![]() |
Atların ve Ölülerin Öyküsü 2
1/: Pare pare bir savaşın yekpare Mars’ı, Kızıl pas ve mavi kandır başındaki kaskının tek süsü, Kızıl hırıltılı tarlaların enli hududunda başlar, Atların ve ölülerin öyküsü... *** Birbirini bütünler ölüm ve dirim ey sipahiler, Ve siz ey yeniçeriler, Dudaklarınızı naralarla bileyin bu kuşluk ertesinde, Sevgilerle sürmeleyin kanlı gaddarelerinizi, Genizlerini yakmasın ölüm kokusu. *** Kısraklar, küheylanlar, aygırlar... Üzengileri paslı yağızlar, Dizginleri yıldızlardan daha da ışılak açıkdorular... Bütünleşin yarım elma gibi süvarilerinizle, Gözlerinizle delin gök çeliği, Ve kelebek kanadı zarifliğindeki tarih sayfalarını... Ya taylar? Vakanüvisi bu kitabenin... Puslu bir gün ortasında onlar, Yaslı ve eşgin dururlar... Son zaman yalvaçlarının hükmünce, Atlar ve ölüler bir bütündürler. Gah ıslak gözleri, gah şadıman olurlar. *** Öncesinde var olup sonranın ortasında, Tarihe odun olur atlar karanlık külhanlarda. Zaferlerle halay durur ölümlerin türküsü, Kor ve alev içinde başlar yaslı yaslı, Atların ve ölülerin öyküsü... *** Bilenmiş bir kindir nalları küheylanların... Normandiya kızılca can olur, Puvatya’da kemrilir çelikten dizginleri kadanaların, Anaların gözlerinde koşuşur tedirgin cengaverler, Acı ve elem gözyaşına biner Kadeş diye bir yerde. Yani yağmur yağmur kana keser gökyüzü, Seferberlikte başlar nefeslerine binerek, Atların ve ölülerin öyküsü... Ahmet Yozgat |
Atların ve Ölülerin Öyküsü 3
(Ölüler Kitabı Bap: Üç) 1/: Yağmur yağmur kana keser gökyüzü, Seferberlikte başlar nefeslerine binerek, Atların ve ölülerin öyküsü... *** Sapla samandır karışan dengi dengine, Sasani samanlıklarının saçakları sırf alevdendir, Ellerinde grek ateşleriyle yürekleri buz kesen zalimler, Uzak ve kuş uçmaz ülkelerden gelirler. Bir yanda şahıpehlivan Zaloğlu Rüstem, Bu yakada Alper Tunga’sı tunduraların. Taburların, alayların, kolorduların Yani bilcümle kumandanlıkların tek sözdür türküleri: İleri! ... Kısraklar, aygırlar ve beygirler; Burunlarını çırpa çırpa dururlar. Bura huduttur, Sınırdır ki bir adım arkası Sidre’dir. Yanar Cebrail’in ufuklara gerilen kanatları. Atları artık siz tahmin edin... *** Annemin bilge annesinin bilge annesi, Kuzu dişli ağzından can sızarak anlatandı: Bir eli turaç olmuş uçmuş bileğinden, Kan kızılı kına yeşiliyle zifafta, Mor belikleri sırtını döven, Mavi yazmasıydı yaralı başında, Keçi kılı dizliğiydi, tiftikten tozluğuydu, Ve yok olan güruhların ruhsuz ellerinde, Zavallı ve görkemli kızlığıydı... Oy seferberlik artığı ninem oy! Oysa ar’ıydı onun ahlakının üzerindeki tek süsü püsü, Polatlı’da yırtılan bir zar inceliğinde başladı, Atların ve ölülerin öyküsü... *** Bilenmiş bir kindir kılıçlar şimdi Sakarya’da, Sarışın kumların yavuklusu Yemen kızılca candır, Dolu dolu kana kanandır yeryüzü... Ahmet Yozgat |
