![]() |
1/:
Adı Lütfullah’tı, Ya da Abdullah... Ama düşleriyle sevişen bir adamdı o, Bu sebeple tuzlu tuzlu ölüm terledi, Yattığı son uykunun kapanmayan gözlerinden... *** Düşleriyle ölümüne sevişen adam... Zincirleri paslanmış prangalar takındı döşüne. Kilitleri kırık odaların kapılarını zorladı, Üst üste açıldı bütün boyutlar karanlık ortasında, En sonunda bir sahra çölüne çıktı, Çığırdığı her türkünün nakaratı. Haykırdı geriye dönüp herkese: “Yok mu, yok mu? ” Bu sese kulak veren yoktu. Zaten ne duyan oldu onu, ne de anlayan. Dayan sevişgen, Dayan düşleriyle sevişen adam... *** Dayandı Araf’ın ürkünç ıssızlığına, Düşleriyle ölümüne sevişen adam... Yalnızlığına da bir bozlak yaktı, Arkadaşı o bozlaktı. Aktı usulca kervanların izlerine basarak. Yalnız bir asker gibiydi ipek yolunda. Çangıl çangıl ebabil çığlıklarıyla Bin bir yılda bir geçen ipek kervanları, Ve dengi baharat yüklü develer, Şu böğrü altın damgalı atlar bile birer kalp paraydı, Geçmiyordu hiçbir değer boyutlar ortasında. Düşleriyle ölümüne sevişen adamsa, Yitirdiği yüreğinin sikletini arıyordu, Metrik ölçülerin tartmaz olduğu o diyarda. Art arda açılmasını sürdürürken kapılar, Istampada kan gördü sevişgen adam, Bitkin bir mühürdar gördü... “Vize vize,” diye inledi kozmik gümrükte. Mühür ıslak gözyaşıyla, kançılarya yorgun, Muhafız belalı.. Düşleriyle ölümüne sevişen adam ise Vurgun mu vurgundu Araf’ın ortasında... Çaresiz ve yılgın kargısını savurdu, Ağıt ağıt şerareler doğurdu, “Sidreyimünteha”nın karşısındaki en sert kaya. “Merhaba ehli kubur! ” “Merhaba ey ehli dünya! ” Ahmet Yozgat |
Adı Sadullah’tı,
Ya da Abdullah... Ama düşleriyle sevişen bir adamdı o, Bu sebeple tuzlu tuzlu ölüm terledi, Yattığı son uykunun kapanmayan gözlerinden... *** Düşleriyle ölümüne sevişen adam, Bir tespih isterdi hep oltu taşından, Ama kadere bakın ki, Kısmet bu güneymiş. Tam otuz üç tane taş düştü avuçlarına, Bir Erzurum türküsü çığıraraktan. Uzaktan Taşın üç katı sözcük döküldü diline. Ve göğün en üst katına açılmış kanatlarından, Nirvana ıslıkları döküldü. Söküldü ecelkuşlarının bilcümle çivileri. “Nerde imame, hani imame? ” Burun delikleri kabardı korku ve hırs ile, Kabzası gümüşlü bir aşk ile dilindi dili, Ve kendi hançeriyle yardı kalbini. *** İnadına utançsız bir coğrafyadaydı, Ve de inatçı bir kervansarayda tutsak... Oyuluyordu sevişgenin yaşadıkları katman katman Can alan bir duvarcı ustalığıyla örüyordu, Tersine tersine Giza’da piramitleri. Düşleriyle ölümüne sevişen adam... Yıllarca yoruldu, susadı asırlarca... Ve ömrünün şerefine ağladı bir kadeh, Bir kadeh daha şerbetiecelden... Birkaç yıldız kaydı gözlerindeki kan kalesinde. Başını kaldırdı usulca yılların harmanından, “Elveda” dedi son günündeki son ay’a... “Merhaba ehli kubur! ” “Merhaba ey ehli dünya! ” |
