![]() |
Canısı
Gitmeni istemiyor İstanbul Sonu yaklaşmakta sonbaharın Hazan sabahlara gebe uykusuz saatler Üstüme üstüme geliyor aydınlık Eritiyor ay tenini Ben gizli karartılarlayım Ellerin o kadar uzak ki Boşlukta asılı bulut gibi tenin Süzülen bir köpük hayalin Sadece uzaktan seyrediyorum Dokunmadan Gitmeni istemiyor şehir Kuşlar ötmüyor gece gözlüm Tüm caddeler suskun Marmara çalkalanmıyor Burda kal diye hakırıyor gözlerim Duymuyorsun Sokulmuyorsun Sadece uzaktasın ve mecburiyetlerle başbaşa kılıyorsun Bildiğim gerçekleri sıralıyorum Bahaneler çekiyorum Elimde ki boncuklara dizi dizi Seviyorum..seviyorum Gidersen akıtacak yaşı kalmadığından sevmek istemiyor gözlerim Aşk istemiyor yüreğim Çırpınacak canı kalmadı bedende İstemek yetmiyor Dilemek yetmiyor ukte sevdaları Gitgide adın sardıkça sevdamı Yalnız kalmaman için dualarında sarılayım diye Ellerim büyüsün istiyorum Kollarım uzasın Yüreğim çoğalsın Uzaklardayken Bende yaşattığın sevdanı Sıcak tutayım diye Yangınını saklıyorum bedenimde Olmuyor dağ bakışlım Heybetinin ardındaki duyguların o kadar içli ki İncitmekten korktuğunu göremedim 'Canısı' diye sana ağlarken Canını acıttığımı bilemedim Sen uzaktan sevmeyi öğrettin Güvenmeyi, sabretmeyi Özlemeyi... Sevdanın en yalnız olduğu saatlerde Üç-beş nöbetlerinde düşünülmenin Güzelliğini doldurdun küskünlüğüme dudaklarımdan sen dökülürken İstanbul can çekişiyor gidişinden İstanbul mu gitmeni istemiyor? Yoksa ben mi? İşte bunu bir diyebilsem ....ay parçam Söyleyebilsem. Arzu Altınçiçek |
Cemre
Kırlaşan umutlarıma Bahar filizleri ektim Mimozalarla süsledim semaları Müjganlarında çiğ tanesiydi sevdam Bahar kokusuydu Kuğuran kelebekte rengarenk dolaştım Güneşten kopardığım portakal çiçeğiydi dudakları Tenin ateşi...terinin tuzu Gecenin siyahında kızıla boyardı rüyaları Sahili okşayan beyaz köpükler misali saçları Meltemlere yansıtır en güzel aşk şarkısını Düşen son cemre den yüreğim Kendine düşen payı aldı. Arzu Altınçiçek |
Cevabın var mı?
Gördün mü beyaz güvercinin Gri bir buluta girip de kirli çıktığını ...ben gördüm Pusulası şaşmış Kanadından özgürlüğü Gagasındaki barışı Düşürdü Kanlı topraklara Kuşbakışında korku Gördün mü bir çocuğun Ölü annesinin yanında -Karnım aç diye ağlamasını Ellerinde saçları ..ben gördüm Yüzünde dehşet Kırık oyuncağına Süzüldü Yanağında toz bulut Gözlerinde çığlık Duydun mu Bir ananın ağıdını Bebesi koynunda Başı kopmuş ...ben duydum Canından can vermiş Ellerinde ölüm Dilinde isyan Döküldü Kurşunlar göğsüne Göğsü ki bebesiyle durmuş. Duydun mu Bir babanın mermi sesinde öfkesini Çınladı Yıkık evi, yanmış yaşlı anası babası ...ben duydum Nasıl da sağır etti kulakları Ağladın mı Savaşı izlerken İnsanların –suçum ne? - dercesine bakışlarına Lanet ettin mi Ağlayan çocuğa Uzanamadığın kollarınla Güçsüz hissettin mi Utanç duydun mu Yaşını doldurmayan bebeğin Toprağa karışmasında Utandım, lanetledim, ağladım Bunu yapan insan mı? Sordum kendime Sen buldun mu cevabı? Ben bulamadım da! ! ! |
Öyle bir dünya çizelim ki,
