyle
boş zaman döneminin başlamasını da belirler.

Carp'a göre emeklilik olgusunun üç temel yönü vardır: Olay,
statü ve süreç olarak emeklilik. Emeklilik her şeyden önce bir geçiş
noktasını gösteren bir olaydır. Üretimin artması emeklilik yaşını indirmekte,
yaşam süresinin uzaması da emeklilik süresinin uzamasına neden
olmaktadır. Bir toplumsal konumdan diğerine bu geçiş bir tür geçiş
töreniyle de belirlenebilir, kimilerinin emekliye ayrılışı basına da
yansıyabilir. Yine de emeklilik kesin bir toplumsal anlamı olmayan
bir toplumsal olaydır; anlamı daha çok bireyin toplumsal yaşam alanı
ile sınırlıdır. Öte yandan, emeklilik bir statü olarak da
değerlendirilebilir. Emeklilik olayının ardından birey, kendine özgü rolleri,
beklentileri ve sorumlulukları olan yeni bir toplumsal konuma geçer. Bu
değişim üstlenilen rollerde ve yaşam standardında bir düşüşü de içerir.
Bu nedenle, emekli statüsüne geçiş toplumsal konumda olumsuz bir
değişimdir. Azalan rollere ve artan boş zamana karşın toplumsal değişim
olumsuz yöndedir. Buna karşılık, emeklilik için gerekli çalışma
süresinin azalması ve yaşam süresinin uzaması nedeniyle bu statüde
yaşayanların sayısı da gittikçe artmaktadır. Dolayısıyla, gelecekte
emeklilik statüsünün daha doyurucu olması beklenebilir. Toplumun
bütün yaşlar için boş zaman etkinliklerine verdiği önem arttıkça,
emekli insanlar çevrelerine yararlı yeni roller üstlendikçe emekliliğin
toplumsal değeri de yükselecektir. Emeklilik bir süreç olarak da kabul
edilebilir. Bu süreç yeni statüye hazırlanılmasını ve bu statü
değişikliğinin getirdiği yeniden toplumsallaşmayı içermektedir. Bu bakış
açısından, emeklilik sürecindcki biyolojik, psikolojik ve toplumsal
etkenlerin önemi vurgulanabilir. Bu süreci anlamak, sadece olayın etkisini
değil, aynı zamanda bireyin özelliklerini, geçmekte olduğu yeni
statünün özelliklerini de anlamayı gerektirir.

a. Biyolojik Etkenler. Emekliye ayrılmada biyolojik etkenlerin
önemli bir payı vardır. Emeklilerin hemen hemen yarısı kötü
sağlık koşulları nedeniyle emekliye ayrılmış kişilerdir. En kötüsü de,
bu kişilerin aynı nedenle boş zaman etkinliklerine katılamamalarıdır.
Bireyin emeklilikte yeterince doyum bulabilmesinde biyolojik düşüş
önemli bir etkendir; öte yandan, hastalık da biyolojik düşüşe bağlı
temel bir etkendir. Eğer belirli bir hastalık yoksa yaşa bağlı değişim
de az olmaktadır. Örneğin, emeklilikten sonra başlayan akıl hastalığı
çoğu zaman fiziksel bir hastalığın ardından gelir ve hastalığın yol
açtığı toplumsal yalıtılmışlık emeklilikten çok hastalığa bağlıdır.
Benzer biçimde, emeklilikten sonra ortaya çıkan depresyon geçici bir
durumdur ve fiziksel hastalığı birkaç yıl sonra izleyen depresyonun
aksine hastanelik düzeye gelmez. Şu halde, hastalık çok önemli bir biyolojik
etkendir ve insanın fiziksel sağlığı emeklilikteki doyumlarını,
rollerini, kendini algılayışını etkiler. Emekli kişi sürekli tıbbi bakıma
gereksinme gösteriyorsa, bağımsızlık duygusunu, özsaygısını, yeterlilik
duygusunu, anlamlılık duygusunu koruması da oldukça güçleşecektir.
Ancak, tıp bilimi henüz emekliye ayrılma ile hastalık başlangıcını
birbirinden kesinlikle ayırabilecek düzeyde değildir.

b. Sosyo-kültürel Etkenler. Birey için emekliliğin anlamı,
büyük ölçüde, emekliliğin toplumsal etkenlerinden ve kültürel tanımından
etkilenmektedir. Örneğin, emeklilik rollerde ani değişime neden
olduğundan, bu değişimin isteyerek ya da zorunlu olarak ortaya
çıkması emekliliğin bireyin gözündeki anlamını da etkileyecektir. Bu
değişimin anlamı emeklilik statüsünün özelliklerinden de etkilenecektir.
Araştırmalar, yüksek gelir, eğitim ve mesleki statü sahibi kişilerin
uzun süre çalıştıklarını; emekliliği isteyenlerin emekli olmaya istekli
olmayanlardan daha önce emekli olduklarını, kadınların emekliliği erkeklerden
daha az istediklerini ortaya koymaktadır. Bu karmaşık
örüntüler emekliliğin ancak bireyin yaşam alanı içinde kavranabileceğini
göstermektedir. Örneğin, emeklilikteki yüzde elliye yakın gelir
düşüşüne karşın emeklilik gelirinin yeterli bulunması, ileri yaşlarda
ortaya çıkabilecek hastalıkların dikkate alınmaması yüzünden olabilir.
Deneklerin yeterli gelir kavramları gençliklerinde yaşadıkları ekonomik
sıkıntılardan etkilenmiş olabilir (cohort-bölük etkisi). Yararsızlık
duygusunun artışı söz konusu ise de, emeklilerin çoğu böyle bir duygudan
söz etmemektedirler; "yaşam doyumu" duygusunda emekli
olanlarla olmayanlar arasında hiç fark bulunamamıştır. Erken emekli
olanlar geç olanlara oranla emeklilikten daha hoşnut olma eğilimindedirler.
Yaşam doyumunda, emeklilikten önce emeklilik konusundaki
duygular, emekliliğin istemli ya da zorunlu olmasından daha etkilidir.
Araştırmalar, emeklilik konusunda yaygın olarak beklenen olumsuz
sonuçlar doğrultusunda bulgular vermemektedir. Tam tersine, emekli
insanların toplumdaki yeni konumlarına bağlı olumsuzluklara hoşgörüyle
baktıkları ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni, emeklilik değişiminin
daha önceki değişimlerden farklı ama daha korkunç olmaması
olabilir. Üstelik emekliler, Darwin'ci anlamda, daha önceki bütün
değişimleri, bunalımları, güçlükleri atlatabilmiş en güçlülerdir.

Kuşkusuz, emeklilik sürecindeki bazı değişiklikler bu olayı travmatik
hale getirebilir. Emeklilik sırasal bir düzen içinde ilerleyen bir
meslek yaşamının son aşaması ise ve birey mesleğini tamamlamış olma
duygusuyla emekli oluyorsa sorun yoktur; ama, emekliliğin düzensiz
bir biçimde ortaya çıkması, belirli bir geçiş süresine olanak vermemesi
durumunda bunalım söz konusu olabilir. Yine de, kötü bir
işten ayrılınıyorsa ve daha iyi şeyler yapılabilecekse emeklilik olumlu
bir geçiş olabilir. Emeklilik ve aile ilişkilerinin etkileşimi de önemlidir.
Eş yaşıyorsa emeklilik çifti daha yoğun bir ilişkiye sokabilir.
Genel olarak çiftler için emeklilik yıllarının mutlu geçtiği söylenebilir.
Ancak bazen de tersi olmakta, daha önce biriken nefret su yüzüne
çıkmaktadır. Daha önce kendi iş dünyasında yaşayan erkek emeklilikle
birlikte karısının yaşam alanına girer ve bu alanın paylaşılmasında
sorunlar belirebilir.

Emeklilik araştırmaları emekliliğin önceden planlanmasının önemini
vurgulamaktadır. Bu planlama, emeklilik sonrası gelir kaynaklarını,
boş zaman ilgilerini, çevrede üstlenilecek yeni rolleri ve ilişkileri
düzenlemeyi ve emekliliğe ilişkin bir bilinç geliştirmeyi içermektedir.
Bu süreç zaman aldığı için önceden planlanması gerekli görülmektedir.

c. Psikolojik Etkenler. Emeklilik döneminde bireyin mesleğe
ve aileye katkısını değerlendirmesi önem taşır. İşte ve ailede önemli
şeyler üretmiş olmaya bağlı doyum duygusu sonraki döneme taşınacak
önemli bir etkendir. Ketlenme ve verimsizlik duygusu ise emekliliği
zorlaştıracaktır. Üretkenlik olanağı emeklilikle sona ermez; bütünlük
duygusu da sadece emeklilik sonrasına örgü değildir. Yaşam
döngüsünün evreleri birbiri üstüne gelir ve temel yaşantılar birbirini
bütünler. Örneğin emeklilik Erikson'un kuramında sonraki dönemin
özelliği olan "bütünlüğe karşı umutsuzluk" bunalımının önemini arttırır.

Emeklilikle birlikte birey, içinde önemli bir rol oynadığı ve kararlar
verdiği karmaşık dünyadan daha az karmaşık bir dünyaya geçer.
Daha çok boş zamanı, daha az görevi vardır. Bu geçişin etkisini,
önceden planlama kadar, kişilik özellikleri de belirler. Reichard, Livson
ve Peterson, emekliliğe iyi uyum gösteren üç kişilik tipi ve kötü
uyum gösteren iki kişilik tipi ayırt etmektedirler. İyi uyum sağlayan
kişiliklerden birincisi "olgun" diye adlandırılan kişiliktir. Bunlar
yaşlılığa kolaylıkla giren, kendilerini gerçekçi bir biçimde kabul eden,
kişisel ilişkilerinde ve etkinliklerinde doyumlu kişilerdir. İkinci grup
"salıncaklı sandalye insanları" diye adlandırılmaktadır; bunlar
edilginlikleri nedeniyle emeklilikteki sorumluluktan kurtulma olanağını
sevinçle karşılayan ve köşelerine çekilmeyi yeğleyen insanlardır. "Zırhlı"
olarak adlandırılan üçüncü grup, anksiyeteye karşı düzenli işleyen
bir sistem geliştirerek yaşlılığın edilginliğini ve çaresizliğini
atlatabilen, fiziksel gerilemeyi yenebilmek için sürekli etkin olmayı
yeğleyen kişilerden oluşur; bu insanlar güçlü savunmalarıyla yaşlanma
korkusundan kurtulmuşlardır. Yaşlanmaya kötü uyum gösterenler arasında
en büyük grubu "kızgınlar" adı verilen insanlar oluşturur. Daha önce
amaçlarına ulaşamamış olmaktan dolayı kızgın, düşlerini
gerçekleştiremedikleri için başkalarını suçlayan, yaşlanmakla bağdaşamayan
insanlardır bunlar. Diğer uyumsuz grup ise, geçmişe bakıp düş kırıklığı
ve başarısızlık gören, ama kızgınlıklarını kendi içlerine çevirmiş,
kendilerini suçlayan, yaşlandıkça daha depresif olan, değersizlik duyguları
duyan kişilerden oluşmakta ve "kendilerinden nefret edenler" diye
adlandırılmaktadır. (Bu kişilik özellikleri yaşlılıktaki bireysel gelişim
incelenirken yeniden ele alınacaktır.)

Bu veriler, insanın kişilik üslubunun oldukça tutarlı olduğunu ve
emeklilik gibi bir dönüm noktasında da aynı biçimde tepki verdiğini
ortaya koymaktadır (D.C. Kimmel, 1974).

Özetle, şunları söyleyebiliriz: Emeklilik insan yaşamındaki dönüm
noktalarından biridir. Emekliliğin doğurabileceği sorunlar toplumsal,
kültürel, ekonomik ve kişisel özelliklere bağlıdır. Esnek bir
kişilik yapısına sahip kişiler emekliliğe de kolayca uyum sağlayabilirler.
Emekliliğe önceden hazırlanmak da önemlidir, böyle bir hazırlık
yapmamış kişilerde boşluk, anlamsızlık, işe yaramazlık duyguları
oluşabilir. Tıptaki gelişmeler ortalama insan yaşamını uzattığından
günümüzde emeklilik dönemi de uzamaktadır. Ne var ki, kişilerin
uzayan bu döneme uyum sağlamalarını kolaylaştırma yolunda önemli
adımlar atıldığı söylenemez. Araştırmalar, yaşlanmakta olan kişilerin
sağlıkları izin verdiği sürece çalışmayı yeğlediklerini göstermektedir.
Bunun nedenleri arasında, ekonomik zorunluluk, toplumsal baskı,
başka ne yapacağını bilememe, kişiliğini ancak işinde bulma vb. sayılabilir.
Bazı kişiler için iş salt gelir getirdiği için önemlidir, böyle düşünen
kişinin işi ona gelişim açısından herhangi bir katkıda bulunmaz.
Buna karşılık bazı kişiler için yaptıkları iş parasal katkıdan daha
önemli değerler sağlar, kendine güveni arttırır, topluma katılımı güdüler.
Emeklilik bu ikinci tür kişiler için diğerleri için olduğundan
daha zor bir dönem olabilir. Emeklilik karşısındaki tutumları etkileyen
etkenler şunlardır: Sağlık durumu, işe karşı tutum, emeklilik türü,
emekliliğe hazırlanma, emeklilikte gelir düzeyi, ailenin tutumu.

Bütün bu bilgiler emekliliğin yalıtılmış bir olay değil, bir dizi
evre içeren bir süreç olduğunu göstermektedir. R. C. Atchley emeklilik
yaşantısının geçirdiği evreleri belirlemiştir (bk. Tablo 18). Bazı
kişiler birtakım evreleri atlarlar, kimileri de tekrar ederler. Emeklilik
öncesi evresinde insanlar kendilerini işlerinden duygusal olarak
uzaklaştırmaya ve emeklilik yaşamı hakkında düşlemler kurmaya başlarlar.
Balayı evresi iş bırakıldığında ve düşlemleri gerçekleştirmeye girişildiği
zaman başlar. Düşlemleri gerçekçi olmayan kişiler daha sonra
uyanma evresine girerler. Uyanmış emekliler düşlemlerini bırakıp
gerçekçi seçimler aramaya başladıklarında yeniden yönelim evresine
ulaşırlar. Bu evre genellikle emekliliğin ikinci yılının sonunda ortaya
çıkmaktadır. İnsanlar doyumlu bir yaşam üslubunu bulduklarında da
kararlılık evresine girmektedirler. Bu kişiler kendilerine uygun bir
emeklilik rolünü başaran kendine yeterli yetişkinlerdir. Emekliliğe
ilişkin gerçekçi beklentilerle emekli olan kişiler balayı evresinden
doğrudan doğruya bu evreye geçebilirler. Bitirme evresinde insanlar
emeklilik rolünün dışına çıkarlar. Kimileri çalışmaya geri döner; çoğu
için bu rol hasta ve zayıf düştüklerinde sona erer; artık kendilerine
bakmaya yetenekli olmadıkları için hasta ve zayıf rolünü üstlenmeleri
gerekmektedir (Hoffman ve ark., 1994).

Tablo 18

Emekliliğin Evreleri

Evre - Özellik

Emeklilik öncesi - Emekliliğe duygusal bakımdan hazırlanma

Uyanma - Emeklilik öncesi düşlemlerin gerçekleştirilmesi

Yeniden yönetim - Gerçekçi seçimlerin araştırılması

Kararlılık - Emekliliğe başarılı uyum

Bitirme - Çalışmaya yeniden dönme ya da hasta
ve zayıf olma rolüne sığınma

Kaynak: Atchley, 1976. Aktaran Hoffman ve ark., 1994.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:31 AM

3. Toplumsal Çevre

Orta yaşlılıkta insanların toplumsal ilişkileri bir bakıma onların
toplumsallaşma yeteneklerinin de anlatımıdır. Toplumla ilgili etkinliklerin
pek çok türü vardır: Siyasal, dinsel etkinlikler, dernek ya da kulüp
üyeliği, eğlence toplantıları, vb. Bu etkinlikler sosyo-ekonomik
düzeyle yakından ilişkilidir. Gelir düzeyleri yüksek olanların toplum
içinde daha etkin oldukları bilinmektedir.

Orta yaşlılığın gelişim görevlerinden biri de "arkadaşlık" sanatına
ulaşmaktır. Orta yaşlılıkta kişi arkadaşlık konusunda daha seçici olmakta,
ama arkadaşlıktan beklentilerini daha çok gerçekleştirmektedir.
Özellikle streslerle dolu dönemlerde yetişkinler için arkadaşlık
çok önemli olmaktadır. Yakın arkadaş yetişkinin en güvendiği ve
önem verdiği kişidir. Knox yetişkin arkadaşlığının temel boyutları olarak
şunları göstermektedir: 1) En önemli boyut "yaşantı benzerliği"dir
ve deneyim, etkinlik, ilgi paylaşımını içerir. 2) İkinci boyut
"karşılıklılık"tır ve destek olma, bağlılık, kabul edicilik ve güvenirlik
özelliklerini içerir. 3) Üçüncü boyut birlikte haz duyma özelliğini içeren
"uyuşabilme" boyutudur. 4) Dördüncü boyut "yapısal"dır ve coğrafi
yakınlığı, sürekliliği ve uygunluğu içerir. 5) Beşinci boyut, kimi
arkadaşların yarattıkları hayranlık ve saygınlık nedeniyle model olma,
rehberlik etme özelliğiyle ilgilidir (Schiamberg ve Smith, 1982).

Neugarten (1980), günümüz Amerikan toplumunda orta yaşlıların
"belki Amerika'nın sahip olduğu ilk gerçek boş zaman değerlendiricileri"
olduğunu söylemektedir. Boş zamanın toplum ve bireyler
için ne anlama geldiği sorulabilir. Boş zaman, daha fazla TV izlemek,
daha fazla yolculuk yapmak ya da arkadaşlarla daha fazla birlikte olmak
demek midir? Yoksa eğitime, sanatlara, toplumsal hizmetlere daha
fazla zaman ayırmak anlamına mı gelmektedir? Bu sorular, her bireyin
kendi boş zamanını değerlendirme kararını kendisinin vereceği
biçimde yanıtlanabilir. Ancak, her bireysel kararda toplumun da payı
olduğu kuşkusuzdur. Toplumsal değerler boş zamanın tanımlanmasında
etkili olmaktadır. Örneğin, boş zaman ne anlama gelmektedir, çalışılmayan
zamanla boş zaman, serbest zamanla boş zaman aynı şeyler
midir? Boş zamanın (leisure) tanımlanmasının çok zor olduğu ilgili
yayınlarda vurgulanmaktadır. Kelly, üç farklı boş zaman türü olduğunu,
bir de boş zaman olmayan çalışılmayan zaman türü bulunduğunu
belirtmektedir. 1) "Koşulsuz boş zaman", özgür olarak seçilen
ve işe bağlı olmayan boş zamandır. Tek saf boş zaman tipi olarak
ideal bir boş zamandır. Bir etkinliği gönlünce seçmek ve yapmak bu
türe girer, ama iş sıkıntılarından kaçmak bu türe girmez. Etkinliğin anlamı
ve seçme özgürlüğü bu tür için çok önemlidir. 2) "Koşullu etkinlik",
yine özgür olarak seçilmiş, fakat herhangi bir biçimde işle
bağlantılı olan etkinliktir. Boş zamanında bilimsel bir dergi okuyan
profesörün etkinliği buna en güzel örnektir. Bir iş adamı gönlünce
golf oynamak için golf sahasına gitliğinde bu etkinlik ikinci türe girer.
Üçüncü tür, tam anlamıyla özgürce seçilmiş olmayan, ama işle doğrudan
bağlantısı da bulunmayan "tamamlayıcı etkinlik"tir. Bu tür etkinlik,
gönüllü örgütlere (meslek birlikleri, kulüpler, vb.) girme ya da
topluluk etkinliklerine (okul-aile birliği, vb.) katılma biçiminde
olabileceği gibi, sosyo-ekonomik statüde ilerleme, eğitimini geliştirme
biçiminde de olabilir. "Hazırlık ve ödünleme" etkinlik türü, işle bağlantılı
ve serbestçe seçilmiş olmayan, dolayısıyla boş zaman etkinliği
sayılmayan türdür. Örneğin, işi yüzünden TV izlemekten başka bir
şey yapamayan kişi, müşterilerini ağırlamak zorunda olan satıcı,
yarınki dersini hazırlayan öğretmen boş zaman etkinliğinde bulunuyor
sayılmamaktadır. Bu etkinlikler doğrudan işle ilgilidir ve iş tarafından
belirlenmektedir.

Kimmel (1974), normal bir kişinin neleri yapmaya yetenekli olması
gerektiği sorusuna Freud'un verdiği yanıtı bugün biraz değiştirmek
zorunda olduğumuzu söylemektedir: Normal bir kişi sevmeye,
çalışmaya ve boş zamanını değerlendiımeye yetenekli olmalıdır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:32 AM

IV. YETİŞKİN EĞİTİMİ

Bu bölümde, günümüzde yetişkinlerin yeniden eğitimi, sürekli
eğitim, yaşamboyu eğitim gibi adlarla anılan etkinliği, iki açıdan ele
alacağız. Bunlardan birincisi eğitime yeniden dönen yetişkinler konusu,
ikincisi de okuma-yazma bilmeyen yetişkinlerin eğitilmesi sorunudur.
Birinci konuyla ilgili olarak Perlmutter ve Hall'dan (1992) aşağıya
aldığımız parça ileri yetişkinlikteki eğitimin anlamını çok iyi
açıklamaktadır.

"Pek çok gerontolog sürekli eğitimin yaşlılık yıllarının
kalitesini büyük ölçüde iyileştireceğine inanmaktadır.
Eğitim bilgi sağlar, ama aynı zamanda tutumları, inançları,
davranışı etkileyen bir toplumsallaşma etkeni olarak
uyarır ve etkide bulunur. Yaşlı öğrencilerin amaçları
onların eğitimin değerinin farkında olduğunu göstermektedir.
Kimi yaşlı öğrenciler, bedenlerinde ve davranışlarında
olgunlaşmanın ve yaşlanmanın sonucu olan
değişimleri anlamalarına ve belki de ödünlemelerine
yardımcı olacak bilgiyi ararlar. Kimileri de eskiliğiyle
onları tehdit eden teknolojik ve kültürel değişimi anlamaya
çalışırlar. Bu değişimlerin kişisel sonuçlarına karşı
bilgideki ve becerilerdeki kuşak farklılıklarını en aza
indirecek dersler alarak savaşabileceklerdir. Kimileri
belki bir ikinci -ya da üçüncü- mesleğe girmelerini sağlayacak
yeni mesleki beceriler kazanırlar. Kimileri de
eğitimi anlamlı emeklilik rolleri geliştiren bir kişisel
gelişme ve doyum aracı olarak kullanırlar." (Perlmutter
ve Hall, 1992).

Perlmutter ve Hall'ın (1992) belirttiği gibi, okulun yaşlı yetişkinlere
kapılarını açması oldukça gecikmiştir. Bunun nedenlerinden biri
yaşlılık karşısındaki tutumlarımızdır. Yakın yıllara kadar yaşlanma
düşüş, bozuluş ve ölümle eşanlamlı sayılıyordu. Şimdi artık yaşlı kişilerin
de eğitimden yararlanabileceği kabul edilmektedir.

Yetişkin eğitimi etkinliklerine genellikle genç ve orta yaşlı yetişkinlerin
katıldığı bilinmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Nüfus
Bürosu'nun 1990'da bildirdiğine göre, bu ülkede orta yaşlı (35-54 yaşlar
arasındaki) yetişkinlerin yüzde 17'si ve 54 yaşından büyüklerin
yaklaşık yüzde 6'sı okula yeniden dönmektedir. Yetişkinlerin eğitime
yeniden katılma nedenleri çok çeşitlidir, amaçları ise yaşla çok az
değişmektedir. Genç yetişkinler iyi bir iş, bir genel eğitim sahibi olmak,
daha fazla para kazanmak istediklerini belirtirken, daha yaşlı yetişkinler
topluma katkıda bulunma, daha kültürlü bir kişi olma, daha fazla
para kazanma isteklerini dile getiımektedirler; ilginç şeyler öğrenme,
ilginç kişilerle tanışma niyetleri de belirtilmektedir. Willis (1985)
yetişkinlerin eğitimlerinde bellibaşlı beş amaç saptamaktadır. Birincisi,
yetişkinlerin kendilerini ikinci bir mesleğe hazırlamalarıdır. Bunlar
erken emekli olan, işinden bıkan, mesleğine ilgisini yitirmiş kişilerdir;
bazıları da yıllarını çocuk yetiştirmeye verdikten sonra iş pazarına giren
kadınlardır. İkincisi, eğitimden toplumsal-kültürel değişimi anlama
aracı olarak yararlanmaktır. Toplumsal ve teknolojik değişimlerin
yarattığı tehdide karşı savaşabilmek için onları anlamak gerekmektedir.
Hızlı değişim, özellikle kişisel denetimin yitirildiğini telkin ettiği
durumlarda tehdit edici olabilmektedir. Sürekli ya da yaşamboyu
eğitimin geleneksel hedefi yetişkine bu değişimi kavrama yollarını
sağlamaktır. Üçüncü amaç, teknolojik ya da sosyokültürel eskimeye,
modası geçmeye karşı savaşmadır. Gelişmiş ülkelerde sanayi ya da iş
dünyası bu tür bir yetişkin eğitimini elemanlarına kendisi sağlamaktadır
(en bilinen örnek büro memurlarına bilgisayar kullanımının
öğretilmesidir). Dördüncü eğitim amacı doyumlu emeklilik rollerinin
yaratılmasıdır. Burada amaç ekonomik yarar sağlamak yerine
kişisel doyuma ulaşmaktır (hobiler, boşzaman ilgileri geliştirmek gibi).
Son olarak, yaşlı yetişkinlerin önemli bir amacı da yetişkinliğin
biyolojik ve psikolojik değişimlerini kavramaktır. Öğrenme, bellek, sorun
çözme alanlarındaki düşüşleri önlemek için geliştirilen bilişsel
stratejiler yetişkinlere öğretilebilmektedir. Bilişsel alandaki birçok
araştırma kişinin eğitim düzeyinin yaşından çok daha etkili olduğunu
göstermektedir.

Varolan eğitim programları ile yaşlı öğrencilerin gereksinmeleri
arasındaki kopukluğu gidermek için doğrudan onlara yönelik programlar
hazırlanmaktadır. Bunlardan biri Amerika Birleşik Devletleri'nde
60 yaşını geçmiş kişiler için düzenlenen, yoğun olmayan, kısa
süreli bir programdır. "Elderhostel" adını taşıyan bu programda konular
mimariden genetik mühendisliğine, deniz ekolojisinden beyzbol
edebiyatına kadar çok çeşitli alanlara yayılmaktadır. Araştırmalar, 71-86
yaşlar arasındaki bazı "yaşlı" öğrencilerin bu derslerden en fazla
yararlananlar olduğunu göstermektedir.

Öte yandan, okur-yazar olmayan yetişkinler sorunu dünyamızın
hala ciddi bir sorunudur. Söz gelimi, Birleşmiş Milletler'e mensup 158
ülke içinde Amerika Birleşik Devletleri bile okur-yazar nüfus sıralamasında
kırk dokuzuncu sırayı almaktadır. 1970'lerde bu ülkede nüfusun
üçte birinin okumaz-yazmaz olduğu kestiriliyordu; on yıl sonra
bu oran yüzde on üç dolaylarındaydı. Ancak bir ülkede okumaz-yazmaz
yetişkinlerin sayısını belirlemek sanıldığı kadar kolay değildir.
Bu konudaki kestirimler, hiç okuma-yazma bilmeyenlere mi, yoksa
temel okuma-yazma becerisine sahip olup da bunu üretici bir biçimde
kullanmayanlara mı bakıldığına göre değişmektedir. İşlevsel
okumaz-yazmaz olarak adlandırılan ikinci gruptaki insanların nasıl
tanımlanacağı konusunda da pek görüş birliği yoktur. Bununla birlikte,
yetişkin eğitimi konusundaki beklentilerin dayandığı temel ilke
değişmemektedir: Eğer sağlığımızı koruyabilirsek, hep etkin olursak,
zihnimizi kullanmayı sürdürürsek, büyük olasılıkla bilişsel işlevlerimizde
önemli düşüşler olmayacaktır. Bu da yetişkinlerin her yaşta eğitimlerini
sürdürebilecekleri anlamına gelmektedir.

