![]() |
KÖRÜZ BİZ
Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan Tan yerinden söken umut ışığı Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim Aydınlıklar sizin olsun körüz biz Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara Göremeyiz ateş böceklerini biz körüz Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda Bir bulut ne zamandır üstümüzde Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz Dolanır ayaklarımıza boğum boğum Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden Yeni körler peydahlarız uyur uyanır Ayak altında eziledursun karınca sürüleri Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk Tetikte kendi parmağımız yabancının değil |
KUŞ MİSALİ
I Ortada hesap yanlışlığı yok, Yavrumuz vakitsiz doğdu: Tam sekiz aylık. Bilmem ne vardı acele edecek? Sekiz aylık çocuk yaşamazmış, Bunu da bizim gibiler söylüyor; Belki yaşadığı evler bulunur, Zor yaşar bunun dokuz aylıkları Bizim buralarda. Ne yapalım, yetmezse ömürcüğü, Daha bir tane var geride. Onu büyütürüz ister istemez. O da bizim kadar düşünceli Memnun görünmüyor gelenden. Bilse hiç üzülmeyecek; Söylemeye dili varmıyor ebenin -Evlattır ne de olsa- Misafire benziyor, yazık. İş, erken doğmakta değil, Gelmişken yaşamakta� Eziyet bize yaptığı, Hazırlayınca çekip gidecek, Bezini muşambasını. Kolayına ısınmıyor odamız, Buz kesiliyor elleri, ayakları; Sıcak şişeler mi koymalı dersin, Pamuklara mı sarmalı? Akşama sabaha yolcudur. Artık annesini de istemez oldu, Minneti kalmadı kimseye. II Sekiz aylık çocuk bu kadar yaşarmış, Dört gün yaşadı. Çok bilmiş insanlar gibi Gitti sabaha karşı� Haber verince bekçiye, Soruldu ekmek karnesi. Doğuma bakarak, Yerinde buldular ölümü Hemen izin çıktı gömülmesine. Dört gündür, soğuktan, Su yüzü görmeyen yavrumuz, Geleneğe uygun yıkandı. Çıkarken kucakta Bulamadı beklenen gözyaşını. Çocuklar düştü arkamıza, Yüzü kirli çocuklar� Dört yanımı saranlara, Su dökenlere, yasin okuyanlara Dağıttım son meteliğe kadar. Ayın sonunda gitti en kötüsü, Kaldı ebenin parası aybaşına. Vakitsiz doğduğu gibi, Bildi vakitsiz ölmesini yavrucak, Gitti kuş misali! |
LEYLAKLARINI ANLATIYORUM
Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün Onu saçlarından topladığın belli Bir leylak bahçesisin karşımda Böyle kucağında kalsa daha iyi Bir vazoya bırakıp gidiyorsun Sen gidiyorsun leylaklar kalıyor mu sanki Önce renkleri gidiyor arkandan Nesi varsa gidiyor soyunarak Her vazoya baktıkça karşımdasın ne tuhaf Her kokladıkça dönüp dönüp geliyorsun Düşünceler gibi filizleniyorsun gün geçtikçe Yaprak yaprak gelişiyorsun Leylak leylak bakıyorsun gözlerimin içine Ölümsüz bir mevsim oluyorsun |
OCAK KATIRI ALAGÖZ
Pelit ovasında, Nanepınar'da bir ocak� Taştan değil, Tuğladan değil, Dört duvarı taşkömür, Tabanıysa çamur, çökek� Kaya kömür, taşkömür, Nanepınar, dağ, taş kömür, Kara toprak, kara elmas� Yüz yirmi beş kara amele Kömür karası yüz, göz� Kiminde kazma, kiminde kürek, Sökebilirsen, sök! İster Lâver(*) lerde yıka, İster kok'a çevir fabrikasında, İstersen maltızında yak! Bir ocak, Pelitovası'nda Bir uçtan bir uca dekovil, Vagonlar salkım saçak� Tek başına Çeker götürür vagonları, Alagöz! At değil, eşek değil, Alagöz, ocağın soylu katırı! Yer altında, Pir aşkına Taaa Jerminal'lerden beri çalışır, Bir avuç arpa hatırı. Kendi inadına güvenmez de Alagöz, Tutar kendi dayısına güvenir.(*) Bütün gün üç vardiya Oysa anası bellenir! Yeter bu ocak ağzı aydınlığı, Alaca karanlık! Bir menzile bin kez Ulaşıp ulaşıp dönmek� Yeter ışısın ortalık Ne bir avuç arpa Ne bir tutam ot� |
OĞLUM