mürekkebinden deniz, gülüşlerden koca bir güneş kurşunları çiçekten olsun. Öyle bir dünya çizelim ki, kalkan eller hep dost tutan eller hep şiir şiir Barış çiçeği olsun. |
Sensizlikte birikenler -IV-
Erirken hayalin damla damla gözlerimde Sense başka bedende ter-din damlayan Sarıldıkça özlemle Temmuz *******ine Serildi güne bakışındaki hazan Sevişirken dolunayın yatağında yıldız Yansıttı yalnızlığımı terli güneş Teninde aşk çiçeği, kokusunda ihanet Sindi ak göğsüme dudağındaki kan Arzu Altınçiçek |
Çalıntı zamanlar sonrası
Saatler mi takıldı Ya da gece mi çok uzun Yalnızlığım katıksız Yüzüm üstüne hüzün çöküyor. Acelesi yok yıldızların Kelimelerin de öyle Boğazıma takılı onca şiir Sesim üstüne hüzün düşüyor. Ay önünde ağaç dalları Çatlak bir gece duvar üstünde Yönü muamma uzar gider… Adaklar dizilir duvar dibinde Sensiz yaşarım diye Nisandan bir gece çaldım başucuma En fazla birkaç saat daha dayanır Sonrası yine güneşimde küfür küfür üstüne. Şarkılar mı takıldı Ya da öyküsü mü çok uzun başka aşkların Yalnızlığım katıksız Tenim üstüne özlem çöküyor Acelesi yok öpüşlerin Sevişmelerin de öyle Bedenime takılı onca keşkeler Dilim üstüne di’ ler düşüyor. Ay önünde çıplaklığın gölgesi Yırtılmış utangaçlık sesimde Rengi muamma akar gider sevginin Karalar bağlandı kirpiklerime Seni sensiz yaşadığım Çalıntı zamanlardan anılarlayım Az değil, bir ömür yaşatırım Sonrası yine ay üstünde sen…dilimde ayy ayy üstüne. Arzu Altınçiçek Mayıs-2007 |
Serçe yürek
Mavi düş tarlamda açan beyaz çimenlerde gezinirken, siz sadece bakarsınız bana. Küçük bir can çarpar karşınızda ve hep şunu dersiniz kendinize ya da bizi gösterenlere; - merak etme O’nlar üşümez….Bilemezsiniz pencerenizin önünden size bakarken üşüyen bir yanım olduğunu.. Dünyaya sahipmiş gibi gezinirken aslında yaslanacak bir dal ararım yorgun düşlerime. Bakmayın kalabalıklarda süzülüşüme, içinizde ki çocuk gibi kırılgan, ürkek ve yalnızım. Kış kelebeğiyim, beyazlıklar arasında küçük hayat kırıntılarımı toplarken. Sessizce şarkımı söylerim.. siz neşeden zannedersiniz, oysa ki açlığımı kusarım. Kaç kişi döker ki o bereket kırıntılarını bizi düşünerek beyaz örtüye. Elinizden düşen bir lokma ekmektir bazan yaşam ya da beğenmeyip bir kenara bıraktığınız can’simidimdir. Tekbaşıma’lık sıksa da canımı, acıtsa da ******* uykusuzluğumu değiştiremeyeceğim kaderdir yalnızlık. Birkaç arkadaş vardır belki etrafımda gezinirken ama tutamazlar, uzanamazlar boş ellerime. En güzel tüylerini, renklerini,seslerini bağışlasalarda, önümde ki tablo hep aynı karartı ve aynı sukunet. Sizden özgür göründüğümü biliyorum, sizin bilmediğinizse özgürlüğe tutsak olduğum. Çünkü başka şans tanımıyor hayat bana. Sadece uçuyorum ve yaşamak için tesadüfleri birbirine bağlayıp, şans yumağımı sarıyorum. Hani ileride bir yuva kurarsam ucunu bulayım diye geçmişimin.. ve sonra yükseklerde olmak zorunda olduğu için canpazarım uzaklarda bir dal buluyorum. Soğuk ve sert.. yuvamı kuruyorum, yeni canlar getiriyorum sessiz dünyanıza…Aslında onlarıda terkediyorum benim kaderime, size güzel şarkılar gibi geliyor sesleri, doğada bulunmam gerektiği için mi bilmem, pencerenizi, dallarınızı, maviliklerinizi süslemeye devam ediyorum. İsyan etmeyin halinize… Siz istediğiniz zaman yürür, istediğinizde koşar, yüzer,uçar durursunuz. Bizse sadece uçarız, yoruluncada seker dururuz küçük ayaklarımızla. Mevsimsizce geçer kısa ömrümüz. Yükseklerde başlayan hayatım, düşen bir bedende son bulur. Ve karışır gider toprağa bir avuç bedenim, küçük ve yalnız serçe yüreğim. Arzu Altınçiçek |
