![]() |
4. Cinslere İlişkin Kalıpyargılar
Kalıpyargılar (stereotyps), güncel olarak kullanılsalar bile belirlenmiş buyruklar, normlar, standartlar olarak etkide bulunurlar. Toplumsallaşma çabaları toplumun bütün üyelerini kalıpyargılara uygun olarak geliştirmeyi amaçlar. Örneğin, oğlan çocuklar etkin, yarışmacı ve akılcı, kız çocuklar ise bağımlı, duygusal ve edilgin olacak biçimde yetiştirilirler. Ayrıca, Tresemer ve Pleck'in belirttiği gibi, cinsler arasındaki sınırlar bireylerin önceden belirlenmiş cinsiyet rollerinde ilerleyebileceği biçimde belirgin ve katı tutulmalıdır, vb. Cinsler arasında varolan farklılıkları saptamaya tarih boyunca çaba gösterilmiştir. Fiziksel özelliklerin farklılığı konusunda aşağı yukarı bir uzlaşma vardır, oysa psikolojik niteliklerin saptanmasında aynı açık-seçiklik yoktur. Maccoby ve Jacklin cinslerin farklılığı konusundaki yüzlerce araştırmanın sonuçlarını özetleyerek, pek çok farklılığın gerçeklikte temeli olmayan güncel kültürel söylenceler olduğu sonucuna varmışlardır. Maccoby ve Jacklin'e göre yanlış olan söylenceler şunlardır: Kızların oğlanlardan daha "toplumsal" olduğu; kızların oğlanlardan daha "telkin edilebilir" olduğu; kızların başarı güdüsünden yoksun olduğu; kızların katılımdan daha çok etkilendiği; oğlanların çevreye daha çok yanıt verdiği; kızların özsaygılarının daha düşük olduğu; kızların ezberden öğrenmede ve tekrarlı görevlerde, oğlanların yüksek bilişsel süreçler gerektiren görevlerde daha iyi olduğu; oğlanların daha "çözümleyici" olduğu; kızların daha işitsel, oğlanların daha görsel olduğu... Maccoby ve Jacklin, bu alandaki araştırma bulgularının çok karışık, belirsiz ve yargı geliştirmeye elverişsiz olduğunu da saptadılar. Sonuçta yalnızca dört alanda belirtilmiş cinsiyet farklılıklarını kabul ettiler (Tablo 16). Ancak, daha sonra bu çalışmaya da yöneltilen eleştirilerin ışığında, bugün, cinsler arasındaki farklılıkların önceleri görüldüğünden daha az, ama belki Maccoby ve Jacklin'in belirttiğinden daha özlü ve önemli olduğu kabul edilmektedir. Öte yandan, cinsel rol (sex role) ile cinsel kimlik (sex identity) arasındaki ayırım da çok önemlidir. Cinsel (ya da cinse bağlı) kimlik, bir cinsten ya da öbüründen olmanın farkında olmaya, özbilincine dayanır, bir insanın erkek ya da dişi olmlsına ilişkin iç yaşantıdır. Cinsel (ya da cinse bağlı) rol, toplumun cinsler için önceden belirlediği davranışlar ve rollerdir. Bir cinsel rolün kazanılması süreci bazen "cinsel tipleşme" (sex typing) olarak adlandırılır. Bu kavramları birbirinden her zaman kesin biçimde ayırmak olanaklı değildir. Cinsel tipleşme bir cinsel kimliğin kurulmasına tabi olabilir ya da cinsel kimlik kısmen cinsel rol davranışlarının kabul edilmesine dayanabilir. Ne olursa olsun, gelişim kuramları bazen biri ya da öbürü üzerinde odaklaştığı için, böyle bir ayırım yapmakta yarar vardır (Liebert ve Wick-Nelson. 1981 ). Tablo 16 Yerleşik Cins Farklılıkları Alanları ve Ortaya Çıktığı Yaşlar Alanlar - Yaşlar Kızların sözel yetenekleri daha fazladır. - Olasılıkla yaşamın erken yıllarında çelişen bu özellik. okulöncesi yıllarla ergenlik arasında pek az belirgindir, yetişkinliğe girildikten sonra gitgide güçlenmektedir. Oğlanlar görsel-uzamsal yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliğe kadar oluşmaz ve yetişkinlikte sürer. Oğlanlar matematiksel yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliğin ilk yıllarında başlar ve yetişkinlikte gelişir. Oğlanlar daha saldırgandır. - Bu özellik 2 yaşlarında başlar ve üniversite yıllarında sürer. Yetişkinler açısından daha fazla bilgi yok. Kaynak: Maccoby ve Jacklin, The Psychology of Sex Differences, 1974, aktaran Liebert ve Wicks-Nelson, 1981. |
5. Cinse Bağlı Özelliklerin Sürekliliği
Kişiliğin sürekliliği tartışmalarında görüldüğü gibi, bazı araştırmalar, erkeklerin ve kadınların yaşam süresi boyunca karşıt yönlerde ilerledikleri sonucuna varmaktadırlar. David Gutmann, Neugarten'in Kansas City araştırmasındaki erkek denekler ile dört ayrı kültürdeki erkekleri karşılaştırarak bu savın doğruluğunu araştırdı. Gutmann, bu dört kültürdeki 35-44 yaşlarındaki erkeklerin iç enerjilerine ve yaratıcı yeteneklerine güvendiklerini ve bundan hoşlandıklarını buldu. Bu erkekler yarışmacı, saldırgan ve bağımsız olmaya yöneliyorlardı. 45 ve daha yukarı yaştaki erkekler ise daha edilgin ve kendine dönük olmaya yöneliyorlardı, başkalarını etkilemek için yalvarıcı ve uymacı tekniklere başvuruyorlardı. Gutmann, etkin egemenlikten edilgin egemenliğe doğru ortaya çıkan bu değişimin kültürden çok yaşa bağlı olabileceği sonucuna varmaktadır. Gutmann, çok sayıda kültürde sürdürdüğü sonraki araştırmasında ilk bulgularının onaylandığını gördü. 55 yaş dolayındaki erkekler çevrelerinin istemleriyle başa çıkmada etkin teknikler yerine edilgin teknikler kullanmaya başlamaktadırlar. Kadınlar ise edilgin egemenlikten etkin egemenliğe doğru karşıt yünde ilerlemektedirler. Kadınlar daha güçlü, başat ve bağımsız olmaya yönelmektedirler. Gutmann, "Gerçekte 'eril' ve 'dişil' özellikler sadece cinsiyetle değil, yaşam dönemiyle de paylaştırılmaktadır. Erkekler sonsuza dek 'eril' değildir; erkekler sözde 'dişil' örüntüden önce 'eril' özellikler gösteren bir cins olarak tanımlanabilir. Bunun tersi de kadınlar için geçerlidir" sonucuna varmaktadır. Bu cinsiyet farklılıklarını açıklama girişiminde Gutmann, anababa olma zorunluluklarının cinsleri genç yetişkinlikte farklı gereklerle karşı karşıya bıraktığına inanmaktadır. Eğer kadınlar (iş bölümündeki geleneksel örüntüye göre) çocuklarının ilk bakıcıları olarak başarılı olmak istiyorlarsa, kişiliklerindeki saldırgan ögeleri bastırma gereğini duymaktadırlar. Eğer erkekler de ekonomik gelir sağlayan kişi olarak geleneksel rollerinde başarılı olmak istiyorlarsa, kişiliklerinin saldırgan yönlerini bastırma gereğini duymaktadırlar. Ama çocukları büyüdüğünde ve kendileri yetişkinlikte ilerlediklerinde her iki anababa da kişiliklerinin tüm gizilgücünü ortaya koyma fırsatını bulmaktadır. Erkek, önceleri ekonomik yarışma yararına bastırdığı "dişilliği", kadın çocuklarına duygusal güvenlik sağlama uğruna bastırdığı "erilliği" tekrar ele geçirebilir. S. S. Feldman ve S. C. Nash, kendi araştırmalarında Gutmann'ın kuramını destekleyen ya da yanlışlayan bulgular elde ettiler. Gutmann'ın beklediği gibi, büyükbabalar bebeklere karşı erkeklerin yaşamlarının hiçbir döneminde duymadıkları büyük bir sorumluluk duyuyorlardı. Fakat Gutmann'ın beklentisinin tersine, erkeklerin erillik puanları yaşamın ileri evrelerinde anlamlı bir değişim göstermiyordu. Erkeklerin ileri yıllarda tipik "dişil" özellikler gösterme olasılığı artmakla birlikte, bunu yerleşik erilliklerinin gerilemesi pahasına yapmıyorlardı. Aynı şekilde, kadınlar da dişilliklerinde bir düşüş olmaksızın erillik puanlarında yükselme gösteriyorlardı. Erkeklerin ve kadınların birbirine karşıt kişilik ve davranış özellikleri olduğu görüşünün karşısına, bugün tek bir kişide her iki cinsin özelliklerinin birleştiğini savunan androjenlik kavramı çıkartılmaktadır. Bireylerin cinse bağlı tutum ve davranışlarda farklılaşması cinse bağlı rollerin sürekli çizgisi üzerinde olmaktadır. "Androjen" bireyler, kişiliklerini ve davranışlarını erillik ve dişilikle ilgili kültürel kalıpyargılarla sınırlamazlar. S. L. Ben, üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı bir araştırmada, erkek ve kadınların % 35'inin, kendi kişiliklerinde hem eril hem dişil özellikleri topladığını buldu. Bu insanlar, gerektiğinde bağımsız ve kendini kabul ettiren, gerektiğinde de sıcak ve sorumlu kişiler olabilmektedir. Bireylerin kendi cinsinin ve karşı cinsin rollerine sahip olmasının yaşamın özel durumlarına göre dalgalanma göstereceği de savunulmaktadır. Cinslerden birinin egemenliğine bağlı toplumsal düzenlemelerin cinse göre tipleşmiş davranışları öne çıkaracağı, eşitlikçi düzenlemelerde ise "androjen" davranışların artacağı söylenebilir (Vander Zanden, 1981). |
İİ. ORTA YILLARDA BİREYSEL GELİŞİM
Bireysel açıdan orta yıllar gelişimde inişe geçişin belirtilerini taşıyan yıllardır. Derinin kırışmaya, saçların aklaşmaya, cinsel gücün azalmaya başladığı, iç organların çalışmasında aksamanın görüldüğü, damar sertliği ve buna bağlı yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarının kişiyi her an alt edebildiği, kilo almanın süreklilik kazandığı bir dönem söz konusudur. Ergenlikteki ileriye doğru fiziksel ve cinsel değişimlerin yerini burada gerileyen fiziksel ve cinsel değişimler alır. Bireysel güçlerin inişe geçtiği bu dönem, aynı zamanda yaşama bir "yeniden değerlendirme" açısından bakma gereksinmesinin duyulduğu dönemdir. İşte ve meslekte en yüksek noktaya çıkılmış olmasına karşın, birey bundan böyle yaşamını aynı biçimde sürdürüp sürdüremeyeceğini sorma noktasındadır. Ancak bu dönemi bir "bunalım" dönemi olarak görmek de doğru değildir. ::::::::::::::::: 1. Bedensel değişimler Genç yetişkinlikte dış görünümde çok az bir değişme varken, orta yaşlılıkta dış görünüm'de belirgin ve dramatik değişimler söz konusudur. Kilo alma eğilimi güçlenmiştir. Psikiyatrist Robert N. Butler (1977) orta yılları ikinci bir "oral bağımlılık" dönemi olarak nitelemektedir. İnsanlar bu dönemde yemeğe düşkündürler, şişmanladıklarını ve hatta sağlıklarını yitirdiklerini görseler bile yemekten kendilerini alıkoymazlar. Ergenlikte yağlar bedenin tüm ağırlığının % 10'u kadarken, bu oran orta yıllarda % 20'ye çıkmaktadır. Üstelik yağlanmada göğüs ve omuzlar daralıp küçülmüş gibi görünür. Ayrıca bedenin genel duruş biçimi de değişmiş, hareketler yavaşlamıştır. Özellikle erkeklerde saçların değişimi orta yaşlarda belirgindir. Duyu işlevleri içinde görme yaşa bağlı değişimleri en çok belli eden alandır. 40 yaş dolaylarında yetişkinler görmede aniden ortaya çıkan değişimlerin (Göz bebeğinin küçülmesi, ışığa uyum, göz merceği uyumu, vb.) farkına varırlar. 65 yaşından önce yetişkinlerin yaklaşık yarısı gözlük kullanmak zorunda kalır, 65'ten sonra on yetişkinden dokuzu gözlük takar. İşitme alanında 25 yaşından önce azalma çok enderdir (yüz kişiden birinde), 45 yaşından sonra bu oran yükselmeye başlar. İşitme yitiminin çoğu yüksek ses frekansında olur. Erkekler düşük frekansı kadınlardan, kadınlar da yüksek frekansı erkeklerden daha iyi duyarlar. Elli yaşından sonraki işitme yitimi erkeklerde kadınlardakinden daha fazladır. Tat duyusundaki azalma özellikle 50 yaşından sonra belirginleşir. Önce yanaklardaki, sonra dil kökündeki tat duyusu alıcıları azalmaya başlar. Tatlılara karşı duyarlılık yaşlılıkta genç yetişkinliğe oranla üç kez daha azdır. 40 yaşından sonra koku duyarlılığı da önemli ölçüde azalmaktadır. 60 yaşındaki kişinin kokuları ayırt etme yeteneği 20 yaşındakinden % 50 daha azdır. Acı duyarlılığı ise yaklaşık 45 yaşlarında artmakta ve artışını 60 yaşın ötesine kadar sürdürmektedir. Hareket alanında yetişkinlik yıllarında önemli bir azalma vardır. Olgunluk ve yaşlılık yıllarındaki iş ve başarıya ilişkin araştırmalar, yaşlılık değişimlerinin olumsuz ve gerileyici olduğunu belirterek, bütün davranışsal işlevlerdeki yaşlılık belirtilerini vurgulamaktadır. Welford'un sözünü ettiği değişimler şunlardır: a) Tepki zamanında artış. Tepki zamanı bir bireyin bir duyu uyarısını alışı ile yanıt verişi arasındaki süredir. Ayrıca bir işi yapma süresinde de yaşla artış vardır. b) Bir işi başarma değişkenliğinde yaşla artış. c) Daha karmaşık işlerin yapılmasında yaşla ortaya çıkan önemli başarı düşüşü. Beynin bilgi biriktirme ve iletme kapasitesinde yaşlanmaya bağlı bir azalma vardır. Sonuç olarak yaşlı kişiler gençler kadar hızlı tepki veremezler. Orta yaşların sonlarına doğru çabuk yapılması gereken işlerde hız azalması artar. Örneğin, bazı yetişkinler bir dizi uzun ve karmaşık hareketi gerektiren müzik aleti çalmada güçlük duymaktadırlar. Ancak, hareket becerilerindeki düşüş açık olmakla birlikte, bu düşüşün meslek başarısında da düşüşe yol açacağı konusunda kesinlik yoktur. Başka bir deyişle, yaşlı kişilerin birikmiş deneyim ve bilgileri hareketteki yavaşlamayı ödünleyici niteliktedir. Beden sağlıyı orta yaşların önemli bir sorunu olarak ortaya çıkar. McCammon'un belirttiği gibi, insanlar yetişkinlik yıllarında daha fazla kronik ve daha az akut hastalık yaşamaya eğilim gösterirler. Akut hastalıklar kısa süreli ve tedavi edilebilir hastalıklardır, buna karşılık kronik hastalıklar (mafsal iltihabı ve şeker hastalığı gibi) uzun süreli ve tedavi edilemez hastalıklardır. Bazı kronik hastalıklar orta yetişkinlik yıllarında ortaya çıkmaya başlar. 50-60 yaşları arasında -özellikle erkeklerde- şeker hastalığı (diabete) son derece artar, 40 yaşlarından hemen sonra mafsal iltihabı (arthirit) daha sık görülmeye başlar. Kalp ve dolaşım sistemiyle ilgili dolaşım sorunları da orta yaşlarda artar. Damar sertliği (arteriosclerosis) atardamar duvarlarında kolesterol gibi maddelerin birikmesiyle ortaya çıkar. Büyük olasılıkla çocukluk gibi erken dönemlerde başlayan bu süreç yetişkinlik boyunca sürer ve atardamar duvarlarının esnekliğini giderek sınırlar. Damar duvarında biriken maddeler sert plakalara dönüşebilir ve hatta damarın yırtılmasına yol açabilir. Genellikle iç çeperi bozulmuş olan damarlarda kan pıhtıları toplanır (tromboz) ve tıkanmalara neden olabilir; bu durum kol ve bacaklarda olursa gangrenle, beyinde olursa felçle sonuçlanabilir. Genç yetişkinlikle orta yaşlar arasında kalp atardamarlarının (koroner arterleri) yaklaşık % 25'i bu nedenle görevini iyi yapamaz ve koroner kalp hastalıkları ortaya çıkar. Bu hastalıklar bazen sigaraya, kolesterol düzeyine, yüksek kan basıncına ve kişilik özelliklerine de bağlı olabilir. Yüksek tansiyon (yüksek kan basıncı) Birleşik Devletler'de her yıl yaklaşık altmış bin erkek ve kadının ölümünde doğrudan etkili olmaktadır, bu insanların çoğu kırk yaşlarındadır. Yüksek tansiyon fıziksel ve duygusal etkenlerin etkileşimine bağlı bir hastalıktır. Atardamar duvarlarında madde birikimi fiziksel bir etkendir, bireyin streslere tepki göstermesi de duygusal bir etkendir. Sürekli gerginlik ve stres bazen kan basıncı düzeyinin artmasına neden olabilir. Kan basıncı düzeyinin yaşla artması yönünde bir eğilim de vardır. Bazı kişiler stresle başaçıkmada gençlik yıllarında sağlıklı teknikler geliştirirler, bu özellik onlara yetişkinlikte de yardımcı olur. |
2. Zihinsel değişimler
Yetişkinlikte zekanın azaldığı ya da yetişkinlerin yeni şeyler öğrenemeyecekleri türünden söylenceler, insanların yetişkinlikteki zihinsel değişimleri doğru bir biçimde değerlendirmesini engellemektedir. Zekanın ve bilişsel yeteneklerin yetişkinlik boyunca değişmez kaldığı gerçeği daha önce belirtilmişti. Gerçekte, akılyürütme ve sözel beceriler yetişkinlikte gelişebilmektedir. Orta yaşlı bireylerin düşünme yetenekleri büyük olasılıkla genç yetişkinliktekinden daha iyi olmaktadır. Ayrıca, yaratıcılık da orta yetişkinlik yıllarında belirgin bir azalma göstermemektedir. Yaratıcı kişilerin toplam ürünlerinin incelenmesi, bu insanların başarının doruğuna orta yaşlarda, bazen de ileri yetişkinlikte ulaştıklarını göstermektedir. Bilim adamları için yaklaşık 40-60 yaşları arası bilimsel üretimin oldukça sürekli bir akış gösterdiği dönemdir, göreli bir azalma ancak 60-70 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. Bilim adamları için 20-29 yaşları arasının en az ürün verdikleri dönem olduğu da belirtilmektedir. Sadece sanatçıların 60-70 yaşları arasında 20-29 yaşları arasındakinden daha az ürün verdikleri bulunmuştur. İnsan bilimlerinde yaratıcılık yaklaşık 30-70 yaşları arasında sürekli gelişme göstermektedir. Orta yaşlarda doruk noktasına ulaşan yaratıcı kişiler bazı yaratıcı etkinliklerini ileri yetişkinlik yıllarına kadar sürdürebilirler. Çünkü doruk noktasına ulaşmak bundan sonra bütün işlerin duracağı anlamına gelmez. Ayrıca, azalma ya da düşüş mutlaka yeteneklerde değişme olduğunu da göstermez. Kimmel'e göre, düşme belki de zihinsel değişimlerden çok bilişsel olmayan etkenlerin sonucudur. Nitekim, bilim adamları -büyük yaratıcı çalışmanın ardından- birtakım sorumluluklar üstlenerek (yöneticilik, vb.) yaratıcı üretime daha az zaman ve enerji ayırmak durumunda kalmaktadırlar. Aşağı yukarı her yetişkin yeterli zaman verildiğinde her türlü konuyu öğrenmeye ve beceriyi edinmeye yeteneklidir. Yetişkinlikte bireysel farklılıklar önemli ölçüde artmakla birlikte, kendilerine güvenlerinin azalmaması koşuluyla, yetişkinler hala yeni şeyler öğrenebilirler. Kendine güven özellikle önemlidir; çünkü bazı yetişkinler, öğrenim yaşamlarının sınırlılığını aşırı vurgulayarak öğrenme yeteneklerini olduğundan daha az görme eğilimindedirler. Pratik yolla ve özel deneyimle elde ettikleri bilgileri de küçümserler. Oysa yetişkinler yaşamları boyunca iş, aile ve toplum yaşamlarında -informel olarak- pek çok şey öğrenirler. Birçok yetişkin kendi yönettiği öğrenme etkinliklerine girer. Yetişkinler genellikle öğrendiklerini kullanmak da isterler. Knox'a göre, yetişkinlikteki öğrenmeyi etkileyen bellibaşlı etkenler şunlardır: a) Koşullar. Fizyolojik koşullar ve fiziksel sağlık öğrenmeyi çeşitli yönlerden etkileyebilir. Duyusal kısıtlanmalar (görmenin, işitmenin azalması gibi) duyusal girdileri sınırlayabilir. Sağlığın bozulması dikkatin dış olaylara yöneltilmesini önleyebilir. b) Uyum. Öğrenme durumunda kişisel ya da toplumsal bir uyumsuzluk olduğunda bireyin öğrenmeyi değerlendirmesi ya da kolaylaştırması daha az olanaklıdır. Toplumsal uyumsuzluk genellikle öğrenen kişinin savunma ve anksiyetesiyle ilgilidir ve kişinin güdülenme ve canlılık düzeyiyle karıştırılmamalıdır. Kişi bir durumla uğraşabileceğine inanırsa ona meydan okuyabilir, eğer inanmazsa durumu tehdit edici olarak algılayabilir. Daha önce pek çok başarısı olan bir kişi başarısızlığı çok rahat göğüsleyebilir. Yeni eğitim deneyimlerinde destek ve yardım yetişkinler için çok önemlidir. c) Uygunluk. İş anlamlı ise ve öğrenme yarar sağlayacaksa yetişkinin öğrenme etkinliğindeki güdüsü ve işbirliği de artar. Belirgin ve seçilmiş öğrenme görevleri ve anlaşılır yöntemler söz konusu olduğunda yetişkin daha etkin bir ilgi ve katılım göstermektedir. d) Hız. Özellikle yaşlı yetişkinler için zaman sınırlamaları ve baskılar öğrenme başarısını azaltmaktadır. Yetişkin kendi ritmine bırakılırsa öğrenme başarısı daha yüksek olur. e) Statü. Sosyoekonomik durumlar, öğrenme yeteneğini etkileyebilecek değerler, istemler, baskılar ve kaynaklarla yakından ilişkilidir. Resmi öğrenim düzeyi yetişkinin öğrenmesiyle yakından bağlantılı bir statü belirtisi olmaktadır. Statünün öğrenmeye etkisi öğrenme etkinliğinin türüne bağlıdır. Örneğin, ölçme sisteminin öğrenilmesinde sözel iletişim mavi yakalı yetişkinler için daha etkili olurken, beyaz yakalı yetişkinler soyut kavramları yazılı iletişimle daha kolay öğrenmektedirler. f) Görünüş. Kişisel görünüş ve kişilik özellikleri (açık görüşlülük ya da savunmacılık gibi), yetişkinin özel öğrenim türleriyle uğraşma yollarını etkileyebilmektedir (Schiamberg ve Smith, 1982). İlerde yaşlılık bölümünde de tartışılacağı gibi, zekanın yetişkinlikteki durumu (artma, azalma, değişmeme) her zaman merak konusu olmuştur. Bir yanda, yetişkinlik boyunca zekada düşüşün kaçınılmaz olduğunu, bilgi ve deneyim artışı gizlese bile öğrenme gücünde yaşla birlikte yadsınamaz bir azalışın ortaya çıktığını ileri sürenler vardır. Öbür yanda, zekanın yaşam boyunca esnekliğini koruduğunu, sağlık, eğitim, yaşam deneyimleri gibi etkenlerle yoğurulduğunu, dolayısıyla azalabileceğini de, artabileceğini de düşünenler bulunmaktadır. Bu görüşlerden hangisi doğrudur ya da bunları uzlaştırmanın yolu var mıdır? Yirminci yüzyıl boyunca psikologlar zekanın ergenlikte tepe noktasına ulaştığına, sonra yetişkinlik boyunca derece derece azaldığına inanmışlardır. 1950'lerin ortalarında ilk kez bu sayıltıdan kuşku duyulmaya başlanmıştır. Özellikle boylamsal araştırmalar zekanın yetişkinlik süresince de gelişebildiğini göstermiştir. Kuşak ya da bölük farkılıklarının bozucu etkilerini ilk kez farkedenlerden biri K. Warner Schaie'dir. Schaie aynı denekleri 1963'de, 1970'de, 1977'de yeniden test edince sorunun kesitsel araştırma yaklaşımından kaynaklandığını ortaya çıkarmıştır. Ancak boylamsal yöntemin de bu haliyle birtakım sakıncalar içerdiği görülmüştür. Bunlardan biri, hep aynı testi birçok kez almanın kişinin başarısını yükseltebileceği gerçeğidir. Schaie bu sakıncayı aşabilmek için daha önce sözünü ettiğimiz "sırasal düzen" yaklaşımını geliştirmiştir. Kesitsel ve boylamsal verilerin birlikte kullanılması kuşak farklılıkları engelini aşmayı sağlamaktadır. Konuyla ilgili bütün araştırmalar bize yetişkinlikteki bilişsel gelişim için iki genel sonuç vermektedir: - Değişik yaşlardaki yetişkinleri karşılaştıran kesitsel araştırmalar zihinsel yeteneklerde derece derece ortaya çıkan bir düşüş gösterdiği halde boylamsal araştırmalar ilk yetişkinlik ve genellikle orta yaşlarda pek çok yetenekte bir artış göstermektedir. - Kuşak farklılıkları test sonuçlarını yaklaşık 60 yaşına kadar yaş farklılıklarından daha güçlü biçimde etkilemektedir. John Horn, Cattell'in daha önce sözünü ettiğimiz iki tür zeka anlayışını yeniden ele almıştır. Akıcı zeka her yöne doğru hareket edebilir. Kısa süreli bellek, soyut düşünce, işlem hızı gibi temel zihinsel yetenekleri içeren bu zeka türünde kişi sözcük, sayı, bilmece gibi konularda hızlı ve yaratıcıdır. Birikimli zeka daha sağlamdır; eğitimle ve deneyimle gelen olgu, bilgi, öğrenme stratejisi birikimiyle oluşmuştur. Uzun süreli bellek, sözcük dağarcığı genişliği bu zeka türünün özellikleridir. Akıcı zekanın temelde genetik; birikimli zekanın ise temelde öğrenilmiş olduğu kabul edilmiştir önceleri. Ancak John Horn bugün bu doğa-kazanım ayırımının geçersiz olduğunu düşünmektedir. Çünkü birikimli zekanın kazanılması kısmen akıcı zekanın niteliğinden etkilenmektedir. Örneğin, bir kişinin sözcük dağarcığının gücü, kısmen okuma hızının ve sözcükler arasında mantıksal çağrışımlar kurma yeteneğinin sonucudur; bu ikisi de akıcı zekayla ilgilidir. Horn yetişkinlikte akıcı zekanın önemli ölçüde azaldığına inanmaktadır. Bu düşüş birikimli zekadaki artışla geçici olarak gizlenmektedir. Düşünme hızı akıcı zekanın önemli bir ögesidir. Standart zeka testlerinin çoğunun tepki hızına önem verdiği de bilinmektedir. Yetişkin gelişimi uzmanları zeka testlerinin bu yönünü hakça bulmamaktadırlar. Yetişkinler hemen her şeyde gençlerden daha yavaştırlar. 20 yaş ile 60 yaş arasında tepki zamanında ortalama % 20'lik bir yavaşlama söz konusudur. Karmaşık etkinliklerde bu yavaşlama daha da fazladır. Örneğin elyazısı 60 yaşında 30 yaşındakinin iki katı zaman almaktadır. Ancak düşünme hızını düşünme kalitesi ile karıştırmamak gerekmektedir. Hatta yavaş düşünmenin daha derin ve daha iyi bir düşünme olduğunu ileri sürenler vardır. Buna karşılık, yavaş düşünmenin etkisiz bir düşünme olduğunu ileri sürenler de vardır. Sonuçta, zihinsel süreçlerin yavaşlığının düşünmenin kalitesini nasıl etkilediği konusunda görüş birliğine varılabilmiş değildir. Ancak, gelişim psikologlarının çoğu Schaie'nin hedefe Horn'dan daha fazla ulaştığını düşünmektedir. Yetişkin zekasında en azından orta yıllarda ılımlı bir artış norm olabilir görünmektedir. Bugün birçok araştırmacı zeka diye bir bütünün varlığından çok, birçok değişik zekaların var olduğunu kabul etmektedir. Her zihinsel yetenek, eğitim, deneyim gibi değişkenlere bağlı olarak, yaşla birlikte artabilir, azalabilir, sabit kalabilir. Yetişkinin zihinsel yeterliği çok-boyutlu ve çok-yönlüdür. İnsanlar yaşlandıkça geliştirmeyi seçtikleri zeka türlerinde ya da becerilerde daha uzmanlaşırlar; kullanılmayan yeteneklerde de düşüş görülür. (K. S. Berger, 1988) |
3. Cinsel Değişimler
