![]() |
K i m d u y d u?
Düğünü başladı siyahın Çeyizi kara toprak Döşeği serildi, Alay toplandı. Işık yolundan geldi şahitler Ahşap sandukaya kondu Son halayda, eller kalktı Beşibiryerde’ye dizildi dualar Uğultuya karıştı ağıt Son kez katlandı yeşil davetiye Zamanlı gelenin zamansız gidişinde ...ve güneş kürek kürek karanlığa I Gözlerinde yaylalar geçerdi bulut bulut.... bir anneydi Nezahat... Geride iki goncası kaldı emanet.... Kokun kaldı üzerimde...Sarılıp ayrılalı dört gün oldu bugün. Şu an bile gülüşün aklımda. Elinle ağzını kapatırken, kahkahanın sancılarıydı gözlerinde. Otuz beş yılda yaşadıkların ve yarına dair yarım kalmış bütün işlerin, yapamadıkların “sır” sanki suskunluğundaki keşkelerde. Kapadığında gözlerini bir daha açamayacağını bilmek nasıl bir duygu? Ölümün başucunda beklemesi! ! ! Karadeniz’in akça pakça kızıydın gelin geldiğinde. Çay filizlerini taşırdın her memleket dönüşü gamzelerin. Yeşil kokardı sohbetlerin, saçların deniz kokardı, tütününse ‘-ah be Arzu, bir görsen bizim yaylaları’ dediğin yayla havasını estirirdi balkon sohbetlerinde. Yüreğinde kocaman umutları olan küçük bir kadındın Yarınlardan birinde bir bebeciğin vardı göğsünde. Tatile gittin geldin bak oğlan doğurdum dedin... Ne kadar zaman geçti bilmedim Numan büyüdü, okula başladı. Apartmanın maskotu Kübra’n oldu ve sen hep aynı... Çocuklarınla çocuk yanın hep saklı. Şimdi sana seni nasıl anlatmak var bilmem ki... Bu sabah güneşten bir avuç kor, taş gibi düştü sanki göğsümün ortasına. Gün ne kadar ağır, içim yangın. Kaç gecedir sıkıntındayım belki, gözlerim çakmak çakmak. Hayat ne kadar boş! Dün vardın, bir saat önce vardın... neredesin? Az önce aynaya baktım. Yüzüme, gözlerime... ellerimi götürdüm dudaklarıma, ne yapardım dedim? Evet bana deselerdi iki ay ömrün var ne yapardım? Hangi yaşanmamışlıklar önceliğim olurdu, hangi kavgalarıma kızardım, başkaları için akıttığım yaşların bedelini nasıl öderim? Neler kalırdı ardımda ‘keşke şunu da yapsaydım’ dediğim. Nereleri görmek isterdim, kimler için bir şeyler yapmak ya da kimlerin benim için bir şeyler yapmasını... Ya çocuklarım olsaydı, onlara bensizliği nasıl anlatırdım? Her gün onlara bakarak yarınlarında olmayacağımı bilerek sabah okula uğurlarken yanağına koydurduğum öpücük nasıl keserdi göğsümü. En çok kendime acırdım belki de... Takdir-i ilahidir de ölüm, nedense hiç konduramayız sevdiklerimize,kendimize konduramayız. Her göz açışımız ölümsüzlüğü çarpar bir avuç suda suratımıza. Günaydın bana, bugün de yaşıyorum! diye uyandığımıza hangimiz şükreder ki? Kaç kişi vardır, yarınki işlerini düşünüp yatağa yatıp da, uyanamayan. Kaç kişi vardır anahtar sesiyle evinden çıkıp da dönemeyen? Buluşma noktasında saatine bakıp da – nerede kaldı bu ya? deyip de öldüğünü bilmediğimiz...kaç kişi? kaçımız? Hep bir şeylerin telaşındayız. İşe geç kalmamak, eve erken dönmek, okulu bitirmek, askerlik, evlilik vs vs... bitmek bilmeyen bir maraton. Hem de hazırlıksız sürdürdüğümüz ve ne yaparsan yap hep yeşil bir örtü alır yılların terini üzerimizden. Çöken omuzlarımızın altında toprak serinliği... Bitmiş bir hayata karılır güneş kürek kürek... Ölümsüzlük... ”ölüm” sözlük...