![]() |
Çırılçıplak Yalnızlık
Sensiz *******de hasretin uykumu bölüyor yar Çırılçıplak bir yalnızlığı yaşıyorum karanlığında Ne yapayım yıldızları koynuma mı alayım söyle Sana dokunmak isterken çırılçıplak yalnızım yar Öpüşün dudaklarımdan dökülen billur bir ırmak Her gece rüyalarıma dolan coşkulu bir hayaldir Bedenim dokunuşlarından arta kalan bir ceset Çırılçıplak ölümünü yaşıyorum yıldızların altında Osman Demircan |
Çukur
Ne olur öldürme beni kuğu girer göz çukurlarıma göl olur Çırpınarak sevdalanan kuğu gölün tam ortasında boğulur Bir dramdan akan sular gibi şelalelerden ölümüm dökülür Bir yanım çukur olur bir yanım uçurumun elini ver ne olur. Dalıp dalıp hayaline yakamozlar serperim deniz gözlerine Kendimi atarım kör karanlık sularına haykırışlarım duyulur. Bedenim deniz olur dalga dalga cesetim dizlerine dökülür. Ağlarsın kederli bir duyguyla göz çukurların mezarım olur. Ürkek, sessiz, dalgın bir kuğu kendi gözyaşlarıyla boğulur. Dalından kopan yaprak misali ölümün gölgesinde uçuşur. Islanan yüzüne vurur şafak vaktinin kızıl ışıkları aşkı anlar Yeni ufuklar açamaz ölüm dolar göz çukurlarına kan ağlar. Osman Demircan |
Değer Yargın Varsa Değerlisin
Oldum olası ya cahillikten ya da gafletten olsa gerek değerlere karşı bir yıpratma kampanyası yürütülüyor. Bu kampanyanın asıl amacı milletin üzerinde bir kalkan gibi duran devlet inancını yine milletin başına yıkmak. Milli unsurları değersizleştirmek ve sonra yok etmek. Önce milleti yanlış kararlarla sonra yanılgılarla orduya karşı, devlete karşı sonra kurum ve kuruluşlara karşı bir ters duruşa soktular. Türk insanı düştüğü bu çukurdan her çıkmak istediğinde ya bir devlet adamının yanlış adımlarıyla o karanlığa tekrar itildi, ya da bir üst düzey yetkilisinin hezeyanlı açıklamalarıyla nefrete sürüklendi. Devletini ve milletini sevmek isteyen insanlar ya öldü ya öldürüldü ya da duyarsızlaştırıldı. Bayrağını sevmek isteyenler kendini bilmez insanların taciz, tahrik ve aşağılamaları sonucu zayıf düşürüldü ya da kendini bilmez bu insanlar bizzat devlet ve asker ağızıyla konuşarak ülkesini çok seven insanları düşman ilan etti ve onlara savaş açtı. Temiz vatandaşlar kendi bayrağının yine kendi gözlerine batırıldığını gördü. Bir millet cunhurbaşkanını sevmeli, başbakanını sevmeli ve askerini sevmeli. En önemlisi bu makamları işgal eden insanları sevmese de devletini sevmeli ve ona güvenmeli. Son zamanlarda millet gaflet ve dalalet içinde bulunan bazı kişiler tarafından devletine karşı düşmanlığa itiliyor. Bir milleti ulus yapan değerler değersizleştiriliyor. Değer yargıları alabildiğine yerle bir ediliyor. Türk insanının onuru ayaklar altına alınmak isteniyor. Son sözüm Türkiye kötü bir noktada. Işıkları kapatıp bir bakın belki görürsünüz. Gökyüzünde ne yıldız var ne ay. Çok aydınlık körlük yapar. Lambaları kapatın bir. Ayağanızın altından kırmızı halılar çekilmeden. İlerlemek güzeldir ama ayağın yere basacak olursa. Oysa Türk milletinin ayağı yerden kesilmek isteniyor. Pahalı ayakkabılar güzeldir ama ayakların satın alınmış olmasa. Gelgelelim Türkiye'deki müslümanların değer yargılarına. Evet Türkiye'de bir müslümanlık var ama herkes kendine müslüman.Örneğin çok susadığınızı düşünün ve o an yanı başınızda duran caminin şadırvanına gitmeye karar verin. Orda susuzluktan ölseniz dahi kimse size buyur su iç demeyecektir. Çünkü abdest alıyordur; ya da abdest sularını duruluyordur. Zaten oracıkta ölseniz musalla taşı da hazırdır. Allah rahmet eylesin iyi bir çocuktu vesselam...Ölen aslında değer yargılarımızdır. Osman Demircan |
Deli Gömleği
Aynaya bakmaya korkuyorum. Gözlerimin içinde kurtlar kuzular Aynı anda dolaşıyor. Hain hain bakıyorum. Bayramlık elbiselerimi çıkarıyor; Deli gömleği giyiyorum. Ben ara sıra çıldırıyorum. Anlayacağınız yine şiir yazıyorum. Ben kafayı şiirle bozuyorum. Osman Demircan |
Deniz Kabukları
Bır kıyı uzanır oturduğun şehrin altında kirpiklerinin ucunda Vurur sahile okyanustan gelen bakışların ve yosun gözlerin Dalga dalga saçlarından ellerime, avuçlarıma güzellik dolar Kumlar havalanır, palmiyeler sallanır, eser endamın yanımda Sonsuz bir sevi yankılanır kulaklarımda deniz kabuklarından Bir okyanus manzarasından fışkıran güzeliğinin yankısı gelir Canıma ciğerime tuzlu suların dolar, hararetin kalbimi yakar Öpüp öpüp yıktığın yerlerin koru gözlerinden gözlerime akar Osman Demircan |
Denizleri Yara Yara
Beklediğini biliyorum. Güne vuran güneşle, Sımsıcak bir gülüşle Döneceğim sana. Belki ilk vapurla, Denizleri yara yara... Belki kara trenle Yeni bir istasyondan, Yepyeni bir hayatla, Döneceğim sana. Bekle beni sevgilim. Kurşun sıkıp sensizliğe Bütün korkularını Sıyırıp üzerinden Pazılarımı yastık Yapacağım sana. Osman Demircan |
Derinliğine Sevmek
Biliyordum hayatımızı anlamsız ve renksiz bulurdun. Burada intihar duygusu bile anlamını yitirmiş derdin. Ve sen gecenin bir vakti, çekip giderdin. Gece karanlığında bastığın yerde kurtulmak isterdin. Kurtulmak için gittiğin yer kaybolmuş ömrün olurdu. Sonra sonra günlerce sokağa çıkmazdın. Hiçbir yerde hiçbir şey yok boşuna onca insan derdin. O kırık pencerenin ardından uzakları seyrederdin. Ardından dönüp bile bakmadan hayatımızdan giderdin. Arkanda o kırık penceredeki kimsesiz kanın kalırdı. Bense beni bıraktığın gibi durur uzaktan seni izlerdim. Sonra sonra zifiri karanlıkta evine geri dönerdin Eskisinden daha yorgun eskisinden daha paramparça. Hiçbiri parçalarını uzaklardan toplayıp sana dönmedi. Derinliğine aşkı yaşama adına yaralar alıp bana geldin. Ben seni tanıdığım için farklı olan benim bunu bildin. Osman Demircan |
Dünyanın Yüreği Avuçlarında
Hangi bacaklar ayaklanır da Hangi göz keskin bakışıyla Yer kabuğunu soyar. Bir gövde gösterisi bu. Aslanı yaratan mı yarattı seni. Pençelerini bana bağışla. Çünkü kıyamet yaklaşmakta. Aslan kükremesiyle korkar dünya. Belki vazgeçer sevdasından. Tutamaz yüreğini avuçlarında. Osman Demircan |
Düş ve Düşün
Ölü ve soğuktur donmuş kalakalmış binlerce kış. Buzların hayal kırıklıklarına karanlık sularına düş Her soğukta gök kapaları kapanır korkup kalırsın. Rüzgar gelir yalar tenini titrersin ayazda ağlarsın. Derin yalnızlığında ürperen gök karanlıkları yağar Sana doğru bir buğu yükselir çıplak bakarsın. Kar buz ışıltılı yüzünde ışık ve müzik ritmini verir. Bir titremedir dudaklarında gurbet sanırsın. Karanlık gecende kim ılık elini uzatır bakakalırsın Osman Demircan |
Düşünmesi Bile Korkunç
Aklımdan neler geçiyor? Tren geçiyor. Vapur geçiyor. Bir dolu otobüs geçiyor. Yol alıyorum düşünce iklimlerine. Düşünmesi bile korkunç Bazen ordu geçiyor. Bir savaş alanı oluyor başım. Beynime kan sıçrıyor. Yüzümü toprağa sürdüğümde Alnımdan halkım geçiyor. Bulutsuzluk özlemi içinde ülkem, Alabildiğine aydınlık günler istiyor. Yerle gök arasında alnımıza, Toprağımızın yazgısı düşüyor. Saçlarımız bayrak gibi dalgalanırken Vatan sevgisiyle okşanmak istiyor. Osman Demircan |
Ellerin Tutunduğum Dünyamdı
Ellerin tutunduğum dünyamdı. Yağmurlar paslatırken bulutlarımı Kir pas içinde kokardım. Ellerim parmak uçlarına değince Dünyanın çivisi çıkardı yer yerinden oynardı. Her şey ıslak bir masalın derinliğine dalardı. Güneş bulutları pembeleştirerek Denizin kıyısına varırdı. Yaşlı gözlerimle güneşe bakıp Senin sevginle yanardım. Ellerin bütün dünyamı kaplardı. Gökyüzünde bana hayal ülkelerine giden Yollar yapardı. Bulutlara koşardım ve senin ellerinle Gökyüzüne çıkardım. Yerle gök arasında ellerinle yaşardım. Osman Demircan |
Erik
Tutamadım kendimi. Yenemedim nefsimi. Kopardım tatlı eriği Yedim cennete girdim. Tadını sana benzettim. Ben seni çok sevdim. Kendimi ele verdim. Öyle doyumsuzsun ki Seni eriğe benzettim. Osman Demircan |
Esintine Beni Çek
Ağırdır benim sevmelerim yürek ister. Alabildiğine yaşar gönlüm böyle sever. Adalı bir yapım var esintine beni çek. Hafif rüzgarlarla duygularımı alabora et. Ruh derinliğimde okyanus ağırlığı var. Dalgalarınla gözlerime yakamozlar ek. Estikçe dünyanın rengini sahilime ser. Ada kalbimi rüzgarınla kıpır kıpır titret. Osman Demircan |
Eski Dostlar
hayat bir cam kırığı gibi yere düşerken bazı yüzler kan içinde kaldı ve unutuldu çünkü zaten o camı kıranlar da onlardı burnuma gelen çürük beynimin kokuları düşünceye dolan ölüm korkuları onlardı sevdalar gibi ölüm kalım savaşı verdiren buğulu camlara yüz şekillerini çizdiren kalbimi kıran ruhumu da inciten bunlardı hayal kırıklığı yaşatanlar böyle dostlardı Osman Demircan |
Etek ve Pantolon1