Orta yetişkinlik yıllarında hem erkeklerde hem de kadınlarda birtakım cinsel değişimler olmaktadır; bu değişimler kimi yazarlarca "yaşam değişimi" kavramıyla dile getirilmektedir. Yaşam değişimi, orta yaşlarda erkeklerde ve kadınlarda ortaya çıkan cinsel değişikliklere uygulanan genel bir terimdir ve önemli bir dönüm noktası olarak yaşamın bir döneminin terkedilmesi, bir diğerinin başlaması anlamına gelir. Bu değişikliklerden en önemlisi erkek ve kadınlarda üretim yeteneğinin gitgide azalmasıdır. "Yaş dönümü"nün (climacteric) sonu kadınlar için daha dramatiktir, çünkü ayhalinin durması gibi çok belirgin bir işaretle ortaya çıkar. "Menopoz" kadın yaş dönümünün son noktasıdır; östrojen hormonunun durması yumurtlama sürecini sona erdirir, dolayısıyla aylık kanamalar da durur. Erkek yaş dönümü ise erkek üretkenliğinin derece derece azalmasını dile getirir. Yaşlanan bedende hem sperm üretimi, hem de erkeklik hormonu (testosteron) üretimi azalmaktadır. Ancak bu azalma, erkek üretkenliğini hiçbir zaman bitirmeyecek biçimde derece derece olur. Kadının menopozundan farklı olarak, erkeğin üretim işlevi sona ermez ve genellikle - testosteron ve spermin azalmasına karşın- ileri yaşlara dek sürer. a. Menopoz Kadında yaş dönümünün en kolay tanınan belirtilerinden biri menopozdur. Aylık kanamaların durması genellikle 2-3 yılda tamamlanır. Kadınların sadece dörtte biri menopozun geleneksel belirtilerini göstermekte ve sadece % 10-15'i bu dönemde doktor yardımına gereksinme duymaktadır. En belirgin belirtiler sıcaklık basması ve aşırı terlemedir; yüz kızarması, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, uykusuzluk, sinirlilik, ağlama ve depresyon da görülebilir. Bu can sıkıcı belirtiler genellikle menopozun bitimine kadar sürer. Bu dönemde kadınlarda bazı ruhsal değişiklikler de görülür. Kadınlar, eğer menopozu çekiciliklerinin, cinselliklerinin, yararlılıklarının sona ermesinin belirtisi olarak görürlerse daha fazla üzüntü duymaktadırlar. Bu duygular yaşlı kişileri değersizleyen gençlik odaklı bir kültür tarafından daha da yoğunlaştırılabilir. Bu tür duygularla depresyona giren kadınlar yalnızca küçük bir gruptur. Menopoz geçiren kadınların en azından üçte ikisi kendilerini menopozdan sonra öncekinden çok daha iyi hissettiklerini söylemektedir. Bir bakıma bu tür belirtiler menopoza giren kadının yaşı ile de ilişkilidir. Erken yaşta menopoza girenlerde belirtiler sarsıcı olurken, 45 yaş ve sonrasında girenler için bu dönem daha sakin geçmektedir. Ortayaşlı bir kadın menopozun yaşamında önemli değişikliklere neden olmadığını kolayca görebilir. Menopoz genellikle cinsel etkinlikleri etkilemez. Bir araştırmada kadınların % 65'i menopozun cinsel ilişkileri üzerinde hiçbir etkisi olmadığını belirtmiştir; ancak vajen duvarının incelmesi, üretim organlarının zayıflaması, uyarılma sırasında vajen ıslaklığının (lubrication) azalması kimi kadınlarda cinsle ilişkiyi zorlaştırabilir. 1960'larda menopoz belirtilerini denetim altında tutmak için östrojen hormonu kullanılması yaygın bir yöntemdi. Ancak bugün bu yöntemin rahim kanseri olasılığını 4-7 kat arttırdığı bilinmektedir. b. Erkeklerde yaş dönümü Dramatik bir değişimle ortaya çıkmadığı için erkeklerde yaş dönümünü belirlemek güçtür. Yaşlı erkekler cinsel yeterlilikte birtakım değişimler gösterebilirler. Sertleşme (erection) eskisi kadar çabuk olmaz ve boşalma (ejaculation) süresi ve gücü azalmıştır (Masters ve Johnson, 1966). Kimi erkeklerin yakınmaları (sinirlilik, kızgınlık, depresyon, dikkatini yoğunlaştırma güçlüğü, istek yokluğu) ile yaş dönümü arasında doğrudan bir ilişki kurmak kolay değildir. Masters ve Johnson (1966), erkeğin cinsel tepki yeteneğinin azalmasında aşağıdaki psikososyal etkenlerin etkisinden söz etmektedir: (1) Kadına ilginin, kadının çekiciliğinin yitmesine yol açan uzun süreli ilişkiye bağlı tekdüzelik. (2) Erkeğin mesleki uğraşları. (3) Fiziksel ya da zihinsel yorgunluk. (4) Aşırı alkol kullanımı. (5) Eşlerden birinin fiziksel ya da ruhsal rahatsızlığı. (6) Başarısızlığa uğrama korkusu. Kültürel kalıpyargılar erkeklerin 40-50 yaşlarında birden bire ciddi bir psikolojik bunalıma gireceklerini ileri sürmektedir. Erkeklerin bu yaşlarda uğradıkları güçlükler bir tür "erkek menopozu"na mal edilmektedir. Tıp adamları erkeklerde cinsel hormon üretimi azalmasından söz ediyorlar, buna karşılık psikolog ve sosyologlar biyolojik olmayan açıklamaları yeğliyorlar. D.J. Levinson erkeklerin genellikle 35-45 yaşlarında bir dönüm noktası yaşadığını belirtiyordu. Levinson'a göre erkek bu dönemi değişmeden geçiremez, çünkü yaşamının bu döneminde değişik koşullarla karşılaşmak durumundadır. Yaşlanmanın tartışılamaz ilk işaretlerini görür, kendisi konusunda sahip olduğu düşleri ve imgeleri yeniden değerlendirmek zorunda olduğu bir noktaya ulaşır. Ölüm gerçeği de bir erkeği orta yaşlarında yeni düşünme yollarına zorlar. Yale araştırmacıları bütün bu gelişmelerin ortasında cinselliğin de önemli bir sorun alanı olduğunu buldular: Erkekliğin azalması olasılığından ve fiziksel çekiciliğin azalmasından duyulan kaygı. Masters ve Johnson'a (1966) göre, erkekler 50 yaşlarını geçtikten sonra penisin dikleşmesi daha fazla zaman almaktadır. Ayrıca özellikle 60'ından sonraki erkeklerde sertleşme gençliklerinde olduğu gibi tam ve güçlü değildir, maksimum dikleşme ancak orgazmdan az önce gerçekleşmektedir. Yaşın ilerlemesiyle spermde, seminal sıvıda ve sertleşme gücünde azalma olmaktadır. Eğer erkek cinsel yaşamında gençliğinden beri yüksek bir etkinlik düzeyini korumuşsa ve akut ya da kronik bir hastalığı yoksa, cinsel etkinliğini ileri yaşlara kadar sürdürebilmektedir. Yine de yaşlı erkekler çok uzun süre uyarılmamışlarsa cinsel tepki verme yetenekleri sürekli olarak azalabilmektedir. c) Cinsel yaşam Sağlıklı erkek ve kadınlar, cinsel isteğin yok edilmemesi ya da cinsel eylemin engellenmemesi koşuluyla ileri yaşlara kadar cinsel işlevlerini koruyabilmektedirler. Yaşlılar, kendi yaşlarındaki insanların "sekssiz" olması gerektiği konusundaki toplumsal tanımları benimsediklerinde haksız bir söylencenin kurbanı olmaktadırlar. Kinsey'e ve Westoff'a göre, evli çiftler yirmi yaşlarında haftada yaklaşık üç kez, otuzlarında yaklaşık iki kez, kırklarında bir buçuk kez, ellilerinde bir kez ve altmışlarında yaklaşık on iki günde bir kez cinsel ilişkide bulunmaktadırlar. Ancak, genel nüfusta dört haftalık bir dönemde görülen ilişki sayısı 1965'te 6,8 iken, 1980'de 8.2'ye yükselmiştir. Bu değişimin temel nedeni, gebeliği önleyici yeni yöntemlerin bulunması ve yasal kürtaj hakkının kullanılması, dolayısıyla istenmeyen gebeliklere bağlı anksiyetenin azalmasıdır. Toplumsal özgürlüklerin artması, kadınların beklentilerinin değişmesi ve kitle iletişiminde cinselliğin geniş ölçüde tartışılması da gelişmelere katkıda bulunmaktadır. ABD'li erkekler yayınlar yoluyla cinsellikle daha fazla ilgilenmeye yöneltilmektedirler. Louis Harris'in 18-49 yaşlarındaki erkekler arasında yaptığı bir araştırma, erkeklerin % 49'unun cinselliği kişisel mutlulukları için "çok önemli" bulduğunu gösterdi; yetişkin mutluluğuna bağlanan etkenler listesinde erkeklerin % 17'si cinselliği en az önemliler arasında saydı. Erkeklerden yaşamlarında kişisel olarak en önemli üç değeri seçmeleri istendiğinde en çok belirtilenler şunlardır: % 56 aile yaşamı, % 35 sağlık, % 32 iç huzur, % 25 aşk, % 19 iş, % 16 din, % 10 saygınlık, % 9 eğitim, % 8 seks. Amerikalı erkekler kendi duyarlılık ve insanlıklarının daha fazla farkına varmaya başlamışlardır. Sevecenlik, bağımlılık, zayıflık, acı gibi duyguları gittikçe artan biçimde daha fazla tanımaya başlıyorlar. Yine de, erkeklerin çoğu ve özellikle yaşlı erkekler bu tür "erkekçe olmayan" duyguları rahatça konuşmaktan henüz çok uzakta. Kadınlar ise kendi cinselliklerini günümüzde daha fazla farketmeye başlamışlardır. Bugün kadınlar cinsellikten daha fazla hoşlanıyor ve eşlerinden bunu istiyorlar. Hite'in araştırması kadınların % 95'inin ("frijit" olduklarını düşünenlerin bile) mastürbasyon yaptıklarında orgazm olmaya yetenekli olduklarını göstermektedir. Tutumlardaki bu değişimin kadın hareketlerinden etkilendiği de kuşkusuzdur. Ancak, araştırmalar, erkeklerin cinsel etkinliğe daha fazla ilgi duyduklarını ve daha fazla katıldıklarını ortaya koymaktadır. Evli olmayan kadınların % 92'si cinsel etkinlikten sürekli olarak yoksun olduklarını ve % 45'i hiç cinsel ilgi duymadıklarını belirtmişler; oysa evli olmayan erkeklerin sadece % 18'i cinsel ilişkiden uzak ve sadece %15'i cinsel ilişkiden yoksun. Bununla birlikte, günümüzün genç kadınları cinsel yaşamla çok daha fazla ilgililer ve bu ilgi büyük olasılıkla yaşamları boyunca sürecektir. Dolayısıyla, yaşlı yetişkinlerin cinsel tutum ve davranışlarının gelecekte bugünkünden farklı olacağı söylenebilir. Yaşlılık araştırmaları, cinsel ilgide ve etkinlikte azalma olsa bile, yaşamın ileri dönemlerinin hiç de "sekssiz" olmadığını göstermektedir. Örneğin, Newman ve Nichols'un araştırması, eşleriyle yaşayan 60-93 yaşları arasındaki 149 erkek ve kadından % 54'ünün cinsel ilişkiyi hala sürdürdüğünü göstermektedir. Cinsel ilişkilerin yaşam boyunca önemli ve haz verici olduğu saptanmaktadır. Deneklerini 67 yaşından 77 yaşına kadar izleyen bir başka araştırma, deneklerde cinsel ilginin hiç azalmadığını göstermiştir. Ayrıca araştırmacılar, ileri yaşlardaki cinsel ilginin -cinsel başarı gibi-, cinsel etkinliğin düzenliliğine bağlı olduğu ve erken yıllardaki cinsel etkinlikle bağlantılı olduğu konusunda görüş birliği içindedirler (Masters ve Johnson, 1966). Yetişkinlerin cinsel sorunları bilimsel araştırmaya daha yeni yeni konu olmaktadır. Pittsburg Üniversitesi'nin orta sınıftan yüz çift üzerinde yaptığı bir araştırmada, kadınların yaklaşık yarısı ve erkeklerin üçte biri cinsellikle ilgili sorunlar bildirdiler. Uyarılma güçlüğü bir kadının cinsel doyumsuzluğunda en çok bildirilen sorundur, kadınların yaklaşık yarısı bu güçlüğe sahiptir ve % 46'sı orgazma ulaşma güçlüğü göstermektedir. Bu kadınların çoğu sevişme sırasında rahat (relax) olmadıklarını söylemekte ve sevişmeden sonra en küçük bir sevecenlik görmediklerinden yakınmaktadırlar. Erkeklerin en çok belirttiği sorun (% 36) erken boşalmadır ve % 16'sı da ereksiyon olma ya da sürdürme güçlüğü bildirmektedir. Master ve Johnson (1970), yaşlı erkeklerin avantajının, genellikle boşalım denetiminin 50-70 yaş grubunda 30-40 yaş grubundakinden daha iyi olması olduğunu ileri sürmektedir. Her iki eş de her cinsel ilişkide boşalmanın mutlaka gerekli olmadığı gerçeğini kabul ettiklerinde cinsel ilişki daha doyurucu olabilmektedir. Ayrıca, penisin sertleşmesinin gecikmesiyle vajenin nemlenmesinin gecikmesi de birbirine denk düşmektedir. Sonuç olarak, doyumlu cinsel ilişki kapasitesinin sağlıklı kişilerde ileri yaşlara kadar korunduğu söylenebilir. Yaşlanan erkek için cinsel etkinliği korumada en önemli etken cinselliğin genç yaşlardan itibaren kararlılığıdır. Ne tür bir cinsel etkinliğin yaşandığı önemli değildir, önemli olan cinsel etkinliğin başından beri sürekli ve üst düzeyde tutulmasıdır. Aynı şekilde, kadınlar için de sonsuz bir cinsel etkinlik ve anlatım kapasitesinden söz edilebilir. Etkin cinsellik kadının menopoz öncesi yıllarıyla sınırlı değildir; kadın, düzenli ve etkili bir uyarımla karşı karşıya olduğu sürece, tam cinsel etkinliğe ve orgazm tepkisine her zaman yeteneklidir. Her iki cins için de cinsel kapasitenin yitirilmesi genellikle cinsel etkinlik yokluğundan kaynaklanmaktadır. |
İİİ. ORTA YILLARDA TOPLUMSAL YAŞAM
Genç yetişkinlikte olduğu gibi orta yaşlılıkta da, kişinin başta gelen iki büyük sorumluluğundan biri, benliğinin iç dünyasını düzenlemek, diğeri de bir dış dünya örgütlemektir. Bu dış dünya aile, iş ve toplumsal çevreden oluşmaktadır. ::::::::::::::::: 1. Aile Genç yetişkinlik dönemi incelenirken, eş seçimi, ailenin kuruluşu, karı-koca rollerinin benimsenmesi, ilk çocuğun doğuşu ve anababa rolü üzerinde durulmuştu. Bu bölümde de orta yetişkinlik yıllarının aile yaşam döngüsü incelenecektir. Çocukların yetiştirildiği bu dönem ailenin aynı zamanda en çok uğraş verdiği dönemdir. Yetişen çocukların aileye yüklediği ekonomik yük oldukça büyüktür. Aileyi geçindiren kişi kazancının en yüksek düzeyine ancak 45-50 yaşları arasında ulaşabilmektedir. Aileye çocukların katılması ekonomik yükü arttırdığı gibi harcanan zamanı da arttırmakta, anababaya oturup başbaşa konuşacak zaman bırakmamakta, yorgunluk ve iletişimsizlik cinsel yaşamlarını da etkilemektedir. Bu ağır yükün altından ancak anababa olmanın sorumluluğu ve özverisi ile kalkılabilmektedir. Yetişkinlikteki aile yaşam döngüsünün evreleri ve bu evrelerde geçen yıllar Tablo 17'de gösterilmiştir. Okul çağında çocukları olan ailelerde çocuk, okul, sokak, komşu ilişkilerini yaşayarak böylece yeni yaşam alanlarına girmektedir. Çocuk yeni çevrelerde yeni deneyimler edinirken aile de onun gidiş gelişlerindeki güveni sağlamaya çalışmaktadır. Bu dönemde aileler okul ve eğitim konusunda da oldukça bilgi ve görüş sahibi olurlar. Ergen çocuğu olan ailede ise ergenlik, hem aile hem de çocuk için en zor dönemlerden biridir. Ergen, ailenin çocukluktan beri telkin ettiği pek çok kuralı sınamaya başlar. Aile ergene hem duygusal destek sağlamak, hem de belirli sınırlar içinde bağımsızlık vermek arasındaki nazik dengeyi tutturabilmek zorundadır. Bu dönemde baba dışarda işiyle uğraşmaktadır, ergen de çoğu zaman evin dışındadır. Anne ise evdedir ve çok çalışmaktadır. Yorgun anne ve babanın karıkoca ilişkisi epeyce zorlaşmıştır ve bunalım evrelerinden geçmektedir. Evliliğin ilk yılları gibi 40-45 yaşlar arası da boşanmaların en çok olduğu dönemdir. Ailenin yerleştirme merkezi olarak işlev gördüğü sonraki dönemde çocuklar evlenerek ya da işe girerek evden ayrılmaktadırlar. Çocuklar evde olmadığından anababa birbiri için sadece karıkoca rolünü oynamak durumundadır. Babanın mesleğinin doruk noktasında olması, annenin evde yalnız kalması ve bu arada menopoza girmesi nedeniyle ailede zor günler yaşanabilir. Anababalık sonrası aile ya da "boş yuva" çocukların yerleştirilmelerinden emekliliğe kadar geçen sürede yaşanır ve aşağı yukarı 15 yıl sürer. Karıkoca sonunda başbaşa kalmış, ailenin ekonomik durumu rahatlamıştır. Kimileri için bu dönem evliliğin ilk yıllarına dönüş gibidir, kimileri içinse bir sıkıntı ve çöküntü dönemi olabilir. Bu döneme ulaşmış aile iki görevle yüklüdür: Kendi yaşlı anababalarına bakmak ve kendi çocuklarının çocuklarına büyükbaba, büyükanne olmak. Tablo 17 Yetişkinlikte Aile Yaşam Döngüsü Evreleri Evreler - Yıllar 1. Evli çift (çocuksuz) - 2 yıl 2. Çocuklu aile (ilk çocuk. doğum-30 ay) - 2.5 yıl 3. Okulçağı öncesi aile (ilk çocuk. 30 ay-6 yaş) - 3.5 yıl 4. Okulçağı ailesi (ilk çocuk. 6-13 yaş) - 7 yıl 5. Ergen çocuklu aile (ilk çocuk. 13-20 yaş) - 7 yıl 6. Yerleştirme yeri olarak aile (ilk çocuğun ayrılmasından son çocuğun ayrılmasına kadar) - 8 yıl 7. Orta yaşlı anababalar (boş yuvadan emekliliğe kadar) - 15 yıl 8. Aile üyelerinin yaşlanması (emeklilikten eşlerin ölümüne kadar) - 10-15 yıl Kaynak: E.G.Duvall, Family Development, 1971, aktaran Schiamberg ve Smith, 1982. Neugarten ve Weinstein, orta sınıftan 50-60 yaşlarındaki deneklerde büyükbaba ve büyükanne olma doyumunu ve biçimlerini araştırmıştır. Bulgular, deneklerin dörtte üçünün büyük-anababalıktan doyum bulduklarını, üçte birinin ise rahatsızlık ve düşkırıklığı yaşadıklarını göstermektedir. Bu rolün anlamı deneklerce farklı yorumlanmaktadır. Kimileri bu rolü bir tür biyolojik yenilenme (torunlarında yeniden gençleşme) ya da biyolojik süreklilik (aile çizgisinin sürmesi) olarak görmektedir; kimileri bu rolün bir tür duygusal doyum olanağı verdiğini belirtmektedir (iş güç yüzünden geçmişte kendi çocuklarına veremediğini şimdi torunlarına vermek). Kimileri torunları için kaynak insan oldukları duygusunu taşırken, diğerleri de çocuklarından elde edemediklerini torunlarından bulmayı ummaktadırlar. Çok sayıda olan kimileri de torunlarından oldukça uzaktırlar ("çok güzel bir olay ama hiç vaktim yok!"). Neugarten ve Weinstein 5 tür büyükanababalık biçimi saptamışlardır: a) Keyif arama ilişkisi: Torunlarıyla sadece sevmek için ilgilenirler, onların bakımından ve yetiştirilmesinden sorumlu olmazlar. b) Resmi ilişki: İlişki çok azdır, sadece belirli günlerde buluşmayla sınırlı kalır. c) Vekil anababa olma ilişkisi: Ölüm, ayrılma, boşanma gibi nedenlerle torunlara bakmayı üstlenmek söz konusudur. d) Ailenin sağduyusu olma ilişkisi: Büyükanne ya da babanın beceri ve deneyimlerinden yararlanma, akıl isteme ilişkisidir. e) Uzak ilişkiler: Toplumsal ya da coğrafi açıdan aralarında uzun mesafe olanların ilişkisidir. |
2. İş ve Meslek
Aile ve iş yaşamının birbiriyle sürekli etkileşim içinde olan sistemler olduğu daha önce belirtilmişti. Aile yaşam döngüsü gibi bir de iş yaşamı döngüsü olduğu daha önce açıklanmıştı. Kimmel (1974), tipik bir iş yaşamı döngüsünde üç büyük dönüm noktası olduğunu belirtmektedir: İşe giriş, ilerleyen yıllar, emeklilik. A. İşe girme ve işte ilerleyen yıllar İşe girme bir meslek seçimi sürecinin ardından ulaşılan dönüm noktasıdır ve genç yetişkinlik yıllarında yaşanır. İş yaşamının ilerleyen yıllarında bir dönüm noktası ve bir bunalım daha ortaya çıkar. Bu bunalım bir bakıma işe girişte yaşanan bunalıma benzer. Orta yıllarda birey gelecekteki olanaklarını değerlendirdiği bir noktaya gelir. Bu bunalımın işe girişteki bunalımdan farkı "kariyer saati"ne dayanmasından doğar. Bu saat "toplumsal saat"e benzer ve bireyin meslekte tam saatinde olduğuna ya da zamanın gerisinde kaldığına ilişkin öznel duygusunu dile getirir (ilk kitabını elli yaşından sonra yazmaya başlayan öğretim üyesinin duyguları gibi). Birey, orta yıllarda 45-55 yaşları arasında emeklilikten önce kaç yılı kaldığının birden farkına varır ve amaçlarına ulaşmadaki hızını değerlendirir. Eğer oldukça geride kalmışsa ya da amaçları gerçekçi değilse, çok geç kalmadan işini değiştirmeye ya da amaçlarını daha gerçekçi kılmaya karar verir. Orta yıllarda insanlar yaşam çizgileri ile meslek çizgileri arasında sıkı bir ilişki olduğunu algılarlar. Meslek beklentileri ile meslek başarıları arasındaki farklılık yaşın -yaşlanmanın- farkına varılmasına neden olur. Orta yıllarda meslek amaçlarının değerlendirilmesinin yanısıra, Neugarten'in belirttiği gibi, başarı, yeterlilik, denetim altına alabilme duygusu da söz konusudur. Orta yıllarda başarılı olanlar geçmiş deneyimlerinden kaynaklanan çok gelişmiş bir karar verme yeteneğine de sahiptirler. Neugarten'in başarılı deneklerinden çok azı yeniden genç olmak istediklerini söylemişlerdir. Yaşam döngüsünün orta yıllarında yaşanan bu olaylarda yine bir benlik değişimi söz konusudur. Genel olarak, meslek basamaklarında her yeni adım, yeni bir çevre getiren her terfi, yeniden toplumsallaşmayı gerektiren her yeni iş benlikte değişimlere neden olur ve bu değişimler her zaman yeni benlikle içsel benliğin bütünleşme sürecini harekete geçirir. B. Emeklilik Emeklilik orta yıllardan yaşlılığa geçişi belirleyen toplumsal bir dönüm noktası olduğu için yetişkin gelişiminde önemli bir aşamadır. Emeklilikteki geçiş erinlikteki geçişe benzetilebilir; ancak, erinlikte biyolojik etkenlerin ağır basmasına karşılık, emeklilikte toplumsal etkenler daha önemlidir. Emeklilik ayrıca, çalışmanın sona ermesiyle boş zaman döneminin başlamasını da belirler. Carp'a göre emeklilik olgusunun üç temel yönü vardır: Olay, statü ve süreç olarak emeklilik. Emeklilik her şeyden önce bir geçiş noktasını gösteren bir olaydır. Üretimin artması emeklilik yaşını indirmekte, yaşam süresinin uzaması da emeklilik süresinin uzamasına neden olmaktadır. Bir toplumsal konumdan diğerine bu geçiş bir tür geçiş töreniyle de belirlenebilir, kimilerinin emekliye ayrılışı basına da yansıyabilir. Yine de emeklilik kesin bir toplumsal anlamı olmayan bir toplumsal olaydır; anlamı daha çok bireyin toplumsal yaşam alanı ile sınırlıdır. Öte yandan, emeklilik bir statü olarak da değerlendirilebilir. Emeklilik olayının ardından birey, kendine özgü rolleri, beklentileri ve sorumlulukları olan yeni bir toplumsal konuma geçer. Bu değişim üstlenilen rollerde ve yaşam standardında bir düşüşü de içerir. Bu nedenle, emekli statüsüne geçiş toplumsal konumda olumsuz bir değişimdir. Azalan rollere ve artan boş zamana karşın toplumsal değişim olumsuz yöndedir. Buna karşılık, emeklilik için gerekli çalışma süresinin azalması ve yaşam süresinin uzaması nedeniyle bu statüde yaşayanların sayısı da gittikçe artmaktadır. Dolayısıyla, gelecekte emeklilik statüsünün daha doyurucu olması beklenebilir. Toplumun bütün yaşlar için boş zaman etkinliklerine verdiği önem arttıkça, emekli insanlar çevrelerine yararlı yeni roller üstlendikçe emekliliğin toplumsal değeri de yükselecektir. Emeklilik bir süreç olarak da kabul edilebilir. Bu süreç yeni statüye hazırlanılmasını ve bu statü değişikliğinin getirdiği yeniden toplumsallaşmayı içermektedir. Bu bakış açısından, emeklilik sürecindcki biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin önemi vurgulanabilir. Bu süreci anlamak, sadece olayın etkisini değil, aynı zamanda bireyin özelliklerini, geçmekte olduğu yeni statünün özelliklerini de anlamayı gerektirir. a. Biyolojik Etkenler. Emekliye ayrılmada biyolojik etkenlerin önemli bir payı vardır. Emeklilerin hemen hemen yarısı kötü sağlık koşulları nedeniyle emekliye ayrılmış kişilerdir. En kötüsü de, bu kişilerin aynı nedenle boş zaman etkinliklerine katılamamalarıdır. Bireyin emeklilikte yeterince doyum bulabilmesinde biyolojik düşüş önemli bir etkendir; öte yandan, hastalık da biyolojik düşüşe bağlı temel bir etkendir. Eğer belirli bir hastalık yoksa yaşa bağlı değişim de az olmaktadır. Örneğin, emeklilikten sonra başlayan akıl hastalığı çoğu zaman fiziksel bir hastalığın ardından gelir ve hastalığın yol açtığı toplumsal yalıtılmışlık emeklilikten çok hastalığa bağlıdır. Benzer biçimde, emeklilikten sonra ortaya çıkan depresyon geçici bir durumdur ve fiziksel hastalığı birkaç yıl sonra izleyen depresyonun aksine hastanelik düzeye gelmez. Şu halde, hastalık çok önemli bir biyolojik etkendir ve insanın fiziksel sağlığı emeklilikteki doyumlarını, rollerini, kendini algılayışını etkiler. Emekli kişi sürekli tıbbi bakıma gereksinme gösteriyorsa, bağımsızlık duygusunu, özsaygısını, yeterlilik duygusunu, anlamlılık duygusunu koruması da oldukça güçleşecektir. Ancak, tıp bilimi henüz emekliye ayrılma ile hastalık başlangıcını birbirinden kesinlikle ayırabilecek düzeyde değildir. b. Sosyo-kültürel Etkenler. Birey için emekliliğin anlamı, büyük ölçüde, emekliliğin toplumsal etkenlerinden ve kültürel tanımından etkilenmektedir. Örneğin, emeklilik rollerde ani değişime neden olduğundan, bu değişimin isteyerek ya da zorunlu olarak ortaya çıkması emekliliğin bireyin gözündeki anlamını da etkileyecektir. Bu değişimin anlamı emeklilik statüsünün özelliklerinden de etkilenecektir. Araştırmalar, yüksek gelir, eğitim ve mesleki statü sahibi kişilerin uzun süre çalıştıklarını; emekliliği isteyenlerin emekli olmaya istekli olmayanlardan daha önce emekli olduklarını, kadınların emekliliği erkeklerden daha az istediklerini ortaya koymaktadır. Bu karmaşık örüntüler emekliliğin ancak bireyin yaşam alanı içinde kavranabileceğini göstermektedir. Örneğin, emeklilikteki yüzde elliye yakın gelir düşüşüne karşın emeklilik gelirinin yeterli bulunması, ileri yaşlarda ortaya çıkabilecek hastalıkların dikkate alınmaması yüzünden olabilir. Deneklerin yeterli gelir kavramları gençliklerinde yaşadıkları ekonomik sıkıntılardan etkilenmiş olabilir (cohort-bölük etkisi). Yararsızlık duygusunun artışı söz konusu ise de, emeklilerin çoğu böyle bir duygudan söz etmemektedirler; "yaşam doyumu" duygusunda emekli olanlarla olmayanlar arasında hiç fark bulunamamıştır. Erken emekli olanlar geç olanlara oranla emeklilikten daha hoşnut olma eğilimindedirler. Yaşam doyumunda, emeklilikten önce emeklilik konusundaki duygular, emekliliğin istemli ya da zorunlu olmasından daha etkilidir. Araştırmalar, emeklilik konusunda yaygın olarak beklenen olumsuz sonuçlar doğrultusunda bulgular vermemektedir. Tam tersine, emekli insanların toplumdaki yeni konumlarına bağlı olumsuzluklara hoşgörüyle baktıkları ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni, emeklilik değişiminin daha önceki değişimlerden farklı ama daha korkunç olmaması olabilir. Üstelik emekliler, Darwin'ci anlamda, daha önceki bütün değişimleri, bunalımları, güçlükleri atlatabilmiş en güçlülerdir. Kuşkusuz, emeklilik sürecindeki bazı değişiklikler bu olayı travmatik hale getirebilir. Emeklilik sırasal bir düzen içinde ilerleyen bir meslek yaşamının son aşaması ise ve birey mesleğini tamamlamış olma duygusuyla emekli oluyorsa sorun yoktur; ama, emekliliğin düzensiz bir biçimde ortaya çıkması, belirli bir geçiş süresine olanak vermemesi durumunda bunalım söz konusu olabilir. Yine de, kötü bir işten ayrılınıyorsa ve daha iyi şeyler yapılabilecekse emeklilik olumlu bir geçiş olabilir. Emeklilik ve aile ilişkilerinin etkileşimi de önemlidir. Eş yaşıyorsa emeklilik çifti daha yoğun bir ilişkiye sokabilir. Genel olarak çiftler için emeklilik yıllarının mutlu geçtiği söylenebilir. Ancak bazen de tersi olmakta, daha önce biriken nefret su yüzüne çıkmaktadır. Daha önce kendi iş dünyasında yaşayan erkek emeklilikle birlikte karısının yaşam alanına girer ve bu alanın paylaşılmasında sorunlar belirebilir. Emeklilik araştırmaları emekliliğin önceden planlanmasının önemini vurgulamaktadır. Bu planlama, emeklilik sonrası gelir kaynaklarını, boş zaman ilgilerini, çevrede üstlenilecek yeni rolleri ve ilişkileri düzenlemeyi ve emekliliğe ilişkin bir bilinç geliştirmeyi içermektedir. Bu süreç zaman aldığı için önceden planlanması gerekli görülmektedir. c. Psikolojik Etkenler. Emeklilik döneminde bireyin mesleğe ve aileye katkısını değerlendirmesi önem taşır. İşte ve ailede önemli şeyler üretmiş olmaya bağlı doyum duygusu sonraki döneme taşınacak önemli bir etkendir. Ketlenme ve verimsizlik duygusu ise emekliliği zorlaştıracaktır. Üretkenlik olanağı emeklilikle sona ermez; bütünlük duygusu da sadece emeklilik sonrasına örgü değildir. Yaşam döngüsünün evreleri birbiri üstüne gelir ve temel yaşantılar birbirini bütünler. Örneğin emeklilik Erikson'un kuramında sonraki dönemin özelliği olan "bütünlüğe karşı umutsuzluk" bunalımının önemini arttırır. Emeklilikle birlikte birey, içinde önemli bir rol oynadığı ve kararlar verdiği karmaşık dünyadan daha az karmaşık bir dünyaya geçer. Daha çok boş zamanı, daha az görevi vardır. Bu geçişin etkisini, önceden planlama kadar, kişilik özellikleri de belirler. Reichard, Livson ve Peterson, emekliliğe iyi uyum gösteren üç kişilik tipi ve kötü uyum gösteren iki kişilik tipi ayırt etmektedirler. İyi uyum sağlayan kişiliklerden birincisi "olgun" diye adlandırılan kişiliktir. Bunlar yaşlılığa kolaylıkla giren, kendilerini gerçekçi bir biçimde kabul eden, kişisel ilişkilerinde ve etkinliklerinde doyumlu kişilerdir. İkinci grup "salıncaklı sandalye insanları" diye adlandırılmaktadır; bunlar edilginlikleri nedeniyle emeklilikteki sorumluluktan kurtulma olanağını sevinçle karşılayan ve köşelerine çekilmeyi yeğleyen insanlardır. "Zırhlı" olarak adlandırılan üçüncü grup, anksiyeteye karşı düzenli işleyen bir sistem geliştirerek yaşlılığın edilginliğini ve çaresizliğini atlatabilen, fiziksel gerilemeyi yenebilmek için sürekli etkin olmayı yeğleyen kişilerden oluşur; bu insanlar güçlü savunmalarıyla yaşlanma korkusundan kurtulmuşlardır. Yaşlanmaya kötü uyum gösterenler arasında en büyük grubu "kızgınlar" adı verilen insanlar oluşturur. Daha önce amaçlarına ulaşamamış olmaktan dolayı kızgın, düşlerini gerçekleştiremedikleri için başkalarını suçlayan, yaşlanmakla bağdaşamayan insanlardır bunlar. Diğer uyumsuz grup ise, geçmişe bakıp düş kırıklığı ve başarısızlık gören, ama kızgınlıklarını kendi içlerine çevirmiş, kendilerini suçlayan, yaşlandıkça daha depresif olan, değersizlik duyguları duyan kişilerden oluşmakta ve "kendilerinden nefret edenler" diye adlandırılmaktadır. (Bu kişilik özellikleri yaşlılıktaki bireysel gelişim incelenirken yeniden ele alınacaktır.) Bu veriler, insanın kişilik üslubunun oldukça tutarlı olduğunu ve emeklilik gibi bir dönüm noktasında da aynı biçimde tepki verdiğini ortaya koymaktadır (D.C. Kimmel, 1974). Özetle, şunları söyleyebiliriz: Emeklilik insan yaşamındaki dönüm noktalarından biridir. Emekliliğin doğurabileceği sorunlar toplumsal, kültürel, ekonomik ve kişisel özelliklere bağlıdır. Esnek bir kişilik yapısına sahip kişiler emekliliğe de kolayca uyum sağlayabilirler. Emekliliğe önceden hazırlanmak da önemlidir, böyle bir hazırlık yapmamış kişilerde boşluk, anlamsızlık, işe yaramazlık duyguları oluşabilir. Tıptaki gelişmeler ortalama insan yaşamını uzattığından günümüzde emeklilik dönemi de uzamaktadır. Ne var ki, kişilerin uzayan bu döneme uyum sağlamalarını kolaylaştırma yolunda önemli adımlar atıldığı söylenemez. Araştırmalar, yaşlanmakta olan kişilerin sağlıkları izin verdiği sürece çalışmayı yeğlediklerini göstermektedir. Bunun nedenleri arasında, ekonomik zorunluluk, toplumsal baskı, başka ne yapacağını bilememe, kişiliğini ancak işinde bulma vb. sayılabilir. Bazı kişiler için iş salt gelir getirdiği için önemlidir, böyle düşünen kişinin işi ona gelişim açısından herhangi bir katkıda bulunmaz. Buna karşılık bazı kişiler için yaptıkları iş parasal katkıdan daha önemli değerler sağlar, kendine güveni arttırır, topluma katılımı güdüler. Emeklilik bu ikinci tür kişiler için diğerleri için olduğundan daha zor bir dönem olabilir. Emeklilik karşısındaki tutumları etkileyen etkenler şunlardır: Sağlık durumu, işe karşı tutum, emeklilik türü, emekliliğe hazırlanma, emeklilikte gelir düzeyi, ailenin tutumu. Bütün bu bilgiler emekliliğin yalıtılmış bir olay değil, bir dizi evre içeren bir süreç olduğunu göstermektedir. R. C. Atchley emeklilik yaşantısının geçirdiği evreleri belirlemiştir (bk. Tablo 18). Bazı kişiler birtakım evreleri atlarlar, kimileri de tekrar ederler. Emeklilik öncesi evresinde insanlar kendilerini işlerinden duygusal olarak uzaklaştırmaya ve emeklilik yaşamı hakkında düşlemler kurmaya başlarlar. Balayı evresi iş bırakıldığında ve düşlemleri gerçekleştirmeye girişildiği zaman başlar. Düşlemleri gerçekçi olmayan kişiler daha sonra uyanma evresine girerler. Uyanmış emekliler düşlemlerini bırakıp gerçekçi seçimler aramaya başladıklarında yeniden yönelim evresine ulaşırlar. Bu evre genellikle emekliliğin ikinci yılının sonunda ortaya çıkmaktadır. İnsanlar doyumlu bir yaşam üslubunu bulduklarında da kararlılık evresine girmektedirler. Bu kişiler kendilerine uygun bir emeklilik rolünü başaran kendine yeterli yetişkinlerdir. Emekliliğe ilişkin gerçekçi beklentilerle emekli olan kişiler balayı evresinden doğrudan doğruya bu evreye geçebilirler. Bitirme evresinde insanlar emeklilik rolünün dışına çıkarlar. Kimileri çalışmaya geri döner; çoğu için bu rol hasta ve zayıf düştüklerinde sona erer; artık kendilerine bakmaya yetenekli olmadıkları için hasta ve zayıf rolünü üstlenmeleri gerekmektedir (Hoffman ve ark., 1994). Tablo 18 Emekliliğin Evreleri Evre - Özellik Emeklilik öncesi - Emekliliğe duygusal bakımdan hazırlanma Uyanma - Emeklilik öncesi düşlemlerin gerçekleştirilmesi Yeniden yönetim - Gerçekçi seçimlerin araştırılması Kararlılık - Emekliliğe başarılı uyum Bitirme - Çalışmaya yeniden dönme ya da hasta ve zayıf olma rolüne sığınma Kaynak: Atchley, 1976. Aktaran Hoffman ve ark., 1994. |
3. Toplumsal Çevre
Orta yaşlılıkta insanların toplumsal ilişkileri bir bakıma onların toplumsallaşma yeteneklerinin de anlatımıdır. Toplumla ilgili etkinliklerin pek çok türü vardır: Siyasal, dinsel etkinlikler, dernek ya da kulüp üyeliği, eğlence toplantıları, vb. Bu etkinlikler sosyo-ekonomik düzeyle yakından ilişkilidir. Gelir düzeyleri yüksek olanların toplum içinde daha etkin oldukları bilinmektedir. Orta yaşlılığın gelişim görevlerinden biri de "arkadaşlık" sanatına ulaşmaktır. Orta yaşlılıkta kişi arkadaşlık konusunda daha seçici olmakta, ama arkadaşlıktan beklentilerini daha çok gerçekleştirmektedir. Özellikle streslerle dolu dönemlerde yetişkinler için arkadaşlık çok önemli olmaktadır. Yakın arkadaş yetişkinin en güvendiği ve önem verdiği kişidir. Knox yetişkin arkadaşlığının temel boyutları olarak şunları göstermektedir: 1) En önemli boyut "yaşantı benzerliği"dir ve deneyim, etkinlik, ilgi paylaşımını içerir. 2) İkinci boyut "karşılıklılık"tır ve destek olma, bağlılık, kabul edicilik ve güvenirlik özelliklerini içerir. 3) Üçüncü boyut birlikte haz duyma özelliğini içeren "uyuşabilme" boyutudur. 4) Dördüncü boyut "yapısal"dır ve coğrafi yakınlığı, sürekliliği ve uygunluğu içerir. 5) Beşinci boyut, kimi arkadaşların yarattıkları hayranlık ve saygınlık nedeniyle model olma, rehberlik etme özelliğiyle ilgilidir (Schiamberg ve Smith, 1982). Neugarten (1980), günümüz Amerikan toplumunda orta yaşlıların "belki Amerika'nın sahip olduğu ilk gerçek boş zaman değerlendiricileri" olduğunu söylemektedir. Boş zamanın toplum ve bireyler için ne anlama geldiği sorulabilir. Boş zaman, daha fazla TV izlemek, daha fazla yolculuk yapmak ya da arkadaşlarla daha fazla birlikte olmak demek midir? Yoksa eğitime, sanatlara, toplumsal hizmetlere daha fazla zaman ayırmak anlamına mı gelmektedir? Bu sorular, her bireyin kendi boş zamanını değerlendirme kararını kendisinin vereceği biçimde yanıtlanabilir. Ancak, her bireysel kararda toplumun da payı olduğu kuşkusuzdur. Toplumsal değerler boş zamanın tanımlanmasında etkili olmaktadır. Örneğin, boş zaman ne anlama gelmektedir, çalışılmayan zamanla boş zaman, serbest zamanla boş zaman aynı şeyler midir? Boş zamanın (leisure) tanımlanmasının çok zor olduğu ilgili yayınlarda vurgulanmaktadır. Kelly, üç farklı boş zaman türü olduğunu, bir de boş zaman olmayan çalışılmayan zaman türü bulunduğunu belirtmektedir. 1) "Koşulsuz boş zaman", özgür olarak seçilen ve işe bağlı olmayan boş zamandır. Tek saf boş zaman tipi olarak ideal bir boş zamandır. Bir etkinliği gönlünce seçmek ve yapmak bu türe girer, ama iş sıkıntılarından kaçmak bu türe girmez. Etkinliğin anlamı ve seçme özgürlüğü bu tür için çok önemlidir. 2) "Koşullu etkinlik", yine özgür olarak seçilmiş, fakat herhangi bir biçimde işle bağlantılı olan etkinliktir. Boş zamanında bilimsel bir dergi okuyan profesörün etkinliği buna en güzel örnektir. Bir iş adamı gönlünce golf oynamak için golf sahasına gitliğinde bu etkinlik ikinci türe girer. Üçüncü tür, tam anlamıyla özgürce seçilmiş olmayan, ama işle doğrudan bağlantısı da bulunmayan "tamamlayıcı etkinlik"tir. Bu tür etkinlik, gönüllü örgütlere (meslek birlikleri, kulüpler, vb.) girme ya da topluluk etkinliklerine (okul-aile birliği, vb.) katılma biçiminde olabileceği gibi, sosyo-ekonomik statüde ilerleme, eğitimini geliştirme biçiminde de olabilir. "Hazırlık ve ödünleme" etkinlik türü, işle bağlantılı ve serbestçe seçilmiş olmayan, dolayısıyla boş zaman etkinliği sayılmayan türdür. Örneğin, işi yüzünden TV izlemekten başka bir şey yapamayan kişi, müşterilerini ağırlamak zorunda olan satıcı, yarınki dersini hazırlayan öğretmen boş zaman etkinliğinde bulunuyor sayılmamaktadır. Bu etkinlikler doğrudan işle ilgilidir ve iş tarafından belirlenmektedir. Kimmel (1974), normal bir kişinin neleri yapmaya yetenekli olması gerektiği sorusuna Freud'un verdiği yanıtı bugün biraz değiştirmek zorunda olduğumuzu söylemektedir: Normal bir kişi sevmeye, çalışmaya ve boş zamanını değerlendiımeye yetenekli olmalıdır. |
IV. YETİŞKİN EĞİTİMİ
Bu bölümde, günümüzde yetişkinlerin yeniden eğitimi, sürekli eğitim, yaşamboyu eğitim gibi adlarla anılan etkinliği, iki açıdan ele alacağız. Bunlardan birincisi eğitime yeniden dönen yetişkinler konusu, ikincisi de okuma-yazma bilmeyen yetişkinlerin eğitilmesi sorunudur. Birinci konuyla ilgili olarak Perlmutter ve Hall'dan (1992) aşağıya aldığımız parça ileri yetişkinlikteki eğitimin anlamını çok iyi açıklamaktadır. "Pek çok gerontolog sürekli eğitimin yaşlılık yıllarının kalitesini büyük ölçüde iyileştireceğine inanmaktadır. Eğitim bilgi sağlar, ama aynı zamanda tutumları, inançları, davranışı etkileyen bir toplumsallaşma etkeni olarak uyarır ve etkide bulunur. Yaşlı öğrencilerin amaçları onların eğitimin değerinin farkında olduğunu göstermektedir. Kimi yaşlı öğrenciler, bedenlerinde ve davranışlarında olgunlaşmanın ve yaşlanmanın sonucu olan değişimleri anlamalarına ve belki de ödünlemelerine yardımcı olacak bilgiyi ararlar. Kimileri de eskiliğiyle onları tehdit eden teknolojik ve kültürel değişimi anlamaya çalışırlar. Bu değişimlerin kişisel sonuçlarına karşı bilgideki ve becerilerdeki kuşak farklılıklarını en aza indirecek dersler alarak savaşabileceklerdir. Kimileri belki bir ikinci -ya da üçüncü- mesleğe girmelerini sağlayacak yeni mesleki beceriler kazanırlar. Kimileri de eğitimi anlamlı emeklilik rolleri geliştiren bir kişisel gelişme ve doyum aracı olarak kullanırlar." (Perlmutter ve Hall, 1992). Perlmutter ve Hall'ın (1992) belirttiği gibi, okulun yaşlı yetişkinlere kapılarını açması oldukça gecikmiştir. Bunun nedenlerinden biri yaşlılık karşısındaki tutumlarımızdır. Yakın yıllara kadar yaşlanma düşüş, bozuluş ve ölümle eşanlamlı sayılıyordu. Şimdi artık yaşlı kişilerin de eğitimden yararlanabileceği kabul edilmektedir. Yetişkin eğitimi etkinliklerine genellikle genç ve orta yaşlı yetişkinlerin katıldığı bilinmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosu'nun 1990'da bildirdiğine göre, bu ülkede orta yaşlı (35-54 yaşlar arasındaki) yetişkinlerin yüzde 17'si ve 54 yaşından büyüklerin yaklaşık yüzde 6'sı okula yeniden dönmektedir. Yetişkinlerin eğitime yeniden katılma nedenleri çok çeşitlidir, amaçları ise yaşla çok az değişmektedir. Genç yetişkinler iyi bir iş, bir genel eğitim sahibi olmak, daha fazla para kazanmak istediklerini belirtirken, daha yaşlı yetişkinler topluma katkıda bulunma, daha kültürlü bir kişi olma, daha fazla para kazanma isteklerini dile getiımektedirler; ilginç şeyler öğrenme, ilginç kişilerle tanışma niyetleri de belirtilmektedir. Willis (1985) yetişkinlerin eğitimlerinde bellibaşlı beş amaç saptamaktadır. Birincisi, yetişkinlerin kendilerini ikinci bir mesleğe hazırlamalarıdır. Bunlar erken emekli olan, işinden bıkan, mesleğine ilgisini yitirmiş kişilerdir; bazıları da yıllarını çocuk yetiştirmeye verdikten sonra iş pazarına giren kadınlardır. İkincisi, eğitimden toplumsal-kültürel değişimi anlama aracı olarak yararlanmaktır. Toplumsal ve teknolojik değişimlerin yarattığı tehdide karşı savaşabilmek için onları anlamak gerekmektedir. Hızlı değişim, özellikle kişisel denetimin yitirildiğini telkin ettiği durumlarda tehdit edici olabilmektedir. Sürekli ya da yaşamboyu eğitimin geleneksel hedefi yetişkine bu değişimi kavrama yollarını sağlamaktır. Üçüncü amaç, teknolojik ya da sosyokültürel eskimeye, modası geçmeye karşı savaşmadır. Gelişmiş ülkelerde sanayi ya da iş dünyası bu tür bir yetişkin eğitimini elemanlarına kendisi sağlamaktadır (en bilinen örnek büro memurlarına bilgisayar kullanımının öğretilmesidir). Dördüncü eğitim amacı doyumlu emeklilik rollerinin yaratılmasıdır. Burada amaç ekonomik yarar sağlamak yerine kişisel doyuma ulaşmaktır (hobiler, boşzaman ilgileri geliştirmek gibi). Son olarak, yaşlı yetişkinlerin önemli bir amacı da yetişkinliğin biyolojik ve psikolojik değişimlerini kavramaktır. Öğrenme, bellek, sorun çözme alanlarındaki düşüşleri önlemek için geliştirilen bilişsel stratejiler yetişkinlere öğretilebilmektedir. Bilişsel alandaki birçok araştırma kişinin eğitim düzeyinin yaşından çok daha etkili olduğunu göstermektedir. Varolan eğitim programları ile yaşlı öğrencilerin gereksinmeleri arasındaki kopukluğu gidermek için doğrudan onlara yönelik programlar hazırlanmaktadır. Bunlardan biri Amerika Birleşik Devletleri'nde 60 yaşını geçmiş kişiler için düzenlenen, yoğun olmayan, kısa süreli bir programdır. "Elderhostel" adını taşıyan bu programda konular mimariden genetik mühendisliğine, deniz ekolojisinden beyzbol edebiyatına kadar çok çeşitli alanlara yayılmaktadır. Araştırmalar, 71-86 yaşlar arasındaki bazı "yaşlı" öğrencilerin bu derslerden en fazla yararlananlar olduğunu göstermektedir. Öte yandan, okur-yazar olmayan yetişkinler sorunu dünyamızın hala ciddi bir sorunudur. Söz gelimi, Birleşmiş Milletler'e mensup 158 ülke içinde Amerika Birleşik Devletleri bile okur-yazar nüfus sıralamasında kırk dokuzuncu sırayı almaktadır. 1970'lerde bu ülkede nüfusun üçte birinin okumaz-yazmaz olduğu kestiriliyordu; on yıl sonra bu oran yüzde on üç dolaylarındaydı. Ancak bir ülkede okumaz-yazmaz yetişkinlerin sayısını belirlemek sanıldığı kadar kolay değildir. Bu konudaki kestirimler, hiç okuma-yazma bilmeyenlere mi, yoksa temel okuma-yazma becerisine sahip olup da bunu üretici bir biçimde kullanmayanlara mı bakıldığına göre değişmektedir. İşlevsel okumaz-yazmaz olarak adlandırılan ikinci gruptaki insanların nasıl tanımlanacağı konusunda da pek görüş birliği yoktur. Bununla birlikte, yetişkin eğitimi konusundaki beklentilerin dayandığı temel ilke değişmemektedir: Eğer sağlığımızı koruyabilirsek, hep etkin olursak, zihnimizi kullanmayı sürdürürsek, büyük olasılıkla bilişsel işlevlerimizde önemli düşüşler olmayacaktır. Bu da yetişkinlerin her yaşta eğitimlerini sürdürebilecekleri anlamına gelmektedir. Yetişkinlerde yaşa bağlı bilişsel düşüşler daha çok deneysel araştırmalarda ortaya çıkmakta, bunların gündelik yaşamdaki etkisinin çok az olduğu görülmektedir. Bireyin yaşam koşullarını dikkate alan kuramlara göre, gelişim büyük ölçüde bilişsel, toplumsal, fiziksel çevreye bağlıdır. Çeşitli eğitim programlarıyla yaşlı kişilerin sorun çözme kalitesi, bellek işleyişi, akıcı zeka düzeyi iyileştirilebilmektedir. Hangi teknik kullanılırsa kullanılsın eğitim genellikle etkili olmaktadır. Yaşlı kişiler eğitim sırasında çözdükleriyle aynı tür sorunlarla karşılaştıklarında yeni stratejiler kullanabilmektedirler. Buradaki sorun, bu stratejilerin benzer olmayan sorunlara aktarılması konusunda ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, gerek sorun çözme eğitimi, gerek bellek eğitimi, gerek akıcı zeka eğitimi programlarında yaşlı kişilerin önemli ilerlemeler kazandıkları görülmektedir (Hoffman ve ark., 1994). |
YETİŞKİNLİKTE İLERİ YILLAR
İ. YAŞLILIK Yaşlı kişiler kimlerdir? Gelişmiş ülkelerde genellikle 65 yaş ileri yetişkinliğin başlama yaşı olarak kabul edilir. Ancak, orta yıllarla ileri yıllar arasında sınır olarak bu yaşın seçilmesinde bir kesinlik yoktur. Yaşlılığın 65 yaş ve sonrasıyla tanımlanması Bismarck'tan kaynaklanmış ve diğer ülkelerde de kullanılagelmiştir. Bu tanımlamada, bireyin işten emekliye ayrılması ve bazı toplumsal ve sağlıksal hizmetlerden yararlanmaya başlaması temel alınmaktadır. Bununla birlikte, 65 yaş bireyin diğer işlevlerini belirlemede yeterli değildir. Sözgelimi, bir bireyin 65 yaşında olduğunu söylemek, onun genel sağlığı, fiziksel ya da psikolojik dayanıklılığı, zihinsel yetenekleri, yaratıcılığı konusunda bize hiç bir bilgi vermez. Gerçekte yaşlı kişiler biyolojik ve davranışsal işlevler bakımından gençlerden ve orta yaşlı yetişkinlerden daha fazla değişiklik gösterir. Örneğin, 35 yaşındaki birinin neler yapabileceği konusunda oldukça doğru kestirimlerde bulunabiliriz, oysa 65 yaşındaki biri için kestirimlerimizin doğruluğu önemli ölçüde azalacaktır. Günümüzde yetişkinliğin diğer dönemlerinde olduğu gibi yaşlılık dönemine de ilgi gittikçe artmaktadır. Gerontoloji yaşlılığın bütün yönlerini inceleyen bilim dalıdır; 1960'lara kadar akademik bir disiplin olarak var olmakla birlikte asıl günümüzde hızla gelişen bir alandır ve psikoloji, biyoloji, sosyoloji ve kent planlamasıyla yakından ilişkilidir. Geriyatri ise yaşlıların sağlık sorunlarını açıklamaya ve tedavi etmeye yönelik etkinlikleri içerir. ::::::::::::::::: 1. Yaşlılığa Genel Bakış Yaşlılık konusuna bilimsel açıdan yaklaşırken yapılacak ilk iş birtakım söylencelerle gerçekleri birbirinden ayırt etmek olmalıdır. Bunlardan birkaçı aşağıda incelenmektedir. Söylence: Yaşlıların çoğu hastanelerde, bakımevlerinde, yaşlılar yurdunda ya da diğer kurumlarda yaşamaktadır. Gerçek: 65-74 yaş grubundaki 1000 kişiden sadece 12'si şifa yurtlarında yaşamaktadır. Söylence: Yaşlıların çoğu çeşitli hastalıklar nedeniyle yetersizdir ve zamanının çoğunu yatakta geçirir. Gerçek: Evde yaşayan yaşlıların sadece % 8'i yatağa bağlıdır, % 5'i ciddi biçimde yetersizdir ve % 11-16'sı hareket bakımından sınırlıdır. Söylence: Yaşlıların çoğunun sağlığı kötüdür ve kolayca bulaşıcı hastalığa yakalanır. Gerçek: Akut hastalıklar yaşlılar arasında nüfusun diğer kesimlerindekinden daha azdır. Kronik hastalıklar ise yaş ilerledikçe düzenli olarak artmaktadır. Kronik sağlık sorunlarının bu artışına karşın, yaşlı kişilerin çoğu kendilerini günlük etkinliklerini yürütemeyecek durumda görmemektedir. Söylence: İnsanların yaşamları ve ilgileri ileri yaşlarda köklü biçimde değişir. Gerçek: Yaşlı kişilerin boş zaman ilgilerinin üniversite öğrencilerininkiyle aynı olduğu görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşlı kişilerin oranı gittikçe artmaktadır. 1860 yılında 37 kişiden sadece biri 65 ya da daha ileri yaştaydı. 1960'da bu oran yaklaşık altıda bir olmuştur. Bu değişimin nedenleri olarak şunlar sayılmaktadır: Toplumun ve yöneticilerin yaşlılıkla ve özellikle yaşlıların sağlık ve gelir sorunlarıyla daha fazla ilgilenmesi, yaşlıların çeşitli kaynaklardan (toplumsal güvenlik, refah, tıbbi hizmetler, dinlenme merkezleri, vb.) yararlanma isteminin artması, yaşlı kişilerin siyasal bir güç ve toplumsal hareket olarak ortaya çıkması. Yaşam beklentisi (life expectancy) kavramı, bir bireyin doğumundan itibaren ne kadar yaşayacağına ilişkin beklentiyi dile getirmektedir. Bu beklenti gelişmiş ülkelerde uzundur, yani bu ülkelerde insanlar ortalama olarak diğer ülkelerdekinden daha fazla yaşamaktadırlar; dolayısıyla, yine bu ülkelerde 65 yaş ve daha üstündeki insanların oranı diğer ülkelerdekinden daha fazladır. Örneğin, 65 ve üstündekilerin oranı Kenya'da % 3.6, Meksikada 3.7, Arjantin'de 7.5 iken, Hollanda'da 10.3, Macaristan'da 11.4, Danimarkada 12.1, İngiltere'de 13.1, Fransada 13.4, İsveç'te 13.7'dir (Demographic Yearbook, 1975, Birleşmiş Milletler). Çeşitli ülkelerdeki yaşam beklentilerinin cinsiyete göre dağılımı Tablo 19'da, yaşlıların genel nüfus içindeki oranı Tablo 20'de gösterilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşam beklentileri erkekler için 67, kadınlar için 75'tir (1975 verileri). Erkek ve kadınların yaşam beklentileri arasındaki fark 1920'den beri artmaktadır. 65 ve daha yaşlı her 100 kadına karşılık 69 erkek vardır. Doğumda her 100 kadına karşılık 105 erkek vardır, erkek ölüm oranı sürekli artmakta, 19 yaşından itibaren kadınların sayısı erkekleri geçmektedir. Genellikle erkeklerin daha az yaşaması daha ağır çalışmasına bağlanmaktadır, ama yeni doğmuş ve bebek oğlanlar kızlardan daha ağır çalışıyor değillerdir. Asıl neden belki kadınların daha kararlı bir organizmaya sahip olmasıdır. Ayrıca çevresel etkenlerin de payı vardır (erkeklerin daha fazla sigara içmesi gibi). Amerika Birleşik Devletleri'nde 22 milyon kişi 65 yaşında ya da üstündedir. Bu grubun yaklaşık yarısı 73 yaşın üstünde, bir milyon kişi de 85 yaşında ya da üstündedir. Bütün bu toplamlar bu yüzyıl boyunca artış göstermiştir. 1900 yılında yaşam beklentisi sadece 47 yıl idi ve nüfusun sadece % 4'ü 65 yaşını aşıyordu. 1977 verilerine göre yaşam beklentisi yaklaşık 72.5 yıla ulaşmıştır. Bu gelişme temelde çocuk ölümlerinin azalmasına ve halk sağlığı önlemlerinin yaygınlaşmasına bağlanmaktadır. Aşağıdaki tablo ABD'de 100 kadına karşılık erkek sayısının yaşlara göre dağılımım göstermektedir (Tablo 21). Kadınların erkeklerden daha uzun yaşaması kuşkusuz yaşlı yetişkinlerin evlilik statüsünü de etkilemektedir. Yaşlı kadınların çoğu duldur, öte yandan çoğu yaşlı erkekler de evlidir, çünkü yaşlı bir erkeğin evlenmesi yaşlı bir kadının evlenmesinden çok daha kolaydır. Tablo 19 Dünyada Doğumdan İtibaren Yaşam Beklentileri Ülke - Erkek - Kadın İsveç - 72,1 - 77,5 Norveç - 71,3 - 77,6 Japonya - 71,2 - 76,3 Hollanda - 71,2 - 77,2 Danimarka - 70,8 - 76,3 İsviçre - 70,3 - 76,2 Kanada - 69,3 - 76,4 İtalya - 69,0 - 74,9 Doğu Almanya - 68,9 - 74,2 İngiltere - 68,9 - 75,1 Fransa - 68,6 - 76,4 Belçika - 67,8 - 74,2 Batı Almanya - 67,6 - 74,1 Avusturya - 67,6 - 74,2 Yunanistan - 67,5 - 70,7 İskoçya - 67,2 - 73,6 Polonya - 66,8 - 73,8 SSCB - 64,0 - 74,0 Meksika - 62,8 - 66,6 Çin - 59,9 - 63,3 Brezilya - 57,6 - 61,1 İran - 50,7 - 51,3 Kenya - 46,9 - 51,2 Hindistan - 41,9 - 40,6 Kaynak: Birleşmiş Milletler, 1977. Tablo 20 Dünya Nüfusunda Yaşlıların Oranı Tablo 21 ABD'de Kadın ve Erkek Sayısının Yaşlara Göre Dağılımı Yaşlar - 100 kadına göre erkek sayısı 15'in altı - 104.1 15-24 - 102,2 25-44 - 97,3 45-54 - 93,6 55-64 - 89,6 65-74 - 76,8 75-85 - 61,5 85 ve üstü - 48,5 Kaynak: Birleşik Devletler Nüfus Bürosu, Current Population Reports, 1976. |
2. Yaşlılık Kuramları
Tıbbın bütün alanlarında yüzyılımızda ortaya çıkan ilerlemelere karşın maksimum insan ömrünün daha fazla artmadığı bilinmektedir. Genel olarak insanın yaşam uzunluğu organizmanın yaşına bağlı etkenlerle belirlenmektedir. Ancak, bu ilişkinin doğası yani biyolojik yaşlanmanın nedenleri henüz açıklanabilmiş değildir. Aşağıda, biyolojik yaşlanma konusundaki çeşitli görüşler aktarılmaktadır. Biyologlar tarafından belirlenen çok çeşitli yaşlanma türleri vardır. Bakteriler yeterli gıda ve fiziksel ortam buldukları sürece yaşayabilirler. Ağaçlar köklerindeki suyu yukarıya çekemez ve güneş ışığını kullanamaz duruma gelinceye kadar yaşarlar. Vahşi hayvanlar genellikle yaşlanmadan çetin doğa koşulları altında ölürler. Çeşitli memeliler de üreme işlevlerini bitirdikten sonra yaşamdan çekilirler. Filler üretkenliklerini yitirdikten sonra yavrularını yetiştirmek için yaşayabilen nadir memelilerdendir. İnsan ırkı da üreme yeteneğini yitirdikten sonra yaşamayı sürdürür. (Bir kadın menopozdan sonra 20 yıl, son çocuğunun doğumundan sonra 35-40 yıl yaşayabilir.) Gerontoloji, yaşlanmanın, ırkların var olmasına ilişkin evrimsel bir süreç sonucu mu, yıpranmanın birikmiş etkisi sonucu mu, yoksa doğal fizyolojik değişim süreci sonucu mu ortaya çıktığını saptayamamıştır. Yaşlanma genel olarak organizmanın çevreye uyumunda gitgide artan bir yetersizlikle ortaya çıkar. Belirli ırkların yaşam uzunluklarında kalıtsal özelliklerin rol oynadığı açıktır. Türlerin yaşam süresi, genetik ve kalıtsal özelliklerinin yüzyıllar boyunca evrimiyle ortaya çıkmıştır. Ancak üretimden sonra yaşamanın ne tür bir evrimsel katkısı olduğu tartışmalıdır. Weisman, insanın üretkenlikten sonra yaşamasının insan türünün yaşam değerini "toplumsal" olarak arttırdığını ileri sürmüştür. Şu halde yaşlanma süreci çocukların yaşamını iyileştirmek için ortaya çıkmış olabilir. Çünkü yaşlılar birtakım güçlükleri aşmayı bilirler, örneğin kıtlık yıllarında yiyecek ve suyun nerede bulunduğunu anımsayabilirler. Öte yandan, yaşlılığın evrim sonucu olmadığını, genetik programın sona ermesinden kaynaklandığını ileri sürenler de vardır. İnsanın düşünme yeteneği onun daha uzun yaşamasını sağlamış olabilir, yaşlanma bir bakıma "programın tükenmesi" anlamına gelebilir. Böylece insanın ileri yaşları, bir görev için uzaya gönderilen roketin görevini bitirdikten sonra yörüngede kalmayı sürdürmesine benzetilebilir. Bir başka evrimsel yaşlanma modeline göre, insanın yaşlanması, daha önce birincil önem taşıyan uyum özelliklerinin ileri yıllarda olumsuz özelliklere dönüşmesidir. Örneğin, insanın sinir sistemi hücrelerinin yenilenmemesi, bellek ve öğrenme yeteneklerini arttırması açısından türün sürmesi için çok uygundur, ama yaşamın sonsuza dek işlemesini de engeller. Böylece insanın uzun yaşamasının ve sonuç olarak yaşlanmasının, türünün varoluşu için gerekli olduğundan mı ortaya çıktığı (doğrudan evrimin sonucu olarak), yoksa evrimleşmiş bir tür olarak çevresiyle başaçıkmada ve yaşamını uzatmadaki başarısına mı bağlı olduğu (gelişmiş zihin yapılarının sonucu olarak) henüz belli değildir. Kalıtsal özellikler özel çevre koşullarında en üst düzeyde gerçekleşebilecek gizilgüçlerdir. Kaza, hastalık, açlık gibi olaylar insanın genetik özelliği ne olursa olsun yaşamına son verebilir. Jones, kır yaşamı ve evlilik gibi etkenlerin yaşamı 5 yıl uzatığını, şişmanlığın ise 4-15 yıl kısalttığını belirtmektedir. Ayrıca, çocukluk yıllarının ve bulaşıcı hastalıkların denetime alınması ortalama yaşam süresini 15 yıl uzatmıştır. Dış etkenler arasında radyasyon da yaşlılığın olası nedeni olarak ilgi çekmiştir. Hemen herkes günde bir miktar kozmik radyasyona maruz kalmaktadır. Yüksek miktarda radyasyon hücre çekirdeğini tahrip ettiği gibi, daha alt düzeylerdeki radyasyonun da yaşam süresini kısalttığı belirlenmiştir. Radyasyon ile yaşam süresinin azalması arasındaki ilişki birçok araştırmada ortaya konmuştur. Radyasyona maruz kalanlar daha fazla kromozom yitimine uğramaktadırlar, böylece yaşlanmanın hızlanması söz konusu olmaktadır. Ancak, hücrenin kendi kendini onarması gerçeği bu ilişkinin kesinliğini azaltmaktadır. Hem kalıtsal, hemde dış etkenler (hastalık, radyasyon, virüs vb.) yaşam uzunluğuyla ilgili bulunmakta, ancak yine de bu etkenler yaşlanma olgusunu açıklayamamaktadır. Böylece fizyolojik yaşlanma kuramlarına gerek duyulmaktadır. Yaşlanmanın biyolojik sürecini açıklayan pek çok kuram vardır, fakat hiçbiri tümüyle kabul edilmiş değildir. Bu yaşlanma kuramları birincil yaşlanma süreçlerini tanımlayan kuramlardır. Birincil yaşlanma, bir türün bütün üyelerinde ortaya çıkan aşamalı, kaçınılmaz, yaşa bağlı değişimleri içerir. Kuşkusuz bu tür yaşlanma tamamen normaldir. Birincil yaşlanmanın nedenleri konusunda çeşitli kuramlar vardır; bunlardan ilk üçü genetik denetimle ilgilidir. a) Genetik programlama. Bu kurama göre düzenleyici genler gelişim sırasında harekete geçerler ve dururlar. Orta yaşlara yaklaşırken ya gençlik genleri durur ya da yaşlanma genleri harekete geçer. Şu halde bedenin bozulması ve ölümü genlerin önceden programlanmış olmasıyla düzenlenmektedir; başka bir deyişle, genler elden çıkarılabilecek bedenler üretmektedirler. b) Zaman ayarlama. Bu kurama göre yaşlanma çeşitli organların derece derece bozulması olarak görülebilir. Hipotalamusun içindeki biyolojik saat pitüiter bezine gönderdiği sinyalleri azaltmaya başladığında bedenin hormon dengesi bozulmakta ve yaşlanma başlamaktadır. c) Bağışıklık mekanizması. Bu kurama göre yaşlanma bağışıklık sisteminin olanaklarının azalmasıyla başlar. Yaşlanmayla birlikte bedenin doğal savunmaları normal hücrelere yönelmektedir; yani bağışıklık sistemi artık yabancı maddeleri ve anormal hücreleri tanımakta güçlük çekerek bedene saldırmaya başlamaktadır. Diğer yaşlanma kuramları ise insan bedeninde, özellikle hücrelerde biriken yıkımla ilgilidir; burada temel görüş biyolojik sistemin aşınmasıdır. d) DNA'nın onarımı. Bu kuram bedenin DNA'yı onarma yeteneğinin, metabolizma sırasında ya da kirlenme ve radyasyonla temas sonucunda ortaya çıkan yıkımla başedemediğini varsaymaktadır. Böylece yaşlanma DNA'nın biriktirdiği yıkımların depolanması olarak ortaya çıkıyor demektir. e) Kopye yanlışlarının birikmesi. Bu kuram biyolojik yıkımın hücredeki protein sentezi sırasında yapılan yanlışların sonucu olduğunu varsaymaktadır. Genetik mesajın tekrar tekrar kopyelenmesi sırasında yanlışlar yıkıma yol açacak oranlarda birikmekte ve sonuçta hücreler normal olarak işleyememektedir. f) Metabolik artıklar. Organizmalar yaşlanırlar, çünkü hücreleri metabolizmanın artık ürünleriyle yavaş yavaş zehirlenir ya da işlevleri bozulur. Metabolizma sırasında değişimler beden hücrelerindeki protein moleküllerinin doğasını sürekli olarak değiştirirler. Kalıcı bağlar oluşturan moleküller gitgide katılaşırlar, dolayısıyla uygun işlev yapamaz olurlar ve onarılamazlar (Hoffman ve ark., 1994). Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, yaşlanma sürecini incelerken birincil, ikincil ve üçüncül yaşlanma arasında ayırım yapmak önemlidir. Birincil yaşlanma, yukarıda da belirtildiği gibi, herkeste ortaya çıkan, evrensel, kaçınılmaz yaşlanmadır ve genetik programın sonucu olabilir. Birincil yaşlanma (ya da "normal yaşlanma"), izleri yıllarca ortaya çıkmasa bile yaşamda erkenden başlar. Bazı belirtileri görünürdedir (saçların ağarması, hareketlerin yavaşlaması, görmenin zayıflaması gibi); görünür olmayan belirtiler bedenin uyum sağlama yeteneğini azaltan özelliklerdir (ısıya tepkinin değişmesi gibi). Hücre içinde DNA'nın onarım yetisi derece derece azalır. Yaşlanma bedenin bütün düzeylerinde (yani hücreden organa, organdan sisteme) sürer. Bütün beden sistemleri yaşlanır, ama bütün organlar ya da sistemler aynı oranda yaşlanmaz. İkincil yaşlanma insanların çoğunda ortaya çıkar, ama evrensel ya da kaçınılmaz değildir. Bu tür yaşlanma, hastalığı, kullanımı bırakmayı ya da kötü kullanımı içeren yaşamboyu bir sürecin sonucudur. İkincil yaşlanmaya bağlı değişimler yaşla ilişkili olduğu için çoğu zaman birincil yaşlanmayla karıştırılırlar. Söz gelimi, ciltteki buruşukluklar geçmişte birincil yaşlanmanın belirtisi sayılırken, günümüzde (güneş ışınlarından gelen radyasyonun birikmesi ile) ikincil yaşlanmanın sonucu olarak değerlendirilmektedir. Birçok hastalık yaşlanmanın sonucu değildir; normal yaşlanma bile hastalığa yol açmadığı halde yaşlanan bedenin azalan direnci yaşlıları hastalığa daha yatkın yapmaktadır. Hastalık yaşla gitgide daha bağlantılı hale geldiği için genellikle yaşla ilişkili sayılan değişimlere katkıda bulunmaktadır. Kullanımı bırakma da bütün beden sistemlerinde ikincil yaşlanmaya neden olabilir. Örneğin, egzersiz yokluğu kaslarda zayıflamaya (atrofi) ve mafsallarda sertleşmeye yol açabilir. Birçok yaşlı insan sırf artık yeteneği olmadığına ya da kendisine iyi gelmeyeceğine inandığı için egzersizi bırakmaktadır. Gerçekte ise bedenlerini kullanmadıkları için ikincil yaşlanmanın etkilerini çabuklaştırmaktadırlar. İkincil yaşlanmanın bir başka nedeni olan kötü kullanımın en açık örnekleri sigara, alkol, aşırı şişmanlık ve kötü beslenmedir. Kötü kullanımın bu derece açık olmayan biçimleri de vardır. Örneğin, belirli bir derece işitme yitimi birincil yaşlanmayla birlikte görülür; ama çalışırken ya da müzik dinlerkenki yüksek sesler de işitmeyi sınırlayabilir. Birincil yaşlanmanın etkileri konusunda bugünkü koşullarda hiçbir şey yapılamamaktadır; ama ikincil yaşlanmanın etkileri geciktirilebilir, yavaşlatılabilir, hatta durdurulabilir. Üçüncül yaşlanma yaşamın sonunu haber veren hızlı, sonul bozulmadır. Sağlıkta, toplumsal yaşamda, bilişsel işleyişte yaygın değişimlerle kendini belli eder; bu değişimler normal yaşlanmadaki değişimlerden hem nicelik hem nitelik açısından farklıdır. Yaşamın büyük bölümü artık uykuda geçmektedir, ölümün gelmesi yakındır (Perlmutter ve Hall, 1992). Timiras yaşlanmayı, "kaza, hastalık ve diğer çevresel baskıların kaçınılmaz bir biçimde artmasına neden olan fizyolojik yeterlilik azalması" olarak tanımlamaktadır. Zamanın geçmesi ile ölme olasılığı da böylece artmakta (Gompertz'in 1825'de ortaya koyduğu matematiksel olasılık eğrisi) ve bireyin doğal nedenlerle ölmesi önemli yaşamsal süreçlerin gerilediğini ve sonucun ölüm olduğunu ortaya koymaktadır. Henüz yaşlanmanın belirli bir nedene bağlı olarak açıklanması olanaklı görünmemektedir. Birden fazla gizil neden bir arada yaşlanmaya neden oluyor ya da sadece fizyolojik noksanların birikmesi yaşlanmayı yaratıyor olabilir. Dolayısıyla, teknoloji yaşlanmanın nedenini bulamadan yaşam süresini uzatacağa benzemektedir. Aşınma kuramı sağduyuya en yakın kuram gibi görünmektedir. Buna göre, organizma tıpkı makinada olduğu gibi eskimektedir. Ancak, yaşam süresini yalnız çok çalışmanın ya da stresin kısalttığına ilişkin kesin bulgular yoktur. Organların zamanla aşınması "organ nakli"ni ortaya çıkarmıştır, ama eskiyen organları yenileyerek yaşam süresini uzatmak olanaklı değildir, çünkü karmaşık homeostatik mekanizmanın gerilemesini ve hücre yaşlanmasını önlemek olanaksız görünmektedir. Bedende yaşamsal fizyolojik dengeyi sağlayan homeostatik mekanizmalar yaşlanmada da rol oynamaktadır. Bu görüşe göre yaşlanma, homeostatik kusurların artışı sonucu ortaya çıkmaktadır. Dinlenme durumunda mekanizmaların kendilerini düzenlemelerinde yaşlılarla gençler arasında fark yoktur; ama, stres sonrasında normal dengeye dönmenin yaşlı deneklerde daha yavaş olduğu ortaya konmuştur. Böbreklerin dengeyi yeniden bulması, beden ısısının normale dönmesi, kandaki şeker oranının dengelenmesi yaşlılarda daha zor olmaktadır. Yaşlı organizmanın kendi kendisini düzenleyen geribildirimi (feedback) azalmakta, gerekli dengeyi koruyamayınca da organizma ölmektedir. Homeostatik mekanizmada gençlerin kolayca dayanabildiği baskılar yaşlıların yaşamını tehdit edebilmektedir. Bu baskılar fiziksel olabildiği gibi, fiziksel ve toplumsal çevrede değişimler biçiminde de olabilir. Yaşlılıkta ortaya çıkan duygusal baskılar da yaşlıyı tehdit edebilir. Strese fizyolojik tepkinin azalan yeterliliği kuramı en geniş yaşlanma kuramıdır, çünkü yaşlanmanın fizyolojik, toplumsal ve psikolojik yönlerini bir arada açıklayabilmektedir. Yaşlanmayı metabolik artıkların birikmesiyle açıklayan kuram ise, bu artıkların yaşlılık nedeni olmaktan çok belirtisi olduğu biçiminde eleştirilmektedir. Ancak, biriken artık maddelerin yaşla ortaya çıkan değişimlerde önemli bir rol oynadığı da açıktır. Öz-bağışıklık kuramı, damar hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, romatizma, kanser gibi sorunları açıklamada yararlı olmaktadır. Hücresel yaşlanma kuramı ise bedendeki hücre oluşumundan çok tükenmesine dayandığı için yanılmaktadır. Bazı hücrelerin çok ender olarak yenilendiği ya da hiç yenilenmediği doğrudur, ama hücrelerin büyük bir bölümü üremeyi sürdürür ve kuramsal olarak sonsuza dek yaşar. Ancak bu üreme yaşla kusurlu olabilmekte ya da mutasyona uğrayabilmektedir. Hayflick ise, hücrelerin sonsuz üreme gizilgüçlerinin aslında yaşlanma mekanizması olabileceğini ileri sürmektedir; hücreler çoğaldıkça bozulma olasılıkları da artmaktadır. Bu kuramların hepsi insanın doğal bir yaşam uzunluğuna sahip olduğu sayıltısına dayanmaktadır. Araştırmacılar insan ömrünün en fazla 110 yıl dolaylarında olduğunu kestirmektedirler. Kuşkusuz yaşlanma derecesinde bireysel farklılıklar vardır, ama yaşlanmanın tipik değişimleri herkeste ortaya çıkar. Bu değişimler bir sonraki bölümde incelenmektedir. |
İİ. YAŞLILIKTA BİREYSEL GELİŞİM
Bu bölümde yaşlılık yıllarının fiziksel ve zihinsel değişimleri ve kişilik özellikleri incelenecektir. Yaşlılığın bir yitirme ve zarara uğrama dönemi olduğu yadsınamaz, ama yaşlılık sürecindeki değişimlerin çoğunun "anormallik" olarak nitelenemeyeceği de açıktır. Aslında yaşlılığa bağlı değişimlerle hastalığa bağlı değişimler arasında bir ayırım yapmak çoğu zaman güçtür ve insanlar genellikle bu iki etken grubunun birleşmesi nedeniyle tedavi peşinde koşarlar. ::::::::::::::::: 1. Fiziksel Değişimler Orta yetişkinlikten ileri yetişkinliğe doğru genel fiziksel sağlık'ta önemli değişimler görülür. Örneğin, kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon artar, buna karşılık kansere bağlı ölümler azalır. Tablo 22'de orta ve ileri yaşlarda görülen yaygın ölüm nedenlerinin dağılımı gösterilmektedir. Hemen hemen bütün duyularda yaşla birlikte bir düşüş görülür. Koku ve tat duyularındaki azalma beslenmeyi de bozar. Mekan algısındaki azalma bireyin dengesini ve eşgüdümünü etkileyebilir. Uzağı görme yeteneği genellikle diğer duyulardan daha önce bozulur. Görme alanında ve karanlığa uyumda da azalma vardır. Görmedeki bu değişimler etkinliği sınırlar ve uyum güçlükleri yaratır. İşitme duyusu genellikle yaşla azalır, bu da konuşmayı etkiler, toplumsal ilişkiyi sınırlar. İşitme yitimi çoğu zaman karışıklık, şaşkınlık ve güvensizlik duygularıyla bir aradadır, çünkü çevrede bir "durgunluk" izlenimi yaratabilmektedir. Tablo 22 Orta ve İleri Yaşlarda Yaygın Ölüm Nedenleri Hareket ve motor beceriler alanında, yaşlı kişilerin harekete geçmede çok zaman harcadıkları ve daha az kas gücüne sahip oldukları bilinmektedir. İleri yaşlarda kemik yapısında da oldukça büyük bir düşüş vardır ve bu da kırılma olasılığını arttırmaktadır. Ayrıca yetişkinlerin çoğunda kıkırdak ve eklemlerde kireçlenme görülmekte, esneklik azalmaktadır. Yaşla birlikte kas boyu ve gücü de azalmaktadır. Sinir sistemi değişimleri hareket becerisindeki azalmanın da en önemli nedenlerinden biridir. Merkezi sinir sisteminin aracılık ettiği her davranış organizmanın yaşlanmasıyla yavaşlar, böylece refleksler ve tepkiler daha yavaş ve daha az etkili olur. Kalp-damar sisteminde yaşlanmaya bağlı değişimlerle hastalığa bağlı değişimleri ayırt etmek çoğu zaman güçtür. Sistolik kan basıncı artışına doğru bir eğilim, strese karşılık verme yeteneğinde bir azalma, kalpten çıkan kan miktarında bir düşüş vardır. Yaşlılığa bağlı fiziksel değişimlerin psikososyal uyumu büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. Özellikle görme ve işitme duyusundaki azalmalar başka insanlarla etkileşimi ve iletişimi etkiler ve duygusal güçlüklere yol açabilir. Fiziksel bozulmaların kabul edilmemesi, reddedilmesi, özellikle yaşlılara özgü paranoid düşüncelerde kendini gösterir. |
2. Bilişsel İşlevler
a) Zeka Zekanın değerlendirilmesi ve ölçülmesi en iyi koşullarda bile belirsiz ve kesin olmayan bir süreçtir. Bu güçlüğün bir bölümü zekanın tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. Zeka, zeka testlerinde başarılı olmak mıdır? Zeka, insanlarla iyi ilişkiler kurmak, birçok arkadaşı olmak mıdır? Zeka, çok para kazanmak mıdır? Tanımı kimin yaptığına bağlı olarak zekanın aslında hiçbir anlamı olmadığı bile söylenebilir. Yaşlılıktaki bilişsel işlevler konusundaki araştırmalar birçok değişim yönü olduğunu göstermektedir. Gelişim psikolojisinde uzun yıllar boyunca zekanın yaşlılıkta azaldığı görüşü benimsenmiştir. Ancak bugün bu görüşün tümüyle doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Özellikle boylamsal araştırmaların kesitsel araştırma bulgularını tam anlamıyla doğrulamadığı görülmektedir. Zihinsel işlevlerin yetişkinlikte azalmaya başladığı inancı kesitsel araştırmalardan kaynaklanmıştır. Boylamsal yöntemi kullanan Blum, Jarvik ve Clark gibi araştırmacılar ZB'nin ancak 65-85 yaşları arasındaki bireylerde değiştiğini saptadılar. Zeka testi puanlarında 55-73 yaşları arasında sadece küçük bir azalma olduğunu, daha fazla azalmanın ancak 73-85 yaşları arasında olduğunu buldular. Green gibi onlar da değişim derecesinin zeka testinin farklı bölümlerinde sabit olmadığını gördüler. Sözcük dağarcığı gibi bilgi testlerinde 85 yaşlarında bile azalma olmadığını, buna karşılık hız gerektiren testlerde azalmanın 65-73 yaşları arasında oldukça fazla olduğunu saptadılar. Geçmişte psikologların ileri yetişkinlikteki zeka konusunda olumsuz bir sörüş geliştirmelerine yol açan kesitsel araştırmalar bireyleri "farklı" yaşlarda testten geçiriyor ve sonuçları karşılaştırıyordu. Oysa boylamsal araştırmalar daha çok vaka öyküleri gibidir, "bazı" bireyleri yıllar boyunca yeniden testten geçirmektedir. Yaşlılara ilişkin kesitsel araştırmaların, zeka testlerindeki başarıda kuşak farklılıklarını dikkate almadıkları görülmektedir. Eğitim olanaklarının artması ve diğer toplumsal değişimler, birbirini izleyen kuşakların gitgide daha yüksek düzeyde başarı göstermesini sağlamaktadır. Dolayısıyla halkın ölçülen zekası (ZB) da yükselmektedir. 1963 yılında 50 yaşında olanlar 1956'da 50 yaşında olanlarla karşılaştırıldığında ölçümlerin yükseldiği görülmektedir. Fakat 1963'te 50 yaşında olanlar 1956'da 43 yaşında olduklarına göre, 1956'da yapılan bir kesitsel araştırma, onların 1956'da 50 yaşında olanlardan daha başarılı olduklarını yanlış bir biçimde telkin edebilecektir. Böylece zekanın yaşla azaldığı sonucuna yanlış olarak ulaşılacaktır. Sonuç olarak, kesitsel araştırmalar kuşak (bölük) farklılıklarını kronolojik yaş farklılıklarıyla karıştırıyorlar demektir. Öte yandan, boylamsal araştırmaların da zekanın yaşla azalmasını çok az değerlendirdiği ya da en aza indirdiği söylenebilir. Araştırmaların gözden geçirilmesi, zihinsel yeteneklerde özellikle ileri yıllarda yaşla birlikte bir düşüşün ortaya çıktığını göstermektedir. Zekanın bazı yönleri, özellikle performans testleriyle ölçülenler ve akıcı zeka, diğerlerinden daha fazla yaştan etkilenmektedir. Buna karşılık zekanın bazı yönleri de -özellikle birikimli zeka- ileri yaşlara kadar artmaktadır. Daha önce de sözü edilen akıcı ve birikimli zeka ayrımı kimi psikologlar için çok önemlidir. Akıcı zeka "kültürden bağımsız"dır ve organizmanın fizyolojik yapısına dayanır; buna karşılık birikimli zeka toplumsal deneyimler sırasında kazanılır. Birikimli zeka testlerindeki dereceler. akıcı zeka testlerindekinden daha fazla resmi eğitimden etkilenirler. Genellikle birikimli zeka yaşla birlikte artış gösterir ya da en azından azalmaz; oysa akıcı zeka ileri yaşlarda yaşla birlikte düşüş göstermektedir. Zekada yaşam süresinde ortaya çıkan gelişimsel değişimlerle ilgilenen en önemli araştırmalardan biri K.Warner Schaie'nin 1956'daki araştırmasıdır. 21-70 yaşları arasındaki yaklaşık 500 kişi belirli bir sayıda zeka testinden geçirilmiş, yedi yıl sonra ilk örneklemdeki deneklerin % 61'i yeniden teste almmıştır. Schaie'nin bulgularına göre zeka iki boyutta yaşla artmaktadır: 1) "Birikimli zeka", yani sözel anlama, sayısal beceri, tümevarımsal akıl yürütme gibi bireyin eğitimle ve kitle iletişim araçlarıyla kazandığı beceriler; 2) "Görselleşme", yani resimli malzemeyi işleme ve düzenleme. Neugarten yaşlılık ve zeka konusunda şu sonuçlara varmaktadır: (a) Kronolojik yaş başarıyı kestirmede iyi bir etken değildir. (b) Eğitim düzeyi yaşlılıktaki başarıyı kestirmede etkendir, eğitim düzeyi yükseldikçe başarı da yükselmektedir. (c) Tepki hızı yaşla azalır. Bunun sonucu olarak yaşlı kişi hızlı koşullarda verilen bir testte özellikle zayıf bir başarı gösterir. (d) Fiziksel ve zihinsel bakımdan aktif olan bir yaşlı aktif olmayandan daha başarılıdır. (e) Zihinsel gerileme uzun ömürlülükle ters orantılı görünmektedir; daha az parlak olanlar erken ölürler. (f) Zihinsel gerileme yaşlı erkeklerde yaşlı kadınlardakinden daha fazladır. Sonuç alarak, hız, fiziksel etkinlik ya da kısa süreli bellek gerektiren yeteneklerin, zamana bağlı olmayan ya da deneyimden kaynaklanan yeteneklerden daha fazla düşüş gösterdikleri söylenebilir. Bu bulgu yaşlı kişilerin gençlerden ya da orta yaşlılardan daha az zeki oldukları anlamına gelmez. Tepkinin yavaşlaması zeka ölçümlerinin gençlerinkinden daha düşük olmasına yol açmaktadır. Yaşlı kişilerin görsel ve devinimsel eşgüdüm gerektiren görevlerde birtakım özel güçlükleri olduğu da açıktır. b. Bellek Piaget bilişin yapılarını vurgulamaktaydı, buna karşılık öğrenme kuramcıları özel becerilerin ve olguların öğrenilmesini vurgulamışlardır. Yeni bir bilişsel araştırma grubu ise, bu iki yaklaşımı birleştirmeye çalışmaktadır. Bu grup insanın öğrenmesinde bilgi-işlem süreçlerini esas almaktadır, çünkü insanın düşünmesinin bazı yönlerinin bilgisayarın işleyişine benzediği gözlemlenmiştir. Bu araştırmacıların en çok araştırdıkları konu bellektir. Gelişimciler, belleğin birbirinden ayrı olarak ele alınabilecek iki yönü olduğunu kabul ederler: Beynin ne kadar bilgiyi alabileceğini, işleyebileceğini ve saklayabileceğini belirleyen bellek kapasitesi (memory capacity); bilgilerin zihinde tutulmasını sağlayan çeşitli bellek tekniklerinin anlaşılmasını ve kullanılmasını içeren üst-bellek (metamemory). Bellek kapasitesi bilgiyi depolamanın üç düzeyini içerir: Birincisi, duyusal bilgiyi alındığı gibi geçici olarak depolayan bellek kaydı (sensory register)'dir. Duyusal kayıta giren malzeme çok kısa süre (bir saniyeden az) tutulur. Duyusal kayıt kapasitesinin çocuklarda ve yetişkinlerde hemen hemen aynı olduğu söylenebilir. Duyusal kayıta giren malzeme yaklaşık bir dakika süreyle kalacağı kısa süreli bellek'e (shortterm memory), oradan da daha fazla işlem göreceği ve günlerce, aylarca, yıllarca kalacağı uzun süreli bellek'e (long-term memory) aktarılır. Yetişkinlerin çocuklardan, büyük çocukların küçük çocuklardan daha iyi anımsamasının genel nedeni üst-bellek farkıdır. Üst-belleği oluşturan ögeler, seçici dikkat (selective attention) ve çeşitli bellek teknikleri (memory techniques)'dir. Üst-bellek araştırmalar bilgi-işlem araştırmacılarının genel öğrenmenin aşamalarını daha yakından görmelerini de sağlamıştır. Yaşlı kişilerin bellek stratejilerini kullanmayı başaramamalarının nedeni temel bellek süreçlerini bilmemeleri değildir. Yaşlı yetişkinler karmaşık bellek stratejilerinin etkili olduğunu bildiklerinde bile bunları çok az kullanmakta, basit ya da kolay dışsal stratejileri yeğlemektedirler. Bu farkın yaşam üslubuyla ilgili olabileceği düşünülmektedir. Öğrenme ve bellek birbirleriyle çok yakından ilişkilidir, dolayısıyla birindeki yaşa bağlı değişim diğerini de etkiler. Bellekte genellikle iki tür ayırt edilir: "Kısa süreli bellek" (örneğin, yeni bir telefon numarasını telefonu çevirişten hemen önce anımsamak) ve "uzun süreli bellek" (örneğin, bir yetişkinin çocukluk yaşantılarını anımsaması). Uzun süreli bellek yaşa bağlı etkenlere direnç gösterebilmektedir. Sözel beceriler, önceki deneyimlerden kaynaklanan bilgi ve kişisel geçmişe ilişkin bilgi genellikle yaşla azalmamaktadır. Aslında insanlar yaşlandıkça bellek sisteminin bütün bölümleri aynı biçimde değişmemektedir. Yaşlanma duyusal belleği (görme ya da ses belleği) pek etkilememektedir; belleğin içeriği de yaşlanmadan etkilenmemektedir; uzun süreli belleğe depolanan bilgi sabit kalmakta ve yaşla birlikte artabilmektedir. Bu tür bilgiler geçici olarak kullanımdan çıkmakta, ama yitip gitmemektedir. Bir bilgi bir kez uzun süreli belleğe aktarıldı mı orada tutulması yaşa bağlı değildir. Yaşlı kişilerin sorunu bilgiyi geri getirecek ipuçlarını bulma konusunda ortaya çıkmaktadır. Kısa süreli belleğin bazı kişilerde yaşla azalması konusunda çeşitli açıklamalar denenmiştir: Kullanmayışa bağlı bellek yitimi, bilgilerin birbirine karışmasına bağlı bellek yitimi, sinirsel-kimyasal değişime bağlı bellek yitimi. Kimmel özellikle son iki nedeni daha açıklayıcı bulmaktadır. Ancak, ilerleyen yaşla birlikte bellek yitiminin de ilerleyeceğini düşünmek yanlıştır. Araştırmalar, yalnızca bazı yaşlı kişilerin bellek yitimine uğradığını ve öğrenmeyi gençler kadar sürdürebildiğini göstermektedir. Yaşlıların bir bölümü yaşa bağlı olmayan ses belleğini korumaktadır. Ayrıca, belleğin bütün yönleri yaştan aynı derecede etkilenmemektedir. Yaşa bağlı düşüşler, anımsama görevleri için tanıma görevleri için olduğundan daha fazla olmaktadır. Yaşlılardaki bellek yitiminin pek çok nedenleri vardır; bazıları yeni bilgi edinmeye, bazıları bilginin korunmasına, bazıları da bilginin anımsanmasına ilişkindir. Örneğin, yaşlı kişiler yeni bilgiyi gençliklerinde yaptıkları kadar iyi ve tam olarak örgütleyemezler. Bellek yitimini açıklayan "bozulma" kuramına göre, unutma beyindeki bellek izlerindeki bozulmaya bağlıdır. "Karışma" kuramına göre ise, geri getirici işaret gitgide daha az etkili olmaktadır. Bilginin geri getirilmesi kusuru bellek yitiminin en büyük nedenlerinden biridir. Yaşlı kişiler, birikmiş bilginin geri çağrıldığı mekanizma ve stratejilerde bozulmaya uğrarlar. Ayrıca, yaş ilerledikçe geri getirme süresi de daha uzun olmaktadır. Çeşitli bilişsel yeteneklerin azalış oranlarının karşılaştırılması, belleği ve soyut akıl yürütmeyi içeren akıcı zekanın birikimli zekadan daha çabuk çöktüğünü göstermektedir. Bu bulgu bilişsel işleyişteki düşüşlerin bilgi-işlemin temel ögeleriyle bağlantılı olduğunu düşündürmektedir. Bu ögeler şunlardır: Girdi (bilginin beyne aktarılması), depolama (bilginin belleğe yerleştirilmesi), program (bilginin örgütlenmesi ve yorumlanması). Bilgiyi beyne getiren yollar açısından genç ve yaşlı kişiler arasında farklılık vardır. Yaşlı kişilerin bilgi alıcıları, özellikle gözler ve kulaklar duyusal uyaranı almakta daha az beceriklidir. Ayrıca, algı süreçleri yaşla birlikte yavaşlamaktadır. Çünkü yaşlılıkta beynin yeni bilgiyi kaydetme hızı azalmaktadır. Bir başka etken de, seçici dikkatteki azalmadır. Özellikle, birçok şeye aynı anda dikkat etmesi gerektiğinde yaşlı kişi genç birinden daha fazla ilişkisiz uyaranlar yüzünden dikkatini yitirebilir. Şu halde, yaşla birlikte girdi daha yavaş gelmekte ve daha az etkili olmaktadır. Algılanan bilginin bellekte depolanması gerekir. Bilgi depolamanın da yaşlılıkta daha az etkili olduğunu araştırmalar göstermektedir. Ancak, azalma belleğin bütün yönlerinde aynı değildir. Kısa süreli bellek, özellikle kişi için anlamlı ve ilginç olmayan konularda önemli bir düşüş göstermektedir. Bunun nedenlerinden biri bilgi işlemenin yaş arttıkça daha fazla zaman alması, bunun da bilgiyi belleklerine almayı yaşlı kişiler için daha güç yapmasıdır. Buna karşılık, uzun süreli bellek yaşla birlikte çok az azalıyor görünmektedir. Bir bilgi bellek bankasına bir kez güvenli biçimde yerleştirildikten sonra orada kalma eğilimi göstermektedir. Yaşlılıkta herkesin bilgiye yaklaşma ve bilgiyi özümleme süreçleri ya da programları vardır. Bu zihinsel stratejiler gençlerde ve yaşlılarda farklı olabilmektedir. Bu farklılıklar sorun çözme alanında da söz konusudur. Yaşlılar soyut sorunları çözmede ilişkisiz bilgilerden daha fazla etkileniyor ya da mantıksal teknikler kullanmaktan çok kendi bildiklerini izliyor görünmektedirler. Bunama (dementia), gitgide ilerleyen zihinsel bozulma, bellek yitimi, zaman ve mekan yönelimi bozukluğu ile belirlenen bir durumdur. Geriyatri uzmanları, 65-75 yaşlarındakilerin yaklaşık % 15'inin ve 75 yaşın üstündekilerin % 25'inin değişik derecelerde bunamaya uğradıklarını belirtmektedirler. Genellikle bu bozukluk beş yıl içinde ölümle sonuçlanmaktadır. Bunama orta yaşlı kişilerde ortaya çıktığı zaman, Alzheimer ya da Pick hastalığıyla bağlantılı olması koşuluyla, "presenile dementia" söz konusudur. Alzheimer hastalığında beyinde büzülme ortaya çıkar, Pick hastalığında ise değişimler lokalizedir. Anatomik bakımdan Alzheimer hastalarının beyni bunamaya uğramış kişilerin beyninden ayırt edilemez. Alzheimer hastalığı bir yaşlılık ya da erken yaşlılık dönemi hastalığıdır. Beyindeki sinir hücrelerinin yıkımıyla ilerleyen bu hastalık bütün beyin işlevlerinin derece derece yitirilmesine yol açar. Nedeni tam olarak bilinmeyen, tedavisi de şimdilik olanaksız olan bu hastalıkla ilgili araştırmalar son yıllarda hızla artmıştır. Hastalığın nedeni günümüzde bir yandan genetik etkenlerle (beyin dokusunda amiloid maddesinin birikmesi), öbür yandan çevresel etkenlerle (beyin hücrelerinde alüminyum miktarının artması) açıklanmak istenmektedir; ancak kesin bir sonuca ulaşılabilmiş değildir. Araştırmalar, bunamanın bir hastalık olduğunu, kaçınılmaz bir zihinsel bozulma ve düşüş ürünü olmadığını ortaya koymaktadır. "Senile dementia"ya benzeyen semptomlar, alkolizmden, başa sürekli ağır darbeden (örneğin boksta) ya da felçlerden (beyine kan götüren damarların tıkanması) kaynaklanan beyin hasarlarının ardından da ortaya çıkabilir. Bunamanın en yaygın belirtileri, bellekte zayıflama, unutkanlık, dikkat azlığı, dikkatini yoğunlaştıramama, zihinsel algı azlığı, duygusal tepki azlığıdır. Bunamaya ve damar sertliğine bağlı değişimler birlikte ya da birbirinden ayrı olarak ortaya çıkabilir. Sağlıklı yaşlıların incelenmesi yaşlanma ile hastalık arasındaki ayrımın vurgulanmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla, bunama, yaşın ilerlemesiyle ortaya çıkabilecek ya da çıkmayabilecek bir hastalıktır. |
c. Düşünme ve yaratıcılık
Öğrenme ya da bellek alanında ortaya çıkan bozuklukların düşünme ya da yaratma yeteneğini etkileyeceği açıktır. Bununla birlikte, yaşlı kişilerin hafif bellek yitimine ya da öğrenme güçlüğüne karşı birtakım yollar geliştirebildikleri bilinmektedir. Laboratuvar araştırmaları zihinsel süreçlerdeki yaşa bağlı değişimleri açıklamada daha yararlı olmaktadır. Örneğin, yaşlı kişilerde sorun çözme yeteneğinin azaldığı bulunmuştur. Yeni kavramlar elde etme güçlüğü ve sorun çözmede etkili stratejiler kullanma yeteneksizliği yaşlı deneklerin özellikleri olarak ortaya çıkmaktadır. Yaşlıların düşünme süreçlerinin diğer iki özelliğini (katılık ve somutluk) laboratuvarda gözlemlemek daha güçtür. Kavram geliştirme yeteneği yaratıcılıkla yakından ilişkilidir, dolayısıyla kavramlaştırma yaşlılıkta azalınca yaratıcılığın da azalması beklenir. Yaratıcılığın ne olduğu, nasıl ölçülebileceği, yaratıcı ürünlerin çoğunun yaşamın ileri yıllarında verilip verilmediği gibi sorunları yanıtlamak çok zordur. Lehman'a göre filozoflar yaratıcılıklarının tepe noktasına ortalama olarak 60-64 yaşları arasında çıkmaktadırlar. Einstein'inki gibi diğer yaratıcılık türleri, yeni bir kavramlaştırmanın ya da eski bir sorunu yeni bir bakışla görmenin keşfedilmesi sonucudur. Ayrıca yaratıcı kişiler sıradan işlerinde de çoğumuzun en büyük işimizde olduğumuzdan daha yaratıcıdırlar. Yaratıcılık sorununa iki farklı yaklaşım vardır ve bu farklı tanımlar yaratıcılıktaki yaşa bağlı değişimleri de açıklayabilir. Lehman yaratıcılığı bir büyük adamın yaşamının her yılında ürettiği "yüksek nitelikte ürün"lerin yüzdesiyle ölçmektedir. Buna göre, birçok alanda yüksek çalışma ürünlerinin oranı otuzlu yaşlar sırasında fazladır, sonra derece derece azalmaktadır. Yüksek ürünlerin yaklaşık % 80'i elli yaşında tamamlanmaktadır, elli yaşından sonra gerçekleştirilenlerin oranı % 20'dir. Lehman, çeşitli bilim alanlarında (tıp, atom enerjisi, astronomi, botanik, matematik) yüksek nitelikli ürünlerdeki yaratıcılık oranlarını incelemiş ve benzer sonuçlara ulaşmıştır: Başlangıçtaki doruk noktasını yaşla gelen bir düşüş izlemektedir. Bu düşüş birbirini etkileyen çeşitli etkenlerin sonucudur: Bedensel dinçlikte ve duyusal kapasitede azalma, hastalığın artması, salgıların değişmesi, pratik sorunlarla daha fazla uğraşma, yoğunlaşmaya uygun olmayan koşullar, entelektüel merakın zayıflaması, zihinsel bozuklukların artması, kötü alışkanlıkların birikmesi, vb. Dennis ise, karşıt bir yol izleyerek, sadece "yüksek nitelikli" işleri değil, "toplam üretkenlik" olgusunu incelemiştir. Böylece kırklı yaşların yaşamın en üretken dönemi olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsan bilimlerinde çalışanlar yetmişli yaşlarda kırklı yaşlardaki kadar üretkendirler. Müsbet bilimciler 20-29 yaşlarında en az üretkendirler, yetmiş yaşlarında önemli bir düşüş göstermektedirler. Sanatçılar için düşüş daha da keskindir, sadece bu grupta yirmili yaşlar yetmişli yaşlardan daha üretkendir. Bu çizgiyi zihinsel yetenekler dışında başka üretkenlerin belirlediği açıktır. Her iki yaklaşımın bulguları dikkate alınarak, yaratıcılık çizgisinin önemli değişimler gösterdiği, ayrıca alanlara göre yaratıcılıkta doruk noktalarının farklılaştığı söylenebilir. Örneğin, Manniche ve Falk'ın Nobel ödülünü kazananların (1901-1950) çalışmaları üzerinde yaptığı araştırma fizikte ve kimyada Lehman'ınkine benzer bulgular vermiş, tıpta ortalamanın kırk yaşlarında olduğunu ortaya koymuştur. Yaratıcılığı tanımlama biçimine bakılmaksızın, yükselişlerin ve düşüşlerin, zihinsel değişimlerden çok zihinsel olmayan etkenlere bağlı olduğu da söylenebilir. Bu açıdan sağlık belki en önemli etkendir. Sağlık engeli dışında, insanların yaratıcılığı için hiçbir yaş sınırının olmadığı belirtilebilir. Bazı üreticilik türleri -yaratıcı katkılar ya da başarılar biçiminde olsun- uzun bir yaşamın sonlarına dek sürmektedir. Bischof aşağıdaki örneklerin bunu kanıtladığını söylemektedir (1969): - Mikelanj, St. Peter'in kubbesini 70 yaşında bitirmiştir. - Sofokles, Kral Oedipus'u 80 yaşında yazmıştır. - Goethe, Faust'u 80'inden sonra tamamlamıştır. - Gladstone, 84 yaşında dördüncü kez başbakan olmuştur. - Hendel, Haydn ve Verdi ölümsüz melodilerini 70 yaşından sonra yaratmışlardır. - Hobbes, 91 yaşına dek yazmayı sürdürmüştür. - Franklin, 81 yaşında Anayasa Kurulu'nun etkin bir üyesi olarak çalışmıştır. - Jefferson, 83 yaşındaki ölümüne dek yaratıcı ve etkin olmuştur. - Tennyson, 80 yaşından sonrasına dek şiir yazmayı sürdürmüştür. - Churchill, 77 yaşında başbakan olmuştur. Daha yakın tarihlere gelindiğinde de pek çok ilginç örneğe rastlanmaktadır: Oyun yazarı ve yöneticisi George Abbot 92 yaşında kitap yazmış, 100 yaşında müzikal oyun yönetmiştir; George Burns 80 yaşında en iyi yardımcı aktör Oscarını kazanmış, 88 yaşında film çevirmiştir; Ruth Gordon 83 yaşında Emmy ödülünü kazanmış, 85 yaşında kitap yayınlamıştır; Harry Lieberman 80 yaşında resme başlamış, 106 yaşındaki ölümüne kadar bunu sürdürmüştür; ressam ve heykelci Georgia O'Keffe 90 yaşında Başkanlık Onur Madalyası'nı kazanmış, 95 yaşında sergi açmıştır; Pablo Picasso resim çalışmalarını 90 yaşına kadar sürdürmüştür; Scott O'Dell çocuk kitapları yazmaya 61 yaşında başlamış, 90 yaşında bile bunu bırakmamıştır; Erik Erikson 80 yaşında gelişim psikolojisi kitabı yayınlamış, 84 yaşında yaşlılık araştırmalarına katılmıştır. Bilişsel işlevlere genel bakış Bu bölümde yetişkinlikteki bilişsel işlevler konusunda daha önce aktarılan bilgiler topluca değerlendirilecektir. Bu bağlamda özellikle zeka ve bellek ele alınacak, daha sonra bilişi etkileyen etkenler gözden geçirilecektir. Bilindiği gibi, zeka konusunda süregelen en önemli tartışma zekanın genel bir yetenekten mi, yoksa bir dizi süreçten mi ibaret olduğu sorunu çevresinde döner. Kimi araştırmacılar zekanın akıcı zeka (temel bilişsel süreçler) ve birikimli zeka (kazanılmış bilgiler ve gelişen zihinsel beceriler) olarak ikiye ayrılabileceğini savunurlar. Aynı bağlamda, zekanın mekanik zeka (temel süreçler) ve pragmatik zeka (sözcük bilgisi, uzmanlık, üst-biliş) olarak ayrılabileceğini ileri sürenler de vardır. Piaget'in organizmik yaklaşımında zekanın gelişimi ergenlik döneminde en üst düzeyine çıkar (soyut işlem düşüncesi). Yaşlı kişilerin Piaget'ci görevlerdeki başarısı daha genç yetişkinlerinkinden genellikle daha düşüktür; ama bu, yaşlı yetişkinlerin çevresel koşullarıyla ya da bu görevlerin nitelikleriyle açıklanabilmektedir. Zekanın, işleme, bilme, düşünme düzeylerinin bileşimi olduğunu ileri süren üç katlı model'e göre, temel bilişsel süreçler (1. kat) yaşamın sonuna doğru bozulabilir; sözcük bilgisi (2. kat) ve yüksek zihinsel işlevler (3. kat) ise sürekli gelişim gösterebilir. Soyut-sonrası düşünce'ye (3. kat süreci) ulaşan kişiler görelilik düşüncesini sergilerler, çelişkinin gerçekliğin temel bir yönü olduğunu anlarlar ve çelişkileri diyalektik düşünce içinde bileştirirler. Yaratıcılık, önceden birbirine bağlı olmayan ögelerin yeni, alışılmış olmayan ve uyumsal bir tarzda bir araya getirilmesini içerir. Yaratıcılıkta en üst düzeye ulaşılması, daha önce verilen örneklerde görüldüğü gibi, kronolojik yaşla değil meslek yaşıyla ilişkilidir. Genellikle bellek sistemindeki değişimlerin yaşlanmaya eşlik ettiği herkesçe bilinir. Ancak, sistemin bütün bölümlerinin aynı biçimde değişmediği de bir gerçektir. Bellekteki değişimleri daha iyi anlamak için sistemi "kapasiteler" ve "içerikler" olarak ayırmakta yarar vardır. Bellek kapasiteleri temel mekanizmalardan ve stratejilerden oluşur ve düşüş gösterebilir; buna karşılık depolanan bilgiden oluşan bellek içerikleri artış gösterebilir. Bellek sisteminin en sığ düzeyinde, çevresel bilgiyi (sesler, görüntüler, kokular, vb.) alan temel mekanizma olan duyusal bellek yer alır. Bu bilgi bir-iki saniye kalır, sonra zayıflar, eğer kullanılacaksa daha derin bir düzeyde işlem görmesi gerekir. Yaşlanmanın duyusal bellek üzerinde çok az etkisi olduğu ileri sürülmektedir. Bellekte iki temel sistem daha vardır. İşte, yaşlanmanın etkisi bu iki sistemde çok farklıdır. Kısa süreli bellek bilgiyi bilinçte tutan sınırlı kapasiteli sistemdir. Burada bilgi genellikle yaklaşık 15 saniye içinde yitirilir. Bilginin sürekli kodlama için örgütlendiği kısa süreli bellekte hız ve esneklik yaşla birlikte azalmaktadır. Uzun süreli bellek geçmiş deneyimlerin, dünyaya ilişkin bilgilerin depolandığı, bellek içeriklerini tutan, sınırsız kapasitesi olan bir sistemdir. Kodlanan bilgi uzun süreli belleğe aktarılır ve yeniden gereksinme duyuluncaya kadar orada tutulur. Geri çağırma sırasında bilgi yeniden kısa süreli belleğe aktarılır ve orada bilinçli olarak işlenir. Yaşın bilginin zihinde tutulmasına etkisi yoktur; bilgi uzun süreli bellekte bir kez depolandığında orada tutulması her yaşta aynıdır. Kişi bilgiyi geri getirmeye yeterli olmadığında bile bilgi depolanmış ama kullanılmıyor demektir. O halde, doğru durumda doğru ipucu verildiğinde bilginin geri getirilebileceği söylenebilir. Yaşlı yetişkinler kodlama ya da geri getirme stratejilerini kendiliğinden kullanmada genellikle başarısızdırlar. Bellek sisteminin nasıl işlediğini anlamak olarak tanımlanan üst-bellek konusunda yaşlı yetişkinlerin durumu araştırılmaktadır. Yaşlıların bellek sistemine ilişkin bilgileri gençlerinkinden farklı olmadığı halde, yaşlı yetişkinler bilgiyi gençlerden daha az özel ve ayırt edici bir biçimde kodlamaktadırlar, bu da bilgiyi geri getirmeyi güçleştirmektedir (Perlmutter ve Hall, 1992). Daha önce de belirtildiği gibi, araştırmacılar yetişkinlikte bilişi etkileyen etkenlerin neler olduğu sorusunu sık sık ele almışlardır. Eğitim bu tür etkenlerin başında gelmektedir; diğer etkenler arasında kişilik, yaşam üslubu, kronik hastalıklar sayılabilir. Kişilik örüntüleri bilişin işleyişini özellikle yüksek derecede stresli durumlarda etkileyebilmektedir. Yetişkinler emekli oldukları ve toplumsal yaşamdan uzaklaştıkları zaman da bilişsel yeteneklerinde düşüş görülebilmektedir. Zeka düzeyindeki düşüşler yoksul olmakla, toplumdan uzaklaşmakla, çalışmayı kesmekle, dul kalmakla ya da boşanmakla ilişkili olabilmektedir. Etkin bir yaşam üslubuna sahip olan, toplumsal ve entellektüel etkinliklere tam olarak katılan yetişkinler zeka testlerinde en iyi sonuçları almaktadırlar. Düzenli beden egzersizlerinin de bilişsel başarı üzerinde etkili olduğu görülmektedir (tepki zamanı hızlanmakta, bellek daha iyi çalışmakta, akılyürütme daha kusursuz olmaktadır). Düzenli egzersiz kaygıyı ve gerilimi de azaltmaktadır. Egzersizin dolaşım sistemi ve kan basıncı üzerindeki olumlu etkisi zaten bilinmektedir; öte yandan, kalp-damar hastalığının belirtisi olan yüksek tansiyon bilişsel işlevlerdeki yaşa bağlı düşüşü kısmen açıklayabilmektedir (tansiyon ile akıcı zeka testi puanları arasında olumsuz korelasyon vardır). Kalp-damar hastalığı ile sorun çözme yeteneğindeki düşüş arasında da ilişki olduğu saptanmaktadır. Orta yaşlı ve yaşlı kişilere Piaget'in soyut akılyürütme testleri verildiğinde puanlar üzerinde yaşın değil sağlık durumunun etkili olduğu görülmektedir. |
3. Kişilik Özellikleri
Kişiliğin ele alınışında her insanın tek ve biricik olduğu gerçeğini her zaman akılda tutmak gerekir. Bununla birlikte, bir kişilik tipolojisi yapmak da olanaklıdır. Nitekim, yaşlı kişileri inceleyen gerontologlar belirli kişilik tipleri saptamaktadırlar. Reichard, Livson ve Peterson 55-84 yaşları arasındaki 87 erkeği inceleyerek belli başlı kişilik tiplerini ortaya çıkarmışlardır. İyi uyum sağlamış olanlar "olgun", "salıncaklı sandalyeli" ve "zırhlı" kategorilerinde, daha az uyum sağlamış olanlar ise "kızgın" ve "kendinden nefret eden" kategorilerinde sınırlanmışlardır. "Olgun" tip yaşamdan zevk alır, kendini kabul eder, etkinliklerinde ve başkalarıyla ilişkilerinde doyum arar, geçmişte olanlara yazıklanmadan içinde bulunduğu durumda en iyisini yapmaya çalışır. "Salıncaklı sandalyeli" tip de yaşlılık yıllarında başarılıdır, ancak yaşama olgun gruptan daha edilgin bir biçimde yaklaşır, emekli olduğuna ve sorumluluktan kurtulduğuna sevinir. "Zırhlı" tip yaşlanmanın sonuçlarından korkar, bu konuyla yüzleşmekten kaçar, duygularını denetim altında tutar; mutlu göründüğü için yaşlanmada kısmen başarılı sayılır. "Kızgın" tip, kendi kendisiyle barışık olmayan, yaşlandığına kızan ve ölümden korkan tiptir. "Kendinden nefret eden" tip yaşlanmanın sonuçlarına bozulan, gündelik sorunlarda kendini kınayan, ölümü kendi sefilliğinden kurtuluş gibi gören tiptir. Yaşlılıktaki kişilik tiplerini açıklayan bir başka araştırmada yukardakilere benzer dört yaşlı tipi bulunmuştur. Neugarten'in bu araştırması kişiliği "yaşam doyumu" ve "etkinlik düzeyi" ile ilişkisi içinde ele almaktadır. Denekler 70-79 yaşlarında 59 erkek ve kadından oluşmaktadır. Tipler, "bütünleşmiş", "zırhlı-savunmacı", "edilgin-bağımlı" ve "bütünleşmemiş" kategorilerinde toplanmaktadır. Bütünleşmiş kişilikler, egoları yeterli, bilişsel yetenekleri tam, yaşam doyumları yüksek, iç yaşamları görece karmaşık kişilerdir. Bu kişiliklerde üç tip ayırt edilir: 1) "Yeniden örgütleyici"ler sürekli etkinlik içindedirler ve yaşamlarını eski etkinliklerin yerine yenilerini koyarak yeniden düzenlerler. 2) "Odaklanmış" kişiler, birincilerin aksine, enerjilerini bir ya da iki rolde yoğunlaştıran kişilerdir, 3) "Kopmuş" kişiler, düşük bir etkinlik düzeyi göstermeleriyle ilk iki kişilikten ayrılırlar ve kendi dünyalarına çekilmiş olarak yaşarlar. Zırhlı-savunmacı kişilikler çabacı başarı güdüleriyle ve genellikle sakınımlı duygularıyla belirlenir. Bu kişilikler iki tipe ayrılırlar: 1) "Sebatlı" model, orta yaş yaşam biçimini ve etkinliklerini olanak ölçüsünde koruyan ve sürdüren tiptir. Etkinlik düzeyi yüksek ya da orta, yaşam doyumu fazladır. 2) "Daralmış" tip, yaşlılık tehdidine karşı toplumsal ilişkilerini sınırlayarak kendini savunmaya çalışır. Orta bir etkinlik düzeyinin eşlik ettiği oldukça yüksek bir yaşam doyumuna sahiptir. Edilgin-bağımlı kişilikler: 1) "Başvurucu-arayıcı" kişiliğin yüksek düzeyde bağımlılık gereksinmesi vardır, olduğunca uzun süre bağlanacak birini bulduğunda yaşamdan daha fazla hoşnut olur. 2) "Duygusuz" kişilik görece edilgin ve kayıtsız bir yetişkinlik yaşar, yaşam doyumu ortayla düşük arasındadır. Bütünleşmemiş kişilikler yüksek derecede çözülmüş, örgütlenmemiş bir yaşlılık örüntüsü gösterirler. Duygusal bozukluklar ve düşünce süreçlerinde genel bir gerileme içeren psikolojik sorunları vardır. Hem etkinlikleri hem de yaşam doyumları aşağı düzeydedir. Daha önce de sözü edildiği gibi, Neugarten'e göre, insanlar yaşlandıkça içşel düşünce ve duygulara dış etkenlerden daha fazla bağımlı olmaya yönelmektedirler. Neugarten bu değişimi etkinlikten edilginliğe geçiş olarak görmektedir. Dünyayı edilgin bir açıdan görmeye başlayan yetişkinler dış dünyadan iç dünyaya geçmeye başlamaktadırlar. Yetişkinlerin kendi iç dünyalarıyla uğraşmaları gitgide artmakta, diğer insanlarla duygusal bağları da azalmaktadır. Bütün bunlara karşın, eskiden kendilerini nasıl görüyorlarsa öyle görmeyi sürdürmektedirler. Dolayısıyla, ileri yetişkinlikte benlik-kavramında dramatik değişimlerden çok kararlılığın olduğu söylenebilir. Atchley'e göre benlik-kavramındaki bu kararlılığın iki nedeni vardır: 1) Yaşlılar başkalarından gelen tepkilere daha az, kendi iç ölçülerine daha fazla bağımlıdırlar. 2) Yaşlılar değişime karşın kendilerini önceki rolleriyle düşünmeyi sürdürürler (örneğin emeklilikten çok sonra da kendilerini öğretmen, avukat, mühendis olarak düşünmektedirler). Benlik kavramının kararlılığını koruma yeteneği, Liberman'a göre, ileri yetişkinlikteki rol değişimlerine olumlu uyum sağlamakla ilişkilidir (Schiamberg ve Smith, 1982). Yaşlılıktaki kişilik konusuna gelişim görevleri açısından da bakılabilir. Erikson'a göre umutsuzluğun karşıtı olan "ego bütünlüğü" ileri yetişkinliğin olumlu niteliğidir. Başka yazarlar yaşlılığın gelişim görevi olarak, başarılı alışkanlıkların sürdürülmesini, geçmişle bütünleşmeyi, olgunluktan bilgeliğe geçişi, yaşlılıktaki olgunluk değişikliğini kabul etmeyi, yaşamın sona ermesini onaylamayı, değişmiş idealler edinmeyi vb. göstermektedirler. Önerilen görev ne olursa olsun, yaşlılık yıllarının getirdiği değişimler genellikle ölüme hazırlanma göreviyle ilgilidir. Öte yandan, yaşlılar, artan edilginliklerini ve bağımlılıklarını, artık katılmacı olmaktan çok izleyici olmalarını, azalan güçlerinin sınırlarını kabul etmek göreviyle de karşı karşıyadırlar. Dürtülerinin gücündeki değişimleri kabul etmek de bir başka gelişim görevidir. Yaşlı kişiler merkezi sinir sistemindeki bazı gerilemeleri, yeni bilgiler edinmedeki güçlükleri kabul etmek zorundadırlar. Bazen yaşlıların bu dönemin gelişim görevlerine karşı çıktıkları da görülür. Azalan fiziksel ve zihinsel yeteneklerine karşın istemlerini değiştirmeyi reddedebilir, sınırlılıklarının artışını yadsıyabilir ve bunun için de savunma mekanizmalarına başvurabilirler. Bunun tersi bir tutumla, yaşlılığa bağlı fiziksel ve zihinsel düşüşe abartmalı bir biçimde zamanından önce teslim olma ve kendini kaptırma eğilimi de söz konusu olabilir. Yaşlıların kişiliği konusunda merak edilen en önemli konulardan biri de, onların yaşla birlikte daha tutucu ve huysuz olup olmadıklarıdır. Bazı araştırmalar yaşlıların yaşlandıkça özsaygılarında ve yaşam doyumlarında önemli bir değişim olmadığını göstermektedir; yaşlıların özsaygısı gençlerinki kadar yüksek bulunmaktadır. Kimi gelişim psikologları, yaşın çok küçük bir etkisi olduğunu, çünkü yaşlıların kendilerini "yaşlı" hissetmediklerini düşünmektedirler. Araştırmalar, yaşlıların çoğunun kendilerini gerçek yaşlarından daha genç gördüğünü, yaklaşık üçte ikisinin kendini "orta yaşlı" ya da "genç" olarak tanımladığını ortaya koymaktadır (bk. Tablo. 23). Buna göre, orta sınıf Amerikalıların kendi öznel duygularını, görünümlerini, eylemlerini ve ilgilerini kendilerinden daha genç insanlarınkiyle bir tuttukları anlaşılmaktadır. Yaşlılar kendilerini yaşlı görmeyi reddettikçe yaşlılığa bağlanan olumsuz konumu da kabul etmek zorunda kalmamaktadırlar. Özellikle hala yaşayan bir anababası olan yaşlı kişiler kendilerini "en yaşlı" kuşaktan saymaktan kurtulmaktadırlar. Ancak, bu görüşler üzerinde kültürün, toplumsal konumun, etnik grubun etkisi olabilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşlıların çoğu çocuklarına bağımlı duruma gelmekten korkmakta, böyle olanların yaşam doyumu da düşme eğilimi göstermektedir. Buna karşılık, çocuklara bağımlılığın başarılı bir yaşlılığın en iyi yolu olarak görüldüğü Hindistan'da bu durum daha az önemlidir. Bununla birlikte, iki kültürde genç yetişkinlerin yaşlıları nasıl gördükleri karşılaştırılınca Amerikalıların Hintlilerden daha olumlu bir yaşlı kişi görüşüne sahip oldukları ortaya çıkmaktadır. Amerikalı genç yetişkinler yaşlıları Hintli genç yetişkinlerden daha fazla seviyorlar ve onları daha az eleştirici ve zorlayıcı buluyorlar (Hoffman ve ark., 1994). Tablo 23 Yaşlı Amerikalılar Kendilerini Nasıl Görüyorlar Gerçek Yaşlar; Öznel Yaş (yanıtlayanların yüzdesi) 60-69; Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 77 Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 73 Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 89 İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgileridir % 82 70-79; Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 72 Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 83 Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 86 İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgileridir % 78 80-89; Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 86 Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 100 Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 100 İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgilerdir % 100 Kaynak: R. Goldsmith ve Helens, 1992. Aktaran Hoffman ve ark., 1994. |
İİİ. YAŞLILIKTA TOPLUMSAL GELİŞİM
İnsanlar yaşlandıkça yaşamın anlamı, özellikleri ve biçimleri de değişmektedir. Yaşlanmanın içerdiği fiziksel, psikolojik ve toplumsal değişimler, bir yandan da onlarla başaçıkabilmek için birtakım stratejilerin geliştirilmesini, uygulanmasını, değiştirilmesini gerektirmektedir. Yaşlı kişilerin bireysel yaşamı için önemli olan değişimler aynı zamanda onların aile ve toplum yaşamını da etkilemektedir. Aile ve çevre ilişkileri ileri yaşlarda yaşanan fiziksel, psikolojik ve toplumsal değişimlerden bağışık değildir. ::::::::::::::::: 1) Aile Yaşamı Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla başlar, karısı da çalışıyorsa o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli olacaktır. Böylece ailede en önemli değişim gelirdeki belirgin düşüştür. Gelir yitimi ailenin yaşam düzeyinde de düşüşe neden olur. Bu ekonomik güçlük çiftin sağlığı bozuldukça daha da belirginleşir. Bu durumda geniş aile örüntüleri tersine işlemeye başlar, yani daha önce büyüklerin yardım ettiği gençler şimdi büyüklerine yardım etmeye başlarlar. Daha önce de belirtildiği gibi, sanayileşmeye ve kentleşmeye bağlı olarak ortaya çıktığı kabul edilen çekirdek aile büyük aile örüntülerini tümüyle ortadan kaldırmış değildir. Litwak ile Sussman ve Burchinal'ın çalışmaları modern toplumda değişime uğramış geniş ailenin varlığını ortaya koymaktadır. Ayrıca araştırmalar, ayrı yerlerde yaşamalarına karşın yaşlılarla akrabalarının ilişkisinin sürdüğünü, hatta, yaşlıların akraba yanına sığınmayı uzakta kalmaya yeğlediklerini göstermektedir. Yaşlılarla ilgilenen kurumların ortaya çıkması ailenin rolünü ortadan kaldırmamış, sadece değiştirmiştir. Cottrell, ailenin eğitim, eğlence, ekonomik durum, koruma gibi etkinliklerdeki dolaysız e tkisi azalsa bile sevgi rolünün derinleştiğini saptamaktadır. a. Demografik özellikler Ailedeki değişimler genelde nüfus yığılmalarını yansıtır niteliktedir. Nüfustaki yaş dağılımı ileri yaşlara kayınca ailenin üyelik profili de aynı özelliği gösterir olmuştur. Demografik süreçlerdeki değişimin aile yapısında yarattığı değişikliklerin sürmesi beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde en önemli değişim ailenin yaş kompozisyonunda ortaya çıkmıştır. Çocuklar artık ailenin küçük bir bölümünü oluşturmakta, yaşlıların oranı artmakta, genç insanlara bağımlı yaşlıların sayısı çoğalmaktadır. Büyük anababalığın orta yaşlara kaymış olması, torunların kendi çocuklarını büyük anababaların yaşam süresi içinde büyütmelerine olanak sağlamaktadır. Shanas'ın belirttiği gibi, 65 ve daha üstü yaşlara ulaşmış insanların yarısı 4 kuşaklı bir aileye sahip olabilmektedir. Evlenme ve çocuk sahibi olma yaşlarının düşmesi de kuşaklar arasındaki mesafeyi azaltmaktadır. Bu değişimler ailenin ortalama yaşını da yükseltmekte, aileyi daha yaşlı kılmaktadır. Kadınların yaşam süresindeki değişimler, anneyi yitirmenin orta yaştan emeklilik öncesine doğru kaydığını ve kadının ortak yaşama süresinin erkeğinkinden uzun olduğunu ortaya koymaktadır. Doğum oranının azalması nedeniyle yaşlılara düşen genç sayısında da önemli bir azalma olmaktadır. Ölüm oranlarındaki düşüş ve kadınların kendilerinden büyük erkeklerle evlenmeleri, kadınların dulluk deneyimlerini kaçınılmaz kılmaktadır. ABD'nde yaşayan 65 ve daha üstü yaşlardaki kadınların sadece % 41'inin yaşayan eşi vardır, erkeklerin ise sadece % 14'ünün eşleri ölmüş durumdadır (ABD, Nüfus Bürosu, 1981). Çok genel olmamakla birlikte, yaşlı erkeklerin kadınlara oranla yeniden evlenme olasılıkları 5 kat daha fazladır. 65 yaşın üstündeki erkeklere oranla bekar kadın sayısı üç kat daha fazladır. Bu sayısal avantaj erkeklerin daha genç kadınlarla evlenmeleri gibi toplumsal bir normla da desteklenmektedir. Bütün bunlara karşın kadınların eşleriyle geçirdikleri süre artmıştır. Ortalama evlenme yaşında (kadınlar için 22, erkekler için 25) evlenenler arasında kadınların % 64'ü kocasının ölümünden önce 40 yıllık bir evlilik dönemi yaşamaktadır. Bu durumda, ilk çocuksuz yıllar da dikkate alındığında, evliliğin yaklaşık üçte biri "boş yuva"da geçmektedir. b. Psikososyal özellikler İnsanlar yaşlandıkça akraba oldukları insan sayısı da artmaktadır, aileye yeni üyeler ve yeni kuşaklar eklenmektedir. Ancak, üyelerdeki artış belli bir davranış örüntüsünün oluşması demek değildir. Doğum oranındaki düşüş her çocuğa verilen ilgiyi arttırmış, kardeş kavgasını azaltmıştır. Geçmişte bebek ölümleri yüksekken anababalar, çocuklarına duygusal olarak fazlaca bağlanmamaya çalışıyorlardı, aynı neden şimdi de yaşlıların yeniden evlenmelerini engelliyor olabilir. Ölüm oranındaki düşüş şimdi insanların daha köklü kuşaklararası ilişkiler kurmalarına, gelişimsel bunalımlara dayanaklı güçlü bağlar oluşturmalarına yol açmaktadır. Çoğunluk yaşlı olduğu için olgunluk farkından doğan kuşaklararası çatışma hemen hemen ortadan kalkmaktadır. Yaşlı akrabalar yaşlılıktaki toplumsallaşma yöntemleri açısından gençlere de yararlı olmaktadırlar. Yaşam süresinin uzunluğu ve yaş farklarının azlığı nedeniyle birçok anababa çocuklarıyla birlikte yaşlanmaktadır. Emekli olan ve kendi çocuklarını evlendiren çocuklar şimdi de anababalarına bakmak durumundadırlar. Bu durumda Brody "orta kuşak sıkışması"ndan söz etmektedir. Yetişkinler hem çocuklarının hem de anababalarının istemlerini yerine getirmekte güçlük çekmektedirler. Çocukların boşalttığı yuva yaşlanan anababa ve akrabalar tarafından doldurulmaktadır. Yaşlıların ölümü de birçok insanın yuvanın boşalmasını yeniden yaşamasına neden olmaktadır. Kadınların dışarda çalışması da yaşlı anababaya bakmayı sorun haline getirmektedir (özellikle bu bakımın kadının işi olduğunu düşünen çevrelerde). Geleneksel olarak yaşlıların bakımını orta yaşlılar üstlendiğinden, bunların gitgide daha fazla dışarda çalışmalarıyla sorun daha da zorlaşmaktadır. 20'inci yüzyılda gelişmiş ülkelerde yaşam düzenlemeleri çarpıcı biçimde değişime uğramıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1900 yıllarında 65 yaşındaki nüfusun % 60'ı çocuklarının yanında barınırken, bu oran 1980'lerde % 15'e inmiştir. Bu değişimler özellikle yüzyılın ikinci yarısında hızlanmıştır. Yaşlı insanlar bağımsızlıklarını korumak istemektedirler. Yetişkin çocuklarıyla yaşayanlar kendilerine bakamayacak kadar hasta ya da yoksul olanlardır. Genel kanının aksine, geçmişte geniş ailede yaşamanın da % 10'dan fazla olmadığı ortaya çıkmıştır (en azından yaşamın kısa sürmesi nedeniyle). Çocuklarından ayrı yaşayan yaşlıların kendilerini mutlaka ihmal edilmiş hissetmedikleri de saptanmaktadır; üstelik çocuklarıyla yaşayanlardan daha fazla mutlu oldukları da söylenebilir. Yalnız yaşama eğilimine karşın yaşlıların çoğu ilişki kurabilecekleri akrabalarına yakın yaşamayı yeğlemektedir. Çocuklarla ilişki işçi sınıfında orta sınıftan daha sık, diğer akrabalarla ilişki orta sınıfta işçi sınıfından daha sık görülmektedir. İlişkilerde cinsiyet de önemli bir etken: Kadınlar kızlarıyla ilişkilerini erkeklerden daha çok sürdürüyorlar, anne akrabaları baba akrabalarından daha yakın sayılıyor. Erkekler anababalarına ekonomik, kızlar ise toplumsal ve duygusal destek sağlıyorlar. Cinsiyete bağlı özellikler çalışan sınıfta orta sınıfa oranla daha belirgindir. Hiç evlenmemişlerin akraba ilişkileri daha zayıf; ayrılmışlar kendi ailelerinden daha fazla yardım görüyorlar; yeniden evlenme akrabalıkları genişletiyor... Araştırmalar, nesnel akraba ilişkilerinin çok anlamlı olmadığını, ilişkinin öznel olmasının istendiğini, duygusal olarak güvenebilecekleri bir dosta sahip olan yaşlıların sağlıklarının ve yaşam doyumlarının daha üst düzeyde olduğunu göstermektedir. Çocuklar, diğer destekleme görevleri yanında, torunlarla büyük anababalar arasında köprü olma görevini de yerine getirmektedirler. Hill ve arkadaşları orta kuşağı "kuşaklararası bağın köprüsü" olarak nitelemektedir. Son araştırmalara göre dört büyük anababadan üçü torunlarını ayda en az iki kez görmektedir. Robertson, Neugarten'in daha önce sözü edilen sınıflamasından farklı bir büyükanababa tipolojisi geliştirmiştir. Robertson, özellikle büyükanababa rolünün toplumsal ve kültürel boyutlarını birbirinden ayırarak dört büyükanababa tipi saptamaktadır: 1) "Paylaşılmış" büyükannenin büyükannelik rolü konusunda yüksek kişisel ve toplumsal beklentileri vardır. Torunlarıyla çok ilgilidir, onlar için en iyi olanı yapmaya çalışır. 2) "Uzak" büyükanne tipi karşı uçta yer alır, büyükannelik konusunda düşük kişisel ve toplumsal beklentileri vardır. Bu iki tip arasında, büyükanababalığın normatif ve moral yünlerini vurgulayan "simgesel" büyük anababa ile, bu rolün kişisel yönünü vurgulayan "bireyselleşmiş" büyük anababa yer alır. Robertson deneklerinin üçte birinin büyükanababalığı anababalığın yeğlediklerini bulmuştur. Kahana ve Kahana ise, çocukların büyüdükçe kendilerine aşırı düşkün büyük anababaları daha az yeğlediklerini saptamıştır. Torunların büyükanababalarını nasıl algıladıkları konusunu Robertson da incelemiş, 18-26 yaşlarındaki işçi sınıfı deneklerinin büyük anababalar için olumlu görüşler belirttiklerini, her üç kişiden ikisinin gerektiğinde büyük-anababaya bakma sorumluluğuna inandığını görmüştür (Aizenberg ve Treas, 1985). |
2. Toplumsal Çevre
Aile yaşamı en fazla araştırılan konulardan biri olmakla birlikte, yaşlıların yaşamında arkadaşlık ilişkileri de çok önemlidir. Ancak, bazı araştırmalar uzun süreli arkadaşlıkların korunduğunu gösterirken, bazıları da yaşla birlikte ilişkilerin zayıfladığını ortaya koymaktadır. Birçok araştırmacı kadınların erkeklerden daha anlamlı ve derin arkadaşlıklar kurabildiklerini belirtmektedir. Yaşlı erkekler eşlerine her yönden daha bağımlılar ve eş yitimine daha zor uyum sağlıyorlar, kadınlar ise ailede kopukluk olunca arkadaşlarına daha kolay dönebiliyorlar. Erkeklerin daha geniş bir arkadaş çevresi oluyor. Orta sınıf arkadaşlarını korur ve çoğaltırken, işçi sınıfı komşuları yeğliyor. Ayrıca, yaşam doyumu da arkadaşlıkla ilişkili bulunmaktadır. Blau, yaşlılıkta yeni bunalım ve rol değişimleriyle başaçıkmada arkadaşlığın önemini vurgulamaktadır. Bununla birlikte, arkadaşlık aile ilişkilerinin yerini dolduramamaktadır. Doğrudan bakım olmasa bile, kurumlardaki yaşlılarla daha çok aileleri ilgilenmektedir. Kuruma gitmek çocuklarla ilişkiyi bozmamakta, hatta bazen güçlendirmektedir. Yaşlılarla ilgili toplumsal politikaların, hizmetlerin, programların geliştirilmesine katkıda bulunan politikacılar, sosyal çalışmacılar, iktisatçılar ve gerontologlar yaşlıların bellibaşlı toplumsal sorunlarını beş kategoride toplamaktadırlar: "gelir", "sağlık", "bakımevi", "ulaşım" ve "beslenme". Bunlar kadar somut olmamakla birlikte aynı derecede önemli olan diğer sorunlar, eğitim, iş, emeklilik sonrası roller, tinsel gereksinmeler, güvenlik vb. gibi sorunlardır. Bütün bu sorunların çözümü yaşlı kişileri toplum içinde tutma amacını destekleyecektir. İnsanın toplumsal bir yaratık olduğu ve insanlığını dile getirecek toplumsal araçlara gereksinmesi olduğu herkesçe bilinmektedir. Yaşlanan bir kişinin yaşlılığa uyum sağlaması ile topluma uyum sağlaması arasında yakın bir bağ olduğu da söylenebilir. Uyum kuramları işte bu sorunu açıklamaya çalışmaktadır. a) İlişki kesme kuramı (disengagement theory). Elaine Cumming ve William E. Henry'nin geliştirdiği bu kuramda, yaşlılık, fiziksel, psikolojik ve toplumsal açıdan toplumsal dünyadan derece derece geri çekilme süreci olarak görülmektedir. Fiziksel düzeyde, insanlar etkinliklerini yavaşlatır ve enerjilerini elde tutarlar. Psikolojik düzeyde, geniş dünyayla olan ilişkilerini öncelikle kendilerini ilgilendiren yaşam alanlarında odaklaştırmaya yönelirler. Dışardaki dünyaya yönelttikleri dikkatlerini kendi duygu ve düşüncelerinin iç dünyasına çevirirler. Toplumsal düzeyde, karşılıklı bir geri çekilme söz konusudur, böylece toplumun diğer üyeleriyle yaşlı kişi arasındaki etkileşim de azalır. Birey toplumdan geri çekilir, toplum da bireyden elini çeker. Cumming ve Henry'e göre ilişki kesme, toplumu ve bireyi tedavi edilemez hastalığın ve ölümün sonul ilişki kesmesine önceden hazırlayan ilerleyici ve karşılıklı doyum verici bir süreçtir. Yaşlılar için ilişki kesme, istenen ve oynanan rollerin, kurulan ilişkilerin azaltılmasıyla gerçekleştirilen bir süreçtir. Bunun sonucu olarak, yaşlılar ölümle rahatça karşı karşıya gelebilirler. Toplum da kendi yönünden ilişki kesmeyi destekler, çünkü böylece yaşlıların geliştirdiği birtakım işlevleri gençlere aktarabilir. İlişki kesme kuramı hem çok saldırıya uğramış, hem de geniş ölçüde savunulmuştur. Her iki yönde yapılan kesitsel araştırmalar ise kuşak farklılıklarını yaş farklılıklarıyla karıştırmak açısından eleştirilmiştir. Öte yandan, en azından 75 yaşın altındakiler için yaşlılık, çeşitli örgütlere gönüllü olarak katılma düzeyinde kararlılık ve süreklilik gösteriyor görünmektedir. Ancak çok yaşlı kişilerin birçok üyeliklerini azalttıkları ve gruplarda etkin katılımdan çekildikleri söylenebilir. Sonuç olarak, ilişki kesme kuramının, yaşlı kişilerin daha önceki yaşamlarının anlamlı yönlerinden ayrılmalarını ve yalıtılmalarını abarttığı ileri sürülebilir. b) Etkinlik kuramı (activity theory). Etkinlik kuramı, ilişki kesme kuramına alternatif olarak, sosyolog Robert J. Havighurst, Bernice L. Neugarten ve Sheldon S. Tobin tarafından geliştirilmiştir. Bu kurama göre, kaçnılmaz biyolojik ve sağlıksal değişmeler dışında, yaşlı kişiler temelde aynı olan psikolojik ve toplumsal gereksinmeleriyle orta yaşlı kişilerle aynıdırlar. Bu açıdan bakıldığında, yaşlılığı belirleyen toplumsal etkileşim azlığı toplumun yaşlı kişiden elini çekmesinden kaynaklanır. Yaşlı kişi orta yaş etkinliklerini olabildiğince uzun süre korumak ister ve terketmeye zorlandığı etkinliklerin yerine yenilerini koyar. Etkinlik kuramcıları, ilişki kurmanın 60 ya da 55 yaşından sonra bazen azalmakta olduğu görüşüne katılırlar. Yaşlı kişilerin etkinlik düzeyinin, doyum ve mutluluğunun azalmakta olduğunu da kabul ederler. Ancak bu azalmanın istenen birşey olduğu görüşünü reddederler. Sağlıklı yaşlıların çoğu etkinlik düzeyini oldukça basit tutmaktadır. İlişki kesme ya da kurma oranı daha çok geçmişteki yaşam biçimlerine, sosyoekonomik statülere ve sağlık koşullarına bağlıdır. Ancak bütün bunlar yaşlıların mutlaka daha olumlu bir yaşam düzenlemesi yaptıkları anlamına gelmez. Ayrıca, kimi yaşlı kişiler mutluluğu kalabalıkta bulurlar, kimileri yalnızlıkta ararlar. Yaşam deneyimini kalitesinin en anlamlı ölçüsü, moral, yaşam doyumu ve düzenlemedir. c) Rol bırakma kuramı (role exit theory). Bu kuram sosyolog Z. S. Blau tarafından önerilmiştir. Blau'ya göre; emeklilik ve dulluk yaşlı kişinin toplumun temel kuramsal yapılarına (iş ve aile) katılımını sona erdirir. Buna bağlı alarak yaşlıları toplumsal bakımdan yararlı kılan olanaklar da azalmaktadır. Blau, meslek ve evlilik statüsü yitimini özellikle yıkıcı nitelikte görmektedir. Çünkü bunlar yetişkin kimliği için demir atma noktaları olan temel rollerdir. Sosyolog Irving Rosow, benzer bir yaklaşımla, Birleşik Devletler'de insanların yaşlılığa etkili bir biçimde toplumsallaştırılmadıklarını savunmaktadır. Yaşlılıkta beklenen davranışları tanımlayan toplumsal normlar zayıf, belirsiz ve sınırlıdır. Ayrıca, yaşlılar temelde "rolsüz rol" olan rollerine toplumsal bakımdan değersizleşen statülerine uyum sağlama konusunda pek az güdülüdürler. Rol bırakma kuramı, yaşlı kişilerin çoğunun toplumsal yitimler hissettiği konusunu abarttığı ileri sürülerek eleştirilmiştir. Yaşam doyumuyla ilgili boylamsal araştırmalar yaşlıların çoğunun çok az toplumsal yitim hissettiklerini ya da hiç hissetmediklerini göstermektedir. Yaşlıların çoğu, işlerini ve ana-babalık rollerini yitirmelerinin karşılığının, özgürlüğün ve eskiden beri istedikleri şeyleri yapma olanağının artması olduğunu belirtmektedir. d) Toplumsal değiştokuş kuramı (social exchange theory). James J. Dowd gibi sosyologlar toplumsal değiştokuş kuramını yaşlılık sürecine uyguladılar. Bu kurama göre, insanlar toplumsal ilişkilere girerler, çünkü bundan birtakım ödüller çıkarırlar (ekonomik destek, tanınma, güvenlik, sevgi, vb.). Ödül elde etme sürecinde birtakım bedeller de öderler (olumsuz yaşantılar, yorgunluk, çabalama, vb.) ya da olumlu yaşantılardan ödüllendirici etkinlik uğruna vazgeçmek zorunda kalırlar. Yaşlılığa uygulandığında bu kurama göre, yaşlılar pazarlık etme güçlerindeki düşüş nedeniyle yaralanabilir oluşlarının arttığı bir konumda bulunmaktadırlar. Endüstrileşmiş toplumlarda yaşlıların daha önce sahip oldukları beceriler teknolojik gelişmeler içinde gitgide modası geçmiş kalmaktadır. Ayrıca, yaşlı bir işçi işte ne kadar uzun kalırsa genç işçilerin meslekte yükselmelerini o kadar engellemektedir. Yaşlı işçiler iş gücündeki yerlerini toplumsal güvenlik ve tıbbi hizmetle değiştokuş etmektedirler. Toplumsal değiştokuş kuramcıları kendi görüşlerini, modernleşme ile yaşlılık statüsü arasında bulunan karşıt ilişkiye dayandırmaktadırlar. Yaşlıların endüstrileşmemiş ve geleneksel toplumlardaki konumu yüksektir, çünkü yaşlılar bilgi birikimini ve denetimini sağlamaktadırlar. Endüstrileşme ise geleneksel bilgi ve denetimin önemini azaltmaktadır doğal olarak. Ancak, modern endüstri toplumlarında yaşlıların yüksek statülerde bulunduklarını gösteren istisnalar da vardır (Rusya, Japonya gibi). Toplumsal değiştokuş kuramı yaşlıların bir toplumdaki konumunu etkileyen değiştokuş ögelerine dikkati çekse bile, tam bir açıklama getirmekten çok uzaktır (Vander Zanden, 1981). e) Süreklilik kuramı (continuity theory). İlişki kesme ve etkinlik kuramlarının sınırlılıkları, yaşlılığın karmaşık süreçlerine daha geniş bir açıdan bakmayı gerektirmiştir. R. C. Atchley tarafından geliştirilen süreklilik kuramı, yaşlılıkta bazı rollerle ilişkinin kesilmesi, bazı rollerdeki başarının sürdürülmesi bileşimine dayanmaktadır. Atchley'e göre, bireyler yetişkin olma sürecinde birtakım alışkanlıklar, bağlantılar, tercihler geliştirirler ve bunlar giderek kişiliğin bir parçası haline gelir. Birey yaşlandıkça söz konusu bu özelliklerin sürekliliğini korumaya yönelir. Süreklilik kuramı yaşlılığın karmaşıklığını vurgulayan bir kuramdır. |
İV. YAŞLILIKTA RUH SAĞLIĞI
Daha önce de söz edildiği gibi, yaşlılık dönemiyle ilgili birtakım kalıpyargılar vardır. Butler'e göre bunlardan birincisi doğrudan doğruya yaşlılığın kendisi ile ilgilidir: Kronolojik yaşlanma, bir insanın yaşını yaşadığı yılların sayısıyla ölçme. Oysa fizyolojik, kronolojik, psikolojik ve toplumsal yaşlanma derecelerinde bireyden bireye değişen büyük farklılıklar olduğu bilinmektedir. İkinci kalıpyargı üretim dışı olmakla ilgilidir. Oysa hastalık ve toplumsal sorunlar olmadığında yaşlı kişilerin de üretken olma ve yaşama etkin olarak katılma eğiliminde oldukları görülmektedir. Önceki kalıpyargıya bağlı bir üçüncüsü, ilişkisizlik, yani yaşlı kişilerin yaşamdan kopmayı, yalnız ya da kendi yaşıtları arasında yaşamayı yeğledikleri biçimindedir. Ancak, toplumdan kopmanın yaşlılığın doğal bir yanı olduğu görüşünü destekleyen yeterli sayıda bulgu yoktur. Dördüncü kalıpyargı esnek olmama savıyla ilgilidir. Bir insanın değişme ve uyum sağlama yeteneği yaşından çok, yaşamboyu taşıdığı kişiliğiyle ilgilidir. Beşinci sorun bunaklık (kocama= senility) kavramıyla ilgilidir; bu kavram yaşlıların kaçınılmaz olarak bunayacağını ifade eder. Yaşlı kişiler de tıpkı genç kişiler gibi anksiyete, keder, depresyon ve paranoid durumlar yaşayabilirler. Benjamin Rush bunamanın yaşlanma sürecinden ayrı, farklı bir hastalık olduğunu göstermiştir. Kötü beslenme, uyuşturucu kullanımı, alkolizm, fiziksel bir hastalığın tanılanmaması gibi sorunlar bunama nedeni olabilir. Altıncı kalıpyargı huzur (serenity) kavramıyla dile gelir. Buna göre yaşlılık göreli bir barış ve huzur çağıdır. Gerçekte ise yaşlı kişiler başka herhangi bir yaş grubundakilerden daha fazla stres yaşarlar, üstelik bu stresler çoğu zaman yıkıcıdır. Yaşlının bu bunalımlara direnme gücü dikkat çekicidir; böyle durumlarda sakinlik, beklenmeyen ve uygun olmayan bir tepki olacaktır. Depresyon, anksiyete, psikosomatik hastalıklar, paranoid durumlar dış streslere karşı içsel tepkilerdir. Keder yaşlıya sık sık eşlik eden bir duygudur. Apati ve boşluk, yakınların yitirilmesini izleyen ilk şokun ortak bir kalıntısıdır. Fiziksel hastalık ve toplumsal yalıtılma yasın ardından gelebilir. Anksiyete birçok biçimde kendini gösterebilir: Düşünmede ve davranışta katılık, çaresizlik, huzursuzluk, kuşkuculuk ve bazen paranoya. Butler, yaşlılıkla ilgili bütün kalıpyargıların ve söylencelerin kısmen bilgisizlikle, kısmen de yaşlılarla gündelik ya da profesyonel ilişkinin yetersiz olmasıyla açıklanabileceğini düşünmektedir. Butler'e göre hepimizin içinde bulunan bir başka güçlü etken de "yaş ayırımı" diye adlandırılabilecek etkendir. Irk ayırımcılığı (racism) ve cinsiyet ayırımcılığı (sexism) nasıl insanları derilerinin rengine yada cinsiyetine göre ayırıyorsa, yaş ayırımcılığı da (ageism) insanları sırf yaşlı oldukları için sistemli bir ayırıma tabi tutma ve kalıplara sokma sürecidir. Yaşlı insanlar bunak, düşüncede ve davranışta katı, ahlak ve denetim açısından eski moda gibi kategorilere konulmaktadırlar. Yaş ayırımcılığı genç kuşaklara yaşlı insanları kendilerinden farklı görme yolunu açar. Böylece üstü kapalı biçimde yaşlıları insan olarak tanımama eğilimi doğar. Toplum daha dengeli bir yaşlılık anlayışına nasıl kavuşabilir ve ileri yaşların sorunlarını gözeterek insanlara başarlı bir yaşlılık nasıl sağlanabilir? Toplumun daha duyarlı bir yaşlılık kavramına sahip olması için alınabilecek önlemler (toplumsal refah politikalarının oluşturulması, kitle iletişim araçlarının işletilmesi, vb.) uzun erimlidir. Yaşlılara psikolojik yardım ve destek sağlamaya yönelik teknikler içinde, yaşamı gözden geçirme terapisi ve yaşam döngüsü grup terapisi sayılabilir. Yaşamı gözden geçirme terapisi (life review therapy) yaşlı kişiden ve diğer aile üyelerinden geniş bir özyaşam öyküsü alınmasına dayanır. Yaşlı kişiler geçmiş yaşamlarına baktıklarında çoğu zaman yaptıklarından değil, yapmadıklarından esef duyarlar. Yaşlıların geçmişlerinden sık sık söz etmeleri ve geçmişteki yaşantılarını yineleyerek anlatmaları aslında geçmişi düşünme ve gözden geçirme eğiliminin dışavurması sayılabilir. Geçmişi gözden geçirme eyleminde yalnızca geçmişi anımsama değil, aynı zamanda geçmişi çözümleme boyutu da vardır; dolayısıyla geçmişi gözden geçirme amaçlı ve etkin bir süreçtir. Bu süreçte yaşantıları bütünleştirmek ve yorumlamak söz konusudur. Butler'a göre bu süreçte yaşamı gözden geçirme içsel, anımsama ise davranışsal boyutu oluşturmaktadır. Yaşam döngüsü grup terapisi (life-cycle group therapy), tedavi gruplarına 15 yaştan 80 yaşına kadar bireyleri birlikte alma temeline dayanır. Yaş ayırımının kuşaklar arasındaki duygu, deneyim ve destek alışverişini önlediği inancı bu yaklaşımın temelidir. Bu gruplarda yalnızca içsel psikiyatrik bozuklukların tedavisi değil, yaşam döngüsündeki değişikliklerden doğan sorunların çözülmesi de amaçlanmaktadır. Gruba girmenin ölçütü, etkin bir psikozu olmamak, buna karşılık akut ya da kronik yaşam bunalımı geçiriyor olmaktır (Butler, 1977). Günümüzde, yaşlı insanların mutlaka geçmişe bağımlı, yaşamın dışına düşmüş kişiler olduğu düşünülmemektedir artık. Tam tersine, bugün yaşlıların kendini yenileme yeteneklerine daha fazla inanç ve güven duyulmaktadır. Yaşlılar kendilerine özgü sorunlara karşın, ulaştıkları olgunluk, birikim ve doyum düzeyi ölçüsünde yaşama bağlanma şansına sahiptirler. Bunun için de yaşlıların, yaşama ve kendilerine gereken ilgiyi ve özeni göstermeleri yetmektedir. Bu açıdan, bakım kurumlarının yaşlılara verdiği edilgin destek yeterli değildir, yaşlıları edilgin bırakmayacak önlemlere gerek vardır. Bütün gün televizyon izlemek, hiç spor yapmamak, sürekli ilaç tüketmek gibi durumlar yaşlıları edilginliğe itmektedir. Oysa yaşlılara uygun spor, grup psikoterapisi gibi etkinlikler onları daha etkin kılabilmektedir: Bu düzenli destekler de yaşlıların kendini yenileme yeteneklerini harekete geçirmektedir. Öte yandan, yaşlıların ruh sağlığıyla yakından ilgili olduğu için yaşam doyumu olgusunu da incelemekte yarar var. Neugarten'e göre yaşam doyumu (life satisfaction), kişinin yaşamda ne istediği ile ne elde ettiğinin karşılaştırılmasından elde edilen sonuçtur. Yaşam doyumu ile yaşın ilişkisini araştıran araştırmaların genel bulgusu yaş arttıkça yaşam doyumunun azaldığı biçimindedir. Başka bir deyişle, yaşlı grupta yaşam doyumunun genç gruptakine oranla daha düşük olduğu görülmektedir. Ancak, yaşlı insanların sağlık durumlarının, ekonomik koşullarının, etkinlik düzeylerinin yaşam doyumunda önemli bir belirleyici olduğu bilinmektedir. Öte yandan, yaşam doyumunun yaşla azaldığını ileri süren genel kanıyı bazı çalışmaların desteklemediği de görülmektedir. Clemente yaşlanmayla birlikte belirli bir doyumun daha yerleşik duruma geldiğini savunmaktadır. Diener, yaşam doyumunun çok genç ve çok yaşlılarda farklı olmadığını, en önemli farkın 45 yaş dolaylarında ortaya çıktığını, asıl bu yaş grubundaki insanların diğer iki gruba oranla daha doyumsuz olduğunu bildirmektedir. Sonuç ne olursa olsun, yaşam doyumu ile yaş arasındaki ilişkinin nedensel bir ilişki olmadığı söylenebilir. Yaşlı insanların yaşam doyumu düzeyi yalnızca yaşlanmalarına değil, daha çok dış koşullara bağlı görünmektedir. Örneğin Birren yaşlılığa bağlı ruhsal sorunların kentlerde kırsal kesimlerdekinden daha fazla görüldüğünü söylemektedir. Sonuç olarak, dış koşullarla daha etkin biçimde başedebilen yaşlıların yaşam doyumu düzeyinin daha yüksek olacağı düşünülebilir. Son olarak, yaşlıların stresle başa çıkmalarında karşılaşılan sorunlardan söz etmemiz gerekmektedir. Yaşlı kişilerin karşılaştığı streslerin çoğunun (sağlığın bozulması, gelirin azalması, eşin ölümü gibi) öncelikle olumsuz olduğu bilinir. Yaşlanan bağışıklık sistemi de yaşlı kişileri stresin etkilerine daha açık duruma getirmektedir. Olaylar arttıkça ve yaşlının denetim duygusu azaldıkça stres daha da yıkıcı olmaktadır. Denetim duygusu ile sağlık durumu arasındaki ilişkinin insanlar yaşlandıkça arttığı bilinmektedir. Denetim duygusu stresin yıkıcı etkisini çeşitli yollarla azaltabilmektedir. İnsanlar çaresiz olmadıklarına, belirli bir denetime sahip olduklarına inandıklarında hoşa gitmeyen olayların yaşamları üzerindeki yıkıcı gücü azalmaktadır. Öte yandan, denetim duygusu strese karşı gösterilen fizyolojik tepkileri azaltmaktadır (denetlenemeyen stresin bağışıklık sisteminin kanserle savaşma yeteneğini zayıflattığı saptanmaktadır). Son bir nokta da, çevreleri üzerinde belirli bir denetim duygusuna sahip olan kişilerin sağlıklarını koruma konusunda daha etkin olmalarıdır; sağlıkla ilgili bilgileri daha fazla ediniyorlar, kendilerine iyi bakıyorlar, tıbbi kontrollerini yaptırıyorlar, vb. Bilindiği gibi, stresin etkisini azaltmayı sağlayan etkenlerden biri de toplumsal destektir. Aile ve arkadaş çevresi yaşlı kişilere hem toplumsal kimliğin sürdürülmesi olanağını, hem de duygusal destek, maddi yardım, bilgi ve hizmet sağlamaktadır. Özellikle geleneksel toplumlarda bu desteğin çok güçlü olduğu, gelişmiş toplumlarda ise daha fazla kurumsallaştığı bilinmektedir. Toplumdan yalıtılmak yaşlı kişiler için son derece yıkıcı bir duygudur. Sonuç olarak denetim duygusunun ve toplumsal desteğin aynı derecede önemli olduğu söylenebilir (Hoffman ve ark., 1994). |
V. ÖLÜM
Doç. Dr Meral Çileli Gelişmiş Batı toplumlarında yakın zamanlara kadar ölüm "tabu" konulardan biri olarak görülmüştür. Kimi bilim adamları, örneğin Amerikan kültürünü "ölümü yadsıyan kültür" olarak tanımlamışlardır. Sosyal antropolog Benedict'e göre, Amerikan toplumunda çocuklar, cinsellik, doğum ve ölüm gibi doğal olaylara tanık olmamakta, bu da bireyin gelişiminde süreksizlik yaratmaktadır. Son yirmi yılda bu örüntü değişmiş, Batı toplumları ölümü yeniden keşfetmişlerdir. Tanatoloji, yani ölüm incelemesi son yıllarda gittikçe gelişmiştir. Aynı zamanda, kitle iletişim araçlarında da "ölüm cezası", "ölme hakkı", "klinik ölüm" gibi sorunlar gitgide daha fazla işlenir olmuştur. Günümüzde ölümü seçme hakkının yasallaştırılması yönünde güçlü akımlar vardır ve ölüme mahkum hastalara ölme hakkının tanınması savunulmaktadır. Amerikada 1980'de kurulan ve ölümcül hastaların ölme hakkına sahip olması gerektiği düşüncesini savunan Hemlock Derneği, ilgili yasalarda değişiklik istemekte ve bu girişim acı çeken hastalar ve yakınları tarafından şiddetle desteklenmektedir. Böylece Batı kamuoyu ölümü yeniden yaşamın bir gerçeği olarak benimseme aşamasına ulaşmış görünmektedir. Nitekim, The Lancet 1966'da yayınladığı bir başmakalede şöyle yazıyordu: "Tarihin birçok döneminde, hiç olmazsa ideal olarak, ölüme ve ölmeye karşı olumlu, metin ve gerçekçi bir tutum yaygındı. Biz bugün bunu yitirmişe benziyoruz... Artık kendimizi ölüme ve ölmeye karşı yeni bir açıdan bakmaya inandırsak nasıl olur?" Günümüzde psikoloji bu yeni bakış açısını sağlamaktadır bize. Gelişim psikolojisi insan yaşamını doğumdan ölüme dek bir bütün olarak ele almaktadır. Rowland, Kastenbaum ve Costa, Kastenbaum, Meyers, Marshal, Kalish 70'li ve 80'li yıllarda bugün yol gösterici varsayımlar kurmaya olanak veren araştırmalar gerçekleştirmişlerdir. ::::::::::::::::: 1. Yaşam Süresince Beklentiler Birey ve toplum olarak gelişim konusunda belirli bir beklentimiz vardır, dolayısıyla büyümeye ilişkin bilgilerimiz gerileme konusundaki bilgilerimizden daha çok ve daha kesindir. Örneğin, zamanında yürüyüp konuşamayan bir çocuk, zekası zamanından önce kuruyan bir yetişkinden daha çok dikkat çeker. Her insan kendi gelişim ve gerileyişini kişisel beklentisiyle karşılaştırdığı gibi, diğer insanların gelişim durumlarıyla da karşılaştırır. Kişisel ve kişilerarası beklenti çerçeveleri insanın yaşam boyunca ölümle ve yitirmeyle olan ilişkilerini de etkiler. Robert Kastenbaum'a (1985) göre bellibaşlı temel beklentilerin bazıları şunlardır: (a) Sürekli büyüme beklentisi ilk yıllar için yüksek ve tutarlıdır. Gelişim uzmanı, anababa ve çocuk, büyüme ve olgunlaşma olarak bilinen değişimi beklerler. (b) Yaşamın ilk yıllarında gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri düşük ve tutarlıdır: Bu durum yirminci yüzyılda bebek ve çocuk ölümlerindeki sürekli düşüşün sonucu olarak gelişmiştir. (c) Yaşamın ileri yaşlar için büyüme, gerileme ve yitirme beklentileri karışık ve tutarsızdır. (d) Büyüme, gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri bireyin zihinsel gelişim düzeyinden etkilenir. Büyüme ve gerileme bireyin genel referans çerçevesine bağlıdır, bu da gelişim düzeyiyle ilişkilidir. Genellikle yaşamın ilk yıllarındaki büyümeye ayarlanmış olan insanoğlu için bu dönemde gerileme, yitirme ve ölüm onun beklentisi dışında ortaya çıkan olgulardır. Söz gelimi, çocuk ölümünü tanımaktan kaçınır ve bu olay için hep "zamansız" sıfatını kullanırız. Çocuklara verdiğimiz değer onların ölümünden duyulan kederi arttırmaktadır. Çocuk ölümü ile çocuğa verilen değer arasında ilişki vardır. Dindar anababaların ne kadar yaşayacağını bilmedikleri için çocuklarına bağlanmaktan kaçındıklarına ilişkin örnekler tarihte oldukça çoktur. Ölümü abartılı bir biçimde sadece ileri yaşlarla düşünmemiz, ölüm ve diğer türden yitimleri kendimizden uzak tutmayı istememizden de kaynaklanmaktadır. Feifel ölüm korkusuna bilinçli tepkinin, sınırlı korku, fantazi düzeyinde ambivalans, bilinçsiz düzeyde nefret biçimlerinde olduğunu belirtmektedir. Ölümün sadece yaşlıları ilgilendiren bir konu olduğu beklentisi, toplumun kaynaklarını en iyi biçimde örgütlemede yararlı olmaktadır. Genellikle yaşlı insan ölme sırası açısından en uygun kişi olarak görülür, keder duyulsa da beklentinin gerçekleşmiş olması psikolojik güven sağlar: Ölüm, var olduğuna inanmak istediğimiz bir oyunu "kurallarına uygun" olarak oynamıştır! Bu beklentilere katkıda bulunan iki kaynak söz konusudur. Tarihsel boyut, toplumun yaşlılara her zaman biraz ambivalansla baktığını ortaya koymaktadır. Yaşlılara karşı saygı duyma ve duygusal bağlar geliştirme ile, sınırlı kaynakları gençlere ayırma isteği her zaman birlikte var olmuştur. Yaşlı insanı, yitiren, acı çeken ve ayrılan kişi olarak görerek bir rakipten kurtulmak söz konusudur. Bilim alanında bile yaşlılar için "görevler" belirleyen psikososyal gelişim kuramları hep yaşamın gözden geçirilmesi ve ölüme hazırlanma görevleri üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu görevlerin ne kadarının doğru olduğu bir yana, bu kuramların yaşamın gençler için uygun olduğu, ölümün de yaşlılara uygun düştüğü beklentisini pekiştirdikleri bir gerçektir. Bu tutum toplumsal ve ekonomik kaynakların ayrılmasında da ortaya çıkar; bütçe kısıntıları hep yaşlılara yönelik hizmetlerde yapılır. Watson ve Maxwell, "gerileyici müdahale"yi, yani toplumsal katkı sıklığının azalmasını ve giderek bu alana ayrılan uzmanların ve diğer kaynakların azaltılmasını gözlemlediklerini belirtmektedirler. Bu süreç kişinin hastalığının iyileşmez olduğu kararıyla başlamaktadır; kişinin ölümün eşiğinde olmasına gerek yoktur, yaşlılık zaten kronik hastalık olarak görülmektedir. İleri yaş, tıbbi ve kurumsal çerçeve içinde bireyi gerileyici müdahale için aday durumuna getirmektedir. Gerileyici müdahalenin sonucu olarak ölme de hızlanmaktadır; nedensiz ve ani ölümler bu sonucu destekler niteliktedir. "Yaşlı", "ihtiyar" gibi sıfatlar insanları korkutmakta, toplum da onları kendinden uzak tutmaya çalışmaktadır. Yaşam süresini bir bütün olarak algılamak, büyümenin yalnızca erken yıllara yakıştırılması ve ileri yılların gerileme ve ölümle bir tutulması yüzünden çok güç olmaktadır. Süreklilik bilimsel ve nesnel olarak elde edilebilir, ama bu bulgular bile bireyin ve çevresindekilerin algıladıkları özel süreklilik kavramı konusunda hiçbir şey vermez. Bireyin kendini hangi koşullarda yaşlı olarak sınıflandırdığı -gerileme, yitirme ve ölüme uygun olarak sınıflandırdığı- konusunda hiçbir şey bilmiyoruz. Örneğin, bir birey elli yaşına kadar yaşlılığı kişilerarası çerçevede algılamış olabilir. Bu birey toplumun beklentisi çerçevesinde yaşlı sıfatını hep başkaları için kullanmış olabilir. Bu alışkanlık yaşlı sıfatıyla çağrıştırılan olumsuz koşullarla da güçlenmiştir. Yine de bu durum yaşlıların yaşam sevinci ve yeterliği olmadığı anlamına gelmez. Burada önemli olan, koşulların bireyin kendini zorunlu olarak yaşlı diye nitelendirmesine yol açmasıdır. Bu doğrultuda kendi beklentilerimiz de etkili olmaktadır. Örneğin, ergenler ve genç yetişkinler tatsız olayları uzak bir geleceğin olayları olarak düşünürler; yetişkinliğin ilk yılları bireyi orta ve ileri yılların sonlarına hazırlamakta yetersizdir: Bireyin, gerileme, yitirme ve ölüm engeline geçerli bir çözüm bulması burada temel sorundur. Birey, bu psikolojik engeli aşmak için uygun bir yol bulamazsa, yaşam süresini tümüyle kapsayan bir benlik duygusu geliştirmekte güçlük çekecektir. Algılanan sürekliliği feda ederek, yaşlı, zayıf ve ölümlü olma kimliğine atlanabilir; koşulların zorlaması (emeklilik, hastalık vb.) ile yeterli bir psikolojik köprü kuramadan geçmiş ve şimdi arasındaki engeli atlamak zorunda kalınabilir. Sonuç olarak, bireyin kendini yaşlı olarak kabul etmesinden daha önemli olan nokta, "süreklilik" duygusunun korunup korunmadığıdır. Yaşamın zaten parlak olmayan ileri yıllarma toplumun daha karanlık beklentiler eklemesinin altında yatan ilke "ödünleme ilkesi" olabilir. Ödünleme ilkesine göre insanın payına düşen bir adalet olması gerektiği kabul edilir. Örneğin, kötüler ödüllendiriliyor olsa bile, yine de eşitlik ilkesine göre davranmak yeğ tutulur. Yaşlı ve ölümcül olanın yitirdiğine karşılık birşeyler alabilmesi genel kuraldır. Sonsuzluk inancı ödünleme ilkesinin sonuçlarından biridir. Sonsuzluk kavramının işlevleri şöyle sıralanabilir: Ölenin ve kalanların ortak bir referans çerçevesini paylaşmalarını sağlar; diğerlerinin, çevredekilerin anksiyetesini azaltır; ölenin hakkını aldığı düşüncesiyle çevreyi rahatlatır; gerileyici müdahale için pekiştirme sağlar ("Yapacak bir şey kalmamıştı!"); ölen ve ölüm yüzünden doğabilecek toplumsal kesintiyi engeller ("Yas tutacak vakit yok, o şimdi çok daha mutlu!"). Ancak, bu tür ödünlemenin gitgide azaldığı, ölüm sonrası yaşam düşüncesine gitgide daha az yaşlının sarıldığı görülmektedir. Dolayısıyla, psikoloğun görevi kalıpyargılardan ve temelsiz ödünleme mucizelerinden uzak durarak, yaşlı ve ölen bireye eğilmek olmalıdır. |
2. Düşünce Olarak Ölüm
İnsanoğlu için doğumdan itibaren tek mutlak gerçek ölümdür. Bu gerçek varoluşun anlamının temelinde yer almaktadır. Ancak, ölüm aynı zamanda artık var olmama tehdidini de temsil etmektedir; dolayısıyla, ölümden kaçamayacağının farkına varabilen tek yaratık olan insana varoluşsal bir anksiyete de yaşatmaktadır. May bu anksiyeteyi şöyle tanımlamaktadır: "Varoluşunun yıkılabileceğinin, kendisini ve dünyasını yitirebileceğinin, bir 'hiç' olabileceğinin farkına varan bireyin öznel durumu... Birey bu öznel durumu nasıl algılamakta, üzerinde nasıl düşünmektedir? Ölüm kavramını oluşturmakta kullandığımız zihinsel işlemler nelerdir? Kastenbaum ve Aisenberg (1976) bu konuda başvurduğumuz temel mantığı şöyle açıklamaktadır: 1) "Ölmek", "ölü" gibi kavramlar genellikle zihnimizin dışında ya da ötesinde yer alan olgulara "dayanılarak" zihinde "kurulmuş" kavramlardır. Örneğin, Sokrates'i ölü olarak "düşünürüm", ama önemli olan Sokrates'in "gerçekten" ölü olmasıdır. 2) Ancak, biz "uzakta" ne olup bittiğini asla "gerçekten" bilmeyiz. Hatta biz uzakta bir "uzakta" olduğunu da bilmeyiz. Biz kendi psikolojik süreçlerimiz içinde ve aracılığıyla yaşarız. Kişisel düşüncelerimiz ve duygularımız ile evrende olan herhangi bir şey arasındaki ilişki her zaman bir kestirimden ibarettir. 3) Ölümle ilgili kavramların çözümlemeye ve anlamaya elverişli özel bir varoluş biçimine sahip olduğunu biliriz. Ölüm, kontrollü görgül araştırmalara bile elverişlidir. Ölüm kavramları da "kavram"lardır. Bireydeki ölüm kavramlarının gelişimini ve yapısını inceleyebiliriz. Bireyin kavramlar bütünü içinde ölüm kavramının aldığı yeri öğrenebiliriz. Ölüm kavramı ile anksiyete ve tevekkül gibi kapalı durumlar arasındaki ilişkiyi keşfedebiliriz. Riske girme eylemleri ya da "yaşam" sigortası yaptırma gibi açık davranışlarla ölüm kavrammın ilişkisini araştırabiliriz. Kültürleri ve alt kültürleri, ölüm kavramları ve bunların toplumsal yapı ve işleyişteki doğurguları açısından inceleyebiliriz. 4) Bu çözümleme düzeyi son derece geçerlidir, çünkü kesinlikle psikolojinin alanı içindedir. Kısacası, biz ölüme önce psikolojik bir kavram olarak yaklaşıyoruz. Ölüm eğer çok daha fazlası değilse en azından psikolojik bir kavramdır. Kastenbaum ve Aisenberg (1976) ölüm kavramıyla ilgili genel önermeleri şöyle sıralamaktadır: (1) Ölüm kavramı her zaman görecelidir. Biz ölüm kavramının göreceliğini gelişimsel düzeyde vurguluyoruz. Gelişim düzeyi mutlaka bireyin kronolojik yaşı anlamına gelmez. Kronolojik yaşın bireyin düşünme biçimini kestirmede önemli ipuçları verdiği kesindir; ancak biz gelişim düzeyiyle Piaget ve diğerlerinin kastettiği yapısal anlam açısından ilgileniyoruz. (2) Ölüm kavramı son derece karmaşıktır. Çoğu zaman ölüm kavramını bir-iki önermeyle dile getirmek yeterli olmamaktadır. (3) Ölüm kavramları değişir. Bu önerme daha önce verilenlerle açıklanmıştır. Bir insanın ölüm kavramını özel bir zaman noktasında belirlediğimizde, bu betimlemenin o kişi için sonsuza dek değişmez kalacağını bekleyemeyiz. (4) Ölüm kavramlarının gelişimsel "amacı", karanlık, belirsiz ya da hala oluşum halindedir. Büyüme eğrilerini başlangıç noktasından doruğa kadar izlemek alışılmış bir yoldur. Örneğin, çocuğun boyunun yetişkin boyu olan "amaca" ulaşıncaya kadar büyümesini bekleriz. Ölüm anlayışlarının grafiğini aynı güvenle çizmek olanaklı değildir. Bu sınırlılığın teknik nedenleri, ölüm anlayışlarının ölçülmesindeki ve ilerleme ya da ilerlememeyi betimleyebilecek uygun niceliksel birimler oluşturulmasındaki güçlüklere bağlıdır. Daha da önemli olan sorun, yöntemle değil içerikle ilgilidir; en olgun ya da ideal ölüm anlayışını neyin oluşturduğunu henüz bilmiyoruz. Kuşkusuz birtakım kanılar var; ama bunlar sistemli kuram ya da araştırmalardan çıkarılmış sonuçlar olmaktan çok, değer yargıları türündendir. (5) Ölüm kavramları durumsal bağlamlardan etkilenir. Özel bir anda ölümü nasıl kavramlaştırdığımız konusu birçok durumsal etkenle etkilenmiştir. Odada, yanıbaşımızda ölmekte olan biri var mıdır? Ya bir ceset? Durum yaşamımız için olası bir tehdit içermekte midir? Yalnız mıyız, yoksa arkadaşlarımızla birlikte mi? Ay ışığı mı var, yoksa geceyarısı karanlığı mı? Durum, seçici bir biçimde, bizde zihinsel olarak var olan birçok ölüm türünden birini ortaya çıkarır. (6) Ölüm kavramları davranışla ilişkilidir. Bir insanın eyleminin onun ölüm anlayışıyla doğrudan ve olumlu biçimde ilişkili olduğu düşünülebilir. Örneğin, ölümün ebedi mutluluğa geçiş olduğunu kabul eden biri için intihar tutarlı bir davranıştır. Fakat aradaki ilişki nadiren bu kadar basittir. Benzer ölüm anlayışları farklı davranışlara yol açabilir, benzer davranışlar da farklı düşüncelerin ardından gelebilir. Ölümü "ebedi mutluluk" sayan başka biri yaşamını sürdürmeyi seçebilir. Bir başkası da ölümden sonraki yaşam düşüncesine kapılmadan intihar edebilir. Bir insanın ölüm kavramı davranışını uzak ve karmaşık yollardan etkileyebilir. Ölümle hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen davranışlar bile ölüm anlayışlarından etkilenebilir. Örneğin, uykusuzluk ya da sevilen birinden ayrılmada duyulan panik bazen ölüm kavramıyla ilişkili olabilir. Uygulamada kavramlarla tutumlar arasında bir ayırım yapmak çok güçtür. Ölümü kendimize nasıl açıkladığımız ya da yorumladığımız konusu ile, ölüm karşısındaki tutumlarımız ya da yönelimlerimiz konusu ayrı ayrı incelenebilir. Herhangi bir nesneyle tüm ilişkimiz hem kavramsal hem de tutumsal öğeler içerir. Başlangıçta en azından iki tür ölüm anlayışı ayırt edilebilir. Birincisi "başkasının ölümü"dür. Bu düşünme biçimine inanmak için haklı nedenler vardır: "Siz öldünüz" (ölüsünüz) kavramı "Ben öleceğim" kavramından daha çabuk gelişir. "Siz ölüsünüz" önermesi aşağıda belirtilen düşüncelerle ilişkilidir: (1) Yoksunuz. Ama yok olmak ne demek? Burada gözlemcinin referans çerçevesini değerlendirmemiz gerekmektedir. Küçük bir çocuk için bu çerçeve büyük ölçüde algısaldır. Yok demek "burada ve şimdi" olmamak demektir. Çocuk henüz zaman mesafesi ile mekan mesafesi arasında tam bir ayırım yapabilecek durumda değildir. Başka bir kcntte "uzakta" olmak yetişkinin referans çerçevesi açısından mekanda var olmaktır; oysa çocuk o kişinin yokluğunu yaşar, çocuğun algısal mekanında o kişi yoktur, dolayısıyla "yok"tur. (2) Ben terkedildim. Bu durum hemen hemen önceki önermenin karşılığıdır. Benim algısal referans çerçevemden çıkmanız benim güvenlik duygumu etkiler. Anababa ya da başka önemli bir kişi olarak siz çocuğun tanıdığı evrenin anlamlı bir yönünü oluşturmaktasınız; çocuk olarak ben sadece "yokluğunuz"u değil, aynı zamanda "içimdeki rahatsız duyguların varlığını" da farkederim. (3) Sizin yokluğunuz ve benim terkedilme duygum genel ayrılma duygusuna katkıda bulunur. Çok önemli ilişki ve destek kaynaklarından biriyle yabancılaştım demektir. Bu ayrılık benim için fazlaca kritik ise, sadece sizinle değil çevreyle de gittikçe artan bir kopukluk yaşayabilirim. Sizden zorla ayrıldığım izlenimini de taşıyabilirim; bu travma yokluk ve terkedilmenin soğukluğunu daha da yoğunlaştırabilir. (4) Ayrılmanın sınırı yoktur. Küçük çocuk gelecek zaman ya da genel olarak zaman kavramına yetişkinlerin geliştirdiği anlamda sahip değildir. Kendi kendine "Anne gitti, ama beş gün sonra dönecek" diyemez; kısa, uzun ve dönüşsüz ayrılıkları birbirinden ayıramaz, sonuçlarını kestiremez, planlayamaz. (5) Çocuğun tekrarlı psikobiyolojik ritmlere girmesi onun ayrılma ve ölümle ilişkisini zorlaştırır. Henüz "nesnel" zaman dünyasına tam olarak katılmamıştır, geçmişten şimdiki zamana ve geleceğe standart birimlerle uzanır. Çocuğun zamanı her sabah uyanmasıyla başlar; acıkma, uyuma gibi içsel ritmler ve gece, gündüz gibi dışsal ritmler onun zaman değerlendirmesini güçlü bir biçimde etkiler. Zamanla kurulan bu ilişki çocuğun "başkasının ölümü" anlayışını nasıl etkilemektedir? Önceki dört nokta çocuğun ayrılma karşısındaki duyarlılığını ve yaralanabilirliğini vurgulamaktadır. Örneğin, çocuk kısa süreli ayrılma ile uzun süreli ya da kesin ayrılma görünümü arasında iyi bir ayrım yapamaz. Burada çelişik görünen bir etkeni de eklemek gerekmektedir; şu iki nokta zihinde birleşmektedir: a) çocuğun zaman yaşantısı döngüsel ritmlerle koşullanır ve, b) çocuk, yetişkinlerin çocuğun "gerçekten" terkedilmediğini göstermek istedikleri durumlarda yokluk, terkedilme ve ayrılma duygularını yaşamaya yeteneklidir. Ayrılmanın sınırsızlığı ya da herhangi bir yaşantının sonsuzluğu duygusu çocuğun yaşantısının dönemsel niteliğiyle çelişkiye girer. Bu ilişkiyi dile getirmek biraz güçtür. Terkedildiğini hisseden bir çocuk şimdiki yaşantısına gelecekte bir sınır çizme yollarına sahip değildir. Gerçekte, bunca acı çekmesinin nedenlerinden biri, bu kötü yaşantının kendi kendini sınırlayan bir varlığın belirtilerini göstermemesidir. Bununla birlikte, çocuğun psikolojik durumu her zaman bir geçiş durumudur; içinde yaşadığı çevre de geçiş durumundadır. Çocuğun karnı acıkır ya da uykusu gelir, güneş de doğar ya da batar. Döngüsel bir çevrede döngüsel bir yaratık olarak çocuk sabit bir referans çerçevesini uzatmalı bir zaman dönemi boyunca elde tutamaz. En değişmez ve sabit düşünce ve davranış örüntülerinde bile aralar ve kesilmeler vardır. Başka bir deyişle, ayrılma yaşantısına sınır koymadaki yeteneksizliğine karşın, çocuk güncel olarak sürekli bir yaşantı yaşayamaz. İçsel durumdaki ve dış çevredeki dönemsel değişimler çocuğun dikkatini başka yere çeker ve onu dinlendirir. Dönemsel olma özelliği ile ayrılma yaşantısı karşısında yaralanabilir olma özelliği arasındaki bağlantı böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Çocuk, bir çocuk olarak birinin geçici gidişini önemli bir ayrılma biçiminde "yanlış yorumlayabilir". Bununla birlikte, aynı nedenle, önemli bir ayrılmayı, hatta ölümü bile olduğundan daha az değerlendirebilir. Döngüsel örüntüler, çocuğun, her sonun yeni bir başlangıcı olduğunu ve her başlangıcın bir sonu olduğunu görmesini sağlamaktadır. Önerme şimdi şöyle düzenlenebilir: Çocuk, önemsiz ayrılıkların ölümü çağrıştıran etkilerinden gözlemci bir yetişkinin düşündüğünden daha fazla yaralanabilir, önemli ayrılıkların etkilerinden ise yetişkinin düşündüğünden daha fazla korunmuştur. Bu önerme bireyin soyut bir kavramlar kümesi oluşturduğunu göstermektedir: "Ben öleceğim" ifadesi aşağıdaki kavramlarla ilişkilidir: (1) Ben, kendine ait bir yaşamı ve kişisel varoluşu olan bir bireyim. (2) Ben, özelliklerinden biri ölümlülük olan bir varlık "sınıfı"na mensubum. (3) Ben, mantıksal tümdengelimin zihinsel sürecini kullanarak kişisel ölümün "kesin" olduğu sonucuna ulaşırım. (4) Ölümümün birçok "olası neden"i vardır ve bu nedenler pek çok farklı biçimde bir araya gelebilirler. Özel bir nedenden sakınabilir ya da kaçabilirsem de, "bütün nedenlerden kaçamam." (5) Ölümüm "gelecekte" ortaya çıkacak. Gelecek derken henüz geçmemiş bir yaşama zamanını kastediyorum. (6) Ancak, ölümümün gelecekte "ne zaman" ortaya çıkacağını bilmiyorum. Olay kesin, zaman belirsiz. (7) Ölüm "sonul" bir olaydır. Yaşamım sona erecek. Bu demektir ki, en azından bu dünyada bir insan olarak bir daha hiç yaşamayacağım, düşünmeyeceğim, eylemde bulunmayacağım. (8) Buna uygun olarak, ölüm benim dünyadan "en son ayrılmam" demektir. Böylece, "Öleceğim" önermesi, benlik bilincini, mantıksal düşünce işlemlerini, olasılık, zorunluluk, nedensellik, kişisel ve fiziksel zaman, amaçlılık, ayrılma kavramlarını içermektedir. Aynı zamanda, çok geniş bir uçurumun üzerinde bir köprü kurmayı da gerektirmektedir: Yaşamda neler yaşandığı ile, bir ölüm kavramı oluşturma arasında. Yine de, ölüm özde "yaşantısız"dır. Ölü bir insan, hayvan ya da bitki görmek belki ölüm anlayışımıza katkıda bulunur, ama bu algılar uçurum üzerinde köprü kurmaya yetmez. Ölüm önce "orada bir yerde" bir "uyaran"dır. Ölümle ilgili bazı temel düşünceleri, genel zihinsel gelişimimizin öze ilişkin, özünde bulunan bir bölümü olarak geliştiririz. Sonra bu düşüncelerin ve sayıltıların kendileri ölüm uyaranını oluştururlar. İnsanın ölümle ilişkisini araştırmada en büyük güçlük, hem uyaranı hem de tepkiyi belirlemedeki yetersizliğimizden kaynaklanmaktadır. Örneğin, ölüm korkusu konusundaki araştırmalarda, ölüm korkusu yoğunluk açısından diğer bazı korkulardan hiç de farklı olmadığı halde, ölüm nefret edilen bir uyaran olduğu için araştırmacılar olumsuz bir tutumla işe koyuluyorlar. Asıl neden bütün korku tepkilerinin temelinde yer alan varoluş tehdidinin burada daha doğrudan olmasıdır (Kastenbaum ve Aisenberg, 1976). |
3. Yaşam süresince ölüm yönelimleri
Herkes yaşam süresinin her noktasında ölümle ilişki içinde yaşar. Bu bakış açısı yaşlılıktaki ölüm yönelimlerini anlamamıza katkıda bulunur. Böylece yalnızca ölüm karşısındaki tutumlara ilişkin özel araştırmalara değil, bilişe, zaman açısına, kişilerarası ilişkilere eğilen araştırmalara da yer vermek olanaklı olmaktadır. Genel bilişsel düzey ve üslup önemlidir; çünkü ölüm konusundaki düşünceler bireyin kendisini ve dünyayı yorumlama yeteneğiyle ilişkilidir. Zaman boyutu önemlidir, çünkü kişisel ölüm hep geleceğe ilişkindir; aynı zamanda, geçmişteki kederler, ayrılıklar, diğer yitimler ve tehditler de geriye bakışın konularını oluşturmaktadır. Ölüm yöneliminin kökleri ilk kişilerarası yaşantılarda bulunabilir ve bu ilişkiler yaşam boyunca etkili olmayı sürdürdüklerinden ölüm yönelimi (death orientation) açısıdan önemlidirler. a. Bebeklik ve ilk çocukluk Zihin gelişimi alanında yüzeysel bir yaklaşım bebek ve çocukların ölüm konusunda hiçbir şey bilmedikleri sonucuna varabilir. Çocuklar soyut kavramlar konusunda hiçbir şey bilmezler ve çoğu anababaların ve öğretmenlerin beklentisi doğrultusunda da ölümü anlamazlar ve anlamamalıdırlar. Yine de küçükler ölümün farkında olduklarına ilişkin tepkiler vermişlerdir. Bu olgu dikkatle incelenirse zihin gelişimi kuramına uygun düştüğü görülmektedir. Piaget'e göre zeka biyolojik bir uyum işlevidir ve bu işlev ergenlikte birdenbire ortaya çıkmaz. Bebek ve çocuk da yetişkinden farklı da olsa zeki davranışlar sergiler. Zeki davranış her zaman yüksek düzeyde gelişmiş bilişsel yapı sonucu değildir. Üstelik küçük insanın güçsüzlüğü onun tehlikeyi sezme ve yardım isteme yeteneğini gerekli kılar. Koruyucu yetişkinin yitirilmesi ölüm tehdidi gibidir. Varoluşu tehlikeye girdiğinde bebek soyut zihinsel işlemler olmadan da çevresini algılayabilir. Hiçbir insan ayrılma vc terkedilme tehdidini algılayamayacak kadar küçük değildir. Buradaki önemli nokta, kavram-öncesi zeka etkinliği biçimlerinin yaşamın çok erken dönemlerinde var olduğu ve en kritik konularından birinin yaşamın korunması olduğudur. Piaget'in kuramında vurgu "nesnenin sürekliliği ve korunumu" üzerindedir. Piaget'in bulguları bunların ilk iki yıldan itibaren başladığını ve çevre etkileşimiyle gelişmeyi sürdürdüğünü göstermektedir. İnsanlar ve diğer nesneler uzaydaki konumlarını çocuğa göre sürekli değiştirirler. Çocuk, algı alanındaki değişimleri izleyebilmek için değişim içindeki "değişmezlik" bilincini elde etmek zorundadır. Nesnenin sürekliliği ve korunumu özelliğinin gelişimi büyüyen bireyin gerçekliği nasıl kurduğunu açıklamaktadır. Nesne korunumunu elde edemeyen çocuk tek parçalı ya da kaotik bir gerçekliğe takılıp kalacaktır. Ancak çocuk, değişim, yok olma gibi olguları anlamadan nesne korunumunun da pek anlamı olmayacaktır. Değişmezlik kavramının temelinde değişim vardır. İlk yıllarda zihinsel etkinlik henüz ayrışmamıştır, global'dır. İkinci yaşta örneğin zaman, süreklilik ve ölüm gibi soyut kavramlar oldukça uzaktır, ama çocuk bunlara ilişkin deneyimleri şimdiden işleme koymaya başlamıştır. "Gitti", "uzun süreli gitti", "ebediyen gitti" (ya da "öldü") düşünceleri henüz ayrıştırılmamıştır; dolayısıyla her ortadan yitme değişim, ayrılma ya da yitirme (kavramöncesi biçimde), "ölü" ve "öldü" kavramları kategorisine kaydedilecektir. Bu "nesnenin ölümü" olarak adlandırılabilir ve çocuğun olgun zihinsel işleyişe doğru ilerlemesinde en önemli öncül kavramları (protoconcepts) oluşturur. "Nesnenin ölümü" ile "benliğin ölümü" arasındaki farkın elde edilebilmesi için daha fazla zihinsel olgunlaşmaya ve deneyime gerek vardır. Çocuk hala en yakın çevresine bağımlıdır. Zihinsel işlemlerle kestirilebilir ve tutarlı bir dünya kurmak için, kestirilemezi ve tutarsızı tanıma ve ayrıştırma yeteneğine gereksinme vardır. Çok küçük çocukların ölümle ilişkili yönelimlerini gözlemlemede çok geniş olanaklar vardır, ancak daha büyük çocuklar ve yetişkinler için kullanılan yöntembilimi kullanmak olanaksızdır. Oyun durumunda gerçekleştirilen doğal gözlem küçük deneylerle desteklendiğinde çok yararlı olabilir. Bowlby küçük çocukluktaki yitirmelerin psikososyal sonuçlarını dikkatle izlemiştir. 12 aylık çocuklara ilişkin gözlemler, çocukların yabancıların yanındayken yitik anneyi bulmak için belirgin bir çaba gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Önce "protesto" ve bulmak için "acil çaba" vardır. Çocuk günlerce yüksek sesle ağlamakta ve yiten annesi olabilecek her şeye ve her sese doğru kendini atmaktadır. Umutsuzluk ve umutla arama arasındaki gidip gelmeler bir hafta sürmekte, ama sonunda çaresizlik yerleşmektedir. Annenin dönmesi isteği ortadan kalkmaz, ama bunun gerçekleşmesi umudu yitirilir. Sonunda bu istek de ortadan kalkar ve çocuk sonsuz bir acı içinde içine dönük ve apatik bir görünüm kazanır. Bu tepki örüntüsü yakınlarının yasını ya da başka acı yitimleri yaşamış olan kişilerde de gözlemlenebilir. Bu görünüme kurumlardaki geriyatrik hastalarda da rastlanır. Bowlby'nin diğer gözlemleri çocukluktaki keder tepkisinin uzun süreli olabileceği doğrultusundadır. Anne figürünü yitiren küçük çocuk, bellek sınırlarına ilişkin bütün sayıltılara karşın, son derece sürekli bir duygu ve davranış göstermektedir. Çok küçük çocuklarda kederin sürekliliğini açıkça gösteren sözel olmayan davranışlar gözlemlenmektedir. Terapistler küçük çocukların ölümle ilişkili oyunlarını izlemişlerdir. Bu gözlemler iki yaşındaki çocuğun ölüm konusunda bir şeyler bildiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca gözlemler ölümle ilişkili yaşantıların çocuğun tüm gelişimini etkileyebileceğini de göstermektedir. Yetişkinlerin çocukluk anıları incelendiğinde ölümle ilişkili çok belirgin yaşantılar bulunmaktadır. Stanley Hall'a göre, çocuk olayı yaşadığı sırada duygularını dile getirecek sözel yeteneğe sahip olmadığı için acısını uzun yıllar taşımaktadır. Sonuç olarak, gözlemler ve anı incelemeleri, çok küçük çocukların ölümle ilişkili yaşantıları kaydettiklerini ve bu yaşantıların bireyin tüm yaşam yöneliminin bir parçası haline geldiğini göstermektedir. |
b. İleri çocukluk ve ergenlik
İlk çalışmalar (1940'larda) ölüm kavramlarının yetişkin düzeyine ulaşmadan iki ön evreden geçtiğini ortaya koymaktadır. Okul öncesi yıllarda çocuklar ölümü, yaşamın durmasını değil azalmasını içeren geçici bir durum olarak algılarlar ("Ölü insanlar acıkmazlar, belki biraz..."). Bunu izleyen ara evrede çocuk ölümü bir son olarak algılar, ama ölümü yine de evrensel ve kaçınılmaz olarak görmez. On yaş dolaylarında çocuk, yalnızca ölümün bir son olduğunu anlamakla kalmaz, kendisi de içinde olmak üzere her canlı yaratığın değişmez yazgısı olduğunu kavrar. Ölümü kavramlaştırma düzeyinin yaştan çok genel zihinsel olgunlaşma düzeyine sıkıca bağlı olduğu ortaya konmuştur. Sürekli hastalığı olan çocukların gözlemlenmesi, yaşam deneyimlerinin yaş ve gelişim düzeyinden daha etkili olduğunu göstermiştir. Kimi hasta çocuklarda ölüm kavramı daha sistemli bir biçimde gelişmektedir. Genel olarak zihin gelişimi ve özel olarak ölüm kavramı gelişimi araştırmaları dikkate alındığında, ölümün son, kaçınılmaz ve tamamlayıcı olduğu gerçeğinin bunları anlamayacak kadar küçük olanlar tarafından bile kavrandığı görülmektedir. Bu çocuklar, kendi durumlarının değişiminden, anababa, doktor ve hemşirelerin tepkilerinden ve tepkisizliklerinden öğreniyorlar her şeyi. Ama en önemlisi, kötü durumunu gözlemledikleri diğer hasta çocukların yaşantılarından öğrendikleridir. Yaşa bakılmaksızın bu çocuklar için ölüm ve ölme, yoksun bırakan, ayrılma ve kimlik yitimi getiren yaşantılardır. Ölüm bu çocuklar için hastalık ve yaşam döngüsünün bir parçasıdır. Sürekli hasta çocukların zaman akışı onların kaçınılmaz ölüm bilgilerini de yansıtır. Hastalık ilerledikçe gelecek konusunda konuşma da belirgin biçimde azalır. Gelecek yakın bir tatil ya da yakın bir olayla sınırlıdır; çocuk bu olayları hızlandırmak için çaba harcar. Daha önceki uzun vadeli plan ve amaçlardan. örneğin büyüyünce ne olacağından hiç söz edilmez. Yetişkinler zamana bakıştaki bu gerçekçi değişim karşısında zor duruma düşerler. Geleceğin bir biçimi olarak ölümden sonraki yaşam umutsuz hasta çocukların konuşmalarında yer almaz. Yaşlı ve hasta yetişkinlerde görülen "ödünleme ilkesi"ne çocuklarla yapılan araştırmalarda rastlanmamıştır; çocuklar her türlü mutluluğun ya da doyumun çabuk gelmesi gerektiği düşüncesini ortaya koymuşlardır. Ölüm olasılığı ile bir bireyin gelecek görüşü arasında algılanan ilişki, çoğu zaman, yaşlılar açısından ya da hiç olmazsa yaşamı gözden geçirmesi ve ölümlüğünü kabul edebilmesi için yeterince ömrü olanlar açısından tartışılmıştır. Yaşamsüresi boyunca zaman kavramı konusunda bilinenler, gelecek kavramı ile ölüm kavramının en azından orta çocukluk yıllarından itibaren birbirini etkilediğini ortaya koymaktadır (Kastenbaum, 1983). Her bireyin, ileri yaşa ulaşmadan ya da ölüm olasılığıyla karşılaşmadan önce, gelecek ve ölüm kavramlarını oluşturduğu kişisel bir geçmişi vardır. Çocuklar ölüme ilişkin düşünce ve duygularını kısmen kişilerarası ilişkileri içinde oluşturmaktadırlar. Masters'in gözden geçirdiği yeni araştırmalar, bilişselliğin kişisel olgunlaşma bağlamında olduğu kadar toplumsal bağlamda da geliştiğini ortaya koymuştur. Bilişsel ve toplumsal gelişim konusundaki genel bilgilerimiz ölüme ilişkin düşüncelerin rolü dikkate alınmadıkça tamamlanmış olmayacaktır: aynı şekilde, ölüm düşüncesinin yaşam süresince gelişimine ilişkin bilgimiz daha geniş psikososyal olgunlaşma bağlamına yerleştirilmedikçe eksik kalacaktır. Yetişkinlikteki ve yaşlılıktaki ölüm düşüncelerinin anlaşılması bireyin kişilerarası bağlamı dikkate alınırsa kolaylaşabilir ve zenginleşebilir. Örneğin, ölümle ilgili yaşantılar kiminle paylaşılıyor, birey başkalarının tepkisinden ya da tepkisizliğinden nasıl etkileniyor sorularının yanıtları aranmalıdır. Ergenlik araştırmaları ergenlik dönemini pek çok boyutlarıyla ele aldığı halde, ergenlikteki ölüm kavramını genellikle ihmal etmiştir. Ergenlik psikolojisi alanında otorite sayılan yazarlar "ölüm", "ölmek", "ölümlülük" konusuna hiç yer vermemişlerdir. Ölümün yaşlılığa özgü olduğu kalıpyargısı ergenlik araştırmalarını da etkilemiş görünmektedir. Araştırmalar ölüm korkusunun ergenlikte en üst düzeyde olduğu görüşünü doğrulamamaktadır. Ölüm korkusunun, toplumsal destek, zihinsel olgunluk, bireysel deneyimler gibi başka değişkenlerden etkilendiği söylenebilir. Ayrıca, ergenlikte gerçek ölüm, ölüm duygusundan ve düşüncesinden çok daha belirgindir. Amerika Birleşik Devletleri'nde bütün nedenlerle ölme oranı ergenler ve genç yetişkinler arasında gitgide artmaktadır. İntihar ve kendini mahvetmenin dolaylı biçimleri gitgide daha fazla sorun olmaktadır. İntiharı yaşam süresi boyunca inceleyen Maris (1981), insanların ergenlik gibi geçiş dönemlerinde daha duyarlı ve yaralanabilir olduklarını belirtmektedir. Henüz bu savı destekleyen yeterli veri olmamakla birlikte, Maris, yetişkinlik eşiğindeki ergenin ve yaşlılık eşiğindeki yetişkinin intihar potansiyeline dikkati çekmektedir. |
c. Yetişkinlik ve yaşlılık
Kuramsal açıdan, ölüm karşısındaki nesnel ve kişisel yönelimler arasındaki uygunluk derecesine bakılabilir. Bu uygunluk derece derece mi, yoksa ansızın mı ortaya çıkar (örneğin, özel yaşam deneyimlerine tepki olarak); başka bir deyişle, daha uygun bir bunalım modeli mi, yoksa henüz belirlenmemiş bir değişim süreci mi söz konusudur. Ölümle ilişkilerin değişmesi, zorunlu olarak, bireyin yeni bir kendi üzerinde düşünme süreci başlatmasına yol açar. Ancak, zaman boyutu birey yakalandıkça ya da ölüme yaklaştıkça mutlaka kısalıyor değildir. Yaşlı kişinin gelecek duygusu, kronolojik yaş ya da ölümden olası uzaklık gibi boş değişkenlerden çok, bireyin çevre üzerindeki denetim algısına bağlıdır. Ayrıca bireysel farklılıkları da dikkate almak gerekmektedir. Kimi insanlar yaşam ve ölüm korkularıyla çok erken yaşlardan itibaren ilgilenirler, kimileri de ileri yaşlara ölüme fazla kafa yormadan girerler. Bu alanda toplumsal istek ve beklenti değişkenleri önemli bir etkendir. Yaşlıların çoğu yaşam ve ölüm konusunda bilgece ve şatafatlı şeyler söylemelerinin beklendiğini bilirler; bazıları gerçekten bu konuları düşünürken, bazıları da yalnızca beklentiye boyun eğerler. Yetişkinlerin ölüm yönelimleri konusunda sözlü anlatımlar kadar pratik kararlar da bilgi verebilir. Bir insan bir vasiyet hazırlamış mı ve bunu değişen koşullara göre düzeltiyor mu? Yaşamını uzatmak için yeme içme alışkanlıklarını değiştiriyor mu? Tehdit edici belirtilere karşın sigara içmeyi sürdürüyor mu? Ciddi biçimde hasta olan arkadaşlarını ziyaret ediyor mu, bundan kaçınıyor mu? Ölüm ilanlarına bakıyor mu, bakmaktan kaçınıyor mu? Bilişsel uyumsuzluk kuramı bu konuda yararlı olabilir. Yaşlanan birey ölümle ilişkili etkenleri dikkate aldıkça gerçeklik ile bilişsel tasarım arasında daha fazla uygunluk ortaya çıkar. Ancak, ölümle ilişkili düşüncelerin kendisi yerleşik tutumlarla çatışarak uygunsuzluk yaratabilir. Gerçekliğin baskısından kaçarak yüreğimizin derinliklerinde genç ve ölümsüz mü kalmalıyız, yoksa ölümün düşüncemizde daha geniş bir yer almasına izin mi vermeliyiz? Bireyin ölüm bilgisini zihinsel yaşamında gözden geçirmenin hem yararı hem da zararı vardır ve bu alanda kulladığımız stratejiler bizi her yaşta etkileyen her şeyden etkilenmektedir (zihinsel olgunluk düzeyi, kişilerarası destek, stres, sağlık gibi). Ölüm karşısındaki yönelimleri yalnızca kronolojik yaştan kestirme yolu pek verimli olmamaktadır. Ölümle ilgili düşünceleri diğer değişkenlere bağlı olarak açıklama girişimi de karışık sonuçlar vermektedir. Araştırmalarda kullanılan tekniklerin sınırlılıklarını dikkate almak gerekmektedir. Aslında, ölüm korkusunu ve düşüncesini ortaya çıkarmak için kullanılan tekniklerin neyi ölçtüğü hep tartışma konusu olmuştur. Yetişkinlikteki ölüm tutumlarını açıklamaya çalışan kuramlar genellikle deneysel bulgularla desteklenememiştir. Bu konuda o kadar çok yöntembilim sorunu vardır ki, başarısızlık ne yalnızca kavramlara, ne de işlemlere bağlanabilir. Akademik türden ölüm araştırmalarının birtakım güçlükleri sürüp giderken, klinik ve diğer uygulamalı araştırmalar yararlı olmaktadır. Araştırmacılar 25-90 yaşları arasındaki bin erkeği inceleyerek, her yaş düzeyinde yüksek, orta ve düşük düzeyde anksiyete bulmuşlardır. Yüksek anksiyeteli genç ve orta yaşlı erkekler doktorların teşhis edebildiğinden daha fazla hastalık bildirmişlerdir. Yüksek anksiyeteli yaşlı erkekler ise hastalıklarını azaltarak belirtmişlerdir. O halde kimler sağlıklarını doğru olarak bildirmektedir? Büyük olasılıkla yüksek anksiyeteli olmayan "iyi uyum sağlamış" yaşlılar... Anksiyeteli yaşlı erkekler yaşama yönelik güncel bir tehditten (hastalık) korunmak istemişler, buna karşılık anksiyeteli genç erkekler yaşamlarının tehlike içinde olduğuna gerçekten inanmadıkları için semptomlar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu gözlemin pratik sonuçları açıktır: Hastanın anksiyete düzeyi ve bununla başaçıkma biçimi klinik değerlendirmeye katılmalı ve yaşlıların sağlıkla ilgili bildirileri dikkatle ele alınmalıdır. Araştırmacılar, yüksek ölüm anksiyetesi bildiren yaşlı kadınların zaman karşısında mülkiyetçi olduklarını ve zamanın çabuk geçmesini istemediklerini buldular. Bu bulgu bireyin zamanın güçlükle geçişine ilişkin algı örüntüsüyle açıklanabilir. Bu konunun araştırılmasında yalnızca sözel tepkilerin derlenmesinin yeterli olmadığını, doğal durumlarda yapılmış dikkatli gözlemlere gerek olduğunu bir kez daha belirtmekte yarar var. Yetişkinlerin ölüm karşısındaki yönelimleri sözel tepkilerle tam olarak anlaşılamadığına göre, belki sözel olmayan davranışların en aşırısı olan intihar aydınlatıcı olabilir. Yaşama karşı ölümü seçmek çocukluktan yaşlılığa kadar her düzeyde ortaya çıkan bir olgudur. Amerika Birleşik Devletleri'nde intihar konusunda cinsiyet farklılığı olduğu, erkek intiharlarının kadınlarınkinden üç kat fazla olduğu dikkati çekmektedir. Üstelik erkekler daha şiddetli ve etkin yöntemler kullanmaktadırlar (kadınlar tipik olarak ilaç kullanmayı, erkekler ise ateşli silahları, damar kesmeyi, yüksekten atlamayı seçiyorlar). İntihar olayları kronolojik yaşa bağlı olarak çocukluktan genç yetişkinliğe doğru artmaktadır. Kadınların intiharı 40 yaşlarının ortalarına kadar artmayı sürdürmekte, 80 yaşlarının ortalarında düşmektedir. Erkek intiharı 25-40 yaşlarında biraz durmakta -yine kadınlardan fazla-, sonra 80'lere doğru yeniden yükselmektedir. 20'inci yüzyılda intiharların artış gösterdiği gerçeğini de dikkate almamız gerekiyor. Murphy, intiharın evli olmamak, az arkadaşı olmak, ölümden sonraki yaşama inanmamak, depresyona girmek gibi özelliklerle ilgili olduğunu ileri sürmektedir. Yaşlanmayı korkunç bir şey olarak algılayan ve yaşlılıktaki rol beklentileri olumsuz olanlarda intihar daha fazla olmaktadır. Boldt, intiharın sorunlara çözüm olarak kabul edilmesinde zaman ve kuşak farklılıklarını soruşturduğu araştırmasında, genç kuşağın yaşlılara göre intihara karşı daha kabul edici bir tutum gösterdiğini, daha da ilginci, gençlerin ölüme karşı da daha kabul edici olduklarını buldu. Genç kuşağın intihar ve ölüm karşısındaki kabul edici tutumları ile gençlerin artan intihar oranları arasında nedensel bir ilişki olduğunu kabul etmek acele etmek olur; ama yine de Boldt'un bulguları olası bölük etkisini (cohort enfluence) vurgulaması açısından önemlidir. Boldt'a göre ölümü ceza olarak görmek ya da olumlu olarak değerlendirmek intiharı destekleyici ya da engelleyici bir etken olabilmektedir. Yaşlıların da intihar karşısında gençliklerindekine göre daha hoşgörülü oldukları, ölümün bir ceza olduğu görüşünü zamanla değiştirdikleri görülmektedir. Başka araştırmalar da, kurumlardaki ve hastanelerdeki yaşlılarda çevre kısıtlamaları ile kendine zarar verme eğilimi arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Bu bulgulara göre kurumlardaki yaşlılar yaşamlarına son vermeyi sık sık düşünmektedirler. Sonuçlanmış intihar girişimlerinin kendine zarar verme olaylarından daha az olduğu görülmektedir. Özellikle orta ve ileri yaşlarda artan bağımlılık korkusu ve umutsuz hastalık intiharların kaynağını oluşturmaktadır (Birren ve Warner Schaie, 1985). |
4. Ölme Süreci
"Ölüm" sözcüğü hem bir olayı -ölme olayını-, hem de bu olayın sonucunu gösterir. Klinik ölüm ile biyolojik ölümü birbirinden ayırmak çok güçtür. Klinik ölüm yaşamsal (vital) belirtilerin yok olmasıyla tanımlanır; fakat yaşamsal belirtilerin ortadan kalkmasından sonra bazı biyolojik yapılar işlevini sürdürmektedir. Başka bir deyişle, biyolojik ölüm bedenin farklı yapılarına göre değişiklik göstermektedir. Ölme süreci normal olarak birtakım evrelerden geçmektedir. E. Kübler-Ross (1969) ölmekte olan 200'den fazla hastayla yaptığı görüşmelere dayanarak ölme sürecinin evrelerini saptamıştır. Kübler-Ross'a göre, eğer ölüm aniden olmamışsa ve ölmekte olan kişi ne olup bittiğinin farkındaysa ölme süreci beş evreden geçmektedir. (a) Yadsıma ve yalıtma. Birinci evrede kişi ölümün yakın olduğunu yadsımaktadır. İlk tepki "Hayır, ben değil, doğru olamaz!" biçiminde ortaya çıkmaktadır. Kimi hastalar bir yanlış yapıldığını (örneğin tıbbi testlerin başkasınınkiyle karıştırıldığını) ileri sürmektedir, kimileri daha olumlu bir tanı için başka doktorlara gitmektedir. Bu yadsıma tepkisi beklenmeyen haberin şokuyla başaçıkmada sağlıklı bir yol olarak görülebilir. Yadsıma kısa vadede tampon işlevi görmekte, hastanın uzun vadede daha köklü savunmalar geliştirmesine olanak sağlamaktadır. 200 denekten sadece 3'ü yadsıma tutumunu sonuna kadar götürmüştür; çoğu, yadsımanın tampon olma işlevi bittikten sonra onun yerine "kısmi kabul" tutumunu geçirmiştir. (b) Öfke. İkinci tepki "Neden ben?" biçiminde ortaya çıkmaktadır. Odak duygu öfke, haset ve küskünlüktür. Aile için bu öfkeyle başaçıkmak, hastanın bakış açısını anlamak çok zordur. Öfkeli kişinin mesajı belki şudur: "Ben yaşıyorum, bunu unutmayın! Sesimi duyabilirsiniz. Henüz ölmüş değilim..." (c) Pazarlrk. Bu evrede Tanrıyla, doktorla ya da başkalarıyla pazarlık ederek ölümü ertelemeye çalışılmaktadır. Bu evre de hasta için kısa vadede yardımcı bir evredir. Pazarlık örnekleri diğer evreler kadar açık seçik değildir ve bütün hastalar ölümle bu yolla başaçıkmaya kalkışmamaktadır. (d) Depresyon. Bu evrede kişi artık ölmekte olduğunu yadsıyamaz, öfkenin yerini depresyon alır. Kübler-Ross "hazırlayıcı" depresyon ile "tepkici" depresyonu birbirinden ayırmaktadır. Hazırlayıcı depresyon, dünyanın şeylerinden vazgeçmeyi ve dünyadan sonul ayrılışı içeren "hazırlayıcı hüzün"le ilişkilidir. Hasta sevdiği her şeyi ve herkesi bırakma sürecine girmiştir. Bir depresyon türünde hasta sessizdir; sessiz jestler, karşılıklı duygu ve sevecenlik anlatımları hastaya yardımcı olabilir. Buna karşılık tepkici depresyonda kişi bazı müdahaleler gerektirebilir, destekler isteyebilir. (e) Kabul etme. Bu son evre öncekilerin en yüksek noktasıdır. Bu evrede hasta yaklaşan sonunu derin derin düşünmektedir. Bu evre hemen hemen bir duygu boşluğuyla belirlenir. Kübler-Ross bu evrelerde "umut"u önemli ve sürekli bir etken olarak görmektedir. Yeni bir ilaç, bir araştırmada son dakikada bir başarı, yeni bir tedavi yöntemi gibi düşünceler hastanın son aylarına ve haftalarına kadar koruduğu düşüncelerdir. Bu umut sadece iyileşme umudu değildir, aynı zamanda ölümü kabul ederek ölme umududur. Bu umut, hem ölümü hem de ölüm kederini daha insancıl ve anlamlı kılmaktadır. Psikiyatrist Kübler-Ross ölüm evreleri kuramını ağır derecede hasta kişilerle yaptığı görüşmelerle geliştirmiştir. Bugün geçerliliği kalmamakla birlikte, bu kuram, başka araştırmacıları ölmenin psikolojisi üzerinde çalışmaya sevketmesi bakımından yararlı olmuştur. Kastenbaum (1975), Kübler-Ross'un kuramının ölme sürecinin çok önemli bazı yönlerini ihmal ettiğini ileri sürmektedir. Kişilik, cinsiyet, gelişim düzeyi, ölüm ortamı gibi etkenleri mutlaka dikkate almak gerekmektedir. Kastenbaum'a göre Kübler-Ross'un evreleri ölme deneyiminin çok dar ve öznel yorumlarıdır. Bu evreler abartılmış ve bireyin önceki yaşamından ve şimdiki koşularından yalıtılmış biçimde betimlenmiştir. |
5. Ölümü Karşılama
Herkes ölümü ve ölmeyi kabul etmek zorundadır; ölümü gerçekçi bir biçimde kabul etmek kişinin duygusal olgunlaşmasının belirtisidir. Ancak, insanların ölüm karşısındaki bilinç düzeylerinin bireyden bireye farklılık göstereceği de açıktır. Duk Üniversitesi araştırmacıları 60-94 yaşları arasındaki 140 yaşlıyı incelediler. Yaşlıların % 5'i ölümü hiçbir zaman düşünmediğini, % 25'i haftada bir kezden daha az düşündüğünü, % 20'si ölümün haftada bir kez aklına geldiğini, % 49'u ölümü en azından günde bir kez anımsadığını belirtiyordu. Aynı araştırmada yaşlı kişilerin ölüme farklı anlamlar yüklediği de bulunmuştur. Kimileri ölümü bedensel yaşamın sona ermesi ve yeni bir yaşama, başka bir dünyaya geçiş olarak görmektedir. Kimileri daha önce ölmüş sevilen bir kişiyle yeniden birleşme inancını dile getirmektedir. Her iki grup için de ölüm daha iyi bir varoluş durumuna geçiştir. Ölümün bir ceza olduğunu doğrudan dile getirenler çok azdır. Ölümü bir "son" olarak görenler de vardır. Kişi için ölümün anlamı, hem kişisel hem sosyo-kültürel pek çok belirleyiciye bağlıdır. "Ölümün anlamı" ölüm olayının yaşanmasına bağlı değildir; ölüm olgusu karşısındaki duygulara ve yorumlara bağlıdır. Duke Üniversitesi araştırmasında deneklerden aşağıdaki cümleleri tamamlamaları istenmiştir: - Bir insan öldüğü zaman ... - Ölüm ... dir. - Öldüğüm zaman ben ... Yanıtlar aşağıda gösterilen kategorilerde toplanmaktadır: (a) Yaşamın sürmesi ya da kesilmesi. Açıklamaların çoğu dinsel inançları ortaya koymaktadır. Örneğin, "Ölüm bu dünyadan bir başka dünyaya geçiştir" ya da "öldüğüm zaman ruhumun sürüp gideceğini düşünüyorum" gibi. Bu açıklamalara göre yaşamın sonu öbür dünyaya atlama tahtasıdır. Bir başka yorum da, ölen kişinin başkalarında yaşaması biçimindedir: "Ölen bir insan kalanların düşüncesinde ve gönlünde yaşamayı sürdürür." Buna karşılık kimileri de ölümü, kişiliğin sona ermesi olarak düşünmektedirler. (b) Düşman olarak ölüm. Ölüm yaşamı ve ilişkileri kesen, bozan, sona erdiren bir düşman olarak görülmektedir. Örnek: "Ölüm zalim bir efendidir". Yanıtların çoğu bağımlılık, güçsüzlük korkusunu ya da ölüm edimine bağlanan acı ve eziyet çekme duygusunu dile getirmektedir. (c) Birleşme ya da ayrı düşme. Çokları ölümü daha önce ayrılınan birine kavuşma olarak görmekte, kimileri de sevilen birinden ayrılma gibi hissetmektedir. (d) Ödül ya da ceza. Çoğu kişi ölümü daha iyi bir varoluş durumuna geçiş olarak görmektedir. Örnek: "Tanrının mutluluklarına kavuşmaya gideceğim." Bu aslında dinsel inançlara bağlı bir düşüncedir. Ölümün ceza anlamına geldiği genellikle pek az dile getirilmiştir (Jeffers ve Verwoerdt, 1969). Araştırmacıların çoğu yaşlı kişilerin çok az bir bölümünün -sadece % 30- ölüm korkusu bildirdikleri konusunda görüş birliği içindedir. Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü'nün araştırmasında sağlıklı yaşlı kişilerde ölüm korkusu % 30 oranında bulunmuştur. Araştırmacıların, yaşları 49-92 arasındaki 200 denek üzerinde uyguladıkları cümle tamamlama testine göre, ölüm korkusu genel nüfusta yaşlı kişilerde olduğundan daha yaygındır. Duke Üniversitesi'nde yapılan başka bir araştırmada "Ölümden korkuyor musunuz?" sorusuna yaşlı deneklerin sadece % 10'u olumlu yanıt verdiler; deneklerin % 35'i korktuğunu reddetti, % 55'i ambivalandı ve soruyu yanıtlamakta tereddüt etti. Bu bulgular ölüm korkusu sorununun yaşlı kişilerde bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Duke Üniversitesi araştırmasında bir denek şöyle demektedir: "Hayır, ölümden korkmuyorum, bu bana son derece normal bir süreç olarak görünüyor. Ama ölüm geldiğinde neler hissedeceğinizi asla bilemezsiniz. Belki paniğe kapılabilirim." Bengston, Cuellar ve Ragan genç insanların 65 yaş ve üstündekilerden daha fazla ölüm korkusu yaşadıklarını ileri sürmektedir. İnsanlar acı verici, ayrılık yaratıcı hastalıklardan daha fazla korkmaktadırlar. Hinton hastanede ölen kişilerden dörtte birinin yüksek bir kabul gösterdiğini söylemektedir; fakat hastalık ve hastahane koşulları bunda önemli bir rol oynamaktadır. Hastaların yaklaşık yarısı yaşamının sona ermekte olduğunu kabul etmekte (daha çok yaşlı kişiler), dörtte biri acı çektiğini bildirmekte, diğer dörtte biri ise pek az şey söylemektedir. Weisman ve Kastenbaum (1968) sadece pek az yaşlı kişinin ölüm korkusundan söz ettiğini, ölüm korkusunun daha çok akut duygusal ya da psikiyatrik bozukluk çeken yaşlılarda bulunduğunu belirtmektedir. Yaşlı kişiler ölüm karşısında tek biçimli bir örüntü değil, çok çeşitli yönelimler göstermektedirler. Robert N. Butler'in (1971) "yaşamı yeniden gözden geçirme" adını verdiği süreç genellikle sessizce gerçekleştirilmekte ve kişiliğin yeniden örgütlenmesinde olumlu bir güç yaratmaktadır. Ancak bu bazı durumlarda patolojik düzeyde yoğun bir suçluluk, umutsuzluk ve depresyonun anlatımı da olabilmektedir. Bir insanın yaşamını yeniden gözden geçirmesi değişik türden bunalımlara tepki olabilir (örneğin, emeklilik, eşin ölümü, kendi ölümünün yakınlığı gibi). Butler'e göre yaşamın yeniden gözden geçirilmesi, bir bireyin ölüme uyumu, yaşamın sonuna doğru kişilik gelişiminin sürekliliği açılarından çok önemlidir. Çeşitli araştırmalar ölümden önce sistemli psikolojik değişimlerin ortaya çıktığını bildirmektedir. Bu değişimler fiziksel hastalıkların basit bir sonucu değildir. Ciddi biçimde hasta olan ve sonra iyileşen kişiler aynı değişimleri göstermemektedir. Lieberman ve Coplan, ölümlerinden bir yıl ya da daha az süre önce incelenen bireylerin, ölümden üç yıl ya da daha fazla uzak olanlara oranla daha zayıf zihinsel başarı, daha az içgözlem eğilimi, kişilik testlerinde daha az saldırgan ve daha fazla uysal benlik imgesi gösterdiklerini bildirmektedir. Bir yıl içinde ölenlerin birkaç yıl sonra ölenlere oranla zeka ölçümlerinde düşüş gösterdikleri de bulunmuştur. Psikomotor başarı testleri, depresyon ölçekleri ve sağlık bildirimleri önceden kestirim sağlayabilmekte ve doktorları gelecekteki bozukluklar konusunda uyarabilmektedir. Sosyolog Robert Blauner, modern toplumların bürokratik düzenlemelerle ölüm olayını denetim altına aldıklarını belirtmektedir. Amerika'da daha birkaç kuşak önce insanlar evlerinde ölüyorlardı; bugün yaşlılar yurdu ve hastaneler ileri derecede hasta olanlarla ilgilenmekte ve ölüm bunalımlarıyla uğraşmakta, cenaze evleri de toprağa verme işini üstlenmektedir. Birçok insan için gitgide daha yabancı bir yaşantı olduğundan ölümle nasıl başa çıkılacağı da gitgide daha az öğrenilmektedir. Ne ölmekte olan kişi, ne de ailesi ve arkadaşları ölüm yaşantısıyla uğraşmayı sağlayacak anlayış ve bilgiye sahiptirler. Amerika Birleşik Devletler'inde, ölen kişilerin % 70'inin son yıllarını bakımevinde ya da hastanede, çoğu zaman acı içinde ve yalnız olarak geçirdiği saptanmaktadır. "Onuruyla Ölme" hareketinin savunucuları "saldırgan" tıbbi bakımın -yaşamın ne pahasına olursa olsun korunmasının- insanları hızlı ve doğal ölümden alıkoyduğunu ısrarla vurgulamaktadırlar. Amerikan halkı içinde "sağlıklı ölme" istemi gitgide artmaktadır. Bu görüşe göre acıdan ve travmadan olabildiğince uzak bir ölüm yeterli değildir; umutsuz bir hastalıktan acı çeken bireyler, kendi tüm yaşam üsluplarına uygun düşen ve kimlikleriyle bütünleşen (örneğin romantik bir ölüm, kahramanca bir ölüm, vb.) özel bir ayrılma üslubu seçebilmelidir. Sudnow kurumların sistemli bir örgütlemeyle ölüme yakın olanları ve ölenleri nasıl gizlediklerine değinmiştir; Watson yaşlı ve hasta olmanın aynı gizleme sürecini başlattığını ortaya koymuştur. Aktif tedavinin kesilmesi kararı çok hasta olanlar ve ölüm halindeki hastalar için alınmaktadır. Ancak, "çok hasta" ve "ölüm halinde" kavramları yaşlılarda genellikle birbirine karışmaktadır. Aktif tedavinin kesilmesinin yanısıra, kişisel ilişkiler de birden azalmaktadır; bu da bazı durumlarda hasta fakat ölümcül olmayan hastaların tedavisinin kesilmesiyle sonuçlanmakta ya da hastalar psikiyatrik hasta olarak sınırlı hastane köşelerine atılmaktadırlar. Oysa Miller'in saptadığına göre, "umutsuz" olarak damgalanan yaşlı hastaların dikkatli ve duyarlı bir bakımla iyileşebildikleri görülmektedir. İyileşmesi olanaklı hastaların toplumsal, duygusal ve teknik bakımdan terkedilmesi ölümle sonuçlanmaktadır. Ölme sürecine ilişkin evrelerin eleştirisiz kabul edilmesi de bakımın sürmesini engellemektedir. Kübler-Ross'un kuramı deneysel olarak desteklenmemiş, üstelik kuramın birçok yöntembilimsel ve kavramsal kusuru olduğu bulunmuştur. Kuramın anksiyete azaltıcı olarak kullanılması sağlık personeli arasında artık ilgi çekmemektedir. Bugün hastane çalışmalarında hastaların bireyselliği, hasta ailelerinin hakları daha fazla vurgulanmaktadır. Hastaneye kaldırma ölüm korkusunu arttırabildiği için aile içinde bakım daha fazla desteklenmektedir. Bütün ölümlerin aynı oranda etkili olmadığı bilinmektedir. Glaser yaşlıların ölümünün toplum üzerinde çok az bir etkisi olduğu savını gerontolojiye ilk kez sokan yazardır. Daha yakınlarda Owen, Fulton ve Markusen, anababa, eş ve çocuk yitiren yetişkinlerin kederlerini karşılaştırmış, yaşlı anababa yitiminin daha az keder verici, yerleşik davranışlarda daha az kesintiye yol açıcı ve daha az anlamlı olduğunu bulmuştur. Sanders yaşlı anababa yitiminin eş ve çocuk yitiminden daha az sarsıcı olduğunu saptamıştır. Moss ve Moss, yetişkinin anababa yitimine daha az tepki göstermesini, yetişkinin yaşlı anababanın potansiyel ölümünü sık sık düşünmesine, olayın bir tür provasını yapmasına bağlamaktadır. Ayrıca, kişinin yaşlı anababasının ölümünü düşünmesi eş ya da çocuğunun ölümünü düşünmesinden daha az "tabu" dur. Bilişsel ve duygusal öksüzlük düşüncesi çok önceden başlar ve bireyi hazırlar; bu sürecin bireyi kendi ölümüne de hazırladığı söylenebilir. Büyüklerin ölümünden daha az etkilenme gerçeği, bireyin kendisini "genç" diye tanımlamasından "yaşlı" diye tanımlamasına geçişi etkiler mi sorusu henüz ortadadır. Belki burada, söylenmeyen, sessizce geçiştirilen bir keder vardır: "Ben de özlenmeyen biri olacağım... Belki kendimi özlenmemeye alıştırmam gerek." Yas ölüm nedeniyle bir akrabasından ya da arkadaşından yoksun kalan kişinin içinde bulunduğu durumdur. Keder, sevilen birinin ölümünün ardından duyulan şiddetli ruhsal acı ve elemi içerir. Matem, bir kişinin ölümüne duyulan acının belirtilerini ortaya koyma biçiminin toplum tarafından düzenlenmesine dayanır. Çağdaş klinikçiler ve psikologlar, "Derdini söylemeyen derman bulamaz!" biçimindeki Türk atasözünün dile getirdiği görüşü paylaşmaktadırlar. Acılı duyguların hafifletilmesi ve duygusal yardım süreci çok önemlidir. Aile ve arkadaş desteğini gören kişiler yası izleyen fiziksel ve ruhsal bozuklukları daha az göstermektedirler. Öte yandan, kültürel beklentiler, toplumsal değerler ve topluluk kuralları kederin yaşanmasına müdahale etmektedir. Gelişmiş toplumlarda ölme de tıbbi teknolojiye bırakılmıştır ve genellikle evin dışında olmaktadır; matem ruhsal bir patoloji olarak görülmektedir. Oysa tanatologlar keder anlatımlarını ve matem törenlerini geride kalanlar için tedavi edici nitelikte görmektedirler. Yas ve keder sevilen birinin ölümünün hemen ardından gelen dönemde önemli bir etki yaratmaktadır. Geride kalanlar fiziksel ve ruhsal hastalıklara ve ölüme karşı daha duyarlı olmaktadırlar. Bu özellikle ansızın ve beklenmedik biçimde gelen yaslar için doğrudur. Yaslı kişiler, hastalık, kaza, ölüm, işsizlik ve diğer hasar görmüş yaşam belirtilerini daha fazla göstermektedirler. On üç ay süren bir izleme araştırmasında yaşlı kişilerin % 32'sinin sağlık bozuklukları gösterdikleri -kontrol grubunda sadece % 2- bulunmuştur. Dul kadınlar dulluklarının ilk yılında aynı yaştaki dul olmayan kadınlara oranla üç kat daha fazla doktora görünmekte, yatıştırıcı ilaçları yedi kat daha fazla kullanmaktadırlar. Yas içindeki yetişkinler tipik olarak birtakım evrelerden geçmektedirler. Birinci evre şok, uyuşukluk, yadsıma ve inanmama evresidir. En yoğun duygu olan şok ve uyuşukluk genellikle birkaç hafta sürmekte, yadsıma ve inanmama ise günlerce ve hatta aylarca sürebilmektedir. İkinci evre özleme, hasretini çekme ve depresyon evresidir. Genellikle 5-14 gün arasında doruk noktasına çıkmakta, ama daha uzun sürebilmektedir. Bu evredeki yaygın duygular, ağlama, umut, gerçek olmama duygusu, empati, insanlardan uzak durma, ilgi yokluğu, ölenin anısına bağlanma, vb.'dir. Diğer belirtiler öfke, kızgınlık, korku, uykusuzluk, iştahsızlık vb. olabilir. Ölen kişiyi ülküleştirmeye de yas tutanlarda çok rastlanmaktadır. Yasın üçüncü evresi sevilen kişiden kurtulma ve yeni koşullara uyum sağlamadır. Bu dönemde birey kaynaklarını harekete geçirir, insanlarla ve etkinliklerle yeniden ilgilenir, yeni bir denge kurmaya çalışır. Kimileri için bu evre 6-8 hafta, kimileri için de aylar hatta yıllar sürebilmektedir. Dördüncü evre kimliğin yeniden kurulması evresidir. Kişi yeni ilişkiler gerçekleştirir ve sevdiği biriyle yeni roller üstlenir. Geride kalanların yaklaşık yarısı bu evrede yas yaşantısından bazı yararlar ya da deneyimler edindiklerini bildirmektedir. Dul erkekler konusunda pek az bilgiye sahibiz. 45 yaşın üstündeki dul erkeklerin ölüm oranının evli erkeklerin oranının iki katı olduğu, dulların intihar riskinin de çok yüksek olduğu bilinmektedir. 46-65 yaşlar arasındaki dul erkeklerin yarısından fazlası yeniden evlenmektedir. Sağlıklı dullar görece daha çabuk evlendiği için, dullar arasında yüksek ölüm oranı saptayan istatistikler öncelikle daha az sağlıklı dullara uygulanabilir. Dul kadınlara ilişkin bilgimiz dul erkeklerinkinden daha fazladır. Sosyolog H.Z. Lopata'ya göre, dul kadınların yaklaşık yarısı tamamen yalnız yaşamakta, çoğu da böyle yaşamayı yeğlemektedir. Araştırmalar, dulluğun uzun süredeki olumsuz sonuçlarının, dul olmanın kendisinden çok, sosyoekonomik yoksunluklardan kaynaklandığını göstermektedir (Vander Zanden, 1981). |
YARARLANILAN KAYNAKLAR
ADLER A., Yaşama Sanatı, Say Yay., İstanbul, 1984. AİZENBERG R. ve TREAS J., "The family in late life: Psychosocial and demographic considerations", BİRREN ve SCHAİE, 1985 içinde. ALLPORT Gordon W., Structure et Developpement de la Personnalite, Delachaux et Niestle, Neuchatel, 1970. İngilizcesi 1961. ARLİN Patricia, "Cognitive development in adulthood: A fifth stage?" Developmental Pscyhology, cilt 11, no. 5, 602-606, 1975. Avrupa Dergisi, sayı 93, Eylül 1984. BALTES Paul B, "Theoretical propositions of life-span developmental psychology: On the dynamics between growth and decline", Developmental Psychology, cilt 23, sayı 5, 611-626, 1987. BASSECHES M., "Dialectical thinking as metasystematic form of cognitive organization", M. L. COMMONS ve ark., (yay.), 1984 içinde. BERGER Kathleen Stassen, The Developing Person Through the Life Spain, Worth Publisher, Inc., New York, ikinci baskı, 1988. BİRREN James E. ve SCHAİE K. Waner (yay.), Handbook of the Psychology of Aging, Van Nostrand Reinhold Colp., New York, ikinci baskı, 1985. BİSCHOF Ledford J., Adult Psychology, Harper and Row Publishers, New York, 1969. BRUBAKER Timothy H., "Developmental tasks in later life", American Behavioral Scientist, cilt 29, sayı 4, 1986. BUTLER Robert N., "Succesful aging and the role of the life review", S. H. ZARİT (yay.), 1977 içinde. COMMONS M. L. ve ark. (yay.), Beyond Formal Operations: Late Adolescent and Adult Cognitive Development, Fraeger, 1984. CRAİN William, Theories of Development: Concepts and Application, Englewood Cliffs, N.S., Uarentice Hall, 1980. CRAİN William C., "Erikson: Yaşamın Sekiz Evresi", Bekir Onur (yay.), 1986 içinde. DATAN Nancy ve GİNSBERG L.H. (yay.), Life-Span Developmental Psychology, Academic Press, New York, 1975. EPSTEİN Leon J., "Aging". H.H. GOLDMAN (yay.), 1984 içinde. ERİKSON Eric H., The Life Cycle Completed, W.W. Nortor and Comp., New York, 1982. FROMM E., Sevgi ve Şiddetin Kaynağı. Payel, İstanbul, 1979. FROMM E., Kendini Savunan İnsan. Say Yay., İstanbul, 1982. FLAVELL J.H., Cognitive Development, Englewood Cliffs, Prentice-Hall, ikinci baskı, 1985. GOLDMAN H.H. (yay.), Review of General Psychiatry, Lange Medical Pub., Los Altos, 1984. GOULD R.L., "Adult life stages: Growth toward self-tolerance", Psychology Today, 8, 74-78, Şubat 1975. HATFİELD E. ve WALSTER G.W., A New Look at Love, Reading, MA, Addison-Wesley, 1979. HENDRİCK C. ve HENDRİCK S., "A theory and methode of love", Journal of Personality and Social Psychology, cilt 50, no. 2, 1986. HOFFMAN Lois ve ark., Developmental Psychology Today, McGraw Hill, Inc., New York, altıncı baskı, 1994. HONZİK M.P., "Life-span development", Ann. Rev. Psychology, 35, 309-331, 1985. HORNEY Karen, Les Voies Nouvelles de la Psychanalyse, L'Arche, 1951, ikinci baskı Payot, 1976, Paris. İngilizcesi, 1930. JEFFERS F.C. ve VERWOERDT "How the old face death", LİEBERT ve ark., 1977 içinde. JERSİLD Arthur T., Çocuk Psikolojisi, A.Ü. Eğitim Fakültesi yay., üçüncü baskı, Ankara, 1979. KASTENBAUM Robert ve AİSENERG Ruth, The Psychology of Death, Springer Publishing Corp., New York, 1976. KİMMEL Douglas C., Adulthood and Aging, John Wiley and Sons Inc., New York, 1974. KÜBLER-ROSS Elisabeth, On Death and Dying, MacMillan Publishing Comp., New York, 1969. LABOUVİE-VİEF G., "Intelligence and cognition", BİRREN ve SCHAİE (yay.), 1985 içinde. LEVİNSON Daniel J., "A conception of adult development", American Psychologist, cilt 41, no. 3-13, 1986. LİEBERT Robert M. ve WİCKS-NELSON Rita, Developmental Psychology, Prentice-Hall Inc., New York, üçüncü baskı, 1981. LİEBERT Robert M. ve ark. (yay.), Developmental Psychology, Prentice Hall, New Jersey, 1977. MASTERS W.N. ve JOHNSON V.E., Les Reactions Sexuelles, Robert Laffon, Paris, 1968. İngilizcesi 1966. NEUGARTEN Bernice L., "Time, age, and the life cycle", American Journal of Psychiatry, no. 136, 887-894, 1979. NEUGARTEN Bernice L., "Must everything be a midlife crisis?", Prime Time, Şubat 1980. NODGİL Sohan ve NODGİL Celia (yay.), Toward a Theory of Psychological Development, Nfer Publishing Corp., Windsor, Berks, 1980. ONUR Bekir (yay.), Ergenlik Psikolojisi, Hacettepe Taş Kitapçılık, Ankara, 1986. PERLMUTTER Marion ve HALL Elisabeth, Adult Development and Aging, John Wiley and Sons, New York, 1992. PİAGET Jean ve INHELDER B., De la Logique de l'Enfant a la Logique de l'Adolescent, PUF., Paris, 1970. PIKUNAS Justin, Human Development, McGraw-Hill Book Comp., New York, üçüncü baskı, 1976. RİEGEL Klaus F., "Adult life crises: A dialectic interpretation of development", DATAN ve GİNSBERG, 1975 içinde. RUBİN Zick, "Does personality really change after 20?" Psychology Today, Mayıs 1981. SCHİAMBERG L.B. ve SMİTH K.U., Human Development, MacMillan Publication, New York, 1982. SCHULZ Richard "Emotion and affect", BİRREN ve SCHAİE (yay.), 1985 içinde. TRAN-THONG, Stades et Concept de Stade de Developpement de l'Enfant dans la Psychologie Contemporane, Librairie Philosophique J. Vrin, Paris, yedinci baskı, 1978. Türkiye İstatistik Yıllığı, 1991, Devlet İstatistik Enstitüsü, Ankara, 1992. VASTA Ross ve ark., Child Psychology: The Modern Science, John Wiley and Sons, Inc., New York, 1992. VANDER-ZANDEN James W., Human Development, Alfred A. Knopf Inc., New York., İkinci baskı, 1981. WILLIS S.L., "Educational psychology of the older adult learner", BİRREN ve SCHAİE (yay.), 1985 içinde. ZARİT Steven H. (yay.), Regarding in Aging and Death: Contemporary Perspectives, Harper and Row Publishers, New York, 1977. ZİMBARDO Philip G., Psychology and Life, Scott, Foresmann and Comp., Glenview, onuncu baskı, 1979. |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 01:36 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.