çözemediğimiz, dilini ezberleyemediğimiz. İşte bu gün de açtım bilmediğim kaçıncı sayfanı. Bir noktan daha düştü, bir damla yaşım da üzerine. Bir fidan daha ektim gönül bahçene, yaprakları kaldı elimde. Al işte! Seni anlatana kadar düştü toprağına bir beden daha hatta binlerce belki de! ! ! II Baharın cıvıltısını saklardı gözlerinde. Şimdi serin Bodrum akşamında yanağıma bıraktığı buseyi yeşertiyor gözlerim....... yazıyı bitirirken öğrendiğim can dostum Sedef KABAŞ’ın kardeşi dünya tatlısı Yunu’sumun anısına! Bahar gözlerinde asılı kaldığım bir can daha kırdı ışığı. Geleceğe tohumdu, Karanlığa umuttu belki de! Hurdaya dönen arabanın sesine karıştı dudağındaki son kelime K i m d u y d u? Satırların sonundasınız ama hayata baştan başlayın sayfayı kapatınca Her soluğun değerini düşünün olur mu? Önceliğiniz erteledikleriniz olsun Ölüm yakalamadan önce 11,10,2005 Arzu Altınçiçek |
Kaderiymiş
Caddeler, Şehirler …kanıyor Talihsizlik Dört ayaklı olmak Üç ayağı bağlı Diğerinde çırpınışları Kaderi Boğazındaki kör bıçak Gözlerindeki bez parçası kesmekten bihaberdar -cellat- başında Bir çocuğun elinde Son kez tadıyor -İlk sevgiyi- Gülerken Bıçağın yansımasında Ağlıyor küçük çocuk Bağırıyor kınalı kuzu …kanıyor Masamda bir tabak Tabakta kızarmış bir et Batırıyorum çatalı Canım acıyor Boğazımda düğüm Gözlerimde onu seven Küçük çocuk Derin bir nefesle Utanıyorum Karnım aç ama Canım yanıyor Tabağımı kaldırır mısın anne? Boğazım acıyor:'( Arzu Altınçiçek |
Kadınım
Geçmişi lekeli Yüzü eski Maskeli olsa da Gecesi gündüzü Ustalıkla saklıyor Beyaz tülün ardına Kadınlığını Akşam doğarken Onuru tüketen eller Kızılında boğuyor Alın terinin utancını Çekildikçe karanlık Gölgeleri düşüyor İhanetlerin O yine beyaz tülün ardında ...umarsızca Depremlerden bitkin Çiy saatlerin serinliğiyle Yorgun gamzelerde Gülüşü diriliyor Her solukta kahpelik Çürümüş dehlizlerinde Tek dişi kalmış siluetin Karartısı düşüyor Aşiyan’da Okka ile divitin valsini kıskanıyor Dalgalara da özenen martılar Çekiliyor ayak izleri Çalkalanıyor deniz Ölüm sarıyor ya da kendini ecel sanıyor mavi Uzun bacaklarının altında Serili bedenler Seyirci kalıyor Arzuların yalnızlıkla Kol kola sefasına Kim geldiyse kapısına Tenine seren kadın Cinayetlere şahit *******in Peçesini takmış Matemde sürmeli gözleri Ak gerdanında Dizili tarihin hazinesi Yedi taşlı taç takılı Hazan saçlarında Her bir yanında Yorucu sevişmelerin Morluğu / sanılır Oysa Her gelen bir parça koparır canından Hüzünlü bakışında Bulutlar kurşunlar toprağı Çiçekleri hep diken açar ellerinde Canı yanar Yine de gülümser Şehveti sürdüğü dudaklarına Yıldızlar düşer Yorucu bir tangonun finalinde Öpüşür akreple yelkovan Ne kadar ateşli olsa da Bastırır arzularını Uğruna kaç can döküldüyse Teslim olduysa kaç devlet Bakir rüyaların Erkeği olsa da kabuslar Kanlı bastırılışıdır Özgürlüğünün Ne boynundaki tasmanın izini belli eder Ne de ayağındaki prangaların tahrişini Uzun bacakları… O’na uzaktan bakmak kadar Eteklerinde oynaşmak da güzel A d ı n a İ s t a n b u l d e d i ğ i m k a d ı n ı m Arzu Altınçiçek |