Atların ve Ölülerin Öyküsü 4
(Ölüler Kitabı. Bap: Dört) 1/: Ar’ıydı ninemin ahlakının üzerindeki tek süsü püsü, Yırtılan bir zar inceliğinde başladı Anafartalar’da, Atların ve ölülerin öyküsü... *** Babamın bilge babasının bilge babası, Ağzından can sızarak anlatandı: Bir eli bıldırcın olmuş, uçmuş bileğinden, Kan kızılı kına yeşiliyle zifafta. (Nasıl kıydınız ulan kitapsızlar?) O hafta yeni evlenmişti daha, Sağdıcı Karaların Ömer omzuna vurup şaplağı: “Haydi göreyim seni aslanım, Zaferlerle çık inşallah sabaha! ” demişti. Bizimki gülümsemişti. Sabah olmadan daha: “Seferberlik başladı.” diye ünledi asesbaşı. Kaşı kalkmıştı dedemin alnına doğru, Ölüme doğru başlıyordu daha ilk yolculuğu. Birinci kere biniyordu kısrağına özgür muharip, Daha ilk seferinde ölümle eş, İlk seferinde kanla kankardeşti. Bıyıkları Bursa işi salt ipektendi, Bir yarımada kadar enli palası elinde şahmeran, Poşusu bir simurg kuşuydu ufkun ardında artık. Bin üç yüz seksen dokuzuncu sayfa aralandı, Bilge savaşçı devlerin gözünde Sırpsındığı’nı gördü. Truva atıydı üzerini kaplayan abanoz teni, Kefeni ise bildiğimiz ucuz Şile bezinden. Her çatışmada en amansız yerinden yedi vurgunu, Ve yeniden öldü... Bozgunlarda binip gri çelikten kısrağına, Yırttı ufka gerili zulümle kirlenen duvarları. Vuruldu Akka’da vuruldu düştü, Canına leş yiyen kargalar üşüştü... *** Kan akan ırmakların sahillerinde başladı, Atların ve ölülerin öyküsü... *** Kore’de Kunuri kızılca candı artık, Bulut bulut kandır gökyüzü... Ahmet Yozgat |
Atların ve Ölülerin Öyküsü 5
Ölüler Kitabı: Bap Beş 1/: Atların öyküsü bitti ölümle, Ölülerin öyküsü buraklarla sürüyor... *** Dolayıp bileğine keten lifinden örgülü yeleleri, Başları bozbulanık muharipler mütemadiyen, Kan öksürüyorlar ilkçağda, Ortaçağda kin öksürüyorlar, Ve can öksürüyorlar hala sidreyimünteha’da... 2/: Bağlanıyor kaderleri uç uca, Atların ve ölülerin öyküsü, Başlıyor sağ cenahında aşkın, Sol cenahda bitiyor kanla. *** İlk önce atlar ölüyor her cephede, Nedenine dahil olamadıkları bir savaşta. Ölüm binip beyaz taylara siyah bir bulut gibi geliyor, Silme ışık kesiyor gökyüzü, Devam ediyor silbaştan çağlar ardına, Atların ve ölülerin öyküsü... Ahmet Yozgat |
Cebi Yoktur Kefenin1
1/: Böyle hikayet ederler ki ekabir, Bir bir yaşayarak aşka ve yaşama dair ne varsa: “Cebi yoktur efendiler kefenin.” Benekli bir sabah sapanıdır ıslık ıslığa dönen, Atılan Davudi taşla vurulurum, daha hayalim cenin... *** Her mahmurluğunda uykumun yakalanırım, Gecenin 2.30’una ensemin en sığ yerinden. Savrulurum kozmik bir hububat harmanında, Ve savrulurum zamansız tekerleğine evrenin. *** Ey yüreği büryan... Ve beyni üryan şahidim! Ve ey suskun muhafızı serhadıkainatın son kalesinin! Bağdaş kurup agnostik surlar eteğine telvenin falına bakan