![]() |
BEŞİNCİ BÖLÜM
Ruh Emici Ertesi sabah Tom, her zamanki dişsiz sıntışıyla ve elinde bir fincan kahveyle Harry'yi uyandırdı. Harry giyindi ve tam canı sıkkın bir Hedwig'i kafesine dönmeye ikna ediyordu ki, Ron gürültüyle odaya girdi, kafasından sweatshirt'ünü geçiriyor ve sinirlenmiş görünüyordu. "Trene ne kadar erken binersek, o kadar iyi," dedi. "Hiç değilse Hogwarts'ta Percy'den uzak kalırım. Şimdi de beni Penelope Clearvvater'ın fotoğrafına çay damlatmakla suçluyor. Biliyorsun," Ron yüzünü buruşturdu, "kız arkadaşı. Yüzünü çerçevenin altına sakladı, çünkü burnunda koca bir leke olmuş..." Harry, "Sana bir şey söyleyeceğim," diye söze başladı, ama bu sefer de, Percy'yi yeniden kızdırdığı için Ron'u tebrik etmek amacıyla uğrayan Fred'le George yüzünden lafı yarım kaldı. Kahvaltıya indiler. Mr Weasley, kt.şlan çatık, Gelecek Postası'nın birinci sayfasını okuyordu, Mrs Weasley ise Hermione ile Ginny'ye genç kızken yaptığı bir Aşk İksiri'ni anlatıyordu. Üçü de kıkırdayıp duruyordu. 86 Masaya otururlarken Ron, Harry'ye, "Ne diyordun sen?" diye sordu. "Sonra konuşuruz," diye mırıldandı Harry, tam o sırada Percy fırtına gibi içeri dalmıştı. Harry handan ayrılma kargaşası içinde Ron'la da, Hermione'yle de konuşma fırsatı bulamadı. Çatlak Ka-zan'ın dar merdiveninden sandıklarını güçbela aşağı indirip kapının yakınına yığmakla meşguldüler, üstlerine de tepesinde Hedwig ve Hermes'in (Perc/nin cüce baykuşu) tünediği kafesleri koydular. Sandık yığınının yanında, gürültüyle tükürük saçan küçük bir hasır sepet vardı. Hermione hasırların arasından, "Tamam, Crooks-hanks," diye şakıdı. "Trende seni çıkaracağım." "Hayır, çıkarmayacaksın," diye cevabı yapıştırdı Ron. "Zavallı Scabbers ne olacak bakalım?" Göğsüne işaret etti, oradaki büyük yumrudan anlaşıldığı kadarıyla Scabbers cebinde büzülmüştü. Dışarıda Bakanlık arabalarını bekleyen Mr Weasley, başını içeri uzattı. "Geldiler," dedi. "Haydi, Harry." Mr VVeasley, Harry'yi önüne katıp eski moda iki koyu yeşil arabadan ilkine doğru götürdü. Her iki arabayı da, zümrüt yeşili takım elbise giymiş, sinsi görür.dşlü iki büyücü sürüyordu. Mr VVeasley, kalabalık sokakta aşağı yukarı bakarak, "Bin bakalım, Harry," der11. Harry arabanın arkasına oturdu, çok geçmeden yanına Hermione, Ron ve son olarak da Percy geldi. Ron bundan hiç hoşlanmadı. 87 King's Cross yolculuğu, Harry'nin Hızır Otobüs'teki yolculuğuyla karşılaştırılınca fevkalade olaysız sayılırdı. Sihir Bakanlığı arabaları neredeyse sıradan görü-nüyorl irdi, ama Harry onların, Vernon Enişte'nin yeni şirket arabasının kesinlikle geçemeyeceği boşluklardan fiiyrılabildiklerini fark etti. King's Cross'a yirmi dakika erken vardılar. Bakanlık sürücüleri onlara bagaj arabaları buldu, sandıklarını çıkardı. Sonra da şapkalarına dokunarak Mr VVeasley'ye selam verdiler ve arabalarına binip gittiler. Nasıl olduysa, trafik ışıklarının önündeki yerinden kıpırdamayan araba kuyruğunun başına geçivermeyi de becerdiler. Mr VVeasley istasyona kadar Harr/nin burnunun dibinden ayrılmadı. Çevrelerine bakarak, "Peki öyleyse," dedi, "madem bu kadar kalabalığız, ikişer ikişer geçelim. Önce Harry ile ben gidiyoruz." Mr Weasley dokuz ve onuncu peronlar arasındaki bölmeye doğru Harry'nin arabasını iterek yürüdü, henüz dokuzuncu perona varmış olan 125 numaralı şehirlerarası trenle çok ilgilenmiş gibi görünüyordu. Harry'ye anlamlı bir bakış atarak, kayıtsızca bölmeye yaslandı. Harry de onu taklit etti. Bir an sonra katı metalin içinden yanlamasına Peron Dokuz Üç Çeyrek'e geçmişlerdi. Başlarını kaldırınca, çocuklarını trene kadar getirmiş cadılar ve büyücülerle dolu perona dumanlar saçan, kıpkırmızı lokomotifi, yani Hogwarts Ekspresi'ni gördüler. Percy ve Ginny aniden Harry'nin ardında belirdi. 88 Soluk soluğaydılar, belli ki bölmeyi koşarak geçmişlerdi. "Ah, işte Penelope!" dedi Percy, saçını düzeltip yeniden pembeleşerek. Uzun ve kıvırcık saçlı bir kıza doğru, kız parlak rozetini ille de görsün diye göğsünü çıkararak yürümeye başladı. Ginny ile Harry göz göze geldi, ikisi de güldüklerini gizlemek için sırtlarını döndüler. Geri kalan VVeasley'ler ile Hermione de onlara katılınca, Harry ve Mr VVeasley öne düşüp, ağzına kadar dolu kompartımanların yanından geçtiler, trenin sonuna, hayli boş görünen bir vagona kadar gittiler. Sandıkları yüklediler, Hedwig'le Crookshanks'i bagaj rafına koydular, sonra da Mr ve Mrs VVeasley'ye veda etmek için yeniden aşağı indiler. Mrs Weasley önce çocuklarının hepsini, sonra Her-mione'yi, nihayet de Harry'yi öptü. Harry, o kendisine fazladan bir kez sarılınca utandı, ama aslında pek de memnun oldu. Mrs V,". asley doğrulurken, garip bir şekilde parlayan gözlerle, "Kendine dikkat edeceksin, değil mi, Harry?" dedi. Sonra kocaman el çantasını açtı ve, "Hepinize sandviç yaptım," diye ekledi. "Al bakalım, Ron... hayır, salamura et değil... Fred? Fred nerede? Al, canım..." Mr VVeasley yavaşça, "Harry," dedi, "bir dakika buraya gel." Başıyla bir sütunu işaret etti, Harry de onu izleyerek sütunun arkasına gitti, diğerlerini Mrs VVeasley'nin etrafına toplanmış halde bıraktı. 89 Mr VVeasley, gergin bir sesle, "Gitmeden önce sana söylemem gereken bir şey var," dedi. "Tamam, Mr VVeasley, biliyorum," dedi Harry. "Biliyor musun? Nasıl bilebilirsin?" "Ben... şey... dün gece sizinle Mrs VVeasley'yi konuşurken duydum. İstemeden kulak misafiri oldum," diye ekledi Harry çabucak. "Kusura bakmayın -" "Bu şekilde öğrenmeni tercih etmezdim," dedi Mr VVeasley, kaygılı görünüyordu. "Hayır - doğru söylüyorum, mesele yok. Böylece siz Fudge'a verdiğiniz sözü tutmuş oldunuz, ben de neler olduğunu öğrendim." "Harry, çok korkmuş olmalısın -" Harry içtenlikle, "Korkmadım," dedi. "Sahiden," diye ekledi, çünkü Mr VVeasley inanmamış gibi bakıyordu. "Kahraman olmaya çalışmıyorum ama, yani cidden, Sirius Black, Voldemort'dan beter olamaz, değil mi?" Mr VVeasley ismi duyunca irkildi, ama duymazlıktan geldi. "Harry, i>en senin Fudge'ın düşündüğünden daha sağlam kumaştan olduğunu biliyordum, korkmadığına da elbette memnunum ama -" Geri kalan çocukları önüne katmış, trene götüren Mrs VVeasley, "Arthur!" diye seslendi. "Arlhur, ne yapıyorsun? Tren kalktı kalkacak!" "Geliyor, Molly," •• dedi Mr VVeasley, ama sonra Hany^ye döndü ve daha alçak bir sesle, daha hızla konuşmaya devam etti. "Dinle, bana söz vermeni istiyorum -" 90 "- iyi bir çocuk olup şatoda kalacağım konusunda mı?" diye sordu Harry, kederle. "Tam öyle sayılmaz." Harry, Mr VVeasley'yi tanıdığından beri hiç bu kadar ciddi görmemişti. "Harry, bana Black'i aramayacağın konusunda yemin et." Harry bakakaldı. "Ne?" Gürültülü bir düdük sesi duyuldu. Demiryolu görevlileri trenin yanında yürüyor, bütün kapılan çarparak kapatıyorlardı. Mr VVeasley, daha da hızlı konuşarak, "Bana söz ver, Harry," dedi, "ne olursa olsun -" Harry şaşkınlıkla, "Beni öldürmek istediğini bildiğim birini niye arayayım?"diye sordu. "Yemin et, ne duyarsan duy -" "Arthur, çabuk!" diye bağırdı Mrs VVeasley. Tren duman salıyordu; hareket etmeye başlamıştı. Harry kompartımanın kapısına koştu, Ron kapıyı açıp o geçsin diye geriye çekildi. Pencereden sarktılar, tren bir köşeyi dönüp onlar gözden kaybolana kadar Mr ve Mrs VVeasley'ye el salladılar. Tren hızlanırken Harry, Ron ve Hermione'ye, "Sizinle özel olarak konuşmam gerek," dedi. "Git bakalım, Ginny," dedi Ron. Ginny, gücenmiş bir edayla, "Aman ne güzel," dedi ve azametle dışarı çıktı. Harry, Ron ve Hermione koridorda yürümeye başladılar. Boş bir kompartıman arıyorlardı, ama trenin en sonundaki dışında hepsi doluydu. Bu kompartımanda sadece bir kişi vardı, pencere- 91 nin yanında mışıl mışıl uyuyan bir adam. Hany, Ron ve Hermione, eşikte kaldılar. Hogwarts Ekspresi genellikle öğrencilere mahsustu, yemek arabasını iten cadı hariç, bu trende daha önce hiç yetişkin görmemişlerdi. Yabancı son derece pejmürde, birçok yeri yamalı bir büyücü cüppesi giymişti. Hasta ve bitkin görünüyordu. Hayli genç olsa da, açık kestane rengi saçlan yer yer kırlaşmıştı. Pencereden en uzakta olan yerlere oturup kapıyı çekerek kapatırlarken, "Kim dersiniz?" dedi Ron fısıltıyla. Hermione hemen, "Profesör R. J. Lupin," diye fısıldadı. "Nereden biliyorsun?" Hermione, adamın üstündeki bagaj rafını işaret ederek, "Bavulunda yazıyor," dedi. Bagajda özenle düğümlenmiş bol miktarda sicimin bir arada tuttuğu, küçük, hırpalanmış bir bavul vardı. Bir köşesine yansı soyulmuş harflerle "Profesör R. J. Lupin" adı yapıştırılmıştı. Ron, profesörün solgun profiline bakıp kaşlannı çatarak, "Ne dersi okutuyor acaba?" dedi. "Orası belli," diye fısıldadı Hermione. "Bir tek boş ders var, değil mi? Karanlık Sanatlara Karşı Savunma." Harry, Ron ve Hermione'nin daha önce iki tane Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocalan olmuştu, ikisi de ancak birer yıl dayanabilmişti. İşin tekinsiz olduğuna ilişkin söylentiler vardı. "Eh, umanm üstesinden gelir," dedi Ron kuşkuyla. "Sanki sağlam bir nazar değse işi bitecekmiş gibi bir ha- 92 li var, değil mi? Neyse..." Harry'ye döndü, "sen bize ne anlatacaktın?" Harry onlara Mr ve Mrs VVeasley'nin tartışmasını ve az önce Mr VVeasley'nin ona uyanda bulunduğunu' anlattı. Sözlerini bitirdiği zaman Ron yıldırım çarpmış gibi görünüyordu, Hermione ise ellerini ağzına kapatmıştı. Sonunda onları indirip, "Sirius Black seni bulmak için mi kaçmış?" diye sordu. "Ah, Harry... çok, çok dikkatli olman gerek. Bela arama, Harry..." Sinirlenen Harry, "Ben bela aramıyorum," dedi. "Bela genellikle beni buluyor." Ron titreyerek, "Harry o kadar aptal mı ki, onu öldürmek isteyen bir kaçığın ardına düşsün?" dedi. İkisi de haberden Harry'nin beklediğinden daha fazla etkilenmişlerdi. Ron da, Hermione de Black'ten onun korktuğundan daha fazla korkuyordu. Ron sıkıntıyla, "Azkaban'dan nasıl çıktığım kimse bilmiyor," dedi. "Daha önce kimse bunu başaramamıştı. Üstelik de en yüksek güvenlik önlemleriyle korunan bir tutsaktı." Hermione içtenlikle, "Ama onu yakalarlar, değil mi?" diye sordu. "Yani bütün Muggle'lar da onu arıyor..." Ron birden, "O ses de ne?" dedi. Bir yerlerden hafif, teneke gibi bir düdük sesi duyuluyordu. Kompartımanı gözleriyle taradılar. "Senin sandığından geliyor, Harry," dedi Ron, ayağa kalkıp bagaj rafına uzandı. Biraz sonra Cep Sinsios-kopu'nu Harry'nin cüppelerinin arasından çekip almış- 93 ti. Alet Ron'un avucunda hızla dönüyor ve pırıl pırıl ışık saçıyordu. Hermione daha iyi görmek için ayağa kalktı, ilgiyle, "O bir Sinsioskop mu?" dedi. "Evet... Ha, bak, çok ucuz," dedi Ron. "Onu Harry'ye yollamak için Errol'ın bacağına bağlarken çıldırdı sanki." Hermione kurnazca, "O sırada güvenilmez bir şey yapıyor muydun?" diye sordu. "Hayır! Şey... Errol'ı kullanmamam gerekiyordu. Biliyorsun, uzun yolculukları kaldıracak halde sayılmaz... İyi ama, Harry'ye hediyesini başka nasıl yollayacaktım?" Sinsioskop tiz ıslıklar çalarken, Harry, "Yeniden sandığa koy," diye akıl verdi. "Yoksa onu uyandıracak." Başıyla Profesör Lupin'i işaret etti. Ron, Sinsios-kop'u Vernon Enişte'nin pek korkunç bir çift çorabının içine sakladı, böylece sesini de kesmiş oldu. Sonra da sandık kapağını üzerine kapadı. Yerine oturarak, "Hogsmeade'de kontrol ettirebiliriz," dedi. "Dervish ve Banges'de böyle şeyler satıyorlar, sihirli aletler falan, Fred'le George söylemişti." Hermione merakla, "Hogsmeade hakkında fazladan bir şeyler biliyor musun?" diye sordu. "İngiltere'deki tek Muggle'sız yerleşim alanı olduğunu okumuştum -" "Evet, öyle sanırım," dedi Ron düşünmeden. "Ama gitmek istememin nedeni o değil. Ben sadece Balyum-ruk'a girmek istiyorum!" 94 "O da ne?" diye sordu Hermione. Ron'un yüzüne hülyalı bir ifade geldi. "Orası, her şeyin bulunduğu bir şekerci dükkânı... Biber Şeytan-cık'lar -ağzından duman çıkarmana yol açıyorlar- ve çilek dondurması ile top top kremadan yapılmış kocaman şişman Şokotop'lar. Sınıfta emerken, az sonra ne yazacağını düşünüyormuş gibi görünmeni sağlayan gerçekten kusursuz şeker tüy kalemler -" Hermione azimle ısrar etti. "Ama Hogsmeade çok ilginç bir yer, değil mi? Tarihi Büyücülük Mekânları''nda, hanın 1612 cinaice ayaklanmasının karargâhı olduğu yazılı, Bağıran Baraka da ingiltere'deki en perili binaymış -" "- ve onları emerken seni yerden birkaç santim yükselten koca koca şerbet toplan," dedi Ron. Besbelli, Hermione'nin ağzından çıkan tek kelimeyi bile dinlememişti. Hermione dönüp Harry'ye baktı. "Okuldan biraz uzaklaşıp Hogsmeade'de keşfe çıkmak hoş olmaz mı?" "Sanırım olur," dedi Harry kasvetle. "Siz öğrenince bana söylersiniz." "Ne demek istiyorsun?" dedi Ron. "Ben gidemem. Dursley'ler izin belgemi imzalamadı, Fudge da olmaz dedi." Ron dehşete kapılmıştı. "Gelmene izin yok mu? Ama - olmaz ki - McGona-gall ya da başka biri sana izin verir -" Harry sahte sahte güldü. Gryffindor binasının Baş-kan'ı olan Profesör McGonagall çok sert biriydi. 95 "- ya da Fred'le George'a soranz, onlar şatonun dışına çıkan bütün gizli geçitleri bilirler -" "Ron!" dedi Hermione sertçe. "Black henüz yaka-lanmamışken bence Harry okuldan kaçmamalı -" Harry acı acı, "Evet, herhalde McGonagall da ondan izin istediğimde böyle diyecek," dedi. "Ama biz yanında olursak," dedi Ron, Hermione'y e şevkle, "Black cesaret edemez -" Hermione, "Aman Ron, saçmalama," diye cevabı yapıştırdı. "Black sokağın orta yerinde bir sürü insanı öldürmüş biri, sırf biz ordayız diye Harry'ye saldırmaktan çekinir mi sanıyorsun?" Konuşurken bir yandan da Crookshanks'in sepetinin bağlarıyla oynuyordu. "Çıkarma o şeyi dışarı!" dedi Ron, ama çok geç kalmıştı. Crookshanks sepetten kuş gibi sıçradı, gerindi, esnedi ve Ron'un dizlerine atladı. Ron'un cebindeki yumru titredi, o da Crookshanks'i öfkeyle itti. "Bırak şunu!" "Ron, yapma!" dedi Hermione öfkeyle. Ron tam cevap verecekti ki, Profesör Lupin kımıldandı. Yürekleri kalkarak ona baktılar, ama Lupin başını öbür yana çevirip, ağzı biraz açık uyumaya devam etti. Hogwarts Ekspresi kararlı bir şekilde kuzeye doğru yoluna devam ediyordu, pencerenin dışındaki manzara gitgide daha vahşi ve karanlık bir hal alırken, tepedeki bulutlar da kalınlaşmıştı, insanlar kompartıman kapısının önünde ileri geri koşturuyorlardı. Crookshanks 96 şimdi boş bir koltuğa oturmuştu, ezik yüzü Ron'a dönüktü, san gözleri ise Ron'un üst cebindeydi. Saat birde yemek arabasını süren tombul cadı kompartıman kapısına geldi. Ron, başıyla Profesör Lupin'i işaret ederek kararsızlık içinde, "Acaba onu uyandırsak mı?" dedi. "Biraz yemek yese iyi olacakmış gibi görünüyor." Hermione ihtiyatla Profesör Lupin'e yaklaştı. "Şey - Profesör?" dedi. "Özür dilerim - Profesör?" Lupin yerinden kımıldamadı. Cadı, Harry'ye üst üste dizilmiş koca bir kazan pastası yığını uzatırken, "Üzülme canım," dedi. "Uyanınca karnı acıkmış olursa, ben önde kondüktörün yanında olacağım." Q»dı kompartımanın kapısını çekip kapatırken, Ron yavaşça, "Gerçekten uyuyor sanırım, ha?" dedi. "Yani, ölmemiştir, değil mi?" "Hayır, hayır, nefes alıyor," diye fısıldadı Hermione, bir yandan da Harry'nin ona uzattığı kazan pastasını alıyordu. Belki arkadaşlığı iyi 'sayılmazdı, ama Profesör Lu-pin'in kompartımanlarında olması işe de yaradı. Öğleden sonra bir ara, tam yağmur yağmaya başlayarak pencerenin dışında yuvarlanıp giden tepeleri flulaştır-mışken, koridorda yeniden ayak sesleri duydular. En sevmedikleri üç kişi kapıda belirdi: Draco Malfoy ve iki yanında iki yardakçısı, Vincent Crabbe ve Gregory Goyle. Draco Malfoy'la Harry, Hogwarts'a yaptıkları ilk 97 tren yolculuğundan beri birbirine düşmandı. Solgun, sivri yüzünde hep alaycı bir gülüş bulunan Malfoy, Slytherin binasındaydı; Slytherin Quidditch takımında Arayıcı pozisyonunda oynuyordu, yani Harr/nin Gryffindor takımındaki pozisyonu. Crabbe ve Goyle sanki Malfoy'un emirlerini yerine getirmek için doğmuşlardı. İkisi de enine gelişmiş ve kaslıydılar. Saçı kaklarına kadar inen ve çok kalın bir boynu olan Crabbe daha uzun boyluydu. Goyle'un kısa, kabarık saçları ve uzun, goril kollan vardı. Malfoy her zamanki tembel konuşmasıyla kompartıman kapısını açarak, "Bak hele, kimler var burda," dedi. "Porur-la Vızır." Crabbe ve Goyle ifrit gibi kıkırdadılar. "Babanın bu yaz sonunda biraz altın edindiğini duydum, VVeasley," dedi Malfoy. "Annen şoktan öldü mü?" Ron yerinden öyle bir fırladı ki, Crookshanks'in sepetine çarpıp yere düşürdü. Profesör Lupin horladı. "O da kim?" dedi Malfoy. Lupin'i fark edince oto-matikman bir adım geri çekilmişti. Ron'u tutmak gerekirse diye her ihtimale karşı ayağa kalkmış olan Harry, "Yeni hoca," dedi. "Ne diyordun, Malfoy?" Malfoy'un soluk gözleri kısıldı; bir öğretmenin burnunun dibinde kavga çıkaracak kadar budala değildi. Crabbe ile Göyle'a küskün küskün, "Gelin hadi," diye mırıldandı, yok oldular. Harry ve Ron yeniden oturdu, Ron yumruklarına masaj yapıyordu. 98 Kızgın kızgın, "Bu yıl Malfoy'un saçmalıklarım dinleyecek değilim," dedi. "Doğru söylüyorum. Eğer ailem hakkında bir şaka daha yapacak olursa, kafasını yakaladığım gibi -" Ron eliyle havada vahşi bir hareket yaptı. Hermione tıslar gibi, "Ron/' dedi, bir yandan da Profesör Lupin'i gösteriyordu, "dikkatli ol..." Ama Profesör Lupin hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Tren daha da kuzeye doğru yoluna devam ederken yağmur şiddetlendi. Pencereler şimdi yekpare, ışıltılı bir griye dönüşmüştü. Bütan koridorlardaki ve bagaj raflarının üstündeki fenerler yanana kadar gittikçe koyulaşmayı sürdüren bir gri. Tren tıngırdadı, zangırdadı, kükredi, ama Profesör Lupin hâlâ uyuyordu. Artık tamamen kararmış pencereden bakmak için onun yanından öne eğilen Ron, "Neredeyse varmış olmalıyız," dedi. Kelimeler ağzından henüz çıkmıştı ki, tren yavaşlamaya başladı. "Harika," dedi Ron, ayağa kalkıp Profesör Lupin'in yanından ihtiyatla yürüyerek dışarıya bakmaya çalışırken. "Açlıktan ölüyorum, şölene gitmek istiyorum..." Hermione saatine bakarak, "Varmış olamayız," dedi. "Öyleyse niye duruyoruz?" Tren gittikçe yavaşlıyordu. Pistonların sesi kesilince, rüzgâr ve yağmur camları daha da büyük bir gürültüyle dövmeye koyuldu. Kapıya en yakın olan Harry, koridora bakmak için 99 ayağa kalktı. Vagon boyunca, kafalar merakla kompartımanlardan dışarı uzanıyordu. Tren bir sarsıntıyla durdu, uzaktan gelen^patırhlar ve gümbürtülerden, bagajların raflardan düş anü anladılar. Sonra hiçbir uyan olmaksızın ışıklar söndü, zifiri karanlığa gömüldüler. Ron'un sesi, Harr/nin arkasından, "Neler oluyor?" dedi. "Ayy!" diye soludu Hermione. "Ron, o benim aya- ğım!" Harry el yordamıyla yerine döndü. "Sence tren anza mı yaptı?" "Bilmem..." Bir gıcırtı duyuldu, Harry, pencerenin birazını «ilip dışarı bakan Ron'un karanlık siluetini hayal meyal seçti. "Dışarıda bir hareket var," dedi Ron. "Sanırım birileri trene biniyor..." Kompartımanın kapısı aniden açıldı ve birisi Harry'nin bacaklarının üstüne çıkıp canını acıttı. "Pardon! Neler oluyor, biliyor musunuz? Ayy! Pardon-" "Merhaba, Neville," dedi Harry, karanlıkta el yordamıyla aranıp Neville'i pelerininden çekerek. "Harry? Sen misin? Neler oluyor?" "Hiçbir fikrim yok! Otursana -" Gürültülü bir tıslama ve acı bir ciyaklama sesi yükseldi. Neville, Crookshanks'in üstüne oturmaya kalkmışa. 100 Hermione'nin sesi duyuldu: "Gidip kondüktöre neler oluyor diye soracağım." Harry onun yanından geçtiğini ve kapının kayarak yeniden açıldığını hissetti, sonra bir gümbürtü duyuldu, birileri acıyla viyakladı. "O da kim?" "Kim o?" "Ginny?" "Hermione?" "Ne yapıyorsun?" "Ron'u arıyordum -" "Gel de otur-" "Buraya değil!" dedi Harry çabucak. "Burda ben varım!" "Ayy!" dedi Neville. "Susun!" dedi boğuk bir ses birden. Anlaşılan Profesör Lupin nihayet uyanmıştı. Harry onun köşesinde hareket ettiğini duyuyordu. Hiçbiri konuşmadı. Yumuşak bir çıtırtının ardından titreşen bir ışık kompartımanı doldurdu. Profesör Lupin elinde bir avuç alev tutuyor gibiydi. Bu alevler yorgun gri yüzünü aydınlatıyordu, ama gözlerinde tetikte ve uyanık bir takış vardı. Aynı boğuk sesle, "Olduğunuz yerde kalın," dedi-, avuç dolusu ateşini önünde tutarak yavaşça ayağa kalktı. Ama kapı, daha Lupin ona ulaşamadan ağır ağır Kapıda, Lupin' in elindeki titreşen alevlerle aydın- 101 lanmış olarak, boyu tavana kada:' varan pelerinli bir şekil duruyordu. Yüzü kukuletasının altına tamamen gizlenmişti. Harry'nin gözleri aşağı doğru kaydı ve gördüğü şey midesinin kasılmasına yol açtı. Pelerinden dışarı bir el çıkıyordu. Bu, ıslak ıslak parıldayan, grimsi, yapış yapış görünen, lekeli bir eldi. Suda çuıümüş ölü bir şey gibi... Ne var ki, görünmesi bir saniye olle sürmedi. Pelerinin altındaki yaratık Harry'nin bak ş nı hissetmiş gibi, el hemen siyah kumaşın katlan ar asır a çekildi. Sonra da kukuletanın altındaki şt-y. her neyse, uzun uzun, ağır ağır, hırıltıyla nefes aldı. ı^ınki çevresinden havadan da fazla bir şey emmek istiyot gibiydi. Üzerlerine yoğun bir soğuk çöktü. Harry göğsünde soluğunun sıkışıp kaldığını hissetti. Soğuk, derisinden de daha derinlere indi. Göğsünün içindeydi, kalbinin içinde... Harry'nin gözleri devrildi. Göremiyordu. Soğukta boğuluyordu. Kulaklarında su sesi gibi bir çağıldama vardı. Aşağı çekiliyordu, kükreme gittikçe aıtıyordu... Ve sonra uzaklardan feryatlar duydu, korkunç, korkmuş, yalvaran feryatlar. Bağıran her kimse, Harry ona yardım etmek istiyordu. Kollarını oynatmava çalıştı, ama oynatamadı... Kalın, beyaz bir sis çevresinde, içinde anafor gibi dönüyordu - "Harry! Harry! İyi misin?" Biri yüzünü tokatlıyordu. "N-ne?" Harry gözlerini açtı. Üstünde fenerler vardî, yer 102 sarsılıyordu - Hogwarts Ekspresi yeniden yola koyulmuş, ışıklar yanmıştı. Oturduğu yerden döşemeye kaymıştı anlaşılan. Ron ve Hermione yanında yere diz çökmüşlerdi, tepelerinde onu gözleyen Neville'le Profesör Lupin'i görebiliyordu. Harry kendini çok hasta hissetti. Gözlüğünü iterek yerine oturtmak için elini yüzüne götürünce de, yüzünün soğuk soğuk terlediğini fark etti. Ron ve Hermione onu kaldırıp yerine oturttular. Ron kaygıyla, "İyi misin?" diye sordu. "Evet," dedi Harry, çabucak kapıya doğru baktı. Kukuletalı yaratık yok olmuştu. "Ne oldu? O - o şey nerde? Kim bağırdı?" "Kimse bağırmadı," dedi Ron, daha da kaygılı. Harry ışıl ışıl kompartımana baktı. Ginny ve Nevil-le, her ikisi de bembeyaz halde ona baktılar. "Ama feryatlar duydum -" Bir çat sesi, hepsinin yerinden fırlamasına yol açtı. Profesör Lupin muazzam büyüklükte bir çikolatayı parçalara ayırıyordu. "Al," dedi Harry'ye, ona özellikle büyük bir parça uzatarak. "Ye. Faydası olur." Harry çikolatayı aldı, ama yemedi. "O şey neydi?" diye sordu Lupin'e. "Bir Ruh Emici," dedi Lupin, şimdi diğerlerine de çikolata veriyordu. "Azkaban'ın Ruh Emici'lerinden biriydi." Herkes ona bakakaldı. Profesör Lupin boş çikolata kâğıdını buruşturup cebine soktu. 103 "Ye," diye tekrarladı. "Faydası olur. Benim kondüktörle konuşmam gerek, kusura bakmayın..." Harr/nin yanından geçti, koridorda gözden kayboldu. "İyi olduğundan emin misin, Harry?" diye sordu Hermione, ona endişeyle bakarak. "Anlamıyorum... ne oldu?" dedi Harry, yüzündeki teri biraz daha sildi. "Eh - o şey - Ruh Emici - oracıkta durdu ve etrafa baktı (yani herhalde, yüzünü göremedim) - ve sen -sen-" Hâlâ korkmuş görünen Ron, "Kriz falan geçiriyor-sun sandım," dedi. "Sanki kaskatı oldun, yere düştün ve titreyip kasılmaya başladın -" "Ve Profesör Lupin üzerinden geçti, Ruh Emici'ye doğru yürüdü, asasını çekti," dedi Hermione. "Ve dedi ki 'Hiçbirimiz pelerinlerimizin altında Sirius Black'i saklamıyoruz. Git buradan.' Ama Ruh Emici yerinden kıpırdamadı bile. Lupin bir şeyler mırıldandı, asasının ucundan gümüşümsü bir şey ona doğru fişkırdı, o da döndü ve sanki kayarak uzaklaştı..." Neville, her zamankinden daha tiz bir sesle, "Korkunçtu," dedi. "O girince içerisi nasıl söğüdü, hissettiniz mi?" "Kendimi garip hissettim," dedi Ron, rahatsız rahatsız omuzlarını oynattı. "Sanki bir daha hiç neşelene-meyecekmişim gibi..."., Köşesine büzülmüş ve neredeyse Harry kadar kötü görünen Ginny, usulca hıçkırdı. Hermione yanına 104 gidip onu teselli etmek istercesine kolunu omzuna doladı. Harry kendini garip hissederek, "Ama hiçbiriniz -yerinizden aşağı düşmediniz mi?" "Hayır," dedi Ron, yeniden endişeyle Harry'ye baktı. "Ama Ginny deliler gibi titriyordu..." Harry anlamıyordu. Kendini zayıf ve titrek hissediyordu, sanki ağır bir grip geçirmiş gibi. Yavaş yavaş utanmaya da başlıyordu. Neden başkaları değil de bir tek o darmadağın olmuştu? Profesör Lupin geri dönmüştü. İçeri girerken durakladı, onlara baktı ve cılız bir tebessümle, "Yani, o çikolataları zehirlemedim..." dedi. Harry bir parça ısırdı ve hayretle, sıcaklığın el ve ayak parmaklarının uçlarına kadar yayıldığını hissetti. Profesör Lupin, "On dakika içinde Hogwarts'ta olacağız," dedi. "İyi misin, Harry?" Harry, Profesör Lupin'e adını nereden bildiğini sormadı. "İyiyim," diye mırıldandı, utançla. Yolculuğun geri kalanında pek konuşmadılar. Sonunda tren Hogsmeade istasyonunda durdu, herkes inmek için itişip kakışmaya başladı. Baykuşlar öttü, kediler miyavladı, Nevüle'in kurbağası şapkasının altında gürültüyle vrakladı. Minik peron buz gibiydi, yağmur buzlu tabakalar halinde yağıyordu. Aşina bir ses, "Birinci sınıflar burdan!" dedi. Harry, Ron ve Hermione dönünce Hagrid'in devasa siluetini peronun öbür yanında gördüler. Çok korkmuş görünen 105 birinci sınıfları göldeki geleneksel yolculuklarına çağırıyordu. "İyi misiniz, siz üçünüz?" diye kalabalığın başlan üzerinden haykırdı. Ona el salladılar, ama konuşma fırsatı bulamadılar, çünkü çevrelerindeki insan yığını onlan peron boyunca öbür yana sürüklüyordu. Harry, Ron ve Hermione, inişli çıkışlı bir balçık yola çıkan diğer öğrencileri izlediler. Orada birinci sınıflar dışındaki öğrencileri en azından yüz posta arabası bekliyordu. Harr/nin tahminine göre her biri görünmez birer at tarafından çekiliyordu, çünkü içeri girip kapıyı kapatınca araba kendiliğinden yola koyuluyor, kâh sarsılıyor, kâh yalpalıyordu. Araba hafiften hafife humus ve saman kokuyordu. Harry çikolatayı yediğinden beri kendini daha iyi hissediyordu, ama hâlâ zayıftı. Ron ve Hermione, sanki yeniden yığılmasından korkuyorlarmış gibi, yan yan ona bakıyorlardı. Araba, tepesinde kanatlı yaban domuzlan bulunan taş sütunların arasındaki bir çift muhteşem dövme demir kapıya doğru yuvarlana yuvarlana giderken, Harry kapının iki yanında nöbet tutan heyula gibi, kukuletalı iki Ruh Emici daha gördü. Bir soğuk hastalık dalgası onu yeniden içine almakla tehdit etti; Harry, yamru yumru koltuğunda arkaya yaslanıp, kapılardan geçene kadar gözlerini yumdu. Araba, şatoya çıkan, uzun, eğimli yolda hızlandı. Hermione minik pencerelerden birinden dışan sarkmış, çok sayıdaki taretin ve kulenin yaklaşmasını seyrediyordu. Sonunda araba sallanarak durdu ve Hermione ile Ron indi. 106 Harry de aşağı inerken, tembel ama keyifli bir ses kulağına çarptı. "Bayıldın ha, Potter? Longbottom doğru mu söylüyor? Sahiden bayıldın mı?" Malfoy, Hermione'ye bir dirsek atıp geçerek şatoya çıkan taş merdivenlerde Harry'nin yolunu kesti. Yüzü neşeliydi, soluk gözleri melun melun parlıyordu. Dişleri sıkılmış Ron, "Çek git, Malfoy," dedi. Malfoy yüksek sesle, "Sen de bayıldın mı, VVeasley? O korkunç ihtiyar Ruh Emici senin de ödünü patlattı mı yoksa?" dedi. Sakin bir ses, "Bir sorun mu var?" dedi. Profesör Lupin o anda bir sonraki arabadan çıkmıştı. Malfoy, Profesör Lupin'e küstah bir bakış attı. Bu, onun cüppesindeki yamaları ve eski püskü bavulunu da kapsayan bir bakıştı. Sesinde minicik bir alay ima-sıyla, "Ah, hayır - şey - Profesör," dedi. Sonra da Crab-be ve Goyle'a pis pis sırıttı, önlerine düşüp merdivenlerden şatoya çıktı. Hermione acele etsin diye Ron'un sırtını dürttü, üçü merdivenlerde kaynaşan kalabalığa katıldı. Devasa meşe ön kapılardan geçip mağara gibi Giriş Salonu'na girdiler. Salon alev alev meşalelerle aydınlatılmıştı ve üst katlara giden görkemli mermer bir merdiveni barındırıyordu. Büyük Salon'un kapısı sağ tarafta açıktı. Harry kalabalığı oraya doğru izledi, ama daha gecenin karanlık ve bulutlu göğünü yansıtan sihirli tavana doğru dürüst bir göz atmadan, bir ses, "Potter! Granger!" diye seslendi. "İkinizi de görmek istiyorum!" 107 Harry ve Hermione şaşkınlıkla döndüler. Biçim Değiştirme hocalan ve Gryffindiff binasının Başkan'ı Profesör McGonagall, kalabalığın Daşları üzerinden sesleniyordu. Saçlarını sımsıkı arkada toplayan sert" görünüşlü bir cadıydı. Keskin gözleri, kare biçiminde gözlükle çerçevelenmişti. Harry, içinde kötü bir şey olacağı hissiyle, itişe kakışa zorlukla onun yanına vardı. Profesör McGonagall, içinde hep yanlış bir şey yaptığı duygusunu uyandırırdı. Profesör, "Öyle kaygılı görünmenize gereK yok -sadece odamda bir şeyler söyleyeceğim," dedi onlara. "Hadi işine, Weasley." Profesör McGonagall, Harry ile Hermione'yi gevezelik eden kalabalıktan uzaklaştırırken, Ron bakakaldı. Harry ve Hermione, Giriş Salonu, mermer merdiven ve bir koridor boyunca Profesör'e eşlik ettiler. Kocaman, hoş geldin diyen bir ateşin yandığı küçük odasına geldiklerinde, Profesör McGonagall eliyle onlara oturmalarım işaret etti. Kendisi de masasının başına geçerek îıemen, "Profesör Lupin önden bir baykuş yollayarak trende hastalandığım söyledi, Potter," dedi. Daha Harry cevap veremeden kapı hafifçe vuruldu ve revir görevlisi Madam Pomfrey paldır küldür içeri girdi. Harry yüzünün kızardığını hissetti. Bayılması yeterdi zaten, ya da her ne yaptıysa... herkesin böyle gürültü koparmasına gerek yoktu. "İyiyim," dedi, "bir şeye ihtiyacım yok -" "Ah, sensin, öyle mi?" dedi Madam Pomfrey. 108 Harry'nin dediklerine aldırmayarak ona yakından bakmak için eğildi. "Sanırım yine tehlikeli bir şeyler yaptın." "Bir Ruh Emici'ydi, Poppy," dedi Profesör McGo-nagall. Birbirlerine karanlık bir bakış attılar ve Madam Pomfrey hoşnutsuzluk içinde "çık çık" dedi. "Bir okula Ruh Emici'leri yerleştirmek," diye mırıldandı, Harry'nin saçını geriye itip alnına elini koyarak. "İlk bayılan o olmayacak. Evet, alnı yapış yapış olmuş. Dehşet verici şeylerdir onlar ve zaten narin olan insanlar üzerindeki etkileri -" Harry kızgın kızgın, "Ben narin değilim!" dedi. O anda nabzına bakmakta olan Madam Pomfrey dalgın dalgın, "Elbette değilsin," dedi. Profesör McGonagall çabucak, "Neye*ihtiyacı var?" diye sordu. "Yatak istirahatı mı? Belki de geceyi hastane kanadında geçirmeli, ne dersin?" "Ben iyiyim!" dedi Harry, yerinden sıçrayarak. Revire giderse Draco Malfoy'un neler söyleyeceği düşüncesi, işkenceden farksızdı. Şimdi Harry'nin gözlerinin içine bakmaya çalışan Madam Pomfrey, "Eh, hiç değilse biraz çikolata yemeli," dedi. "Yedim zaten," dedi Harry. "Profesör Lupin bana çikolata verdi. Hepimize verdi." Madam Pomfrey, onayladığını belli eden bir^dayla, "Verdi, öyle mi?" dedi. "Demek ki sonunda neyin neye deva olduğunu bilen bir Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocamız olmuş." 109 Profesör McGonagall, sert bir sesle, "Kendini iyi hissettiğinden emin misin, Potter?" dedi. "Evet." "Peki öyleyse. Ben Miss Granger'la ders programı üzerinde kısa bir konuşma yaparken dışarıda bekler misin lütfen? Sonra da birlikte şölene ineriz." Harry, kendi kendine mırıldanarak hastane kanadına yönelen Madam Pomfrey'le birlikte koridora çıktı. Birkaç dakika beklemesi gerekti, sonra bir şeye pek sevinmiş görünen Hermione, arkasında Profesör McGonagall ile kapıda göründü ve üçü mermer merdivenden aşağı, Büyük Salon'a indi. Salon, bir sivri uçlu siyah büyücü şapkalan denizinden farksızdı. Uzun bina masalarının hapsine, ortada masalann üstünde uçuşan binlerce mumun ışığında yüzleri parlayan öğrenciler dizilmişti. Bir tutam beyaz saçlı, minicik bir büyücü olan Profesör Flitvvick eski bir şapkayla üç bacaklı bir tabureyi Salon'un dışına taşıyordu. Hermione yavaşça, "Ah," dedi, "Seçme'yi kaçırdık." Hogwarts'ın yeni öğrencileri binalanna Seçmen Şapka'yı başlarına takarak seçilirdi, şapka onların en uygun olduğu binayı (Gryffindor, Ravenclaw/ Huffle-puff ya da Slytherin) bağırarak duyururdu. Profesör McGonagall uzun adımlarla öğretmenler masasındaki boş iskemlesine doğru yürüdü. Harry ile Hermione ise olabildiğince sessiz adımlarla ters yöne, Gryffindor masasına gittiler. Salon'un arkasından geçerlerken insanlar 110 dönüp onlara baktı, birkaç tanesi de parmağıyla Harry'yi gösterdi. Yoksa Ruh Emici'nin önünde yere yığılmasının hikâyesi bu kadar çabuk mu duyulmuştu? Harry ve Hermione, onlara yer ayırmış olan Ron'un iki yanına oturdular. Ron, "Neymiş mesele?" diye mırıldandı Harry'ye. Harry fısıldayarak açıklamaya koyuldu ama, tam o sırada Müdür ayağa kalkıp konuşmaya başlayınca, lafını yarıda kesti. Profesör Dumbledore çok yaşlı olmasına rağmen insanda hep büyük enerjiye sahipmiş izlenimi uyandırırdı. Çok uzun gümüşi renkte saçları ve sakalı, dar çerçeveli gözlüğü ve son derece kemerli bir burnu vardı. Genellikle çağının en büyük büyücüsü olarak tanımlanırdı, ama Harry'nin ona saygı duymasının nedeni bu değildi. Albus Dumbledore'a güvenmeden edemezdiniz ve Harry onun öğrencilere gülümseyişini izlerken, Ruh Emici tren kompartımanına girdiğinden beri kendini ilk kez gerçekten sakin hissetti. Mum ışığı sakalının üstünde ışıldayan Dumbledore, "Hoş geldiniz!" dedi. "Hogvvarts'ta bir başka yıla hoş geldiniz! ^ize söyleyecek birkaç şeyim var ve içlerinden birisi çok ciudi. Mükemmel şölenimiz kafanızı karıştırmadan en iyisi onu aradan çıkarmak herhalde..." Dumbledore boğazını temizleyerek devam etti: "Hepinizin Hogwarts Ekspresi'ndeki aramalardan sonra farkına varmış olacağı gibi, okulumuz şu anda Sihir Bakanlığı'nm bir işi için burada bulunan birtakım Az-kaban Ruh Emici'lerine ev sahipliği ediyor." 111 O duraklayınca Harry de, Mr VVeasley'nin söylediklerini hatırladı: Dumbledore, Ruh Emici'lerin okulu korumasından memnun değildi. Dumbledore, "Arazinin bütün girişlerine mevzilen-diler," diye devam etti, "ve bizimle birlikte oldukları sürece, kimsenin okuldan izinsiz ayrılmaya kalkışmaması gerektiğini açıklığa kavuşturmak zorundayım. Ruh Emici'ler numaralara, kılık değiştirmeye kanmaz -hatta Görünmezlik Pelerinleri'ne bile," diye yumuşak başlı bir edayla ekledi. Harry ve Ron birbirlerine baktı. "Rica ya da mazereti anlamak bir Ruh Emici' nin doğasında yoktur. Bunun için her birinizi uyarıyorum, size zarar vermeleri için neden yaratmayın, Ruh Emici'ler söz konusu olunca hiçbir öğrencinin kural dışı davranmaması için Sınıf Başkanları'na ve kız ve erkeklerin iki yeni Öğrenci Başı'na güveniyorum." Harry'nin birkaç iskemle ötesinde oturan Percy yine göğsünü şişirdi ve hayranlık beklentisiyle etrafa baktı. Dumbledore yeniden durakladı, büyük bir ciddiyetle Salon'u süzdü. Yerinden kıpırdayan ya da ses çıkaran olmadı. "Mutlu olay ise," dedi, "bu yıl aramıza katılan iki yeni öğretmene hoş geldin dememiz." "Önce, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenliği görevini almayı kabul etme lütfunda bulunan Profesör Lupin." Dağınık, coşkudan hayli uzak alkışlar dıfyuldu. Sadece trende Profesör Lupin'le aynı kompartımanda olanlar şiddetle alkışladı, Harry dahil. Profesör Lupin, 112 en iyi cüppelerini giymiş olan diğer öğretmenlerin yanında daha da pejmürde duruyordu. Ron, "Snape'e bak," diye fısıldadı Harry'nin kulağına. İksir hocası Profesör Snape, öğretmen masasının öbür ucundan Profesör Lupin'e bakıyordu. Herkes Sna-pe'in Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocalığını ne kadar istediğini bilirdi, ama Snape'ten nefret eden Harry bile onun ince, sarımsı renkteki yüzünü çarpıtan ifadeye hayret etti. Öfkenin de ötesindeydi: nefretti. Harry bu ifadeyi çok iyi biliyordu. Snape, gözleri ne vakit Harry'ye ilişse hep bu ifadeyi takınırdı. "İkinci yeni hocamıza gelince," diye devam etti Dumbledore, Profesör Lupin için tutulan isteksiz alkış sona ererken, "Sihirli Yaratıkların Bakımı hocamız Profesör Kettleburn'ün geçen yıl sonunda geri kalan uzuvlarının keyfini daha uzun süre çıkarabilmek için emekliye ayrıldığını söylemekten üzüntü duyuyorum. Öte yandan, onun yerini dolduracak şahsın Rubeus Hagrid olması beni sevindiriyor. Hagrid, bekçilik görevlerine ek olarak bu öğretmenlik işini de yapmayı kabul etti." Harry, Ron ve Hermione, nutku tutulmuş halde birbirlerine baktılar. Sonra da özellikle Gryffindor masasından gök gürültüsü gibi yükselen alkışa katıldılar. Harry, yüzü yakut kırmızısına dönüşmüş, kocaman tebessümü kara sakalının arapsaçından farksız yığını arkasında saklanmış halde, eğilerek muazzam ellerine bakan Hagrid'i görmek için öne eğildi. Ron, masayı yumruklayarak, "Bilmeliydik!" diye 113 kükredi. "Başka kim bize ısıran bir kitap gönderirdi ki?" Herkes durduktan sonra bile alkışlamaya devam eden Harry, Ron ve Hermione/ Profesör Dumbledore yeniden konuşmaya başlarken Hagrid'in gözlerini masa örtüsüne sildiğini gördüler. "Eh, sanırım önemli şeyler bundan ibaret," dedi Dumbledore. "Şölen başlasın!" Önlerindeki altın tabaklar ve kadehler birden yiyecek ve içeceklerle doldu. Aniden acayip acıkan Harry, elinin uzanabildiği her şeyden tabağına doldurup yemeye koyuldu. Çok leziz bir şölendi; Salon konuşmalarla, kahkahalarla ve çatal-bıcak şıngırtılarıyla dolmuştu. Ancak • Harry, Ron ve Hermione şölen bir an önce bitsin istiyorlardı ki, Hagrid'le konuşabilsinler. Öğretmen olmanın onun için ne büyük anlam taşıdığını biliyorlardı. Hag-rid, tam bir büyücü değildi. Öğrenciliğinin üçüncü yılında, işlemediği bir suç yüzünden Hogwarts'tan atılmıştı. Geçen yıl onun adını temize çıkaran, Harry, Ron ve harmione olmuştu. En sonunda, son balkabağı turtası lokmaları altın tabaklarda eriyip bitince, Dumbledore yatağa gitme vakti geldiğini bildirdi ve aradıkları fırsatı ele geçirdiler. Öğretmenler masasına vardıklarında Hermione, "Tebrikler, Hagrid!" dedi bir sevinç çığlığıyla. "He*D siz üçünüz sayesinde," dedi Hagrid, başını kaldırıp onlara bakarken parıldayan yüzünü peçetesine 114 silerek. "İnanamıyorum... büyük adam, Dumbledore... Profesör Kettleburn yeter artık dedikten sonra dosdoğru kulübeme geldi... hep istediğim şeydi..." Duygularına yenilip yüzünü peçetesine gömdü, Profesör McGonagall da onları kovaladı. Harry, Ron ve Hermione, mermer merdivenden yukarı akın akın çıkan Gryffindor'lara katıldılar. Artık adamakıllı yorulmuşlardı. Birkaç koridordan daha geçtiler, başka merdivenlerden çıkıp durdular ve sonunda Gryffindor Kulesi'nin gizli girişine geldiler. Pembe elbiseli şişman bir hanımın kocaman portresi, "Parola?" diye sordu. "Geliyorum, geliyorum!" diye seslendi Percy kalabalığın arkasından. "Yeni parola, Fortıına Majorl" "Ah hayır," dedi Neville Longbottom hüzünle. Parolaları hatırlamakta hep güçlük çekerdi. Portre deliğinden ve ortak salondan geçen kızlarla oğlanlar ayrılıp kendi yatakhane merdivenlerinden çıktılar. Harry'nin döne döne yükselen merdiveni çıkarken tek düşündüğü şey, buraya döndüğüne ne kadar memnun olduğuydu. İçinde beş tane dört direkli karyola bulunan, bildik, daire biçimindeki yatakhanelerine vardılar ve etrafa bakan Harry, sonunda evinde olduğunu hissetti. 115 |
ALTINCI BOLUM
Pençeler ve Çay yapraklan Ertesi gün Harry, Ron ve Hermnne Büyük Salon'a kahvaltı etmeye indiklerinde, ilk gcrdükleri şey Draco Malfoy oldu, kalabalık bir Slytherin ^ ııbunu komik bir öyküyle eğlendiriyordu. Malfoy, ta11 onlar yanından geçerlerken gülünç bir baygınlık ge- irme taklidi yaptı ve büyük bir kahkaha koptu. "Aldırma," dedi Harry'nin tam arkasından yürüyen Hermione. "Hiç aldırma, değmez..." Buldok suratlı Slytherin'li bir kız olan Pansy Par-kinson, "Hey, Potter!" diye cıyakladı. "Potte-! Ruh Emiciler geliyor, Potter! Bööööö.'" Harry, Gryffindor masasına gidip Gecrge Weas-ley'nin yanındaki boş iskemleye yığıldı. "Yeni üçüncü sınıf ders programlan," deoi George, elindekileri uzatarak. "Nen var senin, Harry?" "Malfoy," dedi Ron. Slytherin masasın? ten. ters ba-.karak George'un öbür yanına oturdu. George kafasını kaldırıp baktığında, Maifoy yine korkudan bayılma numarası yapıyordu. 116 "Küçük pislik," dedi sakin bir ses tonuyla. "Geçen gece Ruh Emici'ler trende bizim tarafa geldiklerinde bu kadar burnu havada değildi ama. Koşa koşa bizim kompartımana geldi, değil jrü, Fred?" Fred, Malfoy'a küçümser bir bakış atarak, "Neredeyse altına ediyordu," dedi. "Benim de pek hoşuma gitmedi, doğrusu," dedi George. "Korkunç şeyler şu Ruh Emici'ler..." "Sanki insanın içini donduruyorlar, değil mi?" dedi Fred. "Ama siz kendinizden geçmediniz, değil mi?" dedi Harry alçak sesle. "Kafana takma, Harry," dedi George yüreklendirir-cesine. "Babam da bir kere Azkaban'a gitmek zorunda kalmıştı, hatırlıyor musun, Fred? Orasının ömründe gittiği en berbat yer olduğunu söylemişti. Geri döndüğünde zayıf fa, titriyordu... Ruh Errici'ler bulundukları yerdeki mutluluğu emip alıyorlar. Oradaki tutsakların çoğu çıldırıyor." "Neyse, ilk Quidditch maçından sonra görürüz bakalım Malfoy böyle neşeli olacak mı," dedi Fred. "Sezonun ilk maçı Gryffindor'la Sh/tr erin arasında, unutmadın, değil mi?" Harry ile Malfoy bir Quidditch maçnda ilk kez karşı karşıya geldiklerinde, kaybeden Malfoy olmuştu. Neşesi biraz yerine gelen Harry sosis ve ı ızarmış domates aldı. Hermione yeni ders programı n inceliyordu. "Güzel, bugün bazı yeni de-s ere başlıyoruz," dedi mutlu mutlu. 117 Ron, onun omzunun üstünden bakıp kaşlarını çatarak, "Hermione," dedi, "senin programını karman çor-man etmişler. Baksana - günde on ders falan vermişler sana. Hepsine girecek vaktin yok." "Üstesinden gelirim. Profesör McGonagall'la hallettik onu." "Ama bak," dedi Ron gülerek, "bu sabahın programını görüyor musun? Saat dokuzda Kehanet, Ve tam altında, saat dokuzda, Muggle Araştırmalan. Ve -" Ron inanamayan gözlerle programa biraz daha yaklaştı, "bak - onun da altında, Aritmansi, saat dokuzda. Yani, iyi olduğunu biliyorum, Hermione, ama kimse o kadar iyi olamaz. Aynı anda nasıl üç ayrı derse girersin kî?" "Saçmalama," dedi Hermione. "Tabii ki aynı anda üç derste olmayacağım." "Ee, o zaman -" "Marmeladı uzat," dedi Hermione. "Ama-" "Aman Ron, sana ne programım biraz doluysa?" diye kestirip attı Hermione. "Dedim ya, Profesör McGonagall'la hallettik." Tam o sırada Büyük Salon'dan içeri Hagrid girdi. Uzun köstebek derisi paltosunu giymişti ve kocaman elinde ölü bir kokarcayı tutmuş, dalgın dalgın sallıyordu. Öğretmenler masasına doğru giderken durup, "İyisiniz ya?" dedi hevesle. "Hayatta ilk dersime siz giriyorsunuz! Öğle yemeğinden hemen sonra! Sabah beşten beri ayaktayım, hazırlık yapıyorum... umarım sorun çıkmaz... ben öğretmen ha?., vay-be,.." 118 Ağzı kulaklarında, bir eliyle hâlâ kokarcayı sallayarak öğretmenler masasının yolunu tuttu. Ron biraz kaygılı bir sesle, "Acaba ne hazırlıyor?" dedi. Salon boşalmaya başladı, insanlar ilk derslerine girmek için yola koyulmuştu. Ron ders programına göz attı. "Gitsek iyi olacak. Bak, Kehanet, Kuzey Kulesi'nin tepesinde. Oraya varmamız on dakika sürer..." Çabucak kahvaltılarını bitirdiler, Fred ve George'a hoşça kal dediler ve Salon'un çıkışına doğru ilerlediler. Slytherin masasının yanından geçerlerken, Malfoy bir kez daha baygınlık geçirme taklidi yaptı. Harry, Giriş Salonu'na geçtiğinde hâlâ arkasından gelen kahkahaları duyabiliyordu. Kuzey Kulesi'ne gitmek, uzun bir yolculuktu. Hog-warts'ta iki yıl geçirdikleri halde şatonun her tarafını öğrenebilmiş değillerdi, üstelik daha önce Kuzey Kule-si'ne hiç girmemişlerdi. "Kestirme - bir - yol - olmalı," dedi Ron soluk soluğa. Yedinci defa upuzun bir merdiven çıkarak, hiç tanıdık görünmeyen bir sahanlığa gelmişlerdi. Etrafla, taş duvara asılmış boş bir çimenlik ırazi peyzajı dışında hiçbir şey yoktu. "Sanırım şuradan," ded< Hermione, sağ taraftaki boş koridora bakarak. 'Olamaz," dedi Ron. "O taraf güney. Bak, pencereden gölün bir bölümü görünüyor..." Harry tabloyu seyrediyordu. Tombul, alaca-kır bir 119 midilli az önce çimenliğe çıkmış, kaygısızca otlanıyordu. Harry, Hogwarts'taki tabloların sakinlerinin oradan oraya gitmesine ve birbirlerini ziyaret etmek için çerçevelerinden ayrılmasına alışkındı, ama yine de onları izlemeyi seviyordu. Az sonra baştan aşağı zırhla kaplı, kısa boylu, tıknaz bir şövalye de epey tangırdayarak midillisinin arkasından tabloya girdi. Metal dizlerindeki izlere bakılırsa, düşmüştü. "Aha!" diye bağırdı şövalye, Harry, Ron ve Hermi-one'yi görünce. "Bana ait topraklarda gezinen bu caniler de kim? Düşüşümle alay etmek için gelmiş olabilir misiniz acaba? Davranın, düzenbazlar sizi, köftehorlar sizi!" Hayret içinde izlediler: Küçük şövalye kılıcını kınından çıkardı ve vahşice sallamaya başladı, öfkeyle hoplayıp zıplıyordu. Ama kılıç onun için çok büyüktü; fazlaca hızlı savurduğu bir hamlenin ardından dengesini kaybedip yüzüstü çime yapıştı. "İyi misin?" dedi Harry, resme yaklaşarak. "Geri çekil, seni aşağılık küstah! Çekil, seni dalavereci!" Şövalye kılıcını yemden eline alıp yere dayayarak ayağa kalktı. Ama bunun sonucunda kılıç çimene iyice saplanmıştı, bütün gücüyle çekmesine rağmen çıkaramadı. Sonunda çaresiz kaldı, yin? pat diye çimene düştü ve miğferinin siperliğini kaldırıp yüzündeki teri sildi. "Dinle," dedi Harry, şövalyenin bitkin halinden faydalanarak. "Kuzey Kulesi'ni arıyoruz. Nerede olduğunu bilmezsin, değil mi?" 120 "Bir macera!" Şövalyenin öfkesi ansızın dinmiş gibiydi. Tangırdayarak ayağa kalktı ve gürledi: "Beni takip edin, dostlar! Ya hep birlikte hedefimize ulaşacağız, ya da bu uğurda yiğitçe can vereceğiz!" Kılıcın kabzasına bir daha asıldı, ama nafile. Tombul midilliye binmeye çalışıp onda da başarısız olunca, "Yayan gidiyoruz o halde, saygıdeğer baylar ve zarif bayan! İleri! İleri!" diye haykırdı. Ve gürültülü bir şekilde tangırdayarak çerçevenin sol tarafına doğru koşup gözden kayboldu. Zırhının tangırtılarını dinleyerek koridor boyunca peşinden koştular. Arada bir onu ileride bir resimde koşarken görebiliyorlardı. Şövalye, "Yürekli olun, şimdi bizi en beteri bekliyor!" diye bağırdı. Sonra birden, döne döne çıkan dar bir merdivenin duvarında asılı bir resimdeki jüponlu kadınların önünde belirdi. Kadınlar onu görünce telaşlandılar. Har. y, ^cn ve Hermione oflayıp puflayıp, gözleri gittikçe daiıa ds karararak merdiveni çıktılar. Sonunda yukarıdan bir yerden birtakım mırıltılar duyunca, sınıfa gelmek üzere olduklarını anladılar. Şövalye kafasını fesat görünüşlü bir grup keşişin bulunduğu bir tabloya sokarak, "Elveda!" diye haykırdı. "Elveda, silah arkadaşlarım! Gün gelir de soylu bir yüreğe ve çelik gibi kaslara tekrar ihtiyacınız olursa, Sir Cadogan'ı çağırın!" "Oldu, çağırırız," diye mırıldandı Ron, şövalye kaybolurken, "tabii eğer bir çatlağa ihtiyacımız olursa." 121 Son birkaç basamağı çıkıp küçücük bir sahanlığa geldiler. Sınıfın çoğu burada bekliyordu. Bu sahanlıkta kapı yoktu; Ron, Harry'yi dürtüp tavanı gösterdi. Tavanda pirinç levhalı yuvarlak bir kapak vardı. "Sybill Trelawney, Kehanet öğretmeni," diye levhayı okudu Harry. "İyi de oraya nasıl çıkacağız?" Kapak ona cevap verirmişçesine birden açıldı ve gümüşi bir merdiven tam Harry'nin ayaklarının dibine indi. Herkes sustu. Ron sırıtarak, "Önden buyur," dedi ve Harry önden çıktı. Ömründe gördüğü en garip sınıfa adım attı. Aslında burası sınıfa hiç benzemiyordu; daha çok bir evin çatı katıyla eski tip bir çayhanenin karışımı gibiydi. İçeri en az yirmi tane küçük, yuvarlak masa tıkılmıştı, hepsinin de çevresi kreton koltuklar ve tombik küçük puflarla çevriliydi. Her şey loş, kıpkırmızı bir ışıkla aydınlatılmıştı; pencerelerdeki perdelerin hepsi kapalıydı ve çok sayıdaki lambanın üzeri koyu kırmızı eşarplarla örtülmüştü. İçerisi boğucu sıcaktı ve üstü tıkış tıkış dolu bir şöminenin ateşinde duran büyük bakır çaydanlıktan, iç kaldıran bir koku yayılıyordu. Daire biçimindeki odayı çevreleyen duvarlar boyunca uzanan raflar tozlu kuş tüyleriyle, yanıp tükenmiş mumlarla, destelerce lime lime oyun kağıdıyla, sayısız gümüşi kristal küreyle ve muazzam bir çay fincanı dizisiyle doluydu. Ron, Harry'nin omzunda belirdi. Sınıf yavaş yavaş içeri doluyor, herkes fısıltıyla konuşuyordu, "O nerede?" dedi Ron. 122 Birden gölgelerin içinden bir ses yükseldi. Yumuşak, puslu bir sesti bu. "Hoş geldiniz/' dedi. "Sizi nihayet fiziksel dünyada görmek ne güzel." Harry ilk başta kocaman, parıl parıl bir böcek gördüğünü sandı. Profesör Trelavvney ateş ışığına yanaşınca, onun çok zayıf olduğunu gördüler; kocaman gözlüğü gözlerim normalin birkaç katı büyüklükte gösteriyordu ve üstüne tüllerle bezeli bir şal dolamıştı. Cılız boynunun etrafından sayısız zincir ve boncuk sarkıyordu, elleri ve kollarıysa bileziklerle ve yüzüklerle kaplıydı. "Oturun, çocuklarım, oturun," dedi. Tedirgin bir halde, kimi koltuklara yerleşti, kimi de puflara gömüldü. Harry, Ron ve Hermione aynı masanın etrafına oturdular. Ateşin önündeki kanatlı bir koltuğa oturan Profesör Trelavvney, "Kehanet'e hoş geldiniz," dedi. "Benim adım Profesör Trelawney. Beni daha önce görmemiş olabilirsiniz. Okulun hayhuyuna sıkça katılmak İç Göz'ümü puslandırıyor." Kimse bu sıra dışı açıklamaya cevaben bir şey söylemedi. Profesör Trelawney şalını zarifçe düzeltip devam etti: "Demek sihir sanatlarının en zoru olan Keha-net'i öğrenmeyi seçtiniz. Sizi baştan uyarmalıyım ki, eğer sizde Görü yoksa, benim size öğretebileceğim pek az şey var demektir. Kitaplar insanı bu alanda ancak bir yere kadar götürüyor..." Bu sözlerin üzerine hem Harry hem de Ron sırıta- 123 rak Hermione'ye baktılar. Kitapların bu konuda pek faydası olmayacağı haberi onu şaşkına çevirmiş gibi görünüyordu. "Birçok cadı ve büyücü, gürültülü patlamalar, kokular ve aniden kaybolmalar konusunda her ne kadar yetenekli olsa da, geleceğin üzerini örten peçenin ardındaki gizemleri kavrayamaz," diye devam etti Profesör Trelawney. Kocaman, ışıldayan gözleri bir tedirgin yüzden diğerine geçerek dolaşıyordu. "Bu, pek azına bahşedilmiş bir Lütuf tur. Sen, çocuk," dedi aniden, Neville az daha pufuyla birlikte devriliyordu, "ninen iyi mi?" "Sanırım," dedi Neville ürkekçe. "Senin yerinde olsam o kadar emin olmazdım, yavrum," dedi Profesör Trelawney. Ateşin ışığı uzun, zümrüt küpelerine vuruyordu. Neville yutkundu. Profesör Trelawney konuşmasına sakin sakin devam etti: "Bu yıl Kehanet'in temel yöntemlerini işleyeceğiz. Birinci sömestr çay yapraklarını okumaya aynlacak. Sonraki sö-mestrdeyse el falına geçeceğiz. Bu arada, yavrum," dedi birden Parvati Patü'e bakarak, "kızıl saçlı bir adama karşı tetikte ol." Parvati tam arkasındaki Ron'a baktı ve sandalyesini ondan hafifçe uzaklaştırdı. "Daha sonra da," diye devam etti Profesör Trelavv-ney, "kristal küreye geçeceğiz - eğer o zamana kadar ateş-alametleri bitirdiysek tabii. Ne yazık ki şubatta derslere feci bir grip salgını sebebiyle ara verilecek. Benim sesim gidecek. Paskalya sıralarındaysa, içimizden biri bizi sonsuza dek terk edecek." 124 Bu beyanını çok gergin bir sessizlik izledi, ama Profesör Trelawney farkında değil gibiydi. "Yavrum, acaba," dedi Lavender Brown'a ve onun en yakınında oturan Lavender sandalyesinde büzüldü, "bana şu en büyük gümüş çay demliğini uzatabilir misin?" Lavender yüzünde rahatlamış bir ifadeyle ayağa kalktı, raftan kocaman bir çaydanlık aldı ve Profesör Trelawney'nin önündeki masanın üstüne koydu. "Teşekkür ederim, yavrum. Şu korktuğun şey var ya - on altı Ekim Cuma günü gerçekleşecek." Lavender titredi. "Şimdi hepinizi çiftlere ayırmak istiyorum. Raftan birer çay fincanı alıp bana gelin, ben fincanınızı dolduracağım. Sonra oturun, için; sadece posası kalana kadar. Bunu sol elinizle fincanın içinde üç kere çevirin, sonra fincanı tabağının üstüne baş aşağı koyun. Çayın son damlası da aktıktan sonra fincanınızı eşinize verin, okusun. Şekilleri Geleceğin Sis Perdesini Aralamadın beşinci ve altıncı sayfalarına başvurarak yorumlayacaksınız. Ben de sınıfta dolaşarak size yardım edip yönlendireceğim. Bu arada, yavrum," dedi tam kalkmak üzere olan Neville'i kolundan yakalayarak, "ilk fincanını kırdıktan sonra lütfen mavi desenli olanlardan alır mısın? Pembelere çok bağlıyım da." Gerçekten de Neville fincan rafına ulaşır ulaşmaz, kınlan porselenin şıngırtısı geldi. Profesör Trelawney elinde bir faraş ve bir fırçayla ona doğru süzülüp, "Mavilerden, yavrum," dedi, "bir mahzuru yoksa... teşekkür ederim..." 125 Harry ve Ron çay fincanlarını doldurup masalarına döndüler ve kaynar çayı çabucak içmeye çalıştılar. Posayı Profesör Trelawney'nin dediği gibi fincanın içinde döndürdüler, sonra da çay damlalarını iyice akıtıp fincanlarını birbirlerine verdiler. "Peki," dedi Ron, ikisi de kitaplarının beşinci ve altıncı sayfalarını açarken. "Benimkinde ne görüyorsun?" "Bir sürü ıslak kahverengi şey," dedi Harry. Odadaki ağır kokulu duman kendini uykulu ve sersemlemiş hissetmesine neden oluyordu. . "Zihinlerinizi genişletin canlarım ve gözlerinizin dünyevi olanın ötesini görmesine izin verin!" diye haykırdı Profesör Trelawney karanlığın içinden. Harry kendini toplamaya çalıştı. "Peki, çarpık çurpuk bir haç işareti gibi bir şeyin var..." dedi, Geleceğin Sis Perdesini Aralamaka başvurarak. "Bu, 'sınav ve azap' anlamına geliyor - kusura bakma - ama güneş olabilecek bir şey de var burada. Bekle... anlamı, 'büyük mutluluk'muş... yani azap çekeceksin, ama çok mutlu olacaksın../' "Bence senin İç Göz'üne bir baktırtman gerekiyor," dedi Ron. Kahkahalarını zar zor bastırdılar, Profesör Trelavvney tam onların bulunduğu yöne bakıyordu. "Sıra bende..." Ron, Harry'nin çay fincanına bakmaya başladı. Gösterdiği çabadan dolayı alnı kırış kırış olmuştu. "Bir kabarcık var, bir melon şapkaya benziyor," dedi. "Belki de Sihir Bakanlığı için çalışacaksın-dır..." Fincanı öbür türlü çevirdi. 126 "Ama bu taraftan bakınca daha çok bir meşe palamuduna benziyor... onun anlamı neymiş?" Geleceğin Sis Perdesini Aralamak'ı karıştırdı. " 'Devlet kuşu, beklenmedik altın.' Harika, bana biraz borç verebilirsin. Burada da bir şey var," deyip fincanı yine çevirdi. "Bir hayvana benziyor. Evet, şu kafasıysa... bir suaygırına benziyor... yok, bir koyuna..." Harry kahkahasını tutamayınca, Profesör Trelavv-ney birden onlara döndü. "Ben bir bakayım, yavrum," dedi Ron'a, azarlarca-sına. Hemen gelip Ron'dan Harry'nin fincanını kaptı. Burun sınıf sus pus olup izlemeye başladı. Profesör Trelavvney fincanın içine bakıyor, saatin ters yönünde çeviriyordu. "Şahin... yavrum, ölümcül bir düşmanın var." "Ama onu herkes biliyor," dedi Hermione, duyulabilir bir fısıltıyla. Profesör Trelawney ona dik dik baktı. "Evet, biliyorlar," dedi Hermione. "Herkes Harry ile Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen arasında olanları biliyor." Harry ve Ron ona yüzlerinde hayret ile takdir karışımı bir ifadeyle baktılar. Daha önce Hermione'nin bir öğretmenle bu şekilde konuştuğunu hiç işitmemişlerdi. Profesör Trelavvney cevap vermemeyi tercih etti. Koca gözlerini tekrar Harry'nin fincanına dikip fincanı çevirmeye devam etti. "Sopa... bir saldırı. Aman aman, bu pek mutluluk verici bir fincan değil..." "Ben onun bir melon şapka olduğunu sanmıştım," dedi Ron utanarak. 127 "Kurukafa... yolunun üstünde bir tehlike var, yavrum..." Herkes kımıldamadan Profesör Trelawney'ye bakıyordu. Fincanı son bir kez çevirdi, hii dedi ve çığlık attı. Bir kez daha porselen şıngırtısı yükseldi; Neville ikinci fincanını kırmıştı. Profesör Trelawney boş bir koltuğa gömüldü. Ziynetlerden ışıl ışıl olan eli kalbindey-di, gözleriyse kapalıydı. "Yavrum - zavallı yavrum - hayır - bunu söylememek daha iyi - hayır - sormayın bana..." "Nedir, Profesör?" dedi Dean Thomas hemen. Herkes ayağa kalkmıştı, yavaş yavaş Harry ile Ron'un masasının etrafında toplanmaya başladılar. Harry'nin fincanına bakmak için Profesör Trelawney'nin koltuğuna yanaşıyorlardı. "Yavrum." Profesör Trelawney kocaman gözlerini dramatik bir şekilde açtı. "Sende Ecel var." "Ne var?" dedi Harry. Tek anlamayanın kendisi olmadığının farkındaydı; Dean Thomas omuz silkti, Lavender Brown ise şaşkın görünüyordu. Ama yine de hemen hemen herkes elini dehşet içinde ağzına götürdü. "Ecel, yavrum, Ecel!" diye haykırdı Profesör Tre-lawney. Harry'nin anlamamasına çok şaşırmış görünüyordu. "Kilise bahçelerine musallat olan devasa, hayalet köpek! Yavrum, bu bir alamet - hem de en kötüsünden - bir ölüm alameti bu!" Harry'nin midesine sancı girdi. Flourish ve Blo.tts'taki Ölüm Alametleri kitabının kapağındaki o kö- 128 pek - Magnolia Crescent'ta gölgelerin içindeki o köpek... Lavender Brovvn da elini korkuyla ağzına kapadı. Herkes Harry'ye bakıyordu, bir kişi dışında: Hermione ayağa kalktı ve Profesör Trelawney'nin koltuğunun arkasına yanaştı. "Bence o bir Ecel'e benzemiyor," dedi kararlı bir sesle. Profesör Trelavvney, Hermione'}1! giderek artan bir antip iriyle süzdü. "Kusura bakma, yavrum, ama senin etrafında pek az aura görüyorum. Geleceğin titreşimlerine karşı pek açık değilsin." Seaınus Finnigan başını bir o yana bir bu yana yatı-rıyordu. "Buradan bakınca bir Ecel gibi görünüyor," dedi gözlerini neredeyse kapayarak. "Ama buradan daha çok bir eşeğe benziyor," dedi başını sola yatırarak. "Bir zahmet benim ölüp ölmeyeceğime karar verseniz artık!'" dedi Harry, ağzından çıkanlara kendi de şaşırarak. Kimse ona bakmak bile istemiyordu. "Sanırım bugün dersi burada bitiriyoruz," dedi Profesör Trelafvney en puslu sesiyle. "Evet... lütfen malzemelerinizi kaldırın..." Herkes çay fincanlarım sessiz sessiz Profesör Tre-lawney'ye götürdü, kitaplarını kaldırıp çantalannıîka-pattı. Ron bile Harry ile göz göze gelmekten kaçınıyordu. "Bir dahaki sefere dek," dedi Profesör Trelawney ölgün bir sesle, "kısmetiniz açık olsun. Ha, yavrum, bu 129 arada -" dedi Nevüle'e işaret ederek, "bir dahaki derse geç kalacaksın, o yüzden arayı kapatmak için fazladan çalış." Harry, Ron ve Hermione, Profesör Trelawney'nin günüşi merdiveninden, ardından da döne döne inen merdivenden hiç konuşmadan indiler ve Profesör McGonagall'm Biçim Değiştirme dersinin yolunu tuttular. Sınıfı bulmaları o kadar uzun sürdü ki, Kehanet'ten erken çıkmış olmalarına rağmen derse ucu ucuna yetiştiler. Harry sınıfın arkalannda bir yere oturdu. Kendini spot ışığının altındaymış gibi hissediyordu; sınıfın geri kalanı sanki her an düşüp ölecekmiş gibi kaçamak bakışlar atıp duruyordu ona. Profesör McGonagall'm Ani-magus'lar (istedikleri anda hayvana dönüşebilen büyücüler) hakkında anlattıklarını pek duymuyordu. Hatta Profesör McGonagall herkesin önünde, gözlerinin etrafında gözlük izleri bulunan bir tekir kediye dönüştüğünde onu izlemiyordu bile. "Neniz var bugün sizin?" dedi Profesör McGonagall, puf diye nonnal haline dönüp sınıftakilere bakarak. "Gerçi benim için fark etmez, ama ilk defa bir dönüşümüm sınıftan alkış almıyor." Yine bütün kafalar Harry'ye döndü, ama kimse konuşmadı. Hermione elini kaldırdı. "Lütfen, Profesör, az önce ilk Kehanet dersimize girdik, çay yapraklarını okuyorduk ve -" "Haa, tabii," dedi Profesör McGonagall, birden kaşlarını çatarak. "Başka bir şey söylemene gerek yok, 130 Miss Granger. Söyleyin bakalım, bu yıl hanginiz ölüyor?" Herkes bakakaldı. "Ben," dedi Harry en sonunda. "Anlıyorum," dedi Profesör McGonagall, boncuk gibi gözlerini Harry'ye odaklayarak. "O halde, Potter, Profesör Trelawney'nin bu okula geldiğinden beri her yıl bir öğrencinin ölümünü öngördüğünü bilmelisin. Henüz hiçbiri ölmedi. Ölün alametleri görmek, onun en sevdiği yeni sınıf karşılama merasimi. Meslektaşlarım hakkında hiç kötü konuşmamak gibi bir alışkanlığım olmasa -" Profesör McGonagall lafım yanm bıraktı, burnunun kanatlan bembeyaz kesilmişti. Daha sakin bir sesle devam etti: "Kehanet, sihrin kesinlikten en uzak dallarından biri. Şahsen ben, pek tahammül edemediğimi sizden saklamayacağım. Gerçek Görücüler çok enderdir ve Profesör Trelawney..." Yeniden durdu ve çok gerçekçi bir ses tonuyla, "Bana sağlığın gayet yerindeymiş gibi görünüyor, Potter," dedi. "Bu yüzden bugün seni ödevden muaf tutmazsam kusura bakmazsın herhalde. Seni temin ediyorum ki, ölürsen ödevini teslim etmek zorunda değilsin." Hermione güldü. Harry kendini biraz daha iyi hissediyordu. Profesör Trelawney'nin sınıfının loş kırmızı ışığından ve sersemletici kokusundan uzaktayken bir topak çay yaprağından korkmak daha zordu. Ancak herkes ikna olmuş değildi. Ron hâlâ endişeli görünüyordu, Lavender ise, "Peki ama ya Neville'in fincanı?" diye fısıldadı. 131 Biçim Değiştirme dersi bittikten sonra, öğle yemeği için paldır küldür Büyük Salon'a doğru ilerleyen kalabalığa katıldılar. "Ron, kendine gel," dedi Hermione, onun önüne bir tabak yahni iterek. "Profesör McGonagall'ın söylediklerini duydun." Ron tabağına biraz yahni koyup çatalını aldı, ama yemeye başlamadı. "Harry," dedi ciddi bir sesle, usul usul, "bir yerde büyük, siyah bir köpek görmedin, değil mi?" "Gördüm," dedi Harry. "Dursley'lerden ayrıldığım gece gördüm." Ron büyük bir şangırtıyla çatalını düşürdü. "Büyük ihtimalle bir sokak köpeğidir," dedi Hermione sakin sakin. Ron, Hermione'ye öyle bir bakış baktı ki, aklını kaçırdığını düşünüyormuş gibiydi, "Hermione, Harry bir Ecel gördüyse, bu - bu çok fena,"dedi. "Amcam - Bilius Amca bir tane görmüştü -yirmi dört saat sonra öldü!" 'Tesadüf," dedi Hermione ciddiye almadan. Kendine biraz daha balkabağı suyu koydu. "Sen ne dediğini bilmiyorsun!" dedi Ron, kızmaya başlayarak. "Ecel'ler çoğu büyücünün ödünü kopanı!" "E ondan öyleyse," dedi Hermione üstünlük taslayan bir sesle. "Ecel'i görüp korkudan ölüyorlar demek. Ecel ölümün alameti değil, sebebi yani! Harry'nin hâlâ bizimle birlikte olmasının sebebiyse, öyle bir şey görüp, peki o zaman ben arak nallan dikeyim, diye düşünmemesi!" 132 Ron ağzım açtı, ama bir şey demedi, bu arada Her-mione çantasından Aritmansi kitabını çıkardı ve açıp meyve suyu sürahisine yasladı. "Bence Kehanet çok belirsiz görünüyor," dedi, sayfasını arayarak. "Bana sorarsan, işin içinde fazlaca tahmin yürütme var." "O fincandaki Ecel'in belirsiz bir tarafı yoktu!" dedi Ron hararetle. "Harr/ye onun bir koyun olduğunu söylerken bu kadar emin görünmüyordun ama," dedi Hermione soğukkanlılıkla. "Profesör Trelawney senin iyi bir aura'n olmadığını söyledi! Bir kerecik olsun bir konuda kötü olmak hoşuna gitmiyor, değil mi?!" Damarına basmıştı. Hermione Aritmansi kitabını masaya öyle sert vurdu ki, et ve havuç parçalan dört bir yana saçıldı. "Kehanet'te iyi olmak bir topak çay yaprağında ölüm alametleri görmek anlamına geliyorsa, o derse uzun süre devam edeceğimi sanmıyorum! Aritmansi dersimle karşılaştırıldığında tam bir kepazelikti!" Çantasını kapıp sinirli sinirli uzaklaştı. Ron kaşlannı çatarak onun arkasından baktı. "Neden bahsediyor?" dedi Harry'ye. "Daha Arit-ırvınsi dersine girmedi ki." Karry öğle yemeğinden sonra şatodan çıkabildiği 133 için memnundu. Önceki günkü yağmur dinmişti; ha-yatlarındaki ilk Sihirli Hayvanların Bakımı derslerine giderlerken gökyüzü açık, soluk bir gri renkte, ayaklarının altındaki çimense esnek ve nemliydi. Ron'la Hermione birbirleriyle konuşmuyorlardı. Hagrid'in Yasak Orman'in kıyısındaki kulübesine giden meyilli çimlik alandan ilerlerken Harry de onların yanında çıtını çıkarmadan yürüyord'-'. Bu derse Slythe-rin'lerle birlikte giriyor olmaları geı ektiğini, ancak önlerinde çok tanıdık üç sırtı gördüğü zaman anladı. Mal-foy, Crabbe ve Göyle'a heyecanla tir şeyler anlahyor, ikisiyse kıkır kıkır gülüyordu. Harry onların ne hakkında konuştuğundan aşağı yukarı emiroi. Hagrid sınıfını kulübesinin önünde bekliyordu. Köstebek derisi paltosunun içinde, yanında zağar Fang'le durmuş, ders başlasın diye sabvsızlanıyormuş gibi görünüyordu. "Hadi, hadi bakalım, yürüyün!" diye seslendi sınıf yaklaşırken. "Bugün size sıkı bir sürprizim var! Çok iyi ders olacak! Herkes burada mı? Tamam, peşimden gelin!" Harry bir an için Hagrid onları Yasak Orman'a sokacak diye korktu; orada zaten kendisine ömür boyu yetecek kadar kötü tecrübe yaşamıştı. Ar çak Hagrid ağaçlann kıyısından kıyısından yürümeye devam etti ve beş dakika sonra kendilerini bir tür padokun dışında buldular. İçinde hiçbir şey yoktu. "Herkes buraya, çitin çevresine toplansın, hadi bakalım!" diye seslendi Hagrid. "Tamam - görebüeceği- 134 niz bir yerde durun. Şimdi, önce kitaplarınızı açsanız iyi olur -" "Nasıl?" dedi Draco Malfo/un soğuk, uyuşuk sesi. "Ha?" dedi Hagrid. "Kitaplarımızı nasıl açıyoruz?" diye tekrar etti Mal-foy. Canavar Kitap: Canavarlar'1 çıkardı, kapalı dursun diye uzun bir iple bağlamıştı. Diğerleri de kitaplarını çıkardılar; bazıları kitaplarını Harry gibi kemerle bağlayıp kapatmışlardı; bazıları dar çantalara tıkmışlar, bazı-larıysa eşek ataşlarıyla sıkı sıkı kapatmışlardı. "Kimse - kimse kitabını açmayı başaramadı mı?" dedi Hagrid, çökmüş bir halde. Bütün sınıf hayır anlamında başını salladı. "Onları okşamanız gerekiyor," dedi Hagrid, sanki bu dünyanın en bariz şeyiymiş gibi. "Bakın..." Hermione'nin kitabını aldı ve onu kapalı tutan Büyülü Seloteyp'i çıkardı. Kitap ısırmaya hamle etti, ama Hagrid dev gibi parmağını sırtından aşağı gezdirince titredi ve açılıp elinde sessizce durmaya başladı. "Ah, hepimiz ne kadar aptalız!" dedi Malfoy kıs kıs gülerek. "Onları aksamalıydık tabii! Nasıl tahmin edemedik!" Hagrid tereddütlü bir sesle, "Ben... komik olduklarını düşünmüştüm," dedi Hermione'ye. "Aman ne kadar komik!" dedi Malfoy. "Bize ellerimizi kopartmaya çalışan kitaplar vermek ne esprili!" "Kapa çeneni, Malfoy," dedi Harry yavaşça. Hag-rid'in morali bozulmuş görünüyordu ve Harry onun ilk dersinde başarılı olmasını istiyordu. 135 "Pekâlâ/' dedi Hagrid. Ne yapacağını şaşırmış gibi görünüyordu. ''Şimdi... şimdi kitaplarınız hazır ve... ve... geriye bir tek Sihirli Yaratıklar kalıyor. Evet. Gidip onları getireyim. Bekleyin.." Orman'a doğru uzaklaşıp gözden kayboldu. "Tanrım, buranın da cılkı çıktı," dedi Malfoy yüksek sesle. ''O angut ders verecek ha, babama söyleyince kriz geçirir herhalde -" "Kapa çeneni, Malfoy," diye tekrar etti Harry. "Dikkat et, Potter, arkanda bir Ruh Emici var -" "Ayyyyy!" diye ciyakiadı Lavender Brown. Pado-kun öbür ucunu gösteriyordu. Harr/nin hayatında gördüğü en tunaf yaratıklar onlara doğru geliyordu. Bir atın vücuduna, arka ayaklarına ve kuyruğuna sahiptiler; ön ayaklan, kanatlan ve kafala-nysa dev bir kartaimkileri andırıyordu. Haşin, çelik renginde gagalan ve kocaman, pasparlak turuncu gözleri vardı Ön ayaklarının ucundaki yaklaşık on beş santim uzunluğunda pençeleri ölümcül görünüyordu. Hayvan-lann her birinin boynunun etrafında kalın bir deri tasma vardı. Her tasma uzun bir zincire bağlıydı ve bütün bu zincirlerin ucu, yaratıkların arkasından hafifçe koşarak padoka gelen Hagrid'in dev gibi ellerindeydi. "N aber?" diye kükredi, zincirleri sallayıp yaratıkları sınıf r ı durduğu çite doğru sürerek. Hagrid onların yanına gelip yaratıkları çite bağlarken herkes ufak ufak geriledi. "Hipogrif ler!" diye kükredi Hagrid neşeyle, onlara el sallayarak. "Çok güzeller, değil mi?" 136 Harry, Hagrid'in neyi kastettiğini az çok anlayabili-yordu. Yarı at, yarı kuş bir şey görmenin ilk şokunu atlattıktan sonra, insan Hipogriflerin yelesinden kanadındaki tüylere yumuşak geçiş yapan pırıl pırıl postuna hayranlıkla bakmaya başlıyordu. Her biri ayrı renktey-di: fırtına grisi, bronz, pembemsi bir alaca, ışıl ışıl kestane rengi ve mürekkep siyahı. "Pekâlâ," dedi Hagrid, ellerini ovuşturup etrafa gülümseyerek, "bira^ daha yakına gelmek istiyorsanız..." Görünüşe bakılırsa kimse istemiyordu. Ancak Harry, Ron ve Hermione çite ihtiyatla yaklaştılar. "Şimdi, Hipogrif ler hakkında ilk bilmeniz gereken, gururludurlar," dedi Hagrid. "Çok kolay nem kapar bu Hipogrif ler. Aman hakaret edeyim demeyin, çünkü bu yapıp yapacağınız son şey olabilir." Malfoy, Crabbe ve Goyle dinlemiyorlar, aralarında alçak sesle konuşuyorlardı. Harry'nin içine, dersi nasıl bölecekleri konusunda plan yaptıklarına dair kötü bir his doğdu. "Her zaman ilk hareketin Hipogrif ten gelmesini beklersin," diye devam etti Hagrid. "Kibardır biliyor musunuz? Ona doğru yürürsün, eğilip selam verirsin ve beklersin. O da sana eğilirse, ona dokunabilirsin demektir. Eğilmezse, çabucanak yanından çekilin, çünkü o pençeler adamın canını bayağı yakıyor." "Pekâlâ, önce kim denemek istiyor?" Sınıfın büyük bir bölümü bu soruya cevaben daha da geriledi. Harry, Ron ve Hermione'nin bile kuşkuları vardı. Hipogrif ler yırtıcı başlarını sallıyor, güçlü kanat- 137 larını açıyordu; böyle bağlanmaktan hoşlanmış gibi görünmüyorlardı. "Yok mu kimse?" dedi Hagrid, yalvaran gözlerle. "Ben denerim," dedi Harry. Arkasında birisi sesli bir şekilde nefesini tuttu ve hem Lavender hem de Parvati, "Yoo, hayır, Harry, çay yapraklarım hatırla," diye fısıldadılar. Harry aldırış etmedi. Padok çitine tırmandı. "Affedin, Harry!" diye kükredi Hagrid. "Pekâlâ -bakalım Şahgaga'yla anlaşabilecek misin?" Zincirlerden birini çözdü, gri Hipogrif i arkadaşlarından ayırdı ve deri tasmasını çıkardı. Padokun öbür tarafındaki sınıfta herkes nefesini tutmuş gibiydi. Mal-foy'un gözleri melun melun kısıldı. "Dikkat et, Harry," dedi Hagrid sessizce. "Göz teması kurdun, gözünü kırpmamaya çalış şimdi - öyle gözünü çok kırpışhnrsan Hipogrif ler sana güvenmez..." Harry'nin gözleri anında sulanmaya başladı, ama onlan kapamadı. Şahgaga kocaman, sivri kafasını çevirip vahşi, turuncu gözünü Harry'ye dikti. "İşte böyle," dedi Hagrid. "İşte böyle, Harry... şimdi eğil..." Harry, Şahgaga'ya ensesini açmak fikrinden pek hoşlanmamıştı, ama kendisine söyleneni yaptı. Hafifçe eğildi ve gözlerini kaldırıp yukarı baktı. Hipogrif hâlâ tepesinde durmuş ona bakıyordu. Kıpırdamıyordu. "Uf," dedi Hagrid, endişeli bir sesle. "Pekâlâ - şimdi geri çekil Harry, yavaş yavaş -" 138 Ama o anda Harr/yi çok şaşırtan bir şey oldu ve Hipogrif birden pullu ön dizlerini kınp eğildi, şüphesiz selam veriyordu. "Afferim, Harry!" dedi Hagrid coşkuyla. 'Tamam -şimdi ona dokunabilirsin! Gagasını okşa, hadi durma!" Aslında dönüp gitmenin kendisinin daha hayrına olacağını düşünen Harry, ağır ağır Hipogrif e yaklaştı ve elini uzattı. Gagasını birkaç kez okşayınca Hipogrif bundan hoşlanıyormuş gibi tembel tembel gözlerini kapadı. Herkes alkışladı, yani çok büyük düş kırıklığına uğramış görünen Malfoy, Crabbe ve Göyle hariç herkes. "Pekâlâ, Harry," dedi Hagrid, "sanırım ona binmene izin verebilir!" Bu iş Harry'nin beklediğinden çok ileri gitmişti. Süpürgeye binmeye alışıktı; ama bir Hipogrif e binmenin aynı şey olacağından pek emin değildi. "Şuradan tırmanıyorsun, tam kanat ekleminin arkasından," dedi Hagrid. "Dikkat et de tüylerinden birini koparma, hiç hoşuna gitmez..." Harry ayağını Şahgaga'nın kanadının üstüne koydu ve kendini kaldırıp sırtına bindi. Şahgaga ayağa kalktı. Harry nereye tutunacağını bilemiyordu; önündeki her yer tüyle kaplıydı. "Haydi bakalım!" diye kükredi Hagrid, Hipogrif in sağrısını tokatlayarak. Harry'nin her iki yanındaki dört metrelik kanatlar aniden açıldı; Hipogrif havalanmadan önce Harry can havliyle onu boynundan yakaladı. Bunun süpürgeye 139 binmekle hiç alakası yoktu ve Harry hangisini tercih ettiğine karar vermekte hiç zorluk çekmedi; Hipogrif in kanatlan her iki yanında rahatsız edici bir şekilde çırpılıyor, bacaklarının altına sürtünüp düşecekmiş hissine kapılmasına yol açıyordu; parlak tüyler parmaklarının altından kayıyordu, ama onlara daha sıkı tutunmaya cesaret edemiyordu; Nimbus İki Bin'inin yumuşak hareketi yerine şimdi kendini, Hipogrif in kanat çırpışla-nyla birlikte sağnsı alçalıp yükseldikçe bir ileri bir geri sallanır halde bulmuştu. Şahgaga ona padokun etrafında bir tur attırdıktan sonra inişe geçti; Harry'nin en çok korktuğu kısımdı bu; Hipogrif in yumuşak boynu eğilirken kendini geriye verdi, sanki boynun üstünden kayıp düşecekmiş gibiydi; sonra dört uyumsuz ayak güm diye yere konarken tutunmayı zar zor becererek kendini yine doğrulttu. "Çok güzel, Harry!" diye kükredi Hagrid. Malfoy, Crabbe ve Goyle hariç herkes bağırıp alkışlıyordu. "Peki, şimdi kim denemek istiyor?" Sınıftaki diğer öğrenciler Harry'nin başarısından cesaret almıştı, ihtiyatla padokun çitine tırmandılar. Hagrid, Hipogrif leri birer birer çözdü ve az sonra padokun her tarafı gergin bir şekilde eğilip selam veren insanlarla doldu. Neville sürekli kendininkinden kaçıyordu, Hipogrif dizlerini kırmak istemiyor gibiydi. Harry izlerken, Ron ve Hermione kestane rengi olanla deneme yaptılar. Şahgaga'yı Malfoy, Crabbe ve Goyle devralmışlar- 140 di. Malfoy'un önünde eğilmişti, şimdi Malfoy tepeden bakan bir ifadeyle onun gagasını okşuyordu. "Çok kolaymış," dedi Malfoy bezgin bezgin. Harry duyabilsin diye yüksek sesle konuşuyordu. "Biliyordum kolay olduğunu, Potter yapabildiğine göre... Eminim sen hiç tehlikeli değilsindir, değil mi?" dedi Hipog-rif e. "Değil mi, seni çirkin, koca havyan?" Çelik pençeler şimşek gibi çaktı; Malfoy tiz bir çığlık attı, az sonra Hagrid ona ulaşabilmek için Şahgaga'ya tasmasını geçirmeye çalışıyordu. Malfoy yerde kıvrılmış yatıyor, cüppesi yavaş yavaş kana bulanıyordu. "Ölüyorum!" diye feryat etti Malfoy, sınıf panik içindeydi. "Ölüyorum, şu halime bakın! Beni öldürdü!" "Ölmüyorsun!" dedi Hagrid. Bembeyaz kesilmişti. "Biri bana yardım etsin - onu buradan çıkarmalıyız -" Hagrid, Malfoy'u kolayca kaldırırken Hermione kapıyı açmaya koştu. Çıkarlarken Harry, Malfoy'un kolunda uzun ve derin bir kesik olduğunu gördü; akan kan çimin üstüne saçılıyordu ve Hagrid onunla yokuş yukarı, şatoya doğru koşuyordu. Sihirli Yaratıkların Bakımı sınıfı çok sarsılmış bir şekilde, ağır adımlarla arkadan geliyordu. Slytherin'lerin hepsi Hagrid hakkında atıp tutuyordu "Onu derhal postalamahlar!" de ü Pansy Parkin-son, gözleri yaşlı bir halde. "Malfoy'un hatasıydı!" diye çıkıştı Dean Thomas. Crabbe ve Goyle tehdit edercesine kaslarını esnettiler. Sınıf taş basamakları çıkıp bomboş Giriş Salonu'na girdi. 141 Pansy, "Ben gidip iyi olup olmadığına bakacağım," dedi, mermer merdivenleri koşarak çıkarken hepsi ona baktı. Hâlâ Hagrid hakkında homurdanıp duran Slytherin'ler, zindandaki ortak salonlarının yolunu tuttular; Harry, Ron ve Hermione ise yukarı, Gryffindor Kulesi'ne doğru yola koyuldu. "İyileşecek mi sence?" dedi Hermione tedirgin tedirgin. "Tabii, Madam Pomfrey kesikleri bir saniyede tedavi edebilir," dedi Harry. Başhemşire onun bu kesikten çok daha kötü sakatlıklarını tedavi etmişti. "Ama Hagrid'in ilk dersinde böyle bir şey olması çok kötü, öyle değil mi?" dedi Ron, endişeli bir sesle. "Malfoy'un işleri mahvedeceğinden her zaman emin olabilirsin..." Akşam yemeği vaktinde Büyük Salon'a ilk inenler arasındaydılar. Hagrid'i görmeyi umuyorlardı, ama orada değildi. "Onu kovmazlar, değil mi?" dedi Hermione kaygıyla. Etli pudingine hiç dokunmamıştı. "Kovmasalar iyi ederler/' dedi Ron, o da yemiyor-du. Harry, Slytherin masasını seyrediyordu. Crabbe ve Goyle'un da dahil olduğu büyük bir grup bir araya gelmiş, hararetle konuşuyordu. Harry onların Malfoy'un nasıl yaralandığının öyküsünü kendilerine göre uyarladıklarından emindi. "Eh, ilginç bir ilk gün olmadığını söyleyemezsiniz," dedi Ron kasvetle. 142 Yemekten sonra kalabalık Gryffindor ortak salonuna çıktılar ve Profesör McGonagall'm verdiği ödevi yapmaya çalıştılar, ama üçü de sürekli kulenin penceresinden dışarı dalıp dalıp gidiyordu. "Hagrid'in penceresinde ışık var," dedi Harry birden. Ron saatine baktı. "Acele edersek gidip onu görebiliriz, saat hâlâ erken..." "Bilemiyorum," dedi Hermione tereddütle. Harry onun kendisine baktığını gördü. "Okul arazisinde yürümeme izin var herhalde," dedi iğneleyici bir şekilde. "Sirrus Black buradaki Ruh Emici'leri geçmedi daha, değil mi?" Böylece eşyalannı kaldırdılar ve portre deliğinden çıkıp ön kapının yolunu tuttular. Kimseyle karşılaşmadıklarına memnundular, çünkü bu saatte dışarıda olmalarına izin verilip verilmediğinden tam olarak emin değildiler. Çim '''âlâ ıslaktı ve alacakaranlıkta neredeyse siyah görünüyordu. Hagrid'in kulübesine ulaştıklarında kapıyı çaldılar, içeriden bir ses gürledi: "Geliyorum." Hagrid, zımparalanmış tahta masasında, sırtında bir gömlekle oturuyordu, zağar Fang başını onun kucağına koymuştu. Tek bakışta Hagrid'in epey içmiş olduğunu anladılar; önünde neredeyse kova büyüklüğünde kurşuni bir maşrapa vardı ve onları odaklamakta zorluk çekiyormuş gibiydi. Kim olduklarını anlar anlamaz, "Galiba bir rekor 143 bu/' dedi sesi çatlayarak. "Daha önce sadece bir gün dayanan bir öğretmen olduğunu sanmıyorum." "Atılmadın herhalde, Hagrid!" dedi Hermione, soluğunu tutarak. "Daha değil/' dedi Hagrid perişan bir halde, artık maşrapasında ne varsa koca bir yudum alarak. "Ama Maiıoy'a olanlardan sonra an meselesi, ha?" "Durumu nasıl?" dedi Ron, otururlarken. "Ciddi değil, değil mi?" "Madam Pomfrey onu elinden geldiğince iyileştirdi," dedi Hagrid cansız bir sesle, "ama hâlâ acı çektiğim söylüyor... bandaj sardılar... inliyor..." "Numara yapıyor," dedi Harry hemen. "Madam Pomfrey her şQyi düzeltebilir. Geçen yıl benim kemiklerimin yarısını yeniden çıkardı. Ama emin olun, Malfoy bu durumun etinden sütünden faydalanacaktır." "Tabii, okul yönetim kurulu üyelerine söylendi durum," dedi Hagrid perişan bir sesle. "İşi çok büyük tuttuğumu düşünüyorlar. Hipogrif leri sonraya bırakmalıy-mışım... Pıtırkurt'larla falan başlamalıymışım... iyi bir ilk ders olur diye düşündüydüm.. hepsi benim suçum..." "Hepsi Mfl//oy'un suçu, Hagrid!" dedi Hermione ciddi bir ses tonuyla. "Biz şahidiz," dedi Harry. "Sen Hipogrif lerin onlara hakaret edilirse saldıracaklarını söyledin. Dinleme-diyse bu Malfo/un sorunu. Biz Dumbledore'a işin aslını anlatırız." "Evet, üzülme Hagrid, biz seni destekleriz," dedi Ron. 144 Hagrid'in böcek karası gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Harry ile Ron'u sıkı sıkı, kemiklerini kıra-cakmış gibi kucakladı. "Bence yeterince içmişsin, Hagrid/' dedi Hermione kararlı bir sesle. Maşrapayı masadan aldı ve dışarı çıkıp boşalttı. "Eh, galiba h'aklı," dedi Hagrid, Harry ile Ron'u bıraktı. Kaburgalarım sıvazlayıp, sendeleyerek gerilediler. Hagrid büyük bir çabayla iskemlesinden kalktı ve Hermione'nin peşinden dışarı çıktı. Büyük bir şapırtı duyuldu. "O ses neydi?" dedi Harry, tedirgin bir halde. Hermione elinde boş maşrapayla dönmüştü. "Kafasını su fıçısına soktu," dedi Hermione, maşrapayı ortalıktan kaldırarak. Hagrid geri geldi. Uzun saçı ve sakalı sırılsıklamdı, gözlerindeki suyu silmekle meşguldü. "Böyle daha iyi," dedi, kafasını bir köpek gibi sallayıp hepsini ıslatarak. "Bakın, gelip beni görmekle büyük iyilik ettiniz, ben gerçekten -" Hagrid birden kalakaldı, Harry'ye sanki onun orada olduğunu yeni fark etmiş gibi bakıyordu. "SEN NE YAPTIĞINI SANIYORSUN, HA?" diye kükredi. O kadar ani olmuştu ki bu, yerlerinden yarım metre sıçradılar. "KARANLIK BASINCA ORTALIKTA DOLAŞMAMAN GEREKİYOR, HARRY! YA SİZ İKİNİZ! NASIL İZİN VERİRSİNİZ ONA!" Hagrid, Harry'nin üstüne doğru yürüdü, onu kolundan yakaladı ve çekerek kapıya götürdü. 145 "Yürüyün!" dedi kızgın bir sesle. "Hepinizi okula geri götürüyorum, bir daha da karanlık bastıktan sonra ortalıkta dolaştığınızı görmeyeyim, Buna değmem ben!" 146 |
YEDİNCİ BOLUM
Gardıroptaki Böcürt Malfoy ancak perşembe günü öğleden sonra, Slytherin'ler ve Gryffindor'lar iki saatlik İksir dersinin yansına gelmişken sınıfta göründü. Bandajlı kolu askıda, kasıla kasıla zindana girdi. Harry'ye göre, korkunç bir muharebeden geriye kalmış son kahraman pozu takınıyordu. Pansy Parkinson, "Nasıl, Draco?" diye sordu. "Çok aayor mu?" "Evet," dedi Malfoy, yiğitçe yüzünü buruşturarak. Ama Harry onun, Pansy başını çevirince Crabbe ve Goyle'a göz kırptığını gördü. Profesör Snape tembel tembel, "Otur yerine, otur," dedi. Harry ve Ron birbirlerine bakıp yüzlerini ekşittiler. Onlar geç kalmış olsa Snape "otur yerine" demez, ceza verirdi. Ama Malfoy, Snape'in derslerinde ne yapsa paçayı sıyırmayı başarmıştı. Snape, Slytherin binasının Saşkanı'ydı ve genellikle kendi öğrencilerini kayınrdı. Bugün yeni bir iksir yapıyorlardı, bir Ufalma İksiri. 147 -Malfoy kazanını hemencecik Harry ile Ron'un yanına kurdu, malzemelerini aynı masada hazırlıyorlardı. "Efendim," diye seslendi Malfoy, "efendim, bu papatya köklerini kesmek için yardıma ihtiyacım var, çünkü kolum -" Snape başını kaldırmadan, ""Afeasley," dedi, "Malfoy'un köklerini onun için keşi ve'." Ron'un yüzü tuğla kırmızısı bir -onk aldı. Malfo/a, "Kolunda hiçbir şey /ek," dedi, tıslar gibi. Malfoy, masanın karşısından ör a marifet yapmış gibi sırıttı. "Weasley, Profesör Snape'in ne dediğini duydun, kes şu kökleri." Ron bıçağını kavradı, Malfo/uıı köklerini önüne çekti ve onları rasgele kesmeye başladı Sonunda hepsi farklı boyda oldu. Malfoy canından bezmiş gibi, "Profesör," dedi, "Weasley köklerimi kullanılmaz hale getiriyor, efendim." Snape masalarına yaklaştı, kemerli burnunun üstünden köklere baktı, sonra uzun, yağlı siyan saçlarının altından Ron'a pis pis gülümsedi. "Malfo/la köklerini değiştir, Weasley." "Ama efendim -!" Ron son çeyrek saati, kendi köklerini özenle, tamı tamına eşit boyda keserek geçirmişti. Snape en tehlikeli sesiyle, "Şimdi," dedi. Ron güzel güzel kesilmiş kendi köklerini masanın 148 öbür yanına, Malfoy'a doğru itti, sonra da bıçağını yeniden eline aldı. "Efendim, bir de bu Büzüşmüşincir'in soyulması gerek," dedi Malfoy. Sesinde melun bir keyif seziliyordu. Snape, daima ve sadece ona ayırdığı nefret dolu bakışını Harry'ye çevirerek, "Fotter, Malfoy'un Büzüşmü-şincir'ini sen soyabilirsin," dedi. Harry, Malfoy'un Büzüşmüşincir'ini aldı. Ron ise şimdi kullanmak zorunda olduğu köklerin uğradığı hasan onarmaya çalışıyordu. Karry, Büzüşmüşincir'i elinden geldiğince çabuk soydu ve hiçbir şey demeden masanın öbür yanına, Malfoy'a attı. Malfoy'un ağzı şimdi iyiden iyiye kulaklarına varmıştı. Yavaşça, "Dostunuz Hagrid'i son zamanlarda gördünüz mü?" diye sordu. Ron, kesik kesik, kafasını kaldırmadan, "Senin üstüne vazife değil," dedi. "Korkarım uzun süre öğretmenlik yapamayacak," dedi Malfoy, sesinde sahte bir üzüntüyle. "Babam yaralanmamdan hiç memnun kalmadı -" "Konuşmaya devam et de, Malfoy, ben sana sahiden yaralanmak nasıl olurmuş göstereyim," diye hırladı Ron. "- okul yönetim kuruluna şikâyet etti. Sihir Bakan-lığı'na da. Babamın çok nüfuzu vrrdır, biliyorsunuz. Ve bunun gibi kalıcı bir yaralanma -' abartılı, sahte bir şekilde içini çekti, "kim bilir kolum «rtık eskisi gibi olacak mı hiç?" 149 Eli öfkeyle titrediği için yanlışlıkla ölü bir tırtılın kafasını kesen Harry, "Demek bunun için numara yapıyorsun?" dedi. "Hagrid'i kovdurabümek için." "Eh," dedi Malfoy, sesini fısıltı düzeyine indirerek, "kısmen, Potter. Ama başka faydaları da olacak. Weas-ley, tırtıllarımı benim için dilimle." Birkaç kazan ötede, Nevüle'in başı derde girmişti. Neville her İksir dersinde darmadağın olurdu; en kötü dersiydi, Profesör Snape'e duyduğu büyük korku da her şeyi on kat beter hale getiriyordu. Parlak bir asit yeşili olması gereken iksiri sonuçta - 'Turuncu, Longbottom," dedi Snape, iksirin bir kısmını kepçeyle alıp herkes görebilsin diye yeniden kazana dökerek. "Turuncu. Söyle bana, çocuk, o kalın kafana tek bir şey bile girmiyor mu? Hiçbir kuşkuya yer açmayacak şekilde, sadece bir fare dalağı yeterli dediğimi duymadın mı? Bir parça sülük sıvısının yeterli olacağını açıkça belirtmedim mi? Senin anlayabilmeni sağlamak için ne yapmalıyım, Longbottom?" Neville pespembe olmuştu, titriyordu. Ağladı ağlayacak bir hali vardı. "Lütfen, efendim," dedi Hermione, "lütfen, Neville'e düzeltmesi için yardımcı olabilirim -" "Sizden gösteriş yapmanızı istediğimi hatırlamıyorum, Miss Granger," dedi Snape soğuk soğuk. Hermione de Neville gibi pembeleşti. "Longbottom, bu dersin sonunda iksirinin birkaç damlasını kurbağana vereceksin, hep birlikte neler olacağını göreceğiz. Belki de bu durum seni işini doğru dürüst yapmaya teşvik eder." 150 Snape, Neville'i korkudan soluğu kesilmiş halde bırakarak onun yanından ayrıldı. Neville, Hermione'ye dönüp, "Bana yardım et!" diye inledi. "Hey, Harry," dedi Seamus Finnigan, Harry'nin pirinç ölçeklerini ödünç almak için eğilirken, "duydun mu? Bu sabahki Gelecek Postası'nda - Sirius Black'in görüldüğünü sanıyorlar." "Merde?" dedi Harry ve Ron hemen. Masanın öbür yanında Ma] f oy başım kaldırdı, dikkatle dinlemeye koyuldu. "Buradan çok uzakta değil," dedi Seamus, heyecanlı görünüyordu. "Onu bir Muggle görmüş. Tabii meseleyi pek kavrayamamış. Muggle'lar onu sıradan bir suçlu sanıyor, değil mi? Kadın özel telefon hattını aramış. Sihir Bakanlığı'ndaküer oraya varana kadar Sirius toz olmuş." Ron, "Buradan çok uzakta değil..." diye tekrarladı, anlamlı anlamlı Harry'ye bakıyordu. Geri dönünce Malfoy'un da can kulağıyla dinlediğini gördü. "N'oldu, Malfoy? Soyulacak başka bir şey mi var?" Ama Malfoy'un gözleri kötü kötü parlıyordu ve Harry'nin üstüne dikilmişti. Masaya yaslandı. "Black'i tek başına yakalamayı mı düşünüycvsun, Potter?" "Evet, öyle," dedi Harry, baştan savarcasına. Malfoy'un ince ağzı hain bir gülümsemeyle bükülüyordu. Alçak sesle, "Tabii, ben olsam," dedi, "çoktan bir 151 şeyler yapmış olurdum. İyi bir çocuk gibi okulda kalmazdım, dışarıda, onu arıyor olurdum." Ron kaba bir tavırla, "Sen ne diyorsun, Malfoy?" diye sordu. "Bilmiyor musun, Potter?" diye soludu Malfoy, soluk gözleri kısılmıştı. "Neyi?" Malfoy alçak sesle, alaylı alaylı güldü. "Belki de kelleni tehlikeye atmak istemiyorsundur. İşi Ruh Emiciler'e bırakmak istiyorsun, öyle mi? Oysa ben olsam, intikam isterdim. Onu kendim yakalamak isterdim." Tam Harry öfkeyle, "Ne diyorsun sen?" derken, Sna-pe seslendi: "Şimdi malzemeleri katmayı bitirmiş olmanız gerek. Bu iksirin içilmeden önce kaynaması gerekiyor. O kaynarken ortalığı toplayın, sonra da Longbot-tom'ınkini deneyelim..." Crabbe ve Goyle, kan ter içindeki Neville'in iksirini telaşla karıştırmasına bakarak açık açık güldüler. Her-mione, Snape görmesip diye ona ağzının kenarıyla talimat veriyordu, harry ve Ron kullanmadıkları malzemeleri kaldırdılar, ellerini ve kepçelerini yıkamak için köşedeki taş lavaboya gittiler. Harry bir heykelin ağzından akan buz gibi basınçlı suyun altına ellerini tutarken, Ron'a, "Malfoy ne demek istedi?" diye mırıldandı. "Black'ten niye intikam almak isteyeyim ki? Bana hiç bir şey yapmadı— yani şimdilik." Ron hiddetle, "Uyduruyor," dedi, "sana aptalca bir şeyler yaptırmaya çalışıyor..." 152 Dersin sonu yaklaşmıştı, Snape uzun adımlarla, kazanının başına sinmiş Neville'in yanına gitti. Kara gözleri parıldayarak, "Herkes buraya toplansın," dedi, "ve Longbottom'ın kurbağasının başına gelenleri izlesin. Eğer bir Ufalma İksiri yapmayı başardıy-sa, kurbağası küçülüp kurbağa yavrusu olacak. Eğer yanlış yaptıysa, ki bundan eminim, zehirlenecek." Gryffindor'lar korku içinde izlediler. Slytherin'ler heyecanlanmış görünüyorlardı. Snape kurbağa Trevor'ı sol eline aldı, Neville'in artık yeşil bir renge bürünmüş iksirine küçük bir kaşık soktu. Trevor'ın boğazından aşağı birkaç damla damlattı. Bir an derin bir sessizlik hâkim oldu, bu arada Tre-vor yutkundu. Sonra küçük bir pof sesi duyuldu ve Tre-vor bir kurbağa yavrusu olarak Snape'in avucunda debelenmeye başladı. Gryffindor'lar alkışlamaya koyuldular. Bozulmuş görünen Snape, cüppesinin cebinden küçük bir şişe çıkardı, kurbağanın tepesine birkaç damla döktü. Trevor birden esk^' <*ibi yetişkin bir kurbağa oldu. Snape, "Gryffindor'dan beş puan siliyorum," dedi, herkesin yüzündeki tebessüm de silindi. "Size ona yardım etmeyin demiştim, Miss Granger. Ders bitmiştir." Harry, Ron ve Hermione, Giriş Salonu'na giden merdivenleri tırmandılar. Harry hâlâ Malfo/un söylediklerini düşünürken, Ron da Snape'e kızıp köpürmek-le meşguldü. "İksir doğru yapılmış diye Gryffindor'dan beş puan 153 silmek, ha! Niye yalan söylemedin, Hermione? Neville tek başına yaptı diyebilirdin." Hermione cevap vermedi. Ron etrafına bakındı. "Nerdebu?" Harry de döndü. Artık merdivenlerin tepesine varmışlardı. Büyük Salon'da yemeğe giden sınıfın geri kalanının yanlarından geçişini izlediler. Ron kaşlarını çatarak, "Şuracıkta, yanı başımı/day-dı," dedi. Crabbe ile Goyle'un arasında yürüyen Malfoy yanlarından geçti. Harry'ye pis pis sırıttı ve gözden kayboldu. "İşte orda," dedi Harry. Hermione, soluğu biraz kesilmiş halde aceleyle merdivenlerden çıkıyordu. Bir eliyle sıkı sıkı çantasını tutmuştu, diğeriyle cüppesinin içine bir şeyi sokuşturuyor gibiydi. "Nasıl yaptın bunu?" diye sordu Ron. "Neyi?" dedi, yanlarına gelen Hermione. "Bir an .önce hemen arkamızdaydın, bir an sonra ise merdivenlerin altında." "Ne?" Hermione'nin biraz kafası karışmış gibiydi. "Ah - bir şey almak için geri gitmek zorunda kaldım. Ah, hayır-" Hermione'nin çantasında bir dikiş patlamıştı. Harry buna şaşmadı. Çantanın on taneden çok, kocaman ve ağır kitapla ağzına kadar dolu olduğunu görebiliyordu. Ron, "Bunların hepsini niye yanında taşıyorsun ki?" diye sordu. 154 Hermione soluk soluğa, "Kaç ders alıyorum, biliyorsunuz," dedi. "Şunları benim için tutabilir misin?" "Ama -" Ron eline tutuşturulan kitapları çevirmiş, kapaklarına bakıyordu - "bugün bu derslerin hiçbiri yok ki. Öğleden sonra sadece Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'ya gireceğiz." "Ah, evet," dedi Hermione, aklı başka yerdeymiş gibi, ama yine de kitapları çantasına tıktı. "Umarım yemekte iyi bir şeyler vardır, açlıktan ölüyorum." Sonra da Büyük Salon'a doğru yürüyüp gitti. Ron, Harr/ye, "Sana da Hermione bizden bir şeyler saklıyormuş gibi geliyor mu?" diye sordu. İlk Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersine geldiklerinde, Profesör Lupin ortalarda yoktu. Hepsi oturup kitaplarını, tüy kalemlerini, parşömen tomarlarını çıkardı. Sonunda Lupin odaya girdiğinde, aralarında konuşuyorlardı. Lupin belli belirsiz gülümsedi ve eski püskü çantasını öğretmen masasının üstüne koydu. Her zamanki gibi pejmürdeydi, ama trende olduğundan daha sağlıklı görünüyordu. Sanki arada birkaç iyi yemek yemiş gibiydi. "İyi günler," dedi. "Lütfen kitaplarınızı kaldırıp çantalarınıza koyar mısınız? Bugünkü dersimiz, uygulamalı bir ders olacak. Sadece asalarınıza ihtiyacınız var." Öğrenciler kitaplarını kaldırırken kimi birbirine 155 merakla baktı. Daha önce hiç uygulamalı bir Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersi yapmamışlardı. Tabii geçen yılki hocalarının sınıfa bir kafes dolusu cinperi getirip ortaya saldığı o unutulmaz dersi saymazsanız. Herkes hazır olunca, "Peki öyleyse," dedi Profesör Lupin. "Lütfen beni izler misiniz." Hem şaşıran, hem meraklanan sınıf ayağa kalktı, derslikten çıkan Profesör Lupin'i izlediler. Profesör onların önüne düşüp ıssız bir koridordan geçti Köşeyi dönünce hortlak Peeves'i gördüler. Havada tep üstü uçar gibi durmuş, en yakındaki anahtar deliğini çi. ^tle tıkıyordu. Peeves, Profesör Lupin yarım metre kadar Stesine gelmeden başını kaldırmadı, sonra kıvrık tırnaklı yağını oynatarak şarkı söylemeye başladı. "Deli lüleli Lupin," diye şakıdı Peeves. "Deli leli Lupin, deli lüleli Lupin -" Hemen hemen her zamanki kadar kaba ve başa çıkılmaz görünen Peeves genelde öğretmenlere biraz saygı gösterirdi. Herkes bir anda dönüp Profesör Lupin'e baktı, buna ne tepki göstereceğini merak ediyorlardı. Onun hâlâ gülümsemekte olduğunu görünce şaşırdılar. Tatlı tatlı, "Ben senin yerinde olsam çikleti o anahtar deliğinden çıkarırdım, Peeves," dedi. "Yoksa Mr Filch süpürgelerini içeri koyamaz." Filch, Hogwarts'ın hademesiydi. Öğrencilere ve, evet, Peeves'e karşı da sürekli savaş ilan etmiş, kötü huylu, başarısız bir büyücü. Ne var ki, Peeves, Profesör Lupin'in dediklerine aldırmadı. Dilini dudaklarının 156 arasından çıkarıp hızla üfleyerek tükürüklü bir pırrrt sesi çıkarmakla yetindi. Profesör Lupin hafifçe içini çekti ve asasını çıkardı. Omzunun üstünden sınıfa, "Bu, yararlı küçük bir büyüdür," dedi. "Lütfen dikkatle bakın." Asasını omuz hizasına kaldırdı ve, "Waddiwasi!" diyerek Peeves'e doğrulttu. Çiklet kurşun hızıyla anahtar deliğinden fırlayıp dosdoğru Peeves'in sol burun deliğine daldı. Peeves tepe üstü dönüp düzeldi ve lanet ederek hızla uzaklaştı. Dean Thomas hayret içinde, "Süperdi, efendim!" dedi. 'Teşekkür ederim, Dean," dedi Profesör Lupin, asasını ortadan kaldırarak. "Devam edelim mi?" Yeniden yola düştüler, öğrenciler pejmürde Profesör Lupin'i artan bir saygıyla süzüyorlardı. Onlan ikinci bir koridordan geçirdi ve öğretmenler odasının tam önünde durdu. "İçeri buyurun," dedi kapıyı açıp yana çekilerek. Eski, dağınık iskemlelerle dolu, uzun, duvarları ahşap kaplamalı bir oda olan öğretmenler odasında, bir öğretmen hariç, kimse yoktu. Profesör Snape alçak bir koltukta oturuyordu, sınıf içeri girerken dönüp baktı. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu, ağzının kenannda pis ve alaylı bir gülüş vardı. Profesör Lupin içeri girip kapıyı kapamaya kalkışınca Snape, "Açık bırak, Lupin" dedi. "Buna tanık olmamayı tercih ederim." Ayağa kalktı, kara cüppesi arkasında dalgalanarak sınıfın yanından geçti. Kapıya gelince olduğu yerde döndü ve, "Herhal- 157 de seni uyaran olmamıştır, Lupin" dedi. "Ama bu sınıfta Neville Longbottom var. Ona zor bir şeyi emanet etmemeni tavsiye ederim. Tabii, Miss Granger kulağına talimatlarım fısıldamıyorsa." Neville kıpkırmızı oldu. Harry ise gözlerinden ateşler saçarak Snape'e baktı. Kendi sınıfında Neville'e zorbalık etmesi bile yeterince kötüyken, şimdi de kalkmış başka öğretmenlerin önünde aynı şeyi yapıyordu. Profesör Lupin kaşlarını kaldırdı. "Operasyonun ilk aşamasında bana Neville'in yardımcı olacağını umuyordum," dedi, "ve eminim hayran olunacak bir performans gösterecek." Neville'in yüzü, böyle bir şey mümkünse eğer, daha da kızardı. Snape dudak büktü, sonra da kapıyı çarparak çıkıp gitti. Profesör Lupin, eliyle sınıfı odanın ucuna doğru çağırarak, "Şimdi," dedi. Burada öğretmenlerin yedek cüppelerini bulundurdukları eski bir gardıroptan başka bir şey yoktu. Profesör Lupin yanına gidince, gardırop birden yalpalayıp duvara çarptı. Çocuklardan kimi korkuyla geriye atlarken, Profesör Lupin sükûnetle, "Kaygılanacak bir şey yok," dedi. "Orada bir Böcürt var." Çoğuna göre bu kaygılanacak bir şeydi, oysa. Neville, Profesör Lupin'e dehşet dolu bir bakış attı, Se-amus Finnigan ise zangırdamaya başlamış kapı topuzunu endişeyle süzdü. "Böcürt'ler karanlık, kapalı yerleri severler," dedi Profesör Lupin. "Gardıropları, yatakların altındaki boş- 158 lukları, lavaboların altındaki dolapları - bir keresinde birinin sarkaçlı, büyük bir saat içine saklandığını bile görmüştüm. BM Böcürt ise buraya dün öğleden sonra geldi. Ben de, acaba üçüncü sınıflara uygulama yapmam için öğretmenler burayı bana bırakır mı diye Müdür7 e sordum. "O zaman, kendimize soracağımız ilk soru şu: Böcürt nedir?" Hermione elini kaldırdı. "Bir biçim değiştiricidir," dedi. "Bizi en fazla neyin korkutacağını düşünüyorsa onun biçimine bürünür." Profesör Lupin, "Ben bile daha iyi anlatamazdım," dedi, Hermione ışıldadı. "Öyleyse karanlıkta oturan Böcürt henüz bir biçime bürünmüş değil. Kapının öbür yanındaki kişiyi en fazla neyin korkutacağını bilmiyor. Tek başına olduğu vakit bir Böcürt'ün neye benzediğini kimse bilmez. Ama ben onu dışarı çıkardığım anda, her birimizin en çok korktuğu şey olacak. "Yani," dedi Profesör Lupin, Neville'in korkudan ağzından biraz tükürük saçmaya başlamasını görmezlikten gelerek, "daha başlamadan Böcürt'e karşı büyük bir avantajımız var. Ne olduğunu fark ettin mi, Harry?" Elini kaldırmış, ayaklarının üzerinde yaylanan Hermione yanındayken bir soruya cevap vermek çok cesaret kinci bir işti ama, Harry yine de şansını denedi. "Şey - çok kalabalık olduğumuz için hangi biçime bürüneceğini bilemez de ondan mı?" "Tam dediğin gibi," dedi Profesör Lupin, Hermione de biraz düş kırıklığına uğramış görünerek elini İndir-159 di. "Bir Böcürt'le başa çıkmak için yanınızda birilerinin olması her zaman en iyisidir. Aklı karışır. Ne olmalı acaba, başsız bir ceset mi, et yiyen bir sümüklüböcek mi? Bir seferinde bir Böcürt'ün tam da bu hatayı işlediğini görmüştüm - aynı anda iki kişiyi birden korkutmaya çalıştı, yan yarıya sümüklüböceğe dönüştü. Doğrusu, hiç de korkutucu değil. "Bir Böcürt'ü püskürten büyü basittir, ama zihin gücü gerektirir. Anlıyorsunuz ya, Böcürt'lerin işini asıl bitiren şey kahkahadır. Yapmanız gereken, onu eğlenceli bulacağınız bir biçime bürünmeye zorlamaktır. "Büyüyü önce asasız deneyeceğiz. Arkamdan tekrarlayın, lütfen... riddikulus\" Sınıf hep bir ağızdan, "Riddikulus!" dedi. "İyi. Çok iyi. Ama korkanm bu kolay bölümüydü. Çünkü bu kelime tek başına yeterli değil. İşte sen de bu noktada devreye giriyorsun, Neville." Gardırop yeniden sarsıldı, ama idama gidiyormuş gibi öne çıkan Neville ondan fazla sarsılıyordu. "Şimdi, Neville," dedi Profesör Lupin. "Önce şunu sorayım: Seni dünyada en çok korkutan şey nedir dersin?" Neville'in dudakları kıpırdadı, ama ses çıkmadı. Profesör Lupin neşeyle, "Pardon, Neville, duyamadım," dedi. Neville, sanki birisi ona yardım etsin diye yalvan-yormuş gibi, çaresizce etrafına bakındı. Sonra da zar zor duyulan bir sesle, adeta fısıldayarak, "Profesör Sna-pe," dedi. 160 Hemen hemen herkes güldü. Hatta Neville bile özür dilercesine sırıttı. Ancak Profesör Lupin düşünceli görünüyordu. "Demek Profesör Snape... hımmm... Neville, sanırım ninenle birlikte oturuyorsun, değil mi?" "Şey - evet," dedi Neville, tedirgin bir şekilde. "Ama - Böcürt'ün ona dönüşmesini de istemiyorum." "Hayır, hayır, beni yanlış anladın," dedi Profesör Lupin. Şimdi gülümsüyordu. "Acaba bize ninenin genelde ne tür şeyler giydiğini söyleyebilir misin?" Neville şaşırmış göründü, ama cevap da verdi: "Eh... hep aynı şapkayı giyer. Yüksek bir şapka, tepesinde de doldurulmuş bir akbaba var. Ve. uzun bir elbise... normalde, yeşil... bazen de tilki kürkünden bir eşarp." "Peki ya çanta?" diye tüyo verdi Profesör Lupin. "Büyük, kırmızı bir çanta," dedi Neville. "Tamam öyleyse... O giysileri çok canlı bir şekilde gözünün önüne getirebiliyor musun, Neville? Zihninin gözünde onları görebiliyor musun?" Neville, pek de emin olmadan, "Evet," dedi. Belli ki arkasından ne geleceğini merak ediyordu. Lupin, "Böcürt bu dolaptan dışan fırlayınca ve seni görünce, Neville," dedi, "Profesör Snape'in biçimine bürünecek. Sen de asanı kaldıracaksın - böyle - ve 'Riddikulus' diye bağıracaksın - ve ninenin giysileri üzerinde var gücünle yoğunlaşacaksın. Her şey yolunda giderse, Profesör Böcürt Snape, o yeşil elbiseyi giyip, o akbabalı şapkayı takmak ve büyük, kırmızı çantayı taşımak zorunda kalacak." 161 Herkes kahkahayı bastı. Gardırop daha da şiddetle yalpaladı. "Eğer Neville başarılı olursa, Böcürt büyük bir ihtimalle dikkatini sırayla hepimize çevirecek," dedi Profesör Lupin. "Şimdi hepinizin bir dakikanızı ayırıp sizi en fazla korkutan şeyi düşünmenizi ve ne yapıp da onu komik görünmeye zorlayacağınızı hayal etmenizi istiyorum..." Herkes sustu. Harry düşündü... Dünyada onu en çok korkutan şey neydi? Aklına önce Lord Voldemort geldi - tüm gücüne kavuşmuş bir Voldemort. Ama daha o bir Böcürt-Volde-mort'a karşı olası bir karşı saldırıyı planlamaya başlamadan, zihninin yüzeyine korkunç bir görüntü süzüldü... Çürümekte olan, ıslak ıslak ışıldayan bir el, kara bir pelerinin altına kayarca^ma sokulan bir el... görünmeyen bir ağızdan çıkan uzun, hırıltılı bir soluk... sonra insanda boğuluyormuş duygusu uyandıracak kadar içe işleyen bir soğuk... Harry ürperdi, sonra da kimsenin fark etmediğini umarak çevresine bakındı. Çoğu kişi gözlerini sıkı sıkıya yummuştu. Ron kendi kendine, "Bacaklarını kopar," diyordu. Harry onun neyi kastettiğinden emindi, çünkü Ron en çok örümceklerden korkardı. Profesör Lupin, "Herkes hazır mı?" diye sordu. Harry korkuyla sarsıldı. O hazır değildi. İnsan bir Ruh Emici'yi nasıl daha az korkunç hale getirirdi? Ama ek süre istemek de hoşuna gitmiyordu. Başka herkes evet anlamında başını sallıyor ve kollarım sıvıyordu. 162 "Neville, geriye çekileceğiz," dedi Profesör Lupin. "Önünde açık bir alan olsun, tamam mı? Bir sonrakini ben öne çıksın diye çağıracağım... Hadi bakalım, hepiniz geriye çekilin ki, Neville rahat rahat çalışsın -" Hepsi geriye, duvarların dibine çekilerek Neville'i gardırobun yanında tek başına bıraktı. Neville solgun ve korkmuş görünüyordu, ama cüppesinin kollarını sıvamıştı ve asasını hazır tutuyordu. Kendi asasını da gardırop kapısının topuzuna yöneltmiş olan Profesör Lupin, "Üçe kadar sayıyorum, Neville," dedi. "Bir - iki - üç - şimdü" Profesör Lupin'in asasının ucundan kıvılcımlar fışkırarak kapının topuzuna çarptı. Kapı bir hamlede açıldı. Kanca burunlu ve tehdit edici görünen Profesör Sna-pe dışarı çıktı, gözlerinden şimşekler çakarak Neville'e baktı. Neville geriledi, asasını kaldırdı, ağzını açtı, ama ses çıkmadı. Snape, cüppesinin içine elini atarak, onun üzerine yürüyordu. "R-r-riddikulus!" diye ciyakladı Neville. Kırbaç şakırtısı gibi bir ses duyuldu. Snape sendeledi. Sırtında uzun, dantelli bir elbise, başında da tepesinde güve yenikli bir akbabanın bulunduğu yüksek bir şapka vardı şimdi. Elinde koskocaman, kırmızı bir çanta taşıyordu. Herkes kahkahayı bastı; kafası karışan Böcürt tereddüt etti ve Profesör Lupin bağırdı: "Parvati! Öne çık!" Parvati, yüzünde kararlı bir ifadeyle, öne yürüdü. Snape ona döndü. Bir şrak sesi daha duyuldu. Şimdi 163 Snape'in yerinde kan lekeleri içinde, sargılı bir mumya duruyordu. Görmeyen yüzü Parvati'ye çevriliydi. Yavaş yavaş, ayaklarını sürüyüp kaskatı kollarını havaya kaldırarak ona doğru yürümeye başlad1. - "Riddikulus!" diye haykırdı Parvati. Sargılardan biri mumyanın ayağı dibinde çözüldü, mumyanın ayağı sargıya takıldı, yüzükoyun yere düştü, kafası yuvarlanıp gitti. "Seamus!" diye bağırdı Profesör Lupin. Seamus, Parvati'nin yanından ok gibi atıldı. Şrakl Mumyanın olduğu yerde şimdi siyah saçları yere kadar uzanan, iskelet gibi, yemyeşil suratlı bir kadın vardı - bir ölüm perisi. Ağzını ardına kadar açtı, odayı bu dünyaya ait olmayan bir ses doldurdu; Harry'nin başındaki saçları diken diken eden, uzun, iniltili bir feryat - "Riddikulus!" diye haykırdı Seamus. Ölüm perisi boğulur gibi bir ses çıkardı ve boğazını kavradı; sesi gitmişti. Şrak! Ölüm perisi şimdi döne döne kuyruğunu kovalayan bir fareye dönüşmüştü, sonra - şrak! — kayan ve kıvranan bir çıngıraklı yılan olmuştu ki - şrak! - tek, kanlı bir gözbebeğine dönüştü. "Aklı karıştı!'' diye bağırdı Lupin. "Başarıyoruz! Dean!" Dean hızla öne yürüdü. Şrak! Gözbebeği kopuk bir el oldu; el fırlayıp dönerek döşemede yengeç gibi sürünmeye koyuldu. "Riddikulus!" diye feryat etti Dean. 164 Bir çat sesi duyuldu, el bir fare kapanma sıkıştı. "Mükemmel! Sıra sende, Ron!" Ron öne fırladı. "Şrak!" Birçok kişi çığlık attı. İki metre boyunda, baştan aşağı tüylü dev bir örümcek, kıskaçlarını tehdit edici şekilde şaklatarak Ron'un üzerine yürüyordu. Harry bir an Ron'un donup kaldığını sandı. Sonra - "Riddikulus!" diye böğürdü Ron ve örümceğin bacakları yok oldu. Yuvarlanmaya başladı. Lavender Brown viyaklayarak onun önünden kaçtı ve örümcek Harry'nin ayaklan dibinde durdu. Harry asasını kaldırarak hazırlandı, ama - "Bırak!" diye bağırdı Profesör Lupin birden, hızla ilerledi. Şrak! Bacaksız örümcek yok olmuştu. Bir saniye herkes nerede olduğunu görmek için çılgınca etrafa bakındı. Sonra Lupin'in önünde gümüşi beyaz bir kürenin havada asılı olduğunu gördüler. Lupin, adeta tembelce, "Riddikulus!" dedi. Şrak! Böcürt bir karafatma olarak yere inerken, Lupin, "İleri, Neville, bitir işini!" diye bağırdı. Şrak! Snape geri dönmüştü. Bu sefer Neville, çok kararlı görünerek hamle etti. "Riddikulus!" diye bağırdı ve bir an Snape'i dantelli elbisesiyle görür gibi oldular, sonra Neville gürültüyle, "Ha!" diye güldü ve Böcürt patladı. Binlerce minik duman demetine ayrılıp kayboldu. 165 Sınıf alkışlamaya başlarken, Profesör Lupin, "Mükemmel!" diye bağırdı. "Mükemmel, Neville! Hepinize aferin. Durun bakalım... Böcürt'le uğraşan her kişi için Gryffindor'a beş puan - iki kez yaptığı için Neville'e on puan - Hermione ile Harr/ye de oeşer puan. "Ama ben hiçbir şey yapmadım ki," dedi Harry. "Sen ve Hermione dersin başında sorularımı doğru cevapladınız, Harry," dedi Lupin tatlılıkla. "Çok iyi, millet, mükemmel bir dersti. Ev ödevi olarak da, bir zahmet Böcürt bölümünü okuyup benim için özetini çıkartın... ödevler pazartesi günü veriucek. Hepsi bu kadar." Öğrenciler heyecanla konuşarak c ğretmenler odasını terk ettiler. Ancak Harry kendini hiç de keyifli hissetmiyordu. Profesör Lupin kasıtlı olarak onun Böcürt'le uğraşmasına engel olmuştu. Neden? Voksa Harry'nin trende yığıldığını gördüğü ve onun beceremeyeceğini düşündüğü için mi? Harry'nin yine kendinden geçeceğini mi sanıyordu? Ama başka kimse olayın farkında değildi. "O ölüm perisini nasıl hallettiğimi gördünüz mü?" diye bağırdı Seamus. "Ya eli?" diye bağırdı Dean, kendi elini sallayarak. "O şapkayla Snape'i?" "Ya benim mumyamı?" Lavender düşünceli düşünceli, "Acaba Profesör Lupin neden kristal toplardan korkuyor?" dedi. Çantalarını almak için sınıfa dönerlerken, Ron heyecanla, "Bu şimdiye kadar yaptığımız en iyi Karanlık 166 Sanatlara Karşı Savunma dersiydi, değil mi?" diye sordu. Hermione, "Çok iyi bir öğretmene benziyor," dedi onaylayarak. "Ama keşke ben de Böcürt'le karşı karşıya gelseydim -" "Seninki ne olurdu?" dedi Ron, kıs kıs gülerek. "On üzerinden dokuz aldığın bir ev ödevi mi?" 167 |
SEKİZİNCİ BOLÜM
Şişman Hnmm'ın Kaçışı Kısa sürede, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma çoğu kişinin en sevdiği dershaline gelmişti. Profesör Lu-pin hakkında ileri geri konuşanlar, sadece Draco Mal-foy ile onun Slytherin çetesıydi Profesör Lupin geçerken Malfoy gürültülü bir fısıltıyla, "Şunun cüppesinin haline bak," diyordu, "eski ev cinimiz gibi giyiniyor." Ama diğerleri Profesör Lupin'in cüppesinin yamalı ya da yıpranmış olmasına aldırmıyordu bile. Sonraki birkaç dersi de ilki kadar ilginç olmuştu. Böcürt'lerden sonra cincücelere benzeyen pis, küçük yaratıklar olan Kırmızı Kafa'ları incelediler. Kaa dökülen her yerde, şatoların zindanlarında ve terk edilmiş savaş alanlarındaki siperlerde pusuya yatar, kaybolanlara kısa ve kalın sopala "la vurmak için beklerlerdi. Kırmızı Kafa'lardan sonra, pullu maymunları andıran sürüngen su yaratıkları Kappa'lara geçtiler. Perdeli elleri, göllerinde her şeyden habersiz dolaşanları boğsak diye kaşmirdi. Harry bazı öbür derslerinde de aynı şekilde 168 mutlu olsa, hayatta başka bir şey istemezdi. En kötüsü İksir dersiydi. Snape bugünlerde özellikle kinci davranıyordu, kimsenin de bunun niye olduğundan şüphesi yoktu. Snape'in biçimini alan ve Neville'in, ninesinin giysilerini giydirdiği Böcürr'ün hikâyesi, okula ormnn yangını hızıyla yayılmıştı. Snape bunu komik bulmamıştı anlaşılan. Profesör Lupin'in adı geçince gözlerinde tehditkâr şimşekler çakıyordu, Neville'e eskisinden daha da fazla zorbalık ediyordu. Harry, Profesör Trelavvney'nın kuledeki boğucu odasında, eğri büğrü şekilleri ve sembolleri çözerek, Profe-sör'ün ona her bakışında yaşlarla dolan kocaman gözlerini görmezlikten gelmeye çalışarak geçirdiği saatleri de korkuyla bekler olmuştu. Profesör Trelavvney'yi sevemi-yordu, oysa sınıfından bazı öğrenciler ona yüceltme sınırlarına varan bir saygı gösteriyorlardı. Parvati Patil ve La-vender Brovvn öğlen saatlerinde Profesör Trelavvney'nin kuledeki odasını ziyareti âdet haline getirmişlerdi. Her seferinde de yüzlerinde, sinir bozacak kadar üstünlük taşıyan bir ifadeyle geri dönüyorlardı, başkalarının bilmedikleri şeyleri biliyorlarmış gibi. Harry'den söz ederken kısık sesle konuşmaya da başlamışlardı, o sanki ölüm döşeğinde yatıyormuş gibi bir halleri vardı. Hareketli ilk derkten sonra aşırı derecede sıkıcı bir hal alan Sihirli Yaratıkların Bakımı'nı ise aslında kimse sevmiyordu. Hagrid kendine güvenini kaybetmiş gibiydi. Şimdilik birçok dersi, muhtemelen dünyanın en sıkıcı yaratıkları olan Pıtırkurt'lara nasıl bakacaklarını öğrenmekle geçiriyorlardı. 169 Bir saati daha Pıtırkurt'ların yapışkan boğazlarından aşağı ince ince doğranmış yeşil salata tıkmakla geçirdikten sonra Ron, "İnsan neden onlara bakma zahmetine katlansın ki?" diye sormuştu. Ama ekim ayıyla birlikte Harry kendisini oyalayacak başka bir şey daha buldu. Bu o kadar zevkli bir şeydi ki, sıkıntılı derslerini unutturdu. Quidditch sezonu yaklaşıyordu. Gryffindor takımının kaptanı Oliver Wo-od da, yeni sezondaki taktikleri tartışmak için perşembe akşamı bir toplantı yaptı. Bir Quidditch takımında yedi kişi vardı: Kırmızı, futbol topu büyüklüğünde bir top olan Quaffle'ı sahanın her iki ucundaki on beş metre yüksekliğinde çemberlerden geçirerek gol atmakla görevli üç Kovalayıcı; hızla oradan oraya seğirtip oyunculara saldırmaya çalışan iki ağır, siyah top olan Bludger'ları kovalamak için ağır sopalarla donanmış iki Vurucu; kaleleri koruyan bir Tutucu ve işi en zor olan Arayıcı. Onun görevi, minik, kanatlı, ceviz büyüklüğünde bir top olan Altın Snitch'i yakalamaktı. Snitch yakalanınca oyun sona erer ve Arayıcı'mfi takımı fazladan yüz elli puan kazanırdı. Oliver Wood, on yedi yaşında sağlam yapılı bir çocuktu, Hogwarts'ta yedinci sınıfta okuyordu, yani son yılıydı. Karanlığın çökmekte olduğu Quidditch sahasının kenarındaki buz gibi soyunma odasında takımının altı üyesine hitap ederken, sakin sesinde bir umutsuzluk vardı. "Quidditch Kupası'nı kazanmak için bu son şansımız - benim son şansım," dedi onlara, önlerinde bir aşa- 170 ğı bir yukarı yürüyerek. "Bu yılın sonunda okulu bitiriyorum. Bir daha Kupa'yı alma ihtimalim olmayacak. "Gryffindor yedi yıldır Kupa'yı kazanamıyor. Tamam, çok talihsizdik, olursa bu kadar olur - sakatlıklar -sonra geçen yıl turnuva iptal oldu..." Wood, sanki bu hatıra hâlâ üzüntüden boğazını hkıyormuş gibi yutkundu. "Oysa biliyoruz ki bizim takımımız okuldaki - en - iyi -kahrolası - takım," dedi, bir yumruğuyla diğer eline vurarak. O eski çılgınca pırıltı yine gözlerine yerleşmişti. "Muhteşem üç Kovalayıcı'mız var." Eliyle Alicia Spinnet, Angelina Johnson ve Katie Bell'i gösterdi. "Yenilmez iki Vurucu'muz var." Fred ve George Weasley bir ağızdan, "Kes şunu, Oliver, bizi mahcup ediyorsun," dediler, kızarmış numarası yaparak. Wood, Harry'ye bir tür vahşi gururla ve ateş püsküren gözlerle bakarak, "Ve bize her seferinde maçı kazandıran bir Arayıcı'mız var!" dedi. "Ve ben," diye ekledi, sonradan aklına gelmiş gibi. "Biz de senin çok iyi olduğunu düşünüyoruz, Oliver," dedi George. "Panter gibi Tutucu," dedi Fred. VVood yeniden voltalamaya başlayarak, "Mesele şu ki," dedi, "bu son iki yıl Quidditch Kupası'nın üstüne bizim adımız yazılmış olmalıydı. Harry takıma katıldığından beri ben hep Kupa'nın çantada keklik olduğunu düşündüm. Ama alamadık ve bu yıl o şeyin üzerinde nihayet adımızı görmek için son şansımız..." 171 Wood öyle büyük bir kederle konuşuyordu ki, Fred ve George bile halden anlar bir tavır içine girdiler. "Oliver, bu yıl bizim yılımız," dedi Fred. "Başaracağız, Oliver!" dedi Angelina. "Mutlaka," dedi Harry. Takım, azimle dolu bir şekilde haftada üç akşam antrenman yapmaya başladı. Hava gittikçe daha soğuk ve yağmurlu oluyordu, geceler de daha karanlıktı, ama çamur, rüzgâr ve yağmur gemi azıya alsa da, Harry'nin muazzam gümüş Quidditch Kupası'nı nihayet kazanmaya yönelik o harika hayalini lekeleyemezdi. Harry bir akşam antrenmandan sonra üşümüş ve kaskatı olmuş, ama antrenmanın gidişinden hoşnut halde Gryffindor ortak salonuna döndüğünde, oda heyecanla kaynıyordu. Şöminenin başındaki en iyi iskemlelerden ikisine oturmuş, Astronomi için birtakım yıldız çizelgeleri tamamlayan Ron ve Hermione'ye, "N'oldu?" diye sordu. Hayli hırpalanmış eski ilan tahtasına konmuş bir duyuruyu gösteren Ron, 'ilk Hogsmeade hafta sonu," dedi. "Ekim sonu, Cadılar Bayramı." "Mükemmel," dedi, Harry'nin arkasından portre deliğinden geçen Fred. "Zonko'ya bir uğramam gerekiyor, Pis Kokulu Topak'larım bitti bitecek." Morali inişe geçen Harry, kendini Ron'un yanındaki iskemleye attı. Hermione onun aklından geçenleri okumuş gibiydi. "Harry, eminim bir dahaki sefere gidebilirsin," de- 172 di. "Black'i yakalamaları yakındır, zaten bir kez ortalarda görüldü bile." "Black, Hogsmeade'de bir şeyler yapmaya kalkışacak kadar aptal değil," dedi Ron. "McGonagall'a bu sefer gidebilir misin diye sor, Harry, bir daha gidene kadar aradan asırlar geçebilir -" "Ron!" dedi Hermione. "Harry'nin okulda kalması gerekiyor -" "Okulda kalan tek üçüncü sınıf öğrencisi de o olamaz ama," dedi Ron. "McGonagall'a sor, haydi, Harry -" Harry kararını vererek, "Evet, soracağım sanırım," dedi. Hermione tartışmak için ağzını açtı, ama tam o anda Crookshanks bir tüy hafifliğiyle onun kucağına atladı. Ağzından büyük, ölü bir örümcek sarkıyordu. Ron, yüzünü buruşturarak, "Bunu önümüzde yemek zorunda mı?" diye sordu. "Akıllı Crookshanks'im benim, onu tek başına mı yakaladın?" dedi Hermione. Crookshanks örümceği ağır ağır çiğnedi, sarı gözleri küstahça Ron'a dikilmişti. "Onu orda tut yeter," dedi Ron sinirli sinirli. Yeniden yıldız çizelgesine döndü. "Scabbers çantamda uyuyor." Harry esnedi. Aslında gidip yatmak istiyordu, ama kendi yıldız çizelgesini de tamamlaması gerekiyordu. Çantasını kendine doğru çekti, parşömenini, mürekkebini ve tüy kalemini çıkararak çalışmaya başladı. Ron, son yıldızın adını da gösterişli bir edayla ya- 173 zıp çizelgeyi Harry'nin önüne sürerek, "İstiyorsan benimkinden kopya çekebilirsin," dedi. Kopyadan hiç haz etmeyen Hermione dudaklarını büzdü, ama bir şey demedi. Crookshanks hâlâ gözlerini kırpmadan Ron'a bakıyor, tüylü kuyruğunun ucunu yavaşça sallıyordu. Sonra, aniden atladı. "AYY!" diye bağırdı Ron, Crookshanks'in dört pençesini derinlere gömüp vahşice yırtmaya başladığı çantasını kaptı. "DEFOL SURDAN, SENİ APTAL HAYVAN!" Ron çantasını Crookshanks'in pençelerinden kurtarmaya çalışıyordu, ama Crookshanks yapışıp kalmıştı. Tükürükler saçıyor ve kuyruğunu kamçı gibi vuruyordu. "Ron, onun canını yakma!" diye bağırdı Hermione, cırtlak bir sesle. Bütün ortak salon onları izliyordu. Ron, Crookshanks'in hâlâ sıkı sıkıya yapışmış olduğu çantayı fırıldak gibi döndürürken, Scabbers uçarcasına çantanın tepesinden fırladı - Ron, "TUTUN ŞU KEDİYİ!" diye haykırdı. Crookshanks çantanın kalıntılarından kurtulmuş, masanın üstüne atlamıştı, dehşet içindeki Scabbers'in peşinden koşuyordu. George VVeasley, Crookshanks'in üstüne atladı, ama kaçırdı. Scabbers yirmi çift bacak arasından sıyrılarak eski bir konsolun altına uçtu. Crookshanks kayarak fren yaptı, çizgili bacaklarının üzerinde çömeldi ve ön ayağıyla konsolun altına gözü dönmüşçesine pençe atmaya koyuldu. 174 Ron ve Hermione telaşla geldiler. Hermione, Cro-okshanks'i gövdesinden yakalayıp uzaklaştırdı. Ron kendini karın üstü yere attı ve büyük zorlukla Scab-bers'ı kuyruğundan tutup çıkardı. Hermione'ye, küplere binmiş halde, "Şunun haline bak!" dedi, Scabbers'ı onun önünde tutup sallayarak. "Bir deri bir kemik kaldı! O kediyi ondan uzak tut!" Hermione, sesi titreyerek, "Crookshanks için bu çok doğal," dedi. "Bütün kediler fareleri kovalar, Ron!" Deli gibi çırpınan Scabbers'ı yeniden cebine girsin diye ikna etmeye çalışan Ron, "O hayvanda garip bir şey var!" dedi. "Scabbers'ın çantamda olduğunu söylediğimi duydu!" Hermione sabırsızlıkla, "Ay, ne saçmalık," dedi. "Crookshanks onun kokusunu alabiliyor, Ron, yoksa nasıl-" Ron, "O kedi Scabbers'a kafayı takmış!" dedi. Çevresine toplanmış insanların kıkırdamaya başlamasını da görmez J °n geldi. "Scabbers ondan önce geldi, üstelik de hasta!" Ron ortak salonu uygun adım geçip erkek öğrencilerin yatakhanesine giden merdivenlerde kayboldu. Ertesi gün Ron hâlâ Hermione'ye kızgındı. Bitkibi-lim dersi boyunca, üçü aynı Pofudukbezelye üzerinde çalıştıkları halde Hermione'yle konuşmadı dense yeridir. 175 Bitkilerin tombul pembe kabuklanın soyup pırıl pırıl içlerini tahta kovaya boşaltırlarken, Hermionc ürkek ürkek, "Scabbers nasıl?" diye sordu. Rem öfkeyle, "Yatağımın altında saklanmış, titreyip duruyor," dedi* Tanelen kovaya isabet cttiremcyince bezelyeler seranın döşemesine saçıldı. Bezelyeler gözlerinin önünde tomurcuklanırken, Profesör Sprout, "Dikkat et, Weaslcy, dikkat et'" diye bağırdı. Bir sonraki dersleri Biçim Değiştirme'y c1 i. Dersten sonra Profesör McGonagall'a diğerleriyle üirlikte Hogs-meadc'e gidip gidemeyeceğini sorma kararı alan Harry, sınıfın dışındaki kuyruğa katıldı. Ne tür bir tartışma yöntemi izleyeceğine karar vermeye çalışıyordu. Ama kuyruğun başındaki karışıklık dikkatini dağıttı. Lavcnder Brown ağlıyor gibiydi. Parvati kolunu ona sarmıştı ve pek ciddi görünen Seamus Finnigan ile Dean Thomas'a bir şeyler anlatıyordu. Hcrmione, Harry ve Ron'la birlikte gruba katılırken, endişeyle, "Ne oldu, Lavcnder?" dedi. Parvati, "Bu sabah evden mektup aldı," diye fısıldadı. "Tavşanı, Binky. Bir tilki tarafından öldürülmüş." "Ah," dedi l lermione, "Çok üzüldüm, Lavender." "Bilmem gerekirdi!" dedi Lavender, trajik bir edayla. "Bugün ayın kaçı olduğunu biliyor musunuz?" "Şey -" "Ekim'in on altısı! 'Şu korktuğun şey var ya - on altı Ekim'de gerçekleşecek.' Hatırlıyor musunuz? Haklıydı, haklıydı!" 176 Artık bütün sınıf Lavender'ın çevresine toplanmıştı. Scamus ciddi ciddi başını sallıyordu. Mermione bir an durakladı, sonra da, "Sen -" dedi, "Binky'nin bir tilki tarafından öldürüleceğinden mi korkuyordun?" "İlle de bir tilki değil," dedi Lavender, Hcrmione'ye sel gibi yaşlar akıtan gözlerle bakarak. "Ama öleceğinden korkuyordum elbette, değil mi?" "Ah," dedi Hermione. Kısa bir tcreddütün ardından sordu: "Binky yaşlı bir tavşan mıydı?" "Ha - hayır!" diye hıçkırdı Lavender. "O - o daha bcDccikti!" Parvati arkadaşının omzunu daha da sıkı sardı. "İyi ama, öleceğinden neden korkuyordun öyleyse?" diye sordu Hermione. Parvati, ateş saç.ın gözlerini ona dikti. Hermione, grubun geri kalanına dönerek, "Yani, meseleye mantıkla bakacak olursanız," dedi, "yani, Binky bugün bile ölmedi, değil mi, sadece Lavender haberi bugün aldı -" Lavender yüksek sesle bir hüngürtü kopardı "- ve bundan korkuyor da olamazdı, çünkü onun için gerçek bir şok oldu -" Ron yüksek sesle, "Hermione'ye aldırma, Lavender," dedi, "o başkalarının hayvanlarına hiç önem vermez." Profesör McGonagall tam o anda sınıfın kapısını açtı. Belki de iyi oldu, l lermione ile Ron birbirlerine öldü-recekmiş gibi bakıyorlardı. Sınıfa girince Harry'nin iki yanma oturdular ve ders boyunca birbirleriyle konuşmadılar. 177 Ders sonunda zil çaldığında, Harry hâlâ Profesör McGonagall a ne diyeceğine karar vermemişti. Ama l îogsmeade konusunu ilk açan Profesör oldu. Öğrencuer sınıftan çıkmaya çalışırken, "Bir dakika, UVten!" diye seslendi. "Hepiniz benim binamda olduğunu/a gere, Hogsmeade izin belgelerinizi Cadılar Rayramı'ndan önce bana vermelisiniz. Belgesi olmayan i;ö /ü zivaret edemez, onun için unutmayın!" Neviîle elini kaldırdı. "Lütfen, Profesör, ben - ben sanırım kaybettim -" "Ninen senin iznini doğrudan bana yolladı, Longbot-tom," dedi Profesör McGonagall. "Bunun daha emin bir yol olduğunu düşünmüş. Eh, hepsi bu, gidebilirsiniz." "Şimdi sor," diye fısıldadı Ron, Harry'ye. "Evet, ama -" diye başladı Herrnione. Ron inatla, "Hadi, Harry," dedi. Harry sınıfın geri kalanının çıkmasını bekledi, sonra da tedirgin bir halde Profesör McGonagall'ın masasına yöneldi. "Evet, Potter?" Harry derin bir nefes aldı. "Profesör, teyzemle eniştem - şey - belgemi imzalamayı \muttular," dedi. Profesör McGonagall kare biçimindeki gözlüğünün üstünden ona baktı, ama bir şey demedi. "Onun için - yani - sizce uygun mu - yani uygun olur mu eğer ben - eğer ben Hogsmeade'c gitsem?" Profesör McGonagall önüne baktı ve masasının üstündeki kâğıtları karıştırmaya koyuldu. "Korkarım olmaz, Potter," dedi. "Ne dediğimi duydun. Belgesi olmayan köyü ziyaret edemez. Kural böyle." "Ama - Profesör - teyzemle eniştem - biliyorsun" -, onlar Muggle, pek anlamıyorlar - yani Hogwar* eiyelerini falan," dedi Harry. Bu arada Ron da ..itile başını sallayarak onu yüreklendiriyordu, "r-.;er M/ gidebileceğimi söylerseniz -" "Ama söylemiyorum." Pıofesör McGonagall ayağa kalktı, kâğıtlarını bir çekmeceye titizce istifledi. "Belgede anne babanın ya da velinin izin vermesi gerektiği açıkça belirtilmiş." Dönüp yüzünde tuhaf bir ifadeyle ona baktı. Acıma mıydı yoksa? "Özür dilerim, Potter, ama son sözüm bu. Acele et, yoksa bir sonraki dersine geç kalacaksın." Yapacak şey yoktu. Ron, Profesör McGonagall hakkında demediğini bırakmadı, söyledikleri Hermione'yi fena halde öfkelendirdi. Hermione ise, Ron'u daha da kı/dıran bir "onun iyiliği için" ifadesi takınmıştı. Harry, sınıfındaki herkesin, Hogsmeade'e gidince ilk önce ne yapacakları hakkında yüksek sesle ve mutluluk içinde konuşmalarına tahammül etmek zorunda kaldı. Ron, Harry'yi neşelendirmeye gayret ederek, "Şöle-ri unutma," dedi. "Biliyorsun ya, Cadılar Bayramı şöleni, akşama." Harry kasvetli kasvetli, "Evet," dedi, "harika." 179 Cadılar Bayramı şöleni her zaman güzel olurdu, ama herkes gibi Harry de şölene Hogsmeade'de geçirilmiş bir günün ardından gelse, (i aha iyi olurdu tabii. Kim ne dese, geride bırakılmış olmasının üzüntüsü silinmedi. Tüy kalemini iyi kullana.ı Dean Thomas, belgede Vernon Enişte' nin imzasını tıklit etmeyi önerdi, ama Harry Profesör McGonagall'a belgesinin imzalı olmadığını söylemişti bir kere. Dolayım 'la işe yaramazdı. Ron yarım ağızla Görünmezlik Pelerini'ni kullanmasını önerse de, Hermione buna şiddetle k: ışı çıktı. Dumble-dore'un, Ruh Emici'lerin bu pelerinle Tİ içini görebildiği yolundaki sözlerini hatırlattı. Percy ise, herhalde onu en az rahatlatan şeyleri söyledi: "Hogsmeade için çok yaygara koparıyorlar, ama emin ol, Harry, söylendiği kadar da değil," dedi ciddi ciddi. "Tamam, şekerci dükkânları hiç fena sayılmaz, ama Zonko'nun Şaka Dükkânı sahiden tehlikeli. Ve tamam, Bağıran Baraka'yı ziyaret etmeye her zaman değer ama, gerçekten Harry, bunlar bir yana, bir şey kaçırıyor sayılmazsın." Cadılar Bayramı sabahı, Harry ötekilerle birlikte uyandı ve morali fena halde bozuk, kahvaltıya indi. Yine de normal davranmak için elinden geleni yapu. Onun için çok üzülmüş görünen Hermione, "Sana Balyumruk'tan bir sürü şeker getiririz," dedi. "Evet, bir dolu," dedi Ron. O ve Henrione, 180 Harry'nin ne kadar düş kırıklığına uğradığını görünce, Crookshanks yüzünden kavga ettiklerini unutmuşlardı. Harry, bir şey yokmuş gibi davranmaya çalışarak, "Benim için üzülmeyin," dedi. "Şölende görüşürüz. İyi eğlenceler." Hademe Füch'in ön kapısında beklediği Giriş Salo-nu'na kadar onlara eşlik etti. Filch kapının iç tarafında durmuş, elindeki uzun bir listeden isimleri kontrol ediyordu. Şüpheyle her yüzü süzerek gitmemesi gereken kişilerin sıvışmamasını gaı mtiye alıyordu. Crabbe ve Goyle'la birlikte sıraya girmiş olan Mal-foy, "Burada mı kalıyorsun, Potter?" dedi. "Ruh Emi-ci'lerin yanından geçmeye korkuyor musun?" Harry ona aldırmadı, tek başına mermer merdivenlerden çıktı, ıssız koridorları geçti ve Gryffindor Kulesi'ne vardı. Şişman Hanım uyuklarken birden sıçrayıp, "Parola?" diye sordu. "Tortuna Majör," dedi Harry bezgin bezgin. Portre savrulup açıldı, Harry delikten tırmanarak ortak salona girdi. Salon gevezelik eden birinci ve ikinci sınıflarla ve belli ki Hogsmeade'i biraz fazla ziyaret ettikleri için artık bunu yemlik saymayan birkaç büyük sınıf öğrencisiyle doluydu. "Harry! Harry! Selam, Harry!" Seslenen, Harry'ye pek hayranlık duyan ikinci sınıf öğrencisi Colin Creevey'ydi. Colın onunla konuşmak için hiçbir fırsatı kaçırmazdı. "Hogsmeade'e gitmiyor mcsun, Harry? Neden? 181 Hey -" Colin hevesle çevresindeki arkadaşlarına baktı, "istersen gelip bizimle oturabilirsin, Harry!" "Şey - hayır, sağ ol, Colin," dedi Harry. Bir sürü insanın, alnındaki yara izine gözünü dikip bakmasını kaldıracak halde değildi. "Ben - benim kütüphaneye gitmem gerek, ödevim var." Bunu söyledikten sonra, gerisingeri dönüp portre deliğinden çıkmaktan başka seçeneği kalmamıştı. O giderken Şişman Hanım aksi bir sesle arkasından seslendi: "Beni uyandırmanın ne âlemi vardı sanki?" Harry ruhsuz ruhsuz kütüphaneye doğru yürüdü, ama yarı yolda fikir değiştirdi. Canı ders çalışmak istemiyordu. Geri dönünce, Filch'le burun buruna geldi. Belli ki Füch, Hogsmeade ziyaretçilerinin sonuncusunu da yolcu etmişti. "Sen ne yapıyorsun burda?" diye hırladı kuşkuyla. Harry doğruyu söyledi: "Hiçbir şey." "Hiçbir şeymiş!" dedi Filch tükürürcesine, çenesi se-' vimsiz bir şekilde titredi. "Ben de inandım! Burada sinsi sinsi tek başına dolaşıyorsun. Niye öbür mikrop arkadaşlarınla birlikte Pis Kokulu Topaklar, Geğirme Tozu ve Vızvız Kurtlar almak için Hogsmeade'de değilsin?" Harry omuzlarını silkti. "Eh, hadi bakalım ortak salonuna, ait olduğun yere!" diye kesip attı Filch. Harry gözden kaybolana kadar da olduğu yerde durup gözlerinden ateş saçarak arkasından baktı. Ama Harry ortak salona dönmedi, bir merdivenden çıktı. Kararsız bir halde, Hedvvig'i görmeye Baykuşha- 182 ne'ye mi gitsem acaba diye düşünüyor \ e b.ışka bir koridorda yürüyordu ki, odaların birinden bir ses, "Harry?" dedi. Harry kimin seslendiğini duymak için hemen yreri döndü ve odasının kapısından dışarı bakan l'rote>-ör Lupin'i gördü. "Ne yapıyorsun?" dedi Lupin. Ama bunu Fi'ch'in-kinden çok daha farklı bir tonla sormuştu. "R^n'la ! ler-rnione nerde?" "Hogsmeade'de," dedi Harry, aldr^.n. u.;.' c/.bi davranarak. "Ah," dedi Lupin. Bir an Harn-'ye bıktı. "Niye içeri f ğ.rmivorsun? Bir sonraki dersimi/İÇİP -, önce bir C »r- § kene/ getirdiler." "Bir ne?" dedi Harry. Ljpin'ır arkasından odaya girdi. Bir kölede çok ba-yük bir akvavum vardı. Küçük, sivri boynu/ları olan pis yeşil renkli bir <'aralık cama yapıştırdığı suratını şekilden şekle <okuvor, ince u?un parmaklarını açıp kapıyordu. Lupin, Cîarkenez'i düşünceli düşünceli su7erek, "Su iblisi/ dedi. "Bi/e pek /.orluk çıkarmaz herr.aldo, hele Kappa'lardan sonra. Bütün iş kavrayışından kurtulmakta Anormal U7imluktaki parmaklr.rını görüyor ıntı^un? Kuv\relli, ama kolayca kırıhvor " Garkenez yeşil dişlerini gösterdi ve sonra da \ ^udini köşedeki arapsaçı gibi otların içine gömdü. Lupin, çaydanlığına bakınajak, "Bir fincan çay u.er misin?" dedi. "Ben de tam kendime çay yapmayı düşünüyordum." "Tamam," dedi Harry, elini ayağını nereye koyacağını şaşırmıştı. Lupin çaydanlığa asasıyla dokundu, ucundan birden buhar fışkırdı. Tozlu bir tenekenin kapağını kaldırarak, "Otur," de-c i. "Korkarım, sadece poşet çayım var - ama çay yapraklan canına yetmiştir herhalde." Harry ona baktı. Lupin'in gözleri parıl parıl parlıyordu. "Bunu nereden biliyorsunuz?" dedi Harry. Lupin, Harry'ye kenarından bir parça kopmuş bir çay kupası uzattı. "Profesör McGonagall söyledi. Kaygılanmıyorsun, değil mi?" "Hayır," dedi Harry. Bir an Lupin'e, Magnolia Crescent'ta gördüğü köpekten söz etmeyi düşündü, ama sonra vazgeçti. Lupin'in onu ödlek sanmasını istemiyordu, hele bir Bö-cürt'le başa çıkamayacağını düşündükten sonra. Harry'nin düşündüklerinin bir kısmı yüzüne vurmuş olsa gerek ki, Lupin, "Seni kaygılandıran bir şey mi var, Harry?" diye sordu. "Hayır," diye yalan söyledi Harry. Biraz çay içti ve Garkenez'in ona yumruk sallayışını seyretti. Birden, "Evet," dedi, çayını Lupin'in masasına koyarak. "Bö-cürt'le boy ölçüştüğümüz gün var ya?" "Evet?" dedi Lupin yavaşça. Harry ansızın, "Niye benim boy ölçüşmeme izin vermediniz?" dedi. Lupin kaşlarını kaldırdı. 184 "Bunun apaçık ortada olduğunu sanıyordum, Harry," dedi, biraz şaşırmış gibiydi. Harry hayrete düşmüştü. Lupin'in böyle bir şey yapmadığını söyleyip, inkâr edeceğini sanıyordu. "Niye?" diye sordu yeniden. Lupin hafifçe kaşlarını çatarak, "Eh," dedi, "Bö-cürt'ün senin karşına çıktığında Lord Voldemort'un biçimine bürüneceğini varsaydım." Harry bakakaldı. Hem bu beklediği en son cevaptı, hem de Lupin Voldemort'un adını söylemişti. O ana kadar Harry'nin bu adı yüksek sesle söylediğini duyduğu tek kişi (kendisi dışında), Profesör Dumbledore'du. Lupin, Harry'ye hâlâ kaşları çatık bakarak, "Anlaşılıyor ki yanılmışım," dedi. "Ama Lord Valdemort'un öğretmenler odasında bir anda belirmesinin iyi bir fikir olmadığını düşündüm. İnsanların paniğe kapılacağını tahmin ettim." Harry dürüstlükle, "Önce Voldemort aklıma geldi," dedi. "Ama sonra - sonra şu Ruh Emici'leri hatırladım." Lupin düşünceli düşünceli, "Anlıyorum," dedi. "Bak sen... etkilendim doğrusu." Harry'nin yüzündeki şaşkınlık ifadesine hafif bir gülümseyişle baktı. "Bu bize, en fazla korktuğun şeyin - korku olduğunu ima ediyor. Çok akıllıca, Harry." Harry buna ne diyeceğini bilemiyordu, o da biraz daha çay içti. Lupin anlayışla, "Demek senin Böcürt'le mücadele edebileceğine inanmadım sandın, öyle mi?" dedi. 185 |
"Eh... evet," dedi Harry. Birden kendini çok daha iyi hissetmeye başlaıru^b. "Profesör Lupin, biliyorsunuz, Ruh Emici'ler..."