Kala Kala
Gece gibi suskun ve yalnız kaldım dünyamdan çıktığında. Tüm sıcaklığıyla özlemi kavururken tenimi, üşüdüm. Olmayacaktın biliyorum artık yarınlarımda, ne de düşlerimde. Sol yarım, can yarım hazan gülleri gibi savruldu mavi penceremde. Bense sadece bakakaldım ardından, hiçbirşey hissedemedim o an. Saçmaydı bu olanlar, bu kadar basitmi aşkı silmek? Bu kadar katımı sevdiğim adam? Hataları gözardı etmek yücelikse, bir hatayla bir ömür tüketilmesi mi gerekir tek tarafın kuralları, doğrularından. Bumu aşkta gurur denilen meret? Aşk orta noktada buluşmak değilmidir? Sen, ben değil 'BİZ' olmak bu kadar zormu? Hep karşımızdan bekleriz birşeyleri. Anlatmadan, anlaşılmayı, seslenmeden duyulmayı,sevmeden sevilmeyi bekleriz ama zamane aşklarında zaten dokunmadan hissedilmezmiş sevda...hepsi yalan. Biliyorum ne yaparsan yap, kendi bakışınla, isteğinle, yoğunluğunla yaşarsın duyguları. Öyle perde inerki gözlerinize, görmezsiniz O'ndan başka birşey. Sonra iki kelime ile silkelenir, çarparsınız gerçek duvarına. Buraya kadar... Neydi buraya kadar olan? Umutlar, coşkular, hayaller, sevinçler, hüzünler, özlemler! Bir anda yüksekten düşüyormuş gibi mantığınız çakılır duygularınızın üstüne. O zamanda zaten acı çekmeye başlarız. Neden duygumla hareket ettim dedikçe daha çok çöker sol yanınıza ağırlık. Hayat ağır gelir, dünya ağır gelir, sizse kendinizi yok gibi hissedersiniz. Hayaletten farksız, ayna karşısında sadece gözlerinizde tüketilen sevdanıza dalar durursunuz. Gözlerinizden kayarken bulutlar zaten çoktan takılmışlardır ucuna. Bulamazsınız... Ve kala kala bir 'SEN' kalmıştır bende, bir de 'BEN' terkedilen sevgide. Şimdi üşüyorum ve bekliyorum...belki bir sabah güneş yüzünü gösterince Marmara üzerinde, ardından doğacaksın karanlık sevdama... Arzu Altınçiçek |
Kanlı düğün
Mayın döşeli yollardan geldik Dikenli tellerde sıyrıklarımız Toprağın kızılında gözyaşımız Boğazımızda yumrukla geldik. Namluda karanlık noktada ölüm Bayraktır kefenimiz cehalet zulüm Ellerimiz açıktır güçsüze gülüm Açız, aşımızı böldük de geldik. Canlar verdik bilmedik sarpa kayalarda Kanlar döktük umut ekilen kuru toprağa Suslar birikti *******i pusuda Sol yanımıza taş basarak geldik. Ey vatan! uğruna kaç ocak söndü Hainler pusuda kaç baba öldü Sarıldı tabutlar ufuklar söndü Gözümüzde yaşları tuttuk da geldik. Ey bayrak! Dalgalan bulutlar senin Gölgene yemini verdik de geldik. Dökülen her damla senindir, rengin Rengini toprağa kararak geldik. Teröre lanet duamız oldu Sınıra direkler bedenler oldu Ana baba özlemi bir yana durdu “Vatan bölünmez, şehitler ölmez” Şehitlere düğün yaptık da geldik. Arzu Altınçiçek |
Kapı arkası gölgeler