-Çok acı çekiyorum. -Neden? -Bir çocuk dünyaya aç gelebilir; hiç doymadan ölebilir. -Lütfen sakinleş! -Senin kadar iğrenç olabilseydim; her yerde sakin olabilirdim! -Ben çirkin olabilirim ama sağır değilim.Duyabiliyorum yüreğindeki ağlayışını, titremelerindeki üşümeleri. -Niçin bu kadar körsün o zaman; gözlerin bu kadar güzelken? Ağlamayı bile beceremiyorsun dünya toz gibi göz bebeklerini incitmişken. -Yanılıyorsun -Gece bile yıldızı yanlış anladı birbirine o kadar aitken. -Allah her şeyi ayrı yaratmış.Her bitki her yerde yaşayabilir mi? Herkesin kendi yeri var. -Peki senin yerin neresi? -Ben çölün ortasında bir kaktüsüm.Çünkü bana dikeni bu hayat öğretti.Bir de yığınla derdi. İnsan anca başkalarının hayatıyla eğlenebilir; kendi hayatı mabettir. Sinirlendi.Aşkın fazlalıklarını yaşamaktan sıkıldı.Bu konuşma ona fazla ağır gelmişti.Karşısındaki aşk adına manevi baskıya giriştikçe girişiyor dudaklarından kanlı pusuları döküyordu.Her sözle üzerine yağmacılarını salıyordu. Çayını yudumladı kalkmak için doğruldu. Murat bir hışımla bakışlarını Derya'ya fırtına gibi gönderdi.Derya'nın yüreği kabardı.Bütün deniz kabukları yaralarından düştü.Dalga dalga yayılan aşksızlığı yüreğine tuz bastı. -Bak murat bana sert sert bakma.Pantolon giyebilirsin ama kılların her yanını sarmış.Ben artık mağara karanlığında yaşamak istemiyorum.Sen git medeniyetini başkalarına göster.Ben artık senin coğrafyandan çıkmak istiyorum. -Yo böyle çekip gidemezsin.Etekliğinin her kıvrımında dolanbaçlı şeytani yollar.Şeytanlarını sallaya sallaya burdan gidemezsin.Zaten bin türlü günaha girdim eteğindeki bir gülü öpmek için.Bu kadar kolay tövbe edemezsin. -Sen beni suçlama Murat.Günah çıkartamazsın böyle.Benim eteğimin altına da saklanma.Ben artık senin ütülü gömleğinden sıkıldım.Düzgün kişilik rollerinden sıkıldım.Bu aşk kasvetli yarınlara gebe.Bense güneşin doğmasını istiyorum geleceğime. -Tamam sana yetmediysem git! Önce kendine yetmesini bil.Sen arızalıysan hiçbir aşk seni tamir etmez bunu bil. Derya arkasına bakmadan kafeden uzaklaştı.Yürümek istiyordu kimsenin koluna girmeden.Adımlarının sesini duymak istiyordu.Postal seslerini işitmeden.Ne güzel kendini çoğaltabilmek.Yalnızken bir orman olabilmek.Bir roman olabilmek. Roman kelimesi de yalnızdır ama ciltlerce kelimenin anlamını saklar kendi içinde. Akşama kadar dolaşmıştı Trabzon'un caddelerinde.Yorulmuştu Derya.Evine doğru yol alırken ayakkabıları daha güzeldi eskisinden. Evine vardığında banyoya koştu.Aşkın köpeklerine yedirilmiş etlerini yıkamak istedi arınmak istedi salyalı duygulardan.Dudaklarını ovaladı suyun altında önce makyajı aktı ardından gözyaşları.Oysa öpüşlerinde saklıydı gece mavisi.Kararmıştı şimdi gecenin sisli havası.Tüllerini sıyırdı tenini yıkarken dudak izlerinin.Rahatlamıştı bedeninin her karesi. Durulandı aktı saçlarından kurtulmuşluğun billur bahçeleri.Her saçında büyüdü kök salmış özgür çiçeklerin envaisi. Aynada tarandı yansıdı yüzüne temizliğin ak gölgesi. Uyumak istedi.Rüyasız uykular diledi pempe tozlar serpiştirilmemiş.Göz kapaklarını kapadı kapandı yatağına tertemiz. Rüyasında fırtına vadisini gördü.Kırılmıştı dalları bütün lalerin.Gökyüzünden bir şelale akıyordu vadinin içlerine.Lalelerin kadehlerini dolduruyordu özünden.Bir yudum içti çiy düşmüş kaderine kadehinden.Ter içinde uyandı susamıştı bir bardak suyu akıttı kuru dileklerine. Televizyonu açtı.Uykusu dağılmıştı.Filmlere baktı.Ne kolaydı ekranda ölmek ve sevmek.Hiçbir şey olmamış aşklara benziyordu senaryodakiler. Canı sıkıldı balkona çıktı.Gözleri dalgalara ilişti.Annesini hatırladı dalgalı saçlarıyla. 'Kadınlardan en kötüsü hayat kadını olur; erkeklerden ise her şey olur' derdi annesi. Ne akıllı bir kadındı; adam gibi adama yakışandı. Annesi adını Derya vermişti.Çünkü Sürmene'nin balıkçı ailesiydiler. Evin tek kızıydı.Ağabeyleri okumuş kaptan olmuşlardı.Kendisi iç mimardı.İş için merkeze taşınmış ailesi ilçede kalmıştı.Hafta sonları yanlarına giderdi. Babası ona erkek mantığını öğretmişti.Yirmi beş yaşına kadar çok erkekle bağ kurmuştu.Bütün aklına rağmen, zekasına rağmen sadece erkeklere yenilmişti.Yenilgisi neşesiz günlerin anlamsız gülüşüydü dudaklarında.Sözcükler bulamıyordu sıkıntısını anlatmay****endi kendine horozlanmaya bayılıyorlar, tüyü yolunmuş gibi bağırıyorlar ve kendi pisliklerinin üzerinde de iyi ötüyorlar.Her yeri kan ve sperm kokutmak istiyorlar dedi. Balkonda nefrete yetecek kadar malzeme topladı kendince.Yüreği yaşama sevinciyle attı.Yaşamak sevgiye açık, kapalı nefrete her yanda.Eğer güçlülerin dünyası olsaydı bu dünya yaşar mıydı bu zamana kadar ceylanlar? Ve erkekler bir zincirin halkalarıdır ancak. Salona geçip kanepeye uzandı.Uykuya daldı. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon10
'Ehli keyfe keyif verir; kahvenin kaynaması.Koca eşeği yoldan çıkarır sıpanın oynaşması.' Arpa yemiş eşeğe dönüştüğünde erkek, kadın onun için bir sıpa mıdır? Bu oyunu yutmayacaktı.Hazmedemezdi içine doldurulan bunca ölü çocuğu.Bir çocuk mezarlığı olamazdı başında imam kesilen erkeğe inat. Herkes her şeyin en iyisini istiyordu.Derya, çok güzeldi.En iyisinden biriydi.Ömer Emel'i aptal buluyordu.Çocuklarına iyi bakamazdı.Zaten çocuklarını kocasını bırakıp Ahmet'in peşinden gelmişti.Delik teşikti Emel. Bir kadın anne değilse, eş değilse; yanında babası, kocası, abisi, akrabası yoksa; tek başına kadın bir delikti.Bütün sokak yağmurlarının taşıdığı ayak izlerinin, ezikliklerin, çamurların, aktığı bir delik.Her yol ona akardı.Çirkin, yaşlı, kokuşmuş, iğrenç, yakışıklı, genç, kıllı, kıllısız erkeklerin spermlerinin buluştuğu döl çöplüğüydü. ******ydu. Böyle düşünüyordu Ömer ve 'Vesikalı Yarım' adlı şiir yazmayı düşünmüyordu.Derya akıllı, güzel ve teni pürüzsüz bir kadındı. O erkeğin içindeki ceketli mektep talebesini çıkarabilecek bir hatundu.Derya okul olabilirdi onun için.En çok şiir sıralara yazılırdı. Erkeğe lazım olan şey kerteceği birisini bulmaktı.Derya kertilmek için idealdı. Emel dişiliğinin iç çamaşırlarını ofisin manevi havasında gezdirirken,kadın olmanın avantajını kullandığını sandı.Oysa yanıldı. Bütün kadınlar tehlikedeydi. En çok çocuk pornosunun izlendiği ülkede yaşamasından dolayı tehlikedeydi. Önce kız çocuğu olarak, anne olarak sonra kadın olarak riskteydi.Sanki kara tren gelirken ayakları buzlu raylar üzerindeydi.Her an ölebilirdi. Her adım ne ileri ne geriydi. Dünya erkeklerin donlarının içindeydi.Nereye el atsa şekerle kandırılan çocuk gibiydi. Emel, işe girerken Ömer için hayal kurmuştu. Oysa kazanan gerçeklerdi. Emel, bunca itilmiş kakılmış bakışlardan sonra Ömer'le ileriyi görebilmişti.Onunla geleceğe dönük bir ilişkisi olamayacağını anladı.Odasına giderek son kez göz göze geldi ve ona şiir yazdığı kağıdı verdi.Ömer şaşkınlık içinde şiiri okudu: Yalancı Sevişmeler Kanlı bıçaklı gecenin ardından umutla uyanır kadın Her rüyada bekler özlenip de sevilemeyecek birini Çünkü aşk yoktur; her gece yatak erkekle doludur. Ve bir gece ansızın korkuyla kalkar yerinden kadın Kanlı çarşaflara değerken ayakları bir şey bitmiştir. Antredeki danışmada oturan Emel kendisinden daha çok emindir.Artık en iyi intikamı en iyi olarak almıştır ve almaya da yeminlidir.İki makam odasının dışında çalışmaya layık görülse de. Akşam eve geldiğinde Derya hırçındı.Ömer olanları ona anlatmıştı ve Emel'in kendisine yazdığı mektupu ve şiiri Derya'ya okumuştu.Neden sır tutamazdı erkekler neden...Ertesi gün İstanbul yolunda bir tutam kızıl saç güneşin battığı yere doğru dağılıyordu ama mavi gözler ağlamıyordu. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon11
Aylardan sonbaharın günlerinden birisini ağırlıyordu İstanbul. Simsiyah bulutlar güneşi kaçırma oyunlarını oynuyordu.Gök bulut, yer bulut, sokaklar bulut, düşler bulut ama kapkara. Sabahtı artık Kurtuluş'ta.Simitçi Orhan amca her günkünden daha ağır adımlıyordu kaldırımları.Zaten yaşı yetmişe yaklaşmış ayakları simit tahtasını kaldıramaz hale gelmişti ama yine de sabahçı kahvesine uğramayı ihmal etmez, şarapçıları akşamcıları sıcak simitiyle çok defa sevindirmeyi başarırdı. -Orhan Amca bir simit! -Hemen -Orhan amca iki simit bir açma sıcak olsun -Derhal ustam -Çaylar tavşan kanı Orhan amcanın gitme vakti gelmiştir.Karşıdaki apartmanın alt katındaki yaşlı Rum teyzenin camını tıklatır. Madam madam sabah simitiniz der bahşişini alır hayırlı sabahlar diler ve Emel'in kapısının önünden bir karanlık kasım sabahı daha süzülüp yine geldiği gibi karanlıklara karışırdı Orhan amca. Emel bazen acaba şu Orhan amcayı maaşa bağlasam başımın ucunda oturtsam, babam olur muydu diye düşünürdü. Yine karanlık kasım sabahlarından birisiydi.Bir sesle irkildi camın ucunda. -Simitçii Emel doğruldu; telaşla cama doğru yürüdü.Kaloriferin buğulu camlarını sildi.Sonra pencereyi açtı ve simitçiyi çağırdı. Karşısındaki altı yedi yaşlarında esmer mi esmer yarı çıplak bir erkek çocuğuydu.İsmini sordu:Adım Ali dedi ince sesiyle. -Simit ister misin abla şimdi çıktı fırından? -Ver bakalım beş tane -Abla bu para fazla.Ben bu parayı sayamam. -Oğlum al senin -Abla bu çok -Oğlum al.Bir dakika gel bakayım içeri. Bir yandan Orhan amcayı bir yandan çaycıyı düşündü.Simit tablası Orhan amcanın, peki bu çocuk kim? -Oğlum sen Orhan amcanın nesi oluyorsun? -Ben onun torunuyum.Zaten ondan başka da kimsem yoktu.Dün akşam sizlere ömür... Emel üzüldü. -Peki sana kim bakıyor şimdi? -Ben kendime bakıyorum. -Peki ev... -Ev zaten bizim değildi.Dedem ölünce dün akşam ev sahibi hacı amca geldi kirayı kim verecek dedi; ben vereceğim deyince beni evden attı. -Şimdi -Sabahçı kahvesinde sabahlıyorum Beyazıt'ta. Çaycı amca tanıdık gece on iki olunca yanına gidiyorum.Temizliğine yardım ediyorum.Üç beş kuruş kazanıyorum.O parayla da simit alıp satıyorum.Emel gözyaşlarına hakim olamadı. Allah'ım bu ne büyük yürek.Pantolonu yırtık ama taş gibi gurur. Kim yıkabilir, benden bile daha iradeli.Tam erkek... Bu yaşta ekmeğini eline almış İstanbul'a inat dedesini gömmüş, taşını dikmiş, toprağını sulamış, parasını vermiş, belediyeye bile kafa tutmuş.Bir simit parasını tam tamına alıp bahşiş kabul etmemiş,yalınayak ama ayakkabı bile istemeyen dilenmeyen mağrur, dimdik bir o kadar gizemli ağlamayı unutmuş bir çocuk.Bir baksanız hangi köşkün delikanlısı havalarında.Götü başı çıplak Cervantes'in yel değirmenlerini basan Don Kişot'un altı yaşındaki gibisi diye içinden düşündü Emel. -Abla gitmem lazım, simitler beklemez. -Yine görüşelim. Günlerce sonra Ali gelmez oldu; Kurtuluş'taki apartmanın sokağın****im bilir İstanbulun hangi sokağındadır şimdi. Birden kocası geldi aklına. Kim bilir hangi ******nun kocağında gününü gün ediyordu. Öyle ya evliydi Emel. Birden aklına Hristo geldi onu görmek istedi; zaten yazda gelmek üzereydi ve bir de oğlu Okan'ı hatırladı iki sene önce bugün onu sokaklara teslim etmişti. Hayatta mıydılar bilmiyordu. Diğer oğlu Yalçın ise fırlamanın züppenin piç kurusunun en başta geleniydi. Tam babasının oğluydu.Ayda yılda son model jipiyle şöyle bir eser apartmanda karı kız bırakmaz bir gecede hepsini annesinin yatağında düzerdi.Sabahın köründe ikinci katın balkonundan,Asiye Hanım'ın on sekiz yaşındaki kızının penceresinden jipin üzerine dal taşak atlardı, çekip giderdi. Arada sırada onu hangi magazin programında hangi mankenin uzatmalı sevgilisi olarak görürdü diğer akşam başka bir mankenle Reina'nın bir bucağında yalaşırken görürdü. Bir akşam Emel Taksim'e çıktı. Mis Sokak'ın İstiklal Caddesi'ni keştiği köşe başında tanıdık bir karaltı gördü. Saçı uzun, simsiyah deri ceketli ve kot pantolonlu bu çocuk Okan'dı. Bağırdı Okan diye. Çocuk dondu ne var lan ****** dedi. -Oğlum ben annen -Siktir git nerdeydin iki yıldır bir ****ye uydun peşinden gittin -Sen sen ben eroine aitim sana değil! Para varmı lan para ****** para ver mal lazım -Oğlum bende para ne gezer -Sen git anan gelsin Osman Demircan |
