![]() |
Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm
İ. GELİŞİM PSİKOLOJİSİ
Psikoloji, genellikle, insan davranışının ve zihin süreçlerinin bilimi olarak tanımlanır. Bu geniş alanın incelenmesi birtakım alt dalların ortaya çıkmasını gerektirmiştir. İşte gelişim psikolojisi de bu temel uzmanlık alanlarından biridir. Ayrıca, gelişim psikolojisinin de hem temel araştırma, hem de uygulama dalları vardır. A. T. Jersild'e (1979) göre, gelişim psikolojisi alanındaki çalışmalar başlıca iki bölümde toplanabilir. Birincisi, insan gelişiminin çeşitli yönlerini ele alan ve betimleyen araştırmalardır. İkincisi, gelişime ilişkin temel kavramları, ilkeleri, kuramları ortaya koyan incelemelerdir. Gelişim alanındaki en yararlı çalışmalar, kuşkusuz, olgu ile kuramı birleştiren, böylece insan bilimlerine katkısı olan çalışmalardır. Bu açıdan, insan gelişimine ilişkin çalışmalar biyoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi diğer bilim dallarını da ilgilendiren çok disiplinli ve disiplinlerarası bir alana yayılmaktadır. Bu nedenle günümüzde gelişim psikolojisi çok yönlü bir araştırma ve inceleme alanı olmak durumundadır. ::::::::::::::::: 1. Gelişim Psikolojisinin Tanımı İlke olarak, geçmişi bilmek şimdiyi anlamamıza, şimdiyi anlamak da geleceği kestirmemize yardımcı olur. Bu genel ilke embriyoloji, jeoloji, coğrafya, tarih, gelişim psikolojisi gibi bütün gelişim bilimlerinde geçerlidir. Kuşkusuz, değişimin konusu ve zaman evreleri bütün bu bilimlerde aynı değildir; fakat hepsinde ortak olan nokta, birşeylerin zaman düzeni içinde geliştiği ve bu sistemli değişimin nedenlerinin bulunabileceği inancıdır. Gelişim psikolojisinde zaman periyodu insan ömrünü içerir ve değişen şey bireydir. Şu halde, gelişim psikolojisinin konusu bireyin fiziksel ve ruhsal yapısının ve davranışının değişimidir. Gelişim Psikolojisi, bireylerin yaşam boyunca geçirdiği değişimlerin betimlenmesi ve açıklanmasıyla ve aynı zamanda bireyler arasındaki değişim benzerlik ve farklılıklarıyla uğraşır. Gelişim psikologları gelişimi betimlemek isterler, dolayısıyla gelişim normlarıyla ilgilenirler. Fakat aynı zamanda gelişim süreçlerini açıklamak da isterler; yani gelişimin neden belirli bir yolda ilerlediğini ve gelişim yolunda bireylerin neden birbirinden farklılaştığını bulmaya çalışırlar. Modern gelişim psikolojisi oldukça yeni bir bilim dalıdır. En azından 1960'lara kadar bebek, çocuk ve ergen konusundaki psikolojik araştırmalar "çocuk psikolojisi" adıyla biliniyordu. Bugünkü psikolojik gelişim anlayışı -bazı büyük kuramcılara karşın- şimdiki biçimiyle son on yıllara kadar ortaya çıkmış değildi. Bütünleşmiş bir gelişim anlayışının daha önce ortaya çıkmayışının nedenlerinden biri, alanın 1950'lere kadar değişimleri açıklamaktan çok betimlemeye yönelmiş olmasıdır. İlk gelişim psikologları çocuğu doğum öncesinde, ilk haftalar ya da aylarda, ilk çocukluk, orta çocukluk dönemlerinde -olduğunca eksiksiz biçimde- betimlemekle yetiniyorlardı. Ancak betimsel bilgi araştırmacılar için giderek çekici olmaktan çıkmaya başladı. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 1938'de çocuk gelişimi konusunda yaklaşık beşyüz yayın çıktığı halde, 1949'da bu sayı yarısına inmişti. Daha sonra, 1950'lerin başlarında gelişim psikolojisi yeniden canlandı. Bu gelişmeye katkısı olan pek çok etken arasında en önemlisi, gelişim psikologlarının yeni bir yaklaşım kabul etmeleriydi; artık ilgilerini gelişimin temelini oluşturan süreçlere yöneltmeye başlıyorlardı (Liebert ve Wicks-Nelson, 1981). Yaşamboyu gelişim psikolojisi (life-span developmental psychology) gelişimi incelemede yeni bir yönelimdir ve iki temel sayıltıya dayanır. Birincisine göre, gelişim döllenme ile başlayan ve ölüm ile sona eren yaşamboyu bir süreçtir. Bu bakış açısı, bebeklik, çocukluk, ergenlik gibi bedensel büyümeye bağlı yaş dönemlerini kendi araştırma alanları sayan gelişim psikologlarının görüşlerinden ayrılmaktadır. İkinci sayıltıya göre, gelişim büyümenin sonlanması ya da olgunlaşma ile sona ermez. Tam tersine, yaşamboyu gelişim psikologları yetişkinlik ve yaşlılık yıllarıyla büyük ölçüde ilgilenirler. Yaşamboyu gelişime duyulan ilgi 1970'lerde başlamış ve 1980'lerde artarak sürmüştür. Yaşamboyu gelişim yaklaşımının ele aldığı temel konular "gelişim sırasında ortaya çıkan değişimlerin doğası" ve "bu değişimleri hangi etkenlerin belirlediği" sorunlarıdır (Honzik, 1984). Paul B. Baltes'e (1987) göre de, yaşamboyu gelişim psikolojisi, yaşam akışı boyunca davranışta ortaya çıkan sabitliğin ve değişimin araştırılmasını içerir. Bu psikolojinin amacı, yaşamboyu gelişimin genel ilkeleri, gelişimde bireylerarası farklılıklar ve benzerlikler hakkında, aynı zamanda gelişimde bireysel esnekliğin ya da değişebilirliğin derecesi ve koşulları hakkında bilgi elde etmektir. Perlmutter ve Hall (1992), gelişime ve yaşlanmaya ilişkin sayıltıların, araştırmacıların sorduğu soruları, bulguları yorumlama biçimlerini ve ileri yaşlardaki yaşamın doğasına ilişkin sonuçlarını etkilediğini belirtmektedir. Otuz yıl önce yaşlılığın doğasına ilişkin soruları yanıtlamak çok kolaydı; çünkü herkes gelişimi gençlikle özdeş tutuyordu, yetişkinlerin gelişmediği varsayılıyordu. Oysa araştırmalar olgunlaşmadan sonraki bütün değişimlerin bozulma ya da düşüş içermediğini göstermektedir. Örneğin, zekanın bazı yönlerinde ilerlemeler yaşamın ikinci yarısında da sürmektedir. Araştırmacılar farklı sistemlerin farklı oranlarda yaşlandığını ve gelişimin yönünün değişebileceğini de buldular. Yaşlanma, hangi işlevin incelendiğine bağlı olarak kararlılık, artma ya da azalma içerebilir. Örneğin, zekanın bir yönünde ilerleme gösteren bir yetişkin bir başka yönünde gerileme gösterebilir. İşte bu tür bulgular araştırmıacıları sayıltılarını yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır. Gelişimi döllenmeden olgunlaşmaya kadar izleyen ve fetus, bebek, çocuk ve ergenle sınırlı tutan eski tanım işe yaramaz olmuştur. Böylece, yaşamboyu gelişim yaklaşımında gelişim, döllenmeden ölüme kadar bedende ya da davranışta ortaya çıkan yaşa bağlı değişimler olarak tanımlanmaktadır (Perlmutter ve Hall, 1992). |
2. Gelişimle İlgili Temel Sorunlar
Gelişim psikologlarının sık sık tartıştıkları birtakım önemli sorunlar vardır. Bunlardan birincisi, gelişimi sağlayan etkenlerin kaynağı sorunudur. Bu sorun kalıtım-çevre, doğa-kazanım ya da başka adlarla yapılan tartışmalarda ortaya konmaktadır. Bugün artık "hangisi?" ve "ne kadar?" sorularının sorunu çözmedeki yararsızlığı anlaşılmıştır. Bunların yerine, davranışta biyolojik ve toplumsal etkilerin "nasıl?" birleştiği sorusu sorulmaktadır. Gelişim psikologları kendi alanlarında veri toplamak için üç dizi ilkeye dayanırlar: 1) Fiziksel büyüme ilkeleri, 2) Olgunlaşma ilkeleri, 3) Öğrenme ilkeleri. Fiziksel büyüme ilkeleri fiziksel yapı ve organlardaki değişimleri dikkate alır. "Olgunlaşma" terimi -gelişimcilerin kullandığı biçimiyle- reflekslerin, içgüdülerin ve diğer öğrenilmemiş davranışların gelişimiyle ilgidir. Fiziksel büyüme ve olgunlaşma biyolojiktir. "Öğrenme" ilkeleri ise, geniş anlamda, sadece geleneksel koşullanmayla değil, aynı zamanda okuldaki öğrenimle ve diğer çevre etkileriyle birlikte tanımlanır. Öğrenme ve kalıtımın gelişime katkıları konusunda bugün kabul edilen görüş, gelişimin ortaya çıkmasında iki etkenin birleştiğini kabul eden "etkileşimci" görüştür. Her ikisi de zorunludur, hiçbiri tek başına yeterli değildir. Kalıtım gizil sınırları saptar, çevre de bu sınırlara ne kadar yaklaşılacağını belirler. Gelişim üzerindeki biyolojik etkiler iki çeşittir. Birincisi, bir türün bütün üyelerince paylaşılan türe özgü etkilerdir (bebeğin beslenme ve bakım için başkalarına gereksinme duyması gibi). İkincisi, her kişiye özgü olan genetik özelliklerdir (bireyler arasındaki farklılıklar gibi). İşte, gelişim psikologları doğanın insanlar arasındaki benzerliklerin ve farklılıkların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğunu araştırmaktadırlar. Öte yandan, gelişim üzerindeki çevresel etkiler de iki çeşittir. Birincisi fiziksel çevredir (doğum öncesi dönemde ana rahmi, kent ya da kır gibi). İkincisi toplumsal çevredir (diğer insanlar, toplumsal kurumlar gibi). Bazı çevresel belirleyiciler bizi başkalarından farklı kılan etkenlerdir (özel bir okulda okumak, trafik kazasına uğramak, işini yitirmek, piyangoda kazanmak gibi). Başka bazı çevresel belirleyiciler de bizi başkalarına benzer kılan etkenlerdir (içinde doğduğumuz kültür ya da tarihsel zaman gibi). Önemli tarihsel olaylar gelişim üzerinde derin etkilerde bulunur, ama bu etkinin niteliği kişinin o zamanki yaşına bağlıdır. Bu konu gelişimle ilgili temel kavramlar bölümünde "bölük" kavramı çerçevesinde yeniden ele alınacaktır. İkinci sorun, davranış değişikliğinin sürekliliği ya da süreksizliği sorunudur. Gelişim derece derece ve düzgün bir biçimde mi ilerler, yoksa kendine özgü nitelikler gösteren birtakım evrelerden mi geçer? Evre kuramcıları evrensel biyolojik temelli etkenlerin gelişimde egemen bir rol oynadığını savunurlar; psikolojik süreçlerde hep aynı yapısal deeişimlerin ortaya çıktığını ve davranış değişimlerine göreli bir süreksizlik verdiğini ileri sürerler. Buna karşılık, sürekliliği savunan kuramcılar toplumsal ve yaşantısal etkenlerin gelişimdeki değişmelerin temelini oluşturduğunu savunurlar; öğrenme, dereceli bir süreçtir. Ancak bu görüş ayrılığına karşın, bütün kuramcılar gelişimde hem süreklilik hem de süreksizlik olduğu konusunda birleşmektedirler. Özellikle kişilik psikolojisi alanında varılan sonuç, kişiliğin karmaşık ve çok yönlü bir yapısı olduğu, bazı ögelerinin süreklilik bazılarının da süreksizlik gösterdiği biçimindedir. Genellikle en büyük sabitlik çeşitli zihinsel ve bilişsel boyutlarda (ZB, bilişsel üslup, benlik kavramı gibi) ve en düşük değişmezlik kişilerarası davranış ve tutumlarda ortaya çıkmaktadır. Gelişim psikolojisinde temel tartışmalardan biri de bunalım (crisis) kavramı çevresinde toplanır. Diyalektik bakış açısından psikolojinin görevi, değişen dünyada değişen bireyi anlamaya çalışmaktır. İnsan yaşamı karşıtlıklar ve çatışmalarla belirlenir. Her değişim karşıtlar arasındaki sürekli bir çatışmanın ürünüdür. Gelişim, varolan karşıtlıkların çözümü ve sonunda yeni karşıtlıkların ortaya çıkışı ile ilerler. Bireyin yaşamındaki karşıt güçler arasındaki çarpışmanın sonucu bir uzlaşma değil, tümüyle yeni bir üründür. Riegel'e (1975) göre, insan gelişimi en azından dört boyutta eşzamanlı bir harekettir: 1) İçsel- biyolojik, 2) Bireysel-psikolojik, 3) Kültürel-sosyolojik, 4) Dışsal- fiziksel. Gelişim, bu boyutların dengesi bozulduğu zaman ortaya çıkar. Çeşitli boyutlardaki değişimler her zaman eşzamanlı olmadığı için, aralarında çatışma gelişir ve bir bunalıma yol açar. Bunalım, bireylerin davranışlarını yeni koşullara ayarlamalarını gerektiren son derece zorlayıcı bir durumdur. Ancak diyalektik psikoloji açısından bunalımların mutlaka olumsuz olaylar olması gerekmez. Bu psikoloji, Piaget'in bilişsel gelişim konusundaki görüşlerinin yeterli olmadığını ileri sürer. Piaget gelişimin dengenin oluştuğu anda ortaya çıktığını vurgulamaktadır. Oysa Riegel'e göre gelişimsel ilerlemenin temeli karşıt koşullardır ve gelişim süreci hiçbir zaman sona ermez. Piaget gelişimi denge ve uyumun periyodik düzeylere ulaşması olarak gördüğü halde, Riegel bu gelişim düzeyinin ancak kısa süreli olduğunu kabul eder. Riegel'e göre Erikson, bunalımların içsel-biyolojik ve kültürel-sosyolojik güçlerle birlikte belirlenmesini vurgulayan ilk modern yazarlardan biridir, ancak Erikson da organizmanın neden evreden evreye geçerek geliştiğini açıklamakta yeterince başarılı olamamıştır. Riegel bunalım kavramına farklı bir açıklama getirmektedir: "Bunalım (crisis) kavramı çelişik biçimde denge (equilibrium), kararlılık (stability), uygunluk (consonance) ve denge (balance) kavramlarıyla bağlantılıdır. Denge (equilibrium) kavramı arzu edilir bir amaç olarak davranış ve toplum bilimcilerin düşüncesine tam anlamıyla girmiştir ve bunalımı olumsuz yönde tanımlar. Böylece, bunalım kavramı, ancak uzun vadeli bir durum olarak ya da bir sakinlik durumunun kesilmesi eylemi olarak gördüğümüz zaman dengesizlik (disequilibrium) anlamını kazanır. Fakat, karşıt durumlar ya da olaylar birbirine sıkıca bağımlı olduğuna göre, denge kavramı dengesizlik kavramı olmadan ve kararlılık kavramı bunalım kavramı olmadan anlaşılamaz. Bizim araştırmamız gereken nokta, bu koşulların her birini tek başlarına kavramak değil, birbiri içine girişlerini kavramaktadır. Kararlılık ve bunalımı olumlu ve olumsuz değil, birbirine karşılıklı bağımlı olarak görmemiz, yalnızca diyalektik bağlantılarında gelişimi olanaklı kılan çelişik koşulları düşünmemiz gerekmektedir" (K. F. Riegel, 1975). Gelişim psikolojisinin bir başka temel sorunu, davranış'ın mı yoksa zihinsel süreçlerin mi vurgulanacağıdır. Katı davranışçı yaklaşım doğrudan gözlemlenemeyeceği gerekçesiyle zihinsel süreçleri araştırmak istemez; buna karşılık, çağdaş psikologlar nesnel yöntemler kullanarak zihin süreçlerini de araştırma alanına katmışlardır. İç zihinsel süreçlerin psikolojik gelişimdeki yeri ve rolü artık kabul edilmekte ve araştırılmaktadır. Aynı bağlamda bir başka sorun da, "normatif" gelişimin mi yoksa idiyografik gelişimin mi vurgulanacağı konusudur. Kimi psikologlar bütün çocuklarda varolan ortak yönler anlamına gelen normatif (normative) gelişimle ilgilenirler; kimi psikologlar da çocuklar arasındaki bireysel farklılıkları anlamayı amaçlayan idiyografik (idiographic) gelişimi vurgularlar. Normatif araştırmalar genellikle gelişimin biyolojik temellerine dayanırlar. Gesell ve bir ölçüde de Piaget gibi kuramcılar gelişimi, içsel biyolojik süreçlerin yönlendirdiği, çevresel etkenlerden pek etkilenmeyen, önceden kestirilebilir bir olgu olarak görürler. Bu bakış açısı "ortalama" çocuk üzerinde yoğunlaşmakta ve "normal" gelişimin aşama aşama nasıl ilerlediğini belirleme amacını gütmektedir. İdiyografik araştırmalar ise çocuğu birey olarak almakta ve onu diğerlerinden farklılaştıran etkenleri incelemektedir. Vasta ve arkadaşlarına (1992) göre, dil gelişimi konusundaki çağdaş araştırmalar bu iki yaklaşımı sergileyen örneklerdir. Kimi kuramcılar dil yeteneğinin bütün çocuklarda benzer biçimde ortaya çıktığını, çünkü büyük ölçüde beyindeki mekanizmalar tarafından denetlendiğini kabul etmektedirler. Dolayısıyla bu araştırmalar belirli bir dildeki çocukların ortak dil gelişimi örüntülerini, aynı zamanda binlerce dil için evrensel olan özellikleri araştırmaktadırlar. Buna karşılık başka kuramcılar da konuşma gelişimindeki bireysel farklılıklarla ve dilin kazanılmasındaki çevresel etkilerle, yani dilin farklı çocuklarda farklı gelişmesine yol açan nedenlerle ilgilenmektedirler. |
3. Gelişimle İlgili Temel Kavramlar