Bedensiz Çıplak ayaklar Durdu kapıda Üç kez vurdu Korkularım Korkuttu Doğruldum Saat üç Kulağım kesik Gözlerim Kapı altı İnce ışıkta Gölgeler saklı Sessizlik Sızdı odama Dört koldan Geldiler karanlıktan Beklediler Sessizce Nedensiz Sızdılar Yokluğa Korkular Baş ucu Bedel-siz Neden-siz Beden-siz Dokundular Saat mi hala üç Yoksa ben mi Zamanda kayboldum! ! ! Siz-sen-iz- Neden Gittin-iz! ! ! Beni de alın Karanlığa Çıplak ayak Dolaşmayı severim Kapalı kapılar ardında Korka korka Gel gör Korkutmayı da öğrendim Ceee-eeeee! ! ! ! Arzu Altınçiçek |
Kara Cumalar
Sabah sisi çökmüştü gözlerime Tan rengi bugün de gri Hep oturup yatağımda dinlerim sabah ezanını İçimde sıkıntılar Pişmanlıklarım gelir aklıma... Özlemlerim... Hayalini kurduğum sevdalarım Gözlerim günah çıkartır akan yaşlarla Bu sabah gökyüzü de bendendi besbelli Güneş gelmeden başlamıştı yağmurun taneleri Bulutlar penceremde.... Gözlerimde çakardı şimşekleri Şimşekler sıkıştırırdı göğsümü Dar gelirdi bedenim nefesime Gün sabahımın aynası İçimdeki sıkıntının bulutları Hala üzerimde gezinir kabusları Gün bitsin diye yalvararak bakmakta gözlerim saate Herkes sever oysa Ben hiç sevemedim cumaları Hep cumalarda yaşadım ayrılıkları Çocukluğumda kırılan bebeğimi Saklambaçta düşürdüğüm kolyemi Teslim ettim ilk aşkımı azgın suların ellerine Denizin tuzu cuma'ma karıştı Diploma törenlerine gömülürdü arkadaşlıklar Törenlerin veda günü de cumaydı Sevinci tutsak kalmış cumalarımın Hüzünleri cuma akşamlarının yalnızlığında Ya bıraktı sevdiklerim gitti Ya ben terketmek zorundayım onları Bak bugün de cuma Yine yalnızlığım damlar kalemimden Yine hayalin tutsak kirpiklerime Takvimlerden cumaları kaldırmak isterdim sadece Gerçi ne farkı varki diğer günlerden Yirmidört saat değilmi toplasan gündüz gece Belki birgün benimde yüzüme gülecek Cuma sabahları Ve meşgul olacak gecesi ellerim, dudaklarım Fısıldayamayacak kadar yorgun olacak sesim Akşamları gerçekleşecek düşlerim Banada gülecek yüzünü Cuma *******im Bu sefer mutluluğum damlayacak ezanlara Arzu Altınçiçek |
Kara Yalnızlık
Menekşeler göğsümde Gri dünleri boğuyor Sarı sabahlar Saçlarınla seriliyor yatağıma Gece gözlerine dağınıklığı vuruyor çarşafın Yastığa düşmüş geceden topladığım Pembe yıldızlar Köpük köpük dalgalarda Sıklemen yakamozlar Renkli sevda yaşıyorum Mateminde mavilerin Kırmızı dudaklarda beyaz ismin var Beyaz ellerimde Sarı güller Bir gökkuşağı sevda Her renk toprak kokuyor aslında Kuru güller,kuru toprak Kara Yalnızlık. Arzu Altınçiçek |
Karaçiçeğim
İşte geldim... Yüreğimde hazan mevsimimdi Acılarımı, sevinçlerimi topladım Solan ümitlerimi, kırılan arzularımı biçtim Suladım gözpınarlarımın kurusunu Yeni umutlar ektim de geldim Eylül hazan mevsimi koca yılın Hazan gene sarısında dökülen yaprakların Yıkık sevdalar, kuruyan topraklar Şimdi bekler üzerine yağmasını karın Bir kardelen çiçeğiyim avuçlarında Yüreğin kadar narin yapraklarım Bir dolunun incitmesine bile zarar verme Halim yokken ektim son umudumu ellerine İşte geldim. Kaçıncı baharında saçlarım... Bu kaçıncı