![]() |
Yerdelen
Gidiyorum işte! Huzura bırakıyorum seni. Özlediğin bir sabah pencerende. Her yer kar…her yer beyaz ve sessiz. Dağları düşlersin şimdi… dağları, ağaç üstüne düşen kar sesinde yuvarlanır memleket türkülerin. Karanlık bir çizgi çekersin doruklardan doğru… Kayar gider ay düşümünde kırık düşlerin, her mesafende yüzüne yaklaşır güneş ve belirir göz çizgilerin. Soluksuz kaldığında göğsüne saplanır özgürlük… Bir yanın acır belki, belki üşür, belki de hissiz. Sıcak *******den sevişleri düşle o an. Seni beklediğimi, kollarım açık. Maviyle birleşene kadar dağlar, beyazında yazmadığım bir mektup gelsin diline. Rüzgarında, çiy gürültüsünde dolsun sessizliğine “seni seviyorum”larım. Gör ki, beyazın altında yeşilim. Gülüşüne hasret! Ayağının kalktığı her yerde -yerdelenim- Peşin sıra gelmek isteyip de, unuttuğun yerde bekleyenim. Geçecek bu mevsim ve yalnızlığım sökülecek… parça parça düşeceğim, damla damla, dalga dalga ve soğuk soğuk yalayacağım ayaklarını. Gözlerinde akacak üşümelerim. Esintimde renk verecek sen yanım, yüzün al al! Ne beyaz düşler isterim, ne doruklardan söküp getirmek mevsimi. Teninde erimek için “kar” olmak istemem, her tanen, her zerren olmalıyım bu sevdamla. Can olmalıyım, soluk olmalıyım… ötesi sen olmalıyım -sende- Karanlık perdende sarı kurdelede heyecanım. Çakraları çalışan dinginlikte en yoğun renginim belki de. Titriyor yıldızlar ay serinliğinde. Üşüyen yastık altı düşlerinde avuçla yüzümün bir yanını. Sen diye baktığım duvarda, sırtımı vermişim öfkelere. Kapı aralığında süzülüp gelse nefesin, enseme yapışsa haylaz çocukluğum ve sarsan bilinmeyen yanımı, Kucaklasan. Keşkelerimi, Korkaklığımı, Kayıp yanımı hatta ve hatta kimsesiz çığlıklarımı gömsem bedenine, Titrek yıldızlar gölgesinde kızıl bir mevsime bulanık saçlarım Bu kadar doldurmuşken seni yüreğime. Yum gözlerini, ben yumdum. Her şey suskun artık… Yerdelenim Yersizim senden öte. Her şey suskun! ..:: RadyoMedcezir ::.. Kültür Sanat Edebiyat Arzu Altınçiçek |
Yetmedi
Bir deniz olduğumu düşündüm, sensiz bir pazar günü. Sevda dolu nice sandallar gezdirdim sularımda. Binlerce balıklar oynadı derinliklerimde. Martılar haykırdı, coşkuyla sevdaları. Sularım köpük köpüktü ve beyaz. Hayatımda olduğun günden beri, İçimdeki duyguları anlatıyordu yakamozlar. Yosunlarım gözlerinden çalmıştı yeşilini. Seni kumlardaki deniz yıldızına benzettim. Seyrettiğimiz mehtaplı *******den düşmüştü besbelli. Sular geçtikçe üzerinden yansıtırdı sevdamızı. Ya çakıl taşlarına ne demeli? Bütün gizemi, güzellikleri saklayan Ya da derin sularımda ki karanlıklar? Birden okyanus olmak istedim, Yetmedi denizler sevdamıza. Sahil kısa geldi günlerimize. Çakıl taşları azdı sevgi sözcüklerine. Ya dalgalara ne demeli? Heyecanımın dalgaları hırçın, heybetli Deniz bunları dile getirmesi. Deniz bile sevdamı anlatmaya yetmedi. Arzu Altınçiçek |
Usul usul