Çatı katı hikayesi -1-
Heyyyy... sessiz olun! okumaya devam ediyorum yaa! ! ! (sessizlik kaplar her yanı ve kız alır sandıktan sırası gelen kağıdı. Annesine yakalanmadan okunacak son iki mektup ellerinde, hepsinin yanaklarını al basmış, gözlerinde suçlu bakışlar ve devam eder yarısı tükenmiş kalemin toz ve küfünde, çatı arasından sızan güneşin vurduğu sararmış kağıda ses olmaya, birazdan elindeki kağıt bitecek ve erkek ses girecektir sahneye) “Güneşle birlikte araladım gözlerimi. Hemen hemen tüm şehir uykuda. Güneş uyanırken, dolunayın lacivert yorganını kaldırıp, masmavi çarşafını düzeltiyordu sanki. Daha şimdiden sıcağı vurdu yüzüme, bir de gözlerime takıldı uzaktaki siluetin. Küçük balıkların pulları yapışmış eline, güneş vurdukça nasıl parlıyorlar buradan bir bilsen. Topladığın ağlarda küçük istavrit öyküleri aklımda, bilirim ki salıverirsin avucunda kaybolanları. Bilirim ki hepsinin ardından bakar durursun, bilirim ki ben düşerim aklına. Göremesem de, tırnak aralarından dökülüyordur kum taneleri. Yosunları temizliyorsun...benimse ellerim saçlarımda, sanki senin parmakların dolanır karmaşasında ve onları serdiğim deniz kokan göğsün! deniz kokan göğsünü soluklarım soluklamasına da bilmezsin, tuzu nasıl yakar genzimi ve içimde bir yara nasıl kanamaya başlar. Oysa yarama tuz basmayı öğrettin önceleri, neden şimdi canım yanar bilmem. Kim bilir hangi şehrin kıyısındasın; belki yabancı bir ülke, belki bildiğim bir kıyı köyünün balıkçı barınağı. Ne mesafeler söktü aldı seni benden, ne de tenimden uçup giden parmak uçlarındaki heyecanlar. Hala deniz kıpırdanır bedenimde, kuytularımda oynaşır dalgalar. Medcezirler yaşarım, fırtınalar... Ama duruldukça sular, yazılmamış şiirlerim için beklettiğim kağıtlardan gemileri bırakırım, rüzgarı peşine takıp, süzülür gider anılar misali. Yanağımda biter son mavi, dudaklarımda tuzu erir. Gün aydınlanır ve seni resimlediğim o gün doğumunun ince çizgisi silinir siluetinle birlikte. Rast gele balıkçım...” .... Dört kafadar bir an çatı arasından düşen güneşe bakar. İnce çizgi halindedir duruşu ve arada ağını örmüş küçük bir örümcek yürür avına doğru, o arada erkek devam eder; “Gün doğar ve kurdelesini söker güneş karanlığın. Masumiyetin kaybolur saçından çıkardığın sarı kurdelede ve kadınlığın düşer omzundaki ince askıdan. Şehrin ıslak caddelerine inat kuru ve soluk benzini boyarsın düşlerime. Pembe dudakların ışıl ışıldır şimdi ve tenin her zamanki gibi sıcak. Bilirim ki sen siyahları çekersin üstüne, temmuz leylakları. Bendeyse yer gök mavi. Hoş, sen bilirsin beni ya neyse! Doluyum arzuhalim, her halim. Karanlıkta çıkıyorum şu sulara da, kimse görmüyor kara kara