yarına deyişi umutlarımın Yüzümde açan kaçıncı kırışıklığım Ya sevdiklerim ama söylemediğim Ya özlediklerim..tenine değemediğim Dökülen yapraklarla hüznümü döktüm de geldim. İşte geldim. Tekrar satır satır işlemek için sevdamı Herkes imrensin sana açlığımı Yüzlerce dudaklar söylesin diye dualarla adını Senin adını haykıra haykıra geldim. Ama sen sadece hissedeceksin Gözlerin kara toprakta daha parlak bakacak Ne görebileceğim Ne dokunabileceğim Sesini bile duyurmayacak yağmurlar Sen ne kar...ne dolu...ne fırtınalar yaşayacaksın Güneş toprağını ısıtacak Gözyaşlarım sulayacak ve sen besleyeceksin beni üzerinde Bir gün solacağım ve köklerim karışacak toprağına Ve bir yaz daha geçecek harmanlaşmış sevdamızda Bir sonraki kışta yeniden deleceğim beyaz örtüyü Beyaz senin kefenin....beyaz benim karanlığım Kardelen aşkımızı kavuşturacak günışığına İşte geldim Kara Çiçeğim... İşte geldim...al beni de yanına Arzu Altınçiçek |
Karanlığım
tüm ışıklarını söndürdüm gözlerimde şehrin! Siyahını çekmiştim üç-beş nöbetlerinin karşı kıyıya, hemen hemen her gece yaparım bunu. Günü teslim ettikçe düne, pembeleri solar çocukluğumun. Dibinde kırılganlıklarıyla birikir, yalnızlığımın cam askerleri. Asılı kalır gözlerim yıldızlara... kaydıkça bilirim ki, izinde yaldızlanıp dağılır bir çaresizin daha sessiz harfleri. Büyüdükçe, beyaz düşler bıraktı içimdeki çocuk. Açıldıkça saçlarının örgüsü, kör düğüm oldu heveslerim. Tüm inandıklarım soluksuz! Kalpten yağmur damlaları ve isminle gökkuşağını çizmiştim beyaz kağıtlara! Toprağa düştükçe ıslak renkleri, şiirler açardı yüreğimin arka bahçesinde.... rengarenk olurdu yaşam. Oysa şimdi ! Katili oldum papatyaların. Her yaprağında ayrılığın kan izleri kirletti mavi düş tarlamı. Sular çekildi gözlerimden. Sere serpe ölü çiçekler. Teninin ateşine daldırıp kirpiklerimi, resmini çizerdim kızıl dokunuşlarının. Sen mi yanardın bende yoksa ben mi kül olurdum teninde bilmiyorum. Renkleri yoktu bedenlerin, duvardaki sevişmelerde. Öğrendim ki, renk körüymüş AŞK! Ne hayalleri beyaz, düşleri pembe, ne umutları mavi, huzuru yeşil! Arzuları da kırmızı değilmiş ki! Beyazda başlayıp siyahta bitermiş aşk. Belki de bu yüzdendir anılardaki fotoğrafların çabuk solması. Babamın kucağında oturduğum zamanlar ne olduğunu bilmediğim her şeye – baba mu ne? mu ne? mu? mu? ... ve hangi rengi sorarlarsa sorsunlar, hepsine – layvicert derdim. layvicert saçlı kız, layvicert ayakkabı, layvicert elma şekeri...tadını aldıkça kızardı dilim, ayaklarım tozlandı, layvicert saçlarını boyadım bebeklerimin banyo dolabındaki çamaşır suyuyla ve...bakıyorum da bilmediğim ne kadar az şey kalmış yaşanmışlıklarda. Renkler, bana bakın! büyüyorum siz iç içe girdikçe... alacanızda yine de tutunuyorum hayata. Sezen’ in sarı odalarında hüzün şarkılarını yakıyorum mum diplerinde...seni düşünüyorum, yine özledim! ...yine, yine, yine! Sen ki sakıncalı sevdam, sen ki yasaklım. Büyümemin en ağır cezasısın belki de,... razıyım. Sus! Çocuk ol