I Ben de düşkündüm oyuna, Ben de kumları avuçlar Kazardım tırnaklarımla toprağı, O zaman da çocuklar oynardı, Ama benzemiyor bütün oyunlarımız, Gezdirdim ceplerimde şıkır şıkır Deniz kokulu taşları, En güzellerini topladım Midye kabuklarının. Saldım bahar rüzgârına Uçurtmaların en süslüsünü. Ne kurulunca koşan tramvaylarım vardı, Ne çekince giden develerim. Balıklarımızı tanırdım, Adlarını bilirdim kuşların; Seçerdim düdüğünden Limanımıza uğrayan vapurları. Bilirdim yanık yüzlü kaptanlarımı Denizkızı'nın Selamet'in; Ben de ayırırdım onlar kadar Poyrazı karayelden. Gemiler tanıdım, çift direkli, Tutmazsa rüzgârı Açıklarımızda volta vuran gemiler, Kızardım, limanımızı hiçe sayan Pake'lere Nemse'lere; Dalar da silinen dumanlarına Düşünürdüm uzak limanları, Uzak limanların çocuklarını. Senin de var ufak tefek Kendine göre bildiklerin; Çeşitli oyuncakların yoksa da Bir saniye de tren yapacak kadar Kibrit kutularını, Tecrüben var benden fazla. Benden üstünsün kuşkusuz, Sigaradan top, Kutusundan tank, Kâğıtlarından uçak yapmada! |
OĞLUM
II Sen büyük şehirlerin çocuğusun Kıyıda köşede büyümedin bizim gibi. Daha bu yaşta Tramvaylar, köprüler gördün, Trenlerde yolculuk ettin, İndin büyük istasyonlara; Görgüne sözüm yok. Ama bakıyorum, rahat değil çocukluğun, Arabalar yolunu kesiyor, Tele takılıyor uçurtman. Akarsuların, tepelerin yok. Var mı tarlan, yer çilekleri toplayacak, Böğürtlenlerini otlara dizecek, Çalılıkların var mı? Nerelerde gezdireyim, Hangi çocuk bahçesine götüreyim seni? İşe gittiğimiz günler, Yolumuzu gözlüyorsun Her gün ayrı bir komşunun penceresinden. Kiminin çöreğini yedin, Kiminin azarını. Güzel havalarda arsaya bırakırız, Bıraktığımız gibi bulmayız seni. Şu koskoca memlekette, Yeni vurgunlar bekleyen Arsalardan başka oyun yeri yok sana; Büyük şehirlere yakışır Çocuk bahçeleri yok. Hangi yurda bırakayım da Küfürsüz oyunlar öğrenesin, Hangi hemşirenin ninnisiyle Yatasın, öğle uykusuna. Hangi okulda yetiştireyim seni, İstediğim gibi? |
OĞLUM
III Hiç de meraklı değilsin çiçeğe, Komşunun saksısını sen kuruttun, Kopardın penceresindeki gülünü. Bir sonuç mu çıkarayım bundan Yeşilliğe düşman diye bizim çocuk? Gelgelelim öyle düşkünsün ki Göbekli marullarına Yedikule'nin; Mevsiminde elinden düşmüyor Elma gibi domatesler; Tavşan kadar seviyorsun havucu. Ben de tutkunum senin gibi Bursa şeftalisine, Ereğli çileğine. Sanma soyca hoşlanmıyoruz çiçekten Güle değil, Gül düşkünlerine bizim hıncımız. Biz de gördük haşhaş tarlasını, Gelincik sanmadık. Ilgaz'larda topladık çiğdemi, Edirne'nin gülünü Edirne'de. Engel olmaz bu bilgimiz Sümbülden çok sevmemize yeşil soğanı. Yaşamak için iştahını arttıracak Şiirler vereceğim sana, Ne istersen bulacaksın içinde Bu toprakla ilgili: Portakallarını göreceksin Dörtyol'un Mersin silolarında bitlenen Altın sarısı buğdayları, Turfandadır diye el süremediğimiz Çavuşları, kınalı yapıncakları, Bağı sorulmadan yenilen Memleket üzümlerini salkım salkım |
OĞLUM
IV Seni saksıda gül yetiştirir gibi Yetiştirmedik, tek başına Bir limonlukta büyütmedik seni. Kırağı çalmaz diye acı patlıcanı Salıverdik sokağa; Düşecektin eninde sonunda İlk günlerde çok hırlaştınız, Sonra sokuldunuz birbirinize, Kaynaştınız karıncalar gibi. Büyümedin bir dadının dizleri dibinde, Kucaklarında sütninelerin. Ne kaf dağındaki peri kızlarına tutuldun, Ne kurtarmayı düşündün Şehzadeyi, devler elinden. Tanımadan Keloğlan'ı Düştün macuncunun arkasına, Dolaştın mahalleyi. Yağmurlu bir günde tanıdın Göl tutarken bekçinin oğlunu, Recep'le taşladınız Atkestanesini, cami avlusunda, Attınız Emin'le kedi yavrusunu, Kireç kuyusuna. Bunlar mahallemizin çocukları; Henüz bilmiyorsun, El tarlasında koza düşürürken anası Sıtma nöbetleri geçirenleri, Kuzuları doğup Çoban köpekleri ile büyüyenleri, İki gözünde heybenin Çeltiğe giden Yeşilırmak döllerini. Tanımıyorsun, Benzi tütün yaprağından soluk Çocuklarını Sakarya'nın. Demirindesiniz ayni bıçağın, İlerde kucaklaşacaksınız, nasıl olsa; Hazır olsun kalbin onları sevmeye Daha şimdiden! |
ÖĞÜNSEK Mİ?