Yetişkinlerde yaşa bağlı bilişsel düşüşler daha çok deneysel
araştırmalarda ortaya çıkmakta, bunların gündelik yaşamdaki etkisinin
çok az olduğu görülmektedir. Bireyin yaşam koşullarını dikkate alan
kuramlara göre, gelişim büyük ölçüde bilişsel, toplumsal, fiziksel çevreye
bağlıdır. Çeşitli eğitim programlarıyla yaşlı kişilerin sorun çözme
kalitesi, bellek işleyişi, akıcı zeka düzeyi iyileştirilebilmektedir. Hangi
teknik kullanılırsa kullanılsın eğitim genellikle etkili olmaktadır. Yaşlı
kişiler eğitim sırasında çözdükleriyle aynı tür sorunlarla karşılaştıklarında
yeni stratejiler kullanabilmektedirler. Buradaki sorun, bu stratejilerin
benzer olmayan sorunlara aktarılması konusunda ortaya çıkmaktadır.
Bununla birlikte, gerek sorun çözme eğitimi, gerek bellek
eğitimi, gerek akıcı zeka eğitimi programlarında yaşlı kişilerin önemli
ilerlemeler kazandıkları görülmektedir (Hoffman ve ark., 1994).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:32 AM

YETİŞKİNLİKTE İLERİ YILLAR

İ. YAŞLILIK

Yaşlı kişiler kimlerdir? Gelişmiş ülkelerde genellikle 65 yaş ileri
yetişkinliğin başlama yaşı olarak kabul edilir. Ancak, orta yıllarla ileri
yıllar arasında sınır olarak bu yaşın seçilmesinde bir kesinlik yoktur.
Yaşlılığın 65 yaş ve sonrasıyla tanımlanması Bismarck'tan kaynaklanmış
ve diğer ülkelerde de kullanılagelmiştir. Bu tanımlamada, bireyin
işten emekliye ayrılması ve bazı toplumsal ve sağlıksal hizmetlerden
yararlanmaya başlaması temel alınmaktadır. Bununla birlikte,
65 yaş bireyin diğer işlevlerini belirlemede yeterli değildir. Sözgelimi,
bir bireyin 65 yaşında olduğunu söylemek, onun genel sağlığı, fiziksel
ya da psikolojik dayanıklılığı, zihinsel yetenekleri, yaratıcılığı konusunda
bize hiç bir bilgi vermez. Gerçekte yaşlı kişiler biyolojik ve
davranışsal işlevler bakımından gençlerden ve orta yaşlı yetişkinlerden
daha fazla değişiklik gösterir. Örneğin, 35 yaşındaki birinin neler
yapabileceği konusunda oldukça doğru kestirimlerde bulunabiliriz,
oysa 65 yaşındaki biri için kestirimlerimizin doğruluğu önemli ölçüde
azalacaktır.

Günümüzde yetişkinliğin diğer dönemlerinde olduğu gibi yaşlılık
dönemine de ilgi gittikçe artmaktadır. Gerontoloji yaşlılığın bütün
yönlerini inceleyen bilim dalıdır; 1960'lara kadar akademik bir disiplin
olarak var olmakla birlikte asıl günümüzde hızla gelişen bir alandır
ve psikoloji, biyoloji, sosyoloji ve kent planlamasıyla yakından
ilişkilidir. Geriyatri ise yaşlıların sağlık sorunlarını açıklamaya ve
tedavi etmeye yönelik etkinlikleri içerir.

:::::::::::::::::

1. Yaşlılığa Genel Bakış

Yaşlılık konusuna bilimsel açıdan yaklaşırken yapılacak ilk iş
birtakım söylencelerle gerçekleri birbirinden ayırt etmek olmalıdır.
Bunlardan birkaçı aşağıda incelenmektedir.

Söylence: Yaşlıların çoğu hastanelerde, bakımevlerinde, yaşlılar
yurdunda ya da diğer kurumlarda yaşamaktadır. Gerçek: 65-74 yaş
grubundaki 1000 kişiden sadece 12'si şifa yurtlarında yaşamaktadır.

Söylence: Yaşlıların çoğu çeşitli hastalıklar nedeniyle yetersizdir
ve zamanının çoğunu yatakta geçirir. Gerçek: Evde yaşayan yaşlıların
sadece % 8'i yatağa bağlıdır, % 5'i ciddi biçimde yetersizdir ve % 11-16'sı
hareket bakımından sınırlıdır.

Söylence: Yaşlıların çoğunun sağlığı kötüdür ve kolayca bulaşıcı
hastalığa yakalanır. Gerçek: Akut hastalıklar yaşlılar arasında nüfusun
diğer kesimlerindekinden daha azdır. Kronik hastalıklar ise yaş ilerledikçe
düzenli olarak artmaktadır. Kronik sağlık sorunlarının bu artışına
karşın, yaşlı kişilerin çoğu kendilerini günlük etkinliklerini yürütemeyecek
durumda görmemektedir.

Söylence: İnsanların yaşamları ve ilgileri ileri yaşlarda köklü biçimde
değişir. Gerçek: Yaşlı kişilerin boş zaman ilgilerinin üniversite
öğrencilerininkiyle aynı olduğu görülmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşlı kişilerin oranı gittikçe artmaktadır.
1860 yılında 37 kişiden sadece biri 65 ya da daha ileri yaştaydı.
1960'da bu oran yaklaşık altıda bir olmuştur. Bu değişimin nedenleri
olarak şunlar sayılmaktadır: Toplumun ve yöneticilerin yaşlılıkla
ve özellikle yaşlıların sağlık ve gelir sorunlarıyla daha fazla ilgilenmesi,
yaşlıların çeşitli kaynaklardan (toplumsal güvenlik, refah,
tıbbi hizmetler, dinlenme merkezleri, vb.) yararlanma isteminin artması,
yaşlı kişilerin siyasal bir güç ve toplumsal hareket olarak ortaya
çıkması.

Yaşam beklentisi (life expectancy) kavramı, bir bireyin doğumundan
itibaren ne kadar yaşayacağına ilişkin beklentiyi dile getirmektedir.
Bu beklenti gelişmiş ülkelerde uzundur, yani bu ülkelerde
insanlar ortalama olarak diğer ülkelerdekinden daha fazla yaşamaktadırlar;
dolayısıyla, yine bu ülkelerde 65 yaş ve daha üstündeki insanların
oranı diğer ülkelerdekinden daha fazladır. Örneğin, 65 ve üstündekilerin
oranı Kenya'da % 3.6, Meksikada 3.7, Arjantin'de 7.5 iken,
Hollanda'da 10.3, Macaristan'da 11.4, Danimarkada 12.1, İngiltere'de
13.1, Fransada 13.4, İsveç'te 13.7'dir (Demographic Yearbook, 1975,
Birleşmiş Milletler).

Çeşitli ülkelerdeki yaşam beklentilerinin cinsiyete göre dağılımı
Tablo 19'da, yaşlıların genel nüfus içindeki oranı Tablo 20'de
gösterilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşam beklentileri erkekler için
67, kadınlar için 75'tir (1975 verileri). Erkek ve kadınların yaşam
beklentileri arasındaki fark 1920'den beri artmaktadır. 65 ve daha yaşlı
her 100 kadına karşılık 69 erkek vardır. Doğumda her 100 kadına karşılık
105 erkek vardır, erkek ölüm oranı sürekli artmakta, 19 yaşından
itibaren kadınların sayısı erkekleri geçmektedir. Genellikle erkeklerin
daha az yaşaması daha ağır çalışmasına bağlanmaktadır, ama yeni
doğmuş ve bebek oğlanlar kızlardan daha ağır çalışıyor değillerdir.
Asıl neden belki kadınların daha kararlı bir organizmaya sahip olmasıdır.
Ayrıca çevresel etkenlerin de payı vardır (erkeklerin daha fazla sigara
içmesi gibi).

Amerika Birleşik Devletleri'nde 22 milyon kişi 65 yaşında ya da
üstündedir. Bu grubun yaklaşık yarısı 73 yaşın üstünde, bir milyon
kişi de 85 yaşında ya da üstündedir. Bütün bu toplamlar bu yüzyıl
boyunca artış göstermiştir. 1900 yılında yaşam beklentisi sadece 47
yıl idi ve nüfusun sadece % 4'ü 65 yaşını aşıyordu. 1977 verilerine göre
yaşam beklentisi yaklaşık 72.5 yıla ulaşmıştır. Bu gelişme temelde
çocuk ölümlerinin azalmasına ve halk sağlığı önlemlerinin yaygınlaşmasına
bağlanmaktadır. Aşağıdaki tablo ABD'de 100 kadına karşılık
erkek sayısının yaşlara göre dağılımım göstermektedir (Tablo 21).

Kadınların erkeklerden daha uzun yaşaması kuşkusuz yaşlı yetişkinlerin
evlilik statüsünü de etkilemektedir. Yaşlı kadınların çoğu duldur,
öte yandan çoğu yaşlı erkekler de evlidir, çünkü yaşlı bir erkeğin
evlenmesi yaşlı bir kadının evlenmesinden çok daha kolaydır.

Tablo 19

Dünyada Doğumdan İtibaren Yaşam Beklentileri

Ülke - Erkek - Kadın

İsveç - 72,1 - 77,5

Norveç - 71,3 - 77,6

Japonya - 71,2 - 76,3

Hollanda - 71,2 - 77,2

Danimarka - 70,8 - 76,3

İsviçre - 70,3 - 76,2

Kanada - 69,3 - 76,4

İtalya - 69,0 - 74,9

Doğu Almanya - 68,9 - 74,2

İngiltere - 68,9 - 75,1

Fransa - 68,6 - 76,4

Belçika - 67,8 - 74,2

Batı Almanya - 67,6 - 74,1

Avusturya - 67,6 - 74,2

Yunanistan - 67,5 - 70,7

İskoçya - 67,2 - 73,6

Polonya - 66,8 - 73,8

SSCB - 64,0 - 74,0

Meksika - 62,8 - 66,6

Çin - 59,9 - 63,3

Brezilya - 57,6 - 61,1

İran - 50,7 - 51,3

Kenya - 46,9 - 51,2

Hindistan - 41,9 - 40,6

Kaynak: Birleşmiş Milletler, 1977.

Tablo 20

Dünya Nüfusunda Yaşlıların Oranı

Tablo 21

ABD'de Kadın ve Erkek Sayısının Yaşlara Göre Dağılımı

Yaşlar - 100 kadına göre erkek sayısı

15'in altı - 104.1

15-24 - 102,2

25-44 - 97,3

45-54 - 93,6

55-64 - 89,6

65-74 - 76,8

75-85 - 61,5

85 ve üstü - 48,5

Kaynak: Birleşik Devletler Nüfus Bürosu, Current Population Reports,
1976.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:32 AM

2. Yaşlılık Kuramları

Tıbbın bütün alanlarında yüzyılımızda ortaya çıkan ilerlemelere
karşın maksimum insan ömrünün daha fazla artmadığı bilinmektedir.
Genel olarak insanın yaşam uzunluğu organizmanın yaşına bağlı etkenlerle
belirlenmektedir. Ancak, bu ilişkinin doğası yani biyolojik
yaşlanmanın nedenleri henüz açıklanabilmiş değildir. Aşağıda, biyolojik
yaşlanma konusundaki çeşitli görüşler aktarılmaktadır.

Biyologlar tarafından belirlenen çok çeşitli yaşlanma türleri vardır.
Bakteriler yeterli gıda ve fiziksel ortam buldukları sürece yaşayabilirler.
Ağaçlar köklerindeki suyu yukarıya çekemez ve güneş ışığını
kullanamaz duruma gelinceye kadar yaşarlar. Vahşi hayvanlar
genellikle yaşlanmadan çetin doğa koşulları altında ölürler. Çeşitli
memeliler de üreme işlevlerini bitirdikten sonra yaşamdan çekilirler.
Filler üretkenliklerini yitirdikten sonra yavrularını yetiştirmek için
yaşayabilen nadir memelilerdendir. İnsan ırkı da üreme yeteneğini yitirdikten
sonra yaşamayı sürdürür. (Bir kadın menopozdan sonra 20
yıl, son çocuğunun doğumundan sonra 35-40 yıl yaşayabilir.)

Gerontoloji, yaşlanmanın, ırkların var olmasına ilişkin evrimsel
bir süreç sonucu mu, yıpranmanın birikmiş etkisi sonucu mu, yoksa
doğal fizyolojik değişim süreci sonucu mu ortaya çıktığını saptayamamıştır.
Yaşlanma genel olarak organizmanın çevreye uyumunda gitgide
artan bir yetersizlikle ortaya çıkar.

Belirli ırkların yaşam uzunluklarında kalıtsal özelliklerin rol oynadığı
açıktır. Türlerin yaşam süresi, genetik ve kalıtsal özelliklerinin
yüzyıllar boyunca evrimiyle ortaya çıkmıştır. Ancak üretimden sonra
yaşamanın ne tür bir evrimsel katkısı olduğu tartışmalıdır. Weisman,
insanın üretkenlikten sonra yaşamasının insan türünün yaşam değerini
"toplumsal" olarak arttırdığını ileri sürmüştür. Şu halde yaşlanma süreci
çocukların yaşamını iyileştirmek için ortaya çıkmış olabilir. Çünkü
yaşlılar birtakım güçlükleri aşmayı bilirler, örneğin kıtlık yıllarında
yiyecek ve suyun nerede bulunduğunu anımsayabilirler. Öte yandan,
yaşlılığın evrim sonucu olmadığını, genetik programın sona ermesinden
kaynaklandığını ileri sürenler de vardır. İnsanın düşünme yeteneği
onun daha uzun yaşamasını sağlamış olabilir, yaşlanma bir bakıma
"programın tükenmesi" anlamına gelebilir. Böylece insanın ileri yaşları,
bir görev için uzaya gönderilen roketin görevini bitirdikten sonra
yörüngede kalmayı sürdürmesine benzetilebilir. Bir başka evrimsel
yaşlanma modeline göre, insanın yaşlanması, daha önce birincil önem
taşıyan uyum özelliklerinin ileri yıllarda olumsuz özelliklere dönüşmesidir.
Örneğin, insanın sinir sistemi hücrelerinin yenilenmemesi,
bellek ve öğrenme yeteneklerini arttırması açısından türün sürmesi
için çok uygundur, ama yaşamın sonsuza dek işlemesini de engeller.
Böylece insanın uzun yaşamasının ve sonuç olarak yaşlanmasının, türünün
varoluşu için gerekli olduğundan mı ortaya çıktığı (doğrudan
evrimin sonucu olarak), yoksa evrimleşmiş bir tür olarak çevresiyle
başaçıkmada ve yaşamını uzatmadaki başarısına mı bağlı olduğu (gelişmiş
zihin yapılarının sonucu olarak) henüz belli değildir.

Kalıtsal özellikler özel çevre koşullarında en üst düzeyde
gerçekleşebilecek gizilgüçlerdir. Kaza, hastalık, açlık gibi olaylar insanın
genetik özelliği ne olursa olsun yaşamına son verebilir. Jones, kır
yaşamı ve evlilik gibi etkenlerin yaşamı 5 yıl uzatığını, şişmanlığın
ise 4-15 yıl kısalttığını belirtmektedir. Ayrıca, çocukluk yıllarının ve
bulaşıcı hastalıkların denetime alınması ortalama yaşam süresini 15
yıl uzatmıştır. Dış etkenler arasında radyasyon da yaşlılığın olası nedeni
olarak ilgi çekmiştir. Hemen herkes günde bir miktar kozmik
radyasyona maruz kalmaktadır. Yüksek miktarda radyasyon hücre çekirdeğini
tahrip ettiği gibi, daha alt düzeylerdeki radyasyonun da yaşam
süresini kısalttığı belirlenmiştir. Radyasyon ile yaşam süresinin
azalması arasındaki ilişki birçok araştırmada ortaya konmuştur. Radyasyona
maruz kalanlar daha fazla kromozom yitimine uğramaktadırlar,
böylece yaşlanmanın hızlanması söz konusu olmaktadır. Ancak,
hücrenin kendi kendini onarması gerçeği bu ilişkinin kesinliğini
azaltmaktadır.

Hem kalıtsal, hemde dış etkenler (hastalık, radyasyon, virüs vb.)
yaşam uzunluğuyla ilgili bulunmakta, ancak yine de bu etkenler yaşlanma
olgusunu açıklayamamaktadır. Böylece fizyolojik yaşlanma kuramlarına
gerek duyulmaktadır. Yaşlanmanın biyolojik sürecini açıklayan
pek çok kuram vardır, fakat hiçbiri tümüyle kabul edilmiş
değildir. Bu yaşlanma kuramları birincil yaşlanma süreçlerini tanımlayan
kuramlardır. Birincil yaşlanma, bir türün bütün üyelerinde ortaya
çıkan aşamalı, kaçınılmaz, yaşa bağlı değişimleri içerir. Kuşkusuz
bu tür yaşlanma tamamen normaldir. Birincil yaşlanmanın nedenleri
konusunda çeşitli kuramlar vardır; bunlardan ilk üçü genetik denetimle
ilgilidir.

a) Genetik programlama. Bu kurama göre düzenleyici genler
gelişim sırasında harekete geçerler ve dururlar. Orta yaşlara yaklaşırken
ya gençlik genleri durur ya da yaşlanma genleri harekete geçer.
Şu halde bedenin bozulması ve ölümü genlerin önceden programlanmış
olmasıyla düzenlenmektedir; başka bir deyişle, genler elden
çıkarılabilecek bedenler üretmektedirler.

b) Zaman ayarlama. Bu kurama göre yaşlanma çeşitli organların
derece derece bozulması olarak görülebilir. Hipotalamusun içindeki
biyolojik saat pitüiter bezine gönderdiği sinyalleri azaltmaya
başladığında bedenin hormon dengesi bozulmakta ve yaşlanma başlamaktadır.

c) Bağışıklık mekanizması. Bu kurama göre yaşlanma bağışıklık
sisteminin olanaklarının azalmasıyla başlar. Yaşlanmayla birlikte
bedenin doğal savunmaları normal hücrelere yönelmektedir; yani
bağışıklık sistemi artık yabancı maddeleri ve anormal hücreleri tanımakta
güçlük çekerek bedene saldırmaya başlamaktadır.

Diğer yaşlanma kuramları ise insan bedeninde, özellikle hücrelerde
biriken yıkımla ilgilidir; burada temel görüş biyolojik sistemin
aşınmasıdır.

d) DNA'nın onarımı. Bu kuram bedenin DNA'yı onarma yeteneğinin,
metabolizma sırasında ya da kirlenme ve radyasyonla temas
sonucunda ortaya çıkan yıkımla başedemediğini varsaymaktadır. Böylece
yaşlanma DNA'nın biriktirdiği yıkımların depolanması olarak ortaya
çıkıyor demektir.

e) Kopye yanlışlarının birikmesi. Bu kuram biyolojik yıkımın
hücredeki protein sentezi sırasında yapılan yanlışların sonucu olduğunu
varsaymaktadır. Genetik mesajın tekrar tekrar kopyelenmesi sırasında
yanlışlar yıkıma yol açacak oranlarda birikmekte ve sonuçta
hücreler normal olarak işleyememektedir.

f) Metabolik artıklar. Organizmalar yaşlanırlar, çünkü hücreleri
metabolizmanın artık ürünleriyle yavaş yavaş zehirlenir ya da
işlevleri bozulur. Metabolizma sırasında değişimler beden hücrelerindeki
protein moleküllerinin doğasını sürekli olarak değiştirirler. Kalıcı
bağlar oluşturan moleküller gitgide katılaşırlar, dolayısıyla uygun
işlev yapamaz olurlar ve onarılamazlar (Hoffman ve ark., 1994).

Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, yaşlanma sürecini incelerken
birincil, ikincil ve üçüncül yaşlanma arasında ayırım yapmak önemlidir.
Birincil yaşlanma, yukarıda da belirtildiği gibi, herkeste ortaya
çıkan, evrensel, kaçınılmaz yaşlanmadır ve genetik programın sonucu
olabilir. Birincil yaşlanma (ya da "normal yaşlanma"), izleri yıllarca
ortaya çıkmasa bile yaşamda erkenden başlar. Bazı belirtileri görünürdedir
(saçların ağarması, hareketlerin yavaşlaması, görmenin zayıflaması
gibi); görünür olmayan belirtiler bedenin uyum sağlama yeteneğini
azaltan özelliklerdir (ısıya tepkinin değişmesi gibi). Hücre
içinde DNA'nın onarım yetisi derece derece azalır. Yaşlanma bedenin
bütün düzeylerinde (yani hücreden organa, organdan sisteme) sürer.
Bütün beden sistemleri yaşlanır, ama bütün organlar ya da sistemler
aynı oranda yaşlanmaz. İkincil yaşlanma insanların çoğunda ortaya
çıkar, ama evrensel ya da kaçınılmaz değildir. Bu tür yaşlanma, hastalığı,
kullanımı bırakmayı ya da kötü kullanımı içeren yaşamboyu bir
sürecin sonucudur. İkincil yaşlanmaya bağlı değişimler yaşla ilişkili
olduğu için çoğu zaman birincil yaşlanmayla karıştırılırlar. Söz gelimi,
ciltteki buruşukluklar geçmişte birincil yaşlanmanın belirtisi sayılırken,
günümüzde (güneş ışınlarından gelen radyasyonun birikmesi
ile) ikincil yaşlanmanın sonucu olarak değerlendirilmektedir. Birçok
hastalık yaşlanmanın sonucu değildir; normal yaşlanma bile hastalığa
yol açmadığı halde yaşlanan bedenin azalan direnci yaşlıları hastalığa
daha yatkın yapmaktadır. Hastalık yaşla gitgide daha bağlantılı hale
geldiği için genellikle yaşla ilişkili sayılan değişimlere katkıda
bulunmaktadır. Kullanımı bırakma da bütün beden sistemlerinde ikincil
yaşlanmaya neden olabilir. Örneğin, egzersiz yokluğu kaslarda zayıflamaya
(atrofi) ve mafsallarda sertleşmeye yol açabilir. Birçok yaşlı
insan sırf artık yeteneği olmadığına ya da kendisine iyi gelmeyeceğine
inandığı için egzersizi bırakmaktadır. Gerçekte ise bedenlerini
kullanmadıkları için ikincil yaşlanmanın etkilerini çabuklaştırmaktadırlar.
İkincil yaşlanmanın bir başka nedeni olan kötü kullanımın en açık
örnekleri sigara, alkol, aşırı şişmanlık ve kötü beslenmedir. Kötü kullanımın
bu derece açık olmayan biçimleri de vardır. Örneğin, belirli
bir derece işitme yitimi birincil yaşlanmayla birlikte görülür; ama
çalışırken ya da müzik dinlerkenki yüksek sesler de işitmeyi sınırlayabilir.
Birincil yaşlanmanın etkileri konusunda bugünkü koşullarda
hiçbir şey yapılamamaktadır; ama ikincil yaşlanmanın etkileri
geciktirilebilir, yavaşlatılabilir, hatta durdurulabilir. Üçüncül yaşlanma
yaşamın sonunu haber veren hızlı, sonul bozulmadır. Sağlıkta, toplumsal
yaşamda, bilişsel işleyişte yaygın değişimlerle kendini belli eder; bu
değişimler normal yaşlanmadaki değişimlerden hem nicelik hem nitelik
açısından farklıdır. Yaşamın büyük bölümü artık uykuda geçmektedir,
ölümün gelmesi yakındır (Perlmutter ve Hall, 1992).

Timiras yaşlanmayı, "kaza, hastalık ve diğer çevresel baskıların
kaçınılmaz bir biçimde artmasına neden olan fizyolojik yeterlilik azalması"
olarak tanımlamaktadır. Zamanın geçmesi ile ölme olasılığı da
böylece artmakta (Gompertz'in 1825'de ortaya koyduğu matematiksel
olasılık eğrisi) ve bireyin doğal nedenlerle ölmesi önemli yaşamsal
süreçlerin gerilediğini ve sonucun ölüm olduğunu ortaya koymaktadır.

Henüz yaşlanmanın belirli bir nedene bağlı olarak açıklanması
olanaklı görünmemektedir. Birden fazla gizil neden bir arada yaşlanmaya
neden oluyor ya da sadece fizyolojik noksanların birikmesi
yaşlanmayı yaratıyor olabilir. Dolayısıyla, teknoloji yaşlanmanın nedenini
bulamadan yaşam süresini uzatacağa benzemektedir.

Aşınma kuramı sağduyuya en yakın kuram gibi görünmektedir.
Buna göre, organizma tıpkı makinada olduğu gibi eskimektedir. Ancak,
yaşam süresini yalnız çok çalışmanın ya da stresin kısalttığına
ilişkin kesin bulgular yoktur. Organların zamanla aşınması "organ
nakli"ni ortaya çıkarmıştır, ama eskiyen organları yenileyerek yaşam
süresini uzatmak olanaklı değildir, çünkü karmaşık homeostatik mekanizmanın
gerilemesini ve hücre yaşlanmasını önlemek olanaksız görünmektedir.

Bedende yaşamsal fizyolojik dengeyi sağlayan homeostatik mekanizmalar
yaşlanmada da rol oynamaktadır. Bu görüşe göre yaşlanma,
homeostatik kusurların artışı sonucu ortaya çıkmaktadır. Dinlenme
durumunda mekanizmaların kendilerini düzenlemelerinde yaşlılarla
gençler arasında fark yoktur; ama, stres sonrasında normal dengeye
dönmenin yaşlı deneklerde daha yavaş olduğu ortaya konmuştur. Böbreklerin
dengeyi yeniden bulması, beden ısısının normale dönmesi,
kandaki şeker oranının dengelenmesi yaşlılarda daha zor olmaktadır.
Yaşlı organizmanın kendi kendisini düzenleyen geribildirimi (feedback)
azalmakta, gerekli dengeyi koruyamayınca da organizma ölmektedir.
Homeostatik mekanizmada gençlerin kolayca dayanabildiği
baskılar yaşlıların yaşamını tehdit edebilmektedir. Bu baskılar fiziksel
olabildiği gibi, fiziksel ve toplumsal çevrede değişimler biçiminde de
olabilir. Yaşlılıkta ortaya çıkan duygusal baskılar da yaşlıyı tehdit
edebilir.