albız... Ya da kitapta okunan, kelami kadim tarifiyle debelenen arz... Veya her akşam seddi delmeyi erteleyen Gog and Mogog... İki kulak aram bir kaval borusudur benim, Bu yüzden sevmem çobanın karakoyunu suya indirişini, Ve bindirişini seyisbaşının kör oğlanı çıplak taylara. Sur’umu kendim üflemektir emelim, İki elim kanda da olsa kendi kısrağımı geceden yemlemektir. Biline ki dediğimi yaparım, Üflerim ateşi ve yüreğimi yemlerim ve bana ait olan her şeyi, Dalarım kadim ve lahuti satırların daracık aralarına. *** Ellerimdir yanar. “Ko bırak yansın hısımoğlu! ” Kanar uzağımda bir ânım. “Ko bırak kanasın be hısımoğlu! ” O an dürülür zaman. “Ko bırak dürülsün be hısımoğlu! ” Bilinmez bir amelle açılır perde. “Ko bırak açılsın be hısımoğlu! ” Kuantumun temeline işlenmiş cifri şifreyi sezerim. Derunî... Kozmik sübhanekeyi okur gözlerim... Ahmet Yozgat |
Cebi Yoktur Kefenin2
2/: Böyle hikayet ederler ki ekabir, Bir bir yaşayarak aşka ve yaşama dair ne varsa: “Cebi yoktur efendiler kefenin.” Benekli bir sabah sapanıdır ıslık ıslığa dönen, Atılan Davudi taşla vurulurum, daha hayalim cenin... *** İpek ipek burulur ta kaynağında yaşlı ışık. Bir helezonik yay gibi kıvrılır sağır zaman. Avcılara aman vermez son uzay geçidinde ateşli tayfun. Acıdır, bağdaş kurup kahırlı bir şakağa ve ah çeken. Yani her kalede toplar direnir zamansız istilaya. İstila masalında bir zümrüd olur sabırsız alnım. Ateşli tayfunlar ülkesinde bir anka olur, Güllerin diyarına kanadıyla taşır koklama arzusunu. Artık zaman gümrüğüdür burası ve yarına bakar dalarım, Ve her mahmurluğunda uykumun düşerim bir tuzağa. Gecenin 2.30’una ensemin en sığ yerinden yakalanırım. Kavrulurum... İzinsiz işlediğim işlerin çamur tuğlalı tandırında, Ardından cehennemi yüreğinde evrenin... *** Ey cılız kollarıyla yıldızları kavrayan yapay fenni ademoğlunun, Ve ey sahte suskunun az konuşkan dili, Bu çizgi Zülkarneynin çizdiği gizemli sınırdır, Sırdır ne ile ne arasını belirlediği cehl ehline biline. Sınırın cifrini bulayıp hendeseyi burçlar aleminde gezerim, Ya da bir geometrik çizgi inceliğindeki, Sivri ve sabırsız elif ucuna konan ezgiyi sezerim. *** O an açılır kapı. “Ko bırak açılsın be hısımoğlu! ” Dürülür mekan. “Ko bırak dürülsün be hısımoğlu! ” Dalarım beynimin sağ lobundaki enfusi enginlere. Derunî... Kozmik sübhanekeyi okur gözlerim... Ahmet Yozgat |
Cebi Yoktur Kefenin3
3/: Böyle hikayet ederler ki ekabir, Bir bir yaşayarak aşka ve yaşama dair ne varsa: “Cebi yoktur efendiler kefenin.” Benekli bir sabah sapanıdır ıslık ıslığa dönen, Atılan Davudi taşla vurulurum, daha hayalim cenin... *** Bir minare batar teskiniyetime durduğum son kıyamda. Yüreğimin okyanusunda bir mistik kubbe kabarır. Akustik ateşler uyanır çığlık çığlığa ağzımdaki kozmik ocakta. Kavrulurum... Mühürlenip evrenin