Kerem de girdi sıraya Boğaziçi'nde bir lisede yatılı� Otuz yıl önce Yatıp kalkma zorluğundan Bu okulda okumuştu Torunumun babası da Biz hep böyle torun torba HABABAM SINIF'larında yetiştik Biraz başarı, biraz beceri, Kitabıma el basarım ki, doğru! Gördükçe boy boy geriden gelenleri Seviniyoruz tükenmediğimize, Biraz da öğünüyoruz! Geriden gelmeleri güzel de, İçime bir kuşku düşüyor ne de olsa, Böyle bizim gibi, diyorum, Bizim gibi onlar da, Ya bir gün göçüp giderlerse, Böyle gözleri açık Bizim gibi... |
OKUTMA ÜZERİNE
SINIF'ın ozanıyım mimli, HABABAM SINIFI'nın yazarıyım ünlü. Kim ne derse desin, Çocuklar için yazdım hep. Canım yansın diye İşimden atarlar sık sık, Acısını hep çocuklar çeker� Kendi öz çocuklarım, Benden önce. Şunu demek istiyorum! İki iş tuttum ömür boyu köklü. Çocukları okutmaktı ilk işim, İkincisi, Yazdığımı çocuklara okutmak. Ne gençlerden, ne çocuklardan Bir yakınmam yok Arap'ın dediği doğru: "Çocuk mazbut�" Memleketse görülüyor işte, Güllük gülistanlık� Ne var ki güllerin dikeni çok! |
ORMANIZ BİZ
Yaşayıp gidiyoruz bir arada Meşe, çam, köknar, kayın� Bırakın kirli kentlerinizi, Biraz da aramızda yaşayın! Varsın derinde olsun köklerimiz Yükselmek için yarış bizde. Görülmüş mü ağacın ağaca kıydığı, Sevgiyle yaşamak barış bizde! Mutluyuz birlikte yaşamaktan Meşe, çam, köknar, kayın� Sarılın toprağınıza bir çınar gibi Bize de kendinize de kıymayın. Ne demiş en büyük ozanımız Neden kulak vermiyorsunuz sesine Bir ağaç gibi hür yaşayın dememiş mi, Ve bir orman gibi kardeşçesine? |
PARMAKLIĞIN ÖTESİNDEN - I -
İnsanları alabildiğine sevmeyi, Bırakmazlar yanına. Böyle çekersin cezasını Üç duvar bir kapı arasında; Onlardan ayrı Böyle onlardan uzak. Yasak sana,boylu boyunca sokaklar, Bahçeler, yalı kahveleri. Dostlara şimdi mektup değil, Bir selam yasak! Kapılar demir sürgülü,çifte kilitli, Kapalı, hürriyete giden yollar; İçerdeki içerde mahzun, Dışardaki dışarda. Buradaki her şey sade: Ekmek ve su,düşünceler... Emirler çeşitli: Kapıda kilik,emir, Uzakta düdük,emir, Emir, dışarda dikilen nöbetçi. Hürriyeti çoktan unuttum, O yemyeşil masalların kızıdır Eskiden sevilmiş. Bir ince hastalıktır olsa olsa, O şimdi ciğerlerimde. Şu pencereye verdim kendimi, Bütün üzüntülere karşılık, Boğazın suları üzerinden Karşı sırtlara açılmış pencereye. Üsküdar’ı bilmezdim eskiden, Burada ısınıverdi kanım. Vurgunum şu Kızkulesi’ne; Ne de şirin görünüyor Uzaktan Karacaahmet; Hiç de söyledikleri gibi değil, Bana düşündürmüyor ölümü. |
PARMAKLIĞIN ÖTESİNDEN - II -