Etek ve Pantolon12
Anne ve çocuk Tarlabaşı'na doğru yürümeye koyuldular.Anne arkada çocuk önde.Kırmızı neonlu otel panolarının birinin altında büyükçe bir naylonun altında titreşerek uyuyan üç çift göz yakalayıncaya kadar yürüdüler.İçlerinden en genç olanı: -Baba getirdin mi? Ortancası: -Tabi ya getirmiştir baba En küçüğü: -Getirmemiştir gene Çocuk annesine döndü. -Duydun mu lan! Bak ne lazım bize. Emel anlayamaz önce çocuğu kendisine arzulu ve hırslı gözlerle iki tane cümlecik fırlatıverdi. -Tiner ulan! Tiner lazım bize. Emel cebinde ne var ne yok verdi oğluna.Oğlu Okan karanlıklarda bir kayboldu bir çıkıverdi.Gazete kağıdına özentisiz sarılıverilmiş alelacele paketlenmiş bir şişe tinerle geri döndü.Üç çift göze onu attı. -Baba büyüksün.Bu akşamın karanlıklarını yırttık deyip kendilerinden geçmeye başladılar.Oğlum der Emel gözyaşlarıyla. Okan bir kağıt çıkardı cebinden annesine uzattı.Bir tane daha sonra bir tane daha sonra bir tane daha. -Para etmedi bunlar -Ne oğlum bunlar -Biliyorsun şiir yazmaya başlamıştım evdeyken.Gidiyorum şair kahvesine buluyorum Küçük İskender'i bir bira ısmarlıyor sonra sabah ayıldığım zaman bütün şiirlerim Küçük İskender'le beraber kayıplara karışıyor.Son darbeyi de barmen vuruyor bir kova suyu üzerime boca ederek. -Peki ben niçin bunların hiçbirini bilmiyorum. -Aslında son iki yıldır yaptığım gibi kendinden başkasını düşünmüyor ki bu moruk.Acı insanı bencilleştiriyor besbelli. Peki anne şimdi barışacak mıyız? Emel oğlunun koluna girdi; bir taksi çevirdi beraber Kurtuluş'taki evlerine gittiler.Oğlunu hemen banyoya, elbiselerini çamaşır makinesine soktu.İki yıldır hiç dokunmadığı gardolabından temizlerini ona verdi.Sonra çalan telefona koştu.Telefonun ucunda bu dünyanın ağır toplarından bir iki gemisi Karadeniz'de batan eski Milliyet dergisi sanat yönetmeni duruyordu. -Ay Özkan Bey nasılsınız? Ben de sizi aramayı düşünüyordum. -Hayırdır Emel, bir şey mi var? Emel oğlunun hayat hikayesini ona anlattı sonra sana önemli bir haberim var dedi. Özkan Bey heyecanlanmıştı.Bilirdi ki Emel çevresi geniş bir insandı. -Küçük İskender meğerse oğlumun şiirlerini sahipleniyormuş. -Emel bu olayı ispatlayabilecek miyiz? -Özkan Bey yarın şairler kahvesinde buluşalım. Bir gün sonra Özkan'ın ofisinde bugün mü yarın mı bombayı patlatalım konuşması yapıldı. -Bienal'i bekleyelim ne dersin hani şu Feshane'de yapılanı Emel -Olur Özkan Emel nihayet çocukları için bir şeyler yapmaya başladığını ve hayatındaki bir çok şeyin onun için anlam kazandığını, neden yaşaması gerektiğini öğrenmeye başlıyordu.Zekileşiyordu. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon13
Trabzon ve Bodrum o kadar uzak o kadar yakındı.Ortaköy'ü düşündü o gece. Ahmet'i hatırladı.Bir mum ışığına benziyordu hayatı.Ne yeterince ısınabilmişti ne de yeterince aydınlık görmüştü.Her şey bir anda sönüp gitmişti.Karanlık günler kalmıştı geride yaşanılanlardan.Emel yaşam sevinciyle toprağı çatlatıp çıkan tohum gibi hayatı zorlamıştı.Gün yüzü görmek istiyordu artık. Seyahat acentasını bıraktı.Kendisi sanat galerisi kurdu.Özkan arkadaşıyla birlikte bienalda bombayı patlatınca, reklamını da otomatikmen yapmış oldu. Günlerden Yalçın'dı.Galerinin önüne kırmızı, üstü açık arabayla Yalçın ve uzatmalı sevgilisi geldi.Kapıda duran Emel'in karşısına zafer anıtı gibi duruverdi. -Nerden haber aldın beni? -Alay mı ediyorsun anne? Herkes senden bahsediyor. -Okan ile görüştün mü bak sana bakıyor Yalçın. -Bırak şu bozma herifi.Bana sen lazımsın sevgili anneciğim. Okan yanlarına geldi: -Merhaba Yalçın nasılsın? -Eh işte İçeri geçtiler.Uzun uzun cümleler kurdular.Sevgisizliği incinmişliği kentin çıkar ilişkilerini konuştular. Bu sırada dışarda yağmur yağıyordu.Sultanahmet'ten Aksaray'a sanki kubbeler yerinden çıkmışcasına şehrin üstüne vurup vurup geri dönüyorlardı.Kapıda upuzun bir araba durdu.İçinden Emel'in içki küpünde unuttuğu biraz tadı ekşimiş, şişko domuz kel tipli salkım saçak küfür dolu kocası indi. Emel onu görür görmez kendine arkalarda yer aramaya başladı.Öyle ya duyan gelmişti.Bu adam şimdi bir puntunu bulur gelir sataşırdı.Korkulan olmadı kel domuz adam bütün çamurunu alarak çekip gitti. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon14
İlkbahar o sene İstanbul'a o kadar geç geldi ki birkaç kavak ve çınar ağacı dallarını mayıs ayı gelmiş olmasına rağmen yeşillendirememişti. Sarıyer'de ve Beykoz'da durum daha kötüydü. Ordaki ağaçların bırakın dallarını yeşil yanlarından bile geçmemişti. Emel arada sırada kendini İstanbul'un kollarına atıyor sonra perişan bir şekilde galerisine bile uğramadan evine geri geliyordu. Çocukları Okan ve Yalçın eve hiç gelmiyordu. İpler gerilmiş; canlar, dostluklar,sevgiler kurban edilmişti. Anne ve çocuklar arasında bağ tekrar kopmuştu. Emel'in oturduğu Kurtuluş'taki apartmanın sokağında çocukların bağrışmaları, komşuların didişmeleri,travestilerin pazarlıkları Kurtuluş'un göbeğindeki bu son durak çıkmazına vurup geri yansıyordu. İstanbul yine kalpsizdi üstüne üstüne geliyordu Emel'in. Takatsizce düştü kanepeye.Birdenbire hıçkırık boğazında düğümlendi adını çözemedi. Trabzon'u Bodrum'u Kos'u ve küçük simitçiyi düşündü.Ali'nin ne kadar da büyük kalbi vardı. Acaba bir gün görür müydü onu. Bakırdan yapılma şamdanlardaki dayanılmaz mum kokusu tüm benliğini sarmışken odanın sessizliğini dışardan gelen cam tıkırtısı bozdu. Kafasını uzatıp baktığında gecenin karanlığında sabahın aydınlığında bir çift göz elleri buz gibi simit tablasının altında Ali'yi gördü. _Simitlerim sıcak Bu sesi sadece kendisi duydu sonra çocuk olduğu yere yığılı verdi. _Uyanacak mısın? Yoo hayır Emel Ali'nin ağzından gelen kanı gördü ve gözlerinin ferinin söndüğünü...onu hemen hastaneye götürdü sabahleyin hastanede doktorla konuştu Emel _Yapacak bir şey yok ciğerleri iflas etmiş.Anne Babasına haber vermek lazım _ Ailesi yok Dedesinden sonra yalnız kaldı çocuk ileri derecede zature olmuştu tıp elinden geleni şuanda yaptı artık yapacak tek şey dua bence onu alın eve götürün _Lanet olsun bir şey olmalı her zaman bir şey olmalı bir şey mutlaka vardır! üç ay sonra Yazın sonları Trabzon yakınlarında bir köy arka tarafta Doğu Karadeniz Dağları'nın zirvesi. Buz gibi bir su. Masmavi bir çağlayan. Dereyi eve bağlayan küçük patikanın sağ ve sol yanını ısırgan otları sarmıştı. Emel'in her geçişinde ayaklarına sarılıyorlardı. Kan ve gözyaşı dileniyorlardı. Emel kan ter içinde eve varıyordu. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon15
Ne kadar garip değil mi insan? Bundan bir ay öncesi iki ay öncesi Ali ile değişik yüklemlerle değişik mekanda değişik gündemde değişik kıyafetlerle iken şimdi her şey ne kadar tepetaklak...Ali mezardaydı artık. Emel onu yalnız bırakmıyor üç ay olmasına rağmen mezarında zambak yetiştirmeye devam ediyordu.Artık Ali en ıssız yerde en ıssız ay ışığı altında zambakları aşk tatmamış bedeniyle besliyordu.Emel Ali'nin köyünde daha fazla kalmak istemiyordu; zaten akrabaları evi zaptetmek istiyordu. Simsiyah bir yağmur bulutu ve ardından peşinsıra pus...Bulunduğu köyün yamacına yaslandı. Kah yağmur yağdı kah güneş kendini gösterdi. Bazen derelerden bir uğultu koptu yağmur dindiğinde.Uğultu su sesine karışıp boğulup gitti. Canlılık adına ortada hiç birşey kalmadı. Emel şimdi akşamın karanlığına yakalanmamak için daha dikkat etmekteydi.Ufaklığı son kez görmeye gidiyordu. _İşte geldim ufaklık ama bu akşam son gelişim. Yarın sabah erkenden gidiyorum. Seni yalnız bırakacağım.Umarım beni dedene şikayet etmezsin. Unutma duam hep yanında olacak. Çakal Karlos seninle beraber o seni sessizlikten korur. Sen ona emanetsin.O sevdiğin köpek en büyük dostundur. Akşam bavulları elinde bir çift kızıl saç, yanık ten Trabzon hava alanında uçağa biniyordu; ufaklığı mezarda bırakarak. Üç ay olmuştu İstanbuldan çıkalı, değişen birşey yoktu; artık Ali de yoktu. Çocuklarıyla da bir türlü kaynaşamıyordu; çocuklarını alıp kaçmak istiyordu Kurtuluş'tan.Evini satacak(anılarına kadar) sonra da İstanbul'u terk edecek uzun zamandan beri hayalını kurduğu Turgutreis'te o Kos adasına bakan siteden beyaz badanalı doksan metre kare bir kooperatif evi alacaktı. İlk günler oralara alıştı.Tşörtlerini hiç çıkarmamıştı oysa kıştı.Şimdi İstanbul soğuktan tir tir titriyordu.Umurunda değildi.Her gün yaptığı gibi sahil boyunca yürüyüşe çıkıyor; yaz için açılmış kafelerin lokantaların bahçelerinin önünden geçiyor; kapalı otellerin camlarına vuran kuru çınar yapraklarını izliyordu.Rüzgarın sokak köpekleriyle arkadaşlığına şahit oluyor; güneşin sevecen bir sevgi gibi okşamasını içine çekiyor; arada sırada gözyaşlarından içine akıttığı cam fanusuna sövüp durmasından başka bir şey yapmıyordu. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon16