düşünen halimi. Kimse şahit olmuyor, sana susarken göz pınarlarımın boşalışına. Küçük çakıl taşları fısıldıyor arkamdan, biliyorum. Bastığım her kum tanesinde, kum prensesinin canını yakıyor gidişlerim, canın yanıyor biliyorum ama inan sen kadar biçareyim. Daha yeni geldim ağ çekmeden. Yine bir sürü küçük balıklar takılmış lanet olası iplere. Kızgınlığında astığın suratın geliyor aklıma onları sulara bırakırken. Hadi, biraz da olsa gülümse. Senin için deniz yıldızlarını topluyorum nedense bahtım gibi tek bacağı sektede. Sözüm söz gün gelecek, göğü sereceğim ayaklarına, bulutlar geçecek ince bileklerinden ve düşlerimizde de olsa sarmaş dolaş yaşanacak “yaşanmamış, yaşanamamış sevdamız”, sözüm söz balkız. Az dur, saçlarında yosunlar kalmış... yosunlar bile sen kokar bu memlekette. Yolların bitimindeki temmuz güneşim, kumlara uzanacak yorgun bedenim, seril üstüme.” -Ne kadar çaresiz bir aşk... der, kirpikleri nemli sarışın kız. Uzun boylu esmer delikanlı gülümser. Yok canım sen de, aşk var mı ki çaresi, çaresizliği olsun. İnanmayın aşk masalına, bak işte; “aşk masalı”...aşk sadece masallarda kalır kızlar, akıllı olun. Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem, Arzu ile Kamber, Leyla ile Mecnun dışında günümüzde var mı bildiğiniz aşklar? Yok... demek ki aşk neymiş, masalmış. Bu belki kara sevdadır der öteki. Kız kulesine sürgün edilen prenses gibi, Moni’nin hikayesi gibi. Belli ki bir balıkçı ve şımarık bir şehir kızı. Esmer kız atılmış, şımarık olsa o kız, neden bu kadar özlemini çeksin ki! Kız milleti değil mi işte, erkekleri parmağınızın ucunda oynatırsınız, ben güvenmem kızlara hadiyin ya dışarı çıkalım güneş tam tepede ve biz bu çatı arasında yuva olacağız, birbirimize işleyecek şu güneşe ağ ören küçük örümcek. Gıcırdayan tahta merdivenlerden usulca aşağı inerler, annelerine yakalanmadan bahçeden sıvışırlar denize. Aylardan temmuz. Deniz kıpır kıpır, sesleri cıvıl cıvıl olsa da kızların gözlerinde belirgin bir şekilde süzülmekte hüzün. Belki yazılmamış mektupları yazıyordur içinden ya da kendilerini koyup balıkçıyla şehirli kızın nasıl biterdi bu aşk diye düşünüyorlardı. Annemle babam olabilir mi dedi içlerinden biri, - o mektupları yazan annemle babam olabilir mi sizce? En büyükleri –olamaz, kağıtlar çok eski, hem kesik uçla yazılmıştı balıkçının mektubu. Onlar olsa tükenmez kalemle yazarlardı, bizimkiler o kadar yaşlı değil dedi. Denizde sohbet ve dalgalarla dans derken vaktin nasıl geçtiği bile anlaşılmazdı tatil zamanı. Yapacak bir şeyleri de olmadığı için, tadını çıkartmaya çalışıyorlardı. Ama deniz suyu yakar oldu en küçüklerin canını. Gözleri dolu, iç çekerek -demek bu deniz ayırdı onları. Küçük elleriyle göğsüne vuran suları ileri itmeye başladı, ya gün gelir onun sevdasını da alıp giderse bu sular, ya sevdalısı takılırsa balıkların peşine. Akşam olduğunda hepsi duştan çıkmış, yemek hazır diye seslenen annelerini bekliyorlardı. Saat tam sekizi vurduğunda dört kafadar, anne ve babası, bir de sesini bile duymadıkları, gözleri hep yerde ak saçlı dayıları vardı masada. Yemekler