Şu sefer bayrağını çekmiş vapur Bizim Karadeniz'e gider. Beni alıp götürmese de, Alır, düşüncemi çocukluğuma götürür, Çocukluğumun memleketine. Kıyıcığında doğmuşum Kastamonu'nun Fener fener bilirim Karadeniz'i. Kahrını çekmişim yıldızının, poyrazının, Ecel terleri dökmüşüm karayelinde. Kim bilir ne haldedir, Benim frengisiyle meşhur memleketim, Şimdi ne halde ? Ekmekleri mısır bazlaması mı, Bulgurlu mancar mı hala bayram yemekleri ? Çok sıkıntı çektik Seferberlik'te, Çok mısır koçanı yedik, vesikalı; Bu sefer de vesikasız yemişler, Gazsız, sabunsuz kalmışlar. Kim gider, kim sorar hallerini ? Bilirim ne vapurun büyükleri uğrar, Ne insanların büyükleri; Memurlar gelir ufak tefek, Büyüyünce giderler. Balıklardan bile hamsiler vurur, Vursa vursa karaya. |
PARMAKLIĞIN ÖTESİNDEN - III -
Göremedik sıkıntısız yaşandığını, Rahatın şiirini yazamadık, Ne kadar uzak Heveslerimle içli dişli yaşamak, Üzmek hastalıklı şiirlerle Eşimi, dostumu; Mezar taşları kadar, ölçülü Beyitler düzmek boy boy. İçliyimdir herkes kadar, Düşündürür beni de şu gökyüzü, Kuş cıvıltısı, nar çiçeği... Geçtik bir kalem üzerinden. Huyumdan ettiniz, Cibali Kızları, Sekiz düğününden önce Penceremin altından geçenler, Saçları dağınık, gözleri uykulu, Çoraba, tütüne gidenler, Beni huyumdan ettiniz! Yorgun gözlerinizdeki acıyı Dert edindim kendime. Saçlarını tezgahına yolduranları, Sıtma gebesi tazeleri görmeseydim, Boşuna harcayacaktım sevgimi. Şimdi şu parmaklığın ötesinde kaldı Bütün çalışanlar; Teker teker sökülmüşüz toprağımızdan, Havamızdan, suyumuzdan olmuşuz. Yaşamaktayız aynı çatının altında Daha mahzun, daha hesaplı. Rahat günlerin işçisi olacaktık, Rahat günlerin şairi: Bir çift sözümüz vardı Nar çiçeği, gül dalı üstüne, Dudaklarımızda kaldı! |
SAHİPSİZ
Şükran Kurdakul'a Düşündürür hasta halimde beni: Cenaze sabahları, koğuşta; Atılmış bir ceket, sahipsiz� Diş fırçası, derece, Çerçevesinde gülen bir kadın� Düşünürüm, penceremiz her zaman açık, Trenler önümüzden kalkar, Yolların kavşağında hastanemiz Trenler dizi dizi, Anadolu, yol boyunca Anadolu, Benim senetli sepetli toprağım,, Sahipsiz |
SALTANAT
Aydın Ilgaz'a Sen otellerde benim konuğum Bense dar günlerde senin evinde... Kim ne derse desin Saltanatımız baba oğul Sürüp gidiyor işte! Ne saray, ne yalı, ne köşk, Ne bir dairecik, kooperatiften... Ne Bebek sırtlarında bir çadır, Bir gecekondu da yok, memleket işi Taşlıtarla'larda... Diyelim ki, elden düşme bir Ford, Kilometresi üç kez silinmiş... Dört tekerim de olmadı bugüne kadar, Ayaklarımı yerden kesecek! Her saltanatın bir sonu var oğlum, Buna musalla taşları şahit! Son sözümü henüz söylemeden İşte geldim, gidiyorum, Altımda bir kuru tabut! Tacım, tahtım sana emanet! |
SARIYAZMALI
Ya dertlisin, ya sevdalı� Eşsiz kalmış keklik misin? Uçamazsın, sekemezsin. Alan almış, satan satmış Beşik kertmesi başın bağlı Başını alıp gidemezsin! Yavru kuşum, bu sendeki güzellik Başlık mıdır, harçlık mıdır babana! Değerini biçen biçmiş Kız evlatsın, eğeceksin boynunu Şerbetini içen içmiş Davul zurna gideceksin yabana! Gelin değil yoz tarlada ırgatsın, Kadın değil, ana değil, kul, köle. Kargacaklı'm, Aybasanlı'm, Malyaslı'm, Babandan