İsimler onun için gün geçtikçe yabanlaşıyor; anahtarları kullanmıyor ve kapılarını kilitlemiyordu. Tüm dış dünyanın veri tabanlarına,tüm uyaranlarına ve bunların tüm alt kümerelerine inat ben burdayımı oynuyordu. Her akşam yaptığı gibi köşe başındaki yaşlı bakkal amcadan sigarasını gazetesini ekmeğini alıyor; biraz sahil boyu yürüyor; fesleğenlerin altındaki boyası çıkmaya yüz tutmuş,kırık bankın bir köşesine oturuyordu.Saatini ona göre ayarlamış tekir Bekir haracını alıyor; bir iki Emelin ayaklarına süründükten sonra haremağası edasıyla karılarının yanına dönüyordu.Emel biraz daha oturuyor; alaca karanlık çökmeden geri evinin yolunu tutuyor; bu sefer sahili değil bir üst sokağı takip ediyordu. Yazın kalabalık olan bu cadde kışın inlere cinlere emanetti. Bahçesinin kapısını açıp verandaya geçti.Sallanan yatağında beyaz şarabını yudumlarken Kos adasını Hristo'yu ve güzel tepeyi, rüzgarları, bayırları, serin olmayan patika yolları düşündü.Acaba deniz ve yakamozlar Emel'i mi çağırıyordu? Sabahın sekizinde telefondaki mesajla ilkildi; mesaj Yalçın'dandı. Çocukları onun hatası değildi. Anne oğul evlerinin yolunu tuttular.Mevsimin bu zamanında yollarda onlara köpeklerden başka arkadaşlık eden çıkmadı.Bakkal amcadan bu sefer her zamankinden bir fazla gazete, bir fazla ekmek ve bir paket fazla sigara aldı. Gece üstlerine eşsiz bir çarşaf gibi örtüldü.Ay ışığı falan yoktu.Ortalık o kadar karanlıktı ki yıldızlar az sonra bahçe duvarından içeri atlayacaklarmış gibi insanın gözüne gözüne geliyorlardı.Yalçın burada sütten çıkmış ak kaşık olmuştu.Mevsimin bu zamanı hamlesiz kalıvermişti.Manken kızlar çok uzaktaydı; Kalamaran da öyle.Bunlar için yazı beklemeliydi.Niçin buraya gelmişti? Malum kendine finansör arıyordu.Bilmem hangi mankenle hangi otelin hangi odasında basılmak reklamını yapmak için.Emel'in ona vereceği bilmem kaçıncı bin dolar ona az geliyordu.Alacaklar alındı verilecekler verildi Yalçın İstanbul'a döndü. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon17
Taşınma zamanı gelmişti.Taşınacaktı emel.Öyle karar vermişti.Zaten üç beş bavul tutan eşyasıyla külüstür vosvosunu doldururdu.Evini kapattı; anahtarı komşusuna verdi çocukları gelir diye.Tam o sırada cep telefonu çaldı uzun uzun.Arayan kocasıydı, lanet kocası.Ne zaman ona iyi haber vermişti ki şimdi verecekti.Acele İstanbul'a gelmesini, Okan'ın hastahanede olduğunu, trafik kazası geçirdiğini söyledi.Emel için yaşamanın bir yarısı artık bitmiş gözü yol mol görmüyordu.Kim bilir kaç saat dümen sürdü dönüş yolunda.Gecenin hangi bir yarısında hastahaneye vardı ve doktordan o iki kelimeyi duyması ne kadar sürdü kendi bile bilmiyordu.' Maalesef kaybettik.' Bu bir cümle olamazdı.Öyle ya kocası yine yalan söylemişti.Her şey tam hastahane filmlerindeki gibiydi.Hep dram hep acı hep acı ve gözyaşı.Hayallerimiz bizim elimizden bu kadar kolay mı çekip alınıyordu? Yetiştireceksin oğlunu yirmi beş yaşına getireceksin sonra bilmem ****** çocuğunun bir tanesi yanındaki ******ya hava atmak için hız göstergesini bilmem kaçıncı kilometresini topuklayacak yine aynı ****** çocuğu gelip senin elinden çocuğunu çalacak sonra siktirip gidecek.İnsan hayatı bu kadar mı basitti; çekirdek gibi çiğnemek için mi? Bu gerçek olamazdı. Zaten biraz sonra kendisi de bu gerçekliğin bir üyesi oluveriyordu.Aynı gün o da beyin kanaması geçirdi.İşte sana sanal gerçeklik.Yine bir cenazeye katılamayacaktı.Gözünü açacak halde değildi.Arada sırada doktorların konuşmalarını duyuyordu.Latince kökenli bir sürü kelime sarf ediyorlardı.Kocasıyla konuşuyorlar; ona bir şeyler anlatıyorlardı.Bütün bunların farkındaydı Emel.Bir insan hiç bu kadar umudu yokken ancak bu kadar tutunabilirdi hayat****alkıp ölse hiç kimse bir şey diyemezdi. Ne yapsın zavallıcık öldü kurtuldu derlerdi.Klasik olan Trabzon'u, Bodrum'u, Kos'u, Hristo'yu, Ahmet'i falan düşünmesiydi herhalde ama o öyle yapmadı.Artık kendini düşünecekti.Bazen en büyük erdem bencil olmaktı.Bütün bu diyaloglara şahit olmamak için kendini düşünmeye karar verdi.Hiç kimse umurunda değildi.Vosvosunu ve beş valiz dolusu eşyasını düşündü.Aradan bir yıl geçmişti Bodrum'dan döneli.Bir yıldır hastahanedeydi.Kararını vermişti kesin taşınacaktı.Hemşireyle vedalaştı; doktora da bir iki iyi kelime mırıldandıktan sonra arabasının antenine eteğini bağladı ve arabasına bindi.Feribotla İzmir'den Rimini'ye hareket etmesi pek uzun uzadıya olmadı. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon18
Vize işlerini halledip harcını ödediğinde kendisi çoktan pasaport rıhtımındaydı. Geminin kalkması falan hepsi bir buçuk gün sürmüştü. Kuzey Alplerini takiben Como'ya varması diğer bir gününü aldı. Şimdi karşı tarafında İsviçre manzarası bu tarafında şehir ortasında Como gölü. Yılın en güzel ayıydı,eylüldü. Hiç telaşı yoktu Emelin. Okadar yoğun koşuşturmuştuki son yıllarda. İlk önce bir emlakçı aradı. Bu sefer ev satın almayacaktı. Her limanda sevgilisi olan bir gemici gibi olmayacaktı. Demiri alınmaya hazır katamaranı oynayacaktı. Buralara kazık çakmaya niyeti yoktu.Emlakçı ona göl manzaralı şehrin beş altı kilometre dışında bir yeldeğirmeni evini tavsiye etmesi herhalde onu görür görmez 'ha işte tam bu evin insanı ' demesinden kaynaklanıyor olabılir miydi? şu anki haliyle tam engizisyon kaçkını ortaçağ dilencilerine benziyordu. Ev tam aradığı gibiydi. Eşyaları özentisiz bir araya getirilmiş hafif rutubet kokulu, ıslak duvarlı, döşemeleri gıcırdayan her çıkışında deprem oluyor hissi veren merdivenleri ve yukardaki tek odasıyla bu ev artık Emel'in geçici karargahıydı hayatla savaşında.Geçmişte bile değildi.Türkiye geri dönülmesi gereken bir varış noktası değil; hayallerinin suya gömüldüğü bir gemiden ibaretti.Belki de yazacağı romanında dahi yer vermeyecekti ülkesine.Yavaş yavaş sosyalleşemediğinin farkına vardı. Hayvansal bir denklemi bile oluşturamıyordu.Böyle mi yazacaktı? En azından katil olup hapishaneye girse şimdikinden daha sosyal olurdu.Como hapishane olamazdı; buradan ayrılmaya karar verdi.Vosvosunu çalıştırdı; kuzeye Alplere doğru direksiyon sallamaya koyuldu.Kar bu mevsimde henüz St. Moritz'in tepelerine varamasa da etraf kayakçıdan geçilmiyordu.Cenevre'ye, Basel'e hiç uğrayamazdı. Direkt Zürih'e dümenini kırdı ve bir kaç gün içinde Zürihliydi.Bu şehir ona her zaman daha yakın ve romantik gelmişti.İlginç olan bu şehre hep yalnız gelmesiydi.Ne çocuklarıyla ne de kocasıyla gazete kuponundan çıkan Zürih tatilleri dahi olamamaştı. Cosestrasse'nin yamacında yeşillikler arasında alt katı beton, üst katı tahta küçük bir ev kiraladı.Vosvosunu tahta garaja kilitledi; camını çerçevesini şöyle bir elden geçirdikten sonra' madam madam' arkasından gelen bu sesle irkildi.Yan komşusuydu.Orta yaşlarda, bozuk Almancası hemen anlaşılıveren Akdenizli edalı tipik İtalyan'dı bu. _Merhaba ben Enzo _Ben de Emel memnun oldum. _Siz buraya yeni taşındınız herhalde. _Evet çok değil On dokuz numaralı tramvaya binmesi ve Banhof Edge'de inmesi yarım saatini aldı.Bu binaya bayılırdı.Zaten oldum olası tren garları Emel'e çekici gelmişti.İçinden insan eğer ölecekse böyle bir yerde ve beş parasız ölmeli; ne kadar da asil olurdu buralarda ölmek derdi.Bir yandan da ne fark eder yaşamadıktan sonra diye düşünürdü.Yarım hilal şeklindeki bina taş süslemeleriyle ve hiçbir zaman oradan trene binmese de kapısına dayanıp kendini içeri attığı yer olacaktı.Biraz sonra Paradeplatz'daydı.Dünyanın yönetildiği yerde.Yani bankalar meydanında.Sanki o kalın duvarlar sağırlıklarını yoldan geçenlere bulaştırıyorlardı. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon19
Köşe başındaki kiosktan sola doğru yönelip Banhofstrasse'nin ışıltılı dünyasına daldığında nasıl yağmur yağmaya başladığını anlayamadı. Bu mevsim Zürih'in havası İstanbul'un kadınlarına benzerdi; güvenilmezdi. Sığınacak bir kafe aradı ve acele adımlarla bulduğu kafenden tam içeri girecekken dikkatsiz bir hareketle kapının önünde duran mavi renkli bisiklete çarpıp yere devirdi.Kaldırmaya çalışırken arkasından bir sesle irkildi: _Was machts du hier? _Pardon... Gözlerine inanamıyordu Heike idi bu. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen 1986 Bodrum yazını ve ondokuz yaşındaki kızıl saçlı uzun boylu Heike' yi hatırladı.O yaz ne güzel bir üç ay geçirmiştiler. _Sen burda ha Emel! _Evet şimdilik burdayım. Garson masalarına çoktan iki kahve getirmişti; bu iki eski dostun muhabbetine keyif katmıştı. _Nerde kalıyorsun? _Cosestrasse'de _Artık değil Emel...Biz iki dul benim evdeyiz.Kalabildiğin kadar kalabilirsin. Akşam Heike'nin evinde göl manzarasını dörtyüz metre yukardan ışık oyunları eşliğinde izlemeye koyuldu Emel.Masanın üstünde iki elma sahibini beklerken, radyoda bir The Doors melodisi olan ' Riders On The Storm' çalmakta, ortama uymakta olan bu parça onu Sıraselviler Caddesi'ne götürmekteydi.Birden gene ilkbahar akşamı saat yedide karşısında Erkin Koray, Bilsak'ta akşam demlenmesi önünde bilmem kaç şişe efes ve hastahanede bırakılmış kürtaj bebeği aklına geldi.Bu düşünceler içinde yapılacak en iyi şey tabi ki Jim Morrison'a sığınmaktı. Bakarsın yağmur parçadaki gibi günahlarını da yıkar paklardı kim bilir.Değişen tek şey on sene sonra artık yalnız olmasıydı. Daha yaşanılacak çok yalnızlığı vardı.Tiberyus 'un dediği gibi:' Yalnız ve ıssız kaldığın yerde kendi içinde bir evren ol.' sözünde kendi dünyasını aradı. _Tanrım düşüyorum.Yalın ayak karşındayım yine.Bu verdiğim kaçıncı savaş? Kilometre taşları yeni baştan mı dikilecek karşıma? Şurda elli yaşıma ne kaldı? Bir Attila İlhan, bir Özdemir Asaf ve gene hüzünler şehri Matisse'nin çığlık tablosundaki köprünün başındayım; yalnızlık böyle bir şey her bedene gerek.Sahip olduğumuz yalnızlıklar hiç tüketilmemiş şu masanın üstündeki iki elma gibi. İşte yeni bir yağmur damlası odanın camına vurup gözüne gözüne çarpmaya başladı gecenin bu vakti yeni baştan.Dolayısıyla her asfalta damlalar düştüğünde gözyaşlarının kuruduğunu hissetti.Zürih'in bir çok yerinde şimdi Okan gibi genç vardı gecenin bir yarısı örtünmeye ihtiyaç duyup üstlerini kimsenin örtmediği.Bir ara Rote Fabrik'e uğramalıydı. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon2