Adı Nurullah’tı,
Ya da Abdullah... Ama düşleriyle sevişen bir adamdı o, Bu sebeple tuzlu tuzlu ölüm terledi, Yattığı son uykunun kapanmayan gözlerinden... *** Düşleriyle ölümüne sevişen adam, Bir yudum daha ağladı münzevi kasesinin gözüne. Dünyalık bir karabasanın tutunup ışıksız ellerine, Önce sağlam olan sağ dizini indirdi, Can sümküren şahsi ve mavi kabirine, Sonra da insancıl yıllarının artakalanlarını, Ve ardından yok olmayı erteleyen hırsını... *** Ölümün o kalabalıklar içinde ücra ve kahreden, Kozmik bir “gülen a” ile damgalı, İlk hecesi “CE” olan adresine savurdu kargısını... İpek pamukluğunda bir yataktaydı oysa. Kokusu Kuburyan pazarlarının, Topraksı topraksı geziniyordu dudağının gülünde. Elinde hiçbir şey yoktu onun, Ama var sanıyordu silinen Kamus’taki sözcükleri, Mırıl mırıl mırıldanıyordu, Ancak sızmıyordu tek dizi bile dışarı şiirinden. Bu yüzden yıldızları tutuyordu boşlukta yüzen, Tutup tutup omzuna çiviliyordu. Ama sevişgen aldanıyordu. En gecikmiş çağlarını yaşıyordu yeniden, Bir yılı bir ana tıkıştırarak, Orta yaş ilkbaharlarının çayırlarında koşturarak, Düşleriyle ölümüne sevişiyor, Sürüldüğü transzamanlarla emişiyordu saatleri. Karanlık yapışkanlığını gecenin perde diye, Ufuktan ufka geriyordu aceleci elleriyle. *** Korkusu gördükleriydi onun kimsenin görmediği, Dudaklarında şaşkınlığın o tuzlu tadı Ve üzerinde uçuşan ecelkuşları... Belki de avladığı üveyiklerin ölüm ötüşüydü kulaklarında Kanat çırpışı tutsak ettiği müezzinpalazlarının Ve avuçlarımda bir kor parçası ki Yorgun beynindeki volkanlardan akan mağma Ama kahkahalar uçurdu sevişgen... En gençken, Bir ölüm ordusunda lejyonerken yaptığını anımsadı, Ve doğruldu bir kızılca kıyamet Rüstem gibi, Gözlerinin en ölümcül çukurundan baktı, Aktı araf’ın çekici ve özgür beldesine, Ölümün o ücra ve gevişgen adresine, Bütün gücüyle savurdu kargısını... Ağıt ağıt şerareler doğurdu, “Sidreyimünteha”nın karşısındaki en sert kaya. “Merhaba ehli kubur! ” “Merhaba ehli dünya! ” Ahmet Yozgat |
1/:
Adı Keremullah’tı, Ya da Abdullah... Ama düşleriyle sevişen bir adamdı o, Bu sebeple tuzlu tuzlu ölüm terledi, Yattığı son uykunun kapanmayan gözlerinden... *** Sadece ve zoraki düşleriyle sevişen adam... Çekip kendi ölümünün sıradışı yasını, Yakasını kaldırıp dalarken kozmik koridorlara, Yürüdüğü yollarda hiçbir iz bırakmadan, Yakmadan çerağını ezoterik coğrafyaların, Ölümün o ortalık yerin ortasında en ücra, Veya iştah ile ruh gevişgen, ve hırs ile can emişgen adresine, Belki de son kez savurdu isyankâr kargısını... *** Kıskıvrak yakalandı bir engerek yurdunda, Karmaşık ve yorgun beyninde baldıran atlıları koşuştu. Kara ve saldırgan köpekler öttü kümeslerde. Sererek salyalarını ortalık yere kuduz horozlar, Ölümüne kudurgan ve inadına vurgun, Durdular