mı miras sana bu çile? Bir çile ki soydan soya, Bir acı ki anadan kıza. Yârin gider gurbet ele bekle, dur. Kiminin künyesi Kore'den gelir, Kiminin mektubu Alamanya'dan, Kuşun kanadında gelir, okunur. Bir gece yarısı çalınır kapın Alıp götürürler erkeğini, Kaçak mıdır, kaçakçı mı bilmezsin, Yüreğine kızgın hançer sokulur. Uyku girmez kalan* yaşlı gözüne Gökte misin, yerde misin Bekleyişin ezgi olur, açılır, Türkü olur yaprak yaprak dökülür: "Pencerelerde perde misin?" Kara kışta limon fidesi gibi Isıtırsın yetimini koynunda. Boynu bükük büyütürsün yavrunu. Avucu kınalı, gözü sürmeli, Tabanı nasırlı, eli kazmalı, Kara toprak ellerinde un ufak� Ellerinde bir tek tohum Dolu dolu, sarı sarı bir başak! Al paçalıklı sırtı küfeli, Başı çifte çifte sarıyazmalı Siler gibi alın terini çevrene Bu kara yazıyı alnından silip Kendi özyazını, kendin yazmalı! |
SELİNTİ
Sen yedi denizin selintisi Acımasız karayellerle gelen Bir kıyıda yorgun Islak kumların üstünde unutulmuş. Kendi çoğalmışlığında Hep böyle tek başına Sen, çocukluğum, Erken büyümüşlüğüm! Defnelerce düş gücüm, Yenilmişliğim direncim Gel-gitlerle sürüp giden! İki elim iki cebimde Kıyılarda gün boyu dolaşırken Çiğnenmemiş kumların üstünde Yeniden bulduğum! Son ürünüm, Esintilerle gelen yontu Doğadan bana son ödül Ölü dalgaların unuttuğu! |
SEN BU ÇERÇEVEDE
Kim çekmişse çekmiş bu resmini. Kendinden de renkler katmış çekerken. Daha çok doğa koymuş içine, Deniz koymuş, yosun koymuş. Yüzün deniz mavisi, Gözlerin yosun yeşili! Hele bu dut ağacından çerçeve� Her bakışımda şaşırtan beni Becerisi değil de yapanın, Beğenisidir daha çok, Sana giden ağacı bilmesi� En dillisini seçmiş doğrusu, Dut da sözlü ağaçtır haaa!.. Mavilerinle, yeşillerinle, Daha bir başka duruyorsun içinde� Çerçevene çok yakışıyorsun, Yalnızlığıma uyduğun gibi� Neresinden başlayayım, Çerçeveyle bütünleşen resminin? Senin güzelliğini mi öveyim önce, Esintili, deniz gibi değişkenliğini mi? Tutup bu kıyılarda resmini çekenin Sanatını mı dile getireyim, Yoksa yaratıcısını mı çerçevenin? Bakışlarımdadır diye anlamın tümü Yalnızlığımla mı övüneyim? Hep bu aylarda� Hava birden karardı da Bir poyraz koptu mu Balıkkayası'ndan, Sökülür gider içimdeki tüm ağrılar Poyraz da sağlam havadır haaa!.. Hiç şaşmaz kardır arkası� Seni alır da karşıma, yosun yeşili Gözlerine dalar giderim. Yitirdiklerimi ararım maviliğinde. Yollar, beller kapalıdır artık, Deniz bile kar altındadır. Gemiler barınakta çifte demirli� Ne akım, ne yüksek gerilim, Kenti saran karanlık, kar altında� Bir tek mumdur seni diriltip yaşatan Yetiş benim düş gücüm, göster kendini! Çarmıha gerilmiş gibisin karşımda İsa mısın, Meryem mi, belli değil� Ben miyim, dört duvarla kuşatılan, Sen misin düşünen, Şevki Usta'nın çerçevesinde? Düşlerim mi, yaşamım mı, Şu eriyen mum ışığında!.. |
SENİN NEYİN EKSİK?