Sabahın ilk ışıklarıyla gözünü açtığında mutlu ve huzurluydu.Bugün toplantısı vardı mimarlar odasında. Kahvaltısını yapıp hazırlandı.Güçlü adımlarla toplantının yolunu tuttu.Giderken birtakım adamlar gördü.Bunlar kırıntılarla besleniyorlardı ama hiç de barış güvercinine benzemiyorlardı.O an aklına: ' Artıklarla beslenenler itlerdir. ' diyen Lenin'in bu sözü geldi. O zaman anladı bunların dalkavuk olduğunu. Toplantı salonuna girdiğinde ruhban sınıfı gibi oturmuş kişiler gördü.Bunların hepsi yüreği küçük, darbe kaçkını aydınlardı.Adları Nurullah, Sedat, Suat, Mehmet idi. Masaya yerleşmiş bu insanlar arzularını masaya akıtmışlardı. Derya içeri girer girmez hepsi ayağa kalktı.Hepsinin nefsi azdı.Şadırvanda taciz edilen oğlanlar gibi abdest suları bulandı.Gök karardı. Allah'ım hangi memleket bu.Gökyüzü bile bizden değil.Bütün kuşlar rahmet memleketlerine kaçtı.Ortalık kuru otlağa döndü.Bereket hangi diyarlara indi. Yaşamak ne zor kuytusunda dedi Derya bu azgınlığın.Bir yanlış ki ortasında çırılçıplak ben.Her gelen otogarıma otobüs dolusu namussuzluk getiriyor.Her gelen bana bacım diyor babasını getiriyor.Bu ne dehşet toplantısıdır böyle. 'Kadınlar erkeklerin kaburga kemiğinden yaratılmıştır.' bu göğsünü gere gere söylenebilecek bir söz.Çünkü insanın göğsünde olanı ancak Allah bilir.Erkeğin gönlünde kadın vardı.Onu çekip çıkardı. Derya söze başladı.Beyler binalarımız birbirine dayanmalı.Dayanışma iyidir.Biz yardımı severiz.İyilik olsun diye birbirimize gidip geliriz. Derya'yı herkes ağzı açık dinlemişti.Çünkü sütun gibi bacaklarıyla mimarlar odasında çok sevilmişti. Mehmet'in eşi tesettürlüydü.Ne zaman eşiyle Trabzon'un caddelerinde gezse arabalar üstüne üstüne gelirdi.Bu yüzden Mehmet, Derya ile çarşıda gezmeyi tercih ederdi.Dekolte kıyafetiyle gezerken Derya, akan sular durur; bütün arabalar yol verirdi.Müslüman erkekler bu konuda çok kibardı. Nurullah çok yakışıklıydı.Herkesin ilgisini çekerdi.Erkek arkadaşlarının ilgisini çekmek onu sevindirmiş duygularına yön vermişti.Üç yıldır Sedat'la aşk yaşıyordu.Lağım kokan bir aşk.Evlenmemişler aynı evi paylaşmaya karar vermişlerdi.Onlarınki fay hatlarıyla çizilmiş bir aşktı.Annelerin yüreğini sarsan bir aşktı. Suat farklı biriydi.Bedeni kaslıydı ama yumuşaklıktan beslenen teni vardı.O kadınların ipeksi yüzünde mutluluk öpücükleri kondurmasını severdi.Kadınların bereketli vücudunda kök salan sarmaşığa benzerdi. Suat Derya'ya ilgi gösterse de Derya ilgi göstermezdi.Ona göre erkeklik beyindeydi; kaslarda değildi.Kişiyi beyniyle tanımaya çalışırdı.Suat'ın beyninde dansözler göbek atardı.Düşüncede irade ve sağlamlık Derya için çok önemliydi.Bir de Suat'ın arkadaşları gibi toplantıda pantolonu kabarmıştı.İktidar mücadelesi içindeki bir erkek iğrençti onun için.Hele bir kadını kullanarak iktidar olacak birinden nefret ederdi.Genelde genç erkeklerde bu düşünce hakimdi.Delikanlılar onun için ısırgan otundan farksızdı.Neresinden tutarsan problem.Derya erkek mantığını iyi bilirdi ama gel gör ki onlarla baş edemezdi.Çünkü toplum onlara her hakkı vermişti.Derya bu yüzden yenikti. Derya eve zor ulaştı.Çok yorgundu.Hemen duşa gitti.'Allah'ım suyu yaratan sensin.Sen hiç merhametsiz olabilir misin? ' dedi.Sonra durulanarak salona geçti.Solan genişti.Mobilya mağazasına evini benzetmemişti.İhtiyacı neyse onları almıştı.Duvarları turuncaya boyatmıştı.Derya resmi çok severdi.Duvarlarda özellikle soyut resim çalışmalarını asardı.Bir resim ise deniz manzaralıydı.Koca bir şilebin içinde yapayalnız bir adam vardı.Dalgalar şilebi karanlık sularına çekmek isterken saçlarında denizyıldızlarıyla bir deniz kızı çıkar adamı kurtarırdı.Bu resmi çok severdi. Salonun aşağı kısmında oturma grubu, yanında çalışma masası ve kitaplık vardı.Geniş yerde oturmayı severdi.Televizyon yoktu; müzik seti vardı.Onu açar Karadenizin özgün müziklerini dinlerdi. Salonda kendi başına dans ederdi. Böyle duştan sonra müzik eşliğinde dans ederken kapı çaldı.Kapıyı açtığında şaşırdı.Sınıf arkadaşı Emel'di bu.Ses sanatçısı olabilecek kadar güzel ve aptaldı.Daha aptalca bir şey yapmıştı.Bir güzellik yarışmasına katılmıştı.Sonra iş adamlarıyla yatmak zorunda kaldı.Bazı iş adamları ise ona sekreterlik ve ya tezgahtarlık önerdi.Sürekli beraber olabileceklerdi ve karıları şüphelenmeyecekti.Medenice ikinci eş sahibi olmak böyle bir şeydi. Derya Emel'i içeri davet etti: -Hoşgeldin -Hoşbulduk derya -Hele gel şöyle anlat bakalım nasıl şirketteki işin? -Şirket Trabzon'un epeyce dışında.Patronla beraber işe giderdim.O eteğime tutardı; ben pantolonun****arısı jilet gibi ütü yapardı.Şirkete gidene kadar karısından iz kalmazdı. -Ne oldu peki? -Ayrıldım.Yeni bir eleman aldı.Matematik öğretmenimiymiş ama öğretmenlik yapmıyormuş.Benim patronu görünce çarpım tablosuna döndü. -Eeeeeeee -Esi şimdi patronu toplamaya karar verdi onu.Benim hesapta böylece suya düştü.Benimle evlenecekti. -Ahhhhhhh! Keşke kadın olmasaydım.Merdivenin basamaklarından erkek yardımı olmadan inemeyen bir cinsten olmasaydım. -Kızma be Derya.Hemen kabarıyorsun sen de. Derya sözü daha uzatmadı. Karşısında güzelliği aptallığı yüzünden talan edilmiş bir kız vardı.Kızıl saçları buğday başakları gibi biçilmiş bir kız. Uyumak istiyordu erkenden.Emel'i salonda yalnız bıraktı odasına çekildi. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon20
Bir zamanlar Heike'nin ona, oraya ait olduğunu söylediğinden beri o tarafa gitmemişti.Burası kelimelerle anlatılabilecek bir yer değildi.Zürih See kenarında eski bir fabrikadan bozma büyük bahçesi, karaya bağlı iskeleden yürünerek üzerine çıkılabilen dubalı platformu olan şirin bir yerdi.*******i hava serin olduğunda bu platformda sızdığınız zaman üzerinizi Yunanlının örtmesi olağan olaydı.Emel gibi bir Türk için Rote Fabrik müdavimi olmak oraya gidip gelmekle ilgili bir kavramdı.Oysa Emel orada aylarca kalabiliyordu.Demek ki bu durumda Emel pek müdavim sayılmazdı. İlk geceyi hiç unutmuyordu.Heike'ye nasıl da kızmıştı.Esrar tabakasını uzatıp hadi sigara sar da içelim demesi Emel'i çileden çıkarmıştı. Zavallı, yetişkin, görgüsüz Türk alternatifi; Avrupalı akranlarıyla aşık atmaya çalışan, bir sigara dahi saramayan, yumurtadan yeni çıkmış albina ördek yavrusu; suyunu şaşırmış, annesini yitirmiş, yaşlı avcının eline düşmüş, ızgara edilmeyi bekliyordu. Öksürüklerle geçilen birkaç sigara içiminden sonra kafayı nasıl bulduğunu bile hatırlamayıp, bir denizcinin şapkasını kafasına takmış bir vaziyette eksi on derecede dans etmeye başlamıştı.Sabahleyin gözlerini Krankenhaus' ta açmıştı. Hepsi birer film şeridi gibi önündeydiler şimdi.Ya Yuri onu unutması mümkün mü? Bu çılgın Slovak Emel'e hayatının en önemli zamanlarını yaşatmıştı bir sokak serserisi olmasına rağmen.Kendi sözel tarihini yazabilecek kadar entellektüeldi.Leonardo Da Vinci'nin kanatlı insan projesini yaşama geçirmeye ramak kalmışken, Zürih politeknikten atılacak kadar deli, günde kırk litre içecek kadar ayyaş ama o kadar da kibar bir insandı.Projelerini Rote Fabrik'in bira masalarına kazıyacak kadar mütevazi olan bu insan bir Slovak diplomatın oğluydu.İlk önce onu görmeliydi Rote Fabrik'te.Zaten muhtemelen oralarda bir yerde yatıyordu şimdi.Onun ilk akşam peşine takılıp Heike'nin evinde gizlice misafir edişini, ertesi gün de yanlış anlamadan dolayı burnunu kırmasını unutamıyordu.O gece Heike evde olduğu için onu bodrum katında yatırmış, sabah aşağı indiğinde bisikletinin ortada olmadığını görünce akşam önce burnunu kırıp sonra Heike'nin bisikleti götürdüğünü öğrendiğinde ağlayarak nasıl özür dilediğini hatırladı.Şimdi kim bilir saçları hangi renk, hangi uzunluktadır. Cebinde onun eski fotoğrafı vardı. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon21