Yıkılıyor, bir duvar, çığlığında. Adımlarım örümcek misali Arkamda karman çorman izler. Çöküyorum dizlerimin üstüne İşte! nefesimin son doluşu göğsüme Ve Siyah beyaz başlıyor hayat Ve git gide Alaca bulaca renklere boyanıyor Yaşam denilen şamata. Ve git gide uzaklaşıyor masumiyet Süzülüyor asma yapraklarında. Yıkılan duvarın parçalarında Yüzler görüyorum kabartılı En az göğsüm kadar. Ürküyorum. Bir kedinin bakışları kesiyor korkaklığı Soluklanıyorum. Ey hayat! ya verseydim seni Geri almamacasına… Ruhsuz bedenden başka Geriye ne’m kalırdı! Bereket Şiir gibi soluksuz Şarkılarım gibi söz-süz Gidiyorsun sendelesen de, düşsen de Tutunuyorsun daha kuyruğu takılmamış uçurtmaya Her şeyi sende gizlediğim bir gecede Susuyorsun. Deliliğe vurmak varmış yaşananları Ya da yaşananları düşünüp delirmek. Gülmek bile zor bu denklemde Oysa hayat tek solukluk kadar basit Tek soru – tek cevap kadar belki Ölüm nedir? O’ nsuz kalmak… aynanın diğer yanında ölümün panzehiri. İşte minareler vuruyor, ışıltılı, karanlık Marmara’ya İşte İstanbul yine sularda, tepe taklak Sessiz titreyişlerinde Kaç beden düşer yorgun Kaç beden düşer cansız Kaç bedene can olur saatler Bilir misin? Ben bilmem…nerden bileyim ki; İstanbul’un bilmediğini. Gözlerini kapatmış yosma şehrim Bacakların yorgun iki yaka uğruna Göğsünde yedi kitle, kanserli! Ölürken öldüren şehrim. Ben acı çekerim de Sen neden umarsızca bakarsın hala Ben ağlarım da Utanmadan nasıl güler *******in rengarenk Ben giderim de Neden kapanmaz sur kapıların Ben ölürüm de Neden açarsın önüme çıkmaz sokakları İşte dört yol ağzında durmuşum Birine giriş yok Birine sağdan Diğerine soldan dönüş - Yasak! Karşımda tek yön tabelası Sen olsan gider misin? bilmediğin bir yöne Üstelik dönüşü yok. İstanbul, kes önümü! An’lar kalsın yaşandığı yerde Ağaçlar gibi… Baktıkça görülsün Yeşersin, her biri farklı. Bir kız olsun şiir, adı deniz Bir oğlan olsun gece, adı toprak Ne deniz kaybolur gecede Ne de toprak olur şiir. Kartallar yuva kurarken Zirvede soluksuz kalırmış insan Ben artık yüksekten korkar oldum Suçlusu sen! Derinlerde kayboldum Sebebi aşk! Yıkılıyor, bir duvar, çığlığımda. Adımlarım örümcek misali Arkamda karman çorman izler. Çöküyorum dizlerimin üstüne İşte! nefesimin son doluşu göğsüme Bak, yükseklerden düşerken veriyorum. Toprakta topladığın her parçamda Bir şiir gizli, baş harfi s e n olan. İ s t a n b u l, sessiz kal Ölümüme baktığın gibi. O'na gidiyorum usuldan usuldan Arzu Altınçiçek |
Utandı şiir
Utandı şiir... Altmış iki yıl önce... Toprak kokardı dizlerim Ellerim çamur Koştuğum top kadardı dünya Yorgunluğum, oyunlarım kadar. Mızıkçılığı, köşe kapmacada öğrendim İlk göz yaşım tele dolanan uçurtmada En uzaklar, yorgun adımlar sonrası Babamın omzunda biterdi En yakın sevgi, kardeşimin avuçlarında Anamın göğsü. Ben boylarda dokuz kişiydik Aynı gün batışında kulağı çekilen Saklambaç oynasaydık Bulunur muydu sokak suçlarımız; Sadece bir cam kırmıştık.... Bağrış sonrası sustu kahkahalar Bir saksı sardunyaya çarpmıştı körebe Neden onca yaygaralar Başka sokağın çocuklarıyla yedik dutları Bahçeleri yıkmadık, ağaçları da çalmadık Sanki hiç onlar çocuk olmadı. Ağustos altı Yıl bin dokuz yüz kırk beş Sabah sekiz on üç Annem çamaşırları sererken güneşe Gerdanı akça pakçaydı Babam taşocağı yolunda Sırıtırdı mavi gözleri kuşlara Sütten bıyıklarım saklamazdı buruşuk yüzümü Kardeşim kundağında, rüyalardan habersiz. Gök patladı... Sonrası Onca ağırlık kirpiklerimde Karanlığımda çığlık üstü çığlık Herkes kayıp, sol yanım dahil Yıl iki bin yedi Parçalarımız birleşti mi çocuk gülüşlerinde? Burası mı çok derin Sesiniz mi kısık? Arzu Altınçiçek |