Kapı vurulunca sözü kesildi. "Girin," diye seslendi Lupin. Kapı açıldı, Snape girdi. Üzerinden dumanlar tüten bir kadeh taşıyordu. Harry'yi görünce durdu, gözleri kısıldı. "Ah, Severus," dedi Lupin gülümseyerek. "Çok teşekkür ederim. Buraya, masanın üstüne b', akabilir misin?" Snape dumanlar tüten kadehi bıraktı, gözleri Harry ile Lupin arasında gidip geliyordu. Lupin, akvaryumu göstererek, tatlı tatlı, "Ben de tam Harry'ye Garkenez'imi gösteriyordum," dedi. "Büyüleyici," dedi Snape, Garkenez'e bakmadan. "Onu hemen içmelisin, Lupin." "Evet, evet, içeceğim," dedi Lupin. "Bir kazan dolusu yaptım," diye devam etti Snape. "Yine ihtiyacın olursa diye." "Sanırım yarın da içerim. Çok tefekkürler, Severus." "Bir şey değil," dedi Snape, ama g(vı n d > Harry'nin hoşlanmadığı bir bakış vardı, Gülüm?*'inek sizin ve ihtiyatla, geri geri odadan dışarı çıktı. Harry merakla kadehe baktı. Lupin gülümsedi "Profesör Snape lütfedip bana bir iL.ir ha/ıriadı Ben bu işlerde pek iyi değilim, bu iksir de çok karmaşık." Kadehi eline alıp kokladı. "Ne ya/ >. ki, -,eker atın- 186 ca yararsız hale geliyor," diye ekledi. Bir yudum alıp ürperdi. "Neden -?" diye başladı Harry. Lupin ona baktı ve yarım kalmış soruyu cevapladı. "Kendimi pek iyi hissetmiyorum. İyi gelen tek şey, bu iksir. Profesör Snape'le birlikte çalıştığım için çok şanslıyım. Bu iksiri yapabilecek büyücü azdır." Profesör Lupin bir yudum daha aldı, llarry birden kadehi vurup onun elinden düşürmek ıcın yılgın bir dürtü hissetti. "Profesör Snape, Karanlık Sanatlarla çok ilgileniyor," dedi kendine engel olamadan. "Sahi mi?" diye sordu Lupin. İksirden bir yudum daha aldı, fazla ilgilenmiş görünmüyordu. "Bazıları diyor ki -" Harry durakladı, sonra pervasızca ağzından baklayı çıkardı. "Bazıları onun Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmeni olmak için her şeyi yapacağını düşünüyor." Lupin kadehtekini bitirdi ve yüzünü buruşturdu. "İğrenç," dedi. "Eh, Harry, artık benim işime dönmem gerek. Daha sonra şölende görüşürüz." "Tamam," dedi Harry, boş kupasını bıraktı. Boş kadehten hâlâ dumanlar çıkıyordu. "Al bakalım," dedi Ron. "Tanıyabildiğimiz kadarını getirdik." Bir renkli şekerler şelalesi Harry'nin kucağına aktı. 187 Alacakaranlık çökmüştü, Ron ile Hermione az önce ortak salona gelmişlerdi. Soğuk rüzgâr yüzlerini pembe-leştirmişti, hayatlarının en hoş gününü geçirmiş gibi görünüyorlardı. "Sağ olun/' dedi Harry, bir paket minik, kara Biber Şeytancık'ı aldı. "Hogsmeade nasıl bir yer? Nerelere gittiniz?" Anlaşıldığı kadarıyla - her yere gitmişlerdi. Büyücülük donanımı dükkânı Dervish ve Banges'e, Zon-ko'nun Şaka Dükkâm'na, birer kupa köpüklenen sıcak Kaymakbirası içmek için Üç Süpürge'ye ve daha bir sürü yere. "Postane, Harry! İki yüz kadar baykuş, hepsi raflarda oturuyorlar, mektubunun ne kadar hızlı gitmesini istediğine göre renk kodları var!" "Balyumruk'a yeni bir şekerleme gelmiş, bedava numune veriyorlardı, surda biraz var, bak -" "Galiba insan yiyen bir dev gördük, sahiden, Üç Süpürge'de her türlüsü var -" "Keşke sana biraz Kaymakbirası getirebilseydik, insanı gerçekten ısıtıyor -" "Sen ne yaptın?" dedi Hermione, endişeli görünüyordu. "Çalıştan mı?" "Hayır," dedi Harry. "Lupin bana odasında bir fincan çay ikram etti. Sonra Snape geldi..." Onlara kadeh meselesini anlattı, Ron'un ağzı açık kaldı. "Lupin içti mi yani?" diye yutkundu. "Deli mi o?" Hermione saatine baktı. 188 "Biliyor musunuz, aşağı insek iyi olacak, şölen beş dakika içinde başlıyor..." Telaşla portre deliğinden geçtiler ve hâlâ Snape'i tartışarak kalabalığın arasına karıştılar. "Ama eğer o - anlıyorsunuz ya -" Hermione sesini alçaltarak, tedirgin tedirgin etrafına bakındı, "eğer gerçekten şey yapmaya çalışıyorsa - Lupin'i zehirlemeye -Harry'nin önünde yapmazdı." "Evet, belki," dedi Harry, Giriş Salonu'na varıp Büyük Salon'a geçerlerken. Salon, içine mumlar konmuş yüzlerce balkabağıyla, kanat çırpan bir canlı yarasalar bulutuyla ve alev saçan pek çok turuncu flamayla süslenmişti. Flamalar, parlak renkli su yılanları gibi fırtınalı tavan boyunca yavaş yavaş yüzüyorlardı. Yiyecekler çok lezzetliydi; Balyumruk şekerleriyle patlayacak hale gelmiş Hermione ve Ron bile, her şeyden ikinci kez almayı becerdiler. Harry ikide bir öğretmenler masasına bakıyordu. Profesör Lupin neşeli görünüyordu, ne kadar olabiliyorsa o kadar iyiydi. Muska hocası mini mini Profesör Flitvvick'le heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. Harry masada gözlerini gezdirerek, Snape'in oturduğu yere baktı. O mu hayal ediyordu, yoksa Snape'in gözleri Lupin'e doğal olandan daha fazla bir sıklıkla mı kayıyordu? Şölen, Hogvvarts hayaletlerinin sunduğu eğlence ile sona erdi. Duvarlarla masalardan bir anda belirivererek, kayarak resmi geçit yaptılar. Gryffindor'un hayaleti Neredeyse Kafasız Nick, kendi kafasının koparılması olayının beceriksizce bir temsiliyle büyük başarı kazandı. 189 Öyle güzel bir akşamdı ki, herkes Salon'dan çıkarken kalabalığın arasından, "Ruh Emici'ler sevgilerini yolluyor, Potter!" diye bağıran Malfoy bile Harry'nin keyfini bozamadı. Harry, Ron ve Hermione, Gıyffindor Kulesi'ne giden normal yolda diğer Gryffindorları izlediler. Ama sonunda Şişman Hamm'ın portresinin durduğu koridora geldiklerinde, buraya doluşmuş öğrencilerin yolu tıkadığını gördüler Ron merakla, "Neden kimse içeri girmiyor?" diye sordu. Harr,- önüudt'k! kafaların üstünden ileri bir göz atlı. Portre k »panraış gibiydi. Pcrcy'nin sesi, "^oi verin, lütfen," dedi ve kendisi de kalabalığın arasından azametle yol açarak göründü. "Yol niye tıkandı7 Hepiniz birden parolayı unutmuş olamazsınız - pardon, ben Öğrenci Başı'yım -" Derken kalabalığın üstüne, önce ön taraftan başlayan bir sessizlik çöktü. Sanki koridora bir soğuk dalgası yayıldı. Percy'nin, aniden sertleşen bir sesle, "Biri Profesör Dumbredore'u çağırsın," dediğini duydular. "Çabuk." İnsanlar kafalarını çevirdi; arkadakiler parmaklarının ucunda duruyordu. Henü/ gelen Ginny, "Neler oluyor?" dedi. Bir an sonra Profesör Dumbledore gelmiş, hızla portreye doğru yürüyordu. Gryffindor'lar o göçebilsin diye sıkıştılar. Harry, Ron ve Hermione de meselenin ne olduğunu görmek için daha yakına sokuldu. 190 "Olamaz -" diye bağırdı Hermione, Harry'nin koluna sıkı sıkı yapıştı. Şişman Hanım portreden kaybolmuştu. Portrenin kendisi ise öyle vahşice doğranmıştı ki, tuvnl şeritleri yeri kaplamıştı. Portreden büyük parçalar tamamen kesilip kopartılmıştı. Dumbledore mahvolmuş tabloya şöyle bir baktı, döndü, Profesör McGcnagall, Lupin ve Snape'in telaşla ona yaklaşmalarını sıkıntılı gözlerle izledi. "Onu bulmamız gerek," dedi Dumbledon;. "Profesör MeGonagall, lütfen derhal Mr Filch'e gidin ^ (> ona şatodaki her tabloda Şişman Hanım'ı aramasını v>\ leyin." "Şansa ihtiyacınız olacak!" dedi gıdaklar gibi bir ses. Hortlak Peeves'di bu, kalabalığın üstünde hav.vh hareket ediyor ve yıkım ya da keder gördüğü her zamanki gibi, hayatından memnun görünüyordu. Dumbledore sükûnetle, "Ne demek istiyorsun, Pe-eves?" diye sordu. Peevcs'in sırıtması biraz azaldı. Dumbledore'a sataşmaya cesaret edemiyordu. Bunun yerine, gıdaklamasından daha iyi olmayan yağlı bir sesle konuşmaya başladı: "Utanıyor, Müdür Hazretleri, efendim. Görünmek istemiyor. Berbat durumda. Onun dördüncü kattaki pey/ajda koştuğunu gördüm, efendim, ağaçların arasına girip çıkıyordu. Fena halde ağlıyordu," dedi mutlulukla. Sonra da, hiç ikna edici olmayan bir biçimde, "Zavallıcık," diye ekledi. 191 Dumbledore yavaşça, "Kimin yaptığım söyledi mi?" dedi. "Ah, evet, Profesör Hazretleri," dedi Peeves. Kollarında koca bir bomba tutan birinin havasını takınmıştı. "Anlıyorsunuz ya, onu içeri sokmayınca adam çok kızmış." Peeves tepe üstü döndü, kendi bacaklarının arasından Dumbledore'a bakıp sırıttı. "Çok öfkeli bir adam, bu Sirius Black." 192 |
DOKUZUNCU BOLUM
Acı Yenilgi Profesör Dumbledore bütün Gryffindor'ları Bu-, \lk Salon'a geri gönderdi. Hufflepuff, Ravenclav,' ve Slyuı'_-rin'icr de on dakika sonra onlara katıldı, hepsi de sor, derece şaşırmış görünüyordu. Profesör McGonaşall ve Flıtv.'ick, SaJon'un bütün kapılarını kapatırlarken, Dumbledore, "Öğretmenlerle şalo-^'u baştan aşağı tanmamız jrerekiycr," dedi öğrenciler^.. "Korkanın ki kendi güvenliğiniz acısından geceyi burada geçirmeniz gerekecek Sınıf Başkanlarının Salon girişinde aöbet tutmasını istiyorum, başınızda da kız ve f rkek Öğrenci Başlan'nı brakı yorum. Herhangi bir sorun derhal Dana bildirilecek," dedi, gururlu bir edayla caka sa'an Psrcy'ye. "Hayaletlerden biriyle haber yollarsınız.'' Profesör Dumbleiore tam Salon'dan çıkaca'Jcen durdu. "Az daha unutuyordum...'" Elini şöyle bir salladı. Uzun masalar Salon'un kenarlarına uçup duvarlara dikine yaslandılar. Elin' bir daha salladı ve yerler mor renkte, pofidik uyku rulum-larıyla doldu. 193 "İyi uykular," dedi Profesör Dumbledore, kapıyı arkasından kapatarak. Salon'u aniden heyecanlı mırıltılar kapladı; Gryffin-dor'lar okulun geri kalanına neler olup bittiğini anlatıyordu "Herkes uyku tulumuna!" diye bağırdı Percy. 'Haydi, konuşmayı kesin artık! Işıklar on dakika sonra sönüyor!" Ron, "Hadi," dedi Harry ve Hermione'ye; üç uyku tulumu alıp bir köşeye sürüklediler. Hermione kaygıyla, "Sence Black hâlâ şatoda mıdır?" diye fısıldadı. "Besbelli Dumbledore öyle olabileceğini düşünüyor," dedi Ron. Giyinik bir şekilde uyku tulumlarının içine girip, konuşmak için başlarını dirseklerine yasladılar. "Bu geceyi seçtiği için çok şanslıyız, biliyorsunuz, değil mi?" dedi Hermione. "Kule'de olmadığımız tek gece..." "Sanırım kaçak olduğundan, zamanın farkında değil," dedi Ron. "Cadılar Bayramı olduğunun farkına varmadı. Yoksa buradan içeri dalmazdı böyle." Hermione korkudan titredi. Etraflarındaki herkes birbirine aynı soruyu soruyordu: "İçeri nasıl girdi?" "Belki Cisimlenme'y i biliyordur," dedi birkaç metre ötedeki bir Ravenclaw. "Öyle yoktan var oluyordur yani." "Kılık değiştirmiştir büyük ihtimalle," dedi Huffle-puff lardan bir beşinci sınıf öğrencisi. 194 "Uçarak girmiş olabilir," dedi Dean Thomas. Hermione, "Cidden, zahmet edip de Hogıvarts: Bir Tarih'i okuyan bir ben mı varım?" dedi Harry ile Ron'a, ters ters. "Büyük ihtimalle," dediRon. "Neden?" "Bu şato sadece duvarlarla korunmuyor da ondan," dedi Hermione. "İnsanlann içeri gizlice girmesini önlemek için her türden büyüyle donatılmış. Burada öylece-ne Cisimlenemezsin. Aynca nasıl bir kılık değiştirme yöntemi Ruh Emici'leri ıcandıracakmış, merak ediyorum. Tek tek bütün girişleri tutmuş durumdalar. Uçarak gelse de görürlerdi. Üstelik Filch bütün gizli geçitleri biliyor, onları da kapatmışlardır." "Işıklar sönüyor!" diye bağırdı Percy. "Herkes uyku tulumuna girsin, daha fazla konuşma da istemiyorum!" Birden bütün mumlar söndü. Artık sadece, oradan oraya süzülüp Sınıf Başkanlan'yla büyük ciddiyetle konuşan gümüşi hayaletlerden ve tıpkı dışarıdaki gökyüzü gibi yıldızlarla kaplı olan tavandan ışık geliyordu. Tavandan ve Salon'u kaplayan fısıltılardan dolayı, Harry kendini dışarıda, hafif rüzgârlı bir havada uyuyormuş gibi hissetti. Her saat başında bir öğretmen Salon'da beliriyor, asayiş berkemal mi diye kontrol ediyordu. Sabah saat üçe doğru, artık öğrencilerin çoğu uykuya dalmışken, Profesör Dumbledore içeri girdi. Harry onun, uyku tulumları arasında gezinip insanlara konuşmayı bırakmalarını söyleyen Percy'yi aramasını izledi. Dumbledore'un ayak seslerini duyar duymaz uyuyormuş gibi ya- 195 pan Harry, Ron ve Hermione'nin yattığı yerin çok yakı-mndaydı Percy. "İzine rastladınız mı, Profesör?" diye sordu Percy fısıltıyla. "Hayır. Burada her şey yolunda mı?" "Her şey kontrol altında, efendim." "Güzel. Şimdi hepsini kaldırmanın anlamı yok. Gryffindor portre deliği için geçici bir koruyucu buldum. Yarın onları geri götürebilirsin " "Peki ya Şişman Hanım, efendim?" "İkinci katta bir Argyllshire haritasında saklanıyor. Belli ki Black'i parolasız içeri almayı reddetti, o da saldırdı. Sinirleri çok bozuk, ama bir yatışsın, Filch'e onu tamir ettireceğim." Harry, Salon'un kapısının bir kez daha gıcırtıyla açıldığını ve ayak seslerinin geldiğini duydu. "Müdür Bey?" Snape'ti bu. Harry iyice kulak kesilip hiç kıpırdamadan dinledi. "Üçüncü katın tamamı arandı. Orada değil. Filch de zindanlara baktı; orada da yok." "Peki ya Astronomi Kulesi? Profesör Trelawney'nin odası? Baykuşhane?" "Hepsi arandı..." "Pekala, Severus. Black'in burada uzun uzun kalacağını beklemiyordum zaten." "İçeri nasıl girdiği konusunda bir teoriniz var mı, Profesör?" diye sordu Snape. Harry öbür kulağını serbest bırakmak için başını kolundan hafifçe kaldırdı. 196 "Bir sürü var, Severus, hepsi de birbirinden küçük ihtimaller." Harry gözlerini biraz aralayıp onların durduğu yere baktı; Dumbledore'un sırtı ona dönüktü, ama Percy'nin pür dikkat kesilmiş yüzünü ve Snape'in kızgın profilini görebiliyordu. "Yaptığımız konuşmayı hatırlıyor musunuz, Müdür Bey, hani okulun açılışından hemen önce?" dedi Snape. Dudakları çok az kıpırdıyordu, sanki Percy'yi konuşmanın dışında tutmak istermiş gibiydi. "Hatırlıyorum, Severus," dedi Dumbledore, uyarır gibi bir ses tonuyla. "Black'in okulun içinden yardım almadan girmesi neredeyse imkânsız görünüyor. Size endişelerimi bildirmiştim, okula aldığınız yeni -" "Bu şatodaki tek bir kişinin bile Black'in içeri girmesine yardım edeceğine inanmıyorum," dedi Dumbledore. Sesinde öyle bir kararlılık vardı ki, konu kapandı ve Snape cevap vermedi. "Ruh Emici'lerin yanına inmem gerekiyor," dedi Dumbledore. "Taramanız bittiği zaman onlara bilgi vereceğimi söylemiş-am." "Yardım etmek istemediler mi, efendim?" dedi Percy. "İstediler tabii," dedi Dumbledore soğuk bir sesle. 'Ama korkarım ben Müdür olduğum sürece hiçbir Ruh Tmıci bu kapının eşiğinden içeri adım atamaz." Percy kızarır gibi oldu. Dumbledore hızlı adımlarla w sessizce yürüyerek Salon'dan çıktı. Snape bir süre 197 orada öylece durup Müdür'ü yüzünde büyük bir kızgınlıkla izledi, sonra o da çıktı. Harry gözlerini yana çevirip Lon ve Hermione'ye baktı. İkisinin de gözleri açıktı, gczbebeklerinden yıldızlı tavanın ışığı yansıyordu. Ron ağzını sessizce oynattı: "Bu i? neydi böyle?" Sonraki birkaç gün boyunca okuldı Sirius Black'ten başka şey konuşulmadı. Okula nasıl girdiği konusundaki teoriler giderek daha da acayiplemiyordu; Huffle-puff tan Hannah Abbott, Bitkibilim de-.ünin büyük bir bölümünü, dinleyen herkese Black'in çi>;ek açan bir çalıya dönüşmüş olabileceğini anlatarak geçirdi. Şişman Hanım'ın yırtılmış tuvali duvardan indirilmiş, yerine Sir Cadogan ve kır renkli, tombul midillisinin tablosu konmuştu. Bu durum kimsenin pek hoşuna gitmedi. Sir Cadogan vaktinin yansını insarian düelloya davet ederek, arta kalanını da saçmalık d2recesinde karışık parolalar düşünüp, bu parolaları günde en az iki kez değiştirerek geçiriyordu. "Zırdeli bu," dedi Seamus Finnigan, Percy'ye kızgın kızgın. "Başkasını bulamaz mıyız?" "Diğer resimlerden hiçbiri işi istemedi," dedi Percy. "Şişman Hanım'ın başına gelenler onlan kork^thı. İçlerinde bir tek Sir Cadogan gönüllü olma cesaretini gösterdi." Yine de Sir Cadogan, Harry'yi endişelendiren son 198 şeydi. Harry artık sıkı göz takibindeydi. Öğretmenler koridorda onunla yürümek için çeşitli bahaneler yaratıyordu, Percy VVeasley ise (Harry'nin tahminince annesinden aldığı talimatla) kendini beğenmiş bir bekçi köpeği gibi o nereye gitse kuyruğundan ayrılmıyordu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Profesör McGonagall Harry'yi odasına çağırdı. Yüzünde öyle kasvetli bir ifade vardı ki, Harry birinin öldüğünü sandı. "Artık bunu senden gizlemenin bir anlamı yok, Potter," dedi çok ciddi bir sesle. "Biliyorum, bu senin için bir şok olacak, ama Sirius Black -" "Biliyorum, benim peşimde," dedi Harry bezgin bir sesle. "Ron'un babası annesine söylerken duydum. Mr VVeasley, Sihir Bakanlığı'nda çalışıyor." Profesör McGonagall hayrete düşmüş gibiydi. Bir süre Harry'ye baktı, sonra, "Anlıyorum!" dedi. "Eh, o halde, Potter, akşamlan Quidditch antrenmanlarına çıkmanın iyi bir fikir olmadığını söylersem beni anlarsın sanırım. Sahada sadece takım arkadaşlarınla birlikteyken, saldırıya fazlaca açıksın Potter -" "Cumartesi günü ilk maçımız var!" dedi Harry, çileden çıkmış halde. "Çalışmak zorundayım, Profesör!" Profesör McGonagall ona dikkatle bakarak uzun uzun düşündü. Harry onun Gryffindor takımının başarısıyla yakından ilgilendiğini biliyordu; sonuçta Harry'yi takıma Arayıcı olarak öneren de oydu. Harry soluğunu tutarak bekledi. "Hmm..." Profesör McGonagall ayağa kalkıp pencereden dışarı, yağmurda zar zor seçilebilen Quidditch 199 sahasına baktı. "Eh... Tanrı biliyor ya, bu yıl nihayet Kupa'yı kapandığımızı görmeyi çok istiyorum.... ama yine de, Potter... yanında bir öğretmen bulunsa daha memnun oluıum. Madam Hooch'tan antrenmanlarınızı izlemesini rica edeceğim." İlk Quidditch maçı yaklaşırken hava giderek daha da kötüleşti. Madam Hooch'un denetimindeki Gryffin-dor takımı yılmadan, her zamankinden de sıkı çalışıyordu. Derken, cumartesi günkü maçtan önceki antrenmanlarında, Oliver Wood takımına kötü bir haber verdi. "Siytherin'le oynamıyoruz!" dedi, çok kızgın görünüyordu. "Flint az önce beni görmeye geldi. Huffle-puff la oynuyoruz." "Niye?" dedi takımın geri kalanı koro halinde. ' rant'in bahanesi, Arayıcılarının kolunun hâlâ sakat olması/'-dedi Wood, dişlerini öfkeyle gıcırdatarak. "Ama gerçek sebebi belli. Bu havada oynamak istemiyorlar. Şanslarım azaltır diye düşünüyorlar..." Bütün gün şiddetli rüzgâr ve sağanak yağmur vardı, Wood konuşurken uzaktan bir gök gürültüsü duyuldu. "Malfoy'un kolunun hiçbir şeyi \jok\" dedi Harry hiddetle. "Numara yapıyor!" "Biliyorum, ama bunu kanıtlayamayız," dedi VVood acı acı. "Bütün o oyunları Siytherin'le maç yapacağız 200 diye çalışıyorduk. Şimdi onun yerine Hufflepuff la oynuyoruz ve onların tarzı oldukça farklı. Yeni bir kaptan ve Arayıcı'lan var, Cedric Diggory -" Angelina, Alicia ve Katie birden kikirdediler. "Ne var?" dedi Wood, bu havai davranış karşısında kaşlarını çatarak. "Şu uzun boylu, yakışıklı olan, değil mi?" dedi An-gelina. "Güçlü ve suskun," dedi Katie. Yine kikirdemeye başladılar. "Suskun olmasının tek sebebi, iki kelimeyi bir araya getiremeyecek kadar kalın kafalı olması," dedi Fred, sabrı tükenerek. "Niye endişeleniyorsun bilmiyorum, Oliver, Hufflepuff çantada keklik. Onlarla son maçımızda Hany Snitch'i beş dakikada falan yakalamıştı, hatırlamıyor musun?" "Tamamen farklı şartlarda oynamıştık o maçı!" diye bağırdı Wood, gözleri yerinden uğramıştı. "Diggory çok güçlü bir takım kurdu! Üstelik harika bir Arayıcı! Ben de sizin olaya böyle bakmanızdan korkuyordum! Gevşememeliyiz! Konsantrasyonumuzu yitirmemeli-yiz! Slytherin bizi gafil avlamaya çalışıyor! Kazanmak zorundayızl" "Oliver, sakin ol!" dedi Fred, ufak ufak kaygılanarak. "Hufflepuff ı çok ciddiye alıyoruz. Cidden." Maçtan önceki gün rüzgâr iyiden iyiye ulumaya 201 başladı ve sağanak yağmur şiddetini daha da artırdı. Koridorlar o kadar karanlıktı ki, fazladan meşaleler ve fenerler yakıldı. Slytherin takımı oyuncuları hallerinden pek de hoşnut görünüyordu, en çok da Malfoy. Dışarıda yağan dolu, pencerelerden sekerken, "Ah, kolum birae daha iyi durumda olsaydı!" dedi iç çekerek. Harry'nin kafasında ertesi günkü maçtan başka şeye yer yoktu. Oliver Wood ders aralarında aceleyle yanma gelip, taktik verip duruyordu. Bu üçüncü kez olduğunda Wood lafı o kadar uzattı ki, Harry birden Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'ya on dakika geç kaldığını fark edip koşarak uzaklaştı. Wood hâlâ arkasından bağırıyordu: "Diggory çok hızlı yön değiştiriyor, Harry, etrafında dönmeye çalışsan iyi olur -" Harry, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma sınıfının dışında kayarak durdu, kapıyı açtı ve içeri daldı. "Geciktiğim için özür dilerim, Profesör Lupin, ben -" Ama ona öğretmen masasından bakan kişi Profesör Lupin değildi; Snape'ti. "Bu ders on dakika önce başladı, Potter. Bu yüzden, Gryffindor'dan on puan indiriyorum. Otur." Ama Harry yerinden kıpırdamadı. "Profesör Lupin nerede?" dedi. "Bugün kendini ders veremeyecek kadar rahatsız hissediyormuş," dedi Snape çarpık bir gülümsemeyle. "Yanılmıyorsam sana oturmanı söylemiştim, değil mi?" Ama Harry olduğu yerde kaldı. "Nesi var?" 202 Snape'in siyah gözleri ışıldadı. "Hayati bir tehlike yok," dedi, sanki öyle olsa memnun olurmuş gibi. "Gryffindor'dan beş puan daha indiriyorum ve bir kez daha yerine oturmanı söylemek zorunda kalırsam, elli puan olacak." Harry ağır ağır yerine gidip oturdu. Snape sınıfa göz gezdirdi. "Potter lafımı kesmeden önce dediğim gibi, Profesör Lupin şimdiye kadar işlediğiniz konuların listesini bırakmadı -" "İzninizle, efendim, Böcürt'leri, Kırmızı Kafa'lan, Kappa'lan ve Garkenez'leri gördük," dedi Hermione çabucak. "Sırada da -" "Sus," dedi Snape soğuk bir sesle. "Bilgi istemedim. Sadece Profesör Lupin'in organizasyon eksikliğinden söz ediyordum." "Şimdiye kadarki en iyi Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenimiz o," dedi Dean Thomas cesurca. Sınıfın geri kalanından da ona hak veren mırıltılar yükseldi. Snape her zamankinden de tehditkâr görünüyordu. "Çok kolay tatmin oluyorsunuz. Lupin sizi pek zorlamıyor - Kırmızı Kafa'lar ve Garkenez'lerle birinci sınıfların bile başa çıkmasını beklerdim. Bugünkü konumuz -" Harry onun kitabın sayfalarını çevirip son bölüme geldiğini gördü, oysa o bölümü işlemediklerini biliyor olmalıydı. "- ********lar," dedi Snape. 203 "Ama, efendim," dedi Hermione, kendim lutamı-yormuşçasına, "daha ********lara geçmememiz gerekiyor, sırada Hinzıpırlar vardı -" "Miss Granger," dedi Snape, buz gibi bir sükûnetle. "Bu dersi benim verdiğimi sanıyordum, sizin değil. Ve hepinize üç yüz doksan dördüncü sayfayı açmanızı söylüyorum." Yeniden etrafına baktı. "Hepinizel He-men\" Nefret dolu yan yan bakışlar ve kızgın mırıldanmalarla kitaplarını açtılar. "Hanginiz bana bir ********la gerçek bir kurdun nasıl ayırt edileceğini söyleyebilir?" Herkes hareket etmeden, sessizce durdu; yani hemen elini kaldıran Hermione dışındaki herkes. "Kimse yok mu?" dedi Snape, Hermione'yi görmezden gelerek. Çarpık gülümsemesi yüzüne geri gelmişti. "Yani Profesör Lupin'in size temel farkları öğretmediğini mi -" "Size söyledik," dedi Parvati birden, "daha ********lara gelffıedik, biz henüz -" "Sus!" diye hırladı Snape. "Bak sen, bir ********ı görünce tanımayacak bir üçüncü sınıf öğrencisi göreceğimi hiç tahmin etmezdim. Unutmayayım da Profesör Dumbledore'a ne kadar geride olduğunuzu hatırlatayım..." "Lütfen, efendim," dedi Hermione, eli hâlâ havadaydı. "********la gerçek bir kurt arasında birkaç küçük fark vardır. ********ın burnu -" "İkinci defa size söz verilmemişken konuşuyorsu- 204 nuz, Miss Granger," dedi Snape sakin sakin. "İflah olmaz bir ukala olduğunuz için Gryffindor'dan beş puan daha." Hermione kıpkırmızı oldu, elini indirdi ve gözlerinde yaşlarla başını önüne eğdi. Bütün sınıfın Snape'e ters ters bakması, ondan ne kadar nefret ettiklerinin göstergesiydi, çünkü her biri daha önce en azından bir kez Hermione'ye ukala demişti. Hermione'ye haftada en az iki kez ukala olduğunu söyleyen Ron. yüksek sesle, "Bize bir soru sordunuz, o da cevabını biliyor!" dedi. "Madem cevap istemiyorsunuz, niye soruyorsunuz?" Sınıftakiler onun fazla ileri gittiğini anında anlamıştı. Snape ağır ağır Ron'un üstüne doğru yürüdü ve bütün sınıf nefesini tuttu. "Cezaya kalıyorsun, VVeasley," dedi Snape ipeksi bir sesle. Yüzünü Ron'un yüzünün dibine sokmuştu. "Bir daha da ders verme biçimimi eleştirdiğini görürsem, gerçekten çok pişman olursun." Dersin geri kalanı boyunca kimsenin çıtı çıkmadı. Oturup kitaplarından ********larla ilgili notlar çıkardılar. Snape ise sıralar arasında gezinip Profesör Lu-pin'le işledikleri konuları inceliyordu. "Çok yetersiz bir açıklama... yanlış, Kappa'ya Moğolistan'da daha sık rastlanır... Profesör Lııpin buna on üzerinden sekiz mi verdi? Ben üç bile vermezdim..." Sonunda zil çaldığında, Snape kalkmamalarını istedi. "Hepiniz ********ların nasıl ayırt edildiği ve nasıl öldürüldüğü üzerine bir ödev hazırlayıp bana getireceksiniz. İki parşömen rulosu uzunluğunda olacak, pa- 205 zartesi sabahına kadar da bitecek. Birinin bu dersin ucundan tutmasının vaktidir artık. VVeasley, sen burada kal, cezanı ayarlamamız gerekiyor." Harry ve Hermione sınıftakilerle birlikte çıktı. Sınıftaki diğer öğrenciler seslerini çıkarmadan biraz uzaklaştılar. Sonra birden Snape üzerine öfkeli bir tirada başladılar. Harry, "Snape işi istese bile diğer Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocalarımızdan hiçbirine böyle davranmamıştı," dedi Hermione'ye. "Niye Lupin'e taktı böyle? Sence bunlar hep Böcürt'ün yüzünden mi?" "Bilmiyorum," dedi Hermione düşüncelere dalmış halde. "Ama umarım Profesör Lupin çabucak iyileşir..." Beş dakika sonra Ron onlara yetişti. Çok öfkeliydi. "Biliyor musunuz o -" (Snape'e, Hermione'nin "Ron!" demesine yol açan bir sıfat yakıştırdı) "- bana ne yaptırıyor? Hastane kanadındaki yatak lazımlıklarını ovarak temizlemem gerekiyor. Sihir kullanmadan bir de!" Yumruklarını sıkmış, derin derin nefes alıyordu. "Black niye Snape'in odasına saklanmamış sanki? Bize bir iyilik edip onun işini bitirebilirdi!" Harry ertesi sabah çok erken kalktı; o kadar erkendi ki hava hâlâ karanlıktı. Bir an rüzgârın sesine uyandığını sandı, ama sonra ensesinde soğuk bir esinti hissetti ve hemen doğruldu - hortlak Peeves yanı "başında havada süzülüyor, kulağına hızla üflüyordu. 206 "Niye böyle bir şey yaptın ki?" dedi Harry hiddetle. Peeves yanaklarını şişirdi, hızla üfledi ve geri geri süzülerek uzaklaştı, bir taraftan da kıkır kıkır gülüyordu. Harry el yordamıyla çalar saatini buldu ve saatin kaç olduğuna baktı. Dört buçuktu. Peeves'e lanet okuyup yatağında döndü ve yeniden uyumaya çalıştı, ama bunda çok zorlandı. Artık uyanmıştı bir kere, tepesinden gelen gök gürültüsünü, rüzgârın şato duvarlarına çarpışım ve Yasak Ormandaki ağaçların uzaktan gelen gacırtılarını duymaması çok zordu. Birkaç saat sonra dışarıda Quidditch sahasında, o dolunun içinde mücadele ediyor olacaktı. Sonunda biraz daha uyuma umudunu bir yana bırakıp kalktı, giyindi, Nimbus İki Bin'ini aldı ve yatakhaneden usul usul çıktı. Kapıyı açtığında bacağına bir şey sürtündü. Tam zamanında eğilip Crookshanks'i kuyruğunun ucundan yakaladı ve sürükleyerek dışarı çıkardı. "Biliyor musun, sanırım Ron senin hakkında yanılmam:^ icdi Crookshanks'e şüpheyle. "Burada bir sürü fare var, git onları kovala. Hadi yürü," diye ekledi, merdivenlerden insin diye Crookshanks'i ayağıyla dürterek. "Scabbers'ı rahat bırak." Fırtınanın gürültüsü ortak salonda daha da çok duyuluyordu. Ancak Harry maçın iptal edilmeyeceğini biliyordu, Quidditch maçları fırtına gibi ufak tefek şeylerden dolayı iptal edilmezdi. Yine de içini bir endişe kaplamaya başlamıştı. Wood koridorda ona Cedric Dig- 207 gory'yi göstermişti. Dişgory beşinci sınıftaydı ve Harry'den çok daha iriydi. Arayıcı'lar genellikle hafif ve hızlı olurlardı, ama Diggory'nin kilosu, lüzgârla daha zor savrulacağı için bu havada ona avantaj sağlayacaktı. Harry şafak şokene kadarki saatleri ateşin önünde geçirdi. Arada bir kalkıp Crookshanks'in sinsice erKek-ier yatakhanesine giden merdivenlerden çıkmasını önlüyordu. En sonunda Harry kahvaltı saati gelmiş olmalı diye düşünüp yalnız başına portre deliğine yöneldi. "Dur ve dövüş, seni uyuz köpek!' diye haykırdı Sir Cadogan. "Of, kapa çeneni," dedi Harry esneyerrk. Büyük bir kap dolusu yulaf lapası onu biraz kendine getirdi. Tostuna başladığında, takımın diğer oyuncuları da gelmişti. "Zor bir maç olacak," dedi Wood. Hiçbir şey yemi-yordu. "Merak etme, Oliver," dedi Alicia yatıştırıcı bir sesle. "Biraz yağmur bizi etkilemez." Arna yağmur "biraz"dan epeyce fazlaydı. Quid-ditch öylesine popülerdi ki, bütün okul her zamanki gibi maçı izlemeye geldi, ama hepsi Quidditch sahasına giden çimenliği başlarını rüzgâra karşı eğip, koşarak geçmek zorunda kaldı. Koşarken şemsiyeleri ellerinden fırlayıp gidiyordu, Harry soyunma odasına girmeden hemen önce, Malfoy, Crabbe ve Goyle'un kocaman bir şemsiyenin altında stadyuma giderken kahkahalarla gülüp parmaklarıyla onu işaret ettiklerini gördü. 208 Takım kırmızı cüppelerini giyip, VVood'un her zamanki maç öncesi motive edici konuşmasını bekledi, ama böyle bir şey olmadı. Wood birkaç kez konuşmaya çalıştı, tuhaf bir yutkunma sesi çıkardı, sonra da başını umutsuzca iki yana sallayıp onlara peşinden gelmelerini işaret etti. Rüzgâr o kadar şiddetliydi ki, sahaya çıkarken yalpalıyorlardı. Kalabalık tezahürat yapıyorsa da sürekli patlayan gök gürültülerinin arasında onları duyamıyor-lardı. Yağmur Harry'nin gözlüğünü ıslatıyordu. Bu şartlarda Snitch'i nasıl görecekti ki? Hufflepufflar kanarya sarısı cüppelerinin içinde, sahanın öbür tarafından geliyorlardı. Kaptanlar birbirlerine yaklaşıp el sıkıştılar; Diggory, VVood'a gülümsedi, ama VVood'un sanki çenesi kilitlenmiş gibiydi, başıyla selam vermekle yetindi. Harry, Madam Hooch'un dudaklarının, "Süpürgelerinize binin," dediğini gördü. Sağ ayağını çamurdan şapırtıyla kurtarıp Nimbus İki Bin'in üzerinden attı. Madam Hooch düdüğünü ağzına götürüp üfledi ve onlara zar zor ulaşan bu tiz sesle birlikte, maç başladı. Harry hızla yükseldi, ama Nimbus'u rüzgârdan hafifçe yön değiştiriyordu. Onu elinden geldiğince sabit tuttu ve dönüp gözlerini kısarak yağmurun içinde aranmaya başladı. Beş dakika içinde Harry iliklerine kadar ıslanmış ve donmuştu. Bırakın küçücük Snitch'i, takım arkadaşlarını bile güçbela görebiliyordu. Sahada bir oraya bir buraya uçuyor, kırmızı ve sarı renkte flu şekillerin yanın- 209 dan geçiyordu. Maçın nasıl gittiği hakkında en ufak fikri yoktu. Rüzgârdan, spikeri duyamıyordu. Pelerinlerden ve hırpalanmış şemsiyelerden oluşan bir denizin altındaki seyircileri göremiyordu. Harry iki kez bir Bludger tarafından süpürgesinden düşürülme tehlikesiyle burun buruna geldi; gözlüğünün üstündeki yağmur damlaları görüşünü öyle bulandırıyordu ki, geldiklerini görmemişti. Zamanın izini yitirdi. Süpürgesini düz tutmak giderek 7-orlaşıyordu. Gökyüzü karardıkça kararıyordu, sanki gece, erken gelmeye karar vermiş gibiydi. Harry iki kez az daha başka bir oyuncuya çarpıyordu, hem de onların takım arkadaş1 mı yoksa rakip takımdan mı olduğunu bilmeden. Artık herkes öyle ıslak, yağmur da öyle şiddetliydi ki, oyuncuları birbirinden ayırt etmekte çok zorlanıyordu... İlk şimşekle birlikte, Madam Hooch'un düdüğünün sesi duyuldu; Harry sağanak yağmurun içinden, yerdeki Vvood'ujı ona eliyle aşağı inmesini işaret ettiğini zar zor gördü. Bütün takım büyük bir şapırtıyla çamura indi. Wood, "Mola aldım!" diye gürledi takımına. "Haydi, şuraya -" Sahanın kenarındaki büyük bir şemsiyenin altına toplandılar; Harry gözlüğünü çıkarıp aceleyle cüppesine sildi. "Kaç kaç?" "Elli sayı öndeyiz," dedi Wood, "ama Snitch'i yaka-layamazsak geceye kadar oynarız." 210 Harry gözlüğünü sallayarak, "Gözümde bununla hiç şansım yok," dedi bitkin bitkin. Tam o anda Hermione arkasında belirdi; üstünde pelerini vardı ve anlaşılmaz bir şekilde gülümsüyordu. "Aklıma bir fikir geldi, Harry! Gözlüğünü ver, çabuk!" Harry gözlüğünü uzattı ve takımın şaşkın bakışları arasında Hermione asasıyla gözlüğe tıklayıp, "Impervi-usl" dedi. "İşte oldu!" dedi, gözlüğü geri vererek. "Suyu savuşturacak artık!" Wood az daha onu öpecekmiş gibi görünüyordu. Harmione kalabalığın içine karışırken, arkasından, "Harika!" diye seslendi kısık bir sesle. "Pekâlâ takım, hadi bakalım!" Hermione'nin büyüsü işi çözmüştü. Harry hâlâ soğuktan uyuşmuş haldeydi, hâlâ hayatında hiç olmadığı kadar sırılsıklamdı, ama görebiliyordu. Yepyeni bir kararlılıkla süpürgesini azgın havada hızla sürmeye, her tarafa bakıp Snitch'i aramaya başladı. Bu arada üstüne gelen bir Bludger'dan, hızla aksi istikamette giden Dig-gory'nin altından geçerek kurtuldu... Bir gök gürültüsü daha patladı, hemen ardından da çatal biçiminde bir şimşek çaktı. Bu iş giderek daha da tehlikeli hale geliyordu. Harry'nin Snicth'e hemen ulaşması gerekiyordu - Sahanın ortasına doğru gitmeye niyetlenerek döndü, ama tam o anda çakan bir şimşek tribünleri aydınlattı ve Harry tamamen aklını başından alan bir şey 211 gördü: dev gibi, salkımsaçak tüylü bir siyah köpek silueti. En üst sıradaki boş koltuklardan birinde kıpırdamadan duruyor, fondaki gökyüzür ün önünde açıkça seçiliyordu. Harry'nin uyuşmuş elleri süpürgesinin sapından kayınca Nimbus aniden birkaç raetre düştü. Islak perçemini sallayarak gözlerinden çeven Harry, bir kez daha tribüne baktı. Köpek ortadan ka/nolmuştu. "Harry!" diye dehşetle sesler cL Wood, Gryffindor kalesinden. "Harry, tam arkanda!" Harry deli gibi etrafına bakındı Cedric Diggory sahanın öbür ucundan kaptırmış geliyordu ve yağmurlu havada, tam ortalarında minicik bir altın benek parıldı-yordu... Harry büyük bir panikle süpürgesinin sapına yapışıp Snitch'e doğru fırladı. "Hadi!" diye bağırdı Nimbus'una. Rüzgâr suratım dövüyordu. "Daha hızlı!" Ama tuhaf bir şeyler oluyordu. Stadyum ürpertici bir sessizliğe bürünmüştü. Rüzgâr hâlâ a\Tiı şiddette esiyor, ama uğuldamayı unutuyordu. SanH biri sesi kapatmış gibiydi, sanki Harry birden sağı- olmuştu - neler oluyordu? Sonra her yanını korkunç bir şekilde tan dik gelen bir soğuk sardı, aşağıdaki sahada hareket eden bir şeylerin farkına varmıştı. Düşünmeye fırsat kalmadan, Harrx gözlerini Snitch'ten ayırmış, aşağı bakmıştı. Aşağıda en azından yüz tane Ruh Emici \ ardı, gö- 212 rünmeyen yüzlerini ona çevirmişlerdi. Sanki göğsünü buz gibi sular kaplıyor, içini deşiyordu. Sonra yine bir şey duydu... biri bağırıyordu, kafasının içinde bağırıyordu... bir kadın... "Harry'yi bırak, Harry'yi bırak, lütfen!" "Kenara çekil, aptal kız... derhal kenara çekil..." "Harry'yi bırak, lütfen, beni al, onun yerine beni öldür -" Harry'nin beynini uyuşturucu, anafor gibi dönen beyaz bir pus kaplıyordu... Ne yapıyordu? Niye uçuyordu? Ona yardım etmesi gerekiyordu... yoksa o ölecekti... öldürülecekti... Buz gibi pusun içinde düşüyor, düşüyordu. "Harry'yi bırak! Lütfen... merhamet et... merhamet et..." Tiz bir ses kahkahalarla ^gülüyor, kadın çığlık atıyordu. Harry kendindea-g^çti. "Şanslıymış, yer çok yumuşaktı." "Kesin öldü dedim." "Ama gözlüğü bile kırılmamış." Harry fısıltıları duyabiliyordu, ama hiçbir anlam veremiyordu. Nerede olduğu, oraya nasıl geldiği, ya da oraya gelmeden önce ne yaptığı konusunda en ufak bir fikri yoktu. Tek bildiği, vücudunun her santiminin dayak yemiş gibi ağrıdığıydı. "Hayatımda gördüğüm en korkunç şeydi bu." Korkunç... en korkunç şey... kukuletalı siyah siluetler... soğuk... çığlık... 213 Harry'nin gözleri birden açıldı. Hastane kanadında yatıyordu. Baştan aşağı çamura bulanmış olan Gryffin-dor Quidditch takımı yatağının etrafında toplanmıştı. Ron'la Hermione de oradaydı, yüzme havuzundan çıkmış gibi görünüyorlardı. "Harry!" dedi Fred. Üzerini kaplayan çamurun altında bembeyaz görünüyordu. "Kendini nasıl hissediyorsun?" Sanki Harry'nin belleği hızlı çekim ileri alındı. Şimşek... Ecel... ve Ruh Emici'ler... "Neler oldu?" dedi. Yata^jnda o kadar hızlı doğruldu ki, hepsi nefeslerini tuttular. "Düştün," dedi Fred. "Çok yüksekten - on beş metre var mıydı?" "Öldün sandık," dedi Alicia titreyerek. Hermione'den hafif, cikler gibi bir ses çıktı. Gözleri kan çanağı gibiydi. "Ya maç?" dedi Harry. "Ne oldu? Yeniden oynayacak mıyız?" Kimse bir şey demedi. Gerçek, Harry'nin bağrına taş gibi oturdu. "Herhalde - kaybetmedik, değil mi?" "Diggory, Snitch'i yakaladı," dedi George. "Tam sen düştükten sonra. Neler olduğunun farkına varmamıştı. Dönüp seni yerde görünce, maçı iptal etmeye çalıştı. Yeniden oynanmasını istedi. Ama haklarıyla kazandılar... Wood bile bunu kabul ediyor." "VVood nerede?" dedi Harry, birden orada olmadığını fark ederek. 214 "Hâlâ duşta," dedi Fred. "Bizce kendini boğmaya çalışıyor." Harry yüzünü dizlerine yaslayıp, ellerini saçına götürdü. Fred omzunu kavrayıp sertçe sarstı. "Hadi Harry, daha önce hiç Snitch'i kaçırmamış-tm." "Yakalayamayacağın bir gün gelecekti elbetle," dedi George. "Daha her şey bitmedi," dedi Fred. "Yüz sayıyla yenildik, değil mi? Yani HufflepuF, Ravenclavv'a yenilirse, biz de Ravenclav/'u ve Slytherin'i yenersek..." "Hufflepuff in en az iki yüz sayıyla kaybetmesi gerekecek," dedi George. "Ama Ravenclaw'u yenerîerse..." "imkânı yok, Ravenclavv çok iyi. Ama Slytherin, Hufflepuff a yenilirse..." "Her şey sayılara bağlı - her iki taraftan da yüz puanlık fark -" Harry orada öylece yattı, tek kelime bile etmedi. Kaybetmişlerdi... ilk ke? bir Quiddıtch maçını kaybetmişti. On dakika kadar sonra Madam Pomfrey gelip takıma onu rahat bırakmasını söyledi. "Daha sonra seni görmeye geliriz," dedi Fred. "Kendini hırpalama, Harry, sen hâlâ bizim gelmib geçmiş en iyi Arayıcı'mızsın." Takım, arkasında bir çamur izi bırakarak dışarı çıktı. Madam Pomfrey yüzünde onaylamaz bir ifadeyle arkalarından kapıyı kapattı. Ron ve Hermionc, Harry'nin yatağına yanaştı. 215 "Dumbledore küplere bindi," dedi Hermione, titrek bir sesle. "Daha önce onu hiç böyle görmemiştim. Sen düşerken koşarak sahaya fırlayıp asasını salladı ve sen yere vurnadan önce adeta yavaşladın. Sonra asasını Ruh Emici'lere doğrulttu. Üzerlerine gümüşi bir şey gön ierdi. Hemen stadyumdan çıktılar... okul sahasına girdikleri için çok kızgındı, dedi ki -" "Sonra seni büyüyle bir sedyeye yükledi," dedi '^on. "Okula doğru yürüdü, sen de sedyeyle birlikte süzülerek gittin. Herkes sandı ki sen -" Sustu, ama Harry bunu pek fark etmedi. Ruh Emi- ci'lerin ona yaptıkları şeyi düşünüyordu.... çığlık atan s'esi. Kafasını kaldırdığında Ron'la Hermione ona öyle ?ir endişeyle bakıyorlardı ki, hemen söyleyecek pratik bir şey bulmaya çalıştı. "Biri Nimbus'umu aldı mı?" Ron ve Hermione birbirlerine çabuk bir bakış attılar. "Şeyy-" "Ne?" dedi Harry, bir birine, bir öbürüne bakarak. "Şey... sen düştüğünde, o da fırladı," dedi Hermione tereddütlü bir sesle. "Ve?" "Ve şeye - şeye - ah, Harry - Şamarcı Söğüt'e çarptı." Harry'nin içi burkuldu. Şamarcı Söğüt okul arazisinin ortasında duran, çok vahşi bir ağaçtı. "Sonra?" dedi, gelecek cevaptan ölesiye korkarak. "Şey, Şamarcı Söğüt'ü bilirsin," dedi Ron. "Da-dar-be almayı sevmez." 216 "Profesör Flitwick sen ayılmadan çok az önce onu getirdi," dedi Hermione neredeyse duyulmaz bir sesle. Ağır ağır, ayaklarının dibindeki çantaya uzandı, çantayı ters çevirip bir yığın tahta kıymığını ve dal parçasını yatağın üstüne boşalttı. Bunlar Harry'nin sadık, ama sonunda yenilen süpürgesinden arta kalanlardı. 217 |
ONUNCU BOLUM
Çapulcu Haritası Madam Pomfrey, Harry'yi hafta sonunun geri kalanı boyunca hastane kanadında tutmakta ısrar etti. Hnrry karşı gelmedi, şikâyet etmedi, ama Nimbus İki Bin'inin un ufak artıklarını atmasına da izin vermedi. Aptallık ettiğini biliyordu, Nimbus'un artık onarılamaz halde olduğunu biliyordu, ama Harry'nin elinde değildi; kendini sanki en iyi arkadaşlarından birini kaybetmiş gibi hissediyordu. Bir ziyaretçi seline boğuldu, hepsi de onu neşelendirmekte kararlıydı. Hagrid sarı lahanaya benzeyen bir demet kulağakaçan çiçeği gönderdi. Ginny VVeasley ise fena halde kızararak, elinde kendi yaptığı bir "geçmiş olsun" kartıyla geldi. Kart, Harry onu meyve çanağında kapalı tutmadığı sürece tiz bir sesle şarkı söylüyordu. Gryffindor takımı pazar sabahı onu yine ziyaret etti, bu defa Wood da yanlarındaydı ve Harry'ye ruhsuz, ölü gibi bir sesle onu hiç suçlamadığını söyledi. Ron ve Hermione, Harry'nin başucundan ancak geceleri ayrılıyorlardı. Ama kim ne derse desin Harry kendini daha 218 iyi hissetmiyordu, çünkü onların bilmediği bir derdi daha vardı. Kimseye Ecel'den bahsetmemişti, Ron'la Hermi-one'ye bile, çünkü Ron'un paniğe kapılacağım, Hermi-one'ninse alay edeceğini biliyordu. Öte yandan, Ecel'in iki kez göründüğü ve iki seferde de bunu neredeyse ölümcül kazaların izlediği de bir gerçekti; ilk seferinde az daha Hızır Otobüs'ün altında kalıyordu; ikincisin-deyse on beş metre yükseklikteyken süpürgesinden düşmüştü. Ecel, o gerçekten ölene kadar ona musallat mı olacaktı? Hayatının geri kalanını hayvan orada mı diye sürekli omzunun üstünden bakarak mı geçirecekti? Sonra bir de Ruh Emici'ler vardı. Harry onlar hakkında her düşündüğünde kendini hasta gibi ve aşağılanmış hissediyordu. Herkes Ruh Emici'lerin dehşet verici olduğunu söylüyordu, ama ondan başka kimse bir Ruh Emici yaklaştığında bayılmıyordu... başka kimse kafasının içinde, annesinin ölürken attığı çığlıkları duymuyordu. Harry artık o çığlık atan sesin kime ait olduğunu biliyordu. Hastane kanadında geceleri uyanık halde yatağında uzanmış, tavandaki ay ışığı huzmelerine bakarken, annesinin ağzından çıkan sözcükleri tekrar tekrar duymuştu. Ruh Emici'ler ona yaklaştığında annesinin yaşamının son anlarını, Harry'yi Lord Voldemort'dan koruma çabalarını ve Voldemort'un annesini öldürmeden hemen önce attığı kahkahayı duyuyordu... Harry tedirgin bir uykuya daldı. Ama ıslak ve çürümüş eller- 219 le, korku içinde yakarışlarla dolu rüyalar görürken sarsılarak uyanıp, yeniden annesinin sesini düşünmeye başladı. Pazartesi günü okulun gürültüsüne patırtısına dönmek çok rahatlatıcı olmuştu. Her ne kadar Malfoy'un sataşmalarına katlanmak zorunda kalsa da, hiç olmazsa oradayken kafası başka şeylerle meşgul oluyordu. Mal-foy, Gryffindor'un yenilgisinden dolayı adeta sevinçten uçuyordu. Nihayet bandajlarını çıkarmıştı ve her iki kolunun da kullanılabilir hale gelmesini, Harry'nin süpürgesinden düşüşünün coşkulu taklitleriyle kutluyordu. Malfoy bir sonraki İksir dersinin büyük bir bölümünü zindanın öbür ucundan Ruh Emici taklitleri yaparak geçirdi. Sonunda tepesi atan Ron, Malfo/a büyük, kaygan bir timsah kalbi fırlatıp suratına isabet ettirince, Snape Gryffindor'dan elli puan indirdi. "Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'ya yine Snape giriyorsa, ben hastayım deyip izin alıyorum," dedi Ron, öğle yemeğinden sonra Lupin'in sınıfına giderlerken. "Hermione, bir baksana içeride kim var." Hermione sınıfın kapısından başını uzatıp içeri baktı. "Her şey yolunda!" Profesör Lupin yeniden işinin başındaydı. Gerçekten de hastalıktan yeni kalkmış gibi görünüyordu. Eski püskü cüppesi üstünden daha da sarkıyordu ve gözle- 220 rinin altında kara gölgeler vardı, ama yine de öğrenciler yerlerine otururken onlara gülümsedi. Herkes bir ağızdan, Lupin hastayken Snape'in onlara neler yaptığından yakınmaya başladı. "Haksızlık bu, sizin yerinize gelmişti sadece, niye bize ödev veriyor ki?" "********lar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz -" "- hem de iki parşömen uzunluğunda!" "Profesör Snape'e o konuları henüz işlemediğimizi söylediniz mi?" dedi Lupin, kaşlarını hafifçe çatarak. Yeniden bir uğultu koptu. "Evet, ama çok geride olduğumuzu söyledi -" "- ne desek dinlemedi -" "- hem de iki parşömen uzunluğunda!" Profesör Lupin, yüzlerdeki kızgınlık ifadesini görünce gülümsedi. "Merak etmeyin, ben Profesör Snape'le konuşurum. Ödevi yapmanıza gerek yok." "Olamaz" dedi Hermione, düş kırıklığıyla. "Ben bitirdim bile!" Çok zevkli bir ders geçirdiler. Profesör Lupin cam bir kabın içinde bir Hinzıpır getirmişti. Bu minik, tek bacaklı ve duman büklümlerinden yapılmış gibi duran yaratığın oldukça çelimsiz ve zararsız bir görünümü vardı. "Gezginleri bataklıkların içine çeker," dedi Profesör Lupin, herkes not alırken. "Elinden sallanan feneri görüyor musunuz? Önden gider - insanlar da ışığı takip eder - ondan sonra da -" 221 Hinzıpır carna yaslanıp vıcık vıcık, korkunç bir ses çıkardı. Zil çalınca herkes gibi Harry de eşyalarını toplayıp kapıya doğru ilerledi, ama - "Bir dakika bekle, Harry," diye seslendi Lupin. "Biraz konuşmak istiyorum." Harry geri dönüp Profesör Lupin'in Hinzıpır'ın kabını bir bezle örtmesini izledi. "Maçta olanları duydum," dedi Lupin. Masasına gidip kitaplarını çantasına doldurmaya başladı. "Süpürgene çok üzüldüm. Tamir etme imkânı var mı?" "Hayır," dedi Harry. "Ağaç onu paramparça etti." Lupin iç çekti. "Şamara Söğüt'ü benim Hogvvarts'a geldiğim yıl diktiler. Eskiden bir oyun oynarlardı, gövdesine dokunacak kadar yaklaşmaya çalışırlardı ağaca. Davey Gud-geon adında bir çocuk az kalsın bir gözünden oluyordu, ondan sonra ağacın yakınına gitmemiz yasaklandı. Hangi süpürge olsa o ağaçla başa çıkamazdı." "Ruh Emicileri de duydunuz mu?" dedi Harry güçlükle. Lupin gözlerini hemen ona çevirdi. "Evet, duydum. İçimizde kimse Profesör Dumble-dore'u o kadar kızgın görmemiştir herhalde. Bir süredir sabırsızlanmaya başlamışlardı... Dumbledore'un onları içeri bırakmamasına hiddetleniyorlardı... sanırım düşmenin sebebi onlardı, değil mi?" "Evet," dedi Harry. Önce bir tereddüt etti, ama dilinin ucuna gelen soru o daha kendine hâkim olamadan 222 y ağzından çıkmıştı bile: "Neden? Sizce neden beni öyle etkiliyorlar? Ben mi çok -" "Bunun zayıflıkla hiç ilgisi yok," dedi Profesör Lu-pin sert bir sesle. Sanki Harry'nin zihnini okumuştu. "Ruh Emici'ler seni daha kötü etkiliyor, çünkü senin geçmişinde başkalarınınkinde olmayan korkunç olaylar var." Sınıftan içeri kış güneşinden gelen bir ışık huzmesi sızıp Lupin'in gri saçlarını ve genç yüzündeki çizgileri aydınlattı. "Ruh Emici'ler bu dünyadaki en berbat yaratıklardandır. En karanlık, en pis yerlerde barınırlar, çürümeden ve umutsuzluktan zevk alırlar, etraflarındaki huzuru, umudu ve mutluluğu kuntturlar. Muggle'lar bile, her ne kadar onları göremeseler de, varlıklarını hisseder. Bir Ruh Emici'ye fazla yaklaştığında bütün iyi duyguların, bütün mutlu anıların emilip,almır senden. Bir Ruh Emici, eğer başarabilir de seninle uzun süre beslenirse, sonunda seni de kendi gibi bir şey haline getirir -ruhsuz ve kötücül. Elinde hayatındaki en kötü deneyimlerin haricinde hiçbir şey kalmaz. Ve senin başına gelen en kötü şey, Harry, herkesi süpürgesinden düşürmeye yeter. Utanacak hiçbir şeyin yok." Harry, Lupin'in masasına bakıp, "Bana yaklaştıkları zaman -" dedi boğazı düğümlenerek, "Voldemort'un annemi öldürüşünü duyabiliyorum." Lupin koluyla ani bir hareket yaptı, sanki Harry'nin omzunu kavramaya niyetlenmişti, ama vazgeçti. Kısa bir sessizlik oldu; sonra - 223 "Niye maça geldiler ki?" dedi Harry acı acı. "Acıkmaya başladılar/' dedi Lupin sakince. Çantasını kapattı. "Dumbledore onları okulun içine bırakmıyor, bu yüzden avlanacak insan stoklan tükenmeye başladı... Quidditch sahasının etrafındaki büyük kalabalığa karşı koyamadılar sanırım. Bütün o heyecan... coşan duygular... bu onlar için bir ziyafet demekti." "Azkaban korkunç bir yer olmalı," diye mırıldandı Harry. Lupin yüzünde tatsız bir ifadeyle başını sallayarak onayladı. "Kale denizin ortasında, küçük bir adada. Aslında tutsakları içeride tutmak için duvarlara ve denize ihtiyaçları yok. Çünkü zaten hepsi kendi kafalarının içinde kısılmış durumdalar, neşeli tek bir şey düşünebilecek durumda değiller. Çoğu birkaç haftada çıldırıyor." "Ama Sirius Black onlardan kaçtı," dedi Harry ağır ağır. "Ellerinden kurtuldu..." Lupin'in çantası masadan aşağı kaydı; çabucak yakalayabilmek için eğilmesi gerekti. "Evet," dedi doğrularak. "Black onlarla savaşmanın bir yolunu bulmuş olmalı. Ben böyle bir şeyin mümkün olabileceğine inanmazdım... Ruh Emici'ler yanlarında uzun süre kalan bir büyücünün bütün güçlerini kurutur diye bilinir..." "Ama siz trendeki o Ruh Emici'nin geri çekilmesini sağlamıştınız," dedi Harry birden. "Bazı - savunma yöntemleri var," dedi Lupin. "Ama trende sadece bir tane Ruh Emici vardı. Sayıları ne kadar çok olursa, direnmek o kadar zor oluyor." 224 "Ne tür savunma yöntemleri?" dedi Harry hemen. "Bana öğretebilir misiniz?" "Ruh Emici'lerle savaşma konusunda bir uzman olduğumu iddia edemeyeceğim, Harry. Tam tersi..." "Ama Ruh Emici'ler bir maça daha gelirlerse,, onlara karşı koyabilmem gerekiyor -" Lupin, Harry'nin yüzündeki kararlı ifadeye baktı, bir an tereddüt etti, sonra cevap verdi: "Şey... peki. Yardım etmeye çalışırım. Ama korkarım ki bu işin önümüzdeki sömestre kadar beklemesi gerekiyor. Tatilden önce yapmam gereken çok şey var. Hastalanmak için çok ters bir zaman seçtim." Lupin'in Ruh Emici-Savuşturma dersleri vaadi, annesinin ölümünü bir daha hiç duymayabileceği düşüncesi ve kasım sonundaki maçta Ravenclaw'un Huffle-puff ı ezip geçmesi sayesinde, Harry'nin ruh hali iyiye doğru büyük bir değişim gösterdi. Gryffindor gerçekten de Kupa şansını yitirmemişti, ama bir maç daha kaybetmek gibi bir lüksleri yoktu. VVood yine çılgın enerjisine kavuştu ve takımını aralık boyunca devam eden yağmurun oluşturduğu soğuk pusun içinde her zamanki kadar sıkı çalıştırmaya devam etti. Harry okulun içinde Ruh Emici'lere dair hiçbir iz görmedi. Görünüşe bakılırsa Dumbledore'un öfkesi onları girişlerdeki mevzilerinde tutuyordu. Sömestrin sona ermesinden iki hafta önce gökyüzü 225 birden aydınlanıp göz kamaştırıcı bîr opal taşı beyazına dönüştü ve bir sabah kalktıklarında çamurlu yerler kırağı kaplıydı. Şatonun içindeyse, havada bir Noel heyecanı vardı. Muska öğretmeni Profesör Flitwick sınıfını titrek titrek parlayan ışıklarla erkenden süslemiş, sonradan bu ışıkların gerçek, kanat çırpan periler olduğu anlaşılmış ti. Öğrencilerin hepsi mutlu mutlu tatil planlarını tartışıyorlardı. Hem Ron, hem de Hermione Hog-warts'ta kalmaya karar vermişti. Her ne kadar Ron bunu Percy ile iki hafta daha geçirmeye katlanamayaca-ğından yaptığını ileri sürse, Hermione de kütüphaneyi kullanması gerektiği konusunda ısrar etse büe, Harry kanmamıştı; bunu o yalnız kalmasın diye yapıyorlardı ve Harry onlara minnettardı. Harry dışında herkese mutluluk veren bir durum da, sömestrin son hafta sonunda Hogsmeade'e bir gezi daha yapılacak olmasıydı. "Bütün Noel alışverişimizi oradan yapabiliriz!" dedi Hermione. "Balyumruk'taki o Diştemizleyici İplikna-ne'ler annemle babamın çok hoşuna giderdi!" Bir kez daha arkada kalan tek üçüncü sınıf öğrencisinin kendi olacağı gerçeğine boyun eğen Harry, Wo-od'dan Hangi Süpürge adındaki kitabı ajdı ve günün geri kalanını çeşitli markalar hakkında enine boyuna okuyarak geçirdi. Takım antrenmanlarmda okul süpürgelerinden birini, çok eski bir Kayan Yıldız'ı kullanıyordu. O süpürge çok yavaş ve sarsıntılıydı; kesinlikle yeni bir süpürgeye ihtiyacı vardı. Hogsmeade gezisinin yapılacağı cumartesi sabahı, 226 Harry pelerinlere ve atkılara sarılmış olan Ron'la Her-mione'ye güle güle dedi ve dönüp tek başına mermer merdivenden çıkarak Gr-'ffindor Kulesi'nin yolunu tuttu. Dışarıda kar yağmaya başlamıştı, şato çok sessiz ve sakindi. "Pşşt-Harry!" Üçüncü kat koridor anun yarısındayken arkasını döndü. Fred ve George kambur, tek gözlü bir cadı heykelinin arkasından ona bakıyorlardı. "Ne yapıyorsunuz?" 1edi Harry merakla. "Niye Hogsmeade'e gitmiyorsunuz?" "Gitmeden önce sana biraz bayram neşesi vermeye geldik," dedi Fred, esrarengiz bir şekilde göz kırparak. "İçeri gel..." Başıyla tek gözlü heykelin sol tarafındaki boş bir sınıfı gösterdi. Harry, Fred'k George'un peşinden içeri girdi, George kapıyı sessizce kapattı ve dönüp Harry'ye gülümseyerek baktı. "Erken bir Noel hediyesi; ana, Harry," dedi. Fred fiyakalı bir hareketle pelerinin içinden bir şey çekip çıkardı, sıralardan birinin üstüne koydu. Büyük, kare biçiminde, epey yıpranmış bir parşömendi bu. Üstünde hiçbir şey yazılı değildi. Harry bunun Fred'le George'un şakalanndan biri ol-nasından şüphelenerek, onlara baktı. "Bu ne ki böyle?" "Bu, Harry, bizim basanınızın sırrı," dedi George, parşömeni sevgiyle okşayarak. "Onu sana vermak içimiz; yakıyor," dedi Fred. 227 "Ama dün gece, senin ihtiyacının bizimkinden daha fazla olduğuna karar verdik." "Neyse, zaten ezbere biliyoruz," dedi George. "Onu sana miras bırakıyoruz. Artık pek ihtiyacımız yok." "Peki benim eski bir parşömen parçasına niye ihtiyacım olsun?" dedi Harry. "Eski bir parşömen parçası ha!" dedi Fred. Sanki Harry ona hakaret etmiş gibi, dişlerini sıkarak gözlerini kapatmıştı. "Açıkla, George." "Şey... daha biz birinci sınıftayken, Harry, yani genç, tasasız ve masumken -" Harry gülmemek için kendini zor tuttu. Fred ve Ge-orge'un hayatlarının herhangi bir döneminde masum olduklarından şüpheliydi. "- şey, en azından şimdikinden daha masumken -Füch'le başımız derde girdi." "Koridorda bir Tezekbombası patlattık ve nedense bu onu sinirlendirdi -" "O da bizi odasına götürüp her zamanki tehditlerini savurmaya başladı -" "- cezaya bırakma -" "- karın deşme -" "- biz de dosya dolaplarından birindeki, El Koyulmuş ve Çok Tehlikeli olarak etiketlenmiş bir çekmecenin farkına varmadan edemedik." "Durun tahmin edeyim -" dedi Harry, sırıtmaya başlayarak. "Eh, sen olsan ne yapardın?" dedi Fred. "George bir tane daha Tezekbombası bırakarak dikkati başka yöne 228 çekti, ben de çekmeceyi açıp bunu kaptım." "Sandığın kadar da kötü bir şey değildi yaptığımız," dedi George. "Filch'in onu nasıl çalıştıracağını hiç çözemediğini sanıyoruz. Büyük ihtimalle ne olduğundan şüphelenmiştir ama, yoksa el koymazdı." "Peki siz nasıl çalıştıracağınızı biliyor musunuz?" "Tabii," dedi Fred, sırıtarak. "Bu küçük bebek bize okuldaki bütün hocalardan daha çok şey öğretti." "Beni makaraya sarıyorsunuz," dedi Harry, eski püskü parşömen parçasına bakarak. "Ya, öyle mi yapıyoruz?" dedi George. Asasını çıkardı, parşömene hafifçe dokunup, "Bütün ciddiyetimle yemin ederim ki, hayırlı bir şey düşünmüyorum," dedi. Ve bir anda, George'un asasının dokunduğu noktadan çizgiler çıkmaya, parşömeni bir örümcek ağı gibi sarmaya başladı. Birbirleriyle birleştiler, kesiştiler, parşömenin her bir köşesine yayıldılar. Sonra tepede kelimeler oluşmaya başladı, büyük, kıvrımlı yeşil kelimeler: Mösyöler Aylak, Kılkuyruk, Patiayak ve Çatalak Sihirli Muziplik Sanatçılarının Yardakçıları gururla sunar: ÇAPULCU HARİTASI Hogwarts şatosunun ve okul arazisinin her karışını gösteren bir haritaydı bu. Ama daha da çarpıcı oları, haritada gezinen minicik mürekkep noktalarıydı, 229 her birinin üstünde ufacık harflerle bir isim yazıyordu. Harry şaşkına dönmüş bir h'ilde eğilip daha yakından baktı. Sol üst köşedeki bir nokta, Profesör Dumbledore'un çalışma odasında bir aşağı bir yukarı yürüdüğünü gösteriyordu; haden tenin kedisi Mrs Norris ikinci katta dolanıyordu, horvîak Peeves ise o anda kupa salonunda hoplayıp zıplıyv rdu. Harry gözlerini o tanıdık koridorlarda gezdirirken, bir şey daha dikkatini çekti. Bu harita daha önce ayak basmadı ip birtakım geçitleri gösteriyordu. Ve görünüşe göre buAİarın birçoğu - "Doğruca Hogsmeade'e gidiyor," d idi Fred, çizgilerden birini parmağıyla takip ederek. Toplam yedi tane var. Filch şu dördünü biliyor -" dey^p hepsini birer birer gösterdi, "- ama şunları bir tek bizim bildiğimizden eminiz. Dördüncü katta, aynanın arkasında olanla hiç uğraşma. Geçen kışa kadar kullanıyorduk ama çöktü - tamamen kapanmış durumda. Bunu ise kimsenin kullanmadığını sanıyoruz, çünkü girişinin t?rr üstünde Şamarcı Söğüt var. Ama şuradaki doğruca. Balyum-ruk'un kilerine çıkıyor. Defalarca kullandık. Ve fark et-tiysen, girişi bu odanın hemen dışında. Tek j;öilü kocakarının kamburunun içinden." "Aylak, Kılkuyruk, Patiayak ve Çatalak," cedi Ge-orge, iç geçirerek. Haritanın tepesindeki yazıyı okşadı. "Onlara çok şey borçluyuz." "Yeni kuşak kural yıkıcılara yardım etmek IrLı yorulmaksızın çalışmış, soylu insanlar," dedi Fred vakur bir edayla. 230 "Pekâlâ," diye toparlandı George, "kullandıktan sonra silmeyi unutma -" "- yoksa herkes okuyabilir," dedi Fred, uyaran bir ses tonuyla. "Tek yapman gereken asanla yine tıklayıp, 'Muziplik tamamlandı!' demek. Üstü hemen bomboş olacak." "Evet, genç Harry," dedi Fred, olağanüstü bir Percy taklidiyle, "terbiyeci takın." "Balyumruk'ta görüşürüz," dedi George, göz kırparak. İkisi de tatmin olmuş gibisinden sırıtarak odadan çıktılar. Harry orada durup, mucizevi haritaya bakakaldı. Minicik mürekkepten Mrs Norris'in sola dönüp yerdeki bir şeyi koklayışını izledi. Filch'in gerçekten de haberi yoksa... Ruh Emici'lerin yanından geçmesi gerekmeyecekti bile... Ama orada öylece, heyecan içinde dururken, Mr VVeasley'nin bir keresinde söylediği bir şey anılarının arasından süzülüp geldi. Kendi kendine düşünebilen bir şeye, beyninin nerede saklı olduğunu göremiyorsun, güvenme. Bu harita Mr VVeasley'nin dikkat edilmesi gerektiğini söylediği o tehlikeli sihirli nesnelerdendi... Sihirli Muziplik Sanatçılarının Yardakçıları... ama sonra Harry, haritayı sadece Hogsmeade'e gitmekte kullanacağını düşündü. Bir şey çalacak ya da birine saldıracak değildi ya... üstelik Fred ve George onu yıllardır kullanıyorlardı, başlarına korkunç bir şey gelmemişti... 231 Harry parmağıyla, Balyumruk'a giden geçidi takip etti. Sonra haritayı, sanki bir emre uyarmış gibi birdenbire kıvırdı, cüppesinin içine soktu ve hızla sınıfın kapısına doğru ilerledi. Kapıyı birkaç santim araladı. Dışarıda kimse yoktu. Çok temkinli bir şekilde sınıftan yavaşça çıktı ve tek gözlü cadının heykelinin arkasına geçti. Ne yapması gerekiyordu? Haritayı yeniden çıkardı ve büyük bir hayretle, üzerinde yeni bir mürekkep şekil olduğunu gördü. 'Harry Potter' yazıyordu. Bu şekil, tam Harry'nin durduğu noktada, üçüncü kat koridorunun yarısına yakın bir yerde duruyordu. Harry dikkatle baktı. Kendinin küçük mürekkep temsili, minnacık asa-sıyla cadıya tıklıyor gibiydi. Harry hemen gerçek asasını çıkardı ve heykele tıkladı. Hiçbir şey olmadı. Yine haritaya baktı. Şeklinin üstünde, olabilecek en küçük konvışma balonu belirmişti. İçinde "Dissendium" yazıyordu. Harry cadıya bir kez daha tıklayarak, "Dissendium!" diye fısıldadı. Heykelin kamburu hemen, oldukça ince birini içeri alabilecek kadar aralandı. Harry koridora şöyle bir göz attı, sonra haritayı yine ortadan kaldırıp kendini deliğe çekti ve başını içeri sokarak kendini ileri itti. Ona taştan yapılmış bir kaydırak gibi gelen bir şeyden aç ağı epeyce kaydıktan sonra soğuk, nemli toprağa indi- Ayağa kalkıp etrafına bakındı. Zifiri karanlıktı. Asasını kaldırıp, "Lumos!" diye mırıldanınca, çok dar, alçak, toprak bir tünelde olduğunu gördü. Haritayı kal- 232 dırdı, asasının ucuyla üzerine tıkladı ve, "Muziplik tamamlandı!" diye mırıldandı. Haritanın üstündeki her şey hemen silindi. Onu dikkatli bir şekilde katladı, cüppesinin içine yerleştirdi, sonra da kalbi hem heyecan hem de endişeyle çarpar halde, yola koyuldu. Yol, dev bir tavşan kovuğuymuşçasına sürekli dönüyor, kıvrılıyordu. Harry asasını önüne tutarak, engebeli zeminde arada bir takılıp tökezleyerek ilerledi. Çok uzun sürdü, ama Harry Balyumruk düşüncesinden güç aldı. Ona bir saat gibi gelen bir sürenin sonunda, yol yukarı doğru meyletmeye başladı. Harry hızını artırdı. Soluk soluğaydı, yüzü cayır cayır yanıyordu, ayaklanysa buz gibiydi. On dakika sonra, yukarı doğru devam edip gözden kaybolan yıpranmış taş basamaklara vardı. Gürültü etmemeye dikkat ederek, çıkmaya başladı. Yüz basamak, iki yüz basamak... sayısını unutmuştu, ayaklarına bakarak çıkmaya devam ediyordu... sonra, birdenbire, kafası sert bir şeye çarptı. Bu bir kapağa benziyordu. Harry orada öylece durup, kafasının tepesini ovarak, etrafı dinledi. Yukarıdan bir ses geldiğini duymuyordu. Yavaşça kapağı iterek açtı ve kenanndan içeri baktı. Tahta sandıklarla ve kutularla dolu bir kilerdeydi. Yu-kan tırmanıp kapağı yine kapadı - kapak, tozlu yerle o kadar iyi kaynaşıyordu ki, orada olduğunu anlamak imkânsızdı. Harry yukarı çıkan merdivene usul usul yaklaştı. İşte şimdi birilerinin sesini duyuyordu, ayrıca bir zilin çınlamasını ve bir kapının açılıp kapanma sesini de. 233 Ne yapması gerektiğini düşünürken, çok daha yakındaki bir kapının açılma sesini duydu; biri aşağı inmek üzereydi. "Bir de bir kutu daha Jöle Sümüklüböcek al, hayatım. Neredeyse hepsini bitirdiler -" dedi bir kadın sesi. Bir çift ayak merdivenden aşağı iniyordu. Harry kendini çok büyük bir sandığın arkasına atarak ayak seslerinin kesilmesini bekledi. Adamın karşı duvarın orada kutuları karıştırdığını duyuyordu. Bir daha fırsat gelmeyebilirdi - Harry saklandığı yerden hemen çıkıp merdivenleri çabuk çabuk ve sessizce tırmandı, dönüp arkasına baktığında kocaman bir sırt ve bir kutunun içine gömülmüş kel bir kafa gördü. Merdivenlerin sonundaki kapıya ulaştı, aralığından usulca geçti ve kendini Balyum-ruk tezgâhının arkasında buldu -- eğildi, yan yan gitti ve sonra doğrulup ayağa dikildi. Balyumruk, Hogvvarts öğrencileriyle öylesine doluydu ki, kimse Harry'ye ikinci bir kez dönüp bakmadı bile. Harry etrafını seyrederek, ite kaka aralarından ilerledi. Şimdi nerede olduğunu görse Dudley'nin domuz suratına yayılacak ifadeyi düşündüğünde, gülmemek için kendini zor tuttu. Akla gelebilecek en ağız sulandırıcı tatlılarla dolu yığınla raf vardı. Kaymak gibi nugat toplan; ışıldayan pembe hindistancevizi buzu küpleri; tombul, bal renkli karamelalar; itinayla dizilmiş yüzlerce çeşit çikolata; koca bir fıçı dolusu Bin Bir Çeşit Fasulye Şekerlemesi vardı; başka bir fıçı ise daha önce Ron'un bahsettiği, Fışır- 234 dayan Vızvız'lar adındaki, ayaklan yerden kesen şerbet toplarıyla tıka basa doluydu. Başka bir duvarda "Özel Efekt" tatlıları duruyordu: Drooble'ın En İyi Balonlu Sakızı (odayı, ne yaparsanız yapın günlerce çıkmayan çan çiçeği mavisi baloncuklarla dolduruyordu); tuhaf, kıymık kıymık Diştemizleyici İpliknane'ler; minicik, siyah Biber Şeytancık'lar ("arkadaşlarınıza alev püskürtme gösterisi yapın!"); Buz Fare'ler ("dişleriniz takırdasm, gıcırdasın!"); kurbağa biçiminde naneli kaymaklar ("midede gerçekçi bir şekilde hoplayıp zıplar!"); şeker kaplı kırılgan tüy kalemler ve patlayan bonbonlar. Harry altıncı sınıflardan oluşan bir kalabalığın içinden sıyrılınca, dükkânın en uzak köşesinde asılı bir tabela gördü ("Alışılmadık Tatlar"). Ron ve Hermione tabelanın altında durmuş, bir tepsi dolusu kan tadında lolipopu inceliyorlardı. Harry çaktırmadan arkalarına kadar yürüdü. "Öğk, hayır, Harry bunlardan istemez. Bunlar vampirler için, sanırım," diyordu Hermione. "Peki ya şunlara ne dersin?" dedi Ron, bir kâse dolusu Karafatma Sürüsjajjjıü Hermione'nin burnunun dibine sokarak. " "Kesinlikle olmaz," dedi Harry. Ron neredeyse kâseyi düşürecekti. "Harry!" diye tiz bir çığlık attı Hermione. "Burada ne işin var? Nasıl - nasıl -?" "Vay be!" dedi Ron, çok etkilenmiş görünerek. "Ci-simlenme'yi öğrendin ha!" "Tabii ki öğrenmedim," dedi Harry. Altıncı sınıflar 235 duymasın diye sesini alçalhp onlara Çapulcu Haritası hakkındaki her şeyi anlattı. "Fred'le George niye bana vermemişler onu?!" dedi Ron öfkeyle. "Ben onların kardeşiyim!" "Ama Harry onu elinde tutmayacak!" dedi Hermi-one, sanki bu saçma bir fikirmişçesine. "Profesör McGonagall'a verecek, değil mi, Harry?" "Hayır, vermeyeceğim!" dedi Harry. Ron, gözlerini iri iri açıp Hermione'ye bakarak, "Deli misin sen?" dedi. "Bu kadar iyi bir şey verilir mi?" "Verirsem nereden bulduğumu söylemem gerekir! O zaman Filch, Fred'le George'un kendisini işlettiklerini anlar!" "Ama ya Sirius Black?" diye fısıldadı Hermione. "Şatoya girmek için o geçitlerden birini kullanıyor olabilir! Öğretmenlerin öğrenmesi gerek!" "Bir geçitten giriyor olamaz," dedi Harry çabucak. "Haritada yedi tane gizli tünel var, değil mi? Fred'le George, Filch'in dördünü zaten bildiğini düşünüyorlar. Diğer üçün? gelince - bir tanesi çökmüş, yani kimse oradan geçemez. Bir tanesinin girişinin üstüne Şamarcı Söğüt dikili, yani oradan çıkamazsın. Benim kullandığım tünelse - şey - aşağıdaki kilerde girişi görmek çok zor - yani zaten orada olduğunu bilmiyorsa -" Harry durakladı. Ya Black geçidin orada olduğunu biliyorduysa? Ancak Ron yüksek sesle gırtlağını temizleyip, tatlı dükkânı kapısının içine yapıştırılmış duyuruyu işaret etti. 236 SÎHÎR BAKANLIĞI'NIN EMRiYLE ikinci bir emre kadar Ruh Emicilerin her gece Hogs-meade sokaklarında devriye gezeceğini müşterilerimize hatırlatırız. Bu önlem Hogsmeade sakinlerinin güvenliği için alınmıştır ve Sirius Black yeniden yakalanır yakalanmaz kaldırılacaktır. Bu bakımdan alışverişinizi karanlık basmadan önce tamamlamanız önerilir. Mutlu Noel'ler! "Gördün mü?" dedi Ron alçak sesle. "Köy Ruh Emici kaynarken, Black'in Balyumruk'a gizlice girmeye çalıştığını görmek isterdim doğrusu. Hermione, zaten Balyumruk'un sahipleri de biri içeri izinsiz girse duyarlardı, değil mi? Evleri, dükkânın üst katı!" "Evet, ama - ama -" Hermione bir sorun daha bulmaya çalışıyor gibiydi. "Bak, Harry yine de Hogsme-ade'e gelmemeli, imzalı bir belgesi yok! Biri öğrenirse başı feci şekilde derde girer! Dahası henüz gece olmadı - ya Sirius Black bugün gelirse? Mesela şimdi?" "Bu şartlarda Harry'yi tanıması epey güç olur," dedi Ron, tirizli pencerelerden görünen lapa lapa, döne döne yağan kan göstererek. "Yapma, Hermione, Noel'deyiz, Harr/nin biraz eğlenmeye ihtiyaa var." Hermione dudağını ısırdı, son derece kaygılı görünüyordu. "Beni ihbar edecek misin?" diye sordu Harry, sırıtarak. "Ah - tabii ki hayır - ama gerçekten, Harry -" "Fışırdayan Vızvız'lan gördün mü, Harry?" dedi 237 Ron, Harry'yi çekiştirip fıçının başına götürerek. "Jöle Sümüklüböcekleri? Peki ya Asit Pop'ları? Fred yedi yaşımdayken bunlardan bir tane vermişti bana - dilimde bir delik açmıştı. Annemin onu süpürgesiyle patakladığını hatırlıyorum." Ron dalgın dalgın Asit Pop kutusuna baktı." Sence Fred'e şu Karafatma Sürüsü'nü fıstık diye yutrurabilir miyim?" Ron ve Hermione aldıkları tatlıların parasını ödedikten sonra, üçü Balyumruk'tan çıkıp dışarıdaki tipiye adım attı. Hogsmeade bir Noel kartı gibi görünüyordu; küçük, sazdan damlı kulübelerin ve dükkânların hepsi soğuk bir kar katmanıyla örtülüydü; kapıların üzerinde çobanpüskülü yapraklarından çelenkler vardı ve ağaçlardan büyülü mumlar sallanıyordu. Harry titredi; diğer ikisinin aksine, yanında pelerinini getirmemişti. Başlarını rüzgâra karşı eğerek caddede ilerlediler, Ron ve Hermione atkılarının ardından ba-ğırryorlardı. "Şurası Postane-" "Zonko şurada -" "Bağıran Baraka'ya gidebiliriz -" "Bakın ne diyeceğim," dedi Ron, dişleri takırdaya-rak. "Üç Süpürge'de Kaymakbirası içmeye gidelim mi?" Harry dünden razıydı; rüzgâr çok şiddetliydi ve elleri donmuştu. Karşıya geçtiler, birkaç dakika sonra küçücük hanın kapısından giriyorlardı. İçerisi son derece kalabalık, gürültülü, sıcak ve du- 238 manhydı. Güzel yüzlü, balıketinde bir kadın bardaki bir grup bıçkın sihirbaza servis yapıyordu. "O, Madam Rosmerta," dedi Ron. "Ben gidip içecekleri alayım, ha?" diye ekledi, hafifçe kızararak. Harry ve Hermione arka taraf? doğru ilerleyip/ şöminenin yanında duran şık bir Noel ağacıyla pencere arasındaki küçük, boş bir masaya oturdular. Ron beş dakika sonra, elinde üç maşrapa köpüklü, sıcak Kay-makbirası'yla geldi. "Mutlu Noel'ler!" dedi mutlu mutlu, maşrapasını kaldırarak. Harry kana kana içti. ömründe tattığı en güzel şeydi, içinin her köşesini ısıtıyordu sanki. Aniden bir esinti saçını uçuşturdu. Üç Süpürge'nin kapısı yine açılmıştı. Harry maşrapasının üstünden baktığında az daha tıkanıyordu. Profesör McGonagali ve Profesör Flitwick bir kar taneleri serpintisi içinde bara girmişlerdi. Az sonra arkalarından Hagrid de girdi. Misket limonu yeşili bir melon şapka ve ince çizgili bir pelerin giymiş biriyle konuşu,. ^du: Sihir Bakam Cornelıus Fudge'la. Ron ve lîermione hemen elleriyle Harry'nin başının üstüne bastırıp onu taburesinden indirerek masanın altına itmişlerdi. Üstünden Kaymakbirası damlayan ve saklanmaya çalışan Harry, boş maşrapasını tutup öğretmenlerin ve Fudge'ın ayaklarını izledi. Bara doğru ilerlediler, durdular, sonra da dönüp tam ona doğru yürüdüler. Tepesinde bir yerde, Hermione, "Mobiliarbus!" diye' fısıldadı. 239 Masalarının yanındaki Noel ağacı yerden birkaç santim havalandı, yana doğru süzüldü ve hafif bir pat sesiyle masalarının tam önüne inip onları gözden sakladı. Alttaki sık dalların arasından bakan Harry, tam yanlarındaki masada dört takım sandalye bacağının hareket ettiğini gördü, sonra da yerlerine oturan öğretmenlerin ve Bakan'ın oflayıp puflamalarını duydu. Sonra parlak turkuvaz renkli, yüksek topuklu ayakkabılar giymiş bir çift ayak daha gördü ve bir kadın sesi duydu. "Küçük boy Solungaçsuyü -" "Benim," dedi Profesör McGonagall'ın sesi. "İki litre şekerli içki -" "Eyvallah, Rosmerta," dedi Hagrid. "Vişne şurubu ve soda, buzlu ve şemsiyeli -" "Mmm!" dedi Profesör Flitwick, ağzını şapırdatarak. "O halde frenküzümü romu sizin, Bakan Bey." 'Teşekkürler, Rosmerta'cığım," dedi Fudge'm sesi. "Seni yeniden "görmek çok güzel. Sen de bir tane al, olur mu? Gel bize katıl..." "Çok teşekkür ederim, Bakan Bey." Harry ışıl ışıl topukların uzaklaşmasını, sonra da geri gelmesini izledi. Kalbi gırtlağında rahatsız edici bir şekilde atıyordu. Niye bunun öğretmenler için de son hafta sonu olduğu aklına gelmemişti ki? Ve acaba orada ne kadar oturacaklardı? Gece okula dönecekse, gizlice Balyumruk'a girmek için zamana ihtiyacı vardı... Her-mione'nin bacağı yanı başında sinirle seğirdi. 240 "Ee, sizi buralara getiren nedir, Bakan Bey?" dedi Rosmerta'nm sesi. Fudge'ın kalın bedeninin alt kısmı, kulak misafiri var mı diye kontrol ediyormuş gibi sandalyesinde kıpırdandı. Sonra Fudge alçak sesle konuştu: "Sirius Black'ten başka ne olabilir, hayatım? Cadılar Bayramı'nda okulda ne olduğunu duymuşsundur herhalde." "Bir söylenti duydum," diye itiraf etti Madam Ros-merta. "Bütün meyhaneye anlattın mı, Hagrid?" dedi Profesör McGonagall, öfkeli bir sesle. "Black'in hâlâ buralarda olduğunu mu düşünüyorsunuz, Bakan Bey?" diye fısıldadı Madam Rosmerta. "Bundan eminim," dedi Fudge kısaca. "Ruh Emici'lerin meyhanemi iki kez aradığını biliyor musunuz?" dedi Madam Rosmerta. Sesinde hafif bir kızgınlık vardı. "Bütün müşterilerimi korkutup kaçırdılar... iş için hiç iyi değil bu, Bakan Bey." "Rosmerta, hayatım, ben de onlara bayılmıyorum," dedi Fudge rahatsız bir sesle. "Gerekli bir tedbir... talihsiz bir tedbir, ama ne yapalım... Az önce birkaç tanesine rastladım. Dumbledore'a çok öfkeliler - onları şatonun arazisinden içeri sokmuyor." "Bence iyi ediyor," dedi Profesör McGonagall sert bir sesle. "O dehşet yaratıklar ortada gezinirken nasıl ders verebiliriz ki?" "Doğru!" diye cikledi ufak tefek Profesör Flitwick. Ayakları yerden on beş-yirmi santim yukarıda sallanıyordu. 241 "Yine de," diye itiraz etti Fudge, "sizi çok daha kötü bir şeyden korumak için buradalar... hepimiz Black'in neler yapabileceğini biliyoruz..." "Biliyor musunuz, hâlâ inanmakta güçlük çekiyorum," dedi Madam Rosmerta düşünceli bir sesle. "Karanlık yana gecenler arasında, Sirius Black en son umacağım... yani, Hogwarts'ta küçük bir çocuk olduğu zamanlardan hatırlıyorum onu. O zaman bana büyüyünce ne olacağını söyleseniz, fazla içki içmişsiniz derdim." "Asıl önemli bölümünü bilmiyorsun, Rosmerta," dedi Fudge boğuk bir sesle. "Yaptığı en kötü şey pek bilinmez." "En kötüsü mü?" dedi Madam Rosmerta. Sesi merakla canlanmıştı. "O zavallı insanları öldürmekten daha mı kötü diyorsunuz?' "Kesinlikle öyle diyorum," dedi Fudge. "Buna inanamam. Ondan kötü ne olabilir ki?" "Onu Hogvvarts'ta olduğu zamandan hatırladığını söylüyorsun, Rosmerta," diye mırıldandı Profesör McGonagall. "En iyi arkadaşı kimdi, onu da hatırlıyor musun?" "Elbette," dedi Madam Rosmerta, hafifçe gülerek. "Onları hiç ayn göremezdiniz, öyle değil mi? Onları kaç kere burada ağırlamıştım - nasıl da güldürürlerdi beni. Tam bir şovmen çiftti, Sirius Black ve James Pot-ter!" Kerry maşrapasını büyük bir gürültüyle elinden düşürdü. Ron onu tekmeledi. "Kesinlikle," dedi Profesör McGonagall. "Black ve 242 Potter. Küçük çetelerinin elebaşlanydı. İkisi de çok parlaktı, tabii - hatta ender görülür derecede parlaktılar - ama onlar gibi baş belaları bir daha gelmemiştir herhalde -" "Bilemiyorum," dedi Hagrid gülerek. "Fred ve Ge-orge VVeasley onlara kök söktürebilir." "Black ve Potter'ı kardeş sanabilirdiniz!" diye konuşmaya katıldı Profesör Flitwick. "Yapışık ikizler!" "Elbette öyleydiler," dedi Fudge. "Potter bütün arkadaşlarından çok Black'e güvenirdi. Okulu bitirdikten sonra da bir şey değişmedi. James, Lily ile evlendiğinde, sağdıçları Black'ti. Sonra onu Harry'ye vaftiz babası yaptılar. Harry'nin bundan hiç haberi yok, tabii. Bu fikir onu nasıl mahvederdi, tahmin edersiniz." "Black, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'e katıldığı için mi?" diye fısıldadı Madam Rosmerta. "Ondan da kötü, hayatım..." Fudge sesini neredeyse duyulmayacak kadar alçaltıp devam etti. "Potter'la-rın, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in peşlerinde olduğunu bildiklerinden çoğu kişinin haberi yoktur. Kim-Ol-duğunu-Bilirsin-Sen'e karşı yorulmaksızın çalışan Dumbledore'un birkaç tane işe yarar casusu vardı. İçlerinden biri ona bunu çıtlatmış, o da James'le Lily'yi hemen uyarmıştı. Onlara saklanmalarını tavsiye etti. Eh, tabii ki Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'den saklanmak zordu. Dumbledore onlara en büyük şanslarının Fidelius Büyüsü olduğunu söyledi." "Nasıl bir büyü o?" dedi Madam Rosmerta. Meraktan soluğu kesilmişti. Profesör Flitwick gırtlağını temizledi. 243 "Fevkalade karmaşık bir büyü," dedi cik cik bir sesle. "Bir sırnn yaşayan tek bir kişinin içine büyülü bir şekilde gizlenip mühürlenmesine yarıyor. Bilgi, seçilen kişinin, başka bir deyişle Sır Tutucu'nün içinde saklı kalıyor ve bulunması imkânsız hale geliyor - tabii ki Sır Tutucu onu açığa vurmayı seçmezse. Sır Tutucu konuşmayı reddettiği sürece, Kim-Oldu^unu-Bilirsin-Sen, Lily ve James'in kaldığı köyü yıllarca Vanş karış arasa da bulamazdı, hatta burnunu oturme oaalannın penceresine dayasa bile!" "Demek Black, PotterTarın Sır Tut aoı'suydu," diye fısıldadı Madam Rosmerta. "Elbette," dedi Profesör McGonâgelı. "James Potter, Dumbledore'a, Black'in onların nerede clduğunu söyle-mektense ölmeyi tercih edeceğini, Black'in kendinin de saklanmayı planladığını söylemişti... yine de Dumble-dore'un endişesi geçmedi. Potter'lara kendisinin Sır Tutucu olmayı teklif ettiğini hatırlıyorum." "Black'teîı şüpheleniyor muydu yani?" dedi Madam Rosmerta, soluğunu tutarak. "Potter'lara yakın birinin Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'i onların hareketlerinden haberdar ettiğinden emindi," dedi Profesör McGonagall kasvetle. "Aslına bakarsan, bizim tarafımızdaki birinin ihanet edip karşı tarafa geçtiğinden ve Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'e bir sürü bilgi aktardığından epeydir şüpheleniyordu." "Ama James Potter, Black'i kullanmakta ısrar mı etti?" "Etti," dedi Fudge, kederli bir sesle. "Sonra da, Fi-delius Büyüsü yapıldıktan yalnızca bir hafta sonra -" 244 "Black onlara ihanet mi etti?" dedi Madam Rosmer-ta soluksuz halde. "Evet, ihanet etti. Black ikili ajan rolünden usanmış-tı, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'e desteğini açık açık beyan etmeye hazırdı. Görünüşe bakılırsa bunu Potter'la-rın ölüm anına saklamış. Ama, hepimizin bildiği gibi, küçük Harry Potter'la karşılaşmak, Kim-Olduğunu-Bi-lirsin-Sen'in sonu oldu. Güçleri gitti, feci halde zayıfladı ve kaçtı. Bu da Black'i gerçekten çok kötü bir durumda bıraktı. Efendisi, tam da onun, yani Black'in, gerçek rengini gösterip bir hain olduğunu açık ettiğinde yenilmişti. Kaçmaktan başka şansı yoktu -" "Pis, iğrenç dönek!" dedi Hagrid. Bunu öyle yüksek sesle söylemişti ki, bann yarısı susmuştu. "Şşt!" dedi Profesör McGonagall. "Ona rastlamıştım!" diye gürledi Hagrid. "Bütün o insanlan öldürmeden önce son ben görmüşümdür onu herhalde! Lily ve James öldürüldükten sonra Harry'yi o evden kurtaran bendim! Harabenin içinden çektim aldım onu, zavallı küçük şey. Alnında koçça bir kesik vardı, annesi babası ölmüştü... ne oluyor, o uçan motorunun üstünde Sirius Black geliyor. Orada ne aradığı hiç aklıma gelmemişti. Onun, Lily ve James Potter'ın Sır Tutucu'su olduğunu bilmiyordum. Haberlerde Kim-Ol-duğunu-Bilirsin-Sen'in saldırısını duydu da yapabileceği bir şey var mı diye bakmaya geldi sandım. Bembeyaz kesilmişti, tir tir titriyordu. Peki ben ne yaptım, biliyor musunuz? O HAİN KATİLİ TESELLİ ETTİM!" diye kükredi Hagrid. 245 "Hagrid, lütfen!" dedi Profesör McGonagall. "Sesine hâkim ol!" "Üzüldüğü şeyin Lily ve James Potter olmadığını ne bilecektim ki? Asıl Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'e önem verdiğini? Sonra bir de kalkıp, 'Harry'yi bana ver, Hagrid, ben onun vaftiz babasıyım, ona bakanm -' diyor. Pöh! Ama ben Dumbledore'dan emir almıştım. Black'e olmaz dedim, Dumbledore, Harry'nin teyzesiy-le eniştesinin evine götürülmesini söylemişti. Black karşı geldi, ama sonunda razı oldu. Motorunu alıp Harry'yi oraya onunla götürmemi istedi. 'Artık ihtiyacım yok/ dedi. "O zaman işin içinde bir bit yeniği olduğunu çak-malıydım. O motoru çok severdi, ne diye bana veriyordu ki? Niye artık ihtiyacı olmayacaktı? İşin aslı, motorun izini sürmek çok kolaydı. Dumbledore onun Pot-ter'lann Sır Tutucu'su olduğunu biliyordu. Black o gece tüymesi gerektiğini biliyordu, Bakanhk'ın birkaç saat içinde peşine düşeceğini de biliyordu." "Peki ya Harry'yi ona verseydim, ha? Her iddiasına vanm, denizin ortasında motordan fırlatır atardı onu. En iyi arkadaşının oğlu! Ama bir büyücü karanlık yana geçmeye görsün, artık hiçbir şeyin, hiç kimsenin önemi kalmıyor onun için..." Hagrid'in öyküsünü uzun bir sessizlik izledi. Sonra Madam Rosmerta az çok tatmin olmuş bir sesle, "Ama ortadan kaybolmayı başaramadı, değil mi?" dedi. "Sihir Bakanlığı ertesi gün onu yakaladı!" "Heyhat, keşke öyle olsaydı," dedi Fudge acı acı. 246 "Onu bulan biz değildik. Küçük Peter Pettigrew'du -yine Potter'lann dostlanndan biri. Şüphesiz kederden çılgına dönmüş olan ve Black'in Pottef ların Sır Tutu-cu'su olduğunu bilen Pettigrevv, Black'in peşine kendi düştü." "Pettigrew... Hogwarts'ta onların peşinden ayrılmayan şu küçük, şişman çocuk mu?" dedi Madam Ros-merta. "Black ve Potter onun kahramanlarıydı, onlara tapıyordu," dedi Profesör McGonagall. "Yetenek açısından hiçbir zaman onlann seviyesinde olmadı. Genellikle ona çok sert davranırdım. Tahmin edersiniz şimdi -şimdi nasıl pişmanım..." Sesi, sanki birden başını üşütmüş gibi çıkıyordu. "Yapma, Minerva," dedi Fudge nazikçe, "Pettigrevv bir kahraman gibi öldü. Tanıklar - Muggle'lar, tabii ki, daha sonra anılarını sildik - bize Pettigrew'un Black'i nasıl-köşeye sıkıştırdığını anlattılar. Dediklerine göre, ağlıyormuş. 'Lily ve James, Sirius! Nasıl yaparsın!' Sonra asasına hamle etmiş. Tabii ki Black daha çabuk davranmış. Pettigrew'u paramparça etmiş..." Profesör McGonagall burnunu sümkürüp boğuk bir sesle konuştu: "Aptal çocuk... sersem, çocuk... düelloda hep umutsuz bir vakaydı... bu işi Bakanhk'a bırakmalıydı..." "Söylüyorum, Black'e küçük Pettigrevv'dan önce ulaşmış olsam asayla falan uğraşmazdım, onun kollarını bacaklarını tek tek koparırdım," diye gürledi Hagrid. "Sen neden bahsettiğini bilmiyorsun, Hagrid," dedi 247 Fudge sertçe. "Sihirli Kanun Yürütme Timi'nden Keskin Nişancı Büyücüler dışında kimsenin, köşeye kıstırılmış bir Black'e karşı şansı olamazdı. Ben o sırada Sihirli Afetler Dairesi Bakan Yardımcısı'ydım. Black bütün o insanları öldürdükten sonra olay yerine ilk varanlardan biri de bendim. Hiç - hiçbir zaman unutmayacağım. Bazen hâlâ rüyamda görüyorum. Caddenin ortasında bir krater, öyle derin ki, alttaki kanalizasyonu çatlatmış. Her tarafta cesetler. Çığlık çığlığa Mugğle'lar. Ve orada durmuş, kahkahalarla gülen Black, önünde de Pettigrevv'dan arta kalanlar... kanlar içinde bir cüppe ve birkaç - birkaç parça -" Fudge'in sesi birden kesildi. Beş kişinin burun çek; me sesi duyuldu. "İşte böyle, Rosmerta," dedi Fudge boğuk bir sesle. "Black, Sihirli Kanun Yürütme Devriyesi tarafından götürüldü ve Pettigrew Birinci Sınıf Merlin Nişanı'na layık görüldü. Sanırım bu, zavallı annesi için küçük de olsa bir teselli olmuştur. Black o zamandan beri Azka-ban'daydı." Madam Rosmerta derin derin iç geçirdi. "Deli olduğu doğru mu, Bakan Bey?" "Keşke öyle diyebilseydim," dedi Fudge ağır ağır. "Efendisinin yenilgisinin ona bir süre için de olsa keçileri kaçırttığına kesinlikle inanıyorum. Pettigrew'u ve bütün o Muggle'lan öldüımek, köşeye kıstırılmış ve çaresiz bir adamın yapacağı bJr şeydi - zalimce... anlamsız. Ama Black'i Azkaban'ı son teftişimde gördüm. Biliyorsun, oradaki çoğu tutsak karanlıkta oturup kendi 248 kendine mırıldanır durur, akılları başlarında değildir... ama Black'in ne kadar normal durduğunu gördüğümde şok geçirmiştim. Benimle oldukça mantıklı konuştu. Sinir bozucuydu. Görseniz, sadece sıkıldı sanırdınız - büyük bir soğukkanlılıkla gazetemi bitirip bitirmediğimi sordu, bulmaca çözmeyi özlediğini söyledi. Evet, Ruh Emici'lerin onun üzerinde ne kadar az etkisi olduğunu gördüğümde afalladım - üstelik orada en sıkı korunanlardan biriydi. Gece gündüz kapısının önünde Ruh Emici'ler vardı." "Peki sizce niçin kaçmış olabilir?" dedi Madam Rosmerta. "Aman Tannm, Bakan Bey, yeniden Kim-Ol-duğunu-Bilirsin-Sen'e katılmaya çalışmıyordur, değil mi?" "Sanırım - şey - sonuçta yapmak istediği bu," dedi Fudge kaçamak bir cevapla. "Ama Black'i bundan çok önce yakalamayı umuyoruz. Yani şimdi, tek başına ve dostsuz bir Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen başka bir şey... Anı a en sadık hizmetkân geri dönerse, ne kadar çabuk toparlanacağını düşünmek bile içimi ürpertiyor..." Tahtayu değen bir cam sesi geldi, biri bardağını masanın üstüne koymuştu. "Biliyor musun, Cornelius, eğer Müdürle yemek yiyeceksen, şatoya dönsek iyi olur," dedi Profesör McGonagall. Harry'nin önündeki ayak çiftleri bir kez daha birer birer sahiplerinin ağırlığını yüklendi; pelerin etekleri yeniden göründü ve Madam Rosmerta'nın parıldayan topuklan barın arkasında kayboldu. Üç Süpürge'nin 249 kapısı tekrar açıldı, yine bir kar serpintisi oldu ve öğretmenler gözden kayboldu. "Harry?" Ron ve Hermione'nin yüzleri masanın altında gözüktü. İkisi de ne diyeceğini bilemez halde ona bakıyordu. 250 |
ON BİRİNCİ BÖLÜM
Ateşoku Harry'nin, nasıl olup da gerisingeri Balyumruk kilerine girmeyi başardığı, tünelden geçtiği ve şatoya döndüğü hakkında çok belirgin bir fikri yoktu. Bütün bildiği, dönüş yolculuğunun hemen hemen hiç vakit almamış olduğuydu. Ne yaptığının da pek farkına varmamıştı, çünkü az önce duyduğu konuşma yüzünden başı hâlâ zonkluyordu. Niye kimse ona söylememişti? Dumbledore, Hag-rid, Mr Weasley, Cornelius Fudge... Neden hiç kimse Harry'nin annesiyle babasının, en iyi arkadaşları onlara ihanet ettiği için öldüğünü söylememişti? Ron ve Hermione akşam yemeği boyunca Harry'yi tedirgin tedirgin izlediler, ama kulak misafiri oldukları konu hakkında konuşmaya cesaret edemediler, çünkü Percy yakınlarında oturuyordu. Kalabalık ortak salona çıktıkları zaman da, sömestr sonu geldi diye bir neşe krizi geçiren Fred ve George'un beş-altı tane Tezekbom-bası atmış olduğunu gördüler. Fred ve George'un, Hogsmeade'e ulaşıp ulaşmadığını sormalarını İsteme- 251 yen Harry, siz sedasız boş yatakhaneye çıktı. Dosdoğru yatağının başucundaki komodine gitti. Kitaplarını kenara itti, aradığı şeyi çabucak buldu - Hagrid'in ona iki yıl önce verdiği, annesiyle babasının büyücü portreleriyle dolu deri kaplı fotoğraf albümü. Yatağına oturdu, perdeleri etrafına çekti ve sayfalan çevirerek aramaya koyuldu, ta ki... Annesiyle babasının düğün gününden bir resme gelince durdu. İşte babası orada, gülümseyerek ona el sallıyordu, Harry'ye miras bıraktığı hizaya gelmez siyah saçları dört bir yana dağılmıştı. İşte annesi, mutlulukla ışıldayarak, babasının koluna girmişti. Ve işte... bu o olmalıydı. Sagdıçlan... Harry daha önce ona hiç dikkat etmemişti. Aynı kişi olduğunu bilmese, bu eski fotoğraftakinin Black olduğunu asla tahmin etmezdi. Yüzü çökmüş ya da mum gibi olmaktan çok uzaktı, yakışıklıydı, gülüyordu. Bu fotoğraf çekildiğinde Voldemort için çalışmaya başlamış mıydı acaba? Yanındaki iki kişinin ölümlerini mi planlıyordu? Azkaban'da onu tanınmaz hale getirecek on iki yıl geçireceğinin farkında mıydı? Ama Ruh Emici'ler onu etkilemiyor, diye düşündü Harry, yakışıklı, gülen yüze bakarak. Onlar çok yakına geldiklerinde annemin çığlık attığını duymak zorunda değil - Harry albümü çarpıp kapattı, uzandı ve yeniden komodinine koydu. Cüppesiyle gözlüğünü çıkanp yatağa girdi. Bu arada perdeleri de onu gözden saklayacak şekilde ayarladı. Yatakhane kapısı açıldı. 252 Ron, endişeli bir sesle, "Harry?" dedi. Ama Harry hiç kıpırdamadan yatarak, uyuyormuş gibi yaptı. Ron'un çıktığını duydu ve dönüp sırtüstü uzandı. Gözleri f altaşı gibi açıktı. Daha önce asla bilmediği türden bir nefret, Harry'nin içine zehir gibi doluyordu. Sanki albümdeki resim gözlerinin üstüne yapıştınlmış gibi, Black'in karanlığın içinden ona güldüğünü görebiliyordu. Biri ona film oynatıyormuş gibi, Sirrus Black'in Peter Pettig-rew'u (Neville Longbottom'a benziyordu) uçurup bin parçaya ayırmasını izledi. Birinin alçak sesle, heyecanlı heyecanlı mırıldandığını duyabiliyordu (oysa Black'in sesinin neye benzediği konusunda en ufak bir fikri yoktu). "Tamam, Lord'um... Potteflar beni Sır Tutucu'lan yaptı..." Sonra bir ses daha geldi, gülen tiz bir ses, Ruh Emici'ler yakınına geldiklerinde Harry'nin kafasında duyduğu ses... "Harry, sen - berbat görünüyorsun." Harry, gün ağarana kadar uyumamıştı. Uyandığında yatakhaneyi boş bulmuş, giyinmiş ve dönen merdivenlerden aşağı inmişti. Ortak salon, yediği Naneli Kurbağa'dan dolayı karnını ovalayan Ron ve ev ödevlerini üç masaya yaymış Hermione dışında boştu. "Herkes nerede?" diye sordu Harry. "Gittiler! Tatilin ilk günü, unuttun mu?" dedi Ron. Bir yandan da Harry'yi dikkatle süzüyordu. "Öğle ye- 253 meği vakti geldi nerdeyse, ben de bir dakika sonra gelip seni uyandıracaktım." Harry ateşin yanındaki bir iskemleye çöktü. Dışarıda hâlâ kar yağıyordu. Crookshanks kocaman, sarı-tu-runcu bir halı gibi şöminenin önüne yayılmıştı. Hermione kaygıyla onun yüzüne bakarak, "Gerçekten de iyi görünmüyorsun, biliyor musun?" dedi. "İyiyim," dedi Harry. Hermione, Ron'la bakışarak, "Harry, dinle," dedi, "dün duyduklarımız seni sahiden üzmüş olmalı. Ama aptalca bir şey yapmaya kalkışmaman gerek." "Ne gibi?" dedi Harry. "Black'in ardına düşmek gibi," dedi Ron sert sert. Harry o uyurken ikisinin bu konuşmayı prova ettiklerini anlamıştı. Bir şey demedi. "Yapmayacaksın, değil mi, Harry?" dedi Hermione. Ron, "Çünkü Black için ölmeye değmez," dedi. Harry onlara baktı. Hiçbir şey anlamıyor gibiydiler. "Bir Ruh Emici yanıma her yaklaştığında ne görüp duyduğumu'biliyor musunuz?" Tedirgin olan Ron ve Hermione başlarını hayır anlamında salladılar. "Annemin çığlık attığını ve Voldemort'a yalvardığını duyuyorum. Eğer siz de ölümün eşiğindeki annenizin böyle çığlık attığını duysanız, bunu hemen unutmazdınız. Eğer dostu olduğu sanılan birinin ona ihanet ettiğini ve Voldemort'u peşine taktığını öğrenmiş olsanız -" "Yapabileceğin hiçbir şey yok!" dedi Hermione, sarsılmış, görünüyordu. "Ruh Emici'ler Black'i yakalayacak ve Azkaban'a geri götürecek - belasını bulacak!" 254 "Fudge'm ne dediğini duydunuz. Black, Azka-ban'dan normal insanların etkilendiği gibi etkilenmiyor. Azkaban'da kalmak onun için diğerleri kadar büyük bir ceza değil." Çok gergin görünen Ron, "Ne diyorsun yani?" diye sordu. "Sen - Blaek'i öldürmek falan mı istiyorsun?" Hermione paniğe kapılarak, ''Aptallık etme," dedi. "Harry kimseyi öldürmek istemiyor. Değil mi, Harry?" Harry yine cevap vermedi. Ne yapmak istediğini bilmiyordu. Tek bildiği, Black özgür dolaşırken kendisinin hiçbir şey yapmadan durması fikrine tahammül edemediğiydi. Birden, "Malfoy biliyor," dedi. "Bana İksir dersinde ne dediğini hatırlıyor musunuz? 'Ben olsam onu kendim yakalardım... İntikam isterdim.'" Ron öfkeyle, "Bizim lafımıza değil de Malfoy'unki-ne mi kulak vereceksin yani?" dedi. "Dinle... Black onunla işini bitirdikten sonra Pettigrevv'un annesine ne gönderdiler, biliyor musun? Babam bana söylemişti -Birinci Sınıf Merlin Nişanı ve bir kutuda Pettigrev/nun parmağı. Ondan bulabildikleri en büyük parça bu olmuş. Black delinin biri, Harry ve tehlikeli -" Harry, ona kulak asmadan, "Malfoy'a babası söylemiş olmalı," dedi. "O, Voldemort'un yakın çevresinden-di-" Ron, "Kim-Oldıığunu-Bilirsin-Sen de, tamam mı?" diye lafını kesti kızgınlıkla. "- demek ki, Malfoy'lar, Black'in Voldemort adına çalıştığım biliyorlardı -" 255 "- ve Malfoy da senin tıpkı Pettigrew gibi binlerce parçaya ayrılmana bayılır! Anlaşana şunu, Malfoy sadece, o sana karşı Quidditch oynamadan önce senin kendini öldürtmeni istiyor." "Harry, lütfen," dedi Hermione, şimdi gözlerinde yaşlar parıldıyordu. "lütfen, aklım başına topla. Black korkunç, korkunç bir şey yaptı, ama ken-kendini tehlikeye atma. Black'in istediği de bu... Ah, Harry, onun ardına düşersen Black'in ekmeğine yağ sürersin. Annenle baban sana zarar gelmesini istemezdi, değil mi? Black'in ardına düşmeni asla istemezlerdi!" "Black'in sayesinde, ne istediklerini asla bilemeyeceğim," dedi Harry ters ters. "Onlarla hiç konuşmadım ben." Bir sessizlik oldu. Crookshanks rahat rahat gerindi, pençelerini büktü. Ron'un cebi titredi. "Bak," dedi Ron, konuyu değiştirmeye çalıştığı belliydi, "tatildeyiz! Noel'e az kaldı! Hadi - hadi gidip Hagrid'i görelim. Ne vakittir onu ziyaret etmiyoruz!" "Hayır!" 5edi Hermione hemen. "Harry'nin şatodan ayrılmaması gerekiyor, Ron -" Harry yerinde doğruldu. "Evet, gidelim," dedi. "Ben de ona, annemle babam hakkında her şeyi anlattığı halde nasıl olup da Black'ten hiç söz etmediğini sorarım!" Anlaşılan Ron bunu Sirius Black gündemde kalmasın diye teklif etmişti aslında. Telaşla, "Ya da satranç oynarız," dedi, "Ya da Tükü-renbilye. Percy bir takım bırakmıştı -" 256 "Hayır, Hagrid'i ziyaret edelim/' dedi Harry kararlı bir şekilde. Yatakhaneden pelerinlerini aldılar ve portre deliğinden geçtiler ("Kalkın da dövüşün, sizi ödlek köpekler!"), boş şatoda yürüdüler ve meşe ön kapıdan dışarı çıktılar. Çimenlikten yavaş yavaş geçtiler. Ayaklan pnrlak, tozumsu karın içinde sığ çukurlar oluşturuyordu. Ço-raplarıyla pelerinlerinin eteği ıslandı, buz gibi oldu. Yasak Orman sanki büyülüymüş gibi duruyordu, her ağaç gümüşe bulanmış gibiydi. Hagrid'in kulübesi cie kıe-malı pastaya benziyordu. Ron kapı/a vurdu, ama cevap alamadı. Pelerininin altında tir tir titreveıt Hermione, "Dışarıda değildir herhalde, değil mi?" dedi. Ron kulağım kapıya dayadı. "Garip bir ses var," dedi. "Dinlesenize - Fang mi bu?" Harry ve Hemnione de kulaklarını kapıya yapıştırdılar. Kulübenin içinden boğuk, aralıklı iniltiler geliyordu. Ron tedirgin tedirgin, "Gidip birini çağırsak rm dersiniz?" diye sordu. "Hagrid!" diye seslendi Harıy, kapıya vurarak. "Hagrid, içeride misin?" Ağır ayak sesleri duyuldu, son 'a kapı gıcırdayarak açıldı. Hagrid kıpkırmızı, şiş göklerle orada duruyordu. Deri yeleğinin önüne gözlerinden sel gibi yaş akıyordu. "Duymuşsunuz!" diye böğürdü ve kendim Harry'nin boynuna attı. 257 Doğrusu, Hagrid normal bir insanın iki katı büyüklükte olduğu için, bu hiç de komik bir şey değildi. Harry, tam Hagrid'in ağırlığı altında ezilecekken, Ron ve Hermione tarafından kurtarıldı. İkisi Hagrid'i birer kolunuu altından tutarak kaldırdılar, Harry'nin de yar-dnnıyla yeniden kulübeye soktular. Hagrid, onların kendisini bir iskemleye oturtmasına izin verdi ve masanın üstüne yığılarak kendini koyverip ağlamaya koyuldu. Yüzü, arapsaçı gibi sakalının içine damlayan yaşlarla parıldıyordu. Donakalan Hermione, "Hagrid, neler oluyor?" diye sordu. Harry'nin gözüne, masanın üstünde duran resmi görünüşlü bir mektup çarptı. "Bu ne, Hagrid?" Hagrid'in hıçkırıkları iki misli arttı, ama mektubu Harry'ye doğru iteledi. O da alıp yüksek sesle okudu: Sayın Mr Hagrid, Sımfınızdaki bir öğrenciye bir Hipogrif'in saldırmasıyla ilgili soruşturmamıza ek olarak bildirmek isteriz ki, Profesör Dumbkdore'un müessif kazada sizin hiçbir sorumluluk taşımadığınız yolundaki teminatını kabul ettik. Ron, Hagrid'in omzuna bir şaplak atarak, "Eh, tamam öyleyse, Hagrid!" dedi. Ama Hagrid hıçkırmayı sürdürdü ve devasa ellerinden birini sallayarak, Harry'yi devam etmeye davet etti. 258 Ancak, sözü geçen Hipogrife ilişkin kaygılarımızı dile getirmek zorundayız. Mr Lucius Malfoy'ım resmi şikâyetini göz önüne alnaya karar verdik. Bu yüzden de bu konu, Tehlikeli Yaratıkların itlafı Komitesine götürülecektir. 20 Nisan'da Koırite'nin Londra daki bürosunda yapılacak olan duruşmada sizin ve Hipogrif'inizin de hazır bulunmanızı rica edt.-iz. Bu arada, Hipogrifin bağlı tutulması ve tecrit edilmesi gerekmektedir. Dostane saygılarımızla... Yazının altında da yönetim kurulu üyelerinin bir listesi vardı. "Ah," dedi Ron. "Ama sen Şahgaga'nm kötü bir Hi-pogrif olmadığını söylemiştin, Hagrid. Eminim ki sorun çıkmadan -" Hagrid, "Siz o Tehlikeli Yaratıkların İtlafı Komite-si'ndeki dinozorlan bilmiyorsunuz!" dedi tıkanırcasma. Gözlerini koluna sildi. "Onlar ilginç yaratıklara gıcıktır bir kere!" Hagrid'in kulübesinin köşesinden aniden yükselen bir ses, Harry, Ron ve Hermlone'nin oldukları yerde hızla dönmelerine yol açtı. Hipogrif Şahgaga, köşede uzanmış, kanlı bir şeyi geveliyordu. Hagrid heyecandan güçlükle konuşarak, "Onu dışarıda karın altında bağlı bırakamazdım!" dedi. "Tek başına! Noel'de!" Harry, Ron ve Hermione bakıştılar. Hagrid'in "ilginç yaratıklar", diğer insanlannsa "korkutucu canavarlar" dediği şeylere hiçbir zaman onunla aynı gözle 259 bakmamışlardı. Öte yandan, Şahgaga da pek öyle zararlı görünmüyordu. Hatta Hagrid'in standardına göre basbayağı şirin sayılırdı. "Sağlam bir savunma hazırlaman gerek, Hagrid," dedi Hermîone. Oturdu ve elini Hagrid'in muazzam büyüklükteki koluna koydu. "Eminim Şahgaga'nın güvenli olduğunu kanıtlayabilirsin." "Hiç fark etmez!" dedi Hagrid hıçkırarak. "O İtlaf şeytanlan, hepsi Lucius Malfoy'un bir sözüne bakıyor! Ondan korkuyorlar! Ve eğer davayı kaybedersem, Şahgaga -" Hagrid parmaklarını gırtlak kesermiş gibi boğazından geçirdi, sonra büyük bir hüngürtü kopanp öne atıldı, yüzünü kollarına gömdü. "Peki ya Dumbledore?" dedi Harry. "Benim için gerekenden fazlasını yaptı zaten," diye inledi Hagrid. "Hem başında yeterince dert var. O Ruh Emici'leri şatodan uzak tutmaya çalışıyor, Sirius Black de sinsi sinsi ortalarda geziniyor -" Ron ve-Hermione çabucak Harry'ye baktılar. Ona Black hakkındaki gerçeği anlatmadığı için Hagrid'i azarlamaya başlamasını bekliyor gibiydiler. Ama Harry'nin bunu yapmaya içi elvermedi, Hagrid böylesine perişan ve korkmuşken, olmazdı. "Dinle, Hagrid," dedi. "Vazgeçemezsin. Hermione haklı, senin sadece iyi bir savunmaya ihtiyacın var. Bizi tanık olarak çağırabilirsin -" Hermione düşünceli düşünceli, "Ben Hipogrif tacizine ilişkin bir şeyler okuduğumdan eminim," dedi, 260 "Hipogrif kurtulmuştu. Senin için ararım, Hagrid. Tam olarak neyin nesiymiş, görürüz." Hagrid daha da yüksek sesle ulumaya koyuldu. Harry ve Hermione, onlara yardım etsin diye Ron'a baktılar. "Şey - çay yapayım mı?" dedi Ron. Harry hayretle ona baktı. Ron omuzlarını silkerek, "Birisi üzüldü mü annem hep öyle yapar," diye mırıldandı. Nihayet, başka bir sürü yardım vaadinde bulunulup, önüne dumanları tüten bir çay kupası koyulduktan sonra, Hagrid burnunu masa örtüsü büyüklüğünde bir mendile sildi. "Haklısınız," dedi. "Darmadağın olmayı kaldıracak halim yok. Kendimi toparlamalıyım..." Zağar Fang ürkek ürkek masanın altından çıktı ve başını Hagrid'in dizine dayadı. Hagrid, bir eliyle Fang'i okşayıp öbürüyle yüzünü silerek, "Son günlerde kendimde değildim," dedi. "Şahga-ga için üzülüyordum, kimse de derslerimi sevmiyor -" Hermione hemen, "Biz seviyoruz!" diye yalan attı. "Evet, harika!" dedi Ron, masanın altında parmaklarını çapraz tutarak. "Şey - Pıtırkurtlar nasıl?" "Öldüler," dedi Hagrid kederle. "Fazla yeşil salatadan." "Ah, hayır!" dedi Ron. Ağzı kulaklarına doğru ha-r°ketlenmeye başlamıştı. "O Ruh Emici'ler falan da acayip sinirimi bozuyor, ha," dedi Hagrid, ani bir titreyişle. "Ne zaman Üç Su-261 pürge'de bir şey içmek istesem, önlerinden geçiyorum. Azkaban'a geri dönmüş gibi -" Sustu, çayını yudumladı. Hîrry, Ron ve Hermione soluk almadan onu gözlediler. Hagrid'in Azkaban'da kısa süreli kalışı hakkında daha ence konuştuğunu hiç duymamışlardı. Biraz sonra Hermıone çekinerek, "Orada kalmak korkunç bir şey mi, Hagrd?" diye sordu. Hagrid alçak sesle, "Bilemezsinii," dedi. "Öyle yer görmedim hayatımda. Deliriyorum sandım. Hep kafamdaki korkunç şeyleri hatırlayır durdum... Hog-warts'tan atıldığım gün... babamın öldüğü gün... Nor-bert'i bıraktığım gün..." Gözleri yaşlarla doldu. Norbert, jiagrid'in bir vakitler iskambilde kazandığı bebek ejde/haydı. "Bir süre sonra kim olduğunu da hatırlamıyorsun. Ve yaşamanın anlamı kalmıyor. Ben hep uykumda ölsem diye ümit ederdim... beni bıraktıklarında yeniden doğmuş gibiydim, her şey dalgalar halinde, sel gibi geri geldi, dünyanın en iyi duygusuydu. Gerçi Ruh Emi-ci'ler beni-bırakmak istememişti ya..." "Ama masumdun!" dedi Hermione. Hagrid bir hıh sesi çıkarttı. "Onlar için önemi var mı sanıyorsun? Umurlarında değil. Orada kendileriyle birlikte sıkışıp kalmış iki yüz insan oldukça kim suçluymuş, kim değilmiş aldırmazlar. Birileri olsun ki, bütün mutluluklarını çekip c Isınlar, sülük gibi." Hagrid bir an suskun kaldı, gözlerini çayına dikti. Sonra alçak sesle, "Şahgaga'yı bıraksam gitse ded;m..." 262 dedi. "Uçsun gitsin diye uğraştım... Ama bir Hipogrif e saklanması gerektiğini nasıl anlatırsın? Hem ben - ben yasaya karşı gelmeye korkuyorum..." Onlara baktı, yine yüzünden aşağı yaşlar süzüldü. "Bir daha Azka-ban'a gitmek istemiyorum, asla." Hagrid'e gidişleri hiç eğlenceli olmasa bile yine de Ron ve Hermione'nin umdukları etkiyi yaratmıştı. Harry, Black'i unutmaya unutmamıştı ama, Tehlikeli Yaratıkların İtlafı Komitesi'ne karşı davasında Hagrid'e yardımcı olmak istiyorsa, kafasını da hep intikama ta-kamazdı. Ertesi gün o, Ron ve Hermione kütüphaneye gittiler. Şahgaga için bir savunma hazırlamalarına yardımcı olabilecek kitapları yüklenip boş ortak salona döndüler. Üçü gürül gürül yanan ateşin karşısında oturup, ünlü saldırgan hayvan davalarına ilişkin tozlu ciltlerin sayfalarını ağır ağır çevirdiler. Davaya uygun bir şeye rastladıklarında da birbirleriyle konuşuyorlardı. "Burda bir şey var... 1722'de bir dava varmış... ama Hipogrif mahkûm olmuş - öff, ona yaptıklarına bakın, iğrenç..." "Bunun yararı olabilir, bakın - 1296'da bir Mantikor birine saldırmış, onlar da Mantikor'u bırakmışlar - yo -hayır, yanına gitmeye kimse cesaret edemiyormuş da ondan..." Bu arada şatonun geri kalan bölümlerinde her zamanki görkemli Noel süslemeleri hazırlanmıştı. Hem 263 de onların keyfini çıkaracak öğrenci pek olmadığı halde. Koridorlara çobanpüskülü ve ökseotundan kalın şeritler asılmıştı, her zırhın içinde esrarengiz ışıklar yanıyordu ve Büyük Salon her zamanki gibi, altın yüdızla-nyla parıldayan on iki Noel ağacıyla dolmuştu. Güçlü ve leziz bir yiyecek kokusu koridorları sarmıştı. Noel'den bir önceki akşamda ise, bu koku öyle baskın bir hal almıştı ki, Scabbers bile Ron'un cebinin güvenli ortamından burnunu dışarı uzatıp umutla havayı kokla-dı. Noel sabahı Harry, Ron'un ona yastığını atmasıyla uyandı. "Hey hey! Hediyeler!" Harry uzanıp gözlüğünü aldı, taktı. Yarı karanlıkta, ufak bir hediye yığınının belirdiği yatağının ayakucuna gözlerini kısarak baktı. Ron kendi hediyelerinin paketlerini açmaya başlamıştı bile. "Annemden bir kazak daha... yine açık kahverengi... Bak bakalım, senin de var mı?" Vardı. Mrs VVeasley ona, önüne Gryffindor aslanı işlenmiş kırmızı bir kazak göndermişti. Ayrıca, on iki tane de evde pişmiş elmalı üzümlü tart, bir Noel pastası \e bir kutu fındıklı tatlı. Harry bütün bunları kenara çekerken, altlarında duran uzun, ince bir paket gördü. "O da ne?" dedi Ron, elinde paketinden yeni çıkmış bir cif: açık kahverengi çorapla uzanıp bakarak. "Bilmem..." Harry paketi parçalarcasına açtı ve görkemli, pırıl pırıl bir süpürge yatak örtüsünün üstüne yuvarlanınca 264 şaşkınlıkla içini çekti. Ron çoraplarını elinden düşürdü, daha yakından bakmak için yatağından zıplayıp kalktı. Boğuk bir sesle, "İnanamıyorum," dedi. Bir Ateşoku'ydu, Harry'nin her gün Diagon Yo-lu'nda görmeye gittiği, rüyalarının süpürgesinin tıpkısı. Eline alırken sapı ışıldıyordu. Onun titreştiğini hisseden Harry elinden bıraktı; süpürge, destek gerektirmeden havada asılı kaldı, tam onun binmesine uygun yükseklikteydi. Gözleri sapın tepesindeki alhn kayıt numarasından kuyruğu oluşturan son derece düzgün, aerodinamik huş ağacı dallarına kadar uzandı. Ron saygılı bir sesle, "Bunu sana kim gönderdi?" diye sordu. "Bak bakalım bir kart var mı?" dedi Harry. Ron, Ateşoku'nun ambalaj kâğıdını parçalarcasına karıştırdı. "Hiçbir şey yok! Vay canına, kim senin için bu kadar para harcar?" "Eh," dedi, fena halde şaşırmış Harry. "Bahse girerim ki Dursley'ler değildir." Ateşoku'nun etrafında dolanıp her görkemli santimini içine sindiren Ron, "Bahse girerim Dumbledo-re'dur" dedi. "Görünmezlik Pelerini'ni de sana isimsiz olarak göndermişti." "Ama o babamındı. Dumbledore sadece babama ait olan bir şeyi bana veriyordu. Benim için yüzlerce Galle-on harcayamaz. Öğrencilere böyle şeyler vermeyi sürdüremez -" "İşte bunun için de kendisinin gönderdiğini söylemi- 265 yor!" dedi Ron. "Malfoy gibi pislikler, seni kayırıyor demesin diye. Hey, Harry -" Ron keyifli bir kahkaha attı, "Malfoy! Hele seni bunun üstünde görsün! Gıcık olacak! Bu var ya, uluslararası standartlara uygun bir süpürge!" Harry, bir elini Ateşoku'nun üstünde gezdirerek, "Buna inanamıyorum," dedi. Bu arada Ron, Harry'nin yatağına çökmüş, Malfoy'u düşünerek gülmekten yerlere yuvarlanıyordu. "Kim-?" "Biliyorum," dedi Ron, kendine hâkim olarak. "Kim olabileceğini biliyorum - Lupin!" "Ne?" dedi Harry, şimdi de o gülmeye başlamıştı. "Lupin mi? Bak, onun bu kadar altını olsaydı, kendine yeni cüppe alırdı." "İyi de, seni seviyor," dedi Ron. "Ve senin Nim-bus'un parçalandığında burada değildi. Sonradan duymuş olabilir, Diagon Yolu'nü ziyaret edip sana bunu almaya karar vermiştir belki -" "Burada değil miydi, ne demek istiyorsun?" dedi Harry. "Ben o maçta oynarken hastaydı." "Eh, hastane kanadında değildi ama. Ben oradaydım, Snape'in cezası yüzünden yatak lazımlıklarını temizliyordum, unuttun mu?" Harry ona bakıp kaşlarını çattı. "Lupin'in böyle bir şeyi alacak parası olduğuna inanamıyorum." "Siz ikiniz neye gülüyorsunuz?" Hermione o sırada içeri girmişti, sırtında sabahlığı vardı ve boynuna kurdele bağlanmış, pek somurtkan görünen Crookshanks'i kucağında taşıyordu. 266 "Onu buraya getirme!" dedi Ron. Hemen yatağının derinliklerinden Scabbers'ı kaptı, pijamasının cebine yerleştirdi. Ama Hermione onu dinlemiyordu. Crooks-hanks'i Seamus'ın boş yatağına bırakmış, ağzı açık, Ateşoku'na bakıyordu. "Ah, Harn/l Kim gönderdi bunu sana?" "Hiçbir fikrim yok," dedi Harry. "İçinde kart falan yoktu." Hayret ki Hermione ne heyecanlanmış ne de me-raklanmıştı. Tersine, yüzü asıldı ve dudağını ısırdı. "Sana da neler oluyor?" dedi Ron. Hermione yavaş yavaş, "Bilmiyorum," dedi. "Ama biraz garip, değil mi? Yani, bunun iyi bir süpürge olması gerekiyor, değil mi? Ron kızgın kızgın öf çekti. "Bu, dünyanın en iyi süpürgesi, Hermione," dedi. "Öyleyse çok da pahalı olmalı..." Ron mutlulukla, "Herhalde Slytherin'in bütün süpürgelerinin toplamından daha pahalıdır," dedi. "Peki... Harry'ye bunca pahalı bir şeyi kim gönderir, hem de adını bile vermeden?" dedi Hermione. "Kime ne?" dedi Ron sabırsızlanarak. "Baksana, Harry, bir deneyebilir miyim? Ha, deneyebilir miyim?" "Bence o süpürgeye şimdilik kimse binmemeli!" dedi Hermione tiz bir sesle. Harry ve Ron ona baktılar. "Harry onunla ne yapsın peki?" dedi Ron. "Yerleri mi süpürsün?" Ama daha Hermione cevap veremeden, Crooks- 267 hanks, Seamus'ın yatağından dosdoğru Ron'un göğsüne fırladı. "ÇIKAR - ŞUNU - BURDAN!" diye böğürdü Ron. Crookshanks'in tırnakları pijamasını parçalarken, Scab-bers da omzundan çılgınca kaçmaya çalışıyordu. Ron, Scabbers'ı kuyruğundan yakaladı ve Crookshanks'e bir tekme savurdu, ama isabet ettiremedi. Ayağı Harry'nin yatağının ucundaki sandığa çarptı, onu devirdi. Ron acıyla uluyarak oracıkta zıplamaya koyuldu. Birden Crookshanks'in tüyleri dikildi. Odayı tiz, te-nekemsi bir ısbk sesi dolduruyordu. Cep Sinsioskopu, Vernon Enişte'nin eski çoraplarından kurtulmuştu, yerde deli gibi dönüyor ve ışıl ışıl yanıyordu. "Bunu unutmuştum!" dedi Harry, eğilip Sinsios-kop'u yerden alarak. "Mümkünse o çorapları hiç giymem..." Sinsioskop avcunda dönüyor ve ıslık çalıyordu. Crookshanks de ona tıslayıp tükürüyordu. "O kediyi burdan görürsen iyi olur, Hermione," dedi, küplere -binmiş Ron. Harry'nin yatağına oturmuş ayak başparmağını ovuyordu. "Şunu susturamaz mısın?" dedi Harry'ye de. Hermione odadan hızla çıkarken, Crookshanks de san gözleri hâlâ Ron'a dikili, hain hain bakıyordu. Harry, Sinsioskop'u yeniden çorapların içine yerleştirip sandığının içine attı. Şimdi sadece Ron'un acı ve öfke iniltileri duyuluyordu. Scabbers, Ron'un ellerinde büzülmüştü. Harry onun Ron'un cebinden çıktığını son göreli epey olmuştu. Vaktiyle çok şişman olan Scab- 268 bers'ın şimdi çok zayıfladığını görmek onu şaşırttı, hiç de hoşuna gitmedi. Anlaşılan tüyleri de yer yer dökülmüştü. "İyi görünmüyor, değil mi?" dedi Harry. "Stresten!" dedi Ron. "O aptal, koca tüy torbası onu kendi haline bıraksa iyileşir!" Harry ise, Sihirli Hayvanevi'ndeki kadının, farelerin üç yıl yaşadığını söyleyişini hatırladı. Scabbers şimdiye kadar hiç ortaya koymadığı güçlere sahip değilse, ömrünün sonuna geliyor demektir, diye düşünmekten kendini alıkoyamadı. Ron'un sık sık onun sıkıcı ve yararsız olduğundan yakınmasına rağmen, Scabbers ölürse perişan olacağını da düşündü. O sabah'Gryffindor ortak salonunda Noel ruhunun hayli zayıf olduğu söylenebilirdi. Hermione, Crooks-hanks'i yatakhaneye kapatmıştı, ama ona tekme attığı için Ron'a da fena halde kızmıştı. Ron ise hâlâ Crooks-hanks'in Scabbers'ı yeme yolundaki son çabasına ateş püskürüyordu. Harry onları birbiriyle barıştırmaya çalışmaktan vazgeçti ve kendini, ortak salona getirdiği Ateşoku'nu incelemeye verdi. Nedense bu da Hermi-one'yi aynı derecede kızdırdı. Bir şey demedi, ama sanki o da kedisini eleştirmiş gibi, süpürgeye karanlık bakışlar atıyordu. Öğle yemeğinde Büyük Salon'a gittiler. Bina masaları yine duvarların önüne çekilmişti. Salonun ortasında on iki kişilik tek bir masa duruyordu. Profesörlerden Dumbledore, McGonagall, Snape, Sprout ve Flitwick oradaydı. Her zamanki kahverengi ceketini çıkarmış, çok 269 eski ve birazcık küflü görünen bir frak giymiş olan hademe Filch de oradaydı. Masada sadece üç öğrenci vardı: son derece tedirgin görünen iki birinci sınıf öğrencisi ve asık suratlı bir Slytherin beşinci sınıf öğrencisi. Harry, Ron ve Hermione masaya yaklaşırken, Dumbledore, "Mutlu Noel'ler!" dedi. "Sayımız o kadar az ki, bina masalarını kullanmak bana budalaca göründü - oturun, oturun!" Harry, Ron ve Hermione masanın ucuna yan yana oturdular. "Maytap!" dedi Dumbledore coşkuyla, kocaman gümüş rengi bir maytabın ucunu Snape'e uzattı. Snape gönülsüzce alıp çekti. Tabanca atışı gibi bir patlamayla maytap ikiye ayrıldı ve üzerinde içi dolmuş bir akbaba olan büyük, ucu sivri bir cadı şapkası ortaya çıktı. Böcürt'ü hatırlayan Harry, Ron'la göz göze geldi, ikisi de gülümsediler. Snape'in ağzı kızgınlıktan incecik bir çizgi halini aldı, şapkayı Dumbledore'a doğru itti. O da şapkayı hemen kendi büyücü şapkasıyla değiştirdi. Herkese" gülümseyerek masaya, "Yumulun!" diye emir verdi. Harry kendine fırın patates alırken, Büyük Salon'un kapılan yeniden açıldı. İçeri giren Profesör Trelaw-ney'ydi, onlara doğru tekerlekler üzerinde yürüyörmüş gibi kayarak geliyordu. Yemek şerefine payetli yeşil bir elbise giymişti. Bu elbiseyle panl panl, kocaman bir yusufçuğa her zamankinden fazla benzemişti. Dumbledore ayağa kalkarak, "Sybill, ne hoş sürp-dedi. rız! 270 Profesör Trelav/ney, en puslu, en uzaklardan gelen sesiyle, "Kristal küreme bakıyordum, Müdür Bey," dedi. "Ve hayretler içinde kendimi tek başıma yediğim yemeği bırakmış, sizin yanınıza gelirken buldum. Ben kimim ki kaderin çağrısını reddedeyim? Aceleyle kulemden çıktım, lütfen beni bağışlayın, geç kaldığım..." "Tabii, tabii," dedi Dumbledore, gözleri panldaya-rak. "Sana bir iskemle çekeyim -" Gerçekten de asasıyla havadan bir iskemle çekti. İskemle güm diye Profesöı Snape ve Profesör McGona-gall'ın ortasına düşmeden önce, havada birkaç saniye döndü. Ama Profesör Trelavvney oturmadı; koskocaman gözleri masada dolaşıyordu. Birden küçük bir çığlık attı. "Cesaret edemem, Müdür Bey! Eğer ben de masaya katılırsam, on üç kişi olacağız! Bundan bahtsız bir şey olamaz! Unutmayın ki on üç kişi birlikte yemek yerse, riasayı ilk terk eden kişi ilk ölen olur!" Profesör McGonagall sabırsızlıkla, "Bu tehlikeyi göze alacağı/, *>vbill," dedi. "Şimdi otur, hindi buz gibi oldu." Profesöı Trelawney duraksadı, sonra boş iskemleye oturdu. Gözlerini yummuştu, ağzı da sıkı sıkıya kapalıydı, sanki masaya yıldırım düşmesini bekliyormuş gibi. Profesör McGonagall en yakındaki kâsenin içine büyük bir kaşık soktu. "İşkembe ister misin, Sybill?" Profesör Trelawney ona aldırmadı. Gözlerini yemden açarak etrafa bir kez daha baktı ve sordu: "İyi ama, sevgili Profesör Lupin nerede?" 271 "Korkarım zavallı adam yine hasta/' dedi Dumble-dore, bir yandan da herkese tabağınıza yemek alın diye işaret ediyordu "Noel Günü böyle bir şey olması talihsizlik." "Ama sen mutlaka bunu biliyordun, değil mi, Sybül?" dedi Profesör McGonagall, kaşları havad, Profesör Trelawney, Profesör McGonagall'a çok soğuk bir bakış attı. "Elbette biliyordum, Minerva," dedi yavaşça. "Ama insan Her-Şeyi-Bildiği gerçeğiyle gösteri., y apamaz. Ben genelde İç Göz'e sahip değilmiş gibi da% "anırım ki, başkaları tedirgin olmasın." Profesör McGonagall ekşi bir sesle, "Bak, bu çok şeyi açıklıyor," dedi. Profesör Trelawney'nin sesi birden çok daha puslu bir hal aldı. "Eğer bilmen gerekiyorsa, Minerva, o zavallı Profesör Lupin'in uzun süre aramızda kalmayacağını gördüm. Kendisi de vaktinin az olduğunun farkında gibi. Onun için kristal küreye bakmayı teklif ettiğimde kaçtı desem yeridir -" "Kimin aklına gelir?" dedi Profesör McGonagall, ince bir alayla. Dumbledore, Profesör McGonagall ile Profesör Tre-lawney'nin konuşmalanna son veren neşeli ama biraz yüksek bir sesle, "Ben," dedi, "Profesör Lupin'in öyle acil bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu sanmıyorum. Severus, ona yeniden İksir yaptın, değil mi?" "Evet, Müdür Bey," dedi Snape. 272 "İyi. Öyleyse göz açıp kapayana kadar ayağa kalkacak demektir... Derek, bu parmaksosislerden aldın mı? Mükemmeldirler." Birinci sınıf öğrencisi Derek, Dumbledore ona doğrudan doğruya hitap edince kıpkırmızı kesildi ve sosis tabağını titreyen ellerle aldı. Profesör Trelawney, Noel yemeğinin ta sonuna kadar, yani iki saat süreyle adeta normal davrandı. Ama tıka basa doymuş olan ve hâlâ maytap şapkalarını takan Harry ile Ron masadan ilk kalkanlar olunca, acı bir çıtlık attı. "Yavrularım! Hanginiz önce kalktı yerinden? Hanginiz?" "Bilmem," dedi Ron, rahatsız rahatsız Harry'ye bakarak. Profesör McGonagall soğuk bir edayla, "Eğer balta-lı bir deli Giriş Salonu'na ilk girecek olanı kesmek için dışarıda beklemiyorsa, pek fark edeceğini sanmıyorum," dedi. Ron bile güldü. Profesör Trelawney ise çok alınmış göründü. "Geliyor musun?" dedi Harr-y, Hermione'ye. "Hayır," diye mırıldandı Hermione. "Profesör McGonagall'a söylemek istediğim bir şey var." Hiçbir bal tali delinin bulunmadığı Giriş Salonu'na doğru giderlerken, "Herhalde başka derslere de girebilir mi diye soracak," dedi Ron esneyerek. Portre deliğine vaıdıklarında, Sir Cadogan'ı iki keşiş, birkaç eski Hogwarts Müdürü ve tombul midillisiy- 273 le bir Noel partisinin keyfini çıkarırken buldular. Sir Cadogan miğfer başlığını yukarı itti ve bir koca şişe dolusu şekerli içkiyi onların şerefine havaya kaldırdı. "Mutlu - hık - Noel'ler! Parola?" "Adı köpek/' dedi Ron. "Size de, efendim!" diye kükredi Sir Cadogau, resim ileri doğru açılıp onları içeri alırken. Harry dosdoğru yatakhaneye gitti, Ateşoku'nu ve Hermione'nin doğum gününde ona verdiği Süpürge Bakım Seti'ni aldı. Unlan aşağı indirip Ateşoku'nun bakım yapılacak bir yanını aradı. Ancak, kesilecek kıvrık çalı teli lalan yoktu, sapı da öyle bir parlıyordu ki, cilalamak anlamsızdı. Ron'la ikisi oturup ona her açıdan hayran hayran bakmakla y etindiler. Ta ki portre deliği açılıp da yanında Profesör McGonagall'la birlikte Her-mione gelene kadar. Profesör McGonagalI, Gryffindor binasının Başkan'ı olduğu halde, Harry onu ortak salonda daha önce bir tek kez görmüştü, o da çok vahim bir duyuruda bulunmak içindi. O ve.Ron, her ikisi de Ateşoku'nu ellerinde tutarak, Profesöı'e bakakaldı. Hermione çevrelerinden dolaştı, oturdu, en yakındaki kitabı aldı ve yüzünü içine gömdü. Profesör McGonagalI şömineye yürüyüp Ateşo-ku'na boncuk gibi gözleriyle bakarak, "Demek bu, öyle mi?" dedi. "Miss Granger az önce sana bir süpürge gönde: ildiğini bildirdi, Potter." Harry ve Ron dönüp Hermione'ye baktılar. Ters tuttuğu kitabın arkasında alnının kızardığını görebiliyorlardı. 274 "Müsaade eder misiniz?" dedi Profesör McGona-gall, ama Ateşoku'nu ellerinden almadan önce cevap vermelerini de beklemedi. Sapından çalı uçlarına kadar onu inceledi. "Hımmm. Ve herhangi bir not yoktu, öyle mi, Potter? Kart da yoktu? Herhangi bir mesaj da?" "Hayır," dedi Harry, boş boş bakarak. "Anlıyorum. Eh, korkarım bunu almak zorundayım, Potter." "N-ne?" dedi Harry, ayağa fırlayarak. "Niye?" "Uğursuzluk büyüsü için kontrol edilmesi gerekiyor," dedi Profesör McGonagall. "Tabii ben uzman değilim, ama eminim ki Madam Hooch ile Profesör Flit-wick onu söküp bakacaklardır -" "Sökmek mi?" diye tekrarladı Ron, Profesör McGonagall aklını kaçırmış gibi. "Birkaç haftadan fazla sürmez. Zararlı bir büyü olmadığını anladığımız anda geri alırsın." Harry, sesi hafifçe titreyerek, "Hiçbir şeyi yok!" dedi. "Gerçekten, Profesör -" "Bunu bilemezsin, Potter," dedi Profesör McGonagall şefkatle. "Yani, onunla uçmadan önce bilemezsin ve korkarım biz ona müdahale edilmediğinden emin olmadan önce uçman da imkânsız. Seni gelişmelerden haberdar ederim." Profesör McGonagall olduğu yerde döndü ve Ateşoku'nu portre deliğinin ötesine taşıdı, delik arkasın-dın kapandı. Harry onun ardından bakakaldı, Rötuş Cilası kutusunu hâlâ sımsıkı elinde tutuyordu. Ron ise h şunla Hermione'ye döndü. 275 "Niye McGonagall'a yetiştirdin hemen?" Hermione kitabını bir kenara attı. Yüzü hâlâ pembeydi, ama ayağa kalktı ve meydı-n okurcasına Ron'un karşısına dikildi. "Çünkü düşündüm ki -ve Profesör McGonagall da benimle aynı fikirde- o süpürgeyi Harry'ye büyük ihtimalle Sirius Black göndermiştir!" 276 |
ON İKİNCİ BÖLÜM
Patronus Harry, Hermione'nin niyetinin iyi olduğunu biliyordu ama, bu ona kızmasına engel değildi. Birkaç saat için dünyanın en iyi süpürgesine sahip olmuştu ve şimdi Hermione'nin işine karışması yüzünden bir daha onu görüp görmeyeceğini bilemiyordu. Ateşoku'nun temiz olduğundan emindi ama, bütün o büyü saptama testlerinden geçtikten sonra ne hale girecekti kim bilir? Ron da Hermione'ye fena halde kızmıştı. Onun gözünde yepyeni bir Ateşoku'nun sökülmesi cinayetten başka şey değildi. Doğru şeyi yaptığını düşünen Her-mione ise ortak salondan kaçmaya başlamıştı. Harry ve Ron onun kütüphaneye sığındığını varsayıyorlardı, geri gelsin diye ikna etmeye çalışmadılar. Sonuçta, öğrencilerin geri kalanı Yeni Yıl'm hemen ardından dönüp, Gryffindor Kulesi bir kez daha kalabalık ve gürültülü bir hal alınca hoşnut oldular. Wood, sömestr başlamadan önceki akşam Harry'yi aradı. "İyi bir Noel geçirdin mi?" diye sordu. Sonra da ce- 277 vabını beklemeden oturdu, sesini alcalttı ve, "Noel'de biraz düşündüm, Harry," dedi. "Son maçtan sonra diyorum, anlıyorsun ya. Eğer Ruh Emici'ler önümüzdeki maça da gelirlerse... yani... senin şey yapmanı göze alamayız - yani -" Wood sustu, ne diyeceğini bilemeyerek baktı. Harry hemen, "Üstünde çalışıyorum," dedi. "Profesör Lupin, Ruh Emicileri savuşturmak için beni eğiteceğini söyledi. Bu hafta başlamamız gerekiyor. Noel'den sonra vaktim olur, dedi." Yüzüne rahat bir ifade yerleşen Wood, "Ah," dedi, "öyleyse - Arayıcı olarak senden yoksun kalmak istemem, Harry. Peki, yeni bir süpürge sipariş ettin mi?" "Hayır." "Ne?! Hemen işe girişsen iyi olur, biliyor musun -Ravenclaw maçında o Kayan Yüdız'a binemezsin!" "Noel'de ona bir Ateşoku yolladılar," dedi Ron. "Ateşoku mu? Hayır! Cidden? Gerç-gerçek bir Ateşoku mu?" Harry üzüntüyle, "Heyecanlanma, Oliver," dedi. "Artık bende değil. Gasp edildi." Ve Ateşoku'nün o anda uğursuzluk büyüsü var mı yok mu diye kontrol edildiğini açıkladı. "Uğursuzluk büyüsü mü? Nasıl büyülenmiş olur ki?" "Sirius Black," dedi Harry bezgin bezgin. "Benim peşimde olduğu söyleniyor. Bu yüzden de McGonagall süpürgeyi onun göndermiş olabileceğini düşünüyor." Ünlü bir katilin Arayıcı'sının peşinde olduğu yo- 278 lundaki bilgiyi kulak arkası eden Wood, "Ama," dedi, "Black bir Ateşoku almış olamaz kü Adam kaçak! Bütün ülkede aranıyor! Kaliteli Quidditch Malzemeleri dükkânına dalıp süpürge mi almış yani?" "Biliyorum," dedi Harry, "ama McGonagall yine de onu sökmek istiyor -" VVood'un rengi soldu. "Gidip onunla konuşacağım, Harry," diye söz verdi. "Mantıklı davranmasını sağlarım... Bir Ateşoku.., takımımızda gerçek bir Ateşoku... Gıyffindor'ın kazanmasını o da bizim kadar ister... Mantıklı davranmasını sağlayacağım... bir Ateşoku..." Ertesi gün dersler yeniden başladı. Buz gibi bir ocak sabahında insanın en az yapmak isteyeceği şey, okul arazisinde iki saat geçirmektir. Ama Hagrid onları eğlendirmek için semenderlerle dolu bir şenlik ateşi yakmıştı Kuru tahtalar ve yapraklar toplayarak ateşi alev alev yanar halde tuttular ve son derece iyi bir ders geçirdiler. Alevlere bayılan kertenkeleler de ufalanan, akkor haline gelmiş kütükler arasında yukarı aşağı Koşuşturup durdu. Dönemin ilk Kehanet dersi ise hi3 de bu kadar eğlenceli değildi. Profesör Trelawney şimdi onlara el falı öğretiyordu ve zerre kadar vakit kaybetmeden Harı y'ye, hayatında gördüğü en kısa ömür çizgisine sahip olduğunu söyledi. Harry'nin girmek için asıl can attığı ders, Karanlık 279 Sanatlara Karşı Savunma'ydı. VVood'la konuşmasından sonra, Ruh Emici-Savuşturma derslerine mümkün olduğunca çabuk başlamak istiyordu. Harry dersin sonunda ona vaadini hatırlatınca Lu-pin, "Ah, evet," dedi. "Dur bakayım... Perşembe akşa-TU saat sekiz nasıl? Sihir Tarihi sınıfı yeterince büyük, sanırım... Bunu nasıl yapacağımızı dikkatle düşünmem gerek... üzerinde alıştırma yapmak için şatoya gerçek bir Ruh Emici getiremeyiz..." Yemeğe gitmek için koridordan geçerlerken, Ron, "Hâlâ hasta görünüyor, değil mi?" dedi. "Sence nesi var?" Arkalarından gürültülü ve sabırsız bir "hah" sesi yükseldi. Hermione'ydi, bir zırhın ayakları dibinde oturmuş, kitaplarla tıkış tıkış dolu olduğu için kapanmayan çantasını yeniden yerleştiriyordu. Ron sinirli sinirli, "Ne hahlıyorsun bize öyle?" dedi. Hermione kibirli bir sesle, "Hiç," dedi, çantasını yeniden omzuna attı. "Evet, hahladın," dedi Ron. "Lupin'in nesi olduğunu merak ettiğimi söyledim, sen de -" Hermione insanı çıldırtan bir tepeden bakışla, "Eh, besbelli değil mi?" dîye sordu. "Bize söylemek istemiyorsan, söyleme," diye cevabı yapıştırdı Ron. "İyi," dedi Hermione azametle. Yürüyüp gitti. Onun arkasından gücenik gücenik bakan Ron, "Hiçbir şey bildiği yok," dedi. "Sadece onunla yeniden konuşmamızı sağlamaya çalışıyor." 280 Perşembe akşamı saat sekizde, Harry, Gryffindor Kulesi'nden ayrılarak Sihir Tarihi sınıfına doğru yola koyuldu. Oraya vardığında sınıf karanlık ve boştu, ama o, lambaları asasıyla yaktı. Henüz beş dakika beklemişti ki, Profesör Lupin büyük bir sandıkla çıkageldi. Sandığı Profesör Binns'in masasına koydu. "O ne?" diye sordu Harry. Lupin pelerinini çıkartarak, "Yine bir Böcürt," dedi. "Geçen salıdan beri şatoyu tarıyorum, ne şans ki bunu Mr Filch'in dosya dolabına sinmiş halde buldum. Gerçek bir Ruh Emici'ye bundan fazla benzeyenini bulamayız. Böcürt seni görünce Ruh Emici'ye dönüşecek, biz de onun üzerinde alıştırma yapacağız. Kullanmadığımız zaman onu odamda saklayabilirim, masamın altında hoşuna gidecek bir dolap var." "Tamam," dedi Harry. Hiç korkmuyormuş ve sadece T^upin gerçek bir Ruh Emici'nin yerine geçecek bu kadar i"7i bir vekil bulduğu için hayatından memnunmuş gibi bj- ses tonuyla konuşmaya çalışıyordu. "Pekâlâ..." Profesör Lupin kendi asasını çıkardı ve Harry'ye de aynı şeyi yapması için işaret etti. "Birazdan deneyeceğim ve sana da öğreteceğim büyü, çok ileri derecede bir sihirdir, Harry - Sıradan Büyücülük Düzeyi'nin çok ötesinde. Buna Patronus Büyüsü denir." Harry kaygıyla, "Nasıl işler?" dedi. "Eh, gerektiği gibi işleyince bir Patronus meydana getirir," dedi Lupin. "Bu da bir tür Ruh Emici-savuştu- 281 l rucudur - seninle Ruh Emici arasında kalkan görevi gören bir koruyucu." Harry birden kendini, elinde büyük bir sopa tutan Hagrid boyunda bir şeklin arkasına çömelmiş olarak gördü. Profesör Lupin devam etti: "Patronus, bir tür pozitif güçtür; Ruh Emici'ııin beslendiği şevlerin -umat, mutluluk, varlığım sürdürme arzusu—bir ysnsı-masıdır, ama gerçek insanlar gibi umutsuzluk hissetmez, bu yüzden de Ruh Emici'lerin ona z:.arı dokunmaz. Ama seni uyarmalıyım, Harry. Bu b'iyü senin için çok ileri olabilir. Birçok usta büyücü onu yapmakta güçlük çekmiştir." Harry merakla, "Bir Patronus neye benzer?" diye sordu. "Onları yaratan büyücüye bağlı, hepsi farklı farklıdır." 'Teki, nasıl yapılıyor?" "İki sihirli sözle. Ama sadece var gücünle tek ve mutlu bir anı üzerinde konsantre olursan işler." Harry kafasında mutlu bir anı arandı. Dursley'lerde başına gelen lüçbir şey söz konusu bile olamazdı. Sonunda, bir süpürgeye ilk kez bindiği anda karar kıldı. "Tamam," dedi, içindeki o harika, şahane duyguyu tam olarak hatırlamaya çalışarak. "Sihirli sözler şunlar," dedi Lupin, boğazını temizledi. "Expecto patronum!" "Expecto patronum," diye tekrarladı Harry alçak sesle, "expecto patronum." "Mutlu anıya var gücünle konsantre oluyor musun?" 282 "Ah - evet," dedi Harry, düşüncelerini hemencecik o ilk süpürge sefasına dönmeye zorladı. "Expecto patrona - hayır, patronum - özür dilerim — ezpecto patronum, expecto patronum -" Aniden asasının ucundan bir şey vıj diye fırladı; gümüşi renkte bir gaz tutamağına benziyordu. Harry heyecanla, "Gördünüz mü?" diye sordu. "Bir şey oldu!" Lupin gülümseyerek, "Çok iyi," dedi. "Peki öyleyse - bir Ruh Emici üzerinde denemeye hazır mısın?" "Evet," dedi Harry. Asasını sıkı sıkı kavradı ve boş sınıfın ortasına doğru yürüdü. Aklını uçma üzerinde tutmaya çalışıyordu, ama araya giren başka bir şey vardı... Her an, annesini yeniden duyabilirdi... ama bunu düşünmemeliydi, yoksa sahiden de duyardı, oysa bunu istemiyordu - yoksa istiyor muydu? Lupin sandığın kapağını tuttu ve çekti. Bir Ruh Emici yavaşça kutudan yükseldi, kukuletalı yüzü Harry'ye döndü. Islak ıslak ışıldayan, lekeli bir el kendi pelerinini kavradı. Sınıftaki lambalar titreşerek söndü. Ruh Emici kutudan çıktı ve derin derin, hırıltılı bir nefes alarak sessizce Harry'ye doğru kaymaya koyuldu. Harry'yi iliklerine işleyen bir soğuk dalgası sardı- "Expecto patronum!" diye haykırdı Harry. "Expecto patronum! Expecto -" Ama hem sınıf, hem de Ruh Emici kaybolmaya başlamıştı... Harry yine kalın beyaz bir sisin içine düşüyordu ve annesinin her zamankinden de yüksek sesi, kafa- 283 sının içinde yankılanıyordu - "Harry'yi bırak! Harry'yi bırak! Lütfen - ne istersen yaparım -" "Kenara çekil - kenara çekil, kızım -" "Harry!" Harry sarsılarak kendine geldi. Yerde sırtüstü yatıyordu. Sınıfın lambaları yeniden yanmıştı. Neler oldu diye sormadı. "Özür dilerim/' diye mırıldandı. Doğrulup oturdu ve gözlüğünün ardından soğuk ter süzuldüğünü hissetti. "İyi misin?" dedi Lupin. "Evet..." Harry kendini sıralardan birine çekti ve ona yaslandı. "Al -" Lupin ona bir Çikolatalı Kurbağa verdi. "Yeniden denemeden önce bunu ye. İlk seferinde yapmanı beklememiştim. Doğrusunu istersen, yapsan şaşırırdım." Harry, Kurbağa'nın kafasını ısırıp kopararak, "Gittikçe kötüleşiyor," dedi. "Bu sefer annemin sesi daha yüksekti - ve onun - Voldemorf un -" Lupin her zamankinden daha solgun göründü. "Harry, eğer devam etmek istemiyorsan, çok iyi anlarım bunu -" "İstiyorum ama!" dedi Harry hiddetle. Çikolatalı Kurbağa'nın geri kalanını ağzına tikti. "Yapmak zorundayım! Ya Ruh Emiciler Ravenclaw maçımıza da gelirlerse? Yeniden düşmeyi göze alamam. Bu oyunu kaybedersek, Quidditch Kupası'nı da kaybederiz!" "Peki öyleyse..." dedi Lupin. "Başka bir anı seçmek 284 isteyebilirsin, mutlu bir anı. Yani, üzerinde konsantre olmak için diyorum... Anlaşılan öteki anın yeterince kuvvetli değilmiş..." Hany düşündü, düşündü ve sonunda, geçen yıl Gryffindor'un Okul Şampiyonası'nı kazandığı sıradaki duygularının kesinlikle çok mutlu sayılabileceğine karar verdi. Asasına yeniden sımsıkı sarıldı ve sınıfın ortasında yerini aldı. "Hazır mısın?" dedi Lupin, kutunun kapağını kavrayarak. "Hazırım," dedi Harry. Var gücüyle, kafasını kutu açılınca neler olacağına ilişkin karanlık düşüncelerle değil, Gryffindor'un galibiyetine ilişkin mutlu düşüncelerle doldurmaya çalışıyordu. "Haydi!" dedi Lupin, kapağı kaldırarak. Oda bir kez daha buz gibi söğüdü, karardı. Ruh Emici öne doğru kayarcasına ilerledi. Çürümekte olan bir elini Harr/ye doğru uzatarak hırıltıyla nefes alıyordu - "Expecto patronum!" diye haykırdı Harry. "Expecto patronum! Expecto pat -" Beyaz sis, duyularını sildi... çevresinde kocaman, flulaşrruş şekiller hareket ediyordu... sonra yeni bir ses geldi, bir adamın sesi, haykıran, panik içinde bir ses - "Lily, Harry'yi al ve git! Bu o! Git! Koş! Ben onu oyalarım-" Bir odadan sendeleyerek gelen birinin sesleri - hızla açılan bir kapı - tiz sesli, gıdaklar gibi bir kahkaha - "Harry! Harry... uyan..." Lupin, Harry'nin yüzüne şiddetli tokatlar atıyordu. 285 Bu sefer Harry neden tozlu bir sınıf döşemesinde yattığını anlayana kadar aradan bir dakika geçti. "Babamı duydum," diye mırıldandı Harry. "Onun sesini ilk kez duyuyorum - Voldemort'u oyalamaya çalıştı, annem kaçacak vakit bulsun diye..." Harry birden yüzünde yaşlar olduğunu fark etti, tere karışmışlardı. Lupin görmesin diye yüzünü mümkün olduğunca eğip, ayakkabısının bağını bağlama bahanesiyle, yaşları cüppesine sildi. Lupin garip bir sesle, "James'i mi duydun?" dedi. "Evet..." Harry, yüzü kuru, başını kaldırıp baktı. "Niye - babamı tanımıyordunuz, değil mi?" "Ben - ben tanıyordum aslında," dedi Lupin. "Hog-warts'ta arkadaştık. Dinle, Harry - belki de bu gecelik burada bırakmalıyız. Bu büyü, saçmalık derecesinde ileri bir büyü... Sana bütün bunları yaşatabilecek bir şeyi hiç önermemeliydim -" "Hayır!" dedi Harry. Yeniden ayağa kalktı. "Bir kez daha deneyeceğim! Yeterince mutluluk verici şeyler düşünmüyorum, mesele bu... bir dakika bekleyin..." Beynini zorladı. Sahiden, sahiden mutlu bir anı... iyi, güçlü bir Patronus'a dönüştürebileceği bir anı... Büyücü olduğunu, Dursley'lerden ayrılıp Hog-warts'a gideceğini ilk öğrendiği an! Artık bu da mutlu bir anı değilse, ne mutlu anı sayılırdı, bilmiyordu... Pri-vet Drive'dan ayrılacağını anladığında hissettiklerine var gücüyle konsantre olarak ayağa kalktı ve bir kez daha sandığın karşısına geçti. "Hazır mısın?" dedi Lupin, bunu, doğru olmadığını 286 bile bile yapıyor gibiydi. "İyice konsantre oldun mu? Peki - haydi!" Sandığın kapağını üçüncü kez kaldırdı ve Ruh Emici içinden yükseldi; oda soğuk ve karanlığa büründü - "DCPECTO PATRONUM!" diye haykırdı Harry. "EXPECTO PATRONUM! EXPECTO PATRONUM!" Harry'nin başının içindeki çığlık yeniden başlamıştı - ama bu kez ayarı iyi yapılmamış bir radyodan gelir gibiydi. Daha alçak, daha yüksek, sonra yine daha ai-çak... Ve hâlâ Ruh Ernici'yi görebiliyordu... duraklamıştı... Sonra Harry'nin asasının ucundan muazzam, gümüş rengi bir gölge fışkırdı. Onunla Ruh Emici arasında havada durdu. Harry'nin bacakları su gibi olsa da, hâlâ ayaklarının üstünde duruyordu... ancak, daha ne kadar duracağım bilemiyordu... Lupin öne fırlayarak, "Riddikulus!" diye kükredi. Gürültülü bir çatırtı duyuldu ve Harry'nin bulutlu Patronus'u, Ruh Emici'yle birlikte yok oldu. Harry bir iskemleye çöktü, kendini sanki bir mil koşmuş kadar bitkin hissediyordu, bacakları titriyordu. Gözünün ucuyla Profesör Lupin'in asasıyla Böcürt'ü sandığa dönmeye zorladığını gördü. Böcürt yine gümüşi bir küreye dönüşmüştü. Lupin hızlı adımlarla Harry'nin oturduğu yere gelerek, "Mükemmel!" dedi. "Mükemmel, Harry! Bu kesinlikle bir başlangıçtı!" "Bir kez daha deneyebilir miyiz? Bir kerecik daha?" "Şimdi değil," dedi Lupin kararlı bir şekilde. "Bir gece için yeterince denedin. Al -" 287 Ona Balyumruk'un en iyi çikolatalarının birinden koca bir parça uzattı. "Hepsini ye, yoksa Madam Pomfrey kanımı içer. Önümüzdeki hafta aynı saat, tamam mı?" "Tamam," dedi Harry. Çikolatadan bir lokma ısırdı ve Lupin'in, Ruh Emici ortadan kaybolunca yeniden yanmış lambaları söndürmesini izledi. Birden aklına bir şey geldi. "Profesör Lupin?" dedi. "Madem babamı tanıyordunuz, Sirius Black'i de tanıyor olmalısınız." Lupin hızla döndü. Haşin bir sesle, "Bunu da nerden çıkardın?" dedi. "Hiç - yani, Hogwarts'ta arkadaş olduklarını biliyordum da..." Lupin'in yüzü gevşedi. "Evet, tanıyordum," dedi. "Ya da tanıdığımı sanıyordum. Artık gitsen iyi olur, Harry, saat geç oldu." Harry sınıftan çıktı, bir koridor boyunca yürüdü, bir köşeyi döndü. Sonra bir zırhın arkasından dolanarak kaidesine__oturup çikolatasını bitirdi. Keşke Black'in sözünü etmeseydim diye düşünüyordu, çünkü belli ki Lupin bu konuda hiç hevesli değildi. Sonra Harry'nin düşünceleri yeniden annesiyle babasına gitti... Boğazına kadar çikolatayla dolu olduğu halde kendini güçsüz ve garip bir şekilde boş hissediyordu. Annesiyle babasının son anlarının kafasının içinde yeniden canlandığını duymak korkunç olsa da, Harry küçücük bir çocuk olduğundan bu yana onlann sesini ilk defa duyuyordu. Ama bir taraftan annesiyle babasının se- 288 sini duymayı istediği müddetçe, asla doğru dürüst bir Patronus yapamazdı... Kendi kendine sertçe, "Onlar öldü," dedi. "Öldüler ve yankılarını dinlemek de onları geri getirmez. O Qu-idditch Kupasını istiyorsan, kendine hâkim olman gerek." Ayağa kalktı, son çikolata parçasını ağzına tıktı ve Gryffindor Kulesi'nin yolunu tuttu. Ravenrlavv sömestrin ilk haftasında Slytherin'le oynadı. Slytherin çok az farkla kazandı. VVbod'a göre, bu sonuç Gryffindor açısından hayırlıydı, onlar da Ra\ enc-law'u venerlerse ikinci olurlardı. Harry bu yüzden antrenman sayısını haftada beşe çıkardı. Lupin'in altı Qu-idditch antrenmanından daha yorucu olan Ruh Emici- ./ Savuşturma derslerini de katınca, Harry'ye ev ödevlerini yapmak için haftada sadece bir gece kalıyordu. Yine de bu zorlamanın izlerim, omuzlarındaki muazzam yükün nihayet etkiliyor gibi göründüğü Hermione kadar göstermiyordu. Hermione'y i hiç sektirmeden her gece ortak salonun bir köşesinde görmek mümkündü Birkaç masaya kitaplarını, Aritmansi çizelgelerini E^ki işaretler sözlüklerini, ağır şeyler kaldırmış Mu^gle'îan gösteren şemaları ve dosyalar dolusu ayrıntılı notlarını yayıyordu. Hemen hemen hiç kimseyle konuşmuyordu, biri çalışmasını yarıda bölünce de tepesi atıyoıdu. Bir akşnm Harry oturmuş, Snape için Fark Edilme- Ona Balyumruk'un en iyi çikolatalarının birinden koca bir parça uzattı. "Hepsini ye, yoksa Madam Pomfrey kanımı içer. Önümüzdeki hafta aynı saat, tamam mı?" "Tamam," dedi Harry. Çikolatadan bir lokma ısırdı ve Lupin'in, Ruh Emici ortadan kaybolunca yeniden yanmış lambaları söndürmesini izledi. Birden aklına bir şey geldi. "Profesör Lupin?" dedi. "Madem babamı tanıyordunuz, Sirius Black'i de tanıyor olmalısınız." Lupin hızla döndü. Haşin bir sesle, "Bunu da nerden çıkardın?" dedi. "Hiç - yani, Hogvvarts'ta arkadaş olduklarını biliyordum da..." Lupin'in yüzü gevşedi. "Evet, tanıyordum," dedi. "Ya da tanıdığımı sanıyordum. Artık gitsen iyi olur, Harry, saat geç oldu." Harry sınıftan çıktı, bir koridor boyunca yürüdü, bir köşeyi döndü. Sonra bir zırhın arkasından dolanarak kaidesinejoturup çikolatasını bitirdi. Keşke Black'in sözünü etmeseydim diye düşünüyordu, çünkü belli ki Lupin bu konuda hiç hevesli değildi. Sonra Harr/nin düşünceleri yeniden annesiyle babasına gitti... Boğazına kadar çikolatayla dolu olduğu halde kendini güçsüz ve garip bir şekilde boş hissediyordu. Annesiyle babasının son anlarının kafasının içinde yeniden canlandığını duymak korkunç olsa da, Harry küçücük bir çocuk olduğundan bu yana onların sesini ilk defa duyuyordu. Ama bir taraftan annesiyle babasının se- 288 sini duymayı istediği müddetçe, asla doğru dürüst bir Patronus yapamazdı... Kendi kendine sertçe, "Onlar öldü," dedi. "Öldüler ve yankılarını dinlemek de onları geri getirmez. O Qu-idditch Kupasını istiyorsan, kendine hâkim olman gerek." Ayağa kalktı, son çikolata parçacım ağzına tıktı ve Gryffindor Kulesi'nin yolunu tuttu. Ravenrlaw sömestrin ilk haftasında Slytherin'le oynadı. Slytherin çok az farkla kabandı. Wood'a göre, bu sonuç Gryffındor açısından hayırlıydı, onlar da Ra\ enc-law'u yenerlerse ikinci olurlardı. Harry bu yüzden antrenman sayısını haftada beşe çıkardı. Lupin'in altı Qu-idditch antrenmanından daha yorucu olan Ruh Emici-Savuşturma derslerini de katmca, Harry'ye ev ödevlerini yapmak için haftada sadece bir gece kalıyordu. Yine de bu zorlamanın izlerini, omuzlarındaki muazzam yükün nihayet etkiliyor gibi göründüğü Hermione kadar göstermiyordu. Hermione'y i hiç sektirmeden her gece ortak salonun bir köşesinde görmek mümkündü Birkaç masaya kitaplarını, Aritrnansi çizelgelerini E?ki işaretler sözlüklerini, ağır şeyler kaldırmış Muggle'ları gösteren şemaları ve dosyalar dolusu ayrıntılı notlarını yayıyordu. Hemen hemen hiç kimseyle konuşmuyordu, biri çalışmasını yarıda bölünce de tepesi atıyoıdu. Bir akşam Harry oturmuş, Snape için Fark Edilme- yen Zehirler hakkında belalı bir ödevi bitirirken, Ron, "Bunu nasıl yapıyor?" diye sordu. Harry başını kaldıı-dı. Hermione yıkılacakmış gibi duran bir kitap yığınının ardında neredeyse gözden kaybolmuştu. "Neyi nasıl yapıyor?" "Bütün derslerine nasıl girebiliyor?" dedi Ron. "Bu saoah onu Aritmansi cadısı Profesör Vector'la konuşurken duydum. Dünkü dersten söz ediyorlardı, ama Hermione o derste olamaz, çünkü Sihirli Yaratıkların Bakımı'nda bizimle birlikteydi! Ve Ernie McMillan bana onun bir tek Muggle Araştırmaları dersini bile kaçırma-dığını söyledi. Oysa bu derslerin yarısı Kehanet'le aynı saatte. Kehanet derslerinin de hiçbirini kaçırmadı." Harry'nin o an Hermione'nin imkânsız ders programının esrarını çözecek vakti yoktu. Snape'in ödevini yazmaya gerçekten devam etmesi gerekiyordu. Ne var ki, iki saniye sonra yeniden çalışması bölündü. Bu seferki, Wood'du. "KöKfhaber, Harry. Az önce Ateşoku için Profesör McGonagall'ı görmeye gittim. O - şey - bana biraz kötü davrandı. Bana önceliklerimin yanlış olduğunu söyledi. Senin hayatta kalmandan çok Kupa'yı kazanmaya önem verdiğimi düşündü sanırım. Üstelik de sırf, önce Snitch'i yakalayacak olduktan sonra Ateşoku'nün seni sırtından atmasına aldırmadığımı söyledim diye." Wo-od inanmazlıkla başını salladı. "Gerçekten, ne biçim bağırdı bana... Korkunç bir şey söylemişim sanırsın. Sonra ona süpürgeyi daha ne kadar tutacağını sordum..." Yüzünü buruşturup Profesör McGonagall'ın sert sesini 290 taklit etti: " 'Gerektiği kadar, Wood'... Sanırım yeni bir süpürge sipariş etme vaktin geldi, Harry. Hangi Süpür-ge'nin arkasında bir sipariş formu var... Malfoy gibi sen de bir Nimbus İki Bin Bir akabilirsin." "Malfoy'un iyi olduğunu düşündüğü hiçbir şeyi alacak değilim," dedi Harry, kararlı bir şekilde. Ocak çaktırmadan şubata dönüştü, dondurucu soğuk havada değişiklik olmadı. Ravenclaw maçı gittikçe yaklaşıyordu, ama Harry hâlâ yeni bir süpürge ısmarlamamış ti. Artık, her Biçim Dsğiştirme dersinin arkasından, Hermione yüzünü kaçılarak hızla yanlarından geçer, Ron da umutla yanı başında dikilirken, Profesör McGonagall'a Ateşoku'nu soruyordu. On ikinci seferde, o daha ağzını bile açmadan, Profesör McGonagall, "Hayır, Potter, alamazsın," dedi. "Süpürgeyi bilinen lanetlerin çoğu için kontrol ettik, ama Profesör Flitwick bir Üzerinden Atma Nazarı olabileceğini düşünüyor. Kontrollerimiz sona erdiğinde ben sana söylerim. Lütfen artık başımın etini yemekten vazgeç." İşin fena tarafı, Harry'nin Ruh Emici-Savuşturma dersleri de umduğu kadar iyi gitmiyordu. Birkaç ders sonra Böcürt-Ruh Emici ona heı yaklaştığında belirsiz, gümüşi bir gölge yaratmayı başa/ır olmuştu. Ama Pat-ronus'u, Ruh Emici'yi uzaklaştıra-nayacak kadar zayıftı. Yarı saydam bir bulut gibi havr da durarak, onu ora- 291 l da tutmak için çırpınan Harry'nin enerjisini emiyordu. Harry kendine kızıyordu, annesiyle babasının seslerini yeniden duyma yolundaki gizli arzusu, ona suçluluk duygusu veriyordu. Çalışmaya başladıklarının dördüncü haftasında Profesör Lupin kesin bir ifadeyle, "Kendinden çok fazla şey bekliyorsun," dedi. "On üç yaşında bir büyücü içm, belli belirsiz bir Patronus bile büyük basandır. Artık hiç olmazsa kendinden geçmiyorsun, değil mi?" Harry, morali bozuk halde, "Bir Patronus - Ruh Emici'leri püskürtür falan diye düşünmüştüm," dedi. "Onları yok eder diye -" "Gerçek Patronus bunu yapar," dedi Lupin. "Ama sen de çok kısa sürede büyük şeyler basardın. Eğer bir sonraki Quidditch maçında Ruh Emici'ler ortaya çıkarsa, onları yere inecek kadar uzun süre uzakta tutabilirsin." "Çok sayıda oldukları vakit daha zor olur demiştiniz." Lupin gülümseyerek, "Sana güvenim tam," dedi. "Al bakalım - bir içkiyi hak ettin. Üç Süpürge'den, daha önce denemediğin bir şey -" Çantasından iki şişe çıkardı. Harry düşünmeden, "Kaymakbirası!" dedi. "Evet, çok severim!" Lupin tek kaşını kaldırdı. "Şey - Ron ile Hermione, Hogsmeade'den gelirken bana biraz getirmişlerdi," diye palavrayı attı Harry hemen. 292 "Anlıyorum," dedi Lupin, oysa yine de biraz şüp-heleniyormuş gibi bir hali vardı. "Neyse - Gryffin-dor'un Ravenclaw'a karşı zaferine içelim! Tabii benim taraf tutmamam gerekiyor, hoca olarak..." diye ekledi çabucak. Kaymakbira'lannı sessizce içtiler, derken Harry bir süredir merak ettiği bir şeyi sordu. "Bir Ruh Emici'nin kukuletasının altında ne var?" Profesör Lupin düşünceli düşünceli şişesini indirdi. "Hımmm... eh, bunu gerçekten bilen kişiler artık bize söyleyebilecek durumda değil. Anlıyorsun ya, Ruh Emici kukuletasını ancak son ve en kötü silahını kullanmak için açar." "Nedir o?" Lupin, biraz çarpık bir tebessümle, "Ruh Emici Öpücüğü diyorlar," dedi. "Ruh Emici'ler bunu, tamamen yok etmek istedikleri kişilere yapar. Sanırım o kukuletanın altında bir tür ağız var, çünkü çenelerini kurbanlarının ağzına yapıştırıyor ve - ve ruhunu emiyorlar." Harry boş bulunup birkaç damla Kaymakbirası tü-kürdü. "Ne - öldürüyorlar mı -?" "Ah, hayır," dedi Lupin. "Daha da beteri. Biliyorsun, beynin ve kalbin çalışmayı sürdürdükçe ruhsuz da Vcriığını sürdürebilirsin. Ama artık hiçbir benlik duygun, hafızan... hiçbir şeyin olmaz. Düzelme şansın sıfırdır. Sadece - var olursun. Boş bir kabuk gibi. Ve ruhun c'a ebediyen gider... kaybolur." 293 Lupin biraz daha Kaymakb.'rası içti, sonra da, "Bu, Sirius Black'i bekleyen kader," aedi. "Bu sabah Gelecek Postast'nda yazıyordu. Bakanlık onu bulurlarsa böyle yapmalan için Ruh Emici'lere izin vermiş." Harry bir an, birinin ruhumu ağzından emilip çekilmesi fikriyle nutku tutulmuş halde oturdu. Ama sonra Black'i düşündü. Birden, "Hak ediyor," dedi. Lupin kayıtsız bir sesle, "Öyle r-i dersin?" diye sordu. "Herhangi birinin bunu hak ettiğini düşünüyor musun gerçekten?" "Evet," dedi Harry, meydan okurcasına. "Bazı... bazı şeyler için." Lupin'e Üç Süpürge'de kulak misafiri olduğu konuşmayı anlatmak isterdi. Black'in annesiyle babasına ihanet edişini de. Ama bunlan anlatınca, Hogsmeade'e izinsiz gittiği de ortaya çıkacaktı ve Lupin'in bundan pek memnun kalmayacağını biliyordu. Omın için Kay-makbirası'm bitirdi, Lupin'e teşekkür etti ve Sihir Tarihi sınıfından çıktı. Kendi kendine, yoksa bir Ruh Emici'nin kukuletasının alfanda ne olduğunu sormasa mıydım, diye düşündü, cevap o kadar korkunçtu. Tam ruhunun emilip alınmasının nasıl bir duygu olduğu gibi tatsız düşüncelere dalmıştı ki, merdivenlerin orta yerinde Proresör McGo-nagall'a tosladı. "Önüne bak, Potter!" "Özür dilerim, Profesör -" "Ben de şimdi Gryffindor ortak salonunda sana 294 baktım. Eh, burada işte, aklımıza gelen her yönteme başvurduk ve hiçbir şeyi yokmuş gibi görünüyor - bir yerlerde çok iyi bir dostun var, Potter..." Harry'nin ağzı açık kaldı. Profesör elinde, her zamanki kadar harika görünen Ateşoku'nu tutuyordu. Cılız bir sesle, "Yani geri alabilir miyim?" diye sordu Harry. "Sahiden?" "Sahiden," dedi Profesör McGonagall, şimdi resmen gülümsüyordu. "Sanırım cumartesi günkü maçtan önce elin alışsın istersin, değil mi? Ve Potter, lütfen kazanmaya çalış, tamam mı? Yoksa arka arkaya sekizinci yıldır Kupa şansımızı kaybetmiş olacağız. Profesör Sna-pe daha dün gece bana bunu hatırlatmak nezaketini gösterdi..." Söyleyecek şey bulamayan Harry, Ateşoku'nu yukarı, Gryffindor Kulesi'ne doğru taşıdı. Bir köşeyi dönerken, ağzı kulaklarında ona doğru koşan Ron'u gördü. "Verdi, ha? Mükemmel! Dinle, hâlâ deneyebilirim, değil mi? Yarın?" "Evet... nasıl istersen..." dedi Harry, kalbi bir aydır olduğundan daha hafifti. "Bak ne diyeceğim - Hermione ile barışmalıyız. Sadece yardım ermeye çalışıyordu..." "Tamam," dedi Ron. "Az önce ortak salondaydı -çalışıyordu, değişiklik olsun diye!" Gryffindor Kulesi'ne giden koridora saptılar ve Sir Cadogan'a yalvaran Neville Longbottom'ı gördüler. Anlaşıldığı kadarıyla Sir Cadogan onu içeri almayı reddediyordu. 295 Neville, gözleri yaşlı, "Onları bir yere yazmıştım," diyordu, "ama düşürmüş olmalıyım!" "Ben de inandım!" diye kükredi Sir Cadogan. Sonra, Harry ile Ron'u gördü. "İyi akşamlar, genç soylu hizmetkârlarım! Gelin de bu deliyi demire vurun, içeriye zorla girmeye çalışıyordu." "Öf, kes sesini," dedi Ron, Harry ile ikisi Neville''in yanına geldiklerinde. Neville, perişan bir halde, "Parolaları kaybettim," dedi. "Bu hafta kullanacağı parolaları ona soylcttiydim, çünkü ikide bir değiştiriyor ve şimdi de onları ne yaptığımı bilemiyorum." "Elemtereh'ş," dedi Harry. Sir Cadogan büyük bir düş kmklığıyla, ortak salona girmelerine izin vermek için istemeye istemeye öne doğru savruldu. Herkesin başı onlara doğru çevrilirken ani, heyecanlı bir mırıltı ortalığı kapladı. Bir an sonra Harry, Ateşoku hakkında coşkuyla konuşan insanlarla çevrilmişti. "Nerden buldun, Harry?" "Denememe izin verir misin?" "Hiç onunla uçtun mu, Harry?" "Ravenclaw'un hiç şansı yok, onların hepsinin süpürgeleri Tertemiz Yedi." "Bir tutayım mı, Harry?" Ateşoku'nun elden ele geçip her açıdan hayranlıkla izlendiği on dakika kadar bir süreden sonra kalabalık dağıldı. Harry ve Ron, koşarak yanlarına gelmemiş tek kişi olan Herraione'yi şimdi rahatça görebiliyorlardı. Ödevlerinin üzerine eğilmişti ve onlarla göz göze gel- 296 memeye özen gösteriyordu. Harry ve Ron onun masasına yaklaşınca, Hermione nihayet başını kaldırıp baktı. "Geri aldım/' dedi Harry gülümseyerek ve Ateşo-ku'nu havaya kaldırdı. "Gördün mü, Hermione? Hiçbir şeyi yokmuş," dedi Ron. Hermione, "Eh - olabilirdi ama!" dedi. "Yani, hiç değilse şimdi güvenli olduğunu biliyorsun!" "Evet, sanırım öyle," dedi Harry. "Yukarı koysam iyi olur -" "Ben götürürüm!" dedi Ron hevesle. "Zaten Scab-bers'a da Fare Toniği'ni vermem gerek." Ateşoku'nu aldı, sanki camdan yapılmış gibi tutarak, erkeklerin merdivenine doğru taşıdı, Harry, "Öyleyse oturabilir miyim?" diye sordu Hermione'ye. "Herhalde," dedi Hermione, iskemledeki bir sürü parşömeni kaldırdı. Harry tıkış tıkış dolu masaya baktı: Mürekkebi hâlâ parlayan uzun Aritmansi ödevine, daha da uzun Muggle Araştırmaları ödevine ("Muggle'lann Niye Elektriğe İhtiyacı Olduğunu Açıklayın") ve Hermione'nin şimdi üzerinde çalıştığı Eski İşaretler çevirilerine. "Bunların hepsini nasıl hallediyorsun?" diye sordu Harry ona. "Eh, işte - bilirsin ya - çok çalışarak," dedi Hermione. Harry yakından bakınca onun da Lupin kadar yorgun göründüğünü fark etti. 297 |
Eski işaretler sözlüğünü bulmak için kitapları karıştırmasını seyrederken de, "Neden birkaç dersi bırakmıyorsun?" diye sordu.
