![]() |
Turnam turnam
Ay buluta daldığında Yıldızlarım kaçtığında *******im çekilmiyor Gündüzlerim kararınca Turnam turnam söyle bana Sevda bana hasret bana Madem ayrı düşecektik Niye girdik bu sevdaya Kime nasıl güveneyim Senden gayrı dost bileyim Ellerini bana ver de Kanatlarında gideyim Bulutlarda uçur beni Yare doğru götür beni Sevdaları doldurup da Aşk meyinden içir beni Ben ne ettim bilmiyorum Sevdiğimden geçmiyorum Turnam turnam söyle bana Neden böyle çekiyorum Yusuf Ziya'm hasta düştüm Bu hasretten dara düştüm Turnam turnam söyle bana Ateşten bir nara düştüm |
Türkü olur...
Mermi seslerinden sağır olmuş kulaklarıma Rüzgarın getirdiği bir türküydü bu. Bir kısrak kımızının sarhoşluğunda Sevdalı güllerin bülbülüydü bu. Bağrımda bağdaş kuran bağlama Şafaklarımda girerse halaya Bu tellerin çağrısı Kulaklarımda dizilir kolkola. Gurbet elde sevdalıları yakan Bir türküdür bu, destanlardan akan Döşümde ağlayan, böğrümde sızlanan Bir yavuklunun dilidir kulaklarımda çınlayan... Hasret, Sıla ve sevda girmişse kolkola dağda bir eşkiya yüreklerde derin yara. Hele de, yollar yatmışsa uykuya Kağnı sesi bile türkü olur kulaklarıma... |
Türkülerde yaşadım...
Seni; iğde kokularıyla çektim içime Anadolu bağlarında. Köylerim kültürümsü havası buğdayların sarısı kağnıların gıcırtısıyla oturdun yüreğime... Seni; tandırların kokusuyla katmer tadıyla, anamın şefkatiyle soludum. Derelerden içtim seni yudum yudum... Bağdaki koruklarda okşadım seni, dalındaki her taneni. Kavallarda dinledim seni Anadolu'nun nefesinde türkülerde yaşadım seni... |
Udun ağlasın...
Uduyla dertleşen baba Vur mızrabı teller ağlasın Söyle şu tahta dünyana Söyle de udun ağlasın Kendimi unutturacak Dertlerimi boşaltacak Gözmü kaldı ağlayacak Gözlerde udun ağlasın Kırma beni Udi Baba Sabaha zaman çok daha Düşmüşüm ya bu efkara Efkarda udun ağlasın Udunda benim gözlerim Şarkında benim dertlerim Elinde benim isteğim Söyle de udun ağlasın |
Ulan Mustafa...
Sen gitmeden önce ne yapıyorsam şimdi de onu yapıyorum. Hani, sabahları kalkınca suratımız dönerdi muşmulaya. Bu günün farkı yok dünden yine her sabah pantolona bir tekme gömleğe santrfor kafası çakıyorum. Yine adımlarım aynı, hiç uzamamış dinlediğimiz sanatçılar hiç kocamamış... Ulan Mustafa, meğer beni hep kandırmışsın hani yarınlar değişkendi, farklı olacaktı? Hiç bir şey değişmedi gittiğinden beri. Hovardalık yaptığımız yerler kafaları çektiğimiz köşeler. Her yer aynı, sadece üzerine geçirilmiş maskeler. Dertler bile aynı... Hani sen gitmeden bir gün öncesi sevgilin birini bulmuştu da dert yanıyordun o kaltak, hala o zıpırın gölgesi. Hani sokaklardaki kör lambalara küfrediyordun sadece camlarını değiştirmişler kafesine gözlük geçirmişler. Hani at kestanelerini toplayıp da çaktırmadan, kızların bacaklarına atardık. Faytonların arkasına asılıp telleriyle ellerimizi yırtardık. At kestaneleri aynı ağaçta çıkıyor kızların bacakları yine var. Faytonlara biraz süs eklenmiş adına nostalji deniyor. Lakin, bir sen bir de ben silinmiş... Ulan Mustafa, hani, ikimizin adı da gıcıktı ağızları mühür değil ya çoğuna göre kafalarımız kaçıktı. Ama bilmedikleri çok şey vardı Sendeki yürekle bendeki yürek birer dağ kadardı. İşte böyle Mustafa, veya lakabınla kuru tahta. Sen aklıma geldiğinde unutamadığım o kadar çok şey var ki. Hele yüreğine kızgın yağları döken yumuşacık kalbini usturayla çizen o nankör var ya, hani senin çocukluk aşkın. O zengin fırlamanın etrafında bir fırıldak gibi dönüp ayaklarının altında seni ezen işte o kız, yüreğime senden bir hatıra. Seni nasıl da silmişti bir kaç kuruş için aklınca, saadeti parada sanıyordu ama mutluluğun yürekte olduğunu bilmiyordu. Şimdi ne oldu, zengin fırlama terkedip gitti onu. Etme bulma dünyası ya adı gibi, o da kaltak oldu... Ulan Mustafa, ulan kuru tahta sana tahta diye diye tahtalarla gönderdik seni. Uğruna canımı veririm diyordum tekerlek olup da gönderdim seni. Bana diyordun ama, esas sahtekar senmişsin. Yıllarca kandırdın beni, hani ayrılmayacaktık. Hani dertlere, çilelere kılıç çekip yılmadan savaşacaktık. Beni bırakıp da gittin hem de dönmemek üzere. Ulan beni attın da gittin bu yaban ellere... |
Ulan sigara! ..