Bakalım şimdi göreceği ona benzeyecek miydi? Sabahleyin tramvaya bindi ve bisikletin bolca bulunduğu Limmat kenarındaki küçük adacığa bir nefes almak için oturdu.Ön tarafında büyük kiliselerin çan kuleleri, yeşilleşmiş çanları, soluk sarı taş duvarlarıyla ona bakmaktaydı.Arka tarafında Büyük Kilise ve yanında Türken Platz banklarında terkedilmiş Türk erkekleri hiçbir zaman gelmeyecek sevgililerini beklerken etraf bisikletli sevgililerle doluydu oysa.Akşama doğru her zaman olduğu gibi siyah bulutlar bir anda boşaltıverdi yüklerini.O sırada Emel Eski Kent'in sokaklarını adımlamakla meşguldü.Bu yaşadıkları (mezara nasıl sığacaktı?) altı ay öncekilerle hiçbir benzerlik taşımamaktaydı.Detaylar o kadar apayrı ki mutlu mu mutsuz mu olduğuna karar veremiyordu. Adını birilerinden öğrendiği dünyanın yaşamış en eski sosyalistinin ilk kitabının sergilendiği dükkanın önüne geldiğindeki duygulardı bunlar. Birazdan içeri girecekti. Tahta kapının üzerindeki çıngırak onu derin uykusundan uyandırıverdi.Bu Eski Kent' in sokakları Tarlabaşı'nın arka sokaklarına benziyordu.Dükkanın üzerindeki küf kokusu da cabası.Yani hiç yabancısı değildi bunların.Beyaz kirli sakalı, yerlere uzanan altmışsekiz kuşağından olduğu belli kahverengi paspal yeleğiyle sanki Datçalı Can Babasıydı karşısına dikilen. _Nasıl yardımcı olabilirim? _Şu kitabı soracaktım. _Fotoğrafını çekebilir miyim? _Tabi _Dilersen reprodoktionunuda verebilirim ama burada bakmak kaydıyla. _Gerçekten böyle biri yaşamış mı? Yani Karl Marx 'tan önce. _O Prusyalı Yahudi Das Kapital'ı kimden arakladı zannediyorsun. _Yani benim yaşadıklarımın ve doğrularımın hepsi mi yalan? _Eksik de yalan değil. _Sen merak ettin dükkanımın önüne geldin ve iki aydır dükkanımdan içeri giren ikinci kişisin.Tahta masanın üstüne iki fincan koyarken bunları söyledi. O gece saat oniki nasıl oldu anlayamadı.Heike'nin telefon mesajıyla irkildi.Mesajda acilen krankenhaus'a gelmesini istedi. Gece yarısı acilde Heike perişan bir vaziyette yatmakta ve doktorlar etrafında dönüp durmaktaydı.Gene eroin krizi...Bu sefer ki Golden Shot galib****urtuluş pek yok.Adrenalin için geç kalınmıştı.Bu sefer zaman geçmek bilmedi.Sabahı nasıl ettiğini anlayamadı. _Allah'ım sevdiğim herkesi benden almak zorunda mısın? Bu kaçıncı zorunlu ayrılık ve sevdiğim şehre elveda deme zamanı.Bir kez daha mı? Oysa... Osman Demircan |
Etek ve Pantolon22
Oysa her yeni yenilgi onun için bir başlangıç değil miydi? Hani bir zamanlar öğrenciyken Ankara'nın küçük soğuk tiyatro salonunda seyrettiği oyunun kahramanı olan çok defalar hayatının miladı bildiği 'Victor' bu sefer de onu dipsiz kuyudan çıkarabilecek miydi? Kötü kazanan olmaktansa iyi kaybeden olmayı tercih edecek miydi Victor'un yaptığı gibi? Yirmi sene on sene hiçbir şey ifade etmiyordu Emel için.Tarih tekerrürden ibaret derler ama Emel'inkiler yirmi sene önce neyse şimdi de aynı idi.Yenilgileri, umutları, zaferleri hayatının bütün renkleri birebir aynıydı.Bu sefer taşınmayı düşünmedi.Kaderini değiştiremiyorsa düşüncelerini, duygularını değiştirecekti. Heike'den sonra onunla paylaştığı evi, içindekileri hiç bozmadı aynı kaldı hepsi. Kimsenin gölgesinde kalarak kimseyi suçlamadı. Dünyadaki tüm canlılar gibi bir şeyler yapmaya ihtiyacı vardı.Malum Türkiye'den gelirken yanında iki çanta eşyası ve eski arabasından başka bir tek yüreği vardı.Köşedeki kiostan bir tane Züriche voche satın aldı.İş ilanlarına bakacaktı.Boş gezinmeler yerine bu sefer bilmem hangi numaradaki bilmem ne acentasının hangi ön bürosundaki koltuk onun üstüne oturmasını bekleyecekti.Günlerden pazardı; şehirdeki tüm insanlar gibi canı çalışmak istemiyordu.Şehrin eski tarafındaki kitapçı aklına geldi.Bakalım hangi eski yeni düşmüştü raflara diye düşündü Emel.Çıngırağın sesiyle yine kitapçıda düşünceleri uyandı. _Buyrun bayan _Charles Bukowski bakmıştım. _Elimde bir tane olacaktı.Fakat uzun zamandan beri duyduğum ilk anarşizm isteği bu.Benim dükkana anarşistler pek uğramaz da. Mırıldana mırıldana raflara doğru yürüdü, rutubetten yemyeşil olmuş pencere kenarındaki rafların tozlu kitap dizilerinden birini alırken yaşlı kitapçı, Emel'e sanki biraz sonra ölecekmiş gibi geldi.Birazdan kapının çıngırağıyla irkildi Emel.Üstünde kalın, üzerinden çıkarmadığı paltosu, kucağında bir tomar dolusu eski kitap pis mi pis kokan saçı sakalına karışmış bir adam girdi içeriye. _Meister kitap getirdim. Kitapçıdan önce Emel şaşırdı.Yuri idi bu.Yine beklenmedik bir anda beklenmedik zamanda ama hep olmasını istediği yerde çıkıvermişti karşısına.Aradan epey zaman geçmiş olduğundan onu tanıyamayabilirdi. Korktuğu olmadı. _Nasılsın Emel? Ne işin var buralarda? Seni gidi seni aykırı düzenin çarpık soylu Türk kızı.Ama bir eksik var; adı neydi dur şu kitapları bırakayım.Heike, Heike buldum. _O zaman bulduğun yerde bırak! _Bırak? _Şu an en sevdiği yerde senden konuşalım.Yine aynı yerde misin? Yani hiçbir yerde... _Gölün üstünde uçan insan haberi kulağına gelmediyse dediğin yerdeyimdir. _Hayır duymadım.Peki tahta bira masası hala duruyor mu? _Tabi ki...Her akşam nerde içiyorum zannediyorsun yeni kurbanlarla. Rote Fabrik bildiğin Rote Fabrik...Geçenlerde Yunanlı Kosta'yı çam ağacının altına kaka yaparken yakaladım.Yine arkasından sinsice yaklaşıp donunun lastiğine havai fişeği yerleştirip fitilini ateşledim.Can havliyle koşup göle atladı.Bir yandan bağırdı, bir yandan da Grekçe küfürler savurdu.Aramızda kalsın yine de bu dünyadaki tek dostum ve son limanım o.Beni en iyi anlayan o. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon23
_Bu kitaplar sana nereye kadar yetecek? İstersen sana senin anarşist ruhuna yakışmayan bir teklifte bulunayım.Heike'yi tanıyorsun.Hani geçenlerde ölmüştü.Ben onun evinde kalıyorum.Koskocaman ev, istersen her zaman kalabileceğin bir kömürlüğü de var ama bisikletlerini götürüp götürüp bir yerlerde bırakmaman şartıyla ne dersin? Bu da sana hayattaki ikinci dostundan yapılmış bir teklif... _Bu durumda vereceğim cevap belli.Bir sebebin olması gerekmiyor.O yüzden iyi bir kaybeden olmayı tercih ederim.Biliyorsun benim civatalarım ters, sıcak çorba istemiyorum herkes gibi.Eğer bir gün aç kalır veya bıçaklanırsam adresim belli. _Yalnızlık gene yalnızlık. 'Neden karşıma hep manik depresifleri çıkarıyorsun Allah'ım? Bir gün vidaları sağlam basılmış bir insan karşıma çıksa ben yine de defolu insanları tercih edeceğim.Çünkü kişilik bir kıyafatse onu üzerine oturtamayan bozuk insanlarda her zaman kendimden bir parça göreceğim.' _Dört frank elli rabbin Yuri...Bugünki kazancın. Umarım yeterlidir. _Çantamda beş boş kola şişesi daha var.Elli rabbinden iki frank o eder.Etti sana bir damacana elma şarabı.Sabaha kadar kusmaya yeter artar bile.Yolda giderken bulduklarım cabası. _Güzel bir monolog...İçerisinde ben olmayan tipik bir Yurivari cümle kurma çabası. Bu konuşmadan sonra Yuri vedalaşarak kitapçıdan ayrıldı.Kapıyı yılan çıngırağı gibi öttürdü.Emel duyguları zehirlenmişcesine Yuri'nin arkasından sadece bakakaldı. Türkiye'den ayrılalı on beş ayı bulmuştu.Artık anılar yer bulamıyordu yüreğinin en geniş alanlarında.Uçuk bir hayalin rüzgara kapılmış uçurtmasıydı Türkiye.Kaç kez ipi eline alsa da kabus dolu kara bulutlar elinden çekip alıyordu memleket bağını. Sonbahar yüzünü göstermeye başlamış Zürih yavaş yavaş kendi yalnızlığını göstermeye yüz tutmuştu.Ortalıkta gezinen Japon turistleri memleketlerine gitmişti.Şehir gene erken kararan sonbahar akşamlarına geri dönmüştü.Kafeler masalarını içeriye almış; insanlar sokaklarda daha az görünür olmuştu.Artık Zürih sokaklarında kimsenin ayağına ciklet yapışmaz olmuştu. Tramvaylar sanki hiç gitmez istemezmiş gibi banliyölere isteksiz isteksiz gidiyordu.Şehrin yalnızlığını yansıtıyordu metal parlaklıkları. Kubbeler sadece akşemleyin biraz daha kızıl kıyafetlerine bürünüyor; sabahleyin ise çıkarıyorlardı elbiselerini.Teras katları güneşlenmeleri mayısa kadar yerlerini kedilere terk ediyordu.Gölgeler uzadıkça sanki insanların hayelleri kısalıyordu. Bir gün en son duymak isteyeceği haberi duydu Emel.Yuri ölmüştü. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon24
Bu aslında onun hayatındaki en önemli detaylardan biri değildi.Sonuçta sevdikleri ve sevmedikleri hayatından bir şekilde çekip gitmişti.Herkes morgda veya musalla taşında bir şekilde yalnızlığa gömülürdü. Neşterin altında bazen kanlar yalnızlığa da akardı.Ama ona koyan her ölüm gibi bu ölümün de biraz erken olmasıydı.Ortaçağın gizemli ve küçük bu şehri Emel'e hep güzel başlangıçları hatırlatmıştı.Hani küçükken gördüğü rüyalarında Trabzon'dan havalanan bir uçağa biner, hiç doğmamış abisi onu Zürih flüghafen'da karşılar, beraber şehre gider, hiç tanımadığı sokakları arşınlar, Limmat'ın serin sularına kendilerini bırakırlardı.Bu rüyayı gördüğü zaman sabah onun için mutlu başlangıç olurdu. Belki de Yuri burda onun hiç doğmadığı abisi rolündeydi ama onu hiç flüghafen'da karşılamamıştı.Birden Yuri'nin vasiyetini hatırladı.Kremaforyum'a bıraktığı kırk beş kiloluk Yuri'den topu topu iki kilo bile gelmeyen iki kavonoz külü aldı ve ona söz verdiği gibi Rote Fabrik'in dubalı iskelesinden çok sevdiği elma şarabıyla birlikte küllerini Zürih See'ye bıraktı.Uzakta martıların ve banliyö vapurlarının çığlıkları yankılanıyordu sadece. _Tanrım, hep hüzün hep hüzün hep hüzün.. Acaba yine taşınma vakti mi gelmişti.Rüya aklına geldi ve bu rüyanın tamamlanması gerektiğini düşündü, çocukluğunun mutlu sabahları adına. Kanzheim Schule'deki alternatif dayanışma gecesine katıldı hemen o günün akşamında.Bilindiği üzre Emel bir mudavim değil alternatifti zaten. O gece yeni bir arkadaşın ailesi için yapılan etkinlik vardı ve toplanacak para için Emel'in bin beş yüz iki bin arası balon şişirip bunları yarınki bit pazarı gününde satması gerekiyordu.Eğer bunlar olmasaydı Emel'in hayatında tam bir tipik Türken Arbeiter sendromu yaşanacaktı.Diğer Avrupalı Türkler gibi tüm hayatı Türkiye'de yaptıracağı katları düşünmekle geçecekti. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon25