on bin ışık yılı geninde, Ve dünyevi takvimleri kapsayan zamansız dorsesine, Sembolik cifirler harmanında savrulurum, Garkolurum ebcetin 2x2= 98706452’üne... *** Ey kuşaklı zühal ve yedi uşaklı zührenin şahidi... Ve ey parabolik bir yörüngeye teslim olan kanser hücreli muhafız. Cihanı atom atom fişleyen altı milyar gölü kör albız. Bil ki dolmuştur ezelde verilen anlık süre. Ne kurşuni mühre ne şifreli kilide muhtaçtır nefsim. Boğalar ki durmuştur Bozok yaylasında hendese okumaya. Küheylanlar haralarda aritmetik kişnemeye durmuştur. Gayrı vururum şaplağımı en kozmik algınının sağrısına... *** O an savrulur zaman. “Ko bırak savrulsun be hısımoğlu! ” Açılır kapı. “Ko bırak açılsın be hısımoğlu! ” Işığın bilinçli ve bilge can olduğu ülkeleri gezerim. Derunî... Kozmik sübhanekeyi okur gözlerim... Ahmet Yozgat |
Cebi Yoktur Kefenin4
4/: Böyle hikayet ederler ki ekabir, Bir bir yaşayarak aşka ve yaşama dair ne varsa: “Cebi yoktur efendiler kefenin.” Benekli bir sabah sapanıdır ıslık ıslığa dönen, Atılan Davudi taşla vurulurum, daha hayalim cenin... *** Şakağımın çağlayanında harlayan bu ses, Yıllardır yurdunu arayan mülteci kanın sesidir. Telvesidir dağlar ardına karanlık ordugahlar kuran albızın. Kumlara gömdüğüm ve ardımdan ağlayan kızın, Cehennemde dikilen İdris ustanın elbisesidir. *** Mikron mikron dokunur izinsiz iş işleyen kaslara ateş. “Ko bırak dokunsun be hısımoğlu! ” Dürülür sonsuz zaman. “Ko bırak dürülsün be hısımoğlu! ” Son savaşta aman dilemez yamaçları örten, Ve göğsünü kanı ile kapatan, Ilıman ürpertili ama tenleri soğumaya yüz tutan kızlar, Bir nar keser yalamak için kızıl mağmasını damağım. Gözlerim banar aydan arta kalan bir parça nura, Umur sinirinden şişer ve kocaman bir ay olur. Dalar kudurgan dağlar gibi ve oturur sezgilerime. Karanlık bir kabri koyup ortalık yere, Açarım gıcırtıyla paslı kapağı. Kainatın fermanıyla dürerim bütün ölü anları ve anıları. Kır bir küheylandır artık izinle işlenen bütün işler, Atlarım ve vururum sağrısına ateşin eli ile, Şahlanır ve çepeçevre tüm evreni gezerim. Derunî... Son kez sübhanekeyi okur gözlerim... Ahmet Yozgat |
Desitanı Huş Kal’ası1
Mataram Silme Gözyaşı I/: Mataram silme gözyaşı Shıkh Yahkya, Gözyaşım ana, baba ve yar üstüne bozlak kokulu. Yol Hicaz yolu... Hakilere bürünmüş zabitanın kimi atlı, Kimisi hecin kamburunda ufukları gözlemede, Eratın cümlesi dil bilmez, iklimin yabancısı, Kuru tayin gevelemiş en son öğünde, İki gün evvelinde. Aç ve yaya bu yüzden ey Shıkh Yahkya... Bu yoculuk nereye? ... Bundan da bihaber karayağız uşaklar. Kuşaklar Trabulus... Mavzerler Made in German... Aman aman Shıkh Yahkya aman! ... *** Yemen diye bir diyardaymışız sabaha karşı, Sislere gelin tülü gibi sarınmışım, bulutları hışırdatarak. Anam “Hayırdır inşallah! ” diye fısıldamada, “Gündüz