Ulan sigara, ulan hıyarağa Bu güne kadar ne verdin ki bana Yıllardır sana bağlandığım kadar Bağlanmadım yaşadığım dünyaya Senden çektiğim ne, dumandan başka Ben nasıl düşmüşüm böyle bir aşka Dünya bir tarafa, sen bir tarafa Yaktın beni, yaktın ulan sigara Karıma dokunmadım senin kadar Çektiğim duman ciğerime zarar Sevinçte, dertte gözün bana bakar Ulan sigara, zevkin beni yakar |
Ulucan
Öyle bir yerdeyim sorma sevdiğim Duvarlar ardında bil ki zordayım İşliyor içime donar yüreğim Ulucan içinde yanan kordayım Üç beş metrekare volta alanı Ezberledim inan her bir yanını Koğuştan bahçeye yürürken her gün Her adımda saydım senin adını Hasretin göğsümde sızlayan ağrı Yüreğim bu yükü çekmiyor gayrı İşlediğin mendil şahittir buna Şu yorgun gözlerin dinmiyor yaşı Duvarın dışından bir rüzgar esti Dillere düşen şu sesleri kesti Ulucan’ın teli engel olamaz Bana uçan kuşla selam mı geldi Yarın görüş günü gelecek misin Seni çok özledim diyecek misin Gözlerin gözüme baktığı zaman Özgürlüğü tutup verecek misin Ankara’da güneş var mı sevdiğim Bir resmini çekip ver de bileyim En güzel yerine kendini koy da Hem özgürlüğü hem seni öpeyim Gidip gelip sana attığım volta Geri dönüp bana gelir nasılsa Sen orada ben de burda mapusta Her yerde sen varsın bu Ulucan’da |
Umudum...
Mor menekşenin tonunda gezen hayallerim güneşi gördükçe canlanır, ayaklanır yaprağının kaydıracındadır damlacıklarım umudumun gemleri hep yarınımdadır Bir kelimeyim yeni dillenen bebelerde içtikleri sütün kaymağıyla günlerim dünlerim ezilir altındaki bezlerde bir umudum kalır yavruların gözlerinde Şefkat beslerim ana gibi kendime kucaklarım düşüncelerimi sımsıkı umuda giden yolu beslerim göğsümde sevgiye katık eylerim adımlarımı |
Umudumuz sizde oğlum...
Uğurlarda yıldız vardı Yazılarda doğan aydı Kaleminde mermi diye Kahpelerce bombalandı Aydınlara düşman boldur Sen beynine ışık doldur İlim irfan sende olsun Karanlığa beyaz koydur Yandı Maraş, yandı Çorum Gençlerimiz kandı oğlum İşkenceler can alırken Patronlar da çaldı oğlum Savaşa sürerler seni Alanda ezerler seni Hayatta zayıf kalırsan Kurşuna dizerler seni Kalemin bir silah olsun Namlusuna barış dolsun Cana kıymak çare değil Umudumuz sizde oğlum |
Umut beklemeli...
İnsan yüzünün diğer yarısı Hazanda delice esiyorsa, Dökülmüş kuru bir yaprak gibi Dünki mazilerin arasında Yel misali uçuyorsa Öbür yüzün de destek çıkmalı Gelecek günleri karartmadan Umutla açmalı yarınları Umudu dost tutmalı kırmadan Önündeki günleri yırtmadan Bir yüzün her iki yarısı da Yarına bakmalı usanmadan Zamana çivi çakmışcasına Boşa beklemenin faydası yok Ayakların taşıyorsa seni Yerinde durmanın anlamı yok Yükü kaldırmak zor geliyorsa Bu diyardan çıkıp gitmemeli Uykudan şafakta uyanıyorsan Gözün, günden umut beklemeli İyi tutmalısın hayatını Geçmişinden dersini alarak Yeni sevdalara koşmalısın Toprağı,zamanı dost tutarak Kimvurduya giden dünlerinin Yeşil yaprakları kuruduğunda Geleceğini yeşertmelisin Umutla bakmalısın yarına.. |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 12:00 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.