![]() |
Sevgili Özbek
**Gülşen-i Seyda
(Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez) Gelenler gül izine eşkine şiir yazır Gelmişem men de nece yollar salası değil Can kalbimin şefkat-ı tükenecek hardasan Otağında gonağam şaşkın çilesi değil Dilemişem semahtan şirin dilleri nazir Sözlerine çemenem damla olası değil Beşeri insan olmak bu devirde ele zor Katresi bulaklara zehir kolası değil Çağın odunda ya Râb zihinler sarmış duman Ne eylersen boşuna şeb-i alası değil İnsan-ı edebînde ehlî gülistan-ı zar Üreğimin özünde ucadan âlâ değil Sığındım dergâhına lütfûnu ihsan eyle Dertlerin devasında infaz selesi değil Düzen gam verir bize talihsiz insanlarız Bahar-ı nevrûz olsa özge balası değil Okuyuram desteni Gülşen-i Seyda menim Eriyirem şam kimi akan cilası değil Yolunda tozun olum kulluğunda Sevgili Horasan şeherinde güller alası değil 24/03/2008 Sevgili Özbek |
*Brüksel ve Bizimkiler
İnsan olmanın güdülerinde yarın olmak isterdim! Herkesin eşit şartlarda ve eşit haklarda yaşayabilecekleri bir mekân, kendini yaşam üzerinde mutlu bulan akıl olmak isterdim. Güzel olan güzellikler içinde kelebek, varoluşun üstünde güzel kokulu çiçek olmak isterdim. Brüksel’deyim. Etrafı izlerken, Ankara’lı bir arkadaşımın sözleri gelmişti aklıma. Bana demişti: « Brüksel’i hiç sevmedim, çok pis » Türk vatandaşlarımızın yoğun olduğu bir mahalle. Her taraf çöp içinde ve yer yer dağınık. Köşeler hacet kokusu, insanın beynini dağıtıyor. Vatandaşlar, sanki bu durumu benimsemiş gibi, şikayet eden yok. Sokaklarda ki bu ilkel durumla, evlerin durumlarında benzerlik var gibi. Oturulan yere Türk mahallesi demek daha uygun. Şehrin merkezinden oldukça uzakta. Durumlarından şikayet etmeyen bu vatandaşlarımız, dışlanmanın ve yabancı olmanın vermiş olduğu psikolojiyle farklı boyutlarda yaşıyorlar gibi. Brüksel’de de anlaşılıyor bu. İnsanı insan yapan hususlar, buralarda da çok gerilerde kalmış kanımca. Ve oldukça kalabalık olan bu vatandaşlarımızın yaptıkları işler de aynı; genelde inşaat, esnafcılık ve dönercilik yaygın. Burada da aklıma yine yıllar önce Metz’e gelen ve bir kaç yıl önce kaybettiğimiz değerli yazar Duygu Asena’ gelmişti. Metz’i gezmiş, Türk vatandaşlarımızı ziyaret etmişti ve ardından « Metz et kokuyor « diye bir yazı yazmıştı. Yıllar sonra O’nu çok iyi anlıyorum şimdi. Bir Türkiyeli olarak şehrin çok ötesine konulan bu vatandaşlarımız için endişe duysam da adı yaşamak olsun. Daha sonra, Brükselin merkezinde gözüm Türk marketleri ve buna benzer bir şeyler arıyor. Ama hiç bir şey göremiyorum. İnsanların kalabalık olduğu bu yerde gelip gidenleri izliyorum. Yine vatandaşlarımızdan bir tane göremiyorum. Sanki o kenar semtte karşılaşmadım o Türkiye’li vatandaşlarımızla. Nehir boyunca her ulustan ihtiyacını giderecek mola yerleri var. Gözlerim yine bizimkileri arıyor, ama neredeler? Dikkatimi ekmek fırını çekiyor. Mis gibi buğday kokusu! Susamlı simit ve taze ekmek kokusu! Nefis, dayanılır gibi değil. Türk kültürünü tanıtan bir başka meslek diye nefes alıyorum… Seviniyorum. Bu durumda kültürel gelişmenin boyutlarını düşünüyorum. Kapalı kalmanın ve kendini sadece etnik olarak görmenin ve dışlanmanın fikirleri ürkütüyor beni. İnsan, sosyal bir varlık olduğuna göre, her yerde insan olarak yaşayabilmelidir diyorum. Daha sonra « Atatürkçü kültür ve düşünce derneği »ne giriyorum. İki uçta, ama farklı nitelikte fikirlerle yaşayan Türkiye’liler arasında ne kadar fark olduğunu görüyorum. Bir durumda seneler önce geldiği zihniyetle yaşayan bizimkiler, diğer tarafta günümüz insan tipiyle kareli pencerelerden dünyayı genişçe gören bizimkiler… Bilginin ve kültürün gücüne, kendini geliştirmenin toplumla ve kendisiyle bağlı olduğuna bir kez daha inanıyorum burada… Türkiye’den insanlarımız Avrupa’ya gelmek için ne kadar çaba sarfediyorlar. Oysa hiç bir şey dışardan görüldüğü gibi değil. Avrupa ve Avrupa’lıları göklere çıkaran ve onlara değer veren bizleriz. İnsanların gelişmesi kendi çabası ve toplumlar içerisinde ki bağlarından öte, sistemin, sosyetenin ve gelişmekte olan Türkiye gibi ülkelerin kendi öz kültürleri içirisinde dayattığı yaşam şartlarıyla da sağlanmakta ve yaratılan değerler kendi öz kültürüyle doğmaktadır diyorum ve buna yine bir kez daha inanıyorum. Brüksel 06/08/2008/ Sevgili Özbek |
*Kars’ı Yaşamak
(Bu makalemi yazmama vesile olan gazeteci yazar sayın Halis Kaya hocama sonsuz teşekkürlerimle) Yaylası taşlıdır ova çiçekli Meseller diyarı pınar içekli Tandır başı sohbet ballar göçekli Yâdımı kor alır Kars’ı yaşarken 25 yıl sonra çocukluğumun meselli kentini yeniden yaşamak. Ah neydi o günler…! Neydi o tandırbaşı sohbetleri, neydi o türkülü deyişlerin masalsı hayelleri..! Kışları karlar içerisinde kartopu oynayarak geçirdiğim ve üşüdüğümde sobanın yanı başında kömür ya da tezek sıcağıyla ısındığım kent. Akşamları gün batımıyla ekmek piştikten sonra, tandır başı sıcaklığında masallar anlatıp seviştiğimiz kent. Baharla beraber, çöllerde yemlik, evelik toplayıp doğallığını doya doya sindirdiğimiz kent, seni yeniden yaşamak ne kadar güzel! Çok uzaklarda, Anadolu’mun Kuzeydoğusunda, Kafkaslar ezgisinden, yemyeşil ve binbir çiçekli ovaların eteklerine kurulu Kars şehrim. Bir çok kültürü ve farklı bir yapıyı bağrına mavzer, gözlerine siper etmektedir. Beni hasretlere boğan bu güzel kent, en çok özlediğimdir. Kar beyazı gözlerinden, Anadolu’yu seyrediyorken; serhat kışlasında komşu diyarlarada mukayyet oluyor. Orta Asyanın açılan kapısı konumundaki biberli kentim, şimdilerde talebeler diyarı pehlivan olmuş. Anadolu’nun dört bir yanından Kafkas Üniversitesine okumak için, gelen gençleri yürek dergâhına konuk ediyor. Gelecekte, Serhat bakışlarından nice bilim adamları yetiştirecek kim bilir? Havalimanı ulaşımıyla bahar hasretlerini sunuyor kavuşmalara. Mavi semâda yıldızları sayarken, özlemler gideriyor ana balalar. Kara ve demiryolu ağlarının efendisi olarakta, kralığını sürdürdürmeye devam ediyor. Güneş erken doğar saçar kızılı Dağlara hükmeder kuzu ezeli Kafkaslar anası kızlar güzeli Cemale ay düşer Kars’ı yaşarken Kuzeyinde; Susuz, Arpaçay ve Akyaka'yla, doğusunda; Ermenistan'la, güneyinde; Digor ve Kağızman'la, batısında ise, Selim ve Erzurum sınırlarıyla çevrili bu şirin kentimin, herkese sunacak kadar şekerli demli çayı var. Kalbinin misafir kapakçıklarında serin iklimlere sahip olsada, hemen hemen her gün ufuklarında güneşi pırıl pırıl gönderir. Dört mevsimi cömertce sunar ve misafirperver insanlarıyla, bu mevsimleri daha bir sıcak, daha bir renkli kılar. Kars kalesi, şehrin genel görünüşü içerisindedir. 220 burçtan meydana gelen Kars kalesi,doğu batı istikâmetinde yaklaşık 90 metredir. 40 yıllık Rus işgalinde tahribatlara uğramış, orijinal özelliğini ve kullanımını yitirmiş olmasına rağmen hâlâ görkemlidir. Rus işgalinde iken, binalar ve giriş cephelerindeki sütunlar, kabartma taşlarıyla süslenmiştir. Bu tarihi Rus yapısı binaların bir kısmı tescil edilerek koruma altına alınmış, bir kısmı ise, kişisel mülkiyete bırakılmıştır. Çoğrafi yapı ve iklimin şekillendirmesi ile oluşan doğal değerler ve insan eliyle yapılan tarihi yapıların sayesinde, burada zengin bir turizm potansiyeli mevcuttur. Kuş gözlemlemek, çiçek seyiri, Sarıkamış’ta kayak, Ani harabeleri bir başka güzellik katar. Kümbet camii ve Modern Kars müzesi günümüzde arkeolojik, etnografik ve taş eserlerin sergilendiği önemli müzeler arasında yer alırken; Kars’ı bunlarla yaşamak bir başka duygudur. Gün batımı erken gidene bakar Doğacak güneşi sineye takar Geçmişi saklayıp atiye akar Hasretim od alır Kars’ı yaşarken Hayvancılık ise başlıca geçim kaynağıdır. Yaylaların yüksek oluşu, küçük ve büyük baş hayvanların yetiştirilmesine olanak sağlar. Sütü kaymaklı dondurma gibidir.. Sarıyağı tane tane bezelye gibi, peyniri apak, hele çeçil peyniri, kahvaltıların padişahıdır. Besinlerin damaklarda kalan doğal tadı, hiç bir yerde bulunmaz. Kars kaşarı Anadolu’nun her yerinde aranır, hatta yarışmalarda Kars kaşarı ödül almıştır. Kars balı, organik bir ürün olup yaylalarında doğal olarak üretilir, yedikçe yiyesi gelir insanın. Çok sayıda polen ve nektar kaynağı çiçeklerden, Kafkas türü arılar, gün boyu çalışarak üretiyorlar. El sanatlarında halıcılık, kilim ve keçe dokumacılğı ise bir başka zengiliğidir Serhat’ın. Kirman ipinden geometrik ve bitkili desenler kullanılır, halıların kenar işlemeleri yöredeki çok kültürlülükten etkilenerek değişik motiflere sahiplenerek işlenir. Gelinlik kızlar mendiller işler, çoraplar örerler rengarenk. Bir yolunu bulup yollanır gizliden aşk pehlivanlarına. Bu gizlilik daha bir sevdalı kılar, daha bir sıcak gürül gürüldür akan kanları; yürekleri nehirler gibi coşar, fırtınalar eser gözbekelerinde. Çeçil peyniridir zülüfler teli Sarıyağ aylası analar gülü Petektir yaylası balların seli Halısı tozlanır Kars’ı yaşarken Çeşitli etnik grup ve mezhepleride barındıran karlar diyarı, zengin folkloru ve ağız özellikleriylede bir başka gizemlidir. Türkler, Kürtler, Azeriler, Terekemeler, Yerliler, Türkmenler, Tatlar ve Çerkezler, sarayının en güzide cariyeleridir. Malakan Ruslar ve Almanlarıda barındırır. Şiiler ve sunnilerde cariyeler kervanında ikâmet etmektedirler. Kültürel yönden köklü temellere dayanır Kars. Hatta, M.