Strese fizyolojik tepkinin azalan yeterliliği kuramı en geniş yaşlanma
kuramıdır, çünkü yaşlanmanın fizyolojik, toplumsal ve psikolojik
yönlerini bir arada açıklayabilmektedir. Yaşlanmayı metabolik
artıkların birikmesiyle açıklayan kuram ise, bu artıkların yaşlılık nedeni
olmaktan çok belirtisi olduğu biçiminde eleştirilmektedir. Ancak,
biriken artık maddelerin yaşla ortaya çıkan değişimlerde önemli bir
rol oynadığı da açıktır. Öz-bağışıklık kuramı, damar hastalıkları, yüksek
tansiyon, şeker hastalığı, romatizma, kanser gibi sorunları açıklamada
yararlı olmaktadır. Hücresel yaşlanma kuramı ise bedendeki
hücre oluşumundan çok tükenmesine dayandığı için yanılmaktadır.
Bazı hücrelerin çok ender olarak yenilendiği ya da hiç yenilenmediği
doğrudur, ama hücrelerin büyük bir bölümü üremeyi sürdürür ve kuramsal
olarak sonsuza dek yaşar. Ancak bu üreme yaşla kusurlu olabilmekte
ya da mutasyona uğrayabilmektedir. Hayflick ise, hücrelerin
sonsuz üreme gizilgüçlerinin aslında yaşlanma mekanizması olabileceğini
ileri sürmektedir; hücreler çoğaldıkça bozulma olasılıkları da
artmaktadır. Bu kuramların hepsi insanın doğal bir yaşam uzunluğuna
sahip olduğu sayıltısına dayanmaktadır. Araştırmacılar insan ömrünün
en fazla 110 yıl dolaylarında olduğunu kestirmektedirler. Kuşkusuz
yaşlanma derecesinde bireysel farklılıklar vardır, ama yaşlanmanın tipik
değişimleri herkeste ortaya çıkar. Bu değişimler bir sonraki bölümde
incelenmektedir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:32 AM

İİ. YAŞLILIKTA BİREYSEL GELİŞİM

Bu bölümde yaşlılık yıllarının fiziksel ve zihinsel değişimleri ve
kişilik özellikleri incelenecektir. Yaşlılığın bir yitirme ve zarara uğrama
dönemi olduğu yadsınamaz, ama yaşlılık sürecindeki değişimlerin
çoğunun "anormallik" olarak nitelenemeyeceği de açıktır. Aslında
yaşlılığa bağlı değişimlerle hastalığa bağlı değişimler arasında bir
ayırım yapmak çoğu zaman güçtür ve insanlar genellikle bu iki etken
grubunun birleşmesi nedeniyle tedavi peşinde koşarlar.

:::::::::::::::::

1. Fiziksel Değişimler

Orta yetişkinlikten ileri yetişkinliğe doğru genel fiziksel sağlık'ta
önemli değişimler görülür. Örneğin, kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon
artar, buna karşılık kansere bağlı ölümler azalır. Tablo 22'de
orta ve ileri yaşlarda görülen yaygın ölüm nedenlerinin dağılımı
gösterilmektedir.

Hemen hemen bütün duyularda yaşla birlikte bir düşüş görülür.
Koku ve tat duyularındaki azalma beslenmeyi de bozar. Mekan algısındaki
azalma bireyin dengesini ve eşgüdümünü etkileyebilir. Uzağı
görme yeteneği genellikle diğer duyulardan daha önce bozulur. Görme
alanında ve karanlığa uyumda da azalma vardır. Görmedeki bu değişimler
etkinliği sınırlar ve uyum güçlükleri yaratır. İşitme duyusu genellikle
yaşla azalır, bu da konuşmayı etkiler, toplumsal ilişkiyi sınırlar.
İşitme yitimi çoğu zaman karışıklık, şaşkınlık ve güvensizlik duygularıyla
bir aradadır, çünkü çevrede bir "durgunluk" izlenimi yaratabilmektedir.

Tablo 22

Orta ve İleri Yaşlarda Yaygın Ölüm Nedenleri

Hareket ve motor beceriler alanında, yaşlı kişilerin harekete geçmede
çok zaman harcadıkları ve daha az kas gücüne sahip oldukları
bilinmektedir. İleri yaşlarda kemik yapısında da oldukça büyük bir düşüş
vardır ve bu da kırılma olasılığını arttırmaktadır. Ayrıca yetişkinlerin
çoğunda kıkırdak ve eklemlerde kireçlenme görülmekte, esneklik
azalmaktadır. Yaşla birlikte kas boyu ve gücü de azalmaktadır.
Sinir sistemi değişimleri hareket becerisindeki azalmanın da en
önemli nedenlerinden biridir. Merkezi sinir sisteminin aracılık ettiği
her davranış organizmanın yaşlanmasıyla yavaşlar, böylece refleksler
ve tepkiler daha yavaş ve daha az etkili olur.

Kalp-damar sisteminde yaşlanmaya bağlı değişimlerle hastalığa
bağlı değişimleri ayırt etmek çoğu zaman güçtür. Sistolik kan basıncı
artışına doğru bir eğilim, strese karşılık verme yeteneğinde bir azalma,
kalpten çıkan kan miktarında bir düşüş vardır.

Yaşlılığa bağlı fiziksel değişimlerin psikososyal uyumu büyük
ölçüde etkilediği bilinmektedir. Özellikle görme ve işitme duyusundaki
azalmalar başka insanlarla etkileşimi ve iletişimi etkiler ve duygusal
güçlüklere yol açabilir. Fiziksel bozulmaların kabul edilmemesi,
reddedilmesi, özellikle yaşlılara özgü paranoid düşüncelerde kendini
gösterir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:32 AM

2. Bilişsel İşlevler

a) Zeka

Zekanın değerlendirilmesi ve ölçülmesi en iyi koşullarda bile belirsiz
ve kesin olmayan bir süreçtir. Bu güçlüğün bir bölümü zekanın
tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. Zeka, zeka testlerinde başarılı
olmak mıdır? Zeka, insanlarla iyi ilişkiler kurmak, birçok arkadaşı olmak
mıdır? Zeka, çok para kazanmak mıdır? Tanımı kimin yaptığına
bağlı olarak zekanın aslında hiçbir anlamı olmadığı bile söylenebilir.

Yaşlılıktaki bilişsel işlevler konusundaki araştırmalar birçok değişim
yönü olduğunu göstermektedir. Gelişim psikolojisinde uzun yıllar
boyunca zekanın yaşlılıkta azaldığı görüşü benimsenmiştir. Ancak
bugün bu görüşün tümüyle doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Özellikle
boylamsal araştırmaların kesitsel araştırma bulgularını tam anlamıyla
doğrulamadığı görülmektedir. Zihinsel işlevlerin yetişkinlikte
azalmaya başladığı inancı kesitsel araştırmalardan kaynaklanmıştır.
Boylamsal yöntemi kullanan Blum, Jarvik ve Clark gibi araştırmacılar
ZB'nin ancak 65-85 yaşları arasındaki bireylerde değiştiğini saptadılar.
Zeka testi puanlarında 55-73 yaşları arasında sadece küçük bir
azalma olduğunu, daha fazla azalmanın ancak 73-85 yaşları arasında
olduğunu buldular. Green gibi onlar da değişim derecesinin zeka testinin
farklı bölümlerinde sabit olmadığını gördüler. Sözcük dağarcığı
gibi bilgi testlerinde 85 yaşlarında bile azalma olmadığını, buna karşılık
hız gerektiren testlerde azalmanın 65-73 yaşları arasında oldukça
fazla olduğunu saptadılar.

Geçmişte psikologların ileri yetişkinlikteki zeka konusunda
olumsuz bir sörüş geliştirmelerine yol açan kesitsel araştırmalar bireyleri
"farklı" yaşlarda testten geçiriyor ve sonuçları karşılaştırıyordu.
Oysa boylamsal araştırmalar daha çok vaka öyküleri gibidir, "bazı" bireyleri
yıllar boyunca yeniden testten geçirmektedir. Yaşlılara ilişkin
kesitsel araştırmaların, zeka testlerindeki başarıda kuşak farklılıklarını
dikkate almadıkları görülmektedir. Eğitim olanaklarının artması ve
diğer toplumsal değişimler, birbirini izleyen kuşakların gitgide daha
yüksek düzeyde başarı göstermesini sağlamaktadır. Dolayısıyla halkın
ölçülen zekası (ZB) da yükselmektedir. 1963 yılında 50 yaşında olanlar
1956'da 50 yaşında olanlarla karşılaştırıldığında ölçümlerin yükseldiği
görülmektedir. Fakat 1963'te 50 yaşında olanlar 1956'da 43 yaşında
olduklarına göre, 1956'da yapılan bir kesitsel araştırma, onların
1956'da 50 yaşında olanlardan daha başarılı olduklarını yanlış bir biçimde
telkin edebilecektir. Böylece zekanın yaşla azaldığı sonucuna
yanlış olarak ulaşılacaktır. Sonuç olarak, kesitsel araştırmalar kuşak
(bölük) farklılıklarını kronolojik yaş farklılıklarıyla karıştırıyorlar
demektir. Öte yandan, boylamsal araştırmaların da zekanın yaşla azalmasını
çok az değerlendirdiği ya da en aza indirdiği söylenebilir.

Araştırmaların gözden geçirilmesi, zihinsel yeteneklerde özellikle
ileri yıllarda yaşla birlikte bir düşüşün ortaya çıktığını göstermektedir.
Zekanın bazı yönleri, özellikle performans testleriyle ölçülenler ve
akıcı zeka, diğerlerinden daha fazla yaştan etkilenmektedir. Buna karşılık
zekanın bazı yönleri de -özellikle birikimli zeka- ileri yaşlara kadar
artmaktadır. Daha önce de sözü edilen akıcı ve birikimli zeka ayrımı
kimi psikologlar için çok önemlidir. Akıcı zeka "kültürden bağımsız"dır
ve organizmanın fizyolojik yapısına dayanır; buna karşılık birikimli
zeka toplumsal deneyimler sırasında kazanılır. Birikimli zeka
testlerindeki dereceler. akıcı zeka testlerindekinden daha fazla resmi
eğitimden etkilenirler. Genellikle birikimli zeka yaşla birlikte artış
gösterir ya da en azından azalmaz; oysa akıcı zeka ileri yaşlarda yaşla
birlikte düşüş göstermektedir.

Zekada yaşam süresinde ortaya çıkan gelişimsel değişimlerle ilgilenen
en önemli araştırmalardan biri K.Warner Schaie'nin 1956'daki
araştırmasıdır. 21-70 yaşları arasındaki yaklaşık 500 kişi belirli bir
sayıda zeka testinden geçirilmiş, yedi yıl sonra ilk örneklemdeki deneklerin
% 61'i yeniden teste almmıştır. Schaie'nin bulgularına göre
zeka iki boyutta yaşla artmaktadır: 1) "Birikimli zeka", yani sözel anlama,
sayısal beceri, tümevarımsal akıl yürütme gibi bireyin eğitimle
ve kitle iletişim araçlarıyla kazandığı beceriler; 2) "Görselleşme", yani
resimli malzemeyi işleme ve düzenleme.

Neugarten yaşlılık ve zeka konusunda şu sonuçlara varmaktadır:

(a) Kronolojik yaş başarıyı kestirmede iyi bir etken değildir.

(b) Eğitim düzeyi yaşlılıktaki başarıyı kestirmede etkendir, eğitim
düzeyi yükseldikçe başarı da yükselmektedir.

(c) Tepki hızı yaşla azalır. Bunun sonucu olarak yaşlı kişi hızlı
koşullarda verilen bir testte özellikle zayıf bir başarı gösterir.

(d) Fiziksel ve zihinsel bakımdan aktif olan bir yaşlı aktif olmayandan
daha başarılıdır.

(e) Zihinsel gerileme uzun ömürlülükle ters orantılı görünmektedir;
daha az parlak olanlar erken ölürler.

(f) Zihinsel gerileme yaşlı erkeklerde yaşlı kadınlardakinden
daha fazladır.

Sonuç alarak, hız, fiziksel etkinlik ya da kısa süreli bellek gerektiren
yeteneklerin, zamana bağlı olmayan ya da deneyimden kaynaklanan
yeteneklerden daha fazla düşüş gösterdikleri söylenebilir. Bu bulgu
yaşlı kişilerin gençlerden ya da orta yaşlılardan daha az zeki oldukları
anlamına gelmez. Tepkinin yavaşlaması zeka ölçümlerinin gençlerinkinden
daha düşük olmasına yol açmaktadır. Yaşlı kişilerin görsel
ve devinimsel eşgüdüm gerektiren görevlerde birtakım özel güçlükleri
olduğu da açıktır.

b. Bellek

Piaget bilişin yapılarını vurgulamaktaydı, buna karşılık öğrenme
kuramcıları özel becerilerin ve olguların öğrenilmesini vurgulamışlardır.
Yeni bir bilişsel araştırma grubu ise, bu iki yaklaşımı birleştirmeye
çalışmaktadır. Bu grup insanın öğrenmesinde bilgi-işlem süreçlerini
esas almaktadır, çünkü insanın düşünmesinin bazı yönlerinin
bilgisayarın işleyişine benzediği gözlemlenmiştir. Bu araştırmacıların
en çok araştırdıkları konu bellektir. Gelişimciler, belleğin birbirinden
ayrı olarak ele alınabilecek iki yönü olduğunu kabul ederler: Beynin
ne kadar bilgiyi alabileceğini, işleyebileceğini ve saklayabileceğini
belirleyen bellek kapasitesi (memory capacity); bilgilerin zihinde
tutulmasını sağlayan çeşitli bellek tekniklerinin anlaşılmasını ve
kullanılmasını içeren üst-bellek (metamemory).

Bellek kapasitesi bilgiyi depolamanın üç düzeyini içerir: Birincisi,
duyusal bilgiyi alındığı gibi geçici olarak depolayan bellek kaydı
(sensory register)'dir. Duyusal kayıta giren malzeme çok kısa süre (bir
saniyeden az) tutulur. Duyusal kayıt kapasitesinin çocuklarda ve
yetişkinlerde hemen hemen aynı olduğu söylenebilir. Duyusal kayıta giren
malzeme yaklaşık bir dakika süreyle kalacağı kısa süreli bellek'e (shortterm
memory), oradan da daha fazla işlem göreceği ve günlerce, aylarca,
yıllarca kalacağı uzun süreli bellek'e (long-term memory) aktarılır.

Yetişkinlerin çocuklardan, büyük çocukların küçük çocuklardan
daha iyi anımsamasının genel nedeni üst-bellek farkıdır. Üst-belleği
oluşturan ögeler, seçici dikkat (selective attention) ve çeşitli bellek
teknikleri (memory techniques)'dir. Üst-bellek araştırmalar bilgi-işlem
araştırmacılarının genel öğrenmenin aşamalarını daha yakından görmelerini
de sağlamıştır. Yaşlı kişilerin bellek stratejilerini kullanmayı
başaramamalarının nedeni temel bellek süreçlerini bilmemeleri değildir.
Yaşlı yetişkinler karmaşık bellek stratejilerinin etkili olduğunu
bildiklerinde bile bunları çok az kullanmakta, basit ya da kolay dışsal
stratejileri yeğlemektedirler. Bu farkın yaşam üslubuyla ilgili olabileceği
düşünülmektedir.

Öğrenme ve bellek birbirleriyle çok yakından ilişkilidir, dolayısıyla
birindeki yaşa bağlı değişim diğerini de etkiler. Bellekte genellikle
iki tür ayırt edilir: "Kısa süreli bellek" (örneğin, yeni bir telefon
numarasını telefonu çevirişten hemen önce anımsamak) ve "uzun
süreli bellek" (örneğin, bir yetişkinin çocukluk yaşantılarını anımsaması).
Uzun süreli bellek yaşa bağlı etkenlere direnç gösterebilmektedir.
Sözel beceriler, önceki deneyimlerden kaynaklanan bilgi ve
kişisel geçmişe ilişkin bilgi genellikle yaşla azalmamaktadır. Aslında
insanlar yaşlandıkça bellek sisteminin bütün bölümleri aynı biçimde
değişmemektedir. Yaşlanma duyusal belleği (görme ya da ses belleği)
pek etkilememektedir; belleğin içeriği de yaşlanmadan etkilenmemektedir;
uzun süreli belleğe depolanan bilgi sabit kalmakta ve
yaşla birlikte artabilmektedir. Bu tür bilgiler geçici olarak kullanımdan
çıkmakta, ama yitip gitmemektedir. Bir bilgi bir kez uzun süreli
belleğe aktarıldı mı orada tutulması yaşa bağlı değildir. Yaşlı kişilerin
sorunu bilgiyi geri getirecek ipuçlarını bulma konusunda ortaya çıkmaktadır.

Kısa süreli belleğin bazı kişilerde yaşla azalması konusunda çeşitli
açıklamalar denenmiştir: Kullanmayışa bağlı bellek yitimi, bilgilerin
birbirine karışmasına bağlı bellek yitimi, sinirsel-kimyasal değişime
bağlı bellek yitimi. Kimmel özellikle son iki nedeni daha açıklayıcı
bulmaktadır. Ancak, ilerleyen yaşla birlikte bellek yitiminin de
ilerleyeceğini düşünmek yanlıştır. Araştırmalar, yalnızca bazı yaşlı
kişilerin bellek yitimine uğradığını ve öğrenmeyi gençler kadar
sürdürebildiğini göstermektedir. Yaşlıların bir bölümü yaşa bağlı olmayan
ses belleğini korumaktadır. Ayrıca, belleğin bütün yönleri yaştan aynı
derecede etkilenmemektedir. Yaşa bağlı düşüşler, anımsama görevleri
için tanıma görevleri için olduğundan daha fazla olmaktadır.

Yaşlılardaki bellek yitiminin pek çok nedenleri vardır; bazıları
yeni bilgi edinmeye, bazıları bilginin korunmasına, bazıları da bilginin
anımsanmasına ilişkindir. Örneğin, yaşlı kişiler yeni bilgiyi gençliklerinde
yaptıkları kadar iyi ve tam olarak örgütleyemezler. Bellek yitimini
açıklayan "bozulma" kuramına göre, unutma beyindeki bellek izlerindeki
bozulmaya bağlıdır. "Karışma" kuramına göre ise, geri getirici
işaret gitgide daha az etkili olmaktadır. Bilginin geri getirilmesi
kusuru bellek yitiminin en büyük nedenlerinden biridir. Yaşlı kişiler,
birikmiş bilginin geri çağrıldığı mekanizma ve stratejilerde bozulmaya
uğrarlar. Ayrıca, yaş ilerledikçe geri getirme süresi de daha uzun
olmaktadır.

Çeşitli bilişsel yeteneklerin azalış oranlarının karşılaştırılması,
belleği ve soyut akıl yürütmeyi içeren akıcı zekanın birikimli zekadan
daha çabuk çöktüğünü göstermektedir. Bu bulgu bilişsel işleyişteki
düşüşlerin bilgi-işlemin temel ögeleriyle bağlantılı olduğunu
düşündürmektedir. Bu ögeler şunlardır: Girdi (bilginin beyne aktarılması),
depolama (bilginin belleğe yerleştirilmesi), program (bilginin örgütlenmesi
ve yorumlanması). Bilgiyi beyne getiren yollar açısından
genç ve yaşlı kişiler arasında farklılık vardır. Yaşlı kişilerin bilgi
alıcıları, özellikle gözler ve kulaklar duyusal uyaranı almakta daha az
beceriklidir. Ayrıca, algı süreçleri yaşla birlikte yavaşlamaktadır.
Çünkü yaşlılıkta beynin yeni bilgiyi kaydetme hızı azalmaktadır. Bir
başka etken de, seçici dikkatteki azalmadır. Özellikle, birçok şeye
aynı anda dikkat etmesi gerektiğinde yaşlı kişi genç birinden daha fazla
ilişkisiz uyaranlar yüzünden dikkatini yitirebilir. Şu halde, yaşla birlikte
girdi daha yavaş gelmekte ve daha az etkili olmaktadır. Algılanan
bilginin bellekte depolanması gerekir. Bilgi depolamanın da yaşlılıkta
daha az etkili olduğunu araştırmalar göstermektedir. Ancak, azalma
belleğin bütün yönlerinde aynı değildir. Kısa süreli bellek, özellikle
kişi için anlamlı ve ilginç olmayan konularda önemli bir düşüş
göstermektedir. Bunun nedenlerinden biri bilgi işlemenin yaş arttıkça
daha fazla zaman alması, bunun da bilgiyi belleklerine almayı yaşlı
kişiler için daha güç yapmasıdır. Buna karşılık, uzun süreli bellek
yaşla birlikte çok az azalıyor görünmektedir. Bir bilgi bellek bankasına
bir kez güvenli biçimde yerleştirildikten sonra orada kalma eğilimi
göstermektedir. Yaşlılıkta herkesin bilgiye yaklaşma ve bilgiyi
özümleme süreçleri ya da programları vardır. Bu zihinsel stratejiler
gençlerde ve yaşlılarda farklı olabilmektedir. Bu farklılıklar sorun
çözme alanında da söz konusudur. Yaşlılar soyut sorunları çözmede
ilişkisiz bilgilerden daha fazla etkileniyor ya da mantıksal teknikler
kullanmaktan çok kendi bildiklerini izliyor görünmektedirler.

Bunama (dementia), gitgide ilerleyen zihinsel bozulma, bellek yitimi,
zaman ve mekan yönelimi bozukluğu ile belirlenen bir durumdur.
Geriyatri uzmanları, 65-75 yaşlarındakilerin yaklaşık % 15'inin
ve 75 yaşın üstündekilerin % 25'inin değişik derecelerde bunamaya
uğradıklarını belirtmektedirler. Genellikle bu bozukluk beş yıl içinde
ölümle sonuçlanmaktadır.

Bunama orta yaşlı kişilerde ortaya çıktığı zaman, Alzheimer ya
da Pick hastalığıyla bağlantılı olması koşuluyla, "presenile dementia"
söz konusudur. Alzheimer hastalığında beyinde büzülme ortaya çıkar,
Pick hastalığında ise değişimler lokalizedir. Anatomik bakımdan Alzheimer
hastalarının beyni bunamaya uğramış kişilerin beyninden ayırt edilemez.

Alzheimer hastalığı bir yaşlılık ya da erken yaşlılık dönemi hastalığıdır.
Beyindeki sinir hücrelerinin yıkımıyla ilerleyen bu hastalık
bütün beyin işlevlerinin derece derece yitirilmesine yol açar. Nedeni
tam olarak bilinmeyen, tedavisi de şimdilik olanaksız olan bu hastalıkla
ilgili araştırmalar son yıllarda hızla artmıştır. Hastalığın nedeni
günümüzde bir yandan genetik etkenlerle (beyin dokusunda amiloid
maddesinin birikmesi), öbür yandan çevresel etkenlerle (beyin hücrelerinde
alüminyum miktarının artması) açıklanmak istenmektedir; ancak
kesin bir sonuca ulaşılabilmiş değildir.

Araştırmalar, bunamanın bir hastalık olduğunu, kaçınılmaz bir zihinsel
bozulma ve düşüş ürünü olmadığını ortaya koymaktadır. "Senile
dementia"ya benzeyen semptomlar, alkolizmden, başa sürekli ağır
darbeden (örneğin boksta) ya da felçlerden (beyine kan götüren damarların
tıkanması) kaynaklanan beyin hasarlarının ardından da ortaya
çıkabilir. Bunamanın en yaygın belirtileri, bellekte zayıflama,
unutkanlık, dikkat azlığı, dikkatini yoğunlaştıramama, zihinsel algı
azlığı, duygusal tepki azlığıdır. Bunamaya ve damar sertliğine bağlı
değişimler birlikte ya da birbirinden ayrı olarak ortaya çıkabilir. Sağlıklı
yaşlıların incelenmesi yaşlanma ile hastalık arasındaki ayrımın
vurgulanmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla, bunama, yaşın ilerlemesiyle
ortaya çıkabilecek ya da çıkmayabilecek bir hastalıktır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:33 AM

c. Düşünme ve yaratıcılık

Öğrenme ya da bellek alanında ortaya çıkan bozuklukların düşünme
ya da yaratma yeteneğini etkileyeceği açıktır. Bununla birlikte,
yaşlı kişilerin hafif bellek yitimine ya da öğrenme güçlüğüne karşı birtakım
yollar geliştirebildikleri bilinmektedir. Laboratuvar araştırmaları
zihinsel süreçlerdeki yaşa bağlı değişimleri açıklamada daha yararlı
olmaktadır. Örneğin, yaşlı kişilerde sorun çözme yeteneğinin
azaldığı bulunmuştur. Yeni kavramlar elde etme güçlüğü ve sorun
çözmede etkili stratejiler kullanma yeteneksizliği yaşlı deneklerin
özellikleri olarak ortaya çıkmaktadır. Yaşlıların düşünme süreçlerinin
diğer iki özelliğini (katılık ve somutluk) laboratuvarda gözlemlemek
daha güçtür.

Kavram geliştirme yeteneği yaratıcılıkla yakından ilişkilidir, dolayısıyla
kavramlaştırma yaşlılıkta azalınca yaratıcılığın da azalması
beklenir. Yaratıcılığın ne olduğu, nasıl ölçülebileceği, yaratıcı ürünlerin
çoğunun yaşamın ileri yıllarında verilip verilmediği gibi sorunları
yanıtlamak çok zordur. Lehman'a göre filozoflar yaratıcılıklarının tepe
noktasına ortalama olarak 60-64 yaşları arasında çıkmaktadırlar.
Einstein'inki gibi diğer yaratıcılık türleri, yeni bir kavramlaştırmanın ya
da eski bir sorunu yeni bir bakışla görmenin keşfedilmesi sonucudur.
Ayrıca yaratıcı kişiler sıradan işlerinde de çoğumuzun en büyük
işimizde olduğumuzdan daha yaratıcıdırlar.

Yaratıcılık sorununa iki farklı yaklaşım vardır ve bu farklı tanımlar
yaratıcılıktaki yaşa bağlı değişimleri de açıklayabilir. Lehman yaratıcılığı
bir büyük adamın yaşamının her yılında ürettiği "yüksek nitelikte
ürün"lerin yüzdesiyle ölçmektedir. Buna göre, birçok alanda
yüksek çalışma ürünlerinin oranı otuzlu yaşlar sırasında fazladır, sonra
derece derece azalmaktadır. Yüksek ürünlerin yaklaşık % 80'i elli
yaşında tamamlanmaktadır, elli yaşından sonra gerçekleştirilenlerin
oranı % 20'dir. Lehman, çeşitli bilim alanlarında (tıp, atom enerjisi,
astronomi, botanik, matematik) yüksek nitelikli ürünlerdeki yaratıcılık
oranlarını incelemiş ve benzer sonuçlara ulaşmıştır: Başlangıçtaki doruk
noktasını yaşla gelen bir düşüş izlemektedir. Bu düşüş birbirini etkileyen
çeşitli etkenlerin sonucudur: Bedensel dinçlikte ve duyusal kapasitede
azalma, hastalığın artması, salgıların değişmesi, pratik sorunlarla
daha fazla uğraşma, yoğunlaşmaya uygun olmayan koşullar,
entelektüel merakın zayıflaması, zihinsel bozuklukların artması, kötü
alışkanlıkların birikmesi, vb.

Dennis ise, karşıt bir yol izleyerek, sadece "yüksek nitelikli" işleri
değil, "toplam üretkenlik" olgusunu incelemiştir. Böylece kırklı
yaşların yaşamın en üretken dönemi olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsan
bilimlerinde çalışanlar yetmişli yaşlarda kırklı yaşlardaki kadar
üretkendirler. Müsbet bilimciler 20-29 yaşlarında en az üretkendirler,
yetmiş yaşlarında önemli bir düşüş göstermektedirler. Sanatçılar için
düşüş daha da keskindir, sadece bu grupta yirmili yaşlar yetmişli yaşlardan
daha üretkendir. Bu çizgiyi zihinsel yetenekler dışında başka
üretkenlerin belirlediği açıktır.

Her iki yaklaşımın bulguları dikkate alınarak, yaratıcılık çizgisinin
önemli değişimler gösterdiği, ayrıca alanlara göre yaratıcılıkta doruk
noktalarının farklılaştığı söylenebilir. Örneğin, Manniche ve Falk'ın
Nobel ödülünü kazananların (1901-1950) çalışmaları üzerinde
yaptığı araştırma fizikte ve kimyada Lehman'ınkine benzer bulgular
vermiş, tıpta ortalamanın kırk yaşlarında olduğunu ortaya koymuştur.