Üstüne üstüne gelen yalnızlık mı yoksa kalabalıklar mıydı bilemiyordu Emel.Yeni bir düş kurup üstüne son fırça darbelerini en büyük eserinde yapan bir ressam olmalıydı belki veya bir roman yazmalıydı bütün yaşadıklarını kağıda döküp gözyaşlarını kalemin ucundan akıtmalıydı. Sonra dünyadan elini eteğini çekip gitmeliydi.Ama artık hayalleri ona yetmiyordu, menapoz öncesi bu dönem önce çocuklarını ondan uzaklaştırmış; birini elinden almış, şimdi ise sıra sanki düşlerine gelmişti.Her yeni yenilgi ona bu bağlamda cümle kurma fırsatı vermiyordu.Hayat bir polis olmuş ya onu mahkum ettiriyordu yada ağızını tıkıyordu.Oysa Emel ağızına ne geldiyse haykırmak istiyordu. Açıkçası Zürih onun üretkenliğine engel olmaya başlamıştı. Yaz güneşi yavaş yavaş Zürih See'nin sularını buharlaştırmaya başlamış öğleden sonra yağmurları şehri yıkamaya çoktan koyulmuştu. Emel'in tek avuntusu her gece Kanzheil Schule' deki etkinlik *******i ve bir aidsli Macar'la ilgilenmesiydi.Sanırım bu Macar da yaşamayacaktı ve ilk defa hayatında çok değer vermediği birini kaybedecekti. Oltayı denize atsa çektiği ayakkabı veya karpuz kabuğu olurdu. İstanbul Boğazı'nda bir olsaydı zokasına Sait Faik Abasıyanık gelirdi kesin.Yani bütün bunlar sonuç olarak onun yaşamak istedikleri değildi. Bugün her gün yaptığından farklı olarak şehrin yeni yakasındaki hakim tepeden birine kurulu Limmat kenarındaki kilise kubbelerinin en iyi göründüğü yer olan kaleye çıkarak kendine intihar süsü verdi. Burası Zürih'in, hüznünü ona en iyi anlattığı yerdi. Buraya bu mevsimde ilk gelmesiydi.Biraz Güzelce Hisarı andırıyordu.Yanından geçen Göksü deresi ve eski köprüsüyle işte Güzelce Hisar bir yanında Anadolu Hisarı bir yanında Limmat. Ne gereği vardı İstanbul'u düşünmenin şimdi. Acılarının, hayallerinin, düşlerinin büyük ama o kadar da küçük şehrini aklından geçirmenin ne gereği vardı. Bütün bunları düşünürken sırılsıklam olduğunu çok geç fark etti gözyaşlarının arasında.İhtiyar bekçi yanına yaklaşıp ' Kapatıyoruz madam.' dediği ana kadar ıslanmaya devam etti.Sanki sabah yatağından kan ter içinde uyanmıştı. Korkunç rüyalar görmüşçesine yorgunluktan bitaptı. _Allah'ım ben bu yalnızlığımla senin çok mu hoşuna gidiyorum? Beni benden başkası mı sandın? Bu gecede Alternatif Kafe'de bir şiir dinletisi vardı.Ermeni Kasabiyan ve arkadaşları yine Türklere atıp tutacaklardı.Soykırımmış, acılarmış, sefaletmiş... 'Sloganlar hakikatleri yutar.' demiş olsa otur yerine faşist Türk diyeceklerdi.Rote Fabrik'te sınır yoktu ama kafede Ermeni yine Ermeni Türk ise Türk'tü.Daha nereye kadar sorunun cevabı burada başlıyordu.Taşınmalıydı yine. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon26
Taşınmak fikri her zaman Emel için yeni bir şey değildi.Bu şehirde kalma nedenlerinden birçoğunu yitirmişti zaten.Bir an önce aydınlıklara çıkmasına bir sis perdesine benzeyen geçmişi engel olsa da hayatındaki u dönüşleri değil miydi onu hayata bağlayan.Yeniden başlaması gerektiğini ona öğreten her yenilgisi, bu temmuz sıkıntısında düşlerini tamamlama ferahlığı katıyordu Emel'in bir ressam gibi can çekişlerine ve son noktayı koyma arzusu uyandırıyordı fırça darbeleriyle ruhunun sanatçı karelerine.Acılar yüzenden arada sırada karaladığı sağa sola attığı kağıt parçacıkları dünyaya ataçlarla iliştirilmiş Emelce haykırışlardı aslında.Onları toparlayıp kendi sözel tarihini yazmaya karar verdi Emel.Bir gün Tannenrauch Strasse'daki bir eski dostuna bu konuyu açmak için uğramaya karar verdi.Bu arkadaşı İsviçreli burjuvazi bir anneden gelme aslında alternatif sayılabilecek tarzda orta yaşlarda bir yazar ve sosyologdu.Politeknik'te ders veren arada sırada bir iki kitap çıkaran kedileriyle evli uzun beyaz saçlı deli dolu bir İsviçreliydi.Meier akşamın bu vakti Emel'i bahçe kapısında karşıladı. Beraber uzun bahçe patikasından akasya ağaçlarının ve konuşan kavak ağaçlarının gölgelerinin altından süzüle süzüle iki katlı on dokuzuncu yüzyıldan kalma gri duvarları hiç de Hıristiyanvari olmayan heykelciklerle bezeli sevimsiz taş bloktan ibaret evin kapısından içeri girdiler.İlk katta geniş bir salon dip köşesinde uzun zamandan beri kullanılmadığı anlaşılan bir şömine üstünde boyaları artık seçilemez olmuş eski bir resim her haliyle sigara dumanıyla badanalanmış uçuk sarı safran rengi duvar, sevimsiz sevimsiz bakışlarını Emel'e dikmiş sandalyeler biraz sonra üstüne oturulduğunda acıdan bağıracaklarmış hissi veriyorlardı. _Evimi nasıl buldun Emel, yanlış hatırlamıyorsam evime ilk kez geliyorsun. _Çok etkileyici buldum Meier.Bu arada kedilerin nerde? _Bu kat benim üst kat kedilerimin.Garip bir şey ya aşağıya misafirim geldiğinde inmezler. _Çok ilginç.Buraya senden yardım istemeye geldiğimi biliyorsun. Aslında daha şimdiden yardım etmeye başladın bile.Bu evde yaşayıp da bir şey yazmamak herhalde bu eve ihanet olurdu.O kadar sevimsiz o kadar kasvetli ki burası insan bir çok şeye özlem duyarak kaleme kağıda sarılır ister istemez evinde.Zaten insan niçin yazar? Ya aşktan, ya esaretten ya da özlemden dolayı değil mi? Neden daha önce buraya gelmediğime kızıyorum şimdi.Senden tavsiye ve önsöz isteyecektim.Şimdi sadece önsöz istiyorum. _Memnuniyetle.Yazacağın roman ne ile ilgili? Ben nasıl yardımcı olabilirim? Bu arada kahve içer misin Emel? Ocakta biraz olacaktı. Tahta döşemenin iç gıdıklayan sesi yavaş yavaş uzaklaştı salondan. Şimdi sadece bardak sesleri duyuluyordu. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon27
Meier içeriye geldiğinde odada kaşık sesinden başka ses duyulmadı.Kahveler içildikten sonra: _ Dur şu çekmede bir yazım olacaktı şimdi aklıma geldi. _Önsöz olur mu peki Meier? _Niçin olmasın.Az bekle alıp geleyim. Çekmeceye doğru yönelirken Meier; Emel fincanı sehpanın üzerine koyup beklemeye başladı.Çok zaman geçmeden Meier elinde kağıtlarla Emel'in yanına geldi ve ona kağıtları uzatıp okumasını istedi.Emel okumaya başladı: -Sevgili! Hatırlar mısın lise yıllarında boş derslerde sos oynardık.Sen oradaki 'O' harfisin, elimde iki tane 'S' olsa da sensiz anlamı yok. Sen benim hayatımın filmisin, diğer herkes reklam arası.- Çok hoş bir yazıydı.Emel romana bu sözlerle başlayabilirdi. _Teşekkür ederim Meier. _Rica ederim lafı mı olur.Senin başarılı olmanı isterim.İnsan ne düşünüyorsa odur. Sen roman yazmayı düşünerek yazarlığa adım attın zaten. _Seninle gurur duyuyorum dost. _Ben de seninle Emel. _Peki niçin roman yazmayı düşünüyorsun? _Trenle adam arasındaki farkı anlayamazdı öküz.Ben öküze uçmayı öğretecek değilim.Tabi ki bundan ötürü roman yazmayacağım.Dürüst olmak gerekirse ilgi görmek için de değil.Çünkü artık ilgi gördüğümde kusasım geliyor. _Anladım dost kahveyi tazeleyeyim mi? _Yok sağol dost. Her acı farklıydı.Evlat acısı, aşk acısı, ölüm acısı...Emel, acı ağacının bütün meyvelerinden tatmıştı.Şimdi o ağaçta salıncak yapıp salınmak istiyordu.Kimsenin ilgisini de çekmek istemiyordu.Çünkü nerde bir bakış varsa orda bir ağlayış vardı.Sırf bu yüzden kimsenin gözüne girmek istemiyordu.Sadece acı ağacının gövdesinden bir roman kitabı çıkarmak istiyordu.İşte o roman Emel'i göklere ulaştıran bir salıncak olacaktı. _Emel kahveyi beğendin mi? _Evet Meier, eline sağlık _Bu içtiğin Türk kahvesiydi biliyor musun? _Biliyorum dost.Acıların ve mutluluğun ırkı yoktur.Bu kahve bir Ermeni kafesinde Türk zevkinin tadını bıraktı bende. _Hala ben net cevabı alamadım Emel.Romanı niçin yazacaksın? _Kendini sözcüklerin büyülü dünyasında peri kızına benzeten bir kadının şiirsel tükenişini anlatacağım. _Peki bu romanı nerde yazacaksın Emel. _Meier canım dostum ben artık İsviçre'den taşınmak istiyorum. Türkiye dünyada yer edineceğim en uygun zemindir.Oraya gideceğim. _Hangi şehrini düşünüyorsun? Bu sorudan sonra Emel durgunlaştı. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon28
Neden sonra Emel kendine geldi. _Bunu çok düşündüm dost; Ankara'ya gitmeye karar verdim. _Seni özleyeceğim sevgili Türk _Sağol Meier Emel'i kapıya kadar uğurladı.Dışarda şehrin sokakları güne ıslak girmişti. Geceden başlayan yağmur yorgun damlalarını, ağır aksak yere bırakıyordu.Emel düşünceli adımlarla ve yalnız evinin yolunu tuttu. Kapıyı açıp duvarlarla göz göze geldiğinde bakışları Boğaz'ın ışıklarına benzemişti. Ayrılık sinyali veriyordu gözlerinin feri.Türkiye tutuyordu her soluğund****oltuğa uzandığında aklına Ankara geldi.'Şüphesiz oraya gittiğimde beni şehrin halı döşenmiş kapılarında karşılamayacaklardı. Ama o şehrin aşk anahtarı bendeydi ve aşk çoğu kapıyı açardı.' diye düşündü Emel. Bir zamanlar birçok arkadaşı tutuklanmıştı bu şehirde.Bazıları sırra kadem basmıştı.Hele bir arkadaşı vardı onu hiç unutamıyordu.Jilet yedirmişlerdi ona.Boğazı ve midesi parçalanmış, kan kusmuştu.Türkiye insanına kan kustururdu.Bazen bir kahraman çıkardı yaşam reçetesi verirdi halka. Böyle yaşamazsan ölürsün derdi. Yine de bu ülkeyi severdi.Çünkü Emel ' ya sev ya terket' sloganıyla değil gerçek sevgiyle ülkesini severdi. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon29