Ö. 9000 yıllarından günümüze kadar bir çok uygarlıklar hüküm sürmüştür. Mozaik kültürlü olan şirin kentim, gelenek, görenek, halk hikayeceliği ile maniler, türküler ve dengbejler gibi çoğunluğa sahiptir. Ayrıca orijinal kiyafetleride gelenek ve göreneklere göre giyilir. Halk oyunları, davul zurna, saz, balaban, tar, tulum, mey, tütek, garmon, akordeon gibi çalgılar eşliğinde oynanır. Akordeonla Kafkası oynanırken, davul zurna eşliğinde halaylar çekilir.Yüzün üzerinden çeşitli oyunları var. Folklorik oyunlara uygun kiyafetleriylede bir başka kem vuruyor gönüllere. Aşıklar geleneği ise çok eskilere dayanır. Saz ve kopuz eşliğinde deyişler, atışmalar çok sayıda aşıklar doğurmuştur. M.Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Dengbejler geleneği ise ayrı bir tat katar sevdalı söyleşilerin kâhküllerine. Yanık sesleriyle dengbej kadınları, herhangi bir çalgıya ihtiyaç duymadan hüzünlü ve efkârlı, geçmişte yaşanmış olayları, özellikle de birbirine kavuşamayan aşıkları, sevdalıları anlatırlar. Kına *******inde, halay çekerken iki kişi bu manilerden söyler, diyer sırada gelenler tekrarlarlar ve böylece halay tüm güzelliği ve sıcaklığıyla devam eder. Bunlar, kars’ı yaşarken hâlâ devam etmektedir. Azerisi Kürdü şanında Türkü Kültürlü toprağı suyunun arkı Humuslu makamı dillerde şarkı Verimi al vurur Kars’ı yaşarken Bütün bu güzellikleri sinesinde barındıran Kars’ımda, dağların başından yaylalar çırılçıplak yıkanır akarsu vadileriyle. Rüzgâr, nazlı nazlı salınır kurularken dalgalı düzlükleri. Allahüekber dağlarına inat, şahlanan atlar gibi Kısırdağı, Aladağı ardına koşar sanki. Aşağıdağ’ın gölgelerini çevirir yeşil vadilere. *******in koynunda sevişmek için sevgililere el eder. Kamerin göz kırpmasıyla Kars çayı, şehrin güney batısından geçer. Akşamları yakamoz izlemek insanı daha bir mutlu kılar Kars kentimde. Çocukken yakamoz bilmezdik ama, ayın ışığını izlerdik türkülü akışında. Kulaklarda çok zaman sonra bile hatırlanacak ezgiler bırakan Kars çayı, bazan deli deli akardı, özellikle yağmurdan sonra. Bir damarına basılsa gene deli deli coşar. Bozkırlarla, plato ve dağ çayırları ise, bedenleri şet gibi sarar. Toprağı bereketli ve katışıksızdır. Doğal yetiştirdiği 1250 çeşitli bitkinin 100 den fazlasını, dünyanın hiç bir yerinde yetişmeyen nadir bitkileri yürek heybesinde saklıyor. Bu bitkilerin bir çoğu Kars adını alır. 'Karsianus, karsiana, karsianum, karsensis' gibi. Kars şehrimde Bahar, kardelenlerle ve düğün çiçekleriyle gelir. Topuz dikeni, evelik, aş otu, kuş yemi, yemlik gibi ve adlarını burada sayamadığım çok çeşitli faydalı bitkiler, göz sofrasından damak sofrasına bir başka zevk katar. Bu bitkiler doğal, hiç bir sulama, gübreleme işlemine gerek kalmadan yetişir. Baharın ilk çiyi kalkar kalkmaz gelin kız şehirden uzakta, bu bitkileri toplamak için çöllere giderdik Bu doğal bitkileri, türküler eşliğinde, deye güle toplar, yediklerimizi yerdik kalanları kışlık erzak olarak güneş altında kurutup saklardık. Bunların yanında saman efkârı, buğday, şeker pancarı, yulaf, rüzgârın serin bıyıkları altında bir başka güzellikler katar karlar diyarıma. Kış ayları uzun sürdüğünden, yılda bir kere ürün alınır ancak..Suyu tertemiz ve soğuktur, kana kana içilir. Bağrından atılan bendeniz hüzün Yirmi beş yılının seferi tüzün Ne etsem varamam vuslata güzün Rengim küle döner Kars’ı yaşarken Hamur işi yemekleri ise başka ünlüdür. Hangel, başlıca yöresel yemeğidir. Anacan, kurutla pişirirdi hangeli. Ne çok özleniyor şimdi uzak diyarlarda. Tandırda kaz çekmesi, plavlı kaz, hörre (un çorbası) ayran aşı. Lavaş, arasına patates ve soğan sarıp yemek ise bir başka güzeldir, bir başka ömür lezzet verir insana. Nice özlemişim kurut aşını Anamın elinden kavut taşını Lavaşın dürmeği kartol kaşını Damağım közlenir Kars’ı yaşarken Belkide biberli kentimin Serhat tv. Bu gelenekleri zaman zaman en iyi sergileyen televizyondur. Serhat fm, pop protest ağırlıklı müzik türlerini sunuyorken yöresel türküleri ve ezgileride dinletir. Kars’ı yaşamak yazılarda bile olsa, hasret meltemlerinin bu taraflara doğru esmesinden, kelebek hafifliğinde mutlu oluyorum Sevgili’yim lakin seni sevmişim Seninle büyümüş tahta varmışım Uzaktada olsam huyun sarmışım Bedenim paylandı seniyaşarken 01/06/2008 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
*Sen Gibi (divan, ilk denemem)
Yaşadığım zamanda muteber bir başka yok sen gibi Olmaya adın ben de zihni kurak bir dal gibi Ölüm dedikleri yosundan ve topraktan kundak isteğidir Olmaya aşkın cefa yürekte vahdet gibi Sensiz bir yaşam ancak talihin kavgasıdır Olmaya alın yazım kaderde hicran gibi Olsa dünyalar benim ömrüme ahdî vefa Gelmeye bu uzlet bana sensiz bir saat gibi Gel kalbime huzur et dilersen öldür beni Olmaya ihsan ruhumda mecnun-i leyla gibi Sevgili’nin kelamı ahdedilmiştir gayrı Salmaya huzuruna şam-ı teselli gibi 05/12/2007 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
_Çoğul
Yalnız olduğunuzu düşünürsünüz Yanılıyorsunuz ama Oysa hep kendinizlesiniz gün boyu Bir çok yüzü olan kendinizle Bir çok yüzünüzle Yanılıyorsunuz ama Ötesi yok Ötesi var Seni senin dinlemesidir Sen sen de Yaşadıklarınız zihninizde Yaşıyorluğunuz dilinizde Yaşayacaklarınız ama ne Sorulan sorular kendinize Nefes alışınız Yanılıyorsunuz ama Ötesi var Çoğul 04/06/2008 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
_Paris’te Bir Kitabevi
Ney çalar gül kokusu Anadolu derinden Yeni bir eski zaman Konya şehri serinden İnanmak tatlı rüya yıldızların erinden Sığmaz Paris’e şanı Mevlana kitabevi Paris’in merkezinde ilerliyoruz. Gökyüzünü gölgelendiren duvarlar arasında, sokakların darlığını güneşlendiren ve herkesin uzaktan görebileceği Mevlana çizgili panosuyla dikkatlerimizi çekmişti. Bu şirin kitabevi, uzayıp giden o sokaklar arasında oldukça görkemli duruyordu. Mevcudiyeti bizi çok ötelerden çağırıyordu sanki! İzledi gözlerimiz vuslat-ı özlemiyle Hasret-i kültürümüz firkat-ı gönderinde Sesledi ırmak gibi Konya’lı gözlemiyle Çağlayan uzakları kaynaklar önderinde Mevlana Kitabevini gördükten kısa sonra içeri girdik. Selamlaştıktan ve tanıştıktan sonra, kitapların arasına kurulu masanın başına davet edildik. Oturduk… Yanı başımızda üçlü semaver; çay ve ıhlamur aynı anda demlenmekte. İsteyen çay, isteyen ıhlamur içebilir. Tatlı bir serinlik vardı içerde. Bu serinliği, Mevlana eserlerinden harika bir Ney sesi doldurmaktaydı. İnsanı bir yerlere alıp götüren, gözlerini kapatıp bulutların üzerinde kelebek hafifliğinde uçurtan sihirli bir dua gibiydi müzik. Karşılaşmanın sıcaklığı ile, kendimizden geçerek ve huzurlu bir sessizlikle dinliyoruz. Daha sonra kitabevi sahibi Aziz Kaya ile tanışıyoruz. Konya’nın Mevlana geleneğini taşımış bu koca kente. Mevlana’nın insan felsefesini benimsediğini hemen belli ediyordu her haliyle. Güler yüzü, sevecen tavırları, samimi sohbeti, açık yüreklilikle insanları karşılaması, azizce güvenli ortama uygundu. Beni etkileyen ne kitaplardı, ne ortamın serinliği, ne kasetler, ne tesbihler, ne de diyer eşyalar… 25 senelik Fransa yaşamımda, oturduğum yer Metz’de, Türk vatanadaşlarımızın Türk geleneklerini unuttuğu endişesi yaşıyordum. Ve zaman zaman yazılarıma da yansıtmışımdır bu endişelerimi. Mevlana kitabevini keşfedene kadar, bu düşüncelerim, kalbimi acıtırken üzülürdüm. Fakat Aziz Kaya ve orada tanıdığım bir çok güzel insanlar, bu endişelerimin yersiz olduğunu vurguluyordu. Gülistanın yongası sunduğun gülün özü İntizar sevdasından Mevlana aziz sözü « Gel gene gel » şiarı özelliği ram sezi Baharın tezinde ki kardeşim Aziz Kaya Felsefi düşüncelerini içeren bilgileriyle Pembe, orman çiçeği misali alımlı endamıyla Yıldız, insana ömür katan gülüşleriyle Mutlu, esmer teniyle dikkatleri çeken Mine, tanıdığım bu güzel insanlar bizleri mutlu etmişlerdi. O kaybetme endişesine kapıldığım Anadolu ‘mun kültürünü, cömertliğini, misafir perverliğini yıllar sonra, Mevlana kitabevinde yeniden yaşamak umudun yerini bana bir kez daha hatırlatmıştı. Mevlana kültürüyle modern çağın yepyeni melodisiydi bu kitabevimiz. O « gel kim olursan ol, gene gel » şiarını 21inci yüzyılda da yaşatıyordu. Çaylarımız yenileniyor. Sanki bu güzel insanları yıllardır tanıyoruz. Ve ben, Anadolu kültürümüz güzelliklerinin korunduğu mutluluğunu bir kez daha yaşıyorum. Hani bizim oralarda çay bittikçe ev sahibi doldurur bardakları. Misafirini memnun bırakmak için elinden geleni yapar. Sanki bir bardak daha çay alması ona dünyaları bağışlar. İşte bu anları yeniden yaşıyorum. Aziz Kaya’nın samimi karşılaması ve misafirperliğimizi yeniden yaşatması ayrı bir güven veriyordu. Mevlana kitabevini keşfetmek ve sizleri tanımak, çam ormanlarında ki temiz havayı solumak gibiydi. İyi ki varsınız. Yüreğiniz hep böyle çok, gönülleriniz Mevlanaca kalsın…Unutmadan, Paris’e uğrarsanız mutlaka Mevlana Kitabevine uğrayın derim. İhlamur, Anadolu çayını yudumlamadan ve Aziz Kaya’dan Ney çalmasını dinlemeden gitmeyiniz. Librairie- Papetrie MEVLANA Kitabevi 18 rue de l’Echiquier 75010 Paris/fax: 0142466283 Tel:0142466282 14/07/2008 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