Yaratıcılığı tanımlama biçimine bakılmaksızın, yükselişlerin ve
düşüşlerin, zihinsel değişimlerden çok zihinsel olmayan etkenlere
bağlı olduğu da söylenebilir. Bu açıdan sağlık belki en önemli etkendir.
Sağlık engeli dışında, insanların yaratıcılığı için hiçbir yaş sınırının
olmadığı belirtilebilir. Bazı üreticilik türleri -yaratıcı katkılar
ya da başarılar biçiminde olsun- uzun bir yaşamın sonlarına dek sürmektedir.
Bischof aşağıdaki örneklerin bunu kanıtladığını söylemektedir (1969):

- Mikelanj, St. Peter'in kubbesini 70 yaşında bitirmiştir.

- Sofokles, Kral Oedipus'u 80 yaşında yazmıştır.

- Goethe, Faust'u 80'inden sonra tamamlamıştır.

- Gladstone, 84 yaşında dördüncü kez başbakan olmuştur.

- Hendel, Haydn ve Verdi ölümsüz melodilerini 70 yaşından
sonra yaratmışlardır.

- Hobbes, 91 yaşına dek yazmayı sürdürmüştür.

- Franklin, 81 yaşında Anayasa Kurulu'nun etkin bir üyesi olarak
çalışmıştır.

- Jefferson, 83 yaşındaki ölümüne dek yaratıcı ve etkin olmuştur.

- Tennyson, 80 yaşından sonrasına dek şiir yazmayı sürdürmüştür.

- Churchill, 77 yaşında başbakan olmuştur.

Daha yakın tarihlere gelindiğinde de pek çok ilginç örneğe rastlanmaktadır:
Oyun yazarı ve yöneticisi George Abbot 92 yaşında kitap
yazmış, 100 yaşında müzikal oyun yönetmiştir; George Burns 80 yaşında
en iyi yardımcı aktör Oscarını kazanmış, 88 yaşında film çevirmiştir;
Ruth Gordon 83 yaşında Emmy ödülünü kazanmış, 85
yaşında kitap yayınlamıştır; Harry Lieberman 80 yaşında resme başlamış,
106 yaşındaki ölümüne kadar bunu sürdürmüştür; ressam ve
heykelci Georgia O'Keffe 90 yaşında Başkanlık Onur Madalyası'nı kazanmış,
95 yaşında sergi açmıştır; Pablo Picasso resim çalışmalarını
90 yaşına kadar sürdürmüştür; Scott O'Dell çocuk kitapları yazmaya
61 yaşında başlamış, 90 yaşında bile bunu bırakmamıştır; Erik Erikson
80 yaşında gelişim psikolojisi kitabı yayınlamış, 84 yaşında yaşlılık
araştırmalarına katılmıştır.

Bilişsel işlevlere genel bakış

Bu bölümde yetişkinlikteki bilişsel işlevler konusunda daha önce
aktarılan bilgiler topluca değerlendirilecektir. Bu bağlamda özellikle
zeka ve bellek ele alınacak, daha sonra bilişi etkileyen etkenler gözden
geçirilecektir.

Bilindiği gibi, zeka konusunda süregelen en önemli tartışma zekanın
genel bir yetenekten mi, yoksa bir dizi süreçten mi ibaret olduğu
sorunu çevresinde döner. Kimi araştırmacılar zekanın akıcı zeka (temel
bilişsel süreçler) ve birikimli zeka (kazanılmış bilgiler ve gelişen
zihinsel beceriler) olarak ikiye ayrılabileceğini savunurlar. Aynı bağlamda,
zekanın mekanik zeka (temel süreçler) ve pragmatik zeka (sözcük
bilgisi, uzmanlık, üst-biliş) olarak ayrılabileceğini ileri sürenler de
vardır. Piaget'in organizmik yaklaşımında zekanın gelişimi ergenlik
döneminde en üst düzeyine çıkar (soyut işlem düşüncesi). Yaşlı kişilerin
Piaget'ci görevlerdeki başarısı daha genç yetişkinlerinkinden
genellikle daha düşüktür; ama bu, yaşlı yetişkinlerin çevresel koşullarıyla
ya da bu görevlerin nitelikleriyle açıklanabilmektedir. Zekanın,
işleme, bilme, düşünme düzeylerinin bileşimi olduğunu ileri süren üç
katlı model'e göre, temel bilişsel süreçler (1. kat) yaşamın sonuna doğru
bozulabilir; sözcük bilgisi (2. kat) ve yüksek zihinsel işlevler (3. kat)
ise sürekli gelişim gösterebilir. Soyut-sonrası düşünce'ye (3. kat
süreci) ulaşan kişiler görelilik düşüncesini sergilerler, çelişkinin
gerçekliğin temel bir yönü olduğunu anlarlar ve çelişkileri diyalektik
düşünce içinde bileştirirler. Yaratıcılık, önceden birbirine bağlı olmayan
ögelerin yeni, alışılmış olmayan ve uyumsal bir tarzda bir
araya getirilmesini içerir. Yaratıcılıkta en üst düzeye ulaşılması, daha
önce verilen örneklerde görüldüğü gibi, kronolojik yaşla değil meslek
yaşıyla ilişkilidir.

Genellikle bellek sistemindeki değişimlerin yaşlanmaya eşlik ettiği
herkesçe bilinir. Ancak, sistemin bütün bölümlerinin aynı biçimde
değişmediği de bir gerçektir. Bellekteki değişimleri daha iyi anlamak
için sistemi "kapasiteler" ve "içerikler" olarak ayırmakta yarar vardır.
Bellek kapasiteleri temel mekanizmalardan ve stratejilerden oluşur ve
düşüş gösterebilir; buna karşılık depolanan bilgiden oluşan bellek
içerikleri artış gösterebilir. Bellek sisteminin en sığ düzeyinde, çevresel
bilgiyi (sesler, görüntüler, kokular, vb.) alan temel mekanizma
olan duyusal bellek yer alır. Bu bilgi bir-iki saniye kalır, sonra zayıflar,
eğer kullanılacaksa daha derin bir düzeyde işlem görmesi gerekir.
Yaşlanmanın duyusal bellek üzerinde çok az etkisi olduğu ileri sürülmektedir.
Bellekte iki temel sistem daha vardır. İşte, yaşlanmanın etkisi
bu iki sistemde çok farklıdır. Kısa süreli bellek bilgiyi bilinçte tutan
sınırlı kapasiteli sistemdir. Burada bilgi genellikle yaklaşık 15 saniye
içinde yitirilir. Bilginin sürekli kodlama için örgütlendiği kısa süreli
bellekte hız ve esneklik yaşla birlikte azalmaktadır. Uzun süreli bellek
geçmiş deneyimlerin, dünyaya ilişkin bilgilerin depolandığı, bellek
içeriklerini tutan, sınırsız kapasitesi olan bir sistemdir. Kodlanan bilgi
uzun süreli belleğe aktarılır ve yeniden gereksinme duyuluncaya kadar
orada tutulur. Geri çağırma sırasında bilgi yeniden kısa süreli belleğe
aktarılır ve orada bilinçli olarak işlenir. Yaşın bilginin zihinde
tutulmasına etkisi yoktur; bilgi uzun süreli bellekte bir kez depolandığında
orada tutulması her yaşta aynıdır. Kişi bilgiyi geri getirmeye yeterli
olmadığında bile bilgi depolanmış ama kullanılmıyor demektir. O halde,
doğru durumda doğru ipucu verildiğinde bilginin geri getirilebileceği
söylenebilir. Yaşlı yetişkinler kodlama ya da geri getirme stratejilerini
kendiliğinden kullanmada genellikle başarısızdırlar. Bellek sisteminin
nasıl işlediğini anlamak olarak tanımlanan üst-bellek konusunda
yaşlı yetişkinlerin durumu araştırılmaktadır. Yaşlıların bellek
sistemine ilişkin bilgileri gençlerinkinden farklı olmadığı halde, yaşlı
yetişkinler bilgiyi gençlerden daha az özel ve ayırt edici bir biçimde
kodlamaktadırlar, bu da bilgiyi geri getirmeyi güçleştirmektedir (Perlmutter
ve Hall, 1992).

Daha önce de belirtildiği gibi, araştırmacılar yetişkinlikte bilişi
etkileyen etkenlerin neler olduğu sorusunu sık sık ele almışlardır. Eğitim
bu tür etkenlerin başında gelmektedir; diğer etkenler arasında kişilik,
yaşam üslubu, kronik hastalıklar sayılabilir. Kişilik örüntüleri
bilişin işleyişini özellikle yüksek derecede stresli durumlarda
etkileyebilmektedir. Yetişkinler emekli oldukları ve toplumsal yaşamdan
uzaklaştıkları zaman da bilişsel yeteneklerinde düşüş görülebilmektedir.
Zeka düzeyindeki düşüşler yoksul olmakla, toplumdan uzaklaşmakla,
çalışmayı kesmekle, dul kalmakla ya da boşanmakla ilişkili
olabilmektedir. Etkin bir yaşam üslubuna sahip olan, toplumsal ve
entellektüel etkinliklere tam olarak katılan yetişkinler zeka testlerinde en
iyi sonuçları almaktadırlar. Düzenli beden egzersizlerinin de bilişsel
başarı üzerinde etkili olduğu görülmektedir (tepki zamanı hızlanmakta,
bellek daha iyi çalışmakta, akılyürütme daha kusursuz olmaktadır).
Düzenli egzersiz kaygıyı ve gerilimi de azaltmaktadır. Egzersizin
dolaşım sistemi ve kan basıncı üzerindeki olumlu etkisi zaten bilinmektedir;
öte yandan, kalp-damar hastalığının belirtisi olan yüksek
tansiyon bilişsel işlevlerdeki yaşa bağlı düşüşü kısmen açıklayabilmektedir
(tansiyon ile akıcı zeka testi puanları arasında olumsuz korelasyon
vardır). Kalp-damar hastalığı ile sorun çözme yeteneğindeki
düşüş arasında da ilişki olduğu saptanmaktadır. Orta yaşlı ve yaşlı kişilere
Piaget'in soyut akılyürütme testleri verildiğinde puanlar üzerinde
yaşın değil sağlık durumunun etkili olduğu görülmektedir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:33 AM

3. Kişilik Özellikleri

Kişiliğin ele alınışında her insanın tek ve biricik olduğu gerçeğini
her zaman akılda tutmak gerekir. Bununla birlikte, bir kişilik tipolojisi
yapmak da olanaklıdır. Nitekim, yaşlı kişileri inceleyen gerontologlar
belirli kişilik tipleri saptamaktadırlar.

Reichard, Livson ve Peterson 55-84 yaşları arasındaki 87 erkeği
inceleyerek belli başlı kişilik tiplerini ortaya çıkarmışlardır. İyi uyum
sağlamış olanlar "olgun", "salıncaklı sandalyeli" ve "zırhlı"
kategorilerinde, daha az uyum sağlamış olanlar ise "kızgın" ve "kendinden
nefret eden" kategorilerinde sınırlanmışlardır. "Olgun" tip yaşamdan zevk
alır, kendini kabul eder, etkinliklerinde ve başkalarıyla ilişkilerinde
doyum arar, geçmişte olanlara yazıklanmadan içinde bulunduğu durumda
en iyisini yapmaya çalışır. "Salıncaklı sandalyeli" tip de yaşlılık
yıllarında başarılıdır, ancak yaşama olgun gruptan daha edilgin
bir biçimde yaklaşır, emekli olduğuna ve sorumluluktan kurtulduğuna
sevinir. "Zırhlı" tip yaşlanmanın sonuçlarından korkar, bu konuyla
yüzleşmekten kaçar, duygularını denetim altında tutar; mutlu göründüğü
için yaşlanmada kısmen başarılı sayılır. "Kızgın" tip, kendi kendisiyle
barışık olmayan, yaşlandığına kızan ve ölümden korkan tiptir.
"Kendinden nefret eden" tip yaşlanmanın sonuçlarına bozulan, gündelik
sorunlarda kendini kınayan, ölümü kendi sefilliğinden kurtuluş
gibi gören tiptir.

Yaşlılıktaki kişilik tiplerini açıklayan bir başka araştırmada
yukardakilere benzer dört yaşlı tipi bulunmuştur. Neugarten'in bu
araştırması kişiliği "yaşam doyumu" ve "etkinlik düzeyi" ile ilişkisi içinde
ele almaktadır. Denekler 70-79 yaşlarında 59 erkek ve kadından oluşmaktadır.
Tipler, "bütünleşmiş", "zırhlı-savunmacı", "edilgin-bağımlı"
ve "bütünleşmemiş" kategorilerinde toplanmaktadır.

Bütünleşmiş kişilikler, egoları yeterli, bilişsel yetenekleri tam,
yaşam doyumları yüksek, iç yaşamları görece karmaşık kişilerdir. Bu
kişiliklerde üç tip ayırt edilir: 1) "Yeniden örgütleyici"ler sürekli
etkinlik içindedirler ve yaşamlarını eski etkinliklerin yerine yenilerini
koyarak yeniden düzenlerler. 2) "Odaklanmış" kişiler, birincilerin aksine,
enerjilerini bir ya da iki rolde yoğunlaştıran kişilerdir, 3) "Kopmuş"
kişiler, düşük bir etkinlik düzeyi göstermeleriyle ilk iki kişilikten
ayrılırlar ve kendi dünyalarına çekilmiş olarak yaşarlar.

Zırhlı-savunmacı kişilikler çabacı başarı güdüleriyle ve genellikle
sakınımlı duygularıyla belirlenir. Bu kişilikler iki tipe ayrılırlar: 1)
"Sebatlı" model, orta yaş yaşam biçimini ve etkinliklerini olanak ölçüsünde
koruyan ve sürdüren tiptir. Etkinlik düzeyi yüksek ya da orta,
yaşam doyumu fazladır. 2) "Daralmış" tip, yaşlılık tehdidine karşı toplumsal
ilişkilerini sınırlayarak kendini savunmaya çalışır. Orta bir etkinlik
düzeyinin eşlik ettiği oldukça yüksek bir yaşam doyumuna sahiptir.

Edilgin-bağımlı kişilikler: 1) "Başvurucu-arayıcı" kişiliğin yüksek
düzeyde bağımlılık gereksinmesi vardır, olduğunca uzun süre bağlanacak
birini bulduğunda yaşamdan daha fazla hoşnut olur. 2) "Duygusuz"
kişilik görece edilgin ve kayıtsız bir yetişkinlik yaşar, yaşam
doyumu ortayla düşük arasındadır.

Bütünleşmemiş kişilikler yüksek derecede çözülmüş, örgütlenmemiş
bir yaşlılık örüntüsü gösterirler. Duygusal bozukluklar ve düşünce
süreçlerinde genel bir gerileme içeren psikolojik sorunları vardır. Hem
etkinlikleri hem de yaşam doyumları aşağı düzeydedir.

Daha önce de sözü edildiği gibi, Neugarten'e göre, insanlar yaşlandıkça
içşel düşünce ve duygulara dış etkenlerden daha fazla bağımlı
olmaya yönelmektedirler. Neugarten bu değişimi etkinlikten
edilginliğe geçiş olarak görmektedir. Dünyayı edilgin bir açıdan görmeye
başlayan yetişkinler dış dünyadan iç dünyaya geçmeye başlamaktadırlar.
Yetişkinlerin kendi iç dünyalarıyla uğraşmaları gitgide
artmakta, diğer insanlarla duygusal bağları da azalmaktadır. Bütün
bunlara karşın, eskiden kendilerini nasıl görüyorlarsa öyle görmeyi
sürdürmektedirler. Dolayısıyla, ileri yetişkinlikte benlik-kavramında
dramatik değişimlerden çok kararlılığın olduğu söylenebilir. Atchley'e
göre benlik-kavramındaki bu kararlılığın iki nedeni vardır: 1) Yaşlılar
başkalarından gelen tepkilere daha az, kendi iç ölçülerine daha fazla
bağımlıdırlar. 2) Yaşlılar değişime karşın kendilerini önceki rolleriyle
düşünmeyi sürdürürler (örneğin emeklilikten çok sonra da kendilerini
öğretmen, avukat, mühendis olarak düşünmektedirler). Benlik kavramının
kararlılığını koruma yeteneği, Liberman'a göre, ileri yetişkinlikteki
rol değişimlerine olumlu uyum sağlamakla ilişkilidir (Schiamberg
ve Smith, 1982).

Yaşlılıktaki kişilik konusuna gelişim görevleri açısından da bakılabilir.
Erikson'a göre umutsuzluğun karşıtı olan "ego bütünlüğü" ileri
yetişkinliğin olumlu niteliğidir. Başka yazarlar yaşlılığın gelişim görevi
olarak, başarılı alışkanlıkların sürdürülmesini, geçmişle bütünleşmeyi,
olgunluktan bilgeliğe geçişi, yaşlılıktaki olgunluk değişikliğini
kabul etmeyi, yaşamın sona ermesini onaylamayı, değişmiş idealler
edinmeyi vb. göstermektedirler. Önerilen görev ne olursa olsun,
yaşlılık yıllarının getirdiği değişimler genellikle ölüme hazırlanma
göreviyle ilgilidir. Öte yandan, yaşlılar, artan edilginliklerini ve
bağımlılıklarını, artık katılmacı olmaktan çok izleyici olmalarını, azalan
güçlerinin sınırlarını kabul etmek göreviyle de karşı karşıyadırlar.
Dürtülerinin gücündeki değişimleri kabul etmek de bir başka gelişim
görevidir. Yaşlı kişiler merkezi sinir sistemindeki bazı gerilemeleri, yeni
bilgiler edinmedeki güçlükleri kabul etmek zorundadırlar.

Bazen yaşlıların bu dönemin gelişim görevlerine karşı çıktıkları
da görülür. Azalan fiziksel ve zihinsel yeteneklerine karşın istemlerini
değiştirmeyi reddedebilir, sınırlılıklarının artışını yadsıyabilir ve bunun
için de savunma mekanizmalarına başvurabilirler. Bunun tersi bir
tutumla, yaşlılığa bağlı fiziksel ve zihinsel düşüşe abartmalı bir biçimde
zamanından önce teslim olma ve kendini kaptırma eğilimi de söz konusu
olabilir.

Yaşlıların kişiliği konusunda merak edilen en önemli konulardan
biri de, onların yaşla birlikte daha tutucu ve huysuz olup olmadıklarıdır.
Bazı araştırmalar yaşlıların yaşlandıkça özsaygılarında ve
yaşam doyumlarında önemli bir değişim olmadığını göstermektedir;
yaşlıların özsaygısı gençlerinki kadar yüksek bulunmaktadır. Kimi
gelişim psikologları, yaşın çok küçük bir etkisi olduğunu, çünkü
yaşlıların kendilerini "yaşlı" hissetmediklerini düşünmektedirler.
Araştırmalar, yaşlıların çoğunun kendilerini gerçek yaşlarından daha
genç gördüğünü, yaklaşık üçte ikisinin kendini "orta yaşlı" ya da
"genç" olarak tanımladığını ortaya koymaktadır (bk. Tablo. 23). Buna
göre, orta sınıf Amerikalıların kendi öznel duygularını, görünümlerini,
eylemlerini ve ilgilerini kendilerinden daha genç insanlarınkiyle bir
tuttukları anlaşılmaktadır. Yaşlılar kendilerini yaşlı görmeyi reddettikçe
yaşlılığa bağlanan olumsuz konumu da kabul etmek zorunda kalmamaktadırlar.
Özellikle hala yaşayan bir anababası olan yaşlı kişiler
kendilerini "en yaşlı" kuşaktan saymaktan kurtulmaktadırlar. Ancak,
bu görüşler üzerinde kültürün, toplumsal konumun, etnik grubun etkisi
olabilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşlıların çoğu çocuklarına
bağımlı duruma gelmekten korkmakta, böyle olanların yaşam
doyumu da düşme eğilimi göstermektedir. Buna karşılık, çocuklara
bağımlılığın başarılı bir yaşlılığın en iyi yolu olarak görüldüğü
Hindistan'da bu durum daha az önemlidir. Bununla birlikte, iki kültürde
genç yetişkinlerin yaşlıları nasıl gördükleri karşılaştırılınca
Amerikalıların Hintlilerden daha olumlu bir yaşlı kişi görüşüne sahip
oldukları ortaya çıkmaktadır. Amerikalı genç yetişkinler yaşlıları
Hintli genç yetişkinlerden daha fazla seviyorlar ve onları daha az
eleştirici ve zorlayıcı buluyorlar (Hoffman ve ark., 1994).

Tablo 23

Yaşlı Amerikalılar Kendilerini Nasıl Görüyorlar

Gerçek Yaşlar; Öznel Yaş (yanıtlayanların yüzdesi)

60-69;

Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 77

Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 73

Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 89

İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgileridir % 82

70-79;

Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 72

Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 83

Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 86

İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgileridir % 78

80-89;

Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 86

Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 100

Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 100

İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgilerdir % 100

Kaynak: R. Goldsmith ve Helens, 1992. Aktaran Hoffman ve ark.,
1994.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:33 AM

İİİ. YAŞLILIKTA TOPLUMSAL GELİŞİM

İnsanlar yaşlandıkça yaşamın anlamı, özellikleri ve biçimleri de
değişmektedir. Yaşlanmanın içerdiği fiziksel, psikolojik ve toplumsal
değişimler, bir yandan da onlarla başaçıkabilmek için birtakım stratejilerin
geliştirilmesini, uygulanmasını, değiştirilmesini gerektirmektedir.
Yaşlı kişilerin bireysel yaşamı için önemli olan değişimler aynı
zamanda onların aile ve toplum yaşamını da etkilemektedir. Aile ve
çevre ilişkileri ileri yaşlarda yaşanan fiziksel, psikolojik ve toplumsal
değişimlerden bağışık değildir.

:::::::::::::::::

1) Aile Yaşamı

Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla başlar, karısı da çalışıyorsa
o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli olacaktır. Böylece
ailede en önemli değişim gelirdeki belirgin düşüştür. Gelir yitimi ailenin
yaşam düzeyinde de düşüşe neden olur. Bu ekonomik güçlük çiftin
sağlığı bozuldukça daha da belirginleşir. Bu durumda geniş aile
örüntüleri tersine işlemeye başlar, yani daha önce büyüklerin yardım
ettiği gençler şimdi büyüklerine yardım etmeye başlarlar.

Daha önce de belirtildiği gibi, sanayileşmeye ve kentleşmeye
bağlı olarak ortaya çıktığı kabul edilen çekirdek aile büyük aile
örüntülerini tümüyle ortadan kaldırmış değildir. Litwak ile Sussman ve
Burchinal'ın çalışmaları modern toplumda değişime uğramış geniş ailenin
varlığını ortaya koymaktadır. Ayrıca araştırmalar, ayrı yerlerde
yaşamalarına karşın yaşlılarla akrabalarının ilişkisinin sürdüğünü, hatta,
yaşlıların akraba yanına sığınmayı uzakta kalmaya yeğlediklerini
göstermektedir. Yaşlılarla ilgilenen kurumların ortaya çıkması ailenin
rolünü ortadan kaldırmamış, sadece değiştirmiştir. Cottrell, ailenin
eğitim, eğlence, ekonomik durum, koruma gibi etkinliklerdeki dolaysız e
tkisi azalsa bile sevgi rolünün derinleştiğini saptamaktadır.

a. Demografik özellikler

Ailedeki değişimler genelde nüfus yığılmalarını yansıtır niteliktedir.
Nüfustaki yaş dağılımı ileri yaşlara kayınca ailenin üyelik profili
de aynı özelliği gösterir olmuştur. Demografik süreçlerdeki değişimin
aile yapısında yarattığı değişikliklerin sürmesi beklenmektedir. Gelişmiş
ülkelerde en önemli değişim ailenin yaş kompozisyonunda ortaya
çıkmıştır. Çocuklar artık ailenin küçük bir bölümünü oluşturmakta,
yaşlıların oranı artmakta, genç insanlara bağımlı yaşlıların sayısı
çoğalmaktadır. Büyük anababalığın orta yaşlara kaymış olması, torunların
kendi çocuklarını büyük anababaların yaşam süresi içinde büyütmelerine
olanak sağlamaktadır. Shanas'ın belirttiği gibi, 65 ve daha
üstü yaşlara ulaşmış insanların yarısı 4 kuşaklı bir aileye sahip
olabilmektedir. Evlenme ve çocuk sahibi olma yaşlarının düşmesi de kuşaklar
arasındaki mesafeyi azaltmaktadır. Bu değişimler ailenin ortalama
yaşını da yükseltmekte, aileyi daha yaşlı kılmaktadır. Kadınların
yaşam süresindeki değişimler, anneyi yitirmenin orta yaştan emeklilik
öncesine doğru kaydığını ve kadının ortak yaşama süresinin erkeğinkinden
uzun olduğunu ortaya koymaktadır. Doğum oranının azalması
nedeniyle yaşlılara düşen genç sayısında da önemli bir azalma olmaktadır.

Ölüm oranlarındaki düşüş ve kadınların kendilerinden büyük erkeklerle
evlenmeleri, kadınların dulluk deneyimlerini kaçınılmaz kılmaktadır.
ABD'nde yaşayan 65 ve daha üstü yaşlardaki kadınların sadece
% 41'inin yaşayan eşi vardır, erkeklerin ise sadece % 14'ünün
eşleri ölmüş durumdadır (ABD, Nüfus Bürosu, 1981). Çok genel olmamakla
birlikte, yaşlı erkeklerin kadınlara oranla yeniden evlenme
olasılıkları 5 kat daha fazladır. 65 yaşın üstündeki erkeklere oranla
bekar kadın sayısı üç kat daha fazladır. Bu sayısal avantaj erkeklerin
daha genç kadınlarla evlenmeleri gibi toplumsal bir normla da
desteklenmektedir. Bütün bunlara karşın kadınların eşleriyle geçirdikleri
süre artmıştır. Ortalama evlenme yaşında (kadınlar için 22, erkekler için
25) evlenenler arasında kadınların % 64'ü kocasının ölümünden önce
40 yıllık bir evlilik dönemi yaşamaktadır. Bu durumda, ilk çocuksuz
yıllar da dikkate alındığında, evliliğin yaklaşık üçte biri "boş yuva"da
geçmektedir.

b. Psikososyal özellikler

İnsanlar yaşlandıkça akraba oldukları insan sayısı da artmaktadır,
aileye yeni üyeler ve yeni kuşaklar eklenmektedir. Ancak, üyelerdeki
artış belli bir davranış örüntüsünün oluşması demek değildir. Doğum
oranındaki düşüş her çocuğa verilen ilgiyi arttırmış, kardeş kavgasını
azaltmıştır. Geçmişte bebek ölümleri yüksekken anababalar, çocuklarına
duygusal olarak fazlaca bağlanmamaya çalışıyorlardı, aynı neden
şimdi de yaşlıların yeniden evlenmelerini engelliyor olabilir. Ölüm
oranındaki düşüş şimdi insanların daha köklü kuşaklararası ilişkiler
kurmalarına, gelişimsel bunalımlara dayanaklı güçlü bağlar oluşturmalarına
yol açmaktadır. Çoğunluk yaşlı olduğu için olgunluk farkından
doğan kuşaklararası çatışma hemen hemen ortadan kalkmaktadır.
Yaşlı akrabalar yaşlılıktaki toplumsallaşma yöntemleri açısından
gençlere de yararlı olmaktadırlar.

Yaşam süresinin uzunluğu ve yaş farklarının azlığı nedeniyle birçok
anababa çocuklarıyla birlikte yaşlanmaktadır. Emekli olan ve kendi
çocuklarını evlendiren çocuklar şimdi de anababalarına bakmak
durumundadırlar. Bu durumda Brody "orta kuşak sıkışması"ndan söz etmektedir.
Yetişkinler hem çocuklarının hem de anababalarının istemlerini
yerine getirmekte güçlük çekmektedirler. Çocukların boşalttığı
yuva yaşlanan anababa ve akrabalar tarafından doldurulmaktadır. Yaşlıların
ölümü de birçok insanın yuvanın boşalmasını yeniden yaşamasına
neden olmaktadır. Kadınların dışarda çalışması da yaşlı anababaya
bakmayı sorun haline getirmektedir (özellikle bu bakımın kadının
işi olduğunu düşünen çevrelerde). Geleneksel olarak yaşlıların bakımını
orta yaşlılar üstlendiğinden, bunların gitgide daha fazla dışarda
çalışmalarıyla sorun daha da zorlaşmaktadır.