Aşk saklı
Mayıs saklı Güneşin eflatun kuşağında Denizin deli dalgalarında Gülüşün saklı S e n b e n d e s a k l ı A ş k ı y a s a k l ı Şiir saklı Şişedeki kırmızı tortuda Gecenin kısa soluğunda Nefesin saklı S e n b e n d e s a k l ı A ş k ı y a s a k l ı Adı saklı Güne gömülen yıldızlarda Asma salıncağımda Ellerin saklı S e n b e n d e s a k l ı A ş k ı y a s a k l ı Elinde fermanım Fermanında idamım Ölümümde idamın saklı Sen Ben Bize Yasaklı Aşk Sessizce Bizde kaldı K a p ı n ı y a l n ı z l ı k ç a l m a d ı m ı Arzu Altınçiçek |
Utanıyorum
Ordasın biliyorum... Yaşın kaç Tenin ne renk Kız mısın, erkek mi? Farketmez! Ama oradasın biliyorum. Gözünde dehşet Kulağında bomba sesleri Titreyen bedenin büzülmüş bir duvar kenarına Yanağında barut sonrası binaların karası Göz kapaklarına çivilenmiş Ölümün kareleri Mevsim beyazında Utanç lekesi -kırmızı- Kaç cansız beden gördün bu sabah? Kaç kişi yaşıyor mu? diye dipçiklendi yattığı yerde ! Kaç kol, kaç bacak gövdesizdi! Kaç bebek anasız babasız kaldı! Ahh çocuk! Benim gözlerimden bak, isterdim Şehrimdeki güneşe. Lekesiz maviye bırak umutlarını Çırpsın yüreğindeki beyaz güvercin kanatları. Kan kokan ellerinle Avuçla isterdim Uçuşan kar tanelerini. Çıplak ayaklarla yere basıp –titriyor- derdim Çok korkmuş! demek yerine Ordasın biliyorum, Kaç kişi seni düşünür Kaç kişinin içi yanar, bilmesen de Sana ağlayanlar var, biliyorum... Ve utanıyorum gözlerine bakarken Büyük olmaktan! II Ordasın biliyorum... Kaç aylıktı karnındaki ikizin Kaç gece dokunarak yattın, bilmediğin tenine Mavi patikleri ördün Görmeden ölümü Saçlarında yazmada kalmış Gelincikler Gel gör ki; oyalarından damlar kırmızısı. Kınalı ellerin bağlanmış göbeğinde Ama hangi kurşun kalır ki etten duvarda! ! ! Ahhh ana...! Benim toprağımda doğur isterdim bebelerini Duam kadar beyaz aksın isterdim sütün Aklar düşene kadar saçlarına Türkülerini söyleseydin, tencere başında Tabak tabak koysaydın Ve çalakaşık yeseydiniz “sevgiyi” Öldüren çocukları doğuran kadınlar yüzünden Kadın olmaktan utanıyorum! III Islığında hangi şarkı vardı Giderken evine? Ya da hangi sıkıntın Çektiğin offf sesinde? Kimse bilmedi! Ayaklarının dibinde Saçılmış filenden ekmekler Bir çikolata kağıdı kalmış Mermi sıcağında erimiş Ve kanlı portakallar...içi de dışı da bir Sol kolun nerde? Başın düşerken yere, Kim duydu dudağındaki son sesleri ? Yalnız gittin ölüme Binlerce insan gibi Ahhh baba! Benim dört duvarımda çalsaydın Eve dönüş zilini Bacaklarına sarılsaydı çocuklar Ve nasırlaşan parmakların kaybolsaydı saçlarında Kaç çocuğu babasız, kaç kadını kocasız bırakan Babalardan utanıyorum! IV Ve Gecenin gölgesi vuruyorsa “kan gölüne” Ve güneş kurutmuyorsa yaraları Ve çiçekler açmıyorsa ölüm düşen topraklarda Ve güz yaprağı gibi saçılmışsa caddelere cansız insanlar Ve bir ağaç dibinde Başı kopmuş yatıyorsa BARIŞ GÜVERCİNİ İNSAN OLMAKTAN UTANIYORUM. Benim ülkemde olsaydınız diyorum da! Sadece göz kapaklarımın karasında toprağı... Sığdıramam ki hepinizi! ! ! Yoksa, benim olduğum yerde de açar “kan çiçekleri.” Öldükçe insanlık, Yaşamaktan utanıyorum! ! ! ! Arzu Altınçiçek |
Aşkısı