_Yalnızlığıma Sunulan İlahî Lütuf
pâk değil cisimler lütfum, yıldızlar suskun, gecem sessiz, şehrim, sensizliğin ötesinde seni beklerken kutluyor bu mükaddes günü. Sana yüreğimin çoğrafyasından sesleniyorum; gel, gel ki seni anışım Allah'ın metnine sarılsın. Her gecem de olduğu gibi, bu gecem de *******imle Regaip kandilinin aklığında seninle anılsın. Şafaklar, sensizliğime özlem şarkısı değil, ilahî dualar mırıldansın. Suskunluğum sensizliğin yerle gök arasında ki mahşere varsın. Sen gibi sevdigim Sevgili, sen gibi ilahî lütfum, suskunluğum seninle mahşere varsın. Gözlerim, hayalimde seni ararken; gel ey Gülistan nesli, gel de baharlar açsın diyorum..içimi ısıtan sıcaklığının derecesi bir kez daha çoğalsın bu mübarek günde. *******imin karanlığı senli ışıklansın, hasretlerimin gönül güneşi, sen dolu özlemlerimi yeşertsin..Gel ey Sevgili, cumaya varan aksamda gel. Gel ki; kalbimde unutulmuş şiirler yeniden canlansın. Dilimde ki sen, sana olan hasretim, gene türküler misali yanlızlığıma söylensin. seni âlemlerde ki mavilerin sonsuzluğuna nakşettiğim gibi, yüreğimi acıtan sensizlik, senli ırmaklara çağlasın. Gel de sana olan sevgim aminlerle, dualarla daha da büyüsün. Gözlerin kadar berrak, yüreğin kadar rahman. Gel ey Sevgili, yozlaşan beşer ilişkilerinde boğma beni yalnızlığıma. Çağrılarım sana ulaşamazsa eğer, seni bana tarih kılan hasbelkader çizgilerinin pervazlarına konan güvercinlerin kanatlarında sana, sadakatımı gönderiyorum. En temiz nüktelerde dokunulmamış sevi’lerimi gönderiyorum. Mevlamın gülistanından koklanmamış gül kokusu, açılmamış renginden miraç dualarımı gönderiyorum. Kâinat karanfilinin tevazuunda bengi gönderiyorum ve sonsuza dek sende kalırken; Netice de güzel yüreğine rahmetten dileyerek nur gönderiyorum. Temiz ve inançlı kalbin nurla dolarken, kandilin kutlu olsun diyorum ey Sevgili, KUTLU OLSUN KANDiLiN.. 19/07/2007 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
19 mayıs Ve…
Sorma Ata’m Türkiye’mi Faaldedir kalkınacak Avrupa’yı geçeceğiz Amerikan izin verse… 19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. 1. Dünya Savaşı sonunda ülkemizin birçok yeri savaşı kazanan devletler tarafından işgal edilmiş durumdaydı. Yurdumuzu bu işgallerden kurtarmak için Atatürk, 16 Mayıs 1919 da “Bandırma Vapuru” ile İstanbul’dan Samsun’a hareket etti. 19 Mayıs 1919 da Samsun’a ulaştı ve burada Kurtuluş Savaşını başlattı. Üç yıl süren savaşlar sonunda ülkemiz yabancı güçlerden kurtarıldı. Atatürk’ün, Samsun’a varış tarihi olan bu 19 Mayıs günü, Ata’nın isteği üzerine “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Fakat son dönemlerde 19 mayıs gençlik ve spor bayramı başlığına birde 'Atatürk’ü anma' diye başlıklar atılmış. Oysa gençliğe armağan edilen bu anlamlı gün, sadece Türk gençliğine aittir. Ata’yı anmak için neden gün seçemedik? 19 Mayıs, Ata’nın gençliğe hitabıyla başlamıştır. Kağnıların tekerlek seslerinden, cesur ve kararlı milletimizden; o günün şartları ve koşullarından bu günkü gençliğe ve günümüze baktığımızda; bu günkü koşullar ve şartlara, gelişen teknolojiye baktığımızda; acaba ne gibi farklılıklar görüyoruz? Atatürk bu gün olmuş olsaydı, bu günkü gençliğe yine öyle coşku dolu hitap eder miydi? Bu günün liderlerini nasıl kabul ederdi, neler söylerdi acaba? Evet, Atatürk 19 Mayıs 1919 da, Türk gençliğine hitaben sunduğu gün, parlak bir istikbalin başlangıcı olacağını düşünerek, Türk gençliğine Türk milletinin daimi ve Türk istikbalini temin ederek armağan etmiştir. Ve o gün ümit etmiştir ki, Türk gençliği, 19 Mayısın manevi ve ahlaki varlığından alacağı, canlı ve temiz ilhamla, yurda ve millete olan vazifelerini yapabilmek için; kafası kadar kolununda sağlam olmasını sağlayacak ve buna inanacaktır ve buna inanmıştır.. Şimdi ben soruyorum: 1972 Deniz Gezmiş’ten sonra ve o günden bu yana bütün bu ahlaki teminatları içeren gençlik oldu mu? 19 Mayıs 1919 dan bu yana yurdumuz gelişmek yerine, geri geri veya çok yavaş gelişmekte. Ve hepimizin bildiği gibi farklı siyasi gündemler ortaya atılmaktadır. Siyasi liderlerimiz, kendi kariyerlerini gündemde tutabilmek için; her yeni bir günde yeni meseleler atmaktalar ortaya. Akıllarınca milleti mi oyalıyorlar, yoksa gerçekten Türkiye’ gelişsin diye çaba mı harcıyorlar? 'Hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatlariyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin..? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir'… Demiş sevgili Ata’mız. Ekonomik bağımsızlığını sağlayamayan hiç bir devlet gelişemez. Eğer ülke ayakta kalıyorsa, bu evlatlarının vatana olan imanındandır. Atatürk ilkelerine sadık kalarak günümüz Türkiye’sini ve milletini düşünerek sadece törenlerde değil; tarihlerden gerçeklerle ve yeniden anlamalı ve yeni Atatürk’lerin doğmasını sağlamalı diyorum. Türk gençliğinin 19 Mayıs bayramını en kalbi dileklerimle kutluyorum. Haydiyin ellerle el ele; gelecek güzel Türkiye’miz için, bağımsız ve özgür vatanımız için. Barış kuşlarıni birlikte uçuralım. 19/05/2008 Sevgili Özbek |
Adem
Arkadaş Ben özgürlüğün kanat telekleriyim Uçmamı kendim sağlarım Kendim aşarım yalçın dik kayaları Kendi ayaklarımdır bastığım toprak Sonra Çalıya takılan tüy gibi Öyle uydurma telek değil Anadolu'nun tandırında pişmiş teleği Yeline dokunsan can yakar Ve sonra Korkmuyorum küflenmiş fikirlerinden Köşen ve bucağına borçlu değilim Ne verecek hesabım vardır sana Ne hesap vereceksem yitirecek bir şeyim Ne de ağır aksak gidişatları Kör gözüne sokmak için kaybedecek vaktim Anatomimde senin gibi Belleğimde ki beni, sadece ben Ben temsil ediyorum Kararlarımı kendi yetkimle alırım Verecek kadar cesur İzah edecek kadar akıllıyım Ayırırım güneşi gölgesinden Yakamozlara asarım Savururum yıldızları kehkeşana Bir başıma yaşarım Yaşamımda hatalarımla ben yargılanırım Sevaplarımdan en çok ben hoşnut olurum Salt ben sorumluyum günahlarımdan Huzurunda Tanrı'nın ben sorgulanırım Bana sağlam dost gerek Duvar gibi, taş gibi Zelzele de bile, yıkılmamalı Bana dost gerek adam gibi yani Bendim en çok ezilen kadın olduğum için Az mı harcandım gelin olurken Ana oldum değişmedi yazgım Bendim gölgenin kahrını çeken Bil ki, tüm benliğimle Anadolu ve tüm kadınların sesinde Nasırlı ellerinde ben; alın yazılarında Göz kenarlarında ki hayat çizgileri Yüreklerinde ki yanıklarında ben Sana Adem* Sana henüz son sözümü söylemedim Söylemedim henüz Bir gün Tarihin yok edemediği sayfalarla Köhnemiş fikirlerinin ve eskimiş bedenin Karşısında olursam, sakın şaşırma Ve de hayat bu İşin ucunda ölüm dur be kadın demezse Yağmur dolu sellerimle Özgürlüğe vurgun güneş ışınlarını İnançlı gözlerle, direnç dolu Kendi benliğinde kişilik dolu Arıtılmış bir yaşamdan bir solukla İçli bir türkünün ezgisinde Senden es soracağım Hazan olsa bile özünde insanlığın kadınca yaşamak için Kadınca, emeğiyle yüreğiyle kadın Ve Sevdalara inat kavgam için Aslıma verilmiş sözüm var Var olmak adına rahvan kısrak misali Seni dividimle yazacak bahşedeceğim * hayali isimdir 2006 Sevgili Özbek |
Adı Saklım