20'inci yüzyılda gelişmiş ülkelerde yaşam düzenlemeleri çarpıcı
biçimde değişime uğramıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1900
yıllarında 65 yaşındaki nüfusun % 60'ı çocuklarının yanında barınırken,
bu oran 1980'lerde % 15'e inmiştir. Bu değişimler özellikle yüzyılın
ikinci yarısında hızlanmıştır. Yaşlı insanlar bağımsızlıklarını korumak
istemektedirler. Yetişkin çocuklarıyla yaşayanlar kendilerine
bakamayacak kadar hasta ya da yoksul olanlardır. Genel kanının aksine,
geçmişte geniş ailede yaşamanın da % 10'dan fazla olmadığı ortaya
çıkmıştır (en azından yaşamın kısa sürmesi nedeniyle). Çocuklarından
ayrı yaşayan yaşlıların kendilerini mutlaka ihmal edilmiş hissetmedikleri
de saptanmaktadır; üstelik çocuklarıyla yaşayanlardan
daha fazla mutlu oldukları da söylenebilir.

Yalnız yaşama eğilimine karşın yaşlıların çoğu ilişki kurabilecekleri
akrabalarına yakın yaşamayı yeğlemektedir. Çocuklarla ilişki işçi
sınıfında orta sınıftan daha sık, diğer akrabalarla ilişki orta sınıfta işçi
sınıfından daha sık görülmektedir. İlişkilerde cinsiyet de önemli bir
etken: Kadınlar kızlarıyla ilişkilerini erkeklerden daha çok sürdürüyorlar,
anne akrabaları baba akrabalarından daha yakın sayılıyor. Erkekler
anababalarına ekonomik, kızlar ise toplumsal ve duygusal destek
sağlıyorlar. Cinsiyete bağlı özellikler çalışan sınıfta orta sınıfa
oranla daha belirgindir. Hiç evlenmemişlerin akraba ilişkileri daha
zayıf; ayrılmışlar kendi ailelerinden daha fazla yardım görüyorlar; yeniden
evlenme akrabalıkları genişletiyor... Araştırmalar, nesnel akraba
ilişkilerinin çok anlamlı olmadığını, ilişkinin öznel olmasının istendiğini,
duygusal olarak güvenebilecekleri bir dosta sahip olan yaşlıların
sağlıklarının ve yaşam doyumlarının daha üst düzeyde olduğunu
göstermektedir.

Çocuklar, diğer destekleme görevleri yanında, torunlarla büyük
anababalar arasında köprü olma görevini de yerine getirmektedirler.
Hill ve arkadaşları orta kuşağı "kuşaklararası bağın köprüsü" olarak
nitelemektedir. Son araştırmalara göre dört büyük anababadan üçü torunlarını
ayda en az iki kez görmektedir. Robertson, Neugarten'in
daha önce sözü edilen sınıflamasından farklı bir büyükanababa tipolojisi
geliştirmiştir. Robertson, özellikle büyükanababa rolünün toplumsal
ve kültürel boyutlarını birbirinden ayırarak dört büyükanababa tipi
saptamaktadır: 1) "Paylaşılmış" büyükannenin büyükannelik rolü konusunda
yüksek kişisel ve toplumsal beklentileri vardır. Torunlarıyla
çok ilgilidir, onlar için en iyi olanı yapmaya çalışır. 2) "Uzak" büyükanne
tipi karşı uçta yer alır, büyükannelik konusunda düşük kişisel ve
toplumsal beklentileri vardır. Bu iki tip arasında, büyükanababalığın
normatif ve moral yünlerini vurgulayan "simgesel" büyük anababa ile,
bu rolün kişisel yönünü vurgulayan "bireyselleşmiş" büyük anababa
yer alır. Robertson deneklerinin üçte birinin büyükanababalığı anababalığın
yeğlediklerini bulmuştur. Kahana ve Kahana ise, çocukların
büyüdükçe kendilerine aşırı düşkün büyük anababaları daha az yeğlediklerini
saptamıştır. Torunların büyükanababalarını nasıl algıladıkları
konusunu Robertson da incelemiş, 18-26 yaşlarındaki işçi sınıfı
deneklerinin büyük anababalar için olumlu görüşler belirttiklerini, her
üç kişiden ikisinin gerektiğinde büyük-anababaya bakma sorumluluğuna
inandığını görmüştür (Aizenberg ve Treas, 1985).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:33 AM

2. Toplumsal Çevre

Aile yaşamı en fazla araştırılan konulardan biri olmakla birlikte,
yaşlıların yaşamında arkadaşlık ilişkileri de çok önemlidir. Ancak,
bazı araştırmalar uzun süreli arkadaşlıkların korunduğunu gösterirken,
bazıları da yaşla birlikte ilişkilerin zayıfladığını ortaya koymaktadır.
Birçok araştırmacı kadınların erkeklerden daha anlamlı ve derin arkadaşlıklar
kurabildiklerini belirtmektedir. Yaşlı erkekler eşlerine her
yönden daha bağımlılar ve eş yitimine daha zor uyum sağlıyorlar, kadınlar
ise ailede kopukluk olunca arkadaşlarına daha kolay dönebiliyorlar.
Erkeklerin daha geniş bir arkadaş çevresi oluyor. Orta sınıf arkadaşlarını
korur ve çoğaltırken, işçi sınıfı komşuları yeğliyor. Ayrıca,
yaşam doyumu da arkadaşlıkla ilişkili bulunmaktadır. Blau, yaşlılıkta
yeni bunalım ve rol değişimleriyle başaçıkmada arkadaşlığın önemini
vurgulamaktadır. Bununla birlikte, arkadaşlık aile ilişkilerinin yerini
dolduramamaktadır. Doğrudan bakım olmasa bile, kurumlardaki yaşlılarla
daha çok aileleri ilgilenmektedir. Kuruma gitmek çocuklarla ilişkiyi
bozmamakta, hatta bazen güçlendirmektedir.

Yaşlılarla ilgili toplumsal politikaların, hizmetlerin, programların
geliştirilmesine katkıda bulunan politikacılar, sosyal çalışmacılar,
iktisatçılar ve gerontologlar yaşlıların bellibaşlı toplumsal sorunlarını
beş kategoride toplamaktadırlar: "gelir", "sağlık", "bakımevi", "ulaşım" ve
"beslenme". Bunlar kadar somut olmamakla birlikte aynı derecede
önemli olan diğer sorunlar, eğitim, iş, emeklilik sonrası roller, tinsel
gereksinmeler, güvenlik vb. gibi sorunlardır. Bütün bu sorunların çözümü
yaşlı kişileri toplum içinde tutma amacını destekleyecektir.
İnsanın toplumsal bir yaratık olduğu ve insanlığını dile getirecek toplumsal
araçlara gereksinmesi olduğu herkesçe bilinmektedir. Yaşlanan
bir kişinin yaşlılığa uyum sağlaması ile topluma uyum sağlaması arasında
yakın bir bağ olduğu da söylenebilir. Uyum kuramları işte bu sorunu
açıklamaya çalışmaktadır.

a) İlişki kesme kuramı (disengagement theory). Elaine Cumming
ve William E. Henry'nin geliştirdiği bu kuramda, yaşlılık, fiziksel,
psikolojik ve toplumsal açıdan toplumsal dünyadan derece derece
geri çekilme süreci olarak görülmektedir. Fiziksel düzeyde, insanlar
etkinliklerini yavaşlatır ve enerjilerini elde tutarlar. Psikolojik düzeyde,
geniş dünyayla olan ilişkilerini öncelikle kendilerini ilgilendiren
yaşam alanlarında odaklaştırmaya yönelirler. Dışardaki dünyaya yönelttikleri
dikkatlerini kendi duygu ve düşüncelerinin iç dünyasına
çevirirler. Toplumsal düzeyde, karşılıklı bir geri çekilme söz konusudur,
böylece toplumun diğer üyeleriyle yaşlı kişi arasındaki etkileşim
de azalır. Birey toplumdan geri çekilir, toplum da bireyden elini çeker.
Cumming ve Henry'e göre ilişki kesme, toplumu ve bireyi tedavi edilemez
hastalığın ve ölümün sonul ilişki kesmesine önceden hazırlayan
ilerleyici ve karşılıklı doyum verici bir süreçtir. Yaşlılar için ilişki
kesme, istenen ve oynanan rollerin, kurulan ilişkilerin azaltılmasıyla
gerçekleştirilen bir süreçtir. Bunun sonucu olarak, yaşlılar ölümle rahatça
karşı karşıya gelebilirler. Toplum da kendi yönünden ilişki kesmeyi
destekler, çünkü böylece yaşlıların geliştirdiği birtakım işlevleri gençlere
aktarabilir.

İlişki kesme kuramı hem çok saldırıya uğramış, hem de geniş
ölçüde savunulmuştur. Her iki yönde yapılan kesitsel araştırmalar ise
kuşak farklılıklarını yaş farklılıklarıyla karıştırmak açısından
eleştirilmiştir. Öte yandan, en azından 75 yaşın altındakiler için yaşlılık,
çeşitli örgütlere gönüllü olarak katılma düzeyinde kararlılık ve süreklilik
gösteriyor görünmektedir. Ancak çok yaşlı kişilerin birçok üyeliklerini
azalttıkları ve gruplarda etkin katılımdan çekildikleri söylenebilir.
Sonuç olarak, ilişki kesme kuramının, yaşlı kişilerin daha önceki
yaşamlarının anlamlı yönlerinden ayrılmalarını ve yalıtılmalarını
abarttığı ileri sürülebilir.

b) Etkinlik kuramı (activity theory). Etkinlik kuramı, ilişki
kesme kuramına alternatif olarak, sosyolog Robert J. Havighurst, Bernice
L. Neugarten ve Sheldon S. Tobin tarafından geliştirilmiştir. Bu
kurama göre, kaçnılmaz biyolojik ve sağlıksal değişmeler dışında,
yaşlı kişiler temelde aynı olan psikolojik ve toplumsal gereksinmeleriyle
orta yaşlı kişilerle aynıdırlar. Bu açıdan bakıldığında, yaşlılığı
belirleyen toplumsal etkileşim azlığı toplumun yaşlı kişiden elini
çekmesinden kaynaklanır. Yaşlı kişi orta yaş etkinliklerini olabildiğince
uzun süre korumak ister ve terketmeye zorlandığı etkinliklerin yerine
yenilerini koyar.

Etkinlik kuramcıları, ilişki kurmanın 60 ya da 55 yaşından sonra
bazen azalmakta olduğu görüşüne katılırlar. Yaşlı kişilerin etkinlik
düzeyinin, doyum ve mutluluğunun azalmakta olduğunu da kabul
ederler. Ancak bu azalmanın istenen birşey olduğu görüşünü reddederler.
Sağlıklı yaşlıların çoğu etkinlik düzeyini oldukça basit tutmaktadır.
İlişki kesme ya da kurma oranı daha çok geçmişteki yaşam
biçimlerine, sosyoekonomik statülere ve sağlık koşullarına bağlıdır.
Ancak bütün bunlar yaşlıların mutlaka daha olumlu bir yaşam düzenlemesi
yaptıkları anlamına gelmez. Ayrıca, kimi yaşlı kişiler mutluluğu
kalabalıkta bulurlar, kimileri yalnızlıkta ararlar. Yaşam deneyimini
kalitesinin en anlamlı ölçüsü, moral, yaşam doyumu ve düzenlemedir.

c) Rol bırakma kuramı (role exit theory). Bu kuram sosyolog
Z. S. Blau tarafından önerilmiştir. Blau'ya göre; emeklilik ve dulluk
yaşlı kişinin toplumun temel kuramsal yapılarına (iş ve aile) katılımını
sona erdirir. Buna bağlı alarak yaşlıları toplumsal bakımdan yararlı
kılan olanaklar da azalmaktadır. Blau, meslek ve evlilik statüsü yitimini
özellikle yıkıcı nitelikte görmektedir. Çünkü bunlar yetişkin kimliği
için demir atma noktaları olan temel rollerdir. Sosyolog Irving Rosow,
benzer bir yaklaşımla, Birleşik Devletler'de insanların yaşlılığa etkili
bir biçimde toplumsallaştırılmadıklarını savunmaktadır. Yaşlılıkta
beklenen davranışları tanımlayan toplumsal normlar zayıf, belirsiz ve
sınırlıdır. Ayrıca, yaşlılar temelde "rolsüz rol" olan rollerine toplumsal
bakımdan değersizleşen statülerine uyum sağlama konusunda pek az
güdülüdürler.

Rol bırakma kuramı, yaşlı kişilerin çoğunun toplumsal yitimler
hissettiği konusunu abarttığı ileri sürülerek eleştirilmiştir. Yaşam
doyumuyla ilgili boylamsal araştırmalar yaşlıların çoğunun çok az toplumsal
yitim hissettiklerini ya da hiç hissetmediklerini göstermektedir.
Yaşlıların çoğu, işlerini ve ana-babalık rollerini yitirmelerinin
karşılığının, özgürlüğün ve eskiden beri istedikleri şeyleri yapma olanağının
artması olduğunu belirtmektedir.

d) Toplumsal değiştokuş kuramı (social exchange theory).
James J. Dowd gibi sosyologlar toplumsal değiştokuş kuramını yaşlılık
sürecine uyguladılar. Bu kurama göre, insanlar toplumsal ilişkilere
girerler, çünkü bundan birtakım ödüller çıkarırlar (ekonomik
destek, tanınma, güvenlik, sevgi, vb.). Ödül elde etme sürecinde birtakım
bedeller de öderler (olumsuz yaşantılar, yorgunluk, çabalama,
vb.) ya da olumlu yaşantılardan ödüllendirici etkinlik uğruna vazgeçmek
zorunda kalırlar. Yaşlılığa uygulandığında bu kurama göre, yaşlılar
pazarlık etme güçlerindeki düşüş nedeniyle yaralanabilir oluşlarının
arttığı bir konumda bulunmaktadırlar. Endüstrileşmiş toplumlarda
yaşlıların daha önce sahip oldukları beceriler teknolojik gelişmeler
içinde gitgide modası geçmiş kalmaktadır. Ayrıca, yaşlı bir işçi işte ne
kadar uzun kalırsa genç işçilerin meslekte yükselmelerini o kadar
engellemektedir. Yaşlı işçiler iş gücündeki yerlerini toplumsal güvenlik
ve tıbbi hizmetle değiştokuş etmektedirler.

Toplumsal değiştokuş kuramcıları kendi görüşlerini, modernleşme
ile yaşlılık statüsü arasında bulunan karşıt ilişkiye dayandırmaktadırlar.
Yaşlıların endüstrileşmemiş ve geleneksel toplumlardaki
konumu yüksektir, çünkü yaşlılar bilgi birikimini ve denetimini
sağlamaktadırlar. Endüstrileşme ise geleneksel bilgi ve denetimin önemini
azaltmaktadır doğal olarak. Ancak, modern endüstri toplumlarında
yaşlıların yüksek statülerde bulunduklarını gösteren istisnalar
da vardır (Rusya, Japonya gibi). Toplumsal değiştokuş kuramı yaşlıların
bir toplumdaki konumunu etkileyen değiştokuş ögelerine dikkati
çekse bile, tam bir açıklama getirmekten çok uzaktır (Vander Zanden, 1981).

e) Süreklilik kuramı (continuity theory). İlişki kesme ve etkinlik
kuramlarının sınırlılıkları, yaşlılığın karmaşık süreçlerine daha geniş
bir açıdan bakmayı gerektirmiştir. R. C. Atchley tarafından geliştirilen
süreklilik kuramı, yaşlılıkta bazı rollerle ilişkinin kesilmesi,
bazı rollerdeki başarının sürdürülmesi bileşimine dayanmaktadır.
Atchley'e göre, bireyler yetişkin olma sürecinde birtakım alışkanlıklar,
bağlantılar, tercihler geliştirirler ve bunlar giderek kişiliğin bir parçası
haline gelir. Birey yaşlandıkça söz konusu bu özelliklerin sürekliliğini
korumaya yönelir. Süreklilik kuramı yaşlılığın karmaşıklığını vurgulayan
bir kuramdır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:33 AM

İV. YAŞLILIKTA RUH SAĞLIĞI

Daha önce de söz edildiği gibi, yaşlılık dönemiyle ilgili birtakım
kalıpyargılar vardır. Butler'e göre bunlardan birincisi doğrudan doğruya
yaşlılığın kendisi ile ilgilidir: Kronolojik yaşlanma, bir insanın
yaşını yaşadığı yılların sayısıyla ölçme. Oysa fizyolojik, kronolojik,
psikolojik ve toplumsal yaşlanma derecelerinde bireyden bireye değişen
büyük farklılıklar olduğu bilinmektedir. İkinci kalıpyargı üretim
dışı olmakla ilgilidir. Oysa hastalık ve toplumsal sorunlar olmadığında
yaşlı kişilerin de üretken olma ve yaşama etkin olarak katılma eğiliminde
oldukları görülmektedir. Önceki kalıpyargıya bağlı bir üçüncüsü,
ilişkisizlik, yani yaşlı kişilerin yaşamdan kopmayı, yalnız ya da
kendi yaşıtları arasında yaşamayı yeğledikleri biçimindedir. Ancak,
toplumdan kopmanın yaşlılığın doğal bir yanı olduğu görüşünü destekleyen
yeterli sayıda bulgu yoktur. Dördüncü kalıpyargı esnek olmama
savıyla ilgilidir. Bir insanın değişme ve uyum sağlama yeteneği
yaşından çok, yaşamboyu taşıdığı kişiliğiyle ilgilidir. Beşinci sorun
bunaklık (kocama= senility) kavramıyla ilgilidir; bu kavram yaşlıların
kaçınılmaz olarak bunayacağını ifade eder. Yaşlı kişiler de tıpkı genç
kişiler gibi anksiyete, keder, depresyon ve paranoid durumlar yaşayabilirler.
Benjamin Rush bunamanın yaşlanma sürecinden ayrı, farklı
bir hastalık olduğunu göstermiştir. Kötü beslenme, uyuşturucu kullanımı,
alkolizm, fiziksel bir hastalığın tanılanmaması gibi sorunlar
bunama nedeni olabilir. Altıncı kalıpyargı huzur (serenity) kavramıyla
dile gelir. Buna göre yaşlılık göreli bir barış ve huzur çağıdır. Gerçekte
ise yaşlı kişiler başka herhangi bir yaş grubundakilerden daha
fazla stres yaşarlar, üstelik bu stresler çoğu zaman yıkıcıdır. Yaşlının
bu bunalımlara direnme gücü dikkat çekicidir; böyle durumlarda sakinlik,
beklenmeyen ve uygun olmayan bir tepki olacaktır. Depresyon,
anksiyete, psikosomatik hastalıklar, paranoid durumlar dış streslere
karşı içsel tepkilerdir. Keder yaşlıya sık sık eşlik eden bir duygudur.
Apati ve boşluk, yakınların yitirilmesini izleyen ilk şokun ortak bir
kalıntısıdır. Fiziksel hastalık ve toplumsal yalıtılma yasın ardından
gelebilir. Anksiyete birçok biçimde kendini gösterebilir: Düşünmede ve
davranışta katılık, çaresizlik, huzursuzluk, kuşkuculuk ve bazen paranoya.

Butler, yaşlılıkla ilgili bütün kalıpyargıların ve söylencelerin kısmen
bilgisizlikle, kısmen de yaşlılarla gündelik ya da profesyonel ilişkinin
yetersiz olmasıyla açıklanabileceğini düşünmektedir. Butler'e
göre hepimizin içinde bulunan bir başka güçlü etken de "yaş ayırımı"
diye adlandırılabilecek etkendir. Irk ayırımcılığı (racism) ve cinsiyet
ayırımcılığı (sexism) nasıl insanları derilerinin rengine yada cinsiyetine
göre ayırıyorsa, yaş ayırımcılığı da (ageism) insanları sırf yaşlı oldukları
için sistemli bir ayırıma tabi tutma ve kalıplara sokma sürecidir.
Yaşlı insanlar bunak, düşüncede ve davranışta katı, ahlak ve denetim
açısından eski moda gibi kategorilere konulmaktadırlar. Yaş
ayırımcılığı genç kuşaklara yaşlı insanları kendilerinden farklı görme
yolunu açar. Böylece üstü kapalı biçimde yaşlıları insan olarak tanımama
eğilimi doğar.

Toplum daha dengeli bir yaşlılık anlayışına nasıl kavuşabilir ve
ileri yaşların sorunlarını gözeterek insanlara başarlı bir yaşlılık nasıl
sağlanabilir? Toplumun daha duyarlı bir yaşlılık kavramına sahip olması
için alınabilecek önlemler (toplumsal refah politikalarının oluşturulması,
kitle iletişim araçlarının işletilmesi, vb.) uzun erimlidir.
Yaşlılara psikolojik yardım ve destek sağlamaya yönelik teknikler
içinde, yaşamı gözden geçirme terapisi ve yaşam döngüsü grup terapisi
sayılabilir.

Yaşamı gözden geçirme terapisi (life review therapy) yaşlı
kişiden ve diğer aile üyelerinden geniş bir özyaşam öyküsü alınmasına
dayanır. Yaşlı kişiler geçmiş yaşamlarına baktıklarında çoğu zaman
yaptıklarından değil, yapmadıklarından esef duyarlar. Yaşlıların
geçmişlerinden sık sık söz etmeleri ve geçmişteki yaşantılarını yineleyerek
anlatmaları aslında geçmişi düşünme ve gözden geçirme eğiliminin
dışavurması sayılabilir. Geçmişi gözden geçirme eyleminde
yalnızca geçmişi anımsama değil, aynı zamanda geçmişi çözümleme
boyutu da vardır; dolayısıyla geçmişi gözden geçirme amaçlı ve etkin
bir süreçtir. Bu süreçte yaşantıları bütünleştirmek ve yorumlamak söz
konusudur. Butler'a göre bu süreçte yaşamı gözden geçirme içsel,
anımsama ise davranışsal boyutu oluşturmaktadır.

Yaşam döngüsü grup terapisi (life-cycle group therapy), tedavi
gruplarına 15 yaştan 80 yaşına kadar bireyleri birlikte alma temeline
dayanır. Yaş ayırımının kuşaklar arasındaki duygu, deneyim ve destek
alışverişini önlediği inancı bu yaklaşımın temelidir. Bu gruplarda yalnızca
içsel psikiyatrik bozuklukların tedavisi değil, yaşam döngüsündeki
değişikliklerden doğan sorunların çözülmesi de amaçlanmaktadır.
Gruba girmenin ölçütü, etkin bir psikozu olmamak, buna karşılık
akut ya da kronik yaşam bunalımı geçiriyor olmaktır (Butler, 1977).

Günümüzde, yaşlı insanların mutlaka geçmişe bağımlı, yaşamın
dışına düşmüş kişiler olduğu düşünülmemektedir artık. Tam tersine,
bugün yaşlıların kendini yenileme yeteneklerine daha fazla inanç ve
güven duyulmaktadır. Yaşlılar kendilerine özgü sorunlara karşın, ulaştıkları
olgunluk, birikim ve doyum düzeyi ölçüsünde yaşama bağlanma
şansına sahiptirler. Bunun için de yaşlıların, yaşama ve kendilerine
gereken ilgiyi ve özeni göstermeleri yetmektedir. Bu açıdan, bakım
kurumlarının yaşlılara verdiği edilgin destek yeterli değildir, yaşlıları
edilgin bırakmayacak önlemlere gerek vardır. Bütün gün televizyon
izlemek, hiç spor yapmamak, sürekli ilaç tüketmek gibi durumlar yaşlıları
edilginliğe itmektedir. Oysa yaşlılara uygun spor, grup psikoterapisi
gibi etkinlikler onları daha etkin kılabilmektedir: Bu düzenli destekler
de yaşlıların kendini yenileme yeteneklerini harekete geçirmektedir.

Öte yandan, yaşlıların ruh sağlığıyla yakından ilgili olduğu için
yaşam doyumu olgusunu da incelemekte yarar var. Neugarten'e göre
yaşam doyumu (life satisfaction), kişinin yaşamda ne istediği ile ne
elde ettiğinin karşılaştırılmasından elde edilen sonuçtur. Yaşam doyumu
ile yaşın ilişkisini araştıran araştırmaların genel bulgusu yaş arttıkça
yaşam doyumunun azaldığı biçimindedir. Başka bir deyişle, yaşlı
grupta yaşam doyumunun genç gruptakine oranla daha düşük olduğu
görülmektedir. Ancak, yaşlı insanların sağlık durumlarının,
ekonomik koşullarının, etkinlik düzeylerinin yaşam doyumunda
önemli bir belirleyici olduğu bilinmektedir. Öte yandan, yaşam doyumunun
yaşla azaldığını ileri süren genel kanıyı bazı çalışmaların desteklemediği
de görülmektedir. Clemente yaşlanmayla birlikte belirli
bir doyumun daha yerleşik duruma geldiğini savunmaktadır. Diener,
yaşam doyumunun çok genç ve çok yaşlılarda farklı olmadığını, en
önemli farkın 45 yaş dolaylarında ortaya çıktığını, asıl bu yaş grubundaki
insanların diğer iki gruba oranla daha doyumsuz olduğunu bildirmektedir.
Sonuç ne olursa olsun, yaşam doyumu ile yaş arasındaki
ilişkinin nedensel bir ilişki olmadığı söylenebilir. Yaşlı insanların
yaşam doyumu düzeyi yalnızca yaşlanmalarına değil, daha çok dış
koşullara bağlı görünmektedir. Örneğin Birren yaşlılığa bağlı ruhsal
sorunların kentlerde kırsal kesimlerdekinden daha fazla görüldüğünü
söylemektedir. Sonuç olarak, dış koşullarla daha etkin biçimde başedebilen
yaşlıların yaşam doyumu düzeyinin daha yüksek olacağı düşünülebilir.

Son olarak, yaşlıların stresle başa çıkmalarında karşılaşılan sorunlardan
söz etmemiz gerekmektedir. Yaşlı kişilerin karşılaştığı streslerin
çoğunun (sağlığın bozulması, gelirin azalması, eşin ölümü gibi)
öncelikle olumsuz olduğu bilinir. Yaşlanan bağışıklık sistemi de yaşlı
kişileri stresin etkilerine daha açık duruma getirmektedir. Olaylar
arttıkça ve yaşlının denetim duygusu azaldıkça stres daha da yıkıcı
olmaktadır. Denetim duygusu ile sağlık durumu arasındaki ilişkinin insanlar
yaşlandıkça arttığı bilinmektedir. Denetim duygusu stresin
yıkıcı etkisini çeşitli yollarla azaltabilmektedir. İnsanlar çaresiz
olmadıklarına, belirli bir denetime sahip olduklarına inandıklarında hoşa
gitmeyen olayların yaşamları üzerindeki yıkıcı gücü azalmaktadır. Öte
yandan, denetim duygusu strese karşı gösterilen fizyolojik tepkileri
azaltmaktadır (denetlenemeyen stresin bağışıklık sisteminin kanserle
savaşma yeteneğini zayıflattığı saptanmaktadır). Son bir nokta da,
çevreleri üzerinde belirli bir denetim duygusuna sahip olan kişilerin
sağlıklarını koruma konusunda daha etkin olmalarıdır; sağlıkla ilgili
bilgileri daha fazla ediniyorlar, kendilerine iyi bakıyorlar, tıbbi
kontrollerini yaptırıyorlar, vb.