Boyun bosun yerinde, Omuzların adamakıllı geniş. Uykusuz bırakır şu pazular On sekizindeki kızı. Kaç para eder, Usta bir makastar elinden çıkma Bir kat esvabın yok, çivide asılı, Şöyle işten çıkınca giyecek; Keyfince ısmarladığın Bir çift ayakkabın yok! Boşta mısın, hayır! İşin ıvır zıvır iş mi? Kim demiş! On saat ayak üstünde Dizlerine kara su iner. Yaz demez, kış demez, Savurursun balyozu Kan ter içinde. Bekârsın, delikanlısın, Yıkanmış ütülenmiş iki gömleğin Niçin olmasın? Topkapılı'm, Tatar Ali'm, Soyun Bitpazarı'nda, Giyin Bitpazarı'nda! |
SON ŞİİRİM
Elim birine değsin, Isıtayım üşüdüyse Boşagitmesin son sıcaklığım! |
SULARDA GÜNEŞ OLMAK
I Kıyıda kum çakıl yosun. Gidenlerden Boşuna değil martıların hırçınlığı Köprülerin altından geçen sular var ya Kürsülerde lâfını ettiğimiz Biraz da köprülerin üstünden akmalı II Yeşilin sarıya dönüşü korkutmasın seni Morarıp silinmesi maviliklerin Kırmızının akıp gitmesi damarlarından İşimiz kolay değil o denli Kargaların içgüdüsel ölmezliğine inat İnsanca ölebilmeli III Ne ilkyaz bulutlarında yıkanan Bir mezar taşısın uzun ömürlü Ne kış güneşinde silkinen selvisin Bir mezarlık değilsin anıların gömüldüğü Yeşilin bitkiselliğini sürdürmeye gelmedin IV En güzel sarılarda düşsel Bir ayçiçeği güneşte tek başına Bir de karanlık sularda güneş olmak Bu daha güzel |
ŞİİRDE
A. Kadir'e Önce şiirde sevdim kavgayı Özgürlüğü kelime kelime şiirde. Mısra mısra sevdim yaşamayı, Öfkeyi de, sevinci de� Senin ışıklı günlerin, Benim iyimser dostlarım Hepsi hepsi şiirde. Ne varsa yitirdiğim� Bütün bulduklarım şiirde. Kafiyeden önce gelen Sevgilerimiz mi sade, Sürgün de var Hapis de. |
UTANCIMI ANLATIYORUM
Ölüm hiç özenilecek şey değil Sevgilim ölümün güzeli yok Bir çirkin oluyor insan görme Sevmeyi düşünmeyi unutuyor Ölecek misin ya bir meydanda öl Ya da dağ başında kavgan için Böyle yatakta miskince ölme Önce ellerden başlıyor ölmek Hiç yarım kalmış bardak gördün mü Kurulmuş kol saati komodinin üstünde Kitap gördün mü az önce okunmuş Görmedin değil mi ben çok gördüm Bu yüzden ölemiyorum kolay kolay Hem ölmek de nerden aklıma geliyor İnsanlar uzayda dolaşırken Bütün ilaçları içiyorum yarım kalmasın diye Bütün kitapları okuyup bitiriyorum Boyuna kuruyorum saatimi Getirdiğin portakalları yiyorum Sana beğendirmek zorundayım kendimi Bilmiyorsun direnmek zorundayım Utanırım karşında ölmekten Yaşıyorum böyle daha iyi |
UYUSUN DA BÜYÜSÜN
Tüketme nefesimi, maviş kızım, Bildiğin Türkçe kıt gelir masallarıma. Sözden sazdan anlamazsın, Kuştan, yapraktan haberin yok. Biz yaşlılar neler de bilmeyiz, Hele sen belle dilimizi. Biliriz de güzel güzel lâf etmesini, Çekiniriz konuşmaktan; Yazmasını bilir, yazamayız. Üzme beni, yum gözlerini, Uyutacak ninnilerim yok. Türküler mi istersin benden, Bağrı yanık memleket türküleri, Ne arasın bizde o ses. Islıkla söylenir Kaçak şarkılar mı istersin; Bunlar size gelmez Uykusunu kaçırır çocukların. Sana hazır ninniler söylesem Bahçeye kurdum, desem, salıncak, İnanır mısın? Ne bahçe var, ne beşik� Bir arabacık da mı istemezdi şu asfalt? Yorganın, yatağın iğreti, Doğdun doğalı, ne oyun gördün, Ne oyuncak! Uyu benim maviş kızım. Dem geçecek, devran geçecek, Keloğlan murada erecek, Sökülecek Hasbahçe'nin çitleri Ağlayan nar gülecek! |