yanımda, çığlıklarım zaten senden de, benden de büyük. Haykırmayacağım adını. Dokuz boğum yutkunarak koklamalıyım tenindeki yasak çiçekleri ve uyumalıyım. ...uyumalıyım da, Kaçıncı uykusuzluğumdayım, bilmiyorum! Karanlık, eflatun şalını çıkarmaya başladı el ele dolaştığımız sahilde. Ardın sıra kırılan ışıkları topladı ellerim gümüş tepsiye. Yaldız yaldız yalnızlık, yıldız yıldızdı gece...ve bittim. Siyahla beyazın farkı olmadığı saatlerde, kırmızı kostümünü çıkarıp aşkın,efkarımı tütsülemek için yaktım karanlığı. Eski bir tangonun ritmiyle, dört duvarın dipsiz köşelerinde ağını örüyorum yalnızlığın... An ile anılar arasında, her defasında, bir öncekini unutup başka sözler yazıyorum bu müziklere....aşk şarkılarım, şiirlerim ve suskun hayalin kaldı bende. Mülteci kampındaki ölümle özgürlük arası çizgide sıkışandan farkım yok aslında. Çizgiyi geçerse ölüm, geçersem sensizlik... kalırsa işkence, kalırsam da sensizlik. İkisi de ölüm be...yokluğun ölüm. ...uzak ülkelerde olmak isterdim şimdi, hiç bilmediğim insanlar arasında, avazım çıktığı kadar bağırmak seni sevdiğimi...kimsenin anlamadığı dilde. Sonra hırsız bir rüzgar yürütmeli sesimi, sabaha karşı pencerenden içeri bırakmalı...unuttuğun ninnileri mırıldanmalıyım sana güneşin sızlayan ışığında. Bugün göğsümde uyanır mısın? saçlarımdan toplar mısın yıldızları ? Ne çok şey sığdırdım ismine. Ne çok sevda, özlem ve onca kavga. Her şey sensin aslında. Ah bu şehir, bu sahil... her parmağının dokunuşu dipsiz kuyular açar da atar beni maviye. Saçlarımın dalgasında havalanır beyaz kelebekler. Tut, tut ki bahar sende kalsın, ben sende. Sabaha çıkıyorum düşlerin yorgun renkleriyle. Yine yarım kalmış şiirler var yarına, yine sen dolu yaprakları dökecek zaman. Birikeceksin bende. Karanlık gibi sarsam seni. Serilsem, sarılsam, sevişsem dizelerle, öyle bir şiir yazsam ki, hani o herkesin yazıp da yetmediği SENİ SEVİYORUM’lar var ya, o bile şaşırsın. O kadar çok kullandık ki aslında, ondan mı yetmiyor sanki? Kirpik altındaki kimsesiz sahillere bırakıyorum yaşlarımı. Esen onca mavisin bende, onca umut. Ah! bir de çıkmaza gitmese yollar. Hani akan suların toplansa coğrafyamın bakir kuyularında...konuşamıyorum! Yorgunum! Tüm sesleri kesildi, sesini kulağımda hissettiğimde. Bak! bir geldin arapsaçına döndü düşlerim. Ben alışkın değilim ki - seni seviyorum- diyen adamların gerçekliğine! Sen gerçeğimsin! belki de burada yanıltıyor beni aşk. Hafıza kaydımda ne varsa sildim, kim varsa zaten kendini sildi gittiğinde. Şimdi kaydını tutuyorum öpüşlerinin ve fısıldadığın şiirlerin. Söndürdün şehrin tüm ışıklarını, göz kapaklarımda! ...İşte şimdi yanımdasın. Bak, çekilirken gece, portakal çiçekleri koktu güneş. Duyuyor musun? Renklerim, düşlerim yorgun Beyazdan çaldım gecemi Söylesene, senin ismin ne renkti? ! tüm ışıklarını söndürdüm gözlerimde şehrin! ...Karanlıktayım. Arzu Altınçiçek |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 05:56 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.