Bilindiği gibi, stresin etkisini azaltmayı sağlayan etkenlerden biri
de toplumsal destektir. Aile ve arkadaş çevresi yaşlı kişilere hem toplumsal
kimliğin sürdürülmesi olanağını, hem de duygusal destek,
maddi yardım, bilgi ve hizmet sağlamaktadır. Özellikle geleneksel
toplumlarda bu desteğin çok güçlü olduğu, gelişmiş toplumlarda ise
daha fazla kurumsallaştığı bilinmektedir. Toplumdan yalıtılmak yaşlı
kişiler için son derece yıkıcı bir duygudur. Sonuç olarak denetim duygusunun
ve toplumsal desteğin aynı derecede önemli olduğu söylenebilir
(Hoffman ve ark., 1994).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:33 AM

V. ÖLÜM

Doç. Dr Meral Çileli

Gelişmiş Batı toplumlarında yakın zamanlara kadar ölüm "tabu"
konulardan biri olarak görülmüştür. Kimi bilim adamları, örneğin
Amerikan kültürünü "ölümü yadsıyan kültür" olarak tanımlamışlardır.
Sosyal antropolog Benedict'e göre, Amerikan toplumunda çocuklar,
cinsellik, doğum ve ölüm gibi doğal olaylara tanık olmamakta, bu da
bireyin gelişiminde süreksizlik yaratmaktadır.

Son yirmi yılda bu örüntü değişmiş, Batı toplumları ölümü yeniden
keşfetmişlerdir. Tanatoloji, yani ölüm incelemesi son yıllarda gittikçe
gelişmiştir. Aynı zamanda, kitle iletişim araçlarında da "ölüm cezası",
"ölme hakkı", "klinik ölüm" gibi sorunlar gitgide daha fazla
işlenir olmuştur. Günümüzde ölümü seçme hakkının yasallaştırılması
yönünde güçlü akımlar vardır ve ölüme mahkum hastalara ölme hakkının
tanınması savunulmaktadır. Amerikada 1980'de kurulan ve
ölümcül hastaların ölme hakkına sahip olması gerektiği düşüncesini
savunan Hemlock Derneği, ilgili yasalarda değişiklik istemekte ve bu
girişim acı çeken hastalar ve yakınları tarafından şiddetle
desteklenmektedir. Böylece Batı kamuoyu ölümü yeniden yaşamın bir gerçeği
olarak benimseme aşamasına ulaşmış görünmektedir. Nitekim, The
Lancet 1966'da yayınladığı bir başmakalede şöyle yazıyordu: "Tarihin
birçok döneminde, hiç olmazsa ideal olarak, ölüme ve ölmeye karşı
olumlu, metin ve gerçekçi bir tutum yaygındı. Biz bugün bunu yitirmişe
benziyoruz... Artık kendimizi ölüme ve ölmeye karşı yeni bir
açıdan bakmaya inandırsak nasıl olur?"

Günümüzde psikoloji bu yeni bakış açısını sağlamaktadır bize.
Gelişim psikolojisi insan yaşamını doğumdan ölüme dek bir bütün
olarak ele almaktadır. Rowland, Kastenbaum ve Costa, Kastenbaum,
Meyers, Marshal, Kalish 70'li ve 80'li yıllarda bugün yol gösterici
varsayımlar kurmaya olanak veren araştırmalar gerçekleştirmişlerdir.

:::::::::::::::::

1. Yaşam Süresince Beklentiler

Birey ve toplum olarak gelişim konusunda belirli bir beklentimiz
vardır, dolayısıyla büyümeye ilişkin bilgilerimiz gerileme konusundaki
bilgilerimizden daha çok ve daha kesindir. Örneğin, zamanında
yürüyüp konuşamayan bir çocuk, zekası zamanından önce kuruyan bir
yetişkinden daha çok dikkat çeker. Her insan kendi gelişim ve gerileyişini
kişisel beklentisiyle karşılaştırdığı gibi, diğer insanların gelişim
durumlarıyla da karşılaştırır. Kişisel ve kişilerarası beklenti çerçeveleri
insanın yaşam boyunca ölümle ve yitirmeyle olan ilişkilerini de
etkiler. Robert Kastenbaum'a (1985) göre bellibaşlı temel beklentilerin
bazıları şunlardır:

(a) Sürekli büyüme beklentisi ilk yıllar için yüksek ve tutarlıdır.
Gelişim uzmanı, anababa ve çocuk, büyüme ve olgunlaşma olarak
bilinen değişimi beklerler.

(b) Yaşamın ilk yıllarında gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri
düşük ve tutarlıdır: Bu durum yirminci yüzyılda bebek ve çocuk
ölümlerindeki sürekli düşüşün sonucu olarak gelişmiştir.

(c) Yaşamın ileri yaşlar için büyüme, gerileme ve yitirme beklentileri
karışık ve tutarsızdır.

(d) Büyüme, gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri bireyin zihinsel
gelişim düzeyinden etkilenir. Büyüme ve gerileme bireyin genel
referans çerçevesine bağlıdır, bu da gelişim düzeyiyle ilişkilidir.

Genellikle yaşamın ilk yıllarındaki büyümeye ayarlanmış olan insanoğlu
için bu dönemde gerileme, yitirme ve ölüm onun beklentisi
dışında ortaya çıkan olgulardır. Söz gelimi, çocuk ölümünü tanımaktan
kaçınır ve bu olay için hep "zamansız" sıfatını kullanırız. Çocuklara
verdiğimiz değer onların ölümünden duyulan kederi arttırmaktadır.
Çocuk ölümü ile çocuğa verilen değer arasında ilişki vardır. Dindar
anababaların ne kadar yaşayacağını bilmedikleri için çocuklarına
bağlanmaktan kaçındıklarına ilişkin örnekler tarihte oldukça çoktur.
Ölümü abartılı bir biçimde sadece ileri yaşlarla düşünmemiz, ölüm ve
diğer türden yitimleri kendimizden uzak tutmayı istememizden de
kaynaklanmaktadır. Feifel ölüm korkusuna bilinçli tepkinin, sınırlı
korku, fantazi düzeyinde ambivalans, bilinçsiz düzeyde nefret biçimlerinde
olduğunu belirtmektedir. Ölümün sadece yaşlıları ilgilendiren
bir konu olduğu beklentisi, toplumun kaynaklarını en iyi biçimde örgütlemede
yararlı olmaktadır. Genellikle yaşlı insan ölme sırası açısından
en uygun kişi olarak görülür, keder duyulsa da beklentinin
gerçekleşmiş olması psikolojik güven sağlar: Ölüm, var olduğuna
inanmak istediğimiz bir oyunu "kurallarına uygun" olarak oynamıştır!

Bu beklentilere katkıda bulunan iki kaynak söz konusudur. Tarihsel
boyut, toplumun yaşlılara her zaman biraz ambivalansla baktığını
ortaya koymaktadır. Yaşlılara karşı saygı duyma ve duygusal bağlar
geliştirme ile, sınırlı kaynakları gençlere ayırma isteği her zaman birlikte
var olmuştur. Yaşlı insanı, yitiren, acı çeken ve ayrılan kişi olarak
görerek bir rakipten kurtulmak söz konusudur. Bilim alanında
bile yaşlılar için "görevler" belirleyen psikososyal gelişim kuramları
hep yaşamın gözden geçirilmesi ve ölüme hazırlanma görevleri üzerinde
yoğunlaşmışlardır. Bu görevlerin ne kadarının doğru olduğu bir
yana, bu kuramların yaşamın gençler için uygun olduğu, ölümün de
yaşlılara uygun düştüğü beklentisini pekiştirdikleri bir gerçektir. Bu
tutum toplumsal ve ekonomik kaynakların ayrılmasında da ortaya çıkar;
bütçe kısıntıları hep yaşlılara yönelik hizmetlerde yapılır. Watson
ve Maxwell, "gerileyici müdahale"yi, yani toplumsal katkı sıklığının
azalmasını ve giderek bu alana ayrılan uzmanların ve diğer kaynakların
azaltılmasını gözlemlediklerini belirtmektedirler. Bu süreç kişinin
hastalığının iyileşmez olduğu kararıyla başlamaktadır; kişinin
ölümün eşiğinde olmasına gerek yoktur, yaşlılık zaten kronik hastalık
olarak görülmektedir. İleri yaş, tıbbi ve kurumsal çerçeve içinde bireyi
gerileyici müdahale için aday durumuna getirmektedir. Gerileyici
müdahalenin sonucu olarak ölme de hızlanmaktadır; nedensiz ve ani
ölümler bu sonucu destekler niteliktedir.

"Yaşlı", "ihtiyar" gibi sıfatlar insanları korkutmakta, toplum da
onları kendinden uzak tutmaya çalışmaktadır. Yaşam süresini bir bütün
olarak algılamak, büyümenin yalnızca erken yıllara yakıştırılması
ve ileri yılların gerileme ve ölümle bir tutulması yüzünden çok güç
olmaktadır. Süreklilik bilimsel ve nesnel olarak elde edilebilir, ama bu
bulgular bile bireyin ve çevresindekilerin algıladıkları özel süreklilik
kavramı konusunda hiçbir şey vermez. Bireyin kendini hangi koşullarda
yaşlı olarak sınıflandırdığı -gerileme, yitirme ve ölüme uygun olarak
sınıflandırdığı- konusunda hiçbir şey bilmiyoruz. Örneğin, bir
birey elli yaşına kadar yaşlılığı kişilerarası çerçevede algılamış olabilir.
Bu birey toplumun beklentisi çerçevesinde yaşlı sıfatını hep başkaları
için kullanmış olabilir. Bu alışkanlık yaşlı sıfatıyla çağrıştırılan
olumsuz koşullarla da güçlenmiştir. Yine de bu durum yaşlıların yaşam
sevinci ve yeterliği olmadığı anlamına gelmez. Burada önemli
olan, koşulların bireyin kendini zorunlu olarak yaşlı diye nitelendirmesine
yol açmasıdır. Bu doğrultuda kendi beklentilerimiz de etkili
olmaktadır. Örneğin, ergenler ve genç yetişkinler tatsız olayları uzak
bir geleceğin olayları olarak düşünürler; yetişkinliğin ilk yılları bireyi
orta ve ileri yılların sonlarına hazırlamakta yetersizdir: Bireyin, gerileme,
yitirme ve ölüm engeline geçerli bir çözüm bulması burada temel
sorundur. Birey, bu psikolojik engeli aşmak için uygun bir yol bulamazsa,
yaşam süresini tümüyle kapsayan bir benlik duygusu geliştirmekte
güçlük çekecektir. Algılanan sürekliliği feda ederek, yaşlı, zayıf
ve ölümlü olma kimliğine atlanabilir; koşulların zorlaması (emeklilik,
hastalık vb.) ile yeterli bir psikolojik köprü kuramadan geçmiş ve
şimdi arasındaki engeli atlamak zorunda kalınabilir. Sonuç olarak, bireyin
kendini yaşlı olarak kabul etmesinden daha önemli olan nokta,
"süreklilik" duygusunun korunup korunmadığıdır.

Yaşamın zaten parlak olmayan ileri yıllarma toplumun daha karanlık
beklentiler eklemesinin altında yatan ilke "ödünleme ilkesi"
olabilir. Ödünleme ilkesine göre insanın payına düşen bir adalet olması
gerektiği kabul edilir. Örneğin, kötüler ödüllendiriliyor olsa bile,
yine de eşitlik ilkesine göre davranmak yeğ tutulur. Yaşlı ve ölümcül
olanın yitirdiğine karşılık birşeyler alabilmesi genel kuraldır. Sonsuzluk
inancı ödünleme ilkesinin sonuçlarından biridir. Sonsuzluk kavramının
işlevleri şöyle sıralanabilir: Ölenin ve kalanların ortak bir referans
çerçevesini paylaşmalarını sağlar; diğerlerinin, çevredekilerin
anksiyetesini azaltır; ölenin hakkını aldığı düşüncesiyle çevreyi rahatlatır;
gerileyici müdahale için pekiştirme sağlar ("Yapacak bir şey kalmamıştı!");
ölen ve ölüm yüzünden doğabilecek toplumsal kesintiyi
engeller ("Yas tutacak vakit yok, o şimdi çok daha mutlu!"). Ancak,
bu tür ödünlemenin gitgide azaldığı, ölüm sonrası yaşam düşüncesine
gitgide daha az yaşlının sarıldığı görülmektedir. Dolayısıyla, psikoloğun
görevi kalıpyargılardan ve temelsiz ödünleme mucizelerinden
uzak durarak, yaşlı ve ölen bireye eğilmek olmalıdır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:34 AM

2. Düşünce Olarak Ölüm

İnsanoğlu için doğumdan itibaren tek mutlak gerçek ölümdür. Bu
gerçek varoluşun anlamının temelinde yer almaktadır. Ancak, ölüm
aynı zamanda artık var olmama tehdidini de temsil etmektedir; dolayısıyla,
ölümden kaçamayacağının farkına varabilen tek yaratık olan
insana varoluşsal bir anksiyete de yaşatmaktadır. May bu anksiyeteyi
şöyle tanımlamaktadır: "Varoluşunun yıkılabileceğinin, kendisini ve
dünyasını yitirebileceğinin, bir 'hiç' olabileceğinin farkına varan bireyin
öznel durumu...

Birey bu öznel durumu nasıl algılamakta, üzerinde nasıl düşünmektedir?
Ölüm kavramını oluşturmakta kullandığımız zihinsel işlemler
nelerdir? Kastenbaum ve Aisenberg (1976) bu konuda başvurduğumuz
temel mantığı şöyle açıklamaktadır: 1) "Ölmek", "ölü" gibi
kavramlar genellikle zihnimizin dışında ya da ötesinde yer alan olgulara
"dayanılarak" zihinde "kurulmuş" kavramlardır. Örneğin, Sokrates'i
ölü olarak "düşünürüm", ama önemli olan Sokrates'in "gerçekten"
ölü olmasıdır. 2) Ancak, biz "uzakta" ne olup bittiğini asla
"gerçekten" bilmeyiz. Hatta biz uzakta bir "uzakta" olduğunu da bilmeyiz.
Biz kendi psikolojik süreçlerimiz içinde ve aracılığıyla yaşarız.
Kişisel düşüncelerimiz ve duygularımız ile evrende olan herhangi bir
şey arasındaki ilişki her zaman bir kestirimden ibarettir. 3) Ölümle ilgili
kavramların çözümlemeye ve anlamaya elverişli özel bir varoluş
biçimine sahip olduğunu biliriz. Ölüm, kontrollü görgül araştırmalara
bile elverişlidir. Ölüm kavramları da "kavram"lardır. Bireydeki ölüm
kavramlarının gelişimini ve yapısını inceleyebiliriz. Bireyin kavramlar
bütünü içinde ölüm kavramının aldığı yeri öğrenebiliriz. Ölüm kavramı
ile anksiyete ve tevekkül gibi kapalı durumlar arasındaki ilişkiyi
keşfedebiliriz. Riske girme eylemleri ya da "yaşam" sigortası yaptırma
gibi açık davranışlarla ölüm kavrammın ilişkisini araştırabiliriz. Kültürleri
ve alt kültürleri, ölüm kavramları ve bunların toplumsal yapı ve
işleyişteki doğurguları açısından inceleyebiliriz. 4) Bu çözümleme
düzeyi son derece geçerlidir, çünkü kesinlikle psikolojinin alanı
içindedir. Kısacası, biz ölüme önce psikolojik bir kavram olarak
yaklaşıyoruz. Ölüm eğer çok daha fazlası değilse en azından psikolojik
bir kavramdır.

Kastenbaum ve Aisenberg (1976) ölüm kavramıyla ilgili genel
önermeleri şöyle sıralamaktadır:

(1) Ölüm kavramı her zaman görecelidir. Biz ölüm kavramının
göreceliğini gelişimsel düzeyde vurguluyoruz. Gelişim düzeyi mutlaka
bireyin kronolojik yaşı anlamına gelmez. Kronolojik yaşın bireyin
düşünme biçimini kestirmede önemli ipuçları verdiği kesindir; ancak
biz gelişim düzeyiyle Piaget ve diğerlerinin kastettiği yapısal anlam
açısından ilgileniyoruz.

(2) Ölüm kavramı son derece karmaşıktır. Çoğu zaman ölüm
kavramını bir-iki önermeyle dile getirmek yeterli olmamaktadır.

(3) Ölüm kavramları değişir. Bu önerme daha önce verilenlerle
açıklanmıştır. Bir insanın ölüm kavramını özel bir zaman noktasında
belirlediğimizde, bu betimlemenin o kişi için sonsuza dek değişmez
kalacağını bekleyemeyiz.

(4) Ölüm kavramlarının gelişimsel "amacı", karanlık, belirsiz
ya da hala oluşum halindedir. Büyüme eğrilerini başlangıç noktasından
doruğa kadar izlemek alışılmış bir yoldur. Örneğin, çocuğun
boyunun yetişkin boyu olan "amaca" ulaşıncaya kadar büyümesini
bekleriz. Ölüm anlayışlarının grafiğini aynı güvenle çizmek olanaklı
değildir. Bu sınırlılığın teknik nedenleri, ölüm anlayışlarının
ölçülmesindeki ve ilerleme ya da ilerlememeyi betimleyebilecek uygun
niceliksel birimler oluşturulmasındaki güçlüklere bağlıdır. Daha da önemli
olan sorun, yöntemle değil içerikle ilgilidir; en olgun ya da ideal ölüm
anlayışını neyin oluşturduğunu henüz bilmiyoruz. Kuşkusuz birtakım
kanılar var; ama bunlar sistemli kuram ya da araştırmalardan çıkarılmış
sonuçlar olmaktan çok, değer yargıları türündendir.

(5) Ölüm kavramları durumsal bağlamlardan etkilenir. Özel bir
anda ölümü nasıl kavramlaştırdığımız konusu birçok durumsal etkenle
etkilenmiştir. Odada, yanıbaşımızda ölmekte olan biri var mıdır? Ya
bir ceset? Durum yaşamımız için olası bir tehdit içermekte midir?
Yalnız mıyız, yoksa arkadaşlarımızla birlikte mi? Ay ışığı mı var,
yoksa geceyarısı karanlığı mı? Durum, seçici bir biçimde, bizde zihinsel
olarak var olan birçok ölüm türünden birini ortaya çıkarır.

(6) Ölüm kavramları davranışla ilişkilidir. Bir insanın eyleminin
onun ölüm anlayışıyla doğrudan ve olumlu biçimde ilişkili olduğu
düşünülebilir. Örneğin, ölümün ebedi mutluluğa geçiş olduğunu kabul
eden biri için intihar tutarlı bir davranıştır. Fakat aradaki ilişki nadiren
bu kadar basittir. Benzer ölüm anlayışları farklı davranışlara yol açabilir,
benzer davranışlar da farklı düşüncelerin ardından gelebilir. Ölümü
"ebedi mutluluk" sayan başka biri yaşamını sürdürmeyi seçebilir.
Bir başkası da ölümden sonraki yaşam düşüncesine kapılmadan intihar
edebilir. Bir insanın ölüm kavramı davranışını uzak ve karmaşık
yollardan etkileyebilir. Ölümle hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen davranışlar
bile ölüm anlayışlarından etkilenebilir. Örneğin, uykusuzluk
ya da sevilen birinden ayrılmada duyulan panik bazen ölüm kavramıyla
ilişkili olabilir.

Uygulamada kavramlarla tutumlar arasında bir ayırım yapmak
çok güçtür. Ölümü kendimize nasıl açıkladığımız ya da yorumladığımız
konusu ile, ölüm karşısındaki tutumlarımız ya da yönelimlerimiz
konusu ayrı ayrı incelenebilir. Herhangi bir nesneyle tüm ilişkimiz
hem kavramsal hem de tutumsal öğeler içerir.

Başlangıçta en azından iki tür ölüm anlayışı ayırt edilebilir. Birincisi
"başkasının ölümü"dür. Bu düşünme biçimine inanmak için
haklı nedenler vardır: "Siz öldünüz" (ölüsünüz) kavramı "Ben öleceğim"
kavramından daha çabuk gelişir. "Siz ölüsünüz" önermesi aşağıda
belirtilen düşüncelerle ilişkilidir:

(1) Yoksunuz. Ama yok olmak ne demek? Burada gözlemcinin
referans çerçevesini değerlendirmemiz gerekmektedir. Küçük bir çocuk
için bu çerçeve büyük ölçüde algısaldır. Yok demek "burada ve
şimdi" olmamak demektir. Çocuk henüz zaman mesafesi ile mekan
mesafesi arasında tam bir ayırım yapabilecek durumda değildir. Başka
bir kcntte "uzakta" olmak yetişkinin referans çerçevesi açısından mekanda
var olmaktır; oysa çocuk o kişinin yokluğunu yaşar, çocuğun
algısal mekanında o kişi yoktur, dolayısıyla "yok"tur.

(2) Ben terkedildim. Bu durum hemen hemen önceki önermenin
karşılığıdır. Benim algısal referans çerçevemden çıkmanız benim
güvenlik duygumu etkiler. Anababa ya da başka önemli bir kişi olarak
siz çocuğun tanıdığı evrenin anlamlı bir yönünü oluşturmaktasınız;
çocuk olarak ben sadece "yokluğunuz"u değil, aynı zamanda "içimdeki
rahatsız duyguların varlığını" da farkederim.

(3) Sizin yokluğunuz ve benim terkedilme duygum genel ayrılma
duygusuna katkıda bulunur. Çok önemli ilişki ve destek kaynaklarından
biriyle yabancılaştım demektir. Bu ayrılık benim için fazlaca
kritik ise, sadece sizinle değil çevreyle de gittikçe artan bir kopukluk
yaşayabilirim. Sizden zorla ayrıldığım izlenimini de taşıyabilirim; bu
travma yokluk ve terkedilmenin soğukluğunu daha da yoğunlaştırabilir.

(4) Ayrılmanın sınırı yoktur. Küçük çocuk gelecek zaman ya da
genel olarak zaman kavramına yetişkinlerin geliştirdiği anlamda sahip
değildir. Kendi kendine "Anne gitti, ama beş gün sonra dönecek" diyemez;
kısa, uzun ve dönüşsüz ayrılıkları birbirinden ayıramaz, sonuçlarını
kestiremez, planlayamaz.

(5) Çocuğun tekrarlı psikobiyolojik ritmlere girmesi onun ayrılma
ve ölümle ilişkisini zorlaştırır. Henüz "nesnel" zaman dünyasına
tam olarak katılmamıştır, geçmişten şimdiki zamana ve geleceğe standart
birimlerle uzanır. Çocuğun zamanı her sabah uyanmasıyla başlar;
acıkma, uyuma gibi içsel ritmler ve gece, gündüz gibi dışsal ritmler
onun zaman değerlendirmesini güçlü bir biçimde etkiler.

Zamanla kurulan bu ilişki çocuğun "başkasının ölümü" anlayışını
nasıl etkilemektedir? Önceki dört nokta çocuğun ayrılma karşısındaki
duyarlılığını ve yaralanabilirliğini vurgulamaktadır. Örneğin, çocuk
kısa süreli ayrılma ile uzun süreli ya da kesin ayrılma görünümü
arasında iyi bir ayrım yapamaz. Burada çelişik görünen bir etkeni de
eklemek gerekmektedir; şu iki nokta zihinde birleşmektedir: a) çocuğun
zaman yaşantısı döngüsel ritmlerle koşullanır ve, b) çocuk,
yetişkinlerin çocuğun "gerçekten" terkedilmediğini göstermek istedikleri
durumlarda yokluk, terkedilme ve ayrılma duygularını yaşamaya
yeteneklidir. Ayrılmanın sınırsızlığı ya da herhangi bir yaşantının
sonsuzluğu duygusu çocuğun yaşantısının dönemsel niteliğiyle
çelişkiye girer. Bu ilişkiyi dile getirmek biraz güçtür. Terkedildiğini
hisseden bir çocuk şimdiki yaşantısına gelecekte bir sınır çizme yollarına
sahip değildir. Gerçekte, bunca acı çekmesinin nedenlerinden
biri, bu kötü yaşantının kendi kendini sınırlayan bir varlığın belirtilerini
göstermemesidir. Bununla birlikte, çocuğun psikolojik durumu her
zaman bir geçiş durumudur; içinde yaşadığı çevre de geçiş durumundadır.
Çocuğun karnı acıkır ya da uykusu gelir, güneş de doğar ya da
batar. Döngüsel bir çevrede döngüsel bir yaratık olarak çocuk sabit bir
referans çerçevesini uzatmalı bir zaman dönemi boyunca elde tutamaz.
En değişmez ve sabit düşünce ve davranış örüntülerinde bile aralar
ve kesilmeler vardır. Başka bir deyişle, ayrılma yaşantısına sınır
koymadaki yeteneksizliğine karşın, çocuk güncel olarak sürekli bir
yaşantı yaşayamaz. İçsel durumdaki ve dış çevredeki dönemsel değişimler
çocuğun dikkatini başka yere çeker ve onu dinlendirir.

Dönemsel olma özelliği ile ayrılma yaşantısı karşısında yaralanabilir
olma özelliği arasındaki bağlantı böylece daha iyi anlaşılmaktadır.
Çocuk, bir çocuk olarak birinin geçici gidişini önemli bir ayrılma
biçiminde "yanlış yorumlayabilir". Bununla birlikte, aynı nedenle,
önemli bir ayrılmayı, hatta ölümü bile olduğundan daha az değerlendirebilir.
Döngüsel örüntüler, çocuğun, her sonun yeni bir başlangıcı
olduğunu ve her başlangıcın bir sonu olduğunu görmesini sağlamaktadır.
Önerme şimdi şöyle düzenlenebilir: Çocuk, önemsiz ayrılıkların
ölümü çağrıştıran etkilerinden gözlemci bir yetişkinin düşündüğünden
daha fazla yaralanabilir, önemli ayrılıkların etkilerinden ise yetişkinin
düşündüğünden daha fazla korunmuştur.

Bu önerme bireyin soyut bir kavramlar kümesi oluşturduğunu
göstermektedir: "Ben öleceğim" ifadesi aşağıdaki kavramlarla ilişkilidir:

(1) Ben, kendine ait bir yaşamı ve kişisel varoluşu olan bir bireyim.

(2) Ben, özelliklerinden biri ölümlülük olan bir varlık "sınıfı"na
mensubum.

(3) Ben, mantıksal tümdengelimin zihinsel sürecini kullanarak
kişisel ölümün "kesin" olduğu sonucuna ulaşırım.

(4) Ölümümün birçok "olası neden"i vardır ve bu nedenler pek
çok farklı biçimde bir araya gelebilirler. Özel bir nedenden sakınabilir
ya da kaçabilirsem de, "bütün nedenlerden kaçamam."

(5) Ölümüm "gelecekte" ortaya çıkacak. Gelecek derken henüz
geçmemiş bir yaşama zamanını kastediyorum.

(6) Ancak, ölümümün gelecekte "ne zaman" ortaya çıkacağını
bilmiyorum. Olay kesin, zaman belirsiz.

(7) Ölüm "sonul" bir olaydır. Yaşamım sona erecek. Bu demektir
ki, en azından bu dünyada bir insan olarak bir daha hiç yaşamayacağım,
düşünmeyeceğim, eylemde bulunmayacağım.

(8) Buna uygun olarak, ölüm benim dünyadan "en son ayrılmam" demektir.