dişlemeye zamanın son demlerini. Göz içi kadar dar bir beyazlık yayıldı, Sevişgen sandı ki ulaştı aydınlıklar yurduna, Ama aldandı... *** Sahra geninde bir katran içinde buldu kendini. Bilinmez bir zamanın gözesinde, Bilinir bir mekan içreydi, Yani ölümün eşiğindeydi.. Boncuk boncuktu alnımda Ve güneşin yüzeyindeydi teri, Geri geri akıyordu tüm sular, Volkanlar tersine patlamadaydılar burada. *** Metalik yürekler mi atıyordu ne? Ya da dızmanların düğünü müydü ozmoğrafik çayırda? Veya Gog ve Mogog seddi Zül’ü delen... Kalın duygulu zalim bir demirciydi gelen, Silinense gözlerinden, Keskin dişli testeresiyle lime lime, Etlerini doğrayan işinin ehli bir marangoz. *** Günahları dövülüyordu sevişgenin, Zamansız zamanın bu gözesinde, Ya da sevişgenin yüreğinin örsünde. Hançer sivriliğinde duyguların çengeline, Bir dalıp bir çıkıyordu baldıran denizlerine. Son dalışında anımsadı otuz üç yaşının diriliğini, Ve doğruldu bir kızılcakıyamet köpekbalığı gibi, Gözlerinin en zalim çukurundan baktı, Aktı araf’ın çekici ve özgür beldesine, Ölümün o ücra ve gevişgen adresine, Hırsla savurdu kargısını... Ağıt ağıt şerareler doğurdu, “Sidreyimünteha”nın karşısındaki en sert kaya. “Merhaba ehli kubur! ” “Merhaba ya ehli dünya! ” Ahmet Yozgat |
1/:
Adı Selamullah’tı, Ya da Abdullah... Ama düşleriyle sevişen bir adamdı o, Bu sebeple tuzlu tuzlu ölüm terledi, Yattığı son uykunun kapanmayan gözlerinden... *** Düşleriyle sevişen bir adamdı ya o, Bu sebeple tuzlu tuzlu hayal terledi, Yattığı son uykunun açılmayan gözlerinden... *** Teslim etti huysuz ve doyumsuz geçmişini, Her anı huruf ve aritmetik cifiriyle dürülen, Ve ateşlere oturgan antlar ile kırk bin kıratlık kapılarda. Seyyareler sikletince somutlaşmış buz, Ve ter ve tuza batmış ışın mermeri bedenlerle sarmaştı. Bir kocadı Adem kadar 950 sene, Bir çocuklaştı, Ve büyüsü bozulmuş pirinçten çıngıraklı hayalini elledi. Gözyaşlarını yitirdi bir acılar okyanusunda “Of! ” Küsüşük kirpiklerinin yaşlı gölgesine tutunup, Bengisularla ıslattı sezgiler deryasını, Ölümün o kalabalıklar içre ücra, Ve boz bir eylül gibi ürkünç oğlu ürkünç, Bulvarının adı silinmiş adresine savurdu kargısını. Ağıt ağıt şerareler doğurdu, “Sidreyimünteha”nın karşısındaki en sert kaya. “Merhaba ehli kubur! ” “Merhaba ehli dünya! ” Ahmet Yozgat |
1/:
Adı Cananullah’tı, Ya da Abdullah... Ama düşleriyle sevişen bir adamdı o, Bu sebeple tuzlu tuzlu ölüm terledi, Yattığı son uykunun kapanmayan gözlerinden... *** Düşleriyle ölümüne sevişen adam... En mahrem karlı aralıkların derunî, Ve dehşetengiz illerinde tek başına bir Cengiz timsali. Vandal bir orduyu doyurabilir düşleriyle, Ayırıp bir kenara soluk albüm anılarının hasını, Ölümün o ücra ve emişgen adresine, Bir daha savurdu isyankâr kargısını... *** Açtı son kapı sandığı