Dehşete kapılmış görünen Hermione, "Bunu yapamam!" dedi. Harry-çok karmaşık görünen bir sayı çizelgesini eline aldı. "Aritmansi berbat bir şeye benziyor." Hermione ciddiyetle, "Ah, hayır, harika!" dedi. "Benim en sevdiğim ders! Aritmansi -" Ama Harry, Aritmansi'nin nesinin harika olduğunu asla öğrenemedi. Tam o anda erkeklerin merdiveninden aşağı doğru boğulurcasma bir çığlık yankılandı. Bütün ortak salon sustu, taşlaşmış gibi hepsi girişe bakakaldı. Telaşlı ayak sesleri duyuldu, gitgide yaklaştı - ve sonra, Ron koşarak göründü. Peşinde bir çarşaf sürüklüyordu. "BAK!" diye böğürdü, hızlı adımlarla Hermione'nin masasına gelerek. "BAK!" diye haykırdı, çarşafı onun yüzüne doğru sallıyordu. "Ron, ne -?" "SCABBERS! BAK! SCABBERS!" Neye uğradığını anlamayan Hermione, Ron'dan kaçmak için geriye doğru kaykılmıştı. Harry, Ron'un elindeki çarşafa baktı. Üzerinde kırmızı bir şey vardı. Bu sanki fena halde - "KAN!" diye feryat etti Ron, şaşkın sessizliği bozarak. "GİTMİŞ! VE YERDE NE VARDI, BİLİYOR MUSUN?" "Ha - hayır," dedi Hermione, titrek bir sesle. 298 Ron, onun Eski İşaretler çevirisinin üzerine bir şey attı. Hermione ve Harry öne doğru eğildi. Garip, çivi yazısı gibi şekillerin üzerinde birkaç tane uzun, sarı kedi tüyü duruyordu. 299Harry, Hermione'nin niyetinin iyi olduğunu biliyordu ama, bu ona kızmasına engel değildi. Birkaç saat için dünyanın en iyi süpürgesine sahip olmuştu ve şimdi Hermione'nin işine karışması yüzünden bir daha onu görüp görmeyeceğini bilemiyordu. Ateşoku'nun temiz olduğundan emindi ama, bütün o büyü saptama testlerinden geçtikten sonra ne hale girecekti kim bilir? Ron da Hermione'ye fena halde kızmıştı. Onun gözünde yepyeni bir Ateşoku'nun sökülmesi cinayetten başka şey değildi. Doğru şeyi yaptığını düşünen Her-mione ise ortak salondan kaçmaya başlamıştı. Harry ve Ron onun kütüphaneye sığındığını varsayıyorlardı, geri gelsin diye ikna etmeye çalışmadılar. Sonuçta, öğrencilerin geri kalanı Yeni Yıl'm hemen ardından dönüp, Gryffindor Kulesi bir kez daha kalabalık ve gürültülü bir hal alınca hoşnut oldular. Wood, sömestr başlamadan önceki akşam Harry'yi aradı. "İyi bir Noel geçirdin mi?" diye sordu. Sonra da ce- 277 vabını beklemeden oturdu, sesini alcalttı ve, "Noel'de biraz düşündüm, Harry," dedi. "Son maçtan sonra diyorum, anlıyorsun ya. Eğer Ruh Emici'ler önümüzdeki maça da gelirlerse... yani... senin şey yapmanı göze alamayız - yani -" Wood sustu, ne diyeceğini bilemeyerek baktı. Harry hemen, "Üstünde çalışıyorum," dedi. "Profesör Lupin, Ruh Emicileri savuşturmak için beni eğiteceğini söyledi. Bu hafta başlamamız gerekiyor. Noel'den sonra vaktim olur, dedi." Yüzüne rahat bir ifade yerleşen Wood, "Ah," dedi, "öyleyse - Arayıcı olarak senden yoksun kalmak istemem, Harry. Peki, yeni bir süpürge sipariş ettin mi?" "Hayır." "Ne?! Hemen işe girişsen iyi olur, biliyor musun -Ravenclaw maçında o Kayan Yüdız'a binemezsin!" "Noel'de ona bir Ateşoku yolladılar," dedi Ron. "Ateşoku mu? Hayır! Cidden? Gerç-gerçek bir Ateşoku mu?" Harry üzüntüyle, "Heyecanlanma, Oliver," dedi. "Artık bende değil. Gasp edildi." Ve Ateşoku'nün o anda uğursuzluk büyüsü var mı yok mu diye kontrol edildiğini açıkladı. "Uğursuzluk büyüsü mü? Nasıl büyülenmiş olur ki?" "Sirius Black," dedi Harry bezgin bezgin. "Benim peşimde olduğu söyleniyor. Bu yüzden de McGonagall süpürgeyi onun göndermiş olabileceğini düşünüyor." Ünlü bir katilin Arayıcı'sının peşinde olduğu yo- 278 lundaki bilgiyi kulak arkası eden Wood, "Ama," dedi, "Black bir Ateşoku almış olamaz kü Adam kaçak! Bütün ülkede aranıyor! Kaliteli Quidditch Malzemeleri dükkânına dalıp süpürge mi almış yani?" "Biliyorum," dedi Harry, "ama McGonagall yine de onu sökmek istiyor -" VVood'un rengi soldu. "Gidip onunla konuşacağım, Harry," diye söz verdi. "Mantıklı davranmasını sağlarım... Bir Ateşoku.., takımımızda gerçek bir Ateşoku... Gıyffindor'ın kazanmasını o da bizim kadar ister... Mantıklı davranmasını sağlayacağım... bir Ateşoku..." Ertesi gün dersler yeniden başladı. Buz gibi bir ocak sabahında insanın en az yapmak isteyeceği şey, okul arazisinde iki saat geçirmektir. Ama Hagrid onları eğlendirmek için semenderlerle dolu bir şenlik ateşi yakmıştı Kuru tahtalar ve yapraklar toplayarak ateşi alev alev yanar halde tuttular ve son derece iyi bir ders geçirdiler. Alevlere bayılan kertenkeleler de ufalanan, akkor haline gelmiş kütükler arasında yukarı aşağı Koşuşturup durdu. Dönemin ilk Kehanet dersi ise hi3 de bu kadar eğlenceli değildi. Profesör Trelawney şimdi onlara el falı öğretiyordu ve zerre kadar vakit kaybetmeden Harı y'ye, hayatında gördüğü en kısa ömür çizgisine sahip olduğunu söyledi. Harry'nin girmek için asıl can attığı ders, Karanlık 279 Sanatlara Karşı Savunma'ydı. VVood'la konuşmasından sonra, Ruh Emici-Savuşturma derslerine mümkün olduğunca çabuk başlamak istiyordu. Harry dersin sonunda ona vaadini hatırlatınca Lu-pin, "Ah, evet," dedi. "Dur bakayım... Perşembe akşa-TU saat sekiz nasıl? Sihir Tarihi sınıfı yeterince büyük, sanırım... Bunu nasıl yapacağımızı dikkatle düşünmem gerek... üzerinde alıştırma yapmak için şatoya gerçek bir Ruh Emici getiremeyiz..." Yemeğe gitmek için koridordan geçerlerken, Ron, "Hâlâ hasta görünüyor, değil mi?" dedi. "Sence nesi var?" Arkalarından gürültülü ve sabırsız bir "hah" sesi yükseldi. Hermione'ydi, bir zırhın ayakları dibinde oturmuş, kitaplarla tıkış tıkış dolu olduğu için kapanmayan çantasını yeniden yerleştiriyordu. Ron sinirli sinirli, "Ne hahlıyorsun bize öyle?" dedi. Hermione kibirli bir sesle, "Hiç," dedi, çantasını yeniden omzuna attı. "Evet, hahladın," dedi Ron. "Lupin'in nesi olduğunu merak ettiğimi söyledim, sen de -" Hermione insanı çıldırtan bir tepeden bakışla, "Eh, besbelli değil mi?" dîye sordu. "Bize söylemek istemiyorsan, söyleme," diye cevabı yapıştırdı Ron. "İyi," dedi Hermione azametle. Yürüyüp gitti. Onun arkasından gücenik gücenik bakan Ron, "Hiçbir şey bildiği yok," dedi. "Sadece onunla yeniden konuşmamızı sağlamaya çalışıyor." 280 Perşembe akşamı saat sekizde, Harry, Gryffindor Kulesi'nden ayrılarak Sihir Tarihi sınıfına doğru yola koyuldu. Oraya vardığında sınıf karanlık ve boştu, ama o, lambaları asasıyla yaktı. Henüz beş dakika beklemişti ki, Profesör Lupin büyük bir sandıkla çıkageldi. Sandığı Profesör Binns'in masasına koydu. "O ne?" diye sordu Harry. Lupin pelerinini çıkartarak, "Yine bir Böcürt," dedi. "Geçen salıdan beri şatoyu tarıyorum, ne şans ki bunu Mr Filch'in dosya dolabına sinmiş halde buldum. Gerçek bir Ruh Emici'ye bundan fazla benzeyenini bulamayız. Böcürt seni görünce Ruh Emici'ye dönüşecek, biz de onun üzerinde alıştırma yapacağız. Kullanmadığımız zaman onu odamda saklayabilirim, masamın altında hoşuna gidecek bir dolap var." "Tamam," dedi Harry. Hiç korkmuyormuş ve sadece T^upin gerçek bir Ruh Emici'nin yerine geçecek bu kadar i"7i bir vekil bulduğu için hayatından memnunmuş gibi bj- ses tonuyla konuşmaya çalışıyordu. "Pekâlâ..." Profesör Lupin kendi asasını çıkardı ve Harry'ye de aynı şeyi yapması için işaret etti. "Birazdan deneyeceğim ve sana da öğreteceğim büyü, çok ileri derecede bir sihirdir, Harry - Sıradan Büyücülük Düzeyi'nin çok ötesinde. Buna Patronus Büyüsü denir." Harry kaygıyla, "Nasıl işler?" dedi. "Eh, gerektiği gibi işleyince bir Patronus meydana getirir," dedi Lupin. "Bu da bir tür Ruh Emici-savuştu- 281 l rucudur - seninle Ruh Emici arasında kalkan görevi gören bir koruyucu." Harry birden kendini, elinde büyük bir sopa tutan Hagrid boyunda bir şeklin arkasına çömelmiş olarak gördü. Profesör Lupin devam etti: "Patronus, bir tür pozitif güçtür; Ruh Emici'ııin beslendiği şevlerin -umat, mutluluk, varlığım sürdürme arzusu—bir ysnsı-masıdır, ama gerçek insanlar gibi umutsuzluk hissetmez, bu yüzden de Ruh Emici'lerin ona z:.arı dokunmaz. Ama seni uyarmalıyım, Harry. Bu b'iyü senin için çok ileri olabilir. Birçok usta büyücü onu yapmakta güçlük çekmiştir." Harry merakla, "Bir Patronus neye benzer?" diye sordu. "Onları yaratan büyücüye bağlı, hepsi farklı farklıdır." 'Teki, nasıl yapılıyor?" "İki sihirli sözle. Ama sadece var gücünle tek ve mutlu bir anı üzerinde konsantre olursan işler." Harry kafasında mutlu bir anı arandı. Dursley'lerde başına gelen lüçbir şey söz konusu bile olamazdı. Sonunda, bir süpürgeye ilk kez bindiği anda karar kıldı. "Tamam," dedi, içindeki o harika, şahane duyguyu tam olarak hatırlamaya çalışarak. "Sihirli sözler şunlar," dedi Lupin, boğazını temizledi. "Expecto patronum!" "Expecto patronum," diye tekrarladı Harry alçak sesle, "expecto patronum." "Mutlu anıya var gücünle konsantre oluyor musun?" 282 "Ah - evet," dedi Harry, düşüncelerini hemencecik o ilk süpürge sefasına dönmeye zorladı. "Expecto patrona - hayır, patronum - özür dilerim — ezpecto patronum, expecto patronum -" Aniden asasının ucundan bir şey vıj diye fırladı; gümüşi renkte bir gaz tutamağına benziyordu. Harry heyecanla, "Gördünüz mü?" diye sordu. "Bir şey oldu!" Lupin gülümseyerek, "Çok iyi," dedi. "Peki öyleyse - bir Ruh Emici üzerinde denemeye hazır mısın?" "Evet," dedi Harry. Asasını sıkı sıkı kavradı ve boş sınıfın ortasına doğru yürüdü. Aklını uçma üzerinde tutmaya çalışıyordu, ama araya giren başka bir şey vardı... Her an, annesini yeniden duyabilirdi... ama bunu düşünmemeliydi, yoksa sahiden de duyardı, oysa bunu istemiyordu - yoksa istiyor muydu? Lupin sandığın kapağını tuttu ve çekti. Bir Ruh Emici yavaşça kutudan yükseldi, kukuletalı yüzü Harry'ye döndü. Islak ıslak ışıldayan, lekeli bir el kendi pelerinini kavradı. Sınıftaki lambalar titreşerek söndü. Ruh Emici kutudan çıktı ve derin derin, hırıltılı bir nefes alarak sessizce Harry'ye doğru kaymaya koyuldu. Harry'yi iliklerine işleyen bir soğuk dalgası sardı- "Expecto patronum!" diye haykırdı Harry. "Expecto patronum! Expecto -" Ama hem sınıf, hem de Ruh Emici kaybolmaya başlamıştı... Harry yine kalın beyaz bir sisin içine düşüyordu ve annesinin her zamankinden de yüksek sesi, kafa- 283 sının içinde yankılanıyordu - "Harry'yi bırak! Harry'yi bırak! Lütfen - ne istersen yaparım -" "Kenara çekil - kenara çekil, kızım -" "Harry!" Harry sarsılarak kendine geldi. Yerde sırtüstü yatıyordu. Sınıfın lambaları yeniden yanmıştı. Neler oldu diye sormadı. "Özür dilerim/' diye mırıldandı. Doğrulup oturdu ve gözlüğünün ardından soğuk ter süzuldüğünü hissetti. "İyi misin?" dedi Lupin. "Evet..." Harry kendini sıralardan birine çekti ve ona yaslandı. "Al -" Lupin ona bir Çikolatalı Kurbağa verdi. "Yeniden denemeden önce bunu ye. İlk seferinde yapmanı beklememiştim. Doğrusunu istersen, yapsan şaşırırdım." Harry, Kurbağa'nın kafasını ısırıp kopararak, "Gittikçe kötüleşiyor," dedi. "Bu sefer annemin sesi daha yüksekti - ve onun - Voldemorf un -" Lupin her zamankinden daha solgun göründü. "Harry, eğer devam etmek istemiyorsan, çok iyi anlarım bunu -" "İstiyorum ama!" dedi Harry hiddetle. Çikolatalı Kurbağa'nın geri kalanını ağzına tikti. "Yapmak zorundayım! Ya Ruh Emiciler Ravenclaw maçımıza da gelirlerse? Yeniden düşmeyi göze alamam. Bu oyunu kaybedersek, Quidditch Kupası'nı da kaybederiz!" "Peki öyleyse..." dedi Lupin. "Başka bir anı seçmek 284 isteyebilirsin, mutlu bir anı. Yani, üzerinde konsantre olmak için diyorum... Anlaşılan öteki anın yeterince kuvvetli değilmiş..." Hany düşündü, düşündü ve sonunda, geçen yıl Gryffindor'un Okul Şampiyonası'nı kazandığı sıradaki duygularının kesinlikle çok mutlu sayılabileceğine karar verdi. Asasına yeniden sımsıkı sarıldı ve sınıfın ortasında yerini aldı. "Hazır mısın?" dedi Lupin, kutunun kapağını kavrayarak. "Hazırım," dedi Harry. Var gücüyle, kafasını kutu açılınca neler olacağına ilişkin karanlık düşüncelerle değil, Gryffindor'un galibiyetine ilişkin mutlu düşüncelerle doldurmaya çalışıyordu. "Haydi!" dedi Lupin, kapağı kaldırarak. Oda bir kez daha buz gibi söğüdü, karardı. Ruh Emici öne doğru kayarcasına ilerledi. Çürümekte olan bir elini Harr/ye doğru uzatarak hırıltıyla nefes alıyordu - "Expecto patronum!" diye haykırdı Harry. "Expecto patronum! Expecto pat -" Beyaz sis, duyularını sildi... çevresinde kocaman, flulaşrruş şekiller hareket ediyordu... sonra yeni bir ses geldi, bir adamın sesi, haykıran, panik içinde bir ses - "Lily, Harry'yi al ve git! Bu o! Git! Koş! Ben onu oyalarım-" Bir odadan sendeleyerek gelen birinin sesleri - hızla açılan bir kapı - tiz sesli, gıdaklar gibi bir kahkaha - "Harry! Harry... uyan..." Lupin, Harry'nin yüzüne şiddetli tokatlar atıyordu. 285 Bu sefer Harry neden tozlu bir sınıf döşemesinde yattığını anlayana kadar aradan bir dakika geçti. "Babamı duydum," diye mırıldandı Harry. "Onun sesini ilk kez duyuyorum - Voldemort'u oyalamaya çalıştı, annem kaçacak vakit bulsun diye..." Harry birden yüzünde yaşlar olduğunu fark etti, tere karışmışlardı. Lupin görmesin diye yüzünü mümkün olduğunca eğip, ayakkabısının bağını bağlama bahanesiyle, yaşları cüppesine sildi. Lupin garip bir sesle, "James'i mi duydun?" dedi. "Evet..." Harry, yüzü kuru, başını kaldırıp baktı. "Niye - babamı tanımıyordunuz, değil mi?" "Ben - ben tanıyordum aslında," dedi Lupin. "Hog-warts'ta arkadaştık. Dinle, Harry - belki de bu gecelik burada bırakmalıyız. Bu büyü, saçmalık derecesinde ileri bir büyü... Sana bütün bunları yaşatabilecek bir şeyi hiç önermemeliydim -" "Hayır!" dedi Harry. Yeniden ayağa kalktı. "Bir kez daha deneyeceğim! Yeterince mutluluk verici şeyler düşünmüyorum, mesele bu... bir dakika bekleyin..." Beynini zorladı. Sahiden, sahiden mutlu bir anı... iyi, güçlü bir Patronus'a dönüştürebileceği bir anı... Büyücü olduğunu, Dursley'lerden ayrılıp Hog-warts'a gideceğini ilk öğrendiği an! Artık bu da mutlu bir anı değilse, ne mutlu anı sayılırdı, bilmiyordu... Pri-vet Drive'dan ayrılacağını anladığında hissettiklerine var gücüyle konsantre olarak ayağa kalktı ve bir kez daha sandığın karşısına geçti. "Hazır mısın?" dedi Lupin, bunu, doğru olmadığını 286 bile bile yapıyor gibiydi. "İyice konsantre oldun mu? Peki - haydi!" Sandığın kapağını üçüncü kez kaldırdı ve Ruh Emici içinden yükseldi; oda soğuk ve karanlığa büründü - "DCPECTO PATRONUM!" diye haykırdı Harry. "EXPECTO PATRONUM! EXPECTO PATRONUM!" Harry'nin başının içindeki çığlık yeniden başlamıştı - ama bu kez ayarı iyi yapılmamış bir radyodan gelir gibiydi. Daha alçak, daha yüksek, sonra yine daha ai-çak... Ve hâlâ Ruh Ernici'yi görebiliyordu... duraklamıştı... Sonra Harry'nin asasının ucundan muazzam, gümüş rengi bir gölge fışkırdı. Onunla Ruh Emici arasında havada durdu. Harry'nin bacakları su gibi olsa da, hâlâ ayaklarının üstünde duruyordu... ancak, daha ne kadar duracağım bilemiyordu... Lupin öne fırlayarak, "Riddikulus!" diye kükredi. Gürültülü bir çatırtı duyuldu ve Harry'nin bulutlu Patronus'u, Ruh Emici'yle birlikte yok oldu. Harry bir iskemleye çöktü, kendini sanki bir mil koşmuş kadar bitkin hissediyordu, bacakları titriyordu. Gözünün ucuyla Profesör Lupin'in asasıyla Böcürt'ü sandığa dönmeye zorladığını gördü. Böcürt yine gümüşi bir küreye dönüşmüştü. Lupin hızlı adımlarla Harry'nin oturduğu yere gelerek, "Mükemmel!" dedi. "Mükemmel, Harry! Bu kesinlikle bir başlangıçtı!" "Bir kez daha deneyebilir miyiz? Bir kerecik daha?" "Şimdi değil," dedi Lupin kararlı bir şekilde. "Bir gece için yeterince denedin. Al -" 287 Ona Balyumruk'un en iyi çikolatalarının birinden koca bir parça uzattı. "Hepsini ye, yoksa Madam Pomfrey kanımı içer. Önümüzdeki hafta aynı saat, tamam mı?" "Tamam," dedi Harry. Çikolatadan bir lokma ısırdı ve Lupin'in, Ruh Emici ortadan kaybolunca yeniden yanmış lambaları söndürmesini izledi. Birden aklına bir şey geldi. "Profesör Lupin?" dedi. "Madem babamı tanıyordunuz, Sirius Black'i de tanıyor olmalısınız." Lupin hızla döndü. Haşin bir sesle, "Bunu da nerden çıkardın?" dedi. "Hiç - yani, Hogwarts'ta arkadaş olduklarını biliyordum da..." Lupin'in yüzü gevşedi. "Evet, tanıyordum," dedi. "Ya da tanıdığımı sanıyordum. Artık gitsen iyi olur, Harry, saat geç oldu." Harry sınıftan çıktı, bir koridor boyunca yürüdü, bir köşeyi döndü. Sonra bir zırhın arkasından dolanarak kaidesine__oturup çikolatasını bitirdi. Keşke Black'in sözünü etmeseydim diye düşünüyordu, çünkü belli ki Lupin bu konuda hiç hevesli değildi. Sonra Harry'nin düşünceleri yeniden annesiyle babasına gitti... Boğazına kadar çikolatayla dolu olduğu halde kendini güçsüz ve garip bir şekilde boş hissediyordu. Annesiyle babasının son anlarının kafasının içinde yeniden canlandığını duymak korkunç olsa da, Harry küçücük bir çocuk olduğundan bu yana onlann sesini ilk defa duyuyordu. Ama bir taraftan annesiyle babasının se- 288 sini duymayı istediği müddetçe, asla doğru dürüst bir Patronus yapamazdı... Kendi kendine sertçe, "Onlar öldü," dedi. "Öldüler ve yankılarını dinlemek de onları geri getirmez. O Qu-idditch Kupasını istiyorsan, kendine hâkim olman gerek." Ayağa kalktı, son çikolata parçasını ağzına tıktı ve Gryffindor Kulesi'nin yolunu tuttu. Ravenrlavv sömestrin ilk haftasında Slytherin'le oynadı. Slytherin çok az farkla kazandı. VVbod'a göre, bu sonuç Gryffindor açısından hayırlıydı, onlar da Ra\ enc-law'u venerlerse ikinci olurlardı. Harry bu yüzden antrenman sayısını haftada beşe çıkardı. Lupin'in altı Qu-idditch antrenmanından daha yorucu olan Ruh Emici- ./ Savuşturma derslerini de katınca, Harry'ye ev ödevlerini yapmak için haftada sadece bir gece kalıyordu. Yine de bu zorlamanın izlerim, omuzlarındaki muazzam yükün nihayet etkiliyor gibi göründüğü Hermione kadar göstermiyordu. Hermione'y i hiç sektirmeden her gece ortak salonun bir köşesinde görmek mümkündü Birkaç masaya kitaplarını, Aritmansi çizelgelerini E^ki işaretler sözlüklerini, ağır şeyler kaldırmış Mu^gle'îan gösteren şemaları ve dosyalar dolusu ayrıntılı notlarını yayıyordu. Hemen hemen hiç kimseyle konuşmuyordu, biri çalışmasını yarıda bölünce de tepesi atıyoıdu. Bir akşnm Harry oturmuş, Snape için Fark Edilme-Ona Balyumruk'un en iyi çikolatalarının birinden koca bir parça uzattı. "Hepsini ye, yoksa Madam Pomfrey kanımı içer. Önümüzdeki hafta aynı saat, tamam mı?" "Tamam," dedi Harry. Çikolatadan bir lokma ısırdı ve Lupin'in, Ruh Emici ortadan kaybolunca yeniden yanmış lambaları söndürmesini izledi. Birden aklına bir şey geldi. "Profesör Lupin?" dedi. "Madem babamı tanıyordunuz, Sirius Black'i de tanıyor olmalısınız." Lupin hızla döndü. Haşin bir sesle, "Bunu da nerden çıkardın?" dedi. "Hiç - yani, Hogvvarts'ta arkadaş olduklarını biliyordum da..." Lupin'in yüzü gevşedi. "Evet, tanıyordum," dedi. "Ya da tanıdığımı sanıyordum. Artık gitsen iyi olur, Harry, saat geç oldu." Harry sınıftan çıktı, bir koridor boyunca yürüdü, bir köşeyi döndü. Sonra bir zırhın arkasından dolanarak kaidesinejoturup çikolatasını bitirdi. Keşke Black'in sözünü etmeseydim diye düşünüyordu, çünkü belli ki Lupin bu konuda hiç hevesli değildi. Sonra Harr/nin düşünceleri yeniden annesiyle babasına gitti... Boğazına kadar çikolatayla dolu olduğu halde kendini güçsüz ve garip bir şekilde boş hissediyordu. Annesiyle babasının son anlarının kafasının içinde yeniden canlandığını duymak korkunç olsa da, Harry küçücük bir çocuk olduğundan bu yana onların sesini ilk defa duyuyordu. Ama bir taraftan annesiyle babasının se- 288 sini duymayı istediği müddetçe, asla doğru dürüst bir Patronus yapamazdı... Kendi kendine sertçe, "Onlar öldü," dedi. "Öldüler ve yankılarını dinlemek de onları geri getirmez. O Qu-idditch Kupasını istiyorsan, kendine hâkim olman gerek." Ayağa kalktı, son çikolata parçacım ağzına tıktı ve Gryffindor Kulesi'nin yolunu tuttu. Ravenrlaw sömestrin ilk haftasında Slytherin'le oynadı. Slytherin çok az farkla kabandı. Wood'a göre, bu sonuç Gryffındor açısından hayırlıydı, onlar da Ra\ enc-law'u yenerlerse ikinci olurlardı. Harry bu yüzden antrenman sayısını haftada beşe çıkardı. Lupin'in altı Qu-idditch antrenmanından daha yorucu olan Ruh Emici-Savuşturma derslerini de katmca, Harry'ye ev ödevlerini yapmak için haftada sadece bir gece kalıyordu. Yine de bu zorlamanın izlerini, omuzlarındaki muazzam yükün nihayet etkiliyor gibi göründüğü Hermione kadar göstermiyordu. Hermione'y i hiç sektirmeden her gece ortak salonun bir köşesinde görmek mümkündü Birkaç masaya kitaplarını, Aritrnansi çizelgelerini E?ki işaretler sözlüklerini, ağır şeyler kaldırmış Muggle'ları gösteren şemaları ve dosyalar dolusu ayrıntılı notlarını yayıyordu. Hemen hemen hiç kimseyle konuşmuyordu, biri çalışmasını yarıda bölünce de tepesi atıyoıdu. Bir akşam Harry oturmuş, Snape için Fark Edilme- yen Zehirler hakkında belalı bir ödevi bitirirken, Ron, "Bunu nasıl yapıyor?" diye sordu. Harry başını kaldıı-dı. Hermione yıkılacakmış gibi duran bir kitap yığınının ardında neredeyse gözden kaybolmuştu. "Neyi nasıl yapıyor?" "Bütün derslerine nasıl girebiliyor?" dedi Ron. "Bu saoah onu Aritmansi cadısı Profesör Vector'la konuşurken duydum. Dünkü dersten söz ediyorlardı, ama Hermione o derste olamaz, çünkü Sihirli Yaratıkların Bakımı'nda bizimle birlikteydi! Ve Ernie McMillan bana onun bir tek Muggle Araştırmaları dersini bile kaçırma-dığını söyledi. Oysa bu derslerin yarısı Kehanet'le aynı saatte. Kehanet derslerinin de hiçbirini kaçırmadı." Harry'nin o an Hermione'nin imkânsız ders programının esrarını çözecek vakti yoktu. Snape'in ödevini yazmaya gerçekten devam etmesi gerekiyordu. Ne var ki, iki saniye sonra yeniden çalışması bölündü. Bu seferki, Wood'du. "KöKfhaber, Harry. Az önce Ateşoku için Profesör McGonagall'ı görmeye gittim. O - şey - bana biraz kötü davrandı. Bana önceliklerimin yanlış olduğunu söyledi. Senin hayatta kalmandan çok Kupa'yı kazanmaya önem verdiğimi düşündü sanırım. Üstelik de sırf, önce Snitch'i yakalayacak olduktan sonra Ateşoku'nün seni sırtından atmasına aldırmadığımı söyledim diye." Wo-od inanmazlıkla başını salladı. "Gerçekten, ne biçim bağırdı bana... Korkunç bir şey söylemişim sanırsın. Sonra ona süpürgeyi daha ne kadar tutacağını sordum..." Yüzünü buruşturup Profesör McGonagall'ın sert sesini 290 taklit etti: " 'Gerektiği kadar, Wood'... Sanırım yeni bir süpürge sipariş etme vaktin geldi, Harry. Hangi Süpür-ge'nin arkasında bir sipariş formu var... Malfoy gibi sen de bir Nimbus İki Bin Bir akabilirsin." "Malfoy'un iyi olduğunu düşündüğü hiçbir şeyi alacak değilim," dedi Harry, kararlı bir şekilde. Ocak çaktırmadan şubata dönüştü, dondurucu soğuk havada değişiklik olmadı. Ravenclaw maçı gittikçe yaklaşıyordu, ama Harry hâlâ yeni bir süpürge ısmarlamamış ti. Artık, her Biçim Dsğiştirme dersinin arkasından, Hermione yüzünü kaçılarak hızla yanlarından geçer, Ron da umutla yanı başında dikilirken, Profesör McGonagall'a Ateşoku'nu soruyordu. On ikinci seferde, o daha ağzını bile açmadan, Profesör McGonagall, "Hayır, Potter, alamazsın," dedi. "Süpürgeyi bilinen lanetlerin çoğu için kontrol ettik, ama Profesör Flitwick bir Üzerinden Atma Nazarı olabileceğini düşünüyor. Kontrollerimiz sona erdiğinde ben sana söylerim. Lütfen artık başımın etini yemekten vazgeç." İşin fena tarafı, Harry'nin Ruh Emici-Savuşturma dersleri de umduğu kadar iyi gitmiyordu. Birkaç ders sonra Böcürt-Ruh Emici ona heı yaklaştığında belirsiz, gümüşi bir gölge yaratmayı başa/ır olmuştu. Ama Pat-ronus'u, Ruh Emici'yi uzaklaştıra-nayacak kadar zayıftı. Yarı saydam bir bulut gibi havr da durarak, onu ora- 291 l da tutmak için çırpınan Harry'nin enerjisini emiyordu. Harry kendine kızıyordu, annesiyle babasının seslerini yeniden duyma yolundaki gizli arzusu, ona suçluluk duygusu veriyordu. Çalışmaya başladıklarının dördüncü haftasında Profesör Lupin kesin bir ifadeyle, "Kendinden çok fazla şey bekliyorsun," dedi. "On üç yaşında bir büyücü içm, belli belirsiz bir Patronus bile büyük basandır. Artık hiç olmazsa kendinden geçmiyorsun, değil mi?" Harry, morali bozuk halde, "Bir Patronus - Ruh Emici'leri püskürtür falan diye düşünmüştüm," dedi. "Onları yok eder diye -" "Gerçek Patronus bunu yapar," dedi Lupin. "Ama sen de çok kısa sürede büyük şeyler basardın. Eğer bir sonraki Quidditch maçında Ruh Emici'ler ortaya çıkarsa, onları yere inecek kadar uzun süre uzakta tutabilirsin." "Çok sayıda oldukları vakit daha zor olur demiştiniz." Lupin gülümseyerek, "Sana güvenim tam," dedi. "Al bakalım - bir içkiyi hak ettin. Üç Süpürge'den, daha önce denemediğin bir şey -" Çantasından iki şişe çıkardı. Harry düşünmeden, "Kaymakbirası!" dedi. "Evet, çok severim!" Lupin tek kaşını kaldırdı. "Şey - Ron ile Hermione, Hogsmeade'den gelirken bana biraz getirmişlerdi," diye palavrayı attı Harry hemen. 292 "Anlıyorum," dedi Lupin, oysa yine de biraz şüp-heleniyormuş gibi bir hali vardı. "Neyse - Gryffin-dor'un Ravenclaw'a karşı zaferine içelim! Tabii benim taraf tutmamam gerekiyor, hoca olarak..." diye ekledi çabucak. Kaymakbira'lannı sessizce içtiler, derken Harry bir süredir merak ettiği bir şeyi sordu. "Bir Ruh Emici'nin kukuletasının altında ne var?" Profesör Lupin düşünceli düşünceli şişesini indirdi. "Hımmm... eh, bunu gerçekten bilen kişiler artık bize söyleyebilecek durumda değil. Anlıyorsun ya, Ruh Emici kukuletasını ancak son ve en kötü silahını kullanmak için açar." "Nedir o?" Lupin, biraz çarpık bir tebessümle, "Ruh Emici Öpücüğü diyorlar," dedi. "Ruh Emici'ler bunu, tamamen yok etmek istedikleri kişilere yapar. Sanırım o kukuletanın altında bir tür ağız var, çünkü çenelerini kurbanlarının ağzına yapıştırıyor ve - ve ruhunu emiyorlar." Harry boş bulunup birkaç damla Kaymakbirası tü-kürdü. "Ne - öldürüyorlar mı -?" "Ah, hayır," dedi Lupin. "Daha da beteri. Biliyorsun, beynin ve kalbin çalışmayı sürdürdükçe ruhsuz da Vcriığını sürdürebilirsin. Ama artık hiçbir benlik duygun, hafızan... hiçbir şeyin olmaz. Düzelme şansın sıfırdır. Sadece - var olursun. Boş bir kabuk gibi. Ve ruhun c'a ebediyen gider... kaybolur." 293 Lupin biraz daha Kaymakb.'rası içti, sonra da, "Bu, Sirius Black'i bekleyen kader," aedi. "Bu sabah Gelecek Postast'nda yazıyordu. Bakanlık onu bulurlarsa böyle yapmalan için Ruh Emici'lere izin vermiş." Harry bir an, birinin ruhumu ağzından emilip çekilmesi fikriyle nutku tutulmuş halde oturdu. Ama sonra Black'i düşündü. Birden, "Hak ediyor," dedi. Lupin kayıtsız bir sesle, "Öyle r-i dersin?" diye sordu. "Herhangi birinin bunu hak ettiğini düşünüyor musun gerçekten?" "Evet," dedi Harry, meydan okurcasına. "Bazı... bazı şeyler için." Lupin'e Üç Süpürge'de kulak misafiri olduğu konuşmayı anlatmak isterdi. Black'in annesiyle babasına ihanet edişini de. Ama bunlan anlatınca, Hogsmeade'e izinsiz gittiği de ortaya çıkacaktı ve Lupin'in bundan pek memnun kalmayacağını biliyordu. Omın için Kay-makbirası'm bitirdi, Lupin'e teşekkür etti ve Sihir Tarihi sınıfından çıktı. Kendi kendine, yoksa bir Ruh Emici'nin kukuletasının alfanda ne olduğunu sormasa mıydım, diye düşündü, cevap o kadar korkunçtu. Tam ruhunun emilip alınmasının nasıl bir duygu olduğu gibi tatsız düşüncelere dalmıştı ki, merdivenlerin orta yerinde Proresör McGo-nagall'a tosladı. "Önüne bak, Potter!" "Özür dilerim, Profesör -" "Ben de şimdi Gryffindor ortak salonunda sana 294 baktım. Eh, burada işte, aklımıza gelen her yönteme başvurduk ve hiçbir şeyi yokmuş gibi görünüyor - bir yerlerde çok iyi bir dostun var, Potter..." Harry'nin ağzı açık kaldı. Profesör elinde, her zamanki kadar harika görünen Ateşoku'nu tutuyordu. Cılız bir sesle, "Yani geri alabilir miyim?" diye sordu Harry. "Sahiden?" "Sahiden," dedi Profesör McGonagall, şimdi resmen gülümsüyordu. "Sanırım cumartesi günkü maçtan önce elin alışsın istersin, değil mi? Ve Potter, lütfen kazanmaya çalış, tamam mı? Yoksa arka arkaya sekizinci yıldır Kupa şansımızı kaybetmiş olacağız. Profesör Sna-pe daha dün gece bana bunu hatırlatmak nezaketini gösterdi..." Söyleyecek şey bulamayan Harry, Ateşoku'nu yukarı, Gryffindor Kulesi'ne doğru taşıdı. Bir köşeyi dönerken, ağzı kulaklarında ona doğru koşan Ron'u gördü. "Verdi, ha? Mükemmel! Dinle, hâlâ deneyebilirim, değil mi? Yarın?" "Evet... nasıl istersen..." dedi Harry, kalbi bir aydır olduğundan daha hafifti. "Bak ne diyeceğim - Hermione ile barışmalıyız. Sadece yardım ermeye çalışıyordu..." "Tamam," dedi Ron. "Az önce ortak salondaydı -çalışıyordu, değişiklik olsun diye!" Gryffindor Kulesi'ne giden koridora saptılar ve Sir Cadogan'a yalvaran Neville Longbottom'ı gördüler. Anlaşıldığı kadarıyla Sir Cadogan onu içeri almayı reddediyordu. 295 Neville, gözleri yaşlı, "Onları bir yere yazmıştım," diyordu, "ama düşürmüş olmalıyım!" "Ben de inandım!" diye kükredi Sir Cadogan. Sonra, Harry ile Ron'u gördü. "İyi akşamlar, genç soylu hizmetkârlarım! Gelin de bu deliyi demire vurun, içeriye zorla girmeye çalışıyordu." "Öf, kes sesini," dedi Ron, Harry ile ikisi Neville''in yanına geldiklerinde. Neville, perişan bir halde, "Parolaları kaybettim," dedi. "Bu hafta kullanacağı parolaları ona soylcttiydim, çünkü ikide bir değiştiriyor ve şimdi de onları ne yaptığımı bilemiyorum." "Elemtereh'ş," dedi Harry. Sir Cadogan büyük bir düş kmklığıyla, ortak salona girmelerine izin vermek için istemeye istemeye öne doğru savruldu. Herkesin başı onlara doğru çevrilirken ani, heyecanlı bir mırıltı ortalığı kapladı. Bir an sonra Harry, Ateşoku hakkında coşkuyla konuşan insanlarla çevrilmişti. "Nerden buldun, Harry?" "Denememe izin verir misin?" "Hiç onunla uçtun mu, Harry?" "Ravenclaw'un hiç şansı yok, onların hepsinin süpürgeleri Tertemiz Yedi." "Bir tutayım mı, Harry?" Ateşoku'nun elden ele geçip her açıdan hayranlıkla izlendiği on dakika kadar bir süreden sonra kalabalık dağıldı. Harry ve Ron, koşarak yanlarına gelmemiş tek kişi olan Herraione'yi şimdi rahatça görebiliyorlardı. Ödevlerinin üzerine eğilmişti ve onlarla göz göze gel- 296 memeye özen gösteriyordu. Harry ve Ron onun masasına yaklaşınca, Hermione nihayet başını kaldırıp baktı. "Geri aldım/' dedi Harry gülümseyerek ve Ateşo-ku'nu havaya kaldırdı. "Gördün mü, Hermione? Hiçbir şeyi yokmuş," dedi Ron. Hermione, "Eh - olabilirdi ama!" dedi. "Yani, hiç değilse şimdi güvenli olduğunu biliyorsun!" "Evet, sanırım öyle," dedi Harry. "Yukarı koysam iyi olur -" "Ben götürürüm!" dedi Ron hevesle. "Zaten Scab-bers'a da Fare Toniği'ni vermem gerek." Ateşoku'nu aldı, sanki camdan yapılmış gibi tutarak, erkeklerin merdivenine doğru taşıdı, Harry, "Öyleyse oturabilir miyim?" diye sordu Hermione'ye. "Herhalde," dedi Hermione, iskemledeki bir sürü parşömeni kaldırdı. Harry tıkış tıkış dolu masaya baktı: Mürekkebi hâlâ parlayan uzun Aritmansi ödevine, daha da uzun Muggle Araştırmaları ödevine ("Muggle'lann Niye Elektriğe İhtiyacı Olduğunu Açıklayın") ve Hermione'nin şimdi üzerinde çalıştığı Eski İşaretler çevirilerine. "Bunların hepsini nasıl hallediyorsun?" diye sordu Harry ona. "Eh, işte - bilirsin ya - çok çalışarak," dedi Hermione. Harry yakından bakınca onun da Lupin kadar yorgun göründüğünü fark etti. 297 Eski işaretler sözlüğünü bulmak için kitapları karıştırmasını seyrederken de, "Neden birkaç dersi bırakmıyorsun?" diye sordu. Dehşete kapılmış görünen Hermione, "Bunu yapamam!" dedi. Harry-çok karmaşık görünen bir sayı çizelgesini eline aldı. "Aritmansi berbat bir şeye benziyor." Hermione ciddiyetle, "Ah, hayır, harika!" dedi. "Benim en sevdiğim ders! Aritmansi -" Ama Harry, Aritmansi'nin nesinin harika olduğunu asla öğrenemedi. Tam o anda erkeklerin merdiveninden aşağı doğru boğulurcasma bir çığlık yankılandı. Bütün ortak salon sustu, taşlaşmış gibi hepsi girişe bakakaldı. Telaşlı ayak sesleri duyuldu, gitgide yaklaştı - ve sonra, Ron koşarak göründü. Peşinde bir çarşaf sürüklüyordu. "BAK!" diye böğürdü, hızlı adımlarla Hermione'nin masasına gelerek. "BAK!" diye haykırdı, çarşafı onun yüzüne doğru sallıyordu. "Ron, ne -?" "SCABBERS! BAK! SCABBERS!" Neye uğradığını anlamayan Hermione, Ron'dan kaçmak için geriye doğru kaykılmıştı. Harry, Ron'un elindeki çarşafa baktı. Üzerinde kırmızı bir şey vardı. Bu sanki fena halde - "KAN!" diye feryat etti Ron, şaşkın sessizliği bozarak. "GİTMİŞ! VE YERDE NE VARDI, BİLİYOR MUSUN?" "Ha - hayır," dedi Hermione, titrek bir sesle. 298 Ron, onun Eski İşaretler çevirisinin üzerine bir şey attı. Hermione ve Harry öne doğru eğildi. Garip, çivi yazısı gibi şekillerin üzerinde birkaç tane uzun, sarı kedi tüyü duruyordu. 299 |
ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Gryffindor - Ravenclaw Ron'la Hermione'nin arkadaşlığının sonu gelmiş gibi görünüyordu. İkisi de birbirine öyle kızgındı ki, Harry onların bir daha nasıl olup da barışacağını bilmiyordu. Ron, Hermione'ye öfkeliydi, çünkü Crookshanks'in Scabbers'ı yeme girişimlerini hiçbir zaman ciddiye almadığını, onu sıkı sıkı göz altında tutmadığını ve daha hâlâ Ron'a Scabbers'ı bütün yatakların altında aramasını önererek Crookshanks masummuş gibi davrandığını düşünüyordu. Öte yandan Hermione, Crookshanks'in Scabbers'ı yediğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını, sarı tüylerin Noel'den beri orada duruyor olabileceğini ve Crookshanks Sihirli Hayvanevi'nde kafasına atladığından beri Ron'un kedisine karşı önyargılı olduğunu ileri sürüyordu. Harry kendi adına Crookshanks'in Scabbers'ı yediğinden emindi ve ona bütün delillerin bu yönde olduğunu söylediğinde, Hermione Harry'ye de sinirlendi. "Tamam, Ron'un tarafını tut sen! Biliyordum za- 300 ten!" diye yakındı. "Önce Ateşoku, şimdi Scabbers, her şey benim suçum, değil mi?! Beni rahat bırak, Harry, yapacak bir sürü işim var!" Faresini kaybeden Ron, çökmüş haldeydi. "Haydi, Ron, hep Scabbers'ın ne kadar sıkıcı olduğunu söylüyordun," dedi Fred, teselli edercesine. "Hem ne zamandır rengi solgundu, gözü toprağa bakıyordu. Böyle çabucak gazlaması daha iyi olmuştur. Bir lokmada gitti - büyük ihtimalle hiçbir şey hissetmemiştir." "Fred!" dedi Ginny hiddetle. "Yiyip uyumaktan başka bir şey yapmazdı, Ron, bunu kendin söylemiştin," dedi George. "Bir keresinde bizim için Goyle'u ısırmıştı!" dedi Ron perişan bir halde. "Hatırlıyor musun, Harry?" "Evet, bu doğru," dedi Harry. "Ömrünün gurur ânıydı," dedi Fred, ciddi bir ifade takınmakta çok zorlanarak. "Goyle'un parmağındaki yara izi onun hatırasına bir anıt olarak kalsın. Haydi, Ron, yapma, Hogsmeade'e gidip kendine yeni bir fare al. Sızlanmanın ne anlamı var?" Harry, Ron'u neşelendirmek adına son bir gayretle onu Gryffindor takımının Ravenclaw maçından önceki son antrenmanına gelmeye ikna etti. Gelirse, antrenman bittikten sonra Ateşoku'na binebileceğini söylemişti. Bu, Ron'un aklını bir süre olsun Scabbers'tan uzaklaştırmasını sağladı ("Süper! Peki onunla birkaç atış da yapabilir miyim?"). Böylece ikisi beraber Quid-ditch sahasına doğru yola koyuldular. Hâlâ Harry'ye göz kulak olmak için Gryffindor ant- 301 renmanlarmı denetleyen Madam Hooch da Ateşo-ku'ndan herkes kadar etkilenmişti. Antrenman başlamadan önce onu eline alıp oradakilere profesyonel fikrini sunma lütfunda da bulundu. "Şunun dengesine bakın! Nimbus serisinin bir hatası varsa, o da kuyruk bölümündeki hafif bir yatıklıktır -genellikle birkaç yıl sonra ufak bir hava direncine neden olmaya başlar. Sapı da modernleştirmişler, Tertemizlerden biraz daha ince, bana eski Gümüş Ok'ları hatırlatıyor. Sahi, Gümüş Ok'lann üretimini durdurmaları ne yazık. Uçmayı onlardan biriyle öğrenmiştim, çok da iyi bir süpürgeydi..." Bir süre daha bu şekilde devam etti, ta ki Wood araya girene dek: "Şeyy - Madam Hooch? Bir mahzuru yoksa Harry Ateşoku'nu geri alabilir mi? Antrenman yapmamız gerekiyor da..." "Ah - tabii - al bakalım, Potter," dedi Madam Hooch. "Ben VVeasley'yle birlikte şurada oturacağım..." Ron'la birlikte sahadan çıkıp tribüne oturdular. Gryffindor takımı da ertesi günkü maçla ilgili son talimatları dinlemek için VVood'un etrafında toplandı. "Harry, Ravenclaw'da kimin Arayıcı oynayacağım öğrendim: Cho Chang. Dördüncü sınıfta ve bayağı iyi... Aslında oynayacak kadar iyi durumda olmamasını umuyordum, bazı sakatlık sorunları yaşamıştı da..." Cho Chang'ın tamamen iyileşmesinden duyduğu hoşnutsuzlukla VVood'un suratı asılmıştı. "Öte yandan, o bir Kuyrukluyıldız İki Yüz Altmış kullanıyor ki Ateşo-ku'nun yanında komik kalır." Harry'nin süpürgesine 302 takdirle dolup taşan gözlerle baktı. "Pekâlâ, millet, başlayalım -" Ve nihayet Harry Ateşoku'na binip hızla havalandı. Hayallerinin de ötesinde bir şeydi bu. Ateşoku en ufak dokunuşuyla dönüyordu; tutuşundan çok düşüncelerine itaat ediyor gibiydi. Sahanın üzerinde öyle bir hızla ilerliyordu ki, stadyum yeşil ve gri renkte bulanık bir görüntüye dönüşmüştü; bir ara o kadar hızlı döndü ki, Alicia Spinner çığlık attı. Sonra Harry son derece kontrollü bir dalışa geçti ve sahanın çim zeminini ayaklarıyla yaladıktan sonra yine havaya fırlayıp yükselmeye başladı, on metre, on beş metre, yirmi metre - "Harry, Snitch'i salıyorum!" diye seslendi Wood. Harry dönüp kale direklerine doğru bir Bludger'la yarıştı; onu kolayca geçti ve Snitch'in Wood'un arkasından bir yerden fırladığını gördü. On saniye sonra, onu sağ elinde sıkı sıkı tutuyordu. Takım çılgınca alkışlayıp bağırdı. Harry, Snitch'i bir kez daha bıraktı, bir dakika avans verdi ve diğerlerinin yanından hızla geçerek peşinden gitti. Snitch'i Katie Bell'in diz*. 4n yanında gördü ve kızın etrafından kolayca dolanıp tekrar yakaladı. O zamana kadarki en iyi antrenmanlarıydı bu; takım, aralarında bir Ateşoku olmasının şevkiyle, en iyi hareketlerini kusursuz bir şekilde gerçekleştirdi. Yine yere indiklerinde VVood'un tek bir eleştirisi bile yoktu ve bu, George VVeasley'nin de belirttiği gibi, ilk kez oluyordu. "Yarın bizi ne durdurabilir, bilmiyorum!" dedi Wo- 303 od. "Tabii eğer - Harry, Ruh Emici sorununu çözdün, değil mi?" "Evet," dedi Harry. Cılız Patronus'u aklına geldi ve keşke daha güçlü olsaydı diye düşündü. "Ruh Emici'ler bir daha boy göstermeyecek, Oliver. Yoks? Dumbledore öfkeden köpürür," dedi Fred kendinden eırün bir tavırla. "Eh, umarım gelmezler," dedi Wood. "Neyse - çok iyiydi, millet. Kule'ye dönelim, herkes erken yatsın -" Harry, "Ben biraz kalıyorum, Ron Ateşoku'nu bir denemek istiyor," dedi Wood'a. Diğer oyuncular soyunma odasına giderlerken, Harry Ron'a doğru yürüdü, o da tribünlerle sahanın arasındaki bariyerin üzerinden atlayıp Harry'nin yanına geldi. Madam Hooch koltuğunda uyuyakalmıştı. "Al bakalım," dedi Harry, Ron'a Ateşoku'nu vererek. Ron yüzünde büyük bir coşkuyla süpürgeye bindi ve bastırmaya başlayan karanlığın içine doğru fırladı, Harry de sahanın kenarında gezinerek onu izledi. Madam Hooch sıçrayarak uyandığında gece olmuştu. Harry ile Ron'u onu uyandırmadıkları için haşladı ve şatoya dönmeleri konusunda ısrar etti. Harry Ateşoku'nu omzuna yasladı ve Ron'la birlikte Ateşoku'nun son derece yumuşak hareketlerini, inanılmaz ivmesini ve çok isabetli dönüşlerini tartışarak karanlık stadyumdan çıktılar. Şatoya giden yolun yarısına gelmişlerdi ki, Harry soluna bakıp yüreğini ağzına getiren bir şey gördü - karanlıkta parıldayan bir çift go7. Harry kalakaldı, kalbi kaburgalarına çarparcasına atıyordu. "Ne var?" dedi Ron. Harry parmağıyla işaret etti. Ron asasını çıkarıp, "Lumos!" dedi. Çime bir ışık huzmesi düştü, bir ağacın dibine vurup dallarını aydınlattı; orada, yeni çıkmakta olan yaprakların arasında çömelmiş halde, Crookshanks duruyordu. "Defol şuradan!" diye kükredi Ron. Eğilip çimin üstünde duran bir taşı eline aldı, ama o daha bir şey yapamadan Crookshanks uzun san kuyruğunu şöyle bir sallayıp ortadan kaybolmuştu bile. "Gördün mü?" dedi Ron öfkeyle, taşı yeniden yere atarak. "İstediği gibi dolaşmasına izin veriyor - büyük ihtimalle Scabbers'ın üstüne katık olsun diye bir iki kuş yemiştir..." Harry hiçbir şey demedi. Derin bir soluk aldı, içi rahatlamıştı; bir an için o gözlerin Ecel'e ait olduğunu sanmıştı. Bir kez daha şatonun yolunu tuttular. Küçük panik anından biraz utanan Harry, Ron'a hiçbir şey söylemedi - ve aydınlık Giriş Salonu'na varıncaya dek bir daha sağma soluna bakmadı. Harry ertesi sabah kahvaltıya yatakhanesindeki diğer çocuklarla birlikte indi, hepsi de Ateşoku'nun bir tür şeref kıtasını hak ettiğine inanıyordu. Harry Büyük 305 Salon'a girerken bütün kafalar Ateşoku'na döndü ve her tarafta mırıldanmalar başladı. Slvtherin takımının yıldırım çarpmış gibi görünüşü, Harry'de büyük bir tatmin duygusu yaratmıştı. Ron, dönüp Malfoy'a bakarak, "Suratını gördün mü?" dedi neşeyle. "İnanamıyor! Harika bir şey bu!" Wood da Ateşoku kendisinin olmadığı halde onun ihtişamının tadını çıkarıyordu. "Buraya koy, Harry/' dedi. Süpürgeyi masanın ortasına yerleştirip, adı yukarı baksın diye özenle çevirdi. Az sonra Ravencla\\ ve Hufflepuff masalarından insanlar süpürgeye bakmak için gelmeye başlamışlardı. Ced-ric Diggory gelip Nimbus'unun yerini böyle üstün bir süpürgeyle doldurduğu için Harry'yi tebrik etti. Percy'nin Ravenclaw'lu kız arkadaşı Penelope Clearwa-ter ise düpedüz Ateşoku'nü tutmak için izin istedi. O, Ateşoku'nü yakından incelerken, Percy, "Aman diyeyim, Penny, sabotaj olmasın da!" dedi. "Penelo-pe'yle iddiaya girdik," diye açıkladı takıma. "Maçın sonucu üzerine on Galieon'luk bir iddia!" Penelope Ateşoku'nu masanın üzerine bıraktı, Harry'ye teşekkür etti ve masasına döndü. "Harry - lütfen kazanın," dedi Percy telaşlı bir fısıltıyla. "On Gallcon'um yok. Evet, geliyorum, Penny!" Ve tostunu paylaşmak için onun yanına gitti. "O süpürgeyi idare edebileceğinden emin misin, Potter?" dedi soğuk, uyuşuk bir ses. Draco Malfoy daha yakından bakmak için gelmişti, Crabbe ve Goyle da hemen arkasmdaydı. 306 "Evet, sanırım," dedi Harry kayıtsızca. "Bir sürü özelliği var, değil mi?" dedi Malfoy. Gözleri hain hain parıldıyordu. "Yazık, paraşüt koymamışlar - bir Ruh Emici'ye çok yaklaşırsan diye diyorum." Crabbe ve Goyle kıs kıs güldüler. "Senin de kendininkine fazladan bir kol bağlaya-maman çok yazık, Malfoy," dedi Harry. "O zaman Snitch'i senin yerine yakalayabilirdi." Gryffindor takımı kahkahalarla güldü. Malfoy soluk renkli gözlerini kıstı ve uzaklaştı. Gidip Slytherin takımının diğer oyuncularına katıldı. Kafa kafaya vermişler, şüphesiz Malfoy'a Harry'nin süpürgesinin gerçek bir Ateşoku olup olmadığını soruyorlardı. On bire çeyrek kala, Gryffindor takımı soyunma odasının yolunu tuttu. Hava Hufflepuffla yaptıkları maçtakine hiç benzemiyordu. Berrak, serin bir gündü, çok hafif bir esinti vardı. Bu defa görme zorluğu olmayacaktı ve Harry, her ne kadar gergin olsa da, sadece bir Quidditch maçının getirebileceği heyecanı hissetmeye başlamıştı. Kalabalığın ilerideki stadyuma doğru gittiğini duyabiliyorlardı. Harry siyah okul cüppesini çıkardı ve cebinden asasını alıp Çjuidditch cüppesinin altına giyeceği tişörtün içine soktu. Ona ihtiyacı olmamasını diliyordu. Birden Profesör Lupin'in de kalabalığın içinde olup olmadığını, seyredip seyretmediğini merak ett. "Ne yapmamız gerektiğini biliyorsunuz," dedi Wo-od, tam soyunma odasından çıkmaya hazırlanırlarken. "B.ı maçı kaybedersek, Kupa şansımız kalmıyor. Siz - ' 307 l siz dünkü antrenmandaki gibi ı çun yeter, hiçbir sorun yaşamayız!" Stadyumu inleten bir tezahürat altında sahaya çıktılar. Mavi giymiş Ravenclaw takımı, sahanın ortasında bekliyordu. Arayıcı'ları Chr> Chang, takımlarındaki tek kızdı. Harry'den bir bas kısaydı. Harry, üstündeki bütün gerginliğe rağmen, ^ mm çok çok güzel olduğunun farkına varmadan edunedi. İki takım, kaptanlarının arkasında karşı karşıya dizildiğinde, kız Harry'ye gülümsedi ve Harry n idesi civarında bir yerde maçla hiç ilgisi olmadığını düşündüğü bir sarsıntı hissetti. "Wood, Davies, el sıkışın," der' Madam Hooch canlı bir sesle. Wood, Ravenclaw kaptanıyla el sıkıştı. "Süpürgelerinize binin... düdüğümü bekleyin... üç -iki-bir-" Harry ayağıyla yere vurarak yükseldi. Ateşoku diğer bütün süpürgelerden daha büyük bir hizla fırlamıştı; Harry stadyumun üzerinde uçup Snitch'e bakınmaya başladiv-Bir taraftan da Weasley ikizlerinin arkadaşı Lee Jordan'ın yorumunu dinliyordu. "Maç başladı ve bu maçın en büyük Heyecan unsuru Gryffindor'dan Harry Potter'ın kullandığı Ateşoku. Hangi Süpürge'y e göre Ateşoku, bu yıl yapılacak Dünya Şampiyonasında çoğu milli takımın tercihi ol K ak -" "Jordan, senin için bir mahzuru yoksa b;,zo maçta olanları anlatır mısın?" diye araya girdi Profesör McGo-nagall'ın sesi. "Haklısınız, Profesör - birkaç gerekli bilgi voriyor- 308 dum da. Aklıma gelmişken, Ateşoku'nun kendinden otomatik freni ve -" "Jordan!" "Tamam, tamam. Şu anda ' Gryffindor atakta, Gryffindor'dan Katie Bell kaleye doğru gidiyor..." Harry, Katie'nin tam tersi yönde giderek onun yanından geçti. Etrafına bakrnıp altın bir parıltı ararken, Cho Chang'ın kendisini yakından takip ettiğinin farkına vardı. Cho'nün çok iyi bir uçucu olduğuna şüphe yoktu - bir o tarafından bir bu tarafından yaklaşıyor, onu yön değiştirmeye zorluyordu. Fred, Alicia'ya doğru g'den bir Bludger'ın peşine düşmüş, hızla geçerken, "Ona sürat neymiş göster, Harry!" diye bağırdı. Ravenclaw kale direklerinin etrafından dönüyorlardı ki, Harry Ateşoku'nun hızını artırdı ve Cho geride kaldı. Tam Katie maçın ilk golünü atmayı başardığında ve sahanın Gryffindor tarafı sevinçten çılgına döndüğünde, onu gördü - Snitch, zemine yakın bir yerde, ba-riyerlerden birinin yanında uçup duruyordu. Harry dalışa geçti; Cho da onun ne yaptığını görüp peşinden fırladı. Harry giderek hızlanıyor, heyecan her tarafını kaplıyordu; dalışlar onun uzmanlık alanıydı. Sadece üç metre kalmıştı - Ansızın, Ravenclavv Vurucu'lanndan birinin vurduğu bir Bludger çıktı ortaya; Harry yolundan sapıp birkaç santimle kurtuldu, ama o bhkaç kritik saniye içinde Snitch ortadan kaybolmuştu. Gryffindor taraftarlarından düş kınklığıyla dolu 309 koca bir "Aaaaaaaahhh!" sesi çıktı, Ravenclaw tarafm-dansa Vurucu'larma epey alkış geldi. George VVeasley ikinci Bludger7! doğruca sıkınh yaratan Vurucu'nün üstüne yollayarak ferahladı. Vurucu'nun Bludger'dan kaçması için havada baş aşağı dönmesi gerekti. "Gryffindor seksene sıfır önde ve şu Ateşoku'na bakın! Potter onun bütün marifetlerini sergilemeye başladı şimdi. Nasıl döndüğüne bakın - Chang'ın Kuyruklu-yıldız'ı ona rakip olamaz. Ateşoku'nun ince dengesi gerçekten de kendini göstermeye başlıyor bu uzun -" "JORDAN! 'ATEŞOKU'NUN REKLAMINI YAPMAN İÇİN PARA MI VERDİLER SANA? YORUMUNA DEVAM ET!" Ravenclaw yetişmeye başlamıştı; üç gol atmışlardı, bu da Gryffindor sadece elli sayı önde demekti - Cho, Snitch'i ondan önce yakalarsa, Ravenclaw kazanacaktı. Harry alçaldı, bir Ravenclaw Kovalayıcı'sına çarpmaktan kıl payı kurtuldu ve sahayı deli gibi taramaya başladı. Bir altın parıltısı, minicik kanatlar - Snitch, Gryffindor kale direklerinin etrafında dönüyordu. Harry hızlandı, gözleri ilerideki altın beneğe kilitlenmişti - ama hemen sonra Cho birdenbire ortaya çıkıp önünü kesti - Harry çarpışmayı engellemek için yön değiştirince, "HARRY, CENTİLMENLİK ETMENİN SIRASI DEĞİL!" diye kükredi Wood. "GEREKİRSE ONU SÜPÜRGESİNDEN DÜŞÜR!" Harry dönüp Cho'yu gördü; Cho sırıtıyordu. Snitch yine ortadan kaybolmuştu. Harry Ateşoku'nu yukarı 310 doğrulttu, az sonra oyunun yedi metre yukarısındaydı. Gözünün kenarından, Cho'nun onu takip ettiğini gördü... Snitch'i kendi aramaktansa onu marke etmeye karar vermişti. Peki öyleyse... eğer Harry'nin kuyruğuna yapışacaksa, sonuçlarına da katlanması gerekecekti... Harry yeniden dalışa geçti. Onun Snitch'i gördüğünü sanan Cho, takip etmeye çalıştı. Harry çok keskin bir dönüşle dalıştan çıktı, Cho ise hızla aşağı doğru inmeye devam etti; Harry bir kez daha mermi gibi yukarı fırladı ve Snitch'i üçüncü kez gördü: Ravenclav/ tarafında, sahanın çok üzerinde ışıldıyordu. Hızlandı; metrelerce altında, Cho da hızlandı. Harry kazanmak üzereydi, arayı açıyor, her geren saniye Snitch'e daha da yaklaşıyordu - derken - "Aa!" diye çığlık attı Cho, parnuı;j \ la bir yen işaret ederek. Dikkati dağılan Harry, aşağı baktı. Üç Ruh Emici, üç uzun boylu, siyahlara bürünmüş, kukuletalı Ruh Emici, kafalarını kaldırmış ona bakıyordu. Düşünerek vakit kaybetmedi. Elini cüppesinin yakasından sokup asasını çıkardı ve kükredi: "Expecto patronum!" Asasının ucundan gümüşi beyaz devasa bir şey fırladı. Onun tam Ruh Emicilere doğru gittiğini biliyordu, ama durup seyretmedi. Zihni hâlâ mucizevi bir şekilde berraktı, dönüp önüne baktı - hedefine neredeyse ulaşmışa. Hâlâ asayı tutan eliyle öne doğru uzandı ve parmaklarıyla minik, mücadeleci Snitch'i kavramayı başardı. 311 Madam Hooch'un düdüğü duyuldu. Harry havada arkasına döndü ve kırmızı renkli altı bulanık şeklin hızla ona doğru yaklaştığını gördü. Az sonra bütün takım onu öylesine sıkı kucaklıyordu ki, neredeyse süpürgesinden düşecekti. Aşağıda, kalabalığın içindeki Gryffin-dorlann sevinç naralarını duyabiliyordu. "İşte böyle oğlum!" diye bağırıp duruyordu Wood. Alicia, Angelina ve Katie üçü de Harry'yi öpmüşlerdi, Fred ise ona öyle sıkı sarılmıştı ki, Harry kafasının kopacağını sandı. Takım tam bir karmaşa içinde yere inmeyi başardı. Harry süpürgesinden indi ve bir sürü Gryffindor taraftannın sahaya fırladığını gördü, en önde de Ron vardı. Daha jne olduğunu anlamadan, coşkuyla bağırıp çağıran kalabalık onu sarmıştı. "Evet!" diye bağırdı Ron, Harry'nin kolunu havaya kaldırarak. "Evet! Evet!" "Aferin, Harry!" dedi Percy, çok memnun görünüyordu. "On Galleon kazandım! Penelope'yi bulmam gerek, affedersiniz -" "Çok iyiydin, Harry!" diye kükredi Seamus Finni-gan. ''Müthişti be!'' diye seslendi Hagrid, oraya üşüşmüş Gryffindor'larrn kafalarının üzerinden. "Bayağı iyi bir Patronus'tu," dedi bir ses Harry'nin kulağına. Harry arkası na dönüp Profesör Lupin'i gördü. Lupin hem sarsılmış, hem de memnun kalmış görünüyordu. "Ruh Emici'ler beni hiç etkilemedi!" dedi Harry heyecanla. "Hiçbir şey hissetmedim!" 312 "Çünkü - ee - onlar Ruh Emici değildi," dedi Profesör Lupin. "Gel de bak -" Harry'yi kalabalığın içinden çıkanp sahanın kenarını görebileceği bir yere götürdü. "Mr Malfo/u epey korkuttun," dedi Lupin. Harry bakakaldı. Malfoy, Crabbe, Goyle ve Slythe-rin takım kaptanı Marcus Rint, yerde darmadağın bir yığın halinde yatıyorlardı. Kendilerini uzun, siyah, kukuletalı cüppelerin içinden çıkarmak için debeleniyorlardı. Görünüşe bakılırsa Malfoy, Goyle'un omuzlarında ayakta durmuştu. Profesör McGonagall yüzünde katıksız bir öfke ifadesiyle tepelerine dikilmişti. "Alçakça bir hile!" diye bağırıyordu. "Gryffindor Arayıcı'sına yönelik rezil ve ödlekçe bir sabotaj girişimi! Hepiniz cezaya kalıyorsunuz, aynca Slytherin'den elli puan düşürüyorum! Bu konuyu Profesör Dumble-dore'la da görüşeceğim, hiç şüpheniz olmasın! Hah, işte geliyor!" Gryffindor'un zaferini perçinleyecek bir şey varsa, o da buyd ' ite kaka Harry'nin yanına gelmiş olan Ron, Malfoy'un kendini cüppeden kurtarmak için çabalayışını ve Goyle'un cüppenin içine sıkışmış kafasını izlerken gülmekten iki büklüm oldu. "Haydi, Harry!" dedi George, ite kaka yanına gelerek. "Parti var! Gryffindor ortak salonunda, hemen şimdi!" "Tamam," dedi Harry, kendini çok uzun süredir olmadığı kadar mutlu hissediyordu. Hâlâ kırmızı cüppelerinin içindeki takımla birlikte önden giderek stadyumdan çıktılar ve şatoya döndüler. 313 Sanki Quidditch Kupası'm kazanmışlardı; parti bütün gün ve gecenin büyük bir bölümü boyunca sürdü. Fred ve George VVeasley bir iki saatliğine ortadan kaybolup kucak dolusu Kaymakbirası şişesi, balkabağı gazozu ve torba torba Balyumruk tatlılarıyla döndüler. "Bunu nasıl yaptınız?" diye çığlık attı Angelina Johnson. George kalabalığa Naneli Kurbağalar fırlatmaya başlamıştı. Fred, Harry'nin kulağına, "Aylak, Kılkuyruk, Pati-ayak ve Çatalak'm da yardımıyla," diye fısıldadı. Kutlamaya sadece bir kişi katılmamıştı. Hermione inanılmaz bir şekilde bir köşede oturmuş, ingiliz Mugg-le'lannın Ev Hayatı ve Sosyal Alışkanlıkları adında kocaman bir kitap okuyordu. Harry, Fred'le George'un birkaç Kaymakbirası şişesini havaya atıp tuttuğu masadan uzaklaşıp onun yanına gitti. "Maça da mı gelmedin?" diye sordu. Hermione ona bakmadan, "Tabii ki geldim," dedi tuhaf, tiz bir sesle. "Ve kazandığımız için çok mutluyum ve senin çok iyi oynadığını düşünüyorum, ama bunu pazartesiye kadar bitirmiş olmalıyım." "Haydi, Hermione, gel de bir şeyler ye," dedi Harry. Ron'a bakıp onun savaş baltasını gömebilecek kadar neşeli olup olmadığını merak etti. "Yapamam, Harry, hâlâ okumam gereken dört yüz yirmi iki sayfam var!" dedi Hermione. Sesi hafiften İste- 314 rik bir hal almıştı. "Neyse, zaten..." dedi Ron'a bakarak, "o benim katılmamı istemiyor." Harry'nin buna diyebileceği bir şey yoktu, çünkü Ron tam o anda dönüp yüksek sesle "Scabbers yenmiş olmasaydı, bu Şeker Sineklerden yiyebilirdi, gerçekten çok severdi onları," dedi. Hermione gözyaşlarına boğuldu. Harry daha bir şey diyemeden ya da bir şey yapamadan, kocaman kitabı koltuk altına almış ve ağlayarak kızlar yatakhanesine çıkan merdivene doğru koşup gözden kaybolmuştu. Harry alçak sesle, "Ona biraz daha yumuşak davranamaz mısın?" diye sordu Ron'a. "Hayır/' dedi Ron kararlı bir sesle. "Eğer pişman olmuş gibi davransaydı - ama yok, asla hatalı olduğunu kabul etmeyecek Hermione. Hâlâ Scabbers tatile çıkmış falan gibi davranıyor." Gryffindor partisi ancak Profesör McGonagall sabahın birinde ekose sabahlığı ve başında saç filesiyle çıka-gelip hepsinin yatmasında ısrar edince sona erdi. Harry ve Ron yatakhanelerine çıktılar, bir taraftan hâlâ maçı tartışıyorlardı. Sonunda Harry bitkin bir halde yatağına tırmandı, ay ışığı gelmesin diye perdelerini çekti, arkasına yaslandı ve neredeyse anında uykuya daldığım hissetti... Çok garip bir rüya gördü. Omzunda Ateşoku'yla bir ormanda yürüyor, gümüşi beyaz bir şeyi takip ediyordu. O şey ilerideki ağaçların arasında dolanıyordu, onu sadece yaprakların arasından görebiliyordu. Yakalamak için hızını artırdı, ama o hızlandıkça avı da hızla- 315 myordu. Harry koşmaya başladı ve ileride bir yerde toynakların giderek süratlendiğini duydu. Şimdi son sürat koşuyordu ve ilerisinde dört nala koşma sesi duyuyordu. Sonra bir köşeyi dönüp açıklığa çıktı ve - "AAAAAAAAAAHHHHHHHHHHHHHHHHH! YOOOOOOOOOOOOOOOOO!" Harry sanki yüzüne bir şey çarpmış gibi aniden uyandı. Zifiri karanlıkta tamamen yönünü şaşırmış halde, perdelerini çekiştirdi - etrafında birinin hareket ettiğini ve odanın öbür ucundan Seamus Finnigan'ın sesinin geldiğini duyabiliyordu. "Neler oluyor?" Harry yatakhane kapısının çarpılarak kapandığın: duydu sanki. Sonunda perdelerin aralığım buldu, açt ve tam o anda Dean Thomas lambasını yaktı. Ron yatakta oturmuştu. Bir taraftaki perdeleri yırtıktı, yüzündeyse tam bir dehşet ifadesi vardı. "Black! Sirius Black! Bıçağı vardı!" "Ne?" "Buradaydı! Daha şimdi! Perdeleri kesti! Beni uyandırdı!" "Rüya görmediğinden emin misin, Ron?" dedi Dean. "Perdelere bakın! Söylüyorum size, buradaydı!" Hepsi yataklarından çıktılar; yatakhane kapısına önce Harry ulaştı ve merdivenlerden aşağı koşarak indiler. Arkalarından kapılar açılıyor, uykulu sesler yükseliyordu. "Kim bağırdı?" 316 "Ne yapıyorsunuz?" Ortak salondaki tek ışık partiden arta kalan süp-rüntülerle dolu, sönmek üzere olan ateşin panltısıydı. İçerisi bomboştu. "Rüya görmediğinden emin misin, Ron?" "Söylüyorum size, onu gördüm!" "Nedir bu gürültü?" "Profesör McGonagall yatmamızı söylemişti!" Kızlardan birkaçı üstlerine sabahlıklarını geçirip aşağı inmişti, esniyorlardı. Erkekler de yeniden ortaya çıkmaya başlamışlardı. "Harika, devam mı ediyoruz?" dedi Fred VVeasley keyifle. "Herkes yukarı dönsün!" dedi Percy, aceleyle ortak salona girerek. Konuşurken bir yandan da Öğrenci Başı rozetini pijamasına iğneliyordu. "Perce - Sirius Black!" dedi Ron cılız bir sesle. "Ya-takhanemizdeydi! Bıçağı vardı! Beni uyandırdı!" Ortak salon sus pus oldu. "Saçmalama!" dedi Percy, sarsılmış görünüyordu. "Fazla yedin Ron - kâbus gördün -" "Söylüyorum sana -" "Haydi ama, yeter artık!" Profesör McGonagall geri dönmüştü. Ortak salona girerken portreyi çarparak kapatıp kızgın gözlerle etrafına bakmaya başladı. "Gryffindor'un maçı kazanmasına çok sevindim, ama bu iş saçma bir hal almaya başladı! Percy, senden daha fazlasını beklerdim!" 317 "Ben kesinlikle böyle bir şeye izin vermedim, Profesör!" dedi Percy, kızgın kızgın şişinerek. "Ben de şimdi hepsine yataklarına dönmelerini söylüyordum! Kardeşim Ron kâbus görmüş -" "KÂBUS DEĞİLDİ!" diye bağırdı Ron. "PROFESÖR, BİR UYANDIM Kİ SIRIUS BLACK ELİNDE BİR BIÇAKLA TEPEMDE DİKİLMİŞ!" Profesör McGonagall ona bakakaldı. "Saçmalama, Weasley, portre deliğinden nasıl geçmiş olabilir?" "Ona sorun!" dedi Ron, bir parmağını Sir Cado-gan'ın resminin arkasına doğru sallayarak. "Sorun bakalım görmüş mü -" Profesör McGonagall, Ron'a şüpheyle, ters ters bakarak portreyi yeniden itip açtı ve dışarı çıktı. Bütün salon nefesini tutup dinledi. "Sir Cadogan, az önce bir adamın Gryffindor Kulesi'ne girmesine izin verdiniz mi?" "Elbette, asil leydim!" diye haykırdı Sir Cadogan. Ortak salonun hem içinde, hem de dışında hayret 'dolu bir sessizlik oldu. "Ver-verdiniz mi?" dedi Profesör McGonagall. "Ama - ama ya parola?!" "Parolaları vardı!" dedi Sir Cadogan gururla. "Bütün haftanın parolaları vardı, leydim! Küçük bir kâğıttan okudu!" Profesör McGonagall kendini çekerek portre deliğinden geçip, afallamış kalabalığın önüne geldi. Bembeyaz kesilmişti. 318 "Kim," dedi, sesi titreyerek, "hangi su katılmamış salak bütün haftanın parolalarını bir kâğıda yazıp da ortalıkta bıraktı?" Mutlak bir sessizlik oldu, arada küçücük, korku dolu ciklemeler duyuluyordu. Neville Longbottom, baştan aşağı, ponpon terlikli ayak parmaklarına kadar titreyerek, ağır ağır elini kaldırdı. 319 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Snape'in Kini l O gece Gryffindor Kulesi'nde kimse uyumadı. Şatonun yine arandığını biliyorlardı ve bütün bina ortak salonda, Black'in yakalanıp yakalanmadığını duymayı bekleyerek, uyumadan oturdu. Şafakta Profesör McGo-nagall geldi ve onlara Black'in yine kaçtığını söyledi. Ertesi gün her gittikleri yerde daha sıkı güvenlik önlemleri gördüler. Profesör Flitvvick ön kapılara Sirius Black'in büyük bir resmini gösterip simasını belletiyordu. Filch birden koridorlarda bir yukarı bir aşağı koşturup duvarlardaki ince çatlaklardan fare deliklerine kadar her şeye tahta çakmaya başlamıştı. Sir Cadogan kovulmuştu. Portresi yedinci kattaki tenha sahanlığa geri götürülmüştü ve Şişman Hanım geri gelmişti. Ustaca onarılmıştı, ama hâlâ son derece tedirgindi. İşine geri dönmeyi ancak ekstra korunma sağlanması koşuluyla kabul etmişti. Onu korumak için bir avuç suratsız güvenlik ifriti tutulmuştu. Tehdit edici bir grup halinde koridoru arşınlıyorlar, homurtularla konuşuyorlar ve sopalarının boyunu karşılaştırıyorlardı. 320 |
Harry üçüncü kattaki tek gözlü cadının heykelinin korumasız olduğunu ve önüne bir şey çakılmadı ğını ister istemez fark etti. Anlaşılan Fred ve George kendilerinin -ve şimdi Harry, Ron ile Hermione'nin- heykelin içindeki gizli geçidi bilen tek kişi olduklarını söylemekte haklıydılar.
Harry, "Birisine söylemeli miyiz sence?" diye sordu Ron'a. Ron konuyu kapatmak istercesine, "Balyumruk'tan gelmediğini biliyoruz/' dedi. "Dükkâna zorla ^irilse haberimiz olurdu." Harry, Ron'un böyle düşündüğüne memnun olmuştu. Tek gözlü cadının da önüne tahta çakılsaydı, Hogsmeade'e bir daha asla gideme/ebilirdi çünkü. Ron birden şöhret olmuştu. Hayatında ilk kez, insanlar ona Harry'ye gösterdiklerinden fa7la ilgi gösteriyorlardı. Ron'un bu deneyimin kevfini çıkardığı da apaçıktı. O gece olanlar yüzünden hâlâ çok sarsılmış olduğu halde, ona soran herkese, zengin ayrıntılarla, neler olduğunu anlatarak onu mutlu ediyordu. "... Uyuyordum ve bir yırtılma sesi duydum, rüyamda oldii sandım, biliyor musunuz? Ama bir de hava cereyanı vardı... Uyandım, bir baktım ki yatağımın perdelerinin bir tarafı aşağı indirilmiş... öbür 'arafa döndüm... ve onu tepemde ayaktı dururken gördüm... iskelet gibiydi, gür, kirli saçları vardı... elinde koca bir bıçak tutuyordu, 30 santimden fazla olmalı... bana baktı, ben de ona baktım, sonra haykırdım, o da sıvıştı. "Niye, ama?" diye ekledi Ron, Harry'ye. Kan don- 321 durucu hikâyesini dinleyen bir grup ikinci sınıf öğrencisi kız gitmişti. "Niye sıvıştı?" Harry de aynı şeyi merak ediyordu. Niye yanlış yatağa giden Black önce Ron'u susturup sonra Harry'ye geçmemişti? Black on iki yıl önce masum insanları öldürmeye aldırmadığını kanıtlamıştı, bu sefer ise dört tanesi uyuyan beş silahsız erkek çocuk vardı karşısında. "Sen haykırıp da insanları uyandırınca şatodan çıkmasının zor olacağını anlamış olmalı," dedi Harry düşünceli düşünceli. "Portre deliğinden geçmesi için bina-dakilerin hepsini öldürmesi gerekecekti... sonra da karşısına öğretmenler çıkacaktı..." Neville tam bir yüzkarası haline gelmişti. Profesör McGonagall ona öyle kızmıştı ki, gelecekteki bütün Hogsmeade ziyaretlerini iptal etmiş, ceza vermiş ve başkalarının Neville'e Kule'ye giriş parolasını söylemesini yasaklamıştı. Zavallı Neville her akşam birisi onu içeri soksun diye ortak salonun önünde beklemek zorundaydı. Bu arada güvenlik ifritleri de ona pis pis sırıtarak büsbütün tatsızlık yaratıyorlardı. Ne var ki, bu cezaların hiçbiri ninesinin onun için hazırladığı cezanın yanından bile geçemezdi. Black'in Kule'ye girişinden iki gün sonra, nineri Neville'e bir Hogvvarts öğrencisinin kahvaltıda alabileceği en kötü şeyi yolladı - bir Çığırtkan. Okul baykuşlan her zamanki gibi postayı taşıyarak Büyük Salon'dan içeri süzüldüler. Büyük bir hüthüt kuşu gagasında kıpkırmızı bir zarfla önüne konunca, Neville az daha tıkanıyordu. Onun karşısında oturan 322 Harry ve Ron mektubun bir Çığırtkan olduğunu hemen anladı - Ron da önceki yıl annesinden bir tane almıştı. "Vınla, Neville," ded? Ron. Neville iki kere söyletmedi. Zarfı yakaladı, bomba gibi önünde tutarak Salon'dan dışarı bir koşu fırladı. Bu arada Slytherin masası da onun haline kahkahalarla gülüyordu. Çığırtkan'm Giriş Salonu'nda faaliyete geçtiğini duydular - Neville'm ninesinin sihirle normal vo-lümünün yüz katına yükf.elmiş sesi, nasıl bütün aileyi rezil ettiğini haykırarak anlatıyordu. Neville için üzülmekle meşgul olan Harry, kendisinin de bir mektubu olduğunu hemen fark etmemişti. Hedwig bileğini şiddetle gagalayarak onun dikkatini çekti. "Ayy! Şey - teşekkürler, Hedwig..." Baykuş, Neville'in patlamış mısırlarını afiyetle yerken, Harry de zarfı yırtıp açtı. İçindeki notta şöyle diyordu: Sevgili Harry ve Ron, Bu akşam altı sularında benimle çay içmeye ne dersiniz? Sizi ben gelip şatodan alacağım. GÎRlŞ SALO-NU'NDA BENÎ BEKLEYÎN, TEK BAŞINIZA ÇIKMANIZA ÎZÎN YOK. Selamlar, Hagrid "Herhalde Black hikâyesini tüm ayrıntılarıyla dinlemek istiyor!" dedi Ron. 323 Böylece o akşam saat altıda Harry ve Ron, Gryffin-dor Kulesi'nden ayrıldı, koşarak güvenlik ifritlerinin yanından geçti ve aşağı, Giriş Salonu'na indiler. Hagrid çoktan gelmiş onları bekliyordu. "Pekâlâ, Hagrid," dedi Ron. "Sanırım cumartesi gecesi olup biten her şeyi dinlemek istiyorsun, ha?" "Hepsini duydum bile," dedi Hagrid, ön kapılan açıp onlan dışarı çıkarırken. "Ya," dedi Ron, süngüsü düşmüş görünüyordu. Hagrid'in kulübesine girince gözlerine çarpan ilk şey, onun yamalı yorganı üstünde oturan Şahgaga oldu. Muazzam kanatlarını sıkıca vücuduna yapıştırmıştı, keyifle bir tabak dolusu ölü gelincik yiyordu. Bu tatsız sahneden gözlerini kaçıran Harry, Hagrid'in gardırobunun kapısında devasa, tüylü bir kahverengi takım elbise ile korkunç bir s arı-turuncu renkli kravatın asılı olduğunu gördü. "Bunlar da n'oluyor, Hagrid?" diye sordu. "Şahgaga'nın Tehlikeli Yaratıkların İtlafı Komite-si'ne karşı duruşması," dedi Hagrid. "Bu cuma. Onunla ben birlikte Londra'ya gidiyoruz. Hızır Otobüs'te iki yer ayırttım..." Harry berbat bir suçluluk duygusuyla sarsıldı. Şahgaga'nın duruşmasının bu kadar yakın olduğunu tamamen unutmuştu. Ron'un yüzündeki huzursuz ifadeye bakılırsa, o da aynı durumdaydı. Şahgaga'nın savunmasını hazırlamasına yardimcı olma konusundaki sözlerini de unutmuşlardı. Ateşoku'nun gelişi, başka her şeyi akıllarından silmişti. , 324 Hagrid onlara çay koydu, bir tabak Bath çöreği ikram etti, ama kabul etmeyecek kadar akılları vardı. Daha önce Hagrid'in yemekleri konusunda hayli deneyim edinmişlerdi. Hagrid ortalarına oturup ona yakışmayacak kadar ciddi bir görünüme bürünerek, "İkinizle bir şey konuşacağım," dedi. "Nedir?" diye sordu Harry. "Hermione." "Ona ne olmuş?" dedi Ron. "Kafasını yiyecek, o olmuş. Noel'den beri sık sık bana geliyor. Kendini yalnız hissediyor. Önce Ateşoku yüzünden onunla konuşmadınız, şimdi de konuşmuyorsunuz çünkü kedisi -" "- Scabbers'ı yedi!" diye haykırdı Ron öfkeyle. "Çünkü kedisi bütün kediler gibi davrandı," diye devam etti Hagrid inatla. "Bayağı bir ağladı burda, anlıyorsunuz ya. Kötü günler geçiriyor. Becereceğinden fazlasını yüklendi, bana sorarsanız, onca şeyi yapmaya çalışıyor. Yine de Şahgaga'nın duruşması için bana yardım edecek zaman buldu, ha... bana çok iyi bazı şeyler buldu... sanırım Şahgaga'nın şimdi hayli şansı var..." "Hagrid, biz de yardım etmeliydik - kusura bakma -" diye kekeledi Harry. "Sizi suçlamıyorum!" dedi Hagrid, eliyle Harry'nin özrünü bir kenara savurarak. "Tanrı biliyor ya, sizin de yapacak çok işiniz vardı. Gece gündüz Quidditch ant-veaTianı yaptığınızı gördüm - ama size söyleyeyim, 325 bak. Ben ikinizin arkadaşlarınıza süpürgeler ya da farelerden çok değer verdiğinizi sanırdım. Hepsi bu!" Harry ve Ron birbirlerine rahatsız bakışlar attılar. "Çok üzüldü, sahiden, Black nz daha seni bıçakla-yacaktı ya, Ron. İyi bir kalbi var H^rmione'nin. Siz ikiniz de onunla konuşmuyorsunuz -' "O kediden kurtulsa, konuşurum"' dedi Ron öfkeyle. "Oysa hâlâ onu savunuyor! Kedi o'r manyak, ama hakkında tek kötü söz duymak istemvvor!" Hagrid bilgece, "Eh, öyle, insan'ar hayvanlan konusunda biraz aptallık edebilir," dedi Hagrid. Arkasında Şahgaga, Hagrid'in yastığına birkc c gelincik kemiği tükürdü. Ziyaretlerinin geri kalanını Gryttindor'un Quid-ditch Kupası'ndaki şansının artması üzerine konuşarak geçirdiler. Saat dokuzda, Hagrid onları yeniden şatoya görürdü. Ortak salona döndüklerinde duyuru tahtasının önünde bir kalabalık toplanmıştı. "Hogsmeade, önümüzdeki hafta sonu!" dedi Ron, yeni duyuruyu okumak için insanların başlan üzerinden uzanarak. Bir yere oturmaya giderlerken, Harry'ye alçak sesle, "Ne dersin?" diye sordu. "Eh, Filch Balyumruk'a giden geçit konulunda bir şey yapmadı," dedi Harry, daha da alçak sesle. Sağ kulağında bir ses, "Harry!" dedi. Han y zıpladı ve dönüp Hermione'ye baktı. Tam arkalarındaki masaya oturmuştu, arkasına gömüldüğü kiteplau araladı. 326 "Harry, eğer yine Hogsmeade'e gidersen... Profesör McGonagall'a o haritayı söylerim!" dedi Hermione. "Birinin konuştuğunu duyuyor musun, Harry?" diye hırladı Ron, Hennione'ye bakmadan. "Ron, nasıl seninle gitmesine izin verirsin? Sirius Black sana az daha ne yapıyordu, düşünsene. Ciddiyim, söylerim -" Ron küplere binmiş halde, "Demek şimdi de Harr/yi okuldan attırmaya çalışıyorsun!" dedi. "Bu yıl yeterince zarann dokunmadı mı?" Hermione cevap vermek için ağzını açtı, ama Cro-okshanks hafifçe tıslayarak kucağına sıçradı. Ron'un yüzündeki ifadeyi görünce ona ürkmüş gözlerle bakan Hermione, Crookshanks'i kucakladı ve hızla kızların yatakhanesine doğru gitti. "Ne dersin, peki?" dedi Ron, konuşmaları hiç bölünmemiş gibi. "Hadi hadi, geçen sefer gittiğinde hiçbir şey görmedin. Daha Zonko'nun dükkânına bile girmedin!" Harry, Hermione duyamayacak kadar uzakta mı diye etrafına bakındı. "Tamam," dedi. "Ama bu kez yanıma Görünmezlik Pelerini'ni alıyorum." Cumartesi sabahı Harry Görünmezlik Pelerini'ni torbasına koydu, Çapulcu Harita sı'm cebine tıktı ve herkesle birlikte kahvaltıya indi. Hermione karşıdan 327 ona kuşkucu bakışlar atıp duruyordu, ama onunla göz göze gelmekten kaçındı ve herkes ön kapılara doğru giderken Hermione onun Giciş Salonu'ndaki mermer merdivene yürüdüğünü görsün diye Özen gösterdi. Ron'a, "Güle güle!" diye seslendi Harry. "Döndüğünde görüşürüz!" Ron sırıttı ve R;ÖZ kırptı. Harry telaşla üçüncü kata çıkarken. Çapulcu Hari-tası'nı da cebinden çıkardı. Tek gözlü cadının yanına çömelerek haritayı düzeltti. Tek bir küçük nokta, ona doğru hareket ediyordu. Harry gözlerini kısıp baktı. Yanındaki küçücük yazıda "Neville Longbottom" diyordu. Harry hemen asasını çıkaıdı, "Dissendium!" diye mırıldandı ve torbasını heykelin içine tıktı. Ama daha kendisi tırmanamadan Neville köşeyi döndü. "Harry! Senin de Hogsmeade'e gitmediğini unutmuşum!" "Selanv-Neville," dedi Harry, hızla heykelden uzaklaşıp haritayı yeniden cebine tıkarak. "Ne yapıyorsun?" "Hiç," diye omzunu silkti Neville. "Patlamalı Pişti oynamak ister misin?" "Şey - şimdi değil - ben Lupin'in vampir ödevini yapmak için kütüphaneye gidiyordum -" Nev;lle sevinçle, "Ben de gelirim!" dedi. "O ödevi ben de yapmadım!" "Şey - dur bakayım - evet, unutmuşum. Ben dün gece bitirmiştim!" "Süper, bana yardım edersin!" dedi Neville, topar- 328 lak yüzünde hevesli bir ifadeyle. "Sarımsakla ilgili o meseleyi hiç anlamıyorum - yemeleri mi gerekiyor, yoksa -" Neville, Harry'nin omzundan geriye bakarak, bir anda soluğunu tuttu. Snape'ti. Neville hemencecik Harry'nin arkasına geçti. Durarak bir birine, bir ötekine bakan Snape, "Ya siz ikiniz burada ne yapıyorsunuz?" diye sordu. "Buluşmak için tuhaf bir yer -" Snape'in kara gözlerinin her iki yandaki kapı aralığına ve sonra da tek gözlü cadıya kaydığını gören Harry, fena halde huzursuz oldu. "Burada - buluşmadık," dedi. "Sadece - karşılaştık." "Yok canım?" dedi Snape. "En beklenmedik yerlerde ortaya çıkmak gibi bir huyun var, Potter ve buralara nedensiz gittiğine de pek rastlamadım... Ben şimdi ikinize, ait olduğunuz yere, yani Gryffindor Kulesi'ne gitmenizi öneriyorum." Harry ve Neville tek kelime etmeden yola koyuldular. Köşeyi dönerlerken Harry arkasına baktı. Snape elini tek gözlü cadının başının üstünde gezdirip onu yakından inceliyordu. Şişman Hanım'in yanına gelince, Neville'e önce parolayı söyleyip sonra da vampir ödevini kütüphanede unuttuğunu ekleyerek onu atlatmayı başardı. Geri döndü. Güvenlik ifritlerinin görüş sahasından çıkınca da haritayı yine çıkarıp yakından bakmaya başladı. 329 Üçünü kat koridoru boşalmış gibi görünüyordu. Harry haritayı dikkatle taradı ve üzerinde "Severus Snape" yazan minik noktanın artık odasına dönmüş olduğunu görerek rahat bir nefes aldı. Tabana kuvvet tek gözlü cadıya gitti, kamburunu açtı, kendini içeri attı ve taş oluğun dibinde çantasına kavuşmak üzere aşağı kaydı. Çapulcu Haritası'm silip yeniden boş hale getirdi, sonra da bir koşu kopardı. Görünmezlik Pelerini'nin altına tamamen saklanan Harry, Balyumruk'tan çıkıp güneşli sokağa adım attı ve Ron'un sırtına dokundu. "Benim," diye mırıldandı. "Niye geciktin?" diye fısıldadı Ron. "Snape oralarda dolanıyordu..." High Street'ten yukarı doğru yola koyuldular. Ron ağzının kenarından, "Neredesin?" diye sordu. "Hâlâ orda mısın? Garip bir duygu bu..." Postaneye gittiler; Harry rahatça etrafına bakabilsin diye, Ron Mısırdaki Bill'e bir baykuş göndermenin fiyatını ögreniyormuş gibi yaptı. Baykuşlar oturmuş ona bakıp alçak sesle ötüyorlardı, hiç değilse üç yüz tane vardı. Büyük Gri baykuşlardan mini mini Ozan baykuşlarına ("Sadece Yerel Teslimat") kadar. Öyle küçüklerdi ki, Harry'nin avucuna oturabilirlerdi. Sonra Zonko'nun yerini ziyaret ettiler, ağzına kadar öğrenci dolu olduğundan, Harry kimsenin ayağına ba- 330 şıp paniğe yol açmamak için çok dikkat etmek zorunda kaldı. Burada Fred ve George'un en çılgın hayallerini bile gerçekleştirecek şakalar ve numaralar vardı. Harry, Ron'a fısıltıyla talimat verdi ve'Pelerin'inin altından ona biraz altın uzattı. Zonko'nun dükkânını, keseleri hatırı sayılır ölçüde hafiflemiş olarak terk ettiler. Ama cepleri Tezekbombalan, Hıçkırık Şekerleri, Kurbağa Yumurtası Sabunu ve adam başı birer Burun Isıran Çay Fincanı'yla şişmişti. Berrak ve meltemli bir gündü, ikisi de içeride kalmak istemiyordu. Üç Süpürge'nin önünden geçerek, İngiltere'nin en perili evi olan Bağıran Baraka'yı ziyaret etmek için yokuşu tırmandılar. Bağıran Baraka, köyün geri kalanının biraz, daha yukarısındaydı. Üzerlerine tahta çakılmış pencereleri ve bitkilerle sarılı rutubetli bahçesiyle gün ışığında bile biraz tekinsiz görünüyordu. Çite dayanıp binaya bakarlarken, Ron, "Hogwarts hayaletleri bile buradan kaçınır," dedi. "Neredeyse Kafasız Nick'e sordum... Burada çok hoyrat yaratıkların yaşadığını söylüyor. Kimse içeri giremiyor. Fred ve Ge-orge denedi elbette, ama bütün girişler kapatılmış..." Yokuşa tırmandıktan sonra Harry sıcak bastı diye tam birkaç dakikalığına Pelerin'i çıkarmayı düşünüyordu ki, yakında bir yerden sesler duydu. Birileri, tepenin öbür yanından eve doğru tırmanıyordu. Biraz sonra, hemen ardında Crabbe ve Goyle'la, Malfoy göründü. Konuşan oydu. "... her an babamdan bir baykuş gelebilir. Onlara 331 kolumun durumunu anlatmak için duruşmaya gitmesi gerekti... nasıl üç ay kullanamadığımı falan..." Crabbe ve Goyle kıs kıs güldü. "O koca, kıllı moronun kendini savunmasını duymak isterdim, gerçekten... 'Hiç zararlı değil, doğru söylüyorum -'... O Hipogrif e ölmüş gözüyle bakabilirsiniz -" Mâlfoy birden Ron'u gördü. Solgun yüzü hain bir sırıtışla aydınlandı. "Ne yapıyorsun, Weasley?" Mâlfoy, Ron'un arkasındaki yıkık dökük eve baktı. "Herhalde burada oturmak çok hoşuna giderdi, değil mi, Weasley? Kendi yatak odan olsun diye hayal mi kuruyordun? Duydum ki bütün ailen tek bir odada yatıyormuş - doğru mu?" Harry, Malfoy'un üzerine atlamasın diye Ron'un cüppesinin arkasına yapıştı. Kulağına, "Onu bana bırak," diye fısıldadı. Kaçırılmayacak kadar iyi bir fırsattı. Harry sessizce Malfoy, Crabbe ve Goyle'un arkasına süzüldü, eğilip yoldan bir avuç dolusu çamur aldı. Malfoy, Ron'a, "Biz de tam dostun Hagrid'den söz ediyorduk," dedi. "Tehlikeli Hayvanların İtlafı Komitesi'ne neler söylediğini hayal etmeye çalışıyorduk. Sence ağlar mı o Hipogrif in boynunu -" ŞAP! Çamur ona çarpınca Malfoy'un başı öne doğru savruldu. Gümüşi-sarı saçları bir anda vıcık vıcık olmuştu. "Neler -?" Ron öyle bir gülmeye başladı ki, düşmemek için çi- 332 te tutunmak zorunda kaldı. Malfoy, Crabbe ve Goyle aptal aptal oldukları yerde dönüp deli gibi etraflarına baktılar. Malfoy saçını temizlemeye çalışıyordu. "O da neydi? Kim yaptı?" Ron, hava durumu hakkında fikir beyan eden birinin havasıyla, "Burası da çok perili, değil mi?" dedi. Crabbe ve Goyle korkmuş görünüyordu. Gelişmiş adaleleri hayaletlere karşı fayda etmiyordu. Malfoy çılgınca bomboş araziye bakmıyordu. Harry yol boyunca sinsice ilerledi, orada balçık gibi bir su birikintisinde pis kokulu, yeşil bir çamur vardı. ŞAPIRT! Bu sefer Crabbe ve Goyle da nasibini aldı. Goyle olduğu yerde öfkeyle zıplayarak çamuru küçük, cansız gözlerinden çıkarmaya çalıştı. Malfoy yüzünü silip, Harry'nin olduğu yerin yarım metre kadar soluna bakarak, "Oradan geldi!" dedi. Crabbe uzun kollarını zombi gibi öne uzatmış, kör-lemesine ileri yürüdü. Harry onun arkasına geçti, bir sopa alıp Crabbe'nin sırtına fırlattı. O kimin attığını görmek için havada bir tür bale dönüşü yaparken de sessiz bir kahkahayla iki büklüm oldu. Crabbe, orada gördüğü tek kişi olan Ron'a doğru hamle etti. Ama Harry bacağını uzattı. Crabbe sendeledi - ve kocaman, düztaban ayağı Harry'nin Pelerin'inin eteğine takıldı. Harry, Pelerin'inin şiddetle çekildiğini hissetti ve Pelerin yüzünden kaydı. Malfoy bir an ona bakakaldı. "AAYYY!" diye feryat etti, eliyle Harry'nin başını 333 göstererek. Sonra geri döndü, tepeden aşağı son sürat koştu, Crabbe ve Goyle da onu izledi. Harry, Pelerin'i tekrar başının üstüne çekti, ama olan olmuştu. "Harry!" dedi Ron, öne doğru sendeleyerek yürüyüp Harr/nin gözden kaybolduğu noktaya çaresizce bakarak. "Kaçsan iyi olur! Malfoy birilerine söylerse -en iyisi sen şatoya dön, hemen -" "Sonra görüşürüz," dedi Harry ve başka tek kelime etmeden Hogsmeade'e giden yoldan aşağı koştu. Malfoy gördüğüne inanacak mıydı? Malfoy'a inanan çıkar mıydı? Hiç kimse Görünmezlik Pelerini'ni bilmiyordu - Dumbledore dışında hiç kimse. Harry'nin midesi altüst oldu - Malfoy bir şey söylerse Dumbledore neler olup bittiğini anlardı - Gerisingeri Balyumruk'a, mahzen merdivenlerinden aşağı, taş döşemeden ileri, kapaktan dışan - Harry, Pelerin'i çıkardı, kolunun altına sıkıştırdı've geçit boyunca koşmaya başladı... Malfoy ondan önce geri dönerdi... Biröğretmen bulması ne kadar vakit alırdı? Soluk soluğa, böğründe keskin bir sancıyla, taş oluğa gelene kadar yavaşlamadı. Pelerin'i burada bırakmak zorundaydı, eğer Malfoy bir öğretmene ispiyonladıysa, Pelerin onu fena halde ele verirdi. Bir köşede, gölgelerin içine sakladı onu, sonra mümkün olduğu kadar çabuk bir şekilde tırmanmaya koyuldu. Terli elleri oluğun iki yanında kayıyordu. Cadının kamburunun iç tarafına ulaştı, asasıyla dokundu, başını dışan uzattı ve kendini dışarı çekti. Kambur kapandı ve tam Harry heykelin ar- 334 kasından zıplamıştı ki, hızla yaklaşan ayak sesleri duydu. Gelen Snape'ti. Kara cüppesi dalgalanarak Harr/ye süratle yaklaştı, önünde durdu. "Demek böyle," dedi. Snape'te bastırılmış bir zafer havası seziliyordu. Terli yüzü ve çamurlu ellerinin farkında olan Harry masum bir ifade takınmaya çalıştı. Ellerim hemen cebine sokup gizledi. "Benimle gel, Potter," dedi Snape. Harry onun ardına düşüp merdivenlerden indi, bir yandan da Snape'e fark ettirmeden ellerini cüppesinin iç tarafına silip temizlemeye çalışıyordu. Merdivenlerden zindana indiler, oradan da Snape'in odasına gittiler. Harry buraya daha önce bir kez gelmişti, o zaman da başı çok ciddi şekilde beladaydı. Snape o seferden beri kavanozlara korkunç ve yapışkan birkaç şey daha eklemişti. Hepsi masasının arkasındaki raflarda durmuş, alevlerin ışığında parıldıyor ve tehdit edici atmosfere katkıau bulunuyordu. "Otur," dedi Snape. Harry oturdu. Ama Snape ayakta kaldı. "Mr Malfoy bana gelip çok garip bir hikâye anlattı, Potter," dedi Snape. Harry bir şey söylemedi. "Diyor ki, Bağıran Baraka'run orada VVeasley'ye rastlamış - yalnız görünüyormuş." Harry yine konuşmadı. 335 "Mr Malfoy diyor ki, o durmuş VVeasley'yle konuşurken, büyük miktarda çamur başının arka tarafına gelmiş. Sence bu nasıl olmuş olabilir?" Harry makul ölçüde şaşırmış görünmeye çalıştı. "Bilmiyorum, Profesör." Snape'in gözleri deşermişçesine Harry'ninkUere dikilmişti. Bunun bir Hipogrife gözlerim kaçırmadan bakmaktan farkı yoktu. Harry göz kırpmamsy? çal-ştı. "Sonra Mr Malfoy olağanüstü bir gc ~ ütüye tanık olmuş. Ne olduğunu tahmin edebiliyor r>usun. Potter?" "Hayır," dedi Harry, şimdi masu-" ve meraklı görünmeye çalışarak. "Başmmış, Potter. Havada duruyormuş." Uzun bir sessizlik oldu. "Belki de Madam Pomfrey'ye gitmesi gerekir," dedi Harry. "Eğer böyle şeyler görüyorsa -" Snape yumuşak bir sesle, "Başın Hogsmeade'de ne yapıyor olabilir, Potter?" dedi. "Başının Hogsmeade'e gitmesine izin yok. Vücudunun herhangi bir bölümünün Hogsmeade'e gitmesine izin yok." "Onu bitiyorum," dedi Harry, yüzünü suçluluk ve korkudan arındırmaya çalışarak. "Anlaşılan Malfoy ha-lüsin-" "Malfoy halüsinasyon görmüyor," diye hırladı Snape. Ellerini Harry'nin koltuğunun iki koluna koyarak eğildi. Şimdi burun burunayddar. "Başın Hogsme-ade'deyse, geri kalanın da oradadır." "Gryffindor Kulesi'ndeydim," dedi Harry. "Siz dediniz ya -" 336 "Bunu doğrulayacak biri var mı?" Harry bir şey söylemedi. Snape'in ince dudaklı ağzı korkunç bir tebessümle kıvrıldı. Yeniden doğrularak, "Demek öyle," dedi. "Sihir Bakanı'ndan başlayarak herkes meşhur Harry Potter'ı Siri-us Black'ten korumaya çalışıyor. Ama meşhur Harry Potter kendi yasalarını kendi koyuyor. Varsın sıradan insanlar onun güvenliği için endişelensin! Meşhur Harry Potter istediği yere gider, sonuçlarına da aldırmaz." Harry suskun kaldı. Snape onu tahrik ederek gerçeği söyletmeye çalışıyordu. Bunu yapmayacaktı. Snape'in elinde kanıt yoktu - henüz. Snape birden, gözleri parlayarak, "Babana ne kadar çok benziyorsun, Potter," dedi. "O da fevkalade kendini beğenmişti. Quidditch'e biraz yeteneği olması, hepimizden bir gömlek üstün olduğunu düşünmesine yol açmıştı. Dostları ve hayranlarıyla caka satıp dururdu... aranızdaki benzerlik inanılmaz." Harry, kendine engel olamadan, "Babam caka satmazdı," dedi. "Ben de satmıyorum." Snape, yüzünde melun bir ifadeyle, yakaladığı zayıf noktanın üstüne giderek, "Baban da kurallara pek aldırmazdı," dedi. "Kurallar sıradan faniler içindir, Qu-idditch Kupası kazananlar için değil. Burnu öyle büyüktü ki -" "KES SESİNİ!" Harry birden ayağa fırladı. Privet Drive'daki son gecesinden beri hissetmediği çılgınca bir hiddet, her ya- 337 nmı kaplamıştı. Snape'in yü/ünün kaskatı kesilmesine, kara gözlerinin tehlikeli bir şekilde parlamasına aldırmıyordu. "Bana ne dedin, Potter?" Harry, "Babamı rahat bırakıp sesinizi kesmenizi söyledim!" diye haykırdı. "Gerçeği biliyorum, tamam mı? Sizin hayatınızı kurtardı! Dumbledore bana söyledi! Babam olmasa şu anda burda bile olmayabilirdiniz!" Snape'in sarımsı teni, ekşi süt rengine dönüşmüştü. "Peki ya Müdür sana babanın hayatımı hangi koşullar altında kurtardığım da söyledi mi?" diye fısıldadı. "Yoksa bu ayrıntıların, kıymetli Potter'in nazik kulakları için pek nahoş olacağını mı düşündü?" Harry dudağını ısırdı. Ne olduğunu bilmiyordu, bunu belli etmek de istemiyordu - ama Snape gerçeği tahmin etmişti. Yüzünde korkunç, çarpık bir gülümsemeyle, "Baban hakkında yanlış bir fikir edinmenden nefret ederdim, Potter," dedi. "Şanlı bir kahramanlık hikâyesi mi hayal ediyordun? Öyleyse ben hemen bunu düzelteyim - azizden farksız baban ve arkadaşları bana çok eğlenceli bir şaka yaptılar. Eğer baban son anda tırsmamış olsaydı, bu şaka benim canıma mal olabilirdi. Yaptığının cesurca bir yanı yok. Benimkini olduğu kadar kendi canım da kurtarıyordu. Şakaları başarıya ulaşsaydı, Hog-warts'tan atılırdı." Snıpe'in çarpık, sarımsı dişleri ortaya çıkmıştı, "Ceplerini boşalt, Potter," dedi tükürürcesine. 338 Harry kıpırdamadı. Kulakları zonkluyordu. "Ceplerini boşalt, yoksa dosdoğru Müdür'e gidiyoruz. Boşalt onlan, Potter!" Korkudan buz kesmiş olan Harry, yavaşça Zon-ko'nun şakaları torbasıyla Çapulcu Haritası'nı cebinden çıkardı. Snape, Zonko'nun torbasını aldı. "Ron verdi onlan bana/' dedi Harry. Bir yandan da o Snape'e rastlamadan önce Ron'u uyarma fırsatı bulmak için dua ediyordu. "O - geçen sefer onları Hogs-meade'den getirdi -" "Sahi mi? Ve o günden beri yanında taşıyorsun, ha? Ne kadar dokunaklı... peki, ya bu ne?" Snape haritayı eline almıştı. Harry kayıtsız bir ifade takınmak için var gücüyle çabaladı. "Yedek parşömen kâğıdı," diye omzunu silkti. Snape, gözleri Harry'de, haritayı evirip çevirdi. "Bu kadar eski bir parşömen kâğıdına ihtiyacın olamaz, değil mi?" dedi. "Niye - atmıyorum ki bunu?" Eli ateşe doğru hareketlendi. "Hayır!" dedi Harry hemen. "Demek öyle!" dedi Snape, uzun burnunun kanatları titreyi. - "Bu da Mr Weasley'den gelmiş bir başka değerli hediye mi yoksa? Ya da - başka bir şey? Bir mektup, belki, görünmez mürekkeple yazılmış bir mektup? Ya da - Ruh Emici'lerin yanından geçmeden Hogsmeade'e gitmek için talimat?" Harry gözlerini kırptı. Snape'in gözleri ışıldadı. "Bakalım, bakalım..." diye mırıldandı, asasını çıka- 339 np haritayı masasının üstüne düzelterek yaydı. "Sırrını açığa vur!" dedi, asasıyla parşömene dokunarak. Hiçbir şey olmadı. Harry, ellerinin titremesini önlemek için yumruklanru sıktı. "Göster kendini!" dedi Snape. haritaya sertçe vurarak. Harita bomboş duruyordu. Herry derin derin soluk alıp sakin kalmaya çalışıyordu. "Profesör Severus Snape, bu okulun hocası, sana sakladığın bilgiyi vermeni emrediycı!" dedi Snape, asasıyla haritaya vurarak. Sanki görünmez bir el üzerinde yazıyormuş gibi, haritanın pürüzsüz yüzeyinde kelimeler belirdi. "Mr Aylak, Profesör Bnape'e selamlarını sunar ve anormal derecede büyük burnunu başkalarının işine sokmamasını rica eder." Snape dondu kaldı. Harry nutku tutulmuş halde mesaja bakıyordu. Ama harita bununla kalmadı. İlkinin altında başka yazılar da beliriyordu. "Mr Çatalak, Mr Aylak'a katılmakla kalmayıp, Profesör Snape'in çirkin bir rezil olduğunu eklemek ister." Durum o kadar ciddi olmasa, çok komik olurdu aslında. Üstelik dahası da vardı... "Mr Patiayak böyle bir budalanın Profesör olabilmesine nasıl hayret ettiğini belirtmek ister." Harry dehşet içinde gözlerini yumdu. Onları yeniden açtığında, harita son sözünü söylemişti. "Mr Kılkuyruk, Profesör Snape'e iyi günler c'ikr ve saçını yıkamasını salık verir, pis herif." 340 Harry darbenin inmesini bekledi. "Demek öyle..." dedi Snape yumuşak bir sesle. "Göreceğiz bakalım..." Hızlı hızlı şöminesine doğru gitti, şöminenin üstündeki bir kavanozdan bir avuç panldayan toz alıp alevlere savurdu. Snape ateşe doğru, "Lupin!" diye seslendi. "Seninle konuşmak istiyorum!" Neye uğradığını şaşıran Harry ateşe bakakaldı. İçinde yüksek hızla dönen büyük bir şekil peydahlan-mıştı. Birkaç saniye sonra, eski püskü giysilerindeki külleri süpürerek, Profesör Lupin şömineden dışarı çıkıyordu. "Beni mi çağırdın, Severus?" dedi nezaketle. Dönüp masasına giderken yüzü öfkeyle kasılmış olan Snape, "Elbette çağırdım," dedi. "Az önce Pot-ter'dan ceplerini boşaltmasını istedim. Cebinde şu vardı." Snape, üzerinde Mösyöler Aylak, Kılkuyruk, Pati-ayak ve Çatalak kelimeleri hâlâ panldayan parşömeni parmağıyla gösterdi. Lupin'in yüzünde tuhaf, anlaşılmaz bir ifade belirdi. "Ee?" dedi Snape. Lupin haritaya bakmayı sürdürdü. Harr/ye büyük bir hızla düşünüyormuş gibi geldi. "Ee?" dedi Snape bir kez daha. "Belli ki bu parşömen Kara Büyü dolu. Bu senin uzmanlık alamjı sayılıyor, Lupin. Sence Potter böyle bir şeyi nereden almıştır?" 341 Lupin başını kaldırdı ve müdahale etmemesi için onu uyarırcasına Harry'ye belli belirsiz bir bakış attı. Nezaketle, "Kara Büyü mü dolu?" diye tekrarladı. "Sahiden böyle mi düşünüyorsun, Severus? Bana sanki onu okumaya çalışan herkese hakaret eden zararsız bir parşömen parçasıymış gibi görünüyor. Çocukça ama kesinlikle tehlikeli değil, ha? Sanırım Harry onu bir şaka dükkânından aldı -" "Öyle mi dersin?" dedi Snape. Çenesi öfkeden kasılmıştı. "Bir şaka dükkânında böyle bir şey bulunur mu dersin? Doğrudan imalatçısından almış olması daha akla yakın değil mi sence?" Harry, Snape'in neden söz ettiğini arılamıyordu. Görünüşe bakılırsa, Lupin de anlamıyordu. "Yani, Mr Kılkuymk'tan ya da bu insanların herhangi birinden mi?" dedi. "Harry, bu adamların herhangi birini tanıyor musun?" "Hayır," dedi Harry hemen. "Görüyorsun ya, Severus," dedi Lupin, yine Snape'e dönerekr"Bana bir Zonko ürünü gibi görünüyor -" Tam o anda, Ron odaya daldı. Neredeyse soluk alamaz haldeydi. Snape'in masasının az önünde durdu ve eli cüppesinin göğsünde, konuşmaya çalıştı. "Harry'ye - o - şeyi - ben - verdim," dedi boğulur-casına. "Çok - çok - önce - Zonko'dan - almıştım -" "Eh!" dedi Lupin, ellerini birbirine çarpıp, neşeyle çevresine bakarak. "Böylece mesele açıklığa kavuştu! Severus, bunu geri alayım, değil mi?" Haritayı katladı, cüppesinin içine soktu. "Harry, Ron, benimle gelin, 342 vampir ödevi hakkında sizinle konuşmam gerek. Müsaadenle, Severus!" Odadan çıkarlarken, Harry, Snape'e bakmaya cesaret edemedi. O, Ron ve Lupin, konuşmaksızm ta Giriş Salonu'na kadar yürüdüler. Sonra Harry, Lupin'e döndü. "Profesör, ben -" Lupin, "Açıklama duymak istemiyorum," diye kesti lafını. Boş Giriş Salonu'na baktı ve sesini alcalttı. "Bu haritanın yıllar önce Mr F:lch tarafından gasp edildiğini biliyorum. Evet, bir harita olduğunu biliyorum," dedi, Harry ve Ron şaşkın şaşkın bakınca. "Sizin elinize nasıl düştüğünü bilmiyorum. Ama onu teslim etmeyişinize hayret ediyorum. Özellikle bir öğrencinin şatoda birtakım bilgiler bırakmasından sonra neler olduğunu düşünecek olursanız. Ve bunu sana geri veremem, Harry." Harry bunu bekliyordu ve bazı açıklamalar duymaya öylesine hevesliydi ki, itiraz etmedi. "Snape neden bunu imalatçılarından aldığımı sandı?" "Çünkü..." Lupirı durakladı, "çünkü bu haritayı yapanlar seni kandırıp okul dışına çıkarmayı isterdi. Bunu son derece eğlenceli bulurlardı." Etkilenen Harry, "Onları tanrjor musunuz?" diye sordu. "Karşılaşmıştık," dedi Lupin kısaca. Harry'ye eskiden olduğundan çok daha büyük bir ciddiyetle bakıyordu. 343 "Benden bir daha paçanı kurtarmamı bekleme, Harry. Sirius Black'i ciddiye almanı sağlayamadım. Ama Ruh Emiciler yanına yaklaştığında duyduklarının senin üzerinde daha büyük bir etkisi olmasını beklerdim. Annenle baban sen hayatta kalasın diye canlarını verdiler, Harry. Onlara borcunu böyle mi ödüyorsun -bir torba dolusu sihirli şaka uğruna fedakârlıklarını hiçe sayarak mı?" Uzaklaştı. Harry şimdi kendini Snape'in odasında olduğundan çok daha berbat hissediyordu. Ron'la ikisi yavaş yavaş mermer merdivenleri tırmandı. Harry tek gözlü cadının yanından geçerken Görünmezlik Peleri-ni'ni hatırladı - hâlâ orada, aşağıda duruyordu, ama Harry'nin gidip onu alacak-cesareti yoktu. Ron birden, "Benim kabahatim," dedi. "Seni gitmeye ben ikna ettim. Lupin hakh, aptalca bir şeydi, yapmamalıydık -" Ron sustu; güvenlik ifritlerinin devriye gezdiği koridora gelmişlerdi ve Hermione onlara doğru yürüyordu. Harry onun yüzüne bakar bakmaz, Hermione'nin olanları duyduğunu anladı. Yüreği ağzına geldi - Profesör McGonagall'a söylemiş miydi acaba? Hermione önlerinde durunca, Ron zalim bir sesle, "Söylemiştim size demek için mi geldin?" dedi. "Yoksa az önce bizi ihbar mı ettin?" "Hayır," dedi Hermione. Elinde bir mektup tutuyordu, dudakları titriyordu. 'Sadece, bilmeniz gerektiğini düşündüm... Hagrid davayı kaybetti. Şahgaga öldürülecek." 344 |
ON BEŞİNCİ BÖLÜM
Quidditch Finali "Bana - bana bunu gönderdi/' dedi Hermione, mektubu uzatarak. Harry mektubu aldı. Parşömen nemliydi, iri iri gözyaşları mürekkebi öyle kötü dağıtmıştı ki, bazı yerleri okumak iyice zorlaşmıştı. Sevgili Hermione, Kaybettik. Onu Hogwarts'a geri getirmeme izin verdiler, infaz tarihi henüz belli değil. C«?a, Londra'yı çok sevdi. Bize yardımını unutmayacağım. Hagrid "Bunu yapamazlar," dedi Harry. "Yapamazlar. Şah-gaga tehlikeli değil." "Malfoy'un babası Komite'yi korkutarak yaptırdı bunu," dedi Hermione, gözlerini silerek. "O nasıl biri, biliyorsunuz. Ötekilerin de hepsi titrek yaşlı ahmaklar, korktular. Gerçi bir temyiz olacak, hep olur. Ama 345 ben umut görmüyorum... hiçbir şey değişmiş olmayacak." "Hayır, olacak," dedi Ron hiddetle. "Bu defa burur işi tek başına yapman gerekmeyecek, Hermione. Ben yardım edeceğim." -'Ah, Ron!" Hermione kollarını Ron'un boynuna doladı ve kendini tamamen koy verdi. Dehşete düşen Ron, onun başını beceriksizce okşamaya koyuldu. Sonuu-ta, Hermione onu bırakıp geri çekildi. "Ron, Scabbers için çok çok üzgünüm," dedi ağlayarak. "Ee - şeyy - yaşlıydı zaten," dedi Ron. Hermione'nin onu bırakmış olmasından çok rahatlamış görünüyordu. "Aynca pek bir işe de yaramıyordu. Kim bilir, belki annemle babam şimdi bana bir baykuş alır." Black'in binaya ikinci kez girişinden sonra öğrencilere dayatılan güvenlik önlemleri, Harry, Ron ve Her-mione'nin akşamları gidip Hagrid'i ziyaret etmelerini imkânsız hale getirmişti. Onunla konuşmak için tek fırsatları, Sihirli Yaratıkların Bakımı dersleriydi. Hagrid, kararın yarattığı şokla uyuşmuş gibi görünüyordu. "Hep benim suçum. Dilim tutuldu. Hepsi siyah cüppeleri içinde orada oturuyorlardı, bense ha bire notlarımı düşürüyordum, o benim için baktığın tarihler 346 var ya, Hermione, onları unutuyordum. Sonra Lucius Malfoy ayağa kalkıp söyleyeceklerini söyledi, Komite de o onlara ne dediyse aynen yaptı..." "Daha temyiz var!" dedi Ron hiddetle. "Henüz pes etme, biz üstünde çalışıyoruz!" Sınıftaki diğer öğrencilerle birlikte şatoya dönüyorlardı. Az ötede Malfo/u görebiliyorlardı, Crabbe ve Goyle'la yürüyor, ikide bir dönüp arkasına bakıyor ve alaylı alaylı gülüyordu. "Yaran yok, Ron," dedi Hagrid üzgün üzgün. Şatonun merdivenlerine varmışlardı. "O Komite Malfoy'un avucunun içinde. Ben sadece Gaga'nın kalan vaktinin ömrünün en güzel günleri olmasını sağlayayım diyorum. Bunu ona borçluyum..." Hagrid arkasını dönüp kulübesine doğru yürümeye başladı. Yüzü mendiline gömülüydü. "Şuna bakın, nasıl da zırlıyor!" Malfoy, Crabbe ve Goyle şato kapılarının hemen içinde durmuş, dinliyorlardı. "Hayatınızda böyle zavallı bir şey gördünüz mü?" dedi Malfoy. "Bir de öğretmenimiz olacak!" Hem Harry hem de Ron öfkeyle Malfoy'a doğru hamle etti, ama Hermione onlardan çabuk davranmıştı -ŞLAP! Bütün gücüyle Malfoy'un suratına bir tokat atmıştı. Malfoy sendeledi. Harry, Ron, Crabbe ve Goyle afallayıp kalmışlardı. Hermione yine elini kaldırdı. "Bir daha sakın Hagrid'e zavallı deme, seni iğrenç -seni kötü kalpli -" 347 "Hermione!" dedi Ron cılız bir sesle. Hermione bir tokat daha atmaya yeltenirken elini yakalamaya çalıştı. "Bırak, Ron!" Hermione asasını çıkardı. Malfoy geriledi. Crabbe ve Goyle tamamen şaşkın halde, ona bakarak komut beklediler. Malfoy, "Yürüyün," diye mırıldandı ve üçü zindana giden geçitte kayboldu. "Hermione!" dedi Ron yine. Hem afallamış, hem de etkilenmiş bir hali vardı. "Harry, Quidditch finalinde onları yenseniz iyi olur!" dedi Hermione tiz bir sesle. "Yenin, çünkü Slythe-rin'in kazandığını görmeye dayanamam!" "Muska dersi başlıyor," dedi Ron. Hâlâ Hermi-one'ye faltaşı gibi açılmış gözlerle bakıyordu. "Gitsek iyi olacak." Aceleyle mermer merdivenlerden çıkıp Profesör Flitwick'in sınıfının yolunu tuttular. Harry sınıfın kapısını açtığında, "Geç kaldınız, çocuklar!" dedi Profesör Flihvick paylarcasına. "Haydi, girin, asalarınızı çıkarın, bugün Neşelendirme Büyüleri'ni deniyoruz. Çiftlere ayrıldık bile -" Harry ve Ron hemen arka taraftaki bir sıraya gittiler ve çantalarını açtılar. Ron dönüp arkasına baktı. "Hermione nerede?" Harry de etrafına bakındı. Hermione sınıftan içeri girmemişti, oysa Harry kapıyı açtığında hemen yanı başındaydı. 348 "Garip," dedi Harry, Ron'a bakarak. "Belki - belki tuvalete falan gitmiştir, ha?" Ama Hermione bütün ders boyunca ortaya çıkmadı. "Bir Neşelendirme Büyüsü onun da işine yarayabilirdi," dedi Ron. Öğle yemeği için sınıftan çıkmışlardı, hepsinin ağzı kulaklarındaydı - Neşelendirme Büyüleri onlarda büyük bir hoşnutluk duygusu yaratmıştı. Hermione öğle yemeğinde de yoktu. Elmalı pastalarım bitirdiklerinde Neşelendirme Büyüleri'nin etkisi geçmeye yüz tutmuş, Harry ve Ron yavaş yavaş endişelenmeye başlamışlardı. "Malfoy ona bir şey yapmış olmasın sakın?" dedi Ron kaygıyla, Gryffindor Kulesi'nin merdivenlerini çıkarlarken. Güvenlik ifritlerinin yanından geçtiler, Şişman Ha-nım'a parolayı söylediler ("Boşboğaz") ve portre deliğinden geçip ortak salona girdiler. Hermione masada oturmuş, mışıl mışıl uyuyordu. Başını önünde açık duran Aritmansi kitabına yaslamış-tı. Gidip iki yanına oturdular. Harry onu dürterek uyandırdı. "N-ne?" dedi Hermione. Sarsılarak uyanıp telaşla etrafına bakınmaya başladı. "Vakit geldi mi? Ha-hangi ders var şimdi?" "Kehanet, ama daha yirmi dakika var," dedi Harry. "Hermione, niye Muska'ya gelmedin?" "Ne? Yo, olamaz!" diye cıyakladı Hermione. "Muska'ya girmeyi unuttum!" 349 "Ama nasıl unutursun?" dedi Harry. "Sınıfın kapısına gelene kadar bizimle birlikteydin!" "İnanamıyorum!" diye sızlandı Hermione. "Profesör Flitwick kızdı mı? Aman, hep Malfoy'un yüzünden. Aklım ondaydı, ipin ucunu kaçırdım!" "Biliyor musun, Hermione?" dedi Ron, Hermi-one'nin yastık niyetine kullandığı kocaman Aritmansi kitabına bakarak. "Bence sen elden gidiyorsun. Çok fazla şey yapmaya çalışıyorsun." "Hayır, hiç de değil!" dedi Hermione, saçım gözlerinin önünden çekip çaresizce çantasını arayarak. "Bir yanlışlık yaptım, hepsi bu! Hemen gidip Profesör Flit-wick'i görsem ve özür dilesem iyi olur... Kehanet'te görüşürüz!" Hermione onlara yirmi dakika sonra, Profesör Tre-lawney'nin sınıfına çıkan merdivenin başında katıldı. Son derece hırpalanmış görünüyordu. "Neşelendirme Büyüleri'ni kaçırdığıma inanamıyorum! Şimdi kesin sınavda çıkar. Profesör Flitwick öyle bir imada butundu!" Beraberce merdivenleri çıkıp loş, boğucu kule odasına girdiler. Bütün küçük masaların üzerinde içi inci beyazı sisle dolu birer kristal küre parlıyordu. Harry, Ron ve Hermione sallanan bir masaya beraberce oturdular. "Kristal kürelere önümüzdeki sömestre kadar başlamıyoruz sanıyordum," diye mırıldandı Ron, Profesör Trelawney oralarda bir yerde mi diye etrafına bakına-rak. 350 "Hiç şikâyet etme, bu demektir ki el falım bitirdik," diye mırıldandı Harry. "Elime her bakışında irkilmesinden usanmıştım." "İyi günler!" dedi tamdık, puslu bir ses. Profesör Trelavvney her zamanki gibi gölgelerin arasından dramatik bir giriş yaptı. Parvati ve Lavender heyecanla titredi, yüzleri kristal kürelerin ışığında pınl pırıldı. "Kristal küreye planladığımdan önce başlamaya karar verdim," dedi Profesör Trelavvney, ateşe sırtı dönük oturup etrafına bakarak. "Ama kader tanrıçaları bana hazirandaki sınavınızın Küre hakkında olacağı bilgisini iletti, Hen de size yeteri kadar alıştırma yaptırmak için sabırsızlanıyorum." Hermione hıh diye güldü. "Hadi canım... 'kader tanrıçaları ona bilgi vermiş'... sınavı kim hazırlıyor? O! Aman ne kadar hayret verici bir kehanet!" dedi. Sesini alçak tutma zahmetine bile katlanmamıştı. Profesör Trelavvney'nin onu duyup duymadığı belli olmuyordu, çünkü yüzü gölgelerin içindeydi. Ancak, duymamış gibi devam etti. "Kristale-bakma son derece ince bir sanattır," dedi hül-yalı bir şekilde. "Küre'nin sonsuz derinliklerine ilk baktığınızda hiçbirinizden Görmenizi beklemiyorum. İşe, bilinçli zihni ve dış gözleri dinlendirme çalışmalarıyla başlayacağı?." - Ron kendine hâkim olamayarak kıs kıs gülmeye başladı, sesi bastırmak için yumruğunu ağzına tıkması gerekti - "böylece İç Göz'ü ve süperbilinci berraklaştıracağız. Belki, eğer şanslıysak, ders bitmeden bazılarınız Görebilir." 351 Başladılar. Kendi adına Harry, kendini salak gibi hissediyordu. Oturmuş kristal küreye boş boş bakıyor, sürekli "bu çok aptalca" gibisinden düşüncelerin üşüştüğü zihnini boş tutmaya çalışıyordu. Ron'un alçak sesle kıkırdayıp durmasının, Hermione'nin ise ikide bir cık-cıklamasmın da duruma pek faydası olmuyordu. Sessiz sessiz kristale bakmakla geçen on beş dakikanın ardından, "Bir şey gördünüz mü?" diye sordu onlara. "Evet, bu masada bir yanık var," dedi Ron, parmağıyla göstererek. "Biri mumunu dökmüş." "Vakit kaybı bu," diye tısladı Hermione. "Faydalı bir şeyler çalışıyor olabilirdim. Mesela Neşelendirme Büyüsü'ndeki eksiklerimi kapatıyor olabilirdim -" Profesör Trelawney hışırdayarak yanlarından geçti. "Küre'sindeki gölgeli işaretleri yorumlamada yardımımı isteyeniniz var mı?" diye mırıldandı, bileziklerini şakırdatarak. "Benim yardıma ihtiyacım yok," diye fısıldadı Ron. "Bunun ne demek olduğu gayet ortada. Bu gece fena sis olacak."" Hem Harry hem de Hermione kahkahayı patlattı. "Yapmayın ama!" dedi Profesör Trelawney. Bütün kafalar onlara dönmüştü. Parvati ve Lavender öfkelenmiş görünüyordu. "Durugörü titreşimlerini dağıtıyorsunuz!" Masalarına yaklaşıp kristal kürelerine baktı. Harry'nin içi burkuldu. Olacakları bildiğinden emindi... "Burada bir şey var!" diye fısıldadı Profesör Tre-lawney. Yüzünü kristal küreye 'yaklaştırmıştı ve küre, 352 kocaman gözlük camlarından yansıyordu. "Hareket eden bir şey... ama ne?" Harry, Ateşoku da dahil olmak üzere elindeki her şey üzerine iddiaya giıebilirdi ki, gördüğü her neyse, iyi bir şey değildi. Ve tabii ki... "Yavrum..." Profesör Trelawney gözlerini Harry'ye çevirerek derin bir soluk aldı. "İşte burada, hem de her zamankinden daha berrak... yavrum, sana doğru geliyor, giderek yaklaşıyor... Ec-" "Öff, Tanrı aşkına!" dedi Hermione yüksek sesle. "Yine mi o Ecel saçmalığı!" Profesör Trelawney kocaman gözlerini Hermı-orıe'nin suratına dikti. Parvati, Lavender'a fısır fısır bir şeyler söyledi ve ikisi de Hermıone'ye kızgın kızgın baktı. Profesör Trelawney ayağa kalkıp Hermione'yi gözle görülür bir öfkeyle süzmeye başladı. "Kusura bakına, yavrum, ama ne yazık ki bu sımıa ayak bastığından beri sende soylu Kehanet sanatının gerektirdiği şeylerin bulunmadığı çok belliydi. Hatta, zihni bu kadar iflah olmaz bir şekilde Dünyevi olan bir başka öğrenciye rastladığımı sanmıyorum." Kısa bir sessizlik oldu. Sonra - "İyi!" dedi Hermione aniden. Ayağa kalkıp Geleceğin Sis Perdesini Aralamak'^, çantasına tıktı, "iyi!" dedi tekrar, çantasını omzunun üstünden atıp vuı araçta da neredeyse Ron'u devirerek. "Bırakıyorum! Ayrılıyorum!" Bütün sınıfın hayret dolu bakışları arasında, Htrmi-one gidip kapağı bir tekmede açtı ve merdivenlerden inip gözden kayboldu. 353 Sınıfın normale dönmesi birkaç dakika aldı. Profesör Trelavvney, Ecel konusunu tamamen unutmuş görünüyordu. Birden Harry ve Ron'un masasına arkasını dönüp derin derin nefes aldı ve tüllü şalına sıkı sıkı sarındı. "Ooooo!" dedi Lavender birden. Herkes yerinden sıçradı. "Oooooo, Profesör Trelawney, şimdi hatırladım! Onun gideceğini görmüştünüz, değil nü? 'Paskalya sıralarında, içimizden biri bizi sonsuza dek terk edecek!' Ta ne zaman söylemiştiniz, Profesör!" Profesör Trelawney ona nemli gözlerle gülümsedi. "Evet, yavrum, Miss Granger'ın bizi terk edeceğini gerçekten de görmüştüm. Ama insan yine de İşaretler'i yanlış değerlendirmiş olmayı umuyor... İç Göz bir yük halini alabiliyor, anlıyorsunuz ya..." Lavender ve Parvati derinden etkilenmiş görünüyordu. Profesör Trelawney onlann masasına oturabilsin diye kenara kaydılar. Ron yüzünde dehşet dolu bir ifadeyle, "Hermi-one'nin günü bayağı iyi geçiyor, ha?" diye mırıldandı Harry'ye. "Evet..." Harry kristal küreye baktı, ama büklüm büklüm beyaz sisten başka bir şey görmedi. Acaba Profesör Tre-lavvney gerçekten de Ecel'i görmüş müydü yine? Ya o görecek miydi? Olabilecek en kötü şey, Quidditch finali yaklaşırken neredeyse ölümcül bir kaza daha geçirme-siydi. 354 Paskalya tatili pek de dinlendirici sayılmazdı. Üçüncü sınıfların hiç bu kadar çok ödevleri olmamıştı. Neville Longbottom sinirden neredeyse baygınlık geçirecekti, üstelik bu konuda yalnız da değildi. "Buna da tatil mi diyorlar!" diye kükredi Seamus Finnigan bir gün ortak salonda. "Daha sınavlara çok var, ne yapmaya çalışıyorlar?" Ama kimsenin Hermione kadar çok işi yoktu. Ke-hanef i bırakmış olmasına rağmen, herkesten daha fazla dersi vardı. Genellikle geceleri ortak salondan son çıkan ve ertesi sabah kütüphaneye ilk gelen o oluyordu; gözlerinde Lupin'inkiler gibi gölgeler vardı ve her an ağlayacakmış gibi görünüyordu. Şahgaga'mn temyizinin sorumluluğunu Ron üstüne almıştı. Ödevini yapmadığı zamanlarda Hipogrif Psikolojisinin El Kitabı ve Kanatlı mı Belalı mı? Hipogrif Vahşetine Dair Bir inceleme gibi isimleri olan koca koca kitaplara gömülüyordu. Kendini o kadar kaptırmıştı ki, Crookshanks'e kötü davranmayı bile unutuyordu. Bu arada Harry'nin, her günkü Quidditch antrenmanı ve Wood'la sonu gelmez taktik tartışmalarının arasında ödevlerini yapacak vakit bulması gerekiyordu. Gryffindor-Slytherin maçı Paskalya tatilinden sonraki ilk cumartesi yapılacaktı. Slytherin turnuvada tamı tamına iki yüz sayı farkla öndeydi. Bu da (Wood'un takımına hatırlatıp durduğu gibi) Kupa'yı almak için maçı bundan büyük bir farkla kazannalan gerekiyor demek- 355 ti. Aynca yükün çoğunun da Harry'nin omzunda olduğu anlamına geliyordu, çünkü Snitch'i yakalam&k takıma yüz elli sayı kazandınyordu. Wood sürekli, "Yani Snitch'i, eğer elli sayıdan daha büyük bir farkla öndeysek yakalamalısın," diyordu Harry'ye. "Elli sayıdan daha büyük bir farkla öndeysek yakala, yoksa maçı kazanırız, ama Kupa'yi kaybederiz. Anladın, değil mi? Snitch'i eğer -" "BİLİYORUM, OLIVER!" diye bağırdı Harry. Bütün Gryffindor binası kafayı maça takmıştı. Gryffindor, efsanevi Charlie VVeasley'nin (Ron'un ikinci en büyük ağabeyi) Arayıcı olduğu zamandan beri Qu-idditch Kupası'nı kazanamamıştı. Ama Harry kimsenin, hatta Wood'un bile, kazanmayı kendisi kadar istediğini sanmıyordu. Harry ve Malfoy arasındaki düşmanlık doruk noktasına varmıştı. Malfoy hâlâ Hogsme-ade'deki çamur fırlatma olayının acısını unutmamıştı. Harry'nin bir şekilde ceza almadan paçayı kurtarmasına ise daha da çok kızmıştı. Harry de, Ravenclaw maçında Malfo/un onu sabote etme girişimini unutmamıştı, ama Malfoy'u bütün okulun önünde yenme konusundaki kararlılığının en Önemli sebebi Şahgaga me-selesiydi. Kimse bir maç öncesinde böylesine elektrikli bir atmosfer görmemişti. Tatil bittiğinde iki takım ve bina arasındaki gerginlik neredeyse kopma noktasına gelmişti. Koridorlarda ufak tefek itiş kakışlar oluyordu. En sonunda Gryffindor'dan bir dördüncü sınıf ve Slythe-rin'den bir altıncı sınıf öğrencisi, kendilerini kulaklarm- 356 dan pırasalar fışkırır halde hastane kanadında buldular. Harry'nin işi daha da zordu. Sınıfa giderken Slythe-rin'ler bacaklarım uzatıp çelme takmaya çalışıyorlardı; Crabbe ve Goyle her gittiği yerde karşısına çıkıyor ve etrafındaki insanlan görünce şapşal şapşal yürüyüp gidiyordu. Wood, Slytherin'ler devreden çıkarmaya çalışır korkusuyla, Harry'ye sürekli birilerinin eşlik etmesi talimatım vermişti. Bütün Gryffindor binası bu görevi şevkle benimsemişti, öyle ki Harry etrafındaki büyük, gürültülü kalabalık yüzünden derslere yetişemiyordu. Harry kendi güvenliğinden çok Ateşoku'nun güvenliğiyle ilgileniyordu. Onunla uçmadığı zamanlarda Ate-şoku'nu sandığına kilitliyor ve teneffüslerde sık sık Gryffindor Kulesi'ne fırlayıp hâlâ orada mı diye bakıyordu. Maçtan önceki gece Gryffindor ortak salonunda her zamanki işler bir kenara bırakıldı. Hermione bile kitaplarım bırakmıştı. "Çalışamıyorum, konsantre olamıyorum/' diyordu gergin gergin. Büyük bir gürültü vardı. Fred ve George VVeasley baskının üstesinden gelmek için her zamankinden de çok ses çıkanp daha da fazla şaklabanlık yapıyorlardı. Oliver Wood bir köşede bir Quidditch sahası modelinin üstüne eğilmiş, asasıyla modelin üzerindeki küçük şefleri hareket ettirip kendi kendine mırıldanıyordu. 357 Angelina, Alicia ve Katie, Fred'le George'un esprilerine gülüyorlardı. Harry, Ron ve Herr.ıione'yle birlikte hengâmenin merkezinden uzakta otu: uy ör, ertesi günü dü-şünmemeye çalışıyordu. Çünkü her düşündüğünde mi-desindeki devasa bir şey dışarı çıkmaya çabalıyormuş gibi hissediyordu kendini. "Hiç merak etme," dedi Hermiovu, ama o da dehşete düşmüş görünüyordu. "Bir Ateşoku'n var!" dedi Ron. "Evet..." dedi Harry. Midesine saı-cı girmişti. VVood birden ayağa kalkıp, 'Takım! Yatağa!" dediğinde, çok rahatladı. Harry çok rahatsız bir gece geçirdi. Önce rüyasında uyuyakaldığını ve VVood'un, "Neredeydin? Yerine Ne-ville'i kullanmak zorunda kaldık!" diye bağırdığını gördü. Sonra JSlalfoy'la Slytherin takımının diğer oyuncularının maça ejderlerin üstünde geldiklerini gördü. Son hızla uçuyor, Malfoy'un bineğinin ağzından püsküren alevlerden kaçmaya çalışıyordu ki, Ateşoku'nu unuttuğunun farkına vanyordu. Yere doğru düşmeye başlayıp sıçrayarak uyandı. Harr/nin maçın daha oynanmadığını, yatağında güven içinde yattığını ve Slytherin takımının maça ejderlerle gelmesine kesinlikle izin verilmeyeceğini idrak etmesi için birkaç saniye geçmesi gerekti. Çok susamıştı. Çıt çıkarmamaya çalışarak dört direkli yatayndan 358 çıktı ve pencerenin altındaki gümüş sürahiden kendine biraz su koydu. Okul arazisi sessiz ve sakindi. Yasak Orman'daki ağaçların tepesinde yaprak kımıldamıyordu; Şamarcı Söğüt hiç kıpırdamadan, masum bir görünüşle orada duruyordu. Maç sırasında koşullar mükemmel olacağa benziyordu. Harry kadehini bırakmış, tam yatağına dönmek üzereydi ki, gözünün ucuna bir şey ilişti. Gümüşi çimenin üzerinde bir tür hayvan dolanıyordu. Harry çabucak komodinine gitti, gözlüğünü alıp gözüne taktı ve aceleyle pencere kenarına döndü. Ecel olamazdı herhalde - tam da şimdi, tam da maçtan önce - Yine araziye bakmaya başladı ve bir dakika kadar arandıktan sonra, onu gördü. Şimdi Orman'ın kenarında geziyordu... Ecel falan değildi... bir kediydi... Harry çizgili kuyruğu tanıyınca, pencere kenarına tutunarak rahat bir nefes aldı. Sadece Crookshanks'ti bu. Yoksa sadece Crookshanks değil miydi? Harry burnunu cama dayayıp gözlerini kısarak baktı. Görünüşe bakılırsa Crookshanks durmuştu. Harry ağaçların gölgesinde başka bir şeyin daha hareket ettiğini gördüğünden emindi. Hemen sonra, o şey ortaya çıktı: Dev gibi, salkımsa-çak tüylü, siyah bir köpek, çimin üzerinde sinsi sinsi dolaşıyordu. Crookshanks de onun yanında gidiyordu. Harry bakakaldı. Ne demekti bu? Eğer Crookshanks de köpeği görebiliyorsa, bu nasıl Harry'nin ölümünün alameti olabilirdi ki? 359 "Ron!"' diye fısıldadı. "Ron! Uyan!" "Ha?" "Bir baksana, bir şey görebiliyor musun?:" "Çok karanlık, Harry," diye mırıldandı Rou boğuk bir sesle. "N'apıyorsun sen?" "Şurada, aşağıda -" Harry hemen başını çevirip yine pencereden dışarı baktı. Crookshanks ve köpek ortadan kaybolmuştu. Harry tam aşağı, şatonun gölgesine bakabilmek için pencere pervazına tırmandı, ama orada değildiler. Nereye gitmişlerdi? Yanından gürültülü bir horlama geliyordu. Ron yine uykuya dalmıştı. Ertesi gün Harry ve Gryffindor takımının - diğer oyuncuları Büyük Salon'a muazzam bir alkış eşliğinde girdiler. Harry, Ravenclaw ve Hufflepuff masalarının da onları alkışladığını gördüğünde sırıtmadan edemedi. Slytherin masasıysa onlar geçerken yüksek sesle tısladı. Harry, Malfoy'un her zamankinden de solgun göründüğünü fark etti. Wood bütün kahvaltıyı takımına yemek yemelerini söyleyerek geçirdi, ama kendi bir lokma bile yemedi. Sonra koşullan gözden geçirmek için diğerleri kahvaltılarını bitirmeden kalkıp sahanın yolunu tuttular. Büyük Salon'dan çıkarlarken herkes yine alkışladı. 360 "İyi şanslar, Harry!" diye seslendi Cho Chang. Harry kızardığını hissetti. "Pekâlâ... rüzgâr yok gibi... güneş biraz parlak, görüşünüzü biraz etkileyebilir, o yüzden dikkat edin... zemin epey sert, iyi, maçın başında hızlı havalanmamızı sağlar..." Wood sahada gezinip etrafa bakıyor, takını da arkasından yürüyordu. Sonunda uzakta şatonun ön kapıları açıldı ve okulun geri kalanı çimenliğe çıktı. "Soyunma odası," dedi Wood sadece. Kırmızı cüppelerini giyerlerken hiç konuşmadılar. Harry diğerlerinin de aynı duygular içinde olup olmadığını merak etti: Sanki kahvaltıda kıvrılıp duran bir şey yemiş gibiydi. Daha ne olduğunu anlamadan, Wo-od, "Tamam, vakit geldi, gidelim..." dedi. Bir artıp bir azalan gürültü dalgası içinde sahaya çıktılar. Seyircilerin dörtte üçü kırmızı rozetler takmış, üzerinde Gryffindor aslanı bulunan kırmızı bayraklarla "BASTIR GRYFFİNDOR!" ya da "KUPA ASLANLARIN!" gibi sloganlar yazan flamalar sallıyorlardı. Öte yandan Slytherin kale direklerinin arkasında yeşiller giymiş iki yüz kadar seyirci vardı; bayraklarında Slythe-rin'in gümüşi yılanı parlıyordu ve diğerleri gibi yeşil giymiş olan Profesör Snape, yüzünde çok gaddar bir gülümsemeyle en ön sırada oturuyordu. Her zamanki gibi maçı anlatan Lee Jordan, "İşte Gryffindor'lar sahaya çıkıyor!" diye bağırdı. "Potter, Bell, Johnson, Spinnet, VYeasley, Weasley ve Wood. Çoğuna göre Hogwarts'm senelerdir gördüğü en iyi takım -" 361 Lee'nin yorumlan Slytherin'lerin yuhalamalanyla boğuldu. "Ve işte Slytherin takımı geliyor, başlarında kaptan Hint var. Takımda birtakım değişiklikler yaptı, beceri yerine boyutu tercih etmiş gibi görünüyor -" Slytherin taraftarlarından yine yuhalar yükseldi. Ancak Harry, Lee'nin haklı olduğunu düşünüyordu. Malfoy açık arayla Slytherin takımındaki en küçük oyuncuydu; diğerleri çok iriydi. "Kaptanlar, el sıkışın!" dedi Madam Hooch. Flint ve Wood birbirlerine yaklaştılar ve birbirlerinin elini sıkı sıkı kavradılar; ikisi de diğerinin parmaklarını kırmaya çalışıyor gibiydi. "Süpürgelerinize binin!" dedi Madam Hooch. "Üç... iki... bir..." On dört süpürge havaya fırlarken düdük sesi seyircinin gürlemesi arasında kaynadı gitti. Harry saçlarının alnından geriye uçuştuğunu hissetti. Uçmanın verdiği heyecanla gerginliği geçti; etrafına bakındı, Malfoy'un kuyruğunda- olduğunu gördü ve hızlanıp Snitch'i aramaya başladı. "Ve Gryffindor atakta, Quaffle, Gryffindor'dan Ali-cia Spinnet'ta, doğruca Slytherin kale direklerine doğru gidiyor, çok iyi, Alicia! Ahh, hayır - VVarrington araya girip Quaffle'ı aldı. Slytherin'den VVarrington sahayı hızla derinlemesine geçiyor - BAM! - George Weas-ley'den çok iyi bir Bludger hamlesi, Warrington Quaif-le'ı düşürüyor ve Quaffle şimdi - Johnson'da. Gryffindor atağa kalkıyor, haydi, Angelina - Montague'nün et- 362 rafından çok iyi dönüyor - eğil, Angelina, Bludger geliyor! - VE SAYI! GRYFFINDOR ON - SIFIR ÖNDE!" Angelina yumruğunu kaldırıp sahanın bir ucunda daireler çizerek uçtu; aşağıdaki kırmızı deniz, sevinç çığlıkları atıyordu - "AH!" Angelina, Marcus Flint'nı ona hızla çarpması yüzünden az daha süpürgesinden düşüyordu. "Kusura bakmayın!" dedi Flint. Aşağıdaki kalabalık yuh çekiyordu. "Kusura bakmayın, onu görmedim!" Hemen ardından Fred VVeasley, Vurucu sopasını Flint'in kafasının arkasına çakmıştı. Flint'in burnu süpürgesinin sapına çarpıp kanamaya başladı. "Yeter artık!" dedi Madam Hooch, hızla aralarına girerek. "Kovalayıcı'larma yönelik kışkırtılmamış saldırıdan dolayı Gryffindor lehine penaltı. Kovalayıcı'lan-na kasti hasardan dolayı Slytherin lehine de bir penaltı!" "Yapmayın, Miss!" diye uludu Fred. Ama Madam Hooch düdüğünü öttürdü ve Alicia uçup ilk penaltıyı kullanmaya gitti. "Haydi, Alicia!" diye bağırdı Lee, kalabalığın üstüne çöken sessizliği yırtarcasına. "EVET! TUTUCU'YU MAĞLUP ETTİ! GRYFFINDOR YİRMİ - SIFIR ÖNDE!" Harry, hâlâ burnu kanayarak Slytherin'in penaltısını kullanmaya giden Flint'i izlemek için Ateşoku'yla keskin bir dönüş yaptı. Wood, Gryffindor kale direklerinin önünde havada süzülüyordu. Dişlerini sıkmıştı. Flint, Madam Hooch'un düdüğünü beklerken, Lee 363 Jordan seyircilere, "Tabii, Wood süper bir Tutucu!" dedi. "Süper! Geçmesi çok zor - gerçekten çok zor -EVET! İNANAMIYORUM! KURTARDI!" Harry rahatlamış bir şekilde hızla uzaklaşıp Snitch'i aramaya başladı. Ama bir kulağı Lee'nin yorumunday-dı, söylediklerini kelimesi kelimesine duymaya çalışıyordu. Gryffindor elli sayıdan daha büyük bir farkla öne geçene kadar Malfoy'u Snitch'ten uzak tutması çok önemliydi... "Gryffindor o takta, hayır, Slytherin atakta - hayır! -yine Gryffindor atakta ve Katie Bell gidiyor, Quaffle, Gryffindor'dan Katie Bell'de, hızla gidiyor - KASTİ HAREKET!" Slytherin Kovalayıcı'sı Montague, Katie'nin önünden dönmüş ve Quaffle'ı almak yerine Katie'nin kafasını yakalamıştı. Katie havada takla attı, süpürgesinin üstünde kalmayı başardı, ama Quaffle'ı düşürdü. Madam Hooch'un düdüğü bir kez daha çaldı. Montague'y e doğru uçup bağırmaya başladı. Bir dakika sonra Katie, -Slytherin Tutucu'suna karşı bir penaltıyı daha sayıya çevirmişti. "OTUZ - SIFIR! ALIN BAKALIM, SİZİ PİS, HİLEBAZ-" "Jordan, eğer tarafsız bir şekilde anlatamayacaksan -!" "Olduğu gibi anlatıyorum, Profesör!" Harry'nin içinde büyük bir heyecan dalgası kabardı. Snitch'i görmüştü - Gryffindor kale direklerinden birinin dibinde parıldıyordu - ama henüz onu yakala-mamalıydı. Ve Malfoy bir görse - 364 Bir şey aniden dikkatini çekmiş gibi yapan Harry, Ateşoku'nu döndürüp sahanın Slytherin tarafına doğru hızlandı. Bu numara işe yaradı. Malfoy alelacele peşine düştü, belli ki Harry'nin orada Snitch'i gördüğünü sanmıştı... VIJJJT. Slytherin Vurucumu Derrick'in vurduğu bir Blud-ger, Harry'nin sağ kulağını yalayarak geçti. Hemen sonra - VIJJJT. İkinci Bludger, Harry'nin dirseğini sıyırmıştı. Öbür Vurucu, yani Bole, yaklaşıyordu. Harry bir an Bole'la Derrick'in, sopalan havada, ona yaklaşmakta olduklarını gördü - Ateşoku'nu son saniyede yukarı doğrulttu ve Bole'la Derrick iç gıcıklayıcı bir çatırtıyla çarpıştı. Slytherin Vurucu'ları kafalarım tutarak birbirlerinden uzaklaşırken, Lee Jordan, "Ha haa!" diye bağırdı. "Vah vah, çocuklar! Bir Ateşoku'nu alt etmek için bundan çok daha erken kalkmanız gerekiyor! Ve şimdi yine Gryffindor atakta, Johnson Quaffle'ı alıyor - hemen yanında Rint var - sopanı onun gözüne sok, Angelina! -şakaydı Profesör, şakaydı - yo, hayır - Flint Quaffle'ı aldı, Flint Gryffindor kale direklerine doğru uçuyor, haydi, Wood, kurtar -!" Ama Flint sayı yapmıştı; Slytherin tarafından sevinç naralan yükseldi, Lee ise öyle bir küfür etti ki, Profesör McGonagall sihirli megafonu elinden çekip almaya çalıştı. 365 "Özür dilerim, Profesör, özür dilerim! Bir daha olmayacak! Evet, Gryffindor otuza on önde ve Quaffle Gryffindor'da -" Maç, Harry'nin o güne kadar oynadığı en pis maça dönüşüyordu. Gryffindor'un bu kadar erken öne geçmesine sinirlenen Slytherin'ler, Quaffle'ı ellerine geçirmek için giderek her yola başvurmaya başlamışlardı. Bole, Alicia'ya sopasıyla vurup onu Bludger sandığını söylemeye kalktı. George VVeasley misilleme yaparak Bole'un suratına dirsek attı. Madam Hooch iki tarafa da penaltı verdi ve Wood bir muhteşem kurtarış daha yaparak skorun Gryffindor lehine kırk - on olmasını sağladı. Snitch yine ortadan kaybolmuştu. Malfoy hâlâ Harry'ye yakın duruyordu, Harry ise oyunun yukarısında uçuyor, etrafına bakmıyordu - hele Gryffindor elli sayı öne geçsin... Katie sayı yaptı. Elli - on. Slytherin'ler intikam almaya kalkarsa diye Fred ve George Weasley, sopalan havada, onun etrafında geziyorlardı. Bole ve Derrick, Fred'le George'un yokluğundan yararlanıp iki Blud-ger'ı da VVood'un üzerine fırlattılar; ikisi de üst üste VVood'un karnına çarptı ve Wood soluğu büsbütün kesilmiş halde, süpürgesine tutunarak havada dönmeye başladı. Madam Hooch deliye dönmüştü. ı "Quaffle sayı yapma mesafesinde olmadığı sürece Tutu-cu'ya saldıramazsınız!" diye bağırdı Bole ve Derrick'e. "Gryffindor penaltı kullanacak!" 366 Ve Angelina sayı yaptı. Altmış - on. Az sonra Fred VVeasley, VVarrington'a bir Bludger yapıştırıp Quaffle'ı elinden düşürttü; Alicia Quaffle'ı yakaladı ve Slytherin kalesinden geçirdi: yetmiş - on. Aşağıdaki Gryffindor taraftarlarının bağırmaktan sesi kısılacaktı - Gryffindor altmış sayı öndeydi ve eğer Harry Snitch'i şimdi yakalarsa, Kupa onların olacaktı. Harry oyunun çok yukarısında, kuyruğunda Malfoy'la sahanın üzerinde dönüp dururken, yüzlerce gözün onu izlediğini hissedebiliyordu adeta. Ve onu gördü. Snitch yedi metre yukarısında ışıldıyordu. Harry büyük bir süratle fırladı, rüzgâr kulaklarında uğulduyordu; elini uzattı, ama aniden Ateşoku yavaşlamaya başladı - Dehşete düşmüş bir halde etrafına baktı. Malfoy ileri atılıp Ateşoku'nün kuyruğuna yapışmış, çekiyordu. "Seni-" Harry, Malfoy'a vurabilecek kadar kızgındı, ama uzanamıyordu. Malfoy Ateşoku'na tutunmak için gösterdiği v~badan dolayı soluk soluğaydı, ama gözleri hain hain parlıyordu. Amacına ulaşmıştı - Snitch bir kez daha gözden kaybolmuştu. Malfoy yeniden kendi Nimbus İki Bin Bir7 ine binerken, Madam Hooch hızla oraya gelip, "Penaltı!" diye ciyakladı. "Gryffindor lehine penaltı! Ömrümde böyle taktik görmedim!" Lee Jordan, Profesör McGonagall'ın erişemeyeceği bir yerde zıplayarak, "SENİ HİLEBAZ PİSLİK!" diye 367 uluyordu megafona. "SENİ PİS, HİLEBAZ Pİ-" Profesör McGonagall onu azarlamadı bile. Malfoy'a doğru yumruğunu sallıyordu; şapkası başından düşmüştü ve o da öfkeyle bağırıyordu. Gryffindor penaltısını Alicia kullandı, ama o kadar sinirliydi ki, birkaç metre farkla kaçırdı. Gryffindor takımı konsantrasyonunu yitiriyordu, Malfoy'un Harry'ye yaptığı faulden dolayı zevkten dört köşe olan Slytherin'ler ise bu şevkle daha iyi oynanvjya başlamışlardı. "Slytherin atakta, Slytherin kaleye doğru gidiyor -Montague sayı yapıyor -" diye inledi Lee. "Yetmiş -yirmi Gryffindor önde..." Harry şimdi Malfoy'u o kadar yakından marke ediyordu ki, ikisinin dizleri birbirine çarpıp duruyordu. Malfoy'un Snitch'in yakınına gitmesine izin vermeyecekti... Malfoy, tam dönmeye çalışırken Harry onu engelleyince, "Defol şuradan, Potter!" diye bağırdı çaresizce. "Gryffindor'dan Angelina Johnson Quaffle'ı alıyor, haydi, Ang~elina, HAYDİ!" Harry dönüp baktı. Malfoy dışındaki bütün Slytherin oyuncuları, hatta Slytherin Tutucu'su bile, Angelina'ya doğru uçuyordu - hepsi onu engelleyeceklerdi - Harry Ateşoku'nu çevirdi, süpürgenin üstüne iyice yattı ve ileri fırladı. Bir mermi gibi, Slytherin'lerin üzerine uçtu. "AHHHHHH!" 368 Ateşoku üstlerine doğru gelirken hepsi dağıldı; An-gelina'nm önü açılmıştı. "SAYI! SAYI! Gryffindor seksene yirmi önde!" Az kalsın dümdüz tribünlere yapışacak olan Harry kayarak havada durdu, süpürgesini çevirdi ve hızla sahanın ortasına döndü. Sonra neredeyse kalbinin durmasına sebep olan bir şey gördü. Malfoy dalışa geçmişti, yüzünde muzaffer bir eda vardı - orada, aşağıdaki çimenin birkaç metre üstünde, minicik, altın bir parıltı duruyordu. Harry Ateşoku'yla hızla aşağı doğru fırladı, ama Malfoy çok öndeydi. "Hadi! Hadi! Hadi!" diyordu Harry süpürgesine. Malfoy'a yaklaşıyorlardı... Bole üstüne bir Bludger gönderirken Harry iyice eğilip süpürge sapının üstüne yattı... Malfoy'un hemen topuğundaydı... aynı hizadaydı - Harry iki elini de süpürgesinden çekerek ileri atıldı. Malfoy'un eline çarpıp aradan çekti ve - "EVET!" Eli havada, dalıştan çıktı ve stadyum ayağa kalktı. Harry kalabalığın tepesinde geziniyordu, kulağında tuhaf bir çınlama vardı. Minik altın top yumruğunun içine hapsolmuş, umutsuzca kanat çırpıyordu. Wood, gözlerindeki yaşlardan yarı yarıya kör olmuş halde, hızla üzerine geliyordu; Harry'nin boynuna dolanıp başını omzuna yaslayarak kendini tutmadan ağlamaya başladı. Harry iki büyük darbe hissetti, Fred'le George onlara çarpmışb r mra Angelina, Alicia ve Katie'nin, "Kupayı kazandık! Kupayı kazandık!" diyen 369 seslerini duydu. Gryffindor takımı sarmaş dolaş halde ve kısılmış seslerle bağırarak yere doğru süzülmeye başladı. Taraftarlar dalga dalga bariyerlerin üstünden atlayıp sahaya doluyordu. Herkes sırtlarına vuruyordu. Harry sesleri ve üstüne yaslanan vücutların baskısını hayal meyal hissediyordu. Sonra kalabalık onu ve takımın diğer oyuncularını omuzlara aldı. Havaya fırlatıldığında, kırmızı rozetler takmış olan Hagrid'i gördü -"Onları yendin, Harry, onları yendin! Hele bir Şahga-ga'ya söyleyeyim!" Percy manyak gibi zıplayıp duruyordu, saygınlığı falan unutmuştu. Profesör McGona-gall, VVood'dan da çok ağlıyor, gözlerini devasa bir Gryffindor bayrağına siîiyordu; ve Ron'la Hermione de işte orada, itişe kakışa Harry'ye doğru geliyorlardı. Söyleyecek laf bulamadılar ama. Harry, Dumbledo-re'un, elinde muazzam Quidditch Kupası'yla beklediği tribünlere taşınırken, sadece ağızlan kulaklarında tebessüm ettiler. Etrafta bir Ruh Emici olsaydı keşke... Ağlayan bir Wood'dan Kupa'yı alıp havaya kaldırdığında, Harry dünyanın en iyi Parronus'unu yaratabileceğine inanıyordu. l 370 |
ON ALTINCI BOLUM
•v- Profesör Trelazvney'nin Kehaneti Harry'nin Quidditch Kupası'nı nihayet kazanmış olma sevinci en az bir hafta sürdü. Hava bile kutlama yapıyor gibiydi; haziran yaklaşırken günler bulutsuz, sıcak ve nemli geçmeye başladı. Herkesin tek yapmak istediği, dışarı çıkıp birkaç litre balkabağı suyu eşliğinde çimlerin üstüne serilmek, belki arada bir Tüküren-bilye oynamak ya da dev mürekkep balığının gölün yüzeyinde sakin sakin gezinmesini izlemekti. Ama bunu yapamadılar. Sınavlar başlamak üzereydi ve öğrenciler dışarıda tembellik etmek yerine şatonun içinde kalıp, pencerelerden içeri yaz havası süzülürken beyinlerini konsantre olmaya zorlamak mecburiyetindeydi. Fred ve George Weasley bile çalışırken görülmüşlerdi; S. B. D/lerini (Standart Büyücülük Düzeyi) almak üzereydiler. Percy, Hogwarts'ın verdiği en yüksek yeterlik derecesi olan F. Y. B. S.'leri-re (Feci Yorucu Büyücülük Sınavı) girmeye hazırlanıyordu. Sihir Bakanlığı'na girmek istediği için, çok yüksek notlar alması gerekiyordu. Sinirleri gün geç- 371 tikçe daha da geriliyor, aksanları ortak salonda sessizliği bozan herkese çok ağır cezalar veriyordu. Aslında, Percy'den daha kaygılı görünen sadece bir kişi vardı: Hermione. Harry ve Ron ona nasıl olup da aynı anda birçok derse girmeyi başardığını sormal'tan vazgeçmişlerdi, ama çıkardığı sınav çizelgesini gördeklerinde kendilerini tutamadılar. İlk sütun şöyleydi: PAZARTESi Saat 9, Aritmansi Saat 9, Biçim Değiştirme Öğle yemeği Saat l, Muska Saat l, Eski Tılsımlar "Hermione?" dedi Ron. Bunu temkinli bir sesle söylemişti, çünkü bu aralar Hermione, biri dokunsa patlayacak gibi görünüyordu. "Şeyy - bu saatleri doğru yazdığından emin misin?" "Ne?" diye çıkıştı Hermione. Hemen e1 in a sınav çizelgesini alıp baktı. "Evet, tabii ki doğru." "Sana nasıl aynı anda iki sınava birden gireceğini sormamızın bir anlamı var mı?" dedi Harry. "Hayır," diye kestirip attı Hermione. "Numcroloji ve Gramatika kitabımı gören oldu mu?" "Evet, uyumadan önce biraz bakarım c'iye almıştım," dedi Ron, çok alçak sesle. Hermione masasındaki parşömen yığınını karıştırarak kitabı aramava oaşla- 372 mıştı. Tam o sırada pencereden bir hışırtı geldi ve gagasında sıkı sıkı tuttuğu bir potla Hedwig içeri girdi. "Hagrid'den," dedi H trry, notu yırtıp açarak. "Şah-gaga'nın temyizi - alfasında yapılacakmış." "Tam sınavlarımızı bitirdiğimiz gün," dedi Hermi-one. Hâlâ Aritmansi kitabmı anyordu. Harry, mektubu okumaya devam ederek, "Buraya gelip yapacaklarmış/' dedi. "Sihir Bakanlığı'ndan biri ve - ve bir cellat." Hermione kafasını kald'rıp bakfa, altüst olmuştu. "Temyize cellat mı getiriyorlar?! Öyleyse kararlannı çoktan vermiş gibi görünüyorlar!" "Evet, öyle," dedi Harry, sıkıntıyla. "Bunu yapamazlar!" d±ye uludu Ron. "Onun için bir sürü şey okudum, hepsini görmezden gelemezler!" Ama Harry'nin içinde, Tehlikeli Yaratıkların İtlafı Komitesi'nin Mr Malfo/ur etkisiyle kararını çoktan vermiş olduğuna dair korkunç bir duygu vardı. Gryffindor'un zaferiyle sonuçlanan Quidditch finalinden beri gözle görülür şekilde sessizleşen Draco, son birkaç günde eski kasınhlığına yeniden kavuşmuş görünüyordu. Harry'nin duyduğu alaycı yorumlara bakılırsa, Malfoy, Şahgaga'nın öldürüleceğinden emindi ve bunun kendisi sayesinde olmasından mutluluk duyuyor gibiydi. Böyle durumlarda Harry'nin tek yapabildiği, kendini Hermione'nin yaptığını yapmaktan, yani Malfoy'un suratına bir tane çakmaktan alıkoymaktı. En kötüsü de gidip Hagrid'i görmek için vakitleri ya da fırsatları olmamasıydı, çünkü yeni güvenlik önlemleri 373 henüz kaldırılmamıştı ve Harry tek gözlü cadının altındaki Görünmezlik Pelerini'ni geri almaya cesaret edemiyordu. Sınav haftası başladığında şatoya olağandışı bir sessizlik çöktü. Üçüncü sınıflar pazartesi öğle yemeği saatinde Biçim Değiştirme'den kül rengi yüzlerle ve güçsüz halde çıktılar. Sonuçlan karşılaştırıp, çaydanlığı tosbağaya çevirmenin de dahil olduğu görevlerinin zorluğundan yakındılar. Hermione tosbağasının daha çok kaplumbağaya benzediğinden şikâyet ederek herkesin sinirim bozdu, çünkü başkalarının dertlerinin yanında, onunki hiç sayılırdı. "Benimkinde kuyruk yerine hâlâ bir çaydanlık ağzı vardı, tam bir kâbus..." 'Tosbağaların nefesi buhar gibi mi oluyordu?" "Kabuğunda hâlâ söğütlü porselen deseni vardı, sizce nofHüşer mi oradan?" Sonra alelacele yemek yiyip, doğruca Muska sınavının yolunu tuttular. Hermione haklı çıktı; Profesör Flit-wick onlara Neşelendirme Büyüleri'ni sordu. Harry heyecandan kendininkini biraz abartınca, eşi Ron isterik kahkaha nöbetlerine tutulmaya başladı. Öyle ki. Büyü'yü kendisinin de deneyebilmesi için önce onu sınıftan çıkarıp bir saatliğine sessiz bir odada tutmak zorunda kaldılar. Akşam yemeğinden sonra öğrenciler aceleyle ortak salonlarına gittiler. Ama dinlenmek için de- 374 ğil, Sihirli Yaratıkların Bakımı, İksir ve Astronomi sınavlarına çalışmak için. Ertesi sabahki Sihirli Yaratıkların Bakımı sınavında Hagrid'in gerçekten de çok düşünceli bir hali vardı; aklı hiç orada değilmiş gibiydi. Sınıfa büyük bir leğen dolusu Pıtırkurt getirmiş ve sınavı geçmek için bir saatin sonunda Pıtırkurt'larm hâlâ canlı olması gerektiğini söylemişti. Pıtırkurt'lan yaşatmanın en iyi yolu-onları kendi hallerine bırakmak olduğundan, hepsinin girdiği en kolay sınav oldu bu. Böylece Harry, Ron ve Hermione de Hagrid'le konuşma hfsatı buldu. "Gaga bunalmaya başladı," dedi Hagrid, eğilip Harry'nin Pıtırkurt'unun hâlâ hayatta olup olmadığını kontrol ediyormuş numarası yaparak. "Çok uzun süredir bağlı duruyor. Ama yine de... bir dahaki güne öğreneceğiz - öyle ya da böyle." Öğleden sonraki İksir sınavları tam bir felaketti. Harry elinden geleni yapmasına rağmen Kafa Karıştıran Karışım'ınm koyulaşmasını sağlayamadı. Tepesinde dikilip onu kin dolu bir zevkle izleyen Snape de notlarının araşma şüpheli bir şekilde sıfıra benzeyen bir şey çiziktirip yanından uzaklaştı. Gece yar sı en yüksek kulede Astronomi, çarşamba sabahıysa Sihir Tarihi vardı. Harry. Florean Fortes-cue'nun ortaçağ cadı avları konusunda söylediği her şeyi yazarken, boğucu sınıfta Fcrtescue'nun şoko-cevizli sundae'lerinden olsaydı keşke diye iç geçirdi. Çarşamba günü öğleden sonra kızgın güneşin alnındaki serada BitHbüim vardı; sonra güneşten kızarmış enselerle ye- 375 niden ortak salona dönüldü ve ertesi günün o saatlerinin, yani sınavların bitmiş olacağı zamanın hayali kurulmaya başlandı. Sondan bir önceki sınavları perşembe sabahki Kare nlık Sanatlara Karşı Savunma'ydı. Profesör Lupin o gane kadar girdikleri en alışılmadık sınavı hazırlamıştı; dışarıda güneşin altındaki bir tür engelli yarış pisti gibiydi sınav. Önce içinde bir Garkenez olan derin bir su birikintisinden yürümeleri, sonra Kırmızı Kafa'larla dolu bir dizi çukurdan geçmeleri, Hinzıpır'ın yanıltıcı • yönlendirmelerine aldırmadan küçük bir bataklıktan çıkmaları ve eski bir sandığa girip yeni bir Böcürt'le savaşmaları gerekiyordu. "Mükemmel, Harry," diye mırıldandı Lupin, Harry sandığın içinden sırıtarak çıkarken. "Tam not." Başarısının heyecanıyla kıpkırmızı olan Harry, Ron'u ve Hermione'yi izleyebilmek için orada kaldı. Ron, Hinzıpır'a kadar çok iyi gitti, ama Hinzıpır onun kafasını karıştırmayı başarıp beline kadar batağa gömülmesine sebep oldu. Hermione, içinde Böcürt'ün bulunduğu sarîdığr gelene kadar her şeyi kusursuz bir şekilde yaptı. Ama sandığın içinde bir dakika kaldıktan sonra, çığlık çığlığa dışarı fırladı. "Hermione!" dedi Lupin şaşırarak. "Ne oldu?" "P-P-Profesör McGonagall!" dedi Hermione, soluk soluğa sandığı işaret ederek. "Bü-bütün derslerden kaldığımı söyledi!" Hermione'yi sakinleştirmek bayağı vakit aldı. Sonunda kendine gelince, o, Harry ve Ron şatoya döndü- 376 ler. Ron hâlâ Hermione'nin Böcürt'üne gülmeye meyilliydi biraz, ama merdivenlerin başında gördükleri şey, çıkabilecek bir tartışmayı önledi, Cornelius Fudge, orada durmuş etrafa bakıyordu. İnce çizgili pelerininin içinde hafifçe terlemişti. Harry'yi görünce irkildi. "Merhaba, Harry!" dedi. "Sınavdan çıktın galiba? Nasıl, bitiyor mu bari?" ( "Evet/' dedi Harry. Sihir Bakanı'yla tanışıklığı olmayan Hermione ve Ron arka planda ne yapacaklarım bilemeden gezinip duruyorlardı. "Nefis bir gün," dedi Fudge, göle doğru bakarak. "Yazık... yazık..." Derin derin iç çekip Harry'ye baktı. "Nahoş bir görevden dolayı buradayım, Harry. Sihirli Yaratıkların İtlafı Komitesi'nin azgın bir Hipog-rifin infazı için bir tanığa ihtiyacı vardı. Benim de Black'in durumu için Hogwarts'ı ziyaret etmem gerektiğinden, benden rica ettiler." "Yar^ temyiz oldu mu?" diye araya girdi Ron, öne çıkarak. "Hayır, hayır, bu öğleden sonra yapılacak," dedi Fudge, Ron'a merakla bakarak. "O halde infaza tanıklık etmeniz hiç gerekmeyebilir!" dedi Ron azimle. "Hipogrif in hâlâ kurtulma şansı var!" Fudge daha cevap veremeden, arkasındaki şato kapısından iki büyücü çıktı. Biri öyle ihtiyardı ki, sanki gözlerinin önünde eriyip gidiyordu; ikincisi iriyarıydı, 377 ince, siyah bir bıyığı vardı. Harry onların Tehlikeli Yaratıkların İtlafı Komitesi'nin temsilcileri olduklarını tahmin etti, çünkü çok yaşlı büyücü Hagrid'in kulübesine doğru kısık gözlerle bakıp, zayıf bir sesle, "Off, ocf, bu iş için fazla yaşlıyım artık..." dedi. "Saat ikide, değil mi, Fudge?" Siyah bıyıklı adam kemerindeki bir şeye dokunup duruyordu; Harry daha dikkatli bakınca, ir.' -^parmağını parıldayan bir baltanın keskin tarafında gezdirdiğini fark etti. Ron bir şey söylemek için ^ğzını açtı, ama Hermione onu sert bir şekilde kaburgasından dürtüp başıyla Giriş Salonu'nü işaret etti. Öğle yemeği için Büyük Salon'a girerlerken, Ron kızgın kızgın, "Niye engel oldun bana?" dedi. "Onları görmedin mi? Baltalan bile hazır! Böyle adalet olmaz!" "Ron, senin baban Bakanlık'ta çalışıyor. Kalkıp da patronuna öyle şeyler söyleyemezsin!" dedi Hermione. Ama o da çok üzüntülü görünüyordu. "Hagrid bu defa soğukkanlılığını korur ve savını düzgün sunarsa, Şah-gaga'yı infaz edemezler..." Ancak" Harry, Hermione'nin söylediklerine kendinin de inanmadığını anlamıştı. Etraflarındaki insanlar yemeklerini yerken bir taraftan da heyecanla konuşuyor, öğleden sonranın gelip sınavların bitmesini iple çekiyorlardı. Ama Hagrid ve Şahgaga hakkında endişelenmekle meşgul olan Harry, Ron ve Hermione, onlara katılmadılar. Harry ve Ron'un son sınavları Kehanet, Hermi-one'ninse Muggle Araştırmalarıydı. Üçü beraberce mermer merdivenleri çıktılar. Hermione birinci katta 378 onlardan ayrıldı, Harry ile Ron ise yedinci kata kadar devam ettiler. Çok sayıda öğrenci Profesör Trelaw-ney'nin sınıfına çıkan dönen merdivenlerde oturmuş, son dakika çalışmaları yapıyordu. Gidip yanına oturduklarında, Nevüle Longbotlom onlara, "Hepimizi ayn ayrı içeri alıyor," dedi. Geleceğin Sis Perdesini Aralamak'1 kucağına yerleştirmişti, kristale-bakmakla ilgili sayfalar önünde açık duruyordu. "Kristal topta herhangi bir şey göreniniz oldu mu?" ^hye sordu mutsuz mutsuz. "Çık," dedi Ron dalgın dalgın. Saatine bakıp duruyordu; Harry onun Şahgaga'nın temyizine ne kadar kaldığını kontrol ettiğini biliyordu. Sınıfın dışındaki kuyruk çok yavaş ilerliyordu. Ne zaman biri gümüşi merdivenden aşağı inse, diğer öğrenciler, "Ne sordu? İyi miydi?" diye fısıldıyorlardı. Ama hepsi de cevap vermeyi reddediyordu. "Dedi ki, kristal top ona, söylersem başıma korkunç bir kaza geleceğim iletmiş!" dedi Nevüle ürkek bir sesle. Merdivenden inip, yeni yeni sahanlığa ulaşmış olan Harry ile Ron'a doğru yürüdü. "Tabii canım," dedi Ron gülerek. "Biliyor musun, Hermione'nin onun hakkında -" (başparmağıyla yukarıdaki kapağı işaret etti) "yanılmadığım düşünmeye başladım. Yaşlı bir sahtekâr o." "Evet," dedi Harry, kendi de saatine bakarak. İki olmuştu. "Keşke biraz acele etse..." Parvati merdivenlerden indiğinde yüzü gururla parlıyordu. 379 "Benim gerçek bir Görücü'nün bütün niteliklerine sahip olduğumu düşünüyor," dedi Harry ve Ron'a. "Bir sürü şey gördüm... eh, iyi şanslar." Hızla merdivenden inip Lavender'ın yanına gitti. "Ronald VVeasley," dedi tepelerinden o tanıdık, puslu ses. Ron dişlerini sıkıp Harry'ye baktı ve gümüşi merdivenden çıkıp gözden kayboldu. Şimdi sınava girmemiş olan bir tek Harry kalmıştı. Yere oturup sırtını duvara yasladı ve güneşli pencerede vızıldayan sineği dinledi. Aklı arazinin bir ucunda, Hagrid'deydi. Nihayet yirmi dakika kadar sonra Ron'un büyük ayaklan merdivende belirdi. "Nasıl gitti?" diye sordu Harry, ayağa kalkarak. "Hikâye," dedi Ron. "Hiçbir şey göremedim, ben de uydurdum. İkna olmadı, ama galiba..." Profesör Trelawney, "Harry Potter!" diye seslenince, Harry, "Ortak salonda görüşürüz," diye mırıldandı. Kule odası normalde olduğundan da sıcaktı; perdeler kapalıydı, ateş yanıyordu. Her zamanki iç kaldırıcı koku Harry'yj öksürttü. İskemlelerin ve masaların arasından geçip, önünde büyük bir kristal topla onu bekleyen Profesör Trelawney'nin yanına gitti. "İyi günler, yavrum," dedi Profesör usulca. "Lütfen Küre'nin içine bak... acele etme... sonra da içinde ne gördüğünü anlat bana..." Harry kristal topun üzerine eğilip bakmaya başladı. Bütün konsantrasyonunu toplayıp, onu büklüm büklüm beyaz sisten başka bir şey göstermeye zorladı, ama hiçbir şey olmadı. 380 "Ee?" dedi Profesör Trelawney nezaketle. "Ne görüyorsun?" Sıcaklık iyice boğucu bir hal almıştı ve hemen yanlarındaki ateşten süzülen koku burun deliklerini yakıyordu. Ron'un az önce söylediklerini düşünüp numara yapmaya karar verdi. "Şeyy -" dedi Harry, "karanlık bir şekil... eee..." "Neye benziyor?" diye fısıldadı Profesör Trelawney. "İyi düşün../' Harry zihnini taradı ve aklına Şahgaga geldi. "Bir Hipogrif," dedi kendinden emin bir sesle. "Gerçekten!" diye fısıldadı Profesör Trelawney. Dizlerinin üstünde duran parşömene hararetle bir şeyler yazdı. "Evladım, zavallı Hagrid'in Sihir Bakanlığı'yla sorununun sonucunu görüyor olabilirsin! Daha yakından bak... Hipogrif in... başı hâlâ yerinde mi?"~ "Evet," dedi Harry büyük bir kararlılıkla. "Emin misin?" dedi Profesör Trelawney ısrarla. "İyice emin misin, yavrum? Hipogrif in yerde kıvrandığını, arkasında da eli baltalı, gölgeli bir figür durduğunu görüyor olmayasın?" "Hayır!" dedi Harry. Midesi hafif hafif bulanmaya başlamıştı. "Kan yok mu? Ağlayan bir Hagrid yok mu?" "Hayır!" dedi Harry yine. Odadan ve sıcaktan hemen kurtulmak istiyordu, "iyi görünüyor - uçup gidiyor..." Profesör Trelawney iç çekti. "Pekâlâ, yavrum, burada bırakıyoruz... pek tat- 381 min edici olmadı... ama elinden geleni yaptığına emi- nim. Harry rahatlamış halde yerinden kalktı, çantasını aldı. Tam gidiyordu ki, arkasından haşin, kulak tırmalayıcı bir ses konuştu. "Bu gece olacak." Harry hızla arkasına döndü. Profesör Trelawney koltuğunda kaskatı kesilmişti, gözleri boş bakıyordu ve ağzı sarkmıştı. "Pa-pardon?" dedi Harry. Ama anlaşılan Profesör Trelawney onu duymuyordu. Gözleri dönmeye başladı. Paniğe kapılan Harry orada öylece durdu. Profesör Trelavvney bir tür nöbet geçirmek üzereymiş gibiydi. Harry koşup hastane kanadına gitmeyi düşünerek tereddüt etti - derken Profesör Trelawney yeniden o haşin, kendininkine hiç benzemeyen sesle konuşmaya başladı: "Karanlık Lord yalnız ve dostsuz, müritleri tarafından terk edilmiş durumda. Uşağı şu son on iki yıldır zincir altında. Bu gece, gece yarısından önce, hizmetkâr serbest kalacak ve yeniden efendisine katılmaya gidecek. Karanlık Lord, uşağının yardımıyla yine güçlenecek, eskisinden de büyük ve korkunç olacak. Bu gece... gece yansından önce... hizmetkâr... efendisine... katılmaya., gidecek..." Profesör Trelavvney'nin başı göğsüne düştü. Ağzından bir hırıltı çıktı. Sonra birden, yine başını kaldırdı. "Çok özür dilerim, yavrum," dedi hülyalı bir sesle. "Gündüz sıcağından olmalı... Bir an dalmışım..." Harry öylece durup bakakaldı. 382 "Bir sorun mu var, yavrum?" "Az - az önce bana Karanlık Lord'un yeniden güçleneceğini söylediniz... uşağının ona geri döneceğini..." Profesör Trelavmey altüst olmuş görünüyordu. "Karanlık Lord mu? Adı Anılmaması Gereken Kişi mi? Evladım, bu şakaya gelecek şey değil... yeniden güçlenecekmiş..." "Ama az önce siz söylediniz! Dediniz ki, Karanlık Lord -" "Sanırım sen de sızdın, yavrum!" dedi Profesör Tre-lawney "Kesinlikle bu kadar abartılı bir kehanette bulanacak değilim!" Harry gümüşi merdivenden inip dönen merdivene' geldi. Kafası meşguldü... az önce Profesör Trelaw-ney'nin gerçek bir kehanette bulunduğuna mı tanık olmuştu? Yoksa Profesör Trelawney, bunu sınava çarpıcı bir final olarak mı yapmıştı? Beş dakika sonra hızla Gryffindor Kulesi'nin dışındaki güvenlik ifritlerinin yanından geçerken, Profesör Trelawney'nin sözleri hâlâ kulağında yankılanıyordu. Karşıdan gülen ve şakalaşan insanlar gelip geçiyor, dışarıya ve iple çektikleri özgürlüğe doğru ilerliyorlardı; Harry portre deliğine ulaşıp ortak salona girdiğinde, içerisi neredeyse bomboştu. Ancak, Ron'la Hermione orada bir köşede oturuyorlardı. "Profesör Trelawney," dedi Harry soluk soluğa, "az önce bana -" Ama yüzlerindeki ifadeyi görünce lafı yarım kaldı. 383 "Şahgaga kaybetmiş/' dedi Ron cılız bir sesle. "Hagrid az önce bunu gönderdi." Hagrid'in notu bu defa kuruydu, gözyaşları mürekkebi dağılmamıştı, ama görünüşe bakılırsa yazarken eli öyle titremişti ki, not neredeyse okunmayacak haldeydi. Temyizi kaybettik. Günbatımında infaz edecekler. Yapabileceğiniz bir şey yok. Gelmeyin. Görmenizi istemiyorum. Hagrid "Gitmek zorundayız," dedi Harry hiç tereddüt etmeden. "Orada kendi başına oturup celladı bekleyemez!" "Günbatımında ama," dedi Ron. Donuk gözlerle pencereden dışarı bakıyordu. "Hayatta izin vermezler... özellikle de sana, Harry..." Harry başını ellerinin arasına gömüp düşünmeye başladı. "Keşke_Görünmezlik Pelerini olsaydı..." "Nerede?" dedi Hermione. Harry ona pelerini tek gözlü cadının altındaki geçitte bıraktığını anlattı. "... Snape beni bir daha oralarda görürse, başım ciddi derde girer," diye bitirdi lafını. "Doğru," dedi Hermione, ayağa kalkarak. "Seni görürse... cadının kamburunu nasıl açıyorum demiştin?" "Tı-tıklayıp 'Dissendium' diyorsun," dedi Harry. "Ama -" 384 Hermione onun cümlesini bitirmesin' beklemedi; odanın öbür ucuna yürüdü, Şişman Hanım'in portresini itip açtı ve gözden kayboldu. "Almaya gitmedi, değil rni?" dedi Ron, arkasından bakakalarak. Almaya gitmişti. Hermione on beş dakika sonra, cüppesinin içine sakladîğı gümüşi renkte Pelerin'le döndü. "Hermione, son zamanlarda sana neler oluyor, bilmiyorum!" dedi Kon, afallamış halde. "Önce Maifoy'a vuruyorsun, sonra Profesör Trelav/ney'nin dersinden çıkıp gidiyorsun -" Herrnione'nin koltuklan kabarmıştı. Herkesle birlikte akşam yemeğine indiler, ama yemekten sonra Gryffindor Kulesi'ne dönmediler. Harry, Pelerin'i cüppesinin önüne hkmıştı; şişkinliği saklamak için kollarını kavuşturarak dolaşması gerekiyordu. Giriş Salonu'nun dışında, boş bir odada gizlenerek Sa-lon'un boşalmasını beklediler. Salon'dan son iki kişinin de çıkrığını ve arkalarından kapanın kapandığını duyduktan sonra, Hermione kapıdan kafasını uzattı. "Tamam," diye fısıldadı. "Kimse yok - Pelevın'i ge-çir-" Kimse görmesin diyp birbirlerine çok yakın yürüyerek, Salon'u Pelerin'in altında, parmak uçlarında geçtiler, sonra da taş merdivenlerden inip dışarı çıktılar Ya- 385 sak Orman'm üzerinde batan güneş, ağaçların en üstteki yapraklarını ışıl ışıl yapmıştı. Hagrid'in kulübesine ulaşıp kapıyı çaldılar. Cevap vermesi bir dakika sürdü. Kapıyı açbğmdaysa, solgun biı yüzle ve tir tir titreyerek kim geldi diye etrafına bakındı. "Biziz," diye fısıldadı Harry. "Üstümüzde Görün-mezlik Pelerini var. Bizi içeri al da çıkaralım." "Gelmemeliydiniz!" diye fısıldadı Hagrid. Ama geri çekilip, girmelerine izin verdi. Hagrid hemen kapıyı kapattı, Harry de Pelerin'i çekip üzerlerinden çıkardı. Hagrid ağlamıyordu, onların boynuna da atılmadı. Nerede olduğunu ve ne yapacağını bilmeyen biri gibi davranıyordu. Bu çaresizliği izlemek, gözyaşlarını izlemekten de zordu. "Çay ister misiniz?" dedi. Çaydanlığa uzanırken kocaman elleri titriyordu. "Şahgaga nerede, Hagrid?" dedi Hermiorıe tereddütlü bir s"esle. "Onu - onu dışarı çıkardım," dedi Hagrid. Sürahiyi doldururken sütü bütün masaya döktü. "Balkabağı tarhımda bağlı duruyor. Ağaçları görsün, temiz hava alsın istedim, son -" Hagrid'in elleri öyle fena titredi ki, süt sürahisi elinden kayıp yere düştü ve paramparça oldu. "Bana bırak, Hagrid," dedi Hermione hemen. Çabucak gidip temizlemeye başladı. "Dolapta bir tane daha var," dedi Hagrid, oturup 386 alnını koluna silerek. Harry göz ucuyla Ron'a baktı, Ron da ona çaresiz bakışlarla yanıt verdi. Harry onun yanma orurarak, "Kimsenin yapabileceği bir şey yok mu, Hagrid?" diye sordu kızgın bir sesle. "Dumbledore -" "Denedi," dedi Hagrid. "Komite'nin kararını geçersiz kılacak gücü yok. Onlara Şahgaga'nın zararsız olduğunu söyledi, ama hepsi Korkuyor... o Lucius Malfoy nasıl biridir, bilirsin... tehdit etmiştir onları... cellat, yani Macnair, o da Malfoy'un eski bir arkadaşı... ama çabuk ve acısız olacak... ve ben yanında olacağım..." Hagrid yutkundu. Gözleri çılgınca kulübeyi tarıyordu, sanki bir umut kırıntısı ya da ufacık da olsa bir teselli anyörmüş gibiydi. "Dumbledore da gelecek - şey yapılırken. Bu sabah yazdı bana. Benimle birlikte - birlikte olmak istiyor. Büyük adam, Dumbledore..." Yeni bir süt sürahisi bulmak için Hagrid'in dolabını karıştıran Hermione'den hafif bir hıçkırık geldi, ama hemen kendini tuttu. Elinde yeni sürahiyle doğrulur-ken, gözyaşlanna hâkim olmaya çalışıyordu. "Biz de seninle kalacağız, Hagrid," diye başladı konuşmaya, ama Hagrid salkım? açak kafasını iki yana sallamaya başlamıştı bile. "Sizin şatoya dönmeniz gerekiyor. Dedim ya, seyretmenizi istemiyorum. Ayrıca burada da olmamanız gerekiyor... Fudge ve Dumbledor? izinsiz çıktığım öğrenirlerse, Harry, senin başına bayanı iş açılır." Şimdi Hermione'nin yüzünden aşağı sessiz gözyaş- 387 lan süzülüyordu. Ama çayla uğraşarak onları Hag-rid'den sakladı. Sonra, tam sürahiyi doldurmak için eline süt şişesini almıştı ki, küçük bir çığlık attı. "Ron! İna-inanamıyorum - Scabbers bu!" Ron'un ağzı şaşkınlıktan açık kalmıştı. "Neden bahsediyorsun sen?" Hermione süt sürahisini masaya götürüp baş aşağı çevirdi. Fare Scabbers deli gibi cıyakladı, sürahinin içinde kalmak için epey çırpındı, ama sonunda kayarak masanın üstüne düştü. "Scabbers!" dedi Ron şaşkın şaşkın. "Scabbers, burada ne arıyorsun?" Çırpınan fareyi alıp ışığa tuttu. Scabbers berbat durumdaydı. Her zamankinden de zayıftı, epey tüy dökmüş, yer yer kelleşmişti. Ron'un elinden kurtulmak için deli gibi debeleniyordu. "Tamam, Scabbers!" dedi Ron. "Kedi yok! Burada seni incitecek hiçbir şey yok!" Hagrid gözlerini pencereye dikerek birden ayağa kalktı. Normalde al al olan yüzü, parşömen rengi kesilmişti. "Geliyorlar..." Harry, Ron ve Hermione hızla arkalarına döndüler. Birkaç kişi, uzaktaki şatonun merdivenlerinden iniyordu. En önde Albus Dumbledore vardı, gümüşi sakalı güneşin son ışıklarıyla parlıyordu. Hemen yanında Cornelius Fudge yürüyordu. Arkalarından da takatsiz ve yaşlı Komite üyesiyle cellat Macnair gelH yordu. 388 "Gitmeniz lazım," dedi Hagrid. Sapır sapır titriyordu. "Sizi burada bulmamalılar... gidin, hadi..." Ron, Scabbers'ı cebine tıktı, Hermione ise Pelerin'i aldı. "Sizi arkadan çıkarayım," dedi Hagrid. Onun peşinden gidip arka bahçeye çıktılar. Harry kendini tuhaf bir şekilde rüyadaymış gibi hissediyordu. Birkaç metre ileride, Hagrid'in balkabağı tarhında bir ağaca bağlı Şahgaga'yı görünce bu his daha da güçlendi. Şahgaga bir şeyler olduğunun farkındaydı. Sivri kafasını bir o yana bir bu yana döndürüyor, yeri sinirli sinirli eşeliyordu. "Bir şey yok, Gaga," dedi Hagrid usulca. "Bir şey yok..." Harry, Ron ve Hermione'ye döndü. "Hadi," dedi. "Gidin." Ama kıpırdamadılar. "Hagrid, yapamayız -" "Onlara gerçekte ne olduğunu anlatırız -" "Onu öldüremezler -" "Gidin!" dedi Hagrid hiddetle. "Durum zaten fena, bir de siz başınızı derde sokmayın!" Hiç seçenekleri yoktu. Hermione, Pelerin'i Ron'la Karry'nin üzerine çekerken, kulübenin ön tarafından insan sesleri geldiğini duydular. Hagrid üçünün az önce gözden kaybolduğu noktaya baktı. "Çabuk gidin," dedi boğuk bir sesle. "Dinlemeyin .." Ve kapısı çalınınca, dönüp kulübesine doğru yürüdü. 389 Harry, Ron ve Hermione yavaş yavaş, korkudan kendilerinden geçmiş bir halde Hagrid'in evinin etrafından dolaşmaya koyuldular. Tam evin öbür tarafına ulaşırlarken, ön kapı sertçe kapandı. "Lütfen, acele edelim," diy."» fısıldadı Hermione. "Dayanamam, katlanamam..." Çimenden yokuş yukarı, şatoya doğru ilerlemeye başladılar. Güneş şimdi hızla batıyordu; gökyüzü berrak, morumsu bir griye dönmüştü, ama batıya doğru yakut kırmızısı bir parıltı görülüyor '*u. Ron birden durdu. "Lütfen, Ron," dedi Hermione. "Scabbers - rahat - durmuyor -" Ron iki büklüm olmuş, Scabbers ı cebinde tutmaya çalışıyordu. Ama fare çıldırmıştı; de i gibi ciyakhyor, kıvrılıp çırpınıyor, dişlerini Ron'un eline geçirmeye çalışıyordu. "Scabbers, seni sersem, benim, Ron," diye tısladı Ron. Arkalarında bir kapının açıldığını duydv lar. Birileri konuşmaya başladı. "Ron, lütfen gidelim, yapmak üzereler1" dedi Hermione fısıldayarak. 'Tamam - Scabbers, rahat dur -" İlerlediler; Harry de Hermione gibi ar «çalarından gelen sesleri dinlememeye çalışıyordu. Ron yi no durdu. "Tutamıyorum - Scabbers, kes sesini, herLes duyacak-" Fare deli gibi ciyaklıyordu, ama yine de s^si Hag- 390 rid'in bahçesinden gelen sesleri bastırmıyordu. Belli belirsiz erkek sesleri duyuldu. Sonra bir sessizlik ve ansızın bir baltanın havayı yarmasının ve darbesinin sesi. Hermione sendeledi... "Yaptılar!" diye fısıldadı Harry'ye. "Hnanamıyo-rum - yaptılar!" 391 |