Böylece, "Öleceğim" önermesi, benlik bilincini, mantıksal düşünce
işlemlerini, olasılık, zorunluluk, nedensellik, kişisel ve fiziksel
zaman, amaçlılık, ayrılma kavramlarını içermektedir. Aynı zamanda,
çok geniş bir uçurumun üzerinde bir köprü kurmayı da gerektirmektedir:
Yaşamda neler yaşandığı ile, bir ölüm kavramı oluşturma arasında.
Yine de, ölüm özde "yaşantısız"dır. Ölü bir insan, hayvan ya da
bitki görmek belki ölüm anlayışımıza katkıda bulunur, ama bu algılar
uçurum üzerinde köprü kurmaya yetmez. Ölüm önce "orada bir yerde"
bir "uyaran"dır. Ölümle ilgili bazı temel düşünceleri, genel zihinsel
gelişimimizin öze ilişkin, özünde bulunan bir bölümü olarak geliştiririz.
Sonra bu düşüncelerin ve sayıltıların kendileri ölüm uyaranını
oluştururlar. İnsanın ölümle ilişkisini araştırmada en büyük güçlük,
hem uyaranı hem de tepkiyi belirlemedeki yetersizliğimizden
kaynaklanmaktadır. Örneğin, ölüm korkusu konusundaki araştırmalarda,
ölüm korkusu yoğunluk açısından diğer bazı korkulardan hiç de farklı
olmadığı halde, ölüm nefret edilen bir uyaran olduğu için araştırmacılar
olumsuz bir tutumla işe koyuluyorlar. Asıl neden bütün korku
tepkilerinin temelinde yer alan varoluş tehdidinin burada daha doğrudan
olmasıdır (Kastenbaum ve Aisenberg, 1976).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:34 AM

3. Yaşam süresince ölüm yönelimleri

Herkes yaşam süresinin her noktasında ölümle ilişki içinde yaşar.
Bu bakış açısı yaşlılıktaki ölüm yönelimlerini anlamamıza katkıda bulunur.
Böylece yalnızca ölüm karşısındaki tutumlara ilişkin özel araştırmalara
değil, bilişe, zaman açısına, kişilerarası ilişkilere eğilen araştırmalara
da yer vermek olanaklı olmaktadır. Genel bilişsel düzey ve
üslup önemlidir; çünkü ölüm konusundaki düşünceler bireyin kendisini
ve dünyayı yorumlama yeteneğiyle ilişkilidir. Zaman boyutu önemlidir,
çünkü kişisel ölüm hep geleceğe ilişkindir; aynı zamanda, geçmişteki
kederler, ayrılıklar, diğer yitimler ve tehditler de geriye bakışın
konularını oluşturmaktadır. Ölüm yöneliminin kökleri ilk kişilerarası
yaşantılarda bulunabilir ve bu ilişkiler yaşam boyunca etkili olmayı
sürdürdüklerinden ölüm yönelimi (death orientation) açısıdan önemlidirler.

a. Bebeklik ve ilk çocukluk

Zihin gelişimi alanında yüzeysel bir yaklaşım bebek ve çocukların
ölüm konusunda hiçbir şey bilmedikleri sonucuna varabilir.
Çocuklar soyut kavramlar konusunda hiçbir şey bilmezler ve çoğu anababaların
ve öğretmenlerin beklentisi doğrultusunda da ölümü anlamazlar
ve anlamamalıdırlar. Yine de küçükler ölümün farkında olduklarına
ilişkin tepkiler vermişlerdir. Bu olgu dikkatle incelenirse zihin
gelişimi kuramına uygun düştüğü görülmektedir. Piaget'e göre zeka
biyolojik bir uyum işlevidir ve bu işlev ergenlikte birdenbire ortaya
çıkmaz. Bebek ve çocuk da yetişkinden farklı da olsa zeki davranışlar
sergiler. Zeki davranış her zaman yüksek düzeyde gelişmiş bilişsel
yapı sonucu değildir. Üstelik küçük insanın güçsüzlüğü onun tehlikeyi
sezme ve yardım isteme yeteneğini gerekli kılar. Koruyucu yetişkinin
yitirilmesi ölüm tehdidi gibidir. Varoluşu tehlikeye girdiğinde bebek
soyut zihinsel işlemler olmadan da çevresini algılayabilir. Hiçbir insan
ayrılma vc terkedilme tehdidini algılayamayacak kadar küçük değildir.
Buradaki önemli nokta, kavram-öncesi zeka etkinliği biçimlerinin
yaşamın çok erken dönemlerinde var olduğu ve en kritik konularından
birinin yaşamın korunması olduğudur. Piaget'in kuramında vurgu
"nesnenin sürekliliği ve korunumu" üzerindedir. Piaget'in bulguları
bunların ilk iki yıldan itibaren başladığını ve çevre etkileşimiyle gelişmeyi
sürdürdüğünü göstermektedir. İnsanlar ve diğer nesneler uzaydaki
konumlarını çocuğa göre sürekli değiştirirler. Çocuk, algı alanındaki
değişimleri izleyebilmek için değişim içindeki "değişmezlik"
bilincini elde etmek zorundadır. Nesnenin sürekliliği ve korunumu
özelliğinin gelişimi büyüyen bireyin gerçekliği nasıl kurduğunu
açıklamaktadır. Nesne korunumunu elde edemeyen çocuk tek parçalı
ya da kaotik bir gerçekliğe takılıp kalacaktır. Ancak çocuk, değişim,
yok olma gibi olguları anlamadan nesne korunumunun da pek anlamı
olmayacaktır. Değişmezlik kavramının temelinde değişim vardır. İlk
yıllarda zihinsel etkinlik henüz ayrışmamıştır, global'dır. İkinci yaşta
örneğin zaman, süreklilik ve ölüm gibi soyut kavramlar oldukça uzaktır,
ama çocuk bunlara ilişkin deneyimleri şimdiden işleme koymaya
başlamıştır. "Gitti", "uzun süreli gitti", "ebediyen gitti" (ya da "öldü")
düşünceleri henüz ayrıştırılmamıştır; dolayısıyla her ortadan yitme
değişim, ayrılma ya da yitirme (kavramöncesi biçimde), "ölü" ve
"öldü" kavramları kategorisine kaydedilecektir. Bu "nesnenin ölümü"
olarak adlandırılabilir ve çocuğun olgun zihinsel işleyişe doğru
ilerlemesinde en önemli öncül kavramları (protoconcepts) oluşturur.
"Nesnenin ölümü" ile "benliğin ölümü" arasındaki farkın elde edilebilmesi
için daha fazla zihinsel olgunlaşmaya ve deneyime gerek vardır. Çocuk
hala en yakın çevresine bağımlıdır. Zihinsel işlemlerle kestirilebilir
ve tutarlı bir dünya kurmak için, kestirilemezi ve tutarsızı tanıma
ve ayrıştırma yeteneğine gereksinme vardır.

Çok küçük çocukların ölümle ilişkili yönelimlerini gözlemlemede
çok geniş olanaklar vardır, ancak daha büyük çocuklar ve yetişkinler
için kullanılan yöntembilimi kullanmak olanaksızdır. Oyun
durumunda gerçekleştirilen doğal gözlem küçük deneylerle desteklendiğinde
çok yararlı olabilir.

Bowlby küçük çocukluktaki yitirmelerin psikososyal sonuçlarını
dikkatle izlemiştir. 12 aylık çocuklara ilişkin gözlemler, çocukların
yabancıların yanındayken yitik anneyi bulmak için belirgin bir çaba
gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Önce "protesto" ve bulmak için
"acil çaba" vardır. Çocuk günlerce yüksek sesle ağlamakta ve yiten
annesi olabilecek her şeye ve her sese doğru kendini atmaktadır.
Umutsuzluk ve umutla arama arasındaki gidip gelmeler bir hafta
sürmekte, ama sonunda çaresizlik yerleşmektedir. Annenin dönmesi
isteği ortadan kalkmaz, ama bunun gerçekleşmesi umudu yitirilir. Sonunda
bu istek de ortadan kalkar ve çocuk sonsuz bir acı içinde içine
dönük ve apatik bir görünüm kazanır.

Bu tepki örüntüsü yakınlarının yasını ya da başka acı yitimleri
yaşamış olan kişilerde de gözlemlenebilir. Bu görünüme kurumlardaki
geriyatrik hastalarda da rastlanır. Bowlby'nin diğer gözlemleri çocukluktaki
keder tepkisinin uzun süreli olabileceği doğrultusundadır.
Anne figürünü yitiren küçük çocuk, bellek sınırlarına ilişkin bütün
sayıltılara karşın, son derece sürekli bir duygu ve davranış göstermektedir.
Çok küçük çocuklarda kederin sürekliliğini açıkça gösteren
sözel olmayan davranışlar gözlemlenmektedir. Terapistler küçük çocukların
ölümle ilişkili oyunlarını izlemişlerdir. Bu gözlemler iki
yaşındaki çocuğun ölüm konusunda bir şeyler bildiğini ortaya koymaktadır.
Ayrıca gözlemler ölümle ilişkili yaşantıların çocuğun tüm
gelişimini etkileyebileceğini de göstermektedir. Yetişkinlerin çocukluk
anıları incelendiğinde ölümle ilişkili çok belirgin yaşantılar bulunmaktadır.
Stanley Hall'a göre, çocuk olayı yaşadığı sırada duygularını
dile getirecek sözel yeteneğe sahip olmadığı için acısını uzun yıllar
taşımaktadır. Sonuç olarak, gözlemler ve anı incelemeleri, çok küçük
çocukların ölümle ilişkili yaşantıları kaydettiklerini ve bu yaşantıların
bireyin tüm yaşam yöneliminin bir parçası haline geldiğini göstermektedir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:34 AM

b. İleri çocukluk ve ergenlik

İlk çalışmalar (1940'larda) ölüm kavramlarının yetişkin düzeyine
ulaşmadan iki ön evreden geçtiğini ortaya koymaktadır. Okul
öncesi yıllarda çocuklar ölümü, yaşamın durmasını değil azalmasını
içeren geçici bir durum olarak algılarlar ("Ölü insanlar acıkmazlar,
belki biraz..."). Bunu izleyen ara evrede çocuk ölümü bir son olarak
algılar, ama ölümü yine de evrensel ve kaçınılmaz olarak görmez. On
yaş dolaylarında çocuk, yalnızca ölümün bir son olduğunu anlamakla
kalmaz, kendisi de içinde olmak üzere her canlı yaratığın değişmez
yazgısı olduğunu kavrar. Ölümü kavramlaştırma düzeyinin yaştan çok
genel zihinsel olgunlaşma düzeyine sıkıca bağlı olduğu ortaya konmuştur.
Sürekli hastalığı olan çocukların gözlemlenmesi, yaşam deneyimlerinin
yaş ve gelişim düzeyinden daha etkili olduğunu göstermiştir.
Kimi hasta çocuklarda ölüm kavramı daha sistemli bir biçimde
gelişmektedir. Genel olarak zihin gelişimi ve özel olarak ölüm kavramı
gelişimi araştırmaları dikkate alındığında, ölümün son, kaçınılmaz
ve tamamlayıcı olduğu gerçeğinin bunları anlamayacak kadar
küçük olanlar tarafından bile kavrandığı görülmektedir. Bu çocuklar,
kendi durumlarının değişiminden, anababa, doktor ve hemşirelerin
tepkilerinden ve tepkisizliklerinden öğreniyorlar her şeyi. Ama en
önemlisi, kötü durumunu gözlemledikleri diğer hasta çocukların
yaşantılarından öğrendikleridir. Yaşa bakılmaksızın bu çocuklar için
ölüm ve ölme, yoksun bırakan, ayrılma ve kimlik yitimi getiren yaşantılardır.
Ölüm bu çocuklar için hastalık ve yaşam döngüsünün bir parçasıdır.

Sürekli hasta çocukların zaman akışı onların kaçınılmaz ölüm bilgilerini
de yansıtır. Hastalık ilerledikçe gelecek konusunda konuşma
da belirgin biçimde azalır. Gelecek yakın bir tatil ya da yakın bir olayla
sınırlıdır; çocuk bu olayları hızlandırmak için çaba harcar. Daha
önceki uzun vadeli plan ve amaçlardan. örneğin büyüyünce ne olacağından
hiç söz edilmez. Yetişkinler zamana bakıştaki bu gerçekçi
değişim karşısında zor duruma düşerler. Geleceğin bir biçimi olarak
ölümden sonraki yaşam umutsuz hasta çocukların konuşmalarında yer
almaz. Yaşlı ve hasta yetişkinlerde görülen "ödünleme ilkesi"ne çocuklarla
yapılan araştırmalarda rastlanmamıştır; çocuklar her türlü
mutluluğun ya da doyumun çabuk gelmesi gerektiği düşüncesini ortaya
koymuşlardır.

Ölüm olasılığı ile bir bireyin gelecek görüşü arasında algılanan
ilişki, çoğu zaman, yaşlılar açısından ya da hiç olmazsa yaşamı
gözden geçirmesi ve ölümlüğünü kabul edebilmesi için yeterince ömrü
olanlar açısından tartışılmıştır. Yaşamsüresi boyunca zaman kavramı
konusunda bilinenler, gelecek kavramı ile ölüm kavramının en
azından orta çocukluk yıllarından itibaren birbirini etkilediğini ortaya
koymaktadır (Kastenbaum, 1983). Her bireyin, ileri yaşa ulaşmadan
ya da ölüm olasılığıyla karşılaşmadan önce, gelecek ve ölüm kavramlarını
oluşturduğu kişisel bir geçmişi vardır.

Çocuklar ölüme ilişkin düşünce ve duygularını kısmen kişilerarası
ilişkileri içinde oluşturmaktadırlar. Masters'in gözden geçirdiği
yeni araştırmalar, bilişselliğin kişisel olgunlaşma bağlamında olduğu
kadar toplumsal bağlamda da geliştiğini ortaya koymuştur. Bilişsel ve
toplumsal gelişim konusundaki genel bilgilerimiz ölüme ilişkin düşüncelerin
rolü dikkate alınmadıkça tamamlanmış olmayacaktır: aynı
şekilde, ölüm düşüncesinin yaşam süresince gelişimine ilişkin bilgimiz
daha geniş psikososyal olgunlaşma bağlamına yerleştirilmedikçe
eksik kalacaktır. Yetişkinlikteki ve yaşlılıktaki ölüm düşüncelerinin
anlaşılması bireyin kişilerarası bağlamı dikkate alınırsa kolaylaşabilir
ve zenginleşebilir. Örneğin, ölümle ilgili yaşantılar kiminle paylaşılıyor,
birey başkalarının tepkisinden ya da tepkisizliğinden nasıl etkileniyor
sorularının yanıtları aranmalıdır.

Ergenlik araştırmaları ergenlik dönemini pek çok boyutlarıyla ele
aldığı halde, ergenlikteki ölüm kavramını genellikle ihmal etmiştir.
Ergenlik psikolojisi alanında otorite sayılan yazarlar "ölüm", "ölmek",
"ölümlülük" konusuna hiç yer vermemişlerdir. Ölümün yaşlılığa özgü
olduğu kalıpyargısı ergenlik araştırmalarını da etkilemiş görünmektedir.

Araştırmalar ölüm korkusunun ergenlikte en üst düzeyde olduğu
görüşünü doğrulamamaktadır. Ölüm korkusunun, toplumsal destek,
zihinsel olgunluk, bireysel deneyimler gibi başka değişkenlerden etkilendiği
söylenebilir. Ayrıca, ergenlikte gerçek ölüm, ölüm duygusundan
ve düşüncesinden çok daha belirgindir. Amerika Birleşik Devletleri'nde
bütün nedenlerle ölme oranı ergenler ve genç yetişkinler arasında
gitgide artmaktadır. İntihar ve kendini mahvetmenin dolaylı biçimleri
gitgide daha fazla sorun olmaktadır. İntiharı yaşam süresi boyunca
inceleyen Maris (1981), insanların ergenlik gibi geçiş dönemlerinde
daha duyarlı ve yaralanabilir olduklarını belirtmektedir. Henüz
bu savı destekleyen yeterli veri olmamakla birlikte, Maris, yetişkinlik
eşiğindeki ergenin ve yaşlılık eşiğindeki yetişkinin intihar potansiyeline
dikkati çekmektedir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:34 AM

c. Yetişkinlik ve yaşlılık

Kuramsal açıdan, ölüm karşısındaki nesnel ve kişisel yönelimler
arasındaki uygunluk derecesine bakılabilir. Bu uygunluk derece derece
mi, yoksa ansızın mı ortaya çıkar (örneğin, özel yaşam deneyimlerine
tepki olarak); başka bir deyişle, daha uygun bir bunalım modeli
mi, yoksa henüz belirlenmemiş bir değişim süreci mi söz konusudur.
Ölümle ilişkilerin değişmesi, zorunlu olarak, bireyin yeni bir kendi
üzerinde düşünme süreci başlatmasına yol açar. Ancak, zaman boyutu
birey yakalandıkça ya da ölüme yaklaştıkça mutlaka kısalıyor değildir.
Yaşlı kişinin gelecek duygusu, kronolojik yaş ya da ölümden olası
uzaklık gibi boş değişkenlerden çok, bireyin çevre üzerindeki denetim
algısına bağlıdır. Ayrıca bireysel farklılıkları da dikkate almak
gerekmektedir. Kimi insanlar yaşam ve ölüm korkularıyla çok erken yaşlardan
itibaren ilgilenirler, kimileri de ileri yaşlara ölüme fazla kafa yormadan
girerler. Bu alanda toplumsal istek ve beklenti değişkenleri
önemli bir etkendir. Yaşlıların çoğu yaşam ve ölüm konusunda bilgece
ve şatafatlı şeyler söylemelerinin beklendiğini bilirler; bazıları
gerçekten bu konuları düşünürken, bazıları da yalnızca beklentiye
boyun eğerler. Yetişkinlerin ölüm yönelimleri konusunda sözlü anlatımlar
kadar pratik kararlar da bilgi verebilir. Bir insan bir vasiyet
hazırlamış mı ve bunu değişen koşullara göre düzeltiyor mu? Yaşamını
uzatmak için yeme içme alışkanlıklarını değiştiriyor mu? Tehdit
edici belirtilere karşın sigara içmeyi sürdürüyor mu? Ciddi biçimde
hasta olan arkadaşlarını ziyaret ediyor mu, bundan kaçınıyor mu?
Ölüm ilanlarına bakıyor mu, bakmaktan kaçınıyor mu?

Bilişsel uyumsuzluk kuramı bu konuda yararlı olabilir. Yaşlanan
birey ölümle ilişkili etkenleri dikkate aldıkça gerçeklik ile bilişsel
tasarım arasında daha fazla uygunluk ortaya çıkar. Ancak, ölümle ilişkili
düşüncelerin kendisi yerleşik tutumlarla çatışarak uygunsuzluk yaratabilir.
Gerçekliğin baskısından kaçarak yüreğimizin derinliklerinde
genç ve ölümsüz mü kalmalıyız, yoksa ölümün düşüncemizde daha
geniş bir yer almasına izin mi vermeliyiz? Bireyin ölüm bilgisini zihinsel
yaşamında gözden geçirmenin hem yararı hem da zararı vardır
ve bu alanda kulladığımız stratejiler bizi her yaşta etkileyen her
şeyden etkilenmektedir (zihinsel olgunluk düzeyi, kişilerarası destek,
stres, sağlık gibi).

Ölüm karşısındaki yönelimleri yalnızca kronolojik yaştan kestirme
yolu pek verimli olmamaktadır. Ölümle ilgili düşünceleri diğer
değişkenlere bağlı olarak açıklama girişimi de karışık sonuçlar vermektedir.
Araştırmalarda kullanılan tekniklerin sınırlılıklarını dikkate
almak gerekmektedir. Aslında, ölüm korkusunu ve düşüncesini ortaya
çıkarmak için kullanılan tekniklerin neyi ölçtüğü hep tartışma konusu
olmuştur. Yetişkinlikteki ölüm tutumlarını açıklamaya çalışan kuramlar
genellikle deneysel bulgularla desteklenememiştir. Bu konuda o
kadar çok yöntembilim sorunu vardır ki, başarısızlık ne yalnızca kavramlara,
ne de işlemlere bağlanabilir. Akademik türden ölüm araştırmalarının
birtakım güçlükleri sürüp giderken, klinik ve diğer uygulamalı
araştırmalar yararlı olmaktadır. Araştırmacılar 25-90 yaşları arasındaki
bin erkeği inceleyerek, her yaş düzeyinde yüksek, orta ve
düşük düzeyde anksiyete bulmuşlardır. Yüksek anksiyeteli genç ve
orta yaşlı erkekler doktorların teşhis edebildiğinden daha fazla hastalık
bildirmişlerdir. Yüksek anksiyeteli yaşlı erkekler ise hastalıklarını
azaltarak belirtmişlerdir. O halde kimler sağlıklarını doğru olarak
bildirmektedir? Büyük olasılıkla yüksek anksiyeteli olmayan "iyi
uyum sağlamış" yaşlılar... Anksiyeteli yaşlı erkekler yaşama yönelik
güncel bir tehditten (hastalık) korunmak istemişler, buna karşılık
anksiyeteli genç erkekler yaşamlarının tehlike içinde olduğuna gerçekten
inanmadıkları için semptomlar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu gözlemin
pratik sonuçları açıktır: Hastanın anksiyete düzeyi ve bununla
başaçıkma biçimi klinik değerlendirmeye katılmalı ve yaşlıların sağlıkla
ilgili bildirileri dikkatle ele alınmalıdır.

Araştırmacılar, yüksek ölüm anksiyetesi bildiren yaşlı kadınların
zaman karşısında mülkiyetçi olduklarını ve zamanın çabuk geçmesini
istemediklerini buldular. Bu bulgu bireyin zamanın güçlükle geçişine
ilişkin algı örüntüsüyle açıklanabilir. Bu konunun araştırılmasında
yalnızca sözel tepkilerin derlenmesinin yeterli olmadığını, doğal durumlarda
yapılmış dikkatli gözlemlere gerek olduğunu bir kez daha
belirtmekte yarar var.

Yetişkinlerin ölüm karşısındaki yönelimleri sözel tepkilerle tam
olarak anlaşılamadığına göre, belki sözel olmayan davranışların en
aşırısı olan intihar aydınlatıcı olabilir. Yaşama karşı ölümü seçmek
çocukluktan yaşlılığa kadar her düzeyde ortaya çıkan bir olgudur.
Amerika Birleşik Devletleri'nde intihar konusunda cinsiyet farklılığı
olduğu, erkek intiharlarının kadınlarınkinden üç kat fazla olduğu dikkati
çekmektedir. Üstelik erkekler daha şiddetli ve etkin yöntemler
kullanmaktadırlar (kadınlar tipik olarak ilaç kullanmayı, erkekler ise
ateşli silahları, damar kesmeyi, yüksekten atlamayı seçiyorlar). İntihar
olayları kronolojik yaşa bağlı olarak çocukluktan genç yetişkinliğe
doğru artmaktadır. Kadınların intiharı 40 yaşlarının ortalarına kadar
artmayı sürdürmekte, 80 yaşlarının ortalarında düşmektedir. Erkek intiharı
25-40 yaşlarında biraz durmakta -yine kadınlardan fazla-, sonra
80'lere doğru yeniden yükselmektedir. 20'inci yüzyılda intiharların artış
gösterdiği gerçeğini de dikkate almamız gerekiyor.

Murphy, intiharın evli olmamak, az arkadaşı olmak, ölümden
sonraki yaşama inanmamak, depresyona girmek gibi özelliklerle ilgili
olduğunu ileri sürmektedir. Yaşlanmayı korkunç bir şey olarak algılayan
ve yaşlılıktaki rol beklentileri olumsuz olanlarda intihar daha
fazla olmaktadır. Boldt, intiharın sorunlara çözüm olarak kabul edilmesinde
zaman ve kuşak farklılıklarını soruşturduğu araştırmasında,
genç kuşağın yaşlılara göre intihara karşı daha kabul edici bir tutum
gösterdiğini, daha da ilginci, gençlerin ölüme karşı da daha kabul edici
olduklarını buldu. Genç kuşağın intihar ve ölüm karşısındaki kabul
edici tutumları ile gençlerin artan intihar oranları arasında nedensel bir
ilişki olduğunu kabul etmek acele etmek olur; ama yine de Boldt'un
bulguları olası bölük etkisini (cohort enfluence) vurgulaması açısından
önemlidir. Boldt'a göre ölümü ceza olarak görmek ya da olumlu
olarak değerlendirmek intiharı destekleyici ya da engelleyici bir etken
olabilmektedir. Yaşlıların da intihar karşısında gençliklerindekine göre
daha hoşgörülü oldukları, ölümün bir ceza olduğu görüşünü zamanla
değiştirdikleri görülmektedir. Başka araştırmalar da, kurumlardaki
ve hastanelerdeki yaşlılarda çevre kısıtlamaları ile kendine zarar verme
eğilimi arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Bu bulgulara göre
kurumlardaki yaşlılar yaşamlarına son vermeyi sık sık düşünmektedirler.
Sonuçlanmış intihar girişimlerinin kendine zarar verme olaylarından
daha az olduğu görülmektedir. Özellikle orta ve ileri yaşlarda
artan bağımlılık korkusu ve umutsuz hastalık intiharların kaynağını
oluşturmaktadır (Birren ve Warner Schaie, 1985).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:34 AM

4. Ölme Süreci

"Ölüm" sözcüğü hem bir olayı -ölme olayını-, hem de bu olayın
sonucunu gösterir. Klinik ölüm ile biyolojik ölümü birbirinden ayırmak
çok güçtür. Klinik ölüm yaşamsal (vital) belirtilerin yok olmasıyla
tanımlanır; fakat yaşamsal belirtilerin ortadan kalkmasından sonra
bazı biyolojik yapılar işlevini sürdürmektedir. Başka bir deyişle, biyolojik
ölüm bedenin farklı yapılarına göre değişiklik göstermektedir.

Ölme süreci normal olarak birtakım evrelerden geçmektedir. E.
Kübler-Ross (1969) ölmekte olan 200'den fazla hastayla yaptığı görüşmelere
dayanarak ölme sürecinin evrelerini saptamıştır. Kübler-Ross'a
göre, eğer ölüm aniden olmamışsa ve ölmekte olan kişi ne olup
bittiğinin farkındaysa ölme süreci beş evreden geçmektedir.

(a) Yadsıma ve yalıtma. Birinci evrede kişi ölümün yakın olduğunu
yadsımaktadır. İlk tepki "Hayır, ben değil, doğru olamaz!" biçiminde
ortaya çıkmaktadır. Kimi hastalar bir yanlış yapıldığını
(örneğin tıbbi testlerin başkasınınkiyle karıştırıldığını) ileri sürmektedir,
kimileri daha olumlu bir tanı için başka doktorlara gitmektedir. Bu
yadsıma tepkisi beklenmeyen haberin şokuyla başaçıkmada sağlıklı
bir yol olarak görülebilir. Yadsıma kısa vadede tampon işlevi görmekte,
hastanın uzun vadede daha köklü savunmalar geliştirmesine olanak
sağlamaktadır. 200 denekten sadece 3'ü yadsıma tutumunu sonuna kadar
götürmüştür; çoğu, yadsımanın tampon olma işlevi bittikten sonra
onun yerine "kısmi kabul" tutumunu geçirmiştir.

(b) Öfke. İkinci tepki "Neden ben?" biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Odak duygu öfke, haset ve küskünlüktür. Aile için bu öfkeyle
başaçıkmak, hastanın bakış açısını anlamak çok zordur. Öfkeli kişinin
mesajı belki şudur: "Ben yaşıyorum, bunu unutmayın! Sesimi duyabilirsiniz.
Henüz ölmüş değilim..."

(c) Pazarlrk. Bu evrede Tanrıyla, doktorla ya da başkalarıyla
pazarlık ederek ölümü ertelemeye çalışılmaktadır. Bu evre de hasta
için kısa vadede yardımcı bir evredir. Pazarlık örnekleri diğer evreler
kadar açık seçik değildir ve bütün hastalar ölümle bu yolla başaçıkmaya
kalkışmamaktadır.