tabutu sekine kapağını, Ekşidi an bir anda ve kokuştu irfan.. Zamanın tadı tuzu kalmadı atom çağında. Dilim dilim ufukları yalayan aslan, Öteye itti mazlumların beriliğini. Korkunun gırtlağını sıkan elini, Zındanlarda buldu zavallı bir cesaret. Bekaret yorulmaz bir hamaratlığa sıvadı kollarını. Heyhat ki nihayet yırtıldı ilk işte damar, Kuvveti bitti ışığın yürekli askerlerinin. *** Canlandı içinden sevişgenin öfke çiçeği, Yıkıldı zülkarneyn’in ördüğü duvar. Muhkem bir zaliman prangalar dövdürdü, Kanla sulanmış savaşlarda. Teslimiyet sindi yüreklerin en alacalı çukurlarına. Kaçtı mantığın muhafızları ta fizanlara. Acunun beynindeki cehennem mezata çıktı Kıvılcım saçtı Canalan’ın ateşten çiçekleri, Gözünde can açtı kargıyı kavrayan elin. Ağıt ağıt şerareler doğurdu, “Sidreyimünteha”nın karşısındaki en sert kaya. “Merhaba ehli kubur! ” “Merhaba ey ehli dünya! ” Ahmet Yozgat |
1/:
Adı İrfanullah’tı, Ya da Abdullah... Ama düşleriyle sevişen bir adamdı o, Bu sebeple tuzlu tuzlu ölüm terledi, Yattığı son uykunun kapanmayan gözlerinden... *** Düşleriyle ölümüne sevişen adam... Teker teker ağladı çürümüş zamanları. Lacivert ezgiler hönkürdü gri aynalara karşı. En soğuğunu sıvadı ateşlerin tenine. Ve kutupların en sivri ve sıcak aysberglerini... Kutsal zeminleri karaladı gözyaşı acemi darbelerle. Dağladı kronik yaralarını maharetli elleriyle Araf’ta. *** Organları burulmuş otisler çırptı günahlarını, Ötenin ve berinin orta yerine, Düşleriyle sevişen adam... Tek noktaya bağladı sitemkar okyanusu, Yaşamdan artakalan sevdaların masum ipiyle. Geleceğin ışıltılı sözleriyle uzanıp sonra, Sırlayıp arkada bırakılan sonbahar yağmurlarını, Ve lacivert *******de kan kokan, Arsız tırpanların silip pasını, Düşleriyle inadına sevişen adam, Ölümün o ücra adresine, Savurdu temreni bolat olan kadim kargısını... Ağıt ağıt şerareler doğurdu, “Sidreyimünteha”nın karşısındaki en sert kaya. “Merhaba ehli kubur! ” “Merhaba ehli dünya! ” Ahmet Yozgat |
Yakazamın Atamanı
1/: Sevdamı apardı bir yakaza öncesi, Kertilmiş dişleriyle o doru duman, Teslim oldum zeminimin mavi katına, Fermanı atlasla dokudu o apak zaman. Sevdamı apardı bir yakaza öncesi, Sesi boğulmuş bir rüzgar olan ataman. 1a/: Yakazamın atamanı dur hele, Göz görmeye ama bu başa neler gele... 2/: Zarfı ile mazrufu bile karıştı aşkın, Kapılar açıldı beynimin kıvrımında, Her çizgi başka alemlere ulandı, Hücrelerim büzüldü aşkımın yangınında. Zarfı ile mazrufu bile karıştı aşkın, Taşkın düşler yüzer yüreğimin kanında. 2a/: Yakazamın atamanı vur hele, Göz görmeye ama bu başa neler gele... 3/: Ey kahrına derin mezar açan ellerim, Bil ki bin bir yol kazılır burdan öteye, Her durakta bekler aşkı bir başka dızman, Tevbe ile girer boyut diğer bölgeye. Ey kahrına derin mezar açan ellerim, Gözlerimi teslim alan boğuk ataman... 3a/: Yakazamın atamanı sür hele, Göz görmeye ama bu başa neler gele... Ahmet Yozgat |