Yaş (age) kavramı, gelişim psikolojisini psikolojinin diğer alanlarından ayıran temel kavramdır. Yaş zaman ile eşanlamlı bir kavramdır ve kendi başına hiçbir şeyin nedeni değildir. Yaş kavramının yarattığı karışıklıklar nedeniyle kimi gelişim psikologları evre (stage) kavramını kullanmayı yeğlerler. Bir bağımsız değişken olarak "evre", "yaş"tan daha kullanışlıdır. Günümüzde evre kavramı gelişim psikologlarınca iki anlamda kullanılmaktadır. "Güçlü" anlamda evre kavramı süreksizliği dile getirir. Örneğin, çocuğun hareket gelişimi emekleme, ayağa kalkma, yürüme, koşma biçimindedir. Bu evrelerden herbiri diğerinden niteliksel olarak farklıdır. Bu anlamda evreler her zaman belirli bir zaman aralığında ortaya çıkmak durumundadırlar; gelişen birey bir evreyi atlayamaz, evreleri bir başka zaman aralığında yaşayamaz. Evre kavramının bu güçlü anlamı Piaget'in bilişsel gelişim kuramında ve Kohlberg'in ahlak gelişimi kuramında ortaya çıkar. Evre kavramının "zayıf" anlamı da vardır ve yaş, çevre, ilgiler, etkinlikler konusunda bilgi verir. Bütün bu kullanımlarda kavram anlam değişikliği olmadan geçer. Örneğin çocuğun "diş çıkarma evresinde", "ilkokul evresinde", "anal evrede" olduğu söylenebilir. Freud'un psikoseksüel gelişim kuramında ve Erikson'un psikososyal gelişim kuramında bu anlamdaki evre kavramı kullanılır (Ph. G. Zimbardo, 1979). Kullanımdaki bu farklılığa karşın, evre kuramlarının tümü evrelerin temel özellikleri üzerinde birleşirler. Kuramsal olarak evrelerin şu özellikleri taşıdığı kabul edilmektedir: 1) Evreler genel sorunları betimlerler. Bir evre o evreye özgü genel özellikleri ve sorunları vurgular. 2) Evreler davranıştaki nitelik farklılıklarını dile getirirler. Bir evredeki davranışın kendine özgü nitelikleri vardır. 3) Evreler değişmez bir ardışıklık gösterirler. Bir evre diğerini değişmez bir sıra içinde izler. 4) Evreler bütün kültürler için evrenseldir. Kültürler arasındaki farklılıklara karşın, bütün kültürler aynı yaşam sorunlarıyla başa çıkmaya çalıştıkları için gelişim evreleri bütün kültürlerde aynıdır (W.C. Crain, 1986). İlerde de görüleceği gibi, gelişim kuramlarının çoğu evre kuramlarıdır. Ancak evre kuramlarının hepsi evre kavramının gerektirdiği özelliklere sahip değildir. John Flavell'e (1985) göre, tam bir evre kuramındaki her gelişim evresi şu ögeleri taşır: Yapılar (yeteneklerin, becerilerin ya da güdülerin tutarlı bir örüntüsü); niteliksel değişimler (önceki evreyle karşılaştırıldığında yetenekler, beceriler ya da güdüler arasında açık bir farklılık); ani oluş (evrenin tipik yeteneklerinde, becerilerinde, güdülerinde eşzamanlı bir değişim); birliktelik (bütün değişimlerin aşağı yukarı aynı hızla gelişmesi). Çok az evre kuramı bütün bu ölçütlere tam olarak uyabilmektedir. Örneğin, bir evrenin nerede bittiği, diğerinin nerede başladığı konusunda çok az görüş birliği vardır. Bu tür sorunlar nedeniyle günümüzde evre kavramı daha az sınırlayıcı bir biçimde kullanılmaktadır. Özel bir alandaki bellibaşlı yaşam evrelerinin betimlenmesinde hala evre kavramı yeğ tutulmaktadır. Evre kuramıyla yakından ilişkili kavramlardan biri de kritik dönemler (critical periods) kavramıdır. Kritik dönemler, yaşam süresinde, sürekli ve geri dönülmez sonuçları olabilen elverişli ve elverişsiz durumlarla ilgili zamanlardır. Kimi gelişimciler "duyarlı dönem" (sensitive period) terimini kritik dönem terimine yeğ tutarlar. Duyarlı dönem kavramı, kritik dönem kavramına göre, zaman boyutunda daha fazla esneklik ve geri dönüşlülük içerir. Kritik ya da duyarlı dönem anlayışı özellikle ünlü etolog Konrad Lorenz'in çalışmalarından sonra yaygınlık kazanmıştır. Bu anlayış psikanalitik açıklamalarda da önemli bir yer tutar. "Çocukluk nevrozu olmadan yetişkinlik nevrozu olmaz" formülü bu anlayışın anlatımıdır. Bununla birlikte, kimi gelişimciler yaşamın ilk yıllarının bu denli önemli sayılışını reddederler. Evre kavramının sağladığı kuramsal kolaylıklar açık olmakla birlikte, yaş kavramından vazgeçilemeyeceği de ortadadır. Şu halde, yaşın gelişimsel anlamını incelemekten kaçınılamaz. Yaş sadece biyolojik, kronolojik bir kavram değildir, aynı zamanda psikolojik, toplumsal bir gerçekliktir. Bireyin kendini kaç yaşında "hissettiği"ne ilişkin yaşantı herkesçe bilinir. Bir insan 16'sında kendini yetişkin gibi hisseder, öyle davranır ve çevresi de onu öyle algılar; bir diğeri ise 30'unda hala yüksek öğrenimini sürdürmektedir ve öğrenimini bitirmeden kendini tam bir yetişkin gibi hissetmeyebilir. Özellikle yetişkinlik psikolojisinde yaşlanma sürecinin incelenmesi, farklı yaş bölüklerindeki insanların farklılıklarının incelenmesi önem taşır. Ayrıca, bireyin yaşam döngüsü belirli bir tarih içine yerleştiğinden, bireysel zaman ile tarihsel zaman arasındaki etkileşim de önemlidir. Çünkü bireyin örneğin 20 yaşını 1995'te ya da 1935'te yaşaması farklı anlamlar taşır. Öte yandan, gelişim araştırması açısından da, farklı insanlar arasındaki yaş farklılıkları (bireyin ve ana babasının) ile, bireyin kendisinin yaş farklılığı (şimdiki hali ve 30 yıl sonrası) farklı etkenlerin dikkate alınmasını gerektirir. Her birey aşağı yukarı aynı zamanda doğmuş insanlar grubu demek olan bölük (cohort) içinde yer alır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1930'lardaki büyük ekonomik bunalımın gençler üzerindeki etkisinin olumlu ya da olumsuz olması gencin ait olduğu bölüğe bağlıdır. Bu etkinin o tarihlerde ergenlik çağında olan çocuklar üzerinde olumlu, okul öncesi çağda olanlar üzerinde ise olumsuz olduğu belirtilmektedir. Yaş, basitçe bakıldığında, bireyin doğumundan itibaren dünyanın güneş çevresindeki dönüşlerinin sayısıdır sadece. Ancak, yaşla gelen değişimler, farklı yaşlardaki insanlar arasındaki farklılıklar, yaşlanma süreci vb. önemli konulardır. Yaşa ilişkin bu değişimlerin çoğu -özellikle yetişkinler için- bireyin içinde yaşadığı toplum tarafından belirlenir. Ancak, hangi toplum içinde olursa olsun biyolojik değişimler de önemlidir. Yaşın önemini kavramak için aşağıdaki tabloya bakabiliriz: Tablo 1: İnsan Yaşam Çizgisi 0- Gebelik, doğum 6- Okula başlama 12- Erinlik 18-30 Oy verme, işe başlama, evlenme, anababa olma 30-48 Anababa ölümü, menopoz, çocukların evden ayrılması, büyük anababa olma 48-65 Emeklilik, eş ölümü, büyük-büyük anababa olma 65 ve üzeri- Ölüm (Önemli olayların yaşları ortalama olarak verilmiştir, bu yaşlar önemli bireysel ve cinsel farklılıklar gösterir). Kaynak: D.C. Kimmel, Adulthood and Aging, 1974. Her bireyin döllenmeyle başlayıp ölümle sonuçlanan böyle bir yaşam çizgisi (life line) vardır. Bu yaşam çizgisi insanın yaşam döngüsünün (life cycle) şematik bir tasarımıdır ve insan yaşammın tüm süresinin (life span) ilerleyen ve sırasal yönlerini vurgular. Bu çizgide belirli yaşlar, yaşa bağlı özel değişimler için işaretlenmiştir. Biyolojik büyümenin rolü, gebelikten doğuma, doğumdan erinliğe, erinlikten orta yaşa vb. ilerledikçe önemini yitirmektedir. Şu halde biyolojik değişkenlerin dışında hangi etkenlerin yaşam çizgisindeki olayların önemini belirlediği sorulabilir. Örneğin, 6 yaş, çocuğun okula girişini ve uzun bir resmi eğitimden geçişini göstcrdiği için anlamlıdır. 12 yaş, erinliğin başlangıcını, çocukluğun sona erişini ve gençlik kültürüne katılmayı gösterdiği için önemlidir. 18 yaş, birçok toplumda oy kullanma, sürücü belgesi alma, üniversiteye girme, evden ayrılma, işe girme, evlenme gibi önemli toplumsal ve hukuksal anlamlar taşır ve yetişkinlikten pay almayı simgeler. 30 yaş -özellikle kitle iletişim araçlarınca- orta yaşın ve artık inişe geçişin başlangıcı olarak görülür; oysa dönüm noktası olarak ağırlıklı sonuçları olmayan bir yaştır, gene de yetişkinliğin birtakım hareketli olayları bu yaş dolaylarında yaşanır. Yetişkinler diğer yaş dönemlerinden niteliksel olarak farklı bir orta yaş kavramına sahiptirler. Ergenlikten sonraki on yıllarda yaşa bağlı değişimlerin az olmasına karşın, orta yaşlılıkta menopoz ve emeklilik gibi iki olay yaşa bağlı olarak gerçekleşmektedir. İleri yaşlarda eşin ya da arkadaşların ölümü, bireyin kendi ölümünden önce geçtiği dönüm noktalarıdır. Araştırmalar ölümün de önemli bir gelişim olayı olduğunu ortaya koymaktadır. Ölüme yakınlık yaşlılıkta kronolojik yaştan çok daha önemli bir zaman ölçütü olmaktadır. Ölüm kaçınılmazlık kazandıkça, psikolojik değişimlere yol açmaktadır. Bireyin yaşam döngüsü boyunca gelişimi yaşa bağlı değişimin kaynaklarından sadece biridir. Yaşam çizgisi ile çakışan "tarihsel zaman" da bireyin yaşam döngüsü içinde ilerlemesini etkileyen yaşa bağlı bir diğer boyuttur. Söz gelimi, yirmi yıl önce üniversite öğrencisi olan bir gencin ana babası büyük olasılıkla Birinci Dünya Savaşı sonlarında ve büyük ekonomik bunalımın ilk yıllarında doğmuştur. O insanlar uluslararası dayanışmayı öğrenmişler, ama ekonomik güvenliklerinin ve maddi varlıklarının kendi denetimleri dışında birden bire yok olabileceğini de görmüşlerdir. Ekonomik bunalım yıllarında okula giden o insanlar ilk toplumsal deneyimlerini, ilerdeki tutum ve değerlerini etkileyen maddi sıkıntılar içinde yaşamışlardır. Belki İkinci Dünya Savaşı'nı yaşamışlar, hatta içinde bizzat yer almışlardır. 1940'larda doğanlar ise yalnız ekonomik büyümeyi ve orta sınıfın gelişmesini değil, aynı zamanda hiç eksilmeyen nükleer savaş tehdidini de yaşamışlardır. Son zamanlarda çevre kirlenmesi ve nüfus patlaması gibi diğer yok olma tehditlerini de yaşamaya başlamışlardır. Bugünün dünyası, yalnız teknolojik gelişmeyi değil, dünyanın küçülmesini ve uzaya gidilmesini de yaşamaktadır. Bilgisayarlarla yaşama zorunluluğunun getirdiği sorunları da eklemek gerek! Bu tür tarihsel-kültürel olayların bireylerin tutum, değer ve dünya görüşlerini büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. Bu gelişmeler insanları farklı yaşlarda farklı biçimlerde etkiler. Ancak tarihsel olayların kuşaklar üzerindeki etkisi yaşa bağlı olmanın yanında toplumsal kesimlere de bağlıdır. Örneğin A.B.D'de 1950'lerde uzay programlarının önem kazanması o yıllarda meslek seçiminin eşiğinde bulunan gençleri daha fazla etkilemiş, çoğunu fen ve mühendislik dallarına yöneltmiş, sonuçta bu alanda işgücü fazlası oluşmasına yol açmıştır. Bireysel yaşam döngüsü ile tarihsel zaman çizgisi etkileşiminin ilginç bir örneği de "kuşaklararası çatışma" olgusudur. Bu çatışmanın gençlerle anababalarının kuşağı arasındaki değer, tutum ve yaşam biçimi farklılığından oluştuğu kabul edilirse, iki farklı yorum getirilebilir: Gelişimsel ve tarihsel. Gelişimsel olarak kuşaklar arasındaki bu farklılık gençlerin ve anababalarının yaşam döngüsündeki farklı evrelerden kaynaklanmaktadır. Erikson'a göre genç insan "Ben kimim? Toplumla nasıl bir ilişki kurabilirim?" gibi kimlik sorunlarıyla uğraşırken, kendi değer ve tutumlarını oluşturabilmek için toplumun değerlerini irdelediği ve anababa değerlerini kısmen reddettiği bir evreden geçer. Anababalar ise, dünyada sürekliliklerini sağlayan işaretler bırakabilme isteğiyle, ekonomik ve duygusal bir kararlılık sağlayarak, toplumun değerlerini aktarmaya çabaladıkları bir gelişim evresindedirler. İki ayrı evredeki insanların çatışması bir tür insanlık durumudur ve bu nedenle insanlık tarihi kadar eskidir. Kuşaklar arasındaki bu çatışma kuşaklar boyunca ortaya çıkan toplumsal değişimin mekanizması da olabilir. Özellikle, yaşlıların gelişen daha karmaşık ve yeni toplumsal yapıya gençleri hazırlayamadıkları hızlı toplumsal değişim dönemlerinde bu böyledir. Toplumsal gelişimin hızı arttıkça birbirini izleyen kuşaklar arasındaki yeniden uyum sağlama süreci de o ölçüde önem kazanmaktadır. Günümüzde gençlik döneminin uzaması gençlere, kişisel özgürlük, ekonomik güvenlik, entelektüel araştırma açılarından, toplumu ve toplumsal değerleri sorgulamaya zaman ve olanak sağlamaktadır. Yine bu dönemin uzaması gençlerin kendi aralarında bir çevre yaratıp yaşlı kuşakla daha az ilişki kurmalarına olanak vermektedir. Böylece gençler arasında paylaşılan tutum ve değerler artmakta, geleneksel kuşaklararası etkileşimin yerine yaşıtlararası etkileşim geçmektedir. "Gençlik kültürü" olgusu da buradan doğmaktadır. Gençlik dönemiyle çakışan bu tarihsel etkenler -çocuklukla yetişkinlik arasındaki sürenin uzaması, anababaların gençliğine oranla daha maddi varlık içinde yaşayan gençlik, genç nüfusun savaş sonrasında artması- kuşaklar çatışmasını derinleştiren nedenler olmuştur. Şu halde, gelişim olgusunu, gelişim döneminin çakıştığı tarihsel dönemi dikkate almadan tam olarak anlayamayız. Ama aynı zamanda, kuşaklar çatışmasını tam olarak anlayabilmek için gelişimsel (yaş) etkenleri tarihsel etkenlerden ayırabilmemiz gerekmektedir. Margaret Mead, kuşaklar çatışması konusunda gelişimsel etkenlerin yerine tarihsel değişimlere ağırlık verdiği bir açıklama getirmiştir. Mead, savaş sonrası insanların içinde yaşadıkları dönemin olumsuz niteliklerini özellikle vurgulamaktadır. Mead'a göre, "kültürel süreksizlik" yaşam döngüsünde ilerledikçe, 1980'lerde 41 yaşındakiler 55 ve daha yukarı yaşta olanları anlayamaz hale geleceklerdir ve bu böyle sürüp gidecektir. Sadece tarihsel etkenlere dayanarak kurulduğu için abartılan bu sav, kuşak çatışmasının gençlerle yaşlılar arasında sonsuza dek var olacağı doğrultusundaki gelişimsel savla çelişmektedir. Kuşaklar çatışmasına ilişkin bu örnek, yaş farklılıklarının anlaşılmasının ve yorumlanmasının çok zor olabileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, yaş farklılıkları üzerindeki araştırmaların, gelişimsel (yaş) ve tarihsel (zaman) etkenlerin etkileşimini dikkate alması gerekmektedir. Gelişimsel sav ile kültürel süreksizlik savı arasındaki çelişki ancak amprik araştırmalarla giderilebilecektir. İdeal bir araştırma yöntembilimi, insanları bu kuşaklar farkının her iki tarafında da belirli bir süre izleyebilmelidir (D. C. Kimmel, 1974). |
4. Gelişim Psikolojisinde Yöntemler