(d) Depresyon. Bu evrede kişi artık ölmekte olduğunu yadsıyamaz,
öfkenin yerini depresyon alır. Kübler-Ross "hazırlayıcı" depresyon
ile "tepkici" depresyonu birbirinden ayırmaktadır. Hazırlayıcı
depresyon, dünyanın şeylerinden vazgeçmeyi ve dünyadan sonul ayrılışı
içeren "hazırlayıcı hüzün"le ilişkilidir. Hasta sevdiği her şeyi ve
herkesi bırakma sürecine girmiştir. Bir depresyon türünde hasta sessizdir;
sessiz jestler, karşılıklı duygu ve sevecenlik anlatımları hastaya
yardımcı olabilir. Buna karşılık tepkici depresyonda kişi bazı müdahaleler
gerektirebilir, destekler isteyebilir.

(e) Kabul etme. Bu son evre öncekilerin en yüksek noktasıdır.
Bu evrede hasta yaklaşan sonunu derin derin düşünmektedir. Bu evre
hemen hemen bir duygu boşluğuyla belirlenir.

Kübler-Ross bu evrelerde "umut"u önemli ve sürekli bir etken
olarak görmektedir. Yeni bir ilaç, bir araştırmada son dakikada bir başarı,
yeni bir tedavi yöntemi gibi düşünceler hastanın son aylarına ve
haftalarına kadar koruduğu düşüncelerdir. Bu umut sadece iyileşme
umudu değildir, aynı zamanda ölümü kabul ederek ölme umududur.
Bu umut, hem ölümü hem de ölüm kederini daha insancıl ve anlamlı
kılmaktadır.

Psikiyatrist Kübler-Ross ölüm evreleri kuramını ağır derecede
hasta kişilerle yaptığı görüşmelerle geliştirmiştir. Bugün geçerliliği
kalmamakla birlikte, bu kuram, başka araştırmacıları ölmenin psikolojisi
üzerinde çalışmaya sevketmesi bakımından yararlı olmuştur. Kastenbaum
(1975), Kübler-Ross'un kuramının ölme sürecinin çok önemli
bazı yönlerini ihmal ettiğini ileri sürmektedir. Kişilik, cinsiyet,
gelişim düzeyi, ölüm ortamı gibi etkenleri mutlaka dikkate almak
gerekmektedir. Kastenbaum'a göre Kübler-Ross'un evreleri ölme deneyiminin
çok dar ve öznel yorumlarıdır. Bu evreler abartılmış ve bireyin
önceki yaşamından ve şimdiki koşularından yalıtılmış biçimde betimlenmiştir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:34 AM

5. Ölümü Karşılama

Herkes ölümü ve ölmeyi kabul etmek zorundadır; ölümü gerçekçi
bir biçimde kabul etmek kişinin duygusal olgunlaşmasının belirtisidir.
Ancak, insanların ölüm karşısındaki bilinç düzeylerinin bireyden
bireye farklılık göstereceği de açıktır. Duk Üniversitesi araştırmacıları
60-94 yaşları arasındaki 140 yaşlıyı incelediler. Yaşlıların % 5'i
ölümü hiçbir zaman düşünmediğini, % 25'i haftada bir kezden daha az
düşündüğünü, % 20'si ölümün haftada bir kez aklına geldiğini, % 49'u
ölümü en azından günde bir kez anımsadığını belirtiyordu. Aynı araştırmada
yaşlı kişilerin ölüme farklı anlamlar yüklediği de bulunmuştur.
Kimileri ölümü bedensel yaşamın sona ermesi ve yeni bir yaşama,
başka bir dünyaya geçiş olarak görmektedir. Kimileri daha önce ölmüş
sevilen bir kişiyle yeniden birleşme inancını dile getirmektedir.
Her iki grup için de ölüm daha iyi bir varoluş durumuna geçiştir. Ölümün
bir ceza olduğunu doğrudan dile getirenler çok azdır. Ölümü bir
"son" olarak görenler de vardır.

Kişi için ölümün anlamı, hem kişisel hem sosyo-kültürel pek çok
belirleyiciye bağlıdır. "Ölümün anlamı" ölüm olayının yaşanmasına
bağlı değildir; ölüm olgusu karşısındaki duygulara ve yorumlara bağlıdır.
Duke Üniversitesi araştırmasında deneklerden aşağıdaki cümleleri
tamamlamaları istenmiştir:

- Bir insan öldüğü zaman ...

- Ölüm ... dir.

- Öldüğüm zaman ben ...

Yanıtlar aşağıda gösterilen kategorilerde toplanmaktadır:

(a) Yaşamın sürmesi ya da kesilmesi. Açıklamaların çoğu dinsel
inançları ortaya koymaktadır. Örneğin, "Ölüm bu dünyadan bir
başka dünyaya geçiştir" ya da "öldüğüm zaman ruhumun sürüp gideceğini
düşünüyorum" gibi. Bu açıklamalara göre yaşamın sonu öbür
dünyaya atlama tahtasıdır. Bir başka yorum da, ölen kişinin başkalarında
yaşaması biçimindedir: "Ölen bir insan kalanların düşüncesinde
ve gönlünde yaşamayı sürdürür." Buna karşılık kimileri de
ölümü, kişiliğin sona ermesi olarak düşünmektedirler.

(b) Düşman olarak ölüm. Ölüm yaşamı ve ilişkileri kesen, bozan,
sona erdiren bir düşman olarak görülmektedir. Örnek: "Ölüm zalim
bir efendidir". Yanıtların çoğu bağımlılık, güçsüzlük korkusunu ya
da ölüm edimine bağlanan acı ve eziyet çekme duygusunu dile getirmektedir.

(c) Birleşme ya da ayrı düşme. Çokları ölümü daha önce ayrılınan
birine kavuşma olarak görmekte, kimileri de sevilen birinden
ayrılma gibi hissetmektedir.

(d) Ödül ya da ceza. Çoğu kişi ölümü daha iyi bir varoluş durumuna
geçiş olarak görmektedir. Örnek: "Tanrının mutluluklarına kavuşmaya
gideceğim." Bu aslında dinsel inançlara bağlı bir düşüncedir.
Ölümün ceza anlamına geldiği genellikle pek az dile getirilmiştir
(Jeffers ve Verwoerdt, 1969).

Araştırmacıların çoğu yaşlı kişilerin çok az bir bölümünün -sadece
% 30- ölüm korkusu bildirdikleri konusunda görüş birliği içindedir.
Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü'nün araştırmasında sağlıklı yaşlı
kişilerde ölüm korkusu % 30 oranında bulunmuştur. Araştırmacıların,
yaşları 49-92 arasındaki 200 denek üzerinde uyguladıkları cümle tamamlama
testine göre, ölüm korkusu genel nüfusta yaşlı kişilerde
olduğundan daha yaygındır. Duke Üniversitesi'nde yapılan başka bir
araştırmada "Ölümden korkuyor musunuz?" sorusuna yaşlı deneklerin
sadece % 10'u olumlu yanıt verdiler; deneklerin % 35'i korktuğunu
reddetti, % 55'i ambivalandı ve soruyu yanıtlamakta tereddüt etti. Bu
bulgular ölüm korkusu sorununun yaşlı kişilerde bulunmadığı anlamına
gelmemektedir. Duke Üniversitesi araştırmasında bir denek
şöyle demektedir: "Hayır, ölümden korkmuyorum, bu bana son derece
normal bir süreç olarak görünüyor. Ama ölüm geldiğinde neler hissedeceğinizi
asla bilemezsiniz. Belki paniğe kapılabilirim." Bengston,
Cuellar ve Ragan genç insanların 65 yaş ve üstündekilerden daha fazla
ölüm korkusu yaşadıklarını ileri sürmektedir. İnsanlar acı verici, ayrılık
yaratıcı hastalıklardan daha fazla korkmaktadırlar.

Hinton hastanede ölen kişilerden dörtte birinin yüksek bir kabul
gösterdiğini söylemektedir; fakat hastalık ve hastahane koşulları bunda
önemli bir rol oynamaktadır. Hastaların yaklaşık yarısı yaşamının
sona ermekte olduğunu kabul etmekte (daha çok yaşlı kişiler), dörtte
biri acı çektiğini bildirmekte, diğer dörtte biri ise pek az şey
söylemektedir. Weisman ve Kastenbaum (1968) sadece pek az yaşlı kişinin
ölüm korkusundan söz ettiğini, ölüm korkusunun daha çok akut duygusal
ya da psikiyatrik bozukluk çeken yaşlılarda bulunduğunu belirtmektedir.
Yaşlı kişiler ölüm karşısında tek biçimli bir örüntü değil,
çok çeşitli yönelimler göstermektedirler.

Robert N. Butler'in (1971) "yaşamı yeniden gözden geçirme"
adını verdiği süreç genellikle sessizce gerçekleştirilmekte ve kişiliğin
yeniden örgütlenmesinde olumlu bir güç yaratmaktadır. Ancak bu bazı
durumlarda patolojik düzeyde yoğun bir suçluluk, umutsuzluk ve
depresyonun anlatımı da olabilmektedir. Bir insanın yaşamını yeniden
gözden geçirmesi değişik türden bunalımlara tepki olabilir (örneğin,
emeklilik, eşin ölümü, kendi ölümünün yakınlığı gibi). Butler'e göre
yaşamın yeniden gözden geçirilmesi, bir bireyin ölüme uyumu, yaşamın
sonuna doğru kişilik gelişiminin sürekliliği açılarından çok önemlidir.

Çeşitli araştırmalar ölümden önce sistemli psikolojik değişimlerin
ortaya çıktığını bildirmektedir. Bu değişimler fiziksel hastalıkların
basit bir sonucu değildir. Ciddi biçimde hasta olan ve sonra iyileşen
kişiler aynı değişimleri göstermemektedir. Lieberman ve Coplan,
ölümlerinden bir yıl ya da daha az süre önce incelenen bireylerin,
ölümden üç yıl ya da daha fazla uzak olanlara oranla daha zayıf zihinsel
başarı, daha az içgözlem eğilimi, kişilik testlerinde daha az saldırgan
ve daha fazla uysal benlik imgesi gösterdiklerini bildirmektedir.
Bir yıl içinde ölenlerin birkaç yıl sonra ölenlere oranla zeka ölçümlerinde
düşüş gösterdikleri de bulunmuştur. Psikomotor başarı
testleri, depresyon ölçekleri ve sağlık bildirimleri önceden kestirim
sağlayabilmekte ve doktorları gelecekteki bozukluklar konusunda
uyarabilmektedir.

Sosyolog Robert Blauner, modern toplumların bürokratik düzenlemelerle
ölüm olayını denetim altına aldıklarını belirtmektedir. Amerika'da
daha birkaç kuşak önce insanlar evlerinde ölüyorlardı; bugün
yaşlılar yurdu ve hastaneler ileri derecede hasta olanlarla ilgilenmekte
ve ölüm bunalımlarıyla uğraşmakta, cenaze evleri de toprağa verme
işini üstlenmektedir. Birçok insan için gitgide daha yabancı bir yaşantı
olduğundan ölümle nasıl başa çıkılacağı da gitgide daha az öğrenilmektedir.
Ne ölmekte olan kişi, ne de ailesi ve arkadaşları ölüm yaşantısıyla
uğraşmayı sağlayacak anlayış ve bilgiye sahiptirler.

Amerika Birleşik Devletler'inde, ölen kişilerin % 70'inin son
yıllarını bakımevinde ya da hastanede, çoğu zaman acı içinde ve yalnız
olarak geçirdiği saptanmaktadır. "Onuruyla Ölme" hareketinin savunucuları
"saldırgan" tıbbi bakımın -yaşamın ne pahasına olursa olsun
korunmasının- insanları hızlı ve doğal ölümden alıkoyduğunu ısrarla
vurgulamaktadırlar. Amerikan halkı içinde "sağlıklı ölme" istemi
gitgide artmaktadır. Bu görüşe göre acıdan ve travmadan olabildiğince
uzak bir ölüm yeterli değildir; umutsuz bir hastalıktan acı çeken bireyler,
kendi tüm yaşam üsluplarına uygun düşen ve kimlikleriyle
bütünleşen (örneğin romantik bir ölüm, kahramanca bir ölüm, vb.)
özel bir ayrılma üslubu seçebilmelidir.

Sudnow kurumların sistemli bir örgütlemeyle ölüme yakın olanları
ve ölenleri nasıl gizlediklerine değinmiştir; Watson yaşlı ve hasta
olmanın aynı gizleme sürecini başlattığını ortaya koymuştur. Aktif tedavinin
kesilmesi kararı çok hasta olanlar ve ölüm halindeki hastalar
için alınmaktadır. Ancak, "çok hasta" ve "ölüm halinde" kavramları
yaşlılarda genellikle birbirine karışmaktadır. Aktif tedavinin kesilmesinin
yanısıra, kişisel ilişkiler de birden azalmaktadır; bu da bazı durumlarda
hasta fakat ölümcül olmayan hastaların tedavisinin kesilmesiyle
sonuçlanmakta ya da hastalar psikiyatrik hasta olarak sınırlı hastane
köşelerine atılmaktadırlar. Oysa Miller'in saptadığına göre,
"umutsuz" olarak damgalanan yaşlı hastaların dikkatli ve duyarlı bir
bakımla iyileşebildikleri görülmektedir. İyileşmesi olanaklı hastaların
toplumsal, duygusal ve teknik bakımdan terkedilmesi ölümle sonuçlanmaktadır.
Ölme sürecine ilişkin evrelerin eleştirisiz kabul edilmesi
de bakımın sürmesini engellemektedir. Kübler-Ross'un kuramı deneysel
olarak desteklenmemiş, üstelik kuramın birçok yöntembilimsel ve
kavramsal kusuru olduğu bulunmuştur. Kuramın anksiyete azaltıcı
olarak kullanılması sağlık personeli arasında artık ilgi çekmemektedir.
Bugün hastane çalışmalarında hastaların bireyselliği, hasta ailelerinin
hakları daha fazla vurgulanmaktadır. Hastaneye kaldırma ölüm korkusunu
arttırabildiği için aile içinde bakım daha fazla desteklenmektedir.

Bütün ölümlerin aynı oranda etkili olmadığı bilinmektedir. Glaser
yaşlıların ölümünün toplum üzerinde çok az bir etkisi olduğu savını
gerontolojiye ilk kez sokan yazardır. Daha yakınlarda Owen, Fulton
ve Markusen, anababa, eş ve çocuk yitiren yetişkinlerin kederlerini
karşılaştırmış, yaşlı anababa yitiminin daha az keder verici, yerleşik
davranışlarda daha az kesintiye yol açıcı ve daha az anlamlı olduğunu
bulmuştur. Sanders yaşlı anababa yitiminin eş ve çocuk yitiminden
daha az sarsıcı olduğunu saptamıştır. Moss ve Moss, yetişkinin anababa
yitimine daha az tepki göstermesini, yetişkinin yaşlı anababanın
potansiyel ölümünü sık sık düşünmesine, olayın bir tür provasını yapmasına
bağlamaktadır. Ayrıca, kişinin yaşlı anababasının ölümünü düşünmesi
eş ya da çocuğunun ölümünü düşünmesinden daha az "tabu"
dur. Bilişsel ve duygusal öksüzlük düşüncesi çok önceden başlar ve
bireyi hazırlar; bu sürecin bireyi kendi ölümüne de hazırladığı söylenebilir.
Büyüklerin ölümünden daha az etkilenme gerçeği, bireyin
kendisini "genç" diye tanımlamasından "yaşlı" diye tanımlamasına
geçişi etkiler mi sorusu henüz ortadadır. Belki burada, söylenmeyen,
sessizce geçiştirilen bir keder vardır: "Ben de özlenmeyen biri olacağım...
Belki kendimi özlenmemeye alıştırmam gerek."

Yas ölüm nedeniyle bir akrabasından ya da arkadaşından yoksun
kalan kişinin içinde bulunduğu durumdur. Keder, sevilen birinin
ölümünün ardından duyulan şiddetli ruhsal acı ve elemi içerir. Matem,
bir kişinin ölümüne duyulan acının belirtilerini ortaya koyma biçiminin
toplum tarafından düzenlenmesine dayanır.

Çağdaş klinikçiler ve psikologlar, "Derdini söylemeyen derman
bulamaz!" biçimindeki Türk atasözünün dile getirdiği görüşü
paylaşmaktadırlar. Acılı duyguların hafifletilmesi ve duygusal yardım süreci
çok önemlidir. Aile ve arkadaş desteğini gören kişiler yası izleyen fiziksel
ve ruhsal bozuklukları daha az göstermektedirler. Öte yandan,
kültürel beklentiler, toplumsal değerler ve topluluk kuralları kederin
yaşanmasına müdahale etmektedir. Gelişmiş toplumlarda ölme de tıbbi
teknolojiye bırakılmıştır ve genellikle evin dışında olmaktadır; matem
ruhsal bir patoloji olarak görülmektedir. Oysa tanatologlar keder
anlatımlarını ve matem törenlerini geride kalanlar için tedavi edici
nitelikte görmektedirler.

Yas ve keder sevilen birinin ölümünün hemen ardından gelen
dönemde önemli bir etki yaratmaktadır. Geride kalanlar fiziksel ve
ruhsal hastalıklara ve ölüme karşı daha duyarlı olmaktadırlar. Bu
özellikle ansızın ve beklenmedik biçimde gelen yaslar için doğrudur.
Yaslı kişiler, hastalık, kaza, ölüm, işsizlik ve diğer hasar görmüş
yaşam belirtilerini daha fazla göstermektedirler. On üç ay süren bir izleme
araştırmasında yaşlı kişilerin % 32'sinin sağlık bozuklukları gösterdikleri
-kontrol grubunda sadece % 2- bulunmuştur. Dul kadınlar
dulluklarının ilk yılında aynı yaştaki dul olmayan kadınlara oranla üç
kat daha fazla doktora görünmekte, yatıştırıcı ilaçları yedi kat daha
fazla kullanmaktadırlar.

Yas içindeki yetişkinler tipik olarak birtakım evrelerden geçmektedirler.
Birinci evre şok, uyuşukluk, yadsıma ve inanmama evresidir.
En yoğun duygu olan şok ve uyuşukluk genellikle birkaç hafta sürmekte,
yadsıma ve inanmama ise günlerce ve hatta aylarca sürebilmektedir.
İkinci evre özleme, hasretini çekme ve depresyon evresidir.
Genellikle 5-14 gün arasında doruk noktasına çıkmakta, ama daha
uzun sürebilmektedir. Bu evredeki yaygın duygular, ağlama, umut,
gerçek olmama duygusu, empati, insanlardan uzak durma, ilgi yokluğu,
ölenin anısına bağlanma, vb.'dir. Diğer belirtiler öfke, kızgınlık,
korku, uykusuzluk, iştahsızlık vb. olabilir. Ölen kişiyi ülküleştirmeye
de yas tutanlarda çok rastlanmaktadır. Yasın üçüncü evresi sevilen kişiden
kurtulma ve yeni koşullara uyum sağlamadır. Bu dönemde birey
kaynaklarını harekete geçirir, insanlarla ve etkinliklerle yeniden ilgilenir,
yeni bir denge kurmaya çalışır. Kimileri için bu evre 6-8 hafta,
kimileri için de aylar hatta yıllar sürebilmektedir. Dördüncü evre kimliğin
yeniden kurulması evresidir. Kişi yeni ilişkiler gerçekleştirir ve
sevdiği biriyle yeni roller üstlenir. Geride kalanların yaklaşık yarısı bu
evrede yas yaşantısından bazı yararlar ya da deneyimler edindiklerini
bildirmektedir.

Dul erkekler konusunda pek az bilgiye sahibiz. 45 yaşın üstündeki
dul erkeklerin ölüm oranının evli erkeklerin oranının iki katı
olduğu, dulların intihar riskinin de çok yüksek olduğu bilinmektedir.
46-65 yaşlar arasındaki dul erkeklerin yarısından fazlası yeniden
evlenmektedir. Sağlıklı dullar görece daha çabuk evlendiği için, dullar
arasında yüksek ölüm oranı saptayan istatistikler öncelikle daha az
sağlıklı dullara uygulanabilir. Dul kadınlara ilişkin bilgimiz dul
erkeklerinkinden daha fazladır. Sosyolog H.Z. Lopata'ya göre, dul kadınların
yaklaşık yarısı tamamen yalnız yaşamakta, çoğu da böyle yaşamayı
yeğlemektedir. Araştırmalar, dulluğun uzun süredeki olumsuz
sonuçlarının, dul olmanın kendisinden çok, sosyoekonomik yoksunluklardan
kaynaklandığını göstermektedir (Vander Zanden, 1981).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:35 AM

YARARLANILAN KAYNAKLAR

ADLER A., Yaşama Sanatı, Say Yay., İstanbul, 1984.

AİZENBERG R. ve TREAS J., "The family in late life: Psychosocial and
demographic considerations", BİRREN ve SCHAİE, 1985 içinde.

ALLPORT Gordon W., Structure et Developpement de la Personnalite, Delachaux
et Niestle, Neuchatel, 1970. İngilizcesi 1961.

ARLİN Patricia, "Cognitive development in adulthood: A fifth stage?"
Developmental Pscyhology, cilt 11, no. 5, 602-606, 1975.

Avrupa Dergisi, sayı 93, Eylül 1984.

BALTES Paul B, "Theoretical propositions of life-span developmental
psychology: On the dynamics between growth and decline", Developmental
Psychology, cilt 23, sayı 5, 611-626, 1987.

BASSECHES M., "Dialectical thinking as metasystematic form of cognitive
organization", M. L. COMMONS ve ark., (yay.), 1984 içinde.

BERGER Kathleen Stassen, The Developing Person Through the Life Spain,
Worth Publisher, Inc., New York, ikinci baskı, 1988.

BİRREN James E. ve SCHAİE K. Waner (yay.), Handbook of the Psychology
of Aging, Van Nostrand Reinhold Colp., New York, ikinci baskı, 1985.

BİSCHOF Ledford J., Adult Psychology, Harper and Row Publishers, New
York, 1969.

BRUBAKER Timothy H., "Developmental tasks in later life", American
Behavioral Scientist, cilt 29, sayı 4, 1986.

BUTLER Robert N., "Succesful aging and the role of the life review", S. H.
ZARİT (yay.), 1977 içinde.

COMMONS M. L. ve ark. (yay.), Beyond Formal Operations: Late Adolescent
and Adult Cognitive Development, Fraeger, 1984.

CRAİN William, Theories of Development: Concepts and Application,
Englewood Cliffs, N.S., Uarentice Hall, 1980.

CRAİN William C., "Erikson: Yaşamın Sekiz Evresi", Bekir Onur
(yay.), 1986 içinde.

DATAN Nancy ve GİNSBERG L.H. (yay.), Life-Span Developmental Psychology,
Academic Press, New York, 1975.

EPSTEİN Leon J., "Aging". H.H. GOLDMAN (yay.), 1984 içinde.

ERİKSON Eric H., The Life Cycle Completed, W.W. Nortor and Comp., New
York, 1982.

FROMM E., Sevgi ve Şiddetin Kaynağı. Payel, İstanbul, 1979.

FROMM E., Kendini Savunan İnsan. Say Yay., İstanbul, 1982.

FLAVELL J.H., Cognitive Development, Englewood Cliffs, Prentice-Hall,
ikinci baskı, 1985.

GOLDMAN H.H. (yay.), Review of General Psychiatry, Lange Medical
Pub., Los Altos, 1984.

GOULD R.L., "Adult life stages: Growth toward self-tolerance", Psychology
Today, 8, 74-78, Şubat 1975.

HATFİELD E. ve WALSTER G.W., A New Look at Love, Reading, MA,
Addison-Wesley, 1979.

HENDRİCK C. ve HENDRİCK S., "A theory and methode of love", Journal
of Personality and Social Psychology, cilt 50, no. 2, 1986.

HOFFMAN Lois ve ark., Developmental Psychology Today, McGraw Hill,
Inc., New York, altıncı baskı, 1994.

HONZİK M.P., "Life-span development", Ann. Rev. Psychology, 35,
309-331, 1985.

HORNEY Karen, Les Voies Nouvelles de la Psychanalyse, L'Arche, 1951,
ikinci baskı Payot, 1976, Paris. İngilizcesi, 1930.

JEFFERS F.C. ve VERWOERDT "How the old face death", LİEBERT ve
ark., 1977 içinde.

JERSİLD Arthur T., Çocuk Psikolojisi, A.Ü. Eğitim Fakültesi yay., üçüncü
baskı, Ankara, 1979.

KASTENBAUM Robert ve AİSENERG Ruth, The Psychology of Death,
Springer Publishing Corp., New York, 1976.

KİMMEL Douglas C., Adulthood and Aging, John Wiley and Sons Inc., New
York, 1974.

KÜBLER-ROSS Elisabeth, On Death and Dying, MacMillan Publishing
Comp., New York, 1969.

LABOUVİE-VİEF G., "Intelligence and cognition", BİRREN ve SCHAİE
(yay.), 1985 içinde.

LEVİNSON Daniel J., "A conception of adult development", American
Psychologist, cilt 41, no. 3-13, 1986.

LİEBERT Robert M. ve WİCKS-NELSON Rita, Developmental Psychology,
Prentice-Hall Inc., New York, üçüncü baskı, 1981.

LİEBERT Robert M. ve ark. (yay.), Developmental Psychology,
Prentice Hall, New Jersey, 1977.

MASTERS W.N. ve JOHNSON V.E., Les Reactions Sexuelles, Robert
Laffon, Paris, 1968. İngilizcesi 1966.

NEUGARTEN Bernice L., "Time, age, and the life cycle", American
Journal of Psychiatry, no. 136, 887-894, 1979.

NEUGARTEN Bernice L., "Must everything be a midlife crisis?", Prime
Time, Şubat 1980.

NODGİL Sohan ve NODGİL Celia (yay.), Toward a Theory of Psychological
Development, Nfer Publishing Corp., Windsor, Berks, 1980.

ONUR Bekir (yay.), Ergenlik Psikolojisi, Hacettepe Taş Kitapçılık,
Ankara, 1986.

PERLMUTTER Marion ve HALL Elisabeth, Adult Development and Aging,
John Wiley and Sons, New York, 1992.

PİAGET Jean ve INHELDER B., De la Logique de l'Enfant a la Logique de
l'Adolescent, PUF., Paris, 1970.

PIKUNAS Justin, Human Development, McGraw-Hill Book Comp., New
York, üçüncü baskı, 1976.

RİEGEL Klaus F., "Adult life crises: A dialectic interpretation
of development", DATAN ve GİNSBERG, 1975 içinde.

RUBİN Zick, "Does personality really change after 20?" Psychology
Today, Mayıs 1981.

SCHİAMBERG L.B. ve SMİTH K.U., Human Development, MacMillan Publication,
New York, 1982.

SCHULZ Richard "Emotion and affect", BİRREN ve SCHAİE (yay.), 1985
içinde.

TRAN-THONG, Stades et Concept de Stade de Developpement de l'Enfant
dans la Psychologie Contemporane, Librairie Philosophique J. Vrin,
Paris, yedinci baskı, 1978.

Türkiye İstatistik Yıllığı, 1991, Devlet İstatistik Enstitüsü, Ankara,
1992.

VASTA Ross ve ark., Child Psychology: The Modern Science, John
Wiley and Sons, Inc., New York, 1992.

VANDER-ZANDEN James W., Human Development, Alfred A. Knopf Inc.,
New York., İkinci baskı, 1981.

WILLIS S.L., "Educational psychology of the older adult learner", BİRREN
ve SCHAİE (yay.), 1985 içinde.

ZARİT Steven H. (yay.), Regarding in Aging and Death: Contemporary
Perspectives, Harper and Row Publishers, New York, 1977.

ZİMBARDO Philip G., Psychology and Life, Scott, Foresmann and Comp.,
Glenview, onuncu baskı, 1979.


Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 01:36 PM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.