Yananı Mağma Bilir
1/: Kesmem üzerime düşen ışığı, O ışık çağları aşar da gelir. Direnir kara’ya ak’ın aşığı, O aşktır yüreği yakar da gelir. Bilir sevda kökü nere dayanır... 2/: Nereye dayanır kökü sevdanın? Yedi kat yer altı yeri kayanın, Ateşler yurdunda tez davrananın, Sesi volkanlardan çıkar da gelir. Bilir mağma her halini yananın... 3/: Lavlar bilir yananın her halini, Kendi yakmış ayağını, elini. Aşk adamı yüreğinin telini, Bidayetten beri çalar da gelir. Bilir mızrap yanlışını notanın... 4/: Notanın yanlışını mızraptır bilen, Aşk ehlini karanlıkta gördüren, Zamanların yüreğini titreten, Boz atlı Hızır’dır çıkar da gelir. Bilir bilen değerini yaşamın... Ahmet Yozgat |
Atların ve Ölülerin Öyküsü 1
(Ölüler Kitabı. Bap: Bir) 1/: Güneş çavar mı gece? Çavıyor... Ya ay? ... Ne arar gün ortasında coğrafyanın? Ay ve gün nasıl şaşırmışlarsa kozmik işlevlerini, İşte onlar da öyle... Yani atlar ve muharipler de bütünleşiyorlar, Fiziğin bile kuantum deryasında ayrıştığı bir anda. Tarihin kaderleri tandırlarda savuran sayfalarında, Bağlanıyor kaderleri uç uca, Cepheler ağustosta nar gibi yarılıyor, Tedirğin toynaklarından kan sıçrıyor atların. Cesaretli canlara iştahla yalanıyor yeryüzü, Başlıyor bitimsiz ve kısacık bir haziran ayında, Atların ve ölülerin öyküsü... *** Öncesinde var olup sonranın ortasında, Tarihe odun oluyorlar uzağında bir diyarın, Ateşler içinde çatırdıyor mavi mavi, Acılı ölümlere gebe gökyüzünün tarihi, Doru sağrılarda ve karanlık şakaklarda yankılanıyor, Bir ak pürçekli annenin söylediği acı türküsü. Başlıyor Tay hanedanının duvarının dibinde, Atların ve ölülerin öyküsü... *** Küf kokuyor Mavera’da harmanisi tarihçilerin, Ölüm komşu kapısı sararan yapraklarda. Dün doğanda nihayete gül üfüren çıraklar, Bu gün kanla yoğurmada dövdüğü toprakları. Toynakları türkülü, Tırnakları kıvılcımlı kısraklar, Bir çırpmada burnunu, Bir karları koklamada, Uzatıp başını Everest’in omzundan Önasya’ya... Anaları ağlatan takvimin en kahırlı sabahında, Yandı Gılmani’de saman renkli sayfalar... Eskimiş bir kindi Talas ovasında çekik gözlerdeki, Ve al kandı Otlukbeli, Mercidabık kızılca candı, Damla damla kandı gökyüzü, Kandiye kal’ası ruh doğuran bir harmandı. Çayırlar aşıldı tırnak, toynak ve kıvılcım üçleminde, Geride ana, yar ve gözyaşı, Önde ise gök demirden battaniyesini bürünmüş, Yekpare bir savaş Mars’ı, Kızıl pas ve mavi kandı onun başındaki, Beynini bir cendere gibi sıkan çelik kaskının süsü. Yeşil hırıltılı tarlaların enli hududunda başladı, Atların ve ölülerin öyküsü... Ahmet Yozgat |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 06:50 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.