Ölü şehir Ankara, Emel'e ne verebilirdi; ona ne yaşatabilirdi? Ankara ile ilgili bu ara en çok dikkatini çeken bir internet sitesi olmuştu.'www.alımsatım.com' da bir vatandaş açık artırmayla babasını satmıştı.Satımlar da sınır tanınmayacağı haberi duyulunca sıra anasına gelir diyerek bu Ankara menşeili siteye herkes üye olmuştu. Bir zamanlar vatanı satanların mekanı olarak görülen Ankara bu ara rakip tanımam, dünyayı bile satarım düşüncesinin başkenti olmuştu. Emel şaşkındı.Demek ki dünyada en çok sapık vardı.Bardaktan boşalırcasına herkes sırılsıklam sapıktı.Ve emel çok yorgundu. Çankaya'da yaşayan bir teyzesi vardı.Altmış yaşlarındaki bu kadın eski bir bürokratın eşiydi.Kocasını kaybettikten sonra kuyumcu dükkanı açmış daha çok değerli taşların alım satımıyla ilgilenmişti.Emel'i çok severdi.Şimdi Emel'in kendisine geleceğini duysa kim bilir ne çok sevinirdi. Emel Zürih'teki son hazırlıklarını yapmış teyzesi Melahat'ı aramıştı. _Teyze ben Emel nasılsın? Seni çok özledim ve artık ayrılmamak üzere yanına geliyorum. _Ah kuzum, kızım! Geç bile kaldın.Gel! bir bastona el olalım; birbirimize dayanak olalım. _Sağol teyze.Pazar günü ordayım. _Beni çok mutlu ettin.Seni yüreğimi yollara sererek bekleyeceğim. Pazar uçağıyla erkenden Türkiye semalarına doğru yol aldı.Tüy kadar hafifti. Kuşlar kadar mutlu.Geride kalan İsviçre yol haritasında bir nokta kadardı. Artık iki düzlemde giden hayatı odaklandığı Ankara'da son bulacaktı. Yazacağı romanda kendine bir yer bulacaktı.Dünyaya sığacaktı. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon3
Emel okulda dejenere bir kızdı.Sınıfta yalnızca Süheyla adında arkadaşı onunla anlaşabilirdi.Okulu zar zor bitiren Emel, İstanbul'a çalışmaya gitmiş bir iş adamıyla evlenmişti.Bir seyahat acentasında çalışmaya da başlamıştı. Yalnız Çaykara'da çocukluk arkadaşı Ahmet'i unutamıyordu.Çoban olan Ahmet zor şartlara dirayetliydi.Sorumluluk alabilecek yüreklilikteydi.Doğal şartlar içinde çelikleşmiş bir bedeni vardı.Esmerdi.Bronz heykele benzer yapısı vardı.Ahmet dağ suları kadar serin, kartal kadar karizmatikti.O ruh ve beden örgüsüyle tam bir erkekti. Emel onun yanında kendini güvende hissederdi.Beraber çayırlarda oynaşır öpüşür sevişirlerdi.Yıldızlı *******de Samanyolu'na bakar kendilerine armağan ettiği hayat için Allah'a şükrederlerdi. Sonra ne olduysa Emel kara çalı gibi topraklarından koptu. Tutunamadı Çaykara'ya. Okumak için gittiğinde bir daha Ahmet'i aramadı sormadı. Artık İstanbul'daydı.Kocasıyla beraber Ortaköy'ün Kuruçeşme'ye bakan sahilinde butik otele giderlerdi.Bir gece butik otelin asansöründe Süheyla'ya rastladı.Lobiye geçtiklerinde Emel, kocasını odaya gönderdi. -Nasılsın Süheyla seni görmek ne hoş -Sağol Emel, seni görmek de güzel ne yapıyorsun. -Ben evlendim.Eşim zengin ama dost olmayan mekanlara benziyor. -Aşksızım. -Ben de öyle.Bu Müslüman memleketinde aşk yasak.Gel Yunanistan'a gidelim.İki hafta aşk yaşayalım var mısın? -İyi de Süheyla Yunanistan'ı bilmem ki! -Kos adasına gidelim.Harika bir yer.Doğal güzelliğin olduğu bir yer. -Kos adası nerde? -Bu ada Rodos ile Bodrum yarımadasının kuzey batı ucunda. -Süheyla tamam.Zaten eşim de bir yerlere gitmek istiyordu. Adaya geldiklerinde tepede zeytinlikler arasında pansiyona yerleşiyorlar. Dışarda küçük lokantası ile özentisiz bir araya getirilmiş tabure ve bir iki tane kütükten yapılma masa üzerinde değirmen kandilli dört direk üzerinde bir çardak.Bakımsızlıktan çürümeye başlamış bir at arabası leşi servis masası hizmeti görmekte.Agop Usta şarapları her doldurduğunda at arabasının yağlanmamış tekerlekleri gıcırdadıyor insanın içi bir başka hoş oluyordu. İki kadın o gece sabaha kadar oturup içtiler.Önlerinde koskaca iki hafta vardı.İstanbul ve Trabzon o kadar uzaktı ki arada sırada Bodrum'dan esen meltemin getirdiği belli belirsiz bir zeybek havası kulaklarına ulaşıyor ya da öyle zannediyorlardı. Sabah olunca iki kadın sabahın serinliğinde sahile doğru tepelerden her iki tarafı makilik kaynayan patikalardan birini takip edip kumsala indiler.Suya ayaklarını değdirdiklerinde gecenin bütün ağırlığının suya akıp gittiğini gördüler.Artık gece deniz olmuştu ya da yakamozlu gece. Bu yakamozların birisinden beyaz renkli ahşap çift direkli bir sundurması iki paraketesi olan yelkenli çıkıp geldi. Üstünde Hristo adlı ellili yaşlarda esmer tenli, kolları denizci dövmeli saçlarının dipleri kırlaşmış bir denizci vardı.İki kadını teknesine davet etti.Emel'in kocası o sırada şarap küpünün dibini görmekle meşguldü. İçkiden başını kaldıracak durumda değildi.Hristo Kaptan mavinin en mavi adaların en ucra koyların en bakir zümrütün en yeşil olduğu bir kumsala kadınları götürdü. Önce biraz güneşlendiler.Sonra yüzdüler.Emel ile Hristo tekneye dönerken Süheyla kumsalda kalmayı tercih etti. Yüze yüze tekneye geldiklerinde Hristo havlusunu Emel'e uzattığı sırada hızla kadını kollarına doğru çekip öpmeye başladı.Emel direnir önce -Dur Süheyla görecek! Aslında sesini kendisi bile duymuyordu.Kolu kanadı kırılmıştı.Bir volkan misali kendini ateşten nehrin akışına bıraktı ve nehir denize ulaştığında ikisi de kaskatı kesilmişti.Dalgaların bu aşkı dövme zamanı gelmiştir artık. 'Az önce yaşananlar neydi diye sorar kendi kendine Emel' Hristo çatlayan gür sesiyle aşk aşktır düzülmekse düzülmek.Bütün mesele bu.Oldu unutuver. Emel, her medeniyette kadının aynı olduğunu düşündü.Döl torbası görülüyordu her yerde.Kocası ise döl torbasının suratına vurulduğu birçok erkekten biriydi.Sürekli mağdur yetiştiriyordu kadın erkek ilişkisi. Akşam pansiyona döndüklerinde Emel kocasını bıraktığı gibi küpün dibinde sızmış buldu.Süheyla'ya dönerek -İşte benim eserim de bu. Dönüş vakti geldiğinde uçarcasına hiçbir şey olmamış gibi Hristo'yu, koyları, Kos'u arkalarında bırakıp İstanbul'a döndüler.İstanbul'da iki kadın bir daha görüşmemek üzere ayrıldılar. Bir öğle vakti yemek için işyerinden Ortaköy'deki küçük bir kafeye gidip kendisine hafif bir şeyler ısmarladı. Burası daima sakin emsallerinden daha ucuz iki katlı eskitme tahta yapılı küçük bir verandası, üste terası olan salaş ve dost atmosferli herkesin birbirini tanıdığı ama nezih olmayan elit olmayan alt sınıf insanların geldiği bir yerdi. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon30
Birilerini suçlasa ne olacaktı? Belki kendini haklı çıkaracaktı? İyi de bu ne işine yarayacaktı.Emel üzerindeki kiri silemeyecek kadar yorgundu ve bütün hayat karelerinde oynamaya mecburdu.O da kendi senaryosunu yazacaktı ve orda yaşayamadıklarını yaşayacaktı.Bir türlü tadamadığı aşkı romanıyla tadacaktı. Yazacaklarını hızla yazmak istiyordu; çünkü hızla ölüyordu. Eve geldiğinde Emel teyzesine sarılıp ağladı.Bir daha cenneti göremeyeceklerin haliyle yana yakıla ağladı. Kucaklaşmanın koklaşmanın ardından Melahat teyze Emel'e yemeğini hazırladı ve onun duştan çıkmasını sabırla bekledi.Emel duşta tenini yırtarcasına yıkandı.Sanki her yerini zift kaplamıştı ve tüm bedeninden ölüm arabaları geçmişti.Yıkınıp durulandığında anne yarısının yanında karnını doyurdu ve yorgun gözleri uykuya gömüldü.Huzur içinde teyzesinin yanında uykuya daldı. Gece on sularında uyandığında üzerinde nevresim vardı.Gözleriyle teyzesini aradı.Evet yanındaydı ona sarılıp bir daha bir daha ağladı. Durdukları salonun duvarları lila rengi, kanepeler bol minderli,yemek masası köşeye sıkışmış duvarlarla bitişik, pencereler ne tüllü ne de perdeli sadece panjurlu.Ortada küçük lila bir halı,duvarlarda tablolar ve sehpaların üzerinde renkli taşlar. Melahat teyze lükse değil küçük terkiplere önem verirdi.Evi İstanbul'un gizli kalmış pasajları gibiydi.Ruhu zarif insanların mutlu olacağı bir yerdi. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon31
Emel, Meşrutiyet Caddesi'den Kızılay'a doğru giderken elinde bir yığın kitapla taksi aradı. _Taksi _Buyur bayan _Çankaya'ya lütfen... _Hemen abla Kapıyı açtığında bir sürprizle karşılaştı. Teyzesi ona yeni bir oda hazırlatmıştı.Emel bu odada çalışacak ve bu odada akan her mürekkeple romanına içini dökecekti. Oda tam onun istediği gibiydi. Bordo renkte bir perde, papatya desenli halı, büyük bir yatak ve yanında armut koltuk, onun biraz sağında bilgisayar...Odanın boş bir köşesinde akvaryum, onun altında minderler, her tarafta küçük küçük aynalar, az ilerde kapının yanında büyük bir kitaplık. _Melahat teyze bu yaptıklarının karşılığını nasıl ödeyeceğim. _Yalnızlık o kadar kötü bir duygudur ki merdivende düşmanının ayak sesine bile razı olursun.Sen beni bu duygudan kurtardın. Nefesini her duyduğumda yüreğim ısınıyor. Daha ne isteyeyim. _Teyze sen de bana anne sıcaklığı veriyorsun.Her yer huzur kokuyor; erkek kokmuyor.Artık ben savaşımı sadece kendimle vermek istiyorum. _Ah kızım.Kocam öldüğünden beri bu eve hiçbir erkeği almadım. Yüreğim böyle bir şeyi kaldıramazdı. _Biz bize yeteriz teyze.Romanı da beraber yazarız. Beraber balkona çıktılar.Sonbahar yaprakları sağa sola savuruyordu. Sokakta insanlar işten çıkmanın verdiği yorgunlukla yavaş yavaş yürüyordu.İki kadın çaylarını içip Ankara'nın keyfini çıkarıyordu. Osman Demircan |
Etek ve Pantolon32
Melahat teyze çayını yudumlarken uzun süredir merak ettiği sorunun yanıtını almak istedi. _Emel bir şey soracağım. _Evet Melahat teyze sor. _Kitabında başkahraman erkek mi olacak kadın mı? _Tabi ki erkek.Biliyorsun kadınların ekseriyatı ahmaktır.Romanımın ahmaklığa kurban gitmesini istemem. _Evet haklısın.Kadınlar dar kafalarıyla erkeklerin yatak odalarında sıkışıp kalmışlardır.Keşke dünyaya daha geniş bir açıdan bakabilselerdi. _Bakmak için görmek lazım.Uyuyan güzeli bir erkeğin öpücüğü uyandırıyorsa ve o öpücükle dünyaya gözünü açıyorsa artık o kadının bakışından ne bekleyebilirsin ki. _Emel sen de kadınsın ama. _Kadınlığımın etek giymekten ve pantolonları zorlamaktan ibaret olmadığını biliyorum.Kadınlık bir yaşama biçimidir.Erkek sadece o yaşamın küçük bir parçasıdır. İçerden cep telefonunun sesi duyuldu.Emel sohbeti yarıda keserek içeri gitti.Arayan Yalçın'dı.Evlenmeye karar vermişti.Gelip kızın ailesiyle görüşmesini istiyordu.Babasını da aramıştı. O kendisini kırmamıştı. _Yalçın seni ben de kırtacak değilim.Yarın ilk uçakla ordayım. _Sağol anne. Osman Demircan |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 03:59 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.