![]() |
Perihan Dirican
Adı: Yalnızlık
Ruhumuzu sarmış karabasanlar. Düşünceler mahkum, Umutlar suskun, Ömür tek perdelik bir oyun. Adı: Yalnızlık İstemedik gül,menekşe, çiğdem Ellere batmıyor bir çakır diken. Kan akmıyor, gözyaşı donmuş, Kurumuş hava, Kurumuş su, Kurumuş nefes… Nerede “can ciğer kuzu sarması” haller Lügatlerde kaldı manidar kelimeler. Yok bir nazar, Yok bir dokunuş, Yok bir söz yaraya merhem olsun. Bu yaşam kavgasında insanın Kendine yok ki faydası başkasına olsun Mutluluk, bulamadığımız giz Sessizlik, çığlıkları örten sis Ne siz… Ne biz… Ömür tek kişilik bir oyun Adı: Yalnızlık! |
Alkışlarla Uğurlandık
Yol, uzandı önümüze çatal çatal. Ağır ağır yürüdük, Ağır ağır döküldük musallâlara, Omuzlara alındık. Zaman sanki Şevvâldi Ağızlar Duaya lâl, Taşıyan eller cevvâl, Alkışlarla uğurlandık. Mana mı yoksa biz miyiz aptal? Tabutumuz ortalıkta oryantâl |
Anlayana,
Haber verir ol Hak tan kainatta her zerre Kimi görür onu da dalar huşu ya zikre Kiminin kafasına düşse de kaya gibi Patlar beyinleri de yine uzanır şerre |
Aslanın Ülkesinde
Ormanların birinde Bir tavşan yavrusuyla Bin bir zorluk içinde Yaşıyormuş güç bela O yıl; kış uzun sürmüş Vermiş yaşam kavgası Yetmez gibi belirmiş, Kapıda leş kargası. Demiş ki; ”Çok hastayım Beni de al yuvana Birazcık ısınayım Giderim daha sonra” Isınmak işi değil, İnanma bu kargaya Yavrunu yiyecek bil! Düşersen bu tongaya Niyet belli hal belli Ne yapsın tavşan kardeş Hemen çare bulmalı İçerde olmadan leş Tavşanı bekler iken Usanmış leş kargası, Uykuya dalmış hemen Kapıdaymış arkası Tavşan bunu sezince Yavrusunu sırtlanmış Uzaklaşmış gizlice Aslan krala dert yanmış. Şikayet bilmeyen kral Dinler mi hiç şikayet? “Sen git bugün yarın gel Sabret tavşancık sabret” Sarayın yollarında Bitkinmiş, perişanmış Yavrusu kollarında Üşümüş hastalanmış Yorgun,bitik,biçare Terk eylemiş ormanı Yavru yitmiş ne çare Göğü sarsmış figânı... Kaçtığından habersiz Tavşanın kapısında Uyuyorken edepsiz Donup kalmış orada Kaç yuva daha böyle Dağılacak aslanlar Donmuş karganın bile Lokmanızda ahı var |
Aşk (akrostiş)
Pervasız daldım aşka, pervane oldum ona Elimi uzattım da, kolumu alamadım. Rehin kaldı yüreğim, göz ucunda selâma İflah olmaz gönlümü sükuna salamadım Herc ü merc oldu dünyam, ecel kılığında aşk Ağırlaştı nefesim, ha durdu ha duracak Nafile uğraşlarım, ben bende kalamadım Değil mi ki o,Kays' ta mecnun oldu yoluna İbreti ondan alıp mutluluk kollamadım Riayet ettim aşka, düştüm sönmez od'una İnce ince dağlandım merhemi bulamadım. Cananı can edince süfli kaldı yaşamak Ağyarlar güldü bana, gülmedi yüzüme aşk Nihayete ermeden vuslata dalamadım |
Aşk Hasta
Aşkın gözü kör, kulağı sağır derler de, Her şey gelişti medeniyetle. Doktor cadde üstünde, Gözlükçü bir sokak ilerde, Yoksa; aşka indi mi inme..? |
Aşk İçimde Sen
Gecenin koynuna açtım masamı Masamda ay yoktu, kadeh küstü Kadehte mey, meyde gül, Gülümsememde sen Efkâr mı döküyor şişeler? Yoksa efkârdan mı paramparça? İçtiğim zakkum çiçeklerinin özü İçtiğim sen Semasına takıldım bir yıldızın Yıldız ihanetin Kara bulutlar düşürdü üzerime Kara günahlar Öldürdüğüm sen İsyanım naralarıma kilitli, Naralarım gecenin ayazında kesik, Kesik nefeslerimde aşkın ipi İpi tutan eller sen Ellerine dokundum; soğuk Soğuk bakışların arkasında göz Göz kırpar narin gönlüme alaylı Alaylı sessizliğinde katil bıçakların ışıltıları Işıltılar sen Düştüğü yerde yarama tuz basıyor bekleyiş Bekleyiş içinde iğne ile kuyu kazma çabaları Çabam: Bir yudum sevgi Çabam; sen Harami bakışlarıma basılan dağ. Dağlarıma açılan meteor çukurları Çukurlarda kaybolan gurur Gururda kaybolan ben Bende çoğalan sen Teslimiyetimle titredi içimdeki dünya, Ne dünü Ne yarını, Bir tek aşk Aşk içimde kısır döngü… Aşk içimde sen [ iceri |
Aydınlığa
“Aydınlatın çocukları aydınlatın” dediniz Karşımıza kara tahta diktiniz “Yaa büyüklerim, Biz aydınlık nedir bilmezken, Nasıl aydınlatırız.”dedik Dinlemediniz Eh! Yeni nesil bize emanet, Kalmasın üstümüze vebali derken... Baktık, Neslin papuçları açılmış üç beş santim arası. Önlüğünde yamalar iki binler modası! ... Ev gelir aklımıza Kahrolası Elektrik,su faturası, Kasap,manav borcu, Ev kirası “Okut öğretmenim,yaz,öğret,aydınlat” der bebeler İçimiz erir Uzanırız aydınlığa... A...B...C... “Yoo..Bu olmadı İsviçre programını deneyelim.” dersiniz. Kitapsız dersler veririz Yaa ..Büyüklerim Siz bunca yıl bir aydın yol bulamadınız, Biz nasıl aydınlığa gideriz |
Azerbaycan'a Ağıt
Türk’e zincir vurulmaz diye geldim beldene, Gördüm ki kurtların olmuş koyun sürüsü. Artık zincirler kopmuş Moskof dönmüş inine, Hala neden tütüyor esaretin tütsüsü? Gökyüzün sana küsmüş; ilahi sese hasret, Şehrinde, bayırında hepsinde ayrı fetret. Haramlarla yok olmuş yüreklerdeki kudret. Silkin artık bozulsun miskinliğin büyüsü. Ruhunu yitirmişsin şurda dursun cism-i can Yetmiş yıl seni hepten yok etmiş Azerbaycan. Biraz tadayım dedim turan, iman sofrandan Tencere boş, tabak boş, tasta yok görüntüsü. Gök mavine sis çökmüş güneşini bekliyor Yeşil gazele dönmüş; su su diye inliyor. Yıldız Ay’a dönmüş de gelin gibi ağlıyor Hani o bayrağındı başının yüce süsü. Dilin yabancı dilden gönlün onu anlar mı? Din, imanı bilmeyen hakkı Hak’ta arar mı? Özü özünden ırak, söyle; insan yaşar mı? Ne zaman kalkacak bu basiretin örtüsü? |
Babama
Saltanatım senin sunduğundan ibaret... Sen ne kadar cömertsen, ben o kadar bahtiyar... Bu taht, Bu unvan... Gül oldun ömrüme güzellikler katan Olacakken koca bir çınar. Soldun geçmeden bahar Mihrim ömrün müydü? |
Bahar Çiçeği
Açma buralarda bahar çiçeğim Dalından bir yaprak düşüreceksen. Sensiz baharlarda yaprak dökümü Yaşasam ne çıkar; sen güleceksen. Güne bakan gibi güneşle döndün. Umduğun nedir ki bir bilebilsem. Gönlümde güneşi bastıran alev Yanar durur bunu bir görebilsen. Salın oralarda sen nazlı nazlı. Yoluna divane mecnun olurum. Azrail’in değse saçın teline Göğsüm kalkan olur karşı dururum. Sen bahar çiçeği, ben hazan dalı Sen taze mevsimsin,bense ihtiyar Sana sevgi derdim gül dermedimse Anla artık halim, be hey bahtiyar... |
Balkondan Seyir
Balkondan seyre daldım Bizim cadde “Ali Şir” Tabelası kırılmış “Nevai” yerde bekleşir Cadde nehir İnsanlar sefil Geliyorlar… Gidiyorlar… Ne geldikleri yer, Ne gidecekleri yer belli değil. Yürüyor koca şapkası altında, Gözü dünyanın saltanatında. Belli tacir Görünüşü kibir Kafasında binlerce fikir Kime tekdir… Neye cebir… Yürüyor, Yıkılmış üstüne koca şehir. Filesi,cüzdanı tutmuyor cebir Elinde tesbih Ya sabır…ya kabir… Yürüyor Ya tekerlek üstünde Ya kırık kolu cebinde Ya değneğin ucunda Ya seslerin burcunda Kafası imanla isyanın harcında Ya Kadir ver ecir Yürüyor Sırıtarak, Kırıtarak, İnce eleyip sık dokuyarak Yolunacak kazları Yapıyor endamı teşhir Kim zengin,kim fakir. Yürüyorlar Kiminin elinde aynası, Kiminin dilinde kaynanası, Kimi diskoya bara, Kimi çöpte aş arar.. fukara Kimi caz, Kimi kaz, Kimi yobaz, Ve sair.. Ve sair... Ve sair… |
Başımız Dik Hala
Biz; hala Atatürk ilke ve inkılaplarının üstüne bir taş koymayan, 'Fatih torunuyum' deyip de ona bir fatiha okumayan, Oğuz Boylu, Kurt Soylunun, kurt çocuklarıyız, “Kurt puslu havaları sever” misali kendimize hep puslu havalar yarattık, Önce zamanımızı heba ettik; kahve köşelerinde, Televole saatlerinde, Hanım günlerinde, Artık iyice yozlaşmış olan derneklerde, Sendikalarda... Kültürümüz yitti; kavalyeli, damlı salonların kuytusunda Sahnede, Perdede, Kürsüde, Caddede, Sokakta Az kaldı köyümden de gidecek... Kimse el atmazsa... Namusumuzu heba ettik; gazetelerin magazin sayfalarında... Reklam vitrinlerinde Çocuğumuzu kaybettik; çağdaşlığın! getirdiği özgürlükte Siyaseti yozlaştırdık; bir metre bez peşinde... Doğayı peşkeş çektik iki sütü bozuğa... Okullarımızı heba ettik oturmamış müfredatla Köle tacirliği yapmadık ama; gururumuz satıldı pazarlarda... Ne olur beni, çocuğumu işe al pazarlıklarında... Rehin tutulduk; hastane odalarında, ilaç kuyruklarında Teraziler bozuldu; ticaret, adalet dükkanlarında İman kırıntılarıyla dolaşıyoruz sokaklarda Ve... Ve... Ve.... Nasıl sa...? Başımız dik hala |
Bayrammış Meğer
Aylardır açılmayan kapımın tokmağı Silkeledikçe beni Şaşkın telaşlarım yumrukluyordu yalnızlığımın çeperini Kapı mı? Benim mi? Kim? Nasıl? soruları Üstümden sildi hüznün ağırlığını Koştum, yüreğim önde, vücudum bastonumun peşinde Ve onun gibi titrek umutlarla Açtım kapıyı Güneşe …. Kamaştı gözlerim, titredi ellerim Ve bir şey oturdu üstüne nefesimin Sevincim vurdu tavana … Bir çift el uzandı “ anneanne” diyerek Bir çift göz baktı gülümseyerek Özlemim bir busenin ucunda yanıp yok olurken Zembilinden indiremediğim umutlar yüreğime aktı Durgun suya düşen su misali yayıldı benliğime Sardı sarmaladı …. Derin bir sarhoşluğun içine attı Ama ne meyhaneci vardı… Ne mey şişeleri Yalnızca bir saki dolaşıyordu etrafımda Dokunsam incinecek Baksam içini göreceğim Duyuyordum yüreğindeki çırpınışları Dinliyordum o efsunkar nefes alışları Şarap akıyordu kirpiklerinin ucundan Parmakları rüzgara yelken açmış gibi Taşıyordu beni alemden aleme Allahım ne olurdu “ Bayram” deseydin her güne Kalsaydım bu sarhoşluğun içinde Dibe vursaydım… Yalnızlığın yerine |
Ben buyum
Susuza su, Aça ekmek, Düşene dal, Kalkana destek olurum. Aşığa canan, Dosta kurban, Barışa hayran, Savaşa düşman olurum. Ben buyum Doğrularım düzene uymasa da Dünyanın içindeyim. O beni dışlasa da. |
Ben Suçluyum
Ben suçluyum Hakim Bey Vurun ellerime kelepçeleri Kurun darağaçlarını Atın beni zindanlara Günlerimi öldürdüm Hiçbir iz bırakmadan Anamın merhametini, Dostumun güvenini, Sevgilimin sevgisini çaldım. Yüzlerine bakmadan Vazgeçtim evimden, ocağımdan, Hatta ilimden, bucağımdan Vazgeçmedim çıkarımdan Suçsa suç işte sana İlla suçlu demeniz için Elimin bulaşması mı lazım kana Vurun ellerime kelepçeleri Kurun darağaçlarını Hiçbir zindan misal değil yalnızlığıma |
Bilen Kim
Bilinmezini bilmek bize düşmez! Bilenin, Vardır elbet amacı yaratmakla alemi. Görünen, görünmeyen, bize verilen için, Zikir,şükür,duayla geçmelidir her demi. Oysa; vücut bulmadan şeytana uydu beşer, O an ihanet etti mukaddes alemine. Hiddetinden sarsıldı ruhların doğduğu yer. İsrafil o zamanda üfledi mi bize ne? Dağıldık parça parça minik arzın üstüne. Kimi balçık,kimi kum, kimi granit tozu Alıp götürür bizi kader denen sefine Hayat denen nehirde yutarız; suyu,tuzu Sudan içmek hoş,lâkin tuza etmezsek diyet Mesken olur cehennem dünya ve ahirette Meleğe diz çöktüren “akıl” denen meziyet Koşar ise müzevvir serapların peşinde Kaç seraptan su içtik,yürekler hala susuz. Oyun oynaşta ömür,gönül yine huzursuz. Şu üç günlük dünyayı sanıyoruz ki sonsuz. Fanilik dünyanındır,beka öteye mahsus. Bu dengeyi kuran kim? Nimetleri sunan kim? Adalet burcunda hakem,çaresize kim hekim? O’ dur ancak ezel, ebed tüm hayata hakim. Bunu herkes bilirde şükretmeyi bilen kim? İşte nüans burada bu incecik çizgide Biliyor, inanmıyor oluyoruz riyakar Bu imtihanlık sayfa kapanınca dizgide Saracak dört bir yandan dönülmez pişmanlıklar |
Binnaz Gelin Olacak
Bir günün arifesindeyim O gün; Davullar vuracak Zurnalar çalacak Delikanlılar sağdıç peşinde Yastığı kim kapacak Kızlarda kına Bahşişi kim alacak Herkes pür neşe... Tatlı bir telaş içinde Binnaz gelin olacak Bir günün arifesindeyim Ayaklarım dolaşıyor Damarlarım donuk Gözlerim gülüyor Yüreğim buruk Bir bilsem, Nasıl günlere açılıyor ufuk? Ah...Binnaz’ım! Ah....Benim tatlı nazım! Yemeyip yedirdiğim, Giymeyip giydirdiğim El kapısı çetindir... Sabretmeyi bil kızım. Bir günün arifesindeyim Gelin olacak Binnaz’ım |
Bir Devin Çöküşü
BİR DEVİN ÇÖKÜŞÜ İnsanlar Olaylar Kavgalar Silahlar Sardı dört yanı demir parmaklıklar Ucuna takıldı duvaklar Gelin orada asılı kaldı Damat kim bilir nerde uyuklar? .. Nasıl uyuştu? ... Nerde buluştu? ... Bebek doğdu; ağlamaya mecalsiz Cılız kılıfının içinde Memeler süt vermekten aciz Ananın ciğerinde köz Babanın efkarı duman Yok tavırlarda yol yordam Suçlu suçsuzla olmuş harman Ne cellat, ne mahkum Ne saf ne şeytan Sürüldükçe sürünen Ezildikçe küçülen Dün servet içinde yüzen çocuğun Kırk yama sarkıyor urbasından... Mazlumlar... Mezalimler... Sansürler... Demokratlar... Madurlar.. Oğul...Kız... Mühürler vesikalı Sitem edemiyor ağız. Yorgun vücutlar.. Yorgun umutlar.. Ne başını dik tutan var Ne de tutana destek Emekler yanlış yerde Yanlış zamanlamalar Mumda bal yok Sözde öz Bir partal ki; ne göğe ne yere sığar. Kuyular Kundaklamalar Biri ölü beklerken Biri zemin hazırlar Selasız cenazede Abdestsiz kılınır namazlar Dürülen defterlerde satırlar Bir devin çöküşünü yazar |
Bir Gün Aşkla Tanışacağım
Bir gün aşkla tanışacağım Varacağım dergâhının kapısına Gücümün yettiğince çalacağım. Dalacağım içeri Bir fırtına, bir kasırga gibi her şeyi savuracağım. Geç kalışının hesabını Ondan bir bir soracağım. Kırk kurnadan kırk tas su alıp döküneceğim Arınacağım bütün umutsuzluklarımdan Alacağım elime testereyi, keseri; Kalbimi yontup hizaya sokacağım. Dilinden muhabbet Elinden aşk şerbetleri içeceğim, Alışılmamış duyguların hazzında Geç kalınmış vuslatların tadına varacağım Mutluluk şarkıları söyleyeceğim avazım çıktığı kadar Sallayacağım yeri yerinden Melekleri, esir edip kendime Taşıttıracağım ruhumu göğe Tutunamamış yüreklere Oradan acıyarak bakacağım Cimri kollarını kıracağım hayatın Üstüne taht kurup oturacağım Susturacağım kem ağızları Her yere nazar boncukları takacağım. Çatlayacak hasedinden tüm dünya Aşkın koynunda uyuyacağım. Ben, O meskûn! Diyardan Bir başka ben olup çıkacağım. |
Bir Sen Varsın
Güneş selam vermiş pencerene… umrunda değil... Umrunda değil gülün bülbülün öpüşmesi, Lalenin sümbülün yeşermesi. Çiçeklerini ayaz kesmiş bir kez Kar yağıyor her daim gönül bahçene. Üşüyorsun; güneş ısıttıkça tenini, İzdiham boğuyor bedenini İlgiler yavan geliyor, sevgiler sahte, Gülüşler ağlatıyor gözlerini. Dertler sarmaşık olmuş, sarıyor dört bir yanını Çıkartamıyorsun yedi kat bohçasından umutlarını. Serçe kanadıyla salıp hayallerini Teslim oluyorsun mukadderata. O kadar çekingen... O kadar korkak... Hayat hangi dersi veriyor acaba seni hırpalayarak? Hangi dağın eteğinde bıraktın gülümsemeyi? Hangi bulutta gözyaşların? Mutluluk maskesinin ardında çıkıyorsun güne Gün sarmaşıklar yetiştirmekte… Yıllar ağartmakta saçlarını… Hüzün türküleri çınlatıyor kulaklarını, Bir tek ben, Bir tek ben dokunamam sana, kıyamam Senin bu haline dayanamam…. Bak yüreğinin buzlarında çırpınıyorum yeşermek için Bir nilüfer gibi saf temiz Ne olur gör beni Bir tek ben anlarım seni Bir tek ben bilirim çektiklerini Çünkü sen bensin… Ben sen…. Bir sen varsın… bir sen… bir sen… |
Bir Yiğit Millet Taşıyor
Bir yiğit koşuyor Çanakkale’ ye Ergenekondan almış hızını, Yüreğinde vatan var, Kim takar kurşun yarasını. Katmış arkasına; Malazgirt’ten, Mohaç’tan, Plevne’ den yiğitler Nefesinde duyarsın Kürşad’ın narasını Bir yiğit koşuyor Çanakkale’ ye El uzanmaz dizginine Ufukları zırh yapmış Düşmanın mermisine Diyor; Ben Türk’ üm Senin aslın ne? Kalmasa bedende ferim Nefesim yeter nesline” Bir yiğit koşuyor Çanakkale’ ye Emdiği ak sütün hükmüyle Nam salarken üç kıtaya Karşılamıştın onu; ellerinde güllerle Ey! .. Toprağımın zulmü, Ey! .. Kahpenin dölü... Şimdi, nefretin niye? Kustun vahşetini bir küçücük karaya O kara ki kökü bağlı arş-ı âlâya Titrese de Seddülbahir Titrese de Çanakkale Yeşiline al düşürüp, Karışacak erenlere Gecenin koyusunda kalmışken cenderede Mehmet’ten kan istiyor, Gül istercesine... Kan değil can vermeye Bir yiğit koşuyor Çanakkale’ ye Değil İngiliz, Fransız gibi çapulcu, Cihanın ordusuyla baş eder tırnak ucu... Mermiler kanatlanır Seyid'in ellerinde Mayınlar Nusret’in nargilesinin marpucu Ateşler su tadında Kanlar bayrak olmakta Gülleler gül açıyor Ruh-i çemende Evliyalar, enbiyalar saf olmuş, Bu mübarek cihadı seyretmekte... Bir Mehmet, Bir Nazmi Bir Kemal, Bir yiğit koşuyor Çanakkale' ye elinde istikbâl Yürek koyuyor namlusuna mermi yerine, İmanıyla vuruyor, çelik kalelere Aşkını siper edip göğsünü gere gere Tarih yazıyor Çanakkale’de Namus taşıyor al çerçeve içinde Sunuyor; imanın mefkûresinde Ak alınlı nesillere öyle bir millet taşıyor ki; Sırtı değmemiş yere Kim bilirdi adını ey! Çanakkale, Mehmet’im kanat olmasaydı üstüne |
Biraz da Biz Konuşalım
---Demokrasi ne bilir misin? ---Ben bilirim,bilmez üstüm Susturulduk ben de küstüm. ----Egemenlik milletindir. ---Monarşi bitmedi henüz Yönetim,idare dümdüz... ----Hür fikirler sonucu Kimi sağcı,kimi solcu ---Sağın belli,solun belli Önün arkan terelelli ---Ama şimdi çağ atladık; ----Sanma ki biz çağ atladık Bak, sokaklarda patladık ---Son yüz yılı anlat bana ----Kalpak gitti,kafa aynı Çağlar gitti,cefa aynı |
Bu Şehir mi Kirlendi
Dün soluk almak için uğradım.o malum şehre… Ne tanıdık bir iz buldum Ne de bir çehre Aradım bir an da olsa mazimdeki seni. Her şey ince bir halat düğümünde sallandırdı beni Şehir; süslü bir mezarlığı andırıyordu Taşları uzanmış göğe zaferini kutluyordu. Eskiden böyle miydi? Bu koca şehir üstüne üstüne gelir miydi insanın? Arnavut kaldırımlı sokakları bu kadar köhne miydi? Erguvanlar sarkmıyor muydu bahçelerinden? Çocuklar misket oynamıyor, topaç çevirmiyorlar mıydı? Bu kadar uzak mıydı gönüller neş’eden? Kahkahalar yükselmiyor muydu cumbalı evlerinden? Ayrılığında bile bir vefa yok muydu? Şimdi, neden kurumuş pınarları? Biz mi yeşertiyorduk çınarları? Pembe bulutları biz mi taşıyorduk üstüne? Yıldızları biz mi serpiyorduk geceye Bu somurtkan insanların gülüşü biz miydik? Şehrin kalbi yüreğimiz miydi? Ondan mı umursamıyordu dünyayı Kanaatkâr, mesrur…uzanıyordu günlere Neden değişti? Yoksa; Her şey senin varlığından mı ibaretti? Gidişinle son mu buldu hayat? Gün gözlerinde mi eridi? Yoksa; Başka eller değdikçe tenine bu şehir mi kirlendi? |
Buseler Hasretin Yanağında Eriyordu
Gün yüzünü dönerken geceye Dalgalar; mesnetsiz savruluşlarla vuruyordu iskeleye. Parçalanmış duyguları, Kırık hayalleri Ve hasretin koyu rengini Çılgın arzularlarına peşkeş çekip Topluyordu ak! Köpüklerinde. Hava; hüzün döküyordu. Deniz; güneşi söndürmüş içinde, neşe’yi yutuyordu. Rüzgârın elinde vurgun fermanı Martı çığlıklarıyla duyuruyordu. Dudaklarda vuslat yeminlerinin kıpırtısı. Gözlerde denize inat yaş Zaman; bir vapur düdüğünün arkasından, Ayrılıkla nikâh kıyarken Buseler; hasretin yanağında eriyordu. Meçhuldü gidenin de kalanın da yarınları “Gidip dönmemek, gelip görmemek var “diyordu sessiz diller Hatıralar, hasrete su serpmekten uzak Zamanın kollarında unutuluyordu. Kirli giysilerinin içinde bir gemi ki; dalgaların oynaşı Savuruyordu eteklerini yüküne inat. Ne parçaladığı yürekler umurundaydı, Ne de onca gözyaşı Uzaklaşıyordu iskeleden şahlana şahlana İskele; birkaç oyalı mendil, birkaç ucu yanık mektupla Terk edildi yalnızlığa. |
Cezasını Verirdim
Bir solukluk ömürde, Bin azapla derildim. Hayatın çıkrığında, İnce ince eğrildim. Her kapı bir duvardı Her duvar bir dağ gibi... Aşılmaz yasaların Çarmıhına gerildim. Gelen bir çivi çaktı, Giden bir tel kopardı. Yok oluş acısıyla Yavaş yavaş eğrildim. Dilim lal, elim bağlı Yürek ezelden dağlı Her zaman; ağa haklı Düzeninde ezildim Çiğnenmezdim ben asla Çocuğum aç olmasa Bu kokuşmuş dünyanın Cezasını verirdim |
Çoban İle Köylü
Köylü araştırıp incelemeden Demedi hiç “Dilim yandı önceden” Bakmadı eli mi, kolu mu uzun? Kime emanettir koyunum, kuzum? Sürüsünü verdi Cingöz Çoban’a Sonra tevekkülle! yattı ardına Çoban; Öğrenmeden kaval çalmayı Öğrendi koyundan yünün yolmayı Tez sürede aklı erdi hinliğe, “Satsam her birini beşibirliğe Kurtulur dağların garipliğinden, Tadarım zenginin! necipliğinden! .. Bir gün kuzu sattı, diğer gün oğlak, Cebi para gördü. “Oh! ... Pek de sıcak” Bu arada kurda verdi sus payı... Kuyruk, işkembe, baş, dört de ayağı Koyunları güttü! türkü çağrarak Rahat rahat yattı, döşek yumuşak İlkbahar, yaz, geçti, güz gelip çattı, Köylünün kafada şimşekler çaktı Sürüyü saymaya dama girince Koç, kuzu nerede? Şaştı hal nice? Çobanda yalanın bini bir para Kanıp gitti hemen benim fukara Akıllandı sanma, bizim köylümüz, Herkesi kendince bilir: Tertemiz! Cebinde ne varsa yine sürüye Verdi de çobana sundu hediye! Oysa yaşananlar farklı değildi. Çoban afiyetle sürüyü yedi. “‘Benim köylüm sormaz, anlamaz, bilmez” Çobanda zihniyet yerleşmiş bir kez Köylüyse çıkardı onu çok haklı Kullanmadı asla düşünme hakkı Övündü hep “Benim dağ, benim sürü Lakin, Çobanı seçmeyi bilmedi köylü... |
Daha Ötesi Var mı?
Bugün bahar kondu avuçlarıma; Açtı kara bağrını toprak; Bir tohum uç verdi göğü yırtarak. Saldı bütün evrene tomurcuklarını Sığmadı kabına... Daha ötesi var mı? Bugün bir kartal kondu avuçlarıma; Ne yüksekten uçuyordu, Ne haşin bakıyordu... Bir serçe kadar heyecanlı, munis Çırpındı, küçüldü avuçlarımda Daha ötesi var mı? Bugün bir su damlası düştü avuçlarıma Can kattı çürüyen yüreğime Çatlak dudaklarımdan gönül kaleme Açtı yollarını çıkmazlarımın. Umut var eden yarınlarımın, Mutluluğun, Neşenin, Heyecanın... Daha ötesi var mı? Bugün dağlar döküldü avuçlarıma; Yok oldu mesafeler. Duyabildim sesini sevdiğimin “ Seni seviyorum “ diyişini.. Sizde duydunuz mu? “ SENİ SEVİYORUM “dedi sevdiğim Daha ötesi var mı? |
Demiyor
Daha ay başında yükselir figan Hani bağladığın maaş demiyor. Kemikler toplansa etmez bir kürdan, Kemiksiz dil bile su,aş demiyor Rakıyı götürür, sanırsın ayran. İçer içer de kendine ayyaş demiyor. Karısı artırır dişten tırnaktan, Paramı pul etti oynaş demiyor. Seven sevgiliye halin sormadan, Gel olalım sarmaş dolaş demiyor. Tilkiler elinde olmuşuz tavşan, Gitti kulak, yeter tıraş demiyor. Kendinden çekinir olmuş da insan Hiç kimse kimseye sırdaş demiyor Kırgız,Özbek,Çuvaş...Hepsi aynı kan Birbirlerine hiç soydaş demiyor. Kirli çamaşırla doludur her yan Toplayamaz bunu faraş demiyor. Devlete,vekile (lokmayı yutan) Bir el uzanıp da yavaş demiyor. Dil aynı, din aynı bölünmüş vatan Gardaş gardaşına “gardaş” demiyor. Dört bir yandan öte sarmış da düşman, Benimdir; İstanbul, Maraş demiyor. Eller Mars’a çıktı o hala yayan Alimi ilmine marş marş demiyor Değerleri yitti,kalmadı izan Yok mu kurtaracak bir baş demiyor |
Derininden Çıktı Hüzün
Hazan mevsimine takıldı kaldı ömrüm Ağaçlar gibi çıplak kaldı düşlerim. Derininden çıktı hüzün. Yüreğimde, Tam ortasında raks etmekte Bahara özlemin hüznüdür bu Yaşamak istediğim Ama, hiç yaşayamadığım Geç kalınmış saatler hazanın ortasında Bir mum gibi erimekte Şimdi kuru gazel gibi ömrüm Toprakla harmanı beklemekte Umutlar solgun resimler arkasında Solup gitmekte Derininden çıktı hüzün Yüreğimde, Tam ortasında raks etmekte |
Diskoda
Vurgunu yemiş gençlik ha bre debelenmekte Gerçek, atından inmiş hayalde sürünmekte Güya dem vuruyor göbeğine eğlencenin, Öyle bir eğlence ki; selâsı cenazenin Barmenin eşliğinde kusuyorlar zehiri Viran kulübelerin zavallı varisleri Bedenler yalpalıyor, ruhlar ise kirlenmiş Güzelliğin, mertliğin zırhları zedelenmiş. Patlatmış beyinleri baterinin sopası Çelik olsa işlemez doğruluğun yasası Uyuşturucu,kumar, fuhuş, içki... hepsi sek Hayat orada başlar, biter; düm-te-ka-düm-tek İyiliğe atılmış hançer olmuş bu gençlik Bir millet çöküşünde bu ne bir son ne de ilk! Hep yanlış vagonlarda istasyonlar aranmış Bu yanlış yolculukta ufukları kapanmış Yok mu bir aklı selim? Göstersin doğru yolu Bir parçacık ışık sal ey! Şefkat İstasyonu… |
Düşer
Deşme; deşilmesin gönül çıbanı, Dillere dökülür söz olur düşer. Düşme; sonra dersin dost, gardaş hani Tekmeler sırtına gürz olur düşer. Verme; alamazsan saptan samanı, Derme; değil ise hasat zamanı, Yakma; pire için koca yorganı, Cebinin içine köz olur düşer. Sorma; duyacaksan dilde yalanı, Bakma; göreceksen onca talanı, Gitme; olacaksan artta kalanı, Nalları üstüne toz olur düşer. Alma; satamazsan ilim irfanı, Yazma; sileceksen sende olanı, Sokma; vatanına acem,yabanı, O yaban ırzına ırz olur düşer. |
Düştü
Dün, güneşe bulut düştü Göğe figan, Toprağa bayram düştü Sol yanımdan can, Sağ yanımdan yar düştü. Görünmeyen ellere bir ak güvercin düştü. Düştü ah! Hayat düştü… Bahtıma eyvah düştü… Beni acıya koydu, kendi sefaya düştü. Renkler onunla gitti, sesler onunla yitti… Zaman, mekân benden koptu; Cennete cennet düştü Alındı bütün varım Bana yitikler düştü Gamımın tellerinden feleğe cümbüş düştü |
sağol güzelmiş ;)
|
Düşünceler
Umutsuz uyanışın, umarsız uçuşları Uzlet uçurumuna ucun ucun ilerler Ufalanır uzuvlar, utanır uryanından Urbasından uçlanınca ulvi düşünceler... Uğrayınca uslara uğrular, ucubeler, Uğuldar ufuklarda uçuşan kelimeler Ustalar uşağını uyarırsa uygunca Uslanır; urganın ucunda düşünceler... Usullü,usturuplu ve de uslu uçmalı Umursuz ukalalık unutturur hedefi. Usulca, usanmadan uğraşmalı ummanla Utkuya ululaştırır uhrevi düşünceler. |
Düzeltene Helal Olsun
Nerede göz, nerde kulak, İkisine girmiş budak, Maddeler manadan uzak Düzeltene helal olsun Laflarımız kucak kucak Mana seçsen zordur bulmak İyi söze değmez dudak Söyletene helal olsun İş yaparız savsak savsak Etler mundar, murdar yamak Bir hamakta kırk beş aylak Ayıltana helal olsun Ustasından kopuk çırak Hurafeye sardı merak Öz örtüldü Batıl hortlak Düzeltene helal olsun Toprak çorak, iklim kurak Ektik buğday biçtik burçak Açlıktan boş kaldı kundak Diriltene helal olsun Etrafımız doldu pasak Köşe bucak gizli tuzak Zalim merdi etti korkak Alp ölene helal olsun Şekte zuhur etti ahlak, Ar soyundu, doğru çıplak Hesap soran; hali muğlak Bildirene helal olsun Adres şaşmış; çıkmaz sokak Keçi çıkmış, peşte oğlak, Cevap ister en son durak, Verenlere helal olsun. |
Efendim
Gül yağıyla yıkanmış çıkarıldık sabaha, Ham iplikler şeklinde yatırıldık tezgâha, Olduk ya ipek atlas ya da kıldan bir çuha Kader der de geçeriz şükrederiz efendim. İlk çığlık son hıçkırık arasında panikler, Dinmeyen acılarla bitmeyen komiklikler, Maskeli palyaçoyla doluşmuş bütün sirkler Şerri hayra katıp ta zikrederiz efendim. Petnide ot yok ama yüklüdür yine kısrak Sağa sola eğile uzamaz oldu kavak At, avrat, silah orda er bekler kullanacak Elbet bir gün bizlerde fikrederiz efendim |
Eylül'üm Hep Böyle Boynu Bükük Mü Kalacak
Hazandan birkaç kırıntı kaldı ellerimde Kışı çıkarır mıyım bilmem Ağırlığı çökerse üstüme Çürütür mü kalan son yapraklarımı? Ben kara toprağın fidanıyım Beyazına alışır mı gözlerim? Ayazlar keser mi ellerimi? Tutamaz mıyım? Kaldıramaz mıyım ayağa Nisan' ımı? Tekrar kapımı çalmaz mı bahar? Eğilmez mi akasyalar sevdamın üstüne? Kış uykusundan kaldırmaz mı aşkımı Beyaz güvercinler? Yoksa, Geçti mi? … Heyhat! Bitti mi? Beni hazana taşıyan tomurcuklar Eylül'üm hep böyle boynu bükük mü kalacak? |
*******
Kapanınca gündüze ışıl ışıl bir perde Buluruz kendimizi masallar ülkesinde. Gündüzün yorgunluğu bir tarafa atılır Bütün dertler kederler yıldızlara satılır. Uyku salıncağında ruhumuz sakinleşir Son uykuda bu kadar tatlı mı? Acep nedir? Gecenin denizinde gün dingin, zaman durgun Çıplak ruhla dalarsak asla yemeyiz vurgun. Düşlere taç olur ay,buket olur yıldızlar Gündüz düşler silinir... Güneşin içi sızlar. Utansın *******e “kara” diyen utansın Toprağa da “ kara” der yatağıdır elmasın |
******* Düşüm Süsler
Biraz su, biraz hava, Birkaç kutu hediye, Ayçöreği de alıp Uzansak ay dedeye Öğrensek ondan bir bir Dünyanın sırlarını, Okusak kitabından Tarih satırlarını. Yanından ayrılırken Gönlümüz hüzün dolu. Sarsa bizi neşeyle Halley le Samanyolu. Merih’i, Jüpiter’i Toplasak sağı solu. Venüs’ü çember edip Yapsak bir uzay turu. Gökkuşağı ipimiz, Yıldızlar misketimiz, Körebe, saklambaçta Güneş olsa ebemiz... |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 06:22 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.