UZAK DEĞİL
Çaresizlik akşamında düşünülmüş Bakıp bakıp kör pencereden Bir yudum suyun bir solukluk havanın Sudan da havadan da üstün dost yüzünün özleminde Alıp başımı gitmek. Atsız arabasız Alıp başımı düşlerin çıkmazından Karışmak taşa toprağa. Yolculuk� Bir sabah� Zeytin yeşili Ege kıyılarında Nemli bakışlarında çoban köpeklerinin Başakların ağırlığınca verimli Savrulan harmanların bereketinde Savrulan alın teri insan emeği Beni yaşamla içli dışlı eden Yaşamla güçlü yaşamla bilinçli Yol boyu adımladığım mutluluk Sabah sisinde Havran yolunda Katırtırnaklarında gülüş alev sarısı Toprakta coşkusu tava gelmenin Dal uçlarında duyarlık Ulu çamlara köknarlara karşı Yaşıyorum diyebilmek göğüs dolusu Bir otuyum diyebilmek bu toprağın Menekşe değil bir ardıç eğilmezliğinde Özsuyunda üreme varolma tutkusu Ne kişiye boyun eğme ne kula kulluk Gene de bitkiselliğin körlüğüne değil İlkel ışımanın ezgisinde insanca Bir aydın başıboşluğunca sorumlu Bilinçsiz doğa kadar ustan yana Bilinçli bir insan duyarlığınca doğal Salt kurallarına bağlı yerçekiminin Öylesine özgür Küf yeşili Anadolu'm ayaklar altında Tüm yalanlara açık ardına kadar Gerçeklere tabut gibi örtük Bir gün böyle yadsı böyle tutsak değil Köy bizim yol bizim yolcu bizden Dost yüreği sıcaklığında bir yolculuk Uzak değil |
YALNIZLIĞIMI ANLATIYORUM
Koğuşta inceden bir lizol kokusu Dışarda tam tamına On Sekiz Şubat Ne üstümdeki örtüler ısıtıyor beni Ne altımdaki yatak Ellerini arıyorum sıcak ellerini Kuruyan dilim tutuşan alnım Garipliğim nöbet nöbet gecemde Susuzum, ilaçsızım, sensizim Sıcak dudaklarını arıyorum Camlarda karayel acımasız Nereye baksam can çekişmesi Gece� Yol boyu memleket memleket Işıtsın iyimserliğin içimi Dağılsın ölüm korkum bir görün Aydın bakışlarını arıyorum |
YAŞIYORUZ
Lütfü Erişçi'ye Ben ölmedim� Beni öldürmediler de; Yaşıyorum, yaşıyorum işte, At kıçında sinek gibi, Töööbe, töbe! Kapandı yüzümüze dergi kapakları, Bir varmış bir yokmuş olduk sağlığımızda. Şiir� O yosmanın boyuna. Gazete� Gelene gidene başyazı. Ara ki bulasın sayfalarda Şair Rıfat Ilgaz'ı. Düştükse itibardan Ölmedik ya, yaşıyoruz işte, Yaşıyoruz dedik, yaşıyoruz be, Heeeey, fincancı katırları! |
YEDİ CANLI OLMAK
Arada bir düşündüğüm oluyor: Var mıyım, yok muyum ben de, Bu yeryüzünde? Baki Hoca'mızın söylediği gibi Kabuğumdan sıyrılıp Hakka yönelmediğime göre henüz Sedef-i şerifimin içindeyim demektir Yaşayıp gidiyorum, sizin anlayacağınız! Nasıl mı yaşıyorum? Bu da mı sorun! Yaşıyorum ya siz ona bakın! Gençken bir şiirimde, "İş doğmakta değil!" demiştim, "Gelmişken yaşamakta!" Dekart gibi düşünüp Dekart gibi konuşursam eğer: "Yaşıyorum�" Eee şu halde? Canım anlayıverin gerisini, Hiç kuşkunuz olmasın ki, "Varım!" Onun gibi de değil, açıkçası Ben var olmak için yaşıyorum. Bırakın düpedüz yaşamayı Yaşamak için geceli gündüzlü Direniyorum üstelik! Çare yok, Tüm acılara direneceksin önce Daha çok, Acınmalara direneceksin, iki, Yokluğa, yoksunluğa� Üüüç! Güler yüz göstermeyeceksin Yüzüne gülenlere, dört! En önemlisi Ezenlere karşı direneceksin, beş! Ezilenlerin yanıp yakınmalarına! Etti mi altı! Yedincisi mi, can yoldaşım, Övgülere direneceksin, Seni göklere çıkaran övgülere! Ayakların bir kesildi mi yerden İşte asıl o zaman, Sedef-i şerifini terkettin demektir! Kolay değil, yaşamak! Saati geldi mi, can yoldaşım, Canını dişine takıp Soluk almak için bile direneceksin! |