Mavinin hicran yarasından puslu yüreği Ala göğün sonsuzluğuna merhem sürüyor Özlemin bağrına akkor düşüyor inceden Ve şefkat sunuyor hasreti bedr-i hüznüne Kavruk savaşlardan alazlanıyor iç çekişleri Tenle tin üşütüyor leyli kor dudaklarını Güneş soluğu gömülüyor kalbine melalim Ve göllerin yüreğine gümüşten sevmek çiziyor Ben ki Güneşi sevmişim tarçınlı kaküllerinde umut Ben ki Yıldızları sevmişim yolları vuslata giden Ben ki Kehkeşanı sevmişim milyonlarca dost düşlerimde ki Oysa Bir tek seni sevmişim ayazda adı saklım Bir tek sensizliğimde ki seni Ta derinlerde ki mahmur sevi'nin mahzun tutsaklığından *******ime yansıyan o gizemli gözlerini Ve gökyüzüne işlenen nakışlı duruşunla Şuruplanan sedanı, dillerini sevmişim Ah yüreğim, ah benim ciyerparem Ah gülistan nesli, gönül bağım Susmalıydım raksının eflatun gölgesinde Susmalıydım elem har asılırken turaç yalnızlığına Susmalıydım Sevdana demlemişken bu yürek hezimetini Susmalıydım ki Hep varolmalıydın Ah sefa gamlarımdan gün ışığına astığım sen Kapat bari o gizemli gözlerini Köz değmesin gamzelerine Susam benekli bûseler yolluyorum şimdi Kirpiklerinin gölgesinden geçecekler zira Saçlarının peşrevinden akına konacaklar Ve nihavent şiir ezgisinden sana dokunacaklar Ve do ku na cak lar tem.ağ. 2006 Sevgili Özbek |
Adın Barış Olsun (Kadın)
Toprak gibi bereketli yürekleriyle Bam telidir dünyanın her yerinde kadın. Yerimiz toplumsal mücadelenin saflarında İnançla öğrenen yüreğinde direncin. Beyinlerini yürüteç ağlarına mahkûm kılan Para arzı silahlarının vebal tetiklerini okşayan sin Kapitalistlerin Tefessüh tozlarını yüzlerine silkeleyerek Sınıfsız bir toplum da, salt sevgiye dayanan Emeğin her gününde çıkarsız, bencil duygulardan arınmış, İçselleşmiş değerlerimizden ve dağ gibi mavi ilkelerimizden İnsanlık tarihinde ki yeni süreçte insanca, Yaşam karelerinde buluşmak amacıyla Dünyanın kavkısı çoktan değişti Despot çemberini çöz anam bacım Sekiz mart tarihi liberalleşti Kaldır duvağını gör anam bacım Yazgı tellerini niye ram etmiş Kolluk kuvvetleri aşikâr gitmiş Baskılar altında anam ne bilmiş Töreden dersini al anam bacım Kurtuluş harbinde önlerde sendin Kağnıları çeken ayrı değerdin Beyaz sayfalarda sarı gizemdin Günümüz yalazı kor anam bacım Zamanın namlusu bilgiden geçer Hiç bir hak verilmez almaktan geçer Kendini tanımak anlamdan geçer Beyninde ihtilal kur anam bacım Unutmadan gündüz sema da tacım Karanlığım yıldız ruhunda sacım Ferdi kurtuluşun yetmez ay bacım Cemiyet tabusun kır anam bacım Adın barış olsun tut ellerimden Zorbanın fikrini harbi sinirden İnsanın yüreği kadın sesinden Yıkalım halk anam gel anam bacım Sunalım *toy gibi bar anam bacım 8 mart 2006. Toy: düğün, şenlik Sevgili Özbek |
Alıştık Çünkü
Bir tarih daha doğuyor eğri budaklı Şom öpüşlerini izlerken orta doğunun İnsan kılıklı çakallar sinmiş yarasa inlerine Yazılıyor ha bire kirletilmiş elleri Bu da bitecek, bu da bitecek Zulmün kan pıhtısı, çizilen çoğrafyasında Alıştık çünkü kanlı tablo görmeye Böylesine iğrenç Şimdi Bir yanda biz Bir yanda sakatlar Bir yanda ölüler Kim hesabını verecek 01/08/2006 Sevgili Özbek |
Ana/dolu/yum gözlerini
Vefaya mihman bilinen tarihim Hüsnü gösterir ana rahminde Doğmadan başlar o yaşmak yazı Renklerine gergef hasretinde ki hüzün Oğlum olsun yükünün hesabında Ne sancılıdır bu kamerî ay Ne masalsı istekler yalnız Ne buyruklar dile gelir Baba neslini yeşertecek sürdürecek ya Yıktığım saltanatın en ücrasında oğul Aşkımın saflığıdır oysa Ve ben yaşadıkça Yaşandıkça evin mehter dirilişidir o Yüreğimin çoğrafyasında ebediyeten Beni gök yüzü Hafızam çile kevserine hükmedemezken gayrı Yasaklar tozlu yaz tenim de gün doğumuna sinmiş Söğüt dalında ayıplarla büyüyecek ahraz geleceğimse Efkârımda alyansına sayrı Tabuların haziran yaşamıyla Geçmişten gelip günümüzde dem tutan Çarpık bir düzende ikinci kuşak Alnın hatlarında ki kronik çizgidir artık On üç yaş teşekküllü Sanem sultanın mudil yolları Endamım Düşleri çamaşır iplerine asılan Güneşin kuruttuğu açlıktır şimdi Ondört yaş tamahkârına sürgülenen akaretim Bastırılmış duyguların kanayan dudaklarında Zembil anahtarıdır Ismarlama benliğim Şiir gibi bir yazın gündüz gölgesi Ahlakın şahikasında alnımın kızıl akı Boynuma yüklenen ben olmayan kişiliğim Yaldızıdır beyaz çarşaflı *******in Neme lazım bu Yok sayılan şahsiyetim kibrit kutusunda Eflatun hisleri içerde kalan zaman Sessiz yakarışların didişinde men edilen kararlarım Bozuk psikolojiden gelen yalpak düşüncede Kendimi tanıyamamamdır Ah Ağrı/nın eteğinden güneş nasıl Nasıl habersiz doğuyorsa Ram etmiş çıplak bir gökyüzü için Sabır sofralarımdan duman tütüyor öyle Esrik kültürün şımartılan yanlışlarında Bir hiçliğın tomurcuklarından kayboluyor kardelen Sararıyor benzi gravür açtıramadan Bir kentin katran havsalasında Nevruz çiçeklerinden gün seyeline yeşeren imanımla *hani benim gençliğim anne* Şimdi şimdi Gonca sancılarım geçmiş gibi neftî Ünsüz çoğunluğun hoyratça suskunluğundan Bir koca yaşamdır üstüme yüklenen Oy balam Ne zor şeydir ne yaman üzüntü İsteyipte seni kucaklayamamak İsteyipte sana verememek anaç öpüşlerimi İkinci yasakların ayıplar karargâhından Utangaç ananenin zincir halkasından Adım gelin belirtisidir çünkü Kadın rollerinden kırmızıya boyanan Sahi neydi size diyeceklerim Hizmetlerin göstergesi atfetim Pederin nazeninden kayınpeder nazına Nisyanı ihtiyarlık karşıtı Anamın göbeğinden saçılan Onbeşinde mesuliyet duygusu Dilsizliğimden bir hayat çiziliyor alnım bulvarlarına Aymaz hüviyetim isyan-ı kaygı duruşunda anne Eksiğinden ellinin yorgun nefesiyle Ardımda bıraktığım akşamlar esmerleşirken Gör bak hele umudum elemlerle yüklü yüreğime Kurşunlar yağıyor nankör soytarı cücelerden Hey Serencam bedenim ak tellerim yaralı göğsüm Ben savaşlar için doğurmadım oğullarımı Ben ağıtlar yaksın diye yoğurmadım kızlarımı Ben insan doğurdum İnsanca yaşamın içinde İnsan evrimini yaşamak için Ah acılara hükümran bağrım Bana yeşerttiğim ormanları kim geri verecek Kim sunacak şefkat yeşili aşklarımı Kim hesabını soracak yaktığım ağıtların Nisa Anadolu’m Her ne kadar derin çizgilerde oyulmuşsada yüz hatlarım Gül nadaslarım erguvan dallarındadır Anamın avuçlarıma bıraktığı miras Hasatta ki hasebiyle büyümeğe dursun Seninle olan davamda velhasıl Ana/dolu/yum gözlerini varsıl ana yazgımı Hayatın başaklarına diz sarı sarı Diz ki Harmanlar seni bir baştan ötekine Ana/dolu kokar teni Ana gök gürültüsünden 17/03/2007 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
Anne
Sebepsiz değildir sana olan hasretim, intizarım yollarda anne. Gözlerimden akan tuz, hangi kayaları çatlatır bilmem; O da neyin nesi. Hükmetmesiydi canın, sevdan acılarımda zaman andız otu, Hayat yordu beni. Çöktü hasretin omuzlarıma ahuzar dilim. Şimdi sensizim anne, şimdi olmuşum hüzün. Kaç zamandır seni öyle özlüyorum ki anne! Bir türlü fırsat bulupta, başım dizlerinde, oturupta dertleşemedim senle. Neredesin, ne halde deyipte halini soramadım. Bağışla beni anne..! Beni sorarsan, dert boğazıma kadar. Hazır değinmişken beni dinler misin anne! Biliyor musun anne, seninle öğrendiğim sabır taşlarını hâlâ taşıyorum. Sensizliğin nârına yanarken, sevdaları yüklüyorum yüreğime. Aşkın adreslerini sözlerinle besliyor, Samanyolu boşluğunda topluyorum. Sustu çığlıklarım artık, söz icabı lâl oldum. Öyle yalnızım ki anne! Kendim kendime ağırım şimdi. Yaşamın bilmecesindeyim. Dönme dolap savruluyorum değirmen taşlarında. Nerdesin anne? Nerede? Gel artık, ya da, al beni kollarına! Acıların rahmet olsun susayan sevdalarıma. Sen mehtaba benzeyen serinlik, sen ruhumun latife çağrısı, güzel annem, gel yanımda ol, karanlıkları beraber aşalım. Tüm güzellikleri gôzden geçirip, beraber varalım onüçüncü aylara. Kaçırdığımız o hayellerimize seninle yeniden başlayalım. Daha emin, daha güvenli, daha sevdalı, daha barış dolu. Tüm anaların mutlu olabilmeleri için güvercinler uçuralım senle. Ben yorgunum anne, tükendim artık. Acılı yüreğim bedenimde işçi şimdi. Yılların kumları birikmiş anlayacağın. Sensizsem nasıl yaparım harcını? Nasıl doldurabilirim yüreğimin heybesini? Nasıl sıvayabilirim kalbimin atışlarını? Kimse beni anlamıyor anne, sevdiklerim dahi, yüreğime mühürlü olan sevdiğim bile. Anlayacağın tek başıma yaşamayı beceremiyorum artık. Ne kadar dayanırım dersin? Yüreğimin koylarında akan asi çağlayanlara ne kadar göğüs gerebilirim dersin, bilemiyorum anne. Çok uzaklardayım anne! Seslenişim yankı yapar belki Süphan dağı eteklerinden. Yokluğunun bedeli çok ağır anne! ! Hasreti kalemimde kem vururken, nasıl yakın olabilirim sana, nasıl kendimi ifade edebilirim diye kahroluyorum. Telefonda edemiyorum hani. Ah körolası ayrılık! Öyle muhtacım ki sana anne, öyle çok muhtacım ki! Yokluğunla, tükeniyorum. Sayrı zamanın sayrı ilişkilerinde kahroluyorum. Sana dokunamıyorum anne! Nerdesin? Nerede? Duyuyor musun? Her sabah güneşin kurutamadığı otların üzerinde ki ıslaklıkları kırağı mı sanıyorsun. Onlar her seni hatırladığımda akıttığım göz yaşlarımdır anne. Yokluğun sonsuzluk gibi Ben de. Adın kanımda canıma yazılı, gittiğin yolun telvesindeyim çünkü; yaralı zamanın koylarında bir başıma anne. Hani, bir zamanlar gençliğin verdiği toylukla, sana istediğim gibi sarılıp