yendi, sahilde ateş yaktılar ve annesiyle babasının şarkılarına eşlik etmeye çalışıyorlardı yorgun sesleriyle. Yaşlı adam yine dalgın dalgın bakıyordu. Gözlerine vuruyordu ateş, oysa gözleri deniz rengiydi. Yangın mı vuruyordu gözlerine, bakışlarından kıvılcımlar mı düşüyordu ateşe? cevaplanamaz bir soruydu. Siz hiç gördünüz mü alevler içinde maviyi? Ben gördüm. Büyük dayımın gözlerinde yanıyordu deniz, yanıyordu gök yüzü. Yanına gittim, başımı dizlerine yaslayıp sızmışım kumlar üstünde. ......devam edecek. Arzu Altınçiçek |
Sesim sana
Tutsak kaldığın bedenimde, Tel kafesin olacak ellerim ve dudaklarım, bir kuş serinliğinde. Gölgesinde Yitip gidecek gönlümün anahtarı ve gece susacak. Gün gelecek İdam sehpasında asılacak şiirlerim ve bir resim düşecek bulutlardan. Yedi renge bulanmış olsa da sevişlerim, en çok kırmızıyı severim adından yana. “adını kırmızıyla yazınca, kiraz oluyor” Rüzgar, bir şarkı getirecek peşi sıra, Sen ağıt sanacaksın oysaki bil; tutsak kaldığın her gün bir kat daha aşık oluyorum sana. Bizden haberi yokmuş Asaf'ın... Aşkı tek O bulmuş sanki. Halbuki daha yazılmamış şiirlerde ipek tenin. Ben çoktan besteledim güneşi sen sıcağında. Kimse duymamış...duymasın da! Tek sen gör isterim sevişme saatlerinde kapalı gözlerimi. Tek sen duy terleyen çarşaflarda aşk sesini Beni sen gibi bil derken, yalan değil hiç bir harf. Asıldığım bakışlarından kopar kirpiklerimi. Sesi çoktan kısıldı ihanetlerin Sen varken...söyle! Aşk ne yana düşer? Arzu Altınçiçek |
Çekil üzerimden
Ayak uçlarımda belirdi gölgen Öylesi usul, öylesi sessiz. Delip geçtin acımasızca Boynu bükük salkım söğüdü. Kim bilir kaç şehir koynundadır şimdi Ya da kaç şehirde damla damladır gidişin Karşımda ne varsa altına almış.. Nemli düş kırıkları. Zulada kalan hatıralarla saçlarım avucumda Gözlerimde uykusuzluğun bildik hali İn cin gürültülerine tıkalı kulağım Yalnızlığın tokadı yine suratımda Kızarıklığı, altında üzerimdeki elbisemin Hatta solgun tenimin Serildikçe üzerime titrer arzularım Korkular diken diken olur bedenimde İnce bileklerimde prangasın şimdi Kaçışım boşuna Git gide büyüyorsun üzerimde Siliniyorum... Bacaklarımı kavrıyorsun Ellerimi, göğüslerimi Saçlarımın ucundan asılıyorsun Akıtıyorsun sarıyı Dudaklarıma çarpıyor serinliğin Kulaklarımdan pasını alıyorsun buruk bestelerin Dirensem kalkar mısın üzerimden? Kınalı ellerimi bırakır mısın bana? Gözlerimde batıyorsun en çocuksu yanıma... Kara lekeni sürmeden bak yüzüme! Ben karanlıktan korkarım, Güneş benle kalsın... Giderken, Bakir bir sabah bırak göz düşüme. Yalnızlık, en çok *******i kor adama Sahi! Sen olmasan... Kim basar ihanetleri koynuna? Çekil üzerimden; GECE! “Acabalar”dan çooook yoruldum. Bırak, ırzına geçmeden çıplak kalsın gün. İhanetlerine razıyım Karanlıkta kalmayayım yeter. Tüm pisliğini saklasanda eteklerinin altına Bırak ben dizlerinin üstüne koyayım başak saçlarımı Ayçiçeğiyim ben, Güneşsiz nasıl yaşanır hiç bilmedim. Arzu Altınçiçek |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 08:39 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.