BENİM GÜZEL YAVRUM
Ondan sonra, benim güzel yavrum, Bir de oğlu varmış padişahın. Senin gibi akıllı, Senin gibi yürekli Başı dik Gözü pek, Babasından daha güçlü, Senin gibi� Bakmış ki padişah, Oğlu gün günden büyüyor, Büyüyüp gelişiyor. Şunu demek istiyorum, Oğlu babasını geçiyor. Padişah bu, Bizim gibi sıradan baba değil ki Anladın gerisini değil mi, "Cellat!" demiş padişah, "Uçurun başını!" Demiş ama, benim güzel yavrum, Dediğiylen kalmış! |
NE KUŞ, NE BÖCEK
Kuşsunuz diyorlar, çocuklarım, Bir kuşsunuz diyorlar size Sığınacak kol arayan Konacak dal arayan Bir yavru kuş, türkülerde. Telgrafın tellerine konarsınız Ezgilere uymak için Avcılar vurur sizi. Yeşil başlı ördek olur Kalırsınız çöllerde Böyle bir kuş işte!.. Kuş değil ya çocuklarım, Böcek bile olamazsınız! Bunca yük, bunca borç Omuzlarınıza vurulmuşken Hem de doğar doğmaz� Kanatlanamazsınız! Uç uç böceğim deseler de Annenizin alacağı pabuçları Peşin peşin giydirseler de Uçamazsınız, çocuklarım, Bu gidişle! |
OKULLAR DİNLENCEDE
Ağıldaydınız sanki çocuklar, Yaz geldi mi açılacak kapılar, Dağlara, bayırlara, kıyılara Köylere, pınarbaşlarına, Bir avuç darı gibi dağılacaksınız! Ama nerelerdesiniz kuzucuklarım, Hangi yangın yerinde? Ne oldu o tatlı dilli, Güler yüzlü öğretmenler, Onlar da mı dinlencede Oh, oh, ne güzel! Ama bu işportacı da kim? Bu simit tablası da ne? Nerden çıktı bu boya sandığı? "Hani ya demli çaydan içen!" "Taze simit, gevrek simit!.." "Bayanlar, buyrun! Sutyenler, don lastikleri, Çengelli iğneler, yorgan iğneleri!" "On halka yüz lira, Şansınızı deneyin!" "Taze ayran, soğuk gazoz! Buyrun baylar, Salonumuz da var yukarıda! Buyrun öğretmenim!" |
TÜRKÇE'MİZ
Annenden öğrendiğinle yetinme Çocuğum, Türkçe'ni geliştir. Dilimiz öylesine güzel ki Durgun göllerimizce duru, Akar sularımızca coşkulu� Ne var ki çocuğum, Güzellik de bakım ister! Önce türkülerimizi öğren, Seni büyüten ninnilerimizi belle, Gidenlere yakılan ağıtları� Her sözün en güzeli Türkçe'mizde, Diline takılanları ayıkla, Yabancı sözcükleri at! Bak, devrim ne güzel! Barış, ne güzel! Dayanışma, özgürlük� Hele bağımsızlık! En güzeli, sevgi! Sev Türkçe'ni, çocuğum, Dilini sevenleri sev! |
UÇURTMA
Çocuklarımız neleri sevmiyorlar ki� Uçurtmayı seviyorlar sözgelişi, Bir havalandı mı uçurtmaları Daha da güzelleşiyorlar. Maviliklerde gözleri Özgürlüğü yaşıyorlar Uçurtmalarla birlikte. Koparıp da iplerini hele Bir kurtuldular mı ellerinden, Öylesine seviniyorlar ki, Gidiş o gidiş, bile bile� Kızalım mı umursamayışlarına? Kendi yaşamlarını izliyorlar boşlukta. Onlar da birer uçurtma değil mi? Bizim de ne süslü uçurtmalarımız vardı, Alıp başlarını gitmediler mi? Gözümüzden bile esirgedik Hangi birinin ipi kaldı elimizde? |
YIKANMA
Leğene girdi mi Mine Kendini ördek sanır Annesi verir süngeri eline Hiç ağlamadan yıkanır. Her yıkanışında Mine Biraz daha küçülür leğen Leğen mi küçülür dersiniz Yoksa Mine mi büyür? |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 01:28 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.