öpememiştim. Bir şeyler yapmak isterken bilinçsizce, vermeye çalışıyor ama verememiştim ya. Şimdi olmalıydın yanımda anne, ahh şimdi olmalıydın! Sana yürek heybemden neler sunardım. Hürrem Sultanın saraylarında ki aşk masallarını anlatırdım sana. Ağrı dağı eteklerinde uçuşan çiçeklerin gizemlerinden bahsederdim. Gözlerindeki mutluluğu izlerken ben de mutlu olurdum anne.! Ama geleceğim. Eteklerim güllerle dolu, bekle beni anneciğim. Biliyor musun daha bitmedi dertlerim anne! Yürek mahzenimdeki birikimlerimi, çalışarak kendimce bir şeyler yazmak istemiştim ve yazdıklarımı ne hayallerle beslemiş ne umutlarla süslemiştim. Yeşil sayfalarla yeşil olacaktı her şey. Yurdumun dört bir yanında, yurduma olan özlemlerim okunacaktı. Fakat tüm heveslerim içimde kaldı anne. Hiç bir şey beklediğim gibi olmadı. Anlayacağın, kitabım da hüzünlü anne. Albenim, beni hasretlere boğan, sevmeyi öğretip beni yetim koyan güzel kadın..! Sana böyle dert yandım diye üzülme hemi. Serzenişlerim boşa değil bilesin. Var dostlarım, hem de çok güzel dostlarım. Az ama özler. Vefalı onlar. Bir ben vefasızım anlıyacağın. Ama onları çok seviyorum. Çok konuştum demi, seni yordum gene. Beni senden başka kim anlayabilir ki! Kim dinleyebilir ki bu kadar! Kim dinleyipte ortak olabilir ki dertlerime! Üzüntü sebebim en çok senin çağında seninle olamamamdır anneciğim. Çocukluğumla bana verdiğin tarih beyaz sayfalarda dem vururken, kabrinin çoğrafyasında banada yer ayır, topraktan olsun. Toprak olsun ki çiçekler türesin, kelebekler uçuşurken, arılar konsun hep. Bir daha ki sefere çiçeklerden demet yapmak için papatya kal anne beyazlığına ihtiyacım var çünkü. Az daha unutuyordum bak, bu gün anneler günü. Dünyanın en kutsal insanları anneler günü. Senin günün anneciğim… Günün kutlu olsun ANNEANA. Makberinden öperim. 11/05/2008 Sevgili Özbek |
Annem Irakta'ysa N'olmuş, Teyzem gelmiş Ya da
.................Şiirimin babası Nuralay'dan bana Sonbaharda taranmamış başak tarlasıydı Kapatan, Algılayan yüreklerde ilme ve sevdaya dönüşen bakışlarını Hazan güllerinin yapraklarıydı Olası rüzgarların savurduğu Gülüşü Sözsüz tabiatın ve vakitsizliğin zamanına Bulanan yüreğiydi Kelimelerindeki nihayetsizlik Meltemlerin, polenlerin kimyasallarıydı Melankolisi ve sarhoşluğu Aklının Ve böyleyken çıkageldi başkalarının düğün sabahalarında Ağlamalar tortusu; tuz kayaları Yüreğime Sevgili'ydi adı Tuzu eritti Tuzu eritti Sevgili teyzem Nuralay 16/07/2006 Sevgili Özbek |
Anne
Bugün kupkuru bir merhabamla Esrik zaman halinden şikayetlerim var anne Uzak kentlerin çok ötelerinden Nemli andız otu, Haylaz dertlerimden bahsedeceğim Vaktin hederine yükleyeceğim hüznü Ve Kalemin ucuna kadranı sıkıştıracağım Biliyor musun anne,sana yazarken Yılların eskitiği tarumar gözyaşlarım, İnsan tariflerinde akrepleşiyor Gerilerde kalan kırıntı ahlarımız Hayatımızla bezginleşiyor anne Yelkovanlarda can çekişiyor Sana güzel şeylerden bahsetmek isterdim aslında Mavilerden,uçan kuşların özgürlük kanatlarından Buralarda yangın var anne, hadi gel Gel beraber uçalım derdim, bak gelmezsen düşerim Öyle çok yalnızım ki, baldıran yalnızlığım anne Ve şefkatine bu kadar muhtaçken, en kötüsü de sensizim Bilincimin uç noktasında sensizim anne Yokluğunla kimsesizim Buralarda çok şey değişti anne, her şey kalıntı artık İnsanlar çok değişti; kişilikler patikalarda kangal Sosyetenin tefessüh anjin ilişkileri, internete bile yansıdı Sahteliğin sancıları kol vuruyor, anlıyor musun Ve bu yaşadıklarımız boştur deyip geçiştirsek bile İçimizde ki kanayan kar soğukluğundan Yitmek an meselesi anne Yitmek kırmızılarda Evet anne, senin o kader dediğin tarihimde Alnımdaki çizgiler yılların yorgunluğudur Bağrımdaki ıstırap ayrılığın cefası Beşerin ihanetidir sırtımda taşıdığım Ve beni kahreden yedi bıçak yarası değil anne Beni kahreden onur yarasıdır, kahrolası onur Kutsal sevdalarımı hiçe sayıp yandığım Şuursuzca kaybettiğim yirmi yedi yılım bile Bu yarayı onarmıyor anne Tamir etmiyor Halime yanan dostum,hadi gel Gel de beni o eski günlere Anlattığın o masalsı günlere götür Hayallerimi süsleyen aşklar diyarına Kirletilmemiş o düşler bahçesine anne Yılların beni mahrum bıraktığı Göçmen kuşların mevsimine götür Kanayan anılarımdan yoksunum işte Yoksunum anne, hanemde yoksun Sitemim böyledir diye kızma bana Zeyno Sen yetiştir umutlarımı, kendi ellerinle ek Doğmadığım o gün gibi toprak çıplaklığına Tohumlarınıda nilüferlerden pembeye bırak Sulara baktığımda eğil berraklığına Yansıyan cemalinden mayısı giydir anne Ve kimbilir Yollarını şaşıran sabır taşlarından belki Sığındığım bahar yaz olmadan al beni rahmîne Yorgunum çünkü, çok yorgunum Yor gu num,yo rul dum anne 11/05/2006 Sevgili Özbek |
Arkadaş
………………………Kitap arkadaşıma Güne düşmemiş yılların yorgunluğundan Hayat bazan karamsar çekilmiyor O kadar çok ki O kadar çok ki dostluğun yoksunluğu Gül mü desem yoksa diken mi şüphelerinden Sevenler ah sevilenler anlaşılmıyor Anamdan kalma İçimde ki buğday kokusu tam da Oturmuşken değirmenin taşına Suyun susuşundan sabır taşıyor Üzülmek yetmiyor bunlara Niye arkadaş Bazan efkârında hüznü Alev sarıyor Bazan hasretinde özlem Tütün kokuyor Bazan kederinde ayrılık Zehir oluyor Çekmeye yetmiyor içtiğin Niye arkadaş Şimdi Bedbaht kent düşlerinin evinden geldim Off! Ne sevdiklerimde vefa Ne sevmediklerimde cefa Böyle dünyada yaşamaya Değermi ki Kahırdan ölmek üzereyim Yetiş arkadaş 30/05/2007 Sevgili Özbek |
Arzu Nihal'e
Gözlerimin ışığı, ilk göz ağrım Gençliğimin kızıl gülü Bana, gerçek yanını yaşamın Bilinç altında benliğimi öğreten Fikirlerimin ecesi Arzu Nihal Varlığınla sen, arzulu balam Kilometreler ötesinden sana dokunmak Kanadında rüzgârın kelam yollamak Dizelerinden arzumun, bir demet özlem Seninle dolu sevi'mde sana ulaşmak Acılar belirler sanki hayatı ........................Ayrılıklar Yollar ayırır sanki insanı ....................... Özlemler Bekleyişler betimler sanki yaşamı ........................ Hasretler Yağmurlar eksilmesin bulutlarından Gök kuşağı yoldaşın olsun Umutların mavilerin sonsuzluğunda Dans ederken, koynuna yıldızlar Işığı direncinde, gözlerine dolsun Güneşin sıcaklığından beyaz sevinçler Kavuştuğun vuslatın nakışında dokusun Doğacak aydınlığında, dualarım seninle Arzu Nihal Gurbetimden diyarına mahsus selamım olsun 28/12/2005 Sevgili Özbek |
Aşk-ı Gülnihâl
(Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir) Hamdım Başak oldum toprakta efil efil esen Boy verdim yemyeşil yürek dolu mukaddes Kendi sapaklarımla kucaklamak istedim dünyayı Kalbinin istikâmetinde tane tane desen Rüzgâr-ı şah oldum tutmadı salınışım Nerde yanıldım/ Ey muhabbeti sağanak derde kanıldım Piştim Gözlerim harap oldu bitişidir ağlayışlarımın Çok uzaklarda tüten buharıdır mihrab-ım Nice güzellikler yad olurken gülistan-ı yol aldım Görülmez bitap oldum ezgide yalvarışlarım Ney sustu ya Râb duygular değişmekte Nerde nefesim/ Ey Vecdet-i seyr-i bahar tutmaz düzenim Yandım Cihan büyük değil küçüldü savaşlardan İnsanlar bir başka içiçe geçmiş elem Kaç kere kayboldum, kaç kere yorulmuş Yollarına düşmüşüm bendi limanlarından Ey Konya, aşk-ı gülnihâl Gel ne olursan ol gel, gene gel gene Ne olursan ol, nasılsan öyle gel Gel de/ Gözlerimiz seninle, yeniden aydın olsun 15/03/2008 Sevgili Özbek |
Aşk-ı Memnu
Sana olan sevdamı, *******imin kırık kanadında seni beklerken yazdım. Ak kâğıdım ve kara kalemim seni özlemenin ızdırabıyla eksildi. Bir sevdanın içerisinde ne ararsan, hepsini ama hepsini sana bırakıyorum. Çay niteliğinde. Çünkü, seni uzaklardan ebedî bir aşkla seviyorum, en büyüğünden. Hayallerinin Leylâsı oldum, vuslatının mecnunu. Sensiz bir gelecek düşünemediğim gibi, dünlerden kalma birikimlerimide sensiz ama seninle omuzlarıma yüklüyorum. Aşk-ı memnu bu, belki de vuslat… Adın kalp atışlarımda, yaşamak için soluduğum nefeste, çatlayan dudaklarımı ıslatan dilimde saklı. Sana bunları yazarken, içimde garip bir hüzün, tıpkı yalnızlığım gibi sensiz, senden uzaklarda; gözlerim ağlamaklı uzakları görememekten kan çanağı, bedenim hasretinle tıpkı tipiye tutulmuş kurtulmaya çalışan bir çalıkuşu. Ey hasretimin firkat efkârı, uzakların gün ışığını bekleyen atim, sana söylenmemiş sözlerimle, yüreğimin sevgi çoğrafyasından bir demet gül yaprağı kıvamında olan bu dizeleri bırakıyorum. Bak şafak seninle ağarıyor, güneş seninle varıyor ikindiye. Gün batımında her şeyini bir kenara bırak! Çayını yudumlarken bir göz atıver seni bana atfeden bu dizelere. 09/07/2007 Sevgili Özbek |
Aşktı Biriken
Sevdiğim özlemin sevda tütüyor Hasret kokuyor sensizlikte ki sızısım Hüsranlı yüreğim Kahroluyor ahında teslimiyeti özlemin Kar gibi, ayaz gibi, boran gibi Tipi tipi Ahh! Seni özlediğimi bilmekteyim Yenilecek sevgi dünyam Yenilecek biriken sen Yok olmaktayım Söyle bana sevda söyle bana Neyleyim Seni sevmek seraptı değil mi Uzak oluşundu benden Bedenden uzak Suskun vahalar dile gelirken Biriken elzemdi sana dokunan Biriken aşktı Aşktı biriken 11/09/2006 Sevgili Özbek |
Atamcan
Versem selamımı alır mıydınız Der miydiniz geçerken Madem yolun düşmüş buralara Buyur gel, geç otur Nasılsın halin keyfin Yorgun musun Sunar mıydınız İnce belli güz kemerli bardaktan Demli bir çay bir akide şeker Ve de gümüş tabağından ekim kokan Bir demet türkü memleket havasından Çoğu gitti azı kaldı be atamcan Varmışım sonlarına alın yazımın Çözmüşüm şifresini çizgilerinde Bir varmış bir yokmuş anlamından Tütsülü bir ton daha yaklaşmışım Geçmiş değerleri geleceğe taşıyan o Belleklerde kalan boz hatıraların Ve sizinde eşlik edeceğiniz Bülbül nağmesi nazım sohbetlerine 17/10/2006 Sevgili Özbek |
Avrupa'da Türk Olmak (yazı)
Gurbet gurbet dedik beniz sarardı Hangi sebeplerden umut arardı Ömür geçip gider niyet karardı Körelmiş zihinden uyan vatandaş (Rahatlık insanı geliştirmiyor, zorluklardır insanı geliştiren) Yaşadığım bir haftanın özetiyle, tekrardan birlikteyiz. 14 mart 2008 « Hüznünde İsyanı Deftere Yazdım » kitabımı posta aracılığı ile aldım. Ve ertesi gün, yani 15 mart Cumartesi, yaşadığım yerde kitaplarımı tanıtmak için yola koyuldum. 24 yıl oturduğum yer Metz. Sadece Türklerin bulunduğu kahvelere giriyorum. Adına kahve demek yanlış olur; erkekhane, evet sadece bayların bulunduğu bir mekân. Herkes küme küme masa başında. Kimilerinin önünde rakı bardakları, kimileri okey oynuyor, kimileride bomboş öylece karşı karşıya oturuyorlar. İlk izlenimleri gözlerimde, sanki masa başında kaybolmuş, bir başka dünyadan gelmişler gibi, bomboş bakışlar, hayat ve gurbetin kahrı çökmüş soluk benizleri ve kendi iç dünyalarının görünümüyle yoksul insancıklar. İnsancıklar diyorum çünkü, bu insanların çoğunluğu siyasi amaçlarla gelmişlerdi güya buralara. Kitaplarımı veriyorum; ilk eserlerim diyorum, bakmak ister misiniz? Ki bu insanların çoğunluğunu da geçmişten siyasi olarak tanıyorum.. Kitabımı alıp bakıyorlar. İlk söyledikleri yine o fakir görüntüleri gibi “ben okuyamam ki” oluyor. Kimileri beni tanıdıkları için alacağını söylüyor; kimileri, kitabı geri uzatırken, donmuş gibi yüzüme bakarak, sanki benim onları gördüğüm gibi, onlarda beni bir kadın olarak bu kahvelere nasıl girebiliyorum dercesine, anlamsızca yüzüme bakıyorlar. Bir kaçı akıl edebiliyor, kitabını imzalar mısın diye. (Konu kesinlikle kitabım değildir, sadece kitabım aracı olmuştur bu vatandaşlarımızın gerçek yüzlerini bir kez daha görmeme.) Daha sonra, erkek mekânından çıkıyor, bir türk marketine giriyorum. Kadınlar var, ellerinde sıgara, çocuklar salıverilmiş. (market ev gibi kullanılıyor aynı zamanda.) televizyonun karşısında ve önlerinde çay. Merhabalaşıyoruz. Ki gene geçmişten tanıdıklarım. Ve ben yine onlara kitabımı uzatıyorum, alıp bakıyorlar ve yine ilk duyduğum; “ya ben kitap okumayı sevmiyorum, okuyamıyorum ki! Ben de diyorum ki, benim şiirlerimle okuyarak başlarsınız okumaya. Vaktimiz mi var ki deniliyor, sonra şiirden miirden ne anlarız biz diye gülüşüyorlar. Üzülüyorum! Bir zamanlar, haklarını savunduğum bu kadınlarımız, okumak ve öğrenmekten neden bu kadar uzaklar? Televizyon karşısında bilmem hangi diziyi izliyorlar. Ve 10 veya 15 yıl önce bıraktığım bu kadınlar, zihniyet olarak neden hâlâ aynı yerlerinde sayıyorlar? Aklıma sorular takılıyor, nedir insan olmak? Nedir yaşamak? Biz kimiz ve neyiz? Nedir bizleri bu hallere sokan? Ve en önemlisi, nedir Avrupa’da Türk olmak? 30 yıl önce gelmiş bu vatandaşlarımız, sanki Türklüklerinide unutmuş gibiler.Ve bu vatandaşlarımızın çoğunluğunun Türkiye’ye gelişlerinde ki havalarınıda biliyorum. Bunca zaman içerisinde tanıdığım bu insanların, bilinçsizce çökmelerinin sebebini bir tek amaç uğruna yaşayışlarından dolayı olduğu kanısına varıyorum. Ve aklıma ilk şu dizeler geliyor; insanın gelişmesini gerçekten, rahatlık engelliyor. İnsanı geliştiren yaşadığı yer ve koşulların dayattığı zorluklardır. Madem ki düşünmeyen halimizden şikayet etmiyoruz, hiç bir şeyden şikayet etmiyelim o zaman. Benzimizin soluk haliyle, devam edelim mutsuz yaşantımıza, gurbetçi insan kardeşlerim. Sevgili Özbek |
Avrupa ve Türkiye
Memleketim, Sen, yıllar önce bıraktığım acılarımsın Hicran-ı gurbette özlediğimsin Sen memleketimsin Sen, fakirlik nispetlerinden değil Onmaz dilinden ihanetlerin Yüreğimde kanayan yitirilerimsin Vuslat-ı hasretim yürek üstünde Sevgili’nin sevgilisi memleketimsin Bir kaç gün önce emekli bir öğretmenimizin Almanya ve Hollanda ziyeretlerinden sonra yazdıkları yazısını okurken, uzun yıllardır Fransa’da yaşayan vatandaş olarak, fikirlerimi paylaşmak istedim sizlerle. Öğretmenimiz, bizde ne eksik onlarda ne fazla? Türkiye’miz geri mi kalmış, gibi sorulara değinmişler. Bakın, gerçekler dışardan görüldüğü gibi değildir, hani Avrupa’lılar çok rahat yaşıyorlar falan diyorlar ya. Ne bir Avrupalı bir türk gibi olur, ne de bir türk bir avrupalı gibi. Kültür farklılığı her yerde kendini belli eder. Ülkelerin farklılıklarının olmaması anormal olur. Her ülkenin kendine özgü kültürüyle alt yapısı vardır ve bu alt yapısıyla yaşayışını devam ettirir. Bu dünyanın her yerinde aynıdır. Türkiye geri mi kalmış? Geri kalmışlık diye bir şey var mı? Her ülkenin kendine özgü, bizim geri dediğimiz geçmişi vardır. Dünyanın her yerinde, her ülke belli bir süreçte belli bir süreç yaşamış ve diyer bir sürece geçmiştir. Tarihte, toplumların gelişmesine baktığımızda bunları pekâla görürüz. Her yeni gelişen yenilik, geride bıraktığı yaşayışın ilerisidir. Avrupa da bu yaşayışlardan geçmiş, ve alt yapısını oturtarak yaşam standartlarını düzenli götürmektedir. Bu onların çok ilerici olduklarını kanıtlamaz. Avrupa’nın tek güzel yanı temel eğitimi esastır. Ve bizim güzel gördüğümüz sistemini anasının koynundan alar gibi almamıştır. Asıl bakmamız gereken mesele bana göre, Avrupa yaşam standartlarının ne gibi faydaları vardır? Burdan esinlenerek şöyle diyorum. Millet olarak biz neler yapıyoruz ülkemiz için? Ülkemizin kalkınması için, devlet olarak neler yapıyoruz? Öz kültürümüzün ana temellerini korumak için, neler yapıyoruz? Tatile geldiğim dönemlerde üzülerek görüyorum insanlarımızın ve ülkemizin durumunu. Bir kere biz, üreten değil, tüketen milletiz. Proje diye bir bilgimiz yok, olsunda nasıl olursa olsun kavramı hakim,, kendi ceplerimiz dolsun mantığı hakim ki bu, özellikle devlet memurlarının sisteminde var ve her şeyi devletten bekliyoruz. Okumayı sevmeyen milletiz. 'aman okuyupta ögretmen mi olacağız' mantığı hakim. Üniversiteli gençlerimiz varlıkla yoksulluk içerisinde kendi kaderlerine bırakılmış. Vergimizi vermemek için her türlü hilekârlığı yaparız. (Oysa avrupada bunu hiç bir şekilde yapamaz vatandaş) . Tüketen toplum olduğumuz için, Türkiye’mizdeki güzellikleri görmez, Avrupaya özeniriz. Kendimize, ülkemiz için nasıl faydalı olabilirim diye sormayız. Aynı topraklar üzerinde yaşayan insanlar olarak, güya vatan sevgisi, Allah sevgisi diye biribirimizi yeriz. Yıllardır Türkiye’de savaş oluyor, bunun bedelini ve ülkemize verdiği zararları hiç düşündük mü? Fransa ‘da çok sayıda ulus yaşıyor, ben bir türk olarak, vatandaşlarla aynı haklardan faydalanmaktayım yasal olarak. Çalışanlar da çalışmayanlarda her hakka sahiptir. Diğer bir şey, Avrupada tamir edilmesi gereken yerler, belediyeler tarafından hemen onarılır. Bu Türkiye’mizde farklıdır. Yasalar ne kadar sert baksada, devlet elemanları ve milletimiz es geçiyor. Sonra, kendimizi geliştirmediğimiz gibi, çoçuklarımızada kötü örnek oluyoruz; çevremizi kirleterek, yediklerimizi yerlere atarak, yerlere tükürerek v.s. Vallahi ben Ankarada bakamaz oluyordum insanlara. Her 5 kisiden 4 ü tükürüyordu. Bir sebebi vardır diye düşünmüştüm. Kısacası, hiç bir şey içte ki yaşayışla dışardan görüldüğü gibi değildir. Her ne kadar Avrupa’yı gelişmişte görsek, kendi içinde sorunları vardır. Ama onlar bizim ülkemizde ki gibi her şeyi abartarak medyaya konu etmezler. Diyeri, Avrupa topluluğuna katılmayı düşünmek yerine, diyorum ki; her şeye kendimizden başlayalım. Okuma alışkanlığı, var olan sorunları konuşarak çözebilmeyi, gerçekler nelerdir diyerek araştırmayı, kendimizi geliştirmeyi, kendimize has özelliklerimizle, kendi kokumuz ve kendi renklerimizle var olmak için, çaba harcamayı görev bilerek, yeni kuşaklara sevgi ve barışı aşılayarak v.s. diye başlayalım işe. İnanıyorum ki gelişen her birey, önce ailesine; sonra çevresine ve çevrede, çevresine faydalı olarak, ülkemizin yaşayışına ve gelişmesine katkıda bulunacaktır. Çünkü beyinler değişmediği sürece yasalar sakat kalır. Unutmayalım cehalet gelişmenin düşmanıdır. Türkiye’miz son zamanlarda en zor sürecini yaşamaktadır. Allah yardımcısı olsun! 21/02/2008 Sevgili Özbek |
