![]() |
Gürbüz Öztürk
......Mış-Mişler
seyrediyoruz bu ülkeyi kültür erozyonuna sevkeden ciğersizleri seyrediyoruz provalardan ve çalışmalarından fırsat bulup eğlenmeye gelmişler miş ....miş! aman ne de çok çalışmışlar ne de çok üretmişler miş .... miş! bir siyasinin söylemiyle söylemek geliyor aklıma sizi gidi burjuvazi artıkları burjuvazinin yamacındaki ufacık-tefecik belli -belirsiz ayrık otları üzüntüm siz değilsiniz tabi bu kentin binlerce küçük sokağında binlerce gecekondusunda yaşamak zorunda olan ve sizi seyretmeye mahkum edilmiş milyonlarca insanlarım var duyuyorum; benim gibi söyleyenler onların üzerinden rant sağlıyor reklam yapıyormuşuk it ürür-kervan yürürmüş bu halk doğruyu bilirmiş bak nerdeymiş yerinden belliymiş başı arşa değermiş eğer it'lik halkıma doğruları havlamaksa ben it'im duyuyor musunuz ...mış-mişler |
Adaletin papatyalısı
ne kadar uzak olursak o kadar iyi diyemiyorum yüreğimden sarkıp bileklerimi sımsıkı bağlayan zincirdir vicdanım ne elim-ne kolum kallkar mecburen inziva nöbetindedirler nede dilim söyleyebilir ayrılık türküsünü aklım terbiye ve tenbih etmiştir zavallı dilime devamlı surette mahkumiyet türküsünü söylemeyi pelesenk vurmuşum çivilemişim damaklarıma dilimi bülbül gibi şakıyabileceğim konuşkan yanım artık mahpus yalnızlığında ve sessizliğindedir duvarlarında zar-zor okunabilecek silik yazılardan oluşan dileklerim üşümektedir; en keskin bir sabah ayazında. ne kadar eziyet edersen et boynum kıldan ince şimdi seyircinin protesto çığlıkları arasında rolü ezberinden düşmüş dizlerinin üzerinde celladını bekleyen zavallı bir oyuncuyum ve adaletine şaşarım beni kendine mahkum eden sen nasıl bir hâkimsin ki elinde papatya ile kaderime hükmedersin 'adaletin papatyalısı' diye yazılı yasa kitabının üzerine yemin edersin |
Alfabenin yorgunluğu
girdabın giriş kapısıdır kömür karası gözlerin bu esnadaki yokoluşu kaybolup gidişi diyarımı terkedişimi anlatabilecek dünyadaki bir sürü alfabelerin toplamından oluşacak olağanüstü bir dilin kazandıracağı anlatı yeteneğide yetersiz kalacaktır ve bu işin adı bu safhadan sonra oluşturulan bu alfabe ancak anlatı yetersizliğinin sembolü olacaktır yine ancak senin insafına kalacaktır kaderim geride sadece oluşturulan alfabenin yorgunluğu kalacaktır |
Anadolu kültürü torpilli keman
derinlerden,çok derinlerden sızılar şeklinde geliyor kemanın sesi. ne tanımsız duygudur bu: hem acılarıma kabuk bağlıyor, hem de delik deşik ediyor kalbura çeviriyor, dağlıyor ve yanık izleri bırakıyor, yüreğim göğsüme sığmıyor yüreğim sanki celladım 'hadi son şiirlerini söylede çıkalım artık şu idam sehpasına' diyor ve ekliyor; 'gladyatörleri kızdırmayalım bu kocaman şehrin sokaklarında dolaşan gladyatörleri' sus yüreğim kemanı dinle diyorum anadolunun sesi yüzyıllardan beri yakılan ağıtların özü damıtılmış hali. nasıl asil ve insancıl nasılda son vuruş ustası nasıl da bir hayat öpücüğü. ................ keman denilen asil çalgı nasıl mutlu dünyanın uyku saatinde ışıl ışıl ayışığı telleri. loş vadilerden geliyor insanı hayrete düşüren tınıları; böyle yüksek bir kültürün yüksek motivasyonu sayesinde, tarihindeki en büyük performansı yakalıyor bu keman denilen asil çalgı; anadolu kültürü torpilli çalgı; tınılarının altyapısını oluşturan medeniyetin verdiği barışçıl mesajlarla birleşince kemanın evrensel sesi ne gladyatörler kalıyor ortada ne de idam sehpaları. ..................... yüreğim rahatlıyor. |
Aracısız zafer
nasıl hırsla sıkarsın demir parmaklıklardan teşekkül demir damarlı kapıyı adalete olan inancını yitirmemiş olsan koparıp atacaksın onları ve tarih kayıt altına alacak kan-et ve kemiğin bu sert madene karşı aracısız zaferini özgürlük soluyacaksın özgürlük mavi gökyüzünün altında birazda gözlerin kamaşacak ardı arkası kesilmeyen solumalarını bir sen duyacaksın |
Avrasya vaktinde ezilmek
henüz betonlaşmamış süt kemiklerimle pirinç tarlalarında sabahın saat beşinde geceyle-gündüzün avrasya vaktinde ezilirdim buz gibi ergene suyunda kıpkırmızı olurdu baldırlarım ve tam anlamıyla oyun çağımda tanışmıştım emekçi bir hayatın hiç hazır olmadığım halde en hazır niyeti en belli en engebeli soğuk yüzüyle hem çalışırdım hem sorgulardım süt kemiklerim ve omurgam yasal olmayan yıkıcı eğrilik ve bükülmeleri yaşarken kanbağı ve kanbağsızlığı kategorilerinde ki guruplardan hangisi kurtaracaktı beni bu kaderimden |
Ay kahrından öldü
ay tuttu bizi kan gibi genlerimizde saklıydı uluyan kurdun tohumları kaşıntı halinde varlığını hissettirdi yanan ateşin etrafında hepimiz biribirimizin gözlerine baktık belliydi kötü rüyalar görmüştük ama anlatmamaya karar verdik rüyalarımızı ateş tutmamalıydı ..................... ay tuttu bizi kan gibi ateş tutmamalıydı rüyalarımızı hepimiz belli belirsiz orta asya ayinlerinden artakalan; bizim payımıza düşen kutsal söylemler ve belli belirsiz mırıldanmalarla ateşin üzerine abandık duymamalıydı ve anlamamalıydı yaş bedenlerimizle sonunu hazırladık duman olduk koyu-göz gözü görmez bir duman kimsenin kanını içmeden öldük ..................... ay kahrından öldü. |
Balıkça yaşasam
bir balık olsam berrak bir gölde yağmur yağsa ıslansam güneşte kurulansam akşam olsa uyusam yosunlara kurulu bir hamakta yalnız-yapayalnız oltaya takılma korkusu olmadan balıkça yaşasam |
Bir tek yanım
Sen velhasılkiram denecek kadar ve kesip atılacak ve hemen bitecek ve hemencecik ve oncacık kadar gayriihtiyarı değilsin Her ne olursa olsun noktalanıp bitecek bir cümle değilsin Sen harbi-harbi yaşanmış bir hadisesin Kusurlu şiirlerimi paylaştığım çilekeş yanımsın Ve sürekli olmayan sürekliliği ve istikrarı hiç bir zaman yakalamayan bir sürü zayıf yanımın dışında devamlılığı olan bir tek yanımsın |
Bronz heykel
Nasıl sevdim seni ne sen ne başkası bilebilir nasıl sevdiğimi bir tütünsüz zamanlarımın adı azaptı bir de sensiz zamanlarımın adı şehirlerarası insan dolusu otobüs yolculuklarında bomboştu koltuklar sen yoktun çünkü ve bana göre yalnızlık oturuyordu her bir koltukta yalnızlık öylesine kalabalıktı ki bir yolcu daha almaya takati yoktu otobüsün yaşadığım şehirde öyleydi şehrin uyku saatlerinde çok kalabalık olurdu sokakları kalabalıkları sevdiğim pek nadir vakitlerdi bunlar öylesine kalabalıktı ki şehir her metrakaresinde sen vardın ben diyeyim milyon kere sen de sonsuz kere ve ben kalabalıkları okşardım varlığın bazan tekil yalnızlıklara varlığın bazan tekil kalabalıklara zemin hazırlardı ve bol bol mırıldanırdım kimse anlamazdı ennihayetinde küfrederdim tonlarca ben,sen ve hayat arasındaki kurulamayan orantıya ve çok bilinmeyenli bir sürü denkleme ve bizim için denklemenin kuş pislemesi gibi bir şey olduğuna. Ağırdı laflarım kantarlar çekemezdi. Saçak saçaktı sararmış ve sarkmıştı dudaklarımı perdeleyen süpürge telleri. Kimileri de konuşmadığımı sanırdı başımda dolanırdı çingene kuşları şeylerini şey ederlerdi kafama onlara göre de 'Bronz bir heykeldim'ben kuşları seviyordum adetlerine sadıktı onlar. |
Çocukluk aşkıymış=Riyakârlık
sen zengin bir enişte olma kaygısını beynine yükle vazgeç o kızdan dibi çıkmadı içine soğuk su konulan bardakların doyasıya iç aslanım doyasıya el salla kader denilen çivisi çıkmış tekere dikkat et ayakların yanmasın ıstırap mangalında bir ayı gibi kaynana bayılması yapma böyle sevda masalında yoksa bellerler ananı burnundaki halkayla |
Dafodil çiçeğine rağmen
Bugün yine yağmur yağıyor İstanbulda her nedense bugün bu koca şehir inan bana bütün uzuvlarıyla mülâyim. Caddeler insansız ve sessiz. Bu şehir, olası bir atom bombası, perişanlığını yaşamışta, amatör bir kameranın, is renginde, yanık renginde ve kirli bulut rengindeki görüntü artıkları sanki, Ve sanki kimse bilmiyor nereye gittiğini bir dinamit saldırısından, artakalan balıklar gibi, ve sanki bitmiş artık herşey sararmış bir fotoğrafa dönmüş şimdi gördüklerim sanki bir yüzyıl öncesinin yaşantılarıymış. ...................... Bense arabamın camında biriken yağmuru bertaraf etmiyorum bu koca şehrin bulanıklığına kendi bulanıklığımı ve de en önemlisi kendi hikâyemide ekliyorum. İsyankâr müziğimin sesi kısık, iç çebimde, tam yüreğimin üzerinde dafodil çiçeği. Çaresiz seni düşünüyorum .................... Caddeler insansız ve sessiz ve ben dafodil çiçeğine rağmen mecburen sensizliğimi kabullenemiyorsam bu kabullenemeyişim iflâh ve ıslah olmayacak yanımın, sararmışta olsa fotoğrafıysa, ne ben kalmışım bu şehirde, ne de bu şehir kalmış bende. .................... sen seni bilemem hüküm sahibi birini anlamak bizim işimiz değil biz idam sehpasındaki kırıntılar, boynu kırıklar. seni sevmek sokak çocuklarının tatlıyı sevip tatlıcı dükkânlarındaki tatlılardan bir iki parça alıp tadına varmadan daha kodes boylarını boylaması gibi birşeymiş. Ve sanki çok ayıp birşey yapılmış gibi tonlarca toplum tükürüğünün altında ezilivermekmiş. ....................... Bazan kendime kızıyorum tabiat ana kulağımı çekmiş bu çiçekle bana olmayacak olanı anlatmıştı. ........................ tam yüreğimin üzerinde dafodil çiçeği mecburen seni düşünüyorum! ! ! ! ! |
Dağ keçisi
senin saadet dolu yatağında kök salan çınar ağaçı olaydım vatana millete hayırlı olsundu o güzelim odadan fışkıran tomurcuklar başkaları kızıp-eleştirsin bağırıp-çağırsındı günah evinin ******** maskaraları desinlerdi bilinçaltında saklamış olsunlardı böyle bir duyguyu asla yaşayamacak olmalarını ve imrenme duygularını hiç farketmezdi güzel dağ keçisi beni durup-durup hırpalayan sen olaydın yeter ki |
Daha da adam olmak
Şairlik; 'az önce kalktım bu mısraları yazdım' diyebilmekmiş. Ve sonra düşünmekmiş. Yok yok bu istisnai duygular geçerse eğer duygular aleminin yeşil ışığından; o yeşil ışıkta, onlar geçene kadar, soğukta,karda,kışta,tipide.boranda sıcakta ve nisan yağmurlarında, ve anası babası belli olmayan bir gecede, ve daha bir sürü envai çeşit durumun, yarattığı vaziyet çeşitliliğinde, adam olup iki dakika, daha da adam olup nice dakikalar beklemekmiş. yoksa kim kalkardı, güzelim tatlı uykusunu hangi ahmak bozardı, gecenin bu 02,43 sularında, ve adını koyardı, tanımını yapardı bu şairliğin. |
Dehliz zamanı -2
Yaşamın kıyısına kıyısına vuruyorum kadersiz dalgalar gibi.tabiatın maşası olmak zoruma gitsede karşı koyamıyorum; bütün bunlara. ve ölmüş ve bitmiş halim kıyıya vuruyor ölü balıklar gibi Gövdem dökülüyor,ufalanıyor,talaş gibi.bu yokoluşu simgeleyen erozyonun sancıları kapımı çalıyor. yüreğimin ritmi bozuluyor çokça teklemeye ve sanki kendini bırakmaya hazırlanıyor. soluksuz kalıyorum ve bir eve yanlışlıkla hapsedilmiş ve evcilleşmemiş serçe kuşu performansında bir panik atak kervanında boğuluyorum.sık aralıklarla gelen darbelerin sonucunda gözlerim,ağzım ve burnum görünmüyor kandan ve revandan. ekmeğim,aşım gibi istiyorum serinlik ve ferahlık duygumu özgürlüğümü; artık çok geçgin bir zamanda geçgin ve dehliz bir zamanda. Gövdem yanmaya başlıyor bu uzun dehliz yolculuğunda ruhum karardıkça kararıyor,bu depresyon tünelinde.tek gördüklerim yarasalar. artık normal düşünme mantığından sıyrılmışım dehlizin sonlu ya da sonsuz olacak olmasını aklıma bile getirmiyorum.yarasalar gibi düzenin bir parçası olmaya başlamışım hesapta.evrim aşamasın- day mışım gibi. yüreğimin ritmi bozuluyor çokça teklemeye ve sanki kendini bırakmaya hazırlanıyor Bu dehliz tünelindeki yarasaları seviyorum.onlar beni öbür yarasalar gibi satranç oynamaya davet etmiyorlar ve hiç bir hamlenin arkasına sığınmıyorlar.hiç bir hamlenin arkasından devirme plânları yapmıyorlar; şah-mat olayı yok yani sizin anlayayacağınız. Herkes kafasına göre takılıyor. arada bir ışık belirir gibi oluyor ve kayboluyor.ateş böceklerinin keyfi yerinde çocuklar gibi oynaşıyorlar. yarasalar ve ateş böcekleri dehlizin müdavimleri gibi. bense gövdesi aşınan bir adam; talaş gibi dökülüyorum. gövdem küçülüyor yüreğimin ritmi bozuluyor çokça teklemeye ve sanki kendini bırakmaya hazırlanıyor. Dehliz müdavimlerinden bir yarasa karanlığın sesine benzeyen,dehliz karakteri sesiyle,fısıltı halinde bana birşeyler anlatıyor. anlamakta ustayım ne demek istediğini anlıyorum. 'yemin etmesini,ant içmesini bilmiyorsun.ilkel toplulukların özellikleri gibi görme bunları.duruşun yok senin' diyor dehlizin müdavimi. Yine konuşuyor: 'yoksa sende müdavimi olursun buranın müdavimi olursun müdavimi olursun. kalırsın buralarda kimse seni anmaz bile; bir dehliz müdavimi olur aşınır gidersin,talaş gibi dökülürsün. |
Dehliz zamanı
dehliz; sözlük anlamını hiç araştırmadığım bir kelime ama her nedense sanki anlamını biliyormuşum da sıcaklığını kapkaranlık sıcaklığını şahdamarımda hissediyormuşum gibi ve yutucu ve yokedici bir ortamın ve bir insan yalnızlığının demir atmış öylesine sakin ve fırtınasız bir limanındaymışım gibi sanki ve kilometrelerce sürsün istiyorum,hiç bitmesin.çıplak bedenimle sonsuz bir karanlığın tadını çıkarırken,canımın tek istediği bedenime serin kavak yaprak- larının değivermesiydi. yine canımın istediği; çıkar yüklü,düşünebilme kâbiliyetine sahip beyinleri olan beyinlerini kendi kişisel çıkarlarına alet etmeyi mastürbasyon derecesinde kendine zevk edinmişlerin bu dehliz yolculuğunda karşıma çıkmamalarıydı. durup durup çok şey istediğimin de farkındaysam da bunun aslında çok şey olmadığını,isteklerimin sadece benim ruhumla alakası olduğunu ve ruhuma hiç bir şekilde öksüz evlat muamelesi yapamayacağımı da biliyordum. aah şu anım.şimdiki zamanım; tatlı bir dehliz zamanı.sanki günlerce tarlalarda çalışmışım ve bir kırmızı şarapla yorgunluğuma noktalı virgül atmışım. uyanık olmakla,uykulu olmak arasındaki tarifi imkansız noktalı virgül'ün iki yakasındaki bu tatlı gidiş-gelişler dünyada kalma ya da kalmama tercihi değil o aradaki dehliz zamanından kendimi kurtaramamamın ifadesi; ve en önemlisi kurtarmak gibi bir çabamın olmamasıydı. Şarap sıcaklığı bedenime öldürücü bir yılanın zehiri gibi yayılırken, yılanın tabiatın sıcağı karşısında girdiği kalıba giriyorum fakat aldığı tavrı hiç beğenmiyordum tehlikeli olmayı sevmiyordum. Dehlizler tehlikeli diyorlar ya bunun doğruluğunu kabul ederek birşeyler söyleyecek olursak ben bu sonsuz karanlığın içinde bir iyilik füzesi olarak yolculuğuma devam etmek istiyorum. 'Ruhumun aklımdan talebi buydu' ................................. aaah şu anım,şimdiki zamanım tatlı bir dehliz zamanı |
Demir takviyeli topuklar
salıverdim bugün kendimi kalakaldım hüznün salıncağında beterim demek yakışır mı bilmem ama hiç umurumda olmadan söylüyorum 'beterim' sallanıyorum ve sallandıkça morfin yemiş bir adam gibi en sevdiğim uykuya göz kırpıyorum dalların-yaprakların arasından geliyor annemin bana söylediği türküler aah bırakmışım kendimi etrafımda benimle dalga geçen çocuklar 'eşşek kadar olmuş salıncaktan inmiyor' diyorlar onlar aslında beni iyi biliyorlar aaah çocuklar olabildiğiniz kadar çocuk olun bende sizi iyi biliyorum oyun sizin gıdanız oyun oynamayı sevin sıpalar büyüyüp sırtı semerli eşek olacağınıza böyle çocuk kalıp eli oyuncaklı sıpa olun daha iyi olur mu bana söz verin çocuklar çünkü burjuvazi yolunuzu gözlüyor elinde envai çeşit semerler sırtınıza bindiklerinde karnınızı deşecekler bir sağdan,bir soldan demir takviyeli topuklarıyla burnunuzun çeperleri yırtılacak her soluk alış-verişinizde onlar büyük ödülü aldıklarında şeref tribününde siz çoktan kandırılmış olacaksınız boynunuza asılan torbanın içindeki arpayla çoktan unutursunuz annenizin türkülerini aşikar olursunuz 'deh deh düldül deh deh düldül' şarkısına |
Deneme tahtası
karşınızda yüreğini kırbaç yemekten kurtaramamış hayat ona işin kolayını sunmadan yani acının ve yoksulluğun tanımını sözlükte arayamadan bizzat kendisinde aratmış aslını yaşatmış ve o yüzden biraz yıpranmış ve o yüzden biraz hayatın deneme tahtası olmuş bir adam duruyor ............... |
Dikiş tutmayan sevda
kaç kereler iniyor sensizliğin her anı balyoz gibi başıma başıma zamanın bölebileceğiniz en küçük dilimleri kadar aralıksız ve yoğun; ve hesaplanma ihtimali olmayan bölünmelerde; hep sonsuzlukların yaşanacağı, bu kadar sonsuz kerelerde, hep şiddete maruz kalacaktır zavallı yüreğim; dikiş makinası düzeneğinde dakikada yüzlerce kere inip-çıkan iğnenin altında, delil deşik olmaya mahkum kefen bezi gibi! mecbur çekeceksin dikiş tutmayan bu kara gözlü bahtı kara sevdayı yüreğim. |
Dimdik duruyor chavez
Bugün diyor: 'Bizi sınırlayan emperyalist zincirleri kırıyoruz' Ve yine diyor: 'Zırıltı yapanları sokarım' Bir halk şarkısından esinleniyor; halkının şarkısından, bunu söylerken. Ve güçünü yine halkından alıyor. Diğer insanlardan daha cesaretli insan chavez. Dimdik duruyor; bebelerin süt kokulu vücutlarına ve kemikleri sayılan koca kafalı çelimsiz insanların vücutlarına dişlerini geçirmekten ağzı-burnu kan-revan içinde kalmış; yüzü şeytan kendi şeytan adı emperyalist bedeninin ve ruhunun hammaddesi demir olan,demir ruhlu içgüdüsü bile olmayan esintilerle hareket eden bir garip hayvanın bir garip organik yapının karşısında. |
Efe yüreğimin incileri
hem ağlarım,hem giderim derler ya eskiler hem ağlarım,hem kanatlarımı açarım göçmen kuşlar gibi ya da kuvayı milliyenin efeleri gibi birkaç damla gözyaşı efe yüreğimin incileri iyi bakın çeker giderim başka diyara göçmen kuşlar gibi iyi bakın şehit olur giderim başka diyara o efeler gibi geride kalır ceketim anam için evlat kokulu |
Eksen
yüreğimin acıları sevketme yeteneği olmasaydı kuşların kanatlarına ve o kuşlar hiç tereddütsüz ve ücretsiz taşımayı kabul etmeseydiler gönüllü taşeronluk yapmasaydılar ben nasıl yaşardım adı 'sevda' olan kendi tekil içeriği çoğul ve içeriği bilumum acılarla dolu olan bu kelimeyle kendini eksen yapmış bu haliyle |
Elmas güneşi hipoteği
sen bilmiyorsun ben senin gözlerine bakamam yine söylüyorum sen bilmiyorsun ama senin gözlerin elmas güneşi ışıl ışıl aklına birşey gelmesin sen konuş ben dinlerim seni bakamasamda yüzüne anlayabilirim belki anlattıklarını aklıma koyduğun elmas güneşi hipoteğini kaldırabilirsem dokunabilirim belki saçlarına unutabilirsem iki kelimeyi de bir araya getirebilirim ve belki uzak bir ihtimalde olsa seni sevmeyede cesaret edebilirim işte büyü dedikleri olay bu olmalı elmas güneşi ışıltılarının duygu ve düşünçe sistemine ambargo koyması mantığın,aritmetiğin analitik düşünçenin hesab ve kitabın rafa kaldırılması .............. yok yok imkansız ben sevemem seni |
Evrenden büyük insan
ne kadar gizemlidir bir insan kim bilebilir sabahın bir vaktinde adı metropol olan bir şehrin milyonlarca patikasından birinde yürürken neler düşündüğünü kim anlayabilir hüngür hüngür ağlayan bir ağacın sarı renkli hüzün sağanağından geçerken ............. ve kim anlayabilir onun bu haliyle evrende öyle sanıldığı kadar da küçük bir nokta olmadığını ve hatta evrenden de daha büyük olduğunu .................. |
Evrene dağılmak
Rüzgarı bekliyorum ................................ İnan bana avucumda tuttuğum şu küller yanabilecek olan hiçbirşeyin külü değildir onlar ateş topuna dönmüş sevdamızdan artakalan kahrolası mikrobik atıklardır .............................................. Rüzgarı bekliyorum |
Evrensel Empoze Sağanağı
yoruldum dolayısıyla sustum kendi kabuğuma çekildim ve üstüne üstlük küstüm kolumu-kanadımı kafamı-yüreğimi kırdım ikinci el-insan yedek parçası- alım-satımıyla uğraşan bir dükkana yok pahasına sattım çekildim dolayısıyla azaldım yüksek şiddette bir deprem gerginliğinden sonra kırılan ayaklarımın üzerinde durmaya çalıştım ayaklarımın dibinde bir sürü cansız artık ölmüş deniz halimle kırılıp-dökülen bir limanın dibinde uysal bir denizim güzelim kıyıları artık eskisi gibi sevemiyorum çakıltaşları da öldü ben durgun,onlar durgun martılarında ekmek teknesi olmaktan çıktım düşünçelerim,fikirlerim ve ideallerim bir dizi sopalama operasyonundan sonra ölü balıklar gibi antiparantez içerisinde'dinozor' yakıştırmasıyla bir kenara atıldılar boynumdaki urganlara öylesine alıştırıldım ki yüzyıllar öncesinden varolan sonra inanılmaz bir şekilde mumyalanarak derin bir uykuya yatırılan genetik yapımda mevcut atalarımın karakteristik özelliklerinden inanışlarından hareketle öldüğümde 'kıymetli eşyadır başucuma konsun' diye vasiyette bulundum ........ evrensel empoze sağanağı altında bir salyongaza döndüm elimde olmayan savunma içgüdüsüyle |
Falakaya yatırılan kalem
Güneş vuruyor kalemime. Kalemimin gölgesi; anlaşılmazı zor bir pandomim sanatını icra ediyor. Ben biliyorum ve anlıyorum, her gölge hareketinin manasını; yalnızlığımı siliyor bu kalem ve korkularımı bertaraf ediyor. Anladığım ve hissettiğim herşeyin aks-i sedası değil sanki bu. Sanki güneş tokatlıyor kalemimi sarhoşluğuna kızıp derbeder oluşuna sitem ediyor, kendime getiriyor beni. Anlıyorum; güneş falakaya yatırmış kalemimi, bilemediğim herşeyin ABC'sini yazdırıyor bana, elimden tutmuş ışıklı günlerin hikayesini değil, aslını yazdırıyor bana. ................... Ağlayarak okula gittiğim ilk günlerim geliyor aklıma. Tabiattan sarı toprak almaya giden, bir yaşlı kadının ellerinde. ............... Anlıyorum durum vahim çocukluk zamanlarımdan kalma duygularımı da yemişim. ................ Gözü yaşlı kalemime yazık ellerim kırılsındı! ! ! ! |
Geceyi okurdum
çocukluğumun kocakarılarıyla sonbahar mevsiminin serin *******inde beslerdim, pekmez kazanlarının altında yanan ateşi; babamla dağlardan arakladığımız ömrü geçkin odunlarla. ateş hararetinden ve parlaklığından birşey kaybetmez, oynak dallarının gölgesi bir dansöz kıvraklığında ker***ten teşekkül evimizin duvarlarına düşerdi. ve gece saklayamazdı kendini geceyi okurdum, ker*** duvarın bedeninden. ateşin oynak dalları bazan öylesine alfabetik ve geometrik olurdu ki herbirini anlamlandırma da hiç zorlanmaz, en baba kahve falı bakıcılarından daha baba yorumlar yapardım. velhasıl ihanete meyilli geceyi kahrederdim, ihanet olasılıklarından yola çıkarak ürettiğim tedbir senaryolarıyla. ............. bir küçük dedektif olurdum ki sormayın gitsin. |
Geç kalınmış aşklara
çocuk gibi gülümseyişinde olmasa alıp götürecek beni kömür karası gözlerin. adını koyamadığım önceleri hiç gitmediğim yerlere. eziyor beni siyahın asil ve hükmeden yanı; siyah senin siyahın; ancak tutunabilirim karşında. elim titriyor ayakbağlarım çözülüyor titreyen elimden düşecek bu şarap kadehi. sana birşeyleri anlatamadan aklıma gelenleri söyleyemeden yığılıvereceğim gözlerinin önünde, dilim tutulacak,sesim kırılacak sanki sendeki bu zeytin karası gözlerin benim hükmüm sona gidişim biletimi ele alışım olacak ve ben mecburen geç kalınmış birşeylerin acısını yüreğime saklayıp sisli bir istanbul gecesinde gerçekleştiremediğim bir çok şeye yanmadan gideceğim derken bu seferde senden bana kalan yürek yangınıyla beraber ayak seslerimi sana duyurmadan gideceğim bu şehirden. |
Geldi geçti
Siz denizden aldınız onu denizden. Balık sırtı gibi birşeydi gördüğünüz. kâh kaybolan, kâh görünen. Yunus balığı gibi de gülümseyen bir cici bebekti, payınıza düşen. bağrınıza bastığınız, olabildiğince değil, alabildiğince sevdiğiniz. .................... Geldi geçti işte bak, geldi geçti. |
Gözdiken
zamanın onca dilimini sayfa atlamadan çevirebilen hatasızlığıyla övündüğünüz zaman göstericileriniz ne kadar kıymetli de olsa zamanın akıcılığı üzerinde ne kadar söz sahibi olabilir durdurabilir mi mesela zamanı tek getirisi bileğinizi güzelleştirmekten başka ne olabilir aksesuar olmaktan öteye gidebilir mi ve sizin güzellik uykunuza onun gibi acımasızca kim son verebilir ve hatta bu adi mekanizma sabahları öten horozların makamına nasıl gözdiken bir vicdansızdır görmüyor musunuz |
Hezimetin temsilcisi
Omuzlarımı çökertirdi sevdan ağırdın, dizlerimde izleri kalırdı çakıltaşıydı sevdan ezilirdim yani ezerdin. Tank paleti gibiydi de sevdan izleri kalırdı mecburen. Üzerimden geçerdin yağmur niyetsiz bulut gibiydin sorgusuz sualsiz sevdanın kurak iklimine mahkum ederdin beni. Ve hiç geçilmemiş ve gezilmemiş patikalarda adı bilinmeyen bir bitki gibi yeşil suyumu bırakırdım toprağa; hayret ederdim bu paletler buradan sadece benim üzerimden nasıl geçti diye; bu kadar sessiz bu kadar sakin bu kadar en az zaiyat vererekten, diğer hiçbirşeye dokunmadan sadece beni yere sererekten. ..................... Anlıyorum sevdanın karşısında hezimetin temsilcisiyim. |
Hoşçakal tepkimeleri
yüreğim düştü yerlere. biçare kımıldanmalar hoşçakal tepkimeleridir ölümle yaşam arasında. ölümün güçlü olduğu ona prim verildiği bir andır bu. gözyaşlarım; sağanak birer yağmurdur. sağanak yağmurlarda seni sevdiğim günler geldi aklıma. sakalıma kadar saçının teline kadar ıslandığımız günler, saçak altlarında gözgöze geldiğimiz günler geldi aklıma. yüreğimi elinde tutan doktor at onu elinden vaktin olduğu zamandır şimdi ben çoktan ömrümü şiir karalamalarımı avucumda buruşturup attığım gibi atmışım bu şehrin çöplüğüne. vaktin olduğu zamandır şimdi doktor vaktin olduğu zamandır. ölümden korkan namerttir bu işi dallanıp budaklandırmadan bitirmenin en iyi mevsimidir şimdi. sararmış yaprak mevsiminin ardından, en güzel zamandır şimdi. yaprakların kemikleşmiş bedenleriyle asfalta yapıştığı bu zamanlar. seni sevdiğim zamanlar geldi aklıma. ölümün en güzel yanıda bu olmalı güzelim. ona,sana ve hayata sopasını sırtımdan indirmeyen hayata müteşekkirim. derin bir nefes alamamanın bittiği, derin bir nefes alabileceğim zamanın başladığı bir andır sırtımın kara toprağa değeceği vakit. bu andan itibaren gözlerim asılı kalacaktır mavi gökyüzünde. ................ doktor at artık elindeki yüreğimi o kımıldanmalar aldatmasın seni yüreğim çoktan açmış ayrılık pankartını ben ölüme çoktan vermişim rüşvetimi. pişman olan namerttir doktor. |
İçtik şiirleri
çarmıha takıldı kaldı düşünçe üretim atölyelerinin kaderi ürettiğimiz üzerine terimizi akıttığımız düşünçe motifleri için olmaz dediler bunlar olmaz öyle söyledi yobazlar sakıncalı olduğunu söylediler çarmıha gerilmeliydi şiirler sesimizi çıkaramadık öylesine çoktular olamazdı şiirler çarmıha gerilemezdi içtik şiirleri tütün gibi şarap gibi aziz su gibi nerede diye sordular düşünçeleriniz,şiirleriniz n e r e d e n e r e d e azgın bir yaratık gibiydiler öylesine ateş püskürüyorlardı ki burunlarından değil bilmem nerelerinden parça parça yakıyorlardı yaşamı biz onlardan korkmadıkça n e r e d e n e r e d e diye böğürüyorlar öfkelerine öfke katıyorlardı sonra dağa çıktı şiirler dedik inandılar döndüklerinde de dağ neredeydi diye soracaklar ....................................? |
İhtimal dışı haklarım mundardır
ruhum çırpınıyor kurmuş olduğun çarmıhın kollarında küt-küt atan yüreğim eziliyor böyle bir eziyet sahnesinde başımda dolanıyor çaresizce hacı kuşları insanlar çoktan dönmüşler sırtlarını beni doğuran kutsal insanları arıyor gözlerim böyle mahşere benzeyen bir günde yoldaşımdan duyduğum yoldaş türkülerini ancak mırıldanıyorum senin evcilleşememiş intikam rengindeki sözüm ona hesaplaşma çığlıklarını arada bir zevk-i sefa renginede bürünen sesini duyuyorumda bu halinle de dehşetli gelmiyorsun bana kızamıyorum sana anlayamasamda seni hep bir bildiği vardır diyorum acı duymuyorum çarmıhın kollarında yoldaşımdan duyduğum yoldaş türkülerini ancak mırıldanıyorum bu dünyada varolduğum ve seni tanıdığım müddetçe sırtımda kaldı hep attığın kamçıların izleri ancak yaşıyordum şiir yazdığım zamanlarda senden senin eziyet seanslarından artakalan zamanlarda. bütün bunlar yetmediği gibi elinde kılıçınla şiirimin toplumsal dilini kesiyordun şiirlerini kişiselleştireceksin benim hizmetime sunacaksın diyordun ve o zaman canımı acıtıyordun elinde olsa söz söyleme yeteneğimi hafızamdan silip beni kahretmeyi bile düşünüyordun bilmiyorum ne istiyordun özele sipariş kabul etmediğimin benliğimle alakası olduğunu biliyordun oysa acı duymuyorum çarmıhın kollarında yoldaşımdan duyduğum yoldaş türkülerini ancak mırıldanıyorum ben sana da kızamıyorum ben kendim ettim kendim buldum diyorumda bu saatte bile pişman olamayışıma şaşırıyorum sana kızma hakkım saklı bile değil ihtimaller dahilinde olmayan hiçbir hakkımı saklı tutmuyorum ihtimal dışı haklarım mundardır ................ sen yaratanın beni cezalandırmada kullandığı ant içmiş ceza neferlerinden biriydin sanki ................... imece usulüyle ölü bedenimi taşıyor hacı kuşları çalı-çırpı ve topraktan yapılmış ebedi evime |
İkametgâhım rüzgarda
Can damarımı yırtardınız; yüreğimi parçalayıp, bölük bölük gelen yırtıcı kuşların çığlıklarına teslim ederdiniz ruhumu, paylaşırdılar sonra, etimi,kanımı,kemiğimi. İliklerime kadar işlerdi ölüm. ......... Hayal görürdüm sanki az ışıklı odamda; İstasyonlar karışırdı. parazitler ve cızırtılar arasında, bir sarhoş uyuşukluğunda, algılama güçlüğü çekerdim; ve algılayamazdım, uzanıpta düğmesini çeviremezdim radyomun. Kaderim hep aynıydı, kaderime her nedense artık razıydım, etimi yerdi sanki, yoldaşlıktan bihaber, aslında yoldaş olması gereken eşim. Pıhtılaşmış bağlılık duygularım artık sulanıyordu; ve şehrin mikroplu suları karışıyordu, aklım karışıyordu. Gözlerimin gördüğü ince iplikçikti ışıklar. Zayıf ışıklar oynaşıyordu sinsice aşındırıp gözbebeklerimi yoruyorlardı beni; gözlerimle beraber yoruluyordum yani. Anlıyordum ne kadar çabalasanda hayatta boştu. Kabahat ya bende ya onlardaydı. Yaratılışım belki mevcut standart kalıpların ve dökümlerin dışında illegal bir biçimde gerçekleşmişti. Belkide aslında onlar haklıydı. Ah eşim bu gece sabaha karşı eşiğinde durdum; başımın üzerinde az ışık kümeleri vardı; sana öylece baktım. Ve de artık ben anladım senin nezdinde geçer akçe olabilmem ve senin beni anlayabilmen ve senin benim hatalarımı görmezden gelebilmen, ancak aynı kandan gelmemizle olabilirdi. Ama o zaman evliliğimiz illegal olurdu, sen ananla yatarken koyun koyuna, ben kapıyı vurdum çıktım. dışarıda bekleyen rüzgara bıraktım kendimi. Artık bana değil ona sorun yerimi; ............... ikametgâhım rüzgarda. |
İnsan prototipi
mülke sevdalı patlak gözlerimiz vardı hain hain bakan timsah gözleri gibi |