Uzun zamandır sorunlarla, iyi niyetimden dolayı başıma gelen haksızlıklarla uğraşmaktaydım.. Günler hep kasvetli doğuyordu ve ben sıkıntılarla uyanıyordum, hatta uyurgezer gibi dolaşıyordum her yerde. Özel hayat diye birşey yoktu, hatta özel biride. Dağılmış bir puzzle gibiydi ruhum. Kalabalığın ortasında yalnız kalırız ya zaman zaman ben bunu yıllardır yaşıyordum zaten. Hep arka plana attım kimsesizliğimi. İş, aile, çevre derken unuttuğum 'BEN' vardı, ertelediğim bir gelecek. Bakıpta görmediklerim vardı etrafımda. Uzanan eli geri çevirmek sanki daha güçlü kılıyordu beni. Başkalarına ait sorunlarla uğraşırken kendi sıkıntılarımı unutuyordum. Kendimi ancak onların mutluluğuyla avutuyordum. Hele ki özel birisinin olması kadar eziyet gelen bir sorumluluk! Kırılan sevdaları, yıkılan güvenimi tekrar tamir etmek sorun değildi ama her defasında yıkılmak yok mu? Acısını paylaşmak sessiz sedasız ağlayışlarda. Hayatıma birini alacak cesareti bulamadım. Kimse inanmıyordu gerçi yalnızlığıma. Birisi hatta birilerinin olduğunu düşünenlerle konuştukça hayret ediyorlardı, -senin gibi birinin nasıl sevgilisi olmaz! diye. Laf olsun, biri olsun hayatımda diye aşk yaşayanlardan olamadım ki ben. Sevgili olmak ne kadar küçük bir olay aslında, hatta evlilikte öyle. Ya üzerinize binen onca sorumluluk, yapmanız gereken fedakarlıklar, göğüslemeniz gereken zorluklar. Hele ki bunları, hayatınızın bilmediğiniz bir döneminde gelip ve ne kadar kalacağını kestiremediğiniz bir kişi için yapmak ne kadar mantık ya da nasıl bir duygu yoğunluğu gerektirir. Doğru insan, gecenin bir yarısında yalnızlığınızı kalabalığa dönüştürdüğü duyguları yaşatır. Eksik kalan diğer yarınız, düştüğünüzde uzatılan bir el'dir çoğu zaman. Sevgi kutsal bir duygu ama ben sevmeyi hiç beceremedim. Hele ki aşk! imkansız bir tarifti benim için. Ateşten gömlekte buzdan bir bedenin direnmesi gibiymiş oysa sevda. Kendimi sıradan hissettirdi bana yaşadıklarım. Nefes alıp vermek gibi, yolda yürümek gibi basitti hayat. Mevsimler bile hep normal geçerdi hayatımdan. Güz bir başka oysa şimdi. Yağmurlar, mürekkebi olmuştu katran *******imin. En büyük çığlığımsa, gözlerimden yankılanıyordu boş duvarlara. Ne değiştirdi şimdi beni? Ben hep aynı bensem, hayat aynıysa yenileyen ne oldu yarınlarımı? Bir ses böldü önce yalnızlığımı... ılık meltemler gibi doldurdum sabahlara. Bilmediğim birşeydi göğsümdeki kıpırtılar. Sürü sürü nal sesleri vardı çit çektiğim göğsümde, her an duracakmış gibiydi yaşam. Sonra gözleri doğdu sessiz kumsalıma, aktı coşkun nehirler. Gürül gürül çağlamak istedim. Çakılların arasında kıvrılırken, huzuru öğrendim yüreğinde. Özlemeyi, sabretmeyi, büyümeyi öğretti bana. Küçük yüreğimde büyük sevdayı, büyük yüreğinde küçük dünyamı anlamamı sağladı. Herşeyden önce sevgi için ağlamayı, mutluluğun nasıl durdurulamadığını öğrendim yanaklarda, bu yaştan sonra. Aşka inanmayan ben masal kahramanı gibi gördüm kendimi. Kül kedisimiyim yoksa temiz bir buseyle hayatta dönen pamuk prenses mi? Özel biri olduğumu hissettirdi. Güvenmeyi, beklentisizce sevmeyi ve bu kadar yaşadıklarımdan sonra ilk defa 'AŞIK' olmayı öğretti bana.. Daha geçenlerde seslenmiştim O'na! 'Hoşgeldin sevdam' derken bu kadar çabuk hayatımı değiştireceğini bilemezdim bile. Herşey rüya gibi, mavi düşler, pembe hayaller peşinde değilim. Sadece bize ait olanı yaşamak istiyorum. Acıyı, kavgayı, hoşgörüyü ama hepsi gözlerinin içinde kendimi gördüğüm, nefesini yüzümde hissettiğim an olmalı. Bak şimdi sadece sen varsın hayatımda, suların ardında doğan güneş gibi arınmaya çalışıyorum karanlıklardan. İkimizin olduğu bir dünya çiziyorum, ay tenine kırmızıyı damlatıyorum kalbimden. Sakın uzaklarda kalma, bana sadece sen lazımsın. Seni seviyorum diyorum, nasılsa sen kim olduğunu biliyorsun. Yeditepe'de bilsin istiyorum aslında ama korkuyorum göze gelecek diye bu sevda, bilmediğim sokaklar yutar diye adını bile haykıramıyorum, yutkunuyorum... Arzu Altınçiçek |
Ateş altında çaresizlik
Bir bebek ağlıyor düşümde Gözlerinden sıçrıyor adını bilmediği acısı Çığlığında saplı bir kurşun Kundağında kalacak ten kokusu Büyümeyecek ama Büyüyecek göğsümde yangını. Sesimde tükenecek, kurşuna isyanım Ölecek bebek, yarını karanlık Dört duvarı olacak toprak. Toprak karanlık. Bir bebek ağlıyor düşümde Anasının memesinde Ana bedeni soğuk Gözleri açık, ruh yok. Eteklerinden sızıyor kırmızı Bacağı dizden yok Tükenecek kopan bedenlere yumruk Düşecek kolum halsiz, Dört duvara gerilecek Uykusuzluk denilen dikenli tel Ve takılı üzerinde savaşın acı fotoğrafları Sesim son tizde küfürde Çınlıyor namluda hedef olan bedene Kaç! lanet olası duymuyor…niye? Bir kurşun daha saplanıyor İsmini bilmeden hem de. Gözlerimden doluyor güneş Kan lekesi üstünde Şimdi hatırladım Bir bebek ağlıyordu düşümde. Acaba hangi ülkedendi! ! ! Arzu Altınçiçek |
Uyuma anne
Gittin ya Ardın sıra baktım Ağır ağır ilerlerken sen Ağır ağır başladı yaşlarım Her gidişinde daha yorgun.../duk Dönmeyeceğini düşündükçe Sıkışırdı göğsüme ölüm Her el sallayışında biraz daha Soluklarım kesik Bakışlarım donuk Asardım sevinçlerimi İlk bahar sanırdım Yanağımda öpüşünü Kirpiklerimdeki damlayı İlk çiy sanırdın / çiçeğindim ya hani Baharı toplayıp gittin Dört duvarı pembe odanda Solmuş resimlerinde Sakladığın hazanı buldum bu sabah -hayatı ne kadar severdin Bir tutam saç daha vardı yastığında Kokladım, Yağmur kokusunu severdin Bir avuç saçını ıslattım Bakışlarımı kuruturcasına. Her gün daha zoruma gidiyor Kaybettiğin gülüşün. Acılarını bölüştüğün Deliş deşik uykuların ertesinde Birikmiş isyanlarına yüz sürdüğün beyazlar - beyazlar ki ıslak ve kırışmış Zor geliyor sana Yaşamdan uzaklaşmak Bana koyuyor Elim kolum bağlı Günden güne küçüldüğüne bakmak. Çaresizim... O sabah, O sabah omuzlarına çöktü Bir adım atmanın zorluğu -Gördüm Elimi uzattım yürümen için -Gözlerinde kırıldı güneş Gölgesine bir baston dayadım Tut anne. Üzülmeden tut. Sen yürüdükçe dönecek dünyam Nefesinde soluklanacak hayat ve sen güldükçe Şafak çekilecek gözlerinde Sabahlar sende anne... Uyuma! Arzu Altınçiçek |
Uzağında
Dalları yorgun ağacın gölgesinde Ezilir çökük omuzların duruşu Titrer ayakları, elleri, sesi Gözlerinde titrer şehir, hafif puslu Uslu değil çapkın rüzgar saçlarında Dudakları çatlak, arzuları kuru Yarım kalan şiirler ağlar kağıtta Mürekkebin gözyaşın kadar duru |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 01:59 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.