Baba
Hayat telaşından bakmak biz bize Yok olan günlerin kederi dize Dizmeden hüzünü karası göze Yazıldı akına süzüldük baba Geçen hazirandı, güneşli Kars havasının ardından, çayları yudumlarken, sohbet ediyorduk seninle. Bana şiir okumanı istemiştim ve sen, aşık Şenlik’ten dörtlükler okumaya başlamıştın. Ben kamaraya almıştım seni. Okuduğun şiir, baba ile oğul ilişkisini anlatıyordu hatırladın mı? Konusuna hepimiz gülüşmüştük. Sonra ana emeği mi çok baba emeği mi, diye tartışmıştık. Biz hepimiz, ana’nın emeği daha çok derken, sen tek başına bunun doğru olmadığını söylemiştin. Babalar, orda burda ekmek parası için didinir demiştin, rızkın hangi zorluklarda kazanıldığını anlatmıştın. Ah, ananız olsaydı da, benimle bu kadar eylenmezdiniz diye yakınmıştın.Artık benden iş geçti ay gızım demiştin. Tam on bir ay oluyor bunları konuşup tartışalı baba, zaman ne çabuk tükeniyor, acılar ne çabuk ulaşıyor bizlere. Hiç bir şeyin yokken, hasta olduğun haberini alıyorum ve senin, eliesger türkünü hatırlıyorum. Hani diyor ya *sındı gol ganadım yanıma tüştü* Benimkisi de öyle bir şey, çaresizim baba; teknolojinin bu kadar yoğun bir anında bile, hemen gelemiyorum yanına. Ah babam, bilsen Sevgili kızının bahtsızlığını. Artık hiç bir şeye niyet etmiyecem, annemi de görememiştim çünkü? Evet baba, sana bir şiirimde, on beş veya yirmi yıl yeter mi bizi mutlu kılmaya? Kaçırdığımız o ayrık günleri yakalamaya yeter mi demiştim? Tam da kanatlarımı almaya başladığım bir anda, sen hasta oluyorsun. Olur mu bu baba? Bana yapılır mı bu? Sen ki, hiç doctor yüzü görmemiş, eski sağlam babalardandın, sen ki hastalık denen merete meydan okurdun. Ama şimdi, hasta yatağında seni ziyaret etmek için geliyorum. Yok baba, anlaşmamız bozulur eğer hasta olmaya devam edersen. Olur ya belki yatakta, gözlerini kapatıp ayrılık şarkısını dinlerken, o buğdayları çuvallarla kuyuya boşalttığımız günleri; ya da, sen samanı mereğin bacasından doldururken, ben bir karış boyumla taramaya çalıştğım anları; ya da o tepelerce buğdaylarımızın çalınmaması için gece nöbette yatarken saydığımız yıldızları; ya da değirmen taşının arpayı iyi öğütüp öğütmediğini; ya da alabalıkları birer birer yakalayıp fırlattığın günleri hayal ediyorsundur. Ah Meyti gağa, sırası mıydı şimdi hasta olmanın, sırası mıydı masallar aleminden hayaller kurmanın. Ama buna da razıyım baba, yeter ki bekle beni. En kısa zamanda geliyorum. Gurbet yollarından gün tükenmeden gelip ellerini öperken, hayallere kaldığımız yerden devam edelim olur mu? Görüşmek üzere baba, bekle beni lütfen.Bekle. 23/04/2007 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
Başlayabilmek
Bir şeyler anlatmak, Anlatabilmek, Sonbahar yelleri gibi eserek.. Alıp götürebilmek, Sararmış yaprakları. Bırakabilmek bir yerlere Kümelenmiş kara bulutları. Savurabilmek, Köhnemiş karanlıkları Uçsuz bucaksız Derinliklerine mavilerin. Unutabilmek dünleri; Sıyrılabilmek, Cevizin kurumuş kabuğundan, Yeni oluşmuş çekirdek gibi. Kucaklayabilmek bir şeyleri. Yağabilmek lapa lapa, Yeşil sahalara, bembeyaz karlar misali. Anlatabilmek, Dağları ve yaylaları Serebilmek gözler önüne Bütün güzellikleri Açıl susam açıl misali. Çözebilmek Hayatın labirent'lerini, Ve başlayabilmek Yeniliklerle yaşama.! ! ! Sevgili Özbek |
Baharın Hasreti Şimdi
Yakamozlar kavminin demli gecesi Uzaklardan gelen ilahî lütuf Hisli yıldızlarımın paylaştığı sevgi gözem Ol memleketim de Paşamsın Seni sevmenin sevinci Geçmişin karanlığından gün aydınlığına Gönül saraylarımın kapısını açan Kavgamın gülüşünde sıcak merhabam Baharla gizemin yarpız kokusundan Kekik özlemine yanan unutulmuş sinem de Aromatik dünyamsın Azizim Şiirin perçinleştiği mürekkep anatomisinden Platonik aşkın hece sarhoşluğuna Tüsey papatyalarının ezgisine müsavi Efendi olgusu, dostluk olgusu Bir yudum mutluluğumda ebedî sevdam Düşlerine sığındığım ağamsın Seni sımsıcak İklim teli kıvırcık saçlarına dokunmadan Baharın hasreti şimdi leylâ’ya döndü Kerem buyur, gene de sen bahar kal yüreğim Seni göz yaşlarımda seveyim Ham bir mayısa yazılmasın adımız Hüsnüyusuf cemalim Sana ulaşamazsada hallerinden bu deli kız Sen bahar Mevsiminde gene de nisan kal Çileli mart ayından Nem değmesin kirpiklerine Yıkılırım ben yoksa kahrolurum 03/04/2007 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
Bayram
Bayrama bir kaç gün kala Ağrısı asıldı boynuma Harman harman sızısı oyy Ağdı inceden bağrıma Bir bayram daha geçiyor sensiz Yıldız çiziyorum yollarına Uzak tozlar kuşanıyorum İntizar akıyor dillerime Ülkem susuzluğunda dudaklarım Tuz kayalarını işgal ediyor Kütlesine biber sürüyor kanayan ve Çağrışan kadehinde seni içiyor Ama yoksun, yokk Kilometrelerce uzaklardasın Geçmişten kalan sevdama dair Yâdımın son duraklarındasın Ellerim tutmaz kollarım sarmaz Depremdir gözlerim Ah bir tek sen olsan neyse Ana yok, baba yok, kardeş yok Evlat yok Yok işte yok Of yine burkuldu sevinçlerim Giydi günü aziz, erteledi özlemi Sarıldı hasretine doya doya ağladı Bıraktı vuslatını umutlar sandalına Oya oya çağladı Susmadı incesinden Yine dünden dem aldı Nice bayramlara diye diye Hele bayramlara Bayramınız kutu olsun 21/10/2006 Sevgili Özbek |
Bedbaht Kent Düşlerinin Yeri
Evet, *GÜLCE*Yeni bir nazım şekli olup; dünya şiiri ile Türk şiirinin harmanlanarak; eski şiirimizle yeni şiirimizin bir yürek potasında birleştirilek, sayın Mustafa Ceylan hocamız tarafından ortaya atılan nazım şekillerinden birisidir ve Japon' Haiku' şiiriyle bizim 'mani' türümüzün bir noktada buluşturulmasından oluşmaktadır. Ve bizlerin faydalanması için sayfalarına astığı bu emekten dolayı; kendilerine şükran ve sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Hatırladın mı geçen Taşırıyordum Telvesini kanımın Sayrı tortusu Nispeten sıcak tenin Dudaklarıydı Duygularımın Yalvarışlarındaydım Senin varlığın Kuşkulara damlayan Panzehirimdi Ey başımda ki Hakan, sevecen ölüm Tutsağın oldum Zira senin yurdunda Firak ve hüzün Yoktur ebediyeten Gecende ki aşk Bedbaht kent düşlerinin Baki yeridir Öpüşlerinde Hücrelerinde ki tuz Gözlerinde ki 31/08/2006 Gülce.. Sevgili Özbek |
Bedbaht Kentin Düşleri
Karanlığında Bir başıma odamın Duvarlarına Korkuluk çiziyorum Çiviliyorum Ötesinde ki beni Çıplak özlemim Şehrimin tuvalinden pusulasız an Esrik zaman talaşı Küflü günlerin Hicran törpüsündedir Ey gecemin hor Ahval yalnızlıkları Sarsmayın beni Gözlerim ölümün ak Gerdanında ki Bezginlik kolyesidir Zira birazdan Seksen ayar nöbeti İntiharlarda Çığlıklara baş tutar Asude kalır Bedbaht kentin düşleri. 27/08/2006 Gülce.... Sevgili Özbek |
Ben Kimim
'Gerçekler, yaşanan ve görülenlerdir, geri kalanlar insan üstü ve insanların hayal ettikleridir.' Toprakla göğün arasında, yıldızlarla tahılların seviştiği *******e inat, sarı çamurdan sıvalı evlerin bir gözlü odasında ahalinin toplanıp masalların anlatıldığı ve aralarında cinsiyet ayrımı olmadan, ellerin kulak arkasına atılıp şiir tadında türkülerin senfonisiyle, mecnun-i sevgilerin yaşandığı, toprak kültürü bereketlerinin taşındığı bir köyde, baharı nevruz çiçekleriyle karşılayan martta doğmuş bir Anadolu çocuğuyum. Çocuğu, çünkü, ben hâlâ büyümedim. Kuzuların ve danaların peşinden koşup, kazların ayak izlerinde emeklemişimdir. Buğday başaklarının arasında, sarı saman kokusunu koklayarak başlamışımdır ilk okul hayatıma. Henüz harman yerindeki esmer taneler yıldızları saymayı bitirmeden; gelecekte yerini nostaljiye bırakacak ilk gizemli yolculuğum başlamıştır karlar diyarı Karsa. Çocukluk durağım, varlığın içerisinde ama varlıksız bir yaşamla ilk, orta ve liseye kadar burda devam etmiştir. Özlem dolu kişisel hayallerim, ikinci bir nostaljiye burda eklenmiştir. Sıradanlığın içerisinde bilinçsizce. Gençlik limanımda henüz yelkenli sandalları yamamadan, ikinci yolculuğum başlamıştır, sultan olmanın ilk kavmi, çileli bedbaht kent düşlerinin evine. Ve bu yolculuğumda tanımışımdır kutsal varlık ANAmın anlamını ve o pınarlardan akan zemzem suyundan içmemle başlamıştır hayatın sabır taşlarını toplamam. Toplayıp birer birer al kınalar içinde yürek heybeme atmam.Heybemin yaralı gözleri henüz dolmaştı ki, hayallerimin gerçekleşeceğine inandığım üçüncü yolculuğum başlamıştır, adına gurbet denilen düşler denizine doğru. Yaşam mücedeleme geçmişten kalan hayallerimi bu senelere, öğrenmenin azmine inanarak sığdırmaya çalışıyorum. Asıl okul, hayat denilen araf çizgisinde. Diplomayı bu çizgiden almaya çalışıyorum. Ve her senemi efkâr demleyerek bitiriyorum sayrı zamanın iyileşmeyen karanlıklarında.. Güzel olan her şeyi seviyorum. İnsan olmanın gizemlerini bu sevgi içerisinde ve Tanrının bana lütfettiği yolun tozlarıyla, bedenim, beynim ve yüreğimin taşıdığı kadar yutmaya çalışıyorum. Ve sigara zifti zamanın âmâ gözlerine ömrümü sığdırmaya, geçmiş değerlerden kalma; tahıl sürmelerinin akına muhtaç olan karayı sürmeye çalışıyorum. Şiirin mavisinden esinlenerek, aşkın vuslatını oğul niyetine özleme koşuyorum. Hasretlerim, sevda ve özlemlerim şiirlerimde ve yazılarımdadır ve de ben olan benliğim. Sevgili Özbek |
Bende ki Sevdan
Sen Güneş kadar yakın Bir o kadar uzaksın. Yıldızlar kadar parlak Bir o kadar çıplaksın. Söyle bana güneşin oğlu Nedir beni cezbeden sende ki İçmeye susadığım dudakların mı Yoksa Umutla Pırıltılarını görmek istediğim Karagözlerin mi Sevinçle duymak istediğim Melodik vuruşlarımı kalbinin Yoksa Özlemle yüzmek mi Yüreğinin engin denizinde Ya da Hasretle yalnızlığımda ki bana Bende ki yalnızlığa Gömülen sevdan mı Sevgili Özbek |
Bırak Baharla Çarpsın Kalbin
Eriyen kar suları Temiz toprakların sıcak Yumuşak teni içinde Her bahar bir yaş demek İkinci çarpması kalbinin Umutlarında yeşil goncalar Aynı kalmamak için Arınmış Dinlenmiş bedenlerinde Güzellikleri Devriminde evrimler açmaya gebe Filizler yaşama ilmik Büyümek için gün ışığında Büyütmek için zamanı Soluklanan dallarında düğme Yeniden tınazlarda şekillenmek Var olmaya inat Bırak baharla çarpsın kalbin Yaşadığının simgesidir çünkü 14/04/2006 Sevgili Özbek |
Benden Sorulsun
Alemi yaratan seni bağrıma Dokusun ipekten senli çağrıma Vururken bam teli kalbi ağrıma Sorulsun gardaşım benden sorulsun Yüklenen vefadır özümde esen Hasret eyleminde özlemi kesen Vuslat çöllerinde dostluğa desen Varılsın gardaşım benle varılsın Yeşersin daneler sevgi salında Güvercin uçuşu fidan dalında Canımın özeği güller alında Derilsin gardaşım benle derilsin 06/07/2006 Sevgili Özbek |
Bir Dokunuşun Mirası
Yaşamı ünsüz harflere mekik gibi dokurken, yalnızlığına sığındığım limanımda; sevmenin esmer gizini hatırlatan sen geldin aklıma. Kelimelerinle acıların tadındaki sevmenin değerini anladım. Demir atılmamış limanlarımda, oldum olası virgullerle sevmiştim her şeyi. Algıladıklarımsa, noktalı olmuştu. Ama seni, mısralarla sevmek, seni paragraflarla tanımak ne kadar farklıymış meğer. Hecede ki öğretmenliğini cümlelerle sana dokunmadan, sesinin tınısında yanında olmadan seviyorum. Uzakları, daha doğrusu bana ters gibi görünen aşk uzaklarının ne denli önemli olduğunu farkediyorum. Her Geçen gün seni fiil çekimlerinde özlüyorken, kompozisyon sonsuzluğunda kayboluyorum. Yüreğimi besleyen sen, beynimi geliştiren sen, aşk mavisinin hesabında beni bambaşka yerlere götüren sen. Yazım prensiplerinin dışına çıkıyorum bir an. Her şey sevda deryasında ünlemlere yükleniyor ve, yakamozların yaldızlı ışıkları niteliğinde yüreğimi titretiyorken, güneşsi nesirlerde dünyanın kalbini görüyorum. Gerçek aşkın bu duygulardan ibaret olduğuna inanıyorum. Çünkü, apostroflar evren boşluğunda sensizlikle kayboluyor. Uzakları yakın kılan mürekkebimle inandığım ve bildiğim terimleri karalarken; seninle yeniden doğuyorum ve ebedî yaşayacağımı biliyorum. Satırlarımda varsın çünkü. Varsın bana uzak olsun sesin, varsın bana uzak olsun nefesin, varsın bana görünmez olsun cemalin. Var olduğunu ve varlığının taa ezelden geldiğini bilmek yetiyor bana. Seni, gözlerim kapalı iken bile düşünmek, teninin sayısız hücre gözeneklerine, karanlıklar ötesinden dokunmak, mutluluk parantezlerinde, tıpkı Gérardmer* ormanlarının çam ağaçları beyazlığında ki giyilen gelinlik gibidir. Seni, derin duygulara gömülen evetlerden çıkarıyorum. Kendini sorgulayan soru işaretlerinin kuyruğundan yıldızlara takıyorum. Allı turna kanatlarında seni dolduruyorken çırpınışlarıma, kalbimin başkenti şark-ı diyar illerine göç ediyorum. Güneşin doğuşuyla ceviz ağaçlarının dalları seni beziyor, çiçekleri sarının hüznünden seni açıyor. Kahramanca, yüreğimin gem vurulmuş iplerini çözüyorum böylece. Ve asırlardır birikmiş sevgimi serzenişlerimde sadece ve sadece sana sunuyorum. Eyy ulvi papatya, gönülleri seren kılan, sendeyim ve sen de senin her şeyinle varoluyorum. Biliyorum, sen yolculuğumda ki karmaşık yapraklarımı ayıklıyacaksın, anlaşılmıyor, düşüklüğüm var diye. Gene de üç nokta ileride gözlerinin elâsında kayboluyorum. Demir atıyorum, dizlerinin dibinde ve kalbine pranga vuruyorum. İklim kıvırcığı saçlarına dokunuyorum teker teker. Aşk denilen illeti seninsiz paylaşıyorum. Benimser acemiliğimi atışmalarının renklerinden okuyorum. Kelimelerinin ahengiyle yeniden yaratıyorum beni ve defterime yazdığım seni, yeniden yeniden içiyorum. Eyy avuçlarına güneşten sıcak bûseler kondurduğum yakamoz! Seninle doluyum. Sana olan özlemim, sana olan hasretim, hüznüm ve bu intizarım bitmeyecek. Özümdeki sevgi gözem, kalbimde ki gönül paşam, seni yazmaya kalkmakla nefes almanın tütsüsünden istifade ediyorum. Bunca geçen zamanda hep seni beklemişim. Seni sensiz yaşarken şimdi, kelimelerinin sarhoşluğunla ipeksi gökyüzünden süzülen yakamoz akislerine yansıyorum yeniden. Aşk mavisinden özgürlük ve cesurluk adına. Bunca beslediğim hayaller, bunca beklediğim hasret ve özlem senmişler meğer. Yüreğimin tahtında ayrılığın ayraç pençesi, bedelsiz kokuyor. Zamansız bir sevgilinin sevgisinde açan papatyanın müptela yapraklarına yüreğimin tamamıyla sarınıyorum. Sana esir duygularımın şifresinden ebemkuşağına yazılan hüsnü, elvan elvan demetleyerek beklediğim sana kavuşturuyorum. Bir dokunuşun mirasından, yaşamı, senin dilinle hasretten mutluluğa ve yıllanmış nazım tadında ki şaraplara çeviriyorum. Ne kadar uzaklarda olursan ol, bir nefes kadar yakınsın bana. Ezberlediğim bir şiir, okuduğum bir kitap kadar içimdesin. 27/05/2007 (* Fransa’nın kalbi) Sevgili Özbek |
Bir Mayıs albümünden
Zekai Kömürcü' ye Bir mayıs albümünden yarınlara seslenen Özgürlük kelepçesinden kavruk kavgaların Gün görmemiş sehpası şafak allığından Ülkemin renginden eylül gözleri var .............Akının tonlarında kara değil alın yazısı .............Mavzer kurşunu yumruğunu yansıtan Bir mayıs albümünden yarınlara seslenen On yedi yaş civanı ülkemin özleminden Kısırlaşmış düzende kendinden çok sevdiği Aydın fikirleriyle tarihin yenisinden, Çalınmış tarihlerin insan anayasası var .............Sesinin tonlarında değil bildik özdeyişleri .............Milyonlarca çoğalıp bağ dokusu donatan Bir mayıs albümünden yarınlara seslenen Güvercin güzellikler taşıyan yüreğinde Emek bulvarlarının törpülenen işçisi Ve çolak koridorların toprağını yeşerten, Nasır ezgisinden mahir elleri var ..............Ay ışığında söyleşen deniz sevdası değil ..............Demli çanakların atisi proleter 01/05/2006 Sevgili Özbek |
Can
Sen yoksan ey yâr Neye yarar sevmek yağmurlarca Doğan güneşin turuncusunu Seyretmek Rengini yağan yağmurun Neye yarar koklamak otlarını, ıslak toprağın Sen yoksan ey yâr Neye yarar bu can, yaralı Tıpkı anasından ayrılmış öksüz Körpe bebelere benzer Bir o yana, bir bu yana Arar durur, yanık Kederli şarkılar dudağında Ha buldu ha bulacak Sen yoksan ey yâr Neye yarar bu can Kalır sol yanı hüzün Sen yoksan ey yâr Hazanın eylülü neye yarar 28/12/2005 Sevgili Özbek |
Can Kuşum
Alnını alnıma yasla Bir dağ ateşinde bazı yanayım Ellerinle dokun dudaklarıma Şefkatin renginden hazzı alayım Rüzgâr telli başını omzuma yasla Erguvan dallarında zümrüt olayım Nazar kıl tükeniş doruklarımda Filizlerin diline senle varayım İçerken nefesinin ılık meyini Buharının nemiyle sarhoş olayım İhsan buyur can kuşum bağrı kalbime Aşığına mahsur arzun olayım 14/02/2006 Sevgili Özbek |
Çatabilmirem
Sen gittin gideli intizar esir Özlemini yâd’a salabilmirem Ele ki hesretin nefesim kesir Yuxum gaçah tüşüf yatabilmirem Baharın mı oğlu güneşinsen mi Tabiat gülüşün görebilmirem Cana can katanım eşidirsen mi Mehebbet ahtımı yapabilmirem Üreğin ürekde heberin getir Tebessümü lebe katabilmirem Gülbahrim karanfil sevdana hetir Sen yoxsan çemeni çatabilmirem 22/01/2008 Hetir: hatır Sevgili Özbek |
De Mene
De mene eşk mavisi Ağrıyan yerlerinden öpem Tarifsiz hesretlerden Ağrıların alırken Yokluğunda cesurca Yollarında men ölem De mene eşk mavisi Sızıyan yerlerinden öpem Sensizliği doldurup Kadehime sunarken Özlemin badesinde Vuslatı yudumluyam De mene eşk mavisi Dillerinden men öpem Mende ki mensizliği Galemim ahtarırken Ütopya mahzenin de Al şarabın men olam 23/04/2008 Sevgili Özbek Sevgili Özbek |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 05:04 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.