gözüyle...” nineme sorarsanız. Üstümde sarı çiğdeme kesmiş bir gökyüzü, Altımda kumdan ve gözyaşından bir deniz... Kumlara garkoluben rüya ile gerçek ortasındaki enlem, Doldurdum kalaylı bakır matarama, Gözyaşımı çaresiz. Sessiz ve usul usul doldurdum. Kumdan deryaların keskin göz kıvrımında, Durdum, bütün avunmuşluğumla. Babamla tanışmışlığını anlattı çakır dikenleri, İzleri kapanmamıştı henüz, Dedem Seyit onbaşının elleri sarı sırça kırıntılarda. Anam “Hayırdır inşallah! ” diye fısıldamada, “Gündüz gözüyle...” nineme sorarsanız. Yani Yemen diye bir diyardaymışız... *** Annemin kirpiklerinin gölgesi düştü kuma, Ve ağladı ılgıt ılgıt. Ben ağladım uğrun uğrun son vahada. Açık seçik yaş döktü ve sarışın kumlar ağladı. Deyin loy loy ağalar... Oturdu çölün bağrına o muazzam Huş kalesi ağladı. *** Mataram silme gözyaşı Shıkh Yahkya, Ya yaşama ya memata bu yoculuk... *** Ama yine de bu yolculuk nereye? ... Bundan da bihaber karayağız uşaklar. Kuşaklar Trabulus... Mavzerler Made in German... Aman aman Shıkh Yahkya aman! ... Ahmet Yozgat |
Desitanı Huş Kal’ası2
Erlerin Omzu Çapraz Fişekli II/: Mataram silme gözyaşı Shıkh Yahkya, Ya yaşama ya memata bu yoculuk... *** Bir tek Bekir’dim ben, Malatya’nın yanık ardıç kokan, Ve badem gözlü kızları uzun belikli, Yoksul, aç ve sefil dağ köylerinden... Ellerinden tahsil edilmiş tüm hububatları, Bundandır benizlerinin başak solukluğu, Ve bundandır padişahımız efendimize, Kayıtsız şartsız bağlılıkları... *** Bir badem gözlü, sülün duruşlu Bekir... Bir Kasım ki İki omzunun arası sayın ki iki bahar arası... Bir de karayağız, sureti sünük, canı sıkık Mihralim... Cümlesi bu emsal Hicaz katarında erlerin... Hissiz kumdan eli omzumuzda çöllerin. Diğeri eratın arasında seferberlik sülusu dağıtmada. Bozlaklarla uğurlanan efelerin omzu çapraz fişekli. Mataraları ise silme dolu gözyaşı... Kiminin karısı, kiminin yavuklusu el sallamada, Ardından gözyaşı akıtmada kimisinin oynaşı... Bir sabaha karşı dizdiler bizi, Kehil kehil soluyan bir demirden yağız atın alnacına, Kahırgam dağlarımıza son birer kez bakmamıza izin var. Son birer kez sarılmamıza müsaade... Arkamızda bıraktıklarımıza... *** Benim de mataram silme gözyaşı Shıkh Yahkya... Gözyaşımsa göbek kesiminin ilk acısı... Anam ağlar ardımsıra, çölde boğulur sesi. Ben ağlarım uğrun uğrun, Tertibim Bekir ağlar saklayarak kızaran gözlerini. Deyin loy loy ağalar... Ağlar, mütemadiyen o ker*** tuğlalı Huş kalesi. *** Mataram silme gözyaşı Shıkh Yahkya, Ya yaşama ya memata bu yoculuk... *** Ama yine de bu yoculuk nereye? ... Bundan da bihaber karayağız uşaklar. Kuşaklar Trabulus... Mavzerler Made in German... Aman aman Shıkh Yahkya aman! ... Ahmet Yozgat |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 06:51 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.