ON YEDİNCİ BOLUM
Kedi, Fare ve Köpek Harry'nin şoktan aklı durmuştu sanki.' Üçü, dehşetten oldukları yere mıhlanmış gibi, Görünmezlik Peleri-ni'nin altında öylece durdular. Batan güneşin son ışınları, uzun gölgelerin düştüğü araziyi r.anlı bir ışıkla boyamıştı. Sonra, arkalarından, vahşi bir uluma duydular. "Hagrid," diye mırıldandı Harry. Ne yaptığını düşünmeksizin geri döndü, ama hem Ron, hem Hermione kollarından tuttular. "Yapamayız," dedi Ron, kâğıt gibi bembeyaz olmuştu. "Onu görmeye gittiğimizi öğrenirlerse başı daha da fazla derde girer..." Hermione'nin soluğu kesik kesik ve düzensizdi. "Nasıl - yapa-bildiler?" dedi tıkanırcasına. "Nasıl yapabildiler?" "Hadi gel," dedi Ron. Dişleri zangırdıyor gibiydi. Geriye, şatoya doğru yola koyuldular. Pelerin'in altında saklı kalabilmek için ağır ağır yürüyorlardı. Işık artık hızla çekiliyordu. Açık araziye geldiklerinde, karanlık, bir büyü gibi etraflarına yerleşmişti. 392 "Scabbers, uslu dur," diye tısladı Ron, elini göğsüne Şaştırdı. Fare deli gibi kıvranıyordu. Ron birden durdu, ?cabbers'ı cebinin dibine itmeye çalıştı. "Nen var senin, iptal fare? Kıpırdama - AHH! Beni ısırdı!" "Ron, sus!" diye fısıldadı Hermione telaşla. "Fudge ner an buraya gelebilir -" "Yerinde - durmuyor -" Scabbers belli ki dehşete kapılmıştı. Bütün gücüyle kıvranıyor, Ron'un elinden kurtulmaya çalışıyordu. "Nesi var bunun?" Ama Harry az önce Crookshanks'i görmüştü - vücudu yere yapışmış, koca sarı gözleri karanlıkta tekinsiz bir şekilde panldayarak, onlara doğru sinsi sinsi ilerliyordu. Onları görüyor muydu, yoksa sadece Scab-bers'ın ciklemelerini mi izliyordu, bilemiyordu Harry. "Crookshanks!" diye inledi Hermione. '"Hayır, git burdan, Crookshanks! Git burdan!" Ama kedi daha da yaklaşıyordu - "Scabbers - HAYIR!" Çok geç - fare Ron'un onu kavrayan parmaklarının arasından kaymış, yere atlamış ve kaçıp gitmişti. Crookshanks tek bir hamleyle onun arkasından sıçradı. Ron da, daha Harry ile Hermione onu durduramadan, Görünmezlik Pelerini'ni üstünden atarak karanlığa doğru fırladı. "Ron!" diye inledi Hermione. O ve Harry birbirlerine baktılar, sonra ikisi de koşarak Ron'un peşinden gittiler; Pelerin'in altındayken doğru dürüst koşamadıkları için onu üstlerinden attılar. 393 İkisi Ron'un ardından fırlayınca, pelerin de flama gibi peşlerinden dalgalanmaya başladı. Az ötede Ron'un ayaklarının gümbürdeyişini ve Crookshanks'e bağırışını duyuyorlardı. "Çekil onun yanından - çekil - Scabbers, gel buraya ~" Bir gümbürtü duyuldu. "Yakaladım işte! Defol surdan, seni pis kedi -" Harry ve Hermione az daha Ron'a takılıp düşüyorlardı; tam önünde kayarak durdular. Ron toprağa yayılmıştı, ama Scabbers yeniden cebindeydi. Kıpırdayıp duran şişkinliği iki eliyle sıkı sıkı tutuyordu. "Ron - Pelerin'in - altına - gel," diye soludu Hermione. "Dumbledore - Bakan - bir dakika sonra dışarı çıkacaklar -" Ama daha kendilerini yeniden örtemeden, hatta daha soluklanamadan, devasa pençelerin patırhsını duydular. Birisi karanlıktan onlara doğru hızla geliyordu -muazzam büyüklükte, soluk gözlü, kuzgun karası bir köpek. Harry asasına doğru uzandı, ama çok geç - köpek hızla ileri aTılmış ve ön ayaklarıyla göğsüne vurmuştu. Harry, bir tüy anaforu içinde geri geri gidip devrildi; onun sıcak nefesini hissetti, upuzun dişlerim gördü - Ama köpek, sıçrayışının hızıyla biraz fazla ileri sürüklenmişti; Harry'nin üzerinden yuvarlanıp gitti. Kendini sersemlemiş ve kaburgaları kırılmış gibi hisseden Harry, ayağa kalkmaya çalıştı. Kayarak yeni bir saldırı için onlara dönen köpeğin hırladığını duyabiliyordu. Ron ayağa kalkmıştı. Köpek üzerlerine atlarken, 394 Harry'yi kenara itti; köpeğin çenesi, Harry yerine Ron'un dışarı uzanmış koluna geçti. Harry köpeğin üzerine atladı, bir avuç tüy yakaladı, ama köpek Ron'u sanki bez bir bebekmiş gibi kolayca sürükleyerek uzak-laştınyordu - Sonra, nereden geldiği anlaşılmayan bir şey Harry'nin yüzüne öyle bir vurdu ki, yeniden yere serildi. Hermione'nin de acıyla feryat ettiğini ve düştüğünü duydu. Harry asasını kavradı, gözlerini kırparak, kafasından süzülen kanı uzaklaştırmaya çalıştı - "Lumos!" diye fısıldadı. Asanın ışığı ona kalın bir ağacın gövdesini gösterdi. Scabbers'ı Şamarcı Söğüt'ün gölgesine kadar kovala-mışlardı. Ağacın dallan şiddetli bir rüzgârdaymış gibi çatırdıyor, daha fazla yaklaşmalarını önlemek için kamçı gibi ileri geri savruluyordu. Ve orada, gövdenin dibinde, köpek Ron'u köklerdeki büyük bir aralıktan geri geri içeri sürüklüyordu -Ron şiddetle mücadele ediyordu, ama başı ve göğsü gözden kaybolmak üzereydi - "Ron!" diye haykırdı Harry, onları izlemek için hamle etti, ama kalın bir dal havayı öldürücü biçimde kamçılayınca, yeniden geri çekilmek zorunda kaldı. Tek görebildikleri, Ron'un bir bacağıydı. Köpeğin onu daha da aşağı çekmesini önleme çabasıyla bir köke kanca gibi sarılmıştı. Sonra korkunç bir çatırdama havayı silah sesi gibi yardı. Ron'un bacağı kırılmıştı, bir saniye sonra da ayağı gözden kayboldu. "Harry - yardım getirmemiz gerek -" diye bağırdı 395 Hermione. Onun üstünde de kan vardı. Söğüt omzunu kesmişti. "Hayır! O şey onu yiyecek kadar büyük, vaktimiz yok-" "Yardımsız asla geçemeyiz -" Yaprakları yumruk gibi sıkılmış bir dal, kamçı gibi onlara doğru savruldu. "O köpek giriyorsa, biz de girebiliriz," diye soludu Harry. Oraya buraya atılıyor, havada sallanırken ıslık çalan hırçın dalların arasından bir yol bulmaya çalışıyordu, ama ağacın vurma menziline girmeden köklere bir santim olsun yaklaşamıyordu. "Ah, yardım edin, yardım edin," diye çaresizce fısıldadı Hermione. Oracıkta ne yapacağım bilmeden dört dönüyordu. "Lütfen..." Crookshanks ileri atıldı. Etrafı döven dalların arasından yılan gibi süzüldü ve ön ayaklarını gövdedeki bir yumru üzerine koydu. Ağaç sanki mermere dönmüş gibi, bir anda hare-ketsizleşti. Tek yaprak kımıldamıyor, sallanmıyordu. "Crooksha«ks!" diye fısıldadı Hermione kararsızca. Şimdi Harry'nin kolunu tutmuş, acıtacak gibi sıkıyordu. "Nasıl bildi -" Harry acı acı, "O köpekle arkadaş," dedi. "İkisini birlikte gördüm. Gel hadi - asam da çıkart -" Birkaç saniyede ağacın yanına vardılar, ama daha köklerdeki açıklığa gelmeden, Crookshanks çizgili kuyruğunu savurarak içeri kaymıştı bile. Sıra Harry'deydi; başı önde sürünerek girdi, toprak eğimden aşağı kaya- 396 rak çok alçak bir tünelin dibine indi. Crookshanks biraz ilerideydi, gözleri Harry'nin asasının ışığında parıldı-yordu. Birkaç saniye sonra Hermione de kayarak Harry'nin yanına inmişti. Dehşet dolu bir sesle, "Ron nerede?" diye fısıldadı. "Buradan gidiyoruz," dedi Harry, mecburen kambur durarak. Crookshanks'in arkasından yola koyuldu. Hermione arkasından, soluk soluğa, "Bu tünel nereye çıkıyor?" diye sordu. "Bilmiyorum... Çapulcu Haritası'nda işaretli, ama Fred ve George hiç kimsenin buraya girmediğini söylediler. Haritanın kıyısı boyunca ilerliyor, sanki Hogsme-ade'e çıkıyor gibi..." İki büklüm halde, gidebileceklerince hızla gittiler. İleride Crookshanks'in kuyruğu yukarı aşağı hareket ederek bir görünüyor, bir kayboluyordu. Tünel bitmek bilmedi, Balyumruk'a çıkan geçit kadar uzun gibiydi. Harry sadece Ron'u ve o koskocaman köpeğin ona neler yapıyor olabileceğini düşünüyordu... Çömelik halde koşuyor, kesik kesik ve acı içinde soluyordu. Sonra tünel yükselmeye başladı, derken kıvrıldı ve Crookshanks yok oldu. Harry onun yerine küçük bir aralıktan gelen bir demet loş ışık görüyordu. O ve Hermione durakladılar. Soluklanmaya çalışarak yavaşça ilerlediler. Ötede ne olduğunu görmek için ikisi de asasını kaldırmıştı. Bir odaydı bu, karmakarışık, tozlu bir oda. Duvarlardaki kâğıtlar soyulmuştu, döşemenin her yerinde lekeler vardı. Bütün mobilyalar, sanki birisi onları bir ye- 397 re çarpıp kırmış gibi parçalanmıştı. Pencerelerin hepsine tahta çakılmıştı. Harry, Hermione'ye bir bakış attı. O da, çok korkmuş görünse bile, evet anlamında başını salladı. Harry kendini delikten yukarı çekti, çevreye göz attı. Oda boştu, ama sağ taraflarındaki bir kapı açıktı, gölgeli bir hole gidiyordu. Hermione birden Harry'nin kolunu yeniden kavradı. Kocaman açılmış gözleri, tahta çakılmış pencerelerde dolaşıyordu. "Harry," diye fısıldadı. "Sanırım Bağıran Bara-ka'dayız." Harry etrafına bakındı. Gözüne yakınlarındaki tahta bir iskemle çarptı. İskemle paramparçaydı, bacaklarından biri tümüyle koparılmıştı. Ağır ağır, "Bunu hayaletler yapmış olamaz," dedi. Tam o anda yukarıda bir çatirtı duyuldu. Bir şey hareket etmişti. İkisi de tavana bakü. Hermione, Harry'nin kolunu öyle sıkıyordu ki, Harr/nin parmaklan uyuşmaya başlamıştı. Ona bakıp kaşlarını kaldırdı; Hermione başını bir kez" daha evet anlamında salladı ve Harr^nin kolunu bıraktı. Olabildiğince sessiz ve yavaş ilerleyerek hole girdiler ve yıkık dökük merdivenden üst kata çıktılar. Her şey kalın bir toz tabakasıyla örtülüydü, döşeme hariç. Döşemede, üst kata sürüklenen bir şey enli, parlak bir şerit izi bırakmıştı. Karanlık sahanlığa vardılar. • "Nox," diye fısıldadı ikisi birden ve asalarının ucundaki ışıklar söndü. Sadece bir kapı açıktı. Oraya 398 doğru usul usul giderlerken, arkasında bir ses duydular. Hafif bir inilti ve derinden gelen, güçlü bir mırıltı. Son kez bakıştılar, son kez başlarını sallayarak anlaştılar. Asasını önünde sıkı sıkı tutan Harry, bir tekmede kapıyı ardına kadar açtı. Perdeleri tozlu olan görkemli bir dört direkli karyolada Crookshanks yatıyordu, onları görünce yüksek sesle mırladı. Yanında, yerde Ron durmuş, garip bir açıyla kıvrılmış bacağını tutuyordu. Harry ve Hermione ona doğru koştular. "Ron - iyi misin?" "Köpek nerede?" "Köpek değil," diye inledi Ron. Dişleri ıstırapla sıkılmıştı. "Harry, bu bir tuzak -" "Ne-" "Köpek o... o bir Animagus..." Ron, Harry'nin omzunun ötesine bakıyordu. Harry hızla döndü. Gölgelerin içindeki adam, bir anda kapıyj arkalarını^ n kapattı. Kirli ve gür, keçeleşmiş saçları dirseklerine kadar uzanıyordu. Derin, karanlık göz yuvalarının içinde gözleri parlıyor olmasa, rahatlıkla ceset sanılabilirdi. Mum gibi derisi yüzünün kemikleri üzerinde öylesine gerilmişti ki, yüzü kafatasına benziyordu. Sırıttığında, sarı dişleri ortaya çıktı. Bu adam, Sirius Black'ti. "Expelliarmus!" dedi çatlak bir sesle, Ron'un-asasını onlara tutarak. Harry ve Hermione'nin asaları ellerinden fırlayıp 399 havaya uçtu ve Black onları yakaladı. Sonra öne bir adım attı. Gözleri Harry'ye dikiliydi. Boğuk bir sesle, "Gelip arkadaşını kurtaracağım düşündüm," dedi. Sesini kullanma alışkanlığım uz ü-süre önce yitirmiş gibiydi. "Baban da benim için aynı şeyi yapardı. Cesaret gösterdin, hemen bir öğretmene koşmadm. Şükran duyuyorum... bu her şeyi kolaylaştıracak..." Black'in babasına sataşması, sanki o bV;urmüş gibi Harry'nm kulaklarında çınladı. Göğsür Ue tokurdayan bir nefret patlak verdi, korkuya yer ' u'akmadı. Hayatında ilk kez asasını kendini savun.ı\ak için değil, saldırmak için elinde istiyordu... öldürmek için. Ne yaptığını bilmeden ileri hamle etti, ama aniden iki yanında da bir hareket oldu ve iki çift el onu yakalayıp geriye çekti. "Hayır, Harry!" diye soludu Hermione, aklı başından gitmiş bir fısıltıyla. Ama Ron, Black'e döndü. "Harry'yi öldürmek istiyorsan, bizi de öldürmeli-sin!" dedi ateşli ateşli. Hem de ayakta durmak için gösterdiği gayretten rengi daha da solduğu ve konuşurken hafifçe sallandığı halde. Black'in gölgeli gözlerinde bir ışık parlayıp söndü. "Uzan," dedi alçak sesle Ron'a. "O bacağı daha da beter hale getireceksin." "Beni duydun mu?" dedi Ron cılız bir sesle. Ayakta durabilmek için, acı içinde, hâlâ Harry'ye tutunuyordu. "Üçümüzü birden öldürmen gerekecek!" "Bu gece burada tek bir cinayet işlenecek/' dedi Black, sırıtışı bütün yüzüne yayıldı. 400 "Niyeymiş?" dedi Harry tükürürcesine. Bir yandan da kendini Ron ve Hermione'nin ellerinden kurtarmaya çalışıyordu. "Geçen sefer aldırmamıştın, değil mi? Pettigrew'u ortadan kaldırmak için bütün o Muggle'lan da öldürmüştün... Ne oldu, yoksa Azkaban'da yufka yürekli mi oldun?" "Harry!" diye sızıldandı Hermione. "Sussana!" "O BENİM ANNEMLE BABAMI ÖLDÜRDÜ!" diye kükredi Harry. Büyük bir çabayla Hermione ve Ron'un ellerinden kurtulup ileri atıldı - Sihri mihri unutmuştu - kendisinin kısa, sıska ve on üç yaşında, Black'in ise uzun boylu, yetişkin bir adam olduğunu unutmuştu. Harry'nin tek bildiği, Black'in canını elinden geldiği kadar yakmak istediğiydi, bunun karşılığında kendi canının ne kadar yanacağı da umurunda değildi... Belki de Harry'nin böyle aptalca bir şey yapmasının şokundan, Black asaları vaktinde kaldırmadı. Harry'nin ellerinden biri Black'in sıskacık bileğine sarıldı, onu asaların ucunu bırakmaya zorladı. Harry'nin diğer eli yumruk olup Black'in başının kenarına çarptı, ikisi birden geriye, duvara doğru düştüler - Hermione çığlık atıyordu; Ron haykırıyordu; Black'in elindeki asalardan, Harry'nin yüzünü birkaç santimle ıskalayan kıvılcım fıskiyeleri fışkırmıştı. Harry parmaklarının altındaki kara kuru kolun çılgınca kıvrandığını hissetti, ama onu tutmaya devam etti. Öbür eliyle Black'in neresini bulsa yumrukluyordu. Ama Black'in boştaki eli Harry'nin boğazını buldu - 401 "Hayır," diye tısladı. "Haddinden fazla bekledim -" Parmakları gedldi. Harry tıkandı, gözlüğü çarpılmıştı Sonra Hermione'nin ayağının yoktan var olmuş gibi savrulduğunu gördü. Black acıyla homurdanarak Harry'yi bıraktı. Ron kendini Black'in asayı tutan eline atmıştı, Harry hafif bir çalırtı duydu - Birbirine dolaşmış gövdelerden kurtuldu, kendi asasının yerde yuvarlandığım gördü; kendini ona doğru fırlattı ama - "Ahhh!" Crookshanks de kavgaya katılmıştı. Ön ayaklarının tırnaklarını Harry'nin koluna iyice batırdı. Harry onu savurdu, ama Crookshanks şimdi de onun asasına doğru koşuyordu - "SAKIN HA!" diye kükredi Harry. Crookshanks'e nişan alıp bir tekme savurdu, kedi tükürükler saçarak yana doğru uçtu. Harry asasını kapıp döndü - "Çekilin önümden!" diye bağırdı Ron ve Hermi-one'ye. İkinci kez söylemesine gerek kalmadı. Soluk soluğa kalmış, dudağı kanayan Hermione, kendisinin ve Ron'un asalarım kaparak ortadan kaçıldı. Ron dört direkli karyolaya kadar sürünerek gitti, üzerine yığıldı. Hızla nefes alıyordu, beyaz yüzü şimdi hafiften yeşermişti, her iki eliyle kırık bacağını kavramıştı. Black duvarın dibine yığılmış haldeydi. Harry'nin yavaşça yaklaşmasını izlerken, rayıf göğsü hızla yükselip alçalıyordu. Harry asasını dosdoğru Black'in kalbine tutuyordu. 402 "Beni öldürecek misin, Harry?" diye fısıldadı Black. Harry tepesinde durup ona bakmaya başladı, asası hâlâ kalbine işaret ediyordu. Black'in sol gözünün çevresinde mosmor bir çürük oluşmaktaydı, burnu da kanıyordu, "Annemle babamı öldürdün," dedi Harry. Sesi biraz titriyordu, ama asasını tutan eli sabit sayılırdı. Black, o çökmüş gözleriyle ona baktı. Çok yavaşça, "İnkâr etmiyorum," dedi. "Ama eğer bütün hikâyeyi buseydin -" "Bütün hikâye mi?" diye tekrarladı Harry, kulaklarında müthiş bir zonklama vardı. "Onları Voldemort'a sattın, bilmem gereken tek şey bu!" "Beni dinlemelisin," dedi Black, şimdi sesinde bir telaş seziliyordu. "Dinlemezsen pişman olursun... anlamıyorsun..." "Sandığından çok daha iyi anlıyorum," dedi Harry, şimdi sesi her zamankinden çok titriyordu. "Sen onu hiç duymadın, değil mi? Annemi... Voledmort'un beni öldürmesine engel olmaya çalışırken... ve sen yaptın bunu... sen yaptın..." Daha ikisi de başka bir şey söyleyemeden, san-tu-nıncu renkte bir şey Harry' nin yanından yıldırım gibi geçti; Crookshanks, Black'in göğsüne sıçradı ve oraya } erleşti, tam kalbinin üstüne. Black gözlerini kırptı ve kr.'diye baktı. "Git burdan," diye mırıldandı, Crookshanks'i üstünden atmaya çalışarak. Ama Crookshanks pençelerini Black'in cüppesine 403 geçirdi ve yerinden kımıldamadı. Çirkin, ezik yüzünü Harry'ye çevirdi ve o koca san gözlerle ona baktı. Harry'nin sağındaki Hermione hıçkırdı. Harry asasını daha da sıkı '-utarak Black ve Crookshanks'e baktı. Ne olmuş yani kediyi de öldürmesi gerekiyorsa? Black'le işbirliği yap Tüy ör muydu?., eğer Black'i korumaya çalışırken ölme /e hazırsa, bu Harry'yi ilgilendirmezdi... Black onu kurla, maya çalışıyorsa, bu da sadece onun Crookshanks'e Heuıv'nin annesiyle babasına verdiğinden daha çok önem verdiğini kanıtlardı... Harry asasını kaldırdı. Yapacaksa şimdi yapmalıydı. Annesinin ve babasının intikamım alma vakti gelmişti. Black'i öldürecekti. Black'i öldürmek zorundaydı. İşte fırsat gelmişti... Saniyeler uzadı, Harry hâlâ, asasını dengede tutmuş, donmuş gibi orada duruyordu. Black başını kaldırmış ona bakıyordu, Crookshanks göğsündeydi; yatağın yakınlarından Ron'un düzensiz solukları geliyordu; Hermione suskundu. Derken yeni bir ses duyuldu - Yukarı doğru belli belirsiz ayak sesleri yaklaşıyordu -biri merdivenlerden çıkıyordu. "YUKARIDAYIZ!" diye çığlık attı Heımione birden. "YUKARIDAYIZ - SIRIUS BLACK - CABUKV Black irkildi, az daha Crookshanks'i yernden ediyordu. Harry asasına kasılmışçasına yapışa - Yap şimdi! diyordu kafasındaki bir ses - ama ayak sesleri merdivenlerden yukarı gümbürdeyerek yükseliyordu ve Harry hâlâ düşündüğü şeyi yapmamıştı. 404 Odanın kapısı bir kınrızı kıvılcımlar sağanağıyla açıldı ve Profesör Lupin paldır küldür içeri girerken Harry hızla döndü. Lupin'in yüzünden kan çekilmişti, asasını kaldırmıştı, hazırdı. Gözleri yerde yatan Ron'un, kapının yanma sinmiş Hermione'nin, Black'e yönelttiği asasıyla orada duran Harry'nin ve sonra Harry'nin ayaklan dibinde örselenmiş, kanlar içinde yatan Black'in üzerinde dolaktı. "Expelliarmus!" diye bağudı Lupin. Harry'nin asası bir kez daha elinden uçup gitti. Hermione'nin tuttuğu iki asa da. Lupin hepsini ustaca yakaladı, sonra odanın o/tasına giderek, Crooks-hanks'in korumak ister gibi hâlâ göğsünde yattığı Black'e gözlerini dikip baktı. Harry oracıkta duruyordu, birden bir boşluk duygusuna kapılmıştı. Yapamamıştı. Cesaret edememişti. Black yine Ruh Emici'lere teslim edilecekti. Sonra Lupin garip bir sesle, bastırılmış bir duyguyla titreyen bir sesle konuştu: "O nerede, Sirius?" Harry hemen Lupin'e baktı. Onun ne demek istediğini anlamıyordu. Kimden bahsediyordu Lupin? Yeniden dönüp Black'e baktı. Black'in yüzü ifadesiz sayılırdı. Birkaç saniye hiç kıpırdamadı. Sonra, boş elini ağır ağır ka'dırdı ve dosdoğru Ron'u gösterdi. Hiçbir şey anlamayan Harry dönüp Ron'a baktı, Ron sersemlemiş görünüyordu, "İyi ama..." diye mırıldandı Lupin, Black'e sanki zihnini okumak istercesine dikka'Je bakıyordu. "Niye daha önce kendini göstermedi? Yoksa -" Lupin'in göz- 405 leri birden açıldı, Black'te ötekilerin göremediği bir şey görüyormuş gibiydi, "- yoksa o muydu... yoksa yer mi değiştirdiniz... bana söylemeden?" Black, çökük gözlerini Lupin'in yüzünden ayırmadan, başını evet anlamında ağır ağır salladı. "Profesör Lupin," diye araya girdi Harry yüksek sesle, "ne oluy -?" Ama sorusunu bitiremedi, çünkü gördüğü şey sesinin gırtlağında donup kalmasına yol açtı. Lupin, asasını indiriyordu. Bir an sonra Black'in yanına yürümüş, elini tutmuş, onu ayağa kaldırarak Crookshanks'in yere düşmesine yol açmış, sonra da Black'i kardeşiymiş gibi kucaklamıştı. Harry kendini sanki midesinin dibi düşmüş gibi hissetti. "İNANAMIYORUM BUNA!" diye bir çığlık attı Hermione. Lupin, Black'i bırakıp ona döndü. Hermione yerden kalkmış, gözlerinde çılgınca bakışlarla, eliyle Lupin'i işaret ediyordu. "Siz - siz -" "Hermione -" "- siz ve o!" "Hermione, sakin ol -" "Kimseye söylemedim!" Sesi cırtlak bir ton almıştı. "Sizin hatırınız için hep sakladım -" "Hermione, dinle beni, lütfen!" diye bağırdı Lupin. "Açıklayabilirim-" Harry titrediğini hissediyordu, korkuyla değil ama yeni bir hiddet dalgasıyla. 406 "Size güvendim/' diye haykırdı Lupin o, sesi kontrolden çıkmıştı, "oysa siz hep onun dostuydunuz!" "Yanılıyorsun/' dedi Lupin, "Ben on iki yıldır 5iri-us'un dostu değildim, ama şimdi öyleyim... bırak da açıklayayım..." "HAYIR1" diye çığlık attı Hermione. "Harry, ona güvenme, Black'in şatoya girmesine yardımcı niuyor-du, senin ölmeni o da istiyor — o bir kıırtadamV Ortaya gergin bir sessizlik çöktü. Herkesin gözü, şimdi şaşılacak kadar sakin duran, ama rengi solmuş Lupin'dey di. "Her zamanki standardını tutturamadın, Hermione," dedi. "Korkarım üçten sadece biri doğru. Sıri-us'un şatoya girmesine yardımcı olmuyordum ve elbette ki Harry'nin ölmesini istemiyorum..." Yüzünden garip bir titreyiş geçti, "Ama ******** olduğumu inkâr etmeyeceğim." Ron ayağa kalkmak için yeniden yiğitçe bir çaba gösterdi, ama acı dolu bir iniltiyle gerisingeri düştü. Lupin endişeyle ona doğru hamle etti, ama hayretten ağzı açık kalan Ron ona, "Benden uzak dur, ********!" dedi. Lupin birden durdu. Sonra, belirgin bir çabayla Hermione'ye dönüp sordu: ''Ne zamandan beri biliyorsun?" "Çok uzun zamandır," diys fısıldadı Hermione. "Profesör Srupe'in ödevim yaptığımdan beri..." Lupin sükûnetle, "Çok memnun olacak," dedi. 'O ödevi, birisi belirtilerimin ne olduğunu anlar umuduyla 407 verdi. Ay çizelgesini kontrol edip dolunayda hep hasta olduğumu mu fark ettin? Yoksa Böcürt'ün beni görünce hep aya dönüştüğünü mü?" "İkiSi de," dedi Hermione alçak sesle. Lupin zorla güldü. "Sen, kendi yaşındakiler içinde gördüğüm en akıllı cadısın, Hermione." "Değilim," diye fısıldadı Hermione. "Eğer birazcık aklım olsaydı, herkese ne olduğunuzu söylerdim!" "Ama biliyorlar zaten," dedi Lupin. "Hiç değilse, öğretmenler biliyor." "Dumbledore seni ******** olduğunu bile bile mi işe aldı yani?" dedi Ron nefes nefese. "Deli mi o?" "Öğretmenlerden bazıları öyle düşündü," dedi Lupin. "Kimi öğretmenleri güvenilir biri olduğuma ikna etmek için çok uğraşması gerekti -" "VE HATA ETTİ!" diye feryat etti Harry. "BAŞINDAN BERİ ONA YARDIM EDİYORDUN!" Dört direkli karyolaya geçip yüzünü titreyen eline gömmüş Black'i işaret ediyordu. Crookshanks onun yanına zıpladı ve mırıldayarak kucağına çıktı. Ron, bacağını sürükleyerek ikisinden de uzaklaştı. "Sirius'a yardım etmiyordum," dedi Lupin. "Bana bir şans tanırsan, açıklarını. Bak -" Harry, Ron ve Hermione'nin asalarını ayırıp, hepsini sahiplerine doğru attı. Harı y, nutku tutulmuş halde, kendininkini yakaladı. "İşte," dedi Lupin, kendi asasını kemerine sokarak. "Siz silahlısınız, biz değiliz. Şimdi dinleyecek misin?" 408 Harry ne düşüneceğini bilemiyordu. Bu bir numara mıydı? "Ona yardım etmiyorduysamz," dedi, Black'e öfke dolu bir bakış atarak, "burada olduğunu nasıl bildiniz?" "Harita," dedi Lupin. "Çapulcu Haritası. Odamda onu inceliyordum -" "Nasıl işlediğini biliyor musunuz?" dedi Harry kuşkuyla. Lupin, elini sabırsızlıkla sallayarak, "Elbette nasıl işlediğini biliyorum," dedi. "Yazanlardan biriyim. Ben Aylak'ım - okulda arkadaşlarımın bana taktığı lakap buydu." "Yazdınız mı-?" "Önemli olan şu: Bu akşam haritaya dikkatle bakıyordum, çünkü senin, Ron'un ve Hermione'nin Hipog-rif infaz edilmeden Hagrid'i ziyaret etmek için şatodan gizlice kaçacağınızı düşünüyordum. Haklıymışım da, değil mi?" Volta ahi aya koyuldu, bir yandan da onlara bakıyordu. Ayaklarının altında küçük toz yığınları yükseliyordu. "Babanın eski Pelerin'ini giyiyor olabilirsiniz ama, Harry -" "Pelerin'i nereden biliyorsunuz?" "James'i onun altında gözden kaybolurken kim bilir kaç kez izlemişimdir..." dedi Lupin, elini yine sabırsızlıkla sallayarak. "Mesele şu ki, bir Görünmezlik Pelerini bile giysen, Çapulcu Haritası'nda görünürsün. Ara-409 ziden geçip Hagrid'in kulübesine girmenizi izledim. Yirmi dakika sonra Hagrid'den ayrıldınız ve şato/a doğru yola koyuldunuz. Ama yanınızda başka biri de vardı."' "Ne?" dedi Harry. "Hayır, yoktu!" Hâlâ volta atan Lupin, "Gözlerime inanamadım,'' dedi, Harry'nin araya girmesine aldırmadan "Hari-ta'nın işleyişinde bir bozukluk var sandım. Nasıl sizin yanınızda olabilirdi?" "Yanımızda kimse yoktu!" dedi Har^- "Sonra bir nokta daha gördüm, hızla size doğru ilerliyordu, üzerinde Sirius Bîack yazıyordu... Sizinle çarpıştığını gördüm, içinizden ikisini Şamara Söğüt'e çekmesini izledim -" "Birimizi!" dedi Ron kızgınlıkla. "Hayır, Ron," dedi Lupin. "İkinizi." Volta atmaya son vermişti, gözleri Ron'un üzerinde dolaşıyordu. Temkinli bir edayla, "O fareye bir bakabilir miyim acaba7" diye sordu. "Ne?" "dedi Ron. "Scabbers'ın bununla ne ilgisi var?" "Çok ilgisi var," dedi Lupin. "Lütfen görebilir miyim onu?" Ron tereddüt etti, sonra elini cüppesinin içine soktu. Scabbers dışarı çıktı, çaresizce çırpınıyordu. Ron onun kaçmasını önlemek için uzun, kel kuyruğunu tutmak zorunda kaldı. Crookshanks, Black'in kucağında ayağa kalktı ve hafifçe tısladı. 410 Lupin, Ron'a yaklaştı. Scabbers'a dikkatle bakarken soluğunu tutuyor gibiydi. "Ne var?" dedi Ron yine, korkmuş bir halde Scab-bers'ı ona yakın tutarak. "Faremin bunlarla ne ilgisi var?" "O bir fare değil," dedi Sirius Black birden, çatlak bir sesle. "Ne demek istiyorsun - elbette bir fare -" "Hayır, değil," dedi Lupin yavaşça. "O bir büyücü." "Bir Animagus," dedi Black, "adı da Peter Pettigrew." 411 |
ON SEKİZİNCİ BOLUM
Aylak, Kılkuyruk, Patiayak ve Çatalak Bu cümlenin saçmalığını kavramaları için birkaç saniye geçmesi gerekti. Sonra Ron, Harry'nin düşündüğü şeyi dile getirdi. "İkiniz de çatlaksınız." "Gülünç," dedi Hermione zayıf bir sesle. "Peter Pettigrew öldü!" dedi Harry. "On iki yıl önce o öldürdü!" Eliyle Black'i işaret etti, Black'in yüzü kasıldı. "Niyetim buydu," diye homurdandı, san dişleri meydanda, "ama küçük Peter beni alt etti... bu sefer öyle olmayacak!" Ve Black, Scabbers'ın üzerine atlarken, Crooks-hanks yere savruldu; Black'in ağırlığı kırık bacağının üstüne binince Ron acıyla feryat etti. "Sirius, HAYIR!" diye haykırdı Lupin, ileri atılıp Black'i Ron'un üstünden çekerek. "BEKLE! Bu şekilde yapamazsın - anlamaları gerek - açıklamalıyız -" "Sonradan açıklarız!" diye hırladı Black. Lupin'i üstünden atmaya çalışıyordu, bir eli Scabbers'a ulaşmaya 412 çabalarken havayı pençeliyordu. Scabbers ise domuz yavrusu gibi viyaklıyor, kaçmaya çalışırken Ron'un yüzünü ve boynunu tırmalıyordu. Hâlâ Black'i tutmaya çalışan Lupin, "Her - şeyi -öğrenmeye - haklan - var!" dedi. "Ron yıllarca hayvanı diye baktı ona! Benim bile anlamadığım yanları var bu işin! Ve Harry - Harry'ye hakikati borçlusun, Sirius!" Black mücadele etmeyi bıraktı, ama derine çökmüş gözleri yine de Ron'un ısırılmış, tırmalanmış ve kanayan elleri arasında sıkıca tuttuğu Scabbers'a dikilmişti. "Peki öyleyse," dedi Black, gözlerini fareden ayırmadan. "Onlara ne istersen anlat. Ama elini çabuk tut, Remus. Uğruna hapse atıldığım cinayeti işlemek istiyorum..." "Kafadan kontaksınız, ikiniz de," dedi Ron, destek olsunlar diye Harry ve Hermione'ye bakarak. "Artık canıma yetti. Ben gidiyorum." Sağlam ayağı üzerinde doğrulmaya çalıştı, ama Lupin yeniden asasını kaldırıp Scabbers'ın üzerine tuttu. Yavaşça, "Beni sonuna kadar dinleyeceksin, Ron," dedi. "Dinlerken Peter'ı sıkı sıkı tut, yeter." "O PETER DEĞİL, SCABBERS!" diye feryat etti Ron. Bir yandan da fareyi ön cebine sokmaya çalışıyordu, ama Scabbers sıkı mücadele ediyordu. Ron sallandı, dengesini kaybetti ve Harry onu yakalayıp yeniden yatağın üstüne itti. Sonra, Black'i yok sayarak Lupin'e döndü. "Pettigrew'un öldüğünü gören tanıklar var," dedi. "Bir sokak dolusu..." 413 "Gördüklerini sandıkları şeyi görmediler!" dedi Black vahşi bir tavırla; Ron'un elinde debelenen Scab-bers'a bakıyordu hâlâ. "Herkes Sirius'un Peter'ı öldürdüğünü düşündü," dedi Lupin, başını sallayarak. "Ben de öyle sanıyordum - bu akşam haritayı görene kadar. Çünkü Çapulcu Haritası asto yalan söylemez... Peter yaşıyor. Ron elinde onu tutuyor, Harry." Harry, Ron'a baktı, bakışları karşılaşınca sessizce anlaştılar: Black de, Lupin de akıllarını kaçırmıştı. Hikâyelerinde zerrece mantık yoktu. Scabbers nasıl Peter Pettigrew olabilirdi? Azkaban sonunda Black'in de aklını oynatmasına yol açmıştı demek - ama neden Lupin de ona uyuyordu? Sonra Hermione, titrek, sözde sakin bir sesle konuştu. Profesör Lupin'i mantığa davet eder gibiydi. "Ama Profesör Lupin... Scabbers, Pettigrew olamaz... bu doğru olamaz, biliyorsunuz olamayacağını..." "Neden doğru olamazmış?" dedi Lupin sakin sakin, sanki sımftaymışlar da Hermione sadece Garke-nez'lere ilişkin bir deneyde bir sorun saptamış gibi. "Çünkü... çünkü Peter Pettigrew Animagus olsa, insanlar bilirdi. Profesör McGonagall'ın sınıfında Anima-gus'lan okuduk. Ve ev ödevimi yaparken onları araştırdım - Bakanlık, hayvan olabilen cadılarla büyücüleri takip ediyor. Hangi hayvan haline dönüştüklerini, işaretlerini ve benzer şeyleri gösteren kayıtları var... Gidip kayıtlarda Profesör McGonagall'a baktım, bu yüzyılda sadece yedi Animagus olmuş. Pettigrew'un adı da o listede yok -" 414 Daha Harry'nin, Hermione'nin ev ödevleri için harcadığı çabaya içten içe hayret etmesine fırsat kalmadan, Lupin gülmeye başladı. "Yine doğru, Hermione!" dedi. "Ama Bakanlık, Hogwarts'ta dolaşan üç tane kaydedilmemiş Animagus olduğunu asla bilmedi." "Eğer onlara hikâyeyi aniatacaksan, bir an önce başla, Remub," diye hırladı Black. Scabbers'm her umutsuz hareketini gözlüyordu hâlâ. "On iki yıl bekledin-,, daha fazla bekleyecek değilim." "Pekâlâ... ama senin de bana yardım etmen gerek, Si-rius," dedi Lupin. "Ben yalnızca nasıl başladığım biliyorum..." Lupin durdu. Arkalarından bir gacırtı gelmişti. Yatak odası kapısı kendi kendine açılmıştı. Beşi birden gözlerini oraya dikti. Sonra Lupin kapıya doğru yürüdü ve dışarı, sahanlığa baktı. "Kimse yok..." "Burası perili!" dedi Ron. "Değil." Lupin hâlâ şaşkın gözlerle kapıya bakıyordu. "Bağıran Baraka hiçbir zaman perili değildi... Köylülerin duyduğu çığlıklar ve ulumalar bana aitti." Kırlaşmış saçlarını gözlerinden çekti, bir an düşündü, sonra, "Her şey bununla başlıyor zaten -" dedi, "- benim ******** olmamla. Eğer ben ısırılmamış olsaydım, bunların hiçbiri olmazdı... tabii bir de delice cesur olmasaydım..." Sakin ve yorgun görünüyordu. Ron sözünü kesme- 415 ye kalktı, ama Hermione, "Şışşt!" dedi. Büyük bir dikkatle Lupin'i gözlüyordu. "Isırıldığımda çok küçük bir çocuktum. Annemle babam her şeyi denedi, ama o günlerde bunun şifası yoktu. Profesör Snape'in benim için yaptığı İksir, çok yeni bir buluş. Beni güvenli hale getiriyor, anlıyorsunuz ya. Dolunaydan önceki hafta onu aldığım sürece, dönüştüğümde aklım başımda oluyor... Ofisimde kıvrılıyorum, zararsız bir kurt suretinde ayın yeniden küçülmesini bekliyorum. "Ancak Kurtboğan İksiri bulunmadan önce, ayda bir kez tam tekmil bir canavar olurdum. Hogwarts'a gelmem imkânsız görünüyordu. Öbür anne babalar çocuklarının bana karşı korunmasız kalmasını istemezdi herhalde. "Derken Dumbledore Müdür oldu ve anlayışlı davrandı. Birtakım önlemleri aldığımız sürece okula gelmemem için bir neden olmadığını söyledi..." Lupin içini çekti ve dosdoğru Harry'ye baktı. "Sana aylar önce Şamarcı Söğüt'ün benim Hogwarts'a geldiğim yıl dikildiğini söylemiştim. Gerçek şu ki, Söğüt, ben Hog-warts'a geldiğim için dikildi. Bu ev -" Lupin odaya mutsuz bir bakış attı, "- buraya gelen tünel - ben kullanayım diye yapıldı. Ayda bir şatodan kaçırılırdım, buraya, dönüşmeye getirilirdim. Ağaç, tehlikeli olduğum sırada başka birinin bana rastlamasını önlemek için tünelin ağzına dikilmişti." Harry bu hikâyenin nereye varacağını anlamıyor-du, ama yine de kendinden geçmiş halde dinliyordu. 416 Lupin'in sesi dışındaki tek ses, Scabbers'ın korkmuş ciklemeleriydi. "O günlerdeki dönüşümlerim - korkunçtu. Bir kur-tadama dönüşmek çok acı vericidir. kırabileceğim insanlardan uzak tutuluyordum, onun için kendimi ısırıp tırmalıyordum. Köylüler gürültüyü ve çığlıkları duyuyor, vahşi ruhları duyduklarını sanıyorlardı. Dumble-dore da bu söylentileri destekliyordu... Şimdi bile, ev yıllardır suskun kaldığı halde, köylüler buraya yaklaşmaya cesaret edemez... "Ama, dönüşümlerim dışında, hayatımda olmadığım kadar mutluydum. İlk kez dostlarım olmuştu, üç büyük dost Sirius Black... Peter Pettigrevv... ve tabii baban, Harry - James Potter. "Bu üç dostun benim ayda bir kaybolduğumu anlamamaları zordu. Türlü türlü hikâye uydurdum. Onlara annem hasta dedim, eve gidip onu görmem gerek dedim... Ne olduğumu öğrendikleri anda beni bırakacaklar diye dehşet içindeydim. Ama elbette, onlar da senin gibi, Hermione, gerçeği anladılar... "Ve beni terk etmediler. Onun yerine, dönüşümleri-'mi yalnızca daha tahammül edilir hale getirmekle kalmayıp, ömrümün en güzel günleri haline getiren bir şey yaptılar. Animagus oldular." ''Babam da mı?" diye sordu He*ry hayretle. "Evet, o da," dedi Lupin. "Punu nasıl yapacaklarını anlamaları neredeyse üç yıl süxdü. Baban ve Sirius okulun en zeki öğrencileriydi. İyi ki de ö\1eymiş, çünkü Animagus döıvişümü korkunç bir şekilde ters gidebilir 417 - Bakanlık'in bunu deneyenleri bu kadar yakından gözlemesinin nedenlerinden biri de bu. James ve Sirius'un Pete/a epey yardım etmesi gerekti. Sonunda, beşinci yılımızda, becerdiler. İstedikleri zaman hepsi farklı bir hayvana dönüşebiliyordu." "İyi ama bunun size ne faydası oldu?" diye sordu r- ermione, şaşırmış bir hali vardı. "İnsan olarak bana arkadaşlık edemiyorlardı, onlar da hayvan olarak ettiler," dedi Lupin. "Bir ******** sadece insanlar için tehlikelidir. Her ay James'in Görün-mezlik Pelerini'nin altında şatodan kaçarlardı. Dönüşüm geçirirlerdi... Peter, en küçükleri olarak, Söğüt'ün saldırgan dallarının altına sızıp ağacı donduran yumruya dokunabiliyordu. Sonra tünelden geçer ve bana katılırlardı. Onların etkisiyle, daha az tehlikeli bir hal aldım. Bedenim hâlâ kurt bedeniydi, ama onlarla birlikteyken zihnim o kadar kurtlaşmıyordu." "Çabuk ol, Remus," diye hırladı Black. Yüzünde korkunçjDİr açlık ifadesiyle hâlâ Scabbers'ı gözlüyordu. "Bitti bitiyor, Sirius, tamam... eh, hepimiz dönüşebildiğimiz için önümüzde son derece heyecan verici olanaklar vardı. Çok geçmeden Bağıran Baraka'dan çıkıp geceleri okul arazisinde ve köyde dolaşmaya başladık. Sirius ve James öyle büyük hayvanlara dönüşmüşlerdi ki, bir ********ı kontrol altında tutabiliyorlardı. Hiçbir Hogvvarts öğrencilinin okul arazisi ve Hogsme-ade hakkında bizim kada.: çok şey öğrendiğini sanmam... İşte Çapulcu Haritası'nı yazmaya böyle başla- dik, lakaplarımızla da imzaladık. Sirius Fahayak'tı, Pe-ter Kılkuyruk. James ise Çatalak." "Ne tür hayvan -?" d.;ye başladı Harry, ama Hermi-one onun sözünü kesti. "Yine de çok tehlikeliymiş! Karanlıkta bir kurta-damla birlikte dolaşmak, ha! Ya ötekileri atlatıp da birilerini ısırsaydımz?" "Bugün bile aklımdan çıkmayan bir düşünce," dedi Lupin ciddiyetle. "Ve birçok kez de, böyle bir şeyin olmasına ramak kaldı. Sonradan bunları hatırlayıp gülerdik. Gençtik, düşüncesizdik - kendi zekâmızdan başımız dönmüştü. "Bazen Dumbledore'un güvenine ihanet ettim diye kendimi suçlu hissettiğim olurdu, tabii... Başka hiçbir Müdür'ün yapmayacağı şeyi yapmış ve beni Hog-warts'a kabul etmişti. Benim ve başkalarının güvenliği için koyduğu kuralları yıktığımdan haberi yoktu. Üç öğrenci arkadaşımın yasadışı olarak Animagus olmalarına önayak olduğumu asla bilmedi. Ama bir sonraki ayın macerasını planlamak için her oturduğumuzda, suçluluk duygularımı unutmayı başarırdım. Ve bugün de değişmedim..." Lupin'in yüzü sertleşti, ses tonundan kendinden iğrendiği anlaşılıyordu. "Bütün bu yıl boyunca kendimle mücadele ettim, Dumbledore'a Sirius'un bir Animagus olduğunu söylesem mi diye düşündüm. Ama söylemedim. Neden? Ödlektim de ondan. Bunu söylemek, bu okulda okurken onun güvenine ihanet ettiğimi kabul etmek, başkalarını da kendimle birlikte sürüklediğimi 419 kabul etmek anlamına gelecekti... ve Dumbledore'un güveni benim için her şey demekti. Beni Hogwarts'a öğrenci olarak aldı, bana iş verdi. Oysa bütün yetişkinlik hayatım boyunca insanlar benden uzak durmuştu, böyle olduğum için ücretli iş bulamamıştım. Ben de Si-rius'un okula Voldemort'dan öğrendiği Karanlık Sanat-lar'dan yararlanarak girdiğine, Animagus olmasının bu işle bir ilgisi olmadığına kendimi ikna ettim... yani, bir anlamda, Snape benim hakkımda başından beri haklıydı." "Snape mi?" dedi Black sertçe, dakikalardır ilk kez Scabbers'ı gözlemeyi bıraktı ve başını kaldırıp Lupin'e baktı. "Snape'in bununla ne ilgisi var?" "O burada, Sirius," dedi Lupin ciddi ciddi. "O da burada öğretmenlik yapıyor." Harry, Ron ve Hermi-one'ye baktı. "Profesör Snape de okulda bizimle birlikteydi. Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocası olarak tayinime bütün gücüyle karşı çıktı. Yıl boyunca Dumbledore'a benim güvenilir biri olmadığımı söyledi durdu. Kendince nedenleri var... anlıyorsunuz ya, Sirius ona bir oyun oynadı, sonunda Snape az daha canından oluyordu, benim de dahil olduğum bir oyun -" Black'ten alaycı bir nida geldi. "Layığını buldu," dedi dudak bükerek. "Sinsi sinsi dolaşır, neler yaptığımızı anlamaya çalışırdı... bizi okuldan attırabileceğini umardı..." Lupin, "Severus benim her ay nereye gittiğimle çok ilgileniyordu," dedi Harry, Ron ve Hermione'ye. "Aynı 420 sınıftaydık, anlıyorsunuz ya ve - şey - birbirimizi pek sevmezdik. Özellikle James'i sevmezdi. Sanırım Ja-mes'in Quidditch sahasındaki becerilerini kıskanırdı... Neyse, Snape bir akşam, beni dönüşüm geçireyim diye Şamarcı Söğüt'e götüren Madam Pomfrey'yle araziden geçtiğimizi gördü. Sirius ise, Snape'e, benim arkamdan içeri girmek için yapması gereken tek şeyin uzun bir sopayla ağacın gövdesindeki yumruya dokunmak olduğunu söylemenin - şey - eğlenceli olacağını düşünmüş. Eh, Snape bunu denedi, tabii - eğer bu eve kadar gelseydi, karşısında dönüşümünü tamamlamış bir kurta-dam bulacaktı - ama baban, Sirius'un ne yaptığını duyunca, Snape'in arkasından gitti ve kendi hayatını hiçe sayarak onu geri çekti... Yine de Snape beni tünelin sonunda şöylesine bir gördü. Dumbledore başkalarına söylemesini yasakladı ama, o andan itibaren ne olduğumu anladı..." Harry ağır ağır, "Demek Snape bunun için sizi sevmiyor," dedi. "Sizin de bu şakaya dahil olduğunuzu sandığı için." "Doğru," dedi hor gören, soğuk bir ses. Lupin'in arkasındaki duvardan geliyordu. Severus Snape, Görünmezlik Pelerini'ni çıkardı. Asası dosdoğru Lupin'e dönüktü. 421 |
ON DOKUZUNCU BOLUM
Lord Voldemort'un Hizmetkarı Hermione çığlık attı. Black ayağa fırladı. Harry elektrik çarpmış gibi yerinden sıçradı. "Bunu Şamara Söğüf ün dibinde budum," dedi Sna-pe. Asasını Lupin'in üstünden çekmemeye dikkat ederek, Pelerin'i bir kenara fırlattı. "Çok işe yaradı, Potter, teşekkür ederim..." Snape'in biraz soluğu kesilmişti, ama yüzünde bastırılmış bir zafer edası vardı. "Belki burada olduğumu nereden bildi diye merak ediyorsundur," dedi, ışıl ışıl gözlerle. "Az önce odana uğradım, Lupin. Bu gece İksiri almayı unuttun, ben de kendim bir kadeh götüre-yim dedim. Şans işte... yani, benim için. Masama üstünde bir harita duruyordu. Bir bakışta gereken r er şeyi anladım. Senin bu tünelden koşarak geçip gözd-m kayboluşunu gördüm." Lupin, "Severus -" diye lafa başladı, ama Snat>e sözünü kesti. "Eski dostun Black'in şatoya girmesine yardik: ettiğini Müdür Bey'e defalarca söyledim, Lupin. İşle kanıtı. 422 Senin bu eski yeri mekân tutacak kadar pervasız davranacağın benim bile aklıma gelmezdi -" "Severus, hata ediyorsun," dedi Lupin aceleyle. "Her şeyi duymadın henüz - açıklayabilirim - Sirius buraya Harry'yi öldürmek için gelmedi -" "Bu gece Azkaban'a iki yolcu daha," dedi Snape, gözleri deli deli parıldıyordu. "Dumbledore'un buna tepkisi ne olacak, çok merak ediyorum doğrusu... senin zararsız olduğundan emindi, Lupin... nasıl desem, evcil bir ******** olduğundan..." "Seni ahmak/' dedi Lupin sakin bir ses tonuyla. "Öğrencilik günlerinden kalma bir kin, masum bir adamı Azkaban'a geri göndermeye değer mi?" BAM! Snape'in asasının ucundan ince, yılanımsı sicimler fırlayıp Lupin'in ağzına, el ve ayak bileklerine dolandı. Lupin dengesini kaybedip yere düştü, kımıl-dayamıyordu. Black öfkeyle kükreyerek Snape'in üstüne atıldı, ama Snape asasını Biack'in iki kaşının tam ortasına doğrulttu. "Haydi, bir bahane yarat," diye fısıldadı. "Bunu yapmam için bir bahane yarat, yemin ederim yaparım." Black olduğu yerde kaldı. Hangi yüzde daha büyük bir nefret olduğunu ayırt etmek imkânsızdı. Harry ne yapacağını, kime inanacağını bilmez halde öylece duruyordu. Ron'la Hermione'ye baktı. Ron'un kafası da onunki kadar karışmışa benziyor, hâlâ debelenen Scabbers'a hâkim olmaya çalışıyordu. Her-mione ise Snape'e doğru tereddütlü bir adım attı ve soluğu kesilmiş halde, "Profesör Snape," dedi. "Ne - ne 423 diyeceklerini dinlemenin bir zararı olmaz, de-değil mi?" "Miss Granger, zaten okuldan atılma tehlikesiyle karşı karşıyasınız," dedi Snape sert bir sesle. "Siz, Pot-ter ve VVeasiey okul sınırlarının dışında, hüküm giymiş bir katil ve bir ********la birliktesiniz. Hayatınızda bir kez olsun, dilinizi tutun." "Ama ya - y? bir yanlışlık olmuşsa -" "KES SESİNİ, APTAL KIZ!" diye bağırdı Snape. Yüzüne aniden manyakça bir ifade yerleşmişti, "ANLAMADIĞIN KONUDA KONUŞMA!" Hâlâ Black'in yüzüne çevrilmiş olan asasından birkaç kıvılcım çıktı. Hermione sustu. Snape, "İntikam çok tatlı bir şey," diye fısıldadı Black'e. "Seni yakalayan kişi olmayı öyle istiyordum ki..." "Komik duruma düşen yine sensin, Severus," diye hırladı Black. "Şu çocuk faresini şatoya getirdiği sürece -" başıyla Ron'u işaret etti, "- zorluk çıkarmadan gelirim." "Şatoya mı?" dedi Snape ipeksi bir sesle. "Oraya kadar gitmemiz gerektiğini sanmıyorum. Tüm yapmam gereken. Söğüt'ten çıktıktan sonra Ruh Emici'leri çağırmak. Seni gördüklerine çok memnun olacaklar, Black... hatta belki bir öpücük verecek kadar..." ' Black'in yüzünün rengi büsbütün attı. "Be-beni dinlemek zorundasın," dedi çatlak bir sesle. "Fare - fareye bak -" Ar.ıa Snape'in gözünde Harry'nin daha önce hiç~ görmediği delice bir parıltı vardı. Mantığını yitirmiş görünüyordu. 424 "Yürüyün, hepiniz," dedi. Parmaklarını şaklattı ve Lupin'e sarılı sicimlerin uçları uçup eline kondu. "Kur-tadamı ben sürüklerim. Belki Ruh Emici'ler ona da bir öpücük verir -" Harry kendi bile ne yaptığının farkına varamadan odayı üç adımda geçmiş ve kapının önünü kapatmıştı. "Çekil oradan, Potter, zaten başın yeterince belada," diye hırladı Snape. "Eğer buraya senin postunu kurtarmaya gelmiş olmasam -" "Profesör Lupin istese bu yıl beni yüz kere öldürebilirdi," dedi Harry. "Ruh Emici'lere karşı savunma dersi almak için onunla defalarca yalnız kaldım. Madem Black'e yardım ediyordu, niye beni öldürmedi?" "Benden bir ********ın kafasının nasıl çalıştığım tahmin etmemi bekleme," diye tısladı Snape. "Önümden çekil, Potter." "ÇOK ZAVALLISIN!" diye bağırdı Harry. "SIRF OKULDA SENİ SALAK DURUMUNA DÜŞÜRDÜLER DİYE ONLARI DİNLEMİYORSUN BİLE -" "SUS! KİMSE BENİMLE BÖYLE KONUŞAMAZ!" diye haykırdı Snape, yüzünde daha da delice bir ifadeyle. "Babana çekmişsin, Potter! Demin senin hayatını kurtardım, diz çöküp bana teşekkür etmen gerekirdi! Seni öldürseydi layığını bulmuş olurdun! Aynı baban gibi ölecektin, Black hakkında yanıldığını kabul edemeyecek kadar kibir içinde - şimdi önümden çekil, Potter, yoksa ben çekerim. ÖNÜMDEN ÇEKİL, POTTER!" Harry göz açıp kapayıncaya kadar kararını verdi. 425 Snape ona doğru bir adım bile atamadan, asasını kaldırdı. "Expelliarmus!" diye bağırdı - ancak bağıran bir tek o değildi. Çıkan gümbürtü, kapıyı menteşelerinden salladı; Snape havaya fırlayıp duvara yapıştı ve yere kadar kaydı, saçının altından kan süzülüyordu. Baygın düşmüştü. Harry dönüp etrafına baktı. Ron da Hermione de onunla aynı anda Snape'i silahsız hale getirmeye çalışmıştı. Snape'in asası epey yükselip yatağa, Crooks-hanks'in yanına düştü. "Bunu yapmamalıydın," dedi Black, Harry'ye bakarak. "Onu bana bırakmalıydın..." Harry gözlerini Black'inkilerden kaçırdı. Hâlâ doğru olanı yaptığından emin değildi. Hermione hareketsiz yatan Snape'e korkulu gözlerle bakarak, "Bir öğretmene saldırdık... bir öğretmene saldırdık..." diye inildiyordu. "Off, başımız öyle derde girecek ki -" Lupin bağlarından kurtulmaya çalışıyordu. Black çabucak eğilip~ onu çözdü. Lupin iplerin yer yer kestiği kollarını ovuşturarak ayağa kalktı. "Teşekkür ederim, Harry," dedi. "Sana inanıyorum demedim daha," dedi Harry sertçe. "O halde artık sana kanıt göstersek iyi olacak," dedi Black. "Sen, çocuk - Peter'ı ver bana. Hemen." Ron, Scabbers'ı göğsüne iyice bastırdı. "Hadi canım," dedi cılız bir sesle. "Azkaban'dan 426 sırf Scabbers'ı ele geçirmek için mi çıktığını söylemeye çalışıyorsun? Yani..." destek bulma umuduyla Harry ile Hermîone'ye baktı. "Tamam, diyelim ki Pettigrevv bir fareye dönüşebiliyor - milyonlarca fare var - Azka-ban'a kapatıldıktan sonra peşine düşeceği farenin hanr gisi olduğunu nereden anlamış?" "Biliyor musun, Sirius, bu mantıklı bir soru," dedi Lupm, Black'e hafifçe çatık kaşlarla bakarak. "Nerede olduğunu nasıl anladın?" Black pençeye benzeyen ellerinden birini cüppesine sokup buruşuk bir kâğıt parçası çıkardı. Kâğıdı düzeltti \ e onlara uzattı. Ron'la ailesinin geçen yaz Gelecek Postası'nda çıkan fotoğrafıydı bu. Orada, Ron'un omzunda, Scabbers duruyordu. Lupin şaşkına dönmüş halde, "Bunu nasıl ele geçirdin?" diye sordu Black'e. "Fudge," dedi Black. "Geçen yıl Azkaban'ı teftiş etmeye geldiğinde, bana bu gazeteyi verdi. Ve işte Peter oradaydı, birinci sayfada... şu çocuğun omzunda... Onu hemen tanıdım... kaç kere dönüşürken görmüştüm onu. Resmin altında da çocuğun Hogwarts'a döneceği yazılıydı... Harry'nin olduğu yere..." "Tanrım," dedi Lupin alçak sesle. Resimden Scab-bers'a, sonra yine resme baktı. "Ön patisi..." "Nesi varmış?" dedi Ron sertçe. "Bir parmağı eksik," dedi Black. "Elbette," dedi Lupin usulca. "Çok basit... çok zekice... Kendi mi kesti?" 427 U "Tam dönüşmeden önce," dedi Black. "Onu köşeye kıstırdığımda, bütün cadde duysun diye haykırarak Lily ve James'e ihanet ettiğimi söyledi. Sonra, ben onu lanetleyemeden, arkasında tuttuğu asayla bütün caddeyi havaya uçurdu, beş altı metre mesafedeki herkesi öldürdü - ve fırlayıp diğer farelerle birlikte kanalizasyona daldı..." "Hiç duymamış miydin Ron?" dedi Lupin. "Pe-ter'dan arta kalan en büyük parça, parmağıydı." "Bakın, Scabbers büyük ihtimalle başka bir fareyle falan kavga etmiştir! Yıllardır benim ailemle birlikte o, ta -" "Aslında, on iki yıldan beri," dedi Lupin. "Niye o kadar uzun yaşadığını hiç merak etmediniz mi?" "Ona - ona çok iyi bakıyorduk!" ded Ron. "Ama şimdi o kadar iyi görünmüyor, değil mi?" dedi Lupin. "Sanırım Sirius'un kaçtığım duyduğundan beri zayıflıyordun.." "O manyak kediden korkuyordu!" dedi Ron, başıyla hâlâ yatakta mırlayan Crookshanks'i göstererek. Ama bu doğru değil, diye düşündü Harry birden... Crookshanks'le karşılaşmadan önce de hasta bir hali vardı Scabbers'm... Ron Mısır'dân döndüğünden beri... Black kaçtığından beri... "Bu kedi manyak değil," dedi Black boğuk bir sesle. Kemikli elini uzatıp Crookshanks'in tüylü kafasını okşadı. "Türünün şimdiye kadar rastladığım en zeki örneği. Peter'ın ne olduğunu ilk bakışta anladı. Ve benimle karşılaştığında, bir köpek olmadığımı anladı. Bana gü- venmesi biraz zaman aldı. Sonunda ona neyin peşinde olduğumu anlatabildim, o zamandan beri de bana yardım ediyor..." "Nasıl yani?" dedi Hermione fısıltıyla. "Bana Peter'ı getirmeye çalıştı, ama başaramadı... o da benim için Gryffindor Kulesi'nin parolalarını çaldı... Anladığım kadarıyla, onları bir çocuğun komodininden almış..." Harry'nin beyni, duyduklarının etkisiyle çökecek-miş gibiydi. Çok saçmaydı... öte yandan... "Ama Peter neler döndüğünü anladı ve sıvıştı... bu kedi - Crookshanks mi demiştiniz? - bana Peter'ın çarşaflarda kan lekesi bıraktığım söyledi... herhalde kendini ısırmıştır... eh, öldü numarası yapmak daha önce de işine yaramıştı..." Bu sözcükler Harry'yi sarsıp kendine getirdi. "Peki niye öldü numarası yaptı?" dedi hiddetle. "Çünkü senin annemle babamı öldürdüğün gibi onu da öldüreceğini biliyordu!" "Hayır," dedi Lupin. "Harry -" "Şimdi de onun işini bitirmeye geldin!" "Evet, öyle," dedi Black, Scabbers'a kötücül bir bakış atarak. "O halde Snape'in seni götürmesine izin vermeliydim!" diye bağırdı Harry. "Harry," dedi Lupin telaşla, "anlamıyor musun? Bunca zaman annenle babana ihanet edenin Sirius olduğunu, Peter'ınsa onun peşine düştüğünü sandık -ama tam tersi olmuştu, anlamıyor musun? Petcr annen- 429 le babana ihanet etti - Sirius Peter'ın peşine düştü -" "DOĞRU DEĞİL BU!" diye haykırdı Harry. "ONLARIN SIR TUTUCU'SUYDU O! SİZ GELMEDEN ÖNCE SÖYLEDİ, ONLARI ÖLDÜRDÜM DEDİ!" Parmağıyla Black'i işaret ediyordu. Black başını sallıyordu; çökük gözleri birdenbire fazlasıyla parlaklaşmışh. "Harry... onları ben öldürdüm sayılır," dedi çatlak bir sesle. "Son anda Lily ve James'i, Peter'ı seçmeye, Sır Tutucu olarak benim yerime onu kullanmaya ikna ettim... benim suçum, bunu biliyorum... Öldükleri gece, Peter'ı kontrol edip güvende olduğundan emin olmak istemiştim, ama saklandığı yere vardığımda, gitmişti. Ancak mücadele olduğuna dair bir iz yoktu. Bir gariplik vardı bunda. Korktum. Hemen annenle babanın evine doğru yola çıktım. Harap olmuş evlerini ve cesetlerini gördüğümde - Peter'ın ne yaptığını anladım. Benim ne yaptığımı." Sustu. Arkasını döndü. "Bu kadarı yeter," dedi Lupin. Ses tonu Harry'nin daha önce hiç duymadığı kadar sertti. "Olanları kanıtlamanın tek bir yolu var. Ron, şu fareyi ver bana." "Verirsem ona ne yapacaksınız?" diye sordu Ron, gergin bir sesle. "Onu kendini göstermeye zorlayacağım," dedi Lupin. "Eğer gerçekten fareyse, hiç zarar görmeyecek." Ron önce tereddüt etti, ama sonunda Scabbers'ı Lu-pin'e uzattı. Scabbers nefes almaksızın ciklemeye, kıvrılıp dönmeye başladı, minicik siyah gözleri yuvalarından uğrayacak gibiydi. 430 "Hazır mısın, Sirius?" dedi Lupin. Black, yatağın üzerinden Snape'in asasını almıştı bile. Lupin'e ve çırpman fareye yaklaştı. Islak gözleri alev alevdi. "Beraber mi?" dedi alçak sesle. "Sanırım," dedi Lupin. Bir eliyle Scabbers'ı, diğeriyle asasını tutuyordu. "Üçe kadar sayıyorum. Bir - iki - ÜÇ!" İki asadan da mavi-beyaz ışık püskürdü; Scabbers bir an havada dondu kaldı, küçük siyah bedeni deli gibi kıvranıyordu - Ron çığlık attı - fare yere düştü. Yine göz kamaştırıcı bir ışık parladı ve - Büyüyen bir ağacın filmini hızla ileri sararak izlemek gibiydi. Yerden bir kafa çıkıyordu; kollar bacaklar çıkıyordu; az sonra, Scabbers'ın yerinde bir adam ayakta durmuş, iki büklüm halde ellerini ovuşturuyordu. Crookshanks yatakta tükürükler saçarak hırlıyordu, tüyleri havaya dikilmişti. Çok kısa boylu bir adamdı bu, Harry ve Hermi-one'den az kabacaydı. İnce, renksiz saçı dağınıktı, tepesi de tppy açılmıştı. Kısa sürede çok kilo vermiş şişman adamla^, "ikanmış da çekmiş hissi veren görünümüne sahipti. Deûsi pis görünüyordu, neredeyse Scabbers'ın tüyleri gibiydi. Sivri burnu ve çok küçük, ıslak gözleriyle de Scabbers'a biraz benziyordu. Hızlı hızlı, kesik kesik nefes alarak etrafına dönüp hepsine baktı. Harry onun kapıya doğru kaçamak bir bakış attığını fark etti. Lupin tatlı bir sesle, "Vay vay, merhaba, Peter," dedi, sanki farelerin eski okul arkadaşlarına dönüşmesi 431 sık sık karşılaştığı bir şeymiş gibi. "Ne zamandır görüşmedik." "S-Sirius... R-Remus..." Pettigrew'un sesi bile cikli-yormuş gibi çıkıyordu. Bir kez daha gözleri kapıya kaydı. "Dostlarım... eski dostlarım..." Black'in asa tutan eli kalktı, ama Lupin onu bileğinden yakalayıp uyaran gözlerle baktı ve yeniden Pettig-rew'a döndü. Yumuşak ve rahat bir sesle konuşmaya başladı. "Peter, biz de Lily ile James'in öldüğü gece olanlar hakkında biraz sohbet ediyorduk. Orada, yatakta cikle-yip dururken önemli ayrıntıları kaçırmış olabilirsin -" "Remus," dedi Pettigrew soluksuz halde. Harry onun solgun yüzünden aşağı terler süzüldüğünü görebiliyordu. "Ona inanmıyorsun, değil mi... Beni öldürmeye çalıştı, Remus..." "Öyle duyduk," dedi Lupin, soğuk bir sesle. "Seninle konuşup bir iki noktayı aydınlatmak istiyorum, Peter, tabii eğer sana -" "Yine benî öldürmeye geldi!" diye feryat etti Pettig-rew birden. Black'i işaret ediyordu. Harry onun orta parmağını kullandığını, çünkü işaret parmağının eksik olduğunu gördü. "Lily'yi ve James'i öldürdü, şimdi de beni öldürecek... bana yardım etmek zorundasın, Remus..." Black, Pettigrew'a dipsiz birer kuyuya benzeyen gözlerle bakıyordu. Yüzü her zamankinden de çok bir kurukafaya benziyordu. "Ben bazı şeyleri yerine oturtana kadar kimse seni öldürmeyecek," dedi Lupin. 432 "Yerine oturtmak mı?" diye ciyakladı Pettigrew. Yine odaya telaşla göz gezdirmeye başladı, tahtayla kapatılmış pencerelere ve tek kapıya baktı. "Peşimden geleceğini biliyordum! Benim için döneceğini biliyordum! On iki yıldır bekliyordum bunu!" "Sirius'un Azkaban'dan kaçacağını biliyor muydun?" dedi Lupin, kaşları çatılmıştı. "Hem de şimdiye kadar kimse oradan kaçamamışken?" Pettigrew tiz bir sesle, "Bizim sadece rüyalar) mızda göreceğimiz Karanlık güçleri var onun!" diye bağırdı. "Başka türlü oradan nasıl çıkmış olsun ki? Herhalde Adı Anılmaması Gereken Kişi ona birkaç numara öğretmiştir!" Black adeta ağzını açmadan bir kahkaha attı, tüm odayı kaplayan korkunç bir kahkaha. "Voldemort ha, bana numara öğretecek ha?" dedi. Pettigrew, sanki Black ona kırbaç savurmuş gibi ir-kildi. "Ne o, eski efendinin ismini duymaktan korkuyor musun?" dedi Black. "Seni suçlamıyorum, Peter. Onun tayfası da senden pek hoşnut değil, öyle değil mi?" "Neden bahsediyorsun - bilmiyorum, Sirius -" diye mırıldandı Pettigrew. Daha da hızlı solumaya başlamıştı. Yüzü tamamen ter içinde kalmıştı şimdi. "On iki yıldır benden saklanmıyorsun," dedi Black. "Voldemort'un eski müritlerinden saklanıyorsun. Az-kaban'da bazı şeyler duydum, Peter... hepsi senin öldüğünü sanıyor, yoksa onlara hesap vermen gerekirdi... Uyurlarken çığlık çığlığa birçok şey söylediklerini duy- . 433 dum. Hainin onlara ihanet ettiğim düşünüyor gibiydiler. Voldemort, Potter'larm evine senden aldığı bilgiyle gitti... ve orada sonuyla karşılaştı. Voldemort'un bütün müritleri de Azkaban'a düşmedi, değil mi? Birçoğu hâlâ dışarıda, bekliyor, hatalarını kabul etmiş numarası yapıyorlar... Senin hâiâ hayatta olduğunu bir öğrenseler, Peter -" "Neden bahsediyorsun... bilmiyorum..." dedi yine Pettigrevv, daha da tiz bir sesle. Yüzünü koluna silip Lupin'e baktı. "Buna - bu deli saçmasına inanmıyorsun herhalde, Rernus -" "İtiraf etmeliyim ki, Peter, masum bir adamın niye on iki yılını bir fare olarak geçirdiğini anlamakta güçlük çekiyorum," dedi Lupin, ifadesiz bir sesle. "Masumdum, ama korkımıştum!" diye cikledi Pet-tigrew. "Voldemort'un müritleri peşimdeyse, bunun tek sebebi onların en iyi adamını Azkaban'a göndermiş olmam - yani casusu, Sirius Black'i!" Blacktn yüzü öfkeden çarpılmıştı. "Bxı ne cüret!" diye gürledi. Sesi birden o ayı büyüklüğündeki köpeğinki gibi çıkmıştı. "Ben Voldemort'un casusu olacağım ha? Ben ne zaman kendimden daha güçlü, daha kudretli insanların etrafında sinsi sinsi dolaştım? Ama sen, Peter - niye casusun sen olduğunu en baştan çıkaramadığımı hiç anlayamayacağım. Hep sana göz kulak olacak güçlü arkadaşların olmasından hoşlanmışsındır, değil mi? Eskiden bizdik... ben ve Remus... ve James..." Pe ligrew yine yüzünü sildi, soluk alamıyordu adeta. 434 "Ben casusum ha... aklım kaçırmış olmalısın... asla... nasıl böyle bir şey dersin, hiç -" "Lily ve james'in seni Sır Tutucu yapmalarının tek sebebi, bunu benim Önermiş olmam," dedi Black tıslar-casına. Sesi öyle kin doluydu ki, Pettigrevv bir adım geriledi. "Bunun mükemmel bir plan olduğunu düşünmüştüm... bir blöf... Voldemort kesinlikle benim peşimden gelecekti, senin gibi zayıf, yeteneksiz bir şeyi kullandıkları hayatta aklına gelmeyecekti... Voldemort'a gidip Potter'lan ona verebileceğini söylediğin an, senin o sefil hayatının en önemli anıdır herhalde." Pettigrew dalgın dalgın mırıldanıyordu. Harry arada "abartılı" ve "delilik" gibi kelimeleri çıkarabildi, ama elinde olmadan bütün dikkati Pettigrevv'un kül rengine dönmüş suratına ve nasıl da kapıya ve pencerelere bakıp durduğuna kayıyordu. "Profesör Lupin?" dedi Hermione ürkekçe. "Bir -bir şey söyleyebilir miyim?" "Elbette, Hermione," dedi Lupin kibar bir tavırla. "Şeyy - Scabbers - yani bu - bu adam - üç yıldır Harry'nin yatakhanesinde yatıyor. Kim-Olduğunu-Bi-lirsin-Sen için çalışıyorsa, niye şimdiye kadar Harry'ye zarar vermeye çalışmadı?" "İşte!" dedi Pettigrew heyecanla, sakat eliyle Her-mione'yi göstererek. "Teşekkür ederim! Görüyor musun, Remus? Harry'nin kılına bile dokunmadım! Niye dokunayım ki?" "Ben nedenini söyleyeyim," dedi Black. "Çünkü kendine bir faydası olduğunu görmediğin sürece haya- 435 tında kimse için bir şey yapmadır. Voldemort on iki yıldır saklanıyordu, yan ölü olduğu.ıu söylüyorlardı. Bütün gücünü yitirmiş bir büyüc'i enkazı için Albus Dumbledore'un burnunun dibinde cinayet işleyecek değildin, öyle değil mi? Ona dönmeden önce, onun, oyun sahasındaki en iriyarı kabadayı olduğundan emin olmalıydın, değil mi? Yoksa niye gii.r bir büyücü ailesinin yanma yamanasın? Olan bitenden haberin olsun diye, değil mi, Peter? Eski koruyucu" yine güçlenir de, ona katılmak güvenli hale gelirse diy(..." Pettigrew defalarca ağzını açıp Ccipattı. Konuşma yeteneğini yitirmiş gibi görünüyordu. "Eee - Mr Black - Sirius?" dedi Hf ımione ürkek ürkek. Black birden irkildi ve dönüp Hermione'ye, sanki böyle kibarca hitap edilmek uzun süredir başına gelmeyen bir şeymiş gibi baktı. "Sormamın bir mahzuru yoksa, acaba - acaba Kara Büyü kullanmadıysanız, Azkaban'dan nasıl kaçtınız?" "Teşekkür ederim!" dedi Pettigrew, soluğunu bırakarak. Hermione'ye bakıp başım çılgınca sollıyordu. "Kesinlikle! Tam da benim -" Ama Lupin onu bir bakışta susturdu. Black. Hermi-onie'ye bakıp hafifçe kaşlarını çatmıştı, ama ona kızmış gibi görünmüyordu. Daha çok kafasında cevab düşünüyor gibiydi. "Nasıl yaptım bilmiyorum," dedi ağır apn "Sanırım aklımı kaçırmamamın sebebi, masum olduğumu bilmemdi. Bu mutlu bir düşünce değildi, o yüzden Ruh 436 Emici'ler bunu benden emip alamadılar... ama aklımın başında kalmasını ve kim olduğumu unutmamamı sağladı... güçlerimi yitirmememi sağladı... her şey katlanılmaz hale gelince de... hücremde dönüşüm geçirebili-yordum... köpek haline gelebiliyordum. Biliyorsunuz, Ruh Emici'ler göremez..." Yutkundu. "İnsanları onların duygularını hissederek bulurlar... köpek olduğumda duygularımın daha az - daha az insani, daha az karmaşık olduğunu fark ediyorlardı... ama elbette, bunun oradaki diğer herkes gibi benim de aklımı kaçırdığımdan olduğunu düşünüyorlar, dert etmiyorlardı. Ama zayıf düştüm, çok zayıf. Elimde bir asa olmadan onları kendimden uzak tutma umudum yoktu... "Ama sonra o resimde Peter7! gördüm... Harry ile birlikte Hogwarts'ta olduğunun farkına vardım... Karanlık Yan'in yeniden güç topladığına dair en ufak bir işaret gelirse, harekete geçmek için mükemmel bir konumdaydı..." Pettigrew kafasını iki yana sallıyor, ses çıkarmadan ağzında bir şeyler geveliyor ve burun bunları yaparken Black'e hipnotize olmuş gibi bakıyordu. "... müttefikleri bulunduğundan emin olduğu anda darbeyi indirmeye hazırdı... onlara Potter'ların sonuncusunu sunmaya hazırdı. Onlara Harry'yi verirse, kim Lord Voldemort'a ihanet ettiğini söylemeye cüret edebilirdi ki? İftiharla geri dönebilirdi... "Anlayacağınız, bir şeyler yapmak zorundaydım. Peter'm hâlâ hayatta olduğunu bilen tek kişi bendim..." Harry, Mr VVeasley'nin Mrs VVeasley'ye söyledikle- 437 rini hatırladı: "Muhafızlar Black'in bir süredir uykusunda konuştuğunu söylemişler. Hep aynı şeyi söylüyormuş: 'O Hogwarts'ta'." "Sanki birisi kafamda bir ateş yakmıştı ve Ruh Emi-ci'ler bunu yok edemiyorlardı.... mutlu bir duygu değildi bu... bir saplantıydı... ama bana güç verdi, zihnimi ber-raklaştırdı. Bir gece yemek getirmek için kapımı açtıklarında, köpek bedeninde yanlarından sıyrılıp geçtim... hayvan duygularını hissetmek onlar için o kadar zor ki, kafaları karıştı... Sıskaydım, çok sıska... parmaklıklar arasından geçebilecek kadar sıska... köpek bedeninde anakaraya kadar yüzdüm... o zamandan beri Orman'da yaşıyorum... Quidditch seyretmeye geldiğim zamanlar hariç, tabii... sen de baban kadar iyi uçuyorsun, Harry..." Harry'ye baktı. Harry gözlerini kaçırmadı. "İnan bana," dedi Black çatlak bir sesle. "İnan bana. James ve Lily'ye asla ihanet etmedim. Onlara ihanet etmektense ölürdüm." Ve nihayet, Harry'ona inandı. Boğazı düğümlenmişti, başını tamam anlamında salladı. "Hayır!* Pettigrew, Harry'nin başını sallaması onun idam karanymış gibi dizlerinin üstüne attı kendim. Dizlerinin üstünde ilerliyor, sürünüyordu. Ellerini önünde, dua ediyormuş gibi kavuşturmuştu. "Sirius-benim... Peter... dostun... yapamazsın..." Black bir tekme savurdu. Pettigrew geri zıpladı. "Cüppem yeterince pis, bir de sen dokunma," dedi Black. 438 Pettigrew, "Remus!" diye feryat edip Lupin'e döndü ve bu defa onun önünde yakawrcasına kıvranmaya başladı. "Buna inanıyor olamazsın... Sırius sana planı değiştirdiklerini söylemez miydi?" "Casusun ben olduğumu düşürtüyorsa söyleme/di, Peter," dedi Lupin. Pettigrew'un başının üstünden, "Sanırım bu yüzden bana söylemedi^, değil mi, Sirius?" dedi kayıtsız bir sesle. "Beni affet, Remus," dedi Black. "Önemli değil, eski dostum Patiayak," dedi Lupin. Kollarım sıvıyordu. "Peki ben de seni casus sandığım için beni affedebilir misin?" "Tabii," dedi Black. Etsiz yüzünde bir an bir gülümseme belirir gibi oldu. O da kollarını sıvamaya başladı. "Onu birlikte mi öldürelim?" "Evet, öyle," dedi Lupin haşin bir sesle. "Yapamazsınız... olmaz..." dedi Pettigrevv soluk soluğa. Ron'a doğru emekledi. "Ron... iyi bir dost değil miydim... iyi bir evcil hayvan değil miydim? Onların beni öldürmesine izin vermeyeceksin, Ron, değil mi... sen benim tarafımdasm, değil mi?" Ama Ron, Pettigrew'a büyük bir tiksintiyle bakıyordu. "Yatağımda uyumana izin vevdim!" dedi. "İyi kalpli çocuk... iyi kaıpli efendi..." Sürünerek Ron'un yanına gitti. "Onlara izin veremezsin... ben senin farendim... iyi bir evcil hayvandım..." "Fareliğin insanlığından daha iyiy&e, bu pek böbür- 439 lenilecek bir şey değil/ Peter," dedi Black acımasız bir ses tonuylr.. Çektiği acıdan dolayı rengi gittikçe solan Ron, kırık bacağını Pettigrew'un önünden sertçe çekip onun ulaşamayacağı bir yere uzattı. Pettigrew dizlerinin üs .ünde dönüp, Hermione'nin cüppesinin etekleri-re hamle etti. "Tatlı kız... akıllı kız... sen - sen onlara izin vermezsin... bana yardım et..." Hermione cüppesini Pettigrew'un ellerinden çekip, yüzünde dehşet ifadesiyle duvara doğru geriledi. Pettigrew dizlerinin üstünde tir tir titreyerek, başını yavaş yavaş Harry'ye çevirdi. "Harry... Harry... tıpkı babana benziyorsun... tıpkı ona benziyorsun..." "NE CÜRETLE HARRY İLE KONUŞURSUN?" diye kükredi Black. "NE CÜRETLE ONUN KARŞISINDA DURURSUN? NE CÜRETLE ONUN ÖNÜNDE JA-MES'DEN BAHSEDERSİN?" "Harry," diye fısıldadı Pettigrew. Ellerini uzatarak, dizlerininjistünde ona doğru süründü. "Harry, James olsa benim öldürülmemi istemezdi... James olsa anlardı, Harry... bana merhamet gösterirdi..." Black ve Lupin aynı anda gidip Pettigrew'u omuzlarından yakalayıp iterek arka üstü yere düşürdüler. Yerde oturmuş, korkudan her tarafı seğirerek onlara bakıyordu. "Lily ve James'i Volden-ort'a sattın," dedi Black. O da titriyordu. "İnkâr ediyor musun?" Pettigrew'un gözünden yaşlar boşandı. Korkunç bir 440 görüntüydü bu: Sanki fazla gelişmiş, kel bir bebek, yerde iki büklüm yatıyordu. "Sirius, Sirius, ne yapabilirdim? Karanlık Lord... bilemezsin... hayal bile edemeyeceğin silahları var onun.... Korkmuştum, Sirius, ben hiçbir zaman sen, Re-mus ve James gibi cesur değildim. Bunun olmasını hiçbir zaman istemedim... Adı Anılmaması Gereken Kişi beni zorladı -" "YALAN SÖYLEME!" diye böğürdü Black. "LILY VE JAMES ÖLMEDEN BİR YIL ÖNCE DE ONA BİLGİ SIZDIRIYORDUN SEN! ONUN CASUSUYDUN!" "Her - her yeri ele geçirmeye başlamıştı!" dedi Pet-tigrew tek solukta. "O-onu reddetmekle ele ne geçerdi ki?" "Gelmiş geçmiş en kötücül büyücüyle savaşmakla ele ne mi geçerdi?" dedi Black. Yüzünde korku verici bir hiddet vardı. "Sadece masum hayatlar, Peter!" "Anlamıyorsun!" diye sızlandı Pettigrevv. "Beni öldürürdü, Sirius!" "O HALDE ÖLSEYDİN!" diye kükredi Black. "DOS"i L A? DM A İHANET EDECEĞİNE ÖLSEYDİN, BİZ SENİN İÇİN BUNU YAPARDIK!" Black ve Lupin asalarını kaldırmış, omuz omuza duruyorlardı. "Şunu anlamalıydın," dedi Lupin sakin bir sesle. "Eğer Voldemort seni öldürmezse, biz öldürürdük. Hoşça kal, Peter." Hermione ellerini yüzüne kapayıp duvara döndü. "HAYIR!" diye haykırdı Harry. Koşup Pettigrevv'un 441 önüne, asalarla onun tam arasına geçti. "Onu öldüre-mezsiniz," dedi soluk soluğa. "Yapamazsınız." Hem Black, hem de Lupin afallamış görünüyordu. "Harry, bu solucan senin anasız babasız olmanın tek sebebi/' diye hırladı Black. "Yerde kıvranan şu pis-iık senin ölmeni izler, kılım bile kıpırdatmazdı. Onu duydun. Kendi kokuşmuş postu onun için senin bütün ailenden daha önemli." "Biliyorum," dedi Harry soluk soluğa. "Onu şatoya götürürüz. Ruh Emici'lere teslim ederiz. Azkaban'a gider... yeter ki onu öldürmeyin." "Harry!" dedi Pettigrew, kollarını Harry'nin dizlerine dolayarak. "Sen - teşekkür ederim - bana hak ettiğimden fazlasını veriyorsun - teşekkür ederim -" "Çekil başımdan," diye tersledi Harry. Tiksintiyle Pettigrev/'un ellerini üzerinden çekti. "Bunu senin için yapmıyorum. Bence babam en iyi arkadaşlarının sırf senin için katil olmalarını istemezdi, onun için yapıyorum." Kimse kımıldamıyor, çıt çıkarmıyordu. Pettigrew hariç. Ellerini göğsüne koymuş, hırıltılı hırıltılı nefes alıyordu. Black ve Lupin birbirlerine bakıyorlardı. Sonra aynı anda harekete geçerek, asalarını indirdiler. "Bu karan vermek bir tek senin hakkın, Harry," dedi Black. "Ama düşün... onun ne yaptığını düşün..." "Azkaban'a gider," diye tekrarladı Harry. "Eğer orayı hak eden biri varsa, o da bu..." Pettigrew hâlâ arkasında hırıl hırıl nefes alıyordu. "Pekâlâ," dedi Lupin. "Kenara çekil, Harry." 442 Harry tereddüt etti. "Onu bağlayacağım," dedi Lupin. "Sadece bağlayacağım, yemin ederim." Harry çekildi. Lupin'in asasından bu defa ince sicimler çıktı. Az sonra Pettigrew, kolları, bacakları ve ağzı bağlanmış halde, yerde kıvranıyordu. Black de asasını Pettigrew'a yönelterek, "Peter, bir dönüşürsen," diye hırladı, "seni gerçekten öldürürüz. Anlaştık mı, Harry?" Harry yerde yatan açması gövdeye baktı ve Pettig-rew'un onu görebileceği şekilde başıyla onayladı. "Pekâlâ," dedi Lupin, iş ciddiyetiyle. "Ron, ben kemikleri Madam Pomfrey gibi düzeltemem, o yüzden seni hastane kanadına götürene kadar bacağım sarsak iyi olur." Hemen Ron'un yanma gitti, eğildi, asasıyla Ron'un bacağına dokundu ve "Feruîa," diye mırıldandı. Ron'un bacağına sargılar dolanmaya, onu bandajlamaya başladı. Lupin onun ayağa kalkmasına yardım etti; Ron ağırlığını hafifçe sakat ayağına verdi ve acıdan yüzü buruşmadı. "Şimdi daha iyi," dedi. 'Teşekkürler." "Ya Profesör Snape?" dedi Hermione alçak sesle. Gözleri Snape'in yerde yatan bedenindeydi. "Ciddi bir şeyi yok," dedi Lupin, eğilip nabzını kontrol ederek. "Biraz - fazla hevesliydiniz, o kadar. Hâlâ baygın. Şeyy - belki emniyet içinde şatoya dönene kadar kendine getirmesek daha iyi. Onu böyle de götürebiliriz..." 443 "Mobilicorpus," diye mırıldandı. Snape sanki bileklerine, boynuna ve dizlerine görünmez ipler bağlanmış-çasma, birden ayağa dikildi. Garip bir kuklaymış gibi, başı çirkin bir şekilde sarkıyordu. Yerden birkaç santim havada duruyor, cansız ayakları sallanıyordu. Lupin, Görünmezlik Pelerini'ni alıp cebine tıktı. "İçimizden ikisi de şuna zincirlenecek," dedi Black, Pettigrew'u ayağıyla dürterek. "İşi sıkı tutmak için." "Ben yaparım," dedi Lupin. "Bir de ben," dedi Ron kızgın bir sesle. Topallaya topallaya ilerledi. Black yoktan ağır prangalar var etti. Az sonra Pet-tigrew yine ayaktaydı, sol kolu Lupin'in sağ koluna, sağ kolu da Ron'un sol koluna zincirlenmişti. Ron'un yüzünde kararlı bir ifade__yardı. Scabbers'm gerçek'kimliğini şahsına hakaret kabul etmiş gibiydi. Crookshanks yumuşak bir hareketle yataktan atlayıp, öncülük etmek için odadan dışarı çıktı, tüylü kuyruğu keyifle havaya dikilmişti. 444 |
YİRMİNCİ BOLUM
Ruh Emici Öpücüğü Harry hiç bu kadar tuhaf bir grup içinde bulunmamıştı. Merdivenden aşağı inerken başı Crookshanks çekiyordu; altı bacaklıların katıldığı bir yarışın yarışmacılarına benzeyen Lupin, Pettigrew ve Ron onun arkasından geliyorlardı. Onların arkasında Profesör Snape, kendi asasının etkisiyle havada tekinsiz bir şekilde süzülüyordu. Snape'in asasını Sirius elinde tutmuş, onu yönlendiriyordu. Profesör'ün ayak parmaklan inerlerken her basamağa çarpıyordu. Harry ve Hermione ise en arkadaydı. Tünele yeniden girmek zor oldu. Lupin, Pettigrew ve Ron geçebilmek için yan döndüler. Lupin hâlâ asasını Pettigrew'un üstünde tutuyordu. Harry onların tek sıra halinde tünel boyunca garip bir şekilde yan yan gittiklerini görebiliyordu. Crookshanks yine baştaydı. Harry, Snape'in önleri sıra havada süzülmesini sağlayan Sirius'un hemen ardından tünele girdi. Snape'in sallanan başı alçak tavana vurup duruyordu. Harry Sirius'un bunu önlemek için hiç çaba göstermediği izlenimine kapıldı. 445 Tünelde yavaş yavaş ilerlerlerken, Sirius birden Harry'ye, "Bu ne anlama geliyor, biliyor musun?" diye sordu. "Pettigrevv'u teslim etmek ne anlama geliyor?" "Özgürsün," dedi Harry. "Evet... Ama ben aynı zamanda - bilmiyorum sana söyleyen oldu mu - ben senin vaftiz babanım." Harry, "Evet, biliyordum," dedi. "Eh... annenle baban beni senin velin tayin etmişti," dedi Sirius gergin bir tavırla. "Onlara bir şey olursa..." Harry bekledi. Acaba Sirius onun sandığı şeyi mi kastediyordu? "Tabii anlarım, yani, teyzen ve eniştenle kalmak istersen," dedi Sirius. "Ama... hani... düşün bakalım. Bir kez adım temize çıkınca... eğer sen... farklı bir ev istersen..." Harry'nin mide boşluğunda bir patlama oldu adeta. "Ne - seninle oturmak mı?" dedi, kazayla başını tavandan çıkmış bir kayaya vurarak. "Dursley'lerden ayrılmak mı?~ "Elbette, istemeyeceğini tahmin etmiştim," dedi Sirius hemen. "Anlıyorum. Ben sadece düşünmüştüm ki -" "Sen deli misin?" dedi Harry. Onun sesi de en az Sirius'unki kadar çatlak çıkmıştı. "Elbette Dursley'lerden ayrılmak istiyorum! Evin var mı? Ne zaman taşınabilirim?" Sirius ona bakmak için bütün vücuduyla döndü. Snape'in kafası tavanı sıyırıyordu, ama Sirius aldırıyora benzemiyordu. "İstiyor musun?" diye sordu. "Ciddi misin?" 446 "Evet, ciddiyim," dedi Harry. Sirius'un kuru yüzü, Harry'nin onda gördüğü ilk gerçek gülümsemeyle aydınlandı. Bu tebessüm, şaşırtıcı bir değişikliğe yol açtı. Sanki o bir deri bir kemik maskenin arkasından, on yıl daha genç biri bakıyormuş gibi. Bir an için, Harry'nin annesiyle babasının düğü-nündeki gülen adama benzemişti. Tünelin ucuna varana kadar bir daha konuşmadılar. Önce Crookshanks dışarı fırladı, belli ki ağaç göv-desindeki yumruya patisiyle basmıştı. Çünkü Lupin, Pettigrew ve Ron, saldırgan dallardan ses soluk çıkmadan yukarı tırmandılar. Sirius önce Snape'i delikten geçirdi, sonra Harry ile Hermione geçsinler diye çekildi. Sonunda hepsi dışarı çıkmıştı. Şimdi arazi çok karanlıktı, tek ışık şatonun uzaktaki pencerelerinden geliyordu. Tek kelime etmeden yola koyuldular. Pettigrevv hâlâ hırıltıyla soluyor, arada bir de sızıldanıyordu. Harry'nin kafası kazan gibiydi. Dursley'lerden ayrılacaktı. Annesiyle babasının en iyi arkadaşı Sirius Black'le birlikte oturacaktı... Ser-semlemişti... Dursley'lere televizyonda gördükleri mahkûmla oturacağını söylediği zaman neler olacaktı acaba? "Tek bir yanlış hareket bile yapma, Peter," dedi Lupin önlerinde, tehdit edici bir edayla. Asası hâlâ Pettig-revv'un göğsüne dönüktü. Araziden ağır ağır geçtiler, şato ışıkları gittikçe bü-yüyordu. Snape yine Sirius'un önünde, çenesi göğsüne 447 vurarak garip bir şekilde havada süzülüyordu. Sonra birden - Bir bulut hareket etti. Yerde donuk gölgeler oluştu. Grup, ay ışığı içinde kalmıştı. Snape, birden duran Lupin, Pettigrew ve Ron'a çarptı. Sirius donup kaldı. Kolunu uzatıp Harry ve Her-mione'nin önünü kesti. Harry, Lupin'in siluetini görebiliyordu. Kaskatı kesilmişti. Sonra kolu bacağı titremeye başladı. "Eyvah -" diye yutkundu Hermione. "Bu gece İk-sir'ini almadı! Güvenli değil!" "Koşun," diye fısıldadı Sirius. "Koşun! Hemen!" Ne var ki Harry koşamazdı. Ron zincirle Pettigrew ve Lupin'e bağlıydı. Harry ileri doğru atıldı, ama Sirius onu göğsünden yakalayıp geriye savurdu. "Bana bırak - KOŞ!" Korkunç bir hırlama duyuldu. Lupin'in kafası uzuyordu. Vücudu da. Omuzlan kamburlaşıyordu. Yüzünde ve ellerinin çevresinde gözle görülür şekilde kıllar çıkıyordu, elleri bükülerek pençelere dönüşüyordu. Crookshanks'in tüyleri de havaya dikilmişti, geri geri gidiyordu - ******** arka ayakları üzerinde kalkıp uzun çenesini takırdatırken, Sirius Harry'nin yanından yok oldu. Muazzam, ayı gibi bir köpeğe dönüşerek ileri atıldı. ******** kendini onu bağlayan prangalardan kurtarırken, köpek de onu ensesinden yakalayıp geriye, Ron ve Pettigrew'dan uzağa çekti. Çene çeneye kilitlenmişlerdi, pençeleriyle birbirlerini paralıyorlardı - 448 Harry gördüklerinin etkisiyle olduğu yere çakıldı kaldı; onların kavgasına öyle dalmıştı ki, başka hiçbir şeyi fark etmiyordu. Onu kendine getiren, Hermi-Dne'nin çığlığı oldu - Pettigrevv, Lupin'in düşen asasını almak için yere atlamıştı. Sargılı bacağı üzerinde sağlam duramayan Ron düşmüştü. Bir pat sesi duyuldu, sonra parlak bir ışık görüldü - Ron yerde hareketsiz yatıyordu. Bir pal daha - Crookshanks havaya uçtu, sonra da yere yığıldı "Expelliarmus!" diye haykırdı Harry, kendi asasını Pettigrew'a tutarak. Lupin'in asası havaya uçtu, gözden kayboldu. "Olduğun yerde kal!" diye bağırdı Harry, ileri doğru koştu. Çok geç kalmıştı. Pettigrevv da dönüşüm geçirmişti. Harry onun kel kuyruğunun Ron'un ileri uzanmış kolundaki prangadan kamçı gibi savrulup geçtiğini gördü, otların arasından bir hışırtı geldi. Bir uluma ile gümbür gümbür bir hırlama duyuldu; Harry dönünce ********m kaçtığını gördü; dört nala Orman'a gfdiyordu - "Sirius, Pettigrew gitti, fareye dönüştü!" diye bağırdı. Sirius kan içindeydi, burnuyla sırtında derin yaralar vardı, ama Harry'yi duyunca yeniden fırlayıp gitti. Ayak sesleri hızla uzaklaştı ve sessizliğe karıştı. Harry ve Hermione, Ron'un yanına koştular. "Ona ne yaptı?" diye fısıldadı Hermione. Ron'un gözleri yarı yarıya kapalıydı, ağzı açık kalmıştı. Kesinlikle canlıydı, soluk aldığını duyuyorlardı, ama onları tanıyora benzemiyordu. 449 "Bilmiyorum." Harry çaresizce çevresine bakındı. Black de, Lupin de gitmişti... Yanlarında sadece Snape vardı, hâlâ bilinçsiz bir halde, havada asılı duruyordu. Harry, saçını gözlerinden çekip doğru dürüst düşünmeye çalışarak, "Onları şatoya götürüp birine söyle-s?k iyi olur," dedi. "Gel -" Ama sonra, karanlığın içinden kesik kesik bir havlama, bir inleme duydular, acı çeken bir köpeğin sesi... "Sirius," diye mırıldandı Harry, gözlerini dikip karanlığa bakarak. Bir an kararsız kaldı, ama o sırada Ron için yapabilecekleri bir şey yoktu. Black'in ise başı dertteydi - Harry koşmaya başladı, Hermione hemen ardın-daydı. Acı havlama gölün yakınından geliyor gibiydi. Ona doğru seğirttiler ve Harry son sürat koşarken soğuğu fark etti, ama ne anlama geldiğini anlamadı - Havlama birden durdu. Gölün kıyısına vardıklarında neden durduğunu gördüler - Sirius yeniden insana dönüşmüştü. İki büklüm bir halde, ellerini başına gö-türfıüştü. "Haaayır," diye inledi. "Haaayır... lütfen..." Ve Harry o anda onları gördü. En az yüz tane Ruh Emici, gölün çevresinden kara bir yığın halinde onlara doğru kayıyordu. HızUı döndü, o aşina, buz gibi soğuk içine nüfuz ediyordu, sis görüşünü bulandırıyordu. Karanlıkta her yandan beliren Ruh Emici'ler onları çember içine alıyordu. "Hermione, mutlu bir şey düşün!" diye haykırdı 450 Harry. Asasını kaldırdı, görüşünü temizlemek için hızla gözlerini kırptı, zihninde hafif hafif yankılanmaya başlayan çığlıktan kurtulmak için kafasını salladı - Vaftiz babamla birlikte oturacağım, Dursley'lerden ayrılıyorum. Sirius'u ve yalnızca Sirius'u düşünmek için kendini zorladı ve büyülü sözleri söylemeye koyuldu: "Expecto patronum! Expecto patronum!" Black titredi, yuvarlanarak döndü ve ölüm kadar solgun halde, yerde hareketsiz yattı. iyileşecek. Gidip onunla birlikte oturacağım. "Expecto patronum! Hermione, yardım et bana! Ex-pecto patronum!" "Expecto -" diye fısıldadı Hermione, "expecto - ex-pecto -" Ama yapamadı. Ruh Emici'ler onlara yaklaşıyordu, aralannda bir metre bile kalmamıştı. Harry ve Hermi-one'nin çevresinde kah bir duvar oluşturdular, daha da yakına geldiler... "EXPECTO PATRONUM!" diye haykırdı Harry, ku-laklarındaki çığlığı silmeye çalışıyordu. "EXPECTO PATRONUM!" Asasından ince bir gümüş demeti çıktı ve önünde sis gibi havada kaldı. Aynı anda Harry, hemen yanı başında Hermione'nin yığıldığını hissetti. Yalnızdı... tamamen yalnız... "Expecto - expecto patronum -" Harry dizlerinin soğuk otlara çarptığını hissetti. Sis gözlerini perdeliyordu. Büyük bir çabayla hatırlamaya 451 çalıştı - Sirius masumdu - masum - iyi olacağız - onunla oturacağım - "Expecto patronum!" diye soludu. Biçimsiz Patronus'unun cılız ışığında, bir Ruh Emi-ci'nin çok yakınında durduğunu gördü. Harry'nin yarattığı gümüş sis bulutundan geçemiyordu. Pelerinin altından ölü, yapış yapış bir el dışarı uzandı. Patro-nus'u yana itmek istermiş gibi bir hareket yaptı. "Hayır - hayır -" diye soludu Harry. "O masum -expecto - expecto patronum -" Onu gözlediklerini hissedebiliyordu, hırıltılı nefeslerini kötücül bir rüzgâr gibi çevresinde duyuyordu. En yakındaki Ruh Emici onu ölçüp biçiyor gibiydi. Sonra yarı çürümüş ellerini kaldırdı - ve kukuletasını indirdi. Gözlerin olması gereken yerde sadece ince, gri, lekeli bir deri vardı, boş göz yuvalarının üstüne bomboş gerilmişti. Ama bir ağzı vardı... Açık, biçimsiz bir delik, havayı bir ölüm hırıltısıyla emiyordu. Harry felç edici bir korkuyla doldu, ne kıpırdayabiliyor, ne de""~konuşabiliyordu. Patronus'u titreşti ve öldü. Beyaz sis onu körleştiriyordu. Mücadele etmesi gerekiyordu... erpecto patronum... göremiyordu... ve uzakta, o aşina çığlığı duyuyordu... expecto patronum... siste el yordamıyla Sirius'u aradı ve kolunu buldu... onu alamayacaklardı... Ama bir çift kuvvetli, yapış yapış el birden Harry'nin boynuna dolandı. Yüzünü kaldırması için zorluyordu... Harry onun soluğunu hissediyordu... ön- 452 ce Harry'den kurtulacaktı... Harry onun kokmuş nefesini hissediyordu... annesi kulaklarında bağırıyordu... duyduğu son şey onun sesi olacaktı - Ve sonra, onu boğan sisin arasından, gittikçe daha da parlak bir hal alan gümüşümsü bir ışık gördüğünü sandı... öne, çimlerin üstüne düştüğünü hissetti - Harry, yüzükoyun yerde, kımıldayamayacak kadar zayıf ve hasta halde, titreyerek gözlerini açtı. Kör edici ışık, çevresindeki otları aydınlatıyordu... Çığlık durmuştu, soğuk geri çekiliyordu... Birisi Ruh Emici'leri geri sürüyordu... onun, Siri-us'un ve Hermione'nin çevresinde daireler çiziyordu... Ruh Emici'lerin hırıl hırıl emme sesleri siliniyordu. Gidiyorlardı... hava yeniden ılınmıştı... Harry geri kalan tüm kuvvetiyle başını birkaç santim kaldırdı ve ışığın içinde, dörtnala gölden geçen bir hayvan gördü. Gözleri terden bulanıklaşmış halde, onun ne olduğunu çıkarmaya çalıştı... bir tek boynuzlu at kadar parlaktı. Bilincini yitirmemek için mücadele eden Harry, karşı kıyıya varınca onun yavaşlayıp durmasını izledi. Bir anda, hayvanın saçtığı ışıkta, onu karşılayan birini gördü... elini kaldırarak onu okşayan birini... garip şekilde aşina gelen birini... ama, olamazdı... Harry anlamıyordu. Artık düşünemiyordu. Gücünün son damlasının kendisini terk ettiğini hissetti ve bayılırken başı yere vurdu. 453 |
YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM
Yine Baykuş Postası "Harry!" Hermione saatine bakarak Harry'yi kolundan çekiştiriyordu. "Kimse bizi görmeden hastane kanadına geri dönmek için tam on dakikamız var - Dumbledore on dakika sonra kapıları kilitliyor -" "Tamam," dedi Harry, gözlerini gökyüzünden alarak. "Gidelim..." Arkalarındaki kapı aralığından sessizce geçip, dönen dar taş merdivenden indiler. Merdivenin sonuna geldiklerinde birtakım sesler duydular. Duvara yaslanıp kulak kabarttılar. Seslere bakılırsa, gelenler Fudge ve Snape'ti. Merdivenin dibindeki koridorda hızlı hızlı yürüyorlardı. "... umarım Dumbledore zorluk çıkarmaz," diyordu Snape. "Öpücük hemen uygulanacak mı?" "Macnair, Ruh Emici'lerle döner dönmez. Bu Black olayı baştan sona hayli utanç verici oldu. Gelecek Postası'r\a onu nihayet yakaladığımız haberini vermeyi nasıl iple çekiyorum bilemezsin... bence seninle de söyleşi 488 yapmak isteyeceklerdir, Snape... aklı başına gelir gelmez, genç Harry Potter da gazeteye kendisini nasıl kurtardığını anlatmak isteyecektir..." Harry dişlerini sıktı. Fudge'la Snape onun ve Her-mione'nin saklandığı yerin önünden geçerlerken, Sna-pe'in pis pis sırıttığını gördü. Ayak sesleri uzaklaşıp kayboldu. Harry ve Hermione bir süre bekleyip onların gittiğinden emin olduktan sonra, ters yönde koşmaya başladılar. Üst üste iki merdivenden inip yeni bir koridora geldiler - sonra ileriden gelen gevrek kahkahalar duydular. "Peeves!" diye mırıldandı Harry, Hermione'nin bileğine yapışarak. "Buraya!" Tam zamanında sol taraflarındaki boş bir sınıfa daldılar. Anlaşılan Peeves coşkulu bir ruh haliyle koridorda hoplaya zıplaya geziniyor, katıla katıla gülüyordu. "Ay, bu Peeves bir felaket," diye fısıldadı Hermione. Kulağını kapıya yaslamıştı. "Eminim Ruh Emi-ci'ler Sirius'un işini bitirecek diye böyle heyecanlı..." Saatine baktı. "Üç dakika kaldı, Harry!" Peeves'in haince neşeli sesi uzaklaşıp kaybolana dek beklediler, sonra odadan çıkıp yine koşmaya başladılar. "Hermione - acaba - Dumbledore kapıyı kilitlemeden - içeri giremezsek - ne olur?" dedi Harry soluk soluğa. "Düşünmek bile istemiyorum!" diye inledi Hermione. Yeniden saatine baktı. "Bir dakika kaldı!" Hastane kanadı girişinin bulunduğu koridorun so- 489 nuna vardılar. "Tamam - Dumbledore'un sesini duyuyorum/' dedi Hermione gergin gergin. "Hadi, Harry!" Koridorda sessizce ilerlediler. Kapı açıldı. Dumbledore'un sırtı göründü. "Sizi içeri kilitliyorum," dediğini duydular. "Şu anda gece yarısına beş var. Miss Granger, üç devir yaptırsanız yeter sanırım. İyi şanslar." Dumbledore odadan geri geri çıktı, kapıyı kapattı ve asasını çıkarıp sihirle kilitledi. Paniğe kapılan Harry ve Hermione ona doğru koştular. Dumbledore başını kaldırdı ve uzun, gümüşi bıyığının altında koca bir gülümseme belirdi. "Ee?" dedi usulca. "Başardık!" dedi Harry nefes nefese. "Sirius gitti, Şahgaga'nın üstünde..." Dumbledore onlara gülen gözlerle baktı. "Aferin. Sanırım -" hastane kanadından bir ses geliyor mu diye dikkatle dinledi. "Evet, sanınm siz de gittiniz. İçeri girin - sizi içeri kilitleyeceğim -" Harry ve Hermione sessizce hastane kanadına girdiler. Hâlâ yatağında hareketsiz yatan Ron haricinde, içerisi boştu. Arkalarından kilidin sesi gelince, Harry ve Hermione yataklarına yattılar. Hermione, Zaman Dön-dürücü'yü cüppesinin içine soktu. Az sonra Madam Pomfrey odasından hızlı adımlarla geldi. "Yoksa Müdür Bey'in çıktığını mı duydum? Artık hastalarıma bakmama müsaade var mı?" Kafası çok bozuktu. Harry ve Hermione çikolatalarını sessiz sessiz yemenin en iyisi olacağı kanaatine vardılar. Madam Pomfrey tepelerine dikilmiş, yiyip yemediklerini 490 gözleriyle görmek istiyordu. Ama Harry ağzındaki lokmaları yutmakta zorlanıyordu. Hermione'yle ikisi kulak kabartmış bekliyorlardı, sinirleri çok gergindi... Sonra birden, tam ikisi de Madam Pomfrey'den dördüncü çikolata parçalarını aldıklarında, uzaktan, yukarıdan bir yerden gelen öfkeli bir kükreme duydular... "Neydi o?" dedi Madam Pomfrey dikkat kesilerek. Şimdi duyabiliyorlardı, kızgın sesler giderek daha da yükseliyordu. Madam Pomfrey gözlerini kapıya dikmişti. "Ama cidden - herkesi uyandıracaklar! Ne yaptıklarını sanıyorlar?" Harry seslerin ne dediğini çıkarmaya çalışıyordu. Giderek yaklaşıyorlardı - "Buharlaştı herhalde, Severus, odada onunla birlikte birini bırakmalıydık. Bu bir duyulsun -" "BUHARLAŞMADI!" diye kükredi Snape, sesi şimdi çok yakından geliyordu. "BU ŞATONUN İÇİNDE NE CİSİMLENEBİLİRSİN NE DE BUHARLAŞABİLİR-SİN! BU - İŞTE - POTTERTN - PARMAĞI - VAR!" "Severus - mantıklı ol - Harry kilit altındaydı -" BAM. Hastane kanadının kapısı hızla açıldı. Fudge, Snape ve Dumbledore koğuşa girdiler. Dumbledore sakindi. Hatta keyfi gayet yerindeymiş gibi bir hali vardı. Fudge kızgın görünüyordu. Snape ise çileden çıkmıştı. "ÇABUK SÖYLE, POTTER!" diye böğürdü. "NE YAPTIN?" 491 "Profesör Snape!" dedi Madam Pomfrey feryat figan. "Kendinize hâkim olun!" "Snape, haydi ama, mantıklı ol," dedi Fudge. "Bu kapı kilitliydi, demin gördük -" "KAÇMASINA YARDIM ETTİLER, BİLİYORUM!" diye uludu Snape, Harry ile Hermione'yi işaret ederek. Yüzü çarpılmıştı, ağzından tükürük saçıyordu. "Sakin ol, azizim!" diye bağırdı Fudge. "Saçmasa-pan konuşuyorsun!" "POTTER'I TANIMIYORSUN!" diye haykırdı Snape. "O YAPTI, BİLİYORUM, O YAPTI -" "Yeter artık, Severus," dedi Dumbledore usulca. "Ağzından çıkanı kulağın duysun. Ben on dakika önce koğuştan ayrılalı beri bu kapı kilitli. Madam Pomfrey, bu öğrenciler yataklarından çıktılar mı?" "Tabii ki hayır!" dedi Madam Pomfrey hiddetle. "Siz çıktığınızdan beri yanlarındayım!" "Duydun mu, Severus?" dedi Dumbledore sakin sakin. "Eğer-Harry ve Hermione'nin aynı anda iki yerde birden olabildiklerini ima etmiyorsan, korkarım ki onları daha fazla rahatsız etmenin anlamı yok." Snape orada öylece durup, öfkeden köpürmüş halde bir Fudge'a, bir Dumbledore'a bakıyordu. Fudge, Snape'in davranışı karşısında tamamen şoka uğramış görünüyordu, Dumbledore'un gözleriyse gözlüğünün ardında ışıldıyordu. Snape cüppesini savurarak döndü ve koğuştan hızla çıktı. "Hoca bayağı dengesiz görünüyor," dedi Fudge, ar- 492 kasından bakakalarak. "Yerinde olsam gözümü üstünden ayırmazdım, Dumbledore." "Yok, dengesiz değil," dedi Dumbledore usulca. "Sadece ağır bir düş kırıklığı yaşadı." "Tek düş kırıklığı yaşayan o değil!" dedi Fudge nefes nefese. "Gelecek Postası bayram edecek! Black'i köşeye kıstırmıştık, ama yine parmaklarımızın arasından kaçtı! Şimdi bir de Hipogrif in kaçış öyküsü duyulursa, alay konusu oldum demektir! Eh... gidip Bakanlık'a haber versem iyi olacak..." "Ya Ruh Emici'ler?" dedi Dumbledore. "Okuldan çıkarılacaklar diye umuyorum." "Ha, evet, gitmeleri gerekecek," dedi Fudge, elini dalgın dalgın saçlarına götürerek. "Öpücük'ü masum bir çocuğa uygulamaya kalkacakları hiç aklıma gelmezdi... tamamen kontrolden çıkmışlar... Yo, bu gece toplanıp Azkaban'a dönmelerini sağlayacağım. Belki okul girişi için ejderhaları düşünsek daha iyi olur..." "İşte bu, Hagrid'in hoşuna giderdi," dedi Dumbledore, bir an Harry ve Hermione'ye bakıp gülümseyerek. O ve Fudge koğuştan çıktıktan sonra, Madam Pomfrey çabucak gidip kapıyı yeniden kilitledi. Kendi kendine kızgın kızgın mırıldanarak odasına girdi. Koğuşun öbür tarafından hafif bir inilti geliyordu. Ron uyanmıştı. Yatağında doğrulduğunu ve başını sıvazlayarak etrafına bakındığım gördüler. "Ne - ne oldu?" dedi inleyerek. "Harry? Niye buradayız? Sirius nerede? Lupin nerede? Neler oluyor?" Harry ve Hermione birbirlerine baktılar. 493 "Sen anlat," dedi Harry, ağzına bir parça daha çikolata atarak. Harry, Ron ve Hermione ertesi gün öğle vaktinde hastane kanadından ayrıldıklarında, şato neredeyse bomboştu. Sınavlardan sonraki bunaltıcı sıcağın etkisiyle, kimse yeni bir Hogsmeade gezisini kaçırmak istememişti. Ancak ne Ron ne de Hermione gitmek istedi. Böylece ikisi ve Harry kendilerini dışarı atıp önceki gecenin olağanüstü olaylarından bahsetmeye, Sirius'un ve Şahgaga'nm şimdi nerede olabileceği hakkında konuşmaya başladılar. Göl kenarında oturup dev mürekkep balığının kollarını suyun üstünde tembel tembel sallamasını izlerlerken, Harry sohbetten koptu. Gözleri gölün karşı kıyısında, dalıp gitmişti. Önceki gece geyik o taraftan çıkıp ona doğru koşmuştu... Üstlerine bir gölge düştü. Kafalarını kaldırdıklarında, Hagrid'iTî kızarmış gözlerle tepelerinde dikildiğini gördüler. Masa örtüsü büyüklüğündeki mendillerinden biriyle terli yüzünü siliyor ve gülümseyerek onlara bakıyordu. "Biliyorum, dün gece olanlardan sonra mutlu olmamam gerekiyor," dedi. "Yani, Black yine kaçtı falan -ama bilin bakalım bir de ne oldu?" "Ne oldu?" dediler, merak ediyormuş numarası yaparak. "Gaga! Kaçtı! Hür artık! Bütün gece bayram ettim!" 494 "Bu harika bir şey!" dedi Hermione. Kahkaha attı atacak gibi görünen Ron'a kınayan bir bakış fırlattı. "Evet... adam gibi bağlamamışım herhalde," dedi Hagrid, araziye mutlulukla göz gezdirerek. "Gerçi bu sabah bayağı endişelendim... sandım ki dışarıda Profesör Lupin'le karşılaşmış olabilir, ama Lupin dün gece hiçbir şey yemediğini söyledi..." "Ne?" dedi Harry hemen. "Vay be, duymadınız mı?" dedi Hagrid. Gülümsemesi kaybolur gibi olmuştu. Görünürde kimse olmamasına rağmen sesini alçalttı. "Şeyy - Snape bu sabah bütün Slytherin'lere söylemiş... artık herkes bilmeli demiş... Profesör Lupin bir ********. Yaa. Dün gece de arazide başıboş kalmış. Şimdi eşyalarını topluyor, tabii." "Eşyalarım mı topluyor?" dedi Harry kaygıyla. "Niye?" "E gidiyor da ondan," dedi Hagrid. Harry'nin bunu sormaya gerek duymasına şaşırmıştı. "Sabah ilk iş istifa etti. Bir J ^ ha olmasını göze alamam dedi." Harry ayağa kalktı. "Gidip onu göreceğim," dedi Ron'la Hermione'ye. "Ama istifa ettiyse -" "- yapabileceğimiz bir şey yok gibi görünüyor -" "Umurumda değil. Yine de onu görmek istiyorum. Sizinle burada buluşuruz." 495 Lupin'in odasının kapısı açıktı. Eşyalarının çoğunu toplamıştı bile. Garkenez'in boş akvaryumunun yanında eski, hırpalanmış bavulu açık duruyordu, doluya yakındı. Lupin masasındaki bir şeyin üzerine eğilmişti. Harry kapıyı çalınca kafasını kaldırıp baktı. "Geldiğini gördüm," dedi Lupin gülümseyerek. Üzerine eğildiği parşömeni işaret etti. Çapulcu Haritası'ydı bu. "Az önce Hagrid'le karşılaştım," dedi Harry. "Sizin istifa ettiğinizi söyledi. Doğru değil bu, değil mi?" "Korkarım doğru," dedi Lupin. Çekmecelerini açıp içindekileri çıkarmaya başladı. "Neden?" dedi Harry. "Sihir Bakanlığı Sirius'a yardım ettiğinizi düşünmüyor, değil mi?" Lupin gidip Harry'nin arkasındaki kapıyı kapattı. "Hayır. Profesör Dumbledore, Fudge'ı, sizin hayatınızı kurtarmaya çalıştığıma ikna etmeyi başarmış." İç çekti. "Bu, Severus için bardağı taşıran son damla olmuş. O da bu sabah kahvaltıda - ee - kazara ağzından benim bir ******** olduğumu kaçırmış." "Sırf bu yüzden gitmiyorsunuz ya!" dedi Harry. Lupin acı acı gülümsedi. "Yarın bu saatlerde ailelerden baykuşlar yağmaya başlayacak - çocuklarına bir ********ın öğretmenlik yapmasını istemeyecekler, Harry. Dün geceyi bir düşünüyorum da, onları anlıyorum, içinizden birini ısırabi-lirdim... bu bir daha asla olmamalı." "Siz bizim şimdiye kadarki en iyi Karanlık Sanatla- 496 ra Karşı Savunma öğretmenimizsiniz!" dedi Harry. "Gitmeyin!" Lupin bir şey demedi, başını iki yana salladı. Çekmecelerim boşaltmaya devam etti. Sonra, tam Harry onun kalmasını sağlayacak iyi bir neden bulmaya çalışırken, konuştu: "Müdür Bey'in bu sabah bana anlattiK-larma bakılırsa, dün gece epey hayat kurtarmışsın, Harry. Gurur duyduğum bir şey varsa, o da senin ne kadar çok şey öğrendiğindir. Bana Patronus'unu anlat." "Onu nereden biliyorsunuz?" dedi Harry şaşkın şaşkın. "Ruh Emicileri başka ne püskürtebüirdi ki?" Harry olanları anlattı. Sözünü bitirdiğinde, Lupin yine gülümsüyordu. "Evet, baban dönüşüm geçirdiğinde hep çatal boynuzlu bir geyik olurdu," dedi. "Doğru tahmin etmişsin... ona bu yüzden Çatalak diyorduk." Lupin son kitaplarını da bavuluna koydu, çekmeceleri kapadı ve dönüp Harry'ye baktı. "Al - bunu dün gece Bağıran Baraka'dan getirdim," dedi, Harry'ye Görünmezlik Pelerini'ni vererek. "Bir de..." Önce bir tereddüt etti, ama sonra Çapulcu Haritası'nı da uzattı. "Ar^ık öğretmenin değilim, o yüzden bunu da sana vermekten suçluluk duymuyorum. Benim hiç işime yaramaz, tahmin ederim ki sen, Ron ve Hermione onun nasılsa işe yaramasını sağlarsınız." Harry haritayı alıp sırıttı. "Bana Aylak, Kılkuyruk, Patiayak ve Çatalak'm be- . 497 ni okulun dışına çekmeye çalışacağını söyleniştiniz... bunu eğlenceli bulurlardı demiştiniz." "Evet, aynen öyle yapardık," dedi Lupin, eğilip bavulunu kapatarak. "Şunu tereddüt etmeden söyleyebilirim ki, James oğlunun şatodaki gizli geçitleri hiçbir zaman keşfetmediğini öğrense büyük düş kırıklığına uğrardı." Kapı çaldı. Harry çabucak Çapulcu Haritası'nı ve Görünmezlik Pelerini'ni cebine tıktı. Gelen Profesör Dumbledore'du. Harry'yi orada görünce hiç şaşırmadı. "Araban kapıda, Remus," dedi. "Teşekkür ederim, Müdür Bey." Lupin eski bavulunu ve boş Garkenez akvaryumunu aldı. "Eh - hoşça kal, Harry," dedi gülümseyerek. "Sana öğretmenlik yapmak benim için büyük bir zevkti. Eminim bir gün yine görüşeceğiz. Müdür Bey, beni kapıya kadar geçirmenize gerek yok, kendim giderim..." Harry'ye, Lupin mümkün olduğunca çabuk ayrılmak istiyormuş gibi geliyordu. "O halde, hoşça kal, Remus," dedi Dumbledore ciddi bir sesle. Lupin, Garkenez akvaryumunun yerini hafifçe değiştirip Dumbledore'la el sıkıştı. Sonra, Harry'ye başıyla son bir selam verip bir an gülümseyerek, odadan çü.tı. Harry onun boş sandalyesine oturdu ve üzgün bakışlarını yere dikti. Kapının kapandığını duyunca kafasını kaldırdı. Dumbledore hâlâ oradaydı. 498 "Niye böyle üzgünsün, Harry?" dedi usulca. "Dün geceden sonra kendinle gurur duymalısın." "Bir şey fark etmedi," dedi Harry acı acı. "Pettig-rew kaçtı." "Fark etmedi mi?" dedi Dumbledore usulca. "Dünya kadar fark etti, Harry. Gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı oldun. Masum bir adamı korkunç bir kaderden kurtardın." Korkunç. Harry'nin hafızasında bir kıvılcım çaktı. Eskisinden de büyük ve korkunç... Profesör Trelawney'nin kehaneti! "Profesör Dumbledore - dün, Kehanet sınavım sırasında Profesör Trelawney çok - çok tuhaflaştı." "Öyle mi?" dedi Dumbledore. "Ee - yani her zamankinden de mi tuhaf?" "Evet... sesi derinleşti, gözleri fıldır fıldır döndü ve dedi ki... dedi ki, Voldemort'un hizmetkârı gece yansından önce ona dönecekmiş... hizmetkâr onun yeniden güçlenmesini sağlayacakmış." Harry, Dumbledore'a baktı. "Sonra birden yine normale döndü, söylediği hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Acaba - acaba gerçek bir kehanette mi bulundu?" Dumbledore hafiften etkilenmişe benziyordu. "Biliyor musun, Hany, gerçekten de kehanette bulun-TIUŞ olabilir," dedi, yüzünde düşünceli bir ifadeyle. "Kimin aklına gelirdi? Böylece gerçek kehanetlerinin sayısı 'kiye çıkmış oluyor. Maaşına zam mı teklif etsem acaba?.." "Ama -" Harry ona hayretle baktı. Dumbledore buna nasıl böyle sükûnetle karşılayabilirdi? 499 Tl' r> ' "Ama - Sirius'la Profesör Lup n'in Pettigrew'u öldürmesine ben engel oldum. Yani Voldemort geri dönerse bu benim suçum oluyor!" "Hayır, olmuyor," dedi Dumbledore yumuşak bir ses tonuyla. "Zaman Döndürücü'yle yaşadığın deneyimden hiçbir şey öğrenmedin mi, Ham? Yaptıklarımızın sonuçları her zaman öyle karmaş" k, öyle değişkendir ki, geleceği tahmin etmek gerçektı-n de çok zor bir iştir... Profesör Trelawney, eksik olmasın, bunun canlı bir kanıtı. Pettigrew'un hayatını kurtarman çok soylu bir hareketti." "Ama ya Voldemort'un yeniden güçlenmesine yardım ederse -!" "Pettigrew sana hayatını borçlu. Voldemorf un yanına sana borçlu olan bir yardıma gönderdin. Bir büyücü diğer bir büyücünün hayatını kurtardığında, aralarında belli bir bağ oluşur... ve yanılmıyorsam, Voldemort hizmetkârının Harry Pptter'a borçlu olmasını istemeyecektir." "Pettigrevv'la aramda bağ istemiyorum!" dedi Harry. "Annemle babama ihanet etti o!" "Büyünün en derin, en ulaşılamaz köşelerinden söz ediyoruz, Harry. Ama inan bana... gün gelir Pettig-rew'un hayatını kurtardığına çok memnun olabilirsin." Harry böyle bir şeyin nasıl olup da gerçekleşebileceğini düşünemiyordu bile. Dumbledore, Harry'nin düşüncelerini okumuş gibiydi. "Babanı çok iyi tanırdım, Harry. Hem Hog-warts'tan, hem de daha sonrasından," dedi şefkatle. "O da olsa Pettigrew'u kurtarırdı, bundan eminim." 500 Harry kafasını kaldırıp Dumbledore'a baktı. Dumb-ledore ona gülmezdi - Dumbledore'a anlatabilirdi... "Dün gece... Patronus'u yaratanın babam olduğunu sandım. Yani, kendimi gölün karşı kıyısında gördüğümde... onu görüyorum sandım." "Çok kolay yapılabilecek bir hata," dedi Dumble-dore sevecen bir edayla. "Sanırım bunu duymaktan bıkmışsındır, ama James'e inanılmaz derecede benziyor-sun. Gözlerin hariç... gözlerini annenden almışsın." Harry kafasını iki yana salladı. "Aptallık ettim o olduğunu sanmakla," diye mırıldandı. "Yani, onun öldüğünü biliyordum." "Sanıyor musun ki sevdiklerimiz ölünce bizi gerçekten de terk ederler? Zora düştüğümüzde onları her zamankinden de berrak bir şekilde hatırlamadığımızı mı sanıyorsun? Baban senin içinde yaşıyor Harry ve ona ihtiyacın olduğu zamanlarda kendini açıkça gösteriyor. Başka nasıl gidip de özellikle o Patronus'u yaratabilirdin ki? Çatalak dün gece yine koşuyordu." Harry'nin Dumbledore'un ne dediğini anlaması birkaç saniye sürdü. Dumbledore gülümseyerek, "Sirius dün gece bana hepsinin nasıl da Animagus haline geldiğini anlattı," dedi. "Müthiş bir başarı - en zoru da, bunu bana fark ettirmeden yapmış olmaları. Sonra Ravenclaw'la Quid-ditch maçınızda Mr Malfoy'un üzerine atılan Patro-nus'unun aldığı alışılmadık biçimi hatırladım. Yani dün gece gerçekten de babanı gördün, Harry... onu kendi içinde buldun." 501 Ve Dumbledore, arkasında kafası karışmış bir Harry bırakarak, odadan çıktı. Harry, Ron, Hermione ve Profesör Dumbledore dışında kimse Sirius, Şahgaga ve Pettigrew'un ortadan kaybolduğu o gece gerçekten neler olduğunu bilmiyordu. Sömestr sonu yaklaşırken, Harry'nin kulağına gerçekte neler olduğuna dair birçok teori çalındı, ama hiçbiri gerçeğin yanına bile yaklaşmıyordu. Malfoy, Şahgaga olayından dolayı çok kızgındı. Hagrid'in Hipogrif i gizlice kaçırmanın bir yolunu bulduğundan emindi. Kendisinin ve babasının bir bekçi tarafından alt edilmesine deliriyordu. Bu arada Percy We-asley'nin, Sirius'un kaçışı konusunda söylemek istediği çok şey vardı. Onu dinleyen tek kişiye, yani kız arkadaşı Penelo-pe'ye, "Eğer Bakanlık'a girmeyi başarırsam, Sihirli Kanun Yürütme konusunda birçok öneride bulunacağım!" diyordu. Hava mükemmeldi, atmosfer çok neşeliydi ve Harry, Sirius'un serbest kalmasına yardım etmekle neredeyse imkânsızı başardıklarını biliyordu. Yine de hiçbir yılın sonuna doğru bu kadar keyifsiz olmamıştı. Profesör Lupin'in gidişine üzülen tek kişinin o olmadığı kesindi. Harr/nin bütün Karanlık Sanatlara Karşı Savunma sınıfı, Lupin'in istifasından dolayı üzgündü. 502 "Acaba gelecek yıl ne getirecekler?" dedi Seamus Finnigan kasvetli kasvetli. "Belki bir vampir getirirler," dedi Dean Thomas umutla. Harr/nin kafasını meşgul eden sadece Profesör Lu-pin'in ayrılışı değildi. Kendini Profesör Trelawney'nin kehanetini düşünmekten alıkoyarr.ıyordu. Sürekli Pettıg-rew'un nerede olduğunu, henüz Voidemort'un yanma sığınıp sığınmadığını merak ediyordu. Ama Harry'nin keyfini en çok kaçıran şey, Dursley'lere döneceği düşüncesiydi. Belki yarım saat boyunca, harika bir yarım saat boyunca, artık Sirius'la birlikte yaşayacağına sanmıştı... annesiyle babasının en iyi arkadaşıyla... babasının yeniden yanında olması dışında, başına gelebilecek en iyi şeydi bu. Sirius'tan hiç haber olmaması, onun saklandığı anlamına geliyordu, dolayısıyla da aslında çok iyi haberdi. Öte yandan, Harry az kalsın kavuşacağı yuvayı ve artık böyle bir şeyin mümkün olmadığı gerçeğini düşündükçe kendim berbat hissediyordu. Sınav sonuçları sömestrin son günü belli oldu. Harry, Ron ve Hermione bütün derslerden geçmişlerdi. Harry, İksir'den geçtiğine çok şaşırmıştı. Kafasında, Dumbledore'un bizzat müdahale edip, Snape'in onu kasten bırakmasını önlediğine dair bir şüphe vardı, 'jön bir hafta boyunca Snape'in Harry'ye davranışları oi-dukça kaygı vericiydi. Harry, Snape'in ona duyduğu nefretin arlamayacağını düşünmüştü hep. Artabiliyor-muş oysa. Harry'ye ne zaman baksa, Snape'in ince ağzının bir köşesi seğirmeye başlıyordu. Ayrıca sürekli 503 parmaklarını esnetiyordu, sanki Harry'nin gırtlağına yapışmak için sabırsızlanıyormuş gibi. Percy F. Y. B. S.'lerinden en yüksek notlan çekmişti; Fred'le George'un ise her biri bir avuç S. B. D. almıştı. Bu arada Gryffindor, büyük ölçüde Quidditch Kupası'ndaki muhteşem performansı sayesinde, üst üste üç yjl Okul Şampiyonluğu'nü kazanmıştı. Bu nedenle, ders yılı sonu şöleni kırmızı ve altın renkler içinde yapılmış ve şölen boyunca en gürültülü kutlama Gryffindor masasında olmuştu. Harry bile ertesi gün Durs-ley'lere yapacağı yolculuğu unutmayı başarıp herkesle birlikte yemiş, içmiş ve gülmüştü. Ertesi sabah Hogwarts Ekspresi istasyondan ayrılırken, Hermione, Harry ile Ron'a şaşırtıcı bir haber verdi. "Bu sabah tam kahvaltıdan önce Profesör McGona-gall'ın odasına uğradım. Muggle Ar aştırmaları'nı bırakmaya karar verdim." "Ama sınavım yüzde üç yüz yirmiyle geçtin!" dedi Ron. "Biliyorum," dedi Hermione, içini çekerek. "Ama bu yıl gibi bir y^la daha katlanamam. O Zaman Döndürücü beni delirtiyordu. Geri verdim. Muggle Araştırmaları ve Kehanet çıkınca, yine normal bir ders programına sahip olabileceğim." "Bize söylemediğine hâlâ inanamıyorum," dedi Ron huysuzca. "Sözde arkadaşınız bir de." 504 "Kimseye söylemeyeceğime söz vermiştim," dedi Her-mione ters ters. Dönüp Harr/ye baktı. Harry pencereden Hogvvarts'ın bir dağın arkasında kayboluşunu izliyordu. Orayı bir daha görene kadar aradan iki ay geçecekti... "Aman, neşelen biraz, Harry!" dedi Hernâone hüzünle. "Bir şeyim yok," dedi Harry hemen. "Tatili düşünüyorum, o kadar." "Evet, o konuyu ben de düşündüm," dedi Ron. "Harry, gelip bizde kalmalısın. Annemle babamdan izin alırım, sonra da seni ararım. Artık feleton kullanmayı biliyorum -" "Telefon, Ron," dedi Hermione. "Cidden, gelecek yıl asıl senin Muggle Araştırmaları alman lazım..." Ron duymazdan geldi. "Bu yaz Quidditch Dünya Kupası var! Ne dersin, Harry? Gel bizde kal, Dünya Kupası'na gideriz. Genellikle babam işyerinden bilet bulabiliyor." Bu teklif Harry'nin keyfini epey yerine getirdi. "Evet... eminim Dursley'ler gelmeme seve seve izin verirler... özellikle de Marge Hala'ya yaptıklarımdan soma..." Ha>l: neşelenen Harry, Ron ve Hermione'yle birlikte Patlamalı Pişti oynamaya başladı. Çay arabasını süren cadı geldiğinde de kendine bir sürü yiyecek aldı, ama içlerinde çikolatalı hiçbir şey yoktu. Ama onu asıl sevindiren şey öğleden sonra gerçekleşti... "Harry," dedi Hermione birden, onun omzunun üstünden bakarak. "Şu pencerenin dışındaki şey de n'e?" 505 Harry dönüp dışarı baktı. Camın arkasında çok küçük, gri bir şey bir görünüp bir kayboluyordu. Daha iyi görmek için ayağa kalktığında bunun minicik bir baykuş olduğunu gördü. Baykuş, boyuna göre fazlasıyla büyük bir mektup taşıyordu. Hatta baykuş öyle küçüktü ki, havada takla atıp dunıyor, trenin rüzgârından bir o yana bir bu yana savruluyordu. Harry çabucak pencereyi indirdi ve kolunu çıkarıp baykuşu yakaladı. Çok tüylü bir Snitch'^ rutmdk gibiydi bu. Onu dikkatli bir şekilde içeri aldı. F?/kuş, mektubunu Harry'nin oturduğu yere bırakıp kr tnpartımanîa-rmın içinde oraya buraya uçmaya başladı, besbelli görevini başarıyla tamamladığı için halinden çok memnundu. Hedwig vakur bir küçümseme edasına benzeyen bir tavırla gagasını şaklattı. Crookshanks yattığı yerde doğruldu ve kocaman, sarı gözleriyle baykuşu izlemeye başladı. Bunun farkına varan Ron, baykuşu kapıp kurtardı. Harry mektubu aldı. Onun adına gönderilmişti. Yırtarak açıp baktı ve bağırdı: "Sirius'tan!" "Ne?" dedi Roıı ve Hermione heyecanla. "Yüksek sesle oku!" Sevgili Harry, Umarım sen teyzenle eniştene ulaşmadan önce bu mektup seni bulur. Onların baykuş postasına alışık olup olmadıklarını bilmiyorum. Şahgaga ve ben saklanıyoruz. Bu mektup yanlış ellere düşerse diye, yerimizi söylemeyeceğim. Baykuşun güvenilirliği konusunda birtakım şüphelerim var, ama bulabildiklerimin en iyisi buydu ve çok da hevesli görünüyordu. Sanırım Ruh Emiciler beni hâlâ arıyor, ama burada 506 beni bulmalarına imkân yok. Yakında birkaç Muggle'm beni görmesine izin vereceğim. Hogıvarts'tan uzakta olduğum için, şatodaki güvenlik kaldırılacaktır. Kısa görüşmemiz boyunca söylemeye fırsat bulamadığım bir şey var. Sana Ateşokıı'nu gönderen bendim - "Hah!" dedi Hermione zafer kazanmışçasına. "Gördün mü?! Sana demiştim o gönderdi diye!" "Evet ama, uğursuzluk büyüsü yapmamış, değil mi?" dedi Ron. "Ah!" Şimdi avcunun içinde mutlu mutlu öten minik baykuş, Ron'un parmaklarından birini ısırmıştı, belli ki bunu bir sevgi gösterisi niyetine yapmıştı. Siparişi Baykuş Biirosu'na benim için Crookshanks götürdü. Senin adını kullandım, ama onlara altını Grin-gotts'taki yedi yüz on bir numaralı kasadan almalarını söyledim - yani benim kasamdan. Lütfen bunu vaftiz babanın, senin on üç yıllık doğum günlerine karşılık toptan bir hediyesi olarak kabul et. Eniştenin evini terk ettiğin o gece seni korkuttum sanırım, onun için de ayrıca özür dilerim. Kuzeye yolculuğuma başlamadan önce seni bir kez görebileyim istiyordum, ama sanırım görünümüm seni ürküttü. ilişikte sana, Hogruarts'ta önümüzdeki yılı daha keyifli geçirmeni sağlayacağını düşündüğüm bir şey gönderiyorum. Bana ne zaman ihtiyacın olursa, haber gönder. Baykuşun beni bulur. Yakında tekrar yazarım. Sirius 507 Harry hevesle zarfın içine baktı. Bir parşömen parçası daha vardı. Çabucak okudu ve içi ısındı, memnuniyetle doldu. Sanki bir şişe sıcak Kaymakbirası'nı bir dikişte içmiş gibiydi. Ben, Sinüs Black, Harry Potter'ın vaftiz babası sıfa-' tıyla, onun hafta sonlarında Hogsmeade'i ziyaret etmesine izin veriyorum. "Dumbledore için bu yeterli olur!" dedi Harry sevinçle. Gözlerini yine Sirius'un mektubuna çevirdi. "Bir dakika, bir not var..." Arkadaşın Ron'un bu baykuşu isteyeceğini düşündüm, ne de olsa artık bir faresi olmaması benim suçum. Ron'un gözleri irileşti. Minik baykuş hâlâ avucunda heyecanlı heyecanlı ötüyordu. "İstemek mi?" dedi kararsız bir sesle. Bir süre baykuşu yakındamnceledi, sonra, Harry ile Hermione'yi çok şaşırtarak, onu koklaması için Crookshanks'in önüne uzattı. "Ne diyorsun?" diye sordu kediye. "Kesin baykuş mu?" Crookshanks mırladı. "Bana bu kadan yeter," dedi Ron sevinçle. "Artık o benim." Harry, King's Cross İstasyonu'na varana kadar Sirius'un mektubunu tekrar tekrar okudu. Ron ve Hermi-one ile birlikte Peron Dokuz Üç Çeyrek'teki bölmenin içinden geçerken, onu hâlâ elinde sıkı sıkı tutuyordu. 508 Harry orada bekleyen Vernon Enişte'yi hemen gördü. Mr ve Mrs VVeasley'den epey ileride durmuş, onlara kuşkulu gözlerle bakıyordu. Mrs VVeasley, Harry'yi kucaklayınca, onlar hakkındaki en kötü kuşkuları onaylanmış gibi bir tavır takındı. "Dünya Kupası için ararım!" diye seslendi Ron, Harry'nin arkasından. Harry onunla ve Hermione'yle vedalaşmış, sandığını ve Hedwig'in kafesini koyduğu arabayı itiyordu. Vernon Enişte onu her zamanki gibi karşıladı. "O ne?" diye hırladı, Harry'nin hâlâ elinde tuttuğu zarfa bakarak. "Eğer imzalamam gereken yeni bir bel-geyse, senin -" "Değil," dedi Harry neşeyle. "Vaftiz babamdan bir mektup." "Vaftiz baban mı?" dedi Vernon Enişte tükürükler saçarak. "Senin vaftiz baban yok!" "Var," dedi Harry neşeyle. "Annemle babamın en iyi arkadaşıydı. Kendisi hüküm giymiş bir katil, ama büyücü hapishanesinden kaçtı ve şu anda saklanıyor. Yine de benimle temasta kalmayı seviyor... benden haberdar olmayı... mutlu olup olmadığımı kontrol etmeyi..." Ve Harry, Vernon Enişte'nin yüzündeki dehşet ifadesine bakıp sırıtarak, önünde Hedvvig'in tangırdayan kafesiyle istasyon çıkışına yöneldi. Bu yaz geçen yılkin-den çok daha iyi olacağa benziyordu. 509 .........THE END........ |
HARRY POTTER & ATEŞ KADEHİ (4) BİRİNCİ BOLUM Riddle Evi Riddle ailesi o evde oturmayalı yıllar olduğu halde, Küçük Hangleton köyü sakinleri ona hâlâ "Riddle Evi" diyordu. Ev köye hâkim bir tepedeydi, bazı pencereleri tahtalarla kapatılmıştı, çatısındaki kiremitler eksikti ve sarmaşıklar dizginlenemez şekilde cephesini kaplamıştı. Bir vakitler güzel bir malikâneymiş, şimdi de kilometrelerce mesafe dahilindeki en büyük ve heybetli bina olduğu rahatlıkla söylenebilirdi. Ne var ki, Riddle Evi artık rutubetliydi, terk edilmişti ve içinde kimse oturmuyordu. Küçük Hangleton'lılarm hepsi eski evin "ürpertici" olduğu konusunda fikir birliği içindeydi. Yarım yüzyıl önce orada tuhaf ve korkunç bir şey olmuştu, dedikodu konulan azalınca köyün yaşlı sakinlerinin bugün de üzerinde konuşmayı sevdikleri bir şey. Hikâyenin üzerinde öyle çok konuşulmuş ve o kadar çok yeri süslenip püslenmişti ki, artık kimse gerçeğin ne olduğunu pek kestiremiyordu. Ancak, hikâyenin bütün çeşitlemeleri aynı noktadan başlıyordu: Elli yıl önce, Riddle Evi'nin hâlâ bakımlı ve etkileyici olduğu günlerde, güzel bir yaz sabahı şafak sökerken bir hizmetçi oturma odasına girmiş ve üç Riddle'ın cesetleriyle karşılaşmıştı. Hizmetçi çığlıklar atarak tepe aşağı köye koşmuş ve herkesi uyandırmıştı. "Gözleri açık orda öyle yatıyorlar! Buz gibi soğuk! Üstlerinde hâlâ akşam yemeği kılıkları var!" Polis çağrıldı. Küçük Hangleton, şokla karışık bir merak ve pek saklanamayan bir heyecanla fıkır fıkır kaynıyordu. Kimse kendine Riddle'ların arkasından ağ-larmış süsü vererek nefesini ziyan etmedi, çünkü hiç sevilmezlerdi. Yaşlı Mr ve Mrs Riddle zengin, züppe ve kabaydılar, yetişkin oğulları Tom ise onlardan da beterdi. Köylülerin kafasını kurcalayan tek şey, katilin kim olduğuydu. Sağlıklı görünen üç insan aynı gecede doğal nedenlerle pat diye düşüp ölmezdi ya canım. Köyün meyhanesi Asılmış Adam, o gece müthiş iş yaptı; cinayetler hakkında konuşmak için bütün köy oraya toplanmıştı. Riddle'lann aşçısı dramatik bir tavırla ortalarında belirip, birden sessizleşen meyhane halkına az önce Frank Bryce diye bir adamın tutuklandığını ilan edince, şöminelerinin başını terk edip oraya gelmenin mükâfatını gördüler. "Frank!" diye çığlık atta birkaç kişi. "Olamaz!" Frank Bryce, Riddle'ların bahçıvanıydı. Riddle Evi'nin arazisindeki yıkık dökük kulübede yaşardı. Frank savaştan döndüğünde bacağını bükemiyordu, kalabalığa ve gürültüye de tahammül edemiyordu. O gün bugün Riddle'lann yanında çalışıyordu. 10 Aşçıya içki ısmarlamak ve biraz daha bilgi almak için bir telaştır patlak verdi. Aşçı, hevesle dinleyen köylülere, dördüncü serisinden sonra, "Hep onun tuhaf biri olduğunu düşünmüştüm zaten," dedi. "Ne bileyim, öyle dost canlısı falan değildi. Yani, ona değil bir, belki yüz kere kahve ikram ettim. Başkalarıyla takılmak istemezdi hiç." "İyi ama," dedi bardaki bir kadın, "çetin bir savaştan çıktı Frank. Sakin bir hayatı seviyor. Hem bir neden..." Aşçı, "Peki, başka kimde arka kapı anahtarı var, ha?" diye sordu, kaba bir sesle. "Ben kendimi bildim bileli bahçıvanın kulübesinde yedek bir anahtar asılıdır! Dün gece kimse kapıyı zorlamamış! Pencereler kırılmamış! Tek yapması gereken, hepimiz uyurken büyük eve sinsice girmekti..." Köylüler birbirlerine karanlık bakışlar attılar. Bardaki bir adam, "Ben hep onun pisliğin biri olduğunu düşünmüştüm aslında," diye homurdandı. "Bana sorarsanız, savaş onu bir tuhaf yaptı," dedi patron. Köşedeki heyecanlı bir kadın, "Ben zaten demiştim, hayatta Frank'in tersine çatmak istemem diye, değil mi, Do t?" diye sordu. Dot, hararetle başını salladı. "Hemencecik kızıyor. Hatırlıyorum da, o çocukken..." Ertesi sabah, Küçük Hangleton'da, Riddle'lan Frank Bryce'ın öldürdüğü konusunda kimsenin en ufak şüphesi kalmamıştı. 11 Ama komşu Büyük Hangleton kasabasındaki karanlık, pis ve kasvetli karakolda, Frank tekrar tekrar, inatla masum olduğunu söylüyordu. Bir iddiası da, Riddle'larm öldüğü gün evin civarında gördüğü tek kişinin bir yabancı, siyah saçlı ve solgun, yeniyetme bir oğlan olduğu yolundaydı. Köyde başka kimse böyle bir çocuk görmemişti, polis de Frank'in palavra attığından hemen hemen emindi. Sonra, tam da işler Frank açısından çok ciddi bir hal almışken, Riddle'larm cesetlerine ilişkin rapor geldi. Bu rapor her şeyi değiştirdi. Polis bundan daha tuhaf bir rapor görmemişti. Bir doktor ekibi cesetleri incelemiş ve Riddle'lardan hiçbirinin zehirlenmediği, bıçaklanmadığı, vurulmadığı, boğazlanmadığı, boğulmadığı ya da (görebildikleri kadarıyla) zarar görmediği sonucuna varmıştı. Aslında (diye devam ediyordu rapor, şüphe götürmez bir hayret havasıyla), Riddle'lann hepsinin sağlığı pek yerinde görünüyordu - yani, ölmüş olmaları dışında. Doktorlar (sanki ille de cesetlerde bir bozukluk bulmak istermiş gibi) her Riddle'in yüzünde bir dehşet ifadesi olduğundan söz etmişti - ama umduğunu bulamamış olan polisin dediği gibi, üç kişinin korkutularak öldürüldüğü nerede duyulmuş ki? Riddle'lann öldürüldüğü konusunda hiçbir kanıt olmadığı için polis Frank'i bırakmak zorunda kaldı. Riddle'lar, Küçük Hangleton kilisesinin bahçesine gömüldü, mezarları da bir süre ilgi merkezi olmayı sürdürdü. Frank Bryce ise herkesi şaşırtarak, üzerinde bir 12 şüphe bulutuyla, Riddle Evi arazisindeki kulübesine döndü. Dot, Asılmış Adam'da, "Bana göre onları o öldürdü," dedi, "polisin ne dediği de umrumda bile değil. Ve eğer biraz utanması varsa buradan gider, çünkü onun yaptığını bildiğimizi biliyor." Ama Frank gitmedi. Riddle Evi'nde daha sonra oturan ailenin de, ondan sonraki ailenin de bahçeleriyle ilgilendi - ne var ki, iki aile de uzun süre kalmadı. Yeni ev sahiplerinin bu yerin nahoş bir havası olduğunu söylemeleri belki kısmen de Frank yüzündendi. İçinde oturan kimse kalmayınca, ev de bakımsız bir hal aldı. * Riddle Evi'nin şu sıralar sahibi olan zengin adam ne orada oturuyor, ne de evden faydalanıyordu. Köyde onun evi "vergi nedeniyle" elinde tuttuğunu söylüyorlardı, ama kimsenin bu nedenler hakkında net bir fikri yoktu. Ne var ki, zengin ev sahibi bahçeyle ilgilenmesi için Frank'e para vermeyi sürdürdü. Yetmiş yedinci doğum günü yakın olan Frank sağırdı, bir bacağı tutuktu ve bükülmüyordu, ama iyi havada onu tarhlar içinde Çiçek dikerken görebilirdiniz. Yabani otlan bastırma yolundaki bütün çabalarına rağmen onlar her tarafı sarmaya başlamış olsalar bile. Üstelik Frank'in mücadele etmesi gereken tek şey yabani otlar değildi. Köyün erkek çocukları, Riddle Evi'nin pencerelerinden ona taş atmayı huy edinmişlerdi. Frank'in düzgün tutmak için onca çaba harcadığı çimenlerin üzerinden bisikletleriyle geçerlerdi. Bir iki ke- 13 re, sırf macera olsun diye eski eve de dalmışlardı. Yaşlı Frank'in eve ve araziye bağlılığının neredeyse saplantı derecesine vardığından haberdardılar ve onun sopasını sallayıp çatlak sesiyle bağırarak topal topal bahçede koşturması onlan eğlendiriyordu. Frank'e gelince, çocukların onu, tıpkı anne babalarıyla büyükanne ve büyükbabaları gibi, katil sandıklarına ve bunun için ona işkence ettiklerine inanıyordu. Bu yüzden de bir ağustos gecesi uyanıp eski evde çok tuhaf bir şey görünce, sadece çocukların onu cezalandırmak için yeni bir yol bulduklarını sândı, o kadar. Frank'i sakat bacağı uyandırmıştı; ileri yaşında ona eskisinden çok daha fazla acı vermeye başlamıştı. Kalktı, dizindeki sertleşmeyi gevşetmek için sıcak su torbasını yeniden doldurmayı düşünerek, topal topal merdivenden alt kata, mutfağa indi. Lavabonun başında durmuş çaydanlığı doldururken yukarı, Riddle Evi'ne baktı. Üst kat pencerelerinde ışıkların parıldadığım gördü. Frank neler olup bittiğini hemen anladı. Çocuklar yine eve dalmışlardı, ışıkların yanıp sönmesine bakılırsa da, yangm^çıkarmışlardı. Frank'in telefonu yoktu, zaten olsa da Riddle'lann ölümü hakkında onu sorguya çekmek üzere içeri aldıklarından beri polise hiç mi hiç güven duymuyordu. Hemen çaydanlığı bıraktı, sakat bacağının izin verdiğince hızla yukarı çıktı. Az sonra tam tekmil giyinmiş olarak mutfağa dönmüş, kapının yanındaki kancada asılı duran paslı, eski bir anahtarı alıyordu. Duvara dayalı bastonunu kaptı ve kendini gecenin içine attı. 14 Riddle Evi'nin ön kapısında hiç zorlanmış gibi bir hal yoktu, pencerelerinde de. Frank topallaya topallaya evin arka tarafına gitti, sarmaşıkların neredeyse tamamen gözden sakladığı bir kapıya vardı, eski anahtarı çıkardı, kilide soktu, kapıyı sessizce açtı. Mağaradan farksız mutfağa girdi. Frank yıllardır buraya adım atmamıştı. Ama, çok karanlık olduğu halde, hole giden kapının nerede olduğunu biliyordu. El yordamıyla oraya yöneldi, burun delikleri çürümenin kokusuyla dolmuştu, yukarıdan ayak sesi ya da insan sesi duyabilmek için kulaklarını dört açmıştı. Hole ulaştı, ön kapının iki yanındaki büyük, tirizli pencereler sayesinde burası biraz daha aydınlıktı. Taşlar üzerinde birikmiş tozların ayaklarıyla bastonunun sesini bastırmasına şükrederek merdiveni çıkmaya koyuldu. Frank sahanlıkta sağa döndü ve davetsiz misafirlerin nerede olduğunu hemen gördü. Koridorun sonunda bir kapı aralık duruyordu, aralıktan gelen titrek ışık kara döşemede altın rengi uzun bir şerit oluşturuyordu. Frank bastonunu sımsıkı yakalayarak daha yakına sokuldu. Girişin bir iki metre ötesindeydi ve odanın dar bir dilimini görebiliyordu. O anda, şöminedeki ateşin yakılmış olduğunu fark etti. Bu onu şaşırttı. Hareket etmeyi kesti ve kulak kabarttı, çünkü odada bir erkek sesi konuşuyordu. Ürkek ve korkmuş bir hali vardı. "Şişede biraz daha var, Lordum, eğer hâlâ açsanız." "Daha sonra," dedi ikinci bir ses. Bu da bir erkek sesiydi - ama hem şaşılacak kadar tizdi, hem de anı bir 15 buzlu rüzgâr esintisi kadar soğuktu. O sesteki bir şey, Frank'in ensesindeki tüylerin diken diken olmasına yol açtı. "Beni ateşe biraz daha yaklaştır, Kılkuyruk." Frank, daha iyi duymak için, sağ kulağını kapıya verdi. Sert bir yüzeye konan bir şişenin tıngırtısı duyuldu, sonra da döşemede sürüklenen ağır bir koltuğun tok sürtünme sesi. Frank'in gözüne, koltuğu yerine çeken, sırtı kapıya dönük ufak tefek bir adam çarptı. Uzun, siyah bir pelerin giymişti, başının arkası kısmen keldi. Sonra yemden gözden kayboldu. Soğuk ses, "Nagini nerede?" dedi. İlk ses, tedirgin bir edayla, "Ben... ben bilmiyorum, Lordum," dedi. "Evi keşfe çıktı, sanırım..." İkinci ses, "Yatmadan önce onu sağman gerek, Kılkuyruk," dedi. "Gece beslenmeye ihtiyacım olacak. Yolculuk beni çok yordu." Frank, kaşları çatık, duyan kulağını kapıya biraz daha yaklaştırıp büyük bir dikkatle dinledi. Önce bir duraklama oldu, sonra Kılkuyruk denen adam yine konuştu. "Lordum, burada ne kadar kalacağımızı sorabilir miyim?" "Bir hafta," dedi soğuk ses. "Belki daha fazla. Burası nispeten rahat sayılır, planı da henüz uygulamaya koyamayız. Quidditch Dünya Kupası sona ermeden harekete geçmek budalalık olur." Frank yamru yumru parmağını kulağına sokarak içinde döndürdü. Kir birikmişti herhalde. "Quidditch" diye bir laf duymuştu ki, böyle bir laf yoktu tabii. 16 "Cjuidditch - Dünya Kupası mı, Lordum?" dedi Kılkuyruk. (Frank parmağını daha bir gayretle kulağına soktu.) "Özür dilerim ama - anlamıyorum - niye Dünya Kupası bitene kadar beklememiz gerekiyor?" "Çünkü, budala, şu anda büyücüler dünyanın dört bir yanından akın akın ülkeye geliyor, üstelik Sihir Ba-kanlığı'mn bütün işgüzar görevlileri orada işbaşında olacak. Sıradışı etkinlik işaretleri gözleyecek, kimlikleri kontrol edecek, sonra bir daha kontrol edecekler. Muggle'lar bir şey fark etmesin diye, kafalarını güvenliğe takmış olacaklar. Bu yüzden bekliyoruz." Frank kulağını temizlemeye çalışmaktan vazgeçti. "Sihir Bakanlığı", "büyücüler" ve "Muggle'lar" kelimelerini açık seçik duymuştu. Belli ki, bu ifadelerin her birinin gizli bir anlamı vardı ve Frank şifreli konuşan sadece iki tür insan biliyordu: Casuslarla suçlular. Bastonuna daha da sıkı sıkı sanldı ve daha da dikkatle dinledi. Kılkuyruk alçak sesle, "Lord Hazretleri hâlâ kararlılar demek?" diye sordu. "Elbette kararlıyım, Kılkuyruk." Şimdi soğuk seste bir tehdit havası vardı. Kısa bir duraklamanın ardından Kılkuyruk yine konuştu. Kelimeler ağzından aceleleri varmışçasına yuvarlanarak çıkıyordu, sanki cesaretini kaybetmeden önce bunları söylemeye kendini zorluyor gibiydi. "Harry Potter olmadan da yapılabilir, Lordum." Bir duraklama daha, bu seferki daha uzun ve sonra - İkinci ses yavaşça, "Harry Potter olmadan mı?" diye soludu. "Anlıyorum..." 17 Kılkuyruk, sesi ciklercesine tizleşerek, "Lordum, bunu oğlanı düşündüğüm için söylemiyorum!" dedi. "Çocuğun benim için hiç değeri yok, hem de hiç! Sadece, başka bir cadı ya da büyücü kullanacak olsak -herhangi bir büyücü- işimiz o kadar kolaylaşır ki! Sizi kısa bir süre yalnız bırakmama izin verseniz -kılık değiştirmede çok becerikliyimdir, bilirsiniz- iki güncük yeter, uygun biriyle geri dönebilirim -" Soğuk ses yavaşça, "Başka bir büyücü kullanabilirim," dedi, "bu doğru..." Kılkuyruk, "Lordum, mantıklı bir şey bu," dedi, tamamen rahatlamış gibiydi. "Harry Potter'ı yakalamak öyle zor olacak ki, öyle iyi korunuyor ki -" "Ve sen de gidip onun yerine başka birini bulmak için gönüllü oluyorsun demek? Merak ediyorum, bak... Belki de bana bakma işi senin için çok yorucu bir hal aldı, ha, Kılkuyruk? Bu planı bırakma önerisi, acaba sadece beni terk etme yolunda bir çaba olabilir mi?" "Lordum! Ben... ben sizi bırakmak istemiyorum, hem de hiç -" İkinci ses, "Bana yalan söyleme!" diye tısladı. "Ben her şeyi anlarım, Kılkuyruk! Bana döndüğüne pişmansın. Seni tiksindiriyorum. Bana bakınca irkildi-ğini görüyorum, bana dokununca titrediğini hissediyorum..." "Hayır! Lord Hazretleri'ne bağlılığım..." "Senin bağlılığın ödleklikten başka bir şey değil. Gidecek başka yerin olsa şimdi burada olmazdın. Ben 18 sensiz nasıl hayatta kalırım, birkaç saatte bir beslenmem gerekirken? Nagini'yi kim sağacak?" "Ama çok daha güçlü görünüyorsunuz, Lordum -" "Yalancı," diye soludu ikinci ses. "Daha güçlü değilim ve birkaç gün bile yalnız kalsam, senin beceriksiz bakımınla yeniden edindiğim bir nebze sağlığı da yitirebilirim. Sus!" Anlaşılmaz laflar eden Kılkuyruk derhal sustu. Frank birkaç dakika ateşin çıtırdamasından başka bir şey duymadı. Sonra ikinci adam tıslamayı andıran bir fısıltıyla yeniden konuştu. "Çocuğu kullanmak için nedenlerim var - ki zaten sana açıklamıştım. Başka hiç kimseyi de kullanacak değilim. On üç yıl bekledim. Birkaç ay daha fark etmez. Çocuğu kuşatan korumaya gelince, planımın etkili olacağına inanıyorum. Gerekli olan tek şey, senin biraz daha cesaret göstermen, Kılkuyruk - kendinde bulacağın bir cesaret, tabii Lord Voldemort'un gazabını bütün gücüyle hissetmek istemiyorsan -" Kılkuyruk, "Lordum, söylemem gereken bir şey var!" dedi, artık sesinde panik hissediliyordu. "Yolculuğumuz boyunca planı kafamdan geçirdim - Lordum, Bertha Jor-kins'in ortadan kaybolmasının dikkatleri çekmesi yakındır ve eğer devam edersek, eğer lanetlersem -" "Eğer mi?" diye fısıldadı ikinci ses. "Eğer, ha? Planı uygularsan, Kılkuyruk, Bakanlık birinin daha ortadan kaybolduğunu asla öğrenemez. Sessizce ve sızlanmadan yapacaksın. Keşke ben yapabilseydim, ama bu durumda... Gel, Kılkuyruk, bir engelin daha ortadan kalk- 19 ması bize Harry Potter'a giden yolu açacak. Sana tek başına yap demiyorum. O vakte kadar sadık hizmetkârım yine bize katılmış olacak -" "Ben de sadık bir hizmetkârım," dedi Kılkuyruk, sesinde belli belirsiz bir küskünlükle. "Kılkuyruk, kafası çalışan birine ihtiyacım var, sadakati hiç sarsılmamış birine. Ve ne yazık ki, sen bu şartlann ikisine de uymuyorsun." "Sizi buldum," dedi Kılkuyruk, bu sefer sesi gerçekten küskündü. "Sizi bulan benim. Size Bertha Jor-kins'i getirdim." İkinci adam, sesinde eğlendiğini belli eden bir tonla, "Bu doğru," dedi. "Senden beklemediğim bir zekâ pırıltısı, Kılkuyruk - yine de, doğruyu söylemek gerekirse, onu yakaladığında ne kadar işe yarayacağının farkında değildin, değil mi?" "Ben... ben yararlı olabilir diye düşünmüştüm, Lordum-" İkinci ses yine, "Yalancı," dedi, sesindeki zalim eğlenme ifadesi şimdi çok daha belirgindi. "Ancak, verdiği bilgiler paha biçilmez cinstendi, bunu inkâr etmiyorum. Bunlar olmasa planımızı kuramazdım. Bunun için ödülünü alacaksın, Kılkuyruk. Benim adıma önemli bir görevi yerine getirmene izin vereceğim, müritlerimden çoğunun yapmak için sağ ellerini vereceği bir görev..." "Sa-sahi mi, Lordum? Ne -?" Kılkuyruk yeniden dehşete kapılmış gibiydi. "Ah, Kılkuyruk, sürprizin tadını kaçırmamı istemezsin, değil mi? Senin rolün en sonlara doğru... Ama 20 sana söz veriyorum, sen de en az Bertha Jorkins kadar yararlı olma şerefine erişeceksin." "Siz... siz..." Kılkuyruk'un sesi birden kulağa boğuk gelmeye başlamıştı, sanki ağzı fena halde kurumuş gibi. "Siz... beni de... öldürecek misiniz?" Soğuk ses ipeksi bir tınıyla, "Kılkuyruk, Kılkuyruk," dedi, "seni neden öldüreyim ki? Bertha'yı öldürdüm, çünkü öldürmek zorundaydım. Ben onu sorguya çektikten sonra işe yarar hali kalmamıştı, açıkçası beş para etmezdi. Zaten tatilde sana rastladığı haberiyle Ba-kanlık'a dönseydi tuhaf sorular sorulacaktı. Ölmüş olması gereken büyücüler, yol kenarındaki hanlarda Sihir Bakanlığı cadılarına rastlan tasalar isabet ederler..." Kılkuyruk öyle alçak sesle bir şeyler mırıldandı ki, Frank duyamadı, ama onun söyledikleri ikinci adamı güldürdü - konuşması kadar soğuk, tamamen keyifsiz bir kahkahaydı bu. "Hafızasını mı değiştirebilirdik? Ama Hafıza Büyüleri, benim onu sorgularken de kanıtladığım gibi, güçlü bir büyücü tarafından bozulabilir. Ondan kopardığım bilgilerden yararlanmamak hafızasına hakaret olurdu, Kılkuyruk." Dışarıda, koridorda Frank birden, bastonuna sımsıkı sarılan elinin terden kayganlaştığını fark etti. Soğuk sesli adam bir kadını öldürmüştü. Bundan, hiç pişmanlık duymadan - eğlenerek söz ediyordu. Tehlikeliydi -bir deli. Ve başka cinayetler de planlıyordu - şu çocuk, Harry Potter, her kimse - tehlikedeydi - Frank ne yapması grrektiğiru biliyordu. Polise gidi- 2i lecekse eğer, vakit bu vakitti. Usulca evden dışan çıkacak, köydeki telefon kulübesine gidecekti... Ama soğuk ses yeniden konuşmaya başlamıştı ve Frank, oracıkta donmuş gibi, kulak kesilerek, kalakaldı. "Bir lanet daha... Hogvvarts'taki sadık hizmetkârım... Harry Potter benim sayılır, Kılkuyruk. Karar verildi. Artık tartışmak yok. Ama sus... Nagini'yi duyuyorum sanırım..." Ve ikinci adamın sesi değişti. Frank'in daha önce hiç duymadığı türden sesler çıkarmaya başladı. Tıslıyor ve soluk almadan tükürüyordu. Frank onun bir tür kriz geçirdiğini ya da nöbete tutulduğunu sandı. Ve sonra arkasında, karanlık koridorda bir hareket duydu. Bakmak için dönünce de kendini korkudan felç olmuş buldu. Karardık koridorun döşemesinde bir şey ona doğru kayarcasına geliyordu, bu şey ateşten kaynaklanan ışık şeridine yaklaşınca, Frank korkuyla titreyerek, bunun en az dört metrelik devasa bir yılan olduğunu fark etti. Dehşet içindeki, donakalmış Frank, yılanın kıvrılan bedeni yerdeki kalın toz tabakasında geniş, kavisli bir yol çizerek gittikçe daha yakına gelirken, ona bakakaldı - ne yapacaktı şimdi? Tek kaçış yolu, iki adamın oturmuş cinayet kumpasları kurduğu odadan geçiyordu. Öte yandan, olduğu yerde kalırsa yılan mutlaka onu öldürürdü. Ne var ki, o daha bir karara varamadan yılan yanına gelmişti bile, az sonra da inanılmaz bir şekilde, mucizevi bir şekilde yanından geçip gitti. Kapının ardındaki soğuk sesin tükürme, fısıldama seslerine doğru gidi- 22 yordu ve birkaç saniye içinde elmas desenli kuyruğunun ucu aralıktan geçip gözden kaybolmuştu. Frank'in alnı ter içinde kalmıştı, bastonun sapını tutan eli titriyordu. Odanın içinde soğuk ses tıslamayı sürdürüyordu. Frank'in aklına tuhaf, imkânsız bir fikir geldi... Bu adam yılanlarla konuşabiliyordu. Frank neler olup bittiğini anlamamıştı. Sıcak su tor-basıyla birlikte yeniden yatağında olmayı hayatta her şeyden çok istiyordu. Sorun şu ki, bacaklan kımıldamaya yanaşmıyordu. Orada titreyerek ve kendine hâkim olmaya çalışarak dururken, soğuk ses birden normal konuşmaya döndü yine. "Nagini'nin ilginç haberleri var, Kılkuyruk." "Ge-gerçekten mi, Lordum?" "Gerçekten, evet," dedi ses./ "Nagini diyor ki, bu odanın hemen dışında durmuş, konuştuklarımızı kelimesi kelimesine dinleyen yaşlı bir Muggle var." Frank saklanma fırsatı bulamadı. Ayak sesleri duyuldu, sonra da odanın kapısı ardına kadar açıldı. Kısa boylu, saçları kırlaşmış ve hafifçe dökülmüş, sivri burunlu ve küçük, sulanmış gözleri olan bir adam Frank'in önünde durdu. Yüzünde şaşkınlıkla korku arası bir ifade vardı. "Onu içeri davet et, Kılkuyruk. Nezaket kurallarını mı unuttun?" Soğuk ses ateşin önündeki çok eskiden kalma koltuktan geliyordu, ama Frank konuşan kişiyi görmüyordu Yılana gelince... evcil bir köpeğin korkunç bir taklidi gibi, küflü şömine halısına kıvrılmıştı. 23 Kılkuyruk eliyle Frank'e içeri girmesini işaret etti. Frank, çok sarsılmış olmakla birlikte, bastonuna daha da sıkı sarıldı ve eşiği aksayarak geçti. Odadaki tek ışık kaynağı ateşti. Duvarlara uzun, örümcek misali gölgeler gönderiyordu. Frank koltuğun arka tarafına baktı. İçindeki adam hizmetkârından da ufak tefek olsa gerekti, çünkü başının arkası görünmüyordu. Soğuk ses, "Her şeyi duydun mu, Muggle?" dedi. Frank meydan okuyarak, "Bana ne diyorsun öyle?" diye sordu. Artık odanın içine girdiği ve harekete geçme vakti geldiği için, kendini daha cesur hissediyordu. Savaşta da hep böyle olmuştu. Ses sakin sakin, "Sana Muggle diyorum," dedi. "Büyücü değilsin demek." Frank, sesinin titremesi daha da azalarak, "Büyücüyle neyi kastettiğini bilmiyorum," dedi. "Bütün bildiğim şu: Bu gece polisi ilgilendirmeye yetecek kadar şey duydum, evet, öyle. Cinayet işlemişsiniz ve başka cinayetler planlıyorsunuz! Ve şu kadarını da söyleyeyim," diye ekledi, ani bir ilhamla, "karım burada olduğumu biliyor ve eğer geri dönmezsem -" Soğuk ses yavaşça, "Karın yok," dedi. "Burada olduğunu kimse bilmiyor Buraya geldiğini kimseye söylemedin. Lord Voldemort'a yalan söyleme, Muggle, çünkü o bilir... her şeyi bilir..." Frank, "Öyle mı?" dedi kaba bir sesle. "Lord, demek? Eh, sizi pek do nazik bulmuyorum, Lordum. Dönüp adam gibi yüzüme baksanıza, niye bakmıyorsunuz?" 24 Soğuk ses, "Ama ben adam değilim, Muggle," dedi, sesi şimdi alevin çıtırtısından zar zor duyuluyordu. "Ben adamdan çok, çok öteyim. Yine de... neden olmasın? Yüzümü sana döneceğim... Kılkuyruk, koltuğumu çevir." Hizmetkârdan bir inilti yükseldi. "Beni duydun, Kılkuyruk." Ufak tefek adam yavaş yavaş, efendisine ve yılanın uzandığı şömine halısına yaklaşmaktansa başka her şeyi yapmayı tercih edermiş gibi, öne yürüyüp koltuğu çevirmeye koyuldu. Yılan çirkin, üçgen başını kaldırdı, koltuğun bacakları halısına çarpınca da hafifçe tısladı. Artık koltuk Frank'e bakıyordu. Frank koltukta neyin oturduğunu gördü. Bastonu bir takırtıyla yere düştü. Ağzını açtı, bir çığlık koyverdi. Öyle yüksek sesle bağırıyordu ki, koltuktaki şeyin asasını kaldırırken neler dediğini asla duyamadı. Yeşil bir ışık parladı, bir hışırtı duyuldu ve Frank Bryce yere yığıldı. Daha döşemeyi boylamadan ölmüştü. Üç yüz kilometre uzakta, Harry Potter adlı çocuk sıçrayarak uyandı. 25 |
İKİNCİ BOLUM
Yara izi Harry yatağında sırtüstü yatmış hızlı hızlı soluyordu, sanki koşup da soluk soluğa kalmıştı. Çok canlı bir rüya görmüş, ellerini yüzüne bastırmış halde uyanmıştı. Alnındaki şimşek biçiminde yara izi, birisi az önce tenine kızgın bir tel bastırmış gibi alev alev yanıyordu. Doğruldu, bir eli hâlâ alnındayken, diğeriyle karanlıkta, komodinin üzerinde duran gözlüğüne uzandı. Gözlüğü takınca, pencerenin dışındaki sokak lambasının perdelerden süzülen solgun, puslu turuncu ışığıyla aydınlanan yatak odası netleşti. Harry "parmaklarını yeniden yara izine götürdü. Hâlâ acıyordu. Yanındaki lambayı yaktı, yataktan mahmur mahmur kalktı, odayı geçti, gardırobunu açıp kapısının içindeki aynaya bir göz attı. On dört yaşında zayıf bir oğlan da ona baktı. Kanşık, siyah saçlarının altındaki parlak yeşil gözlerinde şaşkın bir ifade vardı. Yansımasındaki şimşek biçimli yara izini daha yakından inceledi. İz normal görünüyordu, ama yine de acıyordu. 26 Harry uyanmadan önce gördüğü rüyayı hatırlamaya çalıştı. Öyle gerçek gelmişti ki... Tanıdığı iki kişiyle tanımadığı bir kişi vardı... Tüm dikkatini topladı, kaşlarını çatarak hatırlamaya çalıştı... Gözlerinin önüne karanlık bir odanın loş görüntüsü geldi... Şöminenin önündeki halının üstünde bir yılan vardı.... Peter adlı, lakabı Kılkuyruk olan ufak tefek bir adam... soğuk, tiz bir ses... Lord Voldemort'un sesi. Düşüncesi bile Harry'nin kendini midesinde bir buz kalıbı varmış gibi hissetmesine yetiyordu. Gözlerini sımsıkı yumarak Voldemort'un neye benzediğini hatırlamaya çalıştı, ama nafile... Harry'nin bütün bildiği, Voldemort'un koltuğunun bir ara döndüğü ve onun, yani Harry'nin, orada ne oturduğunu gördüğüydü. Korkudan kasılıp kalmış, bu kasılma da onu uyandırmıştı... Yoksa onu uyandıran, yara izinin acısı mıydı? Hem o yaşlı adam kimdi? Çünkü yaşlı bir adam vardı, orası kesin. Harry onun yere düşüşünü görmüştü. Her şey birbirine karışıyordu. Ellerini yüzüne kapadı, yatak odasının görüntüsünü silikleştirerek o loş ışıklı odanın resmini zihninde tutmaya gayret etti. Ama bunun, avcunun içinde su tutmaya çalışmaktan farkı yoktu. Harry ayrıntıları zihninde tutmaya çalıştıkça, onlar da çabucak akıp gidiyorlardı... Voldemort ve Kılkuyruk öldürdükleri birinden söz ediyorlardı, ama Harry adını hatırlayamıyordu... ve başka birisini öldürmeyi planlıyorlardı... kendisini!.. Harry ellerini yüzünden çekti, gözlerini açtı ve san- 27 ki orada sıradışı bir şey görmeyi bekliyormuş gibi yatak odasına baktı. Aslında bu odadaki sıradışı şeylerin sayısı şaşılacak kadar çoktu. Yatağın ayak ucunda, içinde kazan, süpürge, kara cüppe ve çeşitli büyü kitapları olan büyük bir tahta sandık, kapağı açık duruyordu. Masasının üstünde, kar rengi baykuşu Hedvvig'in genellikle içine tünediği büyük, boş kafesten arta kalan yere parşömen ruloları yayılmıştı. Yerde, yatağının yanında açık bir kitap vardı. Harry önceki gece uykuya dalmadan önce onu okuyordu. Kitaptaki bütün resimler hareket ediyordu. Parlak turuncu cüppeli adamlar, süpürgelerin üzerinde uçup kırmızı bir topu birbirlerine atarak, şimşek gibi bir görünüp bir kayboluyorlardı. Harry gidip kitabı yerden aldı ve büyücülerden birinin topu 15 metreden yüksek bir çemberin içinden geçirerek müthiş bir gol atmasını izledi. Sonra kitabı çarparak kapattı. Dünyanın en iyi sporu saydığı Quidditch bile şu anda aklını çelemezdi. Cannon'larla Uçmak'1 komodinin üstüne koydu, pencereye gitti ve aşağıdaki sokağı gözden geçirmek için perdeyi açtı. Bir cumartesi sabahının erken saatlerinde saygın bir banliyö sokağının nasıl görünmesi beklenirse, Privet Drive da aynen öyleydi. Bütün perdeler örtülüydü. Harry'nin karanlıkta görebildiği kadarıyla çevrede lek bir canlı varlık yoktu, bir kedi bile. Buna rağmen... buna rağmen... Harry huzursuzca yatağa dönüp oturdu, parmağını yeniden yara kine götürdü. Onu rahatsız eden şey, acı değildi. Harry acıya ve yaralara yabancı sayılmazdı. Bir seferinde sağ kolu- nün bütün kemiklerini kaybetmiş ve bir gecede yeniden çıkmalarına ıstırapla katlanmıştı. Aynı kol çok geçmeden zehirli ve 35 santim uzunluğunda bir yılan dişi tarafından delinmişti. Daha geçen yıl da, havada uçan bir süpürgedeyken, on beş metre yükseklikten düşmüştü. Tuhaf kazalara ve yaralanmalara alışıktı. Eğer Hog-warts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na devam ediyorsanız ve belaları üstünüze çekme konusunda hünerliyse-niz, bu kaçınılmaz bir durumdu zaten. Hayır, Harry'yi rahatsız eden şey, yarası bundan önce son kez acıdığında, buna Voldemort'un yakında oluşunun yol açmasıydı... Ama Voldemort şimdi burada olamazdı ya... Onun Privet Drive'da pusuya yattığı fikri saçmaydı, böyle bir şey imkânsızdı. Harry çevresini saran sessizliği daha dikkatle dinledi. Yoksa bir merdiven gıcırtısı ya da bir pelerin hışırtısı duymayı mı bekliyordu biraz da? Kuzeni Dudley'nin yan odadan muazzam bir horultu koyverdiğini duyunca, yerinden hafifçe sıçradı. Şöyle bir silkelenip kafasını topladı. Aptallık ediyordu. Evde Vernon Eniştesi, Perunia Teyzesi ve Dud-ley'den başka kimse yoktu. Ve besbelli hepsi, sıkıntısız ve acısız rüyalar görerek, hâlâ uyuyordu. Harry, Dursley'leri en çok uyudukları zaman seviyordu. Uyanık olduklarında hiçbir hayırlarını görmemişti de ondan. Vernon Enişte, Petunia Teyze ve Dud-ley, Harry'nin hayattaki tek akrabalarıydı. Büyünün her türünden nefret eden ve büyüyü küçük gören Mugg-le'lardı (büyü dışı insanlardı) onlar, yani Harry onların 29 evinde pislik muamelesi görüyordu. Son üç yıldır Hog-vvarts'a giden Harry'nin uzun süre evden uzak kalışını, herkese onun St Brutus İflah Olmaz Suçlu Çocuklar Çü-venlik Merkezi'ne gittiğini söyleyerek açıklamışlardı. Yaşı küçük bir büyücü olarak, Harry'nin Hogwarts dışında büyü kullanmaya izni olmadığının pekâlâ farkındaydılar. Yine de evde yolunda gitmeyen her şey için onu suçlama eğilimi gösteriyorlardı. Harry onlara asla sırlarını açamamış, büyücülük dünyasındaki hayatına ilişkin herhangi bir şey anlatamamıştı. Uyandıklarında onlara gidip yara izinin acıdığından ya da Voldemort'a ilişkin kaygılarından söz etmeyi düşünmesi bile gülünçtü. Oysa Harry'nin Dursley'lerin evinde yaşamaya başlamasının nedeni de Voldemort'du. O olmasaydı, Harry'nin alnında şimşek biçiminde bir yara izi olmayacaktı. Voldemort olmasaydı, Harry'nin annesiyle babası hâlâ hayatta olacaktı... Yüzyılın en güçlü Karanlık büyücüsü, on bir yıldır sürekli güç kazanmış bir büyücü olan Voldemort'un evlerine gelip annesiyle babasını öldürdüğü o gece, Harry bir yaşındaydı. Voldemort sonra asasını Harry'ye çevirmişti. İktidara emin adımlarla yükselişi sırasında birçok yetişkin cadının ve büyücünün işini bitirmiş olan laneti uygulamıştı. Ve, inanılmaz bir şey ama, lanet işlememişti. Küçük çocuğu öldüreceğine, Voldemort'a geri dönmüştü. Harry sadece alnında şimşek biçiminde bir kesikle hayatta kalmıştı, Voldemort ise canını zar zor kurtarabilmişti. Güçleri uçup giden, hayatı neredeyse 30 sönen Voldemort kaçmıştı. Cadılarla büyücülerin gizli topluluğunun onca süredir yaşadığı dehşet ortadan kalkmış, Voldemort'un müritleri dağılmış ve Harry Pot-ter ünlü olmuştu. On birinci doğum gününde bir büyücü olduğunu öğrenmesi Harry için yeterince şaşırtıcı olmuştu zaten. Gizli büyücülük dünyasındaki herkesin onun adını bilmesi ise, daha da can sıkıcıydı. Harry, Hogwarts'a gittiği zaman, her yerde başların ona döndüğünü ve fısıltıların onu izlediğini görmüştü. Ama alışmıştı artık. Bu yazın sonunda Hogvvarts'taki dördüncü yılına başlayacaktı ve şimdiden, şatoya geri dönmeyi iple çekiyordu. Ama okula gitmesine daha on beş gün vardı. Umutsuzca yeniden odaya bakındı ve gözü temmuz sonunda en iyi iki arkadaşının ona göndermiş oldukları doğum günü tebriklerine takıldı. Harry onlara yazıp yara izinin acıdığından söz etse ne derlerdi acaba? Birden Hermione Granger'ın tiz ve panik içindeki sesi kafasını doldurdu sanki. "Yara izin mi acıdı? Harry, bu gerçekten ciddi bir şey... Profesör Dumbledore'a yaz! Ben de gidip Sık Rastlanan Sihirli Hastalıklar ve Rahatsızlıklar 'a bakayım... Belki orada lanetten kalma yara izleri hakkında bir şeyler vardır..." Evet, Hermione'nin tavsiyesi bu olurdu: Dosdoğru Hogvvarts Müdürü'ne git ve bu arada da bir kitaba danış. Harry pencereden mürekkebi andıran mavi-siyah gökyüzüne baktı. Şu anda ona bir kitabın yardımı dokunabileceğinden şüpheliydi. Bildiği kadarıyla, Volde-mort'unki gibi bir lanetten sağ kurtulan tek kişi kendi- 31 siydi. Bu yüzden de, Sık Rastlanan Sihirli Hastalıklar ve Rahatsızlıklarda belirtilerinin bir listesini bulma ihtimali çok zayıftı. Müdür'e haber vermeye gelince, Dumbledo-re'un yaz tatilinde nereye gittiği konusunda Harry'nin en ufak fikri yoktu. Bir an, uzun, gümüşi renkte sakalı, yerlere kadar uzanan büyücü cüppesi ve ucu sivri şapkasıyla Dumbledore'u bir yerlerdeki bir kumsala uzanmış, uzun, eğri burnuna güneş losyonu sürerken gözünün önüne getirerek hayli keyiflendi. Ancak, Dumble-dore her neredeyse, Hedwig'in onu bulabileceğinden emindi. Harry'nin baykuşu şimdiye -kadar, adresi olmasa bile, bir mektubu yerine ulaştırmada başarısızlığa uğramamıştı. Ne yazacaktı peki? Sevgili Profesör Dumbledore, sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama bu sabah yara izim acıdı. Saygılarımla, Harry Potter. Bu kelimeler, daha kâğıda bile geçirmeden, ona aptalca geliyordu. O da öteki en iyi arkadaşı Ron' VVeasley'nin tepkisini hayal etmeye çalıştı. Bir an sonra Ron'un kızıl saçları, uzun burunlu, çilli yüzü şaşkın bir ifadeyle Harry'nin önünde duruyor gibiydi. "Yara izin mi acıdı? Ama... ama Kim-Olduğunu-Bilir-sin-Sen şu anda senin yakınında olamaz, değil mi? Yani... olsa bilirdin, değil mi? Seni yeniden öldürmeye çalışırdı, değil mi? Bilmiyorum, Harry, belki de lanetten kalma yara izleri hep biraz sancıyordur... Babama sorayım..." Mr VVeasley, Sihir Bakanlığı'nda Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi'nde çalışan, tam anlamıy- 32 la yetkin bir büyücüydü, ama Harry'nin bildiği kadarıyla lanetler konusunda özel bir uzmanlığı yoktu. Hem Harry bütün VVeasley ailesinin, sırf kendisi birkaç dakika acı çekti diye diken üstünde oturması fikrinden hoşlanmıyordu. Mrs VVeasley, Hermione'den de beter yaygara koparırdı. Ron'un on altı yaşındaki ikiz ağabeyleri Fred ve George ise, Harry'nin dayanma gücünü yitirmekte olduğunu düşünebilirlerdi. VVeasley'ler, Harry'nin dünyada en sevdiği aileydi. Şu sıralarda onu evlerinde kalmaya davet edeceklerini umuyordu (Ron, Quidditch Dünya Kupası hakkında bir şeyler söylemişti) ve yara izi hakkında endişeli sorularla ziyaretinin tadının kaçmasını istemiyordu. Harry yumruklarıyla-alnına masaj yaptı. Aslında istediği (ve kendi kendine itiraf etmeye neredeyse utandığı) şey - anne ya da baba gibi bir şeydi. Kendini bir aptal gibi hissetmeden akıl danışabileceği yetişkin bir büyücü, onunla ilgilenen biri, Kara Büyü deneyimi olan biri... Ve sonra çözümü buluverdi. Öyle basit, öyle açıktı ki, bulmasının bunca uzun sürdüğüne inanamıyordu -Sinüs. Harry yatakta zıplayıp doğruldu, bir telaş odanın öbür tarafına gitti ve yazı masasına oturdu. Bir parşömen aldı, kartal tüyü kalemini mürekkebe batırdı, Sevgili Sirius yazdı, sonra da duraksadı. Hem meseleyi en iyi şekilde nasıl ifade edeceğini düşünüyor, hem de Si-rius'un nasıl olup da hemen aklına gelmediğine şaşıyordu. Öte yandan, aklına gelmemesi belki de o kadar 33 şaşırtıcı sayılmazdı - çünkü Sirius'un vaftiz babası olduğunu ancak iki ay önce öğrenmişti. Sirius'un o vakte kadar Harr/nin hayatının tamamen dışında oluşunun basit bir nedeni vardı - Sirius, Azkaban'daydı: Kaçtığında onu aramak için Hog-vvarts'a gelen Ruh Emici adlı yaratıkların, gözleri görmeyen, ruh emen zebanilerin muhafızlık ettiği dehşet verici büyücü hapishanesinde. Oysa Sirius masumdu -onun mahkûm olduğu cinayetler, şimdi herkesin ölmüş olduğuna inandığı Voldemort destekçisi Kılkuyruk tarafından işlenmişti. Ne var ki, Harry, Ron ve Hermione onun ölmediğini biliyorlardı; geçen yıl Kılkuyrukla karşı karşıya gelmişlerdi, ama anlattıklarına bir tek Profesör Dumbledore inanmıştı. Sirius, adı temizlenir temizlenmez Harr/ye kendi evinde kalmasını önerdiği için, Harry, harikulade bir saat boyunca, nihayet Dursley'lerden ayrılacağına inanmıştı. Ama bu fırsat elinden çekilip alınmıştı - Kılkuyruk daha onu Sihir Bakanlığı'na götürmeleri nasip olmadan sıvışmış, bu durumda Sirius da canını kurtarmak için kaçmak zorunda kalmıştı. Harry onun Şahga-ga adlı bir Hipogrif e binip kaçmasına yardım etmişti. Sirius o gün bu gün kaçaktı. Harry, Kılkuyruk kaçmamış olsa sahip olabileceği yuvayı yaz boyunca aklından çıkaramamıştı. Onlardan ebediyen kurtulmasına ramak kaldığını bile bile Dursley'lere dönmek de iki misli zor olmuştu. Bununla beraber, Sirius, Harry'nin yanında olamasa bile, yine de ona biraz yardımı dokunmuştu. Harry, 34 bütün okul eşyalarının şimdi yatak odasında, yanında olmasını Sirius'a borçluydu. Dursley'ler daha önce buna asla izin vermemişti. Hem Harry'yi mümkün olduğunca perişan etme isteklerinden, hem de onun güçlerine karşı duydukları korkudan dolayı, bundan önceki her yaz okul sandığım merdivenin altındaki dolaba ki-litlemişlerdi. Ama Harry'nin vaftiz babasının tehlikeli bir cani olduğunu öğrendikleri zaman tavırları değişti -Harry onlara Sirius'un masum olduğunu söylemeyi unutuvermiş (!), bu da pek işine yaramıştı. Harry, Privet Drive'a döndükten sonra Sirius'tan iki mektup almıştı. İkisini de (büyücüler arasında alışıla-geldiğinin aksine) baykuşlar değil, büyük, rengârenk tropik kuşlar getirmişti. Hedvvig bu cakalı, davetsiz misafirlerden hoşlanmamıştı, yeniden uçup gitmelerinden önce kendi su kabından su içmelerine izin verirken bile pek gönülsüzdü. Harry ise onları sevmişti. Aklına palmiye ağaçlarını ve beyaz kumları getiriyorlardı ve Siri-us her neredeyse (mektuplar ele geçerse diye Sirius bunu hiç söylememişti) hoşça vakit geçirdiğini umuyordu. Harry nedense Ruh Emici'lerin parlak güneş ışığına pek fazla dayanacaklarından şüpheliydi. Belki de Sirius bunun için güneye gitmişti. Şimdi Harry'nin odasındaki o son derece yararlı gevşek döşeme tahtası altında saklı duran mektuplarının neşeli bir havası vardı. Her ikisinde de, eğer ihtiyacı olursa onu araması için Harry'yi uyarmıştı. Eh, şimdi ihtiyacı vardı işte... Güneşin doğmasından önceki o soğuk kurşuni ışık yavaş yavaş odaya süzülürken, Harry'nin lambası daha 35 az ışık verir oldu sanki. Sonunda, güneş doğup da yatak odasının duvarlan altın rengine bürününce ve Ver-non Enişte ile Petunia Teyze'nin odasından sesler gelmeye başlayınca, Harry çalışma masasındaki buruşuk parşömenleri temizledi ve bitmiş mektubunu bir kez daha okudu. Sevgili Sirius, Son mektubun için teşekkürler. O kuş feci büyüktü, penceremden içeri zor sığdı. Burada her şey her zamanki gibi. Dudley'nin rejimi pek iyi gitmiyor. Dün teyzem onu gizlice odasına şekerli çörek sokmaya çalışırken yakaladı. Bunu yapmaya devam ederse harçlığını keseceklerini söylediler, o da gerçekten kızdı ve PlayStation'ını camdan aşağı attı. Oyun oynanabilen bir tür bilgisayar bu. Aslında biraz aptalca bir davranış, çünkü şimdi onu oyalayıp aklını başka şeylerden uzak tutacak bir Mega-Mutilation 3'ü bile yok. Ben iyiyim, neden dersen, Dursley'lerin sen geri dönersin de ben istersem hepsini yarasaya çevirirsin diye ödleri patlıyor. Ama bu sabah tuhaf bir şey oldu. Yara izim yeniden acıdı. Geçen sefer Voldemort Hogwarts'ta olduğu için acı-mıştı. Ama yakınlarımda bir yerde olabileceğini sanmıyorum. Olamaz, değil mi? Lanetten kalma yara izlerinin bazen yıllar sonra da acıyıp acımadığını biliyor musun? Hedwig geri dönsün, bunu onunla yollayacağım. Şu anda dışarıda avlanıyor. Şahgaga'ya benden selam söyle. Harry 36 Evet, diye düşündü Harry, bu hiç fena görünmüyor. Rüyayı yazmanın âlemi yoktu. Çok kaygılıymış izlenimi uyandırmak istemiyordu. Parşömeni katladı, Hed-wig döndüğünde hazır olsun diye yazı masasında bir kenara koydu. Sonra ayağa kalktı, gerindi ve bir kez daha gardırobunu açtı. Aynadaki yansımasına bakmadan, kahvaltıya inmek için giyinmeye koyuldu. 37 |
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Davet Harry mutfağa geldiğinde, üç Dursley masaya oturmuşlardı bile. O içeri girerken de, otururken de hiçbiri başını kaldırıp bakmadı. Vernon Enişte'nin kocaman, kırmızı yüzü o sabahki Daily Mail'in arkasına gizlenmişti, Petunia Teyze, dudakları at gibi dişler nin üzerinde büzülmüş, elindeki greypfrutu dörde bölüyordu. Dudley çok kızgın ve somurtkandı. Ve her nasılsa, her zamankinden fazla yer işgal eder gibiydi... ki bu da az şeysayılmazdı, çünkü daima kare masanın bütün bir yanını kendi başına doldururdu. Petunia Teyze şekersiz greypfrurun dörtte birini, sesi titreye titreye, "Al bakalım, Diddy'çiğim," diyerek onun tabağına koyunca, Dudley annesine dik dik baktı. Karn Tini alıp yaz tatili için eve geldiğinden beri hayat onun için pek tatsız bir hal almıştı. Vernon Enişte ile Petunia Teyze her zamanki gibi onun kötü notlarına bahane bulmayı başarmışlardı: Petunia Teyze hep Dudley'nin öğretmenleri tarafından 38 anlaşılmayan çok yetenekli bir çocuk olduğunda ısrar ederdi zaten. Vernon Enişte de, "Oğul olarak, inekleyen küçük bir hammevladı istemediğini," iddia ederdi. Karnedeki zorbalık suçlamalarım da es geçerlerdi - "Şamatacı küçük bir oğlan, ama sineği bile incitmez!" demişti Petunia Teyze, gözleri yaşlı. Ancak karnenin alt tarafında okul hemşiresinin yazdığı birkaç veciz söz vardı ki, Vernon Enişte ile Petunia Teyze bile herhangi bir açıklamayla hakkından gelememişlerdi. Petunia Teyze, "Dudley iri kemikli bir çocuk, kiloları da aslında bebek tombişliğinden, hem büyüme çağında bir erkek çocuk olarak çok yiyeceğe ihtiyacı var," diye ne kadar feryat ederse etsin, bu feryatlar okul formalarını hazırlayanların artık Dudley'nin üstüne olacak büyüklükte pantolon yapmadığı gerçeğini ortadan kaldırmıyordu. Hemşire, Petunia Teyze'nin gözlerinin -kendi pırıl pırıl duvarlarında parmak izi saptama ya da komşuların geliş gidişlerini gözleme konusunda öylesine keskin olan o gözlerin- görmeyi resmen reddettiği şeyi görmüştü: Fazladan beslenmeye ihtiyacı olmak şöyle dursun, Dudley aşağı yukarı genç bir katil balinanın büyüklüğüne ve kilosuna erişmişti. Böylece -birçok huysuzluk nöbetinden, Harry'nin yatak odasının bulunduğu katı sarsan tartışmalardan ve Petunia Teyze'nin sel olup akan gözyaşlarından sonra- yeni rejim başlamıştı. Buzdolabından Dudley'nin en sevdiği şeylerin hepsi -köpüklü içeceklerle pastalar, çikolata ve burger'ler- çıkarılmış, onların yerine meyvelerle sebzeler ve Vernon Enişte'nin "tavşan yemi" dedi- , 39 ği türden şeyler konmuştu. Kapısına da Smeltings okulu hemşiresinin gönderdiği rejim listesi yapıştırılmıştı. Dudley kendini daha iyi hissetsin diye, Perunia Teyze bütün ailenin rejime uymasında ısrar etmişti. İşte şimdi de Harry'ye çeyrek greypfrut veriyordu. Harry, bunun Dudley'ninkinden çok daha küçük olduğunu fark etti. Petunia Teyze, Dudley'nin moralini ayakta tutmanın en iyi yolunun, hiç değilse Harry'den fazla yemesini garantiye almak olduğunu düşünüyordu besbelli. Ama Petunia Teyze, yukarıdaki gevşek döşeme tahtasının altında neler saklı olduğunu bilmiyordu. Aslında Harry'nin rejime uymadığından haberi bile yoktu. Harry, yaz boyu çubuk havuçlarla besleneceği gerçeğini fark eder etmez, bir imdat çağrısıyla Hedwig'i arkadaşlarına yollamıştı. Onlar da durumun gereğini muhteşem bir şekilde yerine getirmişlerdi. Hedvvig, Hermi-one'nin evinden ağzına kadar şekersiz abur cuburla dolu (Hermione'nin annesiyle babası diş hekimiydi) koca bir kuruyla dönmüştü. Hogvvarts'm bekçisi Hagrid, çağrıya kendi eliyle yaptığı taş pastalarla karşılık vermişti (Harry bunlara elini sürmedi, Hagrid'in yemekleri konusunda daha önce hayli deneyimi olmuştu). Mrs VVeasley ise ailenin baykuşu Errol'la muazzam bir meyveli pasta ve çeşit çeşit börek yollamıştı. İhtiyar ve halsiz olan zavallı Errol, bu yolculuğun ardından ancak beş günde kendine gelebilmişti. Sonra Harry'nin doğum gününde (Dursley'ler bu günü tümüyle yok saydılar) Ron, Hermione, Hagrid ve Sirius'tan dört tane muhteşem doğum günü pastası geldi. İki tanesi hâlâ 40 duruyordu, Harry odasına gidince doğru dürüst bir kahvaltı edeceği için greypfrutunu hiç şikâyet etmeden yedi. Vernon Enişte hoşnutsuzlukla derin derin havayı koklayarak gazetesini kenara koydu ve kendi çeyrek greypfrutuna baktı. "Hepsi bu mu?" dedi Petunia Teyze'ye, aksi aksi. Petunia Teyze ona anlamlı ve sert bir bakış fırlattı. Başıyla, kendi greypfrut çeyreğim çoktan bitirmiş ve küçük, domuz gözlerinde çok ekşi bir bakışla Harry'ninkini süzen Dudley'yi işaret etti. Vernon Enişte büyük, fırça gibi bıyığını kabartarak of çekti. Kaşığını eline aldı. Az sonra kapı zili çaldı. Vernon Enişte sandalyesinden bir gayret kalkarak holden kapıya doğru yürüdü. Dudley, annesi çaydanlıkla meşgulken, babasının greypfrutundan kalanı şimşek hızıyla yürüttü. Harry kapıda konuşmalar duydu. Biri güldü, Vernon Enişte kısa bir cevap verdi. Sonra ön kapı kapandı ve holden yırtılan kâğıt sesi geldi. Petunia Teyze çaydanlığı masaya koyup, Vernon Enişte'nin ne yapmaya gittiğini anlamak için merakla baktı. Fazla meraklanması da gerekmedi, çünkü Vernon Enişte bir dakika sonra geri dönmüştü bile. Üstelik sinirden mosmordu. "Sen," dedi Harry'ye, havlarcasına. "Oturma odasına. Hemen." Bu sefer ne kabahat işlediğini bilemeyen Harry, şaşkın şaşkın ayağa kalkıp Vernon Enişte'nin ardından 41 mutfaktan çıktı, sonra bitişik odaya gitti. Adam kapıyı ikisinin ardından hızla kapattı. "Demek öyle," dedi, şömineye asker adımlarıyla giderek. Sanki Harry'ye tutuklandığım bildirecekmiş gibi, dönüp onun yüzüne baktı. "Demek öyle." Harry, "Nasıl yani?" demeyi çok isterdi, ama Ver-non Eniştesi'nin öfkeli mizacını sabahın bu erken saatinde uyandırmanın doğru olmadığım hissediyordu. Hele bu mizaç yiyeceksizlikten dolayı ağır bir gerilim altındayken. Onun için de kibar bir şekilde şaşkın görünmeyi seçti. Vernon Enişte, "Bu az önce geldi," dedi. Mor bir dosya kâğıdını Harry'nin yüzüne doğru salladı. "Bir mektup. Seninle ilgili." Harry'nin şaşkınlığı arttı. Vernon Enişte'ye onunla ilgili kim yazardı ki? Mektuplarını postacıyla gönderen kimi tanıyordu? Vernon Enişte, önce Harry'yi yiyecekmiş gibi süzdü, sonra da başını eğip mektuba baktı ve yüksek sesle okumaya koyuldu: Sayın Mr ve Mrs Dursley, Hiç tanıştırılmadık, ama eminim ki Harry'den oğlum Ron hakkında bir sürü şey duymuşsunuzdur. Harry'nin de size sözünü etmiş olabileceği Quid-ditch Dünya Kupası finali önümüzdeki pazartesi gecesi yapılıyor ve kocam Arthıır, Sihirli Oyunlar ve Sporlar Dairesi'ndeki bağlantıları sayesinde en iyi yerden bilet almayı başardı. 42 Umarım Harry'yi de maça götürmemize izin verirsiniz, çünkü bu, hayatta insanın eline bir kez geçecek bir fırsat, ingiltere Kupaya otuz yıldır ev sahipliği etmedi, bilet bulmak da çok zor. Tabii Harry'nin yaz tatilinin geri kalanını burada geçirmesinden ve onu okula dönerken sağ salim trene bindirmekten de memnuniyet duyarız. Harry'nin bize cevabınızı normal yoldan mümkün olduğu kadar çabuk göndermesi iyi olur, çünkü Muggle postacı bizim evimize şimdiye kadar hiçbir şey getirmedi ve evin nerede olduğunu bildiğinden de emin değilim. Harry'yi yakında görmeyi umut ediyoruz. Saygılarımla, Molly Vfeasley Not: Umarım yeterince pul yapıştırmışımdır. Vernon Enişte okumayı bitirdi, elini yeniden göğüs cebine soktu ve başka bir şey çıkardı, "Şuna bak," diye hırladı. İçinden Mrs VVeasley'nin mektubunun çıktığı zarfı gösterdi, Harry gülmemek için kendini zor tuttu. Zarfın her santimi pulla kaplıydı, Mrs VVeasley'nin Dursley'le-rin adresini karınca duası gibi bir yazıyla sıkıştırdığı, ön taraftaki 1,5 santimetrekare hariç. Harry, sesine, Mrs VVeasley'ninki herkesin yapabileceği bir hataymış edası vermeye çalışarak, "Öyleyse, yeterince pul koymuş," dedi. Eniştesinin gözleri alevlendi. Dişlerini gıcırdatarak, "Postacı fark etti," dedi. "Bu mektubun nereden geldiğiyle çok ilgilendi, evet. Kapı 43 zilini onun için çalmış. Komik olduğunu düşünüyordu." Harry hiçbir şey söylemedi. Başkaları belki Vernon Enişte'nin çok pul konmuş diye neden böyle yaygara kopardığını anlamazdı ama, Harry, Dursley'lerle yeterince birlikte yaşamıştı. Onların sıradanlığın biraz da olsa dışına çıkan her şey konusunda ne kadar hassas olduklarını biliyordu. En büyük korkuları da, birisinin Mrs VVeasley gibi insanlarla (ne kadar uzaktan da olsa) bir bağlan olduğunu anlamasıydı. Vernon Enişte, yüzündeki tarafsız ifadeyi korumaya çalışan Harry'ye hâlâ yiyecekmiş gibi bakıyordu. Harry eğer aptalca bir şey yapmaz ya da söylemezse, hayahnm en büyük armağanına kavuşabilirdi. Vernon Enişte'nin bir şey söylemesini bekledi, ama o sadece dik dik bakmaya devam etti. Harry sessizliği bozmaya karar verdi. "Yani - gidebilir miyim?" diye sordu. Vernon Enişte'nin kocaman, mor yüzü hafif bir kasılma geçirmiş gibi titredi. Bıyığı diken diken oldu. Harry o Jnyığın ardında olan biteni bildiğini düşünüyordu: Vernon Enişte'nin en temel içgüdülerinden ikisinin birbiriyle çelişmesinden doğan vahşi bir savaş. Harry'nin gitmesine izin vermek Harry'yi mutlu edecekti - ki Vernon Enişte on üç yıldır böyle bir şeyi engellemek için var gücüyle mücadele etmişti. Öte yandan, Harry'nin yazın geri kalanında ayak altından çekilip Weasley'lere gitmesi, ondan, umduklarından iki hafta önce kurtulmaları anlamına geliyordu ve Vernon Enişte, Harry'nin evde olmasından nefret ediyordu. 44 Kendine düşünme payı tanımak için yeniden başını eğip Mrs VVeasley'nin mektubuna baktı. İmzayı hoşnutsuzlukla süzerek, "Kim bu kadın?" diye sordu. "Onu gördünüz," dedi Harry. "Arkadaşım Ron'un annesi, onu geçen sömestr sonunda Hog - okul treniyle geldiğinde karşılamıştı." Az kalsın "Hogwarts Ekspresi" diyecekti, ki bu da eniştesinin öfkeyle köpürmesi için birebirdi. Kimse Dursley'lerin evinde Harry'nin okulunun adını yüksek sesle söylemezdi. Vernon Enişte muazzam büyüklükteki yüzünü pek nahoş bir şeyi hatırlamaya çalışırmışçasına büzdü. Sonunda, "Tıknaz bir kadın mı?" diye hırladı. "Kızıl saçlı bir sürü çocuğu olan?" Harry kaşlarını çattı. Kendi oğlu Dudley üç yaşından beri yatkın göründüğü şeyi nihayet başarıp boyundan çok enine gitmişken, Vernon Enişte'nin herhangi birine "tıknaz" demesi biraz tuhaf kaçıyordu doğrusu. Vernon Enişte yine mektubu inceliyordu. Of çeker gibi, "Quidditch," diye mırıldandı. "Qnid-ditch - bu saçmalık da neyin nesi?" Harry'nin kanı bir kez daha beynine sıçradı. Lafı uzatmadan, "Bir spor," dedi. "Süpürge üzerinde oynanır -" Vernon Enişte yüksek sesle, "Tamam, tamam!" dedi. Harry eniştesinin birazcık paniğe kapılmış gibi göründüğünü fark edip memnun oldu. Anlaşılan Vernon Enişte'nin sinirleri kendi oturma odasında "süpürge" 45 sözünü duymaya dayanamıyordu. Yeniden mektubu incelemeye sığındı. Harry onun dudaklarıyla "cevabınızı normal yoldan göndermesi" kelimelerini oluşturduğunu gördü, Eniştesi kaşlarını çattı. "Normal yoldanmış," dedi tükürür gibi. "Ne demek istiyor?" "Bizim için normal olan yoldan," dedi Harry ve eniştesinin lafını kesmesine fırsat bırakmadan ekledi: "Biliyorsunuz, baykuş postası. Büyücüler için normal olanı budur." Vernon Enişte, sanki Harry az önce iğrenç bir küfür etmiş gibi kızmış görünüyordu. Öfkeyle titreyerek pencereden dışarı tedirgin bir bakış attı, komşulardan bazılarını kulakları cama yapışmış halde görmeyi bekliyordu sanki. "Sana benim çatım altında bu anormalliklerden söz etme diye kaç kez tembih etmem lazım?" diye tısladı. Yüzü canlı bir mor erik rengine bürünmüştü. "Orada, nankör sırtına Petunia ve benim geçirdiğimiz giysilerle durmuş -" Harry soğuk soğuk, "Ancak Dudley'nin onlarla işi bittikten sonra," dedi. Gerçekten de, sırtında ona öyle büyük gelen bir sweatshirt vardı ki, ellerini kullanabilmek için kol ağızlarını beş kez kıvırmak zorunda kalmıştı, sweatshirt'ün eteği de haddinden bol blucininin dizlerinden aşağı kadar iniyordu. Vernon Enişte hiddetle titr îyerek, "Benimle bö} le konuşamazsın!" dedi. Ama Harry buna boyun eğmeyecekti. Dursley'lerin 46 bütün o aptalca kurallarına uymak zorunda olduğu günler artık geride kalmıştı. Dudley'nin rejimini uygulamayacaktı, Vernon Enişte'nin onun Quidditch Dünya Kupası'na gitmesini engellemesine izin vermeyecekti... yani elinden gelirse. Harry derin bir soluk alıp sakinleşmeye çalıştıktan sonra, "Peki," dedi. "Dünya Kupası'ru göremeyeceğim. Öyleyse, şimdi gidebilir miyim? Sirius'a yazdığım bir mektubu bitirmek istiyorum da. Biliyorsunuz - vaftiz babam." Yapmıştı işte. Sihirli kelimeleri söylemişti. Durup Vernon Enişte'nin yüzündeki mor rengin leke leke geri çekilişini izledi. Şimdi o yüz, kötü karıştırılmış kara frenküzümü dondurmasına benziyordu. "Ona - ona yazıyorsun, öyle mi?" dedi Vernon Enişte, sözde sakin bir sesle - ama Harry onun minik gözbebeklerinin ani bir korkuyla kısıldığını gördü. Kayıtsızca, "Şey - evet," dedi Harry. "Benden haber alalı epey oldu ve, biliyor musunuz, haber almayınca bir şeyler yolunda gitmiyor galiba diye düşünüyor." Bu sözlerin yarattığı etkinin, keyfini çıkarmak için sustu. Vernon Enişte'nin kalın, siyah, özenle ortadan ayrılmış saçlarının altında dişli çarkların çalışmasını görüyor gibiydi. Eğer Harry'nin Sirius'a yazmasına engel olursa, Sirius, Harry'ye kötü muamele edildiğini düşünecekti. Eğer Harry'ye Quidditch Dünya Kupası'na gidemeyeceğini söylerse, Harry de yazıp durumu Sirius'a anlatacaktı ve böylece Sirius, Harry'ye kötü muamele edildiğini bilecekti. Vernon Enişte'nin yapabileceği tek 47 bir şey vardı. Harry, o büyük, bıyıklı yüz şeffafmışçası-na, sonucun eniştesinin zihninde oluşumunu görebiliyordu. Gülümsememeye, yüzünü mümkün olduğunca ifadesiz tutmaya gayret etti. Ve sonra - "Eh, madem öyle, peki. Bu kahrolası... bu aptal... bu Dünya Kupası denen şeye gidebilirsin. Sakın şu - şu Weasley'lere yazıp seni almalarını söylemeyi unutma, ha. Seni ülkenin dört bir yanına bırakacak vaktim yok benim. Ve yazın geri kalanını da orada geçirebilirsin. Ve şeyine - vaftiz babana söyleyebilirsin... söyle ona... gideceğini söyle." Harry neşeyle, "Tamam öyleyse," dedi. Havaya zıplayıp çığlık atma arzusunu bastırmaya çalışarak, dönüp oturma odası kapısına doğru yürüdü. Gidiyordu, hey! Weasley'lere gidiyordu, Quidditch Dünya Kupası'm izleyecekti! Dışarıda holde az daha, besbelli Harry'ye haddinin bildirileceğini duyma umuduyla kapının arkasına sinmiş olan Dudley'ye çarpıyordu. Oğlan, Harry'nin yüzündeki koca gülümsemeyi görünce şok geçirdi. "Mükemmel bir kahvaltıydı, değil mi?" dedi Harry. "Ben tıkabasa doydum, ya sen?" Dudleynin yüzündeki şaşkın bakışa gülerek merdiveni üçer üçer çıktı ve kendini yeniden yatak odasına attı. İlk gördüğü şey, Hedwig'in geri dönmüş olduğuydu. Kafesinde oturmuş, koskoca, kehribar rengi gözleriyle Harry'ye bakıyor ve bir şeye kızdığını gösterecek şekilde gagasını tıkırdatıp duruyordu. Onu neyin kızdırdığı hemen belli oldu. 48 "AHH!" dedi Harry. Küçük, gri, tüylü bir tenis topuna benzeyen bir şey başının yanına çarpmıştı. Hemen başını şiddetle ovmaya başladı, başını kaldırıp kendisine neyin çarptığına baktı. Minyatür bir baykuştu, avcuna sığacak kadar küçüktü. Odada serseri mayın gibi dolanarak heyecanla vızıldıyordu. Derken Harry baykuşun ayağının dibine bir mektup bırakmış olduğunu gördü. Eğildi, Ron'un elyazısını tanıdı, zarfı yırtarak açtı. İçinde aceleyle çi-ziktirilmiş bir not vardı. Harry - BABAM BlLETLERÎ ALDI - Irlanda-Bul-garistan maçı, pazartesi gecesi. Annem senin burada kalman için Muggle'lara yazıyor. Belki de mektup ellerine geçmiştir bile, Muggle'ların ne süratle postaladıklarını bilmiyorum, Ne olursa olsun, bunu Pig'le göndereyim dedim. Harry bir "Pig" (domuz) kelimesine baktı, bir de artık tavandaki avizenin çevresinde vınlayan minik baykuşa. Hayatında domuza bu kadar benzemeyen bir şey görmemişti. Belki de Ron'un elyazısını okuyamamıştı. Yeniden mektuba döndü: Muggle'ların hoşuna gitse de gitmese de seni almaya geliyoruz, Dünya Kupası'nı kaçıramazsın, ama annemle babam önce onların iznini alıyormuş gibi yapmamızın daha iyi olacağını düşünüyorlar. Evet derlerse, mesajını Pig'le hemen yolla, pazar saat beşte gelip sem alırız. Ha- 49 yır derlerse, Pig'i hemen geri yolla ki, seni yine de pazar saat beşte alalım. Hermione bugün öğleden sonra geliyor. Percy işe başladı - Uluslararası Sihirsel işbirliği Dairesinde. Buradayken yurtdışı hakkında tek laf etme, tabii sıkıntıdan patlamak istemiyorsan. Yakında görüşürüz - Ron Başının üstünde alçaktan uçan küçük baykuşa, "Sakin ol!" dedi. Baykuşçuk çılgınca şakıyordu, Harry bunun olsa olsa mektubu doğru insana getirmenin gururu olduğunu düşündü. "Gel buraya. Cevabımı geri götürmen gerek!" Baykuş kanatlarını çırparak Hedwig'in kafesinin tepesine kondu. Hedvvig, cesaretin varsa daha yakma gel dercesine soğuk soğuk baktı ona. Harry kartal tüyünden kalemini bir kez daha kapıp önüne boş bir parşömen çekti ve yazmaya koyuldu: s Ron, iş tamam, Muggle'lar gidebilirsin diyor. Yarın beşte görüşürüz. Sabırsızlanıyorum. Harry Bu notu küçücük küçücük katladı, durduğu yerde heyecandan zıplayan minik baykuşun bacağına büyük bir güçlükle bağladı. Not sıkı sıkı bağlandığı anda baykuş havalandı. Pencereden dışarı vınlayıp gözden kayboldu. Harry, Hedvvig'e döndü. "Kendini uzun bir seyahate çıkabilecek gibi hissediyor musun?" diye sordu. 50 Hedvvig vakur bir şekilde öttü. Mektubunu alarak, "Bunu benim için Sirius'a götürebilir misin?" diye sordu Harry. "Dur biraz... Bitireyim de öyle." Parşömeni açıp telaşla bir not ekledi. Eğer benimle temasa geçmek istersen, yazın geri kalanında arkadaşım Ron Weasley'nin evinde olacağım. Babası Quiddıtch Dünya Kupası için bize bilet bulmuş! Mektup bitince onu Hedvvig'in ayağına bağladı. Hedvvig her zamankinden hareketsiz duruyordu, gerçek bir posta baykuşunun nasıl davranması gerektiğini göstermeye kararlı gibiydi. Harry, "Geri döndüğünde Ron'larda olacağım, tamam mı?" dedi. Hedwig onun parmağını muhabbetle gagaladı ve sonra muazzam kanatlarını hafif bir ıslık sesiyle açıp pencereden dışarı süzüldü. Harry o gözden kaybolana kadar ardından baktı, sonra sürünerek yatağının altına girip gevşek döşeme tahtasını kaldırdı. Koca bir parça doğum günü pastası çıkardı. Yerde oturup onu yerken, içinde sel gibi akan mutluluğun tadını çıkardı. Onun pastası vardı, Dud-ley'nin ise greypfruttan başka bir şeyi yoktu. Güzel bir yaz günüydü, yarın Privet Drive'den ayrılıyordu, yara izi yine tamamen normale dönmüştü ve Quidditch Dünya Kupası'm izleyecekti. Şu sırada herhangi bir şey için kaygılanması çok zordu - Lord Voldemort dahil. 51 |
DÖRDÜNCÜ BOLUM
Kavuk'a Dönüş Ertesi gün saat on iki olduğunda Harry sandığını okul malzemeleriyle ve en kıymetli eşyalarıyla doldurmuştu bile: Babasından miras kalan Görünmezlik Pelerini, Sirius'tan aldığı süpürge, önceki yıl Fred ve Geor-ge VVeasley'nin verdiği sihirli Hogvvarts haritası. Döşemedeki gevşek tahtanın altına sakladığı bütün yiyecekleri almış, unuttuğu büyü kitabı ya da tüy kalem kalmasın diye odasının her köşesine bakmıştı. Eylülün birine, yani Hogwarts'a dönmesine ne kadar kaldığını saymak için her geçen günü işaretlediği çizelgeyi de duvardan indirmişti. Privet Drive dört numarada hava çok gergindi. Eve bir grup büyücünün gelecek olması, Dursley'leri telaşlandırıp sinirlendirmişti. Harry, VVeasley'lerin ertesi gün saat beşte geleceğini söylediğinde, Vernon Enişte'nin yüzüne düpedüz korku dolu bir ifade yerleşmişti. "Umarım o insanlara doğru dürüst giyinmelerini söylemişsindir," diye homurdandı. "Sizin tayfanın ne 52 biçim şeyler giydiğini görmüştüm. Üstlerine normal kıyafetler geçirme nezaketini gösterseler iyi olur diyorum." Harry'nin içinde kötü bir his uyandı. Mr ve Mrs VVeasley'nin, Dursley'lerin "normal" olarak tanımlayacağı bir şey giydiklerini hiç görmemişti. Çocukları tatillerde Muggle kıyafetleri giyiyor olabilirdi, ama Mr ve Mrs VVeasley ya hafiften ya da bütün bütüne pejmürde cüppeler giyerlerdi. Harry'nin canını sıkan, komşuların ne düşüneceği değildi. VVeasley'ler Dursley'lerin kafalarındaki en kötü büyücü tipine uyan bir görünümde gelirlerse, kötü muamele göreceklerinden endişeleniyordu. Vernon Enişte en iyi takım elbisesini giymişti. Bu, kimilerine nazik bir karşılama ifadesi gibi görünebilirdi, ama Harry asıl nedenin Vernon Enişte'nin etkileyici ve karşısındakini sindirecek bir izlenim uyandırma isteğinde yattığını biliyordu. Öte yandan, Dudley sanki küçülmüş gibiydi. Yaptığı rejim nihayet etkisini gösteriyor olduğundan değil, korkudan. Dudley yetişkin £;- ^ü. yücüyle son karşılaşmasından pantolonunun arka tarafında bir domuz kuyruğuyla çıkmış, Petunia Teyze'yle Vernon Enişte Londra'daki özel bir hastanede kuyruğu aldırmak için para vermek zorunda kalmışlardı. Bu yüzden Dudley'nin ikide bir elini kaygıyla arkasına götürmesi ve düşmana bir kez daha aynı hedefi açmamak için odadan odaya yan yan yürüyerek dolaşması hiç şaşırtıcı değildi. Öğle yemeklerini neredeyse tamamen sessizlik için- , 53 de yediler. Hatta Dudley yemeğe itiraz bile etmedi (süzme peynir ve rendelenmiş kereviz vardı). Petunia Teyze hiçbir şey yememişti. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, dudaklarını büzmüştü. Görünüşe bakılırsa dilini çiğniyordu. Sanki Harry'ye yöneltmek için yanıp tutuştuğu öfkeli eleştirilerini dilini ısırarak kontrol altında tutuyordu. Vernon Enişte masanın öbür ucundan, "Arabayla geliyorlardır herhalde?" dedi havlarcasına. "Şeyy," dedi Harry. Bunu hiç düşünmemişti. Sahi, Weasley'ler onu neyle alacaklardı? Artık bir arabalan yoktu; eski Ford Ang-lia'ları şu anda ipini koparmış halde, Hogwarts'taki Yasak Orman'da vahşi bir hayat sürüyordu. Ama Mr We-asley geçen sene Sihir Bakanlığı'ndan bir araba ödünç almıştı, bugün de aynı şeyi yapamaz mıydı? "Sanırım," dedi Harry. Vernon Enişte bıyığını titreterek burnundan soludu. Normal şartlarda Vernon Enişte Mr VVeasley'nin arabasının modelini sorardı; insanlan arabalarının büyüklüğüne ve pahalılığına göre değerlendirme eğilimi vardı. Ama Mr VVeasley bir Ferrari'yle gelse bile, Harry, Ver- ,jjj non Enişte'nin onu beğeneceğinden şüpheliydi. Harry öğleden sonranın büyük bir bölümünü oda- | smda geçirdi; Petunia Teyze'nin, sanki hayvanat bahçesinden bir gergedanın kaçtığı duyurulmuş gibi birkaç saniyede bir perdeyi aralayıp dışan bakmasına katlana-< mıyordu. Sonunda, saat beşe çeyrek kala, Harry oturma; odasına indi. 54 Petunia Teyze karşı konulmaz bir isteğe kapılmış-çasma yastıkları düzeltiyordu. Vernon Enişte ise gazete okuyormuş gibi yapıyordu, ama küçücük gözleri hiç hareket etmiyordu ve Harry onun yaklaşan bir araba sesi duyabilmek için kulak kesildiğinden emindi. Dud-ley bir koltuğa büzülmüştü. Tombul elleriyle poposunu sıkı sıkı tutuyordu. Harry gerginliğe dayanamadı. Odadan çıkıp holdeki merdivene oturdu. Gözleri sa-atindeydi, kalbiyse heyecandan ve sinirden güm güm atıyordu. Ama saat beşe geldi, geçti. Takım elbisesinin içinde hafif hafif terleyen Vernon Enişte ön kapıyı açtı, sokağın iki tarafına göz attı ve başını hemen yine içeri soktu. "Geciktiler!" diye hırladı Harry'ye. "Biliyorum," dedi Harry. "Belki... belki trafik sıkışık falandır." Beşi on geçti... çeyrek geçti... Harry kendi de endişelenmeye başlamıştı şimdi. Beş buçukta, Vernon Eniş-te'yle Petunia Teyze'nin oturma odasında kesik kesik fısıltılarla konuştuklarını duydu. "Saygı diye bir şey yok." "Ya işimiz olsaydı?" "Belki geç gelirlerse onjarı yemeğe davet ederiz sa-nıyorlardır." "Kesinlikle öyle bir şey olmayacak," dedi Vernon Enişte. Harry onun ayağa kalkıp oturma odasında volta atmaya başladığını duydu. "Çocuğu alıp gidecekler, oyalanmak yok. Tabii, gelirlerse. Muhtemelen günü şaşırmışlardır. Şunu söyleyebilirim ki, onların cinsi dakikliğe pek 55 kıymet vermiyor. Sebep ya budur ya da kullandıkları teneke araba bozulup - AAAAHHHHHHHHH!" Harry yerinden sıçradı. Oturma odası kapısının arkasından, odada panik içinde koşuşturan Dursley'lerin sesleri geliyordu. Az sonra Dudley hole fırladı. Dehşete kapılmış görünüyordu. "Ne oldu?" dedi Harry. "Ne var?" Ama görünüşe bakılırsa Dudley konuşabilecek durumda değildi. Elleri hâlâ poposunda, mutfağa elinden geldiğince hızlı şekilde badi badi yürüdü. Harry hemen oturma odasına girdi. Dursley'lerin tahtayla kapatılmış, önüne elektrikli, sahte bir kömür ateşi yerleştirilmiş şöminelerinin içinden gümlemeler ve gıcırtılar geliyordu. "Neler oluyor?" dedi Petunia Teyze, nefesi sıkışarak. Duvara doğru gerilemişti ve dehşet içinde ateşe doğru bakıyordu. "Neler oluyor, Vernon?" Ama cevap için fazla beklemesi gerekmedi. Önü kapatılmış şöminenin içinden insan sesleri geliyordu. "Ah! Fred, hayır - geri dön, geri dön, bir yanlışlık oldu - George'a söyle sakın - AH! George, hayır, yer yok, hemen geri dön ve Ron'a söyle -" "Belki Harry bizi duyabilir, baba - belki bizi dışarı çıkarabilir -" Elektrikli ateşin arka tarafından tahtalara vuran yumruk sesleri yükseldi. "Harry? Harry, bizi duyabiliyor musun?" Dursley'ler kızgın bir çift sansar gibi Harry'nin üstüne yürüdüler. 56 "Bu da ne böyle?" diye hırladı Vernon Enişte. "Neler oluyor?" "Şey - buraya Uçuç tozuyla gelmeye çalışmışlar," dedi Harry, içinden yükselen çılgınca gülme arzusuna zar zor hâkim olarak. "Ateşle seyahat edebiliyorlar. Ama şömineyi kapattığınızdan - bir dakika -" Şömineye yaklaşıp tahtaların arasından seslendi. "Mr Weasley? Beni duyabiliyor musunuz?" Yumruklama sesleri durdu. Bacanın içinde biri, "Şşt!" dedi. "Mr Weasley, benim, Harry... Şömine kapanmış durumda. Oradan gelemezsiniz." "Hay aksi!" dedi Mr VVeasley'nin sesi. "İnsan niye şömineyi kapatır ki?" "Elektrikli ateşleri var," diye açıkladı Harry. "Gerçekten mi?" dedi Mr VVeasley'nin sesi heyecanla. "Eklektik, ha? Fişi de var mı yani? Vay vay, mutlaka görmem lazım... Bir düşünelim... ah, Ron!" Ron'un sesi de diğerlerininkine katılmıştı. "Burada ne yapıyoruz? Bir terslik mi var?" "Yo, hayır, Ron/' dedi Fred'in sesi, hayli alaycı bir tonla. "Hayır, tam da buraya gelmek istemiştik zaten." "Evet, burada harika vakit geçiriyoruz," dedi Geor-ge, sanki biri onu duvara sıkıştırmış gibi boğuk bir sesle. "Çocuklar, çocuklar..." dedi Mr VVeasley belli belirsiz. "Bir şeyler düşünmeye çalışıyorum... Evet... tek yol bu.... Geri çekil, Harry." Harry kanepeye kadar geriledi. Vernon Enişte ise şömineye yaklaştı. 57 l "Durun bir dakika!" diye böğürdü ateşe. "Tam olarak ne yapmak -" GÜM. Önü kapatılmış şömine dışan doğru patlayıp elektrikli ateşi odanın karşı duvarına fırlattı. Mr VVeasley, Fred, George ve Ron, molozdan ve un ufak olmuş taşlardan oluşan bir bulutun içinde belirdiler. Petunia Teyze feryat ederek arkasındaki kahve sehpasının üstüne doğru devrildi. Vernon Enişte onu yere düşmeden yakaladı ve ne diyeceğini bilemez halde, hepsi parlak kızıl saçlara sahip olan Weasley'lere ve her bir çiline varıncaya kadar birbirlerinin tıpatıp aynı olan Fred ve Ge-orge'a bakakaldı. Mr Weasley uzun, yeşil cüppesinin üstündeki tozu silkip gözlüğünü düzelterek, "Böyle daha iyi," dedi soluk soluğa. "Hah - siz Harry'nin teyzesi ve eniştesi olmalısınız!" Uzun boylu, zayıf ve kelleşmeye başlamış olan Mr VVeasley, Vernon Enişte'ye doğru yürüyüp elini uzattı, ama Vernon Enişte, Petunia Teyze'yi de sürükleyerek birkaç adım geri gitti. Söyleyecek tek bir söz bile bulamıyordu. En iyi takım elbisesi beyaz tozlarla kaplanmıştı. Tozlar aynı zamanda saçına ve bıyığına da yerleşmişti, aniden otuz yıl yaşlanmış gibi görünüyordu. "Şey - evet - kusura bakmayın," dedi Mr VVeasley, elini indirip omzunun üstünden yıkık şömineye göz atarak. "Hepsi benim suçum. Öbür taraftan dışarı çıkamayacağımız hiç aklıma gelmedi. Şöminenizi Uçuç Şe-bekesi'ne bağlatmıştım da - yani sadece bir akşamlığı- 58 na, Harry'yi alabilelim diye. Doğrusunu söylemek gerekirse, Muggle şöminelerinin bağlı olmaması gerekiyor, ama Uçuç Düzenleme Paneli'nde tanıdığım biri var, o ayarladı. Hemen eski haline döndürebilirim, hiç merak etmeyin. Çocukları geri göndermek için bir ateş yakayım, sonra şöminenizi onarıp Buharlaşırım." Harry, Dursley'lerin bunun tek kelimesini bile anlamadığından emindi. Hâlâ yıldırım çarpmış gibi, ağızları bir karış açık, Mr VVeasley'ye bakıyorlardı. Petunia Teyze yine ayaklarının üstünde doğruldu ve Vernon Enişte'nin arkasına saklandı. "Merhaba, Harry!" dedi Mr Weasley neşeyle. "Sandığın hazır mı?" "Yukarıda," dedi Harry sırıtarak. "Biz alırız," dedi Fred hemen. George'la ikisi Harry'ye göz kırparak odadan çıktılar. Bir keresinde gece karanlığında Harry'yi kurtardıkları için, odasının nerede olduğunu biliyorlardı. Harry'ye göre Fred ve Ge-orge, Dudley'yi görebilmeyi umuyorlardı; Harry'den Dudley hakkında çok şey duymuşlardı. "Şey," dedi Mr VVeasley, kollarını hafifçe sallayarak. Tatsız sessizliğe son vermeye çalışıyordu. "Çok - şey -çok güzel bir yeriniz var." Normalde tek bir leke bile bulunmayan oturma odaları şimdi tozla ve tuğla parçalarıyla kaplı olduğundan, bu laf Dursley'lerin pek hoşuna gitmedi. Vernon Enişte'nin yüzü yine morardı, Petunia Teyze de yine dilini çiğnemeye başladı. Ancak bir şey söyleyemeyecek kadar korkmuş görünüyorlardı. 59 Mr VVeasley çevresine bakmıyordu. Muggle'larla ilgili her şeye bayılıyordu. Harry onun gidip televizyonu ve video cihazını incelemek için yanıp tutuştuğunu görebiliyordu. "Ekeltrikle çalışıyorlar, değil mi?" dedi bilgiç bir edayla. "A, tabii, fişleri görebiliyorum. Fiş topluyorum da," diye ekledi Vernon Enişte'ye dönerek. "Bir de pil. Çok zengin bir pil koleksiyonum var. Eşim deli olduğumu düşünüyor, ama işte, ne > aparsınız." Besbelli Vernon Enişte de Mr VVeasley'nin deli olduğunu düşünüyordu. Azıcık sağa giderek Petunia Teyze'nin önünü kapattı, sanki Mr VVeasley'nin her an üstlerine doğru koşup onlara saldırabileceğini düşünüyordu. Dudley birden yine odada belirdi. Harry sandığının merdivende çıkardığı sesleri duyabiliyor ve Dudley'nin de bu seslerden korkup mutfaktan çıktığını biliyordu. Dudley, Mr VVeasley'ye korku dolu gözlerle bakarak duvar boyunca yan yan yürüdü ve annesiyle babasını siper almaya çalıştı. Ne yazık ki, Vernon Enişte'nin gövdesi Petunia Teyze'nin önünü kaplamaya yetse de, Dudley'yi örtecek kadar geniş değildi. "Hah, bu senin kuzenin, değil mi, Harry?" dedi Mr VVeasley, sohbet açma konusunda cesur bir adım daha atarak. "Hı hı," dedi Harry, "Dudley." Ron'la ikisi birbirlerine baktılar ve hemen başlarını . çevirdiler; kahkaha atmamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Dudley'nin elleri hâlâ poposundaydı, düşme- 60 sinden korkar gibi bir hali vardı. Ancak Mr VVeasley, Dudley'nin bu tuhaf davranışından gerçekten kaygılanmış görünüyordu. Hatta az sonra konuştuğunda, Harry, ses tonundan onun Dudley'yi kesinlikle deli sandığını anladı, tıpkı Dursley'lerin onu deli sanmaları gibi. Ama Mr YVeasley'nin sesinde korku değil, ilgi vardı. "Tatilin iyi geçiyor mu, Dudley?" dedi nazikçe. Dudley inledi. Harry onun ellerinin kocaman poposunu daha da sıkı kavradığını gördü. Fred ve George ellerinde Harry'nin okul sandığıyla odaya döndüler. İçeri girerken gözleriyle çevreyi taradılar ve Dudley'yi gördüler. Yüzlerine birbirinin kopyası, melun sırıtışlar yerleşti. "Hah, tamam," dedi Mr VVeasley. "Gitme vakti geldi o zaman." Cüppesinin kollarını sıvayıp asasını çıkardı. Harry, Dursley'lerin yekvücut halde duvara doğru gerilediklerini gördü. Mr VVeasley, asasını arkasındaki duvarda bulunan deliğe doğrultarak, "Incendio!" dedi. Şömineden alevler yükselip sanki saatlerdir yanı-yormuşçasına keyifli keyifli çatırdamaya başladı. Mr VVeasley cebinden ağzı iple büzülmüş küçük bir kese çıkardı, ipi çözdü, kesenin içinden bir tutam toz aldı ve alevlerin üstüne attı. Alevler zümrüt yeşiline donup adamakıllı parladı. "Önce sen, Fred," dedi Mr VVeasley. "Geliyorum," dedi Fred. "A, hayır - bir dakika -" Fred'in cebinden bir poşet dolusu şeker dokulmüş- 61 tu ve içindekiler her yana saçılmaktaydı - parlak renkli ambalajların içinde büyük, tombul şekerlemeler. Fred emekleyerek onlan cebine tıktı, sonra Durs-ley'lere neşeyle el salladı ve ateşin içine yürüyüp, "Kovuk!" dedi. Petunia Teyze titreyerek soluğunu bıraktı. Fred ıslık gibi bir sesle yok oldu. "Sıra sende, George," dedi Mr VVeasley. "Sandığı da al." Harry, George'un sandığı alevlerin içine taşımasına ve daha iyi tutabilmek için dikine çevirmesine yardım etti. Sonra George da, "Kovuk!" diye haykınp, ikinci bir ıslık sesiyle kayboldu. "Ron, sıra sende," dedi Mr VVeasley. Ron, "Görüşürüz," dedi Dursley'lere neşeyle. Harry'ye bakıp ağzı kulaklarına varıncaya dek sırıttı, ateşe adım attı ve, "Kovuk!" diye bağınp yok oldu. Şimdi sadece Harry ve Mr VVeasley kalmıştı. "Şey... hoşça kalın," dedi Harry, Dursley'lere. Hiçbir şey söylemediler. Harry ateşe doğru yürüdü, ama tam ateşin göbeğine gelmişti ki, Mr VVeasley eliyle onu durdurdu. Dursley'lere şaşkınlıkla bakıyordu. "Harry size hoşça kalın dedi," dedi. "Onu duymadınız mı?" Harry, "Fark etmez," diye mırıldandı Mr VVeas-ley'ye. "Cidden, umrumda değil." Mr VVeasley elini Harry'nin omzundan çekmedi. "Yeğeninizi bir dahaki yaza kadar göremeyeceksiniz," dedi Vernon Enişte'ye, apaçık bir kızgınlıkla. "Herhalde hoşça kal diyeceksiniz, değil mi?" 62 Vernon Enişte'nin yüzü öfkeyle titremeye başlamıştı. Az önce oturma odasının yarısını havaya uçurmuş olan bir adamdan nezaket dersi alma fikri ona derin bir azap veriyormuş gibiydi. Ama Mr VVeasley'nin asası hâlâ elindeydi ve Vernon Enişte, küçük gözleriyle ona kaçamak bir bakış attıktan sonra, içerlemiş bir sesle, "Hoşça kal," dedi. Harry, "Görüşürüz," dedi ve hoş, ılık bir nefes gibi gelen yeşil alevlerin içine adım attı. Ancak tam o anda, arkasından korkunç bir öğürtü çıktı ve Petunia Teyze feryat figan bağırmaya başladı. Harry hızla döndü. Dudley artık annesiyle babasının arkasında değildi. Kahve sehpasının yanına çömel-miş, ağzından sarkan yarım metreye yakın, mor, yapış yapış bir şeyden dolayı boğuluyormuş gibi oğürüp tükürük saçıyordu. Harry kısa süreli bir şaşkınlığın ardından o yarım metrelik şeyin Dudley'nin dili olduğunu anladı. Dudley'nin önünde, yerde parlak bir şekerleme ambalajı duruyordu. Petunia Teyze kendini Dudley'nin yanına, yere fırlattı, şişmiş dilinin bir ucunu tuttu ve onu ağzından çıkarmaya çalıştı. Pek şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Dudley daha da fena feryat etmeye ve tükürük saçmaya başlayarak onu uzaklaştırmaya çalıştı. Vernon Enişte böğürüyor, kollarını sallıyordu. Mr VVeasley ancak bağırarak sesini duyurabildi. "Endişelenmeyin, ben onu düzeltebilirim!" diye seslendi ve asasını doğrultarak Dudley'ye doğru ilerledi, ama Petunia Teyze daha da fena çığlık atarak kendi- 63 ni Dudley'nin üzerine fırlahp onu Mr VVeasley'ye karşı bir kalkan gibi sardı. "Yo, gerçekten!" dedi Mr VVeasley çaresizce. "Basit bir işlem bu - şu şekerlemeden - oğlum Fred - çok muziptir - ama bu sadece bir Devleştirme Büyüsü - en azından ben öyle sanıyorum - lütfen, düzeltebilirim -" Ama rahatlamak şöyle dursun, Dursley'ler iyice paniğe kapıldılar. Petunia Teyze isteri krizi geçiriyormuş gibi ağlıyor, Dudley'nin dilini tutmuş, kopartmaya ka-rarlıymışçasma çekiyordu; Dudley annesinin ve dilinin baskısından boğuluyormuş gibiydi; tamamen kontrolünü kaybetmiş olan Vernon Enişte ise büfenin üstünden bir porselen biblo alarak hızla Mr VVeasley'ye doğru fırlattı. Mr VVeasley eğildi ve biblo, havaya uçmuş şöminenin içinde parçalara ayrıldı. "Yapmayın ama!" dedi Mr VVeasley kızgın bir şekilde, asasını savurarak. "Yardım etmeye çalışıyorum!" Vernon Enişte yaralı bir suaygırı gibi böğürerek bir biblo daha kaptı. "Hârry, git! Git hadi!" diye bağırdı Mr VVeasley, asasını Vernon Enişte'ye doğrultarak. "Bunu ben hallederim!" Harry eğlenceyi kaçırmak istemiyordu, ama Vernon Enişte'nin ikinci biblosu sol kulağını kıl payı ıskalamıştı. Şöyle bir düşününce, durumu Mr VVeasley'ye bırakmanın en iyisi olduğuna karar verdi. Ateşe adım atıp omzunun üstünden bakarak, "Kovuk!" dedi. Oturma odasında son gördüğü tablo, Mr VVeasley'nin asasıyla Vernon Enişte'nin elindeki üçüncü bir bibloyu havaya 64 uçurduğu, Petunia Teyze'nin Dudley'nin üzerine yatmış çığlık çığlığa bağırdığı ve Dudley'nin dilinin büyük, yapış yapış bir piton gibi sarktığıydı. Ama hemen sonra Harry büyük bir hızla dönmeye başladı ve Durs-ley'lerin oturma odası zümrüt yeşili alevlerin içinde kayboldu. 65 |
BEŞİNCİ BÖLÜM
VJeasley Büyücü ŞakalarıHarry dirseklerini sıkı sıkı iki yanına yapıştırmış, gittikçe daha hızlı dönüyordu. Bulanıklaşmış şömineler yanından hızla geçip gidiyordu, sonunda midesi bulanmaya başlayınca gözlerini kapadı. Nihayet yavaşlamaya başladığını hissettiğinde, ellerini hızla açıp tam zamanında durdu ve böylece VVeasley'lerin mutfağındaki ocaktan dışarı düşüp yüzüstü kapaklanmaktan kurtuldu. "Yedi mi?" diye sordu Fred heyecanla, Harry'yi ayağa kaldırmak için elini uzatarak. "Evet," dedi Harry. Ayağa kalktı. "Neydi o?" "Dolma-Dil Şekerlemesi," dedi Fred coşkuyla. "Ge-orge ve ben icat ettik, bütün yaz üstünde deneyebileceğimiz birini arıyorduk..." Küçük mutfak kahkahaya boğuldu. Harry çevresine bakh. Ron ve George zımparalanmış tahta masada kızıl saçlı iki kişiyle birlikte oturuyordu. Harry ikisini de daha önce hiç görmemişti, ama kim olduklarını hemen anladı: Bili ve Charlie, VVeasley kardeşlerin en büyükleri. 66 Daha yakın oturanı, "Nasıl gidiyor, Harry?" diye sorup sırıttı ve iri elini uzattı. Harry onun elini sıkınca, parmaklarının altında nasırlar ve kabartılar olduğunu hissetti. Romanya'da ejderhalarla çalışan Charlie olmalıydı bu. Charlie'nin beden yapısı ikizlerinki gibiydi, ince ve uzun olan Percy'yle Ron'a kıyasla kısa ve tıknazdı. Geniş yüzü hava koşullarından yıpranmış olmasına karşın, dost canlısı görünüyordu. O kadar çilliydi ki, güneşten yanmış sanılabilirdi. Kollan kaslıydı ve birinin üzerinde büyük, parlak bir yanık vardı. Bili de gülümseyerek ayağa kalkıp Harry'nin elini sıkh. Bili onu biraz şaşırtmışh. Harry onun büyücülük bankası Gringotts'ta çalıştığını ve daha önce Hog-warts'ta Öğrenci Başı olduğunu biliyordu. Onu her zaman Percy'nin biraz büyük olanı gibi hayal etmişti: Kuralları çiğneme konusunda mızmız ve herkese patronluk taslamayı seven biri. Ama Bill'in görünümü için söylenebilecek tek şey vardı: sıkı bir tipti. Uzun boyluydu, uzun saçlarını bağlayıp atkuyruğu yapmıştı. Küpesi vardı, ucundan dişe benzer bir şey sallanıyordu. Bill'in giysileri bir rock konserinde tuhaf kaçmayacak giysilerdi, ama Harry ayakkabılarının normal deriden değil, ejderha derisinden yapılma olduğunu gördü. Daha içlerinden biri bir şey söyleyemeden, hafif bir pat sesi duyuldu ve Mr VVeasley, George'un omzunun arkasında belirdi. Harry'nin şimdiye dek görmediği kadar sinirli bir hali vardı. "Bu hiç komik değildi, Fred!" diye bağırdı."O Mugg-le çocuğa ne verdin öyle?" .67 "Ben ona bir şey vermedim," dedi Fred, yine melun bir gülümsemeyle. "Düşürdüm sadece... Gidip yediyse onun sucu, ben ona öyle bir şey demedim." "Bilerek düşürdün!" diye kükredi Mr Weasley. "Yiyeceğini biliyordun, rejim yaptığını biliyordun -" "Dili ne kadar büyüdü?" diye sordu George hevesli hevesli. "Annesiyle babası küçültmeme izin vermeden önce bir metreyi geçmişti!" Harry ve VVeasley'ler yine kahkahaya boğuldular. "Komik değil!" diye bağırdı Mr VVeasley. "Bu tür davranışlar büyücü-Muggle ilişkilerini ciddi şekilde zedeliyor! Ben ömrümün yansını Muggle'lann kötü muamele görmesine karşı mücadele ederek geçireyirr. kendi oğullarım kalksın -" "Muggle olduğu için vermedik onu!" dedi Fred öfkeyle. "Hayır. Kocaman, pis bir zorba olduğu için verdik," dedi George. "Değil mi, Harry?" 'JEvet, öyle, Mr VVeasley," dedi Harry ciddi ciddi. "Mesele bu değil!" diye köpürdü Mr VVeasley. "Görürsünüz, annenize bir söyleyeyim -" "Neyi söyleyecekmissin?" dedi arkalarından bir ses. Mutfağa Mrs VVeasley girmişti. Kısa boylu, tombul bir kadındı. Nazik bir yüzü vardı, ama gözleri şüpheyle kısılmıştı. "Merhaba, Harr/ciğim," dedi, onu görüp gülümseyerek. Sonra gözlerini yine kocasına dikti. "Bana neyi söyleyecektin, Arthur?" 68 Mr VVeasley duraksadı. Anlaşılan, Fred ve George'a ne kadar kızgın olursa olsun, aslında Mrs YVeasley'ye neler olduğunu söylemeyi düşünmemişti. Bir sessizlik oldu, Mr VVeasley karısına tedirgin gözlerle bakıyordu. Derken Mrs VVeasley'nin arkasındaki mutfak kapısında iki kız belirdi. Çok gür, kahverengi saçlan ve oldukça büyük ön dişleri olanı, Harry ve Ron'un arkadaşı Her-mione Granger'dı. Ufak tefek ve kızıl saçlı olanıysa, Ron'un küçük kız kardeşi Ginny. İkisi de Harry'ye gülümsediler, Harry de onlara sırıttı. Ginny kıpkırmızı kesildi - Harry Kovuk'a ilk geldiğinden beri ona zaafı vardı. "Neyi söyleyecektin, Arthur?" diye yineledi Mrs VVeasley, ürkütücü bir sesle. "Yok bir şey, Molly," diye mırıldandı Mr VVeasley. "Fred ve George - ama onlarla konuştum -" "Yine ne yaptılar?" dedi Mrs VVeasley. "Eğer VVeasley Büyücü Şakaları'yla ilgili bir şeyse -" "Niye Harry'ye yatacağı yeri göstermiyorsun, Ron?" dedi Hermione kapının ağzından. "Nerede yatacağını biliyor," dedi Ron. "Odamda yatacak, geçen sefer de orada -" "Hem bize de göstermiş olursun," dedi Hermione, imalı bir şekilde, "Ha," dedi Ron, duruma uyanarak. "Evet." "Evet, biz de geliyoruz," dedi George. "Siz yerinizden kıpırdamıyorsunuz!" diye hırladı Mrs VVeasley. Harry ve Ron yan yan ilerleyerek mutfaktan dışarı 69 çıktılar. Hermione ve Ginny'yle birlikte dar holden geçtiler ve evin her tarafında zikzaklar çizerek üst katlara giden sallantılı merdiveni çıktılar. "Vteasley Büyücü Şakaları da ne?" diye sordu Harfy, üst kata çıkarlarken. Ron ve Ginny güldüler, ama Hermione gülmedi. "Annem Fred ve George'un odasını temizlerken bir dolu sipariş formu buldu," dedi Ron alçak sesle. "İcat ettikleri şeyler için kocaman, uzun fiyat listeleri. Hani, şaka malzemeleri. Sahte asalar, bubi tuzaklı tatlılar, daha bir sürü şey. Harikaydı, o kadar şey icat ettiklerini hiç bilmiyordum..." "Uzun süredir odalarından patlama sesleri geliyordu, ama bir şeyler icat ettiklerini hiç düşünmemiştik," dedi Ginny. "Sadece gürültü çıkarmayı seviyorlar sanmıştık." "Ama yaptıkları şeylerin çoğu -şey, aslında, hepsi- biraz tehlikeliydi," dedi Ron. "Ve bunları Hog-vvarts'ta satıp biraz para kazanmayı düşünüyorlardı. Annem deliye döndü. Bunları yapmaya devam etmelerini yasakladı ve sipariş formlarını yaktı... Zaten onlara kafası kızgın. Umduğu kadar S. B. D. alamadılar." S. B. D., ya da Sıradan Büyücülük Düzeyi, Hog-warts öğrencilerinin on beş yaşında girdiği sınavlardı. "Sonra büyük bir tartışma çıktı," dedi Ginny. "Annem, 'Babanız gibi Sihir Bakanlığı'na girmenizi istiyorum,' dedi, ama onlar, 'Tek istediğimiz bir şaka dükkânı açmak,' dediler." 70 Tam o anda ikinci katta bir kapı açıldı ve bağa çerçeveli gözlük takmış bir baş uzandı dışarı. Yüzünde çok kızgın bir ifade vardı. "Merhaba, Percy," dedi Harry. "A, merhaba, Harry," dedi Percy. "Ben de kim bu kadar gürültü yapıyor diyordum. Burada iş yapmaya çalışıyorum - büro için bitirmem gereken bir raporum var da - insanlar merdivende gümbür gümbür yukarı aşağı dolaşırken konsantre olmak zor oluyor." "Gümbür gümbür dolaşmıyoruz," dedi Ron sinirle. "Yürüyoruz. Sihir Bakanlığı'nın çok gizli üst düzey çalışmalarını böldüysek özür dileriz." "Ne üzerinde çalışıyorsun?" dedi Harry. "Uluslararası Sihirsel İşbirliği Dairesi için bir rapor," dedi Percy böbürlenerek. "Kazan kalınlıkları için bir standart getirmeye çalışıyoruz. Bu ithal malların bazıları biraz fazla ince - sızıntılar senede neredeyse yüzde üç oranında artıyor -" "O rapor var ya, dünyayı değiştirecek," dedi Ron. "Gelecek Postası'nın birinci sayfasında yer alır herhalde, kazan sızıntıları." Percy hafiften kızardı. "Sen istediğin kadar dalga geç, Ron," dedi ateşli bir şekilde, "uluslararası bir yasa getirilmezse, pazarın çürük, sığ dipli ürünlerle dolması ciddi bir tehlike -" Ron, "Evet, evet, tabii," dedi ve merdiveni çıkmaya başladı. Percy odasının kapısını çarparak kapattı. Harry, Hermione ve Ginny, Ron'un arkasında üç kat daha çıkarlarken, aşağıda mutfaktaki bağrışların yankı- 71 lan onlara kadar geliyordu. Seslere bakılırsa, Mr Weas-ley, Mrs VVeasley'ye şekerlemelerden bahsetmişti. Ron'un evin en üst katındaki yatak odası, Harry gecen sefer kalmaya geldiğinden beri pek değişmemişti: Ron'un en sevdiği ÇJuidditch takımı Chudley Cannons'ın posterleri yine duvarlarda ve eğimli tavanda dönüp duruyor, dalgalanıyordu. Pencere kenarında duran ve daha önce içinde kurbağa yavruları bulunan akvaryumuysa şimdi sadece bir tane, son derece iri kurbağa mesken tutmuştu. Ron'un eski faresi Scabbers arak yoktu, ama onun yerine Ron'un mektubunu Privet Drive'a, Harry'ye ulaştıran minicik, gri baykuş vardı. Küçük bir kafeste hoplayıp zıplıyor ve deli gibi kanat çırpıyordu. "Kes şunu, Pig," dedi Ron, yatak odasının içinde sıkış tıkış duran dört yataktan ikisinin arasından geçerek. "Fred ve George da burada bizimle kalıyor, çünkü onların odasında Bili ve Charlie var," dedi Harry'ye. "Percy kendi odasında tek başına kalıyor, çalışması gerekiyormuş." "Şey - o baykuşa niye Pig diyorsun?" "Aptal da ondan," dedi Ginny. "Asıl adı Pigwidge-on." "Ya, sanki o hiç aptal bir isim değil de," dedi Ron alaylı bir şekilde. "Adını Ginny koydu," diye açıkladı Harry'ye. "Şirin bir isim olduğunu düşünüyor. Değiştirmeye çalıştım, ama artık çok geçti, başka hiçbir şeye cevap vermiyordu. O yüzden şimdi adı Pig. Onu burada tutmam gerekiyor, çünkü Erroll ve Hermes'i gıcık ediyor. Aslına bakarsan beni de gıcık ediyor." 72 Pigwidgeon kafesinde mutlu mutlu uçup duruyor, tiz bir sesle ötüyordu. Harry, Ron'u çok iyi tanıdığından ciddiye almadı. Eski faresi Scabbers'dan da sürekli yakınıyordu, ama Hermione'nin kedisi Crookshanks'in onu yediğini sandığında çok üzülmüştü. Harry, "Crookshanks nerede?" diye sordu Hermi-one'ye. "Bahçededir herhalde. Yercücelerinin peşinden koşturmak hoşuna gidiyor. Daha önce hiç görmemiş." "Percy işinden memnun mu bari?" dedi Harry, yataklardan birinin üstüne oturup Chudley Cannons'ın tavandaki posterlere girip çıkmalarım seyrederek. "Memnun olmak mı?" dedi Ron kasvetle. "Babam onu zorla getirmese eve gelmezdi herhalde. Kafayı işle bozdu. Sakın patronundan laf açayım deme. Mr Cro-uch'a göre... Mr Crouch'a da dediğim gibi... Mr Crouch'un fikri şu ki... Mr Crouch bana diyordu ki... Herhalde bugün yarın, nişanlandık diye açıklama yaparlar." "İyi bir yaz geçirdin mi, Harry?" dedi Hermione. "Gönderdiğimiz yemek paketlerini falan aldın mı?" "Evet, çok teşekkürler," dedi Harry. "Hayatımı kurtardı o kekler." Ron, "Peki hiç haber aldın mı -?" diye lafa başladı, ama Hermione ona bir bakış atınca sustu. Harry, Ron'un Sirius'u soracağını anlamıştı. Ron ve Hermione'nin, Sirius'un Sihir Bakanlığı'ndan kaçmasında o kadar paylan olmuştu ki, vaftiz babasını onlar da Harry kadar merak ediyorlardı. Ancak Ginny'nin yanında ondan bahsetmek iyi bir fikir değildi. Üçü ve 73 Profesör Dumbledore dışında kimse Sirius'un nasıl kaçtığını bilmiyor, masumiyetine de inanmıyordu. Ginny merakla bir Ron'a bir Harry'ye bakıyordu, Hermione rahatsızlık verici sessizliği sona erdirmek için, "Sanırım tartışmaları bitti," dedi. "Aşağı inip yemek için annene yardım edelim mi?" 'Tamam," dedi Ron. Dördü Ron'un odasından çıkıp aşağı indiler. Mrs Weasley mutfakta yalnızdı. Son derece sinirli görünüyordu. "Bahçede yiyoruz," dedi onlar içeri girince. "Burada on bir kişiye yer yok çünkü. Tabakları götürür müsünüz, kızlar? Bili ve Charlie masaları kuruyorlar. Siz ikiniz, çatallarla bıçaklar lütfen," dedi Ron ve Harry'ye. Asasını lavabodaki patateslere doğrultup istediğinden biraz daha şiddetle sallayınca, patatesler kabuklarından öyle hızlı sıyrılıp çıktılar ki, duvarlardan ve tavandan sekerek çevreye dağıldılar. "Aman yani," dedi sinirli sinirli. Asasını bu sefer de bir faraşa doğrulttu ve faraş dolaptan fırlayıp yerde sürüklenmeye, patatesleri toplamaya başladı. Dolaptan kap kaçak çıkarırken, "O ikisi!" diye lafa başladı öfkeyle. Harry onun Fred ve George'dan bahsettiğini anlamıştı. "Halleri ne olacak bilmiyorum, gerçekten bilemiyorum. Hiç azim yok, tabii ki ellerinden geldiğince dert çıkarmayı azimden saymazsanız..." Mrs Weasley mutfak masasına büyükçe saplı, bakır bir tencere koyup asasını içine-doğru sallamaya başladı. Asasının ucundan kremamsı bir sos kabın içine boşalmaya koyuldu. 74 "Akılsız falan olduklarından değil," diye devam etti kızgın bir ses tonuyla. Bu arada saplı tencereyi ocağın üstüne yerleştirip asasının bir hareketiyle altını yaktı. "Ama harcanıp gidiyorlar. Artık kendilerine çeki düzen vermezlerse başlan belaya girecek. Hogwarts'tan onlar için bir sürü baykuş geliyor, diğerlerininkinin hepsini toplasan o kadar etmez. Böyle devam ederlerse, Sihrin Uygunsuz Kullanımı Dairesi'nin önünde bulacaklar kendilerini." Mrs VVeasley asasıyla çatal bıçak çekmecesini dürttü, çekmece hızla açıldı. İçinden birçok bıçak fırlayınca Harry ve Ron telaşla kenara kaçtılar. Bıçaklar mutfağın öbür ucuna doğru uçtu ve faraşın yeniden lavaboya doldurduğu patatesleri doğramaya başladı. "Onları yetiştirirken ne yanlış yaptık bilmiyorum," dedi Mrs VVeasley, asasını kenara koyup dolaptan birkaç tencere daha çıkararak. "Yıllardır böyle bu, marifetlerinin ardı arkası kesilmiyor, üstelik hiç dinlemiyo -YO, YÎNE Ml\" Masadan aldığı asa, kulak tırmalayan bir ses çıkarıp kocaman, lastik bir fareye dönüşmüştü. "Yine onların sahte asalarından biri!" diye bağırdı. "Kaç kere söyledim, ortada bırakmayın diye." Kendi gerçek asasını eline aldı ve dönüp ocakta tüten sosla ilgilenmeye koyuldu. Ron açık çekmeceden çatal bıçakları alıp, "Hadi," dedi aceleyle Harry'ye. "Gidip Bili ve Charlie'ye yardım edelim." Mrs VVeasley'nin yanından ayrılıp arka kapıdan bahçeye yöneldiler. 75 Daha birkaç adım gitmişlerdi ki, Hermione'nin çarpık bacaklı, sarman kedisi Crookshanks bahçeden fırlayarak önlerine çıktı. Tüylü kuyruğunu havaya dikmiş, çamura bulanmış bacaklı bir patatese benzeyen bir şeyin peşinden gidiyordu. Har y bunun bir yercüce ;i olduğunu hemen anladı. Anca yirmi beş santim boyundaki yercücesi, nasırlı küçük ayaklarıyla çabuk çabuk adımlar atarak bahçenin öbür ucuna koştu ve yerde duran lastik çizmelerden birinin içine atladı. Crookshanks bir patisini çizmenin içine sokup yercücesine ulaşmaya çalıştığında, Harry yercücesinin çılgınca kıkırdadığını duydu. Bu arada evin diğer tarafından gürültülü çarpışma sesleri geliyordu. Bahçeye girdiklerinde sese neyin neden olduğunu gördüler Bili ve Charlie asalarım çıkarmış, eski püskü iki masayı çimlerin üstünde havada uçuruyor, onları tokuşturarak birbirlerinin masasını yere düşürmeye çalışıyorlardı. Fred ve George tezahürat yapıyor, Ginny gülüyor, Hermione ise besbelli eğlenmekle kaygı duymak arasında kalmış halde, çitin kenarında dolanıp duruyordu. Bül'in masası Charlie'ninkine büyük bir gürültüyle çarpıp bacaklarından birini kopardı. Yukarıdan bir tangırtı duyuldu. Başlarını kaldırıp baktıklarında, Perc/nin başını ikinci kattaki bir pencereden dışarı uzatmış olduğunu gördüler. "Biraz sessiz olur musunuz?!" diye bağırdı Percy. "Kusura bakma, Perce," dedi Bili sırıtarak. "Kazan dipleri nasıl gidiyor?" Percy huysuz huysuz, "Çok kötü," dedi ve pencere- 76 yi çarparak kapattı. Bili ve Charlie kıs kıs gülerek masaları çimenin üstüne uç uca yerleştirdiler. Bili, asasının küçük bir hareketiyle, kopmuş olan bacağı yeniden masaya yapıştırdı ve masa örtüleri yarath. Saat yedi olduğunda iki masa da Mrs VVeasley'nin nefis yemekleriyle dolu tabaklann ağırlığının altında gacırdıyor, dokuz Weasley, Harry ve Hermione berrak, lacivert bir gökyüzünün altında sofraya oturuyorlardı. Bütün yaz boyunca yemek niyetine giderek daha da ba-yaüaşan keklerle idare etmiş biri için, cennette olmak gibiydi bu. Harry ilk başta konuşmalara katılmak yerine sadece dinleyerek tavuklu-jambonlu böreğin, haşlanmış patatesin ve salatanın tadını çıkardı. Masanın öbür ucunda Percy babasına kazan dipleri konusundaki raporundan bahsediyordu. "Mr Crouch'a raporu salı gününe hazır edeceğimi söyledim," dedi Percy böbürlenerek. "Bu da onun beklediğinden biraz daha erken bitecek demek, ama ben duruma hâkim olmayı seviyorum. Raporu kısa sürede bitirdiğim için müteşekkir olacaktır sanıyorum, çünkü şu aralar Dünya Kupası hazırlıklarından falan bizim bölümde işler çok yoğun. Sihirli Oyunlar ve Sporlar Dairesi'nden istediğimiz desteği alamıyoruz. Ludo Bag- man-" "Ludo'yu severim," dedi Mr VVeasley tatlılıkla. "Bize Kupa maçı için biletleri o buldu. Ona küçük bir iyilikte bulundum: Kardeşi Otto başını derde sokmuştu -doğaüstü güçleri olan bir çim biçme makinesi yüzünden-, durumu ben düzelttim." 77 "Tabii ki Bagman oldukça sempatik biri/' diye lafı geçiştirdi Percy. "Ama nasıl Daire Müdürü olmuş şaşıyorum... Onu Mr Crouch'la karşılaştırıyorum da! Bizim bölümde biri ortadan kaybolacak da Mr Crouch onu aramayacak. Bertha Jorkins'in bir ayı aşkın süredir kayıp olduğunun farkında mısın? Arnavutluk'a tatile gidip geri dönmemiş." "Evet, ben de Ludo'ya sordum bunu," dedi Mr We-asley, kaşlarını çatarak. "Diyor ki, Bertha daha önce de birçok kez kaybolmuş. Ama doğrusu bu benim bölümümden birinin başına gelse, endişelenirdim..." "Doğru, Bertha umutsuz bir vaka," dedi Percy. "Seneler boyu bir bölümden diğerine aktarılmış durmuş diye duydum, faydasından çok zararı dokunuyormuş... Ama yine de Bagman'm onu bulmaya çalışması gerekir. Durum Mr Crouch'un kişisel olarak ilgisini çekiyor. Biliyorsun, bir süre bizim bölümde çalışmış ve Mr Crouch onu hayli seviyormuş - ama Bagman sadece gülüyor ve büyük ihtimalle haritayı yanlış okuyup kendini Arnavutrak yerine Avustralya'da bulmuştur diyor. Ancak," Percy etkileyici bir edayla iç çekti ve mürverçiçeği şarabından büyük bir yudum aldı, "Uluslararası Sihir-sel İşbirliği Dairesi olarak işimiz zaten başımızdan aşkın, bir de başka bölümlerin kayıp elemanlarını araya-mayız. Bildiğin gibi Dünya Kupası'nm hemen ardından yine büyük bir etkinliğimiz var." Percy dikkati kendine çekecek şekilde gırtlağını temizleyip masanın öbür ucuna, Harry, Ron ve Hermi-one'nin oturduğu yere doğru baktı. "Neden söz ettiği- 78 mi sen biliyorsun, baba." Sesini hafifçe yükseltti. "Hani şu çok gizli olan." Ron gözlerini yuvarlayıp Harry ve Hermione'ye fısıldadı: "İşe başladığından beri bize o etkinliğin ne olduğunu sordurmaya çalışıyor. Herhalde kalın dipli kazan sergisi falandır." Masanın ortasında Mrs VVeasley, Bili'le küpesi hakkında tartışıyordu. Belli ki küpe yeniydi. "... bir de üstünde kocaman, korkunç bir diş var. Hakikaten, Bili, bankada ne diyorlar?" "Anne, bir sürü hazine getirdiğim sürece, nasıl giyindiğim bankada kimsenin umrunda bile değil," dedi Bili sabırla. "Saçın da gülünç bir hal almaya başlamış, hayatım," dedi Mrs VVeasley, parmaklarını asasının üzerinde sevgiyle gezdirerek. "Bıraksan da biraz düzeltsem..." "Ben bu halini seviyorum," dedi Bill'in yanında oturan Ginny. "Çok eski kafalısın, anne. Hem zaten Profesör Dumbledore'unkinin yanında hiç de uzun sayılmaz..." • Mrs VVeasley'nin yanında, Fred, George ve Charlie hararetle Dünya Kupası hakkında konuşuyorlardı. "Kesin İrlanda alır," dedi Charlie, ağzı patatesle dolu bir halde. "Yan finallerde Peru'yu ezip geçtiler." "Ama Bulgaristan'da Viktor Krum var," dedi Fred. "Krum iyi bir oyuncu, İrlanda'daysa yedi tane iyi oyuncu var," diye noktayı koydu Charlie. "Keşke İngiltere finale çıkabilseydi. Ne kadar utanç verici bir şeydi o." 79 "Ne oldu?" dedi Harry hevesle. Privet Drive'a tıkıl-dığı zamanlarda büyücülük dünyasından uzak kaldığına her zamankinden de çok üzülüyordu şimdi. Harry, Ouidditch'e çok meraklıydı. Hogwarts'taki ilk senesinden beri Gryffindor binasının Quidditch takımında Arayıcı pozisyonunda oynuyordu ve dünyanın en iyi yanş süpürgelerinden birine, bir Ateşoku'na sahipti. "Transilvanya'ya üç yüz doksana on yenildiler," dedi Charlie kederli kederli. 'Tam bir fiyaskoydu. Galler Uganda'ya yenildi, İskoçya'ysa Lüksemburg karşısında perişan oldu." Ev yapımı çilekli dondurmalarını yemeden önce, Mrs Weasley arak karanlık olmaya başlayan bahçeyi aydınlatmak için birkaç mum yarattı. Yemeklerini bitirdiklerinde, pervaneler masanın üzerinde alçak uçuşa geçmiş, ılık havayı çimen ve hanımeli kokusu sarmıştı. Harry, peşlerine Crookshanks'i takmış, deli gibi gülerek güller arasında koşturan yercücelerini izliyor, kendini çok iyi beslenmiş ve dünyayla barışık hissediyordu. Ron masaya dikkatle göz gezdirip diğerlerinin konuşmakla meşgul olduğunu gördükten sonra, Harry'ye çok sessiz bir şekilde sordu: "Ee - Sirius'tan haber aldın mı son zamanlarda?" Hermione de başını çevirip kulak kesildi. "Evet," dedi Harry usulca. "İki kez. İyi görünüyor. Ona dün değil, önceki gün yazdım. Ben buradayken cevabı gelebilir." Birden aklına Sirius'a yazma nedeni geldi. Ron ile Hermione'ye yarasının yine acıdığını ve onu uyandıran 80 rüyayı anlatmasına ramak kaldı... ama şimdi o kendini bu kadar mutlu ve huzurlu hissederken, onları kaygılandırmayı gerçekten istemiyordu. "Saate bakın, kaç olmuş," dedi Mrs VVeasley birden, saatine göz atarak. "Yatmanız gerekiyor! Kupa maçına gitmek için sabahın köründe kalkacaksınız. Harry, okul listeni bırakırsan, yarın Diagon Yolu'ndan senin ihtiyaçlarını da alırım. Başka herkesinkileri alıyorum nasıl olsa. Dünya Kupası'ndan sonra vakit kalmayabilir, geçen sefer maç beş gün sürmüştü." "Vay - umarım bu sefer de o kadar sürer!" dedi Harry hevesle. "Eh, umarım sürmez," dedi Percy işkolik bir tavırla. "İşten beş gün uzak kalsam dosya tepsimin ne durumda olacağını düşünüyorum da, içim ürperiyor." "Evet, yine birisi içine ejder pisliği bırakabilir, değil mi, Perce?" dedi Fred. "O, Norveç'ten gelen bir gübre örneğiydi!" dedi Percy, yüzü bir hayli kızararak. "Kişisel bir şey değildi!" Fred, "Kişiseldi," diye fısıldadı Harry'ye, masadan kalkarlarken. "Biz gönderdik." 81 |
ALTINCI BOLUM
Anahtar Mrs VVeasley onu dürterek uyandırdığında, Harry kendini daha yeni uyumuş gibi hissediyordu. Mrs VVeasley, "Kalkma vakti geldi, Harry'çiğim," diye fısıldayıp Ron'u uyandırmaya gitti. Harry elleriyle çevresini yoklayıp gözlüğünü buldu, gözüne takh ve doğruldu. Dışarıda hava hâlâ karanlıktı. Ron, annesi onu kaldırırken belli belirsiz bir şeyler mırıldandı. Harry'nin yorganının ayakucunda, saçı başı birbirine karışmış iki iri şekil, battaniyelerin arasından sıyrıldılar. "Sabah oldu mu yani?" dedi Fred dermansız halde. Konuşamayacak kadar uykulu olduklarından, suskun suskun giyindiler. Sonra da esneye gerine mutfağa indiler. Mrs VVeasley ocaktaki büyük bir tencerenin içindekileri karıştırıyor, Mr VVeasley ise masada oturmuş, büyükçe parşömen biletlerden oluşan bir desteyi kontrol ediyordu. Çocuklar içeri girdiğinde kıyafetini daha iyi görebilsinler diye kollarını iki yana açtı. Golf kazağına 82 benzeyen bir şey ve kendisine biraz bol gelen, kalın bir kemerle tutturulmuş çok eski bir kot pantolon giymişti. "Ne diyorsunuz?" diye sordu heyecanla. "Kılık değiştirmemiz gerekiyor - nasıl, Muggle'a benziyor muyum, Harry?" "Evet," dedi Harry gülümseyerek, "çok iyi." "Bili, Charlie ve Per-Per-Percy nerede?" dedi Geor-ge, esnemesini bastıramayarak. "Eh, ne de olsa onlar Cisimlenerek gidecek," dedi Mrs VVeasley. Büyük tencereyi güçbela kaldırıp masanın üstüne yerleştirerek, kaplara yulaf lapası koymaya başladı. "O yüzden biraz daha keyif yapabilirler." Harry, Cisimlenme'nin çok zor olduğunu biliyordu. Bir yerden kaybolup neredeyse aynı anda başka bir yerde ortaya çıkmak anlamına geliyordu bu. "Yani hâlâ uyuyorlar mı?" dedi Fred huysuz huysuz, kendi yulaf lapası kabını önüne çekerek. "Niye biz de Cisimlenemiyoruz?" "Çünkü henüz o yaşa gelmediniz ve sınavınızı vermediniz/' diye çıkıştı Mrs VVeasley. "Bu kızlar da nerede kaldı?" Aceleyle mutfaktan fırladı. Merdiveni çıktığını duydular. "Cisimlenmek için sınav mı vermek gerekiyor?" diye sordu Harry. "Evet," dedi Mr VVeasley. Biletleri, kaybolmasınlar diye arka cebine koydu. "Büyülü Taşımacılık Dairesi geçen gün iki kişiye ehliyetleri olmadan Cisimlendikle-rı için ceza kesmek zorunda kaldı. Kolay bir şey değil 83 Cisimlenme, doğru yapılmadığında çok kötü sonuçlara yol açabiliyor. Bahsettiğim çift kendilerini septirdi." Harry dışında masadaki herkes yüzünü buruşturdu. "Şey - septirdi mi?" dedi Harry. Mr VVeasley, yulaf lapasının üzerine kaşık kaşık melas koyarak, "Yanları arkada kaldı," dedi. "Ve tabii ki sıkışıp kaldılar. İki tarafa da gidemiyorlardı. Sonra Büyü Kazalannı Düzeltme Ekibi'nin gelip onlan toparla-; ması gerekti. Şunu söyleyebilirim ki, bayağı bir evrak işi gerekti. Hele arkalarında bıraktıkları parçaları gören Muggle'lan da düşünecek olursanız..." Birden Harr/nin gözlerinin önüne Privet Drive'da kaldırımın üzerine bırakılmış bir çift bacakla bir göz geldi. "Peki, iyiler mi?" diye sordu, sarsılmış bir halde. "Evet, tabii," dedi Mr VVeasley, istifini bozmadan. "Ama onlara ağır bir ceza kesildi, bir daha aceleyle böyle bir işe kalkışacaklarını sanmıyorum. Cisimlenme hafife alınacak iş değil. Birçok yetişkin büyücü bile bu zahmete katlanmıyor. Süpürgeyi tercih ediyorlar - daha yavaş, ama daha güvenli." "Ama Bili, Charlie ve Percy, üçü de yapabiliyorlar, ha?" "Charlie'nin sınava iki kere girmesi gerekti," dedi Fred sırıtarak. "İlkini veremedi. Gereken yerin sekiz kilometre güneyine, alışverişe çıkmış zavallı bir yaşlı kadının tam tepesine Cisimlenmişti, hatırlıyor musunuz?" l "Evet ama ikincisinde geçti," dedi Mrs VVeasley, onlar neşeyle kıs kıs gülerlerken mutfağa girerek. 84 "Percy daha iki hafta önce geçti," dedi George. "O zamandan beri her sabah Cisimlenerek iniyor aşağı, sırf yapabildiğini ispatlamak için." Holde ayak sesleri duyuldu ve Hermione'yle Ginny mutfağa geldiler. İkisi de solgun ve mahmur görünüyordu. "Niye bu kadar erken kalkmamız gerekiyor?" dedi Ginny, gözlerini ovuşturup sofraya oturarak. "Biraz yürümemiz gerekiyor," dedi Mr VVeasley. "Yürümek mi?" dedi Harry. "Ne yani, Dünya Kupası'na yürüyerek mi gidiyoruz?" "Yo, yo, o çok uzakta," dedi Mr VVeasley gülümseyerek. "Sadece kısa bir mesafeyi yürüyeceğiz. Çok sayıda büyücünün Muggle'ların dikkatini çekmeden toplanması çok zor da... Normalde bile nasıl seyahat ettiğimiz konusunda çok dikkatli olmamız gerekiyor, hele ki şimdi Çjuidditch Dünya Kupası gibi muazzam bir etkinlik var..." "George!" dedi Mrs VVeasley sertçe. Hepsi yerlerinden sıçradılar. "Ne var?" dedi George. Ses tonundaki masumiyet kimseyi kandıramamıştı. "Cebindeki o şey de ne?" "Hiç!" "Bana yalan söyleme!" Mrs VVeasley asasını George'un cebine doğrulttu ve, "<4cao/"dedi. George'un cebinden birçok küçük, parlak renkli npsne fırladı. George onları yakalamaya çalıştıysa da 85 beceremedi ve nesneler Mrs VVeasley'nin onları beki yen eline doğru uçtu. Mrs VVeasley bu nesneleri havaya kaldırarak, hiddetle, "Onları yok edin demiştik!" dedi. Şüphesiz yine Dolma-Dil Şekerlemesi'ydi bunlar. "Hepsini ortadan | kaldınn demiştik! Ceplerinizi boşalhn, hadi bakalım, J ikiniz de!" Pek hoş bir sahne değildi. İkizler belli ki evden» mümkün olduğunca çok sayıda şekerleme kaçırmaya çalışıyorlardı ve Mrs VVeasley'nin hepsini bulabilmesi için Çağırma Büyüsü'nü kullanması gerekti. O, "Accio! Accio! Accio!" diye bağırdıkça, George'un ceketinin astanyla Fred'in kot pantolonunun paçalan da dahil olmak üzere, en beklenmedik yerlerden şekerlemeler fırlıyordu. Annesi şekerlemeleri atarken, Fred, "Onları yapmak için altı ay uğraştık!" diye bağırdı. "Aman, altı ay geçirmek için ne güzel bir yol!" diye bağırdı Mrs VVeasley. "Daha fazla S. B. D. alamamanıza şaşmamalı!" Sonuçta, evden ayrılırlarken ortada çok hoş bir hava esmivordu. Mrs VVeasley, Mr VVeasley'yi yanağından öperken bü$ hâlâ sinirden kıpkırmızıydı. Ama bu, ikizlerin sinirine kıyasla pek bir şey sayılmazdı: İkisi de sırt çantalarını arkalarına vurup annelerine tek kelime etmeden çıktılar. "İyi eğlenceler," dedi Mrs VVeasley. "Ayağınızı denk alın!" diye seslendi ikizlerin ardından, ama ikizler ne dönüp baktılar ne de yanıt verdiler. Harry, Ron, Hermi- 86 öne ve Ginny ile birlikte Fred ve George'un arkasından yürüyen Mr VVeasley'ye/ "Bili, Charlie ve Percy'yi öğlene doğru gönderirim," diye seslendi Mrs VVeasley. Hava ayazdı ve ay hâlâ görünüyordu. Günün doğmak üzere olduğuna dair tek işaret, sağ taraflarındaki ufuk çizgisine yayılmış olan donuk, yeşilimsi renkti. Aklı Quidditch Dünya Kupası'na doğru yola koyulan binlerce büyücüde olan Harry, adımlarım hızlandırıp Mr VVeasley'nin yanına geldi. "Peki, herkes Muggle'lara fark ettirmeden-nasıl gidiyor oraya?" diye sordu. "Bu çok büyük bir organizasyon sorunu yarattı zaten," diye iç geçirdi Mr VVeasley. "Mesele şu ki, Dünya Kupası'na gelecek yüz bin kadar büyücünün hepsini ağırlayacak bir büyülü bölgemiz yok. Muggle'lann giremediği yerler var tabii, ama yüz bin büyücüyü Di-agon Yolu'na ya da Platform Dokuz Üç Çeyrek'e tıkıştırmaya çalıştığını düşünsene bir. Bu yüzden bomboş, güzel bir kır bulmamız ve orayı mümkün olduğunca çok Muggle-savuşturucu önlemle donatmamız gerekti. Bütün Bakanlık aylardır bu konu üzerinde çalışıyor. Tabii ki öncelikle gelişleri düzenlememiz gerek. Daha ucuz bileti olanlar iki hafta önceden gelmek zorunda. Kimileri Muggle ulaşım sistemlerini kullanıyor, ama onlann otobüslerini ve trenlerini bir sürü büyücüyle dolduramayız - unutma, dünyanın her yanından büyücüler geliyor. Elbette bazıları Cisimleniyor, ama onlara da belirmeleri için emniyetli, Muggle'lardan iyice uzak yerler ayarlamak zorundayız. Sanırım Cisimlenme nok- 87 tası olarak kullandıkları elverişli bir ağaçlık var. Cisimlenmek istemeyenler ya da yapamayanlar içinse, Anahtardan kullanıyoruz. Bunlar daha önceden belirlenmiş bir vakitte büyücüleri bir noktadan diğerine aktarmakta kullanılan cisimler. Gerekirse tek bir seferde büyük bir grup aktarabiliyorsun. İngiltere'de stratejik noktalara iki yüz Anahtar yerleştirildi. En yakını Stoatshead Tepesi'nde, biz de oraya gidiyoruz." Mr Weasley parmağıyla ileriyi işaret etti. Gösterdiği yerde, Ottery St Catchpole köyünün ardında büyük, siyah bir kütle yükseliyordu. "Anahtarlar ne tür cisimler?" dedi Harry merakla. "Şey... her şey olabilir," dedi Mr VVeasley. "Göze çarpmayan şeyler olmalı tabii ki, Muggle'lar alıp kurcalamasınlar diye... çerçöp olduğunu düşünecekleri şeyler..." Karanlık, ıslak patikalardan köye doğru ağır ağır ilerlediler. Sessizliği sadece ayak sesleri bozuyordu. Köyden geçerlerken gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başladı, mürekkep karası rengi laciverte dönüştü. Harry'nin elleri ve ayaklan soğuktan donuyordu. Mr VVeasley saatine bakıp duruyordu. Stoatshead Tepesi'ni tırmanmaya başladıktan sonra, konuşmaya harcayacak nefesleri kalmadı. Bazen gizli bir tavşan deliğine takılıyorlar, bazen de siyah çim öbeklerine basıp kayıyorlardı. Harry'nin aldığı her soluk göğsünü yakıyor, bacakları tutulmaya başlıyordu ki, düzlüğe geldiler. "Oh," dedi Mr VVeasley soluk soluğa. Gözlüğünü 88 çıkarıp kazağına sildi. "Eh, iyi geldik - on dakikamız var..." Tepede en son Hermione belirdi. Eli böğründeydi. "Şimdi iş Anahtar'1 bulmaya kaldı/' dedi Mr VVeasley, gözlüğünü yeniden takıp yere bakınarak. "Büyük bir şey değil... Hadi..." Çevreye dağılıp aramaya başladılar. Henüz bir iki dakika geçmişti ki, sessizlik bir bağırmayla kesildi. "Burada, Arthur! Burada, oğlum, bulduk!" Tepenin öbür tarafında, yıldızlı gökyüzünün altında iki karanlık ve uzun siluet duruyordu. "Amos!" dedi Mr VVeasley. Gülümseyerek, seslenen adama doğru yürümeye başladı. Diğerleri de peşinden gittiler. Mr VVeasley çalı gibi kahverengi sakallı, kırmızı suratlı bir büyücüyle el sıkışıyordu. Adamın öbür elinde küflü görünüşlü, eski bir çizme vardı. "Çocuklar, bu Amos Diggory," dedi Mr VVeasley. "Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Denetimi Dairesi'nde çalışıyor. Sanırım oğlu Cedric'i tanıyorsunuz-dur." Cedric Diggory on yedi yaşlarında, son derece yakışıklı bir çocuktu. Hogwarts'ta Hufflepuff binası Quid-ditch takımının kaptanı ve Arayıcı'sıydı. Cedric onlara bakıp, "Merhaba," dedi. Herkes de ona merhaba dedi, başlarıyla selam veren Fred ve George dışında. Cedric'in takımı geçen yılki ilk Çjuidditch maçında Gryffindor'u yendiği için ikisi de onu affetmemişlerdi. 89 "Uzun bir yürüyüş, ha Arthur?" diye sordu Ced-ric'in babası. "Çok kötü değil," dedi Mr Weasley. "Şuradaki köyün öbür tarafında oturuyoruz. Ya siz?" "İkide kalkmak zorunda kaldık, değil mi, Ced? Cisimlenme sınavım bir versin, çok sevineceğim. Yine de... şikâyetçi değilim... Quidditch Dünya Kupası, bunu bir çuval dolusu Galleon için bile kaçırmam - gerçi biletler de neredeyse o kadar ediyor. Yine de görünüşe bakılırsa ucuz kurtulmuşum..." Amos Diggory, VVeas-ley'lerin üç oğluna, Harry, Hermione ve Ginny'ye babacan bir edayla göz gezdirdi. "Hepsi senin mi, Arthur?" "Hayır, sadece kızılkafalar," dedi Mr VVeasley, çocuklarını göstererek. "Bu Hermione, Ron'un arkadaşı -bu da Harry, o da arkadaşı -" "Merlin'in sakalı," dedi Amos Diggory, gözleri fal-taşı gibi açılarak. "Harry mi? Harry Potter mı?" "Ee - evet," dedi Harry. Harry tanıştığı insanların ona merakla bakmalanna alışkındı, gözlerinin hemen alnındaki şimşek biçimindeki yaraya kaymasına da alışkındı, ama yine de her seferinde rahatsız oluyordu. "Ced senden bahsetti tabii," dedi Amos Diggory. "Geçen sene sana karşı oynadığını anlattı... Ona söyledim, dedim ki - Ced, bu torunlarına anlatacağın bir şey... Harry Potter'ı yendin!" Harr/nin aklına buna verecek bir cevap gelmediği için, bir şey söylemedi. Fred ve George yine surat asıyorlardı. Cedric biraz utanmış gibiydi. 90 "Harry süpürgesinden düştü, baba," diye mırıldandı. "Söyledim ya sana... bir kazaydı..." "Evet ama sen düşmedin, değil mi?" diye coşkuyla gürledi Amos, oğlunun sırtına bir şaplak indirerek. "Hep mütevazıdır bizim Ced, hep centilmendir... ama en iyi olan kazanmış, eminim Harry de aynı şeyi söyleyecektir, değil mi? Biri süpürgesinden düşüyor, diğeri süpürgesinin üstünde kalıyor. Hangisinin daha iyi uçtuğunu anlamak için dahi olmaya gerek yok!" "Vakit gelmiş olmalı," dedi Mr VVeasley hemen, bir kez daha saatine bakarak. "Başka birini bekliyor muyuz, biliyor musun, Amos?" "Hayır, Lovegood'lar bir haftadır orada, Favvcett'lar da bilet bulamadı," dedi Mr Diggory. "Bu bölgede bizden olan başka biri yok, değil mi?" "Bildiğim kadarıyla yok," dedi Mr VVeasley. "Evet, bir dakika kaldı... Hazırlansak iyi olur..." Dönüp Harry ve Hermione'ye baktı. 'Tek yapmanız gereken Anahtar'a dokunmak, parmakla dokunmanız yeter -" Koca sırt çantalarının çıkardığı zorluğa karşın dokuzu da Amos Diggory'nin elindeki eski çizmenin çevresine toplandılar. Soğuk bir esinti tepenin üstünü yalarken, orada dar bir çember halinde durdular. Kimse konuşmuyordu. Harry birden, şimdi buraya bir Muggle gelse bu durumun ona ne kadar tuhaf görüneceğini düşündü... İkisi yetişkin dokuz kişi, yarı karanlıkta eski, pespaye bir çizmenin ucundan tutmuş, bekliyor... 91 "Üç..." diye mırıldandı Mr VVeâsley. Bir gözü hâlâ saatindeydi. "İki... bir..." Birden başladı: Harry sanki göbeğinin gerisindeki bir kanca onu aniden hızla öne çekmiş gibi hissetti kendini. Ayakları yerden kesildi; Ron ve Hermione'nin iki tarafında olduğunu hissediyordu. Omuzları onun omuzlanna çarpıp duruyordu; bir rüzgâr uğultusu ve helezonlar çizen renklerin içinde ileri doğru sürükleniyorlardı; işaret parmağı çizmeye yapışmıştı, sanki çizme onu manyetik bir güçle ileri çekiyormuş gibiydi; derken birden -" Ayaklan hızla yere vurdu; Ron sendeleyip ona çarptı ve Harry yere düştü; Anahtar da güm diye başının yanına, yere indi. Harry başını kaldırıp yukarı baktı. Mr VVeasley, Mr Diggory ve Cedric, rüzgârdan saçları başlan dağılmış olsa da, hâlâ ayaktaydılar; başka herkes yerdeydi. "Stoatshead Tepesi'nden beşi yedi geçe seferi," dedi bir ses. 92 |
YEDİNCİ BOLÜM
Bagman ve Crouch Harry kendini Ron'dan çözüp ayağa kalktı. Sisli bir kırın ıssız uzantısına benzeyen bir yere gelmişlerdi. Önlerinde yorgun ve somurtkan görünüşlü iki büyücü vardı, biri elinde büyük, altın bir saat, diğeri de kalın bir parşömen rulosuyla bir tüy kalem tutuyordu. İkisi de Muggle gibi giyinmişler, ama pek becerememişlerdi. Saatli adamın ayağında, dizinin üstüne kadar uzanan galoşlar, sırtında da tüvit bir takım vardı. Arkadaşı ise İskoç eteğiyle panço giymişti. Mr YVeasley, "Günaydın, Basil," diyerek çizmeyi alıp İskoç etekli büyücüye uzattı, adam da onu yanındaki koca bir kutu kullanılmış Anahtar" m arasına attı. Harry, Anahtarlar arasında eski bir gazete, boş bir içecek tenekesi ve delinmiş bir futbol topu görebiliyordu. Basil yorgun yorgun, "Selam, Arthur," dedi. "Görevli değilsin, ha? Bazıları için mesele yok tabii... Biz bütün gece buradaydık... Yoldan çekilsen iyi olur, beş on beşte Kara Orman'dan kalabalık bir ekibin gelmesini bekliyoruz. Biraz dur da hangi kampta olduğunu bula- 93 yım... Bakalım... VVeasley... VVeasley..." Elindeki parşömen listeye baktı. "Dört yüz metrelik bir yürüyüşten sonra, karşına çıkacak ilk tarla. Kamp yöneticisinin adı Mr Roberts. Diggory... ikinci tarla... Mr Payne'i sor." Mr VVeasley, "Sağol, Basil," dedi ve diğerlerine kendisini izlemelerini işaret etti. Issız kırın öbür yanından yola koyuldular, siste pek önlerini seçemiyorlardı. Yirmi dakika kadar sonra bir kapının yanında küçük, taş bir kulübe göründü. Harry onun ardında, büyük bir tarlanın tatlı eğimli yamacında, ufuktaki karanlık ağaçlığa doğru yükselen yüzlerce çadırın hayaleti andıran şekillerini zar zor seçebiliyordu. Dig-gor/lerle vedalaştilar ve kulübenin kapısına yaklaştılar. Kapıda, çadırlara bakan adam duruyordu. Harry bir bakışta onun, birkaç hektar dahilindeki tek gerçek Muggle olduğunu anladı. Adam ayak seslerini duyunca, onlara bakmak için başını çevirdi. Mr VVeasley neşeyle, "Günaydın!" dedi. "Günaydın," dedi Muggle. "Siz Mr Roberts olmalısınız herhalde?" "Evet, oyum," dedi Mr Roberts. "Ya siz kimsiniz?" "VVeasley - iki çadır, iki gün önce ayırtrruştık. Tamam, değil mi?" "Evet," dedi Mr Roberts, kapıya iliştirilmiş bir listeden kontrol ederek. "Orada, ağaçlığın yanında bir yeriniz var. Sadece bir gece mi?" "Öyle." "Şimdi ödeyeceksiniz demek, öyle mi?" Mr VVeasley, "Ah - evet - tabii -" dedi. Kulübeden 94 az geriye kaçıp Harry'yi eliyle yanına çağırdı. Cebinden bir deste Muggle parası çıkarıp banknotları ayırmaya başlayarak, "Bana yardım et, Harry," diye mırıldandı. "Bu bir... bir... onluk mu? Ah evet, üzerindeki küçük sayıyı şimdi gördüm... Peki bu, beşlik mi?" Harry, Mr Roberts'm onun ağzından çıkan her kelimeyi yakalamaya çalıştığını fark etmenin tedirginliğiy-le, alçak sesle, "Yirmilik," dedi Mr YVeasley'ye. "Ah evet, gerçekten de öyle... Bilmiyorum, bu kâğıt parçacıkları..." Mr Roberts, doğru banknotları seçip ona dönen Mr Weasley'ye, "Yabancı mısınız?" dedi. Mr VVeasley şaşkınlıkla, "Yabancı mı?" diye tekrarladı. Mr Roberts onu dikkatle süzerek, "Para konusunda zorluk çeken ilk siz değilsiniz," dedi. "On dakika önce iki kişi bana jant kapağı büyüklüğünde kocaman, altın sikkelerle ödeme yapmaya kalkıştı." Mr VVeasley tedirgin tedirgin, "Gerçekten mi?" diye sordu. Mr Roberts, bir tenekeyi karıştırıp bozukluk arandı. Aniden, tekrar sisli tarlaya bakarak, "Hiç bu kadar kalabalık olmamıştı," dedi. "Yüzlerce kişi önceden yer ayırttı. Oysa insanlar öylesine gelir buraya..." Mr VVeasley, parasının üstünü almak için elini uzatarak, "Sahi mi?" dedi. Ama Mr Roberts paranın üstünü vermedi. Düşünceli düşünceli, ?Evet," dedi. "Her yerden kalkıp gelmişler. Bir sürü yabancı. Hem sadece yabancı . 95 da değil. Kaçıklar, anlıyor musunuz? İskoç eteği ve pançoyla dolaşan bir herif bile var." Mr VVeasley kaygıyla, "Dolaşmaması mı lazım?" diye sordu. "Şey gibi yani... bilmiyorum... bir toplantı sanki. Hepsi birbirini tamyora benziyor. Büyük bir parti gibi."* Tam o anda, golf pantolonlu bir büyücü Mr Ro-berts'ın ön kapısının yanında peydahlanıverdi. Asasını Mr Roberts'a doğru tutarak, sert bir ses tonuyla, "Unuttur!" dedi. Mr Roberts'ın gözleri bir anda odak noktasını kaybetti, çatık kaşlan gevşedi ve yüzüne hülyalı bir kayıtsızlık ifadesi yerleşti. Harry, hafızası değiştirilmiş birinin belirtilerini hemen fark etti. Mr Roberts sakin sakin, "İşte size kampın haritası," dedi Mr VYeasley'ye. "Bu da paranızın üstü." "Teşekkür ederim," dedi Mr Weasley. Golf pantolonlu büyücü onlara kampın kapısına kadar eşlik etti. Bitkin görünüyordu. Çenesi hafiften uzamış bir sakalla mavileşmişti, gözlerinin altında koyu mor gölgeler vardı. Mr Roberts'in duyma menzilinden çıkınca, Mr Weasley/ye, "Onunla başımız hayli derde girdi," dedi. "Hayatından memnun olması için günde on kere Hafıza Büyüsü yapmak gerekiyor. Ludo Bagman'ın da hiç faydası olmuyor. Ortalıkta gezinip avazı çıktığı kadar Bludger'lardan, Quaffle'lardan söz edip duruyor. Muggle'lara karşı alınan güvenlik önlemlerine ise aldırdığı bile yok. Of off, bu iş bir bitsin, çok mutlu olacağım. Sonra görüşürüz, Arthur." 96 Buharlaştı. Ginny, yüzünde şaşkın bir ifadeyle, "Mr Bagman'ın Sihirli Oyunlar ve Sporlar Dairesi Başkanı olduğunu sanıyordum," dedi. "Muggle'ların yakınında Bludger'lar-dan söz edilmeyeceğini bilmesi gerekmez mi?" Mr VVeasley önlerine düşüp onları kapılardan kamp yerine götürürken, "Gerekir," diye gülümsedi. "Ama Ludo hep... nasıl diyeyim... güvenlik konusunda gevşek olmuştur. Buna karşılıky ondan daha hevesli bir Spor Dairesi Başkanı bulamazsınız. Kendi de İngiltere Milli Takımı'nda Quidditch oynadı, biliyorsunuz. Ve Wimbo-urne VVasps'in gelmiş geçmiş en iyi Vurucu'suydu." Uzun çadır sıralan arasından sisli tarlayı ağır ağır geçtiler. Çadırların çoğu sıradan görünümlüydü, belli ki sahipleri onlan Muggle çadırlarına benzetmek için ellerinden geleni yapmıştı. Ama baca, çıngırak ya da hava vanası eklemek gibi küçük hatalar işlemişlerdi. Öte yandan, bazı çadırların sihirli olduğu öylesine barizdi ki, Harry, Mr Roberts'ın şüphelenmesine hiç şaşmadı. Tarlanın ortasında, girişinde birkaç canlı tavus-kuşunun ipleri elverdiği ölçüde dolaştığı, çizgili ipekten minyatür bir sarayı andıran, bonbon misali, aşırılık örneği bir çadır duruyordu. Biraz daha ileride üç katlı, birkaç tareti olan bir çadırın yanından geçtiler. Onun biraz ilerisinde de kuş banyolu, güneş saatli ve çeşmeli on bahçesi olan bir tane vardı. Mr VVeasley gülümseyerek, "Hep aynı," dedi. "Bir araya geldik mi gösteriş yapmadan duramıyoruz. Ah, işte burası, bakın, bu da bizimki." 97 Tarlanın üst tarafında ağaçlığın kıyısına varmışlardı, burada toprağa üzerinde "VVeezly" yazan küçük bir tabelanın çakılmış olduğu boş bir yer vardı. Mr Weasley memnuniyetle, "Bundan iyisi can sağlığı!" dedi. "Saha hemen orada, ağaçlığın öbür yanında. Olabildiğince yakınız." Sırt çantasını omuzlarından indirdi. Heyecanla, "Tamam," dedi, "sihre izin yok, ciddiyim, Muggle arazisinde bu kadar kalabalıkken olmaz. Bu çadırları kendi elimizle kuracağız! Zor olmasa gerek... Muggle'lar hep kuruyor... Hadi bakalım, Harry, nereden başlasak dersin?" Harry hayatında kampa gitmemişti; Dursley'ler onu hiçbir tatile götürmemiş, yaşlı bir komşu olan Mrs Figg'le bırakmayı tercih etmişlerdi. Ancak, Hermione ile ikisi sırıklarla küçük kazıkların nereye dikilmesi gerektiğini çözmüşlerdi. İş ağaç tokmağı kullanmaya gelince haddinden fazla heyecanlanan Mr Weasley'nin yararından çok zararı dokunsa da, sonunda iki tane iki kişilik, eski püskü görünüşlü çadır dikmeyi başardılar. Hepsi geriye çekilip el emeklerinin ürününü hayranlıkla süzdü. Bu çadırlara bakan hiç kimse onların büyücülere ait olduğunu anlamaz, diye düşündü Harry. Ama mesele şuydu ki, Bili, Charlie ve Percy gelince, on kişi olacaklardı. Hermione de bu sorunun farkına varmıştı. Mr VVeasley dört ayak üzerinde ilk çadıra girerken, kız, Harry'ye soran gözlerle baktı. Mr Weasley, "Biraz sıkışacağız," diye seslendi. "Ama sanırım hepimiz sığarız. Gelin de bakın." Harry eğildi, çadır kapakçığının altından geçti ve 98 hayretten ağzı açık kaldı. Banyosu ve mutfağı da eksik olmayan, eski moda, üç odalı bir daireye benzeyen bir yere girmişti. Tuhaftır, burası dja tıpkı Mrs Figgs'in evinin üslubunda döşenmişti: Birbirinin eşi olmayan sandalyelerde tığ işi örtüler vardı ve ortalığa ağır bir kedi kokusu sinmişti. "Eh, uzun süre kalacak değiliz zaten," dedi Mr We-asley, başındaki keli bir mendille silip yatak odasının ortasında duran ranzalı dört yatağa bakarak. "Bunları bürodaki Perkins'ten ödünç aldım. Artık kampa gidemiyor, zavallı adam, lumbagosu var." Tozlu çaydanlığı alıp içine baktı. "Bize su gerek..." Harry'nin arkasından çadıra giren ve içerisinin olağanüstü büyüklüğünden hiç mi hiç etkilenmemiş görünen Ron, "Muggle'm bize verdiği haritada bir musluk işaret edilmiş," dedi. "Tarlanın öbür yanında." "Eh, öyleyse niye sen, Harry ve Hermione gidip bize biraz su getirmiyorsunuz -?" Mr VVeasley çaydanlıkla birlikte birkaç tane saplı tencere uzattı, "- gen kalanlarımız da ateş için odun toplar." "Ama fırınımız var," dedi Ron, "Niye sadece -" Yüzü beklentiyle parıldayan Mr VVeasley, "Ron, Muggle'lara karşı güvenlik önlemlerini unutma," dedi "Gerçek Muggle'lar kamp yaptığı zaman, dışarıdaki ateşlerde yemek pişirirler. Gördüm ben, öyle yapıyorlar!" Harry, Ron ve Hermione, kızların, oğlanlarınkinden biraz daha küçük olan ama kedi kokmayan çadırında hızlı bir tur attıktan sonra, ellerinde çaydanlık ve saplı tencerelerle kamp arazisinde yürümeye koyuldular 99 Şimdi, güneş henüz doğduğu, sis de kalktığı için, her yönde uzanan çadırlar kentini görebiliyorlardı. Hevesle çevrelerine bakarak sıra sıra çadırlar arasından yavaş yavaş geçtiler. Harry dünyada ne kadar çok cadı ve büyücü olduğunu ancak şimdi arılayabiliyordu. Aslında daha önce başka ülkelerdekilere pek kafasını yormamışü. Alanda kamp yapanlar uyanmaya başlamıştı. Önce küçük çocukları olan aileler hareketlenmişti; Harry daha önce hiç bu kadar çok sayıda küçük cadı ve büyücü görmemişti. İki yaşından büyük olmayan minik bir oğlan piramit biçimli koca bir çadınn dışında diz çökmüştü. Elinde bir asa vardı ve onunla çimenlerin içindeki, yavaş yavaş şişerek salam rulosu büyüklüğüne varan bir salyangozu mutlu bir şekilde dürtüyordu. Onun yakınına geldiklerinde, annesi telaşla çadırdan çıktı. "Sana kaç kere söyledim, Kevin? Babanın - asasına -el - sürme - ayyyy!" Dev salyangozun üstüne basmış, salyangoz patlamıştı. Çocuğu azarlayan sesi durgun havada arkalarından gelip küçük oğlanın feryatlarına karıştı - "Salyangozu .patlattın! Salyangozu patlattın!" Biraz daha ileride, Kevin'den pek büyük olmayan iki küçük cadı gördüler. Oyuncak süpürgelere binmişler ve çok az yükselmişlerdi, ayak parmaklan çiğle kaplı çimenleri sıyınyordu. Bakanlık'tan bir büyücü de onları görmüştü. Harry, Ron ve Hermione'nin yanından geçerken, iyice afallamış halde söyleniyordu: "Hem de güpegündüz! Annelerle babalan yatak keyfi yapıyor herhalde -" 100 Orada burada başka büyücülerle cadılar da çadırlarından çıkıyor ve kahvaltı hazırlamaya başlıyorlardı. Bazıları, çevrelerine sinsi bakışlar atarak, asalarıy-la ateş yakıveriyorlardı; bir kısmı ise, yüzlerinde şüpheci bakışlarla, sanki bunun işe yaramayacağından eminmiş gibi, kibrit çakıyorlardı. Üç Afrikalı büyücü ciddi bir sohbete dalmıştı, hepsi uzun, beyaz cüppeler giymişti ve parlak mor bir ateşte tavşana benzeyen bir şeyi kızartıyorlardı. Bir kısım orta yaşlı Amerikalı büyücü ise, çadırlarının arasına gerilmiş ve üzerinde Salem Büyücü Kurumu yazan parlak bir flamanın altında oturmuş, mutlu mutlu dedikodu ediyorlardı. Harry'nin kulağına, önlerinden geçtikleri çadırların içinden gelen tuhaf dillerdeki konuşmalardan parçacıklar takıldı. Tek kelime anlamasa bile, her sesin heyecanlı bir tonu vardı. Ron, "Şey," dedi, "benim gözlerimde mi sorun var, yoksa her şey yeşerdi mi?" Sorun sadece Ron'un gözlerinde değildi. İrlanda'nın ulusal simgesi olan üç yapraklı yoncalann halı gibi kapladığı bir çadır kümesine girmişlerdi, çadırların hepsi topraktan fışkırmış küçük, tuhaf biçimli tepeciklere benziyordu. Kapakçıkları açık olanların altından, sırıtan yüzler görünüyordu. Derken, arkalarından adlarının seslenildiğini duydular. "Harry! Ron! Hermione!" Seslenen, Gryffindor dördüncü sınıftan arkadaşları Seamus Finnigan'dı. Yonca kaplı kendi çadırının önünde, herhalde annesi olan sarımsı kahverengi saçlı bir 101 kadınla ve Gryffindor'dan en iyi arkadaşı Dean Tho-mas'la birlikte oturuyordu. Harry, Ron ve Hermione merhaba demek için oraya yöneldiklerinde, Seamus, "Süslemeler hoşunuza gitti mi?" diye sordu sırıtarak. "Bakanlık pek memnun kalmadı da." Mrs Finnigan, "Aa, niye renklerimizi göstermeye-cekmişiz ki?" dedi. "Bulgarların kendi çadırlarına boydan boya ne astıklarını görmelisiniz." Boncuk gibi gözleriyle Harry, Ron ve Hermione'ye bakarak, "İrlanda'yı tutacaksınız tabii, öyle değil mi?" dedi. Onu gerçekten de İrlanda'yı tuttukları konusunda ikna ettikten sonra yeniden yola koyuldular ama, Ron'un da dediği gibi, "O sürüyle sarılıyken başka bir şey söylenebilir miydi sanki?" "Bulgarların çadırlarına boydan boya ne astıklarını merak ediyorum," dedi Hermione. Harry, tarlanın üst kısmında, Bulgar bayrağının -beyaz, yeşil ve kırmızı- meltemle dalgalandığı büyük bir çadır kümesine işaret ederek, "Gidip bakalım, hadi," dedi. Buradaki çadırlar bitkilerle bezenmemişti, ama her birine aynı afiş asılmıştı. Kalın, kara kaşlı, çok somurtkan birinin afişi. Resim elbette hareket ediyordu, ama sadece gözlerini kırpıştırıyor ve kaşlarını çatıyordu. Ron yavaşça, "Krum/' dedi. "Kim?" diye sordu Hermione. "Krum! Viktor Krum, Bulgar Arayıcı'sı!" Hermione, onlara gözlerini kırpıştırıp kaşlarını ça- 102 tan sayısız Krum'a bakarak, "Pek somurtkan bir hali var," dedi. " 'Pek somurtkan' mı?" Ron, gözlerini göğe çevirdi. "Neye benzediği kimin umrunda! İnanılmaz biri. Hem de gerçekten genç. Daha on sekiz yaşında falan. O bir dahi, bu geceyi bekle, görürsün." Tarlanın köşesindeki musluğun önünde şimdiden küçük bir kuyruk vardı. Harry, Ron ve Hermione de, hararetli bir tartışmaya dalmış iki adamın arkasında kuyruğa girdiler. Bir tanesi uzun, çiçekli bir gecelik giymiş çok yaşlı bir büyücüydü. Öteki ise besbelli bir Bakanlık büyücüsüydü. İlk adama çizgili bir pantolon uzatıyordu. Sabrı tükenmişti, neredeyse ağlamaklıydı. "Hadi, giy şunları, Archie, iyi bir adamsın sen... Böyle dolaşamazsm, zaten kapıdaki Muggle şüphelenmeye -" İhtiyar büyücü inatla, "Ben bunu bir Muggle dükkânından aldım," dedi. "Muggle'lar bunları giyiyor." Bakanlık sihirbazı, "Bunları Muggle kadınları giyiyor, Archie, erkekleri değil, onlar bunları giyiyor," deyip, ince çizgili pantolonu ötekinin gözü önünde salladı. İhtiyar Archie incinmiş bir şekilde, "Ben onu giymem," dedi. "Mahrem yerimde sağlıklı bir esinti olmasından hoşlanıyorum, sağ ol." Bu noktada Hermione öyle güçlü bir kıkırdama nöbetine tutuldu ki, kuyruktan çıkmak zorunda kaldı ve ancak Archie suyunu alıp gidince geri döndü. Suyun ağırlığı nedeniyle şimdi daha yavaş yürüye- 103 rek kampa döndüler. Orada burada birkaç aşina çehreye daha rastladılar: Aileleriyle gelmiş olan diğer Hog-vvarts öğrencileri. Okulu kısa süre önce bitirmiş olan Oliver Wood, Harry'nin binasının eski Quidditch kaptanıydı. Harry'yi annesi ve babasıyla tanıştırmak için çadırlarına doğru çekiştirdi, ona heyecanla kısa süre önce Puddlemere United yedek takımıyla anlaşma imzaladığını söyledi. Daha sonra, Hufflepuff ta dördüncü sınıfta olan Ernie Macmillan onlara selam verdi, biraz ileride de Ravenclavv takımında Arayıcı olarak oynayan çok güzel bir kızı, Cho Chang'ı gördüler. Cho, Harry'ye el sallayıp gülümsedi, o da el sallayayım derken önüne hayli su döktü. Harry, daha çok Ron'un alaylı alaylı sırıtmasına engel olmak için, daha önce hiç görmediği büyük bir grup yeniyetmeyi işaret etti hemen. "Bunlar kim dersin?" diye sordu. "Hogwarts'tan değiller, değil mi?" "Yabancı okullarda okuyorlar herhalde," dedi Ron. "Başka okullar olduğunu biliyorum. Ama onlardan birine giden kimseyle tanışmadım. Bili, Brezilya'daki bir okulda okuyan biriyle mektuplaşırdı... Yıllar önceydi bu... Bir öğrenci değiş tokuşu yolculuğuna çıkmak istedi ama, annemle babamın parası yetmedi. Bili gitmeyeceğini söyleyince mektup arkadaşı çok kırıldı, ona lanetli bir şapka yolladı. Şapka, kulaklarının çekmesine neden oldu." Harry güldü ama, başka büyücü okulları olduğunu duyunca hissettiği şaşkınlığı dile getirmedi. Şimdi kamp yerinde onca milliyetin temsilcilerini gördüğü 104 için, nasıl olup da şimdiye kadar Hogvvarts'm tek okul olmadığını anlamamak gibi bir aptallık ettiğini düşünüyordu. Bu bilgiye hiç mi hiç sasırmamış görünen Her-mione'ye bir göz attı. Şüphesiz Hermione şu ya da bu kitapta başka büyücülük okullarına ilişkin haberler görmüştü. Sonunda VVeasley'lerin çadırlarına vardıklarında, George, "Gelmek bilmediniz bir türlü," dedi. Ron suyu yere koyarak, "Birkaç kişiye rastladık," dedi. "Ateşi yakmadınız mı daha?" "Babam kibritlerle hoşça vakit geçiriyor," dedi Fred. Mr VVeasley ateşi yakmakta herhangi bir başarıya ulaşamamıştı, ama denemediğinden değil. Çevresi kıymık kıymık kibritle doluydu, buna rağmen hayatının en eğlenceli anlannı yaşıyormuş gibi görünüyordu. Bir kibrit yakmayı becerip anında yere düşürünce, hayretle, "Ayy!" dedi. Hermione şefkatle, "Gelin, Mr VVeasley," dedi, kutuyu ondan aldı ve bu işin nasıl yapılması gerektiğini gösterdi. Sonunda ateşi yakabildiler, ama bir şey pişirecek hale gelmesi en azından bir saat daha aldı. Neyse ki beklerken seyredecek çok şey vardı. Çadırları, sahaya giden bir tür işlek caddenin hemen yanına kurulmuştu anlaşılan. Bakanlık üyeleri yoldan bir aşağı bir yukarı telaşla geçiyor, geçerken de Mr VVeasley'ye içtenlikle selam veriyorlardı. Mr VVeasley ise, daha çok Harry ve Hermione için, sürekli bilgi vermekteydi. Kendi çocuk- 105 lan Bakanlık hakkında zaten yeterinden fazla şey bildikleri için pek ilgilenmiyorlardı. "O, Cuthbert Mockridge'di, Öncüce Bağlantı Dairesi Başkam... İşte Gilbert Wimple geliyor, Deneysel Büyüler Komitesi'nden. Bir süredir böyle boynuzlu... Selam, Arnie... Arnold Peasegood, o bir Unutturucu - Büyü Kazalarını Düzeltme Ekibi, biliyorsunuz... bunlar da Bode ve Croaker... onlar Adı-Ağza-Alınmayan'lar- dan..." "Neler neler?" "Esrar Dairesi'nden, çok çok gizli, ne işler karıştırdıkları hiç bilinmez..." Sonunda ateş hazır hale geldi, tam yumurtayla sosis pişirmeye başlamışlardı ki, Bili, Charlie ve Percy ağaçlıktan çıkıp onlara doğru yürüyerek geldiler. Percy iftiharla, "Az önce Cisimlendim, baba," dedi. "Ah, harika, yemek!" Yumurta ve sosis tabaklarını yarılamışlardı ki, Mr VVeasley bir hoplayışta ayağa kalktı, onlara doğru uzun adımlarla yürüyen bir adama el sallayıp sırıttı. "Hah işte!" dedi. "Günün adamı! Ludo!" Ludo Bagman kesinlikle Harry'nin o ana kadar gördüğü en göze çarpan adamdı, çiçekli geceliğiyle yaşlı Archie de dahil olmak üzere. Enine, kalın, parlak sarı-siyah çubuklu upuzun bir Cjuidditch cüppesi giymişti. Göğsüne muazzam bir eşekarısı resmi yapıştırılmıştı. Birazcık tohuma kaçmaya başlamış, güçlü kuvvetli bir insan görünüşü vardı onda. Cüppesi, İngiltere Milli Ta-kımı'nda Quidditch oynarken kesinlikle sahip olmadığı 106 koca bir göbeğin üstünde sımsıkı gerilmişti. Burnu ezilmişti (herhalde yolunu şaşırmış bir Bludger tarafından kırılmıştır, diye düşündü Harry) ama yuvarlak, mavi gözleri, kısa, sarı saçları ve pespembe cildi, ona fazlaca büyümüş bir okullu çocuk görünümü veriyordu. Bagman neşe içinde, "Hey!" diye seslendi. Sanki topuklarına yay takılmış gibi yürüyordu, pek heyecanlı olduğu da her halinden belliydi. Kamp ateşine varınca, "Arthur, azizim," dedi soluk soluğa, "ne gün ama, değil mi? Ne gün! Daha mükem mel bir hava isteyebilir miydik? Bulutsuz bir gece geli yor... Düzenlemelerde de bir gecikme yok gibi... Bana, yapacak iş kalmıyor!" ( Onun arkasında, bitkin görünen bir grup Bakanlık büyücüsü, uzakta havaya yedi metrelik menekşe rengi kıvılcımlar sıçratan bir tür sihirli ateşi elleriyle göstererek telaşla yanlarından geçti. Percy, elini öne uzatmış halde hızla ilerledi. Belli ki, Ludo Bagman'ın kendi bölümünü idare ediş şekline karşı duyduğu hayal kırıklığı, onun üzerinde iyi bir izlenim bırakmaya çalışmasını engellemiyordu. "Ah - evet," dedi Mr VVeasley gülümseyerek, "bu, oğlum Percy. Kısa süre önce Bakanlık'ta çalışmaya başladı - ve bu da Fred - hayır, George, pardon - ordakı Fred - Bili, Charlie, Ron - kızım Ginny - ve Ron'un arkadaşları, Hermione Granger ve Harry Potter." Bagman, Harry'nin adını duyunca çok hafifçe irkil-di ve bakışları o aşina hareketle yukarı, Harry'nin alnındaki yara izine kaydı. 107 "Millet," diye devam etti Mr Weasley, "bu, Ludo Bagman, kim olduğunu biliyorsunuz, onun sayesinde böyle iyi biletler aldık -" Bagman sırıttı ve önemli değil demek istermiş gibi elini salladı. Sonra da sarı-siyah cüppesinin cebindeki, hayli miktarda olduğu anlaşılan altınları şakırdatarak, "Maç için iddiaya var mısın, Arthur?" diye sordu hevesle. "Roddy Pontner ilk golü Bulgaristan'ın atacağı konusunda benimle iddiaya girdi - ona yüksek bahis oranları önerdim, İrlanda'nın hücum üçlüsünün yıllardır gördüğüm en kuvvetli üçlü olduğunu göz önüne alırsak -küçük Agatha Timms de, yılanbalığı çiftliği hisselerinin yansryla, maç bir hafta sürer diye iddiaya girdi." "Ah... peki öyleyse," dedi Mr VVeasley. "Bakalım... .İrlanda'nın kazanacağı ihtimaline bir Galleon desek?" "Bir Galleon mu?" Ludo Bagman biraz hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu, ama kendini toparladı. "Pekâlâ, pekâlâ... başka iddiaya girmek isteyen var mı?" "Kumar oynamak için biraz gençler," dedi Mr VVeasley. "Molly bundan hoşlanmaz..." "Biz otuz yedi Galleon, on beş Sickle ve üç Knut'a iddiaya giriyoruz," dedi Fred. O ve George, bütün ortak paralarını çabucak ortaya döktüler. "İrlanda kazanacak - ama Snitch'i Viktor Krum yakalayacak. Ha, bahse bir de sahte asa katıyoruz." Percy, "Mr Bagman'a böyle süprüntüler göstermek istemiyorsunuz herhalde," diye tısladı, ama Bagman 108 l asanın hiç de süprüntü olduğunu düşünmüyordu. Tam tersine, asayı Fred'den alırken, çocuksu ifadeli yüzü heyecanla parladı. Asa gürültülü bir gıdaklamayla lastik bir tavuğa dönüşürken de kahkahalarla güldü. "Mükemmel! Yıllardır bu kadar inandırıcı olanını görmemiştim! Bunun için beş Galleon veririm!" Percy, yüzünde hayret dolu, onaylamaz bir ifadeyle dondu kaldı. Mr VVeasley alçak sesle, "Çocuklar," dedi, "bahse girmenizi istemiyorum... Bu, biriktirdiğiniz paranın tamamı... Anneniz -" Ludo Bagman ceplerindeki paraları heyecanla şın-gırdatarak, "Mızıkçılık etme, Arthur!" diye gümbürdedi. "Ne istediklerini bilecek kadar büyükler! İrlanda kazanacak, ama Snitch'i Krum alacak diyorsunuz, öyle mi? Hiç şansınız yok, çocuklar, hiç... Bu iddia için size mükemmel oranlar verebilirim... Komik asa için de beş Galleon ekleyelim öyleyse, ha?.." Ludo Bagman tek hamlede bir defterle tüy kalem çıkarıp ikizlerin adını yazarken, Mr VVeasley çaresizce bakakaldı. "Sağ olun," dedi George, Bagman'ın ona verdiği parşömen parçasını alıp cüppesinin ön tarafına tıkıştırırken. Bagman büyük bir neşeyle yine Mr VVeasley'ye döndü. "Bana bir çay yapamazsın sanırım, ha? Dört gözle Barty Crouch'u bekliyorum. Bulgar meslektaşım zorluk çıkarıyor, söylediklerinden tek kelime anlamıyorum. Barty bunu halledebilir. Yüz elli dil falan konuşuyor." 109 "Mr Crouch?!" dedi Percy, kazık gibi durup onaylamaz gözlerle bakmayı birden bırakmış, resmen heyecanla kıvranmaya başlamıştı. "İki yüzden fazla dil konuşuyor! Denizdili, Ecişbücüşçe ve Ifritdili..." Fred, ciddiye almayan bir edayla, "Herkes İfrit Dili konuşabilir," dedi. "Yapman gereken tek şey, parmağınla gösterip homurdanmak..." Percy ona fevkalade pis bir bakış attıktan sonra, çaydanlık yeniden kaynama noktasına gelsin diye ateşi büyük bir gayretle besledi. Bagman onların yanına, çimenlere yerleşirken, Mr Weasley, "Bertha Jorkins'ten haber var mı, Ludo?" diye sordu. Bagman rahat rahat, "Bebek değil ya," dedi. "Bir yerden çıkar. Zavallı Bertha'cık... hafızası çatlak kazan gibi, yön duygusu da sıfırdır. Kayboldu, inan bana. Ekimde bir gün şaşkın şaşkın büroya girecek ve hâlâ temmuzda olduğumuzu sanıyor olacak." Percy, Bagman'a çayını verirken, Mr VVeasley tereddütle, "Sence onu aramak için birini yollamanın vakti gelmedi mi?" diye sordu. Bagman, yuvarlak gözlerini masum masum açarak, "Barty Crouch da bunu söyleyip duruyor," dedi. "Ama şu anda bu iş için kimseyi ayıramayız. Ah - iyi adam lafının üstüne gelir! Barty!" Ateşin hemen yanında bir büyücü Cisimlenmişti, eşekarısı simgeli eski Wasp cüppesiyle çimenlere yayılmış olan Ludo Bagman'la büyük tezat oluşturan biri. Barty Crouch kaskatı, dimdik, yaşlıca bir adamdı. Ku- 110 sursuz, yepyeni bir takım elbise giymiş, kravat takmıştı. Kısa, gri saçları neredeyse doğal olmayan bir titizlikle ayrılmıştı, diş fırçasını andıran dar bıyığı da cetvelle düzeltilmiş gibi duruyordu. Ayakkabıları pınl pırıldı. Harry onun neden Percy'nin ideali haline geldiğini an-layabiliyordu. Percy kuralları sıkı sıkıya izlemeye tüm kalbiyle inanan biriydi, Mr Crouch da Muggle'lar gibi giyinme kuralına öylesine kılı kırk yararcasına uymuştu ki, rahatlıkla banka müdürü sanılabilirdi. Harry, Ver-non Enişte'nin bile onun aslında ne olduğunu anlayacağından şüpheliydi. Ludo eliyle hemen yanına, yere neşeyle vurarak, "Gel de biraz ot sök, Barty," dedi. "Hayır, teşekkür ederim, Ludo," diye cevap verdi Crouch, sesinde bir parça sabırsızlık seziliyordu. "Her yerde seni arıyordum. Bulgarlar, Üst Loca'ya on iki koltuk daha eklememiz için ısrar ediyorlar." "Bu muymuş istedikleri?" dedi Bagman. "Ben de adam 'o ne ki kaltak' diyor sanmıştım. Ne aksanı varmış!" Percy soluk soluğa, "Mr Crouch!" dedi, kambura benzemesine yol açan yarım bir reverans yaptı. "Bir fincan çay ister misiniz?" "Ah," dedi Mr Crouch, Percy'ye hafif bir hayret duygusuyla bakarak. "Evet - teşekkürler, VVeatherby." Fred ve George çaylarını içerken boğuluyorlardı az daha. Percy, kulakları kıpkırmızı, çaydanlıkla meşgul oldu. Mr Crouch, keskin bakışlarını Mr VVeasley'ye dike- 111 rek, "Ah, sana da söylemek istediğim bir şey var, Art-hur," dedi. "Ali Beşir savaşın eşiğinde. Seninle uçan halılar ambargon hakkında konuşmak istiyor." Mr VVeasley derin derin içini çekti. "Ona daha geçen hafta bir baykuş gönderdim. En az yüz kere söyledim: Yasaklanmış Büyülenebilen Nesneler Sicil Dairesi, halıları Muggle Eşyası olarak tanımlıyor. Dinledi mi dersin?" Mr Crouch, Percy'den fincanını alarak, "Kuşkuluyum," dedi. "Buraya ihracat yapmak için her şeyi göze almış durumda." "Eh, İngiltere'de asla süpürgelerin yerini alamazlar, değil mi?" diye sordu Bagman. "Ali pazarda bir aile aracına yer olduğunu düşünüyor," dedi Mr Crouch. "Hatırlıyorum da, büyükbabamın on iki kişilik bir Axminsteı/ı vardı. Ama bu, halılar yasaklanmadan önceydi elbette." Atalarının da yasalara sıkı sıkıya uyduğu konusunda hiç kimsenin kuşkusu kalmamasını ister gibi konuşuyordu. Bagman teklifsizce, "Eh, demek meşgulsün, Barty," dedi. Mr Crouch soğuk bir tavırla, "Oldukça," diye cevap verdi. "Beş kıtada Anahtar ayarlamak hiç de kolay iş değü, Ludo." "Sanırım bu iş bitince ikiniz de memnun olacaksınız, ha?" dedi Mr Weasley. Ludo Bagman şoke olmuş göründü. "Memnun mu?! Hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum... Ama 112 beklediğimiz bir şey de yok sayılmaz, ha, Barty? Ha? Daha örgütleyecek çok şey var, ha?" Mr Crouch ona bakarak kaşlarım kaldırdı. "Bütün ayrıntılar belli olana kadar duyuru yapmamak konusunda anlaşmaya -" "Ah, ayrıntılar!" dedi Bagman, kelimeyi bir tatarcık bulutuymuş gibi savurarak. "İmzaladılar, değil mi? Anlaşmaya vardılar, değil mi? Seninle bahse girerim, bu çocuklar zaten çok geçmeden öğrenecek. Yani, olay Hogwarts'ta -" Mr Crouch, Bagman'ın sözlerini yanda keserek, haşin haşin, "Ludo, Bulgarlarla buluşmamız gerekiyor, biliyorsun," dedi. "Çay için teşekkürler, Weatherby." İçilmemiş çayını Percy'ye doğru itti ve Ludo'nun yerinden kalkmasını bekledi. Bagman güçlükle ayağa kalktı, kalan çayını bir yudumda içti, ceplerindeki altınlar neşeyle şıngırdadı. "Hepinizle sonra görüşürüz!" dedi. "Üst Loca'da benimle birlikte olacaksınız - ben maçı anlatıyorum!" O el salladı, Barty Crouch başını sallamakla yetindi ve ikisi de Buharlaştı. Fred hemen, "Hogwarts'ta ne oluyor, baba?" dedi. "Neden söz ediyorlardı?" Mr VVeasley, "Çok geçmeden öğrenirsin," dedi gülümseyerek. Percy resmi bir tavırla, "Gizli bilgiler," dedi. "Bakanlık açıklama karan alana kadar. Mr Crouch açıkla-mamakta haklıydı." Fred, "Öff, kes sesini, VVeatherby," dedi. Akşama doğru kampta heyecan duygusu elle tutu- , 113 lur bir bulut gibi yükseldi. Akşam alacasında durgun yaz havasının kendisi de beklentiyle titreşiyordu sanki. Karanlık, bekleyen binlerce büyücünün üstüne bir perde gibi yayılınca, son aldatmaca kalıntıları da yok oldu. Anlaşılan Bakanlık da kaçınılmaz olana boyun eğmiş ve şimdi her yerde patlak veren pervasız büyücülük işaretleriyle mücadele etmeyi bırakmıştı. Birkaç adımda bir, sıradışı öteberinin bulunduğu tepsiler taşıyan ya da arabalar ittiren satıcılar Cisimleniyordu. Cikleyen seslerle oyuncuların adlarını söyleyen ışıklı rozetler vardı -İrlanda için yeşil, Bulgaristan için kırmızı-; sonra dans eden yoncalarla süslü, ucu sivri, yeşil şapkalar; gerçekten kükreyen aslanlı Bulgar fularları; her iki ülkenin, sallanırken kendi milli marşlarını söyleyen bayrakları; gerçekten uçan minik Ateşoku modelleri; ünlü oyuncuların, avcunuzda fiyakalı fiyakalı yürüyerek üstlerini başlarını düzelten, koleksiyon yapılacak türden bebekleri vardı. Harjy, Ron ve Hermione hatıra eşyaları alarak satıcılar arasında gezinirlerken, Ron, "Bütün yaz cep harçlığımı bunun için biriktirdim," dedi Harry'ye. Hem dans eden yoncalı bir şapka ve büyük, yeşil bir rozet, hem de Bulgar Arayıcı Viktor Krum'un küçük bir bebeğini aldı. Minyatür Krum, Ron'un elinde öne arkaya yürüyüp, tepesindeki yeşil rozete kaşlarını çatarak baktı. Harry, üstleri her türlü tuhaf düğme ve kadranla kaplı pirinç dürbünlere benzeyen şeylerin yığılı olduğu bir arabaya doğru koşarak, "Hey, şunlara bakın!" dedi. Satıcı büyücü hevesle, "Envaigöz" dedi. "Olanı bi- 114 teni yeniden oynatıp yeniden yaşayabilirsiniz... her şeyi yavaşlatabilirsiniz... ve gerek duyarsanız, teker teker her oyunu kesintili olarak gösterebilir. Kelepir - tanesi on Galleon." Ron, dans eden yoncalı şapkasına eliyle işaret edip, Envaigöz'e hasretle bakarak, "Keşke az önce bunu al-masaydım," dedi. "Üç tane," dedi Harry büyücüye, kararlı bir edayla. Ron kızardı. "Yok, zahmet etme." Annesiyle babasından ufak bir servet kalmış olan Harry'nin, kendisinden çok daha fazla parası oluşu konusunda hep alıngan davranırdı. "Noel'de benden hediye almayı unut," dedi Harry, Envaigöz'leri onun ve Hermione'nin ellerine sıkıştırarak. "Hem de belki on yıl boyunca, ha." "Şimdi oldu," dedi Ron sırıtarak. "Aah, teşekkürler, Harry," dedi Hermione. "Ben de bize program aldım, bak -" Para keseleri hayli hafiflemiş olarak çadırlara döndüler. Bili, Charlie ve Ginny'de de yeşil rozetler vardı, Mr YVeasley ise bir İrlanda bayrağı taşıyordu. Fred ve George bütün altınlarını Bagman'a verdikleri için onların hiç hatıra eşyası yoktu. Sonra, ağaçlığın berisinde bir yerden, derinlerden gümbürtüyle gelen bir gong sesi duyuldu ve ağaçlardaki yeşilli-kırmızılı fenerler birden yanarak sahaya giden yolu aydınlattı. Hepsinden heyecanlı görünen Mr YVeasley, "Vakit geldi!" dedi. "Hadi, gidelim!" -115 |
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Quidditch Dünya Kupası Satın aldıkları şeyleri yanlarına alıp, Mr Weas-le/nin peşi sıra fenerlerle aydınlatılmış yoldan giderek ağaçlığa daldılar. Çevrelerinde binlerce insanın dolandığını duyabiliyorlardı, kulaklarına bağırtılar, kahkahalar ve şarkılar geliyordu. Bu hararetli heyecan havası hayli bulaşıcıydı; Hanr/nin ağzı kulaklarına varıyordu. Yirmi dakika boyunca ağaçlığın içinde yürüdüler. Yüksek sesle konuşup şakalaşıyorlardı. Sonunda ağaçlığın öbür tarafından çıktılar ve kendilerini muazzam bir stadyumun gölgesinde buldular. Harry sahayı çevreleyen devasa, altın rengi duvarların sadece bir kısmını görebüse de, içeri on tane katedralin rahatlıkla sığacağından emindi. "Yüz bin kişi alıyor," dedi Mr VVeasley, Harr/nin adeta dilinin tutulduğunun farkına vararak. "Beş yüz kişilik bir Bakardık görev timi bütün yıl üzerinde çalıştı. Her santiminde Muggle-Kovucu Büyüler var. Yıl boyunca buranın yakınına gelen her Muggle birdenbire acil bir randevusunu hatırlayıp hızla uzaklaştı... Çok 116 şükür," diye memnun bir edayla ekledi ve bağrışmakta olan bir yığın cadının ve büyücünün sardığı, en yakın girişe yöneldi. Girişteki Bakanlık cadısı biletlerini kontrol edip, "Protokol koltuklan!" dedi. "Üst Loca! Dümdüz yukarı, Arthur. En tepeye kadar." Stadyumun içine giden merdivene canlı mor renkte bir halı döşenmişti. Kalabalıkla birlikte ağır ağır yukarı çıktılar, kalabalıktakiler sağdaki ve soldaki tribünlere açılan kapılardan itiş kakış geçtiler. Mr VVeasley'nin grubu çıkmaya devam etti ve sonunda merdivenin en üstüne ulaşıp kendilerini stadyumun en yüksek noktasında, iki uçtaki altın rengi kale direklerine eşit uzaklıkta kurulmuş küçük bir locada buldular. Burada iki sıra halinde dizilmiş yirmi kadar mor ve yaldızlı sandalye vardı. VVeasley'lerle birlikte ön koltuklara doğru ilerleyen Harry, aşağı baktığında daha önce hayal bile edemeyeceği bir manzarayla karşılaştı. Yüz bin kadar cadı ve büyücü uzun, oval sahanın çevresinde kat kat yükselen koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Her şey sanki stadyumun kendisinden gelen gizemli, altın renginde bir ışıkla yıkanmıştı. Bulundukları yüksek konumdan zemin kadife gibi yumuşak görünüyordu. Sahanın iki ucunda, yerden 17 metre yükseklikte üçer çember dikiliydi; tam karşılarında, neredeyse Harry'nin göz hizasında, çok büyük bir karatahta vardı. Tahtanın üzerinde altın rengi yazılar belirip duruyordu, sanki görünmez bir devin eli durmadan bir şeyler yazıp sonra da siliyormuş gibi. Harry, yazılanları -117 takip edince, tahtanın bütün sahaya reklam yaptığını anladı. Mavişişe: Ailenizin Süpürgesi - emniyetli, güvenilir, dahası içinde Hırsız Caydırıcı Alarm var... Mrs Sko-ıver'ın Her Amaca Uygun Sihirli Pislik-Gidericisi: Acıya Son, Lekeye Son!... Bayramlık Büyücügiyim -Londra, Paris ve Hogsmeade'de... Harry gözlerim tahtadan uzaklaştırdı ve loca} kimlerle paylaştıklarını görebilmek için arkasına baktı. Arkalanndaki sıra, sondan ikinci sandalyede oturan küçücük bir yaratık dışında, şimdilik boştu. Yaratığın bacakları o kadar kısaydı ki, sandalyeden aşağı sarkmıyor, dümdüz öne doğru uzanıyordu. Bir çay peçetesine sannmıştı ve elleriyle yüzünü saklıyordu. Ancak o uzun, yarasanmkine benzer kulaklar Harry'ye tuhaf bir şekilde tanıdık gelmişti... "Dobby?" dedi Harry, inanamıyormuşçasına. * Küçük yarauk başını kaldırdı ve parmaklarını araladı. Kocaman, kahverengi gözleri, iri bir domates şeklinde ve büyüklüğünde bir burnu vardı. Dobby değildi bu - ama hiç şüphesiz Harry 'nin arkadaşı Dobby gibi bu da bir ev ciniydi. Harry, Dobby'yi eski sahipleri olan Mal-foy ailesinden kurtarıp özgürlüğüne kavuşturmuştu. "Efendim bana Dobby mi dedi?" diye parmaklarının arasından merakla ciyakladı ev cini. Sesi Dobby'ninkinden bile daha tizdi, minicik, titrek bir cıyaklama gibiydi. Ev cinleri için bu tür tahminlerde bu- 118 lunmak her ne kadar zor olsa da, Harry onun bir dişi olabileceğini düşündü. Ron ve Hermione de arkalarına döndüler. Dobby hakkında Harry'den çok şey duymuşlar, ama onu hiç görmemişlerdi. Mr Weasley bile dönüp ilgiyle baktı. "Özür dilerim," dedi Harry ev cinine, "tanıdığım birine benzettim." "Ama Dobby'yi ben de tanıyor, efendim!" diye ci-vakladı ev cini. Sanki ışık gözlerini alıyormuş gibi eliyle yüzünü kapıyordu, oysa Üst Loca öyle fazla aydınlatılmış değildi. "Benim adım VVinky, efendim - ve siz, efendim -" koyu kahverengi gözleri Harry'nin yara izine ilişince genişleyerek birer tabak boyuna ulaştı, "siz mutlaka Harry Potter'sın!" "Evet, öyle," dedi Harry. "Ama Dobby sizden hep bahsediyor, efendim!" de-^ di VVinky. Ellerini çok hafifçe indirdi, yüzünde hayret dolu bir ifade vardı. "Dobby nasıl?" dedi Harry. "Özgürlükle arası iyi mi?" "Ah, efendim," dedi VVinky, başını iki yana sallayarak, "ah, efendim, ben saygısızlık etmek istemiyor, efendim, ama ben emin değil Dobby'yi kurtannca ona iyilik ettiğinizden, efendim." "Neden?" dedi Harry şaşırarak. "Nesi var?" "Özgürlük Dobby'nin aklını başından aldı, efendim," dedi VVinky üzgün üzgün. "Haddi olmayan fikirler, efendim. Başka iş bulamıyor, efendim." "Niye?" dedi Harry. 119 VVinky sesini yarım perde alçalttı ve fısıldayarak, "iş için ödeme istiyor, efendim/' dedi. "Ödeme mi?" dedi Harry, ifadesiz bir yüzle. "Ee -niye para ödenmesin ki?" VVinky bu fikir karşısında dehşete düşmüş gibi görünüyordu, parmaklarını hafifçe kapayarak yine yüzünün yansını sakladı. "Ev cinlerine ödeme yapılmaz, efendim!" diye cıyakladı parmaklarının arkasından. "Yo, yo, yo. Ben diyor Dobb/ye, git kendine iyi bir aile bul ve yerleş Dobby, diyor. Her tür çılgın eğlenceye bulaşıyor, efendim, bir ev cinine hiç yakışmayan şeyler. Böyle aylaklık ederse sen, Dobby, diyorum ona, haberin gelir Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Denetimi Dairesi'nin kapısında diye. Alelade bir cincüce gibi." "Eh, biraz eğlenmesinin vakti gelmişti," dedi Harry. VVinky parmaklarının arasından, "Ev cinlerinin eğlenmemesi gerek, Harry Potter," dedi sertçe. "Ev cinlerine ne denirse ev cinleri onu yapar. Ben yüksekten hiç hoşlanmıyor, Harry Potter -" locanın ucuna doğru baktı ve yutkundu, "- ama efendi beni Üst Loca'ya gönderiyor, ben de geliyor, efendim." "Yüksekten hoşlanmadığını biliyorsa seni niçin buraya yolluyor?" dedi Harry, kaşlarını çatarak. "Efendi - efendi ona yer ayırayım istiyor, Harry Potter. O çok meşgul," dedi VVinky, başını hemen yanındaki boş koltuğa doğru eğerek. "VVinky istiyor ki şimdi efendinin çadırında olsun, Harry Potter, ama VVinky'ye ne söylenirse VVinky onu yapar, VVinky iyi bir ev cini." 120 Locanın kenarına doğru korku dolu gözlerle baktı ve yine elleriyle gözlerini kapadı. Harry diğerlerine döndü. "Ev cini böyle bir şeymiş demek," diye mırıldandı Ron. "Tuhaf yaratıklar, değil mi?" "Dobby daha da tuhaftı," dedi Harry hararetle. Ron, Envaigöz'ünü çıkarıp, stadyumun öbür ucundaki kalabalığa doğrultarak denemeye koyuldu. "Süper!" dedi, yandaki tekrar düğmesiyle oynayarak. "Oradaki ihtiyara burnunu bir daha karıştırtabili-yorum... Sonra bir daha... bir daha..." Bu arada Hermione kadife kaplı, püsküllü program kitapçığını hevesli hevesli karıştırıyordu. " 'Maçtan önce takım maskotları bir gösteri sunacak'," diye okudu yüksek sesle. "Her zaman güzel olur o gösteriler," dedi Mr Weas-ley. "Milli takımlar biraz şov yapmak için kendi topraklarından yaratıklar getirirler." Sonraki yarım saatte, oturdukları loca yavaş yavaş doldu. Mr VVeasley her hallerinden çok önemli konumlarda bulundukları belli olan büyücülerle el sıkışıp duruyordu. Percy ikide bir ayağa fırlıyordu, sanki bir kirpinin üstünde oturmaya çalışıyormuş gibiydi. Cornelius Fudge, yani Sihir Bakanı'mn ta kendisi geldiğinde Percy öyle bir eğildi ki, gözlüğü yere düşüp kırıldı. Utançtan kıpkırmızı kesilen Percy gözlüğünü asasıyla onardıktan sonra yerine oturdu ve Cornelius Fudge'ın, eski bir dosruymuş gibi selam verdiği Harry'ye kıskanç bakışlar fırlattı. İkisi önceden tanışı- 121 yorlardı, Cornelius Fudge, Harry'nin elini babacan bir tavırla sıkıp hatırını sordu ve onu her iki tarafındaki büyücülere takdim etti. "Hani şu Harry Potter," dedi yanındaki Bulgar Bakan'a. Bulgar Bakan altın işlemeli muhteşem bir siyah kadife cüppe giymişti ve görünüşe bakılırsa tek kelime bile İngilizce anlamıyordu. "Harry Potter... hadi, yapma, tanımıyor olamazsın... Hani Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'le karşılaşmasından sağ çıkan çocuk... Kesin tanı-yorsundur onu -" Bulgar büyücü birden Harry'nin yara izini fark etti ve yüksek sesle bir şeyler geveleyip parmağıyla işaret etmeye başladı. "Bir şekilde anlaşacağımızı biliyordum," dedi Fudge, yorgun bir şekilde Harry'ye. "Dil konusunda pek iyi değilimdir, bu tür şeyler iç'n Barty Crouch'a ihtiyacım var. Bakıyorum ki ev cini ona yer tutuyor... Güzel, bu Bulgar hergeleleri bütün iyi yerleri kapmaya çalışıyorlar... Hah, işte Lucius da geldi!" Harry, Ron ve Hermione hızla arkalarına döndüler, ikinci sırada, Mr Weasley'nin tam arkasında hâlâ boş durmakta olan üç koltuğa doğru ilerleyenler, ev cini Dobby'nin eski sahiplerinden başkası değildi: Lucius Malfoy, oğlu Draco ve Harry'nin tahminine göre Dra-co'nun annesi olan bir kadın. Harry ve Draco Malfoy, Hogvvarts'a ilk yolculuklarından beri birbirlerine düşmandılar. Sivri bir yüzü ve beyazımsı sarı saçları olan Draco, babasına çok benziyordu. Annesi de sarışındı; ince ve uzundu, burnuna 122 berbat bir koku geliyormuş gibi bir ifade takınmamış olsa, hoş bir kadın olacaktı. "Ah, Fudge," dedi Mr Malfoy, Sihir Bakanı'na elini uzatıp. "Nasılsın? Eşim Narcissa'yla tanışmamıştın sanırım. Oğlumuz Draco'yla da." Fudge gülümseyip, "Memnun oldum, memnun oldum," dedi ve Mrs Malfoy'a eğilerek selam verdi. "Size Mr Oblansk'ı - Obalonsk'u takdim edeyim, kendisi Bulgaristan Sihir Bakanı ve zaten söylediklerimin bir kelimesini bile anlamıyor ya, neyse. Peki, başkaa?.. Herhalde Arthur VVeasley'yi tanıyorsundur." Gerilimli bir andı. Mr Weasley ve Mr Malfoy birbirlerine bakarlarken, Harry onların en son karşı karşıya gelişlerini hatırladı. Olay Flourish ve Blotts kitabevinde gerçekleşmişti ve aralarında bir kavga çıkmıştı. Mr Malfoy'un soğuk gri gözleri önce Mr VVeasley'nin, sonra da locanın üzerinde gezindi. "Hayret doğrusu, Arthur," dedi usulca. "Üst Lo-ca'da yer bulabilmek için ne sattın acaba? Şüphesiz evin bu kadar para getirmezdi." Onu duymayan Fudge, konuşmaya başladı: "Luci-us kısa süre önce St Mungo Sihirsel Hastalıklar ve Sakatlıklar Hastanesi'ne çok cömert bir bağışta bulundu, Arthur. Burada benim konuğum olarak bulunuyor." "Ne - ne güzel," dedi Mr VVeasley, zoraki bir gülümsemeyle. Mr Malfoy'un gözleri Hermione'ye kaydı. Hermi-one hafifçe kızardı, ama gözlerini kaçırmadı. Harry, Mr Malfoy'un niye dudak büktüğünü biliyordu. Malfoy'lar 123 safkan olmaktan gurur duyarlardı; yani Hermione gibi Muggle çocuğu olan herkesi ikinci sınıf görürlerdi. Ancak Mr Malfoy, Sihir Bakanı'nın hemen burnunun dibinde bir şey demeye cesaret edemedi. Hor gören bir ifade takınarak Mr VVeasley'ye başıyla selam verdi ve sıranın ilerisine, oturacakları yere doğru ilerledi. Draco da Harry, Ron ve Hermione'ye küçümseyen bir bakış attıktan sonra annesiyle babasının arasına oturdu. Ron, Harry ve Hermione'yle birlikte önüne dönerken, "Pislikler," diye mırıldandı. Az sonra Ludo Bag-man telaşla locaya daldı. "Herkes hazır mı?" dedi. Yüzü kocaman, heyecanlı bir Hollanda peyniri gibi parıldıyordu. "Bakanım - başlamaya hazır mısınız?" "Sen hazırsan ben de hazırım, Ludo," dedi Fudge rahat bir tavırla. Ludo asasını çekti, kendi gırtlağına dayayıp "Sono-rus!" dedi ve konuşmaya başladı. Sesi, artık tamamen dolmuş olan gürültülü stadyumda yankılanıyor, her tribünün heı köşesine ulaşıyordu: "Bayanlar, baylar... hoş geldiniz! Dört yüz yirmi ikinci Quidditch Dünya Kupası finaline hoş geldiniz!" Seyirciler bağrıştılar, alkışladılar. Binlerce bayrak dalgalandı ve herkes kendi akortsuz milli marşıyla şamataya katkıda bulundu. Tam karşılarındaki devasa karatahtadaki son mesaj da silindi (Bertie Botts'un Bin Bir Çeşit Fasulye Şekerlemeleri - Her Avuçta Yeni Bir Risk!). Şimdi, BULGARİSTAN: SIFIR, İRLANDA: SIFIR yazıyordu. 124 "Lafı fazla uzatmayalım. Karşınızda... Bulgaristan Milli Takım Maskotları!" Sağ taraftaki baştan aşağı morla kaplanmış olan tribünler coşkuyla gürledi. "Ne getirdiler, merak ediyorum," dedi Mr VVeasley, öne doğru eğilerek. "Aa!" Hemen gözlüğünü çıkardı ve aceleyle cüppesine silerek temizledi. "Veela'lar!" "Veela da n-?" Yüz kadar Veela süzülerek sahaya çıktığından, Harry'nin sorusu da hemen cevaplanmış oldu. Veela'lar kadındı... Harry'nin hayatında gördüğü en güzel kadınlar... Ancak insan değillerdi - insan olamazlardı. Bu konu bir an için Harry'nin kafasını meşgul etti, onlann ne olabileceklerini tahmin etmeye çalıştı; tenleri nasıl öyle ay gibi patlayabiliyordu, ya da beyaz-altın rengi saçlan rüzgâr olmadan nasıl öyle dalgalanabiliyordu?.. Ama o sırada" müzik başladı ve Harry onların insan olup olmadıklarını dert etmeyi bıraktı - aslında, hiçbir şeyi dert etmiyordu artık. Veela'lar dans etmeye başlamış ve Harry'nin zihni tamamen, harikulade bir şekilde boşalmıştı. Dünyada önemi olan tek şey, Veela'ları izlemeye devam etmekti, çünkü dansları sona ererse, korkunç şeyler olacaktı... Veela'ların dansı giderek hızlandıkça, Harry'nin sersemlemiş zihnine bölük pörçük, çılgınca düşünceler üşüşmeye başladı. Etkileyici bir şey yapmak istiyordu, hemen, şimdi. Locadan stadyuma atlamak iyi bir fikir gibi görünüyordu... ama acaba yeterli olur muydu? 125 "Harry, ne yapıyorsun sen?" dedi Hermione'nin sesi çok uzaklardan. Müzik durdu. Harry gözlerini kapatıp açtı. Ayaktaydı, bacaklarından biri loca duvarının üzerindeydi. Hemen yanında Ron donakalrnıştı, tramplenden atlamak üzereymiş gibi bir hali vardı. Stadyumdan kızgın bağırtılar yükseliyordu. Seyirciler Veela'larm gitmesini istemiyordu. Harry de onların hislerini paylaşıyordu; elbette ki Bulgaristan'ı tutacaktı, göğsünün üstüne niye büyük, yeşil bir yonca arması iğnelenmiş olduğuna şaşıyordu. Bu arada Ron, dalgın dalgın şapkasının üstündeki yoncalan silkeliyordu. Hafifçe gülümseyen Mr Weasley uzandı ve şapkayı çekip Ron'un elinden aldı. "Birazdan onu yine isteyeceksin," dedi. "Bekle de İrlanda son sözünü söylesin." "Ha?" dedi Ron. Ağzı bir karış açık halde, şimdi sahanın bir kenarına dizilmiş olan Veela'lara bakıyordu. Hermione yüksek sesle cık-cıkladı. Uzanıp Harry'yi çekti ve yerine oturttu. "Aman yani!" dedi. "Şimdi de," diye gürledi Ludo Bagman'm sesi, "lütfen asalarınızı havaya kaldırın... Karşınızda İrlanda Milli Takım Maskottan!" Az sonra, yeşil ve altın renkli, koca bir kuyrukluyıldıza benzeyen bir şey hızla stadyuma daldı. Stadyumu bir kez turladıktan sonra iki küçük kuyrukluyıldıza ayrıldı ve iki koldan kale direklerine yöneldi. Birden sahanın bir ucundan diğer ucuna, iki ışık topunu birbirine bağlayan bir gökkuşağı uzandı. Sanki bir havai fişek gösterisi var- 126 mış gibi, seyircilerden "oooo", "aaaa" nidaları yükseliyordu. Şimdi gökkuşağı yok olmuştu, ışık toplan yeniden birleşti. Göğe doğru yükselen, tribünlerin üstünde uçan, kocaman, titrek titrek parıldayan bir yonca oluşturmuşlardı. Altın yağmuruna benzer bir şey saçıyordu aşağıya... "Harika!" diye bağırdı Ron, yonca üstlerinden uçarken. Aşağı ağır altın paralar yağıyor, başlarından ve koltuklarından sekip çevreye saçılıyordu. Gözlerini kısarak yoncaya bakan Harry, onun aslında binlerce küçük, sakallı, kırmızı yelekli adamdan oluştuğunu gördü. Hepsi de elinde yeşil veya altın renginde minik birer lamba taşıyordu. "Ayakkabıcı cinler!" dedi Mr VVeasley, kalabalığın bütün stadyumu inleten tezahüratı altında. Seyircilerin çoğu altınlara ulaşma mücadelesi içinde sandalyelerin altına dalmıştı. "İşte!" diye bağırdı Ron mutlulukla. Harry'nin eline bir avuç altın koydu. "Envaigöz için! Şimdi bana bir Noel hediyesi alman gerekecek, ha ha!" Büyük yonca çözüldü, ayakkabıcı cinler aşağı, Ve-ela'ların durduğu çizginin tam karşısına süzüldüler ve bacak bacak üstüne atıp maçın başlamasını beklemeye koyuldular. "Şimdi de, bayanlar ve baylar, karşınızda... Bulgaristan Quidditch Milli Takımı! İlk olarak, Dimitrov!" Kırmızılara bürünmüş biri, süpürgesinin üstünde, aşağıdaki girişten çıkıp sahaya fırladı. O kadar hızlı gidiyordu ki, bulanık görünüyordu. Bulgaristan taraftarlarından çılgın bir alkış koptu. - 127 "Ivanova!" İkinci bir kırmızılı oyuncu sahaya fırladı. "Zograf! Levski! Vulkanov! Volkov! Veeeeee -Kruml" "İşte o, işte o!" diye bağırdı Ron, Envaigöz'üyle Krum'u takip ederek; Harry de hemen kendisininkini odakladı. Viktor Krum ince, esmer ve soluk tenliydi. Büyük, kanca gibi bir burnu ve kalın, kara kaşları vardı. Fazlaca büyümüş bir yırtıcı kuşa benziyordu. Daha on sekiz yaşında olduğuna inanmak zordu. "Şimdi de karşınızda... İrlanda Quidditch Milli Takımı!" diye bağırdı Bagman. "Connolly! Ryan! Troy! Mullet! Moran! Quigley! Veeeeee - Lynch\" Sahaya yedi yeşil, bulanık şekil fırladı; Harry, Enva-igöz'ünün yan tarafındaki bir ayar düğmesini çevirerek oyuncuları yavaşlattı ve hepsinin süpürgelerinin üze- • tindeki "Ateşoku" yazısını ve sırtlarına gümüşle işlenmiş isimlerini gördü. "Ve, karşınızda ta Mısır* dan gelen hakemimiz, Uluslararası Quidditch Derneği Başbüyücüsü, Hasan Mustafa!" Ufak tefek ve zayıf bir büyücü çıktı sahaya. Tama- J| men keldi, ama Vernon Enişte'ninkine rakip olacak bir bıyığı vardı. Stadyuma uyan, altın renginde bir cüppe giymişti. Bıyığının altından gümüş bir düdük uzanıyordu, bir koltuğu altında büyük bir tahta sandığı, diğerin-deyse süpürgesini taşıyordu. Harry, Envaigöz'ünün hız jj|j ayarını normale getirip izlemeye devam etti. Mustafa 128 süpürgesine binip sandığı tekmeledi ve havaya dört top fırladı: Kırmızı renkli Quaffle, iki siyah Bludger ve minicik, kanatlı Altın Snitch (Harry, hızla gözden kaybolmasından önce onu bir an için görebildi). Mustafa düdüğünü kuvvetle üfleyerek, topların peşinden havaya yükseldi. "İşte BAŞLADI!" diye çığlık attı Bagman. "Mul-let'ta! Troy! Moran! Dimitrov! Yine Mullet'a! Troy! Levs-ki! Moran!" Harry, Quidditch'in böyle oynandığını hiç görmemişti. Envaigöz'ünü gözüne öyle sıkı bastırıyordu ki, gözlüğü burnunun kemerini kesiyordu. Oyuncuların hızı inanılmazdı - Kovalayıcı'lar Quaffle'ı birbirlerine o kadar hızlı atıyorlardı ki, Bagman'ın ancak isimlerini söyleyecek vakti oluyordu. Harry yine Envaigöz'ünün sağ tarafındaki "yavaş" düğmesini çevirdi, üstteki "açıklamalı oyun takibi" düğmesine bastı. Şimdi oyunu ağır çekimde izliyordu. Merceklerde parıltılı, mor yazılar yanıp sönüyor, kalabalığın sesi kulaklarında güm-bürdüyordu. İrlandalı Kovalayıcı'lar birbirlerine yaklaşıp, Troy ortada, Mullet ve Moran onun biraz arkasında olacak şekilde dizildiler, Bulgarların üstüne üstüne gittiler. En-vaigöz merceğinde "Şahinkafası Hücum Düzeni" yazdı Sonra "Porskoff Manevrası" yazısı belirdi, Troy yukarı doğru fırlayacakmış gibi yapıp Bulgar Kovalayıcı Iva-nova'yı peşine taktıktan sonra Quaffle'ı Moran'a atmıştı. Bulgar Vurucu'lardan Volkov, küçük sopasını hızla sallayıp, yanından geçen bir Bludger'a vurdu ve onu 129 Moran'm tam gidiş yoluna fırlattı. Moran, Bludger'dan kaçmak için eğildi ve Quaffle'ı aşağı bıraktı. Altında uçan Levski, Quaffle'ı yakaladı ve - "TROY SAYI YAPIYOR!" diye kükredi Bagman. Stadyum büyük bir alkışla ve sevinç naralanyla inledi. "İrlanda on-sıfır önde!" "Ne?" diye bağırdı Harry, Envaigöz'ünü indirmeden çevreye telaşla bakarak. "Ama Quaffle, Levski'de!" "Harry, normal hızda seyretmezsen, kaçırırsın tabii!" diye bağırdı Hermione. Troy sahanın çevresinde sevinç turu atarken, Hermione de kollarım sallayarak, hoplayıp zıplayarak dans ediyordu. Harry hemen Envaigöz'ünü indirip sahaya baktı. Maçı kenar çizgilerinden izleyen ayakkabıcı cinler yine havalanmış, kocaman, ışıldayan yoncayı oluşturmuşlardı. Sahanın öbür tarafında Veela'lar onlan asık yüzle izliyordu. Kendine çok kızan Harry, oyun yeniden başlarken hız ayannı normale getirdi. Harry, İrlandalı Kovalayıcı'ların müthiş olduğunu anlayacak kadar Quidditch biliyordu. Kusursuz bir takım oyunu oynuyorlardı ve nasıl pozisyon aldıklarına bakılırsa, birbirlerinin zihnini okuyormuş gibiydiler. Harry'nin göğsündeki rozet onların isimlerini söyleyip duruyordu: "Troy - Mullet - Moran!" On dakika içinde İrlanda iki kez daha sayı yaparak skoru otuz-sıfıra taşımış, yemyeşil giyinmiş taraftarlardan yeri göğü inleten bir alkış ve tezahürat yükselmişti. Maç daha da hızlandı, ama aynı zamanda sertleşti de. Bulgar Vurucular Volkov ve Vulkanov, Bludger'ları 130 ellerinden geldiği kadar şiddetle İrlandalı Kovalayı-cı'lara fırlatıyor ve onlara en iyi hareketlerini yapma fırsatı tanımıyorlardı. İki kez dağılmak zorunda kaldılar ve sonunda Ivanova onlann defansını aşıp, Tutucu Ryan'ı da geçip, Bulgaristan'a ilk golünü kazandırdı. Mr VVeasley, "Kulaklarınızı tıkayın!" diye bağırdı. Veela'lar kutlama danslarına başlamıştı. Harry gözlerini de yumdu; kafasını oyuna vermek istiyordu. Birkaç saniye sonra cesaret edip sahaya bir göz atfa. Veela'lann dansı sona ermişti ve Quaffle bir kez daha Bulgaristan'daydı. "Dimitrov! Levski! Dimitrov! Ivanova - o da ne!" diye gürledi Bagman. Yüz bin büyücü ve cadı soluğunu tuttu. Arayıcılar Krum ve Lynch, Kovalayıcı'ların ortasından öyle bir hızla geçmişlerdi ki, sanki uçaktan paraşütsüz atlamış gibi görünüyorlardı. Harry, Snitch'in nerede olduğunu görebilmek için Envaigöz'üyle onlann inişini takip etti - "Çakılacaklar!" diye çığlık attı Harry'nin yanında duran Hermione. Kısmen haklıydı: Viktor Krum son anda dalıştan çıkıp bir helezon çizerek uzaklaştı. Ancak Lynch, stadyumun her tarafından duyulan tok bir çarpma sesiyle yere çakıldı. İrlanda tribünlerinden büyük bir inilti yükseldi. "Budala!" diye inledi Mr VVeasley. "Krum numara yapıyordu!" "Mola!" diye gürledi Bagman'in sesi. "Eğitimli sıhhiye büyücüleri hemen sahaya çıkıp Aidan Lynch'i muayene edecek!" 131 Charlie, locanın yanından aşağı sarkmış, dehşet dolu bir ifadeyle bakan Ginny'nin endişesini gidermek için, "Bir şeyi yok, sadece çakıldı!" dedi. "Tabii Krum'ın yapmak istediği de buydu..." Harry çabucak Envaigöz'ünün "tekrar" ve "açıklamalı oyun takibi" düğmelerine bastı, hız ayarıyla oynadı ve aygıtı gözüne yerleştirdi. Krum ve Lynch'in dalışlarını yeniden, ağır çekimde izledi. Lenslerde mor bir yazıyla "Wronski Aldatmacası -tehlikeli bir Arayıcı şaşırtmacası" yazdı. Tam zamanında dalıştan çıkarken Krum'un yüzü konsantrasyondan kasılmıştı, Lynch ise yere yapışmıştı. Harry olup biteni anladı: Krum, Snitch'i falan görmemişti, sadece Lynch'in onu takip etmesini sağlıyordu. Harry kimsenin öyle uçtuğunu görmemişti; Krum süpürge kullanı-yormuş gibi bile değildi; havada öyle rahatlıkla geziniyordu ki, sanki bir şeyin üzerinde gitmiyordu, ağırlıksızdı. Harry, Envaigöz'ünün ayarını yine normale getirdi ve Krum'a odakladı. Krum, sıhhiye büyücüleri tarafından birkaç fincan iksirle kendine getirilmekte olan Lynch'in epey yukarısında geziniyordu. Krum'un yüzünü iyice yakınlaştıran Harry, onun gözlerinin otuz metre kadar aşağıdaki sahanın üzerinde gezinip durduğunu gördü. Lynch'in tedavi süresini, dikkati dağılmadan Snitch'i aramak için bir fırsat olarak kullanıyordu. Sonunda Lynch yeşilli taraftarlann ateşli tezahüratı altında ayağa kalktı, Ateşoku'na bindi ve yeniden havalandı. Onun oyuna dönüşü İrlanda'ya yürek vermiş gibiydi. Mustafa düdüğünü yeniden çaldığında, Kovala- 132 yıcı'lar Harry'nin o güne kadar benzerini görmediği bir beceriyle işe koyuldular. Çok hızlı ve sert geçen bir on beş dakikanın ardından İrlanda farkı on gol daha açmıştı. Şimdi yüz otuza on öndeydiler ve maç giderek pisleşmeye başlamıştı. Mullet, Quaffle'ı koltuk altında sıkı sıkı tutarak bir kez daha kale direklerine doğru fırladığında, Bulgar Tutucu Zograf onu karşılamak için üzerine doğru uçtu. Her şey o kadar çabuk oldu ki, Harry hiçbir şey anlamadı, ama İrlandalı seyircilerin öfke dolu bağrışlarma ve Mustafa'nın uzun, tiz düdüğüne bakılırsa, faul yapılmıştı. Bagman bağırıp çağıran seyircileri, "Mustafa, Bulgar Tutucu'yu darpta bulunduğu, dirseklerini kurala aykırı kullandığı için azarlıyor!" diye bilgilendirdi. "Ve - evet, İrlanda penaltı kullanacak!" Mullet'a faul yapıldığında, kızgın kızgın parıldayan eşekanları gibi havaya yükselen ayakkabıcı cinler, şimdi birbirlerine yanaşıp havada "HA HA HA" sözcüklerini oluşturmuşlardı. Sahanın öbür tarafındaki Veela'lar ayağa fırladılar, saçlarını öfkeyle arkaya atıp yine dans etmeye başladılar. VVeasley'ler ve Harry aynı anda kulaklarım parmaklarıyla tıkadılar. Buna gerek görmeyen Hermione ise az sonra Harry'nin kolunu tutmuş çekiştiriyordu. Harry dönüp bakınca, Hermione sabırsızca onun parmaklarını kulaklarından çekti. "Hakeme bak!" dedi kıkırdayarak. Harry sahaya baktı. Hasan Mustafa dans eden Ve- " 133 ela'lann tam önüne inmişti ve gerçekten de çok tuhaf davranıyordu. Heyecanlı bir şekilde kaslarını şişiriyor ve bıyıklarım buruyordu. "Yo yo, böyle bir şeye izin veremeyiz!" dedi Ludo Bagman, sesine bakılırsa hayli eğlenmiş olmasına rağmen. "Biri hakemi tokatlasın!" Sahanın öbür tarafından, kulaklarını parmaklarıyla tıkamış olan bir sıhhiye büyücüsü kopup geldi ve Mustafa'nın incik kemiğine okkalı bir tekme savurdu. Mustafa şimdi kendine gelmiş gibiydi; yine Enva-igöz'üyle bakan Harry, onun son derece mahcup göründüğünü ve Veela'lara bağırdığını gördü. Veela'lar artık dans etmeyi bırakmıştı, isyankâr bir halleri vardı. "Yanılmıyorsam, Mustafa, Bulgar Takım Maskotla-rı'nı saha dışına göndermeye çalışıyor!" dedi Bagman'in sesi. "işte bunu daha önce hiç görmemiştik... Uff, bunun ucu kötüye varabilir..." Nitekim vardı da: Bulgar Vurucu'lar Volkov ve Vul-kanov, Mustafa'nın her iki yanına inmiş, onunla sert bir tartışmaya girmişlerdi. Şimdi havada neşeyle "Hİ Hİ Hİ" sözcüklerini oluşturmuş olan ayakkabıcı cinleri işaret ediyorlardı. Ancak Mustafa, Bulgarların itirazlarından etkilenmişe benzemiyordu; parmağıyla yukarıyı işaret edip duruyor, belli ki onlara süpürgelerine binip havalanmalarını söylüyordu. İki Vurucu bunu reddedince, iki kısa düdük çaldı. "İrlanda lehine iki penaltı!" diye bağırdı Bagman. •Bulgar seyirciler öfkeyle uludular. "Volkov ve Vulkanov 134 süpürgelerine dönseler iyi olur... Evet... işte başlıyor... ve Quaffle Troy'da..." Oyun o ana dek hiç görmedikleri bir vahşete bürünmüştü. İki tarafın Vurucu'lan da acımasızca davranıyordu: Özellikle Volkov ve Vulkanov, havada delice salladıkları sopalarının Bludger'a mı, insana mı denk geldiğini hiç umursamıyormuş gibiydiler. Dimitrov doğrudan, Quaffle'ı kontrolünde bulunduran Moran'ın üstüne fırladı, onu az kalsın süpürgesinden düşürecekti. İrlanda taraftarları büyük, yeşil bir dalga halinde ayağa fırlayarak, "Faul!" diye kükrediler. Ludo Bagman'ın sihirli bir şekilde gürleştirilmiş sesi, "Faul!" diye onayladı. "Dimitrov, Moran'ı sıyırıyor, yani kasıtlı bir şekilde çarpmak için üstüne doğru uçuyor. Bir penaltı daha olması lazım... ve, evet, düdük de geldi zaten!" Ayakkabıcı cinler yine havalanmıştı. Bu kez kocaman bir el oluşturdular. El, sahanın öbür tarafına, Ve-ela'lann bulunduğu noktaya doğru çok kaba bir hareket yapıyordu. Bunun üzerine Veela'lar kontrollerini kaybettiler. Kendilerini sahaya fırlatıp, avuç avuç ateş gibi görünen bir şeyi ayakkabıcı cinlere doğru fırlatmaya başladılar. Envaigöz'ünden olayı izleyen Harry, onların şimdi hiç de güzel görünmediklerini gördü. Yüzleri keskin, sivri gagalı kuş kafalarına dönüşmüştü ve omuzlarından uzun, pullu kanatlar çıkmaya başlamıştı - "Beyler, işte bu yüzden," diye seslendi Mr VVeasley, gürültünün içinde sesini duyurabilmek için, "hiçbir zaman sadece güzelliğe bakmamalısımz!" - 135 Bakanlık büyücüleri sahaya akın edip Veela'larla ayakkabıcı cinleri ayırmaya çalıştılar, ama bunda pek de başarılı olamadılar. Bu arada, aşağıdaki mücadele yukarıdakine kıyasla bir hiçti. Quaffle kurşun hızıyla el değiştirdikçe, Harry Envaigöz' ünden bakarak bir o yana bir bu yana dönüyordu - "Levski - Dimitrov - Moran - Troy - Mullet - Iva-nova - tekrar Moran - Moran - VE MORAN GOLÜ ATIYOR!" Ama Veela'ların çığlıkları, Bakanlık üyelerinin asalarından çıkan patlamalar ve Bulgarların kızgın bağrış-ları arasında İrlanda taraftarlarının sevinç nidaları zar zor duyuluyordu. Oyun hemen yeniden başladı; şimdi Quaffle Levski'dey di, Dimitrov'a geçti - İrlanda Vurucu'su Quigley, yanından geçen bir Bludger'a sopasını savurup onu olabildiğince büyük bir hızla Krum'a doğru yolladı. Krum yeterince çabuk eğilemeyince, Bludger yüzüne çok sert bir şekilde çarptı. Seyircilerden kulakları sağır eden bir inilti yükseldi. Krum'un burnu kırılmış gibi görünüyordu, her yeri kan içindeydi, ama Hasan Mustafa düdüğünü çalmamıştı. Dikkati dağılmıştı ve Harry bu konuda onu suçlayamazdı: Veela'lardan biri bir avuç ateş fırlatıp süpürgesinin kuyruğunu tutuşturmuştu. Harry birinin Krum'un sakatlandığını fark etmesini istiyordu; o her ne kadar İrlanda'yı tutuyor olsa da, Krum sahadaki en heyecan verici oyuncuydu. Belli ki Ron da aynı şeyleri hissediyordu. 136 "Mola! Haydi, yapmayın, bu şekilde devam edemez ki... Bir baksanıza haline -" "Lynch'e bak!" diye seslendi Harry. İrlanda Arayıcı'sı birden dalışa geçmişti ve Harry bunun VVronski Aldatmacası değil, gerçek olduğundan emindi... "Snitch'i gördü!" diye bağırdı Harry. "Onu gördü! Şu gidişe bak!" Seyircilerin yarısı neler olup bittiğinin farkına varmıştı. İrlandalı taraftarlar koca bir yeşil dalga halinde ayağa fırlayıp Arayıcılarının adını haykırarak gaz vermeye başladılar... ama Krum onun peşindeydi. Krum'un önünü nasıl görebildiği konusunda Harry'nin en ufak bir fikri yoktu; ardında kan damlalarından oluşan bir iz bırakıyordu. Ama şimdi Lynch'e yetişmeye başlamıştı ve ikisi yine yere doğru gidiyorlardı - "Çakılacaklar!" diye feryat etti Hermione. "Hayır, çakılmayacaklar!" diye kükredi Ron. "Lynch çakılacak!" diye bağırdı Harry. Haklıydı - Lynch bir kez daha büyük bir hızla yere çarptı ve kızgın Veela sürüsü hemen onun üstüne atıldı. "Snitch, Snitch nerede?" diye seslendi Charlie, sıranın öbür ucundan. "Aldı, Krum aldı, maç bitti!" diye bağırdı Harry. Kırmızı cüppesi burnundan akan kanla parlayan Krum yavaş yavaş havaya yükseliyordu. Yumruğu havadaydı ve avcunun içinde altın renginde bir parıltı görülüyordu. Neler olduğunu anlamamış olan seyirciler için skor 137 tahtasında BULGARİSTAN: YÜZ ALTMIŞ, İRLANDA: YÜZ YETMİŞ yazısı yanıp sönüyordu. Sonra, yavaş yavaş, sanki büyük bir jumbo jetin motoru çalışmaya başlamış gibi, İrlanda taraftarlarının uğultuları giderek yükseldi ve sevinç çığlıklarına dönüştü. "İRLANDA KAZANDI!" diye bağırdı Bagman. İrlandalılar gibi o da maçın bir anda sona ermesinden dolayı şaşırmış gibiydi. "KRUM SNITCH'İ ALDI, AMA MAÇI İRLANDA KAZANDI! Aman Tannm, herhalde hiçbirimiz bunu beklemiyorduk!" "Niye Snitch'i yakaladı ki?" diye bağırdı Ron, hoplayıp zıplayıp, elleri başının üstünde alkışlayarak. "İrlanda yüz altmış sayı öndeyken bitirdi, salak!" "Onları yakalayamayacaklarım biliyordu," diye bağırdı Harry, gürültünün arasından sesini duyurmaya çalışarak. O da tüm gücüyle alkışlıyordu. "İrlanda'nın Kovalayıcı'ları çok iyiydi... Son sözü kendi söylemek istedi, hepsi bu..." "Çok cesurdu, değil mi?" dedi Hermione, öne doğru eğilip Krum'un yere inişini seyrederken. Bir yığın sıhhiye büyücüsü, kavga eden ayakkabıcı cinlerle Ve-ela'lann arasından kendilerine yol açıp ona ulaştılar. "Berbat durumda..." Harry, Envaigöz'ünü yeniden gözlerine götürdü. Aşağıda olanları görebilmek çok zordu, çünkü ayakkabıcı cinler kendilerinden geçmiş halde sahanın üzerinde uçup duruyorlardı, ama Harry çevresi sıhhiye büyücü-leriyle çevrilmiş olan Krum'u güçbela seçti. Her zamankinden de aksi görünüyor, sıhhiye büyücülerinin onu 138 temizlemesine izin vermiyordu. Takım arkadaşları çevresine toplanmış, başlarını sallıyorlardı, yıkılmış görünüyorlardı. Az ötede İrlanda oyuncuları, maskotlarının saçtığı altın yağmurunun altında neşeyle dans ediyorlardı. Stadyumun her yanında bayraklar dalgalanıyor, her taraftan İrlanda milli marşı yükseliyordu. Veela'lar ise eski, güzel hallerine dönüyorlardı, ama şimdi moralleri bozuk ve üzgün bir görünüşleri vardı. "E, yiğitçe mücadele ettik," dedi Harry'nin arkasından hüzünlü bir ses. Harry arkasına döndü; konuşan, Bulgaristan Sihir Bakam'ydı. "İngilizce biliyorsun!" dedi Fudge öfkeli bir sesle. "Bütün gün hiç çaktırmayıp el kol hareketleriyle konuşturdun beni!" "E, gomikti ama deel mi," dedi Bulgar Bakan, omuz silkerek. "İrlanda milli takımı yanlarında maskotlarıyla şeref turu atarken, Quidditch Dünya Kupası da Üst Loca'ya getiriliyor!" diye gürledi Bagman. Harry'nin gözleri aniden kör edici, beyaz bir ışıkla kamaştı. Herkes neler olduğunu görebilsin diye Üst Loca sihirli bir ışıkla aydınlatılmıştı. Kısık gözlerle girişe doğru bakan Harry, soluk soluğa kalmış iki büyücünün kocaman bir altın kupayı locaya taşıdığını gördü. İki büyücü kupayı, bütün gün boşu boşuna işaret dili kullanmış olduğu için canı hâlâ sıkkın görünen Cornelius Fudge'a verdiler. "Centilmen mağluplar için büyük bir alkış lütfen -Bulgaristan!" diye bağırdı Bagman. 139 Ve yedi mağlup Bulgar oyuncu merdiveni çıkıp locaya girdi. Aşağıdaki seyirciler takdirle alkışlıyorlardı; Harry binlerce Envaigöz merceğinin onların bulunduğu yöne doğru kapanıp açıldığını ve yanıp söndüğünü görüyordu. Bulgarlar birer birer locanın içindeki sıraların arasından geçtiler. Önce kendi Bakanlarıyla, sonra da Fudge'la el sıkışırlarken, Bagman her birinin adını anons ediyordu. Son sırada olan Krum, gerçekten berbat durumda görünüyordu. Kanlı yüzünde iki siyah göz dikkati çekecek şekilde parıldıyordu. Hâlâ bir elinde Snitch'i tutuyordu. Harry onun yerdeyken pek havaya girmemiş göründüğünü fark etti. Biraz paytak yürüyordu ve omuzlan da düşüktü. Ama Krum'un adı anons edildiği zaman bütün stadyumdan kulakları yırtan bir bağırtı yükseldi. Sonra İrlanda takımı geldi. Aidan Lynch'e Moran ve Connolly destek oluyordu; ikinci çakılma onu sersemletmiş görünüyordu, gözleri de tuhaf bir şekilde boş bakıyordu. Ama Troy ve Quigley kupayı havaya kaldırınca ve seyircilerden tezahürat yükselince, o da mutlu mutlu sırıttı. Harry'nin elleri alkışlamaktan uyuşmuştu. Sonunda İrlanda takımı süpürgelerinin üstünde bir şeref turu daha atmak üzere locadan ayrıldı (Aidan Lynch, Connolly'nin süpürgesinin arkasına oturmuş, kollarını onun beline dolamıştı ve hâlâ şaşkın şaşkın sırıtıyordu). Bagman asasını gırtlağına götürdü ve "Quie-tus" diye mırıldandı. 140 "Bu maç yıllarca konuşulacak," dedi kısık bir sesle. "Ne büyük sürprizdi, değil mi?.. Keşke maç biraz daha uzun sürseydi... Ha, evet... size borcum var... ne kadardı?" Fred ve George koltuklarının arkasından tırmanmış, Ludo Bagman'm önünde duruyorlardı. Avuçlarını açmışlardı ve ağızları kulaklarındaydı. 141 |
DOKUZUNCU BOLUM
Karanlık işaret Mor halı serilmiş merdivenden yavaş yavaş inerlerken, Mr VVeasley, "Annenize kumar oynadığınızı sakın söylemeyin," diye tembih etti Fred ile George'a. Fred neşeyle, "Merak etme, baba," dedi. "Bu para için büyük planlarımız var. El konmasını istemeyiz." Mr VVeasley bir an bu planların ne olduğunu soracak gibi oldu, ama anlaşılan biraz düşününce bilmek istemediğine karar verdi. Şimdi stadyumdan akın akın boşalan ve kampa dönen kalabalığın ortasında kalmışlardı. Fenerlerle aydınlatılmış yoldan gerisingeri dönerlerken, gece havası onlara doğru kulakları tırmalayan şarkı sesleri taşıyordu. Ayakkabıcı cinler de ok gibi uçarak tepelerinden geçip keh keh gülüyor, fenerlerini sallıyorlardı. Sonunda çadırlara vardıklarında kimsenin canı uyumak istemedi. Çevrelerinde gürültü patırtı da iyice arttığı için, Mr VVeasley yatmadan önce son bir fincan kakao içmeleri fikrine evet dedi. Az sonra keyifle maçı tartışıyorlardı. Mr VVeasley darp faulü konusunda Charlie ile anlaşmazlığa 142 düşmüştü. Ancak Ginny oracıkta, minik masada uyuyakalıp döşemeye sıcak çikolata dökünce, Mr VVeasley oyunu sözlü olarak yeniden yaşama faslına son verdi ve herkesin yatması konusunda ısrar etti. Hermione ve Ginny yandaki çadıra gittiler, Harry ile geri kalan VVeasley'ler de pijamalarını giyip kendi ranzalarına tırmandılar. Kamp yerinin öbür yanından şarkılar ve arada bir yankılanan gümbürtüler geliyordu. Mr VVeasley uykulu uykulu, "Of, görevli olmadığıma öyle memnunum ki," diye mırıldandı. "Kalkıp da İrlandalılara kutlamayı kesmeleri gerektiğini söylemek hiç hoşuma gitmezdi." Ron'un üstündeki ranzaya yerleşen Harry, yatağına uzanmış, çadırın bez tavanına bakıyordu. Ara sıra tepesinde uçan bir ayakkabıcı cin fenerinin parıltısını gözlüyor, Krum'un en fiyakalı hareketlerini gözünün önüne getiriyordu. Kendi Ateşoku'na binip VVronski Aldatmacası'nı denemek için içi gidiyordu... Oliver VVood, bütün o karmaşık şemalarıyla, bu hareketin aslında nasıl görünmesi gerektiğini anlatmayı becerememişti bir türlü... Harry kendini sırtında adı yazan bir cüppeyle görüyor ve Ludo Bagman'ın stadyumdaki yüz bin kişilik kalabalığa hitap eden sesinin yankılanışını duymanın heyecanını yaşıyordu: "Şimdi huzurunuzda... Potterl" Harry gerçekten uykuya dalıp dalmadığını asla bilemedi -Krum gibi uçma hayalleri gerçek rüyalara dönüşmüş olabilirdi-, bütün bildiği, Mr VVeasley'nin birden bağırmaya başlamış olduğuydu. "Kalkın! Ron - Harry - hadi, kalkın, çok acil!" 143 Harry hemen doğruldu ve başını çadır bezine vurdu. "N'oluyor?" Bir şeylerin yolunda gitmediğini hayal meyal anlamıştı. Kamp yerindeki gürültüler değişmişti. Şarkılar sona ermişti. Harry çığlıklar duyuyordu, bir de kaçan insanların ayak seslerini. Ranzadan aşağı kayıp giysilerine uzandı, ama pijamasının üstüne bir blucin geçiren Mr VVeasley, "Vakit yok, Harry," dedi, "bir ceket kap ve dışarı çık - çabuk!" Harry kendine söyleneni yapıp, hemen ardından gelen Ron'la birlikte telaşla çadırdan çıktı. Hâlâ yanmakta olan birkaç ateşin ışığında, insanların ağaçlığa koştuğunu, tarla üzerinden onlara doğru gelen bir şeyden kaçtıklarını gördü. Tuhaf ışıltılar ve silah sesleri çıkartan bir şeydi bu. Kulaklarına gür yuhalar, top gibi patlayan kahkahalar ve sarhoş feryatlar geliyordu. Derken bu manzarayı aydınlatan çok parlak bir yeşil ışık patladı. Birbirine sımsıkı bitişik ve asalan yukarıdaki bir şeyi işaret eden bir büyücü kalabalığı, tarlayı aşarak ağır ağır geliyordu. Harry gözlerini kısarak onlara baktı... Yüzleri yoktu sanki.. Sonra, başlarını kukuletalarla örtmüş, yüzlerine de maske takmış olduklarını fark etti. Yükseklerde bir yerde, havanın ortasında debelenen dört beden acayip biçimlere girmekteydi. Yerdeki maskeli büyücüler kuklaayrmş da, tepelerindeki insanları asalarından havaya yükselen görünmez iplerin ucunda oynatıyorlarmış gibi. Bedenlerden iki tanesi çok küçüktü. 144 Yürüyüş halindeki gruba başka büyücüler de katılıyor, gülerek havada uçan cisimleri gösteriyorlardı. Yürüyen kalabalık büyüdükçe, çadırlar da çöküp yıkılıyordu. Harry bir iki kere, yürüyenlerden birinin yolunun üstündeki bir çadırı asasıyla patlattığını gördü. Çadırlardan birkaçı alev aldı. Feryatlar daha da yükseldi. Havada uçuşan insanlar yanan bir çadırın üzerinden geçerken birden aydınlandılar. Harry onlardan birini tanıdı: Kamp müdürü Mr Roberts. Öteki üçü de herhalde karısıyla çocukları olmalıydı. Yürüyenlerden biri asasıyla Mrs Roberts'ı tepe üstü çevirdi. Kadının geceliği açıldı, kocaman külotu göründü. O üstünü örtmeye çabalarken, aşağıdaki kalabalık tiz sevinç çığlıkları attı ve yuh çekti. Muggle çocuklardan küçük olanının yerden beş metre yüksekte topaç gibi dönmeye başlamasını ve başının kukla gibi iki yana sallanmasını izleyen Ron, "İğrenç," diye mırıldandı. "Gerçekten iğrenç..." Hermione ve Ginny, geceliklerinin üstüne paltolarını giyerek, telaşla onlara doğru geldiler, Mr VVeasley de hemen arkalarındaydı. Aynı anda Bili, Charlie ve Percy tamamen giyinmiş, kollan sıvanmış ve asalannı çekmiş olarak çadırlarından çıktılar. Mr VVeasley sesiyle gürültüyü bastırarak, "Bakan-lık'a yardım edeceğiz!" diye bağırdı ve kendi kollarını sıvadı. "Sizler - ağaçlığa gidin ve birbirinizden ayrılmayın. Bu işi hallettiğimiz zaman gelip sizi alacağım!" Bili, Charlie ve Percy, yaklaşmakta olan yürüyüşçülere doğru son sürat koşmaya başlamışlardı bile. Mr - 145 İ VVeasley deli gibi arkalanndan koştu. Bakanlık büyücüleri her taraftan huzursuzluk kaynağı yönünde seğirtiyorlardı. Roberts ailesinin altındaki kalabalık ise gittikçe yaklaşıyordu. Fred, Ginny'nin elini yakalayıp onu ağaçlığa doğru çekiştirerek, "Hadi," dedi. Harry, Ron, Hermione ve George da onu izlediler. Ağaçlara vannca hepsi geri dönüp baktı. Roberts ailesinin altındaki kalabalık daha da büyümüştü. Bakanlık büyücülerinin merkezdeki kukuletalı büyücülere ulaşmaya çalıştıklarını görüyorlardı, ama işleri çok zordu. Anlaşılan, Roberts ailesinin düşmesine yol açar korkusuyla büyü kullanamıyorlardı. Stadyuma giden yolu aydınlatan renkli fenerler söndürülmüştü. Ağaçların arasında karanlık siluetler sarsak sarsak yürüyor, çocuklar ağlıyordu. Gecenin ayazında çevrelerinde kaygılı çığlıklar ve paniğe kapılmış sesler yankılanıyordu. Harry, yüzlerini görmediği insanlar tarafından itilip kakıldığını hissetti. Sonra Ron'un acıyla bağırdığını duydu. Hermione kaygıyla, "Ne oldu?" diye sordu. Öyle aniden durdu ki, Harry ona çarptı. "Ron, neredesin? Ah, bu aptalca bir şey - Lumos!" Aydınlanan asasının dar ışınını patika üzerine yöneltti. Ron sereserpe yerde yatıyordu. Ayağa kalkarak öfkeyle, "Bir ağaç köküne takıldım," dedi. Tembel bir ses arkalarından, "O koca ayaklarla takılmamak zor," dedi. Harry, Ron ve Hermione hemen arkalarına döndü- 146 ler. Pek rahat görünen Draco Malfoy, yakınlarındaki bir ağaca yaslanmış, tek başına duruyordu. Kollarını kavuşturmuştu, ağaçlar arasındaki bir açıklıktan kamptaki sahneyi seyreder gibiydi. Ron, Malfoy'a öyle bir şey söyledi ki, Harry eğer Mrs Weasley orada olsa onun buna hayatta cesaret edemeyeceğini biliyordu. Malfoy, soluk renkli gözleri parlayarak, "Sözlerine dikkat et, VVeasley," dedi. "Sence şu anda senin de koşa koşa gitmen gerekmiyor mu? Onu fark etmelerini istemezsin, değil mi?" Başıyla Hermione'yi işaret etti. O anda kamptan bombayı andıran bir patlama sesi geldi. Yeşil bir ışık bir an için çevrelerindeki ağaçlan aydınlattı. Hermione, meydan okuyan bir tavırla, "Ne demek yani şimdi bu?" diye sordu. "Granger, onlar Muggle'lann peşinde," dedi Malfoy. "Havada uçup külotunu göstermek ister misin? İstiyorsan, buralarda takıl, yeter... Buraya doğru geliyorlar, hepimiz bir güzel gülerdik." Harry, "Hermione bir cadı," dedi hırlar gibi. Malfoy hain hain güldü. "Nasıl istersen, Potter. Bir Bulanık'ı fark etmezler sanıyorsan, olduğun yerde kal." Ron, "Ağzından çıkanı kulağın duysun!" diye haykırdı. Oradaki herkes "Bulamk"ın annesi ya da babası Muggle olan bir cadı ya da büyücü için kullanılan büyük bir hakaret olduğunu biliyordu. Hermione hemen, "Aldırma, Ron," dedi. Malfoy'a 147 doğru bir adım atan Ron'a engel olmak için onun kolunu tuttu. Ağaçlann öbür yanından şimdiye kadarkilerin hepsinden daha gürültülü bir patlama duyuldu. Yakınlar-dakilerden bir kısmı bağırdı. Malfoy yavaşça kıkırdadı. "Çabucak korkuyorlar, değil mi?" dedi uyuşuk uyuşuk. "Sanırım baban hepinize saklanmanızı söyledi. Ne yapıyor - Muggle'ları kurtarmaya mı çalışıyor?" Öfkelenmeye başlayan Harry, "Asıl senin annenle baban nerede?" dedi. "Orda maske takmış duruyorlar, değil mi?" Malfoy başını Harry'ye çevirdi, hâlâ gülümsüyor-du. "Eh... orda olsalar bile sana söylemem herhalde, değil mi, Potter?" Hermione, Malfoy'a iğrenen bir bakış atarak, "Öf, hadi," dedi, "gidip diğerlerini bulalım." Malfoy, "O çalı gibi saçlı koca kafanı aşağıda tut, Granger," diye alaylı alaylı güldü. Hermione, "Hadi ama," diye tekrarlayıp Harry ile Ron'u patikada ileri doğru sürükledi. Ron heyecanla, "Her iddiasına varım ki babası gerçekten de o maskeli grup arasında!" dedi. Hermione ateşli ateşli, "Eh, şansımız varsa Bakanlık onu yakalar!" dedi. "Ah, buna inanamıyorum. Diğerleri nereye gitti?" Fred, George ve Ginny ortalarda görünmüyordu, ama yol bir sürü başka insanla dolmuştu. Hepsi omuzlarının üzerinden kamptaki kargaşaya bakıyordu. 148 Patikanın biraz ilerisinde pijamah yeniyetmelerden oluşmuş bir kalabalık yüksek sesle tartışıyordu. Harry, Ron ve Hermione'yi gördüklerinde, gür, kıvırcık saçlı bir kız dönüp aceleyle, "Oü est Madame Maxime?" dedi. "Nous l'avons perdue -" "Şey - ne?" dedi Ron. "Ah..." Konuşan kız Ron'a sırtını döndü, yürürlerken onun açık seçik bir şekilde " 'Ogvvarts" dediğini duydular. "Beauxbatons," diye mırıldandı Hermione. "Pardon?" dedi Harry. "Beauxbatons öğrencisi olmalılar," dedi Hermione. "Bilirsiniz... Beauxbatons Sihir Akademisi... Avrupa 'da Sihir Eğitimi Üzerine Bir Değerlendirme'de okumuştum." "Hım... evet... tamam," dedi Harry. Ron asasını çıkartıp Hermione'ninki gibi ışıklandırarak yolu aydınlatırken, "Fred ile George o kadar uzağa gitmiş olamazlar," dedi. Harry kendi asasını almak için elini cebine soktu - ama asası orada yoktu. Bula bula Envaigöz'ünü buldu. "Ah, hayır, buna inanamıyorum... Asamı kaybettim!" "Şaka ediyorsun!" Ron ile Hermione dar ışınlan daha da ileriye vurdurmak için asalarını havaya kaldırdılar. Harry her yana bakındı, ama asası hiçbir yerde görünmüyordu. "Belki de çadırda kalmıştır," dedi Ron. Hermione endişeyle, "Belki de biz koşarken cebinden düşmüştür," dedi. 140 "Evet," dedi Harry, "belki..." Büyücülük dünyasında asasını genellikle hep yanında taşırdı, böyle bir sahnenin ortasında asasız kalmak kendini çok savunmasız hissetmesine yol açmıştı. Yakınlardaki bir hışırtı hepsinin havaya sıçramasına neden oldu. Ev cini YVinky oracıktaki bir çalı öbeğinin içinden çıkmaya çabalıyordu. Çok tuhaf bir şekilde, besbelli büyük zorlukla hareket ediyordu; sanki görünmez biri onu tutuyor gibiydi. İleri uzanıp koşmaya devam etmeye çalışırken, aklı başından gitmiş gibi, "Çevrede kötü büyücüler var!" diye cıyakladı. "İnsanlar tepede - havaya çıkmışlar! VVinky ayak altından çekiliyor!" Ve onu tutmaya çalışan güçle mücadele ederek, soluyup ciklercesine sesler çıkarta çıkarta, patikanın öbür yanındaki ağaçlar arasında gözden kayboldu. Ron merakla VVink/nin arkasından bakarak, "N'olmuş buna?" dedi. "Niye doğru dürüst koşamıyor?" "Bahse girerim, saklanmak için izin almamıştır," dedi Hany. Dobby'yi düşünüyordu. Dobby, Malfoy'la-nn hoşlanmayacağını bildiği bir şeyi her yapışında kendi kendini dövmeye başlardı. Hermione incinmiş bir edayla, "Biliyor musunuz, ev cinlerinin durumu uygar olmaktan çok uzak," dedi. "Onlarınki kölelikten başka bir şey değil! Mr Crouch onu stadyumun tepesine çıkardı, VVinky'nin ödü koptu. Sonra da onu büyüledi ki çadırları devirmeye başladıkları zaman koşamasın bile! Niye kimse bu konuda bir şey yapmıyor!" 150 "Eh, cinler mutlu ama, değil mi?" dedi Ron. "Bizim VVinky'nin maçta ne dediğini duydun... 'Ev cinlerinin eğlenmemesi gerek'... O bundan hoşlanıyor, ona patronluk taşlanmasından..." "İşte senin gibiler, Ron," dedi Hermione hararetle, "çürümüş ve adaletsiz sistemleri desteklerler, çünkü çok tembel -" Ağaçlığın kıyısından gürültülü bir patlama daha yankılandı. "İlerlemeye devam edelim, tamam mı?" dedi Ron. Harry onun Hermione'ye tedirgin bir bakış attığını gördü. Belki de Malfoy'un dediğinde bir gerçek payı vardı; belki Hermione gerçekten onlardan daha fazla tehlikedeydi. Yeniden yola koyuldular. Harry asasının artık orada olmadığını bile bile hâlâ ceplerinde aranıp duruyordu. Karanlık patikayı izleyerek ağaçlığın daha da derinlerine gittiler. Bir yandan da Fred, George ve Ginny'yi arıyorlardı. Besbelli maçta bahse girerek kazandıkları bir torba altınla durmuş keh keh gülen ve kamptaki olaydan hiç de etkilenmiş görünmeyen bir grup cincü-cenin yanından geçtiler. Patikanın daha da ötesindeki gümüşi bir ışık demetinin içine yürüdüler. Ağaçların arasından baktıkları zaman, uzun boylu ve güzel üç Ve-ela'nın bir açıklıkta durduğunu gördüler. Çevrelerini bir genç büyücüler sürüsü sarmıştı, çok yüksek sesle konuşuyorlardı. Birisi, "Yılda yaklaşık yüz çuval Galleon kazanıyorum!" diye haykırdı. "Tehlikeli Yaratıkların İtlafı Komitesi adına çalışırım, ejderha öldürürüm." 151 Arkadaşı, "Hayır, hiç de değil," diye bağırdı. "Çatlak Kazan'da bulaşıkçısın... Ama ben vampir avcısıyım. Şimdiye dek doksan kadarını öldürdüm -" Veela'ların donuk, gümüşi ışığında bile yüzündeki sivilceleri görülen üçüncü bir genç büyücü onun sözünü kesti: "Ben gelmiş geçmiş en genç Sihir Bakanı olmak üzereyim, evet." Harry hıh diye güldü. Sivilceli büyücüyü tanımıştı. Adı Stan Shunpike'tı ve aslında üç katlı Hızır Oto-büs'ün biletçisiydi. Ron'a bunu söylemek için döndü, ama Ron'un yüzü tuhaf bir şekilde gevşemişti. Bir saniye sonra feryat etmeye başladı: "Size Jüpiter'e ulaşacak bir süpürge icat ettiğimi söylemiş miydim?" "Aman yani!" dedi Hermione. O ve Harry, Ron'u sıkıca kollarından tutup olduğu yerde döndürdüler ve oradan uzaklaştırdılar. Veela'lar ile hayranlarının sesleri tamamen duyulmaz hale geldiğinde, ağaçlığın tam or-tasındaydılar. Şimdi yalnızmış gibi görünüyorlardı, her şey çok daha sessizdi. Hajry çevreye baktı. "Sanırım burada bekleyebiliriz, ha? Birisi gelecek olursa bir kilometre öteden duyarız." Daha kelimeler ağzından henüz çıkmıştı ki, tam önlerindeki ağacın ardından aniden Ludo Bagman ortaya çıkh. İki asanın zayıf ışığında bile, Harry, Bagman'ın çok değiştiğini görebiliyordu. Artık neşeli ve pembe yüzlü değildi, adımlan çevikliğini yitirmişti. Bembeyaz ve gergin bir hali vardı. 152 "Kim o?" dedi. Onlara bakıp gözlerini kırpıştırıyor, yüzlerini seçmeye çalışıyordu. "Burada ne yapıyorsunuz böyle tek başınıza?" Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. "Şey," dedi Ron, "bir tür ayaklanma var da." Bagman ona bakakaldı. "Ne?" "Kampta... birileri bir Muggle ailesini ele geçirmiş..." Bagman yüksek sesle küfür etti. "Lanet olsun!" dedi, hayli şaşkın görünerek. Başka da tek kelime etmeden, küçük bir pop se^' aharlaştı. Hermione kaşlar..n ^attı. "Mr Bagman pek de duruma hâkim gibi görünmüyor, değil mi?" Ron, "Ama büyük bir Vurucu'ydu," dedi. Onlara yol göstererek patikadan küçük bir açıklığa çıkardı, bir ağacın dibindeki kuru ot öbeğine oturdu. "VVimbourne VVasps'te oynarken, takım arka arkaya üç kez lig şampiyonu oldu." Cebinden küçük Krum bebeğini çıkardı, yere koydu ve yürümesini seyretti. Gerçek Krum gibi bu model de birazcık paytak ve düşük omuzluydu, taraklı ayaklarının üzerinde süpürgesinde olduğundan çok daha az etkileyiciydi. Harry kamp yerinden gelen gürültüleri dinliyordu. Ortalık sessizleşmiş gibiydi, belki de ayaklanma sona ermişti. Bir süre sonra Hermione, "Umarım ötekiler iyidir," dedi. "Onlara bir şey olmaz," dedi Ron. Harry, Ron'un yanına oturup, küçük Krum bebeğinin dökülmüş yaprakların üstünde kambur kambur 153 yürümesini izleyerek, "Düşün bir," dedi, "baban Lucius Malfoy'u yakalamış olsa. Hep onun böyle bir şeyle ilintisini bulmak istediğini söylerdi." Ron, "İşte o zaman Draco öyle pis pis sıntamaz, emin ol," dedi. Hermione endişeyle, "Ama o zavallı Muggle'lar," dedi, "ya onları yere indiremezlerse?" Ron yatıştırıcı bir edayla "İndirirler," dedi. "Bir yolunu bulurlar." "Bütün Sihir Bakanlığı bu gece buradayken böyle bir şey yapmak çılgınlık ama!" dedi Hermione. "Yani nasıl olur da bunun yanlarına kalacağını sanırlar? Sizce içiyorlar mıydı, yoksa sadece -" Ama birden cümlesini yanda bıraktı ve omzunun üstünden geriye baktı. Harry ve Ron da hemen arkalarına döndüler. Sanki bir şey açıklığa doğru sendeleyerek geliyor gibiydi. Karanlık ağaçlann arkasındaki düzensiz ayak seslerini dinleyerek beklediler. Ama sesler aniden durdu. "Hey!" diye seslendi Harry. Ses çıkmadı. Harry ayağa kalktı, ağacın yanından gözledi. Çok uzağı göremeyecek kadar karanlıktı, ama birinin tam onun görüş alanının dışında ayakta durduğunu hissedebiliyordu. "Kim var orda?" dedi. Ve sonra, hiçbir uyan olmaksızın, çevrelerindeki sessizlik, ağaçlıkta daha önce duyduklarına hiç benzemeyen bir sesle parçalandı. Bir panik çığlığı değildi bu, daha çok bir büyüye benziyordu. 154 "MORSMORDRE/" Ve Harry'nin gözlerinin nüfuz etmek için çırpındığı karanlığın içinden muazzam, yeşil ve parıldayan bir şey fışkırdı; ağaçların tepelerini aşıp göğe uçtu. Ron yeniden ayağa fırlarken, "Bu da ne?" diyebildi. Havada belirmiş olan şeye bakıyordu. Harry bir an için bunu yine bir ayakkabıcı cin oluşumu sandı. Sonra devasa bir kafatası olduğunu fark etti, zümrüt yıldızlara benzeyen şeylerden meydana gelmişti, ağzından dil gibi bir yılan çıkıyordu. Onlar bakarken şekil yükseldikçe yükseldi, yeşilimsi bir duman bulutu içinde parladı. Yeni bir yıldız kümesi gibi kara gökyüzünün üstüne kalıbı çıktı. Birden çevrelerindeki bütün ağaçlıktan çığlıklar yükseldi. Harry nedenini anlamadı, herhalde kafatası birden ortaya çıktığı içindi. Kafatası şimdi tüyler ürpertici bir neon tabela gibi bütün ağaçlığı aydınlatacak kadar yükselmişti. Harry, onu yaratan kişiyi görebilmek için karanlığı taradı, ama kimseyi göremedi. "Kim var orda?" diye seslendi yeniden. "Harry, gel, yürül" Hermione onun ceketinin arkasını yakalamıştı ve Harry'yi geriye doğru çekiyordu. "Ne oldu?" dedi Harry. Onun yüzünü böylesine solgun ve dehşet içinde görünce şaşırmıştı. "Karanlık İşaret, Harry!" diye inledi Hermione, onu çekebildiği kadar sertçe çekiyordu. "Kim-Olduğunu-Bi-lirsin-Sen'in işareti!" "Voldemort mu-?" "Hadi, Harry!" 155 Harry döndü - Ron telaşla minyatür Krum'u kapmıştı - üçü de açıklığa batandılar - ama daha onlar telaşla birkaç adım atamadan duyulan bir dizi pop sesi, birdenbire belirip çevrelerini saran yirmi büyücünün gelişini ilan etti. Harry hızla döndü ve hemen bir şeyi fark etti: Büyücülerin hepsi asasını çıkarmıştı ve asaların hepsi ona, Ron'a ve Hermione'ye dönmüştü. Harry duraklayıp düşünmeden haykırdı: "YERE YATIN!" Diğer ikisini yakalayıp yere çekti. Yirmi ses, "SERSEMLET!" diye bağırdı - göz kamaştırıcı bir dizi ışık çaktı. Harry başındaki saçlann, sanki açıklığı şiddetli bir rüzgâr yalamış gibi dalgalandığını hissetti. Başını bir santim kaldırınca, büyücülerin asalanndan fışkıran ateş kırmızısı ışıkların kendilerine doğru uçtuğunu gördü: Birbirleriyle çarpışıyor, ağaç gövdelerine çarpıp sekiyor, karanlığa doğru sıçrıyorlardı- "Durun!" diye haykırdı Harry'nin tanıdığı bir ses. "DURUN! O benim oğlum!" Harry'nin saçını uçuşturan rüzgâr dindi. Harry başını biraz daha yukarı kaldırdı. Önündeki büyücü asasını indirmişti. Harry yerde yuvarlandı ve Mr VVeas-ley'nin, yüzünde dehşet dolu bir ifadeyle, onlara doğru geldiğini gördü. "Ron - Harry -" sesi titriyordu, "- Hermione - bir şeyiniz yok ya?" Soğuk, sert bir ses, "Yolumc'an çekil, Arthur," dedi. Mr Crouch'tu. O ve diğer Bakanlık büyücüleri onla- 156 ra doğru ilerliyorlardı. Harry onlarla yüz yüze gelmek için ayağa kalktı. Mr Crouch'un yüzü öfkeyle gerilmişti. Öfkeyle, "Hanginiz?" diye sordu, keskin bakışlı gözleri ondan ona gidip geliyordu. "Karanlık İşaret'i hanginiz yaptı?" "Onu biz yapmadık!" dedi Harry, eliyle kafatasını göstererek. Dirseğini ovalayıp dargın dargın babasına bakan Ron, "Biz hiçbir şey yapmadık!" dedi. "Bize niye saldırdınız ki?" "Yalan söylemeyin, efendim!" diye bağırdı Mr Cro-uch. Asası hâlâ Ron'a dönüktü, gözleri de yerinden uğramıştı - hafiften delirmiş gibi görünüyordu. "Suç mahallinde yakalandınız!" Uzun, yünlü sabahlıklı bir cadı, "Barty" diye fısıldadı, "onlar çocuk, Barty, onlar asla -" Mr VVeasley çabucak, "Siz üçünüz, işaret nereden geldi?" diye sordu. Hermione titreyerek, "Oradan," dedi. Sesi duydukları yeri gösteriyordu. "Ağaçların ardında birileri vardı... Bir şeyler haykırdılar - büyülü sözler -" Mr Crouch yerinden uğramış gözlerim Hermi-one'ye çevirerek, "Ah, orada duruyorlardı, öyle mi?" diye sordu. Yüzünü baştan aşağı bir inanmazlık ifadesi kaplamıştı. "Büyülü sözler, öyle mi? Bu İşaret'in nasıl yapıldığım pek güzel biliyora benziyorsunuz, küçükha-nım -" Ama Mr Crouch dışındaki Bakanlık büyücüleri 157 Harry, Ron ya da Hermione'nin kafatasını yaratmış olacaklarına hiç mi hiç ihtimal vermiyorlardı. Tam tersine, Hermione'nin sözleri üzerine hepsi yeniden asalannı kaldırıp onun gösterdiği yöne doğrultmuşlardı. Gözlerini kısmış, karanlık ağaçların arasına bakıyorlardı. Yünlü sabahlıklı cadı, "Çok geç kaldık," diye başını salladı. "Buharlaşmış olmalılar." Çalı gibi, kahverengi sakallı bir büyücü, "Sanmam," dedi. Amos Diggory'ydi bu, Cedric'in babası. "Sersemletici'lerimiz o ağaçlann arasını tarayarak geçti... Büyük ihtimalle onları yakaladık..." Mr Diggory omuzlarını dikleştirerek asasını kaldırdı, açıklığı uygun adım geçti. Karanlıkta gözden kaybolurken, birkaç büyücü, "Amos, dikkat et!" diye uyardı. Hermione onun gözden kayboluşunu elleriyle ağzını kapatarak izledi. Birkaç saniye sonra Mr Diggory'nin haykırdığını duydular. "Evet! Yakaladık onları! Burada biri var! Baygın! Bu - ama^ vay canına..." Mr Crouch kulaklarına inanamıyormuş gibi, "Birini mi yakaladın?" diye bağırdı, "Kim? Kimmiş?" Kulaklarına kırılan dal sesleri, yaprak hışırtıları geldi. Sonra da Mr Diggory yeniden ağaçlann ardından çıkıp görünürken, çatırtılarla karışık adım sesleri duydular. Kollarında minik, bedeni gevşemiş birini taşıyordu. Harry çay peçetesini hemen tanıdı. Bu, VVinky'ydi. Mr Diggory, Mr Crouch'un ev cinini yere, onun ayaklarının dibine koyarken, Mr Crouch kıpırdamadan, 158 konuşmadan öylece durdu. Diğer Bakanlık büyücülerinin hepsi ona bakıyordu. Crouch birkaç saniye olduğu yere mıhlanmış gibi kaldı. VVinky'ye doğru bakarken beyaz yüzünde gözleri ateş gibi parlıyordu. Sonra yeniden canlandı sanki. "Bu - olamaz -" dedi kesik kesik. "Hayır -" Hızla Mr Diggory'nin yanından geçip onun VVinky'yi bulduğu yere doğru yürüdü. Mr Diggory arkasından, "Hiçbir anlamı yok, Mr Crouch," diye seslendi. "Orda başka kimse yok." Ama Mr Crouch, Diggory'nin sözüne inanmaya ra^ zı değil gibiydi. Onun ayak seslerini, çevreyi ararken çalıları itince çıkan yaprak hışırtısını duyabiliyorlardı. Mr Diggory, Winky'nin baygın yüzüne sert sert bakarak, "Eh, biraz utanç verici tabii," dedi. "Barty Cro-uch'un ev cini... Yani, demek istiyorum ki..." Mr VVeasley sükûnetle, "Kendine gel, Amos," dedi. "Cinin bunu yaptığını ciddi ciddi düşünmüyorsun, değil mi? Karanlık İşaret bir büyücü işaretidir. Asa gerektirir." "Evet," dedi Mr Diggory, "asası vardı zaten." "Ne?" dedi Mr VVeasley. "İşte, bak." Mr Diggory bir asa kaldırıp Mr VVeas-ley'ye gösterdi. "Elindeydi. Yani, her şeyden önce, Asa Kullanımı Yönetmeliği'nin üçüncü maddesi ihlal edilmiş oluyor, insan olmayan yaratıkların asa taşıması da, kullanması da yasaktır." Tam o sırada bir pop sesi daha duyuldu ve Ludo Bagman hemen Mr Weasley'nin yanı başında Cisimlen- 159 di. Soluğu kesilmiş, nerede olduğunun farkında değilmiş gibi görünüyordu. Olduğu yerde döndü, gözleri fincan gibi yukarı, zümrüt yeşili kafatasına dikildi. Soluk soluğa, meslektaşlarına soru sorarcasına dönerken, Winky'yi neredeyse çiğniyordu. "Karanlık İşaret!" dedi. "Kim yaptı bunu? Yakaladınız mı? Barty! Neler oluyor?" Mr Crouch elleri boş dönmüştü. Yüzü hâlâ hortlak gibi beyazdı, elleri de, diş fırçasını andıran bıyığı da oynayıp duruyordu. "Nerelerdeydin, Barty?" dedi Bagman. "Maçta niye yoktun? Cinin sana bir yer ayırmıştı - Vay canına!" Bagman ayaklarının altında yatan VVinky'yi henüz fark etmişti. "Ona ne oldu?" "Meşguldüm, Ludo," dedi Mr Crouch. Hâlâ kesik kesik, dudaklarını neredeyse hiç oynatmadan konuşuyordu. "Cinime gelince, Sersemletilmiş durumda." "Sersemletilmiş mi? Yani siz mi sjersemlettiniz demek istiyorsun? Ama niye -?" Bagman'm yuvarlak, parlak yüzünde birden bir ışık yandı; yukarı kafatasına, aşağı Winky'ye, sonra Mr Cro-uch'a baktı. "Hayır!" dedi. "VVinky ha? Karanlık İşaret'i yapacak ha? Nasıl olduğunu bile bilmez ki! Her şeyden önce, bir asaya ihtiyacı var!" Mr Diggory, "Bir asası vardı," dedi. "Onu elinde bir asayla buldum, Ludo. Eğer sizce bir sakıncası yoksa, Mr Crouch, sanırım kendini nasıl savunacağını dinlememiz gerek." 160 Crouch, Mr Diggory'yi işittiğine dair bir belirti göstermedi, ama Mr Diggory onun sessizliğini onay olarak kabul etmişti anlaşılan. Kendi asasını kaldırıp VVinky'yi işaret etti ve, "Çözül!" dedi. VVinky hafifçe kımıldandı. Kocaman, kahverengi gözleri açıldı ve aklı karışmış haldeki VVinky onları birkaç kez kırpıştırdı. Suskun büyücülerin bakışları altında, titreyerek doğruldu, oturur duruma geldi. Mr Dig-gory'nin ayaklan gözüne ilişince, yavaşça, titreyerek gözlerini yukarı dikip onun yüzüne baktı; sonra daha da yavaşça gökyüzüne baktı. Harry havada süzülen kafatasının onun muazzam, cam gibi gözlerinin her ikisine de yansıdığını gördü. VVinky yutkundu, kalabalığın ortasında çılgınca çevresine baktı ve sonra da dehşet dolu hıçkırıklara boğuldu. Mr Diggory sert bir sesle, "Cin!" dedi. "Benim kim olduğumu biliyor musun? Ben Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Denetimi Dairesi'nin bir üyesiyim!" VVinky yerde öne arkaya sallanmaya koyuldu, hızlı hızlı soluk alıyordu. Harry ister istemez, Dobby'nin dehşete düştüğü itaatsizlik anlarındaki halini hatırladı. "Görüyorsun ya, cin, Karanlık İşaret kısa süre önce meydana getirildi," dedi Mr Diggory. "Ve sen de hemen sonra, onun tam altında bulundun! Bir açıklamada bulunur musun, zahmet olmazsa!" "Ben - ben - ben onu yapmıyor, efendim!" diye yutkundu VVinky. "Ben nasıl olduğunu bilmiyor, efendim!" Mr Diggory elindeki asayı onun önünde sallayarak, 161 "Elinde bir asayla bulundun!" dedi. Yakandaki kafata-sından gelip açıklığı aydınlatan yeşil ışık asaya vurunca, Harry onu tanıdı. "Hey - o benim!" dedi. Herkes ona baktı. Mr Diggory kulaklarına inanamayarak, "Pardon?" dedi. "O benim asam!" dedi Harry. "Onu düşürdüm!" "Düşürdün ha?" diye tekrarladı Mr Diggory inanmazlıkla. "Bu bir itiraf mı? İşaret'i meydana getirdikten sonra bir kenara mı attın?" Mr Weasley büyük bir öfkeyle, "Amos, kiminle ko-; nuştuğunu düşün bir!" dedi. "Harry Potter Karanlık İşaret'i yaratır mı sence?" "Şey - elbette yaratmaz," diye mırıldandı Mr Diggory. "Kusura bakmayın... havaya girdim..." Harry parmağını kafatasının altındaki ağaçlara doğru sallayarak, "Zaten orada düşürmedim," dedi. "Kaybettiğimi ağaçlığa girdikten hemen sonra fark ettim.'.: "Demek," dedi Mr Diggory, ayaklarının dibine sinen VNTınky'ye yeniden bakmak için dönerken bakışları sertleşerek, "bu asayı buldun, öyle mi, cin? Sonra da yerden aldın ve biraz eğleneyim dedin, ha?" Ezik, koskocaman, yuvarlak burnunun iki yanından gözyaşları akan Winky, "Ben onunla sihir yapmıyor, efendim!" dedi. "Ben... ben... ben sadece onu yerden alıyor, efendim! Ben Karanlık İşaret yapmıyor, efendim, nasıl yapılır bilmiyor!" 162 "O değildi!" dedi Hermione. Bütün bu Bakanlık büyücülerinin önünde konuştuğu için çok tedirgin görünüyordu, ama yine de azimliydi. "VVinky'nin cırtlak, ince bir sesi var, bizim büyülü sözleri söylediğini duyduğumuz ses ise çok daha kalındı!" Onlann desteğini istercesine Harry ile Ron'a baktı. "VVinky'nin sesine hiç benzemiyordu, değil mi?" "Hayır," dedi Harry, başını sallayarak. "Cin sesine kesinlikle benzemiyordu." "Evet, insan sesiydi," dedi Ron. "Göreceğiz bakalım," diye homurdandı Mr Dig-gory, hiç etkilenmiş gibi bir hali yoktu. "Bir asanın yaptığı son büyüyü anlamanın çok basit bir yolu vardır, cin, bunu biliyor muydun?" VVinky titredi ve Mr Diggory kendi asasını yeniden kaldırıp Harry'ninkiyle uç uca getirirken çılgınca başını sallayınca kulakları lap lap vurdu. "Prior Incantato!" diye kükredi Mr Diggory. Harry iki asanın birleştiği noktadan devasa, yılan dilli bir kafatası fışkırırken Hermione'nin dehşetle soluğunu tuttuğunu duydu. Ama bu kafatası, tam tepelerindeki yeşil kafatasının gölgesiydi sadece. Kalın, gri dumandan yapılmışa benziyordu: Bir büyünün gölgesi. "Deletrius!" diye bağırdı Mr Diggory. Puslu kafatası bir duman bulutçuğu içinde yok oldu. Mr Diggory hâlâ sarsılarak titreyen VVinky'ye yukardan aşağı bakarak, bir tür vahşi zafer havasıyla, "İşte böyle," dedi. VVinky, "Ben yapmıyor!" diye cikledi, gözleri kor- 163 kuyla dönüyordu. "Yapmıyor, yapmıyor, yapmak bilmiyor! Ben iyi bir cin, asa kullanmıyor, kullanmak bilmiyor!" Mr Diggory, "iki elin kızıl kanda yakalandın, cin!" diye kükredi. "Suçlu asa dindeyken yakalandın!" Mr VVeasley yüksek sesle, "Amos," dedi, "düşün bir... O büyüyü yapmayı bilen büyücü bile çok azdır... O nereden öğrenmiş olacak ki?" Mr Crouch her hecesinde sezilen soğuk öfkeyle, "Belki de Amos," dedi, "benim hep hizmetkârlarıma Kara İşaref i yapmayı öğrettiğim imasında bulunuyor." Son derece nahoş bir sessizlik oldu. Amos Diggory dehşete kapılmıştı. "Mr Crouch... hiç... hiç de değil..." Mr Crouch havlarcasına, "Senin bu açıklıkta bulunan ve o İşarefi yaratma ihtimali en az olan iki kişiyi suçlamana ramak kaldı!" dedi. "Harry Potter - ve ben! Çocuğun hikâyesini bildiğini sanıyorum, Amos!" Mr Diggory, fevkalade rahatsız görünerek, "Elbette..." diye mırıldandı, "Herkes bilir -" "Ve-eminirn ki," diye haykırdı Mr Crouch, gözleri yine yerinden uğramış halde, "uzun meslek hayatım boyunca benim de Karanlık Sanatlar'1 ve onları uygulayanları hor gördüğümü ve onlardan tiksindiğimi defalarca gösterdiğimi unutmamışsmdır!" "Mr Crouch, ben - ben asla sizin bununla bir ilginiz olduğunu ima etmedim!" diye mırıldandı Amos Diggory, çalı misali kahverengi sakalının ardında kıpkırmızı kesilerek. 164 "Cinimi suçluyorsan beni suçluyorsun demektir, Diggory!" diye haykırdı Mr Crouch. "İşaret'i yapmayı başka nereden öğrenmiş olabilir ki?" "Asayı başka - başka bir yerden almış olabilir -" "Tam dediğin gibi, Amos," dedi Mr VVeasley. "Başka bir yerden almış olabilir... Winky?" dedi şefkatle, cine dönerek; ama Winky sanki ona bağrıhyormuş gibi geriye kaçtı. "Harry'nin asasını tam olarak nerede buldun?" Winky çay peçetesinin kenarını öyle şiddetle kıvırıyordu ki, peçete parmaklarının altında yıpranmıştı. "Ben - ben onu buldu... orda buldu, efendim..." diye fısıldadı, "orda... ağaçlarda, efendim..." "Gördün mü, Amos?" dedi Mr VVeasley. "İşaret'i meydana getirenler, bunu yaptıktan hemen sonra Buharlaşmış, Harry'nin asasını da geride bırakmış olabilirler. Kendi asalannı kullanmamaları kurnazca bir şey, çünkü onları ele verebilirdi: Ve VVinky de biraz sonra asaya rastlayıp onu almak talihsizliğinde bulundu." Mr Diggory sabırsızlıkla, "Ama öyleyse gerçek suçluya bir iki metre mesafedeydi!" dedi. "Cin? Kimseyi gördün mü?" VVinky daha da beter titremeye başladı. Koskocaman gözleri Mr Diggory'den Ludo Bagman'a, oradan da Mr Crouch'a gidip geldi. Sonra da yutkunarak, "Ben kimseyi görmedi, efendim..." dedi, "kimseyi..." Mr Crouch sert sert, "Amos," dedi, "olayların olağan akışında VVinky'yi senin bölümünün sorguya çekmek isteyeceğinin tamamen farkındayım. Ancak yine - 165 İ de senden, onunla benim ilgilenmeme izin vermeni istiyorum." Mr Diggory sanki bu öneriyi hiç de yerinde bulmu-yormuş gibi görünüyordu, ama Hany, Mr Crouch Ba-kanhk'ın çok önemli bir üyesi olduğu için, Mr Dig-goıyrün bu isteği geri çevirmeye cüret edemediğini açıkça gördü. Mr Crouch soğuk bir edayla, "Cezalandırılacağından emin olabilirsin," diye ekledi. "Ef-efendi..." diye kekeledi VVinky, gözlerinde yaşlarla başını kaldırıp Mr Crouch'a bakarak. "Ef-efendi, lü-lütfen..." Mr Crouch da, nasıl oluyorsa yüzü daha katılaşmış, üzerindeki her çizgi daha derinlere kazınmış halde, ona baktı. Bakışında zerre kadar acıma yoktu. Ağır ağır, "VVinky bu gece mümkün olacağını sanmadığım bir şekilde davrandı," dedi. "Ona çadırda kalmasını söylemiştim. Ona ben sorunu çözümlemeye gittiğim sürece orada kalmasını söylemiştim. Ve anhyorum ki bana itaat etmemiş. Bu, giysi demek." "Hayır!" diye feryat etti VVinky, kendini Mr Crouch'un ayaklarına atarak. "Hayır, efendi! Giysi olmasın, giysi olmasın!" Harry bir ev cinini özgür bırakmanın tek yolunun ona doğru dürüst giysiler sunmak olduğunu biliyordu. VVinky'nin, gözyaşları Mr Crouch'un ayaklarını ıslatırken çay peçetesine sıkı sıkı sarılması acınacak bir manzaraydı. Hermione, Mr Crouch'a ateş saçan gözlerle baka- 166 rak, "Ama korkmuştu!" diye patladı öfkeyle. "Cininiz yüksekten korkuyor, o maskeli büyücüler de insanları havaya kaldırıyordu! Ayaklarının altından çekilmek istediği için onu suçlayamazsınız!" Mr Crouch, ayaklarının dibindeki cine değmemek için, geriye bir adım attı. Winky'yi, haddinden fazla parlatılmış ayakkabılarını kirleten pis ve kokuşmuş bir şeymiş gibi inceliyordu. Soğuk bir tavırla, "Bana itaatsizlik eden bir ev cinine ihtiyacım yok," dedi, Hermione'ye bakarak. "Efendisine ve efendisinin temiz adına neler borçlu olduğunu unutan bir hizmetkâra ihtiyacım yok." VVinky öyle şiddetle ağlıyordu ki, hıçkırıkları açıklıkta yankılanıyordu. Çok nahoş bir sessizlik oldu. Bu sessizliği, yavaşça konuşan Mr VVeasley bozdu. "Kimsenin itirazı yoksa, sanırım kendi grubumu çadıra geri götüreceğim. Amos, o asa bize anlatabileceği her şeyi anlattı - bir mahzuru yoksa Harry onu geri alabilir, değil mi?" Mr Diggory, Harry'ye asasını verdi, o da cebine koydu. Mr Weasley yavaşça, "Siz üçünüz, gelin," dedi. Ama Hermione hareket etmek istemiyor gibiydi, gözleri hâlâ ağlayan ev cinindeydi. Mr Weasley ısrarla, "Hermione!" dedi. Kız döndü, açıklıktan çıkan ve ağaçların arasından geçen Harry ile Ron'u izledi. Açıklıktan çıktıkları anda da, "VVinky'ye ne olacak?" diye sordu. "Bilmiyorum," dedi Mr VVeasley. 167 Hermione kızgınlıkla, "Ona ne kadar kötü muamele ediyorlar!" dedi. "Mr Diggory ona boyuna 'cin' deyip duruyor... ve Mr Crouch! Bunu yapmadığını biliyor, yine de onu kovuyor! Ne kadar korktuğuna ya da üzüldüğüne aldırmadı bile - sanki insan değilmiş gibi!" "Eh, değil zaten," dedi Ron. Hermione hemen ona döndü. "Ama bu, duyguları olmadığı anlamına gelmez, Ron. Bu iğrenç -" "Hermione, seninle aynı fikirdeyim," dedi Mr We-asley hemencecik, ona yürümesini işaret ederek. "Ama şu an cin haklarını tartışma vakti değil. Olabildiğince hızla çadıra dönmek istiyorum. Ötekilere ne oldu?" "Onları karanlıkta kaybettik/' dedi Ron. "Baba, niye kafatası yüzünden herkesin sinirleri o kadar gerildi?" Mr VVeasley gergin bir şekilde, "Her şeyi çadıra dönünce açıklayacağım," dedi. Ama ağaçlığın kıyısına vardıklarına önleri kesildi. Cadılardan ve büyücülerden oluşan, korkmuş görünen büyük bir kalabalık orada toplanmıştı. Mr VVeasley'nin onlara doğru geldiğini görünce, çoğu öne doğru atıldı. "Orada neler oluyor?" "Kim yaptı İşaret'i?" "Art-hur - o değil - değil mi?" Mr VVeasley sabırsızlıkla, "Elbette o değil," dedi. "Kim olduğunu bilmiyoruz; Buharlaşmışlar anlaşılan. Şimdi beni mazur görün lütfen, yatmak istiyorum." Harry, Ron ve Hermione'nin önüne düşerek onları kalabalığın arasından geçirdi, gerisingeri kamp yerine götürdü. Şimdi çevre sessizdi; bazı yıkılmış çadırlardan 168 hâlâ duman tütmekte olmasına rağmen, maskeli büyücülerden eser yoktu. Charlie'nin başı oğlanların çadırından dışarı uzanmıştı. Karanlıkta, "Baba, neler oluyor?" diye seslendi. "Fred, George ve Ginny sağ salim geri döndüler, ama diğerleri -" Mr VVeasley eğilip çadırdan içeri girerek, "Onları getirdim," dedi. Harry, Ron ve Hermione de onun arkasından içeri girdiler. Bili küçük mutfak masasında oturmuş, şarıl şarıl kanayan koluna bir çarşaf bastırmıştı. Charlie'nin gömleğinde koca bir yırtık vardı ve Percy kanlı burnunu tutuyordu. Fred, George ve Ginny'nin yaraları bereleri yoktu, ama sarsılmışlardı. Bili haşin bir edayla, "Onları yakaladınız mı, baba?" diye sordu. "İşaret'i yapanları?" "Hayır," dedi Mr VVeasley. "Barty Crouch'un cinini elinde Harry'nin asasıyla bulduk, ama İşaret'i yapan kişi hakkında daha fazla bir bildiğimiz yok." Bili, Charlie ve Percy bir ağızdan, "Ne?" dediler. "Harry'nin asası mı?" dedi Fred. "Mr Crouch'un cini mi?" dedi Percy, yıldırım çarpmış gibi. Mr VVeasley, biraz da Harry, Ron ve Hermione'nin yardımıyla, ağaçlıkta neler olduğunu açıkladı. Hikâyelerini bitirdikleri zaman, Percy bir hataya içerlemiş biri edasıyla şişindi. "Eh, Mr Crouch böyle bir cinden kurtulmakta epey- 169 ce haklı!" dedi. "Ona gitmemesini tembih ettiği halde gitmesi... bütün Bakanlık'in önünde onu mahcup etmesi... Eğer Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Denetimi Dairesi'nin önüne çıkanlsaydı, bu nasıl bir -" Hermione, "Hiçbir şey yapmadı - sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydi!" diye cevabı yapıştırdı Percy'ye. Percy çok şaşırmış göründü, Hermione hep Percy'yle iyi geçinmişti, hatta ötekilerin hepsinden daha iyi. Yine de kendini toparladı ve azametle, "Hermione," dedi, "Mr Crouch'un konumunda bir büyücü, elinde bir asayla deli gibi sağa sola koşan bir ev cinini yanında tutamaz!" "Deli gibi sağa sola koşmuyordu!" diye haykırdı Hermione. "Sadece onu yerden aldı!" Ron sabırsızlıkla, "Baksanıza, biri bana o kafatasının ne olduğunu açıklayabilir mi?" dedi. "Kimseye bir zaran yoktu ki... Niye bu kadar şamata kopardılar?" Hermione, başka biri cevap veremeden, "Sana söyledim,^, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in simgesi, Ron," dedi. "Karanlık Sanatların Yükselişi ve Düsüşü'nde okumuştum." Mr Weasley yavaşça, "Ve on üç yıldır görülmemişti," dedi. "İnsanlar elbette paniğe kapıldı... Kim-Oldu-ğunu-Bilirsin-Sen'in geri döndüğünü görmek gibi bir şeydi." Ron kaşlarını çatarak, "Anlamıyorum" dedi. "Yani... yine de sadece gökyüzünde bir şekil..." "Ron, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen ve müritleri biri- 170 ni öldürünce Karanlık İşaret'i gökyüzüne gönderirlerdi," dedi Mr VVeasley. "Nasıl bir dehşet yaratırdı... bilemezsin sen, çok gençsin. Eve döndüğünü ve evinin üzerinde Karanlık İşaret'i havada süzülürken gördüğünü gözünün önüne getir, bir de içeride seni neyin beklediğini biliyorsun..." Mr VVeasley yüzünü buruşturdu. "Herkesin en berbat korkusu... en berbat..." Bir an sessizlik oldu. Sonra Bili, kesiği kontrol etmek için kolundaki çarşafı çekerek, "Eh, bu akşam bize faydası olmadı," dedi, "her kim yarattıysa. Ölüm Yiyen'leri korkuttu, görür görmez çil yavrusu gibi dağıldılar. Biz herhangi birinin maskesini çıkartacak kadar yakınlarına varamadan hepsi Buharlaştı. Neyse ki Roberts ailesini yere çarpmadan yakaladık. Şimdi hafızaları değiştiriliyor." "Ölüm Yiyenler mi?" dedi Harry. "Ölüm Yiyen'ler de ne?" Bili, "Kim-Olduğunu-Büirsin-Sen'i destekleyenler kendilerine bu adı takmıştı," diye cevap verdi. "Sanırım bu gece onlardan geriye kalanları gördük - hiç değilse, Azkaban'a düşmemeyi başaranları." "Onlar olduklarını kanıtlayandayız, Bili," dedi Mr VVeasley. Sonra da çaresizlikle ekledi: "Ama büyük olasılıkla onlardı." Ron birden, "Evet, bahse girerim onlardır!" dedi. "Baba, ağaçlıkta Draco Malfoy'a rastladık. Bize babasının da o maskeli kaçıklardan olduğunu söyledi gibi bir şey! Ve hepimiz Malfoy'ların Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in yanında olduklarını biliyoruz!" 171 "İyi ama Voldemort'un müritleri -" diye başladı Harry. Herkes irkildi - büyücülük dünyasının büyük kısmı gibi, VVeasley'ler de Voldemort'un adını söylemekten hep kaçınırlardı. "Pardon," dedi Harry hemen. "Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in müritleri Muggle'lan havalandırarak ne yapıyorlardı ki? Yani, amaçları neydi?" Mr VVeasley kof bir gülüşle, "Amaç mı?" dedi. "Harry, bu onların eğlence anlayışı. Kim-Olduğunu-Bi-lirsin-Sen iktidardayken işlenen Muggle cinayetlerinin yansı eğlence adına işlendi. Sanırım bu gece birkaç kadeh içtiler ve bize hâlâ çoğunun yakalanamadığı mesajını verme fikrine karşı koyamadılar." İğrenmiş bir edayla, "Küçük ve güzel bir yeniden buluşma partisi," diye bitirdi. "Ama eğer onlar gerçekten de Ölüm Yiyen'lerse, neden Karanlık İşaret'i görünce Buharlaştılar ki?" diye sordu Ron. "Onu gördüklerine memnun olmalılardı, değil mi?" "Kafanı çalıştır, Ron," dedi Bili. "Eğer gerçekten Ölüm Yiyen'lerse, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen iktidardan düşünce Azkaban'ı boylamamak için hayli çaba harcadılar demektir. Onun insanları öldürmek ve işkence etmek için kendilerini zorladığı yolunda her türlü palavrayı attılar. Bahse girerim vi, geri dönüşü bizlerden fazla onları korkutuyor. Gücünü yitirdiği zaman onunla bir ilişkileri olduğunu inkâr ettiler ve gündelik hayatlanna döndüler... Onlara pek hoş gözle bakacağını sanmam, sen ne dersin?" 172 "Öyleyse... Karanlık İşaret'i meydana getirenler kimlerse..." dedi Hermione ağır ağır, "bunu Ölüm Yiyenleri desteklediklerini göstermek için mi yapıyorlardı, yoksa onları korkutup kaçırmak için mi?" Mr VVeasley, "Senin tahminin de bizimki kadar geçerli, Hermione," dedi. "Ama sana şunu söyleyeyim... Bunu yapmayı bilenler sadece Ölüm Yiyenlerdi. Bunu yapan kişi, şimdi olmasa bile bir vakitler Ölüm Yiyen değilseydi, çok şaşarım... Dinle, çok geç oldu ve eğer anneniz neler olduğunu duyarsa üzüntüden hasta olur. Birkaç saat daha uyuruz ve sonra da erkenden bir Anahtarla buradan ayrılmaya çalışırız." Harry ranzasına uzandığında başı uğulduyordu. Kendini yorgun hissetmesi gerektiğini biliyordu: Saat neredeyse sabahın üçü olmuştu, ama uykusu yoktu -uykusu yoktu ve kaygılıydı. Üç gün önce -çok daha fazla gibi geliyordu, ama sadece üç gün olmuştu- yara izinde bir yanmayla uyanmıştı.^ Ve bu gece, on üç yıldır ilk defa, Lord Volde-mort'un İşaret'i gökte belirmişti. Bütün bunlar ne anlama geliyordu? Privet Drive'dan ayrılmadan önce Sirius'a yazdığı mektubu düşündü. Acaba Sirius'un eline ulaşmış mıydı? Ne zaman cevap verecekti? Harry, gözleri çadır bezinde, yatağına uzanmıştı, ama bu defa onu rahatlatıp uyutacak uçma hayalleri kuramadı. Ve ancak Char-lie'nin horultuları çadırı doldurduktan çok sonra uykuya dalabildi. 173 |
ONUNCU BOLUM
Bakanltk'ta Kargaşa Henüz b. irkaç saat uyumuşlardı ki, Mr Weasley onlan uyandırdı. Çadırları büyü marifetiyle topladı. Kamptan bir an önce ayrılmaya çalışırlarken, kulübesinin kapısında duran Mr Roberts'ın önünden geçtiler. Mr Roberts'ın tuhaf, afallamış bir hali vardı, onlan belli belirsiz bir "Mutlu Noeller"le uğurladı. Kırlara doğru yürürlerken, Mr VVeasley alçak sesle, "Düzelecek," dedi. "Bazen birinin hafızası değiştirilince, bir süre nerede olduğunu bilemez... Hem ona unut-turduklan şey de büyük bir şeydi." Anahtarların olduğu noktaya yaklaşırlarken aceleci sesler duydular. Oraya varınca, çok sayıda cadı ile büyücüyü Anahtar muhafızı Basil'in çevresine toplanmış buldular. Hepsi kamptan mümkün olduğunca çabuk ayrılmak için şamata ediyordu. Mr VVeasley telaş içinde Basil'le tartışmaya koyuldu; kuyruğa girdiler, güneş tam doğmadan da eski, lastik bir tekerlekle Stoatshead Tepesi'ne varmayı başardılar. Şafak ışığında Ottery St Catchpole'dan geçip Kovuk'a doğru yürüdüler. Pek bit- 174 kin oldukları ve özlemle kahvaltılarını düşündükleri için çok az konuşuyorlardı. Köşeyi dönüp de Kovuk karşılarına çıkınca, yolda bir feryat yankılandı. "Ah, bin şükür, bin şükür!" Besbelli ön bahçede onları beklemekte olan Mrs VVeasley koşarak geldi. Ayağında hâlâ ev terlikleri vardı, yüzü solgun ve gergindi, elinde de rulo haline getirilmiş bir Gelecek Postası tutuyordu. "Arthur - öyle endişelendim - öyle endişelendim ki -" Kollarını Mr VVeasley'nin boynuna doladı, Gelecek Postası gevşeyen elinden yere düştü. Gözlerini yere çeviren Harry manşeti gördü: QUIDDITCH DÜNYA KU-PASI'NDA TERÖR SAHNELERİ. Ağaçların üstünde görülen Karanlık İşaret'in parıldayan, siyah-beyaz bir fotoğrafı da vardı. Mrs VVeasley, Mr VVeasley'yi bırakıp hepsine kan çanağı gibi gözlerle bakarak, iyice afallamış halde, "İyisiniz," diye mırıldandı. "Hayattasınız... Ah, çocuklar..." Ve sonra herkesi şaşırtarak Fred'le George'u yakaladı. Öyle sıkı sıkı sarıldı ki, başlan birbirine vurdu. "Ahh! Anne - bizi boğuyorsun -" "Gitmeden önce sizi payladım!" dedi Mrs VVeasley, hıçkırarak ağlamaya başlayarak. "Hep bunu düşündüm! Ya Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen sizi yakalasaydı? Ya 'Yeterince S. B. D.'niz yok' lafı size söylediğim son laf olsaydı? Ah, Fred... George..." "Haydi, Molly, haydi, hepimiz çok iyiyiz," dedi Mr VVeasley, yatıştırıcı bir edayla. Onu ikizlerin üzerinden 175 alıp eve doğru götürdü. "Bili," dedi alçak sesle, "o gazeteyi al, ne yazdığını görmek istiyorum..." Hepsi minik mutfağa doluştu. Hermione, Mrs We-asley'ye bir fincan koyu çay yaptı, Mr VVeasley de ısrar edip içine Ogdens Eski Ateşviskisi koydu. Sonra Bili babasına gazeteyi uzattı. Percy omzundan bakarken, Mr VVeasley birinci sayfaya göz gezdirdi. "Biliyordum," dedi sıkıntıyla. "Bakanlık çuvalladı... suçlular yakalanamadı... gevşek güvenlik... Karanlık büyücüler kontrolsüz dolaşıyor... ulusal ayıp... Kim yazmış bunu? Ah... tabii... Rita Skeeter." Percy hiddetle, "O kadın Sihir Bakanlığı'na düşman!" dedi. "Geçen hafta da, vampirlerle uğraşacağımıza kazan kalınlığı gibi önemsiz şeylerin üzerinde durarak vaktimizi ziyan ettiğimizi söylüyordu! Büyücü-Olmayan Kısmen-lnsanların Tedavisi Rehberi'nin on ikinci paragrafında özellikle belirtilmiş, deniyor ki -" Bili esneyerek, "Bize bir iyilik et, Perce," dedi, "sesini kes." Mr VVeasley Gelecek Postas 'ndaki yazının alt sat-rla-rma gelmce, gözleri gözlüğünün ardında büyüyerek, "Benden söz ediliyor," dedi. "Nerede?" dedi Mrs VVeasley. Viskili çayı boğazına kaçtı. "Görseydim, sağ olduğunu anlardım!" "İsmen değil," dedi Mr VVeasley. "Şunu dinleyin: 'Eğer ağaçlığın kıyısında soluk soluğa haber bekleyen, dehşete düşmüş cadılarla büyücüler Sihir Bakanlığından medet umdularsa, fena halde hayal kırıklığına uğradılar. Bir Bakanlık görevlisi Karanlık işaret'in ortaya çıkışından epey 176 sonra göründü, hiç kimsenin incinmediğini iddia etti, ama başka herhangi bir bilgi vermeyi reddetti. Bu beyanın, bir saat sonra ağaçlıktan birkaç cesedin çıkartılıp taşındığı doğrultusundaki söylentileri bastırıp bastırmayacağını zaman gösterecek.' " Mr Weasley gazeteyi öfkeyle Percy'ye vererek, "İnsaf yani," dedi. "Gerçekten kimse incinmedi ki- Ne demeliydim yani? Ağaçlıktan birkaç cesedin çıkartılıp taşındığı doğrultusundaki söylentiler... Eh, artık Ske-eter bunu yazdığına göre kesinlikle söylenti çıkacak demektir." Derin bir soluk aldı. "Molly, büroya gitmeliyim; bu pürüzlerin mutlaka giderilmesi gerek." Percy önemli biri havasına girerek, "Seninle geleceğim, baba," dedi. "Mr Crouch'un herkese ihtiyacı var. Hem böylece ona kazan raporumu bizzat verebilirim." Mutfaktan telaşla çıktı. Mrs VVeasley perişan görünüyordu. "Arthur, sözü-mona tatildesin! Bunun senin büronla ilgisi yok; sen olmadan da idare edebilirler, değil mi?" Mr VVeasley, "Gitmem gerek, Molly," dedi. "İşleri büsbütün karıştırdım. Cüppemi giyeyim de yola koyulayım..." Harry kendini daha fazla tutamadı. "Mrs VVeasley," dedi, "Hedvvig benim için bir mektup getirmedi, değil mi?" "Hedwig mi, canım?" dedi Mrs VVeasley. Aklı başka yerdeydi. "Hayır... hayır, hiç posta gelmedi." Ron ve Hermione merakla Harry'ye baktılar. Harry ikisine de anlamlı bir bakış atarak, "Yukarı _ 177 çıkıp elimdekileri senin odana bıraksam olur mu, Ron?" dedi. Ron hemen, "Evet... Ben de çıkacağım herhalde," dedi. "Hermione?" "Evet," dedi o da telaşla ve üçü mutfaktan çıkıp merdiveni tırmandılar. Tavan arası odasının kapısını arkalarından kapatır kapatmaz, Ron, "Neler oluyor, Harry?" diye sordu. "Size anlatmadığım bir şey var," dedi Harry. "Pazar sabahı yara izimin acısıyla uyandım yine." Ron ve Hermione'nin tepkileri tamı tamına Harry'nin Privet Drive'daki yatak odasında hayal ettiği gibi oldu. Hermione yutkundu ve hemen önerilerde bulunmaya başladı. Birkaç başvuru kitabından söz etti, Albus Dumbledore'dan Hogwarts hemşiresi Madam Pomfrey'ye varana kadar herkesin adını saydı. Ron ise nutku tutulmuş gibi görünüyordu. "Ama -orada değildi, değil mi? Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen? Yani - yara izin geçen sefer acıyıp dururken Hog-warts'taydı, değil mi?" "Privet Drive'da olmadığından eminim," dedi Harry. "Ama rüyamda o vardı... o ve Peter -biliyorsun, Kılkuyruk. Şimdi hepsini hatırlamıyorum ama... birini öldürmeyi planlıyorlardı." Bir an "beni" demesine ramak kalmıştı, ama Hermione'nin o an olduğundan daha da fazla dehşete düşmesine yol açmaya içi elvermemişti. 178 Ron cesaret vermek ister gibi, "Sadece bir rüyaydı," dedi. "Bir kâbus." Harry pencereden dışarı, ağarmakta olan göğe bakarak, "Öyle miydi gerçekten?" dedi. "Tuhaf, değil mi?.. Yara izim acıyor, üç gün sonra Ölüm Yiyen'ler yürüyüşe geçiyor ve gökyüzünde Voldemort'un simgesi beliriyor." Ron dişlerini sıkarak, "Adını - söyleme!" dedi. Harry ona aldırmadan, "Hem Profesör Trelavv-ney'nin ne dediğini hatırlıyor musunuz?" dedi. "Geçen yılın sonunda?" Profesör Trelavvney, Hogwarts'taki Kehanet öğretmeniydi. Hermione alaylı alaylı "hıh" dedi, yüzündeki dehşet ifadesi silinmişti. "Aman Harry, o yaşlı sahtekârın söylediklerini ciddiye almayacaksın, değil mi?" "Sen orada değildin," dedi. Harry. "Onu duymadın. Bu sefer farklıydı. Diyorum sana, transa girdi -gerçek bir transa. Ve Karanlık Lord'un yeniden yükseleceğini söyledi... Eskisinden daha büyük ve daha korkunç... Bunu başaracakmış, çünkü hizmetkârı ona geri dönü-yormuş... ve o gece Kılkuyruk kaçtı." Bir sessizlik oldu, Ron dalgın dalgın Chudley Can-nons çarşafındaki bir delikle oynuyordu. Hermione, "Niye Hedwig geldi mi diye sordun, Harry?" dedi. "Mektup mu bekliyorsun?" Harry omuz silkti. "Sirius'a yara izimden bahsettim. Cevabını bekliyorum." Yüzünün ifadesi düzelen Ron, "İyi fikir!" dedi. 179 "Bahse girerim, Sirius ne yapılacağını biliyordur." "Bana çabuk cevap vereceğini umuyordum," dedi Harry. Hermione mantıklı bir şekilde, "İyi ama Sirius'un nerede olduğunu bilmiyoruz ki," dedi. "Afrika'da olabilir, ya da başka bir yerde, değil mi? Hedwig öyle bir yolculuğu birkaç günde tamamlayamaz." "Evet, biliyorum," dedi Harry, ama pencereden dışarı, Hedvvig'siz bir gökyüzüne bakarken, karnında kurşun gibi bir duygu vardı. Ron, "Gel, bahçede Quidditch oynayalım, Harry," dedi. "Hadi - üçe üç, Bili, Charlie, Fred ve George da oynar... Wronski Aldatmacası'nı denersin..." Hermione "çok duyarlı davranmıyorsun bence" imasında bulunan bir ses tonuyla, "Ron," dedi, "Harry şu anda Quidditch oynamak istemiyor... Kaygılı, yır-gun... Hepimizin yatmaya ihtiyacı var..." Harry birden, "Evet, Quidditch oynamak istiyorum," dedi. "Bekle, Ateşoku'mu alayım." Hermione "oğlanlar" gibi bir şeyler mırıldanarak odadan çıktı. * Bir sonraki hafta Mr VVeasley de, Percy de evde pek duramadı. Her ikisi de sabahlan ailenin geri kalanı uyanmadan evden çıkıyor ve geceleri de akşam yemeğinden çok sonra dönüyorlardı. Percy, Hogvvarts'a dönmelerinden önceki pazar akşamı, kasılarak, "Tam bir curcuna," dedi onlara. "Bütün hafta yangın söndürdüm. İnsanlar boyuna Çığırtkan 180 gönderiyordu. Bilirsiniz, bir Çığırtkan'ı hemen açmazsan patlar. Masamın üstü yanıklarla dolu, en iyi tüy kalemim de kül oldu gitti." Oturma odası şöminesinin önündeki halıda Büyülü Seloteyp'le Bin Sihirli Ot ve Mantar kitabını onaran Ginny, "Niye hepsi Çığırtkan gönderiyor?" dedi. "Dünya Kupası'ndaki güvenlik önlemlerinden şikâyet ediyorlar," dedi Percy. "Harap olan mülkleri için tazminat istiyorlar. Mundungus Fletcher on iki yatak odalı ve jakuzili çadırı için tazminat talep etti, ama yalanını yakaladım. Aslında sopalara tutturulmuş bir pelerinin altında uyuyormuş." Mrs VVeasley köşedeki sarkaçlı, büyük saate göz attı. Harry bu saati seviyordu. Zamanı öğrenmek istiyorsan beş para etmezdi, ama onun dışında her türlü bilgiyi verirdi. Dokuz tane altın yelkovanı vardı, her birinin üstüne VVeasley ailesinden birinin adı oyulmuştu. Saatin yüzünde hiç sayı yoktu, öte yandan ailenin her bireyinin nerede olabileceğini gösteriyordu. "Ev", "okul" ve "iş"in yanı sıra, "kayıp", "hastane" ve "hapis" bölümleri vaidl. Nenpal bir saatte on iVJ iayısmın olması gereken yerde ise "hayati tehlike" yazılıydı. O anda yelkovanlardan sekiz tanesi "ev"i gösteriyordu, ama en uzun olan Mr VVeasley yelkovanı hâlâ "iş"in üstündeydi. Mrs VVeasley içini çekti. "Babanız, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen döneminden beri hafta sonu işe gitmek zorunda kalmamıştı," dedi. "Onu çok çalıştırıyorlar. Birazdan eve gelmezse, yemeğinin tadı kaçacak." 181 Percy, "Eh, babam maçtaki hatasını telafi etmek zorunda hissediyor kendini," dedi. "Doğrusunu isterseniz, kendi Daire Başkanı'ndan onay almaksızın halka duyuru yapması pek de akıllıca -" • Mrs Weasley bir anda parlayarak, "Skeeter denen o rezil kadının yazdıkları için sakın babanı suçlâyayım deme!" dedi. Ron'la satranç oynayan Bili, "Babam bir şey söylememiş olsaydı, Rita antikası bu sefer de kalkıp Bakanlık'tan kimsenin yorum yapmamasının utanç verici olduğunu söyleyecekti," dedi. "Rita Skeeter kimse için iyi şey yazmaz. Hatırlamıyor musun, bir keresinde Grin-gotts'taki bütün büyü kınalarla söyleşi yapmış ve benim için 'uzun saçlı bir saloz' demişti." Mrs Weasley tatlılıkla, "Eh, gerçekten de biraz uzun, canım," dedi. "Bana bir izin versen -" "Hayır, anne." Yağmur oturma odasının camını dövüyordu. Her-mione, Mrs Weasley'rün Diagon Yolu'ndan ona, Harry'ye ve Ron'a birer tane aldığı 4. Sınıflar için Temel Büyüler Kitatn'na gömülmüştü. Charlie ateş geçirmez bir yün başlığı yamıyordu. Harry, Hermione'nin on üçüncü doğum gününde ona armağan ettiği Süpürge Bakım Seti'ni açıp ayaklarının dibine koymuş, Ateşo-ku'nu cilalıyordu. Fred ve George uzak bir köşede oturmuş, ellerinde tüy kalemleriyle bir parça parşömenin üzerine eğilmiş, fısıldaşıyorlardı. Mrs VVeasley gözlerini ikizlerin üzerine dikip, sert sert, "Siz ikiniz ne işler çeviriyorsunuz bakayım?" diye sordu. 182 Fred baştan savarcasına, "Ev ödevi," dedi. "Güldürme beni, hâlâ tatildesiniz," dedi Mrs VVeas-ley. George, "Evet, biraz geciktirdik de," dedi. Mrs VVeasley kurnaz kurnaz, "Yani yeni bir sipariş formu dolduruyor olamazsınız, değil mi?" dedi. "VVeasley Büyücü Şakaları'm yeniden başlatmıyorsunuz ya?" Fred başını kaldırıp yüzünde acılı bir ifadeyle ona bakarak, "Ama anne," dedi, "yarın Hogwarts Ekspresi kaza yapsa da George'la ben ölsek, senden işittiğimiz son şey temelsiz bir suçlama olacak. O zaman kendini nasıl hissedersin bakalım?" Herkes güldü, Mrs VVeasley bile. Birden, "Ah, babanız geliyor!" dedi, tekrar saate bakarak. Mr VVeasley'nin yelkovanı "iş" ten "yol" a geçmişti aniden; bir saniye sonra titreyerek diğerleri gibi "ev"e geldi. Mr VVeasley'nin mutfaktan seslendiğini duydular. Mrs VVeasley telaşla odadan çıkarak, "Geliyorum, Arthur!" diye seslendi. Birkaç dakika sonra Mr VVeasley, tepsinin içinde yemeğiyle, sıcacık oturma odasına gelmişti. Çok bitkin bir hali vardı. Ocağın yakınındaki bir koltuğa oturup, hafiften buruşmuş görünen karnabaharıyla keyifsiz keyifsiz oynayarak, "Eh, işte şimdi olan oldu," dedi Mrs VVeasley'ye. "Rita Skeeter bütün hafta, Bakanlık'in yüzüne gözüne bulaştırdığı başka işler bulup onlar hakkında yazabilmek için ortalığı karıştırdı durdu. Şimdi de zavallı Bert- 183 ha'çığın kayıp olduğunu öğrenmiş, yann Geleceğin manşetinde bu olacak. Ben demiştim Bagman'a, Bert-ha'yı araması için birini göndermiş olman gerekirdi di-ye." Percy hemen, "Mr Crouch haftalardır bunu söylüyor," dedi. Mr VVeasley sinirlenerek, "Rita, Wınky olayını öğrenmediği için Crouch çok şanslı," dedi. "Onun ev cininin, elinde Karanlık İşaref i yapan asayla yakalanmış olmasından bir haftalık manşet çıkardı." Percy hararetle, "Sanırım o cin her ne kadar sorumsuz olsa da, İşaret'i onun meydar.a getirmediği konuşurda hepimiz hemfikirdik," dedi. Hermione öfkeyle, "Bana sorarsanız," dedi, "Gelecek Postası 'ndakiler onun cinlere ne kadar haince davrandığını bilmedikleri için Mr Crouch çok şanslı!" Percy, "Bak, Hermione," dedi. "Mr Crouch gibi yüksek mevkideki bir Bakanlık görevlisi, hizmetkârlarının kayıtsız şartsız itaatini hak eder -" Hermione, "Kölelerinin demek istiyorsun!" dedi tiz bir sesle. "Çünkü VVinky'ye ücret ödemiyordu, değil mi?" Mrs Weasley tartışmayı keserek, "Bence hepiniz yukarı kata çıkın da eşyalarınızı doğru^ dürüst toplayıp toplamadığınızı kontrol edin," dedi. "Hadi bakalım, hepiniz..." Harry, Süpürge Bakım Seti'ni toparladı, Ateşoku'nu omzuna vurdu ve Ron'la birlikte yukarı kata çıktı. Evin üst katında, rüzgârın tiz ıslıklarıyla iniltilerinin eşlik ettiği yağmur daha da gürültülüydü sanki. Tavan arasm- 184 da yaşayan gulyabaninin arada bir yükselen ulumalarını da unutmamak gerek. Harry ile Ron içeri girince, Pigwidgeon yine kafesinde ötüşüp uçuşmaya koyuldu. Yan yarıya dolu sandıklar onu bir heyecan humması içine atmış gibiydi. Ron, Harry'ye bir paket fırlatarak, "Şunun önüne biraz Baykuş İkramı at," dedi. "Belki o zaman sesi kesilir." Harry, Pigwidgeon'ın kafesinin parmaklıkları arasından içeri birkaç Baykuş İkramı attı, sonra da sandığına döndü. Hedwig'in hâlâ boş olan kafesi sandığın yanında duruyordu. Harry onun boş tüneğine bakarak, "Bir haftadan fazla oldu," dedi. "Ron, sence Sirius yakalanmamıştır, değil mi?" "Yok canım, yakalansa Gelecek Postası yazardı," dedi Ron. "Bakanlık birini olsun yakaladığını göstermek ister, değil mi?" "Evet, herhalde..." "Bak, bunlar annemin Diagon Yolu'ndan sana aldıkları. Kasandan da senin için biraz altın çekmiş... ve bütün çoraplarını yıkamış." Harry'nin kamp yatağının üstüne bir sürü paket boşalttı, para kesesi ile bir sürü çorabı da yanlarına koydu. Harry paketleri açmaya koyuldu. Miranda Gos-havvk'ın yazdığı 4. Sınıflar için Temel Büyüler Kitabı'ndan başka, yeni tüy kalemleri, bir düzine parşömen rulosu ve iksir yapma seti için dolgular vardı - aslanbalığı omuriliği ve güzelavratotu özü tükenmeye yüz tutmuş- 185 tu. Tam iç çamaşırlarını kazanma yerleştiriyordu ki, arkasındaki Ron'dan tiksinti dolu bir ses yükseldi. "Bu da ne böyle?" Elinde uzun, vişne çürüğü rengi kadife bir elbiseye benzeyen bir şey tutuyordu. Yakasında küflü görünen bir dantel, kollarında da ona uyan dantel manşetler vardı. Kapı çalındı ve içeri Mrs VVeasley girdi. Kucak dolusu yeni yıkanmış Hogwarts cüppesi taşıyordu. Onlan iki yığın halinde ayırarak, "Alın bakalım," dedi. "Şimdi, doğru dürüst yerleştirin ki buruşmasınlar." Ron, "Anne, bana Ginny'nin yeni elbisesini vermişsin," dedi, giysiyi ona uzatarak. "Yok camm," dedi Mrs VVeasley. "O senin. Resmi cüppe." "Ne?" dedi Ron, dehşete düşmüş bir bakışla. "Resmi cüppe!" diye tekrarladı Mrs VVeasley. "Okul listende bu yıl resmi cüppe giymen gerektiği yazılı... resmi durumlar için cüppe." Roıynanmazlık içinde, "Şaka ediyor olmalısın," dedi. "Hayatta giymem bunu ben." Mrs VVeasley kızgın kızgın, "Herkes giyiyor ama, Ron!" dedi. "Hepsi böyle! Babanın da şık partiler için böyle bir giysisi var!" Ron inatla, "Bunu giyeceğime çıplak giderim daha iyi," dedi. Mrs VVeasley, "Aptallık etme," dedi. "Resmi cüppen olmalı, listende yazılı! Harry için de aldım... Gösterse-ne, Harry..." 186 Harry, biraz endişeyle, kamp yatağının üstünde duran son paketi açtı. Neyse ki, beklediği kadar kötü değildi; onun resmi cüppesinin danteli yoktu - aslında, biraz okul giysisine benziyordu, ama siyah yerine şişe yeşiliydi. Mrs Weasley muhabbetle, "Gözlerinin rengini ortaya çıkarır diye düşündüm, canım," dedi. Ron öfkeyle Harry'nin cüppesine bakarak, "Ama o iyi!" dedi. "Neden benim de öyle bir şeyim yok?" "Çünkü... şey, seninkini elden düşme aldım, pek de seçme şansı yoktu," dedi Mrs Weasley kızararak. Harry başını çevirdi. Gringotts kasasındaki bütün parayı memnuniyetle Weasley'lerle paylaşabilirdi, ama asla almayacaklarını biliyordu. Ron inatla, "Onu hayatta giymem," dedi, "hayatta." "İyi," diye cevabı yapıştırdı Mrs VVeasley. "Çıplak git. Harry, mutlaka onun bir resmini çek. Tanrı biliyor ya, şöyle iyi bir kahkahaya ihtiyacım var." Kapıyı arkasından çarparak odadan çıktı. Arkalarından tuhaf bir tükürme sesi geldi. Pigwidgeon, gagasına sıkışan haddinden büyük bir Baykuş İkramı yüzünden soluksuz kalmıştı. Ron onun gagasını açmak için odanın öbür yanına giderken, kızgınlık içinde, "Niye her şeyim uyduruk olmak zorunda sanki?" dedi. 187 |
ON BİRİNCİ BÖLÜM
Hogıvarts Ekspresi'nde Harry ertesi sabah kalktığında, havaya tatil sonlarına has, belirgin bir kasvet hâkimdi. Yağmur hâlâ pencereleri dövüyordu. Üzerine kot pantolonunu ve sweats-hirt'ünü geçirdi; okul cüppelerini Hogvvarts Ekspresi'nde giyeceklerdi. O, Ron, Fred ve George kahvaltıya inmek üzere birinci kata gelmişlerdi ki, merdivenin altında karşılarına Mrs VVeasley çıktı. Tedirgin görünüyordu. "Arthur!" diye seslendi merdivenden yukarı. "Art-hur! Bakanlık'tan acil mesaj var!" Mr VVeasley ters giydiği cüppesiyle alelacele aşağı inerken, Harry duvara yapışıp ona yol verdi. Harry ve diğerleri mutfağa girdiklerinde, Mrs VVeasley telaşla, "Buralarda bir yerde bir tüy kalem olacaktı!" diyerek giysi çekmecelerini karıştırıyordu. Mr VVeasley ise ateşe doğru eğilmiş, biriyle konuşuyordu. Harry gözlerinin doğru dürüst gördüğünden emin olmak için onları sıkı sıkı kapatıp açtı. Amos Diggory'nin başı alevlerin ortasında büyük, 188 sakallı bir yumurta gibi duruyordu. Çok hızlı konuşuyordu, çevresinde uçuşan kıvılcımlardan ve kulağını yalayan alevlerden hiç rahatsız değil gibiydi. "... Muggle komşular gümbürtüler ve bağrışlar duymuş ve gidip - neydi onların adı - pulise haber vermişler... Arthur, hemen oraya gitmen lazım -" "Al!" dedi Mrs VVeasley soluk soluğa, Mr VVeas-ley'nin eline bir parça parşömen, bir şişe mürekkep ve yamulmuş bir tüy kalem tutuşturdu. "- benim duymuş olmam da büyük şans," dedi Mr Diggory'nin başı. "Bir iki baykuş göndermek için büroya erken gelmiştim, bir baktım, Sihrin Uygunsuz Kullanımı tayfası yola çıkıyor. Arthur, Rita Skeeter bunu bir duyarsa -" "Deli-Göz olanları nasıl anlatıyor peki?" diye sordu Mr VVeasley. Şişeyi açıp tüy kalemini mürekkebe batırarak not almaya hazırlandı. Mr Diggory'nin başı gözlerini devirdi. "Bahçesinde birilerini duymuş. Gizlice eve yaklaştıklarını, ama çöp bidonlarının onları pusuya düşürdüğünü söylüyor." "Çöp bidonları ne yapmış peki?" diye sordu Mr VVeasley, telaşla çiziktirerek. "Anladığım kadarıyla büyük bir gürültü koparıp dört bir yana çöp fırlatmaya başlamışlar," dedi Mr Dig-gory. "Anlaşılan pulis geldiğinde bir tanesi hâlâ çevreyi topa tutuyormuş -" Mr VVeasley inledi. "Peki bahçeye girenlerden ne haber?" "Arthur, Deli-Göz'ü bilirsin," dedi Mr Diggory'nin 189 başı, yine gözlerini devirerek. "Gece karanlığında gizlice evine girmeye çalışan biri varmış, ha? Savaştan çıkmış bir kedinin patates kabuklarıyla kaplı halde çevrede dolaşıyor olması daha büyük bir ihtimal. Ama Sihrin Uygunsuz Kullanımı tayfası Deli-Göz'ü bir ele geçirdi ' mi, hapı yuttu demektir. Siciline baksana bir. Onu küçük bir suçlamayla kurtarmak zorundayız, senin bölümünden bir suçlamayla... Patlayan çöp bidonlarına ne veriliyor?" "Belki ihtar," dedi Mr VVeasley, kaşlan çatılmış halde hızlı hızlı yazmaya devam ederek. "Deli-Göz asasını kullanmamış mı? Kimseye saldırmamış mı?" "Eminim yatağından fırlayıp pencereden dışarı, önüne gelene uğursuzluk büyüsü yollamıştır," dedi Mr Diggory, "ama bunu ispatlayabilenin alnını kanşlanm, çünkü hiç kayıp yok." "Peki, ben yola çıkıyorum," dedi Mr Weasley. Üzerine not aldığı parşömeni cebine tıktı ve mutfaktan dışarı fırladı. Mr Diggory'nin başı dönüp Mrs VVeasley'ye baktı. "Molly, kusura bakma," dedi sakin bir ses tonuyla, "seni de sabah sabah rahatsız ettik... Ama Deli-Göz'ü kurtarabilecek tek kişi Arthur, üstelik Deli-Göz'ün bugün yeni işine başlaması gerekiyor. Niye dün geceyi seçti..." "Önemli değil, Amos," dedi Mrs VVeasley. "Gitmeden önce bir parça kızarmış ekmek falan istemediğinden emin misin?" "Şey, peki," dedi Mr Diggory. 190 Mrs Weasley mutfak masasının üstündeki tereyağlı kızarmış ekmeklerden birini aldı, maşayla tuttu ve Mr Diggory'nin ağzına uzattı. Mr Diggory dolu ağzıyla, 'Teşekkürler," dedi ve küçük bir pop sesi çıkararak kayboldu. Harry, Mr VVeasley'nin alelacele Bili, Charlie, Percy ve kızlara hoşça kalın diye seslendiğini duydu. Beş dakika sonra yine mutfaktaydı. Şimdi cüppesini düz giymişti ve saçını tarıyordu. Mr VVeasley, "Acele etsem iyi olur - iyi sömestrler, çocuklar," dedi Harry, Ron ve ikizlere. Omzuna bir pelerin atıp Buharlaşmaya hazırlandı. "Molly, çocukları King's Cross'a götürmek senin için sorun olmaz ya?" "Niye olsun ki?" diye cevap verdi kadın. "Sen Deli-Göz'e bak, bize bir şeycik olmaz." Mr VVeasley ortadan kaybolurken, Bili ve Charlie mutfağa girdiler. "Biri Deli-Göz mü dedi?" diye sordu Bili. "Yine ne yapmış?" "Dediğine göre biri dün gece evine girmeye çalışmış," dedi Mrs VVeasley. George kızarmış ekmeğine marmelat sürerek, "Deli-Göz Moody mi?" dedi düşünceli düşünceli. "Şu çatlak değil miydi o -" "Babanız Deli-Göz Moody'yi çok takdir ediyor," dedi Mrs VVeasley katı bir ses tonuyla. Fred alçak sesle, "İyi de, ona bakarsan babam fiş de topluyor, değil mi?" dedi, Mrs VVeasley odadan çıkarken. "Tencere yuvarlanmış..." 191 "Moody zamanında çok iyi bir büyücüydü," dedi Bili. "Dumbledore'un eski arkadaşı, değil mi?" dedi Charlie. "Ama Dumbledore'a da tam olarak normal denemez, değil mi?" dedi Fred. "Yani, biliyorum, dahi falan ama..." "Deli-Göz kim?" diye sordu Harry. "Emekli, eskiden Bakanlık'ta çalışırdı," dedi Charlie. "Babam bir keresinde beni işe götürdüğünde tanışmıştım onunla. Bir Seherbaz'dı - en iyilerinden biriydi hem de... bir Karanlık-büyücü-avcısı," diye ekledi, Harry'nin boş boş baktığını görünce. "Azkaban'daki hücrelerin yarısını dolduran odur. Ama epey düşman da edindi... genellikle yakaladığı kişilerin aileleri... Yaşlandıkça iyice paranoyaklaşmış diye duydum. Artık kimseye güvenmiyörmüş. Her yerde Karanlık büyücüler görüyormuş." Biliye Charlie de onlan geçirmek için King's Cross istasyonuna gelmeye karar verdiler. Özür üstüne özür dileyen P.ercy ise, gerçekten işe gitmesi gerektiğini söyledi. "Şu anda işten daha fazla ayrı kalmak için hiçbir geçerli neden gösteremem," dedi onlara. "Mr Crouch bana gerçekten bel bağlamaya başladı." "Evet, bak ne diyeceğim, Percy..." dedi George ciddi bir tavırla. "Sanırım yakında adını da öğrenir." Mrs VVeasley köyün postanesindeki telefonu kullanmayı başararak, onları Londra'ya götürmeleri için üç adet sıradan Muggle taksisi çağırmıştı. 192 "Arthur bizim için Bakanlık'tan araba almaya çalıştı," diye fısıldadı Mrs Weasley, Harry'ye. Su içinde kalmış bahçede durmuşlar, taksi şoförlerinin altı tane ağır Hogwarts sandığını arabalarına yüklemelerini izliyorlardı. "Ama hiç boş araba yokmuş... Vah vah, pek hoşlarına gitmedi galiba, değil mi?" Harry'nin dili varıp da, taksi şoförlerinin arabalarına böyle fazlaca heyecanlı baykuşları almaya pek alışkın olmadıklarını Mrs VVeasley'ye söyleyemedi. Pig-widgeon kulakları tırmalayan bir patırtı koparıyordu. Fred'in sandığının birdenbire açılması sonucunda Dr Filibuster'm Meşhur Isıtmasız, Islak-Başlamalı Maytap-lan'ndan bir kısmının alev almasının da faydası olmadı. Crookshanks telaşla şoförün bacağına tırmanmaya çalışınca, adam korku ve acıyla çığlık attı. Taksinin arka koltuğunda sandıklarıyla birlikte sıkış tıkış oturduklarından, yolculuk pek rahat geçmedi. Crookshanks'in maytap şokunu atlatması epey vakit aldı. Londra'ya vardıklarında, hem Harry, hem Ron, hem de Hermione'nin her tarafı tırmık içindeydi. King's Cross'a gelip de arabadan indiklerinde rahat bir soluk aldılar. Hem de, yağmurun daha da şiddetli yağmasına ve yoğun trafikte sandıklarıyla karşıdan karşıya geçip istasyona girene kadar sırılsıklam olmalarına rağmen. Harry arük Peron Dokuz Üç Çeyrek'e geçmeye alışmıştı. Yapılması gereken şey, dokuz ve on numaralı peronları ayıran görünürde katı bölmenin üstüne dosdoğru yürümekten ibaretti. İşin tek püf noktasıysa, bunu göze çarpmayacak şekilde yapmak ve Muggle'ların 193 dikkatini çekmemekti. Bugün bu işi gruplar halinde yaptılar; önden Harry, Ron ve Hermione gittiler (yanlarında Pigwidgeon ve Crookshanks de bulunduğundan, en gürültülü grup onlarınkiydi); bölmeye rahat bir tavırla yaslanıp bir şey yokmuş gibi laflamaya başladılar ve yana doğru kayıp bölmenin içinde kayboldular... Hemen karşılarında Peron Dokuz Üç Çeyrek belirdi. Kırmızı renkte, pırıl pırıl bir buharlı tren olan Hog-warts Ekspresi gelmişti bile. Çevreye saçtığı buhar bulutlarının içinde Hogwarts öğrencileri ve aileleri pero- ; nün üstünde birer hayalet gibi görünüyorlardı. Sisin içinde baykuşların ötüşü Pigwidgeon'ın daha da fazla gürültü yapmasına neden oldu. Harry, Ron ve Hermione yer aramaya koyuldular. Kısa süre sonra trenin ortalarında bir kompartımana bagajlarını yerleştirmeye Ij başlamışlardı. Sonra Mrs Weasley, Bul ve Charlie'ye hoşça kalın demek için perona indiler. Charlie, Ginny'yi kucaklarken, "Sizinle sandığınızdan çok daha önce görüşebiliriz," dedi sırıtarak. "Neden?" diye sordu Fred merakla. "Göreceksiniz," dedi Charlie. "Percy'ye bundan bahsettiğimi söylemeyin sakın... ne de olsa 'Bakanlık i açıklanmasını uygun görene kadar gizli bilgi' bu." "Evet, bu yıl Hogwarts'ta olmayı ben de isterdim aslında," dedi Bili, elleri ceplerinde, trene hasretle bakarak. "Neden?" dedi George sabırsızlıkla. "İlginç bir yıl geçireceksiniz," dedi Bili, gözleri ışıl- m dayarak. "Kim bilir, belki izin alıp gelirim de ben de birazını seyrederim..." 194 "Neyin birazını?" dedi Ron. Ama o anda düdük çaldı ve Mrs VVeasley onları trenin kapısına doğru itekledi. Trene girip kapıyı kapadılar. Hermione diğerleriyle birlikte pencereden sarkıp, "Bizi misafir ettiğiniz için teşekkürler, Mrs VVeasley," dedi. "Evet, her şey için teşekkürler, Mrs VVeasley," dedi Harry. "Benim için zevkti, canlarım," dedi Mrs VVeasley. "Sizi Noel'de de davet ederdim ama... sanırım hepiniz Hogwarts'ta kalmak isteyeceksiniz, ne de olsa... bir şeyler olacak." "Anne!" dedi Ron sinirlenerek. "Üçünüzün bilip de bizim bilmediğimiz şey ne?" "Bu akşam öğreneceksiniz sanınm," dedi Mrs VVeasley gülümseyerek. "Çok heyecanlı olacak - bakmayın, kuralları değiştirdiklerine çok memnun oldum -" "Neyin kurallarını?" dedi Harry, Ron, Fred ve Ge-orge hep bir ağızdan. "Eminim Profesör Dumbledore size söyleyecektir... Neyse, davranışlarınıza dikkat edin, olur mu? Tamam mı, Fred? George?" Pistonlar gürültüyle ıslık çaldı ve tren hareket etmeye başladı. "Hogwarts'ta neler oluyor, söylesenize!" diye seslendi Fred pencereden. Mrs VVeasley, Bili ve Charlie hızla uzaklaşıyorlardı. "Neyin kuralları değişiyor?" Ama Mrs VVeasley gülümseyip el sallamakla yetindi. Tren virajı almadan, o, Bili ve Charlie Buharlaşmışlardı. 195 Harry, Ron ve Hermione kendi kompartımanlarına döndüler. Pencereye çarpan yağmur damlaları dışarısını görmeyi çok güçleştirmişti. Ron sandığını açtı, vişne çürüğü rengi resmi cüppesini çıkardı ve Pigwidgeon'm yaygarasını bastırmak için onu kafesin üstüne örttü. Somurtup Harr/nin yanına oturarak, "Bagman, Hogwarts'ta neler olduğunu söylemeye niyetlenmişti," dedi. "Anımsıyor musunuz, Dünya Kupası'nda hani? Ama öz annem bana söylemiyor. Acaba ne -" "Şşşt!" diye hafifçe fısıldadı Hermione, parmağını dudaklarına götürüp bitişik kompartımanı işaret ederek. Harry ve Ron kulak kesildiler. Tamdık, uyuşuk bir ses açık kapıdan geçip onlara ulaştı. "... aslında babam beni Hogwarts'a değil de Durmstrang'a yollayacaktı. Müdür'ünü tanıyor çünkü. Eh, onun Dumbledore hakkındaki düşüncelerini biliyorsunuz -adam tam bir Bulanık dostu - Durmstrang ise öyle ayak takımını almıyor. Ama annem benim o kadar uzaktaki bir okula gitmemi istemedi. Babam Durmstrang'ın Karanlık Sanatlar konusunda Hogwarts'tan çok daha duyarlı bir çizgiye sahip olduğunu söylüyor. Durmstrang öğrencileri Karanlık Sanatların kendisini öğreniyor, bizim öğrendiğimiz savunma saçmalığını değil..." Hermione ayağa kalktı, kompartıman kapısına kadar parmak ucunda yürüdü ve Malfoy'un sesi gelmesin diye kapıyı kapattı. "Demek Durmstrang'ın ona daha çok uyacağını düşünüyor, ha?" dedi kızgın kızgın. "Keşke gitseymiş, o zaman ona katlanmak zorunda kalmazdık." 196 "Durmstrang da bir büyücülük okulu mu?" dedi Harry. "Evet," dedi Hermione kibirli kibirli, "ve korkunç bir şöhreti var. Avrupa'da Sihir Eğitimi Üzerine Bir Değer-lendirme'ye göre, Karanlık Sanatlar* a epey ağırlık veriyor." "Galiba ben de duymuştum," dedi Ron, kendinden emin olmayan bir edayla. "Neredeydi? Hangi ülkede?" "Eh yani, kimse bilmiyor, öyle değil mi?" dedi Hermione, kaşlannı kaldırarak. "Şey - neden?" dedi Harry. "Bütün sihir okulları arasında geleneksel bir rekabet var. Durmstrang ve Beauxbatons, kimse sırlarını ça-lamasın diye nerede olduklarını gizliyorlar," dedi Hermione, bariz bir şeyden bahsediyormuş gibi. "Haydi, yapma," dedi Ron, gülmeye başlayarak. "Durmstrang da Hogwarts kadar büyük olmalı - koskoca bir şatoyu nasıl gizlersin ki?" "Ama Hogvvarts zaten gizli," dedi Hermione şaşkınlıkla. "Herkes bilir bunu... şey, en azından Hogıvarts: Bir Tarih'i okuyan herkes." "Bir tek sen o zaman," dedi Ron. "Ee, devam et -Hogwarts gibi bir yeri nasıl gizlersin?" "Büyülü," dedi Hermione. "Bir Muggle ona bakarsa, girişinde DİKKAT, GİRMEYİN, GÜVENLİ DEĞİLDİR yazılı bir tabela bulunan, neredeyse çürüyüp gitmiş bir harabe görüyor sadece." "Yani Durmstrang da yabancılara sadece bir hara-beymiş gibi mi görünüyordur?" '197 "Belki," dedi Hennione, omuz silkerek. "Ya da belki Dünya Kupası Stadyumu'nda olduğu gibi Muggle-Kovucu Büyüler vardır üstünde. Yabana büyücüler bulmasın diye İşaretlenemez hale de getirmişlerdir -" "Efendim efendim?" "Bir binayı, haritada işaret edilemeyecek şekilde büyüleyebiliyorsun ya hani." "Şey... sen öyle diyorsan öyledir," dedi Harry. "Ama bence Durmstrang epey kuzeyde bir yerde olmalı," dedi Hennione düşünceli düşünceli. "Çok soğuk bir yerde, çünkü kürk pelerinler üniformalarının bir parçası." "Neler yapabilirdin, düşünsene," dedi Ron rüya-daymış gibi. "Malta/u bir buzuldan itip olaya kaza süsü vermek ne kolay olurdu... Yazık, annesi de seviyor-muş bak..." Tren kuzeye giderken yağmur şiddetini daha da artırdı. Gökyüzü o kadar karanlıktı, pencereler de o kadar buğuluydu ki, gün ortasında fenerler yakıldı. Yemek arabası koridorda tıngırdayarak geldi ve Harry paylaşmaları için bir yığın Kazan Pastası aldı. Öğleden sonra, Seamus Finnigan, Dean Thomas ve Neville Longbottom (çok sert bir cadı olan ninesi tarafından yetiştirilmiş, toparlak yüzlü, son derece unutkan bir çocuk) da dahil, birçok arkadaşları uğradı. Seamus'in İrlanda rozeti hâlâ üstündeydi. Artık sihri biraz zayıflamaya başlamıştı; hâlâ "Troy/ Mullet! Mor ani" diye ayaklıyordu, ama çok alız ve bitap bir şekilde. Ya-nm saat kadar sonra, bitmek bilmez Quidditch sohbe- 198 tinden sıkılan Hermione kendini bir kez daha 4. Sınıflar için Temel Büyüler Kitabı'na verdi ve Çağırma Büyüsü'nü öğrenme denemelerine başladı. Neville, Kupa maçını yeniden yaşamakta olan arkadaşlarının konuşmalannı imrenerek dinledi. "Ninem gitmek istemedi," dedi kederle. "Bilet almayı reddetti. Ama harikaymış galiba." "Öyleydi," dedi Ron. "Şuna bak, Neville..." Bagaj rahndaki sandığını karıştırıp Viktor Krum'un minyatürünü çıkardı. "Vay be," dedi Neville kıskanarak, Ron Krum'u onun tombul eline koyarken. "Onu yakından da gördük," dedi Ron. "Üst Lo-ca'daydık-" "Hayatında ilk ve son kereliğine, VVeasley." Kapıda Draco Malfoy belirmişti. Arkasında azman, serseri yardakçıları Crabbe ve Goyle duruyordu, ikisi de yazın en az otuz santim uzamış gibi görünüyorlardı. Belli ki, Dean ve Seamus'ın aralık bıraktığı kompartıman kapısı sayesinde konuşmayı duymuşlardı. "Bize katılmanı istediğimizi hatırlamıyorum, Malfoy," dedi Harry soğukkanlı bir şekilde. "VVeasley... o da ne?" dedi Malfoy, Pigvvidgeon'ın kafesini işaret ederek. Ron'un resmi cüppesinin bir kolu kafesten sarkıyor, trenin hareketiyle sağa sola sallanıyordu. Eski moda dantel manşet apaçık görünüyordu. Ron cüppeyi göz önünden kaldırmak için hamle etti, ama Malfoy çok hızlı davranmıştı; cüppenin kolunu tutup çekti. 199 "Şuna bakın!" dedi Malfoy, zevkten kendinden geçerek. Ron'un cüppesini kaldırıp Crabbe ve Goyle'a gösterdi. "VVeasley, bunu giymeyi düşünmüyordun, değil mi? Yani - 1890'larda falan çok modaydı ama..." "Tezek ye, Malfoy!" dedi Ron, yüzü resmi cüppesiyle aynı renge bürünerek. Cüppeyi Malfoy'un elinden çekip aldı. Malfoy onunla alay ederek uluya uluya gülmeye başladı; Crabbe ve Goyle da aptal aptal kahkaha attılar. "Ee... katılacak mısın, VVeasley? Aile adına biraz şan şeref getirmeye çalışacak mısın? İşin içinde para da var, biliyorsun... Kazanırsan kendine doğru dürüst bir cüppe alabilirsin..." "Neden bahsediyorsun sen?" diye çıkıştı Ron. "Katılacak mısın?" diye tekrarladı Malfoy. "Herhalde sen katılırsın, Potter. Ne de olsa gösteriş yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmazsın, değil mi?" Hermione 4. Sınıflar için Temel Büyüler Kitabı'nın üzerinden, "Ya neden bahsettiğini açıkla, ya da git, Malfoy," dedi, onu tartarak. Malfo/un solgun yüzüne keyifli bir gülümseme yayıldı. "Bilmiyorum deme sakın," dedi zevkle. "Bakanlık'ta çalışan bir baban, bir de ağabeyin var ve daha -bilmiyorsun, ha? Aman Tanrım, benim babam bana taa ne zaman söyledi... Cornelius Fudge'dan duymuş. Ama zaten babam hep Bakanlık'm en üst düzeyindeki kişilerle bağlantılıdır... Belki senin baban bunu bilemeyecek kadar ufak lokmadır, VVeasley... Evet... belki onun önünde önemli işlerden bahsetmiyorlardır..." 200 Malfoy bir kez daha kahkaha atarak Crabbe ve Goy-le'u eliyle işaret edip çağırdı. Üçü ortadan kayboldular. Ron ayağa kalkıp arkalarından kompartıman kapısını öyle hızlı çarptı ki, cam paramparça oldu. "Ron!" dedi Hermione azarlarcasma. Asasını çıkarıp, "Reparol" diye mırıldandı ve cam parçaları yerden fırlayıp tekrar bir bütün halini alarak kapıya yerleştiler. "O her şeyi biliyormuş da biz bilmiyormuşuz gibi göstermeye çalışıyor..." diye hırladı Ron. "Babam hep Bakanhk'ın en üst düzeyindeki kişilerle bağlantılıdır... Benim babam ne zaman istese terfi alabilirdi... Şimdiki işini seviyor, o kadar..." "Tabii ki öyle," dedi Hermione usulca. "Malfoy'un damarına basmasına izin verme, Ron -" "O ha?! Damarıma basacak ha?! Ne münasebet!" dedi Ron, kalan Kazan Pastaları'ndan bir parça alıp av- cunun içinde püreye çevirerek. «. Ron'un suratsızlığı yol boyu sürdü. Üstlerini değiştirip okul cüppelerini giyerlerken pek konuşmadı. Hog-vvarts Ekspresi yavaşlayıp, sonunda Hogsmeade istasyonunun göz gözü görmeyen karanlığında durduğunda, hâlâ burnundan soluyordu. Tren kapıları açılırken, tepelerinden bir gök gürültüsü sesi geldi. Hermione, Crookshanks'i pelerininin içine sakladı, Ron ise resmi cüppesini Pigvvidgeon'ın kafesinin üstünde bıraktı. Başlarını eğip, gözlerini sağanaktan korumak için kısarak trenden indiler. Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki, sürekli başlarından aşağı bir kova buz gibi su boşaltılıyordu sanki. 201 "Merhaba, Hagrid!" diye seslendi Harry, peronun sonunda devasa bir siluet görerek. "N'aber, Harry?" diye bağırdı Hagrid, el sallayarak. "Şölende görüşürüz, bogulmazsak tabii!" Birinci sınıfların Hogwarts şatosuna Hagrid'le birlikte gölün üstünden kayıkla geçerek gitmeleri âdettendi. Kalabalıkla birlikte karanlık peronda ağır ağır ilerlerlerken, Hermione titreyerek, "Uff, bu havada gölü geçmek istemezdim doğrusu," dedi hararetle. Yüz tane atsız araba istasyonun dışında onlan bekliyordu. Harry, Ron, Hermione ve Neville şükran duygularıyla kendilerini bir tanesinin içine attılar. Kapı hemen kapandı ve az sonra upuzun konvoy aniden hareket edip çevreye sular saçarak Hogwarts şatosuna doğru yola koyuldu. 202 |
ON İKİNCİ BÖLÜM
Ûcbüyücü TurnuvasıArabalar, her iki yanında kanatlı yaban domuzu heykelleri bulunan kapılardan geçip geniş yola çıktılar. Hızla hrtınaya dönen havada tehlikeli bir şekilde sağa sola yalpalayarak ilerliyorlardı. Pencereye yaslanan Harry, Hogwarts'ın giderek yaklaştığını görebiliyordu, şatonun ışıl ışıl pencereleri kalın yağmur perdesinin ardından bulanık görünüyor, titrek titrek parlıyordu. Arabaları taş merdivenin sonundaki kocaman, meşe kapıların önüne gelip durduğunda, gökyüzü şimşeklerle aydınlandı. Öndeki arabalara binmiş olanlar, kendilerini hemen şatonun içine atmak için aceleyle merdiveni çıkmaya başlamışlardı bile. Harry, Ron, Hermione ve Ne-ville de çabucak inip merdivene atıldılar ve görkemli bir mermer merdiveni olan, meşalelerle aydınlatılmış, büyük ve derin Giriş Salonu'nda kendilerini güvende hissedene dek başlannı kaldırmadılar. "Vay be," dedi Ron, başını sallayıp her tarafa su saçarak. "Bu gidişle göl taşacak. Sırılsıklam ol - AHHH!" Büyük, kırmızı, içi su dolu bir balon tavandan aşa- 203 ğı düşüp Ron'un başında patlamıştı. Her tarafından su damlayan Ron tükürük saçarak yana, Harry'ye doğru sendelerken, ikinci bir su bombası düştü - Hermi-one'yi az farkla ıskalayan bomba Harry'nin ayaklarında patlayıp ayakkabılarının içini ve çoraplarını buz gibi suyla doldurdu. Çevrelerindeki insanlar feryat figan bağırmaya ve ateş hattından çıkabilmek için birbirlerini iteklemeye başladılar. Harry başını kaldırıp yedi metre kadar yukarılarında süzülen hortlak Peeves'i gördü. Çanlarla süslü bir şapka ve portakal rengi papyon takmış ufak tefek bir tip olan Peeves bir kez daha nişan ahyordu. Geniş ve melun suratı konsantrasyondan kasılmıştı. "PEEVES!" diye gürledi kızgın bir ses. "Peeves, DERHAL aşağı in!" Müdür Yardımcısı ve Gryffindor Binası Sorumlusu Profesör McGonagall, Büyük Salon'dan fırlayıp gelmişti; ıslak zeminde kaydı ve yere düşmemek için Hermi-one'niıu. boynuna tutundu. "Ah - özür dilerim, Miss Granger -" "Ziyanı yok, Profesör!" dedi soluğu kesilen Hermi-one, boynunu ovarak. Profesör McGonagall, sivri uçlu şapkasını düzeltip kare çerçeveli gözlüğünün ardından yukan bakarak, "Peeves, HEMEN aşağı in!" diye bağırdı. "Bir şey yapmıyorum ki!" diye kikirdedi Peeves. Beşinci sınıftan birkaç kızın üstüne bir su bombası bıraktı, kızlar çığlık çığlığa Büyük Salon'a daldılar. 'Zaten ıslaklar, öyle değil mi? Veletler sizi! Viyuvvvv!" Ve 204 elindeki bombayla, henüz içeri girmiş olan bir grup ikinci sınıf öğrencisine nişan aldı. "Müdürü çağırırım!" diye bağırdı Profesör McGo-nagall. "Seni uyarıyorum, Peeves -" Peeves dil çıkardı, elindeki son su bombasını havaya fırlattı ve mermer merdivenden yukarı süzülüp deli gibi kikirdeyerek gözden kayboldu. Profesör McGonagall sert bir ses tonuyla, "Haydi bakalım, yürüyün!" dedi, iliklerine kadar ıslanmış kalabalığa. "Büyük Salon'a, haydi!" Harry, Ron ve Hermione, Giriş Salonu'nda kayarak, patinaj yaparak ilerleyip sağ taraftaki çifte kapıdan girdiler. Ron sırılsıklam saçlarını yüzünden çekerken öfkeli öfkeli mırıldanıyordu. Ders yılı başlangıcı şöleni için dekore edilmiş olan Büyük Salon her zamanki gibi muhteşemdi. Altın tabaklar ve kadehler, masalann üstünde havada süzülen yüzlerce mumun ışığında parıldıyordu. Upuzun, dört bina masası sohbet eden öğrencilerle doluydu; Salon'un sonundaki beşinci masada ise, yüzleri öğrencilere dönük öğretmenler oturuyordu. Burası çok daha sıcaktı. Harry, Ron ve Hermione, Slytherin'leri, Ravenclaw'lan ve Hufflepuff ları geçip Salon'un en ucundaki Gryffin-dor masasına, Gryffindor hayaleti Neredeyse Kafasız Nick'in yanına oturdular. İnci gibi beyaz ve yarı saydam olan Nick her zamanki yeleğini giymişti, ama bu gece kıyafetine, hem merasim havası versin, hem de yansı kesilmiş olan boynunun üstünde başının fazla sallanmasını engellesin diye, büyük bir yakalık eklenmişti. 205 "İyi akşamlar," dedi, onlara gülümseyerek. "Kim demiş?" dedi Harry, spor ayakkabılarını çıkarıp içlerindeki suyu boşaltarak. "Umarım Seçme işini çabuk tutarlar. Açlıktan midem kazınıyor." Yeni öğrencileri binalara ayırmaya yarayan Seçme her okul yılının başında yapılırdı, ama bir talihsiz şartlar silsilesi sonucunda Harry kendininkinden beri hiçbir Seçme'ye katılamamıştı. Başlamasını dört gözle bekliyordu. Tam o sırada masanın öbür ucundan, heyecandan soluk soluğa bir ses yükseldi: "Selam, Harry!" Seslenen, üçüncü sınıf öğrencisi Colin Creevey'ydi. Harry onun gözünde bir kahramandı. "Merhaba, Colin," dedi Harry yorgun bir şekilde. "Harry, bil bakalım ne oluyor! Bil bakalım, Harry! Kardeşim okula başlıyor! Kardeşim Dennis!" "Şey - ne güzel," dedi Harry. "Gerçekten çok heyecanlı!" dedi Colin, adeta yerinde hoplayıp zıplayarak. "Umanm Gryffindor'a seçilir! Dua et, olur mu, Harry?" "Şey - peki, olur," dedi Harry. Hermione, Ron ve Neredeyse Kafasız Nick'e döndü. "Kardeşler genellikle aynı binaya seçiliyor, değil mi?" dedi. Bunu, yedi Weas-ley kardeşin de Gryffindor'a seçilmiş olmasına dayanarak söylüyordu. "Yo, ille de öyle olmuyor," dedi Hermione. "Parvati Patü'in ikizi Ravenclaw'da, tek yumurta ikizi üstelik. Normalde aynı binada olmalarım beklerdin, değil mi?" Harry öğretmenler masasına baktı. Masada her za- 206 mankinden fazla boş sandalye var gibiydi. Elbette Hag-rid hâlâ birinci sınıflarla birlikte gölden geçmeye çalışmakla meşguldü; Profesör McGonagall herhalde Giriş Salonu'nün yerlerinin kurutulmasına nezaret ediyordu, ama bir boş sandalye daha vardı ve Harry başka kimin eksik olduğunu çıkaramıyordu. Kendi de öğretmenlere bakmakla meşgul olan Her-mione, "Karardık Sanatlara Karşı Savunma dersinin yeni öğretmeni nerede?" dedi. Şimdiye kadar üç sömestrden fazla dayanan bir Karardık Sanatlara Karşı Savunma Öğretmenleri olmamıştı. Harr/nin favorisi açık arayla Profesör Lupin'di, o da geçen yü istifa etmişti. Harry öğretmenler masasına göz gezdirdi. Masada kesinlikle yeni bir yüz yoktu. "Belki de birini bulamamışlardır!" dedi Hermione kaygıyla. Harry masayı daha dikkatlice gözden geçirmeye başladı. Muska öğretmeni ufak tefek Profesör Flitvvick, Bitkibilim öğretmeni Profesör Sprout'un yanında, bir yastdc yığınının üstünde oturuyordu. Yumuşak, gri saçının üstünde şapkası yan yatmış Profesör Sprout, Astronomi bölümünden Profesör Sinistra'yla konuşuyordu. Profesör Sinistra'nın öbür tarafında soluk tenli, kanca burunlu, yağlı saçlı İksir öğretmeni Snape vardı -Harry'nin Hogvvarts'ta en az sevdiği kişi oydu. Harry'nin Snape'e duyduğu tiksintiye denk olabilecek tek şey ise, Snape'in ona duyduğu nefretti. Bu nefret geçen yıl daha da artmışa - tabii böyle bir şey mümkünse. Harry, Sirius'un, Snape'in o koca burnunun dibinden 207 kaçmasına yardım etmişti. Snape'le Sirius öğrencilik günlerinden bu yana birbirlerine düşmandılar. Snape'in öbür yanında boş bir sandalye vardı, Harry bunun Profesör McGonagall'a ait olduğunu tahmin ediyordu. Onun yanında, masanın tam ortasında Okul Müdürü Profesör Dumbledore oturuyordu. Uzun, gümüş rengi saçıyla sakalı mum ışığında parlıyordu ve muhteşem koyu yeşil cüppesinde çok sayıda yıldız ve ay işlemesi vardı. Dumbledore'un uzun ve ince parmaklarının ucu birbirine dokunuyordu ve çenesini parmaklarının üstüne yaslamış, başını yukarı kaldırmış, dar çerçeveli gözlüğünün ardından, düşüncelere dalıp gitmişçesine tavana bakıyordu. Harry de gözlerini tavana kaydırdı. Dışandaki gökyüzünü gösterecek şekilde büyülenmiş olan tavanı hiç bu kadar fırtınalı görmemişti. Kara ve mor bulutlarla doluydu. Dışarıdan bir gök gürültüsü daha gelirken, tavanda çatal biçiminde bir şimşek parladı. "Haydi, acele edin," diye inledi Ron, Harry'nin yanında. "O kadar açım ki, bir Hipogrif bile yiyebilirim." Laflar tam ağzından çıkmıştı ki, Büyük Salon'un kapıları açıldı, ortalığa sessizlik çöktü. Profesör McGo-nagall birinci sınıflardan oluşan uzun bir sırayı Salon'un başına doğru getiriyordu. Harry, Ron ve Hermi-one de ıslaktılar gerçi, ama onlann durumu bu birinci sınıflarınkinin yanında hiç kalırdı. Gölü kayıkla değil de yüzerek geçmiş gibi görünüyorlardı. Öğretmenler masasına doğru ilerleyip yüzlerini öğrencilere döndüklerinde, hepsi de soğuktan ve heyecandan tir tir titri- 208 yordu - biri hariç. Harry grubun en ufak tefeği olan kurşuni saçlı erkek çocuğun, Hagrid'in köstebek derisi paltosunu giymiş olduğunu gördü. Palto ona öyle büyük gelmişti ki, kürklü, siyah bir sirk çadırına sarınmış gibiydi. Paltonun yakasından fırlamış küçük yüzü neredeyse acı verecek derecede heyecanlı görünüyordu. Dehşet içinde görünen arkadaşlarına katıldığında, gözü Colin Creevey'yi buldu, iki baş parmağını havaya kaldırdı ve ses çıkarmadan, dudaklarıyla "Göle düştüm!" dedi. Bundan büyük keyif almış gibi bir hali vardı. Profesör McGonagall birinci sınıfların önüne üç bacaklı bir tabure koydu ve onun üstüne de son derece eski, kirli ve yamalı bir büyücü şapkası yerleştirdi. Birinci sınıflar şapkaya bakakaldılar. Ötekiler de öyle. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra şapkanın kenarına yakın bir yerde, ağza benzeyen uzun bir yarık açıldı ve şapka şarkı söylemeye başladı: "Bundan bin yıl kadar önce, Henüz diktiklerinde beni, Dört ünlü büyücü vardı, Bugüne dek yaşadı isimleri: Yiğit Gryffindor, vahşi kırlardan, Adil Ravenclaıu, dar kanyondan, Tatlı Hufflepuff, geniş ovadan, Kurnaz Slytherin, bataklıktan. Ortak bir dilek, umut, rüya peşinde Cüretkâr bir plan yoğrııldu 209 Genç büyücüler eğitilsin diye, Böyle kuruldu Hogwarts Okulu. Kendi binalarını kurdu Bu dört kurucunun hepsi de, Çünkü farklı erdemler yeğlerlerdi. Ders verecekleri kişilerde. Gryffindor için, cesurlardı Diğerlerinin hepsinden önemlisi; Hep en akıllı olandı Ravendaıv için en iyisi; Hufflepuff'a ilk seçilenler Çok çalışmayı sevenlerdi; Ve güç peşindeki Slytherin Çok hırslı olanları severdi. Henüz yaşarlarken, eldekilerden-Layık olanı onlar seçerdi. Ama çoktan ölüp gittiler, öyleyse hak edenleri nasıl seçmeli? Çareyi Gryffindor buldu, Beni başından çıkardı pat diye, Kurucular içime beyin doldurdu, Onların yerine seçebileyim diye! Şimdi beni kulaklarınıza kadar geçirin, Hata ettiğim duyulmadı benim, Zihninizin içine bir göz atınca, Nereye ait olduğunuzu söylerim!" Seçmen Şapka şarkısını bitirdiğinde, Büyük Sal alkışlarla çınladı. 210 Herkesle birlikte alkışlayan Harry, "Biz seçildiğimizde söylediği şarkı bu değildi," dedi. "Her sene farklı bir şarkı söylüyor," dedi Ron. "Çok sıkıcı bir hayat olmalı, değil mi, yani şapka olmak? Herhalde bütün yılı bir dahaki şarkıyı besteleyerek geçiriyordur." Profesör McGonagall rulo halindeki büyük bir parşömeni açıyordu. "İsmi söylenen, Şapka'yi başına geçirsin ve tabureye otursun," dedi birinci sınıflara. "Şapka binanızı açıklayınca, gidip o masaya oturacaksınız." "Ackerley, Stevvart!" Bir oğlan çocuğu tepeden tırnağa titreyerek öne çıktı, Seçmen Şapka'yı alıp başına geçirdi ve tabureye oturdu. "Ravenclaw!" diye bağırdı Şapka. Stewart Ackerley, Şapka'yı çıkarıp çabucak Ravenc-law masasına gitti, masada herkes onu alkışlıyordu. Harry'nin gözü, masaya oturan Stewart Ackerley'yi alkışlamakla meşgul olan Cho'ya ilişti. Bir an Harry'nin de içinde Ravenclavv masasına katılma isteği kabardı. "Baddock, Malcolm!" "Slytherin!" Salon'un öbür tarafındaki masadan sevinç çığlıkları yükseldi. Harry, Malfoy'un, Slytherin'lere katılmakta olan Baddock'u alkışladığım görebiliyordu. Acaba Baddock, Slytherin'in diğer binaların hepsinden daha çok sayıda Karanlık cadı ve büyücü çıkardığını biliyor muydu? Fred ve George oturmak üzere olan Malcolm Baddock'a tısladılar. 211 "Branstone, Eleanor!" "Hufflepuff!" "Cauldwell,Owen!" "Hufflepuffl" "Creevey, Dennis!" Mini minnacık Dennis Creevey sendeleyerek öne çıktı ve Hagrid'in köstebek derisi paltosunun eteğine takıldı. Hagrid de tam o sırada öğretmenler masasının arkasındaki bir kapıdan Salon'a giriyordu. Normal bir insanın iki katı kadar uzunlukta ve en az üç katı genişliğinde olan Hagrid uzun, kabarık ve karmakarışık siyah saç sakalıyla ürkütücü bir görünüme sahipti - ama bu yanıltıcı bir izlenimdi, çünkü Harry, Ron ve Hermi-one onun çok yumuşak kalpli olduğunu biliyorlardı. Hagrid onlara göz kırpıp öğretmenler masasının bir ucuna oturdu ve Dennis Creevey'nin Seçmen Şapka'yı başına geçirmesini izledi. Şapka'mn kenanndaki yarık iyice açıldı - "Gryffindor!" diye bağırdı Şapka. - Hagrid de Gryffindor'larla birlikte alkışlamaya koyuldu. Dennis Creevey ağzı kulaklarında sırıtarak Şapka'yı çıkardı, taburenin üstüne koydu ve hemen ağabeyinin yanına gitti, "Colin, göle düştüm!" dedi tiz bir sesle, kendini boş bir sandalyeye atarak. "Harikaydı! Ve sudaki bir şey be ni yakalayıp kayığa itti!" "Süper!" dedi Colin, onunkine denk bir heyecanla. "Dev mürekkep balığı olmalı o, Dennis!" "Vay be!" dedi Dennis. Fırtınanın altını üstüne getir- 212 diği, fersahlarca derinlikte bir göle fırlatılıp, dev bir su canavarı tarafından dışarı çekilmekten fazlasını en vahşi rüyalarında bile beklemezmiş gibi bir hali vardı. "Dennis! Dennis! Oradaki çocuğu görüyor musun? Siyah saçlı, gözlüklü olanı hani? Görüyor musun? Kim o, biliyor musun, Dennis?" Harry başını öteki tarafa çevirip, gözlerini Emma Dobbs hakkında karar vermek üzere olan Seçmen Şap-ka'ya dikti. Seçme devam etti; kimi az, kimi çok korkan kızlarla oğlanlar, birer birer üç bacaklı tabureye ilerlediler. Profesör McGonagall "L"leri geçerken sıra yavaş yavaş kı-sahyordu. "E hadi ama," diye inledi Ron, midesini ovuşturarak. "Ama Ron, Seçme yemekten çok daha önemli," dedi Neredeyse Kafasız Nick, tam "Madley, Laura!" Huff-lepuff a seçilirken. 'Tabii ki öyle... ölüysen eğer," diye çıkıştı Ron. "Umarım bu yılki Gryffindor'lar iyi durumdadır," dedi Neredeyse Kafasız Nick, "McDonald, Natalie!" de Gryffindor'lara katılırken alkışlayarak. "Galibiyet serimizi bozmak istemeyiz, değil mi?" Binalar-Arası Şampiyona'yı son üç yıldır Gryffin-dor kazanmıştı. "Pritchard, Graham!" "Slytherin!" "Ouirke, Orla!" "Ravenclaw!" 213 Ve sonunda, "Whitby, Kevin!"le ("HufflepuffD birlikte, Seçme sona erdi. Profesör McGonagall, Şapka'yla tabureyi alıp götürdü. "Vakti gelmişti," dedi Ron, çatalıyla bıçağını eline alıp umutla altın tabağına bakarak. Profesör Dumbledore ayağa kalkmıştı. Kollarını ku-caklarcasına açmış, öğrencilere gülümsüyordu. "Size tek bir kelime söyleyeceğim," dedi, sesi Salon'da yankılanarak. "Yumulun." "Emredersiniz, emredersiniz!" dedi Harry ve Ron yüksek sesle. Boş tabaklar gözlerinin önünde sihirli bir şekilde doldu. Harry, Ron ve Hermione tabaklarını doldururlarken, Neredeyse Kafasız Nick'in kederli bir hali vardı. "Ha şööle," dedi Ron, ağzı patates püresiyle dolu bir halde. "Bu akşam şölen yapılabildiği için şanslısınız," dedi Neredeyse Kafasız Nick. "Mutfakta bir sorun çıkmıştı." "Niğe? N'olmuş?" dedi Harry, bifteğinden iri bir lokma alarak. Neredeyse Kafasız NkL. "Peeves tabii ki," dedi ve başını iki vana salladı. Başı tehlikeli bir şekilde sağa sola yattı. Yakalığını boynunun biraz daha yukarısına çekti. "Her zamanki tartışma işte. Şölene katılmak istedi - ki bu olacak iş değil. O nasıldır bilirsiniz, medeniyetle alakası yoKtur. Ne zaman bir yemek tabağı görmüş de tutup fırlatmamış? Bir hayaletler konseyi topladık - Şişman Keşiş ona bir şans tanıma taranışıydı - ama Kanlı Baron, bana &o*-arsanız akıllıca bir tutumla, yumruğunu masaya vurdu." 214 Kanlı Baron, Slytherin hayaletiydi, gümüşi kan lekeleriyle kaplı zayıf ve sessiz bir hayaletti. Hogvvarts'ta, Peeves'i gerçek anlamda kontrol edebilen tek kişiydi. "Peeves'in kafasının bir şeye bozulduğu belliydi zaten," dedi Ron kasvetle. "Ee, ne yaptı mutfakta?" "Aman, her zamanki şeyler işte," dedi Neredeyse Kafasız Nick, omuz silkerek. "Çevreyi birbirine kattı, ortalığın altını üstüne getirdi. Tavalar tencereler her tarafa saçıldı. Mutfak çorba içinde yüzmeye başladı. Ev cinleri akıllarını oynatıyorlardı -" Çlink. Hermione altın kadehini devirmişti. Balkabağı suyu masa örtüsünün üzerine gittikçe daha da yayılıyor, metrelerce beyaz örtüyü turuncuya boyuyordu, ama Hermione'nin buna dikkat ettiği yoktu. "Burada ev cinleri mi var?" dedi, Neredeyse Kafasız Nick'e dehşet dolu gözlerle bakarak. "Burada, Hog-ıvarts'ta?" "Elbette," dedi Neredeyse Kafasız Nick, onun tepkisine şaşırarak. "Sanırım İngiltere'de sayılarının en yüksek olduğu yer burası. Yüzden fazlalar." "Ben bir tane bile görmedim!" dedi Hermione. "Eh, gündüz vakti mutfaktan pek ayrılmıyorlar ne de olsa, değil mi?" dedi Neredeyse Kafasız Nick. "Geceleyin çıkıp biraz temizlik yapıyorlar... şöminelerle falan ilgileniyorlar... Yani, onları ortalıkta görmemen gerekiyor, ha? İyi bir ev cininin göstergesi de, orada olduğunu bilmemeniz değil midir zaten?" Hermione ona dik dik baktı. "Ama onlara para ödeniyor herhalde," dedi. "Tatilleri 215 var, değil mi? Ve - hastalık izinleri, emeklilik haklan falan?" Neredeyse Kafasız Nick öyle bir güldü ki, yakalığı aşağı kaydı ve başı yana düşüp, onu hâlâ boynuna bağlamakta olan iki santimlik deri ve kasın ucunda sallanmaya başladı. "Hastalık izni ve emeklilik hakkı mı?" dedi, başını yeniden omuzlarının üstüne yerleştirip bir kez daha ya-kalığıyla destekleyerek. "Ev cinleri hastalık izni ve emeklilik hakkı istemez ki!" Hermione başını öne eğerek, pek azına dokunduğu yemeğine baktı, sonra çatalıyla bıçağını üstüne koyup tabağı bir kenara itti. "Haydi ama, 'Er-may-ni," dedi Ron. Ağzından Harry'nin üstüne Yorkshire pudingi parçalan saçıldı yanlışlıkla. "Amman - pardon, 'Arry -" Ağzındaki lokmayı yuttu. "Kendini açlıktan öldürerek onlara hastalık izni aldıramazsın!" "Köle emeği," dedi Hermione, burnundan soluyarak. "İşte bu yemeği var eden bu. Köle emeği." Ve ondan sonra tek bir lokma bile yemeyi reddetti. Yağmur hâlâ yüksek, karardık pencereleri dövüp duruyordu. Pencereler yeni bir gök gürültüsüyle sallandı ve fırtınalı tavan ışıldayıp altın tabaklan aydınlattı. Sıcak yemekler ortadan kaybolmuş, onların yerini anında pudingler almıştı. "Melas turtası, Hermione!" dedi Ron, kokuyu kasten ona doğru üfürerek. "Kuş üzümlü muhallebi, bak! Çikolatalı kremalı pasta!" 216 Ama Hermione ona Profesör McGonagall'ı öylesine andıran bir bakışla baktı ki, Ron vazgeçti. Pudinglerin de altından girilip üstünden çıkıldıktan ve son kırıntılar da ortadan kaybolup tabaklar pırıl pırıl olduktan sonra, Albus Dumbledore yine ayağa kalktı. Salon'u dolduranların konuşmalarından kaynaklanan gürültü bir anda kesildi, artık sadece rüzgârın uğultusu ve yağmurun camlan dövmesi duyuluyordu. "Evet!" dedi Dumbledore, herkese gülümseyerek. "Şimdi hepimiz beslenip sulandığımıza göre," ("Hıh!" dedi Hermione), "bana bir kez daha kulak vermenizi istiyorum, birkaç duyurum olacak. "Hadememiz Mr Filch, bu yıl şatoda yasak olan nesneler listesinin genişletildiğini ve listeye Çığırtkan Yo-yo'ların, Köpekdişli Frizbi'lerin ve Hep-Vuran Bu-merang'lann da eklendiğini size söylememi rica etti. Tam liste yanılmıyorsam dört yüz otuz yedi nesneyi içeriyor. İsteyen olursa, Mr Filch'in odasına gidip listeye bakabilir." Dumbledore'un dudaklarının kenarları hafifçe kıvrıldı. Konuşmasına devam etti: "Her zamanki gibi, hepinize arazimizdeki Orman'in bütün öğrencilere, Hogs-meade köyününse üçüncü sınıflardan küçük öğrencilere yasak olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. "Ayrıca, bu sene Binalar-Arası Quidditch Kupa-sı'run yapılmayacağım da üzüntüyle açıklamak zorundayım." "Ne?" dedi Harry, soluğu kesilerek. Dönüp Quid- 217 ditch takımından arkadaşları Fred ve George'a baktı. Gözleri Dumbledore'da, ses çıkarmadan dudaklarını oynatıyorlardı, belli ki konuşamayacak kadar afallamışlardı. Dumbledore devam etti: "Bunun nedeni, ekimde başlayıp okul yılı boyunca sürecek ve öğretmenlerin vaktinin ve enerjisinin büyük bölümünü alacak olan bir etkinlik - eminim hepiniz bu etkinlikten çok keyif alacaksınız. Size büyük bir zevkle, bu yıl Hogwarts'ta -" Ama tam o anda kulakları sağır eden bir gök gürültüsü duyuldu ve Büyük Salon'un kapıları gümbürdeye-rek açıldı. Kapıda bir adam duruyordu. Siyah bir seyahat pelerinine bürünmüş, upuzun bastonuna yaslanmıştı. Büyük Salon'daki bütün başlar, tavanda ışıldayan şimşeğin bir anda aydınlattığı yabancıya çevrildi. Kukuletasını indirdi, uzun, kır düşmüş, koyu gri saçlarını saldı ve öğretmenler masasına doğru yürümeye başladı. Her iki adımından birinde Salon'da tok bir takırtı yankılanıyordu. En baştaki masaya ulaştı, sağa döndü ve ağır ağır topallayarak Dumb'.edore'a yöneldi. Tav; n-da bir şimşek daha ışıldadı. Hermione soluğunu tuttu. Şimşek adamın yüz hatlarını ortaya çıkarmıştı. Harry böyle bir yüz görmemişti hiç. Sanki insan yüzünün nasıl olması gerektiği konusunda çok az fikri bulunan, keski kullanmakta da pek yetenekli olmayan biri tarafından, aşınmış tahtadan yapılmıştı. Derisinin her santimi yara izleriyle kaplı gibiydi. Ağız çapraz bir ke- i siğe benziyordu, burnun ise hatırı sayılır bir parçası eksikti. Ama adamı asıl korkutucu kılan, gözleriydi. 218 Bir tanesi küçük, karanlık ve boncuk gibiydi. Diğe-riyse iri, madeni para kadar yuvarlaktı ve canlı bir elektrik mavişiydi. Mavi göz durmadan, hiç kırpılmadan hareket ediyor, normal gözden tamamen bağımsız bir şekilde yukarı, aşağı ve yanlara doğru yuvarlanıyordu - sonra birden tam arkaya doğru yuvarlandı, öyle ki gözün akını görebiliyorlardı. Yabancı, Dumbledore'un yanına geldi. Yüzü kadar feci şekilde yaralı olan elini uzattı, Dumbledore da Harry'nin duyamadığı bir şeyler mırıldanarak onun elini sıktı. Sanki yabancıya bazı sorular soruyor, o da gülümsemeden başını sallıyor ve alçak sesle cevap veriyordu. Dumbledore başını yukarı aşağı salladı ve eliyle adama sağ yanındaki sandalyeye oturmasını işaret etti. Yabancı oturdu, yele misali koyu gri saçını yüzünden çekti, bir tabak sosis alıp burnundan arta kalan parçaya kaldırdı ve kokladı. Sonra cebinden küçük bir bıçak çıkardı, ucuna bir sosis geçirdi ve yemeye başladı. Normal gözü sosislerin üzerindeydi, ama mavi gözü yuvasında fıldır fıldır dönüp duruyor, Salon'u ve öğrencileri kontrol ediyordu. "Yeni Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenimizi takdim edeyim," dedi Dumbledore neşeyle, sessizliğe doğru. "Profesör Moody." Yeni personelin takdim edilince alkışlanması âdettendi, ama aynı anda ellerini çırpan Dumbledore ve Hagrid dışında Moody'yi kimse alkışlamadı. İkisinin alkışı sessizliğin içinde sönük sönük yankılanıp çabucak kesildi. Diğerlerinin hepsi Moody'nin acayip gö- 219 rüntüsüne o kadar takılmıştı ki, ona bakmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. "Moody mi?" diye fısüdadı Harry, Ron'a. "Deli-Göz Moody mi? Hani babanın bu sabah yardım etmeye gittiği adam?" "Öyle olmalı," diye fısıldadı Ron, korku ve hayranlık dolu bir sesle. "Ona ne olmuş?" diye fısıldadı Hermione. "Yüzüne ne olmuş?" "Bilmiyorum," diye fısıltıyla cevap verdi Ron, Moody'den gözlerini alamayarak. Moody pek de sıcak olmayan bu karşılamaya karşı tamamen kayıtsız görünüyordu. Önündeki balkabağı suyu sürahisine yüz vermeyip elini yine seyahat pelerinine soktu, içinden bir cep şişesi çıkardı ve büyük bir yudum aldı. İçmek için kolunu kaldırdığında pelerininin eteği yerden birkaç santim havalandı ve Harry ı na-sanın alanda, tahtadan oyulmuş bir bacakla, onun ucunda pençeli bir ayak gördü. Dumbledore boğazını temizledi. "Az önce söylediğim gibi," dedi, hepsi hâlâ Deli-Göz Moody'ye bakmakta olan öğrenci kalabalığına gülümseyerek, "önümüzdeki aylarda hayli heyecanlı bir etkinliğe ev sahipliği yapma onuruna erişeceğiz. Bu, yüz yılı aşkın süredir düzenlenmemiş bir etkinlik. Üç-büyücü Turnuvası'nın bu yıl Hogvvarts'ta gerçekleşeceğini açıklamaktan kıvanç duyuyorum." "ŞAKA ediyorsunuz!" dedi Fred Weasley yüksek sesle. 220 Moody'nin gelişinden beri Salon'u kaplayan gerginlik bir anda çözüldü. Hemen hemen herkes kahkahalarla güldü, Dumb-ledore da keyifli keyifli kıkırdadı. "Şaka etmiyorum, Mr Weasley," dedi. "Ama şimdi siz söylediniz de aklıma geldi, yazın çok güzel bir fıkra duymuştum. Bir ifrit, bir cadaloz ve bir ayakkabıcı cin bara gidiyorlar..." Profesör McGonagall yüksek sesle boğazını temizledi. "Şey - belki de şimdi sırası değil.., hayır..." dedi Dumbledore. "Nerede kalmıştım? Ha, evet, Üçbüyücü Turnuvası... Kimileriniz bu Turnuva'nın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordur, bu yüzden umarım bilenler kısa bir açıklama yapmamı mazur görürler. Bu arada da başka şeylerle ilgilenebilirler. "Üçbüyücü Turnuvası ilk olarak yedi yüz yıl kadar önce, Avrupa'nın en büyük üç büyücülük okulu arasında dostça bir yarışma olarak başladı. Bu üç okul, Hog-vvarts, Beauxbatons ve Durmstrang'dı. Her okulu temsil etmek üzere birer şampiyon seçilir ve bu üç şampiyon üç sihirli görevi yerine getirmek için yarışırdı. Okullar beş senede bir düzenlenen Turnuva'ya sırayla ev sahipliği yaparlardı. Genellikle bu Turnuva'ya, farklı milliyetlerden genç cadılarla büyücülerin birbirleriyle bağ kurmasının mükemmel bir yöntemi gözüyle bakılırdı - yani, tabii ki, ölüm sayısı artıp Turnuva kaldırılana kadar." "Ölüm sayısı mı?" diye fısıldadı Hermione, korkmuş 221 görünüyordu. Ama görünüşe bakılırsa Salon'daki öğrencilerin çoğu onun endişesini paylaşmıyordu; heyecan içinde birbirleriyle fısıldaşıyorlardı. Yüzlerce yıl önce meydana gelen ölümlere kafayı takmaktansa, Turnuva hakkında bir şeyler Öğrenmek Harry'nin de daha çok ilgisini çekiyordu. "Asırlar boyunca, Turnuva'yı yeniden düzenlemek için çeşitli girişimlerde bulunuldu," diye devam etti Dumbledore. "Ama bu girişimlerin hiçbiri başarılı olmadı. Ancak, Uluslararası Sinirsel İşbirliği ile Sihirli Oyunlar ve Sporlar Dairelerimiz yeni bir girişim için uygun vaktin geldiğinde karar kıldılar. Bu defa hiçbir şampiyonun hayatının tehlikeye girmemesi için yaz boyunca çok çalıştık. "Ekim ayında Beauxbatons ve Durmstrang'ın Müdürleri aday yarışmacılarıyla birlikte gelecekler, üç şampiyonun seçimiyse Cadılar Bayramında yapılacak. Hangi öğrencilerin, okullarına Üçbüyücü Kupası'm kazandırmak ve bin Galleon'luk bireysel ödülü almak için yarışmaya değer olduğuna tarafsız bir hakem karar verecek." "Ben şansımı deneyeceğim!" diye fısıldadı Fred We-asley masaya doğru. Yüzü böyle bir zafer ve servet ihtimaliyle ışıl ışıl olmuştu. Kendini Hogwarts şampiyonu olarak hayal eden bir tek o değildi. Harry her bina masasında insanların ya kendinden geçmiş halde Dumbledore'a baktığını, ya da yanındakilerle hararetli bir şekilde fısıldaştığını görebiliyordu. Sonra Dumbledore yine konuşmaya başladı ve Salon'da ses yine kesildi. 222 "Hepinizin Üçbüyücü Kupası'nı Hogvvarts'a getirmeye hevesli olacağınızı biliyorum ama," dedi, "katılan okulların Müdürleri ve Sihir Bakanlığı bu yılki yarışmacılara yaş sınırı getirme konusunda ortak bir karara vardılar. Yalnızca yaşı tutan yarışmacılar -yani on yedi yaşında ve daha büyük olanlar- yarışmaya aday olabilecek. Bu" -Dumbledore sesini hafifçe yükseltti, çünkü birçok kişi bu sözlere öfke dolu nidalarla tepki vermişti, VVeasley ikizleriyse çok kızgın görünüyordu- "gerekli olduğuna inandığımız bir önlem, çünkü ne tür tedbirler alırsak alalım, Turnuva görevleri yine de zorlu ve tehlikeli olacak. Altıncı ve yedinci sınıftan küçük öğrencilerin bu görevlerin üstesinden gelmeleri çok zor. Yaşı tutmayan herhangi bir öğrencinin kendisini Hogwarts şampiyonu yapsın diye tarafsız hakemimizi ikna etmemesini bizzat ben sağlayacağım." Açık mavi gözleri Fred ve George'un suskun yüzlerinin üstünde dolaşırken panldadı. "Bu yüzden, on yedi yaşından küçükse-niz, aday olmaya çalışarak vaktinizi boşa harcamamanızı rica ediyorum. "Beauxbatons ve Durmstrang heyetleri ekim ayında gelecek ve senenin büyük bir bölümü bizimle kalacaklar. Konuklarımıza bizimle birlikte oldukları süre boyunca her tür misafirperverliği göstereceğinizi ve seçilecek Hogwarts şampiyonuna tüm kalbinizle destek olacağınızı biliyorum. Artık geç oldu, yarın sabah derslerinize girerken hepinizin dikkatli ve dinlenmiş olmasının ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Uyku vakti! Haydi yatağa!" 223 l Dumbledore yerine oturdu ve dönüp Deli-Göz Mo-ody ile konuşmaya başladı. Öğrenciler epey gıcırtı ve gümbürtü çıkararak masalarından kalktılar ve Giriş Salonu'na giden çifte kapıya yöneldiler. "Bunu yapamazlar!" dedi George VVeasley. Kapıya doğru ilerleyen kalabalığa katılmamıştı. Olduğu yerde durmuş, Dumbledore'a bakıyordu. "Nisanda on yedi yaşında olacağız, niye bizim de şansımızı denememize izin verilmiyor?" "Benim girmemi engelleyemezler," dedi Fred inatla, o da masaya doğru dik dik bakıyordu. "Şampiyonlar normalde izin verilmeyen bir sürü şeyi yapabiliyor. Bir de bin Galleon'luk ödül var!" "Evet," dedi Ron, yüzünde dalgın bir ifade vardı. "Evet, bin Galleon..." "Haydi," dedi Hermione, "yürümezseniz burada bir tek biz kalacağız." Harry, Ron, Hermione, Fred ve George, Giriş Salo-nu'na doğru yürümeye başladılar. Fred ve George, Dumbtedore'un, on yedi yaşından küçüklerin turnuvaya girmesini ne tür yöntemlerle engelleyebileceğini tartışıyorlardı. "Şampiyonların kim olduğuna karar verecek şu tarafsız hakem kim?" dedi Harry. "Bilmiyorum," dedi Fred, "ama kandırmamız gereken kişi o. Sanırım bir iki damla Yaşlandırıcı İksir bu işin üstesinden gelir, George..." "Ama Dumbledore o yaşta olmadığınızı biliyor," dedi Ron. 224 "Evet, ama sonuçta şampiyonun kim olduğuna karar veren o değil, değil mi?" dedi Fred kurnazca. "Bana öyle geliyor ki, hakem kimlerin girmek istediğini öğrendikten sonra, her okuldan en iyi olanı seçecek ve yaşlarının kaç olduğuna da aldırmayacak. Dumbledore isimlerimizi vermemizi engellemeye çalışıyor." "Ama insanlar ölmüş!" dedi Hermione kaygılı bir sesle. Bir duvar halısının arkasına gizlenmiş kapıdan geçip dar bir merdivenden yukarı çıkmaya koyuldular. "Evet," dedi Fred ciddiye almayarak, "ama bu yıllar önce olmuş, değil mi? Neyse, zaten birazcık risk olmazsa işin tadı kalmaz. Hey, Ron, de ki Dumbledore'u atlatmanın bir yolunu bulduk... sen de katılmak ister misin?" "Ne dersin?" dedi Ron, Harry'ye. "Katılmak süper olurdu, değil mi? Ama sanırım daha büyük birini isterler... Yeterince şey öğrendik mi bilmiyorum..." "Benim öğrenmediğim kesin," dedi Neville Long-bottom'm kasvetli sesi, Fred ve George'un arkasından. "Ama herhalde ninem denememi isterdi. Boyuna aile şerefini ayakta tutmam gerektiği konusunda konuşup duruyor. Ben sadece - ayy..." Neville'in ayağı merdivenin ortasındaki bir basamağa gömülmüştü. Hogwarts'ta bu tuzaklı merdivenlerden çok vardı; yaşı büyük çoğu öğrenci için bu basamağı atlamak alışkanlık haline gelmişti, ama Neville'in hafızasının çok zayıf olduğunu herkes bilirdi. Harry ve Ron onu koltuk altlarından tutup çekerek kurtardılar. Bu sırada merdivenin tepesindeki bir şövalye zırhı gıcırdayıp tangırdıyor, hırıltıyla kahkaha atıyordu. 225 "Kes sesini," dedi Ron, onun yanından geçerken siperliğini kapatarak. Gryffindor Kulesi'nin girişine geldiler. Giriş, pembe, ipek bir elbise giymiş şişman bir hanımın büyük portresinin arkasında gizliydi. "Parola?" diye sordu, yaklaşırlarken. "Zırva," dedi George. "Alt katta bir Sınıf Başkanı söyledi." Portre öne doğru savruldu ve arkasında bir delik belirdi, bu delikten yukarı çıktılar. Pofidik koltuklarla ve masalarla dolu, daire biçimindeki ortak salonu çıtır çıtır yanan bir ateş ısıtıyordu. Hermione neşeyle dans eden alevlere karanlık bir bakış attı, Harry onun "köle emeği" diye mırıldandığını açık seçik duydu. Sonra Hermione onlara iyi geceler diledi ve kızların yatakhanesine açılan kapıdan geçip gözden kayboldu. Harry, Ron ve Neville döne döne yükselen son merdiveni de çıkıp Kule'nin en üst katındaki yatakhanelerine geldiler. Koyu kırmızı perdelerle ayrılmış, dört direkli beş yatak duvarların dibinde duruyordu, her birinin ayakucunda sahibinin sandığı vardı. Dean ve Se-amus yatmak üzereydiler; Seamus, İrlanda rozetini karyola başlığına iğnelemiş, Dean ise başucundaki komodine Viktor Krum'un bir posterini koymuştu. West Ham futbol takımının eski posteriyse onun hemen yanına iğnelenmişti. "Kafadan kontak," diye içini çekti Ron, tamamen hareketsiz futbolculara bakarak. Harry, Ron ve Neville pijamalarını giyip yattılar. Bi- 226 ri -şüphesiz bir ev cini- çarşafların arasına sıcacık yatak mangalları yerleştirmişti. Yatakta yatıp dışarıda fırtınanın kükreyişini dinlemek çok rahatlatıcı bir şeydi. "Ben de katılabilirim aslında/' dedi Ron karanlığın içinden, uykulu bir sesle. "Yani Fred'le George bir yol bulurlarsa... Turnuva'ya girmek için... olur mu olur, bilemeyiz, değil mi?" "Bilemeyiz herhalde..." Harry yatağında dönüp durdu. Zihninde bir sürü göz kamaştırıcı tablo canlanıyordu... Tarafsız hakemi on yedi yaşında olduğuna inandırmıştı... Hogwarts şampiyonu olmuştu... dışarıda, bütün okulun önünde kollarını muzaffer bir şekilde havaya kaldırmıştı, herkes alkışlıyor, çığlık atıyordu... Üçbüyücü Turnuvası'nı kazanmıştı... Bulamklaşan kalabalığın içinde Cho'nun çehresi öne çıkıyor, hayranlıkla ışıldıyordu... Harry'nin yastığa yasladığı ağzı kulaklarına vardı. Ron'un kendi gördüklerini göremiyor olmasından son derece memnundu. 227 |
ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Deli-Göz Moody Ertesi sabah fırtına dinmişti, ama Büyük Salon' un tavam hâlâ kasvetliydi. Harry, Ron ve Hermione kahvaltıda yeni ders programlariM incelerlerken, kurş-ın grisi renkte koca bulutlar tepede dönüp duruyordu. Birkaç sandalye ötede Fred, George ve Lee Jordan kendilerini yaşlandırıp bir blöfle Üçbüyücü Turnuvası'na girmelerini sağlayacak sihir yöntemlerini tartışıyorlardı. Parmağıyla ders programının pazartesi sütununu izleyen Ron, "Bugün kötü değil," dedi, "bütün sabah d işardayız. Hufflepuff la Bitkibilim dersi ve Sihirli Yara-Hklann Bakımı... aman be, yine Slytherin'le beraberiz..." Harry de programın altlarına doğru bakarak, "Bugün öğleden sonra arka arkaya iki ders Kehanet var," cbye inledi. Kehanet, İksir'den sonra onun en sevmediği der&ii. Profesör Trelavvney boyuna Harr/nin öleceği kehanetinde bulunuyor, bu da Harry'nin canım fena iraîde •sıkıyordu. beımione kızarmış ekmeğe yağ sürerek, heyecanla, 228 "Sen de benim gibi o dersi bırakmalıydın, değil mi?" dedi. "O zaman Aritmansi gibi mantıklı bir ders alıyor olabilirdin." Ron, Hermione'nin tereyağlı ekmeğine bol miktarda reçel sürüşünü izleyerek, "Bakıyorum, yemeye başlamışsın yeniden," dedi. Hermione ona tepeden bakarak, "Cin haklan konusunda tavır almanın daha iyi yöntemleri olduğuna karar verdim," dedi. Ron sırıttı. "Öyle... bir de acıkmıştın tabii." Tepelerinde birden bir hışırtı duyuldu ve yüz baykuş sabah postasını taşıyarak açık pencerelerden içeri uçtu. Harry içgüdüsel olarak yukarı baktı, ama kahverengi ve gri yığın arasında beyaza benzer bir şey yoktu. Baykuşlar, masaların tepesinde dönerek, mektuplarla paketlerin gönderildiği kişileri aradılar. Büyük, kahverengi bir baykuş Neville Longbottom'a doğru süzüldü ve kucağına bir paket bıraktı - Neville hemen hemen her seferinde evde bir şey unuturdu. Salon'un öbür yanında Draco Malfoy'un puhukuşu omzuna konmuştu. Anlaşılan, her zamanki tatlı ve pasta stoğunu getirmişti yine. Harry, midesinin kasılmasına neden olan hayal kırıklığı duygusunu yok saymaya çalışarak, yulaf lapasına döndü. Hedwig'in başına bir şey gelmiş ve Sirius'un onun mektubunu bile almamış olması mümkün müydü acaba? Sırılsıklam sebze tarhı boyunca, üç numaralı seraya gelene kadar bunları düşünüp durdu. Neyse ki Profesör Sprout sınıfa, Harry'nin görüp göreceği en çirkin - 229 bitkileri göstererek onun dikkatini dağıttı. Aslında bitkiden çok, topraktan dikey olarak fırlamış kalın, siyah, dev salyangozlara benziyorlardı. Her biri hafifçe kıvrılıp bükülüyordu ve üzerlerinde sıvıyla dolu gibi görünen büyük, parlak şişlikler vardı. Profesör Sprout cardı bir sesle, "Bezeliyumru'lar," dedi. "Onları sıkmak gerek. İrini toplarsınız -" İğrendiği sesinden belli olan Seamus Finnigan, "Neyi neyi?" dedi. "İrini, Finnigan, irini," dedi Profesör Sprout, "hem de son derece değerlidir, ziyan etmeyin. İşte irini bu şişelerde toplayacaksınız. Ejderi a derisi eldivenlerinizi giyin, Bezeliyumru irini sulandırılmamış olduğu zaman cilde tuhaf şeyler yapabilir." Bezeliyumru'lan sıkmak iğrençti, ama tuhaf bir tatmin duygusu da veriyordu. Her şişi sıkınca, bol miktarda koyu, sarımsı yeşil sıvı fışkırıyor ve fena halde benzin kokuyordu. Profesör Sprout'un söylediği gibi sıvıyı şişelere doldurdular, dersin sonunda birkaç litre toplamışlardı. Profesör Sprout son şişeye mantar tıpa takarak, "Madam Pomfrey memnun olacak," dedi. "İnatçı akne türleri için mükemmel bir tedavidir Bezeliyumru irini. Öğrencilerin sivilceden kurtulmak için gözükara önlemlere başvurmalarına bir son vermeli." "Zavallı Eloise Midgen gibi," dedi bir Hufflepuff öğrencisi olan Hannah Abbott, alçak sesle. "O kendi-ninkileri lanetle yok etmeye kalkmıştı." Profesör Sprout başını salladı. "Aptal kız. Neyse ki 230 Madam Pomfrey sonunda burnunu yerine takabildi yine." Islak toprakların ötesindeki şatodan, dersin sona erdiğini duyuran tiz bir zil sesi duyuldu ve sınıf ayrıldı. Hufflepuff lar Biçim Değiştirme dersi için taş merdiveni çıktılar, Gryffindorlar ise diğer yöne gittiler. Eğimli çimenlerden, Hagrid'in Yasak Orman'in kıyısında duran küçük, ahşap kulübesine. Hagrid kulübesinin yanında duruyordu, bir eli muazzam, siyah zağarı Fang'in tasmasındaydı. Yerde, ayaklarının dibinde, açılmış birkaç tahta sandık vardı, Fang ağlar gibi sesler çıkararak tasmasını, zorluyordu. Belli ki sandıkların içindekileri inceleme hevesine kapılmıştı. Daha yakına geldikleri zaman, kulaklarına tuhaf bir takırdama çalındı. Bu ses, arada bir, minik patlamalara benzeyen seslerle noktalanıyordu. Hagrid, Harry, Ron ve Hermione'ye sırıtarak, "Günaydın!" dedi. "Slytherin'leri beklesek iyi olur, bunu kaçırmak istemezler - Patlar-Uçlu Keleker'ler var!" "Efendim efendim?" dedi Ron. Hagrid parmağıyla sandıkların içindekileri gösterdi. Lavender Brovvn geriye sıçrayarak, "İyykkk!" dedi. Harry'ye göre, "İyykkk", Patlar-Uçlu Keleker'leri aşağı yukarı özetliyordu. Deforme olmuş, kabuksuz ıstakozlara benziyorlardı, korkunç derecede soluk ve kaygan görünüyorlardı. Olur olmaz yerlerden bacakları çıkmıştı ve görünürde kafaları yoktu. Her sandıkta yaklaşık yüz tane vardı, her biri on beş santim kadardı. Bir-231 birlerinin tepesine tırmanıyor, kutuların kenarlarına kör gibi tosluyorlardı. Çevreye ağır bir çürümüş balık kokusu yayıyorlardı. Arada bir, bir Keleker'in ucundan kıvılcımlar uçuşuyor, küçük bir pıt sesi geliyor ve hayvan birkaç santim ileri fırlıyordu. Hagrid iftiharla, "Daha yeni çıktılar yumurtadan," dedi, "yani onlan kendiniz yetiştirebileceksiniz! Proje olur dedim!" "Peki, neden onlan yetiştirmek isteyecekmişiz!" dedi soğuk bir ses. Slytherin'ler gelmişti. Konuşan, Draco Malfoy'du. Crabbe ve Goyle, onun sözlerini pek beğenmiş, kıkırdayıp duruyorlardı. Hagrid'in de afallamış bir hali vardı. "Yani, ne yaparlar?" diye sordu Malfoy. "Bu işin anlamı ne?" Hagrid ağzını açtı, belli ki var gücüyle düşünüyordu. Birkaç saniyelik bir duraklama oldu, sonra sert sert,\ "O, .bir sonraki derse, Malfoy," dedi. "Bugün bir tek besliyorsunuz. Şimdi, birkaç farklı şey denemeniz gerekecek - ben de daha önce hiç onlardan beslemedim, ne severler bilmiyorum - elimde kannca yumurtasıyla kurbağa karaciğeri, biraz da çayır yılanı var.- hepsin- -den biraz verip deneyin." "Önce irin, şimdi de bu," diye mırıldandı Seamus. Harry, Ron ve Hermione'nin, ellerine avuç dolusu* vıcık vıcık kurbağa karaciğeri almalarına ve Patlar-UçlU: Keleker'leri iştahlandırmak için eğilerek onlan sandık- < lara uzatmalarına yol açan tek şey, Hagrid'e duyduklanj 232 derin sevgiydi. Harry ister istemez, bütün çabalarının tamamen anlamsız olduğunu düşünüyordu, çünkü Ke-leker'lerin ağzı yok gibiydi. On dakika sonra Dean Thomas, "Ayyy!" diye feryat etti. "Beni çarptı!" Hagrid aceleyle onun yanma gitti, endişeli görünüyordu. Dean öfkeyle, "Ucu patladı!" dedi, Hagrid'e elindeki yanığı göstererek. Hagrid başını salladı. "Ah, evet, infilak edince böyle olabiliyor." "İyykkk!" dedi Lavender Brovvn yine. "İyykk, Hagrid, üstündeki o sivri uç da ne?" Hagrid coşkuyla, "Haa, bazılarının iğneleri var," dedi (Lavender hemen elini kutudan çekti). "Sanırım onlar erkek... Dişilerin karınlarında emici bir şey var... sanırım kan emmek için." Malfoy alayla, "Onları neden canlı tutmaya çalıştığımızı çok iyi anlıyorum," dedi. "Aynı anda hem yakan, hem de iğne batırıp ısıran ev hayvanlarını kim istemez?" Hermione, "Güzel olmamaları, yararsız oldukları anlamına gelmez," diye cevabı yapıştırdı. "Ejderha kanı şaşılacak derecede sihirlidir, ama kendine ev hayvanı olarak bir ejderha istemezdin, değil mi?" Harry ve Ron, çalı gibi sakalının arasından onlara gizli bir gülümseme yollayan Hagrid'e sırıttılar. Hagrid, dünyada her şeyden çok bir ejderha beslemek isterdi, bunu çok iyi biliyorlardı - onlar birinci sınıftayken, 233 kısa süre bir ejderhası olmuştu, Norbert adlı çok tehlikeli bir Norveç Pütürlüsü. Hagrid canavar cinsinden yaratıkları seviyordu, hepsi bu. Ne kadar ölümcül olursa, o kadar iyi. Bir saat sonra öğle yemeği için şatoya çıkarlarken, Ron, "Eh, hiç değilse Kelekerler küçük," dedi. Hermione kızgın bir sesle, "Şimdilik küçük," dedi, "ama Hagrid onların ne yediğini keşfedince, boylan yarım metreye vanr herhalde." Ron ona bakıp sinsi sinsi gülerek, "Ama deniz tutmasını ya da, ne bileyim, başka bir şeyi tedavi ettikleri anlaşılırsa önemi yok, değil mi?" dedi. "Onu Malfoy'u susturmak için söylediğimi pekâlâ biliyorsun," dedi Hermione. "Aslında bence haklı. En iyisi, hepimize saldırmaya başlamadan önce hepsinin üstüne basıp ezmek olurdu." Gryffindor masasına oturdular ve tabaklanna kuzu pirzolasıyla patates doldurdular. Hermione öyle bir hızla yemeye başladı ki, Harry ile Ron ona bakakaldı-lar. * Ron, "Şey - bu, cin haklan konusundaki yeni tavır mı?" dedi. "Aç kalmaktansa kusmaya mı karar verdin?" Hermione, ağzı Brüksel lahanası doluyken ne kadar olabilirse o kadar vakarla, "Hayır," dedi, "sadece kütüphaneye gitmek istiyorum." "Ne?" dedi Ron, kulaklarına inanamayarak. "Hermione - bugün okulun ilk günü! Daha ev ödevimiz bile yok!" 234 Hermione omuzlarım silkip, sanki günlerdir yemek yememişçesine yiyecekleri ağzına kürekle tıkar gibi tıkmayı sürdürdü. Sonunda fırlayıp ayağa kalktı, "Akşam yemeğinde görüşürüz!" dedi ve koşar adım uzaklaştı. Öğleden sonra derslerinin başladığını ilan eden zil çalınca, Harry ve Ron Kuzey Kulesi'ne doğru yola çıktılar. Burada, dik helezonlar çizen bir merdivenin tepesinde, gümüşi renkte bir ayaklı merdiven tavandaki daire şeklinde kapağa uzanıp, Profesör Trelavvney'nin yaşadığı odaya açılıyordu. Ateşten yayılan o aşina tatlı parfüm, ayaklı merdiveni çıkıp içeri girer girmez burunlarına çarptı. Perdeler her zamanki gibi sımsıkı kapalıydı; yuvarlak oda, hepsinin üstüne eşarplar ve şallar örtülmüş birçok lambanın verdiği loş, kırmızımsı bir ışıkla yıkanıyordu. Harry ve Ron, odayı dolduran ve üzerinde insanların oturduğu kumaş döşeli sandalye ve puf yığınının arasından geçerek, yuvarlak, küçük masaya oturdular. Profesör Trelavvney'nin buğulu sesi Harry'nin hemen arkasından, "İyi günler," dedi. Harry yerinden sıçradı. Gözlerini fazla büyük gösteren koskocaman gözlüklü sıskacık bir kadın olan Profesör Trelavvney, ne zaman Harry'ye baksa yüzüne yerleşen trajik ifadeyle, onu süzüyordu. Her zamanki gibi bol miktarda boncuk, zincir ve bilezik takmıştı, takıları ateşin ışığında parıldıyordu. Yaslı bir tavırla, "Kafanı bir şeye takmışsın, yavrum," dedi Harry'ye. "İç Gözüm, cesur yüzünün ardın- 235 daki dertli ruha erişiyor. Ve üzülerek söylüyorum, kaygıların temelsiz değil. Senin için ileride zor günler görüyorum, heyhat... çok zor... Çok çekindiğin şey sahiden gerçekleşecek, korkarım... ve belki de sandığından daha çabuk..." Sesi alçalarak fısıltı halini aldı. Ron gözlerini Harry'ye çevirdi, Harry de ona ifadesiz ifadesiz baktı. Profesör Trelawney yanlarından sıynlırcasına geçti ve ateşin önüne, yüzü sınıfa dönük büyük bir koltuğa oturdu. Ona derinden hayran olan Lavender Brown ile Parvati Patil, çok yakınındaki puflarda oturuyorlardı. "Yavrularım, yıldızlan ele almamızın vakti geldi," dedi Profesör. "Gezegenlerin hareketlerini ve sadece semavi dansın adımlarını anlayabilenlere açıkladıkları esrarlı mesajları ele alacağız. İnsan kaderi gezegensel ışınlarla çözülebilir, ki bunlar birbirleriyle karışıp..." Ama Harr/nin aklı başka yerdeydi. Parfümlü ateş hep uykusunu getirir, onu aptallaştırırdı, Profesör Tre-lawney'nin fal konusundaki abuk sabuk laflan da onu hiç büyülememişti doğrusu - yine de kadının ona az önce söylediklerini düşünmekten kendini alamıyordu. "Çok çekindiğin şey sahiden gerçekleşecek, korkarım..." Ama Hermione haklı, diye düşündü Harry sinirlenerek. Profesör Trelawney gerçekten de yaşlı bir sahtekârdı. Kendisi o anda hiçbir şeyden çekinmiyordu... yani, Sirius'un yakalanmış olacağına ilişkin korkulannı saymazsanız... Hem Profesör Trelawney ne biliyordu ki? Zaten o çok önceden, Profesör'ün fal bakma şeklinin 236 talihli tahminlerden ve korkutucu bir tavırdan ibaret olduğu kanısına varmıştı. Tabii, geçen sömestrin sonunda, Voldemort'un yeniden yükseldiğine ilişkin kehaneti hariç... Dumbledore bile, Harry olanları anlatınca, o transın hakiki olduğunu sandığını söylemişti... "Harry!" diye mırıldandı Ron. "Ne var?" Harry çevresine baktı; bütün sınıf ona bakıyordu. Oturduğu yerde doğruldu, sıcağın ve düşüncelerinin içinde kaybolarak neredeyse uyuyakalmıştı. "Diyordum ki, yavrum, sen besbelli Satürn'ün meşum etkisi altında doğmuşsun," dedi Profesör Trelavv-ney. O konuşurken Harry heyecanla ağzının içine bakmadığı için, sesinde hafif bir gücenmişlik hissi vardı. "Pardon - neyin altında doğmuşum?" dedi Harry. "Satürn, yavrum, Satürn gezegeni!" dedi Profesör Trelavvney. Harry bu haber karşısında heyecan duymadığı için kesinlikle kızmışa benziyordu. "Diyordum ki, besbelli Satürn senin doğum anında semalarda güçlü bir pozisyondaymış... Siyah saçların... zayıf yapılı oluşun... öylesine genç yaşta trajik kayıplar... Sanırım kış ortasında doğmuşsun dersem yanılmış olmam, değil mi, yavrum?" "Hayır," dedi Harry, "temmuzda doğdum." Ron hâkim olamadığı kahkahasını hemen kuru bir öksürüğe çevirdi. Yarım saat sonra her ikisine de daire şeklinde, karmaşık bir harita verilmişti, ikisi de doğum anlarında ge- 237 zegenlerin pozisyonunu belirlemeye çalışıyorlardı. Sıkıcı bir işti, ikide bir zaman çizelgelerine ve açı hesaplarına bakmaları gerekiyordu. Harry bir süre sonra, kendi parşömenine bakıp kaşlarını çatarak, "Burada iki Neptün var," dedi. "Doğru olamaz, değil mi?" "Aaaaah," dedi Ron, Profesör Trelawney'nin mistik fısıltısını taklit ederek, "gökte iki Neptün belirmesi, Harry, gözlüklü bir cücenin doğacağına işarettir, burası kesin..." Yakınlarında çalışan Seamus ve Dean yüksek sesle, alaylı alaylı güldüler, ama sesleri Lavender Brown'ın heyecanla ayaklamasını bastıramadı - "Ah, Profesör, bakın! Sanırım bakışımsız bir gezegenim var! Aaah, bu hangisi, Profesör?" Profesör Trelawney haritaya göz atarak, "Uranüs, canım," dedi. Ron, "Uranüs'e ben de bakabilir miyim, Lavender?" dedi. Ne, talihsizliktir ki Profesör Trelawney onu duydu, belki de dersin sonunda onlara bunca çok ev ödevini de bu yüzden verdi. Canı sıkılmış gibi, "Önümüzdeki ayın gezegen hareketlerinin, kişisel haritanıza ilişkin olarak sizi nasıl etkileyeceğinin ayrıntılı bir analizi," dedi çabuk çabuk. O anda her zamanki havalı, perimsi halinden çok, Profesör McGonagall'ı andınyordu. "Pazartesiye hazır olmasını istiyorum, mazeret de kabul etmem!" Büyük Salon'a yemeğe gitmek için merdiveni inen 238 kalabalığa karışırlarken, Ron acı acı, "Sefil, ihtiyar yarasa," dedi. "Bu, bütün hafta sonunu alır, kesin..." Onlara yetişen Hermione neşeyle, "Çok mu ev ödeviniz var?" diye sordu. "Profesör Vector bize hiç ödev vermedi!" Ron üzgün üzgün, "Eh, helal olsun Profesör Vector'a," dedi. Akşam yemeği için sıraya girmiş insanlarla dolu Giriş Salonu'na varmışlardı. Tam kuyruğun sonuna girmişlerdi ki, arkalarından yüksek bir ses geldi. "VVeasley! Hey, VVeasley!" Harry, Ron ve Hermione arkaya döndüler. Malfoy, Crabbe ve Goyle orada duruyorlardı, hepsi de nedense pek memnun görünüyordu. "Ne?" dedi Ron, kısa kesmek için. "Baban gazeteye çıkmış, VVeasley!" dedi Malfoy, tı-kabasa dolu olan Giriş Salonu'ndaki herkes duysun diye fazlasıyla yüksek sesle konuşarak. Bir Gelecek Postası çıkardı. "Dinle şunu!" SlHlR BAKANLIĞI'NDA YENi HATALAR Sihir Bakanhğı'nın dertleri sona ermemiş gibi görünüyor, diye yazıyor Özel Muhabirimiz Rita Skeeter. Geçenlerde Quidditch Dünya Kupası'nda kalabalığı ' kontrol etmede yetersiz kaldığı için yaylım ateşine tutulan ve cadılarından birinin yok olmasını hâlâ açıklaya-mayan Bakanlık, dün Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi'nden Arnold Weasley'nin tuhaf davranışları yüzünden bir kez daha mahcup oldu. 239 Malfoy başını kaldırdı. "Düşünsene, Weasley, adını bile doğru yazmamışlar," dedi, sesi sevinçten incelerek. "Sanki tam anlamıyla bir biçmiş gibi, değil mi?" Artık Giriş Salonu'ndaki herkes dinliyordu. Malfoy gazeteyi fiyakalı bir şekilde düzeltti ve okumaya devam etti: îki yıl önce uçan bir arabaya sahip olmakla suçlanan Arnold Weasley, dün son derece saldırgan birtakım çöp kutuları yüzünden bazı Muggle yasa koruyuculanyla ("polis") kapıştı. Mr VJeasley'nin, artık tokalaşmayla cinayet teşebbüsü arasında ayrım yapamaz hale gelince Bakanlık'tan emekliye ayrılan yaşlı eski-Seherbaz "Deli-Göz" Moody'nin yardımına koştuğu anlaşılıyor. Mr We-asley, Mr Moody'nin son derece iyi korunan evine geldiğinde, hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, onun bir kez daha boş yere etrafı telaşa verdiğini gördü. Mr Wea$ley polislerden kaçmadan önce birkaç hafızayı değiştirmek zorunda kaldı ama, Gelecek Postası'mn, böylesine yakışıksız ve potansiyel olarak utandırıcı bir sahneye Bakan-lık'ı niye karıştırdığı konusundaki sorularına cevap vermeyi reddetti. "Bir de resim var, Weasley!' dedi Malfoy, gazett yi bir hamlede çevirip havaya kaldırarak. "Annenle babanın evinizin önündeki bir resmi - tabii, buna ev diyebi-lirsen! Annen biraz kilo verse fena olmaz, değil mi?" Ron hiddetle sarsılıyordu. Herkes ona bakıyordu. 240 "Bas git, Malfby," dedi Harry. "Hadi, Ron..." "Ah evet, sen de bu yaz onlarla kalıyordun, değil mi, Potter?" diye pis pis sırıttı Malfoy. "Söylesene bana, annesi gerçekten bu kadar şişko mu, yoksa resimde mi öyle görünüyor?" "Senin annen var ya, Malfoy," dedi Harry -o ve Hermione, kendini Malfoy'un üstüne atmasın diye Ron'un cüppesinin arkasını sıkı sıkı kavramışlardı-"Hani o ifadesi var ya, burnunun altında tezek varmış gibi? Eskiden beri mi öyle, yoksa sen yanında olduğun için mi öyle görünüyordu?" Malfoy'un solgun yüzü biraz pembeleşti. "Ne cüretle anneme hakaret edersin, Potter?" Harry arkasını dönerek, "Sen de o koca ağzını açma o zaman," dedi. GÜM! Birçok kişi çığlık attı - Harry ateş gibi bir şeyin yüzünün yanını yalayıp geçtiğini hissetti - asasını çıkarmak için elini cüppesinin içine attı, ama daha ona do-kunamadan ikinci bir GÜM sesi duydu, bir de Giriş Salonu'ndan yankılanan bir kükreme. "İŞTE ONU YAPAMAZSIN, EVLAT!" Harry ok gibi döndü. Profesör Moody mermer merdivenden topallaya topallaya iniyordu. Asasını çıkarmıştı, bu asa taşla kaplı döşemede, tam Malfoy'un durduğu yerde titreyen bembeyaz bir dağ gelinciğine yönelmişti. Giriş Salonu'nda dehşet dolu bir sessizlik vardı. Moody'den başka kimse yerinden kıpırüavamıyordu. 241 Moody dönüp Harry'ye baktı - en azından, normal gözü Hanr/ye bakıyordu; diğeri başının arka tarafına dönüktü. Moody, "İsabet ettirdi mi?" diye homurdandı. Pes ve kulak tırmalayıcı bir sesi vardı. "Hayır," dedi Harry, "ıska geçti." "BIRAK ONU!" diye haykırdı Moody. "Neyi bırakayım?" dedi Harry şaşkınlıkla. "Sen değil - o!" diye homurdandı Moody, onun omzunun üstünden baş parmağını, beyaz dağ gelinciğini yerden almak üzereyken donup kalan Crabbe'ye uzatmıştı. Moody topallayarak Crabbe, Goyle ve korku dolu bir ciklemeyle fırlayıp şimşek gibi zindanların oraya kaçmaya çalışan gelinciğe doğru yürüdü. "Hiç sanmıyorum!" diye kükredi Moody, asasını yine hayvana yönelterek - gelincik neredeyse bir metre havaya uçtu, bir şakırtıyla yere çaptı, sonra yeniden havaya fırladı. Gelincik acıyla cikleyerek gitgide daha yukarı doğru fırlarken, Moody, "Rakiplerinin sırtı dönükken saldıran insanlardan hoşlanmam," diye homurdandı. "Berbat, ödlekçe, pis bir şey..." Dağ gelinciği, bacaklarıyla kuyruğunu çaresizce sallayarak havada uçuyordu. Moody gelinciğin her taşa vuruşunda ve yeniden yukarı fırlayışında tek tek konuşarak, "Sakın - bunu -bir - daha - yapma -" dedi. Şok halinde bir ses, "Profesör Moody!" dedi. 242 Profesör McGonagall, eli kolu kitaplarla do] u, mermer merdivenden iniyordu. Moody gelinciği daha da yukarı fırlatarak, sakin sakin, "Merhaba, Profesör McGonagall," dedi. "Ne - ne yapıyorsunuz?" dedi Profesör McGonagall, zıplayan gelinciği gözleriyle bir yukarı bir aşağı izleyerek. "Ders veriyorum," dedi Moody. "Ders - Moody, o bir öğrenci mi?" diye çığlığı bastı Profesör McGonagall. Kitaplar kucağından yere saçıldı. "Evvet," dedi Moody. Profesör McGonagall, "Hayır!" diye haykırdı, merdivenden koşarak inerken asasını çekip çıkardı; bir dakika sonra Draco Malfoy bir şakırtıyla yeniden belirmişti. Yerde kıvrılmış yatıyordu, düzgün san saçlan şimdi kıpkırmızı olmuş yüzüne dağılmıştı. Yüzünü buruşturarak ayağa kalktı. Profesör McGonagall dermansız bir sesle, "Moody, biz Biçim Değiştirme'yi asla ceza olarak kullanmayız!" dedi. "Profesör Dumbledore bunu sana mutlaka söylemiştir, değil mi?" Moody aldırmaz bir tavırla çenesini kaşıyarak, "Evet, sözünü etmişti galiba," dedi, "ama ben şöyle sağlam bir şokun -" "Biz burada cezaya bırakırız, Moody! Ya da kabahatli kimse onun Bina Sorumlusu'yla konuşuruz!" Moody, Malfoy'a büyük bir hoşnutsuzlukla bakarak, "Ben de öyle yaparım öyleyse," dedi. Soluk renkli gözleri hâlâ acı ve küçük düşmüşlükle 243 i sulanan Malfoy, başını kaldınp hain hain Moody'ye baktı ve içinde "babam" sözünün belli belirsiz geçtiği bir şeyler mırıldandı. "Ya, öyle mi?" dedi Moody yavaşça, topal topal birkaç adım atarken tahta bacağının hafif takırtısı salonda yankılanarak. "Eh, babanı eski günlerden tanırım, evlat... Ona Moody'nin gözünün oğlunun üstünde olduğunu söyle... Bunu benim adıma ilet ona... Şimdi, Bina Sorumlun Snape olmak, değil mi?" Malfoy gücenmiş bir edayla, "Evet," dedi. Moody, "Bir eski dost daha," diye homurdandı. "İhtiyar Snape'le bir sohbet etsem diyordum ben de... Sen, gel buraya..." Malfo/u kolunun üstünden yakaladı ve onunla birlikte zindanlara doğru rap rap yürüdü. Profesör McGonagall birkaç saniye onların arkasından endişeyle baktı, sonra asasını düşmüş kitaplarına doğru salladı. Kitaplar yeniden havaya, kollarına yükseldiler. Birkaç dakika sonra Gryffindor masasına oturduklarında, Ron yavaşça, "Bana tek kelime söylemeyin," dedi Harry ve Hermione'ye. Çevrelerindeki herkes heyecanla olup bitenler hakkında konuşuyordu. Hermione şaşkınlıkla, "Neden?" diye sordu. Ron, gözleri kapalı ve yüzünde katıksız bir mutluluk ifadesiyle, "Çünkü bu anı ebediyen hafızama kazımak istiyorum," dedi. "Draco Malfoy, hayret verici, zıplayan dağ gelinciği..." Harry de, Hermione de güldü ve Hermione ikisinin de tabağına tas kebabı koymaya başladı. 244 "Ama Malfoy'un gerçekten de canını yakabilirdi," dedi. "Aslında Profesör McGonagalTın durdunnası iyi oldu-" "Hermione!" dedi Ron öfkeyle, gözleri bir anda açılarak. "Hayatımın en güzel anını berbat ediyorsun!" Hermione sabırsızlığını belli eden bir ses çıkarttı ve yine son hızla yemeye koyuldu. Harry onu izleyerek, "Bana bu akşam kütüphaneye döneceğini söylemeyeceksin, değil mi?" diye sordu. "Dönmek zorundayım," dedi Hermione boğuk boğuk. "Yapacak dünya kadar iş var." "Ama demiştin ki, Profesör Vector -" "Okul işi değil." Hermione beş dakika içinde tabağını temizlemiş ve gitmişti. O gider gitmez de yerine Fred Weasley oturdu. "Moody!" dedi. "Nasıl kıyak bir tip!" Fred'in karşısına oturan George, "Kıyaktan da kıyak!" dedi. İkizlerin en iyi arkadaşı Lee Jordan, George'un yanındaki sandalyeye kayarak, "Acayip kıyak!" dedi. Harry ve Ron'a da, "Bu öğleden sonra bizimle dersi vardı," diye bilgi verdi. Harry merakla, "Nasıldı?" diye sordu. Fred, George ve Lee pek anlamlı bir şekilde bakıştılar. "Hiç böyle bir derse girmemiştim," dedi Fred. "işi biliyor, arkadaş," dedi Lee. Ron öne eğildi. "Neyi biliyor?" '245 George hayranlıkla, "Dışarıda bunu yapmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor," dedi. "Neyi yapmanın?" dedi Harry. "Karanlık Sanatlarla savaşmanın," dedi Fred. "Görülebilecek her şeyi görmüş," dedi George. "Hayret bir şey," dedi Lee. Ron çantasına elini daldınp ders programını çıkardı. Hayal kırıklığı dolu bir sesle, "Bizim perşembeye kadar onunla dersimiz yok!" dedi. 246 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Affedilmez Lanetler Sonraki iki gün olaysız geçti, tabii Neville'in İksir dersinde altıncı kazanını eritmesini saymazsanız. Yazın kindarlık konusunda iyice ilerleme kaydetmiş görünen Profesör Snape, Neville'i cezaya bıraktı. Nevüle cezadan döndüğünde sinirleri harap haldeydi, bir fıçı dolusu boynuzlu karakurbağası ayıklamıştı. Hermione'nin, tırnak aralarında kalan kurbağa parçalarım çıkarabilsin diye Neville'e bir Fırçalama Büyüsü öğretmesini izlerlerken, Ron, Harry'ye, "Snape'in kafası niye böyle bozuk biliyorsun, değil mi?" diye sordu. "Evet," dedi Harry. "Moody." Snape'in aslında Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersini vermek istediği bilinen bir şeydi, ama üst üste dört yıldır bu isteğini gerçekleştiremiyordu işte. Snape daha önceki Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenlerinden hiç hoşlanmaz ve bunu belli ederdi - ama Deli-Göz Moody'ye apaçık düşmanlık göstermekten tuhaf bir şekilde sakınıyor gibiydi. Hatta Harry ne zaman 247 ikisini bir arada görse -yemek sırasında ya da koridorda birbirlerinin yanından geçerlerken- Snape'in Deli-Göz Mocd/yle göz göze gelmekten (sihirli gözüyle de, sinirsiz gözüyle de) kaçındığı yönünde bir izlenim edinmişti. "Snape ondan biraz korkuyor galiba," dedi Harry dalgın dalgın. "Moody'nin Snape'i boynuzlu karakurbağasına çevirdiğini düşünsene bir," dedi Ron hülyalı gözlerle. "Sonra da onu zindanında zıplatıp durduğunu..." Gryffindor'un dördüncü sınıf öğrencileri Moody'nin ilk dersini öylesine sabırsızlıkla bekliyorlardı ki, perşembe günü öğle yemeğinden sonra erkenden gelip daha zil çalmadan sınıfın önünde kuyruk oldular. Ortalıkta görünmeyen tek kişi Hermione'ydi. Derse son anda geldi. "Ben-" "- kütüphanedeydin," diye tamamladı Harry onun cümlesini. "Hadi, çabuk ol, yoksa doğru dürüst bir yer bulamayacağız." Aceleyle sınıfa girip öğretmen masasının hemen önündeki üç sandalyeye oturdular ve Karanlık Güçler: Kendini Koruma Rehberi kitaplarını çıkanp alışılmadık bir biçimde sessizce beklemeye başladılar. Az sonra koridordan o tanıdık, takırdayan ayak sesleri duyuldu ve Moody sınıftan içeri girdi. Her zamanki kadar tuhaf ve korkutucu görünüyordu. Cüppesinin hemen altından pençeli, tahta ayağını görebiliyorlardı. "Kaldırabilirsin)/, onları," diye homurdandı, gürül- i 248 tüyle masasına gidip oturarak. "Kitapları diyorum. Onlara ihtiyacınız olmayacak." Kitapları çantalarına koydular. Ron çok heyecanlı görünüyordu. Moody bir yoklama defteri çıkardı, uzun, kır düşmüş gri saçını çarpık ve yaralı yüzünün önünden çekti ve isimleri okumaya başladı. Normal gözü listede düzenli bir şekilde aşağı doğru iniyor, sihirli gözüyse dönüp duruyor, cevap veren öğrencilere odaklanıyordu. Son öğrenci de orada olduğunu belirttikten sonra, "Pekâlâ," dedi Moody, "bu sınıf hakkında Profesör Lu-pin'den bir mektup aldım. Karanlık yaratıklarla baş etme konusunda bayağı etraflı bir temel eğitim almışsınız - Böcürt'leri, Kırmızı Kafa'ları, Hinzıpır'lan, Garke-nez'leri, Kappa'lan ve ********ları işlemişsiniz, öyle değil mi?" Sınıftan onaylama niteliğinde bir uğultu yükseldi. "Ama lanetler konusunda geridesiniz, hem de çok geride," dedi Moody. "Bana da, büyücülerin birbirlerine neler yapabilecekleri konusunda sizi adam etmek düşüyor. Size sadece bir yılda Karanlık -" "Ne, kalmıyor musunuz?" dedi Ron, kendine hâkim olamayarak. Moody'nin sihirli gözü dönüp Ron'a dikildi; Ron hayli endişeli görünüyordu, ama az sonra Moody gülümsedi - Harry onun güldüğünü ilk kez görüyordu. Zaten ciddi şekilde yaralı olan yüzü, gülünce daha da çarpılıp kasıldı, ama yine de gülümsemek gibi sıcak bir şey yapabildiğini görmek güzeldi. Ron da rahatlamış gibiydi. 249 "Sen Arthur Weasley'nin oğlusun, ha?" dedi Mo-ody. "Baban birkaç gün önce beni çok zor bir durumdan kurtardı... Evet, sadece bir yd kalıyorum. Dumble-dore'a özel bir iyilik bu... Sadece bir yıl, ondan sonra sakin emekliliğime dönüyorum." Kaba bir kahkaha attı ve boğum boğum ellerini birbirine çarptı. "Pekâlâ - hemen başlayalım. Lanetler. Farklı farklı güçlerde, farklı farklı şekillerdedir. Şimdi, Sihir Bakanlığı'na bakılırsa, size karşı-lanetleri öğretip işi orada bırakmam gerekiyor. Altıncı sınıfa kadar size yasadışı Karanlık lanetlerin neye benzediklerini göstermemeliymi-şim. Sözde, o zamana kadar bunlarla başa çıkabilecek kadar büyümüş olmazrruşsınız. Ama Profesör Dumble-dore sizin cesaretinize güveniyor, Karanlık lanetlerin üstesinden gelebileceğinizi düşünüyor. Ben de diyorum ki, neyle karşı karşıya olduğunuzu ne kadar erken öğrenirseniz o kadar iyi. Daha önce hiç görmediğiniz bir şeye karşı kendinizi nasıl savunacaksınız ki? Size yasadışı bir lanet yapmak üzere olan bir büyücü, durup da ne yaptığım söylemez. Yüzünüze bakıp tatlı tatlı, kibar kibar yapmaz. Hazırlıklı olmanız lazım. Tetikte ve dikkatli olmanız lazım. Miss Brown, ben konuşurken onu ortadan kaldırmanız lazım." Lavender sıçradı ve kıpkırmızı kesildi. Sıranın altından Parvati'ye tamamlanmış yıldız tablosunu gösteriyordu. Belli ki Moody'nin sihirli gözü hem başının arkasından, hem de tahtanın içinden görebiliyordu. "Pekâlâ... büyücülük kanunlarına göre hangi lanet- 250 lerin en ağır şekilde cezalandırıldığını bileniniz var mı?" Birkaç tane tereddütlü el kalktı, bunlara Ron'un ve Hermione'nin elleri de dahildi. Moody, Ron'u işaret etti, ama sihirli gözü hâlâ Lavender'ın üzerindeydi. "Ee," dedi Ron tereddüt ederek, "babam bana bir tanesinden bahsetmişti... Adı Imperius laneti olabilir mi?" "Ah, evet," dedi Moody takdirle. "Baban o laneti bilir tabii. Zamanında Bakanhk'ın başına epey bela olmuştu Imperius laneti." Moody birbirleriyle uyumsuz ayaklarının üzerinde ağır ağır doğruldu, masasının çekmecesini açtı ve cam bir kavanoz çıkardı. İçinde üç tane büyük ve siyah örümcek koşuşturuyordu. Harry yanında oturan Ron'un arkaya kaykıldığım hissetti - örümceklerden nefret ederdi o. Moody elini kavanoza soktu, örümceklerden birini yakaladı ve hepsinin görebileceği şekilde avcunun içinde tuttu. Sonra asasını ona doğrulttu ve mırıldandı: "Imperio!" Örümcek Moody'nin elinden atlayıp ince, ipeksi bir ipliğin ucunda öne arkaya, sanki trapezdeymiş gibi sallanmaya başladı. Bacaklannı kasarak açtı, bir ters parende attı ve ipliğini koparıp masanın üstüne indi, sonra da orada daireler çizerek yan yan takla atmaya başladı. Moody asasını şöyle bir silkti, örümcek arka bacaklarından ikisinin üzerine kalktı ve basbayağı step dansı yapmaya başladı. 251 i Herkes kahkahalarla gülüyordu - yani Moody hariç herkes. "Komik buluyorsunuz, değil mi?" diye kükredi. "Bunu size yapsam hoşunuza gider mi?" Kahkahalar hemen o anda kesildi. "Tam kontrol," dedi Moody alçak sesle. Örümcek kendini top haline getirip yuvarlanmaya başlamıştı. "Onun pencereden dışan atlamasını, kendini boğmasını, içinizden birinin gırtlağına atılmasını sağlayabilirim..." Ron elinde olmadan ürperdi. "Yular önce, Imperius lanetiyle kontrol edilen birçok cadı ve büyücü vardı," dedi Moody. Harry onun Voldemort'un gücünün doruğunda olduğu dönemden bahsettiğini anlamıştı. "Bakanlık kime bir şeylerin zorla yaptırıldığını, kimin kendi isteğiyle hareket ettiğini ayırt etmekte epey güçlük çekti. "Imperius lanetine direnilebilir, ben de size bunun nasıl yapılacağını öğreteceğim. Ama gerçek bir irade gücü gerekiyor ve bu herkeste olmayan bir şey. Mümkünse bu lanete hedef olmaktan kaçının, daha iyi. SÜREKLİ TETİKTE OLUN!" diye gürledi. Herkes yerinden sıçradı. Moody salto atmakla meşgul olan örümceği yakaladı ve kavanozuna geri koydu. "Başka lanet bilen var mı? Yine yasadışı bir lanet?" Hermione'nin eli yine kalktı. Şaşırtıcı bir şekilde, Neville'inki de. Oysa onun konuşmaya gönüllü olduğu tek ders, açık arayla en iyi dersi olan Bitkibilim'di. Ne-vülc de kendi cüretine şaşırmış görünüyordu. 252 "Evet?" dedi Moody. Sihirli gözü yuvasında dönüp Neville'e sabidendi. "Bir de şey var - Cruciatus laneti," dedi Neville, kısık ama anlaşılır bir sesle. Moody, Neville'e büyük bir dikkatle bakıyor, dahası şimdi bu iş için iki gözünü de kullanıyordu. "Adın Longbottom mı?" dedi, sihirli gözü aşağı devrilip Üsteyi kontrol ederken. Neville başıyla tedirgin tedirgin onayladı, ama Moody başka soru sormadı. Sınıfa arkasını dönüp kavanoza elini soktu ve yeni bir örümcek alıp masanın üstüne koydu. Örümcek masanın üstünde kaskatı duruyordu, belli ki hareket edemeyecek kadar korkmuştu. "Cruciatus laneti," dedi Moody. "Biraz daha büyük olmalı ki anlayabilesiniz." Asasını örümceğe doğrulttu ve, "Engorgio!" dedi. Örümcek şişti. Şimdi bir tarantuladan daha iriydi. Artık kendine hâkim olma gayretinden tamamen vazgeçen Ron, sandalyesini geri çekip Moody'nin masasından olabildiğince uzaklaştırdı. Moody yine asasını kaldırdı, örümceğe doğrulttu ve mırıldandı: "Crucio!" Örümceğin bacaklan birden bedeninin üstüne doğru kıvrıldı. Hayvan dönüp korkunç bir şekilde kasılmaya, sağa sola yuvarlanmaya başlamıştı. Örümcekten hiç ses çıkmıyordu, ama Harry onun ses çıkarabilse çığlık atıyor olacağından emindi. Moody asasını çekmedi, örümcek daha da şiddetle titreyip kasılmaya başladı - "Yeter!" dedi Hermione tiz bir sesle. 253 Harry dönüp ona baktı. Hermione örümceğe bakmıyordu, Neville'e bakıyordu. Onun bakışlarını takip eden Harry, Nevüle'in ellerinin sıraya sımsıkı yapıştığını, parmaklarından kanın çekildiğini, gözlerininse dehşetle iri iri açılmış olduğunu gördü. Moody asasını kaldırdı. Örümceğin bacakları gevşedi, ama hâlâ seğiriyordu. Moody, "Reducio," diye mırıldandı ve örümcek normal boyuna döndü. Moody onu alıp kavanoza koydu. "Acı," dedi Moody hafifçe. "Cruciatus lanetini biliyorsanız, birine işkence etmek için kerpetene ve bıçağa ihtiyacınız olmaz... Bir ara bu lanet de çok popülerdi. "Pekâlâ... başka bir lanet bilen?" Harry çevresine baktı. Herkesin yüzünden, son örümceğin başına neler geleceğini merak ettikleri anlaşılıyordu. Hermione'nin eli biraz titreyerek de olsa üçüncü kez havaya kalktı. "Evet?" dedi Moody, ona bakarak. "Avada Kedavra," diye fısıldadı Hermione. Birkaç kişi dönüp ona tedirgin bakışlar attı, bunlara Ron da dahildi. "Ah," dedi Moody. Yamuk ağzı yine bir gülümsemeyle çarpıldı. "Evet, sonuncusu, en kötüsü. Avada Ke-davra... öldüren lanet." Elini cam kavanozun içine soktu. Üçüncü örümcek başına neler geleceğini biliyormuşçasma kavanozun dibinde deli gibi koşuşturmaya başladı, Moody'nin parmaklarından kaçmaya çalışıyordu. Ama Moody onu sıkıştırdı ve masanın üstüne yerleştirdi. Örümcek 254 bu defa da tahta yüzeyin üstünde delice koşuşturmaya başladı. Moody asasını kaldırdı ve birden Harry'nin içini kötü bir his sardı. "Avcıda Kedavra!" diye kükredi Moody. Göz kamaştırıcı bir yeşil ışık çaktı ve bir hışırdama duyuldu, sanki devasa ve görünmez bir şey havayı yararak geliyordu. Örümcek aniden sırtüstü devrildi. Üstünde herhangi bir iz yoktu, ama öldüğü kesindi. Kızların çoğu çığlık atmamak için kendilerine güçlükle hâkim oldular. Örümcek ona doğru kayarken Ron geriye sıçradı, az daha sandalyesiyle birlikte arkaya devrilecekti. Moody ölü örümceği masanın üstünden süpürüp yere attı. "Güzel değil," dedi sakin bir ses tonuyla. "Hoş değil. Ve bir karşı-laneti yok. Önlemenin yolu da yok. Şimdiye kadar sadece bir kişi bundan sağ çıkabüdi, o da tam karşımda oturuyor." Harry yüzünün kızardığını hissetti, Moody'nin gözleri (ikisi birden) ona çevriliydi. Ayrıca bütün sınıfın bakışlarını da üzerinde hissedebiliyordu. Harry ise, boş karatahtaya sanki büyülenmiş gibi bakıyordu, oysa tahtayı görmüyordu bile... Demek annesi ve babası böyle ölmüştü... tıpkı o örümcek gibi. Onlar da tek bir leke, tek bir iz almadan mı ölmüşlerdi acaba? Yaşam bedenlerinden alınmadan önce, yeşil ışığın çaktığını görmüş ve hızla gelen ölümün sesini mi duymuşlardı? 255 l Harry üç yıldır annesinin ve babasının ölümünü tekrar tekrar gözünde canlandırıyordu. Öldürüldüklerini öğrendiğinden beri, o gece ne olduğunu öğrendiğinden beri gözünde canlandırıyordu bunu: Kılkuyruk ihanet edip annesinin ve babasının yerini Voldemort'a söylemiş, o da kulübelerine gelip onlan bulmuştu. Voldemorf un önce Harry'nin babasını öldürmesi... James Potter'ın onu engellemeye çalışması ve karısına seslenerek Harry'yi alıp kaçmasını söylemesi... Voldemorfun Lily Potter'ın üstüne gitmesi ve Harry'yi öldürebilmek için ona kenara çekilmesini söylemesi... Annesinin Harry'nin yerine kendisini öldürmesi için yalvarması, oğlunun önünden çekilmeyi reddetmesi... Bunun üzerine Voldemorfun onu da öldürmesi, sonra da asasını Harr/ye doğrultması... Harry geçen yıl Ruh Emici'lerle mücadele ederken annesiyle babasının seslerini duyduğu için bu ayrıntıları biliyordu - çünkü Ruh Emici'lerin korkunç gücü buydu: Kurbanlarına en kötü anılarını yeniden yaşatmak ve onları kendi umutsuzlukları içinde boğup güçsüz bırakmak... Moody yine konuşmaya başlamıştı, ama Harry'ye çok uzaktan sesleniyormuş gibi geliyordu. Harry büyük bir gayret göstererek kendini toparlayıp şimdiki zamana döndü ve Moody'nin söylediklerini dinlemeye başladı. "Avada Kedavra lanetinin arkasında çok güçlü bir büyü olması gerekiyor. Şimdi hepiniz asalarınızı çıkarıp bana doğrultabilir ve gerekli sözcükleri söyleyebilirsiniz, ama bunun sonucunda burnum bile kanasa şaşa- 256 rım. Ama bu önemli değil. Görevim size bu lanetin nasıl yapılacağını göstermek değil. "Peki, madem bir karşı-laneti yok, size niye gösteriyorum bunu? Çünkü bilmek zorundasınız. Beterin beterinin gücünü görmek zorundasınız ki, karşı karşıya kalmaktan kaçının. SÜREKLİ TETİKTE OLUN!" diye kük-redi ve bütün sınıf yine sıçradı. "Şimdi... bu üç lanet, yani Avada Kedavra, Imperi-us ve Cruciatus, Affedilmez Lanetler olarak bilinirler. Bunlardan herhangi birinin bir insan üzerinde kullanılması, Azkaban'da ömür boyu yatmak için yeterlidir. İşte karşınızda böyle bir şey var. Size savaşmayı öğretmem gereken şey, böyle bir şey işte. Hazırlanmanız gerekiyor. Silahlanmanız gerekiyor. Ama en önemlisi, sürekli, aralıksız, tetikte olmanız gerekiyor. Tüy kalemlerinizi çıkarın... yazın..." Dersin geri kalanını Affedilmez Lanetlerin her biri üzerine notlar alarak geçirdiler. Zil çalana dek kimse konuşmadı - ama Moody dersi bitirip de herkes sınıftan çıkınca, bir konuşma seli patlak verdi. Çoğu hayranlık içinde lanetleri tartışıyordu: "Nasıl seğiriyordu, gördün mü?" "- onu nasıl da öldürdü, anında!" Dersten müthiş bir gösteriymişçesine bahsediyorlardı, ama Harry dersi pek de eğlenceli bulmamıştı. Görünüşe bakılırsa, Hermione de aynı duyguları paylaşıyordu. "Acele edin," dedi gergin bir sesle Harry ve Ron'a. "Yine o kahrolası kütüphaneye gitmiyoruz ya?" dedi Ron. 257 |
ON BEŞİNCİ BÖLÜM
Beauxbatons ve Durmstrang Harry ertesi sabah erkenden uyandığında, aklında eksiksiz bir plan vardı. Sanki uyuyan beyni bütün gece bu plan üstünde çalışmıştı. Kalktı, şafağın solgun ışığında giyindi; Ron'u uyandırmadan yatakhaneden çıkıp boş ortak salona gitti. Kehanet ödevinin hâlâ ürerinde durduğu masadan bir parşömen aldı ve şu mektubu yazdı: Sevgili Sirius, Sanırım yara izimin acıdığını sadece hayal ettim. Sana son yazdığımda uyku mahmuruydum. Geri gelmenin anlamı yok, burada her şey iyi. Benim için kaygılanma, başım tamamen normale benziyor. Harry Sonra portre deliğinden tırmandı, sessiz şatonun içinden geçti (sadece dördüncü kat koridorunun orta yerinde, üzerine büyük bir vazo yuvarlamaya çalışan Peeves tarafından kısa bir süre yolu kesildi), sonunda da Bati Kulesi'nin tepesindeki Baykuşhane'ye geldi. 270 Baykuşhane yuvarlak, taş bir odaydı, pencerelerden hiçbirinde cam olmadığı için hayli soğuk ve esintiliydi. Döşeme tamamen samanla, baykuş pisliğiyle ve tükürülmüş fare ve tarla sıçanı iskeletleriyle kaplıydı. Akla gelebilecek her türden yüzlerce baykuş burada, kulenin ta tepesine kadar uzanan tüneklere yerleşmişlerdi. Çoğu uyuyordu, ama arada bir yuvarlak, kehribar rengi bir göz Harry'ye ateş saçarak bakıyordu. Hedwig'in bir hüthüt kuşuyla bir kahverengi baykuş arasına kurulmuş olduğunu gördü, pislikle kaplı döşemede birazcık kayarak telaşla onun yanına gitti. Hedvvig'i uyandırması ve kendine bakmasını sağlamaya ikna etmesi zor oldu, tüneğinde kıpırdanıp duruyor, ona kuyruğunu gösteriyordu. Belli ki Harry bir önceki gece ona şükranlarını sunmadığı için hâlâ kızgındı. Ama Harry ona, belki sen çok yorgunsun, belki Ron'dan Pigwidgeon'ı ödünç istesem daha iyi olur deyince, Hedwig bacağını uzattı. Harry de mektubu onun" bacağına bağladı. Onu koluna alıp duvardaki deliklerden birine taşırken, sırtını okşayıp, "Sirius'u bul, olur mu?" dedi. "Ruh Emici'ler bulmadan önce." Hedwig, Harry'nin parmağını her zamankinden daha sertçe gagalasa da, ona güvence verircesine kulağına doğru usul usul ötmeyi ihmal etmedi. Sonra kanatlarını açıp güneşe doğru havalandı. Harry, karnındaki o tanıdık rahatsızlık duygusuyla, Hedwig'in uçarak gözden kaybolmasını izledi. Oysa Sirius'un daha 271 !ı önceki cevabını beklerken, bunun kaygılarını artırmaktan çok azaltacağına öyle güvenmişti ki. * Harry kahvaltıda, Hermione ve Ron'a ne yaptığını söylediğinde, "Ama bu yalan, Harry," dedi Hermione. "Yara izinin acıdığını hayal etmedin, bunu da gayet iyi biliyorsun." "N'olmuş?" dedi Harry. "Benim yüzümden Azka-ban'a dönmeyecek." Hermione tartışmayı sürdürmek için ağzını açınca, Ron ona sertçe, "Kapat bu konuyu," dedi. Hermione bu seferlik onu dinleyip sustu. Harry ondan sonraki iki hafta boyunca Sirius'u düşünüp kaygılanmamak için elinden geleni yaptı. Evet, her sabah posta baykuşları geldiğinde endişeyle çevreye bakınmadan duramıyordu, geceleri uyumadan önce karanlık bir Londra sokağında Ruh Emici'ler tarafından kıstırılmış Sirius'a ilişkin korkunç manzaralar görmeyi de en-gelleyemiyordu gerçi. Ama hiç olmazsa sabahla gece arasındaki saatlerde kafasını vaftiz babasına takmamaya çalışıyordu. Keşke Quidditch olsaydı, aklımı bunlardan uzaklaştırırdı; karışık bir kafaya en iyi gelen şey, zorlu bir antrenmandır, diye düşünüyordu. Öte yandan, dersleri de eskisinden çok daha çetin ve zahmetli bir hal almıştı. Özellikle, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersi. Profesör Moody, Imperius lanetinin gücünü göstermek ve etkilerine karşı koyup koyamayacaklannı görmek için hepsine sırayla bu laneti uygulayacağını söyleyerek onları şaşırtmıştı. 272 Moody asasının bir hareketiyle sıraları ortadan kaldırıp odanın ortasında kocaman bir boşluk bırakırken, Hermione kararsızca, "Ama - ama yasal olmadığını söylemiştiniz, Profesör," dedi. "Demiştiniz ki - bunu bir başka insana karşı kullanmak -" Moody, sihirli gözü Hermione'ye dönüp tekinsiz, sabit bir bakışla dikilerek, "Dumbledore bunun nasıl bir duygu olduğunun size öğretilmesini istiyor," dedi. "Belki öğrenmek için zor yolu seçersin - yani başka biri seni tamamen kontrolü altına almak için bu laneti yapınca öğrenirsin - bana göre hava hoş. Dersten affedildin. Git bakalım." Boğum boğum parmağıyla kapıyı gösterdi. Hermione kıpkırmızı oldu, gitmek istediğini kastetmediği anlamında bir şeyler mırıldandı. Harry ve Ron birbirlerine bakıp sırıttılar. Hermione'nin böyle önemli bir dersi kaçırmaktansa Bezeliyumru irini yemeyi tercih edeceğini biliyorlardı. Moody öğrencileri sırayla öne çağırıp onlara Impe-rius laneti yapmaya başladı. Harry sınıf arkadaşlarının bu lanetin etkisi altında birer birer en olmadık şeyleri yapmalarını izledi. Dean Thomas milli marşı söyleyerek ve zıplayarak üç kez odanın çevresinde dolaştı. La-vender Brown sincap taklidi yaptı. Neville normal halinde kesinlikle beceremeyeceği bir dizi hayli şaşırtıcı JHttnastik numarası sundu. İçlerinden hiçbiri lanete kar-Şi mücadele edecek güçte değil gibiydi ve hepsi ancak "oody laneti kaldırınca kendine geldi. "Potter," diye homurdandı Moody, "sıra sende." ,273 Harry öne, sınıfın ortasına Moody'nin sıraları kaldırıp açtığı boşluğa yürüdü. Moody asasını kaldırdı, Harry'ye doğrulttu ve, "Imperio!" dedi. Harikulade bir duyguydu. Harry, kafasındaki bütün düşüncelerle kaygılar tatlı tatlı temizlenip yerlerinde sadece varlığı ve kaynağı belirsiz bir mutluluk kalırken, uçarcasına bir duyguya kapıldı. Kendini son derece rahatlamış hissediyordu, herkesin onu izlediğinin de hayal meyal farkındaydı. Derken Deli-Göz Moody'nin sesini duydu, boş beyninin uzaklardaki bir odasında yankılanıyordu: Sıranın üstüne atla... Sıranın üstüne atla... 4 m- l Harry söz dinler bir şekilde zıplamaya hazırlanarak dizlerini büktü. Sıranın üstüne atla... Niye ama? Beyninin gerisinde bir başka ses uyanmıştı. Aslında, bu aptalca bir şey, dedi ses. _ Sıranın üstüne atla... Hayır, sanmıyorum, teşekkürler, dedi diğer ses, biraz daha kesin şekilde... Hayır, pek istemiyorum bunu... Atla.' HEMEN.' Harry bundan sonra hatırı saydır bir acı hissetti. Hem zıplamış, hem de kendi zıplamasını engellemeye çalışmıştı - sonuçta da kafa üstü sıraya çakılmış, onu yere devirmiş ve, bacaklarının sızlamasına bakılırsa, her iki dizini de kırmıştı. Moody'nin sesi, "İşte, bu daha iyi!" dedi. Ve Harry birden kafasındaki boşluğun, yankılanma duy- 274 gusunun yok olduğunu hissetti. Neler olduğunu tam olarak hatırladı, dizlerindeki ağrı da iki katına çıkmış gibiydi. "Şuna bakın, siz... Potter mücadele etti! Onunla mücadele etti ve az daha yeniyordu! Yeniden deneyeceğiz, Potter. Siz, geri kalanlar da dikkat edin - gözlerini kollayın, orada göreceksiniz. Çok iyi, Potter, gerçekten çok iyi! Seni kontrol etmekte güçlük çekecekler!" Bir saat sonra Harry, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinden seke seke çıkarken (Harry lanete tamamen direnebilene kadar Moody tam dört sefer aynı şeyi tekrarlatmıştı), "Öyle bir konuşuyor ki," diye mırıldandı, "sanki hepimiz her an saldırıya uğrayacakmı-şız sanırsın." Her iki adımda bir sıçrayan Ron, "Evet, biliyorum," dedi. Lanetle başa çıkmakta Hany'den daha çok zorlanmıştı ama, Moody etkilerin öğle yemeği vaktine kadar geçeceği konusunda güvence vermişti. "İş paranoyak olmaya gelince..." Ron omzunun üstünden tedirgin tedirgin geriye baktı, Moody'nin onu işitecek kadar yakında olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. "Bakanlık'ta ondan kurtulmak istemelerine şaşmamalı. Nisan Bir günü arkasından "böö" diye bağıran cadıya ne yaptığım Seamus'a söylerken duydun mu? Hem yapacak bunca işimiz varken, Imperius lanetini enine boyuna incelemeye vakit bulabilecek miyiz bakalım?" Bütün dördüncü sınıflar bu sömestr yapmaları gereken ödevlerin belirgin biçimde arttığının farkındaydı. Profesör McGonagall, onlara verdiği Biçim Değiştirme . 275 ödevinin miktarı karşısında sınıftan büyük bir inilti yükselince, bunun nedenini açıklamıştı. Gözleri, kare şeklindeki gözlüğünün arkasında tehlikeli bir şekilde parüdayarak, "Şimdi sihir eğitiminin çok önemli bir evresine giriyorsunuz!" demişti onlara. "Sıradan Büyücülük Düzeyleriniz yaklaşıyor -" Dean Thomas kızgın kızgın, "Beşinci sınıfa kadar S. B. D. almıyoruz!" dedi. "Belki almıyorsunuz, Thomas, ama inan bana her türlü hazırlığa ihtiyacınız olacak! Bu sınıfta bir kirpiyi tatmin edici şekilde iğnedenliğe çevirmeyi beceren tek kişi hâlâ Miss Granger. Sana hatırlatayım, Thomas, senin iğnedenliğin, yanına iğneyle yaklaşan birini görünce hâlâ korkuyla büzülüyor!" Bir kez daha kıpkırmızı olan Hermione, halinden memnunmuş gibi görünmemeye çalıştı. Harry ve Ron, Profesör Trelawney bir sonraki Kehanet dersinde onlara ödevleriyle en iyi notlan aldıklarını söyleyince çok eğlendiler. Profesör onlann tahminlerinin büyük bölümünü yüksek sesle okumuş, onları bekleyen dehşet verici şeyleri kulan kıpırdamadan kabul ettikleri için ikisini de övmüştü - ama aynı şeyi bir sonraki ay için de yapmalarını söyleyince pek o kadar eğlenmediler; ikisi de artık felaket bulmakta zorlanıyordu. Bu arada, Sihir Tarihi'ni okutan hayalet, Profesör Binns, onlara on sekizinci yüzyılın Cincüce İsyanları hakkında haftada bir deneme yazdırıyordu. Profesör Snape ise panzehir bulmaya zorluyordu. Bu ödevi ciddiye almışlardı, çünkü panzehirlerinin işe yarayıp yara- 276 madiğini görmek için Noel'den önce içlerinden birini zehirleyebileceğini ima etmişti. Profesör Flitwick ise onlardan, yaklaşan Çağırma Büyüleri derslerine hazırlık olarak üç ek kitap okumalarını istemişti. Hagrid bile ödev yükünü ağırlaştınyordu. Patlar-Uçlu Kelekerler, hiç kimsenin onların ne yediğini keşfedememiş olmasını da hesaba katacak olursanız, dikkat çekici bir hızla büyüyordu. Hagrid durumdan pek hoşnuttu. "Proje" lerinin bir parçası olarak, Kelekerleri gözlemek ve olağanüstü davranışları hakkında notlar almak amacıyla iki akşamda bir kulübesine gelmelerini söylemişti. Hagrid torbasından koskocaman bir oyuncak çıkaran Noel Baba tavrıyla bunu önerdiğinde, Draco Mal-foy düpedüz, "Yapmıyorum," dedi. "Dersler sırasında bu pis şeyler zaten canıma yetti, teşekkürler, almayayım." Hagrid'in yüzündeki gülümseme silindi. "Sana ne denirse onu yapacaksın," diye homurdandı, "ya da Profesör Moody'den ilham alırım... İyi bir dağ gelinciği olduğun söyleniyor, Malfoy." Gryffindor'lar kahkahadan kırıldı. Malfoy öfkeyle kızardı, ama belli ki Moody'nin cezasının hatırası Hag-rid'e cevap vermesini önleyecek kadar acılıydı. Harry, Ron ve Hermione dersin sonunda şatoya neşeyle döndüler. Hagrid'in Malfoy'a haddini bildirmesini görmek pek keyifliydi doğrusu. Özellikle de Malfoy'un bir yıl önce Hagrid'in atılması için elinden geleni yaptığını düşünecek olursanız. 277 Giriş Salonu'na vardıklarında, orada toplanmış öğrenci kalabalığı yüzünden daha fazla ilerleyemediler. Öğrencilerin hepsi mermer merdivenin alt tarafına asılmış koca bir duyurunun çevresinde toplanmıştı. Üçünün en uzun boylusu olan Ron, önündekilerin başlarının üstünden görebilmek için parmaklarının ucuna yükseldi ve duyuru metnini diğer ikisine yüksek sesle okudu: ÜÇBÜYÜCÜ TURNUVASI Beauxbatons ve Durmstrang heyetleri 30 Ekim Cuma günü saat 6'da gelecektir. Dersler bundan yarım saat önce sona erecektir - "Harika!" dedi Harry. "Cuma son ders İksir! Sna-pe'in bizi zehirlemeye valcti kalmayacak!" öğrenciler çantalanyla kitaplarını yatakhanelerine götürecek ve Hoş Geldin Şöleni'nden önce ko~ - nuklanmızı karşılamak için şatonun önünde toplanacaktır. •j Hufflepuff tan Ernie Macmillan kalabalığın arasından belirerek, "Sadece bir hafta kaldı!" dedi. Gözleri parlıyordu. "Acaba Cedric biliyor mu? Gidip ona söylesem iyi olacak..." Ernie telaşla uzaklaşırken, Ron boş bakışlarla, "Cedric mi?" dedi. "Diggory," dedi Harry. "Turnuva'ya katılıyor olmalı." 278 "O salak Hogwarts şampiyonu olacak, ha?" dedi Ron, gevezelik eden kalabalık arasından kendilerine yol açıp merdivene doğru giderlerken. "Salak değil," dedi Hermione. "Sen ondan sadece takımı Quidditch'te Gryffindor'u yendiği için hoşlanmıyorsun. Çok iyi bir öğrenci olduğunu duydum - ayrıca Sınıf Başkanı." Konuya son noktayı koymuş gibi bir hali vardı. Ron iğneli iğneli, "Sen ondan sadece yakışıklı olduğu için hoşlanıyorsun," dedi. Hermione incinmiş bir edayla, "Kusura bakma ama, ben insanlardan sadece yakışıklı oldukları için hoşlanmam!" dedi. Ron yüksek sesle, sahte sahte öksürdü; sanki "Lock-hart" der gibiydi. Giriş Salonu'na asılan duyurunun şato sakinleri üzerinde belirgin bir etkisi oldu. Ondan sonraki hafta boyunca, Harry nereye giderse gitsin, tek sohbet konusu vardı: Üçbüyücü Turnuvası. Söylentiler bulaşıcı mikrop gibi öğrenciden öğrenciye uçuyordu: Kim Hog-vvarts şampiyonu olmaya çalışacakmış, Turnuva'da neler olacakmış, Beauxbatons ve Durmstrang öğrencileri onlardan ne şekilde farklıymış, falan. Harry şatonun da titiz mi titiz bir temizlik işleminden geçtiğini fark etti. Birtakım kirlenmiş portreler ovulup temizlenmişti, ne var ki portre sakinleri bundan hiç hoşlanmamıştı, çerçeveleri içinde karanlık mırıldanmalarla toplanmış oturuyor ve temizlikten acıyan pembe yüzlerini ellerken yüzlerini buruşturuyorlardı. Zırhlar 279 birden parlamaya başlamıştı, artık hareket edince gıcırdamıyorlardı. Hademe Argus Filch ise ayakkabılarını silmeyi unutan öğrencilere öyle korkunç davranıyordu ki, birinci sınıftan iki kızı korkutup isteri krizi geçirmelerine neden oldu. Öğretmenler de aynı derecede gergin görünüyorlardı. Profesör McGonagall, Neville'in kendi kulaklarını yanlışlıkla kaktüse dönüştürdüğü çok zor bir dersin sonunda, "Longbottom!" diye bağırdı ona, havlarcasına. "Lütfen basit bir Değişim Büyüsü'nü bile beceremediğini Durmstrang'dan hiç kimsenin önünde belli etme\" 30 Ekim sabahı kahvaltıya indiklerinde, geceleyin Büyük Salon'un süslenmiş olduğunu gördüler. Duvarlarından, her biri bir Hogwarts binasını temsil eden muazzam, ipek flamalar sarkıyordu: Gryffindor için üzerinde altın bir aslan olan kırmızı bir flama, Ravenc-law için bronz kartallı mavi bir tane, Hufflepuff için siyah porsuklu sarı bir flama ve Slytherin'e de gümüş yı-lank yeşil bir tane. Öğretmenler masasının arkasında asılı en büyük flamada ise Hogvvarts arması vardı: Kocaman bir "H" harfinin çevresinde birleşmiş aslan, kartal, porsuk ve yılan. Harry, Ron ve Hermione, Gryffindor masasında Fred ve George'u gördüler. İkisi bir kez daha, görülmemiş şekilde herkesten uzakta oturmuş, kendi aralarında alçak sesle konuşuyorlardı. Ron öne düşüp onların yanına gitti. George umutsuzca, "Tamam, bir baş belası," diyor- 280 du Fred'e. "Ama bizimle şahsen konuşmazsa, biz de ona mektubu yollarız. Ya da eline sıkıştırırız. Sonsuza kadar bizden kaçacak hali yok ya." Yanlarına oturan Ron, "Sizden kaçan kim?" dedi. Konuşmalarının kesilmesine kızan Fred, "Keşke sen olsaydın," diye cevap verdi. Ron, "Baş belası olan da ne?" diye sordu George'a. "İnsanın senin gibi burnunu her şeye sokan bir kardeşi olması," dedi George. Harry, "Üçbüyücü Turnuvası hakkında ne düşünüyorsunuz?" dedi. "Katılmak için bir yöntem buldunuz mu?" George acı acı, "McGonagall'a şampiyonların nasıl seçildiğini sordum, ama söylemedi," dedi. "Bana çenemi tutup, rakunumun Biçimini Değiştirmekle uğraşmamı söyledi." Ron düşünceli düşünceli, "Acaba görevler ne?" dedi. "Biliyor musun, bence onların üstesinden geliriz, Harry. Daha önce de tehlikeli işler yaptık..." Fred, "Ama bir hakem heyeti önünde değil," dedi. "McGonagall şampiyonların, görevleri ne kadar iyi yerine getirdiklerine göre puan alacaklarını söylüyor." "Hakemler kim?" diye sordu Harry. Hermione, "Eh, katılan okulların Müdürleri hep heyette olur," dedi. Herkes şaşkınlıkla dönüp ona baktı. "Çünkü 1792 Turnuvası'nda, şampiyonların yakalaması gereken kanatlı yılan gemi azıya alınca, üçü yaralanmıştı." Hepsinin ona baktığını görünce, kendi okuduğu ki- 281 tapları başkasının okumadığım görmenin her zamanki sabırsızlığıyla, "Hepsi Hogıuarts: Bir Tarih'te yazılı," dedi. "Ama tabii tam anlamıyla güvenilir bir kitap değil. 'Gözden Geçirilmiş Hogwarts Tarihi' deseler daha doğru bir ad olurmuş. Ya da 'Okulun Kötü Yanlannı Cilalayan, Son Derece Taraflı ve Seçici Hogwarts Tarihi'." "Ne demek istiyorsun?" dedi Ron, oysa Harry işin nereye varacağını tahmin etmiş gibiydi. Hermione yüksek sesle ve Harry'yi haklı çıkararak, "Ev cinleri!" dedi. "Hogıvarts: Bir Tarih'in bini aşkın sayfasında, yüz kölenin baskı altında tutulması hakkında hepimizin fikir birliği halinde olduğundan bir kez bile söz edilmiyor!" Harry başını salladı ve yeniden yağda pişmiş yu-murtasıyla ilgilenmeye koyuldu. Ondaki ve Ron'daki coşku yoksunluğu, Hermione'nin ev cinlerine adalet arama azmini hiç mi hiç törpülememişti. Evet, gerçi ikisi de birer E. R. İ. T. rozeti için iki Sickle vermişlerdi ama, bunu sadece çenesini tutsun diye yapmışlardı. Ancak-Sickle'lan ziyan olup gitmişti. Olsa olsa, Hermione'nin eskisinden de yüksek sesle konuşmaya başlamasını sağladıkları söylenebilirdi. O gün bugündür de Harry ve Ron'u rahatsız edip duruyordu. Önce rozetleri taksınlar diye ikisine baskı yapmış, sonra başkalarını da rozet takmak için iknaya çalışmıştı. Hatta her akşam Gryffindor ortak salonunda insanlan köşeye sıkıştırıp, burunlarının dibinde para toplama tenekesini sallayıp tangırdatarak dolaştırmaya başlamıştı. Şiddetle, "Ücret verilmeyen, köle edilmiş bir grup 282 sihirli yaratık tarafından çarşaflarınızın değiştirildiğinin, şöminelerinizin yakıldığının, sınıflarınızın temizlendiğinin ve yemeğinizin pişirildiğinin farkındasınız, değil mi?" deyip duruyordu. Neville gibi bazıları, sırf Hermione onlara gözlerinden ateşler saçarak bakmayı kessin diye para vermeye razı olmuştu. Birkaç tanesi söylediklerine ılımlı bir ilgi göstermiş, ama kampanyada aktif bir rol alma konusunda gönülsüz davranmıştı. Çoğu ise bu işe şaka gözüyle bakıyordu. Ron şu anda, hepsini güz güneşiyle yıkayan tavana gözlerini çevirmişti, Fred ise pastırmasıyla birden fena halde ilgilenmeye başlamıştı (ikizlerin ikisi de E. R. İ. T. rozeti almayı reddetmişti). Ama George, Hermione'ye eğildi. "Dinle, Hermione, sen hiç aşağı, mutfağa indin mi??' "Elbetjte hayır," diye kısa kesti Hermione. "Sanmıyorum ki öğrenciler -" George, Fred'i göstererek, "Eh, biz indik," dedi, "defalarca, yiyecek yürütmek için. Ve onları gördüm, onlar mutlu. Dünyanın en iyi işine sahip olduklarını düşünüyorlar -" "Eğitimsiz oldukları ve beyinleri yıkandığı için!" diye başladı Hermione hararetle, ama sonraki sözcükleri yukarıdan gelen ani hışırtılar içinde boğulup gitti. Bu ses posta baykuşlarının geldiğini haber veriyordu. Harry hemen yukarı baktı ve Hedwig'in ona doğru sü-züldüğünü gördü. Hermione de o anda konuşmayı bı- 283 r aktı. Harry'nin omzuna kanat çırparak inen, indikten sonra da kanatlarını kapatıp bacağını yorgun argın uzatan Hedvvig'i endişeyle izlediler. Harry, Sirius'un cevabını çekip çıkardı, Hedwig'e kendi pastırma halkalarını ikram etti, o da bunları şükranla yedi. Fred ve George'un Üçbüyücü Turnuvası'na ilişkin başka tartışmalara daldıklarından emin olduktan sonra da, Harry, Sirius'un mektubunu Ron ve Hermi-one'ye fısıldayarak okudu. iyi denemeydi, Harry. Ülkeye döndüm ve iyi saklandım. Bana Hogıvarts'ta olup biten her şeyi bildirmeye devam etmeni istiyorum. Hedıvig'i kullanma, sürekli baykuş değiştir ve benim için kaygılanma, sen kendine göz kulak ol, yeter. Yara izin hakkında ne dediğimi unutma. Sirius Ron yavaşça, "Neden baykuş değiştirmen gerekiyor?" diye sordu. Hermione hemen, "Hedwig çok dikkat çeker," dedi. "Farklı bir kuş. Sirius nerede saklanıyorsa oraya dönüp duran karbeyaz bir baykuş... Yani, pek yerel bir kuşa benzemiyor, değil mi?" Harry mektubu rulo yaptı ve cüppesinin içine yerleştirdi. Bir yandan da, eskisinuen daha mı az, daha mı çok kaygılı olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sirius'un yakalanmadan geri dönmeyi becermesi iyi bir şeydi herhalde. Onun çok daha yakında olmasının güven ve- 284 rici olduğunu da inkâr edemezdi; artık hiç değilse her yazışında cevap almak için bu kadar beklemesi gerek meyecekti. \ "Sağ ol, Hedwig," dedi, onu okşayarak. Kuş uykulu uykulu öttü, gagasını Harry'nin portakal suyu kadehine sokup çıkardı, sonra yeniden uçup gitti. Besbelli Baykuşhane'de sıkı ve uzun bir uyku çekmeye can atıyordu. O gün havada hoş bir bekleyiş duygusu vardı. Kimse derslere pek kafasını veremedi, herkesin aklı fikri Be-auxbatons ve Durmstrang'lıların akşam gelecek olma-sındaydı. İksir dersi bile, her zamankinden yarım saat kısa olduğu için, çok daha kolay tahammül edilir nitelikteydi. Zil erken çalınca, Harry, Ron ve Hermione koşa koşa Gryffindor Kulesi'ne gittiler, onlara söylendiği gibi çantalarıyla kitaplarını bıraktılar, pelerinlerini giydiler ve telaşla yeniden aşağı, Giriş Salonu'na indiler. Bina Sorumluları öğrencilerini sıraya sokuyorlardı. Profesör McGonagall, "VVeasley, şapkanı düzelt," diye payladı Ron'u. "Miss Patil, o gülünç şeyi saçınızdan çıkarın." Parvati surat astı ve örgüsünün ucundaki büyük, kelebek süsü çıkardı. "Lütfen beni izleyin," dedi Profesör McGonagall. "Birinci sınıflar önden... itişip kakışmayın..." Sıra halinde merdivenden indiler ve şatonun önüne dizildiler. Soğuk, duru bir akşamdı. Akşam alacası çö-küyordu ve solgun, şeffaf görünüşlü bir ay şimdiden Yasak Orman'ın üzerinde parlıyordu. Önden dördüncü 285 sırada Ron ile Hermione'nin arasında duran Harry, Dennis Creevey'nin diğer birinci sınıflar arasında heyecandan resmen titrediğini gördü. Ron saatine göz atarak, "Neredeyse altı oldu," dedi ve ön kapıya gelen yola doğru baktı. "Sizce nasıl gelecekler? Trenle mi?" "Sanmam," dedi Hermione. "Öyleyse nasıl? Süpürgeyle mi?" dedi Harry, yıldızlı gökyüzüne bakarak. "Sanmam... onca uzaktan süpürgeyle gelemezler..." "Anahtar olmasın?" diye önerdi Ron. "Ya da Cisimlenebilirler - belki onların geldiği yerde on yedi yaşın altındakilerin de Cisimlenmesine izin veriliyordun" Hermione sabırsızlıkla, "Hogwarts arazisinde Ci-simlenemezsiniz," dedi. "Bunu size kaç kez söyleyece-ğim?" Karanlığın indiği araziyi heyecanla taradılar, ama hiç hareket yoktu. Her şey her zamanki gibi kıpırtısız, sessiz ve sakindi. Harry üşümeye başlamıştı. Acele etseler bari, diye düşündü... Belki de yabancı öğrenciler dramatik bir giriş yapmaya hazırlanıyorlardı... Mr We-asley'nin Cjuidditch Dünya Kupası'ndan önce kamp ateşi başında söylediklerini hatırladı: "Hep aynı - bir araya geldik mi gösteriş yapmadan duramıyoruz..." Derken Dumbledore diğer öğretmenlerle birlikte ayakta durduğu arka sıradan seslendi - "Ahha! Eğer fena halde yanılmıyorsam, Beauxbatons heyeti yaklaşıyor!" 286 Birçok öğrenci hevesle, "Ne; ede?" diye sordu, hepsi farklı yönlere bakıyordu. "îşte!" diye haykırdı bir altıncı sınıf öğrencisi, Or-man'm üzerinde bir noktayı göstererek. Büyük bir şey, süpürgeden çok daha büyük bir şey -hatta yüz süpürgeden bile- lacivert gökyüzünden şatoya doğru hızla geliyor, her an daha da büyüyordu. Birinci sınıflardan biri, tamamen kendinden geçerek, "Ejderha bu!" diye haykırdı. "Aptallık etme... uçan bir ev!" dedi Dennis Cre-evey. Dennis'in tahmini gerçeğe daha yakındı... Devasa, kara şekil Yasak Orman'daki ağaçların tepelerini sıyırarak geçerken, şato pencerelerinden parıldayan ışıklar üzerine vurdu. Dev gibi, toz mavisi bir atlı araba gör- * düler. Kocaman bir ev boyundaydı, onlara doğru süzülüyordu, her biri beyaz yeleli ve fil boyunda olan bir düzine kanatlı at tarafından çekiliyordu. Araba daha da aşağı savrulup muazzam bir hızla inişe geçerken, ilk üç sıradaki öğrenciler geriye doğru çekildi. Sonra, atların yemek tabağından büyük nalları muazzam bir darbeyle yere vurdu. Neville geriye zıplayıp beşinci sınıftan bir Slytherin'in ayağına bastı. Bir saniye sonra araba da inmişti. Koskoca tekerleklerinin üzerinde yalpalarken, altın rengi atlar kocaman kafalarını sallıyor ve büyük, alev kırmızısı gözlerini deviriyorlardı. Harry, arabanın kapısı açılmadan önce, kapının üstünde bir arma (her birinden üç yıldız çıkan çapraz, altın iki asa) olduğunu görebildi ancak. 287 Cüppesi soluk mavi renkte bir oğlan arabadan atladı, ileri doğru eğildi, arabanın döşemesini bir müddet kurcaladı ve bir dizi altın basamağı açtı. Saygıyla geriye doğru sıçradı. Derken Harry parlak, yüksek topuklu, siyah bir ayakkabının (çocuk kızağı büyüklüğünde bir ayakkabı) arabanın içinden çıktığını gördü. Hemen arkasından da ayakkabıyı, Harry'nin hayatında gördüğü en kocaman kadın izledi. Arabanın ve atlann muazzam boyutlarının nedeni o anda belli olmuştu. Birkaç kişi soluğunu tuttu. Harry hayatında bu kadın kadar kocaman tek bir kişi görmüştü: Hagrid. Aralarında iki üç santimlik bir boy farkı olduğundan bile şüpheliydi. Ama nasılsa -belki de Hagrid'e alıştığı için- (şimdi basamakların dibinde durmuş, fincan gibi gözlerle bekleşen kalabalığa bakan) bu kadın daha da anormal ölçüde kocaman geldi ona. Kadın Giriş Salonu'ndan vuran ışığa doğru yürüdüğü zaman, güzel, yeşil zeytin rengi bir yüzü olduğu ortaya çıktı; büyük, kara, berrak gözleri ve epeyce hürmetli bir burnu vardı. Saçı arkaya çekilip pırıl pırıl bir topuz halinde ensesinde toplanmıştı. Tepeden tırnağa siyah satene bürünmüştü, boynunda ve kalın parmaklarında birçok harika opal ışıldıyordu. Dumbledore alkışlamaya başladı; onu örnek alan öğrenciler de ellerini çırpmaya koyuldular. Çoğu bu kadına daha iyi bakabilmek için ayak parmaklarının ucunda yükselmişti. Kadının yüzü gevşedi, zarif bir gülümsemeye büründü ve parıldayan elini uzatarak öne, Dumbledore'a 288 doğru yürüdü. Kendisi de uzun boylu olan Dumbledo-re'un bu eli öpmek için eğilmesine pek gerek kalmadı. "Aziz Madam Maxime/' dedi. "Hogvvarts'a hoş geldiniz." Madam Maxime kalın bir sesle, "Dambli-dor," dedi, "iyisindi' umarım?" "Fevkalade formdayım, teşekkürler," dedi Dumble-dore. Madam Maxime, muazzam ellerinden birini kayıtsızca arkaya doğru sallayarak, "Öğrencile'im," dedi. Dikkati tamamen Madam Maxime'in üzerinde toplanmış olan Harry şimdi de, hepsi yeniyetmeliği geride bırakmak üzereymiş gibi görünen bir düzine kadar kızla oğlanı fark etti. Arabadan inmişler, Madam Maxi-me'in arkasında duruyorlardı. Titriyorlardı da, ama bunda şaşılacak bir şey yoktu, çünkü cüppeleri ince ipekten yapılmışa benziyordu, hiçbirinde de pelerin yoktu. Bazıları başlarına eşarp ve şal sarmıştı. Harry'nin görebildiği kadarıyla (Madam Maxime'in muazzam gölgesindeydiler) yüzlerinde endişeli bakışlarla başlarını kaldırmış Hogvvarts'a bakıyorlardı. "Karka'off geldi mi?" diye sordu Madam Maxime. "Her an gelebilir," dedi Dumbledore. "Burada bekleyip onunla selamlaşmak mı istersiniz, yoksa içeri ge-Çip biraz ısınmayı mı tercih edersiniz?" "Isınmayı, sanı'ım" dedi Madam Maxime. "Ama atlar -" "Sihirli Yaratıkların Bakımı öğretmenimiz onlara "akmaktan memnun olur," dedi Dumbledore. "Başka - 289 ee - görevlerine ilişkin olarak ortaya çıkan önemsiz bir sorunu halledip döner dönmez." Ron sırıtarak Harry'ye, "Keleker'ler," diye mırıldandı. Hogwarts'taki herhangi bir Sihirli Yaratıkların Bakımı öğretmeninin bu işe uygun olduğu konusunda şüphesi varmış gibi görünen Madam Maxime, "Atla'ımı idare etmek için - ee - çok kuvvet ge'ek," dedi. "Çok kuvvetliler..." Dumbledore, "Sizi temin ederim ki Hagrid tam bu işin adamı," diye gülümsedi. Madam Maxime hafifçe eğilerek, "Çok iyi," dedi. "Lütfen bu 'Agrid'e, atla'ın sadece malt viski içtiğini söyle'siniz mi?" Dumbledore da eğildi. "İsteğiniz yerine getirilecek." Madam Maxime öğrencilerine, "Gelin," diye emretti. Öğrencileriyle taş basamaklara yönelirken, Hog-warts'lılar ikiye ayrılıp yol açtılar. Seamus Finnigan, Lavender ile Parvati'nin üstün-d*en eğilerek Harry ile Ron'a, "Sizce Durmstrang'm atlan ne büyüklükte olacak?" diye sordu. "Eh, eğer bunlardan büyüklerse, onlarla Hagrid bile başa çıkamaz," dedi Harry. "Yani, Keleker'lerinin saldırısına uğramadıysa demek istiyorum. N'oldu acaba onlara?" Ron umutla, "Belki de kaçmışlardır," dedi. Hermione irkildi. "Aman, ağzından çıkanı kulağın duysun. Bu arazide başıboş dolaştıklarını düşünebiliyor musun?" 290 Artık biraz da titreyerek durup Durmstrang grubunun gelmesini beklediler. Çoğu kişi umutla gökyüzüne bakıyordu. Birkaç dakika boyunca sessizliği sadece Madam Maxime'in kocaman atlarının burunlarından soluk alıp yeri tepmeleri bozdu. Ama sonra - Ron birden, "Bir şeyler duyuyor musun?" diye sordu. Harry dinledi; karanlıktan onlara doğru yüksek Ve tuhaf biçimde tekinsiz bir gürültü geliyordu. Boğuk bir gümbürtü ve emme sesi vardı, sanki nehir yatağı boyunca dev bir elektrik süpürgesi ilerliyörmüş gibi... "Göl!" diye haykırdı Lee Jordan, eliyle işaret ederek. "Göle bakın!" Çimenlerin üstünde araziye tepeden bakarken, suyun düzgün, kara yüzeyini açık seçik görüyorlardı - ne var ki, birden yüzeyin düzgünlüğü gidiverdi. Merkezde, derinlerde bir hareket olmuş gibiydi; yüzeyde büyük kabarcıklar oluşuyordu, dalgalar çamurlu kıyılara çarpıyordu - ve sonra gölün tam ortasında bir anafor belirdi, sanki gölün zeminindeki dev bir tıpa az önce çekilmiş gibi... Uzun, kara bir sırığa benzeyen bir şey anaforun kalbinden yavaş yavaş yükseldi... ve Harry yelkenleri tutan kalın halatlar gördü... "Bir gemi direği!" dedi Ron ve Hermione'ye. Gemi yavaş yavaş, görkemli bir biçimde sudan çıktı. Mehtapta pırıl pırıl parlıyordu. İskelet gibi, tuhaf bir görünüşü vardı, deniz altından çıkarılmış bir enkazdı sanki. Lombozlarda kırpışan solgun, puslu ışıklar da 291 hayalet gözlerini andırıyordu. Sonunda gemi büyük bir şapırtıyla tamamen ortaya çıktı, çalkantılı sularda sallandı ve kıyıya doğru kayarcasına ilerledi. Birkaç dakika sonra, sığ sulara atılan demirin şıpırtısını ve karaya indirilen kalasın tok sesini duydular. İnsanlar iniyordu; gemi lombozlarından gelen ışığın önünden geçen siluetlerini görebiliyorlardı. Harry hepsinin Crabbe ve Goyle gibi iri yapılı olduklarını fark etti. Ama daha yakına gelip de Giriş Salonu'ndan süzülen ışıkta çimenlere vardıklarında, cüsselerini aslında giydikleri salkımsaçak, keçeleşmiş kürkten pelerinlere borçlu olduklarını gördü. Ne var ki, önlerine düşmüş onlan şatoya doğru getiren adam farklı türde kürk giymişti: Bakımlı ve gümüşi bir kürktü bu, tıpkı saçı gibi. Yamaçtan yukarı çıkarken gür bir sesle, "Dumble-dore!" diye seslendi. "Nasılsın, azizim, nasılsın?" Dumbledore, "Harika, teşekkürler, Profesör Karka-roff," diye cevap verdi. _Karkaroffun hoş ama riyakâr bir sesi vardı; şatonun ön kapılarından boşalan ışıkta onun da Dumbledore gibi uzun boylu ve zayıf olduğunu gördüler. Ancak beyaz saçı kısaydı ve sivri sakalı (küçük bir bukleyle sona eriyordu) zayıf hatlı çenesini tamamen gizlemiyordu. Dumbledore'un yanına gelince, her iki eliyle onun elini sıktı. "Sevgili Hogvvarts'ımız," dedi, başını kaldırarak şatoya bakıp gülümserken. Dişleri sarımtıraktı ve Harry onun gülümsemesinin soğuk ve kurnaz bakışlı gözleri- 292 ne yansımadığını fark etti. "Burada olmak ne kadar iyi, ne kadar... Viktor, gel, sıcağa gel... Bir sakıncası yok ya, Dumbledore? Viktor biraz başını üşütmüş de..." Karkaroff öğrencilerinden birine öne ilerlemesi için işaret etti. Çocuk yanlarından geçerken, Harry'nin gözüne büyük, kemerli bir burunla kalın, siyah kaşlar çarptı. Bu profili tanımak için Ron'un onun koluna vurmasına da, kulağına fısıldamasına da ihtiyacı yoktu. "Harry - bu Krum!" 293 |
ON ALTINCI BÖLÜM Ateş Kadehi Hogvvarts öğrencileri merdivende Durmstrang'lıla-rın arkasında sıra olurlarken, Ron nutku tutulmuş bir edayla, "İnanmıyorum!" dedi. "Krum, Harry! Viktor Krum!" 'Tanrı aşkına, Ron, sadece bir Quidditch oyuncusu," dedi Hermione. Ron ona kulaklarına inanarruyormuş gibi bakarak, "Sadece bir Quidditch oyuncusu ha?" dedi. "Hermione - o dünyanın en iyi Arayıcılarından biri! Hâlâ öğrenci olduğundan haberim yoktu!" Büyük Salon'a giden diğer Hogwarts öğrencileriyle beraber tekrar Giriş Salonu'ndan geçtiler. Lee Jordan zıplayıp duruyor, Krum'un başının arkasını daha iyi görmeye çalışıyordu. Altına sınıftan bazı kızlar, yürürken bir yandan da hummalı bir şekilde ceplerinde bir şeyler aranıyorlardı - "Ay, inanamıyorum, üzerimde tek bir tüy kalem yok -" "Şapkama rujla imza atar mı dersin?" Hermione, ruj hakkında dırdır eden kızların yamn- 294 dan geçerlerken, burnu büyük bir edayla, "Aman yani," dedi. "Ben imzasını alıyorum," dedi Ron. "Yani, alabilirsem. Yanında tüy kalem yok, değil mi, Harry?" "Hayır, kalemler yukarıda, çantamda," dedi Harry. Gryffindor masasına gidip oturdular. Ron kapıya bakan tarafta oturmaya özen gösterdi, çünkü Krum'la diğer Durmstrang'lı öğrenciler hâlâ kapının oradaydılar. Nereye oturacaklarını bilemiyormuş gibiydiler. Be-auxbatons öğrencileri ise Ravenclaw masasını tercih etmişlerdi. Yüzlerinde somurtkan ifadelerle Büyük Sa-lon'u süzüyorlardı. Üç tanesi başlarındaki eşarplarla şallara hâlâ sıkı sıkıya sarılmış haldeydi. Hermione sinirli bir tavırla, "O kadar da soğuk değil ki," dedi. "Pelerinlerini niye getirmemişler sanki?" "Buraya! Gelin, buraya oturun!" diye tısladı Ron. "Buraya! Hermione, toparlan, yer aç -" "Ne?" "Çok geç," dedi Ron acı acı. , Viktor Krum ile Durmstrang'dan arkadaşları Slytherin masasına yerleşmişlerdi. Harry, Malfoy, Crab-be ve Goyle'un onlar geldi diye pek memnun havalara girdiklerini görebiliyordu. O bakarken, Malfoy, Krum'la konuşmak için öne eğildi. Ron iğneleyici bir sesle, "Evet, işte böyle, yağcılık et, Malfoy" dedi. "Ama bahse girerim Krum onun ruhunu okuyordur... Bahse girerim insanların ona yaltaklanmasına alışkındır... Nerede uyuyacaklar dersiniz? Onlara yatakhanemizde bir yer teklif edebiliriz, 295 Harry... Yatağımı ona veririm, bana göre hava hoş. Portatif bir yatağa kıvrılırım, olur biter." Hermione onu küçümseyen bir "hıh" sesi çıkardı. Harry, "Beauxbatons'kılardan çok daha keyifli bir halleri var," dedi. Durmstrang öğrencileri kalın kürklerini çıkarıyor ve yıldızlı, siyah tavana ilgiyle bakıyorlardı. Bir kısmı ise altın tabaklarla kadehleri ellerine almış inceliyordu, besbelli etkilenmişlerdi. Bu arada hademe Filch öğretmenlerin masasına sandalye ekliyordu. Bu akşamın şerefine kürklü, eski frakını giymişti. Harry onun Dumbledore'un iki yanına dört sandalye daha koyduğunu görünce şaşırdı. "Ama fazladan sadece iki kişi var," dedi. "Filch neden dört sandalye koyuyor ki, başka kim gelecek?" "Efendim?" dedi Ron. Aklı başka yerdeydi. Hâlâ gözlerini dikmiş, hayranlıkla Krum'a bakıyordu. Bütün öğrenciler Salon'a girip kendi binalarının masasında yerlerini aldıktan sonra, öğretmenler içeri girdi. En uçtaki masaya doğru sıra halinde yürüyüp yerlerini aldılar. Sıranın en sonunda Profesör Dumble-dore, Profesör Karkaroff ve Madam Maxime vardı. Mü-dire'leri görününce Beauxbatons öğrencileri fırlayıp ayağa kalktılar. Hogwarts öğrencilerinden bazıları güldü. Beauxbatons'lular utanmışa benzemiyordu. Madam Maxime, Dumbledore'un sol tarafına yerleşene kadar da yerlerine oturmadılar. Dumbledore oturmadı, Büyük Salon'a bir sessizlik çöktü. "İyi akşamlar, hanımlar beyler, hayaletler ve -hep- 296 sinden önce- konuklar," dedi Dumbledore, yabancı öğrencilere gülümseyerek. "Hepinize Hogvvarts'a hoş geldiniz demekten büyük memnuniyet duyuyorum. Umarım burada konuğumuzken hem rahat, hem de hoş vakit geçirirsiniz." Başındaki atkıyı hâlâ sıkı sıkı tutan Beauxbatons'lu bir kız öğrenci hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde alaylı alaylı güldü. Saçları dikilen Hermione, "Kimse seni burada zorla tutmuyor!" diye fısıldadı. Dumbledore, "Turnuva şölenin sonunda resmi olarak başlayacak," dedi. "Şimdi hepinizi yemeye içmeye davet ediyorum, evinizdeymiş gibi davranın!" Yerine oturdu. Harry, Karkaroff un hemen öne eğilerek onunla konuşmaya başladığını gördü. Önlerindeki tabaklar her zaman olduğu gibi ye mekle doldu. Mutfaktaki ev cinleri sınır tanımamıştı anlaşılan; Harry'nin önünde o güne kadar gördüğü en zengin menü diziliydi. Üstelik aralarında yabancı mut faklara ait olduğu belli olan yemekler de vardı. ^ Ron büyük bir etli pudingin yanında duran büyük bir tabağı parmağıyla göstererek, "O da ne?" diye sordu. Tabağın içinde bir tür kabuklu deniz hayvanı yahnisi vardı. "Bouillabaisse," dedi Hermione. "Ne bezi, ne bezi?" dedi Ron. "Fransız yemeği," dedi Hermione. "Bir önceki yaz tatilinde yedim. Çok güzeldir." Ron bu kara pudingden tabağına bol bol koyarken, "Senin sözün bana yeter," dedi. 297 Büyük Salon her zamankinden çok daha kalabalık-mış gibi görünüyordu, oysa fazladan sadece yirmi öğrenci vardı. Belki de farklı renklerdeki üniformalan siyah Hogvvarts cüppelerinin arasında çok dikkati çektiği için daha kalabalık görünüyorlardı. Kürklerini çıkaran Durmstrang öğrencilerinin içlerinde koyu kan kırmızısı cüppeler olduğu anlaşılmıştı. Hagrid şölen başladıktan yirmi dakika sonra öğretmenler masasının arkasındaki bir kapıdan usulca Sa-lon'a girdi. Masanın ucundaki yerine süzülürcesine oturup, adamakıllı sargılanmış elini Harry, Ron ve Her-mione'ye salladı. "Keleker'lerin keyfi yerinde mi, Hagrid?" diye seslendi Harry. Hagrid neşeyle, "Bomba gibiler," diye cevap verdi. Ron yavaşça, "Ona ne şüphe," dedi. "Sonunda hoşlarına giden bir yiyecek bulmuşa benziyorlar, değil mi? Hagrid'in parmaklan." Tam o sırada bir ses, "Pardon," dedi, "acaba bouil-labaisse'i isti'ör muydunuz?" Sesin sahibi, Dumbledore'un konuşması sırasında gülmüş olan Beauxbatons'lu kızdı. Sonunda atkıyı çıkarmıştı. Uzun, gümüşi san saçları dalga dalga, neredeyse beline kadar uzanıyordu. Büyük, lacivert gözleri ve çok beyaz, düzgün dişleri vardı. Ron morardı. Başını kaldırıp ona baktı, cevap vermek için ağzını açtı, ama ağzından çıka çıka hafif bir guruldama sesi çıktı. 298 "Evet, alabilirsiniz," dedi Harry, tabağı kıza doğru iterek. "İş'niz bitti mi onla?" Ron soluk soluğa, "Evet," dedi, "evet, harikaydı." Kız tabağı aldı ve itinayla Ravenclaw masasına taşıdı. Ron, sanki daha önce hiç kız görmemişçesine, faltaşı gibi açılmış gözlerle hâlâ onun arkasından bakıyordu. Harry gülmeye başladı. Anlaşılan bu ses Ron'u kendine getirmişti. Ron boğuk bir sesle Harry'ye, "O bir Veelal" dedi. "Elbette değil," diye cevap verdi Hermione ters ters. "Ağzı açık ayran budalası gibi ona bakan başka hiç kimse görmüyorum!" Oysa bu konuda hiç de haklı sayılmazdı. Kız Sa-lon'u geçerken, birçok oğlanın başı ona doğru çevrildi. Bazılarının, tıpkı Ron gibi, geçici süreyle nutku tutulmuşa benziyordu. Ron onu rahatça görebilmek için yana eğilerek, "Si ze söylüyorum, bu normal bir kız değil!" dedi. "Hog- warts'tan böyle kızlar çıkmıyor!" / Harry düşünmeden, "Hogvvarts'tan çıkanlar da hiç fena sayılmaz," dedi. Cho Chang gümüşi saçlı kızdan birkaç sandalye ötede oturuyordu. Hermione onlan harekete geçirmek istermiş gibi, "Gözleriniz yuvalarına oturduysa," dedi, "kim geldi diye bakarsınız belki." Anlamlı anlamlı öğretmenler masasını işaret etti. Geri kalan iki boş sandalye az önce dolmuştu. Ludo Bagman şimdi Profesör Karkaroff un öbür yanında oturuyordu. 299 Perc/nin patronu Mr Crouch ise Madam Maxime'in yanına oturmuştu. Harry şaşkınlıkla, "Onların burada ne işi var?" dedi. "Üçbüyücü Turnuvası'nı onlar düzenliyor sonuçta, değil mi?" dedi Hermione. "Herhalde başlarken burada olmak istediler." İkinci yemekler geldiğinde, hiç bilmedikleri birkaç tatlı da olduğunu gördüler. Ron, Fransız usulü, tuhaf ve soluk bir sütlü pelteyi yakından inceledi, sonra onu dikkatle birkaç santim sağına çekti ki, Ravenclavv masasından kolayca görülebilsin. Ancak Veela'ya benzeyen kız yeterince yemiş gibiydi, gelip tatlıyı almadı. Altın tabaklar temizlendikten sonra, Dumbledore tekrar ayağa kalktı. Şimdi Salon'u hoş bir gerginlik havası sarmış gibiydi. Ne olacağını merak eden Harry de hafif bir heyecan hissediyordu. Onlardan birkaç sandalye ötede Fred ve George öne eğilmiş, gözlerini büyük bir dikkatle Dumbledore'a dikmişlerdi. Dumbledore kendisine dönük yüzler denizine gülümseyerek, "Beklenen an geldi," dedi. "Üçbüyücü Turnuvası başlamak üzere. Sandığı getirmeden önce birkaç kelimelik bir açıklama yapmak istiyorum -" "Neyi getirmeden?" diye mırıldandı Harry. Ron omuzlarını silkti. "- bu yıl izleyeceğimiz prosedürü açıklığa kavuşturmak için. Ama önce, onları tanımayanlara, Uluslararası Sihirsel İşbirliği Dairesi Başkanı Mr Bartemius Crouch ile" -kibar bir alkış duyuldu- "Sihirli Oyunlar ve 300 Sporlar Dairesi Başkanı Mr Ludo Bagman'ı takdim edeyim."- Belki Vurucu olarak sahip olduğu ünden, belki de sadece daha cana yakın görünüşünden dolayı, Bagman, Crouch'tan çok daha fazla alkış aldı. Babacan bir el hareketiyle alkışa karşılık verdi. Bartemius Crouch ise adı söylenince ne gülümsedi, ne de el salladı. Onu Quid-ditch Dünya Kupası'ndaki şık takım elbisesiyle hatırlayan Harry, büyücü cüppesiyle tuhaf göründüğünü düşündü. Diş fırçası biçimindeki bıyığı ve kesin bir çizgiyle ikiye ayrılmış saçları, Dumbledore'un uzun, beyaz saçı ve sakalı yanında çok acayip duruyordu. Dumbledore, "Mr Bagman ve Mr Crouch, Üçbüyü-cü Turnuvası'nm düzenlenmesi için son birkaç ay boyunca yorulmak bilmeden çalıştılar," diye devam etti. "Ve şampiyonlara puan verecek olan jüride, ben, Profesör Karkaroff ve Madam Maxime'le birlikte yer alacaklar." "Şampiyonlar" kelimesinin telaffuz edilmesi üzerine, dinleyen öğrenciler de büsbütün dikkat kesildiler. Belki de • Dumbledore onların ani suskunluğunu fark etmişti, çünkü gülümseyerek, "O halde, zahmet olmazsa sandığı alalım, Mr Filch," dedi. Salon'un uzak bir köşesinde kimsenin gözüne çarpmadan sinmiş bekleyen Filch, mücevherle kaplı büyük, tahta bir sandıkla Dumbledore'a yaklaştı. Sandık son derece eski görünüyordu. İzleyen öğrencilerden heyecanlı, meraklı bir mırıltı yükseldi. Dennis Creevey sandığı doğru dürüst görebilmek için sandalyesinin üstüne 301 l, çıkmıştı, ama öyle minikti ki başı yine de hemen hemen herkesinkinden aşağıda kalıyordu. Filch sandığı itinayla masaya, Dumbledore'un önüne koyarken, "Şampiyonların bu yıl karşılaşacakları görevlere ilişkin talimatlar Mr Crouch ve Mr Bagman tarafından incelendi," dedi Ehunbledore. "Her aşama için gereken düzenlemeleri yaptılar. Okul yılı boyunca üç görev yerine getirilecek ve bunlar şampiyonların farklı farklı niteliklerini sınayacak... sihirli güçlerini - cesaretlerini - sonuca varma yetilerini - ve, elbette, tehlikeyle başa çıkma yeteneklerini." "Tehlike" kelimesi üzerine Salon'a mutlak bir sessizlik çöktü, öyle ki kimse soluk almaya dahi cesaret edemiyordu. Dumbledore sakin sakin, "Bildiğiniz gibi Turnuva'da üç şampiyon karşı karşıya geliyor," diye devam etti, "katılan okulların her birinden birer şampiyon. Onlara Turnuva görevlerinin her birini ne kadar iyi yerine getirdiklerine göre puan verilecek ve üçüncü görevden sonra e"n yüksek toplam puana sahip şampiyon Üçbü-yücü Kupası'nı kazanacak. Şampiyonlar tarafsız bir seçici tarafından seçilecek: Ateş Kadehi." Dumbledore asasını çıkardı ve sandığın tepesine üç kere vurdu. Kapak gıcırdayarak yavaşça açıldı. Dumbledore uzanıp sandığın içinden büyük, kabaca yontulmuş tahta bir kadeh çıkardı. Dans eden mavi-beyaz alevlerle ağzına kadar dolu olmasa, hiç de göze çarpmayan bir kadeh olurdu bu. Dumbledore sandığı kapadı ve Kadeh'i itinayla 302 onun üstüne yerleştirdi. Kadeh, bulunduğu yerde Salon'daki herkes tarafından rahatlıkla görülebiliyordu. "Şampiyon olarak başvurmak isteyen herkesin, adını ve okulunu bir parşömen parçasına açıkça yazıp Ka-deh'e atması gerekiyor," dedi Dumbledore. "Müstakbel şampiyonların başvuru için yirmi dört saatleri var. Yarın gece, yani Cadılar Bayramı'nda, Kadeh, okullarını temsil etmeye en uygun bulduğu üç kişinin adını verecek. Kadeh bu gece Giriş Salonu'na konacak, böylece yarışmak isteyen herkes ona kolayca erişebilecek." Dumbledore, "Yaşı küçük öğrencilerin iştahı kabarmasın diye," dedi, "Ateş Kadehi Giriş Salonu'na konunca çevresine bir Yaş Çizgisi çizeceğim. Yaşı on yedinin altında olan kimse bu çizgiyi geçemeyecek. "Son olarak, içinizden katılmak isteyen herkese, bu Turnuva'run öyle elini kolunu sallaya sallaya girilecek bir şey olmadığını vurgulamak isterim. Ateş Kadehi bir kez bir şampiyonu seçince, o şampiyon Turnuva'yi sonuna kadar götürmek zorunda. Adınızı Kadeh'e atmak bağlayıcı, sihirli bir anlaşma oluşturur. Bir kez şampiyon secilince arük fikrinizi değiştiremezsiniz. Onun için, adınızı Kadeh'e atmadan önce, lütfen yarışmaya katılmaya hazır olduğunuzdan bütün kalbinizle emin olun. Şimdi, sanırım yatma vakti geldi. Hepinize iyi geceler." Büyük Salon'dan geçip Giriş Salonu'na açılan kapılara giderlerken, Fred Weasley, gözleri parlayarak, "Bir Yaş Çizgisi!" dedi. "Eh, bu çizgiyi bir Yaşlanma İksiri ile kandırabiliriz, değil mi? Ve adımız bir kez Kadeh'e gir- 303 di mi, son gülen biz olacağız demektir - çünkü Kadeh on yedi yaşında olup olmadığımızı anlayamaz!" "Ama on yedi yaşın altındakilerin pek şansı olacağını sanmıyorum," dedi Hermione. "Yeterince şey öğrenmedik ve..." George, "Kendi adına konuş," diyerek lafı kısa kesti. "Sen katılmayı deneyeceksin, değil mi, Harry?" Harry bir an Dumbledore'un, on yedi yaşın altındaki kimsenin adını koymaması yolundaki ısrannı düşündü, derken Üçbüyücü Turnuvası kupasını alırkenki o harika tablo zihnini yeniden doldurdu... Sonra on yedi yaşın altında biri gerçekten de Yaş Çizgisi'ni geçerse Dumbledore'un ne kadar kızacağını merak etti... "Nerede?" dedi Ron. Konuşmanın tek kelimesini bile dinlemeden, Krum'a ne olduğunu görmek için kalabalığa bakıyordu. "Dumbledore, Durmstrang' idarin nerede uyuduğunu söylemedi, değil mi?" Ama merakı anında giderildi. Şimdi Slytherin masasının hizasındaydılar ve Karkaroff öğrencilerini apar topar ayağa kaldırmıştı. "Haydi öyleyse, gemiye dönelim," diyordu. "Vik-tor, kendini nasıl hissediyorsun? Yeterince yedin mi? Mutfaktan biraz tatlı şarap isteteyim mi?" Harry, Krum'un, kürkünü tekrar giyerken başını iki yana salladığım gördü. Durmstrang'h diğer çocuklardan biri umutla, "Pro-fesür, ben şarab isterim," dedi. Karkaroff, sıcak, babacan havası saniyede yok olarak, "Sana teklif etmiyordum, Poliakoff," dedi. "Bakıyo- 304 rum da yine cüppenin önüne boydan boya yemek dökmüşsün, iğrenç çocuk seni -" Karkaroff döndü ve öğrencilerinin önüne düşüp kapılara doğru yürüdü. Oraya Harry, Ron ve Hermione ile aynı anda vardı. Harry önce o geçsin diye durdu. Karkaroff ona bakarak kayıtsızca, "Teşekkürler," dedi. Ve sonra da donup kaldı. Başını yeniden Harry'ye çevirdi, gözlerine inanamıyormuş gibi ona baktı. Müdürlerinin arkasında Durmstrang öğrencileri de durmuştu. Karkaroff un gözleri yavaşça Harry'nin yüzüne odaklandı ve yara izine dikildi. Durmstrang öğrencileri de merakla Harry'ye bakıyorlardı. Harry gözünün ucuyla bazılarının yüzündeki ifadeyi görüp, meseleyi anladıklarını fark etti. Önüne boydan boya yemek döken çocuk yanındaki kızı dürttü ve parmağıyla açıkça Harry'nin alnını gösterdi. "Evet, o, Harry Potter," dedi arkalarından biri homurtuyla. Profesör Karkaroff olduğu yerde döndü. Deli-Göz Moody orada duruyordu, bastonuna iyice dayanmıştı, sihirli gözü hiç kırpılmaksızın Durmstrang Müdürü'ne dikilmişti. Harry bakarken Karkaroff un yüzünden rengin çekildiğini gördü. Yüzüne hiddet ve korku karışımı, dehşet dolu bir ifade yerleşti. "Sen!" dedi, Moody'ye gözlerini dikerek. Onu gerçekten gördüğünden emin değilmiş gibi bir hali vardı. "Evet, ben," dedi Moody karanlık bir edayla. "Pot-305 ter7 a söyleyecek bir şeyin yoksa, Karkaroff, yoluna de vam etmek istersin belki. Kapıyı tıkıyorsun." Doğruydu, Salon'daki öğrencilerin yarısı şimdi ör ların arkasında bekliyor, yolun niye kesildiğini anlamai için birbirlerinin omuzlarının üstünden ileri doğru ba kıyorlardı. Profesör Karkaroff tek kelime daha etmeden, öğreı çilerini de kendisiyle birlikte sürükleyip götürdü. ody, gözden kaybolana kadar onu bakışlarıyla izledi, sihirli gözü arkası üzerinde sabitleşmişti, şekli bozulmuş yüzünde yoğun bir hoşnutsuzluk ifadesi vardı. : * Ertesi gün cumartesiydi ve normalde öğrencilerin çoğu cumartesi günleri kahvaltıya geç saatte inerdi. Ancak Harry, Ron ve Hermione diğer hafta sonlarına kıyasla erken uyandılar, dahası bu konuda yalnız değildiler. Giriş Salonu'na gittiklerinde, yaklaşık yirmi kişinin salon çevresinde kümeler halinde toplanmış olduğunu gördüler. Kimi kızarmış ekmek yiyor, hepsi Ateş Kade-hi'-m inceliyordu. Kadeh, Salon'un ortasına, üzerine genellikle Seçmen Şapka'nın konduğu taburenin üstüne yerleştirilmişti. Yere, taburenin çevresine ise ince, altın bir çizgiyle yirmi beş santim yarıçapında bir çember çizilmişti. Ron üçüncü sınıftan bir kıza heyecanla, "Adını koyan oldu mu?" diye sordu. Kız, "Durmstrang grubunun hepsi," diye cevap verdi. "Ama daha Hogwarts'tan kimseyi görmedim." Harry, "Bahse girerim bazıları adlarını dün gece, 306 biz yatmaya gittikten sonra koymuştur," dedi. "Ben olsam öyle yapardım... herkes baksın istemezdim. Ya Kadeh seni hemencecik gerisingeri püskürtürse?" Harry'nin arkasında biri güldü. Harry dönünce Fred, George ve Lee Jordan'ı gördü. Büyük bir heyecanla, telaş içinde merdivenden iniyorlardı. Fred muzaffer bir fısıltıyla Harry, Ron ve Hermi-one'ye, "Yaptım," dedi. "İçtim." "Neyi?" dedi Ron. "Yaşlanma İksiri'ni, kuş beyinliler," dedi Fred. George neşeyle ellerini ovuşturarak, "Hepimize birer damla," dedi. "Birkaç ay büyük olsak yetiyor." Lee ağzı kulaklarında sırıtarak, "Birimiz kazanırsa, bin Galleon'u üçümüz paylaşacağız," dedi. Hermione, "Biliyor musunuz, bunun işe yaracağından emin değilim," diye uyardı onları. "Eminim Dumbledore bunu düşünmüştür." Fred, George ve Lee ona kulak asmadılar. Fred heyecanla titreyerek diğer ikisine, "Hazır mıyız?" dedi. "Hadi öyleyse - ilk ben gidiyorum -" Fred cebinden üzerinde "Fred VVeasley - Hog-vvarts" yazan bir parşömen parçasını çekerken, Harry onu büyülenmişçesine seyretti. Fred çizginin kenarına kadar yürüdü ve orada durup, on beş metreden aşağı atlamaya hazırlanan bir tramplenci gibi ayak parmaklarının üzerinde sallanmaya başladı. Sonra da, Giriş Salo-nu'ndaki herkesin gözü üstündeyken, derin bir soluk alıp çizgiyi geçti. Harry bir an onun başardığını sandı - George ise 307 kesinlikle öyle düşünmüştü, çünkü bir zafer narası atarak Fred'in ardından zıpladı - ama bir an sonra büyük bir cızırtı duyuldu ve ikizlerin ikisi de, sanki görünmeyen bir gülleci tarafından atılmış gibi, altın çemberin dışına fırlatıldı. Soğuk taş döşemede bir metre öteye küt diye indiler. Üstelik, canlarının acıdığı yetmiyormuş gibi bir de rezil olmuşlardı: Yüksek bir pat sesinin ardından ikisinin de bir anda birbirinin eşi uzun, beyaz sakalları oldu. Giriş Salonu kahkahalarla çınladı. Fred ve George bile, ayağa kalkıp birbirlerinin sakallarına şöyle iyice bir bakınca, kahkahayı patlattılar. Kalın bir ses, çok eğleniyormuş gibi bir edayla, "Sizi uyarmıştım," dedi. Herkes arkasına döndü. Profesör Dumbledore'du bu, Büyük Salon'dan çıkıyordu. Gözleri pırıldayarak Fred ve George'u izledi. "Yukarı, Madam Pomfrey'ye gitmenizi tavsiye ederim. Şu anda Ra-venclaw'dan Miss Fawcett ve Hufflepuff tan Mr Sum-mers'la ilgileniyor, onlar da sizin gibi kendilerini biraz yaşlandırmaya karar vermişler. Ama şunu söyleyebilirim: İkisinin sakalları da sizinki kadar güzel değil." Fred ve George, yanı başlarında gülmekten kınlan Lee ile birlikte hastane kanadına doğru yola koyulurken, Harry, Ron ve Hermione de kıkırdayarak kahvaltıya indiler. Büyük Salon'daki süslemeler bu sabah değişmişti. Cadılar Bayramı olduğu için, bir canlı yarasalar bulutu sihirli tavanın çevresinde kanatlarını çırparken, yüzlerce oyulmuş balkabağı her köşeden pis pis sırıtıyordu. 308 Harry ötekilerin önüne düşerek, Hogwarts'tan on yedi yaşında ya da üstünde hangi öğrencilerin katılabileceğini tartışan Dean ve Seamus'ın yanına gitti. Dean, "Bir rivayete göre, VVarrington sabah erkenden kalkıp adını Kadeh'e atmış," dedi Harry'ye. "Hani şu tembel hayvana benzeyen Slytherin'li azman." Warrington'm karşısında Quidditch oynamış olan Harry tiksintiyle başını salladı. "Slytherin'li bir şampiyonumuz olamaz!" Seamus küçümsemeyle, "Bütün Hufflepuff lılar da Diggory'yi dillerine dolamış durumda," dedi. "Oysa onun yakışıklılığını tehlikeye atmak isteyeceğini sanmazdım." HerîTiİûne birden, "Dinleyin!" dedi. Giriş Salonu'nda insanlar tezahürat yapıyordu. Hepsi sandalyelerinde arkaya döndüler ve Angelina Johnson'ın mahcup mahcup gülümseyerek Salon'a girmekte olduğunu gördüler. Gryffindor Quidditch takımında Kovalayıcı olarak oynayan uzun boylu, kara derili bir kız olan Angelina onların yanına geldi, oturdu ve, "Eh, yaptım işte!" dedi. "Az önce adımı koydum!" Etkilenmiş görünen Ron, "Şaka ediyorsun!" dedi. "On yedi yaşında mısın yani?" diye sordu Harry. Ron, "Elbette öyle, yüzünde sakal görüyor musun?" dedi. "Geçen hafta doğum günümdü," dedi Angelina. Hermione, "Eh, Gryffindor'dan birinin katıldığına sevindim," dedi. "Umarım seçilirsin, Angelina!" Angelina ona gülümsedi. "Sağ ol, Hermione." , 309 Seamus, "Evet, Güzel-Çocuk Diggory olacağına sen ol, daha iyi," dedi. Masalarının önünden geçen birkaç Hufflepuff ona kaşlarını fena halde çatarak baktı. Kahvaltıyı bitirip Büyük Salon'dan çıktıkları zaman, Ron, Harry ile Hermione'ye, "Bugün ne yapacağız, peki?" diye sordu. Harry, "Daha Hagrid'i ziyarete gitmedik," dedi. "Tamam," dedi Ron, "Keleker'lere birkaç parmak bağışlamamızı istemediği sürece, mesele yok." Birden Hermione'nin yüzü büyük bir heyecanla ışıldadı. "Bak şimdi fark ettim - Hagrid'den E. R. İ. T.'e katılmasını istemedim ben!" dedi neşeyle. "Beni bekleyin, t^îTlSîî1 rru. çabucak yukarı çıkıp rozetleri alacağım." Hermione mermer merdivenden yukarı koşarken, Ron sabrı tükenmiş halde, "Nesi var bunun ya?" diye sordu. "Hey, Ron," dedi Harry birden. "Arkadaşın..." Beauxbatons öğrencileri araziye açılan ön kapılardan giriyorlardı, Veela kız da aralarmdaydı. Ateş Kade-hi'nin çevresinde toplanmış olanlar, onlara geçmeleri için yol verip merakla gözlemeye koyuldular. Madam Maxime, Salon'a öğrencilerinin ardından girdi ve onlan sıraya soktu. Beauxbatons öğrencileri birer birer Yaş Çizgisi'ni geçip parşömen parçalarını ma-vi-beyaz alevlere bıraktılar. Her isim ateşe girerken, ateş bir an kıpkızıl yanıyor ve kıvılcım çıkarıyordu. Veela kız kendi parşömenini Ateş Kadehi'ne bırakırken, Ron, "Seçilmeyenlere ne olur dersin?" diye fısıl- 310 dadı Harry'ye. "Okullarına mı dönecekler, yoksa Tur-rtuva'yı izlemek için burada mı kalacaklar?" "Ne bileyim," dedi Harry. "Herhalde burada takılırlar... Madam Maxime hakemlik etmek için kalıyor ya." Beauxbatons öğrencilerinin hepsi isimlerini atınca, Madam M,axime onları yeniden Salon'dan geçirip bahçeye çıkardı. Ron ön kapılara doğru hareketlenip onların ardından bakarak, "Peki ya onlar nerede uyuyor?" dedi. Arkalarından gelen büyük bir tangırtı, onlara Her-mione'nin E. R. İ. T. rozet kutusuyla birlikte döndüğünü duyurdu. Ron, "Hah, iyi, çabuk olun," dedi ve gözlerini şimdi Madam Maxime'le birlikte çimenlerin yarısına gelmiş olan Veela kızın sırtından ayırmadan, mermer merdiveni atlaya atlaya indi. Onlar Hagrid'in Yasak Orman'ın kenarındaki kulübesine yaklaşırlarken, Beauxbatons öğrencilerinin nerede uyuduğu esrarı da çözüldü. Geldikleri devasa, toz mavisi atlı araba Hagrid'in ön kapısından iki yüz metre kadar uzağa park edilmişti, öğrenciler de yeniden arabaya giriyordu. Arabayı çeken fil cüsseli uçan atlar ise hemen yandaki geçici padokta otluyordu. Harry, Hagrid'in kapısına vurunca, Fang'in top sesi gibi havlamaları ona hemen karşılık verdi. Hagrid kapıyı hızla ardına kadar açıp onları görünce, "Vakti gelmişti!" dedi. "Nerede oturduğumu unuttunuz sandım!" "Gerçekten çok meşguldük, Hag-" diye başladı 311 Hermione, ama sonra Hagrid'e bakıp kalakaldı, nutku tutulmuş gibiydi. Hagrid en iyi (ve pek korkunç) tüylü kahverengi takım elbisesini giymiş, ekoseli bir sarı-turuncu kravat takmıştı. Ama en fenası bu değildi; belli ki, makine yağma benzeyen bir şeyden bolca sürerek saçını ehlileştirmeye çalışmıştı. Saçı şimdi yağlı iki hevenk gibiydi -belki de Bill'inki gibi bir atkuyruğu yapmaya çalışmış, ama haddinden fazla saçı olduğunu keşfetmişti. Bu görünüş ona hiç mi hiç uymuyordu. Hermione bir an gözleri faltaşı gibi açılmış halde ona bakakaldı, sonra da besbelli yorumda bulunmamaya karar vererek, "Hımmm -" dedi, "Kelekerler nerede?" Hagrid mutlu mutlu, "Balkabağı tarhının orda," dedi. "Koskocaman oldular, yirmi beş santim falan. Sorun şu ki, birbirlerini öldürmeye başladılar." Hermione, Hagrid'in tuhaf saç modeline gözünü dikmiş bakan Ron tam bu konuda bir şey söylemek için ağzını açmışken, ona susturan bir bakış atarak, "Ah, hayır, sahi mi?" dedi. Hagrid hüzünle, "Evet," dedi. "Yine de tamam yani, şimdi onlan ayrı ayrı kutulara koydum. Hâlâ yirmi tane kadar var." "Ne şans," dedi Ron. Hagrid onun sesindeki alaycı tonu fark etmedi. Hagrid'in kulübesi, bir köşesinde yamalı bir yorgan örtülmüş devasa bir yatağın durduğu tek bir odadan oluşuyordu. Tavandan sarkan bolca füme jambon ve ölü kuşun altındaki şöminenin önündeyse, yine muaz- 312 zam büyüklükte bir tahta masa ve sandalyeler duruyordu. Hagrid çay yapmaya koyulurken, onlar masaya oturdular ve yeniden Üçbüyücü Turnuvası tartışmasına daldılar. Hagrid de bu konuda onlar kadar heyecanlı görünüyordu. Sırıtarak, "Bekleyin," dedi. "Bekleyin bakalım. Daha önce hiç görmediğiniz şeyler göreceksiniz. İlk görev... ama, söylememem gerekiyor." "Devam et, Hagrid!" Harry, Ron ve Hermione onu yüreklendirdiler, ama Hagrid başını sallayıp sırıtmakla yetindi. "Tadım kaçırmak istemem. Ama bak söyleyeyim, muhteşem olacak. O şampiyonların başını kaşıyacak vakti olmayacak. Üçbüyücü Turnuvası'nın yeniden yapıldığını göreceğimi hiç sanmazdım doğrusu!" Sonunda Hagrid'le öğle yemeğine oturdular. Gerçi pek bir şey yemediler - Hagrid güveçte biftek olduğunu iddia ettiği bir şey yapmıştı, ama Hermione kendi-ninkinde büyük bir tırnak bulduktan sonra üçünün de iştahı kaçtı denebilir. Yine de, Hagrid'e Turnuva'daki görevlerin neler olacağını söyletmeye uğraşarak, katılanlardan hangilerinin şampiyon seçileceğini tahmin etmeye çalışarak ve Fred'le George'un sakallarından kurtulup kurtulmadığını merak ederek hoşça vakit geçirdiler. Öğleden sonra yağmur çiselemeye başlamıştı. Ateşin yanında oturup damlaların penceredeki yumuşak pıtırtısını dinleyerek, Hagrid'in çoraplarını yamamasını ve Hermione ile ev cinleri konusunda tartışmasını İzle- 313 mek insanda bir rahatlık duygusu uyandırıyordu -Hermione ona rozetleri gösterince, Hagrid E. R. I. T.'e katılmayı kesinlikle reddetmişti. Kocaman bir kemik iğneye kalın, sarı bir iplik geçirerek, ciddi ciddi, "Bu zalimlik olur, Hermione," dedi. "İnsanlara bakmak onların doğasında var, hoşlarına gidiyor, anlıyor musun? İşlerini ellerinden alırsan onları mutsuz edersin, ücret ödemeye çalışmak da hakaret gibi bir şey." Hermione, "Ama Harry onu serbest bırakınca Dobby havalara uçtu!" dedi. "Ve duyduğumuza göre şimdi ücret talep ediyormuş!" "Eh, her türün kaçıkları olur. Bazen bir cin çıkıp özgürlük istemez demiyorum, ama çoğunu buna asla ikna edemezsin - hayır, ben bu işte yokum, Hermione." Çok kızmış görünen Hermione, rozet kutusunu pelerininin cebine tıktı. Beş buçuk sıralarında hava kararmaya başlamıştı. Ron, Harry ve Hermione, Cadılar Bayramı şöleni için -daha da önemlisi, okul şampiyonlarının ilan edilmesi için- şatoya dönme vakti geldiğine karar verdiler. Hagrid yamadığı çorapları kaldırarak, "Ben de sizinle geliyorum," dedi. "Bir dakika müsaade edin." Hagrid kalktı, yatağının yanındaki şifoniyere gidip bir şey aramaya koyuldu. Burunlarına gerçekten berbat bir koku gelene kadar ona pek aldırmadılar. Ron öksürerek, "Hagrid," dedi, "bu da neyin nesi?" "Ne?" dedi Hagrid, elinde büyük bir şişeyle dönerek. "Hoşuna gitmedi mi?" 314 Hermione boğuk bir sesle, "Tıraş losyonu mu bu?" diye sordu. Hagrid, "Şey - kolonya," diye mırıldandı. Yüzü kızarmaya başlamıştı. Boğuk bir sesle, "Belki de fazla kaçırdım," dedi. "Gidip çıkarıyorum, durun biraz..." Hantal adımlarla kulübeden dışarı çıktı. Pencerenin dışındaki su fıçısında yüzüne bol bol su çarptığını gördüler. Hermione şaşkınlıkla, "Kolonya mı?" dedi. "Hagrid mi?" Harry alçak sesle, "Peki ya saçla takım elbiseye ne demeli?" diye sordu. Ron birden, "Bakın!" dedi. Pencereden dışarıyı işaret ediyordu. Hagrid az önce doğrulmuş ve arkasına dönmüştü. Az önce de yüzü kızarmıştı ama, şimdikinin yanında hiç kalırdı. Hagrid onları görmesin diye dikkatle doğrulan Harry, Ron ve Hermione pencereden dışarı göz attılar ve Madam Maxime ile Beauxbatons öğrencilerinin o anda arabalarından çıktığını gördüler. Belli ki onlar da şölene gidiyordu. Hagrid'in ne dediğini duymuyorlardı, ama Madam Maxime'le konuşurken yüzünde ve buğulanan gözlerinde, Harry'nin daha önce bir tek kez gördüğü, kendinden geçmiş gibi bir ifade vardı -bebek ejderha Norbert'e bakarken takındığı ifadeydi bu. Hermione gücenmiş bir edayla, "Onunla şatoya çıkıyor," dedi. "Bizi bekliyor sanmıştım!" Hagrid kulübesine bir bakış bile atmadan okul ara- 315 zisinde Madam Maxime'le birlikte ağır ağır yürümeye koyuldu. Beauxbatons öğrencileri de onların koca adımlarına ayak uydurmaya çalışıp koşturarak arkalarından gidiyorlardı. Ron inanamayarak, "Ondan hoşlanıyor!" dedi. "Eh, eğer sonunda çocukları olursa, dünya rekoru kıracaklar demektir - bahse girerim ki onların bebeği bir ton çeker." Kulübeden çıkıp kapıyı arkalarından kapattılar. Dışarısı şaşılacak kadar karanlıktı. Pelerinlerine daha da sıkı sannıp çimenli yamacı tırmanmaya başladılar. Hermione, "Aa, bakın, onlar!" diye fısıldadı. Durmstrang grubu gölden şatoya doğru yürüyordu. Viktor Krum, Karkaroffun yanındaydı. Öteki Durmstrang öğrencileri onlara ayak uydurmaya çalışıyorlardı. Ron heyecanla Krum'u gözledi, ama Krum üçünün biraz önünde ön kapılara varıp içeri girerken onlara bakmadı. Mumlarla aydınlatılmış Büyük Salon onlar girdiğinde neredeyse tıkabasa doluydu. Ateş Kadehi'nin yeri değiştirilmişti, şimdi Dumbledore'un öğretmenler masasındaki boş sandalyesinin önünde duruyordu. Fred ve George -yeniden sakalsız halde- hayal kırıklıklarını geride bırakmış görünüyorlardı. Harry, Ron ve Hermione yerlerine otururlarken, Fred, "Umarım Angelina seçilir," dedi. "Ben de," dedi Hermione soluk soluğa. "Eh, birazdan öğreniriz!" Cadılar Bayramı şöleni sanki her zamankinden 316 uzun sürdü. Belki de iki günde ikinci şölenleri olduğu için, Harry çeşit çeşit yemeğe her zamanki kadar itibar etmedi. İleri uzanan boyunlara, yüzlerdeki sabırsız ifadelere, kıpırdanmalara ve Dumbledore'un yemeği bitti mi diye bakmak için ikide bir ayağa kalkmalara bakılırsa, Harry gibi Salon'daki herkes de sadece tabakların temize havale edilmesini ve kimlerin şampiyon seçildiğini duymayı istiyordu. En sonunda altın tabaklar yemeğin başındaki lekesiz hallerine döndüler; Salon'daki gürültü düzeyi bir anda yükseldi, ama Dumbledore ayağa kalkar kalkmaz kesildi. İki yanındaki Profesör Karkaroff ve Madam Maxime de herkes kadar gergin ve beklenti içindeydi. Ludo Bagman gülümsüyor ve bazı öğrencilere göz kırpıyordu. Sadece Mr Crouch hayli ilgisiz, hatta sıkkındı. Dumbledore, "Evet, Kadeh kararını vermeye hazır sayılır," dedi. "Sanırım bir dakika daha gerekiyor. Şimdi, şampiyonların isimleri ilan edilince, onlardan Sa-lon'un baş tarafına gelmelerini, öğretmenler masası boyunca yürümelerini ve bitişik odaya geçmelerini rica\ ediyorum" -öğretmenler masasının gerisindeki kapıyı gösterdi- "orada ilk talimatlarını alacaklar." Asasını çıkardı, onunla havada büyük bir dalga çizdi; o anda, oyulmuş balkabaklarmın içindekiler hariç bütün mumlar söndü, Salon loşluğa gömüldü. Ateş Kadehi artık Salon'daki her şeyden daha fazla parlıyordu, alevlerin ışıltılı, parlak mavi-beyazlıgı adeta gözleri acıtıyordu. Herkes gözlüyor, bekliyordu... Birkaç kişi boyuna saatine bakıp duruyordu... 317 Harry'nin iki sandalye ötesindeki Lee Jordan, "Dananın kuyruğu kopuyor," diye fısıldadı. Kadeh'in içindeki alevler birden tekrar kırmızıya döndü. İçinden kıvılcımlar saçılmaya başladı. Bir an sonra havaya alevden bir dil fırladı, Kadeh'in içinden kavruk bir parşömen parçası çırpınarak çıktı - bütün Salon soluğunu tuttu. Dumbledore parşömen parçasını yakalayarak, yeniden mavi-beyaza dönüşmüş alevlerin ışığında okuyabilmek için bir kol boyu uzaklıkta tuttu. Güçlü, berrak bir sesle, "Durmstrang şampiyonu," diye okudu, "Viktor Krum." Salon'u bir alkış ve tezahürat fırtınası sararken, Ron, "Bunda şaşılacak bir şey yok!" diye haykırdı. Harry, Viktor Krum'un Slytherin masasından kalktığını ve Dumbledore'a doğru kamburunu çıkara çıkara yürüdüğünü gördü. Krum sağa döndü, öğretmenler masası boyunca yürüdü ve kapıdan bitişik odaya geçerek gözden kayboldu. Karkaroff, "Bravo, Viktor!" diye öyle yüksek sesle bağırdı ki, alkışlara rağmen herkes onu duyabildi. "Buna senin layık olduğunu biliyordum!" Alkışlar ve konuşmalar duruldu. Şimdi herkesin dikkati, birkaç saniye sonra bir kez daha kırmızıya dönüşen Kadeh üzerinde odaklanmıştı yeniden. Alevlerin ittiği ikinci bir parşömen parçası fırladı. "Beauxbatons şampiyonu," dedi Dumbledore, "Fle-ur Delacour!" "Bu o, Ron!" diye haykırdı Harry. Veela'ya çok ben- 318 zeyen kız zarafetle ayağa kalkmış, dalga dalga inen gümüşi san saçlarını savurarak Ravenclaw ve Hufflepuff masaları arasından geçiyordu. Hermione gürültüyü bastırarak, "Ay, bakın, nasıl hayal kırıklığına uğradılar," dedi. Başıyla Beauxbatons grubundaki geri kalan öğrencileri işaret etti. Aslında "hayal kırıklığı" hafif kalır, diye düşündü Harry. Seçilmeyen kızlardan iki tanesi resmen gözyaşlarına boğulmuştu. Başlarını kollarına dayamış, hıçkırıyorlardı. Fleur Delacour da yan odaya girip gözden kaybolunca, Salon'a yeniden sessizlik çöktü, ama bu seferki sessizlik öyle heyecan dolu, öylesine somuttu ki, elinizi uzatsanız dokunabilirdiniz neredeyse. Sırada Hogwarts şampiyonu vardı... Ateş Kadehi bir kez daha kızardı, içinden kıvılcımlar fışkırdı, alevden dil havalara yükseldi ve Dumble-dore üçüncü parşömen parçasını çekip aldı. "Hogvvarts şampiyonu," diye seslendi, "Cedric Diggory!" Ron yüksek sesle, "Hayır!" dedi, ama onu Harry'den başka duyan olmadı; yan masadan yükselen tezahürat çok gürültülüydü. Hufflepuffların her biri ayağa fırlamıştı. Cedric, ağzı kulaklarında onların yanından geçip öğretmenler masasının arkasındaki odaya yönelirken, haykırıyor ve ayaklarını yere vuruyorlardı. Hatta Cedric'e tutulan alkış öyle uzadı ki, Dumbledo-re'un sesini duyurabilmesi epeyce vakit aldı. En son patırtı da dinerken, Dumbledore hayatından memnun bir şekilde, "Mükemmel!" dedi. "Şimdi, üç 319 şampiyonumuz da belli oldu. Beauxbatons ve Durmst-rang'ın geri kalan öğrencileri de dahil olmak üzere hepinize, şampiyonunuza elinizden gelen desteği vereceğiniz konusunda güvenebileceğimden eminim. Şampiyonunuzu destekleyerek gerçek bir katkı -" Ama Dumbledore birden sustu. Herkes onun dikkatini neyin dağıttığını anlamıştı. Kadeh'teki ateş yeniden kırmızıya dönmüştü. İçinden kıvılcımlar fışkırıyordu. Birden havaya uzun bir alev fırladı, ucunda bir parşömen parçası daha vardı. Dumbledore neredeyse otomatikman elini uzatıp parşömeni yakaladı. İleride tutup üzerinde yazılı ada baktı. Dumbledore elindeki kâğıt parçasına bakarken, uzun bir duraklama oldu. Salon'daki herkes gözünü ona dikmişti. Derken Dumbledore boğazını temizleyip adı okudu - "Harry Potter." 320 |
ON YEDİNCİ BÖLÜM
Dört Şampiyon Harry öylece kalakaldı. Büyük Salon'daki bütün gözlerin ona çevrilmiş olduğunun farkındaydı. Afalla-mıştı. Her tarafı uyuşmuş gibiydi. Rüya görüyor olmalıydı. Doğru duymuş olamazdı. Kimse alkışlamadı. Salon'u kızgın anların sesini andıran bir vızıldama kaplamaya başlamıştı; bazı öğrenciler, yerinde donakalmış olan Harry'yi iyice görebilmek için ayağa kalkıyordu. Baştaki masada Profesör McGonagall da ayağa kalkmış ve Ludo Bagman'la Profesör Karkaroff un yanından hızla geçerek derhal Profesör Dumbledore'un kulağına bir şeyler fısıldamaya başlamıştı. Kulağını ona yaklaştırmış dinleyen Dumbledore'un kaşları hafifçe çatıktı. Harry, Ron ve Hermione'ye döndü; ikisinin arkasında, bütün Gryffindor masasının ağzı bir karış açık onu izlediğini gördü. "Adımı koymadım," dedi Harry, boş gözlerle onlara bakarak. "Koymadığımı biliyorsunuz." 321 İ Ron da, Hermione de ona aynı derecede boş gözlerle baktılar. Baştaki masada Profesör Dumbledore doğrulmuş, başını sallayarak Profesör McGonagall'ı onaylıyordu. "Harry Potter!" diye seslendi bir kez daha. "Harry! Buraya, lütfen!" "Git hadi," diye fısıldadı Hermione, Harry'yi hafifçe iterek. Harry ayağa kalktı, cüppesinin eteğine bastı ve fifçe tökezledi. Gryffindor ve Hufflepuff masalarını arasındaki boşluktan yürümeye başladı. Yürüyüş bit-1 mek bilmiyordu; baştaki masa bir gıdım bile yakınlaşıyor gibi değildi ve Harry ona bakan yüzlerce gözü, her biri birer projektörmüş gibi, üzerinde hissedebiliyordu. Uğultu gittikçe arttı. Ona bir saat gibi gelen bir sürenin sonunda Dumbledore'un yanına vardı. Bütün öğretmenlerin kendisine baktığını hissedebiliyordu. "Evet... içeri geç, Harry," dedi Dumbledore. Gülüm-semiyordu. JHarry öğretmenler masasının kıyısından kıyısından yürümeye başladı. Hagrid masanın en sonunda oturuyordu. Harry'ye her zamanki gibi göz kırpmadı/ el sallamadı, selam vermedi. Tamamen afallamış görünüyordu, Harry yanından geçerken herkes gibi o da bakmakla yetindi. Harry, Büyük Salon'dan çıkınca, cadıların ve büyücülerin resimleriyle bezeli daha küçük bir odada buldu kendini. Odanın öbür ucundaki şöminede alev alev yanan bir ateş vardı. İçeri girdiğinde portrelerdeki yüzler dönüp ona 322 baktılar. Buruşuk yüzlü bir cadının, resminin çerçevesinden dışan fırlayıp, bitişiğindeki ayı balığı bıyıklı büyücünün resmine girdiğini gördü. Yaşlı cadı büyücünün kulağına bir şeyler fısıldamaya koyuldu. Viktor Krum, Cedric Diggory ve Fleur Delacour ateşin çevresinde toplanmışlardı. Alevlerin önündeki siluetleri tuhaf bir şekilde etkileyici görünüyordu. Kambur ve düşünceli duran Krum şömineye yaslanmıştı, diğer ikisinden biraz ötedeydi. Cedric ellerini arkasında kavuşturmuş, ateşe bakıyordu. Harry içeri girince Fleur Dleacour dönüp baktı ve uzun, gümüş rengi saçlannı arkaya attı. "Ne var?" dedi. "Zalona dönmemiz mi istiyo'lar?" Harry'nin bir haber getirmeye geldiğini sanmıştı. Harry ise az önce olanları nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Orada öylece durup üç şampiyona baktı. Birden hepsinin ne kadar uzun boylu olduğunun farkına vardı. Arkasından telaşlı ayak sesleri geldi ve Ludo Bag-man içeri girdi. Harry'yi kolundan tutup öne çekti. "Olağanüstü!" diye mırıldandı, Harry'nin kolunu sıkarak. "Kesinlikle olağanüstü! Baylar... bayan,' diye ekledi, şömineye yaklaşıp diğer üçüne hitap ederek. "İnanılmaz gibi görünebilir ama - dördüncü Üçbüyücü şampiyonunu takdim ederim!" ) Viktor Krum doğruldu. Somurtkan yüzü, Harry'yi süzerken iyice karardı. Cedric hayrete düşmüş görünüyordu. Bagman'ın söylediklerini yanlış anladığından eminmişçesine bir Bagman'a, bir Harry'ye bakıyordu. 323 Fleur Delacour ise saçını arkaya atıp gülümseyerek, "Aman ne komik şaka, Miister Bapnan," dedi. "Şaka mı?" diye tekrarladı Bdgman şaşkın şaşkın. "Yo, yo, şaka değil! Az önce Ateş Kadehi'nden Harry'nin adı çıktı!" Krum'un kahn kaşlan birbirine yaklaştı. Cedric'in yüzüne hâlâ kibar bir hayret hâkimdi. Fleur kaşlarını çattı. "Ama belli ki yanlıjhk olmuş," dedi Bagman'a, küçümser bir edayla. "Ya'ışmaya katılamaz o. Çok küüçük." "Şeyy... evet, hayret verici," dedi Bagman, tıraşlı çenesini sıvazlayıp Harr/ye gülümseyerek. "Ama biliyorsunuz, yaş sının ilk kez bu yü kondu, ekstra bir güvenlik önlemi olarak. Adı da Kadeh'ten çıktığına göre... arak şu noktada bunun kaçışı yok sanıyorum... kurallar öyle, mecbur... Harry'nin elinden geleni yapması gereke-" Arkalarındaki kapı yine açıldı ve kalabalık bir grup içeri girdi: Önde Profesör Dumbledore, hemen arkasında da Mr Crouch, Profesör Karkaroff, Madam Maxime, Profesör McGonagall ve Profesör Snape. Profesör McGonagall kapıyı kapatmadan önce, Harry'nin kulağına duvarın öte yanından yüzlerce öğrencinin uğultumu geldi. "Madam Maxime!" dedi Fleur hemen, Müdür'ünün yanına giderek. "Bu küüçük çocuk da ya'ışmaya katü-cakdiyo'lar!" Hany her yanını uyuşturan inanamamazlık duygusunun altmdd bir yerlerde bir kızgınlık dalgası hissetti. Kf'cük yccuk, ha! 324 Madam Maxime dimdik duruyordu, boyu bütün haşmetiyle gözler önündeydi. Heybetli başının tepesi, mumlarla donanmış avizeye sürtünüyordu. Siyah satenle kaplı kocaman göğsü şişti. "Bu ne anlama geliyor, Dambli-dor"? diye sordu buyurgan bir edayla. "Bunu ben de öğrenmek istiyorum, Dumbledore," dedi Profesör Karkaroff. Yüzünde zoraki bir gülümseme vardı, mavi gözleriyse buz parçalan gibiydi, "iki tane Hogwarts şampiyonu, ha? Ev sahibi okulun iki şampiyon sokmasına izin verildiğini hiç duymamıştım -kuralları yeterince dikkatli okumadım mı acaba?" Kısa ve pis bir kahkaha attı. "Cesi impossible," dedi Madam Maxime. Çok sayıda muhteşem opal taşıyla süslediği kocaman elini Fleur'ün omzuna koymuştu. " 'Ogwarts'ın iki jampiyonu olamaz. Fena hakzızhk bu." "Senin şu Yaş Çizgisi'nin küçük adayların katılmasını önleyeceğini sanıyorduk, Dumbledore," dedi Karkaroff. Zoraki gülümsemesi hâlâ silinmemişti, ama bakışları her zamankinden de soğuktu. "Yoksa tabii ki biz de kendi okullarımızdan daha geniş bir aday kadrosu seçip getirirdik." "Bu, Potter'ın suçu, başka kimsenin değil, Karkaroff," dedi Snape yumuşak bir sesle. Siyah gözleri kinle alev alevdi. "Potter'ın kuralları yıkma konusundaki kararlılığı yüzünden Dumbledore'u suçlama. Buraya adım attığı günden beri çizgiyi aşıp duruyor -" "Teşekkür ederim, Severus," dedi Dumbledore kah 325 bir sesle. Snape sustu, ama siyah ve yağlı saçlarının arasından gözleri hâlâ hain hain parlıyordu. Profesör Dumbledore şimdi Harry'ye bakıyordu. Harry de gözlerini ona çevirmiş, yanm ay biçimindeki gözlüğün arkasından bakan o gözlerdeki ifadeyi anlamaya çalışıyordu. "Adını Ateş Kadehi'ne koydun mu, Harry?" diye sordu Dumbledore sükûnetle. "Hayır," dedi Harry. Herkesin onu dikkatle izlediğinin fena halde farkındaydı. Gölgelerin içindeki Snape'ten ona inanmadığını gösteren sabırsız bir öfültü yükseldi. "Yaşı büyük bir öğrenciden senin adını Ateş Kadehi'ne koymasını istedin mi?" dedi Profesör Dumbledore, Snape'e aldırmayarak. "Hayır," dedi Harry ateşli bir şekilde. "Ay, tabiyki yalan söylüyo'!" diye bağırdı Madam Maxime. Snape şimdi dudağını bükmüş, başını iki yana sallıyordu. "Yaş Çizgisi'ni geçmiş olamaz," dedi Profesör McGo-nagall sertçe. "Sanırım hepimiz bunda hemfikiriz -" "Dambli-dor çisgide yanlış yaptı demek," dedi Madam Maxime, omuz silkerek. 'Tabii ki bu mümkün," dedi Dumbledore kibarca. "Dumbledore, yanlış yapmadığını sen de bal gibi biliyorsun!" dedi Profesör McGonagall sinirli bir halde. "Aman, ne saçmalık! Harry çizgiyi kendi geçmiş olamaz, Profesör Dumbledore da onun bu iş için büyük bir öğrenciyi ayarlamadığına inandığına göre, sanırım herkes bu durumu kabul etmeli!" 326 Profesör McGonagall, Profesör Snape'e çok kızgın bir bakış attı. "Mr Crouch... Mr Bagman," dedi Karkaroff. Sesi yine riyakâr bir tona bürünmüştü. "Siz bizim - ee - tarafsız hakemlerimizsiniz. Bunun kurallara hiç de uygun olmadığını onaylayacaksınız herhalde." Bagman yuvarlak, çocuksu yüzünü mendiliyle silip, şömine ateşinin aydınlattığı çemberin dışında, yüzü yarı gölgede duran Mr Crouch'a baktı. Mr Crouch'un biraz ürpertici bir hali vardı. Bu yan karanlık ona çok daha yaşlı, neredeyse kurukafa benzeri bir görünüm veriyordu. Ama konuştuğunda, sesi her zamanki sert sesiydi. "Kurallara uymalıyız ve kurallar açık bir şekilde isimleri Ateş Kadehi'nden çıkan kişilerin Turnu-va'da yanşmakla yükümlü olduğunu söylüyor." "Eh, Barty kural kitabını harfi harfine bilir," dedi Bagman. Sanki mesele sonuçlanmış gibi gülümseyerek arkasındaki Karkaroff la Madam Maxime'e döndü. "Ben diğer öğrencilerimin isimlerinin bir kez daha konulması konusunda ısrar ediyorum," dedi Karkaroff. Riyakâr ses tonunu ve gülümsemesini bir kenara bırakmıştı artık. "Ateş Kadehi'ni yeniden yerine koyacaksınız ve her okuldan iki şampiyon seçilene dek yeni adlar/ eklemeye devam edeceğiz. Bu, adil bir çözüm olur, Dumbledore." "Ama Karkaroff, bu iş böyle yürümüyor," dedi Bagman. "Ateş Kadehi söndü - bir dahaki Turnuva'ya kadar da tekrar yanmaz -" "- ki Durmstrang kesinlikle o Turnuva'ya katılma- 327 yacak!" diye patladı Karkaroff. "Bütün toplantılarımızdan, görüşmelerimizden ve tavizlerimizden sonra böyle bir şeyin olmasını pek beklemiyordum! Şimdi gitsek mi diye düşünüyorum ister istemez!" "Boş tehdit, Karkaroff," diye hırladı bir ses yakındaki kapıdan. "Artık şampiyonunu bırakamazsın. O yarışmak zorunda. Hepsi yarışmak zorunda. Bağlayıcı sihirli anlaşma, tıpkı Dumbledore'un dediği gibi. Nasıl, çok uygun, ha?" Moody odaya girmişti. Ateşe doğru topallayarak yürüdü, her sağ adımında bir takırtı duyuluyordu. "Uygun mu?" dedi Karkaroff. "Korkarım ki seni anlamıyorum, Moody." Harry, Karkaroff un, hor gören bir tavır takınarak, Moody'nin söyledikleri önemsenmeye değmezmiş numarası yapmaya çalıştığını anlamıştı. Ama Karkaroff un elleri onu ele veriyordu; onlan sıkı sıkı kapamış, yumruk yapmıştı. "Anlamıyor musun?" dedi Moody sakin sakin. "Çok basit, Karkaroff. Birisi Harry'nin adını Kadeh'e koydu, çünkü adı Kadeh'ten bir kez çıktı mı yanşmak zorunda kalacağını biliyordu." "Belli ki 'Ogwarts'a elmadan iki ısı'ık vermeyi isteyen bi'isi!" dedi Madam Maxime. 'Tamamen aynı fikirdeyim, Madam Maxime," dedi Karkaroff, eğilip onu selamlayarak. "Hem Sihir Bakan-lığı'na, hem de Uluslararası Büyücüler Konfederasyonu'na şikâyette bulunacağım -" "Eğer birinin şikâyet etmeye hakkı varsa, o da Pot- 328 ter'dır," diye homurdandı Moody. "Ama... enteresan... onun tek kelime ettiğini bile duymuyorum..." "Niyçin şikâyet etzin ki?" diye patladı Fleur Dela-cour, ayağını yere vurarak. "Ya'ışma şansı elde etti, di-yil mi? Biz haftala'dır seçilelim ümit ediyo'uz! Okullarımız onurlandı'mak için! Bin Galleon'luk ödüyl - çoğu kişinin uğrunda öleceyi bir fi'sat!" "Belki birisi Potter'ın hakikaten de bu uğurda öleceğini umuyordur," dedi Moody, çok hafif bir hırıltıyla. Bu sözlerin ardından son derece gergin bir sessizlik oldu. Çok kaygılı görünen Ludo Bagman sinirli bir şekilde ayaklarının üstünde sallanıp durarak, "Moody, ihtiyar... o nasıl söz!" dedi. "Hepimiz Profesör Moody'nin öğle yemeğinden önce kendini öldürmeye yönelik altı tane kadar komplo keşfetmedikçe sabahını ziyan olmuş saydığını biliyoruz," dedi Karkaroff yüksek sesle. "Besbelli şimdi öğrencilerine de suikasttan korkmayı öğretiyor. Bir Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmeni için tuhaf bir özellik bu, Dumbledore, ama eminim senin de kendine göre birtakım nedenlerin vardı." "Demek bunları hayal ediyorum, ha?" diye homurdandı Moody. "Olmayan şeyler görüyorum, öyle mi? Çocuğun adını o Kadeh'e koyan kişi usta bir cadı ya da büyücüydü..." "Buna dayir ne delil var kiy?" dedi Madam Maxi-me, kocaman ellerini itiraz edercesine havaya kaldırarak. 329 "Çünkü çok güçlü bir sihirli nesneyi kandırdılar!" dedi Moody. "O Kadeh'i kandırıp Turnuva'da yalnızca üç okulun yarışacağını unutturmak için ender rastlanır güçte bir Şaşırtma Büyüsü gerek... Tahminimce Pot-ter'ın kategorisinde tek olmasını sağlamak için, adını dördüncü bir okulun altından soktular..." "Bu konuda epey kafa yormuşa benziyorsun, Moody," dedi Karkaroff soğuk bir ses tonuyla. "Bu, çok usta işi bir teori - ama duyduğum kadarıyla geçenlerde de doğum günü hediyelerinden birinin içinde kurnazca gizlenmiş bir basilisk yumurtası olduğuna kafanı takmışsın. Ama kutuyu parçalara ayırdıktan sonra aslında içinde bir portatif saat olduğunu anlamışsın. Bu yüzden seni pek ciddiye almazsak anlayışla karşılarsın herhalde..." Moody gözdağı veren bir sesle, "Masum olayları kendi lehine kullananlar vardır," diye yanıtladı. "Karanlık büyücülerin düşündüğü şekilde düşünmek benim işim, Karkaroff - bunu sen de hatırlarsın elbet..." "Alastor!" dedi Dumbledore, uyararak. Harry bir an için Dumbledore'un kime hitap ettiğini merak etti, ama sonra "Deli-Göz"ün Moody'nin asıl adı olamayacağını fark etti. Moody sustu, yine de Karkaroff u tatmin olmuş gözlerle süzüyordu hâlâ - Karkaroff un yü-züyse alev alevdi. "Bu durum nasıl ortaya çıktı, bilmiyoruz," dedi Dumbledore, odada bulunan herkese. "Ancak bana öyle geliyor ki, bunu kabul etmekten başka seçeneğimiz yok. Hem Cedric, hem de Harry Turnuva'da yarışmak üzere seçildiler. Öyleyse, yarışacaklar..." 330 "Ama Dambli-dor -" "Sevgili Madam Maxime, eğer başka bir fikriniz varsa, duymaktan memnun olurum." Dumbledore bekledi, ama Madam Maxime konuşmadı, ters ters bakmakla yetindi. Üstelik bunu yapan bir tek o değildi. Snape çok kızgın görünüyordu; Kar-karoff sinirden mosmordu. Bagman ise çok heyecanlı görünüyordu. "Ee, devam edelim mi öyleyse?" dedi, ellerini ovuşturup odadakilere gülümseyerek. "Şampiyonlarımıza talimatları vermemiz gerekiyor, değil mi? Barty, ev sahipliği yapmak ister misin?" Mr Crouch derin bir transtan çıkmış gibi oldu. "Evet," dedi, "talimatlar. Evet... ilk görev..." Ateşin ışığına adım attı. Harry yakından bakınca onun hasta bir hali olduğunu düşündü. Gözlerinin altında karanlık gölgeler vardı, buruşmuş derisiyse ince, kâğıt gibiydi. Oysa Quidditch Dünya Kupası'nda böyle görünmüyordu. "İlk görev cesaretinizi sınamak üzere tasarlandı," dedi Harry, Cedric, Fleur ve Krum'a. "Bu yüzden ne olduğunu size söylemeyeceğiz. Bilinmeyenle yüz yüze gelindiğinde gösterilen cesaret bir büyücü için önemli bir özelliktir... çok önemli bir özellik... "İlk görev yirmi dört Kasım'da, diğer öğrencilerin ve jürinin önünde gerçekleştirilecek. "Şampiyonların Turnuva'daki görevlerini tamamlamak için öğretmenlerinden yardım istemeleri ya da onların yardım teklifini kabul etmeleri yasak. Şampiyon-331 lar bu ilk aşamaya ellerinde sadece asalanyla girecekler. İkinci görev hakkında bilgi, ilk görev bittiğinde verilecek. Turnuva' nın emek ve zaman isteyen doğası nedeniyle, şampiyonlar yıl sonu sınavlarından muaf tutulacak." Mr Crouch dönüp Dumbledore'a baktı. "Sanırım bu kadar, değil mi, Albus?" "Sanırım," dedi Dumbledore. Mr Crouch'a hafif bir endişeyle bakıyordu. "Bu gece Hogwarts'ta kalmak istemediğine emin misin, Barty?" "Eminim, Dumbledore, Bakanlık'a dönmem gerekiyor," dedi Mr Crouch. "Bu ara işler çok yoğun, çok güç bir dönem geçiriyoruz... İşin başında genç VVeatherby'yi bıraktım... Çok hırslı... biraz fazla hırslı, aslını sorarsan..." "En azından, gitmeden önce gelip bir içki içmez misin?" dedi Dumbledore. "Haydi, Barty, ben de kalıyorum!" dedi Bagman neşeyle. "Şimdi her şeyin merkezi Hogwarts, biliyorsun. Burası bürodan çok daha heyecan verici!" "Sanmıyorum, Ludo," dedi Crouch, eski sabırsızlığını andırır bir sesle. "Profesör Karkaroff - Madam Maxime - yatmadan önce bir içkiye ne dersiniz?" dedi Dumbledore. Ama Madam Maxime çoktan kolunu Fleur'ün omzuna dolamış, onunla birlikte odadan çıkıyordu. Harry ikisinin Büyük Salon'a girerken Fransızca hızlı hızlı konuştuklarını duyabiliyordu. Karkaroff, Krum'u eliyle çağırdı ve onlar da çıktılar, ama konuşmadan. 332 "Harry, Cedric, yatmaya gitseniz iyi olur," dedi Dumbledore, ikisine de gülümseyerek. "Eminim Gryffindor ve Hufflepuff sizinle birlikte bu olayı kutlamak için sabırsızlanıyordun Onları, ortalığın altını üstüne getirmek ve patırtı çıkarmak için böyle mükemmel bir bahaneden mahrum bırakırsanız yazık olur." Harry, Cedric'e baktı. Cedric başıyla onayladı ve odadan çıktılar. Büyük Salon şimdi bomboştu. Mumların alevi ufal-mıştı, balkabaklannın çentikli gülümsemeleri de bu ışıkta ürpertici ve titrek bir hal almıştı. "Ee," dedi Cedric, hafifçe gülümseyerek. "Yine birbirimize karşı oynuyoruz!" "Sanırım," dedi Harry. Aklına gerçekten de söyleyecek başka bir şey gelmemişti. Kafasının içine tam bir karmaşa hâkimdi, sanki beyni yağmalanmış gibiydi. "Ee... söyle bakalım..." dedi Cedric, Giriş Salonu'na ulaştıklarında. Salon şimdi Ateş Kadehi'njn yokluğunda sadece meşalelerle aydınlatılıyordu. "Nasıl koydun adını?" "Koymadım," dedi Harry, ona dik dik bakarak. "Adımı koymadım. Doğruyu söylüyordum." "Haa... peki," dedi Cedric. Harry, Cedric'in ona inanmadığını anlamıştı. "Eh... görüşmek üzere, öyleyse." Cedric mermer merdivenden yukarı çıkmak yerine sağ taraftaki bir kapıya yöneldi. Harry onun kapının arkasındaki taş basamaklan inmesini dinledi, sonra da ağır ağır mermer basamaklan çıkmaya başladı. 333 l! Ron'la Hermione dışında kimse ona inanacak mıydı, yoksa Turnuva'ya kendisinin katıldığım mı düşüneceklerdi? Ama ondan üç yıl daha uzun süre büyü eğitimi almış rakiplerle karşı karşıyayken - dahası, yalnızca tehlikeli görünmekle kalmayıp, bir de yüzlerce insanın önünde gerçekleştirilecek görevlerle karşı karşıyayken - nasıl böyle düşünürlerdi ki? Evet, daha önce bunu düşünmüştü... hayalini kurmuştu... ama aslında bir şakaydı o sırada, boş bir hayal gibiydi... gerçekten, cidden katılmayı düşünmemişti hiç... Ama bir başkası düşünmüştü... bir başkası onun Turnuva'ya girmesini istemiş ve bunu garantiye almıştı. Neden? Ona bir kıyak yapmak için mi? Nedense, öyle olduğunu sanmıyordu hiç... Onun kendini aptal durumuna düşürmesini sağlamak için mi? Eh, o zaman dilekleri gerçekleşecek gibi görünüyordu... Ama onu öldürtmek? Yoksa Moody her zamanki gibi paranoyakça mı davranıyordu? Biri Kadeh'e Harry'nin adını oyun olsun, şaka olsun diye koymuş olamaz mıydı? Gerçekten de biri onun ölmesini istiyor muydu? Hany kafasında bunun cevabını hemen verdi. Evet, biri onun ölmesini istiyordu, bir yaşından beri biri onun ölmesini istemişti hep... Lord Voldemort. Ama Lord Voldemort nasıl olup da Harry'nin adını Ateş Kadehi'ne koydurtmayı başarmıştı? Voldemorfun uzaklarda, ırak bir ülkede, tek başına saklanıyor olması gerekiyordu... cılız, güçsüz... Ancak yara izinin acısına uyanmadan hemen önce 334 gördüğü rüyada Voldemort yalnız değildi... Kılkuy-ruk'la konuşuyordu... Harry'nin ölümünü planlıyor- Harry kendini birden Şişman Hanım'm karşısında bulunca çok şaşırdı. Ayaklarının onu nereye götürdüğünü pek fark etmemişti. Başka bir sürpriz de Şişman Hanım'in çerçevenin içinde yalnız olmamasıydı. Harry alt katta şampiyonlara katıldığında komşusunun tablosuna atlayan yaşlı cadı, şimdi Şişman Hanım'in yanında şişine şişine oturuyordu. Buraya Harry'den önce ulaşmak için yedi kat merdivenin kenarındaki bütün resimlerden son sürat geçmiş olmalıydı. Hem o, hem de Şişman Hanım, Harry'ye çok büyük bir ilgiyle bakıyorlardı. "Aman, aman, aman," dedi Şişman Hanım. "Viplet az önce bana her şeyi anlattı. Kim seçilmiş okul şampiyonu, efendim?" "Zırva," dedi Harry donuk bir sesle. "Hiç de değil!" dedi soluk yüzlü cadı, kızarak. — "Yo, yo, Vi, parola bu," dedi Şişman Hanım, yatıştı-1 ncı bir sesle. Menteşelerinden öne doğru savrulup Hany'yi ortak salona aldı. Portre açıldığında Harry'nin kulaklarında öyle bir gürültü patladı ki, az daha sırtüstü devriliyordu. Daha neler olup bittiğini anlamadan bir düzine el onu ortak salona çekmişti bile. Gryffindor binasındaki herkes karşısındaydı şimdi, hepsi çığlıklar atıyor, alkışlıyor, ıslık çalıyordu. "Turnuva'ya girdiğini söylemeliydin bize!" diye 335 böğürdü Fred; yan kızmış, yan etkilenmiş görünüyordu. "Sakallanmadan nasıl becerdin bunu? Müthiş!" diye kükredi George. "Becermedim," dedi Harry. "Nasıl oldu bilmi-" Ama şimdi Angelina üstüne çullanmıştı. "Neyse, madem ben olamıyorum, en azından bir Gryffindor -" Yine Gryffindor Kovalayıcı'larmdan olan Katie Bell, "Diggory'den geçen seferki Quidditch maçının öcünü alabileceksin, Harry!" dedi çığlık çığlığa. "Yemek var, Harry, gel ye biraz -" "Aç değilim, şölende yeterince yedim -" Ama kimse aç olmadığını duymak istemiyordu; kimse adını Kadeh'e koymadığını duymak istemiyordu; tek bir kişi bile Harr/nin pek de kutlama havasında olmadığının farkına varmamıştı... Lee Jordan bir yerden bir Gryffindor flaması bulup çıkarmış, ısrarla onu Harr/nin üstüne bir pelerin gibi sarmıştı. Harry kaçamıyordu; ne zaman yatakhaneye gitmek için merdivene doğru hamle etse, çevresindeki kalabalık saflarını sıklaşnnyor, ona zorla bir tane daha Kaymakbirası içiriyor, avuçlarına gevrek ve fıstık hkışnnyordu... Herkes bunu nasıl başardığını, Dumbledore'un Yaş Çizgisi'ni nasıl atlatıp Kadeh'e adını nasıl koyduğunu öğrenmek istiyordu... "Yapmadım," dedi defalarca, "nasıl oldu, bilmiyorum." Ama insanlar onun bu sözlerini hiç dikkate almadığına göre, cevap vermese de bir şey değişmeyecekti herhalde. 336 "Yoruldum!" diye bağırdı en sonunda. Neredeyse yarım saat geçmişti. "Hayır, cidden, George - yatmaya gidiyorum -" Ron'la Hermione'yi bulmayı, biraz sağduyuya kavuşmayı her şeyden çok istiyordu, ama görünüşe bakılırsa ikisi de ortak salonda değildi. Harry uyuması gerektiği konusunda ısrar edip, merdivenin başında önünü kesmeye çalışan küçük Creevey kardeşleri neredeyse ezdikten sonra, silkinip herkesten kurtulmayı başararak elinden geldiğince hızlı bir şekilde yatakhaneye çıkh. Boş yatakhanede Ron'u bulduğunda çok rahatladı. Ron hâlâ giyinik halde yatağına uzanmıştı. Harry arkasından kapıyı çarparak kapatınca, başını çevirip baktı. "Neredeydin?" dedi Harry. "Ha, merhaba," dedi Ron. Sırıtıyordu, ama bu çok tuhaf, zoraki bir sırıtmaydı. Harry birden hâlâ Lee'nin üstüne sardığı kırmızı Gryffindor flamasıyla dolaşmakta olduğunu fark etti. Hemen üstünden çıkarmak istedi onu, ama çok sıkı düğümlenmişti. Ron hiç kıpırdamadan yatağında yatıp Harr/nin flamayla boğuşmasını izledi. "Ee," dedi, nihayet Harry flamayı çıkarıp bir köşeye fırlattıktan sonra. 'Tebrikler." "Nasıl yani, tebrikler?" dedi Harry, Ron'a dikkatle bakarak. Ron'un gülümsemesinde kesinlikle bir tuhaflık vardı: Daha çok, birinin acıyla dişlerini sıkmasına benziyordu. "Eh... başka kimse Yaş Çizgisi'ni geçemedi," dedi - 337 Ron. "Fred'le George bile. Ne kullandın - Görünmezlik Pelerini'ni mi?" "Görünmezlik Pelerini o çizgiden geçmemi sağlamazdı ki," dedi Harry yavaşça. "Haa, doğru," dedi Ron. "Pelerin olsa bana söylerdin diye düşündüm... çünkü ikimizi de örterdi, değil mi? Ama sen başka bir yol buldun, değil mi?" "Dinle," dedi Harry, "ben o Kadeh'e adımı koymadım. Bunu bir başkası yapmış olmalı." Ron kaşlarını kaldırdı. "Bunu niçin yapsınlar ki?" "Bilmem," dedi Harry. "Beni öldürmek için" demenin fazlaca melodramatik kaçacağını düşündü. Ron'un kaşları öylesine yukarı kalkmıştı ki, saçlarının içinde kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar. "Merak etme, biliyorsun ki bana söyleyebilirsin," dedi. "Diğerlerinin bilmesini istemiyorsan tamam, ama niye zahmet edip yalan söyledin, başın belaya girmedi ki sonuçta. Şişman Hanım'ın arkadaşı, şu Violet, . Dumbledore'un senin katılmana izin verdiğini bize çoktan söylemişti. Bin Galleon'luk ödül, ha? Üstelik yıl sonu sınavlarına da girmen gerekmiyor..." "O Kadeh'e ismimi koymadım!" dedi Harry, kızmaya başlayarak. "Peki, tamam," dedi Ron, aynı Cedric'inki gibi şüpheci bir ses tonuyla. "Bu sabah demiştin de, dün gece yapardım, kimse de görmezdi diye... Aptal değilim ben." "Bayağı iyi taklit yapıyorsun o zaman," diye patladı Harry. 338 "Öyle mi?" dedi Ron. Artık yüzünde zoraki bir sırıtma izi bile yoktu. "Sen en iyisi yat, Harry. Herhalde yarın saban erkenden fotoğraf çekimine falan gitmen gerekiyordur." Dört direkli yatağının çevresindeki perdeleri örttü. Harry ise, gözleri koyu kırmızı kadife perdelerde, kapıda öylece kalakaldı. Kendisine inanacağından emin olduğu insanlardan biri az önce o perdelerin arkasında kaybolmuştu. 339 |
ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
Asalar Tartılıyor Harry pazar sabahı uyandığında, kendini niye bu kadar berbat, niye bu kadar endişeli hissettiğini hatırlaması biraz vakit aldı. Sonra aniden, önceki gecenin anılan adeta üzerine üşüştü. Harry doğrulup dört direkli yatağının perdelerini araladı. Niyeti Ron'la konuşmak, Ron'u ona inanmaya zorlamaktı - ama Ron'un yatağı boştu; belli ki kahvaltıya inmişti. Harry giyindi ve dönen merdivenden ortak salona indi«Jçeri girer girmez, kahvaltıyı çoktan bitirmiş olan öğrencilerden yine bir alkış yükseldi. Büyük Salon'a inip de, ona kahraman muamelesi edecek olan diğer Gryffindor'larla karşılaşma fikri Harr/nin pek hoşuna gitmiyordu. Ama ya onu tercih edecek, ya da burada kalıp, kendilerine katılması için çılgınca el kol hareketleri yapan Creevey kardeşlere yakalanacaktı. Kararlı adımlarla portreye doğru yürüdü, itip açtı ve dışarı çıktı. Karşısında Hermione duruyordu. "Merhaba," dedi Hermione, elinde peçeteye sanlı 340 birkaç tostla. "Bunu sana getirdim... Biraz yürümek ister misin?" "İyi fikir," dedi Harry, minnetle. Aşağı indiler ve Büyük Salon'a hiç göz atmadan çabucak Giriş Salonu'ndan geçtiler. Az sonra çimlerin üstünden göle doğru yürüyorlardı. Durmstrang gemisi göle demir atmış, suyun yüzeyinde kara yansımalar oluşturuyordu. Soğuk bir sabahtı, tostlarını yiyerek yürümeye devam ederlerken, Harry önceki gece Gryffin-dor masasından ayrıldıktan sonra olanları en küçük ayrıntısına kadar Hermione'ye anlattı. Hermione hikâyesini sorgusuz sualsiz kabul edince çok rahatladı. "Eh, kendin katılmadığını biliyordum tabii," dedi kız, Harry odadaki sahneyi anlatmayı bitirdiğinde. "Dumbledore adını okuduğunda yüzündeki ifadeyi bir görebilseydin! Asıl mesele, senin adını kim koydu? Çünkü Moody haklı, Harry... Bunu bir öğrencinin yapmış olabileceğini sanmıyorum... Kadeh'i hayatta kandıramazlardı, ayrıca Dumbledore'un koyduğu engeli de -" "Ron'u gördün mü?" diye lafını kesti Harry. Hermione tereddüt etti. "Şeyy... evet... kahvaltıdaydı." "Hâlâ kendim katıldığımı mı düşünüyor?" "Şeyy... hayır, sanmıyorum... aslında hayır," dedi Hermione, ne söyleyeceğini bilemeyerek. "Aslında hayır da ne demek?" "Aman, Harry, çok belli değil mi?" dedi Hermione sabırsızca. "Kıskanıyor!" 341 "Kıskanıyor mu?" dedi Harry inanamayarak. "Neyi kıskaruyormuş? Kendini bütün okulun önünde maskara etmek mi istiyormuş?" "Bak," dedi Hermione sabırla, "ilgiyi toplayan hep sensin, bunu biliyorsun." Harry'nin hiddetle ağzını açtığını görünce, "Biliyorum, bu senin suçun değil," diye ekledi. "Biliyorum, sen istiyorsun diye olmuyor bunlar... ama - şeyy - biliyorsun, Ron'un evde de bir sürü kardeşiyle rekabet etmesi gerekiyor. Sen onun en iyi arkadaşısın ve çok ünlüsün - insanlar seni gördüğünde o hep bir kenara itiliyor, o da buna katlanıyor ve hiç lafını etmiyor, ama sanırım artık bu bardağı taşıran son damla oldu..." "Harika," dedi Harry sert sert. "Gerçekten harika. Ona söyle, istediği zaman yer değiştirebiliriz. Söyle, ben buna çok memnun olurum... Nereye gitsem, insanlar ağızlan bir kanş açık ahuma bakıyorlar..." "Ben Ron'a hiçbir şey söylemiyorum," diye kestirip attı Hermione. "Kendin söyle. Bu sorunu çözmenin tek yolu bu." "O büyüsün diye peşinden koşacak değilim!" dedi Harry. O kadar yüksek sesle konuşmuştu ki, yakındaki bir ağaçta duran baykuşlar ürküp havalandı. "Belki boynum kırılınca halimden hiç de memnun olmadığıma inanır, ya da belki bir tarafım -" "Komik değil," dedi Hermione usulca. "Hiç komik değil." Son derece kaygılı görünüyordu. "Harry, düşünüyordum da - ne yapmamız lazım, biliyor musun? Derhal, şatoya döner dönmez?" 342 "Evet, Ron'a bir tekme -" "Sirius'a yazmamız lazım. Olanları ona anlatman gerekiyor. Onu Hogwarts'ta olan biten her şeyden haberdar etmeni istemişti... Böyle bir şeyin olmasını bekliyordu sanki. Yanımda parşömenle tüy kalem getirdim -" "Yapma," dedi Harry. Biri kulak misafiri olmuş mudur diye çevresine bakındı, ama okul arazisi bomboştu. "Sırf yara izim acıyor diye ülkeye geri döndü. Birinin beni Üçbüyücü Turnuvası'na soktuğunu söylersem herhalde tozu dumana katarak gelir şatoya -" "Ona söylemeni isterdi," diye ısrar etti Hermione. "Nasılsa bir şekilde öğrenecektir -" "Nasıl?" "Harry, bu konu hasıraltı edilmeyecek," dedi Hermione, çok ciddi bir edayla. 'Turnuva ünlü, sen de ünlüsün. Gelecek Postası''nda senin Turnuva'y a katılacağınla ilgili bir şey çıkmazsa çok şaşırırım... Biliyorsun, zaten şimdiden Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'le ilgili kitapların yarısında adın geçiyor... Üstelik Sirius bu haberi senden duymayı tercih ederdi, eminim buna." 'Tamam, tamam, ona yazacağım," dedi Harry, tostundan arta kalan parçayı göle atarak. Orada öylece durup ekmek parçasının suyun üzerinde yüzmesini seyrederlerken, sudan büyük bir dokunaç uzandı ve onu yüzeyin altına çekti. Sonra ikisi geri dönüp şatoya gittiler. "Kimin baykuşunu kullanacağım?" dedi Harry, merdiveni çıkarlarken. "Bir daha Hedwig'i kullanma demişti." "Ron'a sorsana bakalım, onunkini ödünç -" 343 "Ron'dan hiçbir şey istemem," diye noktayı koydu tfarry. "Eh, okul baykuşlarından birini al o zaman, onları herkes kullanabiliyor," dedi Hermione. Baykuşhane'ye çıktılar. Hermione, Harr/ye bir parşömen parçası, bir tüy kalem ve bir şişe mürekkep verdi. Sonra da sıra sıra tüneklerin arasında dolaşıp çeşit çeşit baykuşlara baktı, bu arada Harry de bir duvarın dibine oturup mektubunu yazdı. Sevgili Sirius, Hogıvarts'ta olan biten her şeyden seni haberdar etmemi söylemiştin, işte ben de ediyorum - duydun mu bilmiyorum, ama bu yıl Üçbüyücü Turnuvası düzenleniyor ve cumartesi gecesi ben dördüncü şampiyon olarak seçildim. Adımı Ateş Kadehi'ne kim koydu bilmiyorum, çünkü ben koymadım, öteki Hogıvarts şampiyonu, Huff-lepuff'tan Cedric Diggory. O anda durup düşündü. Önceki geceden beri böğrüne yerleşen o devasa kaygı konusunda bir şeyler söylemek istiyordu, ama bu hissi sözcüklere nasıl dökeceğini bilmiyordu. Bu yüzden tüy kalemini mürekkep şişesine bir kez daha banrıp şöyle yazdı: Umanm iyisindir, Şahgaga da - Harry. "Bitti," dedi Hermione'ye. Ayağa kalkıp cüppesinin üstündeki samanları temizledi. Bunun üzerine 344 Hedwig uçarak gelip omzuna kondu ve bacağını uzattı. "Seni kullanamam," dedi Harry. Okul baykuşlarına göz gezdirdi. "Bunlardan birini kullanmak zorundayım..." Hedvvig kulak tırmalayıcı bir sesle öttü. Sonra öyle ani yükseldi ki, pençeleri Harry'nin omzunu kesti. Harry mektubunu iri bir hüthüt kuşunun bacağına bağlarken, Hedwig sırtı ona dönük oturdu. Hüthüt kuşu uçup gittikten sonra, Harry uzanıp Hedwig'i okşamak istedi, ama o hiddetle gagasını şaklattı ve çatı kirişlerine doğru yükselip gitti. "Önce Ron, sonra da sen," dedi Harry kızgın kızgın. "Bu benim suçum değil." * Harry insanlar onun şampiyon olduğu fikrine alışınca işler biraz düzelir sanmıştı belki, ama ertesi gün ne kadar yanıldığı ortaya çıktı. Artık derslere döndüğü için, okulun geri kalanını görmezden gelemiyordu - ve belli ki okulun geri kalanı da, tıpkı Gryffindor'lar gibi, Harry'nin Kadeh'e adını kendisinin koyduğuna inanıyordu. Ancak Gryffindor'lann aksine, onlar bunu pek hoş karşılamışa benzemiyorlardı. Genellikle Gryffindor'larla araları çok iyi olan Huff-lepufflar, şimdi hepsine karşı çok soğuk davranıyorlardı. Bu durumun açıkça ortaya çıkması için bir Bitki-bilim dersi yetti. Belli ki Hufflepuff lar, Harry'nin, şampiyonlarının zaferine gölge düşürdüğünü düşünüyorlardı. Hufflepuff binasının tarihinde zaten çok az zafer 345 vardı. Bu az sayıdaki zaferlerden birini onlara yine Cedric'in, Gryffindor'u Quidditch'te yenerek kazandırmış olması, kırgınlıklarını daha da artırıyordu. Normalde Harry'nin çok iyi geçindiği Ernie Macmillan ve Jus-tin Finch-Fletchley, Sıçrayan Soğan'lann saksılannı değiştirirken aynı tepsiyi kullanmalarına rağmen, onunla konuşmadılar - ama Sıçrayan Soğanlardan biri Harry'nin elinden fırlayıp yüzüne çarpınca sevimsiz sevimsiz gülmeyi ihmal etmediler. Ron da Harry'yle konuşmuyordu. Hermione ikisinin ortasında oturuyor, kendini zorlayarak bir sohbet ortamı yaratmaya çalışıyordu. Her ne kadar ikisi de normal cevaplar verseler de, göz göze gelmekten kaçınıyorlardı. Harry, Profesör Sprout'un bile ona mesafeli davrandığını düşünüyordu - ama o da zaten Hufflepuff Bina Sorumlusu'ydu. Normal koşullar altında Harry, Hagrid'le görüşmeyi iple çekerdi. Ne var ki, Sihirli Yaratıkların Bakımı dersi demek, Slytherin'lerle bir arada olmak demekti -şampiyon seçildiğinden beri onlarla ilk kez yüz yüze gelecekti. Tahmin edilebileceği üzere, Malfoy, Hagrid'in kulübesine vardığında yine pis pis sırıtıyordu. Harry'nin işitme menziline girer girmez, "Aa, çocuklar, bakın, şampiyon," dedi Crabbe ve Goyle'a. "imza albümleriniz yanınızda mı? imzasını hemen alsanız iyi olur, çünkü pek uzun süre bizimle kalacağını sanmıyorum... tarihteki Üçbüyücü şampiyonlarının yarısı ölmüştür... sence sen ne kadar dayanacaksın, Potter? İddiaya vanm, ilk görevin onuncu dakikasını çıkaramazsın." 346 Crabbe ve Goyle dalkavukça güldüler. Ama Malfoy daha ileri gidemedi, çünkü Hagrid kucağında sandıklardan oluşan bir kuleyle kulübesinin köşesini dönmüştü. Sandıkların her birinin içinde çok iri bir Patlar-Uçlu Keleker vardı. Hagrid dehşete düşmüş olan sınıfa, Ke-leker'lerin birbirlerini öldürme nedeninin fazladan enerji birikmesi olduğunu, çözümün de her öğrencinin bir Keleker'e tasma takıp kısa bir yürüyüşe çıkarmasında yattığını açıkladı. Bu planın tek iyi yanı, Malfoy'un dikkatini tamamen başka yöne çekmesiydi. Kutulardan birinin içine bakarak, "Bu şeyi yürüyüşe çıkarmak ha?" dedi tiksinti dolu bir sesle. "Peki ya tasmayı nereye geçireceğiz? İğneye mi, patlar ucuna mı, yoksa vantuzuna mı?" "Ortaya bir yere," dedi Hagrid, nasıl yapılacağını göstererek. "Şeyy - evet, belki ejderha derisi eldivenlerinizi taksanız iyi olur, hani iyicene güvenli olsun diye. Harry - gel de şu iri olanı bağlamada bana yardım et..." Ancak Hagrid'in asıl niyeti, Harry'yle sınıftaki diğer öğrencilerden uzak bir yerde konuşmaktı. Herkes kendi Keleker'iyle uzaklaşana dek bekledi, sonra da Harry'ye dönüp çok ciddi bir sesle, "Ee - katılıyorsun, Harry," dedi. "Turnuva'ya yani. Okul şampiyonu." "Şampiyonlarından biri," diye düzeltti Harry. Hagrid'in çalı gibi kaşlarının altındaki böcek karası gözleri çok kaygılı görünüyordu. "Adını Kadeh'e kim koydu, hiçbir fikrin yok mu, Harry?" "Benim koymadığıma inanıyor musun yani?" dedi 347 ?T Harry. Hagrid'in sözlerinin içinde yarattığı minnettarlık hissinin yüzüne vurmasını zar zor engelledi. 'Tabii inanıyorum," diye homurdandı Hagrid. "Yapmadım diyorsun, ben de sana inanıyorum -Dumbledore falan da inanıyor." "Keşke kimin yaptığını bilseydim," dedi Harry aa aa. İkisi öylece durup çimenliğe baktılar; öğrenciler şimdi iyice dağılmıştı, hepsi de çok zor durumdaydı. Boylan bir metreye erişmiş olan Keleker'ler çok güçlüydü. Artık kabuksuz ve renksiz değillerdi, üstlerinde kalın, grimsi, parlak bir zırh çıkmıştı. Dev akreplerle, çekip uzatılmış yengeçlerin karışımına benziyorlardı -ama görünürde hâlâ kafaları ya da gözleri yoktu. Çok kuvvetlenmişlerdi, onlan kontrol alfanda tutmak çok zordu. "Görünüşe bakılırsa bayağı eğleniyorlar, ne dersin?" dedi Hagrid mutlu mutlu. Harry onun Kele-ker'lerden bahsettiğine karar verdi, çünkü sınıf arkadaşlarının, eğlenmediği kesindi; arada bir endişe verici bir bam sesi çıkıyor, Keleker'lerden birinin ucu patlıyor ve Keleker birkaç metre öteye fırlıyordu. Onun arkasından birkaç kişi karnının üstünde sürükleniyor, çaresizce yeniden ayağa kalkmaya çabalıyordu. "Off, bilemiyorum, Harry," diye iç geçirdi Hagrid birden. Harry'ye bakan yüzünde kaygılı bir ifade vardı. "Okul şampiyonu... her şey de senin başına geliyor gibi, değü mi?" Harry yanıt vermedi. Evet, her şey onun başına geliyor gibiydi... Gölün çevresinde yürürlerken Hermione 348 de aşağı yukarı bunu söylemişti. Ve yine Hermione'ye göre, Ron'un Harry'ye küsmesinin nedeni de buydu. * Sonraki birkaç gün Haır/nin Hogwarts'ta geçirdiği en kötü günler arasındaydı. Sadece ikinci sınıfta geçirdiği o kötü aylar şimdikiyle kıyaslanabilirdi; o sıralar okulun büyük bir bölümü onun diğer öğrencilere saldırdığından şüphelenmişti. Ancak o zaman Ron onun tarafındaydı. Ron yine arkadaşı olsa bütün okulun davranışlarına katlanabilirdi, ama Ron istemiyorsa Harry de gidip onu kendisiyle barışsın diye ikna etmeye çalışacak değildi. Öte yandan, her taraftan üzerine antipati akarken insan kendini çok yalnız hissediyordu. Hufflepuffların tavrını beğenmese de arılayabiliyordu; onların destekleyecek kendi şampiyonlan vardı. Slytherin'lerden gelen acımasız hakaretleri de bekliyordu zaten - o binanın öğrencileri arasında hiçbir zaman sevilmezdi, çünkü Gryffindor'un onları hem Quid-ditch'te, hem de Binalar-Arası Şampiyona'da defalarca yenmesinde önemli payı olmuştu. Ama Ravenclavv'la-nn kalplerini dinleyip onu da Cedric kadar destekleyeceklerini ummuştu. Ne var ki, yanılmıştı. Ravenclaw'la-nn çoğu Harr/nin biraz daha şöhrete kavuşabilmek için Kadeh'i kandırıp adını kabul ettirdiğini düşünüyordu. Bir de Cedric'in şampiyona ondan çok daha fazla benzediği gerçeği vardı. Düzgün burnu, koyu renk saçları ve kurşuni gözleriyle son derece yakışıklı olan Cedric'in de artık Viktor Krum kadar hayranı vardı. Hatta 349 Harry daha önce Krum'un imzasını almak için ellerinden geleni yapan altıncı sınıf öğrencisi kızların, bir öğle yemeği sırasında Cedric'e çantalarını imzalatmak için yalvardıklarını gördü. Bu arada Sirius'tan cevap gelmemişti, Hedwig yanına gelmeyi reddediyordu, Profesör Trelavmey onun öleceğine dair kehanetine her zamankinden de çok güveniyordu ve Profesör Flitwick'in dersinde Çağırma Büyüsü'nde öyle körüydü ki fazladan ev ödevi aldı -Neville dışında bir tek kendisi fazladan ev ödevi almıştı. Flitvvick'in dersinden çıkarlarken, Hermione ona cesaret vermek istercesine, "O kadar da zor değil, Harry," dedi. Hermione bütün ders boyunca sınıfın her tarafındaki nesneleri kendisine doğru uçurup durmuştu; tahta silgilerini, çöp sepetlerini ve Ayskop'lan çeken bir mıknatıs gibiydi. "Doğru dürüst konsantre olamı-yordun, o kadar -" "Neden acaba," dedi Harry sıkıntıyla. Cedric Dig-gory yânlarından geçiyordu, pişmiş kelle gibi sırıtan kızlarla çevriliydi. Kızların hepsi de Harry'ye sanki çok iri bir Patlar-Uçlu Keleker'miş gibi baktı. "Amaan -boşvereyim, değil mi? Nasılsa bu öğleden sonra her zaman iple çektiğim bir şey var: üst üste iki ders İksir..." Gerçi üst üste iki ders İksir'e girmek her zaman korkunç bir deneyimdi, ama şu sıralar iyiden iyiye işkence halini almıştı. Snape'le ve Slytherin'lerle birlikte bir buçuk saat boyunca bir zindanda kapalı kalmak, Harry'nin aklına gelip gelebilecek en nahoş şeydi. 350 Slytherin'lerin hepsi de Harry'yi, okul şampiyonu olmaya cüret ettiği için ellerinden geldiğince cezalandırmaya kararlı görünüyordu. Zaten koca bir cuma günü boyunca Hermione yanında oturup sürekli "Aldırma onlara, aldırma onlara, aldırma onlara" diye fısıldayıp durmuştu. Bugünün daha iyi geçmesi için de bir neden göremiyordu. Öğle yemeğinden sonra Hermione'yle birlikte Sna-pe'in zindanına vardıklarında, Slytherin'lerin dışarıda bekleştiğini gördüler. Hepsi de cüppesinin göğsüne büyük bir rozet tutturmuştu. Harry bir an çılgın bir düşünceye kapılarak onlann E. R. İ. T. rozetleri olduğunu sandı - ama sonra hepsinin üstünde, yeraltı geçidinin loşluğunda parlayan ışıl ışıl kırmızı harflerle aynı yazının bulunduğunu gördü: \ CEDRIC DIGGORY'yi Destekle - j GERÇEK Hogıvarts Şampiyonunu! "Hoşuna gitti mi, Potter?" dedi Malfoy yüksek sesle, Harry yaklaşırken. "Tek yapabildikleri de bu değil -bak!" Rozeti göğsüne bastırınca üstündeki yazı kayboldu ve yerine yeşil yeşil parlayan yeni bir yazı belirdi: DANDtK POTTER Slytherin'ler uluya uluya gülmeye başladılar. Hepsi aynım yapıp rozetini göğsüne bastırdı ve Harry'nin 351 çevresi parıldayan DANDÎK POTTER yazılarıyla doldu. Harry yüzünün ve ensesinin kızarmaya başladığını hissediyordu. Hermione herkesten daha çok gülen Pansy Parkin-son ve Slytherin kız grubuna, "Aman, ne komik," dedi alaya bir ses tonuyla. "Gerçekten çok esprili." Ron, Dean ve Seamus'la birlikte duvarın yanında duruyordu. Gülmüyordu, ama Harry'ye arka çıkıyor da değildi. "Sen de bir tane ister misin, Granger?" dedi Malfoy, Hermione'ye bir rozet uzatarak. "Bende bir sürü var. Ama şu anda elime dokunma en iyisi. Daha yeni yıkadım; bir Bulanık'in kirletmesini istemem." Harry'nin günlerdir duyduğu kızgınlık göğsündeki bir barajı yıkıp dışan püskürmüştü sanki. Daha kendi de ne yaptığının farkına varamadan, eli asasına gitmişti. Çevrelerindeki insanlar önlerinden kaçıp koridorda gerilemeye başladılar. "Hany!" dedi Hermione, uyaran bir sesle. "Haydi, Potter," dedi Malfoy sakin sakin. O da kendi asasını çıkardı. "Burada sana göz kulak olacak Mo-ody yok - davran, gözün yiyorsa -" Bir an için birbirlerinin gözlerinin içine baktılar, sonra aynı anda ikisi de harekete geçti. "Furnunculus!" diye bağırdı Harry. "Densaugeo!" diye haykırdı Malfoy. İki asadan da ışık huzmeleri fırladı, havada birbirlerine çarpıp yön değiştirdiler - Harr/ninki Goyle'un yüzüne, Malfoy'unki de Hermione'ye isabet etti. Goyle 352 böğürüp ellerini burnuna götürdü, burnunda kocaman, iğrenç çıbanlar çıkmaya başlamıştı. Panik içinde inildeyen Hermione ise ağzını eliyle kapatmıştı. "Hermione!" Ron onun nesi olduğuna bakmak için hızla fırlamıştı. Harry döndü ve Ron'un Hermione'nin elini ağzından çektiğini gördü. Hiç hoş bir manzara değildi. Hermione'nin zaten normalden daha iri olan ön dişleri şimdi endişe verici bir hızla uzuyordu, kız gitgide bir kunduza benzemeye başlamıştı. Dişleri uzadı, uzadı, alt dudağını geçti, çenesine vardı - panik içindeki Hermione onlara dokununca dehşet dolu bir çığlık koyuverdi. "Bu tantananın sebebi nedir?" dedi yumuşak, ölümcül bir ses. Snape gelmişti. Slytherin'ler yaygara koparıp açıklama yarışma giriştiler. Snape uzun, sarı parmağını Malfoy'a doğrultarak, "Açıkla," dedi. "Potter bana saldırdı, efendim -" "Birbirimize aynı anda saldırdık!" diye bağırdı Harry. "- ve Goyle'u vurdu - bakın -" Snape, Goyle'u inceledi. Goyle'ur yüzünün şu halinin resmi zehirli mantarlarla ilgili bu kitaba konsa kimse yadırgamazdı. "Hastane kanadına, Goyle," dedi Snape sakin sakin. "Malfoy da Hermione'yi yurdu!" dedi Ron. "Bakini" Snape'e dişlerini göstermesi için Hermione'yi zorla- 353 di - Hermione elleriyle onlan saklamak için çırpınıyordu, ama yaka hizasını geçmiş oldukları için bu hayli güç bir işti. Pansy Parkinson ve diğer Slytherin kızları Snape'in arkasında sessiz kahkahalardan iki büklüm olmuş, parmaklarıyla Hermione'yi gösteriyorlardı. Snape, Hermione'y e soğuk soğuk baktı ve, "Ben bir fark göremiyorum," dedi. Hermione'den bir inilti çıktı; gözleri yaşla doldu ve arkasını dönüp koşmaya başladı. Koşa koşa koridordan çıkıp gözden kayboldu. Belki de Harry ile Ron'un Snape'e bağırmaya aynı anda başlamaları bir şanstı; taş koridorda seslerinin o kadar yankılanması da. Bu sayede Snape o şamatanın içinde ona tam olarak ne sıfatlar yakıştırdıklarını duyamadı. Yine de özünü anlamıştı besbelli. "Bir bakalım," dedi en ipeksi sesiyle. "Gryffin-dor'dan elli puan, aynca Potter'a ve VVeasley'ye birer ceza. Şimdi çabuk içeri girin, yoksa bir haftalık ceza alırsınız." Harry'nin kulakları çınlıyordu. Durumun adaletsizliğini düşününce, Snape'e bir lanet yollayıp onu bin yıvışık parçaya ayırmak istiyordu. Snape'in yanından geçti, Ron'la birlikte zindanın arka tarafına doğru yürüdü ve çantasını masanın üstüne vurdu. Ron da sinirden tir tir titriyordu - bir an için sanki ikisinin arasında her şey normale dönmüş gibiydi, ama sonra Ron gidip Dean ve Seamus'la birlikte oturdu ve Harry'yi masasında yalnız bıraktı. Zindanın öbür ucunda, Malfoy, Snape'e arkasını döndü ve pis pis sırıtarak rozetini göğsüne 354 bastırdı. Odanın içinde bir kez daha DANDİK POTTER yazısı parladı. Ders başlarken Harry orada öylece oturup Snape'e bakarak, onun başına korkunç şeyler geldiğini canlandırdı kafasında... ah, Cruciatus lanetini yapmayı bir bilseydi... Snape'i tıpkı o örümcek gibi yerde sırtüstü süründürür, titretir, kasardı... "Panzehirler!" dedi Snape, nahoş nahoş parıldayan soğuk, kara gözleriyle onlara bakarak. "Şimdiye kadar hepinizin tariflerinizi hazırlamış olmanız gerekiyordu. Hepinizin panzehirini dikkatlice karıştırmasını istiyorum, bir tanesini test etmek içini aranızdan birini seçeceğiz..." Snape, Harry'yle göz göze geldi ve Harry o anda başına gelecekleri anladı. Snape onu zehirleyecekti. Harry kazanını alıp koşarak sınıfın ön tarafına gittiğini ve kazanın içindekileri Snape'in yağh kafasından sşaği boca ettiğini hayal etti - Tam o anda birisi zindan kapısını çaldı ve Harry'nin düşünceleri dağıldı. Gelen Colin Creevey'ydi; Harry'ye gülen gözlerle bakarak usulca içeri girdi ve Snape'in masasına doğru yürüdü. "Evet?" dedi Snape. "İzninizle, efendim, Harry Potter'ı yukarı götürmem gerekiyor." Snape kanca burnunun üzerinden Colin'e dik dik baktı. Colin'in hevesli yüzündeki gülümseme kayboldu. 355 "Potter'ın İksir dersinin bitmesine daha bir saat var," dedi Snape soğuk soğuk. "Ders bitince yukarı gelir." Colin hafifçe kızardı. "Efendim - efendim, onu Mr Bagman istiyor," dedi tedirgin bir sesle. "Bütün şampiyonların gitmesi gerekiyor, sanırım fotoğraf çekmek istiyorlar..." Harry, Colin'in o son birkaç kelimeyi söylememesi için sahip olduğu her şeyi verebilirdi. Cesaret edip göz ucuyla Ron'a baka, ama Ron gözlerini kararlı bir şekilde tavana dikmişti. "Peki, peki," ded^ Snape sinirle. "Potter, eşyalannı burada bırak, daha sonra panzehirini denemek için buraya dönmeni istiyorum." "Efendim, lütfen - eşyalarını da alması gerekiyor," dedi Colin cikcik bir sesle. "Bütün şampiyonlar -" "Peki, temam!" dedi Snape. "Potter - çantanı al da kaybol gözümün önünden!" Harry çantasını sırtına attı, kalkıp kapıya gitti. Slytherin'lerin sıralarının arasından yürürken, her tarafta VANDÎK POTTER yazdan parlıyordu. Harry zindan kapısını arkasından kapatır kapatmaz konuşmaya başlayan Colin, "İnanılmaz bir şey, değil mı, Harry?" dedi. "Değil mi ama? Yani şampiyon seçilmen?" "Evet, gerçekten inanılmaz," dedi Harry ağır ağır, Giriş Salonu'nun basamaklarına doğru yürürlerken. "Niçin fotoğraf istiyorlar, Colin?" "Sarunm Gelecek Postası için!" 356 "Harika," dedi Harry donuk bir sesle. "Bir bu eksikti. Daha çok reklam." Gidecekleri odaya vardıklarında, Colin, "İyi şanslar!" dedi. Harry kapıyı çalıp içeri girdi. Oldukça küçük bir sınıfa gelmişti; sıraların çoğu odanın arka tarafına itilmiş, ortada geniş bir açıklık oluşturulmuşu. Sadece üç sıra, karatahtanın önünde yan yana dizilmiş ve üstlerine uzun bir kadife örtü örtülmüştü. Kadife kaplı sıraların arkasına beş sandalye yerleştirilmişti. Bunlardan birinde Ludo Bagman oturmuş, Harr/nin daha önce hiç görmediği, bordo cüppeli bir cadıyla konuşuyordu. Viktor Krum her zamanki gibi düşünceli bir halde bir köşede duruyor ve kimseyle konuşmuyordu. Cedric ve Fleur sohbet ediyorlardı. Fleur, Harr/nin o zamana kadar gördüğünden çok daha mutlu görünüyordu; başını arkaya atıp duruyor, böylece uzun, gümüşi saçlan ışıkta panldıyordu. Elinde hafif hafif tüten büyük, siyah bir fotoğraf makinesi tutan şiş göbekli bir adam, gözünün ucuyla Fleur'ü izliyordu. Bagman birden Harry'yi fark etti ve çabucak ayağa kalkıp ona doğru ilerledi. "Hah, işte geldi! Dördüncü şampiyon! Gel bakalım, Harry, gel bakalım... Endişelenecek bir durum yok, sadece Asa Tartma töreni yapılacak. Diğer jüri üyeleri de birazdan burada olurlar -" "Asa Tartma mı?" dedi Harry gergin bir halde. "Asalarınızın tamamen işler durumda olup olmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Bir sorun falan çıkmasın diye, çünkü biliyorsun, önünüzdeki görevlerde kul- - 357 lanacağmız en önemli araç onlar," dedi Bagman. "Uzman şu anda yukarıda, Dumbledore'la birlikte. Sonra da küçük bir fotoğraf çekimi olacak. Bu, Rita Skeeter," diye ekledi, bordo cüppeli cadıyı işaret ederek. "Gelecek Postası için Turnuva'yla ilgili küçük bir yazı hazırlıyor..." "Belki o kadar da küçük olmaz, Ludo," dedi Rita Skeeter, Harry'den gözlerini ayırmadan. Saçının şatafatlı ve tuhaf bir şekilde sert bukleleri, iri çeneli yüzüyle tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Gözündeki gözlük mücevherlerle bezeliydi. Timsah derisi el çantasını tutan kalın parmaklarının ucunda beş santimlik, kırmızıya boyanmış tırnaklar vardı. "Başlamadan önce Harry'yle biraz konuşabilir miyim?" chedi Bagman'a. Gözlerini ısrarla Harry'den ayır-mıyord^. "Biliyorsun, o en küçük şampiyon... Biraz renk katar, ne dersin?" "Elbette!" diye haykırdı Bagman. "Yani tabii eğer -Harry için bir mahzuru yoksa." "Şeyy -" dedi Harry. "Harika," dedi Rita Skeeter. Bir anda kırmızı tırnaklı parmakları Harry'nin kolunu şaşırtıcı bir kuvvetle kavramıştı. Onu odadan dışarı sürükledi ve yakındaki bir kapıyı açtı. "O gürültünün ortasında olmayı istemeyiz herhal- 1 de," dedi. "Bakayım... evet, burası güzel, samimi bir l yer." • Orası bir süpürge dolabıydı. Harry gözlerini ona _» çevirdi. \ 358 "Gel, canım - işte böyle - harika," dedi Rita Skeeter. Ters dönmüş bir kovanın üstüne tasasızca tünedi, Harry'yi mukavva bir kutunun üstüne oturttu ve kapıyı kapattı. İçerisi karanlığa büründü. "Şimdi, dur bakayım..." Timsah derisi çantasını açtı ve içinden bir avuç dolusu mum çıkardı. Asasını şöyle bir sallayıp mumları yaktı, sonra da çevrelerini görebilsinler diye onları sihirli bir şekilde kaldırıp havada asılı durmalarını sağladı. "Harry, Tez-Tekrar Tüyü kullanmama bir itirazın yoktur herhalde. Bu sayede elim boş kalır ve seninle normal bir şekilde konuşabiliriz..." "Ne tüyü, ne tüyü?" dedi Harry. Rita Skeeter'm gülümsemesi bütün yüzünü kapladı. Harry üç tane altın diş saydı. Rita Skeeter elini bir kez daha çantasına sokup asit yeşili, uzun bir tüy kalem ve bir rulo parşömen çıkardı. Parşömeni Mrs Skovver'ın Her Amaca Uygun Sihirli Pislik-Gidericisi'yle dolu bir sandığın üzerine koyup açtı. Yeşil tüy kalemin ucunu ağzına sokup gözle görülür bir hazla bir süre emdikten sonra, parşömenin üzerine dimdik koydu. Tüy kalem hafifçe titreyerek ucunun üstünde dengede durdu. "Deneme... benim adım Rita Skeeter, Gelecek Postası muhabiri." Harry hemen tüy kaleme baktı. Rita Skeeter konuşur konuşmaz, yeşil tüy kalem parşömenin üzerinde gezinerek bir şeyler yazmaya başlamıştı. 359 Amansız tüy kalemi nice şöhret balonunu patlatan, kırk üç yaşındaki çekici sarışın Rita Skeeter - Rita Skeeter yine, "Harika," dedi. Parşömenin üst kısmını yırtıp buruşturdu ve çantasına tıktı. Sonra da Harry'ye doğru eğilip, "Ee, Harry..." dedi, "Üçbüyücü Turnuvası'na girme kararını nasıl verdin?" "Şeyy -" dedi Harry yine, ama tüy kalem dikkatini dağıtıyordu. Henüz o konuşmaya başlamadığı halde, parşömenin üzerinde son sürat geziniyordu. Hanenin gözü tüy kalemin yazmakta olduğu cümleye gitti: Trajik bir geçmişin yadigârı olan çirkin bir yara izini saymazsanız, Harry Potter'ın çekici bir yüzü var, gözleriyse - "Tüy kaleme aldırma, Harry," dedi Rita Skeeter sert bir sesle. Harry isteksizce başını kaldırıp gözlerini ona dikti. "Pekâlâ - niye Turnuva'ya girmeye karar verdin, ? Harry?" "Vermedim," dedi Harry. "Nasıl oldu da adım Ateş Kadehi'ne girdi, bilmiyorum. Ben koymadım." Rita Skeeter epey kalem çekilmiş olan kaşlarından birini kaldırdı. "Yapma, Harry, başım belaya girecek diye korkmana gerek yok. Turnuva'ya hiç girmemiş olman gerektiğini hepimiz biliyoruz. Ama bu konuda endişelenme. Okurlarımız asilere bayılır." "Ama ben adımı koymadım," diye tekrarladı Harry. "Kim yaptı bilmi-" 360 "Seni bekleyen görevler konusunda kendini nasıl hissediyorsun?" dedi Rita Skeeter. "Heyecanlı mısın? Gergin misin?" "Pek düşünmedim... Evet, gerginim sanırım," dedi Harry. Konuşurken içi rahatsız edici bir şekilde burkuluyordu. "Geçmişte, ölen şampiyonlar olmuş, değil mi?" dedi Rita Skeeter canlı bir sesle. "Bu konuyu hiç düşündün mü?" "Şey... bu y ü çok daha güvenli olacak diyorlar," dedi Harry. Tüy kalem ikisinin arasındaki parşömenin üstünde paten yaparcasına kayıp duruyordu. "Tabii ki daha önce de ölümün gözlerinin içine bakmıştın, öyle değil mi?" dedi Rita Skeeter, onu dikkatle izleyerek. "Sence bu seni nasıl etkiledi?" "Şeyy," dedi Harry yine. "Sence geçmişindeki bu travma sende kendini kanıtlama arzusu yaratmış olabilir mi? Şöhretine layık olma arzusu? Sence Üçbüyücü Turnuvası'na girmek istemenin nedenlerinden biri de -" "Ben kendim girmedim," dedi Harry. Sinirlenmeye başlamışa. "Annenle babanı hatırlayabiliyor musun hiç?" dedi Rita Skeeter, Harry'nin tepesinden. "Hayır," dedi Harry. "Sence Üçbüyücü Turnuvası'na katıldığını bilseler ne hissederlerdi? Gurur mu? Endişe mi? Kızgınlık mı?" Harry'nin şimdi iyice canı sıkılmıştı. Annesiyle ba- 361 basının hayatta olsalar neler hissedeceklerini o nereden bilecekti ki? Rita Skeeter'm onu büyük bir dikkatle izlediğini hissedebiliyordu. Kaşlarını çattı, onunla göz göze gelmekten kaçınarak bakışlarını tüy kalemin yeni yazdığı kelimelere dikti. Konu çok az hatırlayabildiği annesiyle babasına geldiğinde, o müthiş yeşil gözler yaşlarla doluyor. "Gözümde yaş YOK!" dedi Harry yüksek sesle. Rita Skeeter bir şey diyemeden, süpürge dolabının kapısı açıldı. Parlak ışıktan kamaşan gözlerini kırpıştıran Harry çevresine baktı. Albus Dumbledore'du bu. Orada durmuş, dolabın içinde sıkış hkış oturan Rita ile Harry'ye bakıyordu. "Dumbledore!" diye haykırdı Rita Skeeter. Sesinde belirgin bir sevinç vardı, ama Harry tüy kalemle parşömenin Sihirli Pislik-Giderici sandığının üzerinden kaybolduğunu ve Rita'nın pençe gibi ellerinin timsah derisi çantasının ağzını alelacele kapattığını gördü. "Nasılsın?" dedi Rita, ayağa kalkıp Dumbledore'a iri, erkeksi elini uzatarak. "Umarım yazın Uluslararası Büyücüler Konfederasyonu Kongresi hakkındaki yazımı görmüş-sündür." "Enfes bir nahoşluğu vardı," dedi Dumbledore, gözleri ışıldayarak. "Özellikle beni antika bir kenar süsü olarak betimlemene bayıldım." Rita Skeeter'm yüzünde en ufak bir mahcubiyet belirtisi yoktu. "Sadece bazı fikirlerinin biraz eski moda 362 olduğunu vurgulamak istemiştim, Dumbledore, sokaktaki büyücü -" "Kabalığın arkasındaki mantığı duymak çok hoşuma gider, Rita," dedi Dumbledore. Nezaketle eğilip selam verdi ve gülümsedi. "Ama korkarım ki bu meseleyi daha sonraya bırakmamız gerekecek. Asa Tartma töreni başlamak üzere ve şampiyonlarımızdan biri bir süpürge dolabındayken başlaması imkânsız." Rita Skeeter'dan uzaklaşmaktan çok memnun olan Harry çabucak odaya döndü. Diğer şampiyonlar kapının yakınındaki sandalyelere oturmuşlardı. O da hemen Cedric'in yanına oturdu ve gözlerini kadife kaplı masaya çevirdi. Beş jüri üyesinin dördü masadaydı şimdi - Profesör Karkaroff, Madam Maxime, Mr Cro-uch ve Ludo Bagman. Rita Skeeter gelip köşede bir yere oturdu; Harry onun parşömeni yeniden çantasından çıkarıp dizine yaydığını, Tez-Tekrar Tüyü'nün ucunu emdiğini ve onu bir kez daha parşömenin üzerine yerleştirdiğini gördü. Dumbledore jüri masasındaki yerini alarak, şampiyonlara dönüp, "Size Mr Ollivander'ı takdim edeyim," dedi. "Asalarınızı kontrol edip Turnuva'dan önce iyi durumda olduklarından emin olmamızı sağlayacak." Harry çevresine bakındı ve pencerenin yanında sessiz sessiz duran, iri ve solgun gözlü yaşlı büyücüyü görünce bir hayli şaşırdı. Daha önce Mr Ollivander'la karşılaşmıştı - yıllar önce Diagon Yolu'nda asasını aldığı asa yapımcısıydı. "Matmazel Delacour, önce sizi alabilir miyiz lüt- 363 fen?" dedi Mr Ollivânder, odanın ortasındaki açıklığa gelerek. Fleur Delacovır, Mr Ollivander'ın yanına doğru azametle yürüdü ve asasını verdi. "Hmmm..." dedi Mr Ollivânder. Baston çevirirmiş gibi uzun parmaklarının arasında çevirdiği asadan birtakım pembe ve alan rengi kıvılcımlar çıktı. Sonra Mr Ollivânder onu gözlerine yaklaştırıp dikkatle incelemeye başladı. "Evet," dedi usulca, "yirmi dört santim... esnemez... gül ağacından yapılma ... ve içinde de... vay vay..." "Veela kafasından alınmış bi' saç teliy," dedi Fleur. "Büüyükanemin saçından." Demek Fleur'de gerçekten de biraz Veela'lık var, diye düşündü Harry, bunu Ron'a söylemek için aklının bir kösesine yazarak... Sonra Ron'un ona küs olduğunu hatırladı. "Evet," dedi Mr Ollivânder, "evet, tabii ki ben kendim hiç Veela saçı kullanmadım. Kanımca asaların hayli asabi olmasına yol açıyorlar... Yine de, herkesin tercihi kendine... madem size uyuyor..." Mr Ollivânder parmaklarını asanın üzerinde gezdirdi, belli ki çizik ya da çıkıntı var mı diye bakıyordu. Sonra, "Orchideous!" diye mırıldandı ve asanın ucundan bir demet çiçek fışkırdı. "Güzel, güzel, iyi durumda," dedi Mr Ollivânder, çiçekleri toplayıp asayla birlikte Fleur'e vererek. "Mr Diggory, sıra sizde." 364 Fleur süzülürcesine gidip yerine otururken, yanından geçen Cedric'e gülümsedi. Cedric asasını uzatırken, "Ah, işte bu benimkilerden biri, öyle değil mi?" dedi Mr Ollivander, Fleur'ün asasına gösterdiğinden çok daha büyük bir şevkle. "Evet, çok iyi hatırlıyorum. Üstünde tek boynuzlu bir erkek atın kuyruğundan alınmış tek bir kıl var... Çok güzel bir yaratıkta... En az 1.70 yükseklikte olmalı; kuyruğundan kılı çektikten sonra neredeyse boynuzuyla beni deşiyordu. Otuz buçuk santim... dişbudak ağacından... hoş bir esnekliğe sahip. İyi durumda... ona düzenli bakım yapıyor musun?" "Dün gece cilaladım," dedi Cedric sırıtarak. Harry kendi asasına baktı. Her tarafında parmak izleri görebiliyordu. Cüppesini diz hizasından çekiştirip asasını çaktırmadan silmeye çalıştı. Ucundan altın renginde kıvılcımlar püskürdü. Fleur Delacour dönüp ona hor gören bir bakış atınca, Harry vazgeçti. Mr Ollivander, Cedric'in asasının ucundan bir dizi gümüşi duman halkası çıkarıp odanın öbür ucuna yolladı, tatmin olduğunu söyledi ve, "Mr Krum, buyrun lütfen," dedi. Viktor Krum kalkıp düşük omuzlar ve paytak adımlarla Mr Ollivander'a doğru ilerledi. Asasını uzattı ve elleri cüppesinin ceplerinde, somurtarak bekledi. "Hmm..." dedi Mr Ollivander, "yanılmıyorsam bu bir Gregoroviç eseri, öyle değil mi? İyi bir asa yapımcısı, her ne kadar üslubu benim hiç... ancak..." Asayı kaldırdı ve gözlerinin önünde defalarca çevirerek, büyük bir dikkatle inceledi. 365 "Evet... gürgen ve ejderha yürek lifi, değil mi?" dedi Krum'a bakarak, Krum da başıyla onayladı. "Genellikle gördüklerimizden oldukça kalın... epey katı... yirmi beş buçuk santim... Avis!" Gürgen asadan tabanca sesi gibi bir patlama duyuldu. Ucundan bir dizi küçük, cik cik öten kuş çıkıp açık pencereden dışan, puslu gün ışığına uçtu. "Güzel," dedi Mr Ollivander, Krum'a asasını geri vererek. "Geriye bir kişi kaldı... Mr Potter." Harry kalktı ve Krum'un yanından geçerek Mr Ollivander'a doğru yürüdü. Asasını verdi. " Aaah, evet," dedi Mr Ollivander. Solgun gözleri birden panldamıştı. "Evet, evet, evet. Çok iyi hatırlıyorum." Harry de hatırlıyordu. Sanki dün olmuş gibi hatırlıyordu... Dört yaz önce, on birinci doğum gününde, kendine bir asa almak için Hagrid'le birlikte Mr Ollivander'ın dükkânına girmişti. Mr Ollivander ölçü almış ve denemesi için eline çeşitli asalar tutuşturmuştu. Haır/ye sanki dükkândaki bütün asaları tek tek alıp sallamış gibi gelmişti, ama sonunda ona uyan bir tane bulmuştu -dikenli defneden yapılma, yirmi sekiz santim uzunluğunda, üstünde bir anka kuşu teleği bulunan, işte bu asa. Mr Ollivander, Harry'nin asasına bu kadar uyum göstermesine çok şaşırmıştı. "Enteresan," demişti, "... çok enteresan." En sonunda Harry ona neyin enteresan olduğunu sorunca, Mr Ollivander, Harry'nin asasında-ki anka kuşu teleğinin Lord Voldemort'un asasındakiy-le aynı kuştan geldiğini açıklamıştı. 366 Harry bu bilgiyi kimseyle paylaşmamışh. Asasını çok seviyordu ve Lord Voldemort'la bağının asanın kabahati olmadığını düşünüyordu - nasıl ki Petunia Teyze'yle kan bağı olması Harry'nin kabahati değilse. Yine de Mr Olli-vander'ın bunu odadakilere söylemeyeceğini umuyordu. Söylerse, Rita Skeeter'm Tez-Tekrar Tüyü'nün heyecandan patlayacağına dair bir his vardı içinde. Mr Ollivander, Harry'nin asasını diğerlerinden çok daha uzun süre inceledi. Yine de, en sonunda ucundan bir şarap pınarı fışkırttı ve onu Harry'ye geri verip, odadakilere asanın hâlâ mükemmel durumda olduğunu duyurdu. "Hepinize teşekkürler," dedi Dumbledore, jüri masasında ayağa kalkarak. "Şimdi derslerinize dönebilirsiniz - ya da belki doğruca akşam yemeğine inseniz <iaha iyi, çünkü dersler bitmek üzere -" Bugün en azından bir şeyin iyi gittiğini düşünen Harry çıkmak için ayağa kalktı, ama siyah fotoğraf makineli adam ortaya fırlayıp boğazını temizledi. "Fotoğraflar, Dumbledore, fotoğraflar!" diye heyecanla bağırdı Bagman. "Jüri üyeleri ve şampiyonlar birlikte, ne dersin, Rita?" "Eee - evet, önce onları çekelim," dedi Rita Skeeter. Gözleri yine Harry'nin üstündeydi. "Belki sonra da tek tek çekeriz." Fotoğraf çekimi çok uzun sürdü. Madam Maxime nerede dursa yanmdakilerin üstüne gölgesi düşüyordu ve fotoğrafçı onu çerçevenin içine alacak kadar geri gidemiyordu. Sonunda, çevresindeki herkes ayakta 367 dururken Madam Maxime oturmak zorunda kaldı. Karkaroff keçi sakalını parmağıyla burup iyice kıvrık-laştırmaya çalışıyordu; Harry'nin bu tür şeylere alışık olacağını sandığı Krum ise grubun arkasında, yarı gizlenmiş halde duruyordu. Fotoğrafçı Fleur'ü en öne çıkarmaya çok hevesli görünüyordu, ama Rita Skeeter ikide bir gelip Harry'yi önlere sürüklüyordu. Sonra da bütün şampiyonların ayrı ayrı fotoğraflarının çekilmesinde ısrar etti. Nihayet, iş bitti ve serbest kaldılar. Harry yemeğe indi. Hermione orada değildi -Harry onun dişlerini düzelttirmek için hâlâ hastane kanadında olduğunu tahmin etti. Masanın bir ucunda tek başına yemeğini yedi, sonra da yapması gereken Çağırma Büyüsü ödevini düşünerek Gryffindor Kulesi'ne döndü. Yatakhanede Ron'la karşılaştı. Harry içeri girer girmez, Ron, "Sana bir baykuş geldi," dedi ters ters. Parmağıyla Harry'nin yastığını işaret ediyordu. Okula ait hüthüt kuşu onu orada bekliyordu. "Ha - tamam," dedi Harry. "Bir de yarın akşam cezaya kalıyoruz, Snape'in zindanında," dedi Ron. Sonra da Harry'ye bakmadan odadan çıktı gitti. Bir an için Harry onun peşinden gitmeyi düşündü -onunla konuşmayı mı, yoksa ona bir tane patlatmayı mı istediğinden pek emin değildi, iki seçenek de oldukça cazip görünüyordu- ama Sirius'un yanıtını çok merak ediyordu. Hızla hüthüt kuşunun yanına gitti, mektubu onun bacağından çıkardı ve açtı. 368 Harry- Söylemek istediklerimin hepsini bir mektupta söyleyemem, baykuşun yakalanması halinde çok riskli olur bu - yüz yüze konuşmamız gerekiyor. 22 Kasım sabahı saat birde Gryffindor Kulesi'ndeki şöminenin orada tek başına olabilir misin? Kendi başının çaresine bakabileceğini ben herkesten iyi biliyorum, hele Dumbledore ile Moody de oradayken kimsenin sana zarar verebileceğini sanmıyorum. Yine de, anlaşılan birisi bu konuda elinden geleni ardına koymuyor. Seni o Turnuva'ya sokmak çok riskli bir iş olmuş olmalı, özellikle de bunun Dumbledore'un burnunun dibinde yapıldığını düşünürsen. Tetikte ol, Harry. Alışılmadık şeyler olursa duymak istiyorum hâlâ. 22 Kasım konusunda da beni mümkün olduğunca çabuk haberdar et. Sirius 369 |
ON DOKUZUNCU BOLUM
Macar Boynuzkuyruk Ondan sonraki on beş gün boyunca Sirius'la yüz yüze konuşma beklentisi, gittikçe daha da karanlık görünen bir ufuktaki tek parlak nokta haline gelerek Harry'yi ayakta tuttu. Kendini okul şampiyonu olmuş bulmanın yol açtığı şok şimdi birazcık hafiflemişti. Ama neyle karşı karşıya olduğunu düşündükçe yavaş yavaş içinde bir korku kabarmaya başlamıştı. İlk görev gitgide yaklaşıyordu; Harry bu görevin sanki dehşet verici bir canavarmış gibi ileride çömelmiş, yolunu kestiği hissine kapılmıştı. Hiçbir zaman böylesine kaygı-lanmamıştı, Quidditch maçlarında bile. Hatta Quid-ditch Kupası'nı kimin kazanacağını belirleyen Slytherin maçından önce bile böyle büyük bir endişeye kapılmamıştı. Harry geleceği düşünmekte gitgide daha fazla zorluk çekiyordu. Sanki bütün hayatı ilk göreve doğru ilerliyormuş ve onunla birlikte sona erecekmiş gibi geliyordu... Doğrusu Sirius'un elinden ne geleceğini de bilemiyordu. Yüzlerce kişinin önünde zor ve tehlikeli bir bu- 370 yü yaparken kendini iyi hissetmesini nasıl sağlayacaktı id? Ama o anda dost bir yüz görmek bile iyi gelebilirdi. Harry, Sirius'a cevap yazarak, söylediği saatte ortak salon şöminesinin yanında olacağını bildirdi. Hermione ile birlikte, o saatte salonda bulunabilecek kişileri zorla nasıl dışarı çıkaracaklarım planlayarak hayli vakit geçirdiler. En kötü ihtimalle bir torba Tezekbombası atacaklardı, ama bu çareye başvurmak mecburiyetinde kalmayacaklarını umuyorlardı - Filch canlı canlı derilerini yüzerdi yoksa. Bu arada, şato sınırlan dahilinde sürdürdüğü hayat da eskisinden beter bir hal almıştı. Çünkü Rıta Skeeter, Üçbüyücü Turnuvası yazısını yayımlamıştı, Yazının Turnuva üzerine bir haberden çok, Harry'nin fevkalade renkli hayat hikâyesi olduğu anlaşılmıştı. Binnci sayfanın büyük kısmı Harry'nin bir resmine ayrılmıştı; ikinci, altıncı ve yedinci sayfalarda devam eden yazı da tümüyle Harry üzerineydi. Beauxbatons ve Durmstrang şampiyonlarının isimleri (yanlış yazılmış olarak) son satıra sıkıştırılmıştı. Cedric'in adından ise eser bile yoktu. Yazı on gün önce yayımlanmıştı, ama Ham- onu her düşündüğünde hâlâ midesi bulanıyor, her yanı utançla yanıyordu. Rita Skçeter bir sürü korkunç şey yazmıştı. Harry bunları, değil o süpürge dolabında, hayatı boyunca söylediğini hatırlamıyordu. "Sanırım gücümü annemle babamdan alıyorum. Şiirdi beni görseler çok iftihar edeceklerini biliyorum Evet, bazen geceleri hâlâ onları düşünüp ağlıyorum, 371 bunu hiç utanıp sıkılmadan itiraf edebilirim... Turnuva sırasında hiçbir şeyin bana zarar veremeyeceğini biliyorum, çünkü onlar beni kolluyor..." Ama Rita Skeeter onun "şeyy..."lerini uzun, mide bulandırıcı cümlelere çevirmenin daha bile ötesine gitmiş, başkalarıyla onun hakkında söyleşi yapmıştı. Harry sonunda Hogmarts'ta aşkı yakaladı. Yakın arkadaşı Colin Creevey, onun Hermione Granger'sız dolaşmadığını söylüyor. Muggle anne babadan doğma, çarpıcı güzellikte bir kız olan Hermione de tıpkı Harry gibi okulun en iyi öğrencilerinden biri. Yazı yayımlandığı andan itibaren Harry insanların -daha çok Siytherin'lerin- onun yanından geçerlerken yazıdan bölümler söylemelerine ve alaya yorumlarda bulunmalarına katlanmak zorunda kalmıştı. "Mendil ister misin, Potter, hani Biçim Değiştirme'de ağlamaya başlarsan diye soruyorum." "Sen ne zamandan beri okulun en iyi öğrencilerinden biri oldun, Potter? Yoksa bu Longbottom'la ikinizin birlikte kurduğu bir okul mu?" "Hey-Harry!" Harry birden kendini koridorda hızla geriye dönmüş, "Evet, doğru!" diye haykırırken buldu. Artık canına yetmişti. "Ölmüş annem için hâlâ gözyaşı döküyorum, zaten şimdi de gidip biraz daha gözyaşı dökeyim diyordum..." 372 "Hayır - sadece - tüy kalemini düşürdün diyecektim." Cho'ydu bu. Harry yüzünün kıpkırmızı kesildiğini hissetti. "Ah - evet - pardon," diye mırıldanıp tüy kalemi aldı. "Şey... salı günü için iyi şanslar," dedi Cho. "Sana gerçekten basanlar diliyorum." Harry kendini sırılsıklam salakmış gibi hissetti. Hermione de bu tatsızlıklardan nasibini almıştı, ama o henüz yoluna çıkan masumlara bağırmaya başlama raddesine gelmemişti. Aslında Harry, durumu nasıl iyi idare ettiğine bakınca, ona hayranlık duyuyordu. "Çarpıcı güzellikte, ha? O mu?" diye feryat etmişti Pansy Parkinson, Rita'nın yazısından sonra Hermi-one'yle ilk karşılaştığında. "Neyle mukayese etmiş acaba - bir kunduzla herhalde." "Aldırma," dedi Hermione vakur bir sesle. Alaylı alaylı gülen Slytherin kızlarının yanından, sanki onları duymuyormuş gibi, başını dik tutarak geçti. "Onlara aldırma, Harry." Ama Harry aldırmamazhk edemiyordu. Ron, Sna-pe'in cezasından söz ettiğinden beri onunla konuşma-mıştı. Harry, Snape'in zindanında fare beyinlerini ayıklayarak geçirmek zorunda kaldıkları iki saat boyunca belki barışırlar diye birazcık umuda kapılmıştı. Aksilik bu ya, Rita'nın yazısı da tam o gün çıktı ve anlaşılan Ron, Harry'nin bütün bu ilgiden aslında hoşlandığına daha da çok inanmaya başladı. 373 Hermione ikisine de fena halde kızıyordu. Bir birine bir ötekine gidiyor, ikisini birbiriyle konuşmaya zorlamak için çırpmıyordu, ama Harry zerre kadar taviz vermiyordu. Ron'la ancak, o, Ateş Kadehi'ne Harry'nin kendi adını koymadığını kabul ederse ve ona yalancı dediği için özür dilerse barışacaktı. Harry inatla, "Bunu ben başlatmadım," dedi. "Onun sorunu." "Onu özlüyörsün!" dedi Hermione sabırsızlıkla. "Onun da seni özlediğini biliyorum -" "özlemek mi?" dedi Harry. "Ben onu özlemiyorum..." Ama bu düpedüz yalandı. Harry, Hermione'yi çok sevse de, Ron başkaydı. Hermione en iyi arkadaşın oldu mu daha az gülerdin, kütüphaneye de daha çok takılırdın. Harry hâlâ Çağırma Büyüsü'nün üstesinden gelememişti, eli Syağ'- bağlanmıştı sanki, Hermione de kuramları öğrenmenin faydası olacağında ısrar etmişti. Bu yüzden de öğle yemeği vaktinde uzun uzun kitap karıştırıyorlardı. Viktor Krum da kütüphanede saatlerce kalıyordu, Harry onun ne işler çevirdiğini merak ediyordu. Çalışıyor muydu, yoksa ilk görevde ona yardımcı olabilecek bir şeyler mi arıyordu? Hermione sık sık Krum'un orada oluşundan şikâyet ediyordu - onlan rahatsız ettiği için değil; hiç etmiyordu. Ama Krum'u gözlemek için gelen kız grupları kitap raflarının ardında mevzilenip kıkırdıyorlardı. Hermione de onların çıkardığı gürültünün dikkatini dağıttığını söylüyordu. Krum'un sert profiline ateş saçan gözlerle bakarak, 374 "Yakışıklı bile değil!" diye mırıldandı öfkeyle. "Sadece ünlü olduğu için hoşlanıyorlar ondan! O Vtıransekti At-lamacası'nı yapmasa, dönüp bir daha yüzüne bakma/-lardı bile -" "VVronski Aldatmacası," dedi Harry, dişlerini sıkarak. Evet, Quidditch deyimlerinin doğru söylenmesinden hoşlanırdı, ama hepsi bu değildi ki. Hermione, Vu-ransekti Atlamacalarf ndan söz edince Ron'un yüzünün nasıl bir ifadeye bürüneceğini hayal etmek de içini acıtıyordu. * Tuhaftır, eğer bir şeyden korkuyorsanız ve zamanı yavaşlatmak için her şeyi vetmeye hazırsamz, zaman hızlanmak gibi tatsız bir alışkanlık edinir. Birinci görevden önceki günler, sanki birisi saatleri iki misli hızla çalışmaya ayarlamış gibi akıp gitti. Harry nereye gitse, güçlükle kontrol ettiği panik duygusundan kurtulamı-yordu, tıpkı Gelecek Posfası'ndaki yazıya ilişkin kötü niyetli yorumlardan kurtulamadığı gibi. İlk görevden önceki cumartesi günü üçüncü ve daha üst sınıflardaki bütün öğrencilerin Hogsmeade köyünü ziyaret etmesine izin verilmişti. Hermione Harry'ye, şatodan biraz uzaklaşmanın ona iyi geleceğini söyledi. Doğrusu Harry de aklının çelinmesine hevesliydi. "Peki ama, ya Ron?" dedi. "Onunla gitmek istemiyor musun?" "Ah... şey..." Hermione hafifçe kızardı. "Onunla Üç Süpürge'de karşılaşabiliriz diye düşünmüştüm .." 375 "Hayır," dedi Harry peşinen. "Öf, Harry, bu öyle aptalca ki -" "Gelirim, ama Ron'la buluşacak değilim ve Görün-mezlik Pelerini'mi giyeceğim." "Eh, peki öyleyse," dedi Hermione, "Ama o Pele-rin'i giydiğinde seninle konuşmaktan nefret ediyorum, sana bakıp bakmadığımı asla bilemiyorum çünkü." Böylece Harry yatakhanede Görünmezlik Pelerini' rü sırtına geçirdi, aşağı kata indi ve Hermione'yle ikisi Hogsmeade'e doğru yola koyuldular. Harry sırtında Pelerin varken kendini müthiş özgür hissediyordu. Köye girerlerken yanlarından, çoğu CED-RIC DIGGORY'yi Destekle! rozetleri takmış öğrencilerin geçişini izledi. Doğrusu, kimsenin ona berbat laflar etmemesi hoş bir değişildik oldu. Üstelik o aptal gazete yazısından alıntı yapan da yoktu. Daha sonra koca kremalı çikolatalarını yiyerek Bal-yumruk'tan çıkarlarken, Hermione, "Şimdi de bana bakıp duruyorlar," diye somurttu. "Kendi kendime konuşuyorum sanıyorlar". "Öyleyse sen de dudaklarını o kadar çok oynatma." "Hadi, n'olur, Pelerin'ini birazcık olsun çıkar. Burada seni kimse rahatsız etmez." "Öyle mi diyorsun?" dedi Harry. "Arkana bak." Rita Skeeterla fotoğrafçı arkadaşı Üç Süpürge'den henüz çıkmışlardı. Alçak sesle konuşarak Hermione'nin yanından geçtiler, onun yüzüne bile bakmadılar. Harn Rita Skeeter timsah derisi çantasıyla ona çarpmasın d ye Balyumruk'un duvarına yapışa. 376 Onlar gidince de, "Köyde kalıyor," dedi. "Bahse girerim ki ilk görevi izlemeye gelecektir." Bunu söylerken midesi sıcak bir panik dalgasıyla bir kez daha sarsıldı sanki. Söylemedi ama; Hermi-one'yle ikisi ilk görevde neler olacağı hakkında pek ko-nuşmamışlardı. Harry onun bu konuda düşünmek istemediğini seziyordu. Hermione, gözleri Harry'ye çevrili olduğu halde onu görmeden High Street'in sonuna doğru bakarak, "Gitti," dedi. "Baksana, niye Üç Süpürge'de Kaymak-birası içmiyoruz? Hava biraz soğuk, değil mi?" Sonra onun suskunluğunun ne anlama geldiğini anlayıp telaşla, "Ron'la konuşmak zorunda değilsin!" diye ekledi. Üç Süpürge ağzına kadar doluydu, içeridekilerin çoğu bu serbest akşamüstünün tadını çıkaran Hog-warts öğrencileriydi, ama Harr/nin başka yerlerde nadiren gördüğü çeşit çeşit sihirli kişiler de vardı. Harry, İngiltere'de halkı büyücülerden ibaret tek köy olan Hogsmeade'in, kendilerini gizlemekte büyücüler kadar usta olmayan cadalozlar gibi yaratıklar için bir tür sığınak olduğunu düşündü. Görünmezlik Pelerini'yle kalabalık içinde hareket etmek çok zordu, kazayla birisinin ayağına basmak tuhaf sorulara yol açabiliyordu. Hermione içecekleri almaya giderken, Harry de yavaş yavaş, kıyıdan kıyıdan ilerleyerek köşedeki boş bir masaya sokuldu. Meyhanenin içinden geçerken Ron'u gördü. Fred, George ve Lee Jordan'la birlikte oturuyordu. Ron'un başının arkasına 377 sağlam bir yumruk indirme isteğine karşı koyarak, sonunda masaya ulaştı ve oturdu. Biraz sonra Hermione de ona katıldı ve Pelerin'in altından Harry'ye bir Kaymakbirası uzatıverdi. "Burada böyle tek başıma otururken tam bir budalaya benziyorum," diye mırıldandı Hermione. "Neyse ki yapacak bir şey getirdim." E. R. İ. T. üyelerinin kaydını tuttuğu defteri çıkardı. Harry çok kısa listenin en tepesinde Ron'la kendisinin adlarını gördü. İkisinin oturup birlikte kehanetlerde bulunmalarının ve Hermione'nin gelip onları sekreterle mali sorumlu ilan etmesinin üstünden çok uzun zaman geçmiş gibiydi. Hermione, bakışlarını meyhanede dolaştırarak, düşünceli düşünceli, "Baksana, belki de köylülerden bir kısmını E. R. İ. T.'e kaydetsem iyi olur," dedi. "Ha, tabii," dedi Harry. Pelerin'inin altında bir yudum Kaymakbirası içti. "Hermione, bu E. R. İ. T. işinden ne zaman vazgeçeceksin?" Hermione hemen, "Ev cinleri doğru dürüst ücretlere ve çalışma koşullarına kavuştukları zaman!" diye tısladı. "Biliyor musun, düşünüyorum da, daha dolaysız bir eyleme geçmenin vakti geldi artık. Acaba okul mutfağına nasıl giriliyor?" "En ufak bir fikrim yok," dedi Harry. "Fred'le Geor-ge'a sor." Hermione daldı gitti, bu arada Harry de Kaymakbirası'm içerek meyhanedeki insanları gözledi. Hepsi neşeli ve rahat görünüyordu. Ernie Macmillan ve Hannah 378 Abbott yakındaki bir masada Çikolatalı Kurbağa değiş tokuş ediyorlardı. Her ikisi de pelerinlerine CEDRIC DlGGOKY'yi Destekle! rozetleri takmıştı. Hemen kapının yanında, Ravenclaw'daki arkadaşlarından oluşan kalabalık bir grubun içinde Cho'yu gördü. Neyse ki hiç değilse o CEDRIC rozeti takmamıştı... Bu, Harrv'yi birazcık keyiflendirdi... Bu insanlardan biri olmak, ödevlerden başka hiçbir şeyi kafasına takmadan orada oturup gülmek, konuşmak için neler vermezdi? Adı Ateş Kadehi'nden çıkmamış olsa, burada bulunmanın nasıl olacağını hayal etmeye çahşh. Görünmezlik Pelerini'ni giymeyecekti bir kere. Ron yanında oturuyor olacaktı. Büyük bir ihtimalle üçü keyifli keyifli, okul şampiyonlarının salı günü ne kadar tehlikeli hatta ölümcül bir görevle karşılaşacaklarını hayal edeceklerdi. Bu birinci görev her neyse, Harry onu başarmaya çalışmalarını izlemeyi gerçekten de hevesle bekliyor olacaktı... Herkes gibi o da, tribünlerin arkasındaki bir sırada Cedric'e tezahürat yapıyor olacaktı... Öteki şampiyonların neler hissettiklerini merak etti. Son zamanlarda Cedric'i her gördüğünde hayranlarıyla sarılıydı, tedirgin ama heyecanlı görünüyordu. Fleur Delacour da zaman zaman koridorlarda gözüne çarpıyordu. Her zamankinden farksızdı, kibirli ve telaşsız. Krum ise sadece kütüphanede oturup kitap karıştırıyordu. Harry, Sirius'u düşündü, böğründeki sımsıkı düğüm biraz gevşer gibi oldu. On iki saatten biraz daha 379 sonra onunla konuşuyor olacaktı. Bu gece ortak salon şöminesinde buluşacakları geceydi - tabii son zamanlardaki her şey gibi bu da ters gitmezse... "Bak, Hagrid," dedi Hermione. Hagrid'in salkımsaçak saçlarıyla muazzam büyüklükteki başının arkası -neyse ki saçlarını iki hevenk halinde toplamaktan vazgeçmişti- kalabalığın bir baş üstünde yükseliyordu. Harry neden onu daha önce fark etmediğini merak etti, Hagrid öyle kocamandı ki. Ama Harry ihtiyatla ayağa kalkınca, onun eğilmiş, Profesör Mood/yle konuştuğunu gördü. Hagrid'in önünde her zamanki gibi kendisi kadar muazzam büyüklükte maşrapası vardı, Moody ise cep şişesinden içiyordu. Meyhanenin güzel sahibesi Madam Rosmerta ise bundan pek hoşnut kalmamış görünüyordu. Çevrelerindeki masalardan bardakları toplarken, Mcod/ye yan yan bakıyordu. Belki de bunun kendi tatlı, mayah içkisine hakaret anlamına geldiği fikrindeydi. Oysa Harry işin aslını biliyordu. Moody, son Karanlık Sanatlara Karşı Savunma derslerinde, daima kendi yiyeceğiyle içeceğini hazırlamayı tercih ettiğini söylemişti. Karanlık büyücülerin bir an boş bırakılan bir kaba zehir koymaları öyle kolaydı ki. Harry gözlerken, Hagrid ve Moody'nin gitmek üzere ayağa kalktıklarını gördü. Elini salladı, sonra Hagrid'in onu göremeyeceğini hatırladı. Ancak Moody durakladı, sihirli gözü Harry'nin ayakta durduğu köşedeydi. Arkadan Hagrid'in beline dokundu (omzuna ye-tişemiyordu), bir şeyler mırıldandı ve ikisi geri dönüp 380 meyhaneyi boydan boya aşarak Harry ile Hermione'nin masasına geldiler. "İyisin ya, Hermione?" diye sordu Hagrid yüksek sesle. Hermione ona gülümsedi. "Merhaba." Moody topallayarak masanın çevresini dolaştı ve eğildi. Harry onun E. R. İ. T. defterini okuduğunu sandı. Derken Moody mırıldandı: "Güzel Pelerin, Potter." Harry hayretle ona bakakaldı. Mood/nin burnundan büyük bir parçanın eksik olduğu özellikle birkaç santim mesafeden çok belli oluyordu. Moody sırıttı. "Gözünüz - yani, demek istiyorum ki, siz -?" Moody alçak sesle, "Evet, Görünmezlik Pelerinle-ri'nin içini görebilir," dedi. "Şu kadarını söyleyeyim, zaman zaman çok faydalı oluyor." Hagrid de, ağzı kulaklarında, Hany'ye bakıyordu. Harry onun kendisini göremediğini biliyordu, ama belli ki Moody ona Harry'nin orada olduğunu söylemişti. Hagrid de E. R. İ. T. defterini okuma bahanesiyle eğildi ve ancak Harry'nin duyabileceği bir fısıltıyla, "Harry," dedi, "bu gece yarısı kulübeme gel. O Pelerin'i giy-" Sonra doğruldu, yüksek sesle, "Seni gördüğümüze sevindik, Hermione," dedi. Göz kırptı ve gitti. Moody de onu izledi. Harry, adamakıllı şaşırmış, "Niye onunla gece yarısı buluşmamı istiyor ki?" diye sordu. "Gece yarısı buluşmanı mı istiyor?" dedi Hermione hayretle. "Ne işler karıştırıyor acaba? Gitmen doğru 381 mu, bilemiyorum, Harry..." Tedirgin tedirgin çevresine bakındı, sonra fısıldadı: "Sirius'a geç kalabilirsin." Gerçekten de gece yarısı Hagrid'e gitmek Sirius'la randevusunu tehlikeye atabilirdi. Hermione, Hedwig'i yollayarak Hagrid'e ona gelemeyeceğini haber vermesini önerdi -tabii, Hedwig lütfedip de mesajı götürmeyi kabul ederse- ama Harry'ye göre en iyisi, Hagrid onu ne için istemişse o işi kısa kesmekti. Ne istediğini çok merak ediyordu. Hagrid şimdiye kadar Harry'yi gecenin bunca geç bir saatinde evine çağırmamıştı hiç. * O akşam erkenden uyumak istiyormuş numarası yapıp yatan Harry saat on bir buçukta kalktı. Sırtına Görünmezlik Pelerini'ni geçirdi ve merdivenden aşağı süzülüp ortak salondan geçti. İçeride hâlâ epey insan vardı. Creevey kardeşler bir kucak dolusu CED-RIC DIGGOKY'yi Destekle! rozeti bulmayı başarmışlardı. Onları büyü yoluyla HARRY POTTER'ı Destek-le/'ye çevirmeye çalışıyorlardı. Ama şimdiye kadar tek yapabildikleri, rozetleri DANDÎK POTTER'da kilitlemek olmuştu. Harry onların yanından usulca geçip portre deliğine geldi ve, gözü saatinde, bir iki dakika bekledi. Sonra Hermione, planladıkları gibi Şişman Hanım'ı dışarıdan onun için açtı. Harry, "Sağ ol!" diye fısıldayarak Hermione'nin yanından geçip şatodan çıktı. Arazi çok karanlıktı. Harry çimenlerden Hagrid'in kulübesinin ışıklarına doğru yürüdü. Muazzam Beaux-batons arabasında da ışık yanıyordu. Harry, Hagrid'in 382 ön kapısını çalarken, arabada Madam Maxime'in konuştuğunu duydu. Hagrid kapıyı açıp çevreye bir göz atarak, "Orada mısın, Harry?" diye fısıldadı. "Evet," dedi Harry, sessizce içeri girdi ve Pelerin'i çıkardı. "Ne oldu?" "Sana bir şey göstermem gerekiyor," dedi Hagrid. Çok heyecanlı görünüyordu. Düğme deliğine, a?-man bir enginarı andıran bir çiçek takmıştı. Makine yağı kullanmaktan vazgeçmişti anlaşılan ama, belli ki saçını taramaya çalışmıştı - Harry onun saçma takılmış kırık tarak dişlerini görebiliyordu. İhtiyatla, "Bana ne göstereceksin?" diye sordu. Bir yandan da, acaba Keleker'ler mi yumurtladı, ya da Hagrid meyhanedeki bir yabancıdan yine üç başlı dev bir köpek mi aldı, diye merak ediyordu. Hagrid, "Benimle gel, sesini çıkarma, o Pelerin'i de giy," dedi. "Fang'i yanımıza almayacağız, hiç hoşuna gitmez..." "Dinle, Hagrid, fazla kalamam... Saat birde yukarıda, şatoda olmam gerek -" Ama Hagrid onu dinlemiyordu bile, kulübenin kapısını açıp dışarı, geceye çıkmıştı. Harry ona yetişmek için arkasından koştu ve şaşkınlık içinde, Hagrid'in öne düşmüş, onu Beauxbatons arabasına doğru götürdüğünü fark etti. "Hagrid, ne -?" "Şişşt!" dedi Hagrid. Üzerinde çapraz, altın asaların bulunduğu kapıya üç kez vurdu. 383 Madam Maxime kapıyı açtı. Kocaman omuzlarına ipek bir şal atmıştı. Hagrid'i görünce gülümsedi. "Aa, 'Agrid... gitme vakti geldi?" Hagrid ona bakıp ağzı kulaklarında gülerek, "Bo-nusu-var," dedi. Sonra da alhn merdivenden aşağı inmesine yardım etmek için elini uzattı. Madam Maxime kapıyı arkasından kapattı. Hagrid bu sefer ona kolunu takdim etti, Madam Maxime'in devasa, kanatlı atlarının bulunduğu padokun kenarından yürüyerek yola koyuldular. Harry ise, iyice şaşırmış halde, onlara yetişmek için koşuyordu. Acaba Hagrid ona Madam Maxime'i mi göstermek istemişti? Oysa Harry onu ne zaman istese görebilirdi... pek gözden kaçacak bir kadın değildi çünkü... Ama anlaşılan Madam Maxime de Harry'yle aynı durumdaydı, çünkü bir süre sonra cilveli cilveli, "Beni ne'eye götürüyo'sun, 'Agrid?" diye sordu. Hagrid boğuk bir sesle, "Hoşuna gidecek," dedi. "Görmeye değer, inan bana. Yalnız - sakın kimseye sana gösterdiğimi söyleme, tamam mı? Senin bilmemen gerekiyor." "Tabii ki bilmiyo'um," dedi Madam Maxime, uzun, kara kirpiklerini kırpıştırarak. Yürümeye devam ettiler. Harry arkalanndan koşarken gittikçe daha çok sinirleniyor, ikide bir saatine bakıyordu. Anlaşılan Hagrid'in ! üş beyinli bir planı vardı, bu yüzden de Sirius'u kaçırabilirdi. Eğer oraya bir an önce varmazlarsa, geri dönecek, doğruca şatoya gidecek ve Hagrid, Madam Maxime'le mehtap se- 384 fasının keyfini çıkarsın diye ikisini baş başa bırakacaktı... Orman'm çevresinde, şatoyla gölü gözden kaybedecek kadar uzun bir mesafeyi katettiklerinde, Harry bir şey duydu. İleride adamlar bağrışıyordu... sonra sağır edici, kulak zarını patlatacak cinsten bir kükreme yükseldi... Hagrid öne düşüp Madam Maxime'i bir ağaç öbeğinin çevresinden döndürdü, sonra durdu. Harry koşarak yanlarına gelmişti. Bir an için şenlik ateşleri gördüğünü, insanların bu ateşlerin çevresinde .koşturduklarını sandı - sonra da ağzı açık kaldı. Ejderhalar. Dört tane yetişkin, muazzam büyüklükte, kötücül görünüşlü ejderha, çevresi kalın kerestelerle çevrilmiş bir bölme içinde arka ayaklarının üzerinde dikilmiş, kükrüyor ve burunlarından soluyorlardı. Yerden on beş metre yüksekliğe kadar uzanan boyunlarının ucundaki ardına kadar açık, sivri dişli ağızlarından karanlık gökyüzüne ateş selleri fışkırıyordu. Bir tanesi gümüşi maviydi, uzun, sivri boynuzları vardı. Koca ağzıyla yerdeki büyücüleri kapmaya çalışıyor, hırlıyordu. Bir tanesi pürüzsüz pullu, yeşil bir ejderhaydı, bütün gücüyle kıvranıp ayaklarıyla yere vuruyordu. Yüzünde ince, altın dikenlerden tuhaf bir saçak olan kırmızı bir ejderha havaya mantar biçimi ateş bulutları salıyordu. En yakınlarındaki ise, kertenkeleye diğerlerinden çok daha fazla benzeyen, devasa bir kara ejderhaydı. 385 Ejderha başına yedi sekiz tane olmak üzere, en az otuz büyücü onları zaptetmeye çalışıyor, boyunlarıyla bacaklanndaki ağır, deri kayışlara bağlı zincirleri çekiyorlardı. Harry ipnotize edilmiş gibi başını kaldırıp baktı ve tepesinde bir yerlerde kara ejderhanın gözlerini gördü. Bir kedininki gibi dikey gözbebekleri vardı, korku ya da öfkeyle -Harry hangisi olduğunu kestire-medi- koskocaman olmuşlardı... Korkunç bir ses çıkarıyordu, uluma gibi, acı bir çığlık... Parmaklığın yakınındaki bir büyücü, "Geride dur, Hagrid!" diye bağırdı. Elindeki zinciri var gücüyle çekiyordu. "Neredeyse yedi metreye ateş püskürtebiliyorlar, biliyorsun! Bu Boynuzkuyruk'un on üç metrenin ötesine püskürttüğünü gördüm!" Hagrid yavaşça, "Ne güzel, değil mi?" dedi. Başka bir büyücü, "Yaran yok!" diye bağırdı. "Üç deyince Sersemletme Büyüsü, hadi!" Harry ejderha bakıcılarının hepsinin asalannı çıkardıklarını gördü. "Sersemleş!" diye bağırdılar hep bir ağızdan. Sersemletme Büyüleri ateş saçan füzeler gibi karanlığın içine fırlatıldı, ejdeıhaların pullu derilerinde yıldız sağanaklarına dönüştü - Harry en yakınlarındaki ejderhanın arka ayaklan ü*/*rnde tehlikeli bir şekilde sendeleyişini gözledi; ağzı sessiz bir ulumayla kocaman açılmıştı; burun delikle-rindeki alevler birden yok olmuştu, ama hâlâ duman çıkıyordu - sonra, ağır ağır düştü - tonlarca ağırlıktaki kaslı, pullu, kara ejderha toprağa öyle bir gümbürtüyle 386 çarptı ki, Harry arkasındaki ağaçların sallandığına yemin edebilirdi. Ejderha bakıcıları asalarını indirdiler ve yere düşmüş hayvanlara doğru yürüdüler. Ejderhaların her biri küçük birer tepe boyundaydı. Büyücüler hemen zincirleri sıkıp demir kazıklara sıkıca bağladılar, kazıkları da asa marifetiyle toprağa iyice gömdüler. Hagrid, Madam Maxime'e heyecanla, "Yakından bakmak ister misin?" dedi. İkisi parmaklığa doğru yürüdü, Harry de arkalanndan gitti. Hagrid'i daha yakına gelmemesi için uyaran büyücü geriye döndü. Harry de onun kim olduğunu gördü - Charlie VVeasley. Konuşmak için yanlarına gelerek, soluk soluğa, "Tamam mı, Hagrid?" dedi. "Artık sorun çıkarmazlar h?rh?_lde - volda onlara Uyku İlacı vermiştik. Karanlıkta, sessizlikte uyanırlarsa daha iyi olur diye duşunduk - ama gördün ya, hiç memnun olmadılar, hem de hiç -" Hagrid en yakındaki ejderhaya -kara olana- saygıya yakın bir ifadeyle bakarak, "Burada hangi türler var, Charlie?" diye sordu. Ejderhanın gözleri hâlâ açıktı. Harry kırışık, kara gözkapaklarının ardında parıldayan bir san şerit görebiliyordu. "Bu bir Macar Boynuzkuyruk," dedi Charlie. "Oradaki, daha küçük olan, Sıradan Gal Yeşili - o gri mavi, bir İsveç Kısaburnu - kırmızı olan da Çin Ateştopu." Charlie çevreye baktı; Madam Maxime bölmenin çevresinde yürüyüp Sersemletilmiş ejderhalara bakıyordu. Charlie kaşla nnı çatarak, "Onu getireceğini bilmı- „ 387 yordum, Hagrid," dedi. "Şampiyonların karşılarına ne çıkacağını bilmemeleri gerek - öğrencisine söylemez mi yani? Mutlaka söyler." Hagrid, "Ben sadece onları görmek ister dedim," diye omuz silkti, hâlâ kendinden geçmiş halde ejderhalara bakıyordu. Charlie başını salladı. "Gerçekten de romantik bir randevu, ha, Hagrid?" "Dört..." dedi Hagrid, "yani her şampiyona bir tane, öyle mi? Ne yapacaklar - onlarla savaşacaklar mı?" "Sanırım sadece yanlarından geçecekler," dedi Charlie. "İşler kötüye giderse diye biz de orada olacağız, söndürme büyülerimiz hazır olacak. Kuluçkaya yatmış anneler istediler, niye bilmem... Ama sana su kadarını söyleyeyim, Boynuzkuyruk'u alanın yerinde olmak istemezdim. Melun bir yaratık. Hem arkası da önüj kadar tehlikeli, bak." _ Charlie, Boynuzkuyruk'un kuyruğunu işaret etti.| Harry kuyruğun birkaç santim aralıklarla fışkır uzun, bronz renkte dikenlerle dolu olduğunu gördü. O sırada Charlie'nin bakıcı arkadaşlarından beş ta-| nesi, uçlarından tuttukları bir battaniyeye konmuş granit grisi, muazzam büyüklükte yumurtalar taşıyara sendeleye sendeleye Boynuzkuyruk'un yanına geldile Yumurtaları dikkatle Boynuzkuyruk'un yanına yerle tirdiler. Hagrid'den özlem dolu bir inilti yükseldi. Charlie sert sert, "Onları saydım, Hagrid, ona göjj re," dedi. Sonra, "Harry nasıl?" diye sordu. 388 "İyi," dedi Hagrid. Gözlerim yumurtalardan alamıyordu. Charlie ejderhaların bölmesine bakarak, ters ters, "Umarım bunlarla karşılaştıktan sonra da iyi olur," dedi. "Anneme ilk görevin ne olduğunu söylemeye cesaret edemedim, zaten onun için endişelenip duruyor..." Charlie annesinin endişeli sesini taklit etti. " 'Nasıl olur da onun Turnuva'ya katılmasına izin verirler, daha çok genç! Hepsinin güvende olacağını sanıyordum, bir yaş sının olacak sanıyordum!' Onun hakkında Gelecek Postasz'nda çıkan yazıyı okuduktan sonra gözyaşlarına boğuldu. 'Demek hâlâ annesiyle babası için ağlıyor! Ah, zavallı yavrucak, hiç bilmiyordum!'" Bu kadarı Harry'ye yetmişti. Hagrid'in onun yokluğunu fark etmeyeceğinden emindi. Dört ejderha ile Madam Maxime onun kafasını yeterince meşgul ederdi. Sessizce döndü ve geriye, şatoya doğru yürümeye koyuldu. Karşısına ne çıkacağını görmekten memnun olup olmadığını bilmiyordu. Belki de böylesi daha iyiydi. Artık ilk şoku atlatmıştı. Belki de ejderhaları ilk kez salı günü görseydi, bütün okulun önünde bayılıp kalırdı... Ama belki yine de bayılıp kalırdı... Tek silahı, asası olacaktı - o da şimdi gözüne sadece ufak bir tahta değnek gibi görünüyordu - hele boyu on beş metreden uzun, pullu, dikenli, ateş üfleyen bir ejderhaya karşı. Bir de yanından geçecekti ha? Üstelik herkes bakarken, iyi de, nasıl? Harry hızlanarak Orman'ın kıyısından dolaştı. Şö- 389 mineye varıp Sinüs'la konuşmak için on beş dakikası kalmıştı. Hayatında birisiyle konuşmayı şu andaki kadar çok istediğini hatırlamıyordu, hem de hiç. Derken, neye uğradığını anlamadan, çok sert bir şeye çarptı. Harry-sırtüstü düştü, gözlüğü yerinden uğradı, Pe-lerin'e sımsıkı sarıldı. Yakınlarda bir ses, "Ah!" dedi. "Kim var orada?" Harry, Pelerin'in onu iyice örtüp örtıaediğini kontrol etti telaşla, yukan doğru bakıp çarptığı büyücünün karanlık siluetini süzdü. Keçi sakalını tanıdı... Karka-rofftubu. "Kim var orada?" dedi Karkaroff yeniden. Büyük bir şüphe içinde karanlıkta çevresine bakmıyordu. Harry hiç kıpırdamadan ve sesini çıkarmadan olduğu yerde yattı. Bir dakika kadar sonra Karkaroff kendisine çarpanın bir tur hayvan olduğuna karar verdi. Sanki bir köpek görmeyi bekliyormuş gibi bel hizasına bakıyordu zaten. Sonra da ağaçların arasında kayboldu, yavaş yavaş ejderhaların bulunduğu yere sokulmaya başladı. | Harry çok yavaşça ve ihtiyatla ayağa kalkıp yeni- | den yola koyuldu. Fazla gürültü etmeden gidebüdiğin-ce hızlı gidiyor, karanlığın içinde bir an önce Hog-vvarts'a varmaya çalışıyordu. Karkaroff un ne tür bir dolap çevirdiği belliydi: İlk görevin ne olduğunu öğrenmeye çalışmak için gizlice İ gemisinden çıkmıştı. Hatta Hagrid'le Madam Maxi-me'in beraberce Orman'a doğru gittiklerini bile görmüş olabilirdi - uzaktan bile olsa, seçilmeyecek gibi değildi- 390 ler çünkü... Ve şimdi de Karkaroffun, kulağına gelen sesleri izlemesi yetecekti. O da Madam Maxime gibi şampiyonları neyin beklediğini anlayacaktı. Görüldüğü kadarıyla, salı günü meçhul bir şeyle karşılaşacak tek şampiyon Cedric olacaktı. Harry şatoya vardı, ön kapılardan içeri sessizce girdi ve mermer merdiveni tırmanmaya koyuldu. Soluk soluğa kalmıştı, ama yavaşlamadı... Şömineye varmak için üç dakikadan az vakti kalmıştı... Portre deliğinin önüne gelince, çerçevesinin içinde şekerleme yapan Şişman Hanım'a bir solukta, "Zırya!" dedi. Şişman Hanım gözlerini açmadan, mahmur, mahmur, "Öyle diyorsan öyledir," diye mırıldandı. Tablo, o içeri girebilsin diye, öne doğru savruldu. Harry delikten tırmandı. Ortak salon boştu. Ortalıkta da anormal bir koku olmadığına göre, Hermione, Sirius'la tek başlarına kalabilsinler diye Tezekbombası atmak zorunda kalmamıştı anlaşılan. Harry, Görünmezlik Pelerini'ni çıkarıp kendini şö-* minenin önündeki koltuğa attı. Salon adamakıllı loştu, tek ışık kaynağı şöminedeki alevlerdi. Yakındaki bir masanın üstünde, Creevey'lerin düzeltmeye çalıştığı CEDRİC DIGGOKY'yi Destekle! rozetleri ateşin ışığında parıldıyordu. Şimdi üzerlerinde HEPTEN DANDİK POTTER yazıyordu. Harry yeniden alevlere baktı ve yerinden sıçradı. Sirius'un başı ateşin içinde duruyordu. Eğer Harry, 391 Mr Diggory'nin başının Weasley'lerin mutfağında tıpatıp aynı şeyi yaptığını görmemiş olsaydı, korkudan aklını kaçırırdı herhalde. Şimdiyse tam tersine, yüzüne günlerdir ilk kez bir gülümseme yayıldı. Koltuğundan kalkıp şöminenin yanına çömeldi ve, "Sirius," dedi, "nasılsın?" Sirius, Harry'nin onu hatırladığından çok farklı görünüyordu. Vedalaştıklarında yüzü çok zayıftı, çöküktü; uzun, kara, keçeleşmiş saçlarla sarılıydı - oysa şimdi saçları kısa ve tertemizdi. Sirius'un yüzü de dolgunlaş-mıştı, üstelik daha genç görünüyordu. Harry'nin elindeki tek fotoğrafına, Potter'lann düğününde çekilmiş fotoğrafa çok daha fazla benziyordu. Sirius ciddi ciddi, "Beni boşver, sen nasılsın?" dedi. "Ben -" Harry bir an için "iyiyim" demeyi düşündü. Ama yapamadı. Kendini tutmasına fırsat kalmadan, günlerdir içinde birikenleri dökmeye başladı - Turnu-va'ya kendi özgür iradesiyle katılmadığına nasıl kimsenin inanmadığından, Rita Skeeter'ın Gelecek Postası'nda onun için ne yalanlar uydurduğundan, insanların alaycı gülmelerine hedef olmadan koridorda nasıl tek adım bile atamadığından söz etti - bir de Ron'dan. Ron'un nasıl ona inanmadığından, kıskançlığından... "... ve az önce de Hagrid bana birinci görevin ne olduğunu gösterdi. Ejderhalar, Sirius, işim bitti," diye noktaladı umutsuzca. Sirius ona baktı, gözleri endişe doluydu. Bunlar, Azkaban'da yerleşen o bakışı henüz kaybetmemiş olan 392 gözlerdi - o ölgün, ıstırap dolu bakış. Harry'nin konuşmasını, o susana kadar sözünü hiç kesmeden dinledi. Sonunda, "Ejderhalarla başa çıkabiliriz, Harry," dedi, "ama o daha sonraki iş - çok fazla vaktim yok... Şömineyi kullanmak için bir büyücü evine girdim, ancak her an geri dönebilirler. Bazı konularda seni uyarmam gerek." "Ne?" dedi Harry, morali biraz daha bozulmuştu... Önünde ejderhalardan daha beter bir şey olamazdı, değil mi? "Karkaroff," dedi Sirius. "Harry, o bir Ölüm Yi-yen'di. Ölüm Yiyen'lerin ne olduğunu biliyorsun, değil mi?" "Evet - o - ne?" "Yakalandı, benimle birlikte Azkaban'daydı, ama serbest bırakıldı. Nesine istersen iddiaya girerim ki, Dumbledore bu yıl Hogwarts'ta bir Seherbaz bulunmasını bunun için istedi - onu gözaltında tutmak için. Kar-karoffu Moody yakaladı. Onu Azkaban'a koyan kişi oydu." Harry ağır ağır, "Karkaroff serbest mi bırakıldı?" dedi - beyni bir sarsıcı bilgiyi daha hazmetmek için mücadele ediyordu sanki. "Niye serbest bıraktılar onu?" Sirius acı acı, "Sihir Bakanlığı'yla anlaştı," dedi. "Yaptıklarının hatalı olduğunu anladığını söyledi, sonra da isimler verdi... Azkaban'a kendi yerine birçok insan yolladı... Sana şunu söyleyeyim, orada hiç popüler 393 l değil. Ve anladığım kadarıyla dışarı çıktığından beri okulundan geçen her öğrenciye Karanlık Sanatlar'1 öğretiyor. Yani Durmstrang şampiyonunu da kollasan fena olmaz." "Tamam," dedi Harry yavaşça. "Yani... sen şimdi benim adımı Ateş Kadehi'ne Karkaroff un koyduğunu mu söylüyorsun? Çünkü, o koyduysa eğer, gerçekten iyi bir aktör demektir. Çok kızmış gibiydi. Benim yarışmamın engellenmesini istiyordu." "İyi bir aktör olduğunu biliyoruz zaten," dedi Siri-us. "Sonuçta, onu serbest bırakmalan için Sihir Bakanlı-ğı'nı ikna etti, değil mi? Şimdi, gözüm Gelecek Postası'nın üstünde, Harry -" Harry acı acı, "Senin ve bütün dünyanın gözü," dedi. "- ve o Skeeter denen kadının geçen ayki yazısının satır aralannda neler olduğuna dikkat ettim de, Moody, Hogwarts'ta işe başlamadan önceki gece saldırıya uğradı. Evet, biliyorum, Skeeter bunun yine yalancı çobanlık olduğunu söylüyor ama," diye ekledi Sirius çabuk çabuk, Harry'nin konuşmaya hazırlandığını görünce, "ben öyle sanmıyorum. Bana öyle geliyor ki, nasıl olduysa birisi onun Hogvvarts'a gelişini engellemeye çalıştı. Sanırım birisi onun ayak altında olmasını istemedi. Kimse de bu meseleyi kurcalamaz, Deli-Göz sık sık evine birilerinin girmeye çalıştığını ileri sürüyor. Ama bu, gerçek olanı ayırt edemeyeceği anlamına gelmez. Moody, Bakanlık'in şimdiye kadarki ı n iyi Seherbaz'ıdır." 394 "Yani... ne diyorsun?" dedi Harry yavaşça. "Kar-karoff beni öldürmeye mi çalışıyor? Peki ama - niye?" Sirius durakladı. "Çok tuhaf şeyler duyuyorum," dedi ağır ağır. "Ölüm Yiyen'ler son zamanlarda her zamankinden biraz daha faal görünüyorlar. Quidditch Dünya Kupa-sı'nda ortaya çıktılar, değil mi? Birisi Karanlık Işaret'i gönderdi... hem sonra - kaybolan Sihir Bakanlığı cadısı olayını duydun mu?" "Bertha Jorkins mi?" dedi Harry. "Ta kendisi... Arnavutluk'ta ortadan kayboldu, Vol-demort'un en son orada olduğunu söylüyorlardı, burası kesin... Bertha, Üçbüyücü Kupası'nın yapılacağını da biliyordu herhalde, değil mi?" "Evet, ama... Voldemort'a çatmış olması çok akla yakın değil, ne dersin?" dedi Harry. "Dinle," dedi Sirius büyük bir ciddiyetle. "Bertha Jorkins'i tanırım. Ben Hogwarts'ta okurken o da buradaydı. Babanla benden birkaç sınıf büyüktü. Ve budalanın tekiydi. Her şeye burnunu sokardı, ama kafası çalışmazdı, hem de hiç. Bu iyi bir bileşim değildir, Harry. Bence onu bir tuzağa çekmek çok kolay olmuştur." "Yani... yani Voldemort Turnuva'yı mı öğrendi?" dedi Harry. "Bunu mu söylemek istiyorsun? Karkaroff buraya onun emriyle mi gelmiştir diyorsun?" "Bilmiyorum," dedi Sirius usulca. "Gerçekten bilmi- 395 yorum... Bana kalırsa Karkaroff, Voldemorf un onu koruyacak kadar güçlü olduğunu bilmediği sürece ona dönecek bir tip değil. Ama senin adını Kadeh'e koyan her kimse, bunun için esaslı bir nedeni vardı. Ben de Turnuva'nın sana saldırmak ve buna kaza süsü vermek için iyi bir yöntem olduğunu düşünmeden edemiyorum." Harry kasvete kapılarak, "Buradan bakınca gerçekten iyi bir plana benziyor," dedi. "Onların tek yapması gereken, geri çekilip ejderhaların işi bitirmesini beklemek." Sirius, "Evet - ejderhalar," dedi. Artık hızlı hızlı konuşuyordu. "Bir yöntemi var, Harry. Sersemletme Büyüsü kullanmaya kalkışma - ejderhalar hem kuvvetlidir, hem de tek bir Sersemletici tarafından yıkılmayacak kadar sihirlidirler. Bir ejderhayı alt etmek için aynı anda altı büyücü gerek -" "Evet, biliyorum, az önce gördüm," dedi Harry. "Ama tek başına da yapabilirsin," dedi Sirius. "Bir yöntemi var. Gereken tek şey, basit bir büyü. Sen sadece -" Ama Harry onu susturmak için elini kaldırdı, kalbi birden sanki patlayacakmış gibi çarpmaya başlamıştı. Arkasındaki döne döne yükselen merdivenden ayak sesleri geliyordu. "Git!" diye fısıldadı Sirius'a. "Git! Birisi geliyor!" Harry yerinden fırlayarak ateşin önüne siper oldu -birisi Hogwarts duvarlan içinde Sirius'un yüzünü görecek olursa, kıyamet kopardı - Bakanlık işin içine girerdi - Harr/yi, Sirius nerede diye sorguya çekebilirlerdi - 396 Harry arkasındaki ateşten minik bir pop sesi duydu, Sirius'un gittiğini anladı - merdivenin altım kolladı -sabahın birinde kim gezinmeye çıkmıştı da, Sirius'un ona bir ejderhanın yanından nasıl geçeceğini söylemesini engellemişti acaba? Ron'du. Çizgili, açık kahverengi pijamasını giymişti. Ron odanın öbür tarafında Harry'yi görünce olduğu yerde kalakaldı, çevresine baktı. "Kiminle konuşuyordun?" dedi. "Sana ne?" diye hırladı Harry. "Gecenin bu vakti burada ne arıyorsun?" "Ben sadece senin nerede -" Ron durdu, omuz silk-ti. "Hiçbir şey. Yeniden yatmaya gidiyorum." "Gelip her şeye maydanoz olmak istedin, değil mi?" diye haykırdı Harry. Ron'un neye çattığının farkında olmadığını biliyordu, bunu kasten yapmadığını da biliyordu, ama umrunda değildi - şu anda onun her şeyinden nefret ediyordu; pijamasının altından görünen çıplak ayak bilekleri de dahil olmak üzere. Ron'un yüzü öfkeden kızardı. "Kusura bakma. Rahatsız edilmek istemeyeceğini bilmeliydim. Seni bırakayım da bir sonraki söyleşinin provasını huzur içinde yap." Harry masadan, üzerinde HEPTEN DANDÎK POT-TER yazan rozetlerden birini aldı ve var gücüyle odanın öbür yanma fırlattı. Rozet Ron'un alnına vurup geri döndü. "Al bakalım," dedi Harry. "Salı günü bunu takar- 397 l sın. Hatta şimdi bir yara izin bile olabilir, şansın varsa... İstediğin de buydu zaten, değil mi?" Hızla salonu geçip merdivene doğru yürüdü. Ron'un onu durdurmasını bekler gibiydi, hatta ona bir yumruk atmasından memnun bile olabilirdi. Ama Ron, üzerine küçük gelen pijamasıyla orada öylece durdu. Fırtına gibi yukarı çıkan Harry ise daha sonra yatağına uzanıp uzun süre burnundan soluyarak uyanık yattı. Ron'un yatakhaneye çıktığını da duymadı. 398 |
YİRMİNCİ BOLUM
Birinci Görev Pazar sabahı kalkıp giyinmeye başladığında Harry öylesine dalgındı ki, ayağına çorap niyetine şapkasını geçirmeye çalıştığını fark edebilmesi için epey vakit geçmesi gerekti. Sonunda bütün giysilerini bedeninin doğru yerlerine geçirmeyi başardıktan sonra, hemen gidip Hermione'yi buldu. Hermione, Büyük Salon'daki Gryffindor masasında oturmuş, Ginny'yle kahvaltı ediyordu. Bir şey yiyemeyecek kadar midesi bulanan Harry, Hermione yulaf ezmesinden son lokmayı da yutana kadar bekledi, sonra da onu tutup bir kez daha arazide yürüyüşe çıkardı. Dışarıda, gölün çevresinde yine uzun uzun dolaşırlarken, Hermione'ye ejderhaları ve Sirius'un bütün dediklerini anlattı. Sirius'un Karkaroff konusundaki uyarılarından dolayı endişelenen Hermione, yine de ejderhaların daha öncelikli bir sorun oluşturduğunu düşünüyordu. "Seni salı akşamına kadar hayatta tutmaya çalışalım da," dedi çaresizce, "Karkaroff u sonra düşünürüz." Bir ejderhayı zaptedecek basit bir büyü bulmaya ça- 399 hşarak, gölün çevresini üç kere dolaştılar. Akıllarına hiçbir şey gelmeyince de, elleri mahkûm, kütüphaneye gittiler. Harry ejderhalar hakkında bulabildiği bütün kitapları çıkardı ve ikisi oturup hepsine tek tek bakmaya başladılar. "Büyü yoluyla tırnak-kesimi... pul çürümesine tedavi... bunlar işe yaramaz, Hagrid gibi onları sağlıklı tutmak isteyen çatlaklar için bunlar..." "Kalın derilerinin içine işlemiş çok eski sihir nedeniyle, ejderhaların öldürülmesi son derece zordur ve bu sihrin ötesine en güçlü büyüler dışında hiçbir şey geçemez... Ama Siri-us basit bir büyünün işi göreceğini söylemişti..." "Biraz da basit büyü kitaplarına bakalım o zaman," dedi Harry, Ejderhaları Fazlaca Seven Adamlar'1 bir kenara fırlatarak. Bir süre sonra kucak dolusu büyü kitabıyla döndü, onlan masaya yığdı ve tek tek hepsine bakmaya başladı. Hermione ise dirseğinin dibinde durmaksızın fısıldıyordu. "Değiştirme Büyüleri var örneğin... ama Değiştirmenin ne anlamı var ki? Tabii dişlerinin yerine şarap sakızı falan koyarsan o başka, böylece daha tehlikesiz hale gelirdi... Sorun şu ki, o kitapta da dediği gibi, bir ejderhanın derisinin arkasına pek az büyü geçebiliyor... Biçim Değiştir derdim ama, o kadar kocaman bir şeyde şansın çok az, Profesör McGonagall'ın bile yapabileceğinden şüpheliyim... Peki ya onun yerine büyüyü kendine yapsan? Ekstra güçler falan versen kendine? Ama işte onu yapan büyüler de basit büyüler değil, yani sınıfta falan görmedik, benim onları bilme- 400 min tek nedeni, bir süredir S. B. D. hazırlık çalışmaları yapıyor olmam..." "Hermione," dedi Harry dişlerini sıkarak, "biraz sesini keser misin lütfen? Konsantre olmaya çalışıyorum." Ama Hermione sustuktan sonra da konsantre olamadı, bu sefer de beynini sabit bir uğultu kaplamıştı. Meşgul ve Kızgın Olanlar için Temel Uğursuzluk Büyüle-ri'nin dizinine çaresizce göz gezdiriyordu: anında kafa derisi yüzme... ama ejderhaların saçı yoktu ki... biber nefes... bu, büyük ihtimalle ejderhanın ateş gücünü daha da artırırdı... boynuz dil... işte bir bu eksikti, kalkıp ejderhaya bir silah daha vermiş olurdu... "Yo, hayır, yine geldi, niye o aptal gemisinde oturup okumuyor sanki?" dedi Hermione sinirli sinirli. İçeri Viktor Krum girmişti. Somurtarak ikisine baktı, sonra da elinde bir yığın kitapla kambur kambur gidip uzakta bir köşeye oturdu. "Hadi, Harry, ortak salona dönüyoruz... Hayran kulübü birazdan burada olur, cik cik ötmeye başlarlar..." Gerçekten de onlar kütüphaneden çıkarken, bir grup kız parmak uçlarında yürüyerek yanlarından geçip kütüphaneye girdi. Birinin beline bir Bulgaristan kaşkolü sarılıydı. * Harry o gece çok az uyuyabildi. Pazartesi sabahı uyandığında, hayatında ilk defa Hogvvarts'tan kaçmayı ciddi olarak düşündü. Ama kahvaltı sırasında Büyük Salon'da çevresine bakıp da şatodan ayrılmanın ne an- 401 lama geleceğini fark ettiğinde, yapamayacağını anladı. Hayatında mutluluğu yaşadığı tek yerdi burası... Gerçi büyük ihtimalle annesiyle ve babasıylayken de mutluydu, ama onu hatırlayamıyordu. Privet Drive'da Dudley'yle birlikte olmaktansa, burada olup bir ejderhanın karşısına dikilmeyi yeğlediğini bilmek bir bakıma iyi bir şeydi; az da olsa sakinleşmesini sağladı. Pastırmasını güçlükle bitirdi (yutkunmakta güçlük çekiyordu) ve, tam Hermione'yle birlikte kalkarken, Cedric Diggory'nin de Hufflepuff masasından kalktığını gördü. Cedric hâlâ ejderhaları bilmiyordu... ve eğer Harry, Maxime ve Karkaroff un Fleur ve Krum'a anlattıklarını düşünmekte haklıysa, bilmeyen tek şampiyon da oydu... Harry, Cedric'in Salon'dan çıkmasını izlerken kararını verdi ve, "Hermione, seninle seralarda görüşürüz," dedi. "Sen git, ben sana yetişirim." "Harry, geç kalırsın, zil çalmak üzere -" "Yetişirim dedim ya." Harry mermer merdivenin başına vardığında, Cedric merdiveni çıkmıştı bile. Çevresinde altıncı sınıftan bir sürü arkadaşı vardı. Harry, Cedric'le onlann önünde konuşmak istemiyordu; ne zaman civarlanndan geçse, Rita Skeeter'ın yazısından alıntı yapan öğrencilerdi onlar. Cedric'i uzaktan izledi ve onun Muska koridoruna yöneldiğini gördü. Harry'nin aklına bir fikir geldi. Onlardan uzakta durup asasını çıkardı ve dikkatlice nişan aldı. 402 "Diffindo!" Cedric'in çantası yırtıldı. İçindeki parşömen, tüy kalemler ve kitaplar ortalığa saçıldı. Birkaç tane mürekkep şişesi yere düşüp patladı. Arkadaşları eğilip yardım etmeye çalışırlarken, Cedric, "Zahmet etmeyin," dedi sıkkın bir sesle. "Flit-vvick'e söyleyin, geliyorum. Haydi..." Harry'nin umduğu da buydu zaten. Asasını cüppesinin içine soktu, Cedric'in arkadaşlarının sınıfa girmelerini bekledi ve hızla ona doğru yürüdü. Koridorda ikisinden başkası kalmamıştı. "Merhaba," dedi Cedric, yerden mürekkebe bulanmış bir ileri Düzey Biçim Değiştirme Rehberi kitabını alarak. "Çantam yırtıldı da... yeniydi falan ama..." "Cedric," dedi Harry. "İlk görev, ejderhalar." "Ne?" dedi Cedric, başını kaldırıp ona bakarak. "Ejderhalar," dedi Harry. Profesör Flitvvick'in Cedric nerede kaldı diye bakmak için sınıftan çıkabileceği korkusuyla çabuk çabuk konuşuyordu. "Dört tane var, hepimiz için birer tane. Yanlarından geçmemiz gerekiyor." Cedric ona bakakaldı. Harry onun gri gözlerinde, kendisinin cumartesi gecesinden beri hissettiği panik duygusunu gördü. "Emin misin?" dedi Cedric alçak sesle. "Yüzde yüz eminim," dedi Harry. "Onları gördüm." "Ama nasıl öğrendin? Bilmememiz gerekiyor..." "Boşver," dedi Harry hemen - söylerse Hagrid'in 403 başının derde gireceğini biliyordu. "Ama tek bilen ben değilim. Şimdiye kadar Fleur'le Krum da öğrenmiş olmalı - Maxime de, Karkaroff da gördü ejderhaları." Cedric ayağa kalktı. Kucağı mürekkebe bulanmış tüy kalemler, parşömen ve kitaplarla doluydu, yırtık çantası da bir omzunda sallanıyordu. Harr/ye uzun uzun baktı, yüzünde şaşkın, neredeyse şüpheci bir ifade vardı. "Niye söyledin bana?" diye sordu. Harry ona inanamayan gözlerle baktı. Şunu biliyordu ki, Cedric ejderhaları bir görse hayatta böyle bir soru sormazdı. Harry en kötü düşmanının bile o canavarların karşısına hazırlıksız çıkmasına izin vermezdi - eh, belki Malfoy ya da Snape... "Yani böylesi... adil, öyle değil mi?" dedi Cedric'e. "Şimdi hepimiz biliyoruz... şimdi şanslar eşit, öyle de ğil mi?" 1 .s Cedric ona hâlâ hafiften şüphe dolu gözlerle bakıyordu. O anda Harry arkasında tanıdık bir takırtı duy-ş du. Arkasına dönünce, Deli-Göz Moody'nin yakındak bir sınıftan çıktığını gördü. "Benimle gel, Potter," diye homurdandı Moody. "Diggory, sen sınıfına." i Harry, Moody'ye endişeyle baktı. Acaba konuştuk larını duymuş muydu? "Eee - Profesör, benim Bitkibi- lim'de olmam gerekiyor -" "Sen onu kafana takma, Potter. Odama gel, lüfc fen..." ^ Harry, şimdi başına ne geleceğini kara kara düşüm 404 rek, onun peşi sıra yürüdü. Ya Moody ejderhaları nereden öğrendiğini anlatmasını isterse? Moody gidip Hag-rid'i Dumbledore'a ihbar eder miydi, yoksa Harr/yi bir gelinciğe döndürmekle mi yetinirdi? Eh, gelincik olsam ejderhanın yanından geçmem daha kolay olabilir, diye düşündü Harry sıkıntıyla. O zaman daha küçük olurdu ve on yedi metre yükseklikten görülmesi zorlaşırdı... Moody'nin arkasından onun odasına girdi. Moody kapıyı kapadı ve dönüp Harry'ye baktı, hem normal gözü hem de sihirli gözü onun üzerindeydi. "Az önce yaptığın çok düşünceli bir hareketti, Pot-ter," dedi Moody usulca. Harry ne diyeceğini bilemiyordu; beklediği tepki bu değildi. "Otur," dedi Moody. Harry oturup çevresine bakmaya başladı. Bu odaya daha önceki iki sahibinin döneminde de gelmişti. Profesör Lockhart'ın zamanında, duvarlar Lockhart'm kendisinin gülümseyen ve göz kırpan re-simleriyle doluydu. Lupin burada yaşarken ise, derste kullanmak için edindiği yeni ve şaşırtıcı bir Karanlık yaratık türünün örneğiyle karşılaşmanız daha yüksek bir ihtimaldi. Ancak şu anda, oda çok sayıda son derece tuhaf nesneyle doluydu. Harry bunların Moody'nin Se-herbaz'lık zamanından kalma olabileceğini düşündü. Masasının üstünde büyük, çatlak, camdan bir topaca benzeyen bir şey duruyordu. Harry bunun bir Sinsi-oskop olduğunu hemen anladı, çünkü kendisinde de 405 bundan bir tane vardı, ama o Moody'ninkinden çok daha küçüktü. Köşede, küçük bir masanın üstünde eğri büğrü, altın televizyon antenine benzeyen bir nesne vardı. Hafif hafif vınlıyordu. Harry'nin tam karşısındaki duvarda aynaya benzer bir şey asılıydı, ama odayı yansıtmıyordu. İçinde karanlık şekiller hareket ediyordu, hiçbiri net görünmüyordu. "Karanlık dedektörlerim hoşuna gitti, ha?" dedi Moody. Harry'yi dikkatle izliyordu. "O ne?" diye sordu Harry, eğri büğrü, altın anteni işaret ederek. "Sır Sezici. Gizli kapaklı bir durum ve yalan saptayınca titrer... Burada işe yaramıyor, tabii, çok parazit var - her taraf ödevlerini niye yapmadıkları konusunda yalan söyleyen öğrencilerle dolu. Buraya geldiğimden beri vınlayıp duruyor. Sinsioskop'umu kapatmak zorunda kaldım, çünkü ötmeyi bırakmıyordu. Ekstra hassas, bir kilometre uzaktan büe alabiliyor. Tabii, aslında çocuklarınki dışında da bir şeyler alıyor olabilir," diye ekledi homurtuyla. "Peki ya o ayna ne işe yarıyor?" "Haa, o benim Düşman-Camı'm. Görüyor musun onları, orada sinsi sinsi saklananları? Aslında şimdi başım belada değil, ta ki gözlerinin akını görene kadar. İşte o zaman sandığımı açıyorum." Kısa, sert bir kahkaha patlattı ve pencerenin altındaki iri sandığı gösterdi. Sandığın üzerinde yan yana yedi anahtar deliği vardı. Harry içinde ne olduğunu merak J ediyordu ki, Moody'nin sorusuyla dünyaya döndü. 406 "Ee... demek ejderhaları öğrendin, ha?" Harry duraksadı. Korktuğu başına gelmişti - ama Hagrid'in kuralları çiğnediğini Cedric'e söylememişti, Moody'ye de kesinlikle söylemeyecekti. "Merak etme," dedi Moody, oturup tahta bacağını iniltiyle uzatarak. "Hile, Üçbüyücü Turnuvası'nm geleneksel bir parçasıdır, her zaman öyle olmuştur." "Hile yapmadım," dedi Harry sert bir sesle. "Ben -rastlantı sonucu öğrendim." Moody sırıttı. "Seni suçlamıyordum, evlat. Dumble-dore'a başından beri söylüyorum, o istediği kadar soyluca davranabilir, ama iddiaya varım ki ihtiyar Karka-roff ve Maxime öyle davranmayacaklar. Şampiyonlarına söyleyebilecekleri her şeyi söylemiş olacaklar. Onlar kazanmak istiyor. Dumbledore'u yenmek istiyorlar. Sonuçta onun da bir insan olduğunu kanıtlamak istiyorlar." Moody yine sert bir kahkaha attı, sihirli gözü öyle bir fır döndü ki, ona bakan Harry'nin midesi bulandı. "Ee... ejderhanın yanından nasıl geçeceğin konusunda bir fikrin var mı?" dedi Moody. "Hayır," dedi Harry. "Eh, ben de kalkıp sana söyleyecek değilim," dedi Moody boğuk bir sesle. "Taraf tutmam ben. Sana sadece birkaç iyi, genel tavsiyede bulunacağım, ilki şu -güçlü yanına oyna." "Yok ki," dedi Harry, kendine hâkim olamadan laf ağzından çıkmıştı. "Kusura bakma," diye homurdandı Moody, "ben 407 güçlü yanın var diyorsam vardır. Şimdi düşün. En iyi olduğun şey ne?" Harry kafasını toplamaya çalıştı. En iyi olduğu şey neydi sahi? Eh, bunun cevabı kolaydı aslında - "Quidditch," dedi duygusuz bir sesle, "bunun da pek faydası -" "Doğru," dedi Moody. Ona büyük bir dikkatle bakıyordu, sihirli gözü neredeyse hiç kıpırdamıyordu. "Duyduğum kadanyla bayağı sıkı uçuyormuşsun." "Evet de..." Harry gözlerini ona dikti. "Süpürge götürmeme izin verilmiyor, yanımda bir tek asam -" "İkinci tavsiyem," diye araya girdi Moody, yüksek sesle konuşarak, "ihtiyacın olanı almanı sağlayacak güzel, basit bir büyü kullanman." Harry ona boş boş baktı. Neye ihtiyacı vardı? "Hadi, oğlum..." diye fısıldadı Moody. ''Parçalan birleştir... o kadar zor değil..." Birden jeton düştü. Harr/nin en iyi olduğu konu uçmaktı. Ejderhayı havadan geçmesi gerekiyordu. Bunun için de Ateşoku'na ihtiyacı vardı. Ateşoku için de - "Hermione," diye fısıldadı Harry. On dakika sonra koşarak üç numaralı seraya girmiş, yanından geçerken Profesör Sprout'tan aceleyle özür dilemişti. "Hermione - yardımına ihtiyacım var." "Peki benim ne yapmaya çalıştığımı sanıyorsun, I laı ı \ ?" diye fısıldadı Hermione de ona. Budadığı Pır-pn Çalı'run üzerinden görünen gözleri kaygıyla iri iri açılmıştı. "Hermione, yarın öğleden sonraya kadar doğru 408 dürüst Çağırma Büyüsü yapmayı öğrenmem gerekiyor." * Böylece beraber alıştırma yapmaya başladılar. Öğle yemeğine gitmeyip boş bir sınıf buldular ve Harry oradaki çeşitli nesneleri odanın öbür ucundan kendisine uçurmaya çalıştı. Hâlâ zorluk çekiyordu. Kitaplar ve tüy kalemler yarı yolda cesaretlerini yitiriyor, taş gibi düşüyorlardı. "Konsantre ol, Harry, konsantre ol..." "Ben ne yapmaya çalışıyorum sanıyorsun?" dedi Harry kızarak. "Nedense zihnimde koca bir edjerha beliriyor ikide bir... Peki, tekrar deneyelim..." Kehanet'e girmeyip alıştırma yapmaya devam etmek istiyordu, ama Hermione Aritmansi'yi asma fikrini peşinen reddetti. Onsuz devam etmenin de bir anlamı olmadığından, Harry bir saat boyunca Profesör Trelaw-ney'ye katlanmak zorunda kaldı. Profesör dersin yansını sınıftakilere, Mars'ın Satürn'e göre o anki konumu nedeniyle, temmuz ayında doğan kişiler için ani, vahşi 'ölüm tehlikesi bulunduğunu anlatarak geçirdi. "E iyi bari," dedi sinirlerine hâkim olamayan Harry yüksek sesle. "Uzamasın da. Acı çekmek istemiyorum." Ron gülecekmiş gibi oldu; günlerdir ilk kez Harry'yle göz göze gelmişti, ama Harry Ron'a öyle içer-lemişti ki umrunda değildi. Dersin geri kalanını sıranın altında asasıyla küçük nesneleri kendine çekmeye çalışarak geçirdi. Bir sineği dümdüz elinin içine doğru sürüklemeyi başardı, ama bunun nedeninin Çağırma Bu- 409 yüsü'ndeki becerisi olduğuna emin değildi - belki de sadece sinek salaktı, o kadar. Kehanet'ten sonra kendini zorlayarak biraz akşam yemeği yedi, sonra da Hermione'yle birlikte, öğretmenleri atlatmak için üzerlerine Görünmezlik Pelerini'ni geçirerek, yine aynı boş sınıfa gittiler. Vakit gece yarısını geçene kadar çalıştılar. Daha da kalırlardı, ama Peeves çı-kageldi ve "Harry üstüne bir şeyler fırlatılmasını istiyor" diye düşünmüş numarası yaparak, odanın her tarafındaki sandalyeleri ona doğru atmaya başladı. Harry ve Her-mione çıkan gürültünün Filch'i oraya getirmesine fırsat bırakmadan, sınıftan çabucak çıkıp Gryffindor ortak salonuna döndüler. Neyse ki ortak salon şimdi boştu. Saat sabahın ikisinde, Harry şöminenin yanında, çevresinde sürüyle nesne yığılmış halde duruyordu -kitaplar, tüy kalemler, tersyüz edilmiş birkaç tane sandalye, eski bir Tükürenbilye takımı ve Neville'in kurbağası Trevor. Harry ancak son bir saatte Çağırma Büyüsü'nün kolayını almaya başlamıştı. "Daha iyi, Harry, çok daha iyi," dedi Hermione. Bitkin âmâ çok memnun görünüyordu. "Eh, bir daha bir büyüyü beceremediğimde ne yapacağımızı biliyoruz artık," dedi Harry. Elindeki Eski Tılsımlar Sözlüğü'nü gerisingeri Hermione'ye fırlatıp, yeniden denemeye hazırlandı. "Beni bir ejderhayla tehdit edeceğiz. Pekâlâ..." Bir kez daha asasını kaldırdı. "Accio Sözlük!" Ağır kitap Hermione'nin elinden fırlayıp odanın öbür tarafına uçtu. Harry sözlüğü yakaladı. 410 "Harry, sanırım gerçekten kıvırdın bu işi!" dedi Hermione sevinçle. "Yarın işe yarasın da," dedi Harry. "Ateşoku buradaki eşyalardan çok daha uzakta olacak. O, şatonun içinde olacak, bense dışarıda, arazide..." "Bunun önemi yok," dedi Hermione azimle. "Sen çok, çok iyi konsantre ol yeter, o gelir. Harry, biraz uyu- sak iyi olur... ihtiyacın olacak." * Harry o akşam kendini Çağırma Büyüsü'nü öğrenmeye öyle bir vermişti ki, paniğinin bir kısmı geçmişti. Ama ertesi sabah kalktığında, panik duygusu tüm ağırlığıyla geri döndü. Okula büyük bir gerginlik ve heyecan havası hâkimdi. Derslere gün ortasında son verilecek, böylece öğrencilerin ejderhaların olduğu bölmeye gitmek için bol bol vakitleri olacaktı - ama tabii ki orada onları neyin beklediğini daha bilmiyorlardı. Harry kendim çevresindeki herkesten tuhaf bir şekilde uzak hissediyordu, ister ona şans dilesinler, ister yanından geçerken "Biz bir kutu kâğıt mendili hazır edeceğiz, Potter" diye tıslasınlar. Bu öylesine ileri bir tedirginlik haliydi ki, ejderhanın önüne çıkardıklarında aklımı yitirir de önüme geleni lanetlemeye kalkışır mıyım, diye merak etmeye başlamıştı. Zaman iyiden iyiye tuhaf davranmaya başlamıştı, koştura koştura geçiyordu, öyle ki Harry hop ilk dersi Sihir Tarihi için sırasına oturuyor, hop kendini öğle yemeğine giderken buluyordu... Sonra hop (sabah nereye gitmişti? Ejderhadan uzak o son saatler nereye gitmiş- 411 ti?) Profesör McGonagall Büyük Salon'da aceleyle ona doğru yürüyordu. Bir suru insan onlara bakıyordu. "Potter, şampiyonların artık dışan gelmesi gerekiyor... İlk göreviniz için hazırlanmanız lazım." "Tamam," dedi Harry, ayağa kalkarak. Çatalı tangırtıyla tabağının üstüne düştü. "İyi şanslar, Harry," diye fısıldadı Hermione. "Merak etme, başaracaksın!" "Evet," dedi Harry. Sesi sanki başkasının sesi gibi çıkmıştı. , Profesör McGonagall'la birlikte Büyük Salon'dan çıktı. Profesör de kendinde değilmiş gibiydi; hatta neredeyse Hermione kadar kaygılı görünüyordu. Harry'yle birlikte taş merdivenden inip dışarıdaki soğuk kasım havasına çıkarken, elini onun omzuna koydu. "Dinle, paniğe kapılma," dedi, "soğukkanlı ol... Durum kontrolden çıkarsa müdahale etmek üzere orada bekleyen büyücülerimiz var... Asıl mesele elinden geleni yapmak, o zaman kimsenin gözünde değerin düşmez. ~ İyi misin?" Harry kendisinin, "Evet," dediğini duydu. "Evet, iyiyim." Profesör McGonagall onu ejderhaların olduğu yere, Orman'ın arka tarafına götürüyordu. İlerideki ağaç kümesinin arkasında bölmenin net bir şekilde görülmesi gerekiyordu. Ama kümeye yaklaşırlarken, Harry oraya ejderhaları gözden saklayan dev bir çadır dikilmiş olduğunu gördü. Çadırın girişi onlara bakıyordu. Profesör McGonagall oldukça titrek bir sesle, "Di- 412 ger şampiyonlarla birlikte buraya girip sıranı bekleyeceksin, Potter," dedi. "Mr Bagman orada... Sana - prosedürü anlatacak... İyi şanslar." "Teşekkürler," dedi Harry, donuk ve dalgın bir sesle. Profesör çadırın girişinde ondan ayrıldı. Harry içeri girdi. Fleur Delacour bir köşede alçak bir tahta taburede oturuyordu. Her zamankinin aksine, kendine hâkim değil, hayli solgun ve içine kapanık görünüyordu. Viktor Krum ise her zamankinden de somurtkandı. Harry onun tedirginliğini bu şekilde ifade ettiğini düşündü. Cedric volta atıp duruyordu. Harry içeri girdiğinde Cedric ona hafifçe gülümsedi, Harry de ona gülümseyerek yanıt verdi. Yüzündeki kasların oldukça zorlandığını hissetti, sanki bu işin nasıl yapıldığını unutmuş gibiydiler. "Harry! Cancağızım!" dedi Bagman neşeyle, çevresine bakarak. "Gel, gel, evindeymişsin gibi davran!" Solgun yüzlü şampiyonların ortasında, Bagman hafiften şişirilmiş bir çizgi karakter gibi duruyordu. Yine eski Wasp cüppesini giymişti. "Eveet, madem hepimiz buradayız - size gerekli bilgileri verme vakti geldi!" dedi Bagman coşkuyla. "Seyirciler yerlerini aldıkları zaman, hepinize birer birer bu torbayı vereceğim," - mor ipekten küçük bir torbayı kaldırıp salladı - "hepiniz bunun içinden, karşınıza çıkacak şeyin küçük bir modelini seçeceksiniz! Anlarsınız ya, şeyy - farklı farklı çeşitler var. Bir de bir şey aaha söylemem gerekiyor... ya, evet... göreviniz altın yumurtayı almak\" 413 Harry çevresine göz attı. Cedric, Bagman'ın söylediklerini anladığını belirtmek için başını bir kez sallamıştı, sonra yine bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı; hafiften yeşermiş gibi bir hali vardı. Fleur Delacour ve Krum hiçbir tepki vermemişlerdi. Belki ağızlarını açarlarsa midelerinin bulanacağını sanıyorlardı; çünkü Harry kendini tam da böyle hissediyordu. Ama en azından onlar gönüllü olarak katılmışlardı... Çok az vakit geçmişti ki, yüzlerce çift ayağın çadırın yanından geçişini duydular, ayakların sahipleri heyecanla konuşuyor, gülüyor, şakalaşıyorlardı... Harry kendini kalabalıktan öyle uzak hissediyordu ki, sanki bambaşka bir türdü onlar. Sonra birden -Harry'ye henüz bir saniye geçmiş gibi gelmişti- Bagman mor ipekten torbanın ağzım açmaya koyuldu. "Önce bayanlar," dedi, torbayı Fleur Delacour'a uzatarak. Fleur titreyen elini çantanın içine soktu ve minnacık, kusursuz bir ejderha modeli çıkardı - bir Gal Yeşili. Boynunda "iki" sayısı vardı. Fleur'ün şaşırma belirtisi değil de kararlı bir teslimiyet ifadesi takınmasından, Harry haklı olduğunu anladı: Madam Maxime ona şampiyonları neyin beklediğini söylemişti. Aynısı Krum için de geçerliydi. Kırmızı Çin Ateşto-pu'nu çekmişti. Boynunda "üç" sayısı vardı. Krum gözünü bile kırpmadı, tekrar oturup yere bakmaya başladı. Cedric elini torbaya soktu ve mavimsi-gri İsveç Kı-saburnu'nu çekti, boynunda "bir" sayısı vardı. Geriye 414 neyin kaldığını bilen Harry, ipek torbaya elini sokup Macar Boynuzkuyruk'u, "dört" numarayı çekti. Harry ona bakarken model kanatlarını açtı ve dişlerini gösterdi. "Evet, işte oldu!" dedi Bagman. "Hepiniz karşılaşacağınız ejderhanın bir modelini çektiniz, sayüarsa onların karşısına hangi sırada çıkacağınızı gösteriyor, anladınız mı? Birazdan sizden ayrılmak zorundayım, çünkü spikerlik yapıyorum. Mr Diggory, önce siz çıkıyorsunuz, bir düdük sesi duyar duymaz bölmeye geçin, oldu mu? Şimdi... Harry... seninle dışanda biraz konuşabilir miyim?" "Şeyy... evet," dedi Harry donuk bir sesle. Kalkıp Bagman'la birlikte çadırdan çıktı. Birkaç adım yürüyüp ağaçların arasında girdiklerinde, Bagman yüzünde babacan bir ifadeyle ona döndü. "Kendini iyi hissediyor musun, Harry? Bir şey ister misin?" "Ne?" dedi Harry. "Ben - hayır, istemem." "Bir planın var mı?" dedi Bagman, sesini bir sır veriyormuş gibi alçaltarak. "Çünkü birkaç ipucu vermeye itirazım yok, tabii eğer sen istersen. Yani," diye devam etti Bagman, sesini daha da alçaltarak, "burada şansı az olan sensin, Harry... Yardım etmek için yapabileceğim bir şey varsa..." "Hayır," dedi Harry. Bunu öyle çabuk söylemişti ki, biraz kabalık gibi olmuştu, farkındaydı. "Hayır - ben -ben ne yapacağımı biliyorum, teşekkür ederim." "Kimse bilemez, Harry," dedi Bagman, ona göz kırparak. 415 "Yo, iyiyim ben," dedi Harry. Niye herkese bunu söylediğini bilmiyordu, hayatında hiç bundan daha az iyi olmuş muydu, merak ediyordu. "Bir plan yaptım, ben-" Bir yerde bir düdük çaldı. "Aman Tanrım, gitmek zorundayım!" dedi Bagman telaşla. Hızla uzaklaştı. Harry çadıra dönerken Cedric'in dışarı çıktığını gördü, iyice yeşermişti. Harry yanından geçerken ona şans dilemeye çalıştı, ama ağzından boğuk bir inilti çıktı. Harry içeri, Fleur'le Krum'un yanma döndü. Birkaç saniye sonra seyircinin gürlemesini duydular, bu, Cedric'in bölmeye girdiği ve seçtiği modelin canlısıyla şu anda karşı karşıya olduğu anlamına geliyordu... Orada oturup dinlemek, Harry'nin tahmin ettiğinden de kötüydü. Cedric, İsveç Kısaburnu'nu geçmek için artık ne yapıyorsa yaparken, seyirciler çığlık atıyorlardı... bağırıyorlardı... çok kafalı tek bir varlıkmışçası-na ayna anda soluklarını tutuyorlardı. Krum hâlâ yere bakıyordu. Fleur ise Cedric'in görevini devralmışçasına çadırda bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Bagman'ın anlatımı ise her şeyi çok daha kötvLeştiriyordu... Onu dinlerken Harry'nin zihninde korkunç resimler canlanıyordu: "Ufff, kupayı kurtuldu, kupayı"... "Epey risk alıyor bu yarışmacı!"... "Zekice bir hareketti - yazık ki işe yaramadı!" Derken, on beş dakika kadar sonra, Harry sağır edici bir tezahürat duydu. Bunun tek bir anlamı olabilirdi: 416 Cedric ejderhasının yanından geçip altın yumurtayı almıştı. "Çok güzel!" diye bağırıyordu Bagman. "Şimdi jüriden puanları alıyoruz!" Ama puanları yüksek sesle okumadı; Harry jüri üyelerinin puanları yukarı kaldırıp seyircilere gösterdiklerini varsaydı. "Biri bitti, üçü kaldı!" diye bağırdı Bagman, düdük yine öterken. "Miss Delacour, buyrun lütfen!" Fleur tir tir titriyordu; elinde asası, başı dik, çadırdan çıkarken, Harry ona karşı o zamana kadar duyduğundan çok daha büyük bir sıcaklık hissetti. Çadırda Krum'la yalnız kalmışlardı. Tam birbirlerinin karşısında oturuyor, göz göze gelmemeye çalışıyorlardı. Aynı süreç yeniden başladı... Bagman'ın neşeyle, "Off, bu ne kadar akıllıcaydı bilmiyorum!" diye bağırdığını duydular. "Uff... az daha! Dikkat... aman Tanrım, bir an hapı yuttu sandım!" On dakika sonra, Harry yine büyük bir alkış koptuğunu duydu... Fleur de başarmış olmalıydı. Fleur'un puanlan gösterilirken bir sessizlik oldu... Yine alkış... sonra da, üçüncü kez, düdük. "Şimdi de Mr Krum geliyor!" diye haykırdı Bagman ve Krum kambur kambur dışarı çıkarak Harrv'\ ı içeride yalnız bıraktı. Harry bedenini her zamankinden çok daha fazla hissediyordu; kalbinin hızla çarptığının, parmaklarının korkuyla karıncalandığının fazlasıyla farkındaydı. Ama aynı zamanda da, sanki bedeninin dışrna çıkmış 417 gibiydi. Sanki çadırın duvarlannı uzaktan bir yerden görüyor, kalabalığın sesini uzaktan bir yerden duyuyordu... "Çok cesurca!" diye bağırıyordu Bagman. Harry, Çin At eş topu'nün korkunç, ortalığı inleten bir çığlık attığım ve seyircinin soluğunu tuttuğunu duydu. "Bayağı sağlam sinirleri varmış - ve - evet, yumurtayı aldı!" Alkış sesi kış havasım kırılan cam gibi parçaladı; Krum işini bitirmişti - artık sıranın Harry'ye gelmesi an meselesiydi. Ayağa kalktı. Bacaklarının krema gibi yumuşadığını hayal meyal hissetti. Bekledi. Ve düdüğün öttüğünü duydu. Çadırın girişinden dışarı yürüdü, içindeki panik doruk noktasına yükseliyordu. Şimdi ağaçlann yanından, bölmeyi çeviren çitin arasındaki bir açıklıktan geçiyordu. Çevresindeki her şeyi, sanki bunlar çok renkli bir rüyanın parçasıymış gibi görüyordu. Geçen gece buraya gelişinden sonra sihir yoluyla dikilmiş olan tribünlerden yüzlerce surat ona bakıyordu. Bölmenin öbür ucundaysa Boynuzkuyruk duruyordu. Yumurtalarının üzerim-, eğilmiş, kanatlan yan açılmış, melun san gözleriyle o • ı bakıyordu. Devasa, pullu, siyah kertenkele dikenli k lyru-ğunu yere vurdukça, sert zeminde birer metrelik yarıklar açıyordu. Kalabalıktan inanılmaz bir gürültü yükseliyordu, ama Harry bu seslerin dostça mı düşmanca mı olduğunu ne biliyor, ne de umursuyordu. Yapması gereken şeyi yapma vakti gelmişti... Bütün zihnini, ona tek şansını verecek şeyin üzerine odaklamalıydı... 418. Asasını kaldırdı. "Acciû Ateşoku!" diye bağırdı. Bekledi, her bir zerresiyle umuyor, dua e Ya işe yaramadıysa... Ya gelmezse... Çevresindeki r.er şeye, parıldayan ve saydam bir tur perdenin, sanki M-caktan oluşmuş bir sisin arkasından bakıyormuş gibiydi. Bu da bölmenin ve çevresindeki yüzlerce suratın yüzüyormuş gibi görünmelerine neden oluyordu... Sonra bir ses duydu, arkasından hızla yaklaşan bir şeyin sesi; arkasını döndü ve Ateşoku'nün Orman'ın kıyısından kıvrılıp hızla ona doğıaı geldiğini gördü Süpürge uçarak bölmeye girdi ve o binsin diye tam yanında, havada durdu. Kalabalıktan daha da büyük bir tezahürat yükselmeye başladı... Bagman bağırarak bir şeyler söylüyordu... ama Harry'nin kulakları artık duymuyordu... dinlemek önemli değildi... Bacağını süpürgesinin üzerinden attı ve havalandı Ve bir saniye sonra, mucizevi bir şey oldu... Yükseliyordu, rüzgâr saçlarını uçuşturuyordu, aşağıdaki seyircilerin yüzleri et renginde birer noktaya dönüşmüş, Boynuzkuyruk ise bir köpek boyutuna inmişti Harry birden sadece zemini değil, korkusunu da ardında bıraktığını fark etti... Yine ait olduğu yerdeydi Bu sadece bir Quidditch maçıydı, o kadar... sadece bir Quidditch maçıydı ve Boynuzkuyruk da sadece çirkin bir rakip takımdı.. Aşağı, yumurta öbeğine baktı ve altın renkli olanı gördü. Çimento renkli arkadaşlarının ortasında parlıyordu, ejderhanın on ayaklarının arasında güvene ahn- 41° mıştı "Tamam," dedi Harry kendi kendine, "şaşırtma taktikleri... hadi bakalım..." Dalışa geçti. Boynuzkuyruk'un kafası onu takip etti; Harry onun ne yapacağını bildiği için tam zamanında dalıştan çıktı; dönmese> ejderhanın püskürttüğü aleve hedef olacaktı... ama Harry'nin umrunda değildi... bunun bir Bludger'dan kaçmaktan farkı yoktu... "Vay canına, bayağı iyi uçuyor!" diye haykırdı Bag-man, seyirciler çığlık atıp soluklarını tutarlarken. "İzliyor musunuz, Mr Krum?" Harry çember çizerek daha da yükseldi; Boynuz-kuyruk hâlâ onu takip ediyordu; başı uzun boynunun üzerinde dönüyordu - Harry devam etse onun başını döndürebilirdi - ama en iyisi daha fazla zorlamamaktı, yoksa yine ateş püskürürdü - Boynuzkuyrûk tam ağzını açarken Harry dalışa geçti, ama bu kez o kadar şanslı değildi - alevler onu ıskaladı, ama onun yerine kuyruk yukarı doğru savru'du ve Harry tam sola saparken uzun dikenlerden biri omzunu sıyırıp cüppesini yırttı - Omzunun acıdığını hissedebiliyordu, seyircilerden çığlıkların ve iniltilerin yükseldiğini duyabiliyordu, ama kesik pek derine benzemiyordu . Şimdi hızla Boynuzkuyruk'un arkasına dolanmıştı Bir olasılık belirmişti... Boynuzkuyrûk havalanmak istemiyordu, aklı fikri yumurtalarını korumaktaydı. Her ne kadar kivi ilip V-ı-külse de, kanatlarım kapatıp açsa da, o dehşet \ erıcı - >. rı gözlerini Harry'den ayırmasa da yumurtabrını r rakmaktan korkuyordu... ama Harry'nır-ayrılmaya ikna etmesi gerekiyordu, yoksa aş,^ \v.rr;;/-talann yakınına gidemeyecekti.. Butun mertle DU -.y. dikkatlice, adım adım yapmaktı... Bir o yana bir bu yana uçmaya başladı Ejderhalar ateş püskürtmesini ya da ona vurmasını mümkün kılacak kadar yakında değildi, ama yine de yeterli bir tehdit oluşturup Boynuzkuyruk'un gözlerini ona diknusini sağlayacak kadar yakındaydı. Ejderha kar «mı bir r yana bir bu yana sallıyor, dişlerini çıkarmış o dikey gozbebekleriyle onu izliyordu... Harry daha da yükseldi. Boynuzkuyruk un kafası da onunla yükseldi, boynu şimdi uzanabileceği kadar uzanmıştı ve hâlâ oynatıcısının önündeki bir yılan gibi bir sağa bir sola salınıyordu... Harry birkaç metre daha yükselince, ejderhadan öfke dolu bir kükreme çıktı. Harry onun için bir sinek gibiydi, ezmek için yanıp tutuştuğu bir sinek; kuyruğu yine savruldu, ama Harry şimdi erişemeyeceği kadar yüksekteydi... Havaya ateş püskürttü, Harry kaçtı Boynuzkuyruk ağzını kocaman açtı... "Hadi," diye tısladı Harry, tepesinde donup onu g.-cık ederek. "Hadi, gel de beni yakala, kalk ayağa .." Ve Boynuzkuyruk küçük bir'uçağınkiler kadar geniş olan siyah, kösele gibi kanatlarını açarak arka a\ aklan üzerinde yükseldi - ve Harry dalışa geçti. Ejderha daha onun ne yaptığının ya da nereyt kaybolduğunun farkına varamadan, Harry son surat vere doğru artık ejderhanın pençeli on ayaklarının korumasın ia olma 421 yan yumurtalara doğru gidiyordu - ellerini Ateşo-ku'ndan çekmişti - altın yumurtayı almıştı - Ve muazzam bir hız patlamasıyla ileri atılarak yeniden havalanmıştı. Yaralanmamış kolunun altında tuttuğu ağır yumurtayla tribünlerin üstünde geziniyordu. Sanki birisi tekrar sesi açmıştı - ilk defa kalabalığın sesinin doğru dürüst farkına vardı, Dünya Kupası'ndakı İrlanda taraftarları kadar yüksek sesle bağırıyor, alkışlıyorlardı - "Şuna bakın!" diye bağırıyordu Bagman. "Şuna bakar mısınız! En küçük şampiyonumuz yumurtayı en çabuk alan oldu! Eh, bu durum Mr Potter üzerine bahislerin oranını düşürecek!" Harry ejderha bakıcılarının Boynuzkuyruk'u zaptetmek için yerlerinden fırladıklarını gördü. Bölmenin girişindeyse, Profesör McGonagall, Profesör Moody ve Hagrid onu karşılamak için koşar adım aşağı iniyorlardı. Hepsi el sallıyordu, yüzlerindeki gülümseme uzak- j tan bile seçiliyordu. Harry, kulaklarında kalabalığın i uğultusu, tribünlerin üstünden uçarak geri döndü ve yumuşak bir iniş yaptı. Kendini haftalardır olduğundan, çok daha hafif hissediyordu... Birinci görevi atlatmıştı,-hayatta kalmıştı... "Mükemmeldi, Potter!" diye haykırdı Profesör! McGonagall, Harry Ateşoku'ndan inerken - ^u, Profesör McGonagall'dan duyulmamış bir övgüydü. Parma- j ğım Harry'nin omzuna doğrulttuğunda, Harry onunl elinin titrediğini fark etti. "Jüri üyeleri puanlarını açık-| lamadan önce Madam Pomfrey'yi görmen gerekiyor... 422 Orada, senden önce de Diggory'yi halletmek zorunda kaldı..." "Basardın, Harry!" dedi Hagrid boğuk bir sesle. "Basardın! Boynuzkuyruk Moynuzkuyruk dinlemedin, biliyorsun Charlie onun en kötüsü -" "Teşekkürler, Hagrid," dedi Harry yüksek sesle. Sözünü kesmese Hagrid'in çam devirip Harry'ye daha önce ejderhaları gösterdiğini açık etmesinden çekiniyordu. Profesör Moody de çok memnun görünüyordu; sihirli gözü yuvasında adeta dans ediyordu. "İşte böyle hafif hafif, Potter," dedi hırıltılı sesiyle. "Pekâlâ, Potter, ilkyardım çadırına lütfen..." dedi Profesör McGonagall. Harry bölmeden çıktı. Hâlâ soluk soluğaydı. Madam Pomfrey'nin ikinci bir çadırın girişinde endişeli endişeli beklediğini gördü. "Ejderhaymış!" dedi tiksinti dolu bir sesle. Harry'yi içeri soktu. Çadır bölmelere ayrılmıştı; çadır bezinin ardındaki Cedric'in gölgesini görebiliyordu. Cedric çok kötü yaralanmışa benzemiyordu; en azından yatağında doğrulmuş oturuyordu. Madam Pomfrey, bir taraftan çok kızgın bir ses tonuyla kendi kendine konuşarak, Harry'nin omzunu inceledi. "Geçen yıl Ruh Emici'ler, bu yıl ejderhalar, bakalım bir dahaki sefere ne getirecekler bu okula? Çok şanslısın... derin değil... yine de iyileştirmeden önce temizlemek gerekecek..." Kesiği bir miktar mor sıvıyla temizledi. Sıvı hem tütüyor hem de can yakıyordu, ama az sonra Madam 423 l Pomfrey omzunu asasıyla dürtünce, Harry kesiğin hemen iyileştiğini hissetti. "Şimdi, bir dakika burada sessizce bekle - otur! Sonra gidip puanlarına bakabilirsin." Hızla çadırdan çıktı. Harry onun yan kapıdan girdiğini ve, "Şimdi nasılsın, Diggory?" dediğini duydu. Harry oturmak istemiyordu: Fazlasıyla adrenalin doluydu. Dışarıda neler olduğunu görmek istiyordu. Ayağa kalktı, ama daha çadınn ağzına ulaşamadan, iki kişi koşarak içeri girmişti - Hermione, hemen arkasında da Ron. "Harry, müthiştin!" dedi Hermione ciyak ciyak bağırarak. Yüzünde tırnak izleri ^ardı, belli ki korkudan parmaklarını sıkı sıkı yüzüne bastırmıştı. "İnanılmazdın! Gerçekten!" Ama Harry'nin gözleri Ron'daydı. Ron bembeyaz kesilmişti ve Harry'ye hayalet görmüş gibi bakıyordu. "Harry," dedi, çok ciddi bir sesle, "o Kadeh'e adını kim koyduysa - bence - bence senin işini bitirmeye çalışıyor!" Sanki son birkaç hafta hiç yaşanmamıştı - sanki Harry şampiyon seçildikten sonra Ron'la ilk kez karşılaşıyordu, "Demek kafan bastı sonunda, ha?" dedi Harry soğuk bir ifadeyle. "Bayağı uzun sürdü." Hermione ikisinin arasında endişeli bir halde duruyor, bir birine bir ötekine bakıyordu. Ron ağzını açtı, ama ne diyeceğini bilemedi. Harry, Ron'un özür dilemek üzere olduğunu hissetti ve birden bunu duymaya ihtiyacı olmadığını anladı. 424 "Önemi yok," dedi, daha Ron bir şey söyleyeme-den. "Boşver." "Hayır," dedi Ron, "yapmamalıydım -" "Boşver," dedi Harry. Ron ona tedirgin tedirgin sırıttı, Harry de ona sırıttı. Hermione gözyaşlarına boğuldu. "Ağlayacak bir şey yok!" dedi Harry ona, hayretle. Hermione, "Siz ikiniz öyle aptalsınız ki!" diye bağırdı, ayağını yere vurarak. Yüzünden aşağı yaşlar akıyordu. Sonra, ikisinden biri onu engelleyemeden, onlan kucakladı ve fırlayıp gitti. Şimdi resmen uluyordu. "Zır deli," dedi Ron, başını iki yana sallayarak. "Harry, hadi, puanlannı açıklayacaklar..." Harry altın yumurtayı ve Ateşoku'nu alıp, bir saat önce hiç ihtimal vermeyeceği kadar mutlu bir halde, eğilerek çadırdan dışarı çıktı. Ron yanında hızlı hızlı konuşuyordu. "En iyisi sendin, biliyor musun, ona hiç şüphe yok. Cedric tuhaf bir şey yaptı, kalkıp yerdeki bir kayaya Biçim Değiştirtti... onu bir köpeğe çevirdi... Ejderhanın onun yerine köpeğin peşinden gitmesini sağlamaya çalışıyordu. Sıkı bir Biçim Değiştirme'y di, üstelik işe de yaradı, çünkü yumurtayı almayı başardı, ama bu arada kendi de yandı - ejderha yarı yolda fikir değiştirip lab-rador yerine ona saldırmayı tercih etti; Cedric kıl payı kurtuldu. O Fleur denen kızsa bir büyü denedi, sanırım ejderhayı transa sokmaya çalışıyordu - eh, o da işe yaradı, ejderha birden uyuklamaya başladı. Ama sonra 425 horlamaya başlayınca öyle bir alev fışkırdı ki, Fleur'ün eteği tutuştu - o da asasından biraz su akıtıp söndürdü. Krum ise - inanmayacaksın ama, uçmayı hiç düşünmedi bile! Yine de galiba senden sonra en iyisi oydu. Bir büyüyle ejderhayı tam gözünden vurdu. Yalnız, ejderha bu sefer de acı içinde sağa sola hamle edip sahici yumurtaların yansını kırdı - bunun için ondan puan düştüler, yumurtalara zarar vermemesi gerekiyordu." Harry ile birlikte bölmenin ucuna geldiklerinde, Ron soluklandı. Boynuzkuyruk götürülmüştü ve Harry şimdi beş jüri üyesinin nerede oturduğunu görebiliyordu - tam karşı tarafta, altınla süslenmiş ve yükseltilmiş koltuklarda oturuyorlardı. "Hepsi on üzerinden puan veriyor," dedi Ron. Gözlerini kısarak ileri bakan Harry ilk jüri üyesinin -Madam Maxime'in- asasını havaya kaldırdığını gördü. Asadan uzun, gümüş bir şeride benzeyen bir şey fırladı ve kıvrılıp sekiz rakamının şeklini aldı. "Fena değil!" dedi Ron, kalabalık alkışlarken. "Sanırım î>mzun yüzünden puan kırdı..." Sırada Mr Crouch vardı. Havaya büyük bir dokuz fırlattı. "İyi gidiyor!" diye bağırdı Ron, Harry'nin sırtına bir şaplak indirerek. Sonra, Dumbledore. O da bir dokuz kaldırdı. Seyirciler her zamankinden de çılgınca haykırıyordu. Ludo Bagman - on. "On mu?" dedi Harry inanamayarak. "Ama... yaralandım... Ne yapmaya çalışıyor?" 426 "Harry, hiç şikâyet etme!" diye bağırdı Ron heyecanla. Şimdi de Karkaroff asasını kaldırmıştı. Bir an du-raksadı, sonra onun da asasından bir rakam fırladı -dört. "Ne?" diye böğürdü Ron hiddetle. "Dört mü? Seni pis, taraf tutan alçak, Krum'a on vermiştin!" Ama Harry'nin umrunda değildi, Karkaroff sıfır verse de umrunda olmazdı; Ron'un onun adına sinirlenmiş olması Harry için yüz puan değerindeydi. Bunu Ron'a söylemedi tabii, ama dönüp bölmeden çıkarken kendini tüy gibi hafif hissediyordu. Dahası, bunun nedeni sırf Ron değildi... Alkışlayan seyirciler sadece Gryffindor'lardan ibaret değildi. Dananın kuyruğu kopup da onun neyle karşı karşıya olduğunu gördükleri zaman, okulun büyük bir bölümü sadece Cedric'i değil, onu da desteklemişti... Slytherin'ler umrunda değildi, ona ne yapsalar katlanabilirdi artık. Okula dönerlerken, Charlie VVeasley aceleyle yanlarına gfcüp, "Krum'la birinciliği paylaşıyorsunuz, Harry!" dedi. "Dinle, gitmem gerekiyor. Gidip anneme bir baykuş göndereceğim, neler olduğunu anlatacağıma yemin ettim - ama inanılmaz bir şeydi bu! Haa, bir de, birkaç dakika daha buralarda takılman gerekiyor... Bag-man bir şeyler söyleyecekmiş, şampiyonlar çadırında." Ron bekleyeceğini söyledi, Harry de çadıra döndü. Şimdi çadır çok daha farklı görünüyordu: Dostane ve sıcak. Boynuzkuyruk'u atlatmaya çalışırken kendini nasıl hissettiğini duşundu ve bunu ejderhanın karşısına 427 çıkmadan önceki haliyle karşılaştırdı... Kıyas kabul etmezdi; bekleyiş çok daha kötüydü. Fleur, Cedric ve Krum birlikte içeri girdiler. Cedric'in yüzünün bir tarafı portakal rengi, kaim bir macunla kaplıydı, büyük ihtimalle yanığını iyileş-tirsin diye. Harry'yi görünce sırıttı. "Çok iyiydin, Harry." "Sen de," dedi Harry, o da süitti. "Hepinize aferin!" dedi Ludo Bagman, çadıra adeta hoplaya zıplaya girerek. Yüzünde, sanki az önce ejderhanın yanından geçen kendisiymiş gibi bir memnuniyet vardı. "Şimdi, birkaç şey söyleyeceğim. Önünüzde uzun, güzel bir ara var, ikinci görev şubatın yirmi dördünde, sabah saat dokuz buçukta gerçekleştirilecek. Ama size, o zamana kadar kafanızı meşgul edecek bir şey veriyoruz! Eğer elinizdeki o altın yumurtalara bakarsanız, açılabildiklerini göreceksiniz... oradaki menteşeleri görüyor musunuz? Yumurtanın içindeki ipucunu çözmeniz gerekiyor - çünkü o ipucu size ikinci görevin ne olduğunu söyleyip, görev için hazırlanmanızı mümkün kılacak! Hepsi anlaşıldı mı? Emin misiniz? Tamam, yürüyün bakalım öyleyse!" Harry çadırdan çıktı, Ron'la ikisi Orman'ın çevresinden yürüyüp soluk almaksızın konuşmaya başladılar; Harry öteki şampiyonların ne yaptığını daha ayrıntılı olarak duymak istiyordu. Sonra, tam Harry'nin ejderhaların kükrediğini ilk kez duyduğu ağaç kümesim döndüklerinde, önlerine bir cadı atladı. 428 Rıta Skeeter'dı bu. Bugün üzerinde asit yeşili bir cüppe vardı; rengi elindeki Tez-Tekrar Tüyü'yle mükemmel kaynaşıyordu. "Tebrikler, Harry!" dedi, ona gülümseyerek. "Acaba iki kelime bir şey söyleyebilir misin? O ejderhanın karşısına çıktığında kendini nasıl hissettin? Puanlamanın adil olup olmadığı konusunda şimdi ne düşünüyorsun?" "Evet, iki kelime söyleyebilirim," dedi Harry hiddetle. "Hoşça kal." Ve Ron'la birlikte şatonun yolunu tuttu. |
YİRMİ BİRİNCİ BOLUM
Ev Cini Kurtuluş Cephesi Harry, Ron ve Hermione o akşam Pigwidgeon'ı bulmak için Bay kuşhane'ye gittiler. Harry onunla Sirius'a bir mektup gönderip, ejderhasının yanından sağ salim geçmeyi başardığını haber vermek istiyordu. Harry yolda Ron'a, Sirius'un ona Karkaroff hakkında bütün söylediklerini anlattı. Ron, Karkaroff un bir Ölüm Yiyen olduğunu ilk duyduğunda şok geçirdiği halde, Baykuş-hane'ye girdiklerinde ta en başından beri bundan şüp-helenmeliydik demeye başlamıştı bile. "Cttk oturuyor, değil mi?" dedi. "Malfoy'un trende ne dediğini hatırlıyor musun, hani babam Karkaroff la arkadaş demişti? Şimdi birbirlerini nereden tanıdıklarını biliyoruz. Herhalde Dünya Kupası'nda yüzlerinde maskelerle yan yana dolaşıyorlardı... Baksana, bir şey diyeceğim, Harry. Eğer adını Kadeh'e atan gerçekten Karkaroff sa, şimdi kendini nasıl salak gibi hissediyordur, değil mi? Tutmadı, değil mi? Sadece bir sıyrığın var! Gel buraya - ben yaparım -" Pigwidgeon teslimat yapma fikriyle öyle heyecan- 430 lanmıştı ki, Harry'nin başının çevresinde uçarak dönüp duruyor, hiç durmaksızın ötüyordu. Ron, Pigwidgeon'ı havada yakaladı ve Harry mektubu bacağına iliştirirken onu sımsıkı tuttu. Baykuşu pencereye götürürken de konuşmaya devam etti: "Diğer görevler bu kadar tehlikeli olamaz artık, değil mi? Hem, biliyor musun, bence sen bu Turnu-va'yı kazanabilirsin, Harry, ciddi söylüyorum." Harry onun son birkaç haftaki davranışını telafi etmek için böyle konuştuğunu biliyordu ama, yine de hoşuna gitti. Hermione ise Bay kuşhane'nin duvarına yaslanıp kollarını kavuşturmuş, Ron'a kaşlan çatık bakıyordu. Ciddi ciddi, "Harry'nin bu Turnuva'yı tamamlamasına daha çok var," dedi. "Eğer birinci görev buysa, sonrakileri düşünmek bile istemiyorum." "Sen de bir güneş ışını gibi iyimserlik saçıyorsun yani!" dedi Ron. "Profesör Trelavvney ile bir ara kafa kafaya vermelisiniz." Pigwidgeon'ı pencereden dışarı salıverdi. Pigvvid-geon önce dört metre kadar düştü, sonra kendini toparlayıp yeniden yükseldi. Bacağına ilişik mektup her zamankinden uzun ve ağırdı - Harry kendini tutamamış ve Sirius'a, Macar Boynuzkuyruk'un çevresinde nasıl fır döndüğünü, nasıl da çevresinde daireler çizip ona şaşırtmaca verdiğini hamle hamle anlatmıştı. Pigvvidgeon'ın karanlığa karışıp yok olmasını izlediler. Sonra Ron, "Sürpriz partin için aşağı insek iyi olur, Harry," dedi. "Fred ve George şimdiye kadar mutfaktan yeterince yiyecek aşırmış olmalı." 431 Gerçekten de, Gryffindor ortak salonuna girdiklerinde ortalık tezahüratla ve feryatlarla inledi. Her yerde dağ gibi pastalar, sürahi sürahi balkabağı suyu ve Kaymakbi-rası vardı. Lee Jordan birkaç tane Filibuster Maytabı yakmıştı. Hava yıldızlar ve kıvılcımlarla doluydu. Ve çok iyi resim yapan Dean Thomas, etkileyici yeni pankartlar hazırlamıştı. Bunların çoğu, Ateşoku'na binmiş, Boynuzkuy-ruk'un başının çevresinde ok gibi dönen Harry'yi gösteriyordu. Bir iki tanesinde de başı alev almış Cedric vardı. Harry afiyetle yedi; doğru dürüst acıkmanın nasıl bir şey olduğunu bir süredir unutmuştu; sonra da Ron ve Hermione'nin yanına oturdu. Bu kadar mutlu olduğuna inanamıyordu; Ron yine onun yanındaydı, ilk görevi atlatmıştı, ikincisi ise ta üç ay sonraydı. Lee Jordan, "Vay canına, amma ağır," dedi. Harry'rün bir masaya bıraktığı altın yumurtayı almış, elinde tartıyordu. "Aç onu, Harry, hadi! Bakalım içinde ne var!" Hermione hemen, "O ipucunu kendi başına çözmesi gerek," dedi. 'Turnuva'nın kuralları..." Harry sadece Hermione'nin duyabileceği bir sesle "Ejderhanın yanından nasıl geçeceğimi de kendi başıma çözmem gerekiyordu," dedi. Hermione suçlu suçlu gülümsedi. Birçok kişi hep bir ağızdan, "Evet, Harry, hadi, aç şunu," dedi. Lee yumurtayı Harry'ye verdi, Harry de yumurtayı çepeçevre dolanan oluğa tırnaklarını soktu ve kanırtıp açtı. 432 İçi oyuktu ve tamamen boştu - ama daha Harry açtığı anda, odayı en korkunç cinsinden bir ses, gürültülü ve tiz bir çığlık doldurdu. Harry'nin duyduğu sesler arasında buna en yakın olanı, Neredeyse Kafasız Nick'in Olum Günü Partisi'ndeki, hepsi müzikli testere çalan hayalet orkestrasının çıkardığı sesti. Fred kulaklarını elleriyle örtüp, "Kapat şunu!" diye haykırdı. Seamus Finnigan, Harry'nin bir hamlede kapattığı yumurtaya bakarak, "O da neydi öyle?" diye sordu. "Ölüm perisine benziyordu... Belki de bir dahaki sefere onlardan birinin yanından geçmen gerekiyordur, Harry!" "İşkence gören birinin sesiydi!" dedi Neville. Bembeyaz olmuştu, sosis rulolarını yerlere dökmüştü. "Cru-ciatus lanetiyle mücadele etmek zorunda kalacaksın!" "Aptal aptal konuşma, Neville, o yasadışı bir lanet," dedi George. "Şampiyonlar için Cruciarus lanetini kullanamazlar. Bana biraz Percy'nin şarkı söylemesi gibi geldi... Belki de duştayken ona saldırman gerekecek, Harry." "Marmeladı turta ister misin, Hermione?" diye sordu Fred. Hermione onun uzattığı tabağa kuşkuyla baktı. Fred sırıttı. "Bir şey yok," dedi. "Onlara bir şey yapmadım. Sen asıl hardallı kremalı keklere dikkat et -" Tam o sırada hardallı kremalı kekten bir ısırık almış olan Neville, tıkanır gibi öksürüp keki tukürdu. 433 Fred güldü. "Küçük bir şaka yaptım, Neville..." Hermione marmeladı bir turta aldı. Sonra da, "Bunların hepsini mutfaktan mı getirdiniz, Fred?" diye sordu. Fred ona sırıtarak, "Evet," dedi. Sonra da tiz bir cik-lemeyle bir ev cinini taklit etti: " 'Elimizden ne gelirse, efendim, ne isterseniz!' Acayip yardımcı oluyorlar... Midem kazınıyor desem, kızarmış öküz getirirler." Hermione masum ve kayıtsız bir sesle, "Oraya nasıl giriyorsunuz?" diye sordu. "Kolay," dedi Fred, "bir meyve kâsesi tablosunun arkasında gizli bir kapı var. Armudu gıdıklayınca kıkırdamaya başlıyor, sonra da -" Susup kuşkuyla ona baktı. "Niye sordun?" Hermione hemen, "Hiç," dedi. George, "Yoksa şimdi de gidip grev yapsınlar diye ev cinlerine önderlik etmeye mi kalkacaksın?" dedi. "O broşür işlerini bırakıp onları isyana mı teşvik edeceksin?" Epeyce kıkırdayan oldu. Hermione cevap vermedi. Fred, "Sakın gidip de onların rahatım bozmaya, giysi ve ücret istemeleri gerektiğini söylemeye kalkma," dedi uyarırcasına. "Yemek yapmalanna engel olursun!" Tam o sırada Neville koca bir kanaryaya dönüşerek dikkatleri dağıttı. Fred kahkahaları bastıran bir feryatla, "Ah - kusura bakma, Neville!" dedi. "Unuttum - biz gerçekten de hardallı kremalı keklere biraz büyü yapmıştık -" 434 Ancak Neville bir dakikada tüy dökmüş ve son derece normal görünmeye başlamıştı. Hatta kahkahalara o bile katıldı. "Kanarya Kreması!" diye bağırdı Fred, heyecanlanmış topluluğa. "George'la ben icat ettik - tanesi yedi Sickle, kelepir!" Harry sonunda Ron, Neville, Searnus ve Dean'le birlikte yatakhaneye çıktığında, saat gecenin biri olmuştu. Dört direkli karyolasının perdelerini çekmeden önce, küçük Macar Boynuzkuyruk modelini yatağının yanındaki komodinin üstüne koydu. Minik ejderha esnedi, kıvrıldı ve gözlerini yumdu Gerçekten de, diye düşündü Harry, dört direkli karyolasının perdelerini çekerken, Hagrid haklıymış... hiç de fena değiller gerçekten, bu ejderhalar... * Aralık ayıyla birlikte Hogwarts'a rüzgâr ve sulu sepken kar geldi. Şato kışın hep rüzgârlı olurdu ama, Harry göldeki Durmstrang gemisinin yanından her geçişinde, şatonun şömineleriyle kalın duvarlarına şükrediyordu. Gemi şiddetli rüzgârda baş kıç vuruyor, kara yelkenleri karanlık gökyüzünün altında şişip duruyordu. Beauxba-tons arabasının da hayli soğuk olacağını düşünüyordu Harry. Hagrid'm Madam Maxime'in malt viskiyi tercih eden atlarına iyi baktığının farkındaydı, Padoklanndaki yalaktan yükselen buharlar bütün Sihirli Yaratıkların Bakımı sırıl-.^.n başını döndürmeye yeterliydi. Bunun da pek faydası olmuyordu, çünkü hâlâ korkunç Kelekerlere bakıyorlardı ve akıllarının başlannda olması gerekiyordu. 435 Hagrid bir sonraki derste rüzgârlı balkabağı tarhında titreyen sınıfa, "Kış uykusuna yatıp yatmadıklarını bilmiyorum," dedi. "Diyorum ki bir deneyelim bakalım, canlan şöyle bir kestirmek istiyor mu... Onları şu kutulara koyuverelim..." Artık kala kala on Keleker kalmıştı, belli ki birbirle-rini öldürme arzuları henüz dinmemışti. Her birinin boyu iki metreye yaklaşıyordu. Kalın, gri zırhlarıyla; güçlü, hızlı koşan bacaklarıyla; ateş püsküren uçlarıyla; iğneleri ve vantuzlarıyla Keleker'ler, Harry'nin gördüğü en iğrenç şeylerdi. Sınıf Hagrid'in getirdiği kocaman kutulara neşesi kaçmış halde baktı; bütün kurularda yastıklar ve yumuşacık tüylü battaniyeler vardı. Hagrid, "Onları bunlara sokalım," dedi, "ve kapakları kapatalım. Bakalım ne olacak?" Ama anlaşıldı ki, Keleker'ler kış uykusuna yatmadıkları gibi, yastıklı kutulara zorla sokulup kapaklarının çivilenmesinden de hiç hoşlanmıyorlardı. Çok geçmeden, kutuların duman tüten enkazıyla dolu balkabağı tarlasında oraya buraya saldırırlarken, Hagrid, "Paniğe kapılmayın, paniğe kapılmayın millet!" diye feryat meye başlamıştı. Sınıfın çoğu -Malfoy, Crabbe ve Goylej başta olmak üzere- arka kapıdan Hagrid'in kulübesine' kaçmıştı. Harry, Ron ve Hermione ise, dışanda kalıp Hagrid'e yardım etmeye çalışanlar arasındaydı. El birliğiyle Keleker'lerin dokuz tanesini zaptetmeyi ve bağla-, mayı başardılar Bu da onlara sayısız yanığa ve kesiğe J mal oldu. Sonunda dışarıda sadece tek bir Keleker kal-ijj mıştı. 436 Ron ve Harry, Keleker'e ateşli kıvılcımlar :ışk.r:.v,.ı-için asalarını kullanırlarken, Hagrid, 'Onu korkutma yın, ha!" diye bağırdı. Bu arada, iğnesi sırırda kerr-r gibi bükülmüş Keleker hem titriyor, hem de tahdit e J;." bir tavırla onlara yanaşıyordu. Hagrid, "Ipı ianesin der geçirin yeter," dedi, "ki ötekilerin canını yakr~ î.-^ın Ron, "Böyle bir şey ister miyiz hiç1'' dıve bağırdı et keyle. Harry ile ikisi geri geri Hagnd'ın kulübe^.n,P duvarına doğru gidiyorlardı, hâlâ kıvılcımları\ la Kele-ker'i kendilerinden uzakta tutuyorlardı. "Bak sen... Bu çok eğlenceli bir şeye benziyor Rita Skeeter, Hagrıd'in bahçe çitine yaslanmış kar şısındaki kargaşayı izliyordu. Bugün yakası mor kn.-k lü, kalın, bordo renkli bir pelerin giymişti. Timsah d^-rı si çantasını da koluna takmıştı. Hagrid kendini, Harry ve Ron'u köşeye kı=nnn -olan Keleker'in üstüne ath. Keleker'in ucundan bir aie\ çıktı, yakındaki balkabaklarım soldurdu "Sen de kimsin?" diye sordu Hagrid, bir yandan dj Keleker'in iğnesine bir ip ilmiği atıp sıkıştırırken. "Rita Skeeter, Gelecek Poslası muhabiri," deaı R.ra ona gulümseyince altın dişleri ışıldadı. Hagrid, "Dumbledore senin okula girmene artık izin yok dedi sanıyordum." dedi, kaşlarını hafitçe çatarak. Birazcık ezilmiş Keleker'in üstünden kalktı ve ura arkadaşlarının yanına doğru çekiştirmeye koyuldu. Rita, Hagrid'in dediğini duymamış gibi davrandı Bu sefer ağzı kulaklarına varan bir gülümsemeyle Bu büyüleyici yaratıkların adı ne7" diye sordu "Patlar-Uçlu Keleker," diye homurdandı Hagrid. "Öyle mi?" diye sordu Rita, baştan aşağı ilgi kesilmiş gibi bir hali vardı. "Daha önce hiç adlarını duymamıştım. .. Nereden buldun?" Harry, Hagrid'in dağınık, kara sakalının üstüne bir kızarıklık yükseldiğim fark etti ve kalbi sıkıştı. Gerçekten de Hagrid nereden almıştı Keleker'leri? Onunla aynı şeyi düşünüyor gibi görünen Hermi-one hemen, "Çok ilginçler, değil mi?" dedi. "Değil mi, Harry?" "Ne? Ya, evet... ayy... ilginç," dedi Harry, Hermione ayağına basınca. Çevresine bakman Rita Skeeter, "Ah, sen de buradasın, Harry!" dedi. "Demek sen de Sihirli Yaratıkların Bakımı dersinden hoşlanıyorsun, öyle mi? En sevdiğin derslerden biri mi?" "Evet," dedi Harry kararlı bir şekilde. Hagrid ona bakıp sırıttı. "Harika," dedi Rita. "Cidden harika. Uzun süredir mi ders veriyorsun?" diye sordu Hagrid'e. Harry onun bakışlarının Dean (bir yanağında berbat bir kesik vardı), Lavender (cüppesi fena halde alaz-lanmıştı) ve Seamus (yanmış birkaç parmağının acısını dindirmeye çalışıyordu) üzerinde dolaştığım, sonra da kulübenin pencerelerine çevrildiğini gördü. Sınıfın çoğu pencereye burnunu yapıştırmış, tehlikenin geçmesini bekliyordu. "Daha ikinci yılım," dedi Hagrid. "Harika... Bilmiyorum, söyleşi yapmak ister miv- 438 din? Sihirli yaratıklarla yaşadığın şeylerin bir kısmını paylaşmak için. Her çarşamba Geleceğin bir zooloji sûrunu var, eminim biliyorsundur. Bu - şey - Patpat-Uçlu Kelek'ler hakkında bir yazı yazabiliriz." Hagrid hevesle, "Patlar-Uçlu Kelekerler," dedi. "Şey - evet, neden olmasın?" Bu iş Harry'nin hiç hoşuna gitmemişti. Ama Rita Skeeter görmeden Hagrid'i uyarması da imkânsızdı. Hagrid ile Rita Skeeter o hafta içinde Üç Süpurge'de buluşup şöyle upuzun bir söyleşi yapmayı kararlaştırırlarken, orada durup sessizce gözledi. Sonra şatoda zil çaldı ve ders sona erdi. Rita Skeeter, Ron ve Hermione ile ayrılan Harry'ye neşeyle, "Güle güle, Harry!" diye seslendi. "Öyleyse, cuma gecesi görüşürüz, Hagrid." Harry, "Hagrid'in söylediği her şeyi çarpıtacak," diye fısıldadı. Hermione de çaresizce, "O Keleker'leri yasadışı biçimde ithal falan etmemiş olsun da," dedi. Birbirlerine baktılar, bu tam da Hagrid'den beklenecek bir şeydi. Ron onları teskin etti. "Hagrid'in daha önce de başı çok derde girdi ve Dumbledore onu kovmadı. En kötü ihtimalle Keleker'lerden kurtulmak zorunda kalır. Pardon... en kötü mü dedim? En iyi ihtimal demek istemiştim." Harry ve Hermione gülüştüler, kendilerini biraz daha iyi hissederek öğle yemeğine gittiler. Harry o öğleden sonraki iki saatlik Kehanet dersinin iyice tadını çıkardı. Gerçi yine yıldız haritaları çıka- 439 rıp tahminlerde bulunuyorlardı ama, Ron'la yeniden arkadaş oldukları için her şey ona yine komik görünmeye başlamıştı. Kendi korkunç ölümlerine ilişkin tahminlerde bulundukları sırada ikisinden de pek hoşnut kalmış olan Profesör Trelavvney, az sonra Plüton'un gündelik hayatı bozma biçimlerini açıklarken bıyık altından gülüp durdular diye onlara kızdı. Apaçık kızgınlığını gizlemekten uzak kalan gizemli bir fısıltıyla, "Sanırım ki," dedi, "bazılarımız" -pek anlamlı bir şekilde Harry'ye baktı- "dün gece kristalime bakarken benim görmüş olduklarımı görseler, bu kadar ciddiyetsiz davranmazlardı. Burada oturup kendimi elimdeki nakısa vermiştim ki, karşı konulmaz bir şekilde küreme danışma arzusuna kapıldım. Kalktım, önüne oturdum ve billur derinliklerine baktım... Bana oradan ne bakıyordu dersiniz?" Ron alçak sesle, "Kocaman gözlüklü, çirkin ve yaşlı bir yarasa mı?" diye sordu. Harry gülmemek için kendini zor tuttu. "ölüm, canlarım." Parvaü de, Lavender da ellerini ağızlarına götürdüler. Dehşete kapılmış görünüyorlardı. "Evet," dedi Profesör Trelavvney, çok önemli bir şey söylüyormuş edasıyla başını sallayarak. "Gittikçe yaklaşıyor, tepede akbaba gibi daireler çiziyor, gittikçe alçalıyor. .. şatonun üstünde daha da alçalıyor..." Anlamlı anlamlı Harry'ye baktı. O da hiç saklamadan ağzını ardına kadar açıp esnedi. Profesör Trelavvney nin odasının altındaki merdi- 440 vende yeniden temiz havaya kavuştuklarında, "Daha önce seksen kez falan aynı şeyi yapmamış olsa, daha etkili olabilirdi," dedi Harry. "Ama bana öleceğimi her söylediğinde ölmüş olsaydım eğer, şimdi tıbbi bir mucize haline gelmiştim." Kıkır kıkır gülen Ron, fincan gibi gözleri tekinsiz bir edayla bakarak karşıdan gelen Kanlı Baron'un yanından geçerlerken, "Fazlaca yoğunlaşmış bir hayalet olurdun," dedi. "Neyse bari, hiç değilse ödev vermedi. Umarım Profesör Vector, Hermione'ye bir sürü ödev vermiştir. O ders yaparken boş oturmaya bayılıyorum..." Ama Hermione akşam yemeğine gelmedi, daha sonra onu aramaya gidince kütüphanede de bulamadılar. Oradaki tek kişi Viktor Krum'du. Ron bir süre rafların arkasında dikilerek Krum'u gözledi. Harry'ye fısıldayarak acaba imzasını alsam mı diye sordu - derken bir sonraki raf sırasının oraya sinmiş altı yedi kızın da aynı şeyi tartıştıklarını fark etti ve coşkusunu yitirdi Harry'yle ikisi Gryffindor Kulesi'ne dönerlerken, "Hermione nereye gitti acaba?" dedi Ron. "Bilmiyorum... Zırva." Ama Şişman Hanım henüz ileri savrulup açılmaya başlamıştı ki, arkalarından koşar adım ayak sesleri duydular. Gelen Hermione'ydi. Yanlarında pat diye durup, soluk soluğa, "Harry!" dedi (Şişman Hanım, kaşlar havada, tepeden ona baktı). "Harry, gelmen gerek - mutlaka gelmelisin. Çok hayret verici bir şey oldu - lütfen -" 441 l Harry'nin kolunu yakalayıp onu koridorda geriye doğru çekmeye çalıştı. "Neler oluyor?" dedi Harry. "Oraya gidince gösteririm sana - gel ama hadi, çabuk-" Harry dönüp Ron'a baktı. Ron da ona. Neler olduğunu anlamamıştı. "Peki," dedi Harry. Hermione ile koridorda geri dönüp yürümeye koyuldu. Ron yetişmek için telaşla peşlerinden gitti. Şişman Hanım öfkeyle arkalanndan seslendi: "Aa, tabii canım, bana aldırmayın hiç! Beni rahatsız ettiğiniz için özür dilemeyin! Ben burada böyle siz gelene dek ardıma kadar açık durup bekleyeyim, öyle mi?" "Evet, sağ ol!" diye bağırdı Ron omzunun üstünden. Hermione onlan altı kat aşağı indirip, sonra da Giriş Salonu'na giden mermer merdivenden inmeye başlayınca, Harry, "Hermione, nereye gidiyoruz?" diye sordu. Hermione heyecanla, "Görürsün," dedi, "şimdi görürsün!" Merdiveni indikten sonra sola döndü. Ateş Kadehi'nin Cedric Diggory ile Harry'nin adlarını püskürttüğünün ertesi gecesi Cedric'in geçtiği kapıya yöneldi aceleyle. Harry daha önce bu kapıdan hiç geçmemişti. Ron'la ikisi Hermione'nin ardı sıra birkaç basamak taş merdiven indiler. Ama kendilerini Snape'in zindanına giden karanlık yeraltı geçidi gibi bir yerde bulacaklarına, geniş bir taş koridora çıktılar. Meşalelerle pırıl pırıl 442 l aydınlatılmıştı, daha çok yiyecekleri konu alan neşeli tablolarla süslenmişti. Harry koridorun ortasında yavaşlayarak, "Ağır ol," dedi. "Dur bir dakika, Hermione..." "Ne var?" Hermione dönüp ona baktı, yüzünden beklenti akıyordu. "Niyetini biliyorum," dedi Harry. Ron'u dürtüp Hermione'nin tam arkasındaki tabloyu gösterdi. Tabloda devasa bir gümüş meyve tabağı vardı. "Hermione!" dedi neler olup bittiğim kavrayan Ron. "Sen bizi yine o erit işine bulaştıracaksın!" Hermione hemen, "Hayır, yok öyle bir şey!" dedi. "Ayrıca, onun adı erit değil, Ron -" Ron ona bakıp kaşlarını çatarak, "Adını değiştirdin, öyle mi?" dedi. "Şimdi ne oldu peki? Ev Cini Kurtuluş Cephesi mi? Ben o mutfağa dalıp onları işlerini bırakmaya falan zorlayacak değilim. Yapmayacağım diyorum sana -" Hermione sabırsızlıkla, "Senden böyle bir şey isteyen yok!" dedi. "Ben az önce buraya geldim, onlarla konuşmak için. Bir de baktım ki - haydi gel ama, Harry. Sana göstermek istiyorum!" Yeniden kolunu yakaladı, onu devasa mevve tabağı tablosunun önüne çekti, işaret parmağını u?ahp koskoca yeşil armudu gıdıkladı Armut kıvranıp kıkırdamaya başladı ve birden büyük, yeşil bir kapı koluna dönüştü Hermione kolu tuttu, kapıyı açtı ve Harrv yi sırtından ittir'p onu zorla :„*••' soktu 44'-* Harry yukarıdaki Büyük Salon'dan aşağı kalmayan, muazzam büyüklükteki, yüksek tavanlı odaya şöyle bir göz attı. Taş duvarların önüne ışıl ışıl pirinç tencerelerle tavalar yığılmıştı, öteki uçta tuğladan yapılmış koca bir şömine vardı. Derken küçük bir şey odanın orta yerinden ona doğru ok gibi fırladı, bir yandan da, "Harry Potter, efendim! Harry Potter!" diye cik cik bağırıyordu. Bir saniye sonra, ciyaklayan bir cin karnına hızla vurunca Harry'nin soluğu kesildi. Cin ona öyle sıkı sıkı sarıldı ki, Harry kaburgalarının kırılacağını sandı. Harry, "Do-Dobby?" dedi, soluğu kesilmiş halde. Ses onun göbeği hizasında bir yerlerden, "Evet, Dobby, efendim, Dobby!" diye cikledi. "Dobby, Harry Potter'ı görmeyi ümit edip duruyordu, efendim. Şu işe bakın, Harry Potter onu görmeye geldi, efendim!" Dobby onu bırakıp birkaç adım geri çekildi, başını kaldırıp ağzı kulaklarında Harry'ye baktı. Tenis topu gibi, patlak yeşil gözleri mutluluk gözyaşlarıyla dolmuştu Jlıpatıp Harry'nin onu hatırladığı gibiydi. Düğme gibi burun, yarasa gibi kulaklar, uzun parmaklarla ayaklar - giysileri hariç, onlar çok farklıydı çünkü. Dobby, Malfoy'ların yanında çalışırken, hep aynı eski, pis yastık kılıfını giyerdi. Şimdi ise, sırtında Harry'nin o güne kadar gördüğü en tuhaf giysi çeşitlemesi vardı. Hani, Dünya Kupası'ndaki büyücülerden bile beter giyinmişti. Şapka niyetine başına bir çay peçetesi takmıştı, onun üzerine de birkaç parlak rozet tutturmuştu. Çıplak göğsündeki kravatı at nalı desenleriy- 444 le süslüydü, çocukların futbol şortlarına benzer bir sor: giymişti, çorapları birbirinden farklıydı. Harry bunlardan birinin, kendi ayağından çıkarıp, Mr Malfoy'a numara çekerek Dobby'ye vermesini sağladığı siyah çorap olduğunu gördü. Dobby'yi böyle serbest bırakmıştı. Öteki çorap pembe-turuncu çizgiliydi. Harry hayretle, "Dobby, sen burada ne arıyorsun?" dedi. Dobby heyecan içinde, "Dobby, Hogwarts'ta çalışmaya geldi, efendim!" diye cikledi. "Profesör Dumble-dore, Dobby ile VVinky'ye iş verdi, efendim!" "VVinky mi?" dedi Harry. "O da mı burada?" "Evet, efendim, evet!" dedi Dobby. Harry'yi elinden tutup, oradaki dört uzun tahta masanın arasından mutfağın içine çekti. Harry yanlarından geçerken, bu masaların yukarıda, Büyük Salon'daki dört bina masasının tam altına yerleştirilmiş olduklarını gördü. O anda üzerlerinde yiyecek yoktu, çünkü akşam yemeği bitmişti. Ama bir saat önce hepsinin tabaklarla dolu olduğundan emindi. Sonra da bu tabaklar tavandan geçerek yukarıda, tam üstlerinde duran masalara gönderiliyordu. Mutfakta en azından yüz küçük cin duruyordu. Dobby, Harry'yi onların yanından geçirirken gülümsediler, eğilip selam verdiler, reverans yaptılar. Hepsi aynı üniformayı giymişti: Üzerinde Hogvvarts arması olan ve daha önce VVinky'nin sarındığını gördükleri birer çay peçetesi. Dobby tuğladan yapılmış şöminenin önünde durdu ve parmağıyla işaret etti. 445 "Winky, efendim!" Winky ateşin yanındaki bir taburede oturuyordu. Dobby'nin aksine, belli ki o giysi peşinde dolanmamış-tı. Derli toplu, küçük bir etekle bluz giymiş, bir de onlara uygun mavi şapka takmıştı. Şapkasında koca kulakları için delikler vardı. Buna karşılık, Dobby'nin tuhaf giysi çeşitlemesi son derece temiz ve bakımlı olduğu için yepyeni görünürken, VVinky giysilerine hiç bakmıyor gibiydi. Bluzunda boydan boya çorba lekeleri, eteğinde de bir yanık vardı. "Merhaba, VVinky," dedi Harry. VVinky'nin dudakları titredi. Sonra da gözyaşlarına boğuldu. Yaşlar kocaman, kahverengi gözlerinden süzülüyor ve önünden aşağı akıyordu, tıpkı Quidditch Dünya Kupası'nda olduğu gibi. "Ah, canım," dedi Hermione. O ve Ron mutfağın ucuna kadar Harry ile Dobby'yi izlemişlerdi. "VVinky, ağlama, lütfen ağlama..." Ama VVinky daha da beter ağlamaya koyuldu. Dobby ise Harry'ye bakarak sırıttı. VVinky'nin hıçkırıklarını bastırmak için yüksek sesle, "Harry Potter bir fincan çay ister miydi?" diye ciyak-ladı. "Şey - evet, olur," dedi Harry. O anda altı tane ev cini koşturarak arkasından geldi. Ellerindeki kocaman, gümüş tepside bir çaydanlık, Harry, Ron ve Hermione için fincanlar, bir süt sürahisi ve büyük bir bisküvi tabağı vardı. "Sağlam servis!" dedi Ron, etkilendiği sesinden an- 446 laşıhyordu. Hermione ona kaşlarını çatarak baktı, ama cinlerin hepsi çok sevinçli görünüyordu. Yerlere kadar eğilip selam vererek çekildiler. Dobby çaylarını verirken, Harry ona, "Ne zamandır buradasın, Dobby?" diye sordu. Dobby halinden memnun bir şekilde, "Sadece bir hafta, Harry Potter, efendim!" dedi. "Dobby, Profesör Dumbledore'u görmeye geldi, efendim. Görüyorsunuz ya, efendim, sahibinin yol verdiği bir ev cininin yeni bir iş bulması zor, efendim, cidden çok zor -" YVinky bunu duyunca daha da beter uludu, ezilmiş domates gibi burnu da şırıl şırıl önüne akıyordu. Önüne akıyordu ama, VVinky bunu durdurmak için en ufak bir çaba göstermiyordu. "Dobby tam iki yıl boyunca iş bulmaya çalışarak bütün ülkeyi dolaştı, efendim!" diye cikledi Dobby. "Ama Dobby iş bulamadı, efendim, niye, çünkü Dobby şimdi ücret istiyor!" Mutfakta onları ilgiyle dinleyen ve gözleyen bütün ev cinleri, bu kelimeleri duyunca, sanki Dobby kaba ve utandırıcı bir şey söylemiş gibi, başlarını çevirdiler. Hermione ise, "Aferin sana, Dobby!" dedi. "Teşekkür ederim, küçükhanım!" dedi Dobby, dişlerini açığa çıkaran bir gülümsemeyle. "Ama çoğu büyücü ücret isteyen bir ev cini istemiyor, küçükhanım. 'Ev cini bu demek değil,' dediler, kapıyı Dobby'nin yüzüne kapattılar! Dobby çalışmayı seviyor, ama giysiler istiyor, ona para versinler istiyor, Harry Potter... Dobby özgür olmayı seviyor!" 447 Hogvvarts ev cinleri, sanki Dobby'de bulaşıcı bir hastalık varmış gibi ondan uzaklaşmaya başlamışlardı şimdi. VVinky'ye gelince, o olduğu yerde kaldı, ama daha da şiddetle ağlamaya koyuldu. "Ve sonra, Harry Potter, Dobby, Winky'yi ziyarete gitti ve onun da özgür kaldığını öğrendi, efendim!" dedi Dobby keyifle. VVinky bunu duyunca kendini taburesinden aşağı attı ve taş döşemede yüzü koyun yatıp minik yumruk-lanyla yeri döverek üzüntüden resmen çığlık atmaya başladı. Hermione hemen onun yanına diz çöktü ve teselli etmeye çalıştı. Ama söylediklerinin en ufak bir yaran olmadı. Dobby, Winky'nin tiz feryatlarını bastırmak için ciyak ciyak haykırarak hikâyesini sürdürdü: "Ve sonra Dobb/nin aklına bir şey geldi, Harry Potter, efendim!" 'Dobby ile VVinky niye birlikte iş bulmuyorlar?' dedi Dobby. 'İki ev cinine de yetecek iş nerede var?' dedi VVinky. Ve Dobby düşündü ve aklına geldi, efendim! Hogıvarts! Böylece Dobby ile VVinky, Profesör Dumble-dore'u görmeye geldiler, efendim, Profesör Dumbledo-re da bizi işe aldı!" Dobby ağzı kulaklarında sırıttı ve gözlerine yeniden sevinç yaşlan doldu. "Ve Profesör Dumbledore, Dobby'ye ücret vereceğini söyledi, efendim, eğer Dobby ücret istiyorsa! Ve Dobby özgür bir cin, efendim. Haftada bir Galleon alıyor, ayda bir gün de izin!" "Bu yeterli değil!" diye isyanla haykırdı Hermione, 448 Winky'nin sürüp giden çığlıklarını ve yumruğuyla yeri dövme sesini bastırarak. Dobby, "Profesör Dumbledore, Dobby'ye haftada on Galleon, hafta sonlarında da izin önerdi," dedi. Sanki böylesine boş vakit ve servet fikri onu korkuruyor-muş gibi, hafiften titredi. "Ama Dobby pazarlık edip fiyatı indirdi, küçükhamm... Dobby özgürlük seviyor, küçükhanım, ama fazlasını istemiyor, küçükhamm. Dobby çalışmayı daha çok seviyor." Hermione şefkatle, "Peki, Profesör Dumbledore sana ne kadar ücret veriyor, VVinky?" diye sordu. Bunun Winky'yi neşelendireceğini düşündüyse eğer, fena halde yanılmıştı. VVinky ağlamayı bıraktı, ama doğrulup oturduğunda muazzam, kahverengi gözlerinden ateşler saçarak Hermione'ye baktı. Bütün yüzü sırılsıklam olmuştu ve birden öfkeli bir ifade ta-^ kınmıştı. "VVinky onurunu yitirmiş bir cin, ama VVinky daha ücret almıyor!" diye cıyakladı. "VVinky daha o kadar düşmedi! VVinky özgür kalmaktan utanacak kadar edepli!" "Utanmak mı?" dedi neye uğradığını şaşıran Hermione. "Ama - haydi, VVinky! Utanması gereken sen değilsin, Mr Crouch! Sen yanlış bir şey yapmadın, o sana korkunç davrandı -" Ama o böyle deyince, VVinky sanki tek kelime daha duymak istemiyormuş gibi ellerini şapkasındaki deliklere kapatıp kulaklarını yassılttı. "Efendime hakaret edemez, küçükhamm! Siz Mr Crouch'a hakaret ede- 449 mez! Mr Crouch iyi büyücü, küçükhanım! Mr Crouch kötü Winky'yi kovmakta haklı!" Dobby bir sır verir gibi, "Winky yeni durumuna uyum göstermekte zorluk çekiyor, Harry Potter," diye ci-yakladı. "VVinky artık Mr Crouch'a bağlı olmadığını unutuyor. Arak ne istese söyleyebilir, ama bunu yapmıyor." "Yani ev cinleri efendileri hakkında düşündüklerini söyleyemezler mi?" diye sordu Harry. "Ah, hayır, efendim, hayır," dedi Dobby. Birden ciddileşmiş görünüyordu. "Bu, ev cinlerinin köleliğinin bir parçasıdır, efendim. Biz efendilerin sırlarım tutarız, suskun kalırız, efendim. Ailenin şerefini her şeyden üstün tutarız, onlar hakkında kötü konuşmayız efendim -ama Profesör Dumbledore bu şart değil dedi. Profesör Dumbledore dedi ki, özgürmüşüz - şeyde -" Dobby birden tedirginleşti, eliyle Harry'y e yaklaşmasını işaret etti. Harry öne eğildi. Dobby fısıldadı: "Dedi ki, istersek ona - kaçık bir ihtiyar demekte özgürmüşüz, efendim!" Dobby ürkmüş gibi kikirdedi. "Ama Dobby istemiyor,, Harry Potter," dedi. Yeniden normal konuşmaya başlamıştı, başını öyle bir hızla salladı ki, kulakları lap lap etti. "Dobby, Profesör Dumbledore'u çok seviyor, efendim ve onun sırlarını tutmaktan gurur duyuyor." Harry sırıtarak, "Arna artık Malfoy'lar hakkında is-; tediğini söyleyebilirsin, değil mi?" dedi. Dobby'nin koskocaman gözlerine biraz korkmuş bir bakış geldi. 450 Kuşkulu bir şekilde, "Dobby - Dobby istese söyleyebilir," dedi. Sonra küçük omuzlarını dikleştirdi. "Dobby, Harry Potter'a diyebilir ki, eski efendileri -efendileri - kötü Kara büyücülerdü" Dobby bir an durdu, tir tir titriyordu, kendi cüretinden dehşete düşmüştü - sonra en yakın masaya koştu ve başını hızla masaya vurup ciyaklamaya koyuldu: "Kötü Dobby! Kötü Dobby!" Harry onu kravatının arkasından yakalayıp masadan uzaklaştırdı. Dobby başını ovuşturarak, soluk soluğa, "Teşekkürler, Harry Potter, teşekkürler," dedi. Harry, "Biraz alıştırma yapman gerek, hepsi bu," dedi. "Alıştırma, ha!" diye cikledi VVinky öfke içinde. "Kendinden utanmalısın, Dobby, efendilerin hakkında böyle konuşmak!" Dobby meydan okurcasına, "Onlar artık benim efendilerim değil, Winky!" dedi. "Dobby artık onların ne düşündüğüne aldırmıyor!" VVinky, yaşlar yüzünden bir kez daha akmaya başlarken, "Ah, sen kötü bir cin, Dobby!" diye inledi. "Zavallı Mr Crouch'um, VVinky'siz ne yapıyor? Bana ihtiyacı var onun, yardımıma ihtiyacı var! Ben ömür boyu Crouch'lar baktım, benden önce annem baktı, ondan önce ninem... Ah, VVinky özgür kaldı bilseler ne derler? Ah, ne ayıp, ne ayıp!" Yüzünü yeniden eteğine gömdü ve böğürdü. Hermione kararlı bir şekilde, "VVinky," dedi, "emi- 451 nim Mr Crouch sem.z de pek güzel idare ediyordur. Anlıyorsun ya, onu gördük -" Winky soluk ^oluğa, "Efendimi görüyor siz?" dedi. Yaşlarla kaplı yüzünü bir kez daha eteğinden kaldırmıştı, gözleri faltaşı gibi açılmış, Hermione'ye bakıyordu. "Onu burada, Hogwarts'ta görüyor?" "Evet," dedi Hermione. "Mr Bagman'la ikisi Üçbü-yücü Turnuvası'nın jürisindeler." "Mr Bagman da mı geliyor?" diye cikledi Winky. Ve Harry'yi çok şaşırtarak (yüzlerindeki ifadelere bakılırsa, Ron'la Hermione'yi de) yeniden öfkelendi. "Mr Bagman kötü büyücü! Çok kötü büyücü! Efendim onu sevmiyor, ah hayır, hiç!" "Bagman - kötü mü?" dedi Harry. "Ah evet," dedi VVinky, şiddetle başını sallayarak. "Efendim VVinky'ye bir şeyler söylüyor. Ama VVinky kimseye söylemiyor... VVinky - VVinky efendisinin sırrını saklıyor..." Yeniden gözyaşlarına boğuldu. Başını eteğine gömüp konuşmaya devam etti: "Zavallı efendi, zavallı efendi, ona yardım edecek VVinky'si de yok artık!" VVinky'den akla yakın tek kelime daha alamadılar. Onu ağlar halde bırakıp çaylannı bitirdiler. Bu arada Dobby de pek keyifli bir şekilde, özgür bir cin olarak sürdüğü hayatı ve parasıyla neler yapacağını anlatıyordu. "Dobby bundan sonra bir de kazak alacak, Harry Potter!" dedi neşeyle, çıplak göğsünü göstererek. Cinden çok hoşlanmışa benzeyen Ron, "Bak ne di- 452 yeceğim, Dobby" dedi. "Sana bu Noel'de annemin benim için ördüğü kazağı vereyim. Her Noel bir tane yollar. Açık kahverengiye itirazın yok ya?" Dobby çok sevindi. Ron, "Senin için biraz çektirmemiz gerekebilir," dedi. "Ama çay peçetene pek uyar." Ayrılmaya hazırlanırlarken, çevredeki cinlerin çoğu gelip onlara, yukarı götürmeleri için yiyecek bir şeyler ikram etti. Cinler boyuna eğilip selam verdikleri ve reverans yaptıkları için acılı bir ifade takınan Hermione reddetti ama, Harry ile Ron ceplerini kremalı kekler ve pastalarla doldurdular. Harry iyi geceler demek için kapı ağzına yığılan cinlere, "Çok teşekkürler!" dedi. "Görüşürüz, Dobby!" Dobby duraksayarak, "Harry Potter..." dedi, "Dobby bazen gelip sizi görebilir mi, efendim?" Harry, "Tabii," deyince, Dobby sırıttı. Ron, Hermione ve Harry mutfağı geride bırakıp merdivenden yine Giriş Salonu'na doğru çıkarlarken, Ron, "Biliyor musunuz?" dedi. "Bunca yıldır Fred ve George'un mutfaktan yiyecek aşırmasından çok etkilenmiştim - eh, pek de zor değilmiş, ha? Vermek için amma hevesliler!" Hermione öne düşmüş, mermer merdivenden çıkarken, "Bence bu cinlerin başına gelebilecek en hayırlı şey bu," dedi. "Dobby'nin buraya çalışmaya gelmesi yani. Öteki cinler onun özgür olduğu için ne kadar nuıtlu olduğunu görecek ve yavaş yavaş kendilerinin de bunu istediğini anlayacaklar!" - 453 "Dua et de VVinky'ye pek yakından bakmasınlar," dedi Harry. Hermione, "Eh, o da yakında kendine gelir," dedi ama, sesinde biraz kuşkucu bir ton vardı. "Şok etkisi geçince ve Hogwarts'a alışınca, o Crouch denen adamdan uzakta kalmanın onun için çok daha iyi olduğunu anlayacaktır." Ron boğuk bir sesle (bir kremalı kek yemeye başlamıştı), "Onu çok seviyora benziyor," dedi. Harry, "Ama Bagman için pek iyi şeyler düşünmüyor, değil mi?" dedi. "Crouch evde Bagman için neler diyor acaba?" Hermione, "Herhalde iyi bir Daire Başkam olmadığım söylüyordur," dedi. "Doğrusu... haksız sayılmaz, değil mi?" "İhtiyar Crouch'un yanında çalışacağıma onun yanında çalışırım, daha iyi," dedi Ron. "Hiç değilse Bagman'in espri anlayışı var." "Aman Percy bunu dediğini duymasın," dedi Her-miöne, hafifçe gülümseyerek. Ron şimdi de bir çikolatalı ekler atıştırmaya başlayarak, "Eh, ama zaten Percy espri anlayışı olan biriyle çalışmak istemez, değil mi?" dedi. "Percy şakadan ne'4 anlar? Espriyi Dobby'nin çay peçetesine sarıp gözünün önünde dans ettirsen, tanımaz." 454 |
YİRMİ İKİNCİ BOLUM
Beklenmedik Görev "Potter! VVeasley! Dikkatinizi buraya verir misiniz?!" Perşembe günü Biçim Değiştirme dersinde Profesör McGonagall'ın kızgın sesi bir kırbaç gibi saklamış, Harry ve Ron'u yerlerinden zıplatmıştı. Başlarını kaldırıp Profesör'e baktılar. Dersin sonuydu; işlerini bitirmişlerdi; Hint domuzuna çevirmekle meşgul oldukları Afrika tavukları Profesör McGonagall'ın masasındaki büyük bir kafese kapatılmıştı (Neville'inki hâlâ kuş tüyleriyle kaplıydı); karatahtada yazılı olan ödevlerini not etmişlerdi ("Türler-Arası Değiştirme yaparken kullanılan Dönüştürme Büyüleri'nin nasıl uyarlanması gerektiğini örneklerle açıklayın"). Zil ha çaldı ha çalacaktı. Harry ve Ron sınıfın arka tarafında Fred'le George'un sahte asalarıyla kılıç tokuşturmaya dalmışlardı. Başlarını kaldırıp baktıklarında, Ron'un elinde bir papağan, Harry'ninkinde ise lastik bir mezgit balığı vardı. "Nihayet Potter ve VVeasley yaşlarına yakışır bir şekilde davranacak nezaketi gösterdiklerine göre," dedi 455 Profesör McGonagall, ikisine öfkeyle bakarak -bu arada Harry'nin mezgit balığının başı sessizce yere düştü, Ron'un papağanının gagası az önce koparmıştı onu-, "size bir duyuruda bulunacağım. "Noel Balosu yaklaşıyor. Bu balo Üçbüyücü Turnuvası'mn geleneksel bir parçasıdır, yabancı konuklarımızla kaynaşmamız için de bize bir fırsat verir. Balo sadece dördüncü sınıflara ve daha büyüklere açık olacak - ama isterseniz, daha küçük bir öğrenciyi davet edebilirsiniz -" Lavender Brown'dan bir kikirti çıktı. Parvati Patil dirseğiyle Lavender'ı böğründen sertçe dürttü, ama o da kikirdememek için zor tutuyordu kendini. İkisi de dönüp Harry'ye baktılar. Profesör McGonagall onları görmezden geldi. Harry bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşündü, çünkü Profesör daha biraz önce onu ve Ron'u azarlamıştı. "Resmi cüppe giyilecek," diye devam etti Profesör McGonagall, "balo Noel Günü saat sekizde Büyük Salon'da başlayacak. Gece yarısı sona erecek. Şimdi -" Profesör McGonagall sınıfa uzun uzun göz gezdirdi. "Noel Balosu elbette hepimiz için iyi bir - eee - dağıtma fırsatı oluşturuyor," dedi, onaylamayan bir sesle. Lavender daha da beter kikirdedi, sesi bastırmak için elini ağzına götürdü. Harry bu defa neyin komik olduğunu anlayabiliyordu. Saçı sıkı sıkı topuz yapılmış olan Profesör McGonagall hayatında hiçbir yerini hiçbir şekilde dağıtmamış gibi görünüyordu - ister kelime anlamında, ister mecazi anlamda. 456 "Ama bu demek DEĞİL ki," diye devam etti Profesör McGonagall, "Hogwarts öğrencilerinden beklediğimiz davranış standartlarından taviz vereceğiz. Bir Gryffindor Öğrencisi okulu herhangi bir şekilde utandı-rırsa şahsen hiç hoşuma gitmez." Zil çaldı ve her zamanki koşuşturma başladı, öğrenciler çantalarını toplayıp omuzlarına atıyorlardı. Profesör McGonagall gürültünün içinde sesini duyurabilmek için bağırdı: "Potter - seninle biraz konuşmak istiyorum, bir mahzuru yoksa." Bunun başsız mezgit balığıyla ilgili bir şey olduğunu sanan Harry sıkkın sıkkın öğretmen masasına doğru yürüdü. Profesör McGonagall sınıf boşalana kadar bekledi ve sonra, "Potter," dedi, "şampiyonlar ve partnerleri -" "Ne partneri?" dedi Harry. Profesör McGonagall ona şüpheyle baktı, Harry'nin komik olmaya çalıştığını düşünüyor gibiydi. "Noel Balosu için partnerleriniz, Potter," dedi soğuk bir ses tonuyla. "Dans partnerleriniz." Harry'nin böğrü kıvrılıp büzüşmüştü sanki. "Dans partnerleri mi?" Kızardığını hissediyordu. "Ben dans etmem ki," dedi çabucak. "Ah, öyle bir edersin ki," dedi Profesör McGonagall ournundan soluyarak. "Ben de sana bunu söylüyordum. Geleneksel olarak, baloyu şampiyonlar ve partnerleri açar." Harry'nin zihninde birden bir tablo belirdi: Bir si- 457 î lindir şapka ve frak giymişti, Vernon Enişte'nin iş partilerine giderken Petunia Teyze'nin giydiği türden fırfırlı elbiseli bir kızla birlikteydi. "Ben dans etmiyorum," dedi. "Gelenek böyle," dedi Profesör McGonagall kararlı bir sesle. "Sen bir Hogwarts şampiyonusun ve okulun temsilcisi olarak senden ne bekleniyorsa onu yapacaksın. Bu yüzden mutlaka kendine bir partner bul, Pot-ter." "Ama-ben-" "Beni duydun, Potter," dedi Profesör McGonagall, noktayı koyarcasına. * Bir hafta önce sorsalar, Harry, Macar Boynuzkuy-ruk'la kapışmanın yanında dansa partner bulmanın çantada keklik olduğunu söylerdi. Ama şimdi ilkini yapmış ve bir kızı baloya davet etme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış biri olarak, Boynuzkuyruk'la bir kez daha boğuşmayı yeğliyordu. Harry daha önce hiç bu kadar insanın Noel'de Hog-warts'ta kalmak için adını yazdırdığını görmemişti. Elbette kendi hep yapıyordu bunu, çünkü alternatif genellikle Privet Drive'a dönmek anlamına geliyordu. Ama Harry şimdiye kadar ciddi şekilde azınlıkta kalmıştı. Ancak bu yıl, görünüşe bakılırsa, dördüncü sınıfta ya da daha büyük olan herkes kalıyordu ve hepsi de yaklaşan baloya kafayı takmış gibi geliyordu Harry'ye - ya da en azından kızlar takmıştı. Hogwarts birdenbire hayret verici sayıda kıza sahip gibi görünmeye başla- 458 mıştı; Harry bunu daha önce hiç fark etmemişti. Koridorlarda kikirdeyen ve hsıldaşan kızlar, oğlanlar yanlarından geçerken tiz kahkahalar atan kızlar, Noel gecesi ne giyecekleri konusundaki notlarını birbirlerine gösteren kızlar... Kikirdeyip Harry'ye bakan on kadar kız yanlarından geçerken, "Sürü halinde mi dolaşmak zorundalar?" diye sordu Harry, Ron'a. "Bu şekilde nasıl yalnız yakalayıp da soracaksın ki?" "Kement atmaya ne dersin?" dedi Ron. "Kime soracağın hakkında bir fikrin var mı?" Harry cevap vermedi. Kime sormak istediğini çok iyi biliyordu da, cesaretini toplamak ayrı bir konuydu... Cho ondan bir yaş büyüktü; çok güzeldi; çok iyi bir Qu-idditch oyuncusuydu, ayrıca çok da popülerdi. Ron, Harry'nin aklından geçenleri okumuş gibiydi. "Dinle, sana sorun olmaz. Sen bir şampiyonsun. Daha yeni bir Macar Boynuzkuyruk'u yendin. Eminim seninle gitmek için sıraya girerler." Aralarının yeni düzelmiş olmasının hatırına, Ron sesindeki burukluğu en azda tutmuştu. Dahası, Harry her ne kadar sasırsa da, Ron haklı çıktı. Daha ertesi gün, Hufflepuff tan, Harry ile hayatında konuşmuşluğu olmayan kıvırcık saçlı bir üçüncü sınıf öğrencisi gelip baloya onunla gitmesini teklif etti. Harry öylesine gafil avlanmıştı ki, daha meseleyi hiç tartmadan "hayır" dedi. Kız epey incinmiş bir halde uzaklaştı ve Harry bütün Sihir Tarihi boyunca Dean, Seamus ve Ron'un sataşmalarına katlanmak zorunda 459 kaldı. Sonraki gün iki kız daha gelip ona teklifte bulundu. Biri ikinci sınıftandı. Öbürüyse Harry'yi dehşete düşürdü: Beşinci sınıftandı ve Harry reddederse onu bir yumrukta devirecekmiş gibi bir hali vardı. "Bayağı güzeldi," dedi Ron dürüstçe, tabii kahkaha krizi sona erdikten sonra. "Benden otuz santim falan uzundu," dedi Harry, cesareti kırılmış halde. "Düşünsene bir, onunla dans etmeye çalıştığımda nasıl görünürdüm." Hermione'nin Krum'la ilgili söyledikleri ikide bir aklına geliyordu: "Sadece ünlü olduğu için hoşlanıyorlar ondan!" Harry, okul şampiyonu olmasa, ona eşlik etmeyi teklif eden kızlardan herhangi birinin onunla baloya gitmeyi isteyeceğinden şüpheliydi. Sonra, Cho gelip teklif etse bu açıdan rahatsız olur muydum, diye düşündü. Yine de Harry genel tabloya baktığında, yaklaşan balonun sıkıntısına rağmen, ilk görevi bitirdiğinden beri hayatın kesinlikle iyiye doğru gittiğini kabul etmek zorundaydı. Koridorlarda eskisine kıyasla çok daha az tatsızlıkla karşılaşıyordu ve bunda Cedric'in büyük payı olduğunu düşünüyordu. Tahminine göre, ona ejderhalardan bahsetmiş olmasına minnet duyan Cedric, Hufflepufflara Harry'yi rahat bırakmalarını söylemişti. Ortalıktaki CEDRİC DIGGORY'yi Destekle! rozetlerinin sayısı da azalmıştı. Tabii'ki Draco Malfoy her fırsatta ona Rita Skeeter'ın yazısından alıntılar yapıyordu, ama bunlara gülenlerin sayısı da giderek azalmıştı - ve sanki Harry'nin mutluluğu daha da pe- 460 kişsin diye, Gelecek Postası'nda Hagrid'le ilgili bir yazı çıkmamıştı. Harry, Ron ve Hermione sömestrin son Sihirli Yaratıkların Bakımı dersi sırasında Hagrid'e Rita Skeeter'la söyleşisinin nasıl gittiğini sorduklarında, Hagrid, "Aslına bakarsanız, sihirli yaratıklarla pek ilgileniyormuşa benzemiyordu," dedi. Çok şükür Hagrid artık Kele-ker'lerle doğrudan teması bırakmıştı. Bugün onun kulübesinin arkasına sığınmış, tahta bir masada oturmuş, Keleker'leri ayartacak yeni bir yemek çeşitlemesi hazırlıyorlardı. "Sadece senden bahsetmemi istedi, Harry," diye devam etti Hagrid alçak sesle. "Ben de ona seni getirmek için Dursley'lere gittiğimden beridir arkadaş olduğumuzu söyledim. 'Yıllardır hiç azarlaman gerekmedi mi?' dedi. 'Derslerde hiç başını ağrıtmadı mı?' dedi. Hayır dedim, hiç hoşuna gitmiş gibi görünmedi. Sanırdın ki senin için korkunçtur dememi istiyor, Harry." "Tabii ki onu istiyor," dedi Harry, koca koca ejderha ciğerlerini büyük bir metal kaba atıp, biraz daha ciğer kesmek için bıçağını eline alarak. "Sürekli benim nasıl trajik, küçük bir kahraman olduğumu yazamaz. Sıkıcı bir hal alır." "Yeni bir açı istiyor, Hagrid," dedi Ron bilgiç bir edayla, semender yumurtalarının kabuğunu soyarken. "Harry'nin çılgın bir asi genç olduğunu söylemen gerekiyordu!" "Ama değil ki!" dedi Hagrid. Gerçekten şok geçirmiş gibi görünüyordu. 461 "Snape'le söyleşi yapmalıymış," dedi Harry acı acı. "Zevkle ipliğimi pazara çıkarırdı. Potter okula adım attığı günden beri çizgiyi aşıp duruyor..." "Öyle dedi, ha?" dedi Hagrid, Ron'la Hermione gülerken. "Eh, birkaç kuralı zorlamış olabilirsin, Harry, ama iyisin, değil mi?" "Sağ ol, Hagrid," dedi Harry sırıtarak. "Noel Günü şu balo zımbırtısına geliyor musun, Hagrid?" dedi Ron. "Evet, bir bakarım diyordum," dedi Hagrid boğuk bir sesle. "İyi bir şey olacak sanırım. Dansı sen açacaksın, değil mi, Harry? Kimi götürüyorsun?" "Şimdilik kimseyi," dedi Harry. Yine kızardığını hissediyordu. Hagrid üstelemedi. Sömestrin son haftası giderek daha da şamatalı bir hal aldı. Her tarafta Noel Balosu'yla ilgili dedikodular uçuşuyordu, ama Harry bunların yansına bile inanmıyordu - örneğin, Dumbledore'un Madam Rosmer-ta'dan sekiz yüz fıçı tatlı içki aldığına. Öte yandan, anlaşılan Acayip Kızkardeşler'i ayarladığı doğruydu. Harry, Acayip Kızkardeşler'in tam olarak kim ya da ne olduklarını bilmiyordu, ama BTA'yı (yani Büyücü Telsiz Ağı'nı) dinleyerek büyümüş olanların delice heyecanından, çok ünlü bir müzik grubu olduklarını çıkardı. Öğretmenlerden bazısı, akıllan bu kadar açık bir şekilde başka bir yerdeyken onlara bir şey öğretmeye çalışmaktan vazgeçti; örneğin, ufak tefek Profesör Flit-wick çarşamba günkü dersinde oyun oynamalarına izin verdi ve dersin büyük bir bölümünü Harry ile Üçbüyü- 462 cü Turnuvası'nın birinci görevinde kullandığı kusursuz Çağırma Büyüsü hakkında konuşarak geçirdi. Öteki öğretmenlerse aynı derecede cömert değildiler. Örneğin, hiçbir şey Profesör Binns'i elinde cincüce ayaklanmaları üzerine notlarıyla derse devam etmekten alıkoyamazdı - Binns'in kendi ölümü bile ders vermeyi sürdürmesine engel olmadığına göre, Noel gibi ufak bir şey onu yolundan saptıramaz diye düşündüler. Kanlı ve vahşi cincüce ayaklanmalarını bile Percy'nin kazandibi raporu kadar sıkıcı hale getirebilmesi inanılmazdı. Profesör McGonagall ve Profesör Moody de onları derslerinin son saniyesine kadar çalıştırdılar. Snape'in oyun oynamalarına izin verdiğini düşünmek ise, Harry'yi evlat edinmesini düşünmekten farksızdı. Hepsine pis pis bakarak, sömestrin son dersinde onlara panzehirlerden sınav yapacağını söyledi. "Kötücül o, orası kesin," dedi Ron o gece nefretle, Gryffindor ortak salonunda otururlarken. "Son gün başımıza sınav çıkarıyor. Bize ders çalıştırarak sömestrin sonunu berbat ediyor." "Hmrnm... ama kendini pek de hırpalıyörmüş gibi bir halin yok, değil mi?" dedi Hermione, İksir notlarının üzerinden ona bakarak. Ron, Patlamak Pişti destesiyle kâğıttan şato yapmakla meşguldü - bu, bütün yapının her an patlayabilecek olmasından dolayı, aynı işi Muggle kartlarıyla yapmaktan çok daha ilginç bir uğraştı. "Noel geldi, Hermione," dedi Harry tembel tembel; ateşe yakın bir koltuğa kurulmuş, Cannon'larla Uçmak'ı onuncu kez okuyordu. 463 Hermione ona da ters ters baktı. "Panzehirlerim öğrenmek istemiyorsan bile, daha yapıcı bir şeyle meşgul olacağını sanırdım, Harry!" "Ne gibi?" dedi Harry, Cannon'lardan Joey Jen-kins'in bir Bludger'ı Ballycastle Yarasalan Kovalayıcı-sı'na doğru göndermesini izleyerek. "Yumurta!" diye tısladı Hermione. "Yapma, Hermione, 24 Şubaf a kadar vaktim var," dedi Harry. Altın yumurtayı yukarıdaki sandığına koymuş ve birinci görevden sonraki kutlamadan beri bir kez bile açmamıştı. O gıcırtıya benzeyen çığlığın ne anlama geldiğini bulmak için önünde daha iki buçuk ay vardı ne de olsa. "Ama çözmesi haftalar alabilir!" dedi Hermione. "Ötekiler bir sonraki görevin ne olduğunu bilir de sen bilmezsen, tam bir budala durumuna düşersin!" "Onu rahat bırak, Hermione, biraz eğlenmeyi hak etti," dedi Ron. Son iki kartı da şatonun üzerine yerleştirince, bütün deste patlayıp kaşlarım alazladı. "Yakıştı, Ron... resmi cüppenle çok iyi gidecek." Fred'le George gelmişlerdi. Ron ne kadar zarar gördüğünü anlamaya çalışırken, Fred'le George onlann masasına oturdu. "Ron, Pigwidgeon'ı ödünç alabilir miyiz?" diye sordu George. "Olmaz, şu anda bir mektup götürüyor," dedi Ron. "Niye?" "Çünkü George onu baloya davet etmek istiyor," dedi Fred alaya bir sesle. 464 "Çünkü biz de bir mektup göndermek istiyoruz, ?e-ni koca sersem," dedi George. "Siz ikiniz kime yazıp duruyorsunuz öyle, ha7" dedi Ron. "Burnunu sokma Ron, yoksa onu da ben yakarım " dedi Fred, asasını tehditkâr bir şekilde sallayarak. "Ee balo için eş buldunuz mu?" "I-ıh," dedi Ron. "Eh, acele etseniz iyi olur, oğlum, yoksa iyi olanların hepsi kapılmış olacak," dedi Fred. "Sen kimle gidiyorsun peki?" dedi Ron. "Angelina," dedi Fred hemen. Sesinde en ufak bir çekinme belirtisi yoktu. "Ne?" dedi Ron şaşırarak. "Ona sordun mu yani?" "İyi dedin," dedi Fred. Başını çevirip ortak salonun öbür tarafına seslendi: "Hey! Angelina!" Ateşin yanı başında Alicia Spinnet'la çene çalmakta olan Angelina ona baktı. "Ne?" diye seslendi o da. "Benle baloya gelmek ister misin?" Angelina, Fred'e ölçüp biçen gözlerle baktı. "Olur," dedi ve Alicia'ya dönüp, yüzünde hafif bir sırıtmayla, çene çalmaya devam etti. "İşte bak," dedi Fred, Harry ile Ron'a, "çocuk oyun-cağı." Esneyerek ayağa kalktı ve, "O halde bir okul baykuşu kullanacağız, George, hadi..." dedi. Çıktılar. Ron kaşlanna dokunmayı bırakıp, hâlâ tut-mekte olan kâğıttan şatosunun üzerinden Harry'ye baktı 465 "Harekete geçsek iyi olacak artık... yani gidip birine sorsak. Fred haklı. Bir çift ifritle gitmek istemeyiz herhalde." Hermione sinirden kekelemeye başladı. "Anlayamadım, bir çift... ne?" "Şeyy - bilirsin," dedi Ron, omuz silkerek. "Yalnız giderim de, Eloise Midgen'la gitmem örneğin." "Son zamanlarda sivilceleri çok daha iyi durumda -üstelik çok hoş birisi!" "Burnu yüzünün ortasında değil onun," dedi Ron. "Haa, anladım," dedi Hermione, sinirli bir halde. "Yani temelde, seni kabul edecek en güzel kızla birlikte gideceksin, isterse tahammül edilmez biri olsun, öyle mi?" "Şeyy - evet, aşağı yukan öyle," dedi Ron. "Ben yatmaya gidiyorum," dedi Hermione ters ters. Tek kelime daha etmeden kalkıp, kızlann yatakhanesine giden merdivene doğru hızla uzaklaştı. * Beauxbatons ve Durmstrang'dan gelen ziyaretçile- > ri etkilemek için bitmek tükenmek bilmez bir ar gösteren Hogvvarts çalışanları, Noel'de şatoyu mum-! kün olduğunca güzel göstermekte kararlıydılar. O yıl-» ki süslemeler Harry'nin okulda gördüğü en müthiş süslemelerdi. Mermer merdivenin tırabzanlarına erimeyen buz saçakları yapıştırılmıştı; Büyük Salon'un alışıldık on iki Noel ağacı, ışıldayan çobanpüskülü* meyvelerinden gerçek, öten, altın baykuşlara kadar! akla hayale gelebilecek her şeyle donatılmıştı. Zırhlar/ 466 yanlarından biri geçtiğinde Noel şarkıları söylemek üzere büyülenmişlerdi. "Bütün İnananlar, Toplanın"ı sözlerin sadece yarısını bilen boş bir miğferden dinlemek tuhaf bir şeydi. Hademe Filch birkaç kez Peeves'i zırhın içinden çıkarmak zorunda kalmıştı. Peeves durmadan oraya saklanıp, şarkı sözlerindeki boşlukları kendi uydurduğu ve hepsi de çok kaba olan sözlerle dolduruyordu. Ve Harry hâlâ Cho'yu baloya davet etmemişti. Hem Harry hem de Ron artık giderek tedirginleşmeye başlamışlardı, ama Harry'nin de dediği gibi, Ron partnersiz giderse onun kadar aptal durumuna düşmezdi; Harry'nin diğer şampiyonlarla birlikte dansı başlatması gerekiyordu. "Hiç olmazsa Mızmız Myrtle var," dedi Harry kasvetle, ikinci kattaki kızlar tuvaletine dadanmış olan hayaleti kastederek. "Harry, dişimizi sıkıp yapmalıyız," dedi Ron cuma sabahı. Sesinde sanki fethedilmez bir kaleye saldırmaktan bahsediyormuş gibi bir ton vardı. "Bu gece ortak salona döndüğümüzde, ikimiz de partner bulmuş olacağız - anlaştık mı?" "Şeyy... tamam," dedi Harry. Ama o gün Cho'yu ne zaman görse -önce teneffüste, sonra öğle yemeği sırasında, bir kez de Sihir Tari-hi'ne giderken- kızın çevresi arkadaşlarıyla çevriliydi. Bir yere yalnız gittiği olmaz mıydı hiç? Harry onu tuvalete giderken pusuya düşürebilir miydi acaba? Ama hayır - oraya bile dort-beş kız eşliğinde gidi)»r gibiydi. 467 Ama Harry ona gecikmeden sormazsa, mutlaka başka biri sorardı. Snape'in Panzehir sınavında konsantre olmakta zorlandı ve bunun sonucunda kilit bileşeni -mide taşını- eklemeyi unutup çok düşük not aldı. Ama umrun-da değildi; yapmaya niyetlendiği şey için cesaretini toplamakla meşguldü. Zil çaldığında çantasını kaptı ve zindan kapısına doğru fırladı. Ron ve Hermione'ye, "Sizinle akşam yemeğinde görüşürüz," deyip merdivenden koşa koşa çıktı. Cho'ya gidip bir dakika Özel konuşmalarını isteyecekti, o kadar... Kalabalık koridorlarda telaşla dolaşıp onu aramaya başladı. Onu bulduğunda (beklediğinden çok daha çabuk buldu), Cho, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinden çıkıyordu. "Şeyy - Cho? Seninle biraz konuşabilir miyim?" Kikirdemek kanunen yasaklanmalı, diye düşündü Harry hiddetle, çünkü Cho'nün çevresindeki kızların hepsi kikirdemeye başlamıştı. Cho hariç. O, "Tamam," dedi ve Harry'yle birlikte sınıf arkadaşlarının duyamayacağı bir köşeye yürüdü. Harry dönüp ona baktığında, midesinde sanki merdiven inerken bir adımını boşluğa atmış gibi bir düşme hissi duydu. "Şeyy," dedi. Soramıyordu. Yapamıyordu. Ama sormak zorundaydı. Cho şaşırmış bir halde orada durmuş, ona bakıyordu. Harry daha dilini buna tam olarak hazırlamadan, sözcükler ağzından fırlamıştı bile. 468 "Balyabenlegermisin?" "Pardon?" dedi Cho. "Balo - baloya benle gitmek ister misin?" dedi Harry. Neden kızarmak zorundaydı ki şimdi? Neden? "Ah!" dedi Cho ve o da kızardı. "Ah, Harry, çok üzgünüm." Gerçekten de öyle görünüyordu. "Başkasına söz verdim bile." "Ah," dedi Harry. Tuhaf bir şeydi; az önce iç organları yılan gibi kıvrım kıvrım kıvranıyordu, şimdiyse birden kendini hiç iç organı yokmuş gibi hissediyordu. "Ha, tamam," dedi, "sorun değil." "Gerçekten çok üzgünüm," dedi Cho yine. "Zararı yok," dedi Harry. Bir süre orada öylece durup birbirlerine bakakaldı-lar, sonra Cho, "Şeyy -" dedi. "Evet," dedi Harry. "Şeyy, hoşça kal," dedi Cho, hâlâ kıpkırmızı haldp Sonra dönüp uzaklaştı. Harry kendine hâkim olamadan, onun arkasından seslenmişti bile. "Kiminle gidiyorsun?" "Ha - Cedric," dedi Cho. "Cedric Diggory." "Ha, tamam," dedi Harry. İç organları geri geldi. Yok oldukları sırada kurşunla doldurulmuş gibiydiler. Akşam yemeğini tamamen unutup, ağır ağır yürüyerek Gryffindor Kulesi'ne döndü. Attığı her adımda Cho'nun sesi kulaklarında yankılanıyordu: "Cedric - 469 Cedric Diggory." Cedric'i epey sevmeye başlamıştı - onu Quidditch'te yendiğini, yakışıklı olduğunu, popüler olduğunu ve neredeyse herkesin en sevdiği şampiyon olduğunu unutmaya hazırdı. Ama şimdi birden Cedric'in aslında bir yumurta kabını dolduracak kadar beyni olmayan, işe yaramaz bir güzel çocuk olduğunun farkına varmıştı. "Peri ışıkları," dedi Şişman Hanım'a, donuk bir sesle - parola önceki gün değiştirilmişti. "Gerçekten de öyle, canım!" dedi Şişman Hanım titreyen bir sesle. Bir taraftan da yeni, madeni saç bandım düzeltiyordu. Öne savrulup onu içeri aldı. Ortak salona giren Harry çevresine bakınca, Ron'un bir köşede kül rengi bir yüzle oturduğunu görüp çok şaşırdı. Ginny yanında oturuyor ve göründüğü kadarıyla onunla usul usul, yatıştırıcı bir sesle konuşuyordu. "Ne oldu, Ron?" dedi Harry, onlara katılarak. Ron başını kaldırıp Harry'ye baktı. Yüzünde adeta | bir dehşet ifadesi vardı. "Niye yaptım ki?" dedi hiddetle. "Beni ne dürttü de böyle bir şey yaptım, bilmiyorum!" "Neyi?" dedi Harry. "O - şeyy - Fleur Delacour'u baloya davet etti," dedi Ginny. Gülmemek için kendini zor tutuyor gibiydi, ama bir yandan da Ron'un kolunu şefkatle okşuyordu. "N'aptın, n'aptın?" dedi Harry. "Beni ne dürttü de böyle bir şey yaptım, bilmiyorum!" dedi Ron yine bir solukta. "Ne yapmaya çalışı- J| yordum ki? İnsanlar vardı - her tarafta - çıldırmıştım - 470 herkes izliyordu! Giriş Salonu'nda onun önünden geçiyordum sadece - orada durmuş, Diggory'yle konuşuyordu - birden içimi öyle bir istek kapladı - ben de gidip ona teklif ettim!" Ron inleyip yüzünü ellerinin arasına aldı. Hâlâ konuşuyordu, ama sözcükler zar zor anlaşılıyordu. "Bana bir sülükmüşüm falan gibi baktı. Cevap bile vermedi. Sonra - bilmiyorum - birden kendime geldim ve koşa koşa uzaklaştım." "Onda Veela'hk var," dedi Harry. "Haklıydın - büyükannesi Veela'ymış. Senin suçun değil. Eminim tam sen oradan geçerken, Fleur, Diggory için o eski cazibe sihrine başvuruyordu, sen de sihre yakalandın - ama zaten Fleur de vaktini boşa harcıyormuş. Cedric, Cho Chang ile gidiyor." Ron başını kaldırıp baktı. "Demin Cho'dan benimle gelmesini istedim," dedi Harry duygusuz bir sesle, "o da bana söyledi." Ginny'nin gülümsemesi birden silinmişti. "Bu çılgınlık," dedi Ron. "Birini bulmayan bir tek biz kaldık - yani, Neville hariç. Hey - bil bakalım o kime sordu? Hermione!" "Ne?" dedi Harry. Bu şaşırtıcı haber dikkatini tamamen dağıtmıştı. "Evet, evet!" dedi Ron. Gülmeye başladı, yüzünün rengi geri gelmişti biraz. "İksirden çıktıktan sonra söyledi Neville bana! Hermione'nın ona hep iyi davrandığını, işlerinde yardım ettiğini falan - ama Hennione ona başkasına söz verdiğini söylemiş. Hah! Sanki doğ- 471 ruymuş gibi! Sadece Neville'le gitmek istemedi, o kadar... Yani, kim ister ki?" "Gülme!" dedi Ginny, sinirli sinirli. "Gülme -" Tam o sırada Hermione portre deliğinden içeri tırmandı. "Siz ikiniz niye yemekte yoktunuz?" dedi, gelip onlara katılarak. "Çünkü - kessenize gülmeyi - ikisi de baloya davet ettikleri kızlar tarafından reddedildiler!" dedi Ginny. Harr/nin de, Ron'un da sesi kesildi. "Çok sağ ol, Ginny," dedi Ron ekşi bir sesle. "Güzel olanların hepsi kapıldı demek, ha Ron?" dedi Hermione mağrur bir edayla. "Eloise Midgen şimdi gözüne bayağı güzel görünmeye başladı, değil mi? Eh, eminim bir yerlerde seni isteyen birilerini bulursun." Ama Ron şimdi Hermione'ye, sanki onu yepyeni bir açıdan görüyormuşçasına bakıyordu. "Hermione, Neville haklı - sen gerçekten de bir kızsın..." "Aa, fark ettin demek," dedi Hermione iğneleyici bir şekilde. "Ee - ikimizden biriyle gelebilirsin!" "Hayır, gelemem," diye çıkıştı Hermione. "Hadi, yapma," dedi Ron sabırsızca, "partnere ihtiyacımız var, yalnız gidersek gerçekten aptal durumuna düşeceğiz, başka herkesin partneri var..." "Sizinle gelemem," dedi Hermione Şimdi kızarmıştı. "Çünkü zaten başkasıyla gidiyorum." "Hayır, gitmiyorsun!" dedi Ron. "Onu sadece Ne-1. ville'den kurtulmak için söyledin!" 472 "Aa, öyle mi?" dedi Hermione. Gözleri tehlikeli tehlikeli parlıyordu. "Sırf sen benim bir kız olduğumu üç sene sonra fark ettin diye, Ron, sanma ki başkası fark etmedi!" Ron ona bakakalmıştı. Sonra yine sırıttı. "Tamam, tamam, senin bir kız olduğunu biliyoruz," dedi. "Oldu mu? Gelecek misin şimdi?" "Söyledim ya!" dedi Hermione büyük bir kızgınlıkla. "Başka biriyle gidiyorum!" Ve hızla kızların yatakhanesine doğru uzaklaştı. "Yalan söylüyor," dedi Ron kendinden emin bir sesle, onun uzaklaşmasını izleyerek. "Söylemiyor," dedi Ginny usulca. "Kimle gidiyor o zaman?" dedi Ron sertçe. "Ben söylemem, onun kendi bileceği iş," dedi Ginny. "Tamam," dedi Ron. Şimdi adamakıllı canı sıkılmış gibi görünüyordu. "Bu iş giderek saçmalaşıyor. Ginny, sen Harry ile gidersin, ben de -" "Gidemem," dedi Ginny. O da kıpkırmızı kesilmişti. "Ben - Neville'le gidiyorum. Hermione hayır deyince bana teklif etti, ben de düşündüm ki... şeyy... nasılsa başka türlü gidemeyeceğim, dördüncü sınıfta değilim." Fena halde üzgün görünüyordu. "Sanırım gidip akşam yemeği yesem iyi olacak," dedi, kalkıp boynu bükük bir halde portre deliğine gitti. Ron fincan gibi gözlerle Harry'ye baktı. "Onlara ne oldu böyle?" diye sordu. Ama Harry tam o anda Parvati'yle Lavender'm portre deliğinden içeri girdiklerini görmüştü Harekete geçme vakti gelmişti. | " 473 "Burada bekle/' dedi Ron'a. Kalkıp doğruca Parva-ti'nin yanma gitti ve, "Parvati?" dedi. "Benimle baloya gelir misin?" Parvati bir kikirdeme nöbetine tutuldu. Harry, elleri cüppesinin ceplerinde, onun kikirdemesinin dinmesini bekledi. "Evet, olur," dedi kız sonunda ve feci şekilde kızardı. "Teşekkürler," dedi Harry, rahatlayarak. "Lavender - sen de Ron'la gider misin?" "O Seamus'la gidiyor," dedi Parvati. İkisi daha da beter kikirdemeye başladılar. Harry of çekti. "Ron'la gidecek biri geliyor mu aklına?" dedi, Ron'un duymaması için sesini alçaltarak. "Peki ya Hermione Granger?" dedi Parvati. "O başkasıyla gidiyor." Parvati afalladı kaldı. "Aaaaa - kimle?" dedi merakla. Harry omuz silkti. "En ufak fikrim yok," dedi. "Ee, Ron ne olacak?" "Şeyy<.." dedi Parvati ağır ağır, "sanırım kardeşimi onunla gidebilir... biliyorsun, Padma... Ravenclavv'danj İstersen ona sorarım." "Evet, çok iyi olur," dedi Harry. "Bana haber ve misin?" Ve bu balonun fazlaca zahmetli olduğunu düşünüpj Padma Patil'in burnunun yüzünün tam ortasında olma- i smı ümit ederek, Ron'un yanına döndü. 474 |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 07:36 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.