İsyan duygum
yanan kocaman ateşin kolları tartaklarken kocaman dağın bedenini şarabın kan kırmızı inadına karşı koyamıyorum uyuşmuş bedenimle dağın en kutsal ağaçının altında küfrediyorum sözüm ona disipline edilmiş yaşamları üretenlere ve aşkı öldüren fantezi ve gösteri yüklü beyinlere ruhumun bahtsızlığına yanarken bahtsızlığımın ak olan yanı şiirlerime dayıyorum sırtımı kocaman ateşin kolları dağı tartaklarken ruhuma isyan duygusunu yapıştırıyordu taze tayların güçlü kuvvetli bacaklarına indirilen kamçılar gibi izi kalıyordu şaklayan ateşin ruhumun üzerinde ve bu ateş uyumakta olan uyanmaya meyilli isyan duygumun azığı oluyordu ah ruhum ve bedenim bu dünyada varolmanın önceden sipariş edilmiş ıstırapların altında ezilmekten bıkmış bir şekilde ve üstüne üstlük pazarlık yüklü aşklardan yana tiksinme duygusuyla ayaklandırıyordu isyan duygularımı ateş bu gece adeta sonu gelmeyen kamçı darbeleriyle isyanın mitolojik tanrısını yaratıyordu yıldız dağlarında kendi isyankâr ruhunu üflüyordu uyuşmuş bedenime ....................... uyuyakalmadan önce ateşin etrafında kutsal âyinini yapan insanların uğultuları geliyordu kulağıma belli-belirsiz ..................... ve dağın eteklerinde dolanıyordu donatılmış terbiye edilmiş her türlü lojistik desteği arkasına almış hâmlıktan çıkmış olgunlaşmış evrim geçirmiş isyan duygum. |
Kahır basıncı
Tarif edilemez tanımsız yalnızlığımı bıraktım herkesin malı olan aynı zamanda çok şükür benimde mülk sahibi olduğum uykuma. Tasalarımı kederlerimi ve acı çığlıklarımı kurban edilmiş bir hayvan gibi çengele asılı bıraktım ve kesilecek hiç bir çığlığımın ve acımın ve kederimin ne bana faydası vardı ne de sevab niyetine dağıtılan yoksullara ............... Birazcık morfindi uykum o kadar küçük bir serinlik bir aralık uyku; canım canımsın az da olsa benimsin. ................ Rahatlardı kiralık evimin duvarları kurtulurdu kahır basıncından santimetrekareye düşen yük azalırdı hane halkı suskunlaşır zavallı eşim saçlarımı okşardı ben duyardım o bilmezdi ağlardı için için sessizce gözyaşları yüreğime dökülürdü ben ona dökülürdüm bilmezdi |
Kankardeşim cevizağacı
tak-tuk,pat-küt tak-tuk-pat-küt aah! dışarıdan bir uğultu geliyor birde bu sesler aah! başım bitkin mecalsiz geceden kalma başım yumuşaçık yastığından kaldıramaz kendini şeytan bir virüs gibi uyku kimliğinde girmiş sanki kanıma uğultular isyana dönüşür ölmek üzere olan birinin feryadına benzer ama benliğimdeki virüs engeller şeytan sevincinden zurna çalar bir taraftanda sol duyum kıvranır durur 'kalk bre mel'un' ne çare; bir kulağımdan giren diğerinden çıkmaz yinede uğultular birikir vicdanım ıstırabın yalın halidir anlayamadığım ıstırabımın sırtında evin balkonuna çıkarım tak-tuklar bombardımana dönüşür topyekün top atışı altında kalırım tansiyonum yükselir,şekerim düşer dudaklarım titrer kalbim; insanoğlunun dramasının en uç noktası olan ağlamanın eşiğindedir artık sinir iletkenliğimin performansı artar, saniyede milyonlarca ağrı yüklü sinyaller, coğrafyamın en uç noktasına kadar ulaşır dövülen demir tavında vücudum ısınır bir insan nasıl kilitlenirse bende öylesine kilitlenirim velhasıl bir cinayete şahitlik ederim cinayeti işleyenler insanlar ölen ise cevizağacıdır kocaman kocaman yeşil yaprakları olan kanlı-canlı hayat dolu bir ağaçtır yere düşen kocaman gövdesiyle. ellerinden tutarım cevizağacının gözyaşlarım dökülür yeşil kocaman ellerine saçlarım ıslanır onun gözyaşlarından gözgöze geliriz onunla sarılırım kanı çekilmekte olan vücuduna başımı kaldırıp yalvaran gözlerle bakarım eli baltalı adama 'ne olur benim boynumuda vur kankardeşimdi cevizağacı' ........................ aynı günde düşmüştük; ben anamın rahmine o da toprağın onu rüzgar getirmişti benide anamın söylediğine göre leylekler ......................... aynı günde öldük .......................... kayıtlara geçti suçlarımız onaylandı cevizağacının suçu; sararan yapraklarını komşunun çatısına bırakmasıydı kar sularının akışını engelliyormuş diye dipnot geçildi benimde suçum; ona yataklık yapmamdı koruyup gözetmemdi hükümden sonra,infaza geçildi aynı günde öldük. ............... |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 03:34 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.