Gelişim psikolojisi, doğumdan ölüme uzanan yaşam süresinde fiziksel, zihinsel, duygusal ve toplumsal işlevlerde ortaya çıkan bütün değişimleri araştırır. Gelişim araştırmalarında çeşitli araştırma stratejilerinden, yaklaşımlarından, desenlerinden ya da yöntemlerinden söz edilebilir ve bunlar çeşitli biçimlerde sınıflanabilir. Aşağıda, herhangi bir sınıflama yapmadan, gelişim psikolojisinde sıklıkla kullanılan bazı yöntemler açıklanmaktadır. Deneysel yönteın (experimental method), deneysel varsayımları neden-sonuç ilişkisinin belirlenmiş olduğu kontrollü bir durum içinde sınamaktan ibarettir. İlişkisel yöntem (correlational method), iki ya da daha fazla etken arasındaki ilişkiyi saptamakla uğraşır. Bu yaklaşımda hiçbir şey araştırmacı tarafından değiştirilmez, durum olduğu gibi ölçülür, denekler aynı koşullar altında gözlemlenir, değişkenler arasındaki ilişki genellikle "korelasyon katsayısı" ile bulunur. Örnek olay yöntemi (case study method), tek bir deneğin ayrıntılı biçimde incelenmesi yöntemidir. "Klinik örnek olay incelemesi" bu yöntemin daha derinliğine bir yoludur. "Tek denekli deneysel araştırma", deneysel yöntem ile örnek olay yönteminin tek bir bireyin incelenmesinde birleşmesidir. Bu üç yöntemden herbirinin güçlü ve zayıf yanları vardır; ancak bilim adamlarının yeğledikleri yöntem deneysel yöntemdir, çünkü araştırmacıya neden-sonuç ilişkilerini arayabileceği kontrollü bir durum sağlar. Bu kontrollerin olmadığı ilişkisel araştırma ise sadece değişkenler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilir, ama neden-sonuç bağlantısını veremez. Gene de ilişkisel yöntem, üzerinde oynanamayan koşullarn araştırılmasında ve doğal çevredeki özelliklerin ölçülmesinde çok önemlidir. Hem deneysel hem de ilişkisel yöntemler, bulguların daha geniş evrene genellenebileceği temsil edici örneklemler kullanırlar. Oysa örnek olay yöntemi bir tek denekle ilgili olduğu için genelleştirme yapamaz; koşullar diğer yöntemlere uygun olmadığı zaman örnek olay yöntemi kullanılabilir. Bununla birlikte, Piaget ve Freud'un kullandığı biçimiyle örnek olay yöntemi önemli kuramlara yol açmıştır (R.M. Liebert ve R.W.-Nelson, 1981). Kullanılan yönteme bakılmaksızın pek çok gelişim araştırması kesitsel, boylamsal ya da sırasal bir desen örgütleyebilir. Kesitsel desen (cross-seetional design), farklı yaş gruplarını seçer ve karşılaştırır. Bu yaklaşımda genellikle her denek için bir tek gözlem vardır. Gelişim değişiklikleri farklı yaşlardan deneklerin incelenmesiyle belirlenir. Bu yöntemin en büyük avantajı aynı yaştakilere bir seferde test verilebilmesidir; en büyük sorunu da, grupların sadece yaşa göre değil, doğum yılına göre de farklılaşabilmesi gerçeğini dikkate almamasıdır. Doğum yılı farklılıkları toplumsal koşullara, eğitim uygulamalarına, siyasal atmosfere ve başarıyı etkileyen diğer değişkenlere ilişkin farklılıklarla bağıntılı olabilir. Farklı zamanlarda doğan bireyler farklı doğum bölüklerine (birth cohorts) mensupturlar. Kesitsel yöntemin sorunu, yaş ile doğum bölüğünü birbirine karıştırmasıdır; yaş grupları burada farklı doğum bölüklerinden seçilmektedirler. Boylamsal desen (longitudinal design), aynı doğum bölüğünden olan bireylerin tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Boylamsal araştırmada aynı denekler değişik yaşlarda birkaç kez gözlemlenir, zaman içindeki davranış değişikliği ya da kararlılığı kaydedilir. Bu tür araştırmanın avantajı yaş değişikliklerinin doğum bölüğü farklılıklarıyla karıştırılmamasıdır; sadece bir bölükten olanlar tümüyle test edilirler. Gene de, en önemli sorun, eğer ele alınan dönem çok genişse, araştırmanın olanaksız ölçüde çok zaman gerektirmesidir. Bir başka sorun, eğer bölük farklılıkları varsa bunların ortaya çıkarılamamasıdır. Çünkü sadece bir bölük test edilmektedir, sonuçların genellenebilirliği kuşkuludur. Örneğin, ciddi bir ekonomik çöküntü döneminde büyümüş olan bir bölük sadece bu zamana özgü belirli tutumları yansıtabilir; daha önceki ya da sonraki bölükler için tipik olanı vermez. Sırasal desen (sequential design), pek çok farklı doğum bölüklerinin tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Böylece sırasal araştırmalar kesitsel yöntemin temel sorununu (yaşın bölükle karıştırılması sorununu), her yaş düzeyinde birden fazla bölüğü ele alarak çözerler; boylamsal yöntemin genelleştirme sorununu da aynı yoldan çözerler (Ph-G. Zimbardo, 1979). Boylamsal ve kesitsel yöntemler insan gelişimi konusunda gözlem yapma ve veri toplamanın temel yollarıdır. Araştırmacı, verileri ilişkisel (correlational) ya da etkensel (factorial) tekniklerle elden geçirerek, niceliksel olarak değerlendirilmiş değişkenler arasında varolan anlamlı ilişkileri keşfedebilir. Aşağıdaki tabloda (Tablo 2) boylamsal ve kesitsel yöntemlerin karşılaştırmalı nitelikleri özetlenmektedir. Tablo 2 Boylamsal ve Kesitsel Yöntemlerin Karşılaştırılması BOYLAMSAL YÖNTEM OLUMLU İlk çocukluk ile yetişkin davranışları arasındaki sürekliliği belirler. Eşdeğer olmayan örneklemle ilgili sorunları önler. Büyüme artışlarını ve örüntülerini betimler. Diğer araştırmalardan daha kesin biçimde neden-sonuç ilişkisini belirtebilir. OLUMSUZ Zaman ve para açısından pahalıdır. Araştırma fonları tükenirse önceki zaman ve para harcamalarını tehlikeye sokar. Harcamalarla ilgili periyodik yeni düzenlemeler gerektirir. Örneklem denek kaybı nedeniyle giderek yanlı hale gelir. Araştırmacıların yeniden test vermek için aynı denekleri sürekli olarak yeniden bir araya getirmeleri gerekir. Test dönemleri arasında deneklerin çevreleri kontrol edilemez. Araştırmacıları vaktinden önce bir araştırma desenine ve kurama bağlı kılar. KESİTSEL YÖNTEM OLUMLU Fazla zaman kaybından korur. Boylamsal araştırmaya göre daha az paraya çıkar. Araştırma görevlileri arasında sürekli ya da uzun vadeli ilişkiyi gerektirmez. Deneklerin yeniden test vermek için istenen yaşa gelmelerine kadar verilerin uzun süre "dondurulması" gerekmez. OLUMSUZ Örneklem gruplarında yer alan değişimin yönünü göstermez. Aynı kronolojik yaşta ama farklı olgunlaşma yaşında olan çocukları bir araya yığar. Böyle bir ortalama alma yolu erinlikteki büyüme atılımıyla ilgili değişimleri gizleyebilir. İncelenen grupların karşılaştırılabilirliği her zaman belirsizdir. Gelişimin sürekliliğini tek bir bireyle ortaya çıktığı haliyle ihmal eder. Kaynak: James W. Vander Zanden, Human Development, 1981. Tablo 3 Gelişim Araştırmaları Desenleri ve Yöntemleri Tip: Kesitsel desen Yöntem: Birçok bölüğü bir seferde gözlemleme Bulgular: Davranışta yaş farklılıkları Avantaj: Çabuk ve ucuzdur Dezavantaj: Farklılıklar gelişimsel değişimlerden çok, bölük değişimlerini yansıtabilir. Tip: Boylamsal desen Yöntem: Bir bölüğü birçok seferde gözlemleme Bulgular: Davranışta zaman içindeki değişimler Avantaj: Gelişimsel eğilimleri gösterir. Bireylerdeki değişimleri gösterir. Dezavantaj: Farklılıklar toplumdaki değişimleri yansıtabilir. Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır. Yinelenen uygulamanın etkisi ve denek kaybı örneklemi bozabilir. Tip: Sırasal desen Yöntem: Birçok bölüğü birçok seferde gözlemleme Bulgular: Davranışta yaşa bağlı değişimler Avantaj: Yaşın, bölüğün ve toplum değişimlerinin etkilerini ortaya çıkarır Dezavantaj: Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır Kaynak: Hoffman ve ark., 1994 Sözü edilmesi gereken son bir araştırma yöntemi daha var. Araştırmacılar, bütün toplumlara, bazı türden toplumlara ve sadece özel bir topluma ilişkin kuramlar oluşturmak isterler. İşte, kültürlerarası yöntem (cross-cultural method) bu yaklaşımın aracıdır. Bu yaklaşımda, araştırma birimini bireylerden çok kültürler oluşturur. Genellikle, benzer bir kültür alanına giren komşu toplumlardan küçük örneklemler alarak çalışılır. Çocuk yetiştirme geleneklerine, erinlik törenlerine ya da anababa olma özelliklerine ilişkin araştırmalar bu türdendir. Kuşkusuz bu yöntemin de diğerleri gibi bazı sınırlılıkları vardır. Gene de bu yöntem, bulgularını tüm insanlığa genelleyemeyeceği konusunda diğer araştırmacıları uyarması bakımından özellikle yararlıdır. Yaşam döngüsüne ilişkin yukardaki açıklamalarda "yaş" bir değişim endeksi olarak ele alınmıştı. Bir araştırma değişkeni olarak yaşın ortaya koyduğu yöntembilimsel sorunlar ise burada ele alınacaktır. Yaş kendi başına açıklayıcı bir değişken değildir. Bu nedenle yaş değişimleri ve yaş farklılıkları denildiğinde bu bulguların yaşla gelen değişimleri gösterdiği, ama olası nedenlerini vermediği bilinmelidir. Örneğin 20 ve 40 yaşlarındaki insanlar arasında tutum ve değerler açısından ölçülebilen farklar vardır, ancak bu farkların nedenleri belirgin değildir. Yaş endeksini aşarak yaşa bağlı değişimleri safdışı etmeye çalışan araştırma örnekleri vardır. Kesitsel araştırmalar yaşın bir zaman noktasındaki kesitine dayanırlar; farklı yaşlardaki bir örneklem üzerinde çalışılır, bu yolla bulunan farklılıklara "yaş farklılıkları" denir. Yaş endeksini araştıran ikinci yaklaşım boylamsal araştırmadır; bu yaklaşımda bir denek grubu birkaç yıl boyunca periyodik olarak incelenir, bulunan farklılıklar "yaş değişimleri" olarak adlandırılır. Bu yaklaşım, bireysel farklılıkların incelenmesinde ve farklı bireylerin yaşla birlikte nasıl değiştiklerini belirlemede yararlıdır. Ancak boylamsal araştırmaların yetişkin gelişiminde kullanılmasını sınırlayan üç temel güçlük vardır. Birincisi, bu araştırmaların, çok zaman alması ve çok pahalı olmasıdır, geçen zaman içinde denekleri yeniden bulmak da zor olabilir, buna araştırmacının ömrü yetmeyebilir. Yine de boylamsal araştırmalar kesitsel araştırmalardan çoğu zaman daha üstündürler; çünkü bireysel farklılıkları yansıtırlar ve yaşa bağlı diğer açıklayıcı değişkenleri (tıbbi özgeçmiş, geçmişteki yaşantılar, aile geçmişi vb.) ortaya çıkarabilirler, bunlar da incelenen özel yaş değişimlerinin nedenlerini belirlemede yararlı olabilir. İkinci güçlük araştırmacının yaptığı ölçmelerin belirli bir yaşta (çocuklukta ya da ergenlikte) uygun olduğu halde, daha sonraki bir yaşta (yetişkinlik yada ihtiyarlık) uygun olmamasıdır, çünkü bireyin yaşamındaki önemli olaylar birey yaşam çizgisinde ilerledikçe değişiklik gösterebilir. Üstelik, bilim ilerledikçe de araştırılan değişkeni ortaya çıkarmak için yeni teknikler bulunabilir ve bunlar eskilerini geçersiz kılabilir. Üçüncü güçlük, uzun zaman aldığı için deneklerin ölmesi ya da örneklemden çıkmasıdır. Bu güçlüklerin bir çözümü "sırasal yaklaşım" olabilir, bu yaklaşımda bir denek grubu gelişimsel dönüm noktalarının (evlenme, anababa olma, menopoza girme, emekliye ayrılma...) yer aldığı bir zaman döneminde incelenmektedir. Bu yolla, araştırmacıyı ve denekleri uzun süreli bir araştırmaya bağlamadan, boylamsal değişimi ve bireysel farklılıkları saptamak mümkün olabilmektedir. Yetişkinlik ve yaşlılığa ilişkin verilerin çoğu kesitsel araştırmalara dayandığı için, bu yaklaşımın içerdiği güçlükleri de incelemek gerekmektedir. Kesitsel bir araştırmanın kültürel ve tarihsel değişimleri yaş değişiminden ayıramadığı kolayca görülebilir; "yaş" ile "doğum yılı" birbirine karışmıştır, birinin sonuçları diğerinden ayırt edilemez, bu nedenle yaş farklılıkları gerçekte yaşa bağlı güncel etkenlerden çok, bireyin doğum yılıyla ilişkili olabilir. "Doğum yılı"na bağlı etkilere "bölük etkileri" (cohort effects) adı verilmektedir (bir "bölük" aşağı yukarı aynı zamanda doğmuş bireylerin oluşturduğu bir gruptur). Boylamsal araştırmalar ise, doğum yılını sabit tutarak, kültürel- tarihsel değişimlerin yaş değişimiyle karışmasını engellemek isterler. Ancak bu araştırmalar da "yaş" değişkeni ile "ölçüm yılı" değişkenini birbirine karıştırırlar. Örneğin, 1960-1980 yılları arasında sigara içmedeki ani düşüş yaşla birlikte azalan ciğer kapasitesi ile çakışabilir. Genellikle boylamsal yaklaşımın kesitsel yaklaşıma yeğlendiği söylenebilir. Çünkü ölçüm yıllarına bağlı değişimlerin etkisi doğum yılına bağlı olanlara göre daha kolaylıkla denetlenebilir. Doğum yılına bağlı olarak ortaya çıkan çarpıcı tarihsel-kültürel etkenleri tam olarak kestirmek ve ölçümlerdeki etkisini saptamak çok daha zordur (D.C. Kimmel, 1974). Araştırma türlerini ve yöntemlerini bir arada incelemekte yarar var (bk. Tablo 3). Daha önce de belirtildiği gibi, kesitsel desen, iki ya da daha fazla yaş grubunun aynı anda araştırılması ve sonuçların karşılaştırılmasıdır. Bu karşılaştırma aynı yaşam dönemindeki farklı bölükler (6 yaşındakiler ile 10 yaşındakiler) arasında ya da farklı yaşam dönemlerindeki bölükler (18 yaşındakiler ile 60 yaşındakiler) arasında olabilir. Kesitsel desenin sorunu, yaşla birlikte ortaya çıkan farklılıkların gelişimsel değişim mi, yoksa farklı bölüğün üyesi olmanın mı sonucu olduğunu belirleyememesidir. Söz gelimi, yetişkinlerde ZB puanlarını ele alan kesitsel bir araştırma zekada 40 yaşlarında başlayan düşüşün olduğunu düşünmemize yol açabilir. Oysa 1990 yılında 80 yaşında incelenen kişiler 1910'da doğmuşlardı, 20 yaşında incelenenler ise 1970'de. Bölükler arasındaki bu zaman içinde toplumsal ve kültürel çevreler pek çok bakımdan değişmiştir, dolayısıyla bu değişimler zihinsel becerilerin gelişimini ve korunmasını etkilemiş olabilir. Bu bölük etkisi (cohort effect) sorunu ilgili bölümlerde yeniden ele alınacaktır. Boylamsal desen'de aynı bölükten olan insanlar haftalar, aylar, hatta yıllar boyunca izlenirler. Aynı insanlar kendi kendileriyle örneğin 8 yaşında ve 20 yaşında karşılaştırılırlar. Bu durumda bireydeki değişimler açığa çıkar; bölük farklılıkları da araştırmanın sonuçlarını etkilemez. Ancak bu araştırma türünün de kendine özgü sorunları vardır. Boylamsal araştırmalar gelişimi toplumun havasıyla karıştırabilirler. Söz gelimi, boylamsal bir araştırmada deneklerin uyuşturucu ve alkol kullanımına, 1990'da incelendiklerinde yirmi yıl önce incelendiklerinden daha az yöneldikleri bulunabilir. Bu değişimin yaşlanmanın mı yoksa toplumun yirmi yıl içinde uyuşturucuyu normal görmekten tehlikeli bulmaya doğru değişmesinin mi sonucu olduğu belirsizdir. Tarihsel değişimin davranışı etkilediği bilinmektedir. Yukarıda açıklandığı gibi, araştırmacılar bu iki araştırma türünün sorunlarından kurtulabilmek için ikisini birleştiren üçüncü bir tür önermişlerdir: Sırasal desen. Warner Schaie'nin ZB puanlarının yaşla birlikte köklü bir biçimde azalmadığını gösteren araştırması sırasal desenin en tanınmış örneklerinden biridir. Bu araştırmada önce iki ya da daha fazla bölüğe kesitsel bir araştırmada test verilmiştir; yıllar sonra aynı bölüklere boylamsal veri elde etmek üzere yeniden test verilmiştir; aynı anda, yeni bir kesitsel araştırma ilk bölüklerden alınan yeni gruplar ve yeni bir bölükten alınan bir grup üzerinde önceki araştırmayı yinelemiştir (Hoffman ve ark., 1994). |
5. Gelişim Kuramları
Gelişimin araştırılmasında kuramların rolünün ne olduğu konusunda çeşitli yanıtlar vardır. Kuramlar, her şeyden önce olguların düzenlenmesi ve yoğunlaştırılması için temel sağlayan betimleyici- açıklayıcı bir rol oynarlar. Kuramlar ayrıca gelecek olayları kestirme olanağını da sağlarlar. Ancak bir kuramın "sınanabilir" ve dolayısıyla "reddedilebilir" ya da "yanlışlanabilir" olması da gerekir. Bir psikoloji kuramının diğer psikoloji kuramlarıyla ve disiplinleriyle bütünleşmesi de önemli bir noktadır. Dolayısıyla, kapsamlı bir gelişim kuramının oluşturulmasmda aşağıdaki ilkelerin önemi vurgulanmaktadır: - "Genel bir psikolojik gelişim kuramı, başlangıçta içinde diğer kuramsal ve amprik yönelimlerin bütünleşebileceği halen varolan bir kurama dayanır". Örneğin bir gelişim kuramı, felsefe, sosyal psikoloji, matematik, uygulamalı psikiyatri, psikopatoloji, psikoterapi, eğitim gibi birçok bilgi alanıyla ilişkilendirilebilir. - "Bir psikolojik gelişim kuramı, insan gelişiminin bir alanını odak noktası olarak kabul edip içindeki ve çevresindeki diğer gelişim alanlarıyla bütünleşerek güvenilir biçimde ortaya çıkabilir". Örneğin Piaget'in kuramı bilişsel bir kuramdır, psikolojinin diğer alanlarından (gelişim psikolojisi, öğrenme psikolojisi, sosyal psikoloji) bilişsel alana doğru bir yönelme vardır. - "Bir psikolojik gelişim kuramı geniş sayıdaki disiplinlerden süzülerek ortaya çıkar". Disiplinlerarası bir yaklaşım, genel bir psikoloji kuramı için gerekli daha derin araştıımalara olanak verir. Değişik disiplinler de aynı alan üzerine eğilebilirler, disiplinlerin bir araya gelmesi kuramların birbiri içinde erimesini sağlar, sonuçta kesitsel ve birçok alanı kapsayan ve derinliğe ulaşmayı sağlayan teknikler elde edilebilir. - "Bir psikolojik gelişim kuramı, bireyin öznel olarak yaşadığı tüm psikolojik çevreyi içine alır". Böylece bir gelişim kuramı düşünce, duygu, benlik, ahlak, yaratıcılık, toplumsallaşma gibi gelişim alanlarını, bireyin okul, toplum, kültür gibi ortamlardaki durumunu inceleyebilir. - "Bir psikolojik gelişim kuramı, bir insanın tüm psikolojisi ile ilgili olan mevcut kavramların hepsiyle ilgilenir." Örneğin bir kuram, doğa-kazanım gibi tartışma konularıyla, kritik dönemler, çocuk yetiştirme teknikleri, anksiyetenin gelişimsel işlevi gibi sorunlarla ilgilenir. - "Bir psikolojik gelişim kuramı, sentez ve bütünleştirme özelliğinin yanısıra, bazı uzlaşmaz öğeleri reddetmek zorunda kalabilir". Örneğin, davranışçılığın Piaget'in kuramıyla ters düştüğü açıktır. Ancak, değişik bir yaklaşımla öyle bir reddetme yolu izlemeyebilir ve davranışçı yaklaşımlar safdışı edilmeyebilir. - "Bir psikoloji kuramı belirli uygulamalar için özel bağlantı süreçleri geliştirebilir". Örneğin, bir gelişim kuramının eğitim programları geliştirmede önemli katkıları olabilir. - "Bir psikoloji kuramı bir gelişim evreleri taslağı içerebilir". Evrelerin varlıkları ve özellikleri tartışma konusu olmakla birlikte betimleyici ve açıklayıcı rolleri kabul edilmektedir. - "Bir psikoloji kuramı bütün kültür ve alt kültürlerle ilişkilidir." - "Bir psikolojik gelişim kuramı toplumsal normdan ayrılan bireyin gelişimine de yer vermelidir". Amaç, daha kapsamlı bir insan gelişimi için birçok kaynak ve içgörüden ürün alabilmektir. Karl Popper'in dediği gibi, kuramlar dünyayı bilimsel olarak avlayabilmek için ağ olarak kullanılırlar, bütün çaba ağı daha ince örebilmek olmalıdır (S. ve C. Modgil, 1980). Modern gelişim araştırmalarının çoğu kuramların yol göstericiliğinde yapılmış ve yapılmaktadır. Özellikle dört büyük psikoloji kuramı bütün araştırmaları etkilemektedir. Gelişim psikolojisine yön veren temel kuramlardan biri olgunlaşma kuramı (maturational theory)'dir. Bu kuramın dayandığı temel düşünce, çocukta zaman içinde görülen değişimlerin çoğunun bedendeki özel ve önceden belirlenmiş bir şema ya da plana göre ortaya çıktığıdır. Bu görüşe göre olgunlaşma bu planın doğal açılımının ortaya çıkmasıdır. Bütün gelişimlerin doğal süreçlerin ve biyolojik planların açılımıyla kendi kendine düzenlendiğini savunan bu görüş Arnold Gessell tarafından geliştirilmiştir. Gessell, öncelikle çocukların fiziksel ve devinimsel gelişimini incelemiş ve -çok az bir muhalefete karşı- pek çok kabul görmüştür. Buna karşılık, kişilik ve zihin gelişimine ilişkin olgunlaşmacı görüş şiddetle eleştirilmektedir. Sigmund Freud'un geliştirdiği psikanalitik kuram (psychoanalytic theory), insanın psikolojik bakımdan evrensel ilkelere uygun olarak geliştiğini kabul eder. Ancak Freud bir bireysel kişiliğin işlevsel yönlerinin toplumsal bir bağlam içinde biçimlendiğine de inanır. Freud'un gelişimciIere en önemli katkısı, tüm yaşam boyunca sürecek örüntülerin oluşmasında erken yaşam deneyimlerinin önemini vurgulamasıdır. Toplumsal öğrenme kuramı (social learning theory) geleneksel davranışçılığı aşarak, kişisel ve çevresel etkenlerin hepsinin birbiri içine girmiş belirleyiciler olarak etkide bulunduğunu savunur. Davranışın çevreden etkilendiği doğrudur, fakat çevre de kısmen bizim tarafımızdan yaratılır. Bu yaklaşım son derece etkili olmuştur, çünkü toplumsal gelişim süreçlerinin etkisiyle doğrudan ilişkilidir. Psikolojik gelişimi kavramanın bir başka yolu da düşünme ve bilme süreçlerinin gelişimini araştırmaktır. Bilişsel gelişim kuramı (cognitive-developmental theory)'nın en önemli adı Jean Piaget'tir. Piaget'in çalışmaları toplumsal ve ahlaksal gelişimin de bilişsel temelleriyle anlaşılabileceğini göstermiştir. Bilişsel gelişim kuramı, temeldeki yapı ile yaşantı arasındaki dinamik etkileşimi vurgular; bilişsel yeteneklerin gelişimine ve zihnin simgesel tasarımları anlama ve kullanma becerisine önem verir. Gelişim, ilerleyici (progressive), sırasal (sequential) ve kuşaklar boyunca aynı örüntüyü izleyen bir oluşumdur; aynı zamanda döngüsel (circular)dir, çünkü her kuşak olgunlaştıkça gelecek kuşağı büyütür. Yaşam döngüsünün doğası konusunda yazarlar, filozoflar, toplumbilimciler çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Yaşam döngüsünün ilerleyen ve sırasal değişimleri konusunda, bu değişimlerin neden bir sıra ile meydana geldiği, ne kadarının biyolojik ne kadarının toplumsal ya da psikolojik etkenlerle belirlendiği, bu değişimlerin bütün kültürlerde ve bütün bireylerde aynen ortaya çıkıp çıkmadığı... sorunlarını açıklayan tek bir kuram henüz ortaya atılabilmiş değildir. Bununla birlikte, özellikle evrelere dayalı gelişim kuramlarının tüm yaşam döngüsünü kapsayacak biçimde kuruldukları söylenebilir. Sigmund Freud, Erik Erikson ve Jean Piaget insan gelişimini evrelere ayırarak inceleyen en önemli evre kuramcılarıdır. Daha önce belirtildiği gibi, evre kuramcıları gelişimi, görece sırasal, ani ve sabit bir değişimler dizisi olarak görürler. Evre kavramı, insan gelişimi çizgisinin aşamalı düzeylere bölündüğü görüşüne dayanır. Freud, her insanın oral, anal, fallik, lalent ve genital olmak üzere bir dizi psikoseksüel evreden geçerek geliştiğini, ancak bu gelişmede özellikle yaşamın ilk yıllarının önemli olduğunu kabul eder. Her evre, bireyin bir sonraki Tablo 4 Yaşam Süresinde Gelişim Evreleri EVRE: DOĞUM ÖNCESİ EVRE Yaş dönemi: Gebelikten doğuma Temel özellikler: fiziksel gelişim Bilişsel evre PİAGET: - Ruhsal-cinsel evre FREUD: - Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: - Ahlak evresi KOHLBERG: - EVRE: BEBEKLİK Yaş dönemi: Doğumdan yaklaşık 18'inci aya Temel özellikler: Gelişmiş hareket; basit dil; toplumsal bağlanma Bilişsel evre PİAGET: Duyusal devinimsel Ruhsal-cinsel evre FREUD: Oral; anal Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Güven/Güvensizlik Ahlak evresi KOHLBERG: Ahlak-öncesi (Evre 0) EVRE: ERKEN ÇOCUKLUK Yaş dönemi: Yaklaşık 18'inci aydan yaklaşık 6'ıncı yıla Temel özellikler: İyi gelişmiş dil; cinsel tip; grup oyunu; okula hazırlığın bitişi Bilişsel evre PİAGET: İşlem-öncesi Ruhsal-cinsel evre FREUD: Fallik; Oedipal Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Özerklik/Kuşku; Girişim/Suçluluk Ahlak evresi KOHLBERG: İtaat ve ceza (Evre 1); Karşılıklılık (Evre 2) EVRE: GEÇ ÇOCUKLUK Yaş dönemi: Yaklaşık 6'ıncı yıldan yaklaşık 13'üncü yıla Temel Özellikler: Birçok bilişsel süreç yetişkin düzeyinde (işlem hızı hariç); oyun grubu Bilişsel evre PİAGET: Somut işlem Ruhsal-cinsel evre FREUD: Örtülü dönem Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Çalışkanlık/Aşağılık duygusu Ahlak evresi KOHLBERG: İyi çocuk (Evre 3) EVRE: ERGENLİK Yaş dönemi: Yaklaşık 13'üncü yıldan yaklaşık 20'inci yıla Temel özellikler: Erinlikle başlar, olgunlukla biter; yüksek bilişsel düzeylere ulaşma; anababadan bağımsızlık; cinsel ilişki evreye geçmeden önce çözmek zorunda olduğu bir çatışma içerir. Bilişsel evre PİAGET: Soyut işlem Ruhsal-cinsel evre FREUD: Genital evre Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Kimlik/Rol karışıklığı Ahlak evresi KOHLBERG: Yasa ve düzen (Evre 4) EVRE: GENÇ YETİŞKİNLİK Yaş dönemi: Yaklaşık 20'inci yıldan yaklaşık 45'inci yıla Temel özellikler: Meslek ve aile gelişimi Bilişsel evre PİAGET: - Ruhsal-cinsel evre FREUD: - Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Yakınlık/Yalıtılmışlık Ahlak evresi KOHLBERG: Toplumsal anlaşma (Evre 5) EVRE: ORTA YAŞ Yaş dönemi: Yaklaşık 45'inci yıldan yaklaşık 65'inci yıla Temel özellikler: Meslekte en yüksek düzey; kendini değerlendirme; "boş yuva" bunalımı; emeklilik Bilişsel evre PİAGET: - Ruhsal-cinsel evre FREUD: - Ruhsal-Toplumsal evre ERİKSON: Üretkenlik/Kendine dönüklük Ahlak evresi KOHLBERG: İlkeli evre (Evre 6 ve 7, ikiside ender) EVRE: İLERİ YAŞ Yaş dönemi: Yaklaşık 65'inci yıldan ölüme Temel Özellikler: Aileden, başarılardan tad alma; bağımlılık; dulluk; kötü sağlık Bilişsel evre PİAGET: - Ruhsal-cinsel evre FREUD: - Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Bütünlük/Umutsuzluk Ahlak evresi KOHLBERG: - EVRE: ÖLÜM Yaş dönemi: - Temel özellikler: Özel anlamda bir "evre" Bilişsel evre PİAGET: - Ruhsal-cinsel evre FREUD: - Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: - Ahlak evresi KOHLBERG: - Kaynak: Ph. G. Zimbardo, Psychology and Life, 1979. Psikanalitik geleneğe bağlı bir kuramcı olan Erikson sekiz psikososyal evre ayırt eder; birey bunların her birinde başarıyla çözmek zorunda olduğu temel bir çatışma yaşar. Erikson'un kuramı, kişinin yaşam süresi (life span) boyunca yer alan sürekli bir kişilik gelişimi sürecinden söz ederek Freud'un kuramını aşar. Piaget, büyümekte olan çocuğun içinde yaşadığı dünyaya nasıl uyum sağladığı sorununu temel olarak alır ve dört bilişsel gelişim evresi saptar. Kohlberg, Piaget'i izleyerek, ahlak alanında altı evreli bir gelişim kuramı oluşturmuştur. Tablo 4'te, yaşam süresinde ortaya çıkan gelişim evreleri belli başlı kuramlar açısından, bu evrelerin yaklaşık yaşları ve temel olayları belirtilerek gösterilmektedir; Tablo 5 kuramları karşılaştırmaktadır. Tablo 5 Gelişim Kuramları BİYOLOJİK KURAMLAR: Gelişimin Doğası: Doğa Rehber Süreç: Olgunlaşma Birey: Etkin Gelişimin Biçimi: Evre Odak: Yapıda ve davranışta gözlenebilir değişimler PSİKODİNAMİK KURAMLAR: Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım Rehber Süreç: Olgunlaşma Birey: Etkin Gelişimin Biçimi: Evre Odak: Kişilik yapısında içsel değişimler KOŞULLANMA KURAMLARI: Gelişimin Doğası: Kazanım Rehber Süreç: Öğrenme Birey: Edilgin Gelişimin Biçimi: Sürekli Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler BİLİŞSEL TOPLUMSAL ÖĞRENME KURAMLARI: Gelişimin Doğası: Kazanım Rehber Süreç: Öğrenme Birey: Ilımlı etkin Gelişimin Biçimi: Sürekli Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMLARI: Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım Rehber Süreç: Olgunlaşma Birey: Etkin Gelişimin Biçimi: Evre Odak: Zihinsey yapıda içsel değişimler BİLGİ-İŞLEM KURAMLARI: Gelişimin Doğası: Kazanım Rehber Süreç: Öğrenme Birey: Etkin Gelişimin Biçimi: Sürekli Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler KÜLTÜREL-BAĞLAMSAL KURAMLAR: Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım Rehber Süreç: Olgunlaşma ve öğrenme Birey: Etkileşimci Gelişimin Biçimi: Sarmal Odak: birey ile toplum arasındaki ilişki Kaynak: Hoffman ve ark., 1994 |
Gelişim alanında "olgunlaşma kuramı" (A. Gesell) ve "etolojik
kuram" (K. Lorenz ve N. Tinbergen) genellikle biyolojik kuramlar olarak adlandırılır. Freud'un "psikoseksüel kuramı" ve Erikson'un "psikososyal kuramı" psikodinamik kuramlar çerçevesinde yer alır. Bilişsel kuramlar grubunda Piaget'in "bilişsel gelişim kuramı", Kohlberg'in "ahlak gelişimi kuramı" ayrıca "toplumsal biliş kuramları", "bilgi-işlem kuramları" bulunur. Öğrenme kuramları içinde "koşullanma kuramları" (Pavlov, Watson, Skinner) geleneksel kuramlardır, bunları "toplumsal öğrenme kuramları" (Dollard, Miller) izler; bu grupta en yeni akım "bilişsel toplumsal öğrenme kuramı" (Bandura) olarak ortaya çıkar. Gelişim alanında son olarak kültürel-bağlamsal kuramlar'ı buluyoruz; Vygotsky'nin "toplumsal-tarihsel kuramı" ve Bronfenbrenner'in "ekolojik kuramı" bu grupta yer almaktadır (bk. Tablo 5). Bütün bu kuramlar insan gelişiminin düzenli olduğu, dolayısıyla davranışın önceden kestirilebileceği sayıltısına dayanırlar. Bir ayrıksılık dışında bütün kuramlar bireyi etkin bir varlık olarak görürler. Bir kuramın insanın doğasını, gelişimin özünü nasıl gördüğü sorusu kuramların değerlendirilmesinde en önemli noktadır (bu temel görüşler aşağıda kuramlar karşılaştırılırken açıklanmaktadır). Kuramların Karşılaştırılması Önceki sayfalarda kısaca özetlediğimiz gelişim kuramlarını burada daha ayrıntılı biçimde ele alacak ve aralarındaki ilişkileri de araştıracağız. Böylece, gelişimin duygusal, bilişsel, toplumsal boyutları arasındaki ihmal edilemez bağları da görmüş olacağız. Bu arada kuramlara yöneltilen temel eleştiriler de ortaya konmuş olacaktır. Ancak bu ayrıntılara girmeden önce kuramların gerisinde yer alan dünya görüşlerini incelemekte yarar görüyoruz. Perlmutter ve Hall'ın (1992) belirttiği gibi, gelişimciler, gelişme süreçlerini açıklamaya yönelik kuramlarını kurarken insanın doğasına ve davranış süreçlerine ilişkin değişik modellere dayanırlar. Her model farklı bir dünya görüşünü temel alır ve gelişimi temsil edecek farklı bir analoji kullanır. Böylece, gelişimciler tarafından temel alınan dünya görüşü onların gelişimin değişik yönlerini tanımlama, araştırma ve yorumlama yollarını etkiler. Perlmutter ve Hall bellibaşlı üç model olduğunu söylemektedir: Mekanistik, organizmik, diyalektik (başka yazarların başka sınıflamalar yaptığı gözden kaçırılmamalı). Onlara göre bu modellerin hiçbiri ne doğru ne de yanlıştır; ama herbiri gelişimi anlamada rehber olarak kullanılabilir (bk. Tablo 6. Okuyucunun Tablo 5 ile Tablo 6'yı birlikte incelemesi yararlı olacaktır). Tablo 6 Gelişime İlişkin Dünya Görüşleri BENZETME: Mekanistik: Makina Organizmik: Organizma Diyalektik: Orkestra müziği BİREY: Mekanistik: Genel olarak edilgin Organizmik: Etkin Diyalektik: Etkileşimsel ODAK: Mekanistik: Davranışta gözlenebilir değişimler Organizmik: Yapıda içsel değişimler Diyalektik: Birey ile toplum arasında ilişki DEĞİŞİM TÜRÜ: Mekanistik: Niceliksel Organizmik: Niteliksel Diyalektik: Niceliksel ve niteliksel Kaynak: Perlmutter ve Hall, 1992. Mekanistik modeller makina benzetmesini kullanır ve gelişimin de makinanın işleyişini yöneten yasalar gibi düzenli yasalara bağlı olduğunu kabul eder. Gelişimi dış güçler etkiler; davranış geçmişteki deneyimlerle ve şimdiki durumlarla biçimlenir. İnsanların duyguları, düşünceleri ve eylemleri değişir, ama yapıları değişmez (otuz yaşındaki biriyle yedi yaşındakinin bilişsel yapıları farklı değildir). Bu modelde davranış uyarılmanın sonucudur, dolayısıyla insanların eylemleri çevreye tepkiler doğrultusunda açıklanır. Öğrenme kuramcıları davranışı açıklarken ve bazı biliş kuramcıları zihnin işleyişini açıklarken bu modeli kullanırlar. Bu yaklaşımda insan edilgin bir varlıktır (ancak, bu modelden kaynaklanan "toplumsal biliş kuramı"nda birey akılcı bağlamda etkin sayılmaktadır). Organizmik modeller insanı etkin ve değişen organizmalar olarak görürler. İnsanlar çevreyle etkileştikleri için köklü bir biçimde değişirler. Düşüncedeki gelişme deneyimin basit bir sonucu değildir, yapıdaki biyolojik temelli özel bir değişimi yansıtır (otuz yaşındaki birinin bilişsel süreçleri yedi yaşındaki birininkinden niteliksel olarak farklıdır). Organizmik yaklaşım gelişimin hedefiyle ve davranışın örgütlenme biçimiyle ilgilenir; davranışın dışsal nedenini değil, bireyin içindeki değişim kurallarını tanıma ve tüm sistemi betimleme amacını güder. Bu yaklaşımda birey etkindir, etkinliğinin kaynağı da kendisidir. Diyalektik yaklaşım insanın sürekli değişen bir çevreyle etkileşim içinde olduğunu kabul eder. Gelişim, aralarında hiçbir zaman yetkin bir uyum bulunmayan biyolojik, fiziksel, psikolojik ve toplumsal boyutlara sahiptir. Diyalektik yaklaşım birey ile toplum arasındaki ilişkiye odaklanır; bireyin gelişimi büyük ölçüde tarihsel andaki olaylardan etkilenir (bu nedenle, yüzyılımızda doğmuş birinin gelişimi geçen yüzyılda doğmuş birininkinden farklı olacaktır). Diyalektik yaklaşımın mekanistik ve organizmik yaklaşımların kavramlarını bütünleştirebileceğini ileri süren gelişimciler vardır (Perlmutter ve Hall, 1992). Şimdi, daha önce sözünü ettiğimiz gelişim kuramlarını birbiriyle karşılaştırarak inceleyebiliriz. Olgunlaşma kuramı insanoğlunun sırasal bir büyüme (sequential growth) gösterdiği ilkesini embriyoloji çalışmalarından almıştır. Embriyonun epigenetik olarak bazı evrelerden geçerek büyüdüğü ve bu sıranın her zaman sabit olduğu bu çalışmalarda ortaya konmuştur. İşte bu embriyolojik modeli çocuk gelişimine uygulayan kişi Arnold Gesell (1880-1961) olmuştur. Gesell'e göre, olgunlaşma mekanizması doğumdan önce olduğu gibi sonra da gelişimi yönlendirmeyi sürdürür. Gelişim hızları açısından çocuklar arasında farklılık olmakla birlikte hepsi aynı sırayı izler. Çocuklar, sinir sistemleri yeterli derecede olgunlaştığında, oturur, yürür ve konuşurlar. Bu gelişmede öğrenmenin çok az katkısı vardır. Ancak Gesell normal gelişim için belirli çevresel koşulların da gerekli olduğunu kabul eder. Olgunlaşma süreci herhangi bir biçimde zarar gördüğünde normal gelişim de engellenecektir. Örneğin embriyo oksijen yokluğuna uğrarsa organların gelişiminde ciddi sorunlar görülür. Doğum sonrası gelişimde de çevrenin belirli koşulları taşıması gerekmektedir. Örneğin, çevrelerinde yeterli derecede uyaran olmayan, yeterli bakım görmeyen kurum çocukları iyi gelişemezler. Gesell en önemli çalışmalarını devinim gelişimi alanında yapmış, ancak olgunlaşma mekanizmasının bütün gelişimi belirlediğini kabul etmiştir. Gesell'e göre çocuk yetiştirmek de olgunlaşma ilkesinin tanınmasıyla başlamalıdır. İnsanoğlu dünyaya biyolojik evrimin ürünü olan bir programla gelir; anababa belirli kurallara zorlamadan, çocuğu kendisinden alacağı doğal ipuçlarına göre eğitmeyi bilmelidir. Gesell'i eleştiren kuramcılara göre, çocuğun gelişiminde dış çevre iç plandan daha etkilidir. Gesell ayrıca, gelişimdeki yaş normlarını çok kesin biçimde verdiği, olabilecek değişiklikleri dikkate almadığı için de eleştirilmektedir. Buna karşılık Gesell'in, özellikle bebeğin devinim gelişimine ilişkin normları hala çok değerlidir; çocuğun kendini ayarlaması, anababanın da buna duyarlı olması ilkesi de geçerliğini korumaktadır. Psikanalizin gelişim psikolojisine belli başlı katkısı evre kavramıdır. Freud (1856-1939) insan gelişiminin çeşitli evrelerini tutarlı bir sistem halinde betimleyen ilk bilim adamıdır. Son olarak psikanaliz, insanın eylemlerinin ve düşüncelerinin ilk bakışta görüldüğünden daha karmaşık olduğunu öğretmiştir bize. Psikanaliz kuramı gelişim alanını etkilemiş olmakla birlikte, çağdaş gelişimciler genellikle birçok psikanalitik görüşü yetersiz ya da yanlış bulmaktadırlar. Örneğin, ilk üç psikoseksüel evrenin yetişkinlikteki kişilik gelişimini belirlediği görüşü normal çocukların araştırılmasında pek az destek bulmuştur. Ayrıca, yetişkinlikteki kişilik özelliklerinin ve davranışların çoğunun sosyo-kültürel çevreden ve gündelik yaşamdan etkilendiği konusunda görüş birliği vardır. Psikanalizin tarihsel önemi bütün bu tartışmaları başlatan ilk kuram olmasıdır. Toplumsal öğrenme kuramının en önemli adı olan Bandura insan yaşamında "gözlem yoluyla öğrenme"nin önemini savunur. Gözlemsel öğrenme dört süreç içinde gelişir: Dikkat etme, akılda tutma, davranışı tekrarlama, pekiştirme ve güdüleme. Aslında bu dört süreç birbirinden ayrı değildir, birlikte işler. Bandura bu dört sürece dayanan "model alarak öğrenme" olgusunu, daha geniş bir çerçeve içinde asıl "toplumsallaşma" süreci açısından değerlendirir. Toplumsallaşma süreci içinde bir toplumun üyelerine toplumsal kabul gören davranışlar, cinsiyet rolleri öğretilir. Kişi toplumsallaştıkça dış ödül ve ceza sistemlerine bağımlı kalmadan kendi iç denetim örüntülerini geliştirir. Kişi kendini değerlendirme standartlarını oluştururken gözlemlediği modellerin standartlarını örnek alır. Toplumsal öğrenme kuramcıları paylaşma, yardımlaşma, işbirliği gibi olumlu toplumsal davranışların da bu modellerden etkilendiğini kabul ederler. Sonuç olarak bu yaklaşımda, model davranışlar aracılığıyla insana her tür davranışın öğretilebileceği ilkesi benimsenmektedir. Toplumsal öğrenme kuramcısı Banduranın görüşleri ile bilişsel gelişim kuramcısı Piaget'in görüşleri arasında birleşen ve ayrılan noktalar vardır. Her iki kuramcı da çocuğu öğrenme süreci içinde oldukça etkin ve bilişsel bir varlık olarak kabul eder. Ancak Bandura dış çevrenin etkilerini savunurken, Piaget iç güçlerin önemini vurgular. Piaget'e göre gelişim, dışardan öğretilenden bağımsız olarak, çocuğun içsel ilgi ve merakı sonucu kendi kendine ilerleyen bir süreçtir. Bu süreç bazı içsel değişikliklerle evrelerin ortaya çıkmasını sağlar. Daha çok çevreci olan Bandura ise Piaget'in görüşlerini iki açıdan eleştirir. Bandura ya göre çocuklar çevreye içsel bir merak duydukları için değil, pekiştiricilerle özendirildikleri için öğrenir, daha sonra bu dış değerlendirmeleri içselleştirirler. Yine Bandura'ya göre çocukların ne öğrendiklerini evreler değil izlenen modeller belirler; hatta toplumsal öğrenme yöntemleriyle Piaget'in evrelerini değiştirmek bile olanaklıdır. Bilişsel gelişimciler dış çevrenin çocuk üzerindeki etkisinin önemini kabul etmekle birlikte çocuktan kaynaklanan gelişime de yer vermek istemektedirler. Dolayısıyla gelişimciler, Bandura'nın kendiliğinden öğrenme olgusunu ihmal edişini eleştirmektedirler. Gelişimcilere göre Bandura çok fazla çevrecidir ve bu tutum dikkatimizin çocuktan uzaklaşmasına yol açmaktadır (W. Crain, 1980). Piaget'e göre zeka gelişimi "sürekli ve ilerleyici bir dengelenme sürecidir" ve "gelişimin evreleri ya da düzeyleri birbirini izleyen dengelenme basamaklarından oluşur." Gelişim sırasında birbiri ardına ortaya çıkan farklı bütünsel yapılar doğuştan değildir, derece derece kurulurlar, bir oluşumun sonucudurlar. Zeka esas olarak etkin bir doğaya sahiptir. Ruhsal yaşamın hareket noktası bilinç değil, etkinliktir ve ruhsal gelişim eylemin derece derece zihinselleşmesinden ibarettir. Piaget'e göre, "eylem düşünceden önce gelir." Eylem işlemde içselleşir. Pratik zeka kavramsal zeka haline gelir. Bilişsel gelişim kuramının belirlediği evreler ile psikanalizin belirlediği evreler arasında karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır. Piaget (1896-1980) daha başlangıçtan itibaren ve araştırmaları boyunca kendi bulgularını psikanalizin bulgularıyla karşılaştırmaya çalışmıştır. Sonunda Piaget, 1933'deki psikanaliz kongresinde kendi zeka psikolojisi ile psikanaliz arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Piaget, duygusal gelişimle bilişsel gelişim arasında koşutluk olduğuna, ikisinin de evre sistemi aracılığıyla belirlenebileceğine inanmaktadır. Piaget zihinsel ve duygusal evreleri sistemleştirmekte ve her zihinsel evreye karşılık olan duygusal görünümleri belirtmektedir. Piaget'e göre iki alan arasındaki koşutluk açık ve kesindir: Duygusal alan, yapısı zihinsel olan davranışın enerji kaynağını oluşturur. Bu düzenleme Piaget'in evre sistemini genelleştirmekte ve evre anlayışı kişiliğinin evreleri anlayışı haline gelmektedir. |
Piaget'e göre Freud'un temel keşiflerinden biri, çocuğun duygusal
alanın iyi belirlenmiş evrelerinden geçerek gelişmesi, evreler arasında yetkin bir sürekliliğin olması olgusudur. Piaget'in Freud'a yönelttiği temel eleştiri ise, keşfettiği duygusal olguları yorumlamasının yetersiz kalması yönündedir. Piaget'e göre bu yetersizliğin nedeni Freud'un hala geleneksel çağrışımcı psikoloji çerçevesinde düşünmesidir. Piaget Freud'un keşfettiği temel duygusal olguların kendi evre anlayışıyla ve sistemiyle kolayca bütünleştirilebileceği inancındadır. Piaget'e göre, gelişimde bilişsel ögeler ile duygusal ögeler birbirinden ayırt edilemez. Duygusal alan, zekanın yapılarının değil işleyişinin tabi olduğu bir enerji kaynağı rolünü oynar. Gerçekte enerjisiz bir yapı ve yapısız bir enerji olamayacağı için, her yeni yapıya bir enerji düzenleme biçimi, her duygusal davranış düzeyine de belirli bir bilişsel yapı tipi denk düşmelidir. Bu açıdan bakıldığında, Piaget'in sistemindeki farklı evreler onlara denk düşen duygusal görünümlerle tamamlanabilir. Piaget'e göre gerçeklikte duygusal ve bilişsel davranıştan ayrı ayrı söz etmek olanaksızdır; her davranış "aynı zamanda hem o, hem öbürü"dür. Bunu kavramak için yapının ve enerjinin dilini öğrenmek gerekir. Piaget'in yaklaşımında duygusal gelişim zihinsel gelişime bağlıdır. Fakat zeka ile duygu arasında bir doğa farkı vardır: "Davranışın enerjisi duygusal alanı ortaya çıkarır; davranışın yapıları ise bilişsel işlevleri ortaya çıkarır." Duygusal alan zekanın işleyişine müdahale eder, ama yapılar yaratamaz. Piaget'e göre, "Duygusal işlev, ona araçlarını sağlayan ve onun hedeflerini aydınlatan zeka olmadan hiçbir şey değildir." Bilişsel gelişim ile toplumsal gelişim arasında da ilişki kurulabilir; bu ilişkiyi belirten en genel kavram "toplumsal biliş" (social cognition) kavramıdır. Toplumsal bilişin gelişimi, insani, toplumsal dünyaya ilişkin bilişlerin gelişimidir. Bu gelişim, ben'in ben-olmayan'dan, kişinin kişi-olmayan'dan ve bir kişinin başka bir kişiden gitgide ayrılması, farklılaşması süreci olarak tanımlanabilir. Piaget'e göre çocuğu çevre ile ilişkiye sokan etkinlik özümleme ve uyma süreçlerini içerir, zeka da bu özne-nesne ilişkisiyle tanımlanır. Özne ile nesne arasındaki ilk ilişki ikili olmayan (adüalistik) bir farklılaşmamışlık ilişkisidir; bu ilişkide ben ile ben-olmayan arasında hiçbir ayırım yoktur. Sonra iki yönlü bir hareketle, yani deneyimin değerlendirilmesini sağlayan dışsallaştırma hareketiyle ve zihinsel işleyişin bilincini kazandıran içselleştirme hareketiyle, kendi özerklikleri ve etkileşimleri içinde öznenin kurulması ve dünyanın kurulması gerçekleşir. Piaget'e göre, "zeka ne benin bilinciyle başlar, ne de nesnelerin bilinciyle; zeka bunların etkileşiminin bilinciyle başlar ve bu etkileşimin iki kutbunun aynı anda birbirine yönelmesiyle, zeka kendi kendini örgütlerken dünyayı da örgütler." Başlangıçta her şey özne ve onun eylemi üzerinde odaklaşmıştır; sonra derece derece merkezden ayrılma (decentration) gerçekleşir, böylece özne diğer nesneler arasında bir nesne olur. Piaget'e göre bu gelişimi belirleyen ilke şudur: Bütünsel bir benmerkezlilikten nesnelliğe geçiş (Tran-Thong, 1978). Flavell'e göre, toplumsal biliş, insani nesnelerin ve onların yaptıklarının bilişi anlamına gelmektedir. Bu bilişin içinde ben'e, diğer insanlara, toplumsal ilişkilere, örgütlere ve kurumlara, genel olarak insani, toplumsal dünyamıza ilişkin algı, düşünme ve bilgi vardır. Toplumsal biliş insanları ve insanın yaptıklarını konu edinir. Örneğin makinalar, matematik, ahlaksal yargılar insani bilişin konuları ve ürünleridir; ama yalnızca sonuncusu insani toplumsal bilişin konusu sayılabilir. Toplumsal biliş kesinlikle toplumsal dünyayı ele alır, fiziksel ve mantıksal-matematiksel olanı değil. Böylece toplumsal biliş alanındaki özel gelişim eğilimleri şu alanlarda ortaya çıkmaktadır: Algılar, duygular, düşünceler, niyetler, ben, kişilik, ahlak. Bilindiği gibi, Piaget'in kuramı öncelikle çocukların bilişsel gelişimiyle ve onların fiziksel dünyanın işleyişini anlayışlarıyla ilgilidir. Kuramın temel sayıltısı, insanları ve toplumsal ilişkileri anlamada etkili olan bilişsel etkenlerin fiziksel dünyayı anlamada rolü olan etkenlerle aynı olduğudur. Piaget toplumsal dünyanın çocuğu fiziksel dünyayla aynı biçimde etkilediğini kabul etmektedir. Bu temel kabulleri nedeniyle Piaget'in modeli -toplumsal deneyimi gelişimin kaynağı olarak kabul etse bile- toplumsal alanla çok az ilgilenmektedir. Günümüzün bilişsel kuramcıları ise Piaget'in toplumsal deneyimle ilgili görüşünü pek paylaşmamaktadırlar. Onlara göre toplumsal deneyimin çocuk üzerindeki etkisi Piaget'in sandığından hem daha farklı, hem de daha önemlidir. Toplumsal biliş kavramının ortaya çıkması da işte bunun sonucu olmuştur (Vasta ve ark., 1992). |
İİ. YETİŞKİNLİK PSİKOLOJİSİ
Bilimsel yayınlarda "yetişkinlik" terimi genellikle "bebeklik", "çocukluk", "ergenlik" terimleri kadar açık ve somut değildir. Örneğin Freud, yetişkin yaşamı daha önce oluşmuş kişilik yapısının yüzeyinde sadece bir dalgalanma olarak görür. Piaget ergenlikten sonra önemli bilişsel değişimlerin oluşmadığını varsayar; Kohlberg ahlak gelişiminin erken yetişkinlik yıllarında tamamlandığını kabul eder. Bilim dünyası, Erikson, Bühler, Jung gibi psikologları izleyerek, yetişkinliğin tek başına duran, ergenlikle yaşlılık arasında ayrımlaşmamış bir biçimde yer alan bir evre olmadığını kabul etmeye başlamıştır. Yetişkinliğin bir "varlık durumu" olduğu anlayışı, yerini yetişkinliğin bir "oluşum süreci" olduğu görüşüne bırakmaktadır. ::::::::::::::::: 1. Yetişkinliğin Tanımlanması Yetişkin (adult) sözcüğü Latince büyümek (adolescere) fiilinin geçmiş zaman ortacından türemiştir, dolayısıyla "yetişkin" bir kişi "büyümüş" bir kişi sayılır. Buradaki tanım sorunu, yetişkinin sadece fiziksel özellikler bakımından değil, psikolojik özellikler bakımından da dikkate alınması gereğinden doğmaktadır. Yetişkin kişinin fiziksel ve psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Oysa fiziksel olgunlaşmayı ölçmek güçtür, psikolojik olgunlaşmayı tanımlamak bile güçtür, çünkü birtakım psikolojik süreçler yaşlılık yıllarına dek gelişmeyi sürdürmektedir. Fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçme güçlüğü nedeniyle birçok gelişimci sorunu atlamış ve sadece yaş düzeyine dayalı bir tanımı benimsemiştir. Oysa yaş ve yaş sınırları konusunda da bir anlaşmanın olduğu söylenemez. Birçok toplumda yetişkinliğin başlangıcı, öğrenim yaşamını bitirmiş, tam-zamanlı bir işe girmiş ve evlenmiş olmakla tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, bir yetişkin olmak toplumun farklı kesimleri için çok farklı bir konudur. Üstelik yetişkinliğin kendisi de toplumdaki farklı yaş grupları için farklı anlamlara gelir. Yetişkinlik bir tek değil birçok yaşantı içerdiği için herkesin yetişkinlik anlayışı önemli ölçüde farklılaşır. Halkın yetişkinlik konusundaki duyguları, tutumları ve inançları toplum içinde yetişkin olan bireylerin oranından da etkilenir. Günümüzde gençliğe yönelik vurgulamanın çeşitli koşullar düzeldikçe gelecekte yetişkinliğe yöneleceği beklenebilir. Öte yandan, yetişkinliğin yaşlılıkla, biyolojik ve toplumsal değişimle bir tutulması da ortak bir yönelimdir. "Biyolojik yaşlanma", insan organizmasının yapı ve işleyişinin zaman içindeki değişimlerine dayanır. "Toplumsal yaşlanma" ise, bir bireyin zaman içinde rolleri üstlenmesindeki ve terketmesindeki değişimlere dayanır. Bir birey, doğumdan ölüme, hem toplum tarafından düzenlenmiş evrelerden, hem de biyolojik evrelerden geçer. Dolayısıyla, bireyin yaşam döngüsü geçiş noktalarıyla işaretlenmiştir. Toplumun gözünde yaş, yaşam süresindeki belirli noktalarla bağlantılı bir davranış beklentileri dizisidir. Toplum, değişik yaşlarda olunacak ve yapılacak uygun şeyleri tanımlar, buna "yaş normları" adı verilir. Örneğin bir erkek ya da kadın için "en uygun" evlenme, okulu bitirme, çocuk sahibi olma, emekliye ayrılma yaşını toplum belirler. Bireyler kişisel isteklerini (kendi içselleşmiş yaş normlarını) toplumun yaş normlarına uydurmaya yönelirler. Yaş normları bir role ilişkin "resmi" kurallarla düzenlendikleri zaman çok açıktırlar. Örneğin, seçimlerde oy verme yaşı, emekliye ayrılma yaşı böyledir. Yaş normları değişik yaşlara uygun roller konusundaki beklentiler açısından ise "gayriresmi" olurlar; kişilerin bazı etkinlikler için "çok genç", "çok yaşlı", "tam yaşında" olduğunu söylemek g gibi. "Yaşına göre davran!" uyarısı yaşam beklentilerinin çoğunu etkiler. |
2. Yetişkinliğin Evreleri
Evre kuramcıları çocuk gelişimi gibi yetişkin gelişiminin de birbirini izleyen evrelerden oluştuğunu kabul ederler. 1970'lerde Daniel J. Levinson ve Yale araştırmacıları yetişkinlikteki gelişim evrelerini saptamaya çalıştılar ve erkek yetişkinin gelişiminde altı evre saptadılar. Levinson ve arkadaşları yetişkinliğin tcmel görevinin yaşamboyu süren bir yapı yaratmak olduğunu kabul ederler. Bir erkek, yeni bir yapı yaratarak ya da eskisini yeniden değerlendirerek yaşamını dönem dönem yeniden kurmalıdır. Levinson'un, Erikson'un psikososyal kuramına dayanan gelişim kuramında yerleşik evreler ile geçiş evreleri birbirini düzenli bir sıra içinde izler. Yerleşik evrelerde insanlar amaçlarını az çok sakin bir biçimde izlerler; geçiş evrelerinde ise insanın yaşam yapısında büyük değişimler olur. İlerde açıklanacağı gibi, Levinson'un evre kuramında temel kavram yaşam yapısı kavramıdır. Yaşam yapısı, bireyin topluma girme yolları (roller, üyelikler, ilgiler, yaşam üslubu, amaçlar), aynı zamanda bireyin yaşadığı kişisel anlamlar, düşlemler, değerler olarak tanımlanır. Bu kuram ilk ve orta yetişkinlikte ortaya çıkan çeşitli evreleri ve geçişleri saptamaktadır. Betimlenen yaşam akışı, huzurlu ya da kargaşalı olabilen geçişlerle kesintiye uğrayan görece kararlı dönemlerden oluşmaktadır. Geçiş'ler bir insanın yaşamını yeniden değerlendirmesine ve varolan ya da yeni bir yaşam yapısına yeniden bağlanmasına ilişkin bir bunalımı içerir. Yeni bir yaşam yapısı seçilirse meslekte, yaşam üslubunda, evlilikte dramatik değişimler olabilir. Levinson'un erkek yetişkinin gelişimi dönemleri tablosu aşağıda yer almaktadır (Tablo 7). Levinson'un erkek yetişkinin gelişim dönemlerine ilişkin açıklamaları şöyledir: a. Aileden ayrılma. Onlu yılların sonu ve yirmilerin başlarında başlayan bu dönem, aile odaklı ergen yaşamı ile yetişkin dünyasına girme arasındaki geçiş dönemidir. Genç erkek askerlik ya da üniversite gibi bir geçiş kurumu seçebilir ya da evde kalmayı sürdürerek çalışmaya koyulabilir. Bu dönem sırasında ailede kalmak ile dışarıya gitmek arasında hemen hemen eşit bir denge vardır. Ailenin sınırını tam olarak aşmak temel bir gelişim görevidir. Çünkü bu değişiklik yeni roller edinmeyi, yaşam düzenlemeleri yapmayı, daha özerk ve sorumlu olmayı gerektirir. Bu dönem aşağı yukarı üç-beş yıl sürer. Tablo 7 Yetişkinin Gelişim Dönemleri Dönemler - Yaşlar Aileden ayrılma; aileden bağımsız olma çabası - 16-18'den 20-24'e Yetişkin dünyasına katılma; yeni bir ev, yetişkin rollerinin keşfi ve üstlenilmesi, ilk yaşam yapısının biçimlendirilmesi - 20'lerin başlarından 28'e Otuz yaş geçişi; yaşam yapısının yeniden değerlendirilmesi - 28'den 30'a Durulma; kararlı bir yuva kurma, başına buyruk olma - 30'ların başlarından 38'e Orta yaş geçişi; yaşam yapısının yeniden değerlendirilmesi - 38'den 40'ların başlarına Orta yetişkinliğin kararlılık kazanması - 40'lann ortaları Kaynak: Levinson ve ark., 1974. Aktaran Liebert ve Wicks-Nelson, 1981 b. Yetişkin dünyasına katılma. Bu dönem erkeğin yaşamında ailesinin odak noktası olmaktan çıkmasıyla başlar. Yetişkin arkadaşlar, cinsel ilişkiler ve çalışma yaşamıyla erkek kendini bir yetişkin olarak tanımlamaya başlar. Bu yeni tanım ona, onu geniş topluma götürecek geçici yaşam yapısını biçimlendirme olanağını verir. Bu dönem sırasında erkek, yetişkin rollerini, sorumluluklarını keşfeder ve üstlenir. Bir iş kurabilir, bir meslek geliştirebilir, sonra onu terkedebilir; otuz yaş dolaylarında, yaşamına daha fazla düzen ve kararlılık getirmesi konusunda baskılar artıncaya dek, bunalımını artıran bir başıboşluğa kapılabilir. c. Durulma. Bu dönem genellikle otuzlu yılların başlarında başlar. Erkek, toplum içindeki yerini almış, bir yuva kurmuş, uzun süreli planlar yapmış ve bunların peşine düşmüş, geleceğine ilişkin bir görüş, bir düş geliştirmiştir. Sonraki yıllarda yaşam çizgisinde temel değişiklik, düş kırıklığına uğrama, aldanma ya da ilk düşe yeterince ulaşamama ile ortaya çıkar. d. Başına buyruk olma. Bu dönem otuzlu yılların ortasıyla sonları arasında ortaya çıkar, erken yetişkinliğinin en yüksek noktasını ve geleceğin başlangıcını temsil eder. Bu dönemde erkek, ne elde etmiş olursa olsun yeterince bağımsız olmadığını düşünür. Üstündekilerin otoritesinden kurtulmak ister, genellikle üstlerinin kendisini çok fazla kontrol ettiklerini ve ona çok az serbestlik tanıdıklarını düşünür. Kendi kararlarını verebileceği ve işi gerçekten yürütebileceği zamanı sabırsızlıkla bekler. Eğer birlikte çalıştığı daha deneyimli bir arkadaşı ya da patronu varsa, bu dönemde onlardan uzaklaşır. Bu dönemde erkekler toplum tarafından, en çok değer verdikleri rolleri içinde tanınmak isterler. Önemli bir ilerleme, terfi ya da bir başka yolla tanınmak isterler. e. Orta yaş geçişi. Bu dönem, daha kararlı iki dönem arasına gelişimsel bir geçiş dönemi, dönüm noktası, sınırdır. Bu dönem çoğunlukla erkek kırklarındayken ortaya çıkar ve erkek başarılı da başarısız da olsa gerçekleşir. Bir erkek son derece başarılı olabilir, yine de bir boşluk ve acı bir tat duyar. Eğer başarısızsa bir türlü köşeyi dönememenin acısını yaşar. Genel olarak, "şimdi elimde ne var?" sorusu ile "gerçekten istediğim ne?" sorusu arasındaki farklılık erkekte bir ruh arayışı ara dönemi yaratır. f. Yeniden kararlılık kazanma. Kırk beş yaş dolaylarında orta yetişkinlik yaşamına temel oluşturacak yeni bir yaşam yapısı biçimlenmeye başlar ve üç-dört yıl sürer. Bu, son gelişim dönemi değildir, ancak Yale araştırmacılarının incelediği son dönemdir. Bu dönem, yeniden meydan okunan, yeni bunalımların yaşandığı, benliğe yönelik tehdidin oluştuğu bir dönemdir. Freud, Jung, Goya, Gandhi gibi erkekler derin bir orta yaş bunalımı yaşamışlar ve bundan müthiş yaratıcı kazançlar elde etmişlerdir. Dylan Thomas, F. Scott Fitzgerald, Sinclair Lewis gibi erkekler ise bu bunalımla başa çıkamamışlar ve bundan zarar görmüşlerdir (Vander Zanden, 1981). Yetişkin gelişimi konusunun gitgide daha fazla ilgi çekmesine karşın, yetişkin kadının gelişim evrelerinin henüz pek araştırılmamış olduğu söylenebilir. Levinson'un erkek yetişkinin gelişiminde saptadığı evrelerin kadın yetişkine uygulanamayacağı da açıktır. Kadına yüklenen geleneksel rollerin günümüzde hızla değişmesi ve yerini daha çağdaş rollere ve anlayışlara bırakmasıyla, kadının yetişkinlik deneyiminin artık erkeğinkinden çok farklı olacağı, dolayısıyla farklı bir evreler kuramını gerektireceği söylenebilir. Nitekim, araştırmalar kadınların da benzer evrelerden, ama birtakım önemli farklılıklarla geçtiklerini göstermektedir. Örneğin, kadınlar otuzlu yaşlarında "durulma" yerine yaşam yapılarına yeni bağlanımlar getirmeyi denemektedirler. Öte yandan, yetişkin gelişiminde evre yaklaşımının yetişkin yaşamını aşırı ölçüde basitleştirdİği ileri sürülmektedir. Bernice L. Neugarten bu sava üç kanıt getirmektedir. Birincisi, yaşam olayları zaman dizisinin gitgide daha az düzenli olması ve genel çizgilerin daha akıcı bir yaşam döngüsüne yönelmesidir. İkincisi, her yaştan yetişkinlerin bildirdiği psikolojik temaların, tek bir sabit düzen içinde tipik bir biçimde gelişmeyen ve durmadan yeni biçimlerde ortaya çıkan temalar olmasıdır. Üçüncüsü, yaşam süresi boyunca pek çok içsel değişimin evreye benzemeyen biçimde yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır. Lawrence Kohlberg, doğru bir evre kuramının şu dört niteliği taşıdığını savunmaktadır: 1) Bir evre kuramı gelişimin belirli noktalarında yer alan yapılarda niteliksel farklılıklar içerir. 2) Bu farklı yapılar bireysel gelişimde değişmez bir sıra, düzen ya da ardarda geliş gösterir; kültürel etkenler gelişimi hızlandırabilir, yavaşlatabilir ya da durdurabilir, ama sırasını değiştiremez. 3) Farklı bir yapıyı oluşturan değişik ögeler bütünleşmiş bir yanıtlar demeti olarak ortaya çıkarlar. 4) Evreler hiyerarşik bir bütünleşme gösterirler; daha yüksek evreler daha aşağı evrelerdeki yapıların yerini alır ya da onlarla bütünleşirler. Neugarten doğru bir evre kuramının bu niteliklerinin genellikle yetişkinliğe uygulanamayacağını ileri sürmektedir. Çünkü niteliksel değişimleri farketmek çoğu zaman güçtür; katı bir biçimde belirlenmiş biyolojik bir zaman düzeni yoktur; önemli yaşam olayları çocukluktakinden daha değişken bir düzen içinde ortaya çıkar. Levinson da, bir evre kuramının yetişkinlerin bir dizi evre içinde değişmez adımlarla ilerledikleri anlamına gelmediğini kabul etmektedir. Bir insanın yaşamındaki değişimin derecesi ve hızı kişilikten ve çevresel etkenlerden etkilenir. Levinson, insanların farklılığı nedeniyle yetişkinlikteki gelişimin düzenden yoksun olduğunu ileri sürenlere de katılmamakta, görevinin insanların yaşamının zaman içindeki açılımının temel ilkelerini bulmak olduğunu savunmaktadır (Vander Zanden, 1981). |
3. Yetişkinlik Kuramları
Bu bölümde aktarılacak kuramlar, aslında tüm yaşam döngüsünü açıklayan ama (örneğin Freud ya da Piaget'den farklı olarak) yetişkinlik yıllarıda da önemle eğilen kuramlardır. a. Bühler'in İnsan Yaşamının Akışı Kuramı. Charlotte Bühler ve öğrencileri yaşam akışını (life course) 1930'larda Viyana da topladıkları yaşam öyküsü ve özyaşam öyküsü verilerini kullanarak incelemişlerdir. Yaşam döngüsünde meydana çıkan olaylar, tutumlar ve başarılardaki değişimlere dayanan evrelerin düzenli akışını ortaya koyan bir yöntembilim geliştirmişlerdir. Aynı zamanda, yaşamöykülerinde ortaya çıkan yaşam akışı ile biyolojik yaşam akışı arasındaki koşutlukla da ilgilenmişlerdir. Böylece beş biyolojik dönem saptamışlardır. 1) İlerleyici büyüme, 15 yaşına kadar; 2) Büyümenin cinsel üretme yeteneğiyle birlikte sürmesi, 15-25 yaşlar; 3) Büyümede kararlılık, 25-45 yaşlar; 4) Cinsel üretme yeteneğinin yitirilmesi, 45-65 yaşlar; 5) Gerileyen büyüme ve biyolojik iniş, 65 yaş ve ötesi. Tablo 8 Bühler'in Yaşam Dönemleri Yaşlar - Dönemler 0-15 - Evdeki çocuk, kendi belirlediği amaçlardan yoksun. 15-25 - Genişleme hazırlığı ve kendi belirlediği amaçları deneme. 25-45 - Yükselme: Amaçlannı özel ve kesin biçimde kendinin belirlemesi. 45-65 - Bu amaçlar için çabalamanın sonuçlarını kendinin değerlendirmesi. 65 ve sonrası - "Doyum ve başarısızlığın yaşanması: Kalan yıllarının süregiden uğraşlarla veya çocukluğun gereksinim giderici yönelimlerine geri dönüşle geçirilmesi." Kaynak: A.J. Horner, 1968, aktaran Kimmel, 1974. Dört yüz yaşamöyküsünün incelenmesine dayandırdıkları araştırmalarında Bühler ve ekibi, bu beş biyolojik döneme karşılık olan beş yaşam dönemi önermişlerdir. Bühler'in öğrencilerinden Frenkel gelişimsel ilerlemeyi aşağıdaki biçimde açıklamaktadır: "Çocukluktan -yaşamın birinci döneminden- yeni kurtulmuş genç insan yaşamı konusunda ilk planları yapar ve ilk kararları alır; bu, ergenlikte ya da hemen sonrasında gerçekleşir. Hemen ardından yaşamın ikinci dönemi başlar. Bu dönem genç insanın gerçeklikle karşılaşma -temas kurma- isteğiyle nitelenir. İnsanlarla ve mesleklerle ilişkisi bu amaca dönüktür. Kişiliğinde bir 'genişleme' olur. Yaşamının ne getireceğini öğrenebilmek için tutumlarında gösterdiği geçicilik de karakteristiktir. İkinci dönemin sonunda bireyler yaşama karşı kesin bir tutum sahibi olmuşlardır. Üçüncü dönemde canlılık hala en yüksek noktasındadır, ama artık belirli bir yön ve özellik kazanmıştır. Bu nedenle bu dönem çoğu zaman öznel deneyimlerin en yoğun olduğu dönem olma özelliğini taşır. Dördüncü döneme geçiş genellikle bir bunalımla kendini gösterir, çünkü bireyin gittikçe açılan güçleri bu noktada duraklamaya başlamıştır, fiziksel yeteneğe ya da biyolojik gereksinmelere bağlı birçok şeyden vazgeçmesi gerekmiştir. Biyolojik eğrideki ve onunla bağlantılı etkinliklerdeki düşüşe karşın, bu dönem yaşamın üretkenliği ve yararları konusunda yükselen bir ilgi çizgisi gösterir. Beşinci dönem en çok sözü edilen dönem olarak, ölümün yakınlaşması, yalnızlık yakınmaları nedeniyle dinsel sorunların ağırlık kazandığı dönemdir. Bu son dönem genellikle geçmişe ilişkin yaşantılar ve geleceğe ilişkin düşüncelerle, yani ölümün yaklaşmasına ve insanın geçmiş yaşamına ilişkin düşüncelerle doludur." (Frenkel, 1936) Bühler'in görüşü, büyüme, kararlılık kazanma ve inişe geçme gibi biyolojik süreçler ile, etkinlik ve başarılarda genişleme, yükselme ve daralma gibi psikososyal süreçler arasındaki koşutluğu vurgular. Çoğu zaman biyolojik eğri psikososyal eğriden daha ilerdedir; bu, zihinsel yeteneklerine güvenen bir insanın fiziksel güçleri inişe geçmeye başladıktan sonra bile daha yıllarca yüksek bir üretkenlik düzeyi sürdürmesi durumunda doğrudur. Bühler, kuramın yeniden düzenlenmesinde, bir bireyin kendi yaşamı için amaçlar saptaması sürecini vurgulamaktadır. Böylece bu gelişim sıralaması yaşamın farklı dönemlerinde bir bireyin amaç saptamadaki farklı bakış açılarını da yansıtmaktadır. Örneğin, yükselme döneminde özdoyuma ideal biçimde yol gösteren amaçlar yaşamın ilk on yılında derece derece kurulmaktadır; bazı enerjik insanlar bu amaçları dördüncü dönemde yeniden gözden geçirebilir ve yeni amaçlar saptayabilirler; fakat birçok insan için yaşamın ikinci yarısında amaçlar büyük olasılıkla durağanlık ve emeklilikle yer değiştirir. Kuhlen bu büyüme, yükselme ve daralma kuramını biraz değiştirdi. Kuhlen'e göre büyüme-genişleme güdüleri (başarı, güç, yaratıcılık ve kendini gerçekleştirme) bireyin davranışına yaşamının ilk yarısında egemendirler; bunlar, göreli olarak doyuruldukları (başarı ya da seks gereksinmesinde olduğu gibi) ve kişi yeni toplumsal konumlara geldiği için (anne olmak ya da bir kuruluşun başkanı olmak örneklerinde olduğu gibi) kişinin yaşamı boyunca değişebilirler. Kuhlen, yaşın ilerlemesiyle birlikte gereksinmelerin "doğrudan" doyurulmasının yerini "dolaylı" ya da "başkalarının doyumu ile" doyurulmasının aldığını belirtmektedir. Dolayısıyla insanın yaşam döngüsü bir "genişleme ve daralma eğrisi" olarak nitelenebilir. Kuhlen'in açıklama modelinde, yaşamın ikinci yarısında anksiyete ve tehdit daha önemli bir güdülenme kaynağı olmaktadır. Bu, genişlemenin sona ereceğini hissettiği ve yerine konmaz yitimlerle karşılaştığı orta yaşlarda başlayabilir. Kuhlen, ilerleyen yaşla birlikte bireylerin daha az mutlu olduğunu, kendilerini daha olumsuz gördüklerini ve özgüvenlerini yitirdiklerini belirten pek çok araştırmadan söz etmektedir; yaşlı insanlardaki anksiyete belirtilerinin artışı dikkati çekmektedir. Bu veriler, erkeklerle ve aşağı sınıftan kişilerle karşılaştırıldığında, kadınların ve yukarı sınıftan kişilerin yaşlanmaktan daha fazla etkilendiğini göstermektedir. Özet olarak, yetişkin gelişimine ilişkin bu görüş, yaşam döngüsünün iki genel eğilim içinde görülebileceğini belirtmektedir: Büyüme-genişleme ve daralma. Yaşamın ortalarında bir yerde bu iki karşıt eğilim arasında büyük bir dönüm noktası yer alabilir. Bühler bu dönüm noktasını, orta yılların -yaklaşık 40-45 yaşlar- yükselme dönemini izleyen kendini değerlendirme döneminde görmektedir. Kuhlen bu dönüm noktasının daha az belirgin olduğunu söylemektedir; bu nokta, ilk büyüme-genişleme güdülerinin doyurulması sonucu yeni güdülerin ortaya çıkması olabilir, fiziksel ve toplumsal yitimler sonucu ortaya çıkabilir, belirli bir duruma "kapanmış olma" duygusundan doğabilir, yaşamın yarısını yaşamış olmanın sonucu olabilir. Büyük olasılıkla, bu dönüm noktası biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin etkileşiminden doğmaktadır. Bühler, araştırmaları sonucunda, amaç saptamadaki -ya da güdülenmedeki- bu değişiklik kadar önemli bir diğer konunun da, bireyin amaçları doğrultusunda doyuma ulaşıp ulaşmadığını değerlendimmesi olduğunu belirtmektedir; bu değerlendirme, yaşlılık uyumsuzluğunda biyolojik gerileme ve güvensizlikten çok daha etkili (kritik) olmaktadır. |
b. Jung'un Yaşam Evreleri Anlayışı
Bühler'in yaşam döngüsüne ilişkin görüşü sistemli yaşamöyküsü incelemelerine, Kuhlen'inki görgül araştırmalara dayanırken, Jung'un yaşam evrelerine ilişkin görüşü öncelikle klinik çalışmalarına ve kendi psikoloji kuramına dayanmaktadır. Jung yaşam evrelerini açıklamaya "gençlik" ile başlar ve bu evreyi erinlik sonrasından orta yıllara (35-40 yaşları) dek uzatır. Jung psyche'nin sorunlarına eğilmiş, ancak çocukluğu bu incelemeye katmamıştır. Jung'a göre çocuk, anababasına, eğitimcilere ve doktorlara sorun olabilir, ama çocuğun kendi sorunları yoktur; yalnızca yetişkin "kendi hakkında kuşkular duyabilir". Gençlik dönemi, çocukluğun cinsel içgüdü ve aşağılık duygularına ilişkin düşün terkedildiği ve genel olarak yaşam ufkunun genişlediği dönemdir. Bundan sonraki önemli değişik 35-40 yaşları arasında başlar. Jung bu değişimi şöyle anlatır: "Başlangıçta bu değişim belirgin ve bilinçli değildir. Daha çok, değişimin dolaylı belirtileri bilinçdışında meydana gelen değişimden kaynaklanırlar. Çoğu zaman, sanki kişinin karakterinin yavaş yavaş değişmesi gibidir. Bazen çocukluktan beri kaybolmuş bazı özelliklerin su yüzüne çıktığı görülür, bazen kişinin önceki eğilim ve ilgileri zayıflar ve yerini yenilerine bırakır. Bazen de tersine -bu çok sık olur- kişinin inanç ve ilkeleri, özellikle ahlaki olanlar güçlenir, gittikçe sertleşir ve 50 yaş dolayında birey hoşgörüsüzlük ve fanatiklik dönemine girer; sanki bu ilkelerin varlığı tehdit altındadır ve onları daha bir güçle korumak gerekmektedir." (Jung, 1933) Jung, nörotik hastalıkları, "gençlik evresinin psikolojisi"nin orta yıllara taşınmak istenmesi olarak görür -tıpkı gençlikteki nörotik rahatsızlıkların çocukluğu terk edememekten kaynaklanması gibi-. Yaşlılıkta ise Jung, "psyche'de derin ve garip değişimler" görür. İnsanlarda özellikle psyche alanı içinde karşıtlarına doğru değişme eğilimi vardır. Örneğin yaşlı erkekler gittikçe daha "dişil", yaşlı kadınlar da gittikçe daha "eril" olmaktadırlar. Jung, "yaşamın çelişkisini pekiştiren güçlü bir içsel süreç"ten söz eder. Genel olarak Jung, "yaşamın öğleden sonrasını sabah programına göre yaşayamayacağımızı" ileri sürer, "sabah büyük olan akşamüstü küçülecek ve sabah doğru olan akşamüstü yalan olacaktır." İnsan yaşamının ileri yaşlara dek sürmesinin çocuklara bakmak gibi bir amacı olmalıdır. Ancak bu görev de yerine getirildikten sonra yaşamın amacı ne olacaktır'? Bu amaç Batı toplumlarında sıklıkla görüldüğü gibi gençlerle rekabete girmek midir? Jung, birçok ilkel toplumlarda yaşlı insanların bilgelik kaynağı olduklarını, "kavmin kültürel mirasını dile getiren gizlerin ve yasaların bekçileri" olarak görev yaptıklarını belirtir. Buna karşılık modern insan, yaşama ilişkin belirli bir amacı ve anlayışı olmadığı için, ileriye bakacağına yaşamın ilk yarısına takılıp kalmaktadır. Jung, pek çok insanın ileri yaşlara doyurulmamış isteklerle ulaştığını, ancak geriye bakmalarının tehlikeli olduğunu ve geleceğe ilişkin bir amaç edinmeleri gerekğini savunur. Bütün büyük dinlerin ölümden sonra da bir yaşam vadetmeleri bu yüzdendir ve insanların yaşamlarının ikinci yarısında da bir amaç edinmelerini sağlar. Jung, ölümde bir amaç bulmanın sağlıklı olduğunu ve bundan kaçınmanın yaşamın ikinci yarısını amaçtan yoksun bırakarak sağlıksız kıldığını ileri sürer. Jung, yaşamın ikinci yarısında bireyin dikkatinin kendi iç dünyasına yöneldiğini ve bu iç keşfin yaşama bütünlük ve anlam kazandırarak ölümü kabullenmede yardımcı olduğunu savunur. Özetle, Jung'a göre kişilik, yaşam döngüsünün birinci ve ikinci döneminde farklı yönlerde gelişir. Birinci dönemde birey dış dünyaya doğru açılır, dış dünyayla ilişki kurma kapasitesini geliştirir, toplumsal ödüller kazanmaya çalışır. Ayrıca, böyle davranmak kadın ve erkek cinsel kimliğinin geliştirilmesi için de gereklidir. Bu dönemde tek yanlılık bir bakıma gerekli, hatta zorunludur. Genç insanların iç doğalarıyla ilgilenmelerinin bir yararı yoktur; görevleri şimdilik yalnızca dış dünyanın istemlerini karşılamaktır. Ruhsal yaşamda 40 yaşına doğru başlayan değişimde birey artık hedeflerinin ve hırslarının önemini yitirdiğini hisseder, kendisini durgun, çökkün ve eksik olarak algılar. Jung'a göre bu olgu toplumsal başarı kazanmış insanlarda bile gözlemlenebilir, çünkü bu toplumsal başarılar kişilikte yaşanmadan kalan özelliklerin bedeli olarak kazanılmıştır. Ancak insan bu bunalımdan çıkış yolunu bulabilir. Bilinçdışı kişiyi iç dünyasına dönmesi ve yaşamın anlamını araştırması için yüreklendirir. Bu dönemde enerjimizi dış dünyayla başetme çabasından uzaklaştırıp iç dünyamızda odaklaştırmaya başlarız. Böylece ne zamandır gerçekleştirilmemiş gizilgüçlerimizi tanımak için bilinçdışını dinlemeye yöneliriz. |
c. Erikson: İnsanın Sekiz Çağı
Erikson'un insan gelişimi kuramı da öncelikle klinik gözlemlerine ve kuramsal psikolojisine dayanır. Yine de bu kuram bu konuda bugüne kadar ileri sürülmüş en kapsamlı açıklamadır. Bunun nedeni, Erikson'un tüm yaşam boyunca gelişimin çeşitli yönleri (bilişsel, duygusal, toplumsal yönleri) arasında bağlantılar kurabilmiş ve disiplinlerarası bir kuram geliştirebilmiş olmasıdır. Erikson'un bu başarısı meslektaşlarının -aşağıda kendi sözleriyle aktarılan- tanıklığıyla da vurgulanmaktadır: "Psikososyal evreler sırası içinde içgüdüsel güçlerle organizma tarzlarının bağlantısını açıklamaya çalıştık. Listelenen evrelerin kesin sayısında ya da kullanılan bütün terimlerde ısrar edemesek bile, formüle edildikleri zaman disiplinlerarası kabul gören bazı gelişim ilkelerini vurguladık; açıkçası, şemamızın genel kabulü için diğer bazı (daha önce sözü edilen) disiplinlere bağlı olmak durumundayız. Psikolojik yönde ise, gerçek dünya ile kesin ve kavramsal ilişki kapasitesi olan ve her evrede gelişen bilişsel büyüme'nin geçerli gücü vardır. Bu Hartmann'ın (1939) tanımladığı anlamda en vazgeçilmez bir "ego aygıtı"dır. Böylece, Piaget'in tanımladığı anlamda zekanın "duyusal-devinimsel" yönleri ile temel güven, "sezgisel-simgesel" yönler ile oyun ve girişim, "somut-işlemsel" başarı ile çalışkanlık duygusu ve son olarak "soyut işlemler" ve "mantıksal evirmeler" ile kimlik gelişimi arasındaki ilişkiyi izlemek yararlı olabilir. Burada belirtilenleri bazı disiplinlerarası toplantılarda sabırla dinleyen Piaget, daha sonra, kendi evreleri ile bizimkiler arasında en azından çelişki görmediğini kabul etmiştir. Greenspan, "Piaget'in; Erikson'un, Freud'un kuramının psikososyal yönlere uzantısı olan kuramına oldukça sempati duyduğunu" (1979) belirtmiştir. Ve ondan şunu nakletmektedir: "Erikson'un evrelerinin en büyük başarısı, kesinlikle, Freud'un mekanizmalarını daha genel davranış tipleri içine yerleştirerek önceki kazanımların sonraki düzeylerle sürekli olarak bütünleşmesini göstermeye çalışmasıdır (Piaget, 1960)" (Erikson, 1982). Erikson'un epigenetik kuramı da Freud'un psikanalitik kuramı gibi çocukluk gelişimine ağırlık verir ve ilk dört evresi büyük ölçüde Freud'un çocukluk evrelerinin genişletilmiş biçimidir. Bu nedenle aşağıda yalnızca -ergenliği de içine alan- son dört evre özetlenecektir. - Kimliğe karşı rol karmaşası. Erikson'un beşinci evresi, erinliğin başlamasıyla birlikte, bireyin toplumsal bir gereksinme olarak yaşamdaki rolünü tanımlaması çabasıyla başlar ve genellikle öğrenimini bitirmesi, bir işe girmesi ve bir eş seçimiyle sonlanır. Bu evre bireyin kimliğinin birçok yönünün çözüme bağlandığı bir evredir, ama bu oluşum tek bir etkene bağlanamaz ve tek bir olay diğer bir evreye geçişin nedeni olamaz. Aslında yetişkinlik evreleri birçok bakımdan birbirleri üzerine binişirler ya da aynı zamanda yer alırlar. Ancak, kimlik sorunları yaşam boyunca sürseler de, en çok bu evrede ağırlık taşırlar. Birey bu bunalımını olumlu bir biçimde çözemezse kimlik karışıklığı içine düşecek, bunun sonucu olarak da yaşam çerçevesi içinde oynadığı rolden hiçbir zaman emin olamayacaktır. Bu karışıklığın çözülmesi, soyut düşünme yeteneğinin yansıtıldığı ilgi ve uğraşlarla olabileceği gibi, duygusal bağlanımlarla da olabilir. - Yakınlığa karşı yalıtılmışlık. Cinsel yakınlık kapasitesi ergenlikte başlıyor olsa da, birey kimlik karışıklığı sorununu yeterince çözmeden tam bir yakınlık ilişkisi kurmayı başaramaz. Dolayısıyla, bireyin bir başkasının özel (tek) oluşunu ve insanlığını değerlendirerek onunla kaynaşabilmesi için önce kendisinin tam olduğu konusunda belirli bir görüş sahibi olması gereklidir. Daha önceki romantik yakınlıklar genellikle bireyin kendini romantik ilişki aracılığıyla tanıma çabalarından başka birşey değildir. Erikson (1968), "cinsel yakınlık anlatmak istediğim yakınlığın sadece bir parçasıdır" demektedir; "cinsel yakınlıklar bireyin gerçek ve karşılıklı psikososyal yakınlık kapasitesi geliştirmesinden önce de yaşanabilir. Arkadaşlıkta olsun, erotik karşılaşmada ya da ortak çalışmada olsun, kendi kimliğinden emin olmayan genç, kişilerarası yakınlıktan kaçınacak ya da gerçekten birleşemeden ve kendisinden kurtulamadan sürekli olarak yüzeysel ilişkilere girecektir." - Üretkenliğe karşı durgunluk. Yaşamın bu yedinci evresi en uzun evre olabilir, çünkü insanın anabalalık ve iş başarıları ile kendisinden de çok yaşayacak bir şeyler üretmesi olanağını içerir. Bu evre, bireyin tüm üretkenliğini kapsayan ve genç yetişkinlikten yaşlılığa dek uzayan bir evredir ve yaşamda doyuma ulaşma duygusunu sağlamada önemli bir yer tutar. Bu evrenin olumsuz çözümü ya da çözümsüzlüğü, durgunluk, sıkılma, yoksullaşma duygularıyla ve bireyin fiziksel ve psikolojik gerileyişiyle aşırı uğraşmasıyla kendini gösterir. - Bütünleşmeye karşı umutsuzluk. Bu evre, gittikçe artan bir biçimde yaşamın sınırlı olduğu ve ölüme yakınlaşıldığı duygusuyla yaşanır. Bu oluşum çoğu zaman emekliye ayrılma ya da bir sağlık bozukluğuyla hızlanır. Bu evrenin en önemli görevi, bireyin kendi yaşamını ve elde ettiklerini değerlendirerek yaşamının tarih içinde anlamlı bir serüven olduğu sonucuna ulaşmasıdır. Önceki evrelerdeki başarılar ve elde edilenler bu bunalımın atlatılmasında önemli bir rol oynarlar. Bu evrenin olumsuz çözümü ise umutsuzluk, çaresizlik duygularıdır. Bu, varoluşçu anlamda tam bir anlamsızlık duygusudur, bütün yaşamının boşa gitmiş olduğu ya da başka türlü yaşanmış olması gerektiği duygusudur. Erikson'un kuramında son iki evre yaşam döngüsünün orta ve ileri yıllarnı içermektedir. Robert Peck, orta ve ileri yaşların önemli dönüm noktalarını daha kesin olarak belirleyebilmek için yeni bir düzenleme gerçekleştirmiştir. Orta yaştaki sorunlar: - Akla karşı fiziksel güce değer verme. Kırk yaş dolaylarında bir dönüm noktası yer almaktadır. Fiziksel güçlerine sıkı sıkıya sarılan ve bu güçler azaldıkça çöküntüye uğrayan bireyler ile zihinsel güçlerini öne alarak daha başarıyla yaşlanan bireyler söz konusudur. - İnsan ilişkilerinde toplumsallaşmaya karşı cinselleşme. Erkek ve kadınlar bu evrede cinselliğin gittikçe daha az yoğunluk taşıdığı arkadaşlar olarak kendilerini yeniden düzenleyebilirlerse, kişilerarası ilişkiler daha bir derinlik ve anlayış kazanmakta ve evliliğe yeni bir boyut katmaktadır. - Duygusal esnekliğe karşı duygusal yoksullaşma. Bu evrede duygusal alanda bir açıklık öngörülmektedir. Bu, anababanın ölmesi, eski dost çevresinin dağılması, çocukların evden ayrılması ile bireylerin daha önce hiç yaşamadıkları çeşitli insan çevrelerine uzanmalarına olanak sağlar. Yetişkinler çocuklarının aileleriyle yine duygusal bağlar oluşturabilirler. - Zihinsel esnekliğe karşı zihinsel katılık. Bu evrede bireyin yeni deneyim ve yorumlara açık olabilmesi ya da geçmiş yaşantıların bireyi güncel sorunlara farklı yanıtlar bulmaktan alıkoyması söz konusudur. Yaşlılıktaki sorunlar: - Ego ayrışmasına karşı iş rolünün ağırlık kazanması. Buradaki görev değişik etkinlikler edinebilmektir. Bu etkinlikler, işin yitirilmesi (emeklilik) ya da alışılmış rollerin yitirilmesi (çocukların evden ayrılması) durumlarında insanı doyum duygusuna ulaştırabilirler. - Bedenin aşılmasına karşı bedene aşırı ilgi. Hemen bütün yaşlı insanlar hastalıktan, artan ağrılardan ve çeşitli rahatsızlıklardan geçerler. Buna karşın bazıları insan ilişkileri ve yaratıcı etkinlikleriyle yaşamdan tat almayı sürdürerek yaşlanan bedenlerini aşmayı başarırlar. - Ego aşkınlığına karşı egoya aşırı ilgi. Çocuklarla, kültüre yaptıkları katkıyla ve dostluklarıyla insanlar kendi davranışlarının önemini yaşamlarından sonraya da uzatabilirler. Ölüm kaçınılmazdır ve bu gerçek bütün ağırlığıyla ilk kez ancak yaşlılıkta algılanabilir; ama insan yine de ailesinin ve insan tümünün gelecek kuşaklarında, ürettiği kendi fikirlerinde yaşamına doyurucu bir anlam katabilir. Yetişkin gelişimi konusunda yukarıda özetlenen kuramlar, insan yaşam döngüsünün sırasal ilerleyişini anlamada yararlı olabilecek ana çizgileri vermektedir. Ancak bu kuramlar, yalnızca çok "genel" olmakla kalmayıp, aynı zamanda çok "idealist"tirler. Çünkü bu kuramlar "doyumlu bir gelişim"den ve "başarılı bir yaşlanma"dan söz etmekte, ancak tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik farklılıkların olası etkilerini hesaba katmamaktadırlar. Gerçi toplumsal sınıf, etnik özellik, erkek-kadın farklılığı gibi etkenlerin yetişkinlik gelişimindeki etkilerini araştıran çalışmalar yapılmaktadır, ama bunların sonuçları henüz elde değildir, dolayısıyla bu spekülatif kuramların bütün koşullarda bütün insanları kapsadığı savından sakınmak gerekmektedir (D.C. Kimmel, 1974). Nitekim, yetişkin gelişimini boylamsal yaklaşımla ele alan araştırmacılar, Erikson'un çizdiği kişilik tablosunun yalnızca bireyciliğin egemen olduğu ve bireysel rollerin toplum tarafından sıkıca denetlenmediği kültürlerde geçerli olduğunu düşünmektedirler. Öte yandan, gelişimin her evresinde karşılaşılan gelişim görevleri de cinsler arasında farklılık göstermektedir (farklı toplumsallaşma yaşantısı nedeniyle). Dolayısıyla, günümüzde artık bütün toplumlara ve bütün insanlara aynı anda uygulanabilecek evrensel kuramlardan söz etmeye olanak yoktur. |
d. Levinson'un yaşam yapısı kuramı:
Daniel J. Levinson, yetişkin gelişiminin incelenmesinin henüz çok yeni olduğunu belirtmektedir. Yaklaşık 1950'lerden beri konuyla ilgilenilmekle birlikte, genel bir yetişkin gelişimi kuramı oluşturmakta çok az yol alınmıştır. Bu süre içinde psikolojinin birçok alanında bir yetişkin gelişimi yaklaşımına gereksinme duyulduğu gitgide daha fazla farkedilmiştir. Levinson'a göre yetişkin gelişimi, bir disiplin olarak psikoloji için anlamlı bir sorundur ve psikolojiyle sosyoloji, biyoloji, tarih gibi diğer disiplinler arasında önemli bir bağlantı halkasıdır. İlk çalışmalarından yaklaşık on beş yıl sonra yeni bulgularını yayınlayan Levinson'un yetişkin gelişimi kuramı şu ögeleri içermektedir: a) Yetişkin gelişimi alanına temel bir çerçeve sağlayan "yaşam akışı" ve "yaşam döngüsü" kavramları; b) Kişiliğin ve dış dünyanın birçok yönünü içeren, ama bunların hiçbiriyle aynı olmayan ve kendi farklı yolunda gelişen "bireysel yaşam yapısı" kavramı; c) Bireysel yaşam yapısının ilk ve orta yetişkinlikteki gelişimini dile getiren bir "yetişkin gelişimi" anlayışı. Yaşam yapısı gelişimi kişilik gelişiminden, toplumsal rollerden farklıdır ve onlarla karıştırılmamalıdır. Aşağıda bu kavramlar Levinson'un kendi anlatımıyla birer birer açıklanmaktadır. Yaşam akışı (life course). Yaşam akışı yüksek düzeyde bir soyutlama olmayıp betimsel bir terimdir ve bir yaşamın başlangıçtan sona gelişimi içindeki somut özelliğine dayanır. Terimin içindeki her iki sözcüğü de dikkatle kullanmak gerekir. "Akış" sözcüğü sırayı, geçici dalgayı, yaşamın yıllar boyunca açılımını inceleme gereksinmesini belirtmektedir. Bir yaşamın akıcılığının incelenmesi, kararlılığı ve değişimi, sürekliliği ve süreksizliği, düzenli ilerlemeyi ve kaotik dalgalanmayı dikkate almayı gerektirmektedir. Yalnızca belirli bir an üzerinde odaklanmak ya da üç dört anı birbirinden kopuk olarak incelemek yeterli değildir. Yaşamı ilerleyişi içinde incelemek ve geçici sıralar yaşam boyunca ayrıntısıyla izlemek gerekmektedir. "Yaşam" sözcüğü de çok önemlidir. Yaşam akışı konusundaki bir araştırma yaşamın bütün yönlerini içermelidir: İç dilekler ve fantaziler, aşk ilişkileri, aileye, işe, diğer toplumsal sistemlere katılım, beden değişimleri, iyi ve kötü zamanlar, yaşamda anlamı olan her şey. Yaşam akışının incelenmesinde, önce yaşama belirli bir zamandaki bütün karmaşıklığıyla bakmak, bütün ögelerini ve bunların bütüne etkilerini içermek zorunludur. İkinci olarak bu bütünün zaman içindeki evrimini belirlemek gerekmektedir. Yaşam akışının incelenmesi, insan bilimlerinin her biri, kişilik, toplumsal rol ya da biyolojik işleyiş gibi yaşamın bir yönünü ele aldığı, diğerlerini ihmal ettiği için güç olmaktadır. Her disiplin yaşam akışını çocukluk ya da yaşlılık gibi ayrı parçalara bölmektedir. Böylece araştırmalar aralarındaki etkileşimi pek dikkate almadan, biyolojik yaşlanma, ahlak gelişimi, meslek gelişimi, yetişkin toplumsallaşması, kültürlenme, yitirme ya da strese uyum sağlama gibi çeşitli kuramsal açılardan yapılmaktadır. Değişik kuramsal yaklaşımların birbirinden yalıtılmış birimler değil, tek bir alanın değişik yönleri olduğu görüşü yeni yeni kazanılmaktadır. Levinson'a göre, bireysel yaşam akışının araştırılması insan bilimlerinde çeşitli disiplinleri birleştiren yeni bir çok-disiplinli alan olarak yakın gelecekte ortaya çıkacaktır. Yaşam döngüsü (life cycle). Yaşam döngüsü düşüncesi yaşam akışı düşüncesinin ötesine gitmektedir. "Döngü" imgesi insanın yaşam akışında alttan alta bir düzenin var olduğunu telkin etmektedir; her bireysel yaşam biricik olmakla birlikte, herkes aynı temel sıra içinde yaşar. Yaşam akışı basit, sürekli bir süreç değildir; niteliksel açıdan farklı evreleri ya da mevsimleri vardır. Yıl içinde (örneğin bahar yaşam döngüsünün çiçeklenme mevsimidir) ya da gün içinde (örneğin gündoğumu, öğle vakti, alaca karanlık, karanlık gibi) mevsimler vardır. Aşkta, savaşta, politikada, sanatsal yaratışta ve hastalıkta da mevsimler vardır. Yaşam döngüsü imgesi yaşam akışının belirli bir sıra içinde geliştiğini düşündürmektedir. Bir mevsim toplam döngünün büyük bir parçasıdır; bütünün parçası olsa da her mevsimin kendi zamanı vardır, hiçbiri diğerinden daha iyi ya da önemli değildir, her birinin kendi gerekli yeri ve bütüne özel katkısı vardır. Yaşam döngüsünde önemli mevsimlerin neler olduğu konusunda ne popüler kültür ne de insan bilimleri açık bir yanıt getirebilmiştir. Modern dünya bir bütün olarak ve evreleriyle kurulu bir yaşam döngüsü anlayışına -bilimsel, dinsel, felsefi ya da edebi- sahip değildir. Yaşam döngüsünün çeşitli büyük parçalarını belirten standart bir dil de yoktur. Egemen görüş yaşam döngüsünü üç bölüme ayırmaktadır: a) Çocukluğu ve ergenliği içeren yaklaşık 20 yıllık ilk bölüm (yetişkinlik öncesi); b) 65 yaşında başlayan sonuncu bölüm (yaşlılık); c) bu bölümler arasında yer alan, yetişkinlik olarak bilinen biçimlenmemiş zaman. Bir yüzyıldan beri insan gelişiminde en önemli araştırma alanını oluşturan yetişkinlik öncesi yıllar çok iyi bilinmektedir. Kabul edilen görüşe göre ilk yirmi yıl içinde bütün insanlar aynı dönemleri izlerler: Doğum öncesi, bebeklik, ilk çocukluk, orta çocukluk, önergenlik ve ergenlik. Her ne kadar bütün çocuklar ortak gelişim dönemlerinden geçiyorlarsa da, biyolojik, psikolojik ve toplumsal koşullardaki farklılıkların sonucu olarak tamamen farklı yönlerde büyürler. Somut biçimi içinde her bireysel yaşam akışı tektir. Yetişkinlik öncesi gelişimin incelenmesi evrensel düzeni belirlemeyi ve her insanın yaşamını gitgide bireyselleştiren süreci yöneten genel gelişim ilkelerini saptamayı amaçlar. Çocuk gelişimi araştırmalarının Freud ve Piaget gibi önemli adları gelişimin ergenliğin sonunda büyük ölçüde tamamlandığını ileri sürerler; bu sayıltıya dayanarak yetişkin gelişimiyle ya da bir bütün olarak yaşam döngüsüyle ilgilenmezler. 1950'lerden başlayarak gerontoloji konuyla ilgilenmiş, ama bir yaşam döngüsü anlayışı geliştirecek kadar ileri gitmemiştir. Belki bunun bir nedeni yetişkinlik yıllarını incelemeden çocukluktan yaşlılığa atlamasıdır. Levinson'a göre yetişkinlik konusunda daha fazla şey öğrendiğimizde şimdiki yaşlılık anlayışı da değişecektir. Günümüzde yaşam döngüsünün bir mevsimi (ya da mevsimleri olarak) yetişkinlik konusunda çok az kuram ya da araştırma var. Ergenlikten sonraki yaş düzeylerini betimleyen popüler bir dil yok. "Gençlik", "olgunluk", "orta yaş" gibi sözcüklerin anlamı çok belirsiz. Dildeki bu belirsizlik, yetişkinliğin kültürel bir tanımının olmamasından ve insan yaşamının bunun içinde nasıl geliştiğinin bilinmemesinden doğmaktadır. İnsan bilimlerinde de yetişkinliğin doğası konusunda uygun bir anlayışa sahip değiliz. Levinson, yaşam döngüsü kuramının kendi araştırmasından ve Erikson, Jung, Neugarten, Ortega y Gasset gibi yazarların görüşlerinden doğduğunu açıklamaktadır. Yaşam döngüsünü bir çağlar sıralaması olarak kabul eden Levinson'a göre her çağın kendi biyo-psikososyal niteliği vardır ve her biri bütüne farklı katkılarda bulunur. Bir çağdan diğerine yaşamımızda önemli değişimler olur. Çağlar birbiriyle kısmen çakışır, yeni bir çağ bir önceki çağ sonlara yaklaşırken başlar. Genellikle beş yıl süren geçiş çağı önceki çağı bitirir ve sonrakini başlatır. Çağlar ve geçiş dönemleri, her insanın yaşamının altındaki düzeni sağlayan ve bireysel yaşam akışındaki ince farklılıklara izin veren yaşam döngüsünün makro yapısına biçim verir. Her çağ ve gelişim dönemi iyi tanımlanmış bir ortalama yaşta başlar ve biter. Birinci çağ olan Yetişkinlik Öncesi, döllenme ile aşağı yukarı 22 yaş arasında yer alır. Bu "oluşum yılları" sırasında birey yüksek ölçüde bağımlı, farklılaşmamış bebeklikten yola çıkıp, çocukluktan ve ergenlikten geçerek, yetişkin yaşamının daha bağımsız ve sorumlu başlangıcına doğru büyür. Bu, en hızlı biyo-psikososyal büyümenin olduğu çağdır. Yaşamın ilk birkaç yılı çocukluğa geçişi sağlar, bu zaman içinde yenidoğan biyolojik ve psikolojik açıdan anneden ayrılır ve 'ben' ile 'ben-olmayan' arasındaki ilk ayırımı gerçekleştirir, bu da sürekli bireyleşme sürecinde ilk adımdır. Yaklaşık 17-22 yaşları insanın İlk Yetişkinliğe Geçiş dönemini oluşturur, bu gelişim döneminde önyetişkinlik sona erer ve ilk yetişkinlik çağının temelleri atılır. Dolayısıyla bu dönem her iki çağın da parçasıdır, ama tam olarak ikisinin de parçası değildir. Bireyleşmede yeni bir aşama aileyle ilişkilerin değişmesi ve önyetişkinlik dünyasının diğer ögeleri olarak kazanılır ve yetişkine yetişkinler dünyasında bir yer oluşturmaya başlar. Çocuğu merkez alan bakış açısından gelişimin büyük ölçüde tamamlandığı ve çocuğun bir yetişkin olarak olgunluk kazandığı söylenebilir. Gelişim (çocuk) psikolojisi geleneksel olarak bu görüşü benimsemiştir: Levinson'un yaşam döngüsünü bir bütün olarak alan bakış açısı ise ilk çağın gelişimsel kazanımlarının yalnızca bir temel, bir sonraki çağı başlatan bir hareket noktası sağladığını kabul etmektedir. İlk Yetişkinliğe Geçiş hem önyetişkinliğin tam olgunluğunu, hem de yeni bir çağın bebekliğini temsil eder. İkinci çağ olan İlk Yetişkinlik yaklaşık 17-45 yaşlar arasında yer alır ve İlk Yetişkinliğe Geçiş'le başlar. Bu, en büyük enerji ve bolluğun, en büyük çelişki ve stresin yetişkin çağıdır. Biyolojik açıdan 20'li ve 30'lu yaşlar yaşam döngüsünün doruk yıllarıdır. Toplumsal ve psikolojik açıdan ilk yetişkinlik güçlü dileklerin biçimlendirilmesi ve izlenmesi, toplumda uygun bir yer kazanılması, bir aile kurulması ve çağın sonunda yetişkin dünyasında daha saygın bir konuma ulaşılması mevsimidir. Bu çağ, aşk, cinsellik, aile yaşamı, mesleki ilerleme, yaratıcılık ve yaşamın büyük hedeflerinin gerçekleştirilmesi konusunda zengin bir doyum zamanı olabilir. Buna karşılık, ezici stresler de burada yer alabilir. İlk yetişkinlik bizim kendi tutkularımızın ve isteklerimizin darbesini en çok yediğimiz çağdır. Uygun koşullar altında bu çağda yaşamanın ödülleri de çok büyüktür, ama bedel çoğu zaman yarara denktir, hatta onu aşar. Yaklaşık 40-45 yaşlar arasında yer alan Orta Yaş Geçişi ilk yetişkinliği sona erdirir ve orta yetişkinliği başlatır. Bu iki çağ arasındaki ayırım ve onları ayıran ve birleştiren gelişim dönemi olarak Orta Yaş Geçişi kavramı bu şemanın en tartışmalı konuları arasındadır. Bununla birlikte, araştırmalar yaşamın niteliğinin ilk ve orta yetişkinlik arasında farkedilir derecede değiştiğini göstermektedir. Benzer gözlemler Jung'un, Erikson'un, Ortega'nın çalışmalarında da yer almaktadır. Değişim süreci Orta Yaş Geçişi'nde başlamakta ve çağ boyunca sürmektedir. Bu geçişin gelişim görevlerinden biri bireyleşmede yeni bir aşamaya başlamaktır. Bu olgu bizi daha sevecen, daha düşünceli ve tedbirli, iç çatışmalardan ve dış istemlerden daha az etkilenmiş, kendimizi ve başkalarını daha içtenlikle seven biri yapabilir. Bu olmaksızın yaşamımız saçma ve tatsız olur. Üçüncü çağ olan Orta Yetişkinlik yaklaşık 40-65 yaşlar arasında yer alır. Bu çağ boyunca biyolojik kapasitelerimiz ilk yetişkinlikten daha aşağıdır, ama normalde enerjik, kişisel olarak doyum verici ve toplumsal olarak değerli bir yaşam için hala yeterlidir. Biz yalnız kendimizin ve başkalarının işinden sorumlu değiliz, aynı zamanda yakında egemen kuşağa katılacak olan şimdiki genç yetişkinler kuşağının gelişiminden de sorumluyuz. Bir sonraki çağ olan Son Yetişkinlik yaklaşık 60 yaşında başlar. 60-65 yaşlar arasında yer alan Son Yetişkinlik Geçişi orta ve son yetişkinliği birleştirir ve her ikisinin de parçasıdır. Levinson son yetişkinlikle ilgili görüşlerini daha önceki kitabında (1978) tartışmıştı. Yaşam yapısı (life structure). Levinson öncelikle bir kişinin özel bir zamandaki yaşamının doğasıyla ve bu yaşamın yıllar içindeki akışıyla ilgilendiğini belirtmektedir. Araştırmalarının anahtar kavramı olan "yaşam yapısı" kavramı, bir kişinin belirli bir zamandaki yaşamının temelini oluşturan örüntüyü dile getirir. Levinson bu kavramın kendi yetişkin gelişimi anlayışının temel direği olduğunu söylemektedir. Ona göre yetişkin gelişimindeki dönemler yaşam yapısının evrimindeki dönemlerdir. Yaşam yapısı teriminin anlamı kişilik terimiyle karşılaştırılarak anlaşılabilir. Bir kişilik yapısı kuramı somut bir "Ben ne tür bir kişiyim?" sorusuna verilen yanıtı kavramlaştırma yoludur. Çeşitli kuramlar bu soruyu, örneğin özellikler, beceriler, dilekler, çatışmalar, savunmalar ya da değerler doğrultusunda düşünme ve birini ya da diğerlerini belirleme yollarını sunarlar. Bir yaşam yapısı kuramı ise daha fazla bir soru olan "Şu anda yaşamım neye benziyor?" sorusuna verilen yanıtı kavramlaştırma yoludur. Bu soruyu düşünmeye başladığımızda başka pek çok soru da aklımıza gelir: Yaşamımın en önemli bölümleri hangileridir ve aralarındaki ilişki nasıldır? Zamanımın ve enerjimin çoğunu nereye harcıyorum? Daha doyumlu ya da anlamlı kılmak istediğim ilişkiler (eş, aşk, aile, meslek, din, boş zaman vb.) var mıdır? Yaşamıma katmak istediğim şeyler var mı? Yaşamımda şu andaki yeri küçük olan, ama daha fazla yer tutmasını istediğim ilgiler, ilişkiler var mı? Bu soruları düşünürken dış dünyanın bizim için en anlamlı olan yönlerini farketmeye başlar, bunların her biriyle ilişkimizi belirler ve çeşitli ilişkilerin müdahalesini değerlendiririz. Kendi ilişkilerimizin bir tek örüntü ya da yapıyla eksik biçimde bütünleştiğini görürüz. Yaşam yapısının birincil ögeleri kişinin dış dünyada başkalarıyla "ilişkiler"idir. Başkası bir kişi, bir grup, kurum ya da kültür, özel bir nesne ya da yer olabilir. Anlamlı bir ilişki, bir benlik yatırımı (istekler, değerler, bağlanma, enerji, beceri), diğer kişinin ya da varlığın karşılıklı yatırımını, ilişkiyi içeren, biçimlendiren ve onun bir parçası olan bir ya da daha fazla toplumsal bağlamı içine alır. Her ilişki zaman içinde hem istikrar, hem değişim gösterir ve yaşam yapısının kendisinin değişmesi nedeniyle kişinin yaşamında değişik işlevleri vardır. Bir bireyin pek çok değişik "başkası" ile anlamlı ilişkileri olabilir. Anlamlı bir başkası bireyin gündelik yaşamındaki güncel bir kişi olabilir. Dostlar, sevgililer, eşler arasındaki, ana baba ve onların değişik yaşlardaki çocukları arasındaki, amirler ve astlar, öğretmenler ve öğrenciler arasındaki kişilerarası ilişkileri incelememiz gerekmektedir. Anlamlı başkası geçmişten biri ya da dinden, mitostan, düş ürünlerinden ya da özel düşlemden alınmış simgesel ya da imgesel bir kişi olabilir. Bir grup, kurum ya da toplumsal hareket gibi bir kollektif varlık da başkası olabilir: Bir bütün olarak doğa ya da okyanus, dağlar, yabanıl yaşam, genel olarak vadiler ya da özel olarak Moby Dick (ünlü balina) gibi bir doğa parçası; bir çiftlik, bir kent, bir ülke, "kişinin kendi odası" ya da bir kitap ya da tablo gibi bir nesne ya da yer. Yaşam yapısı kavramı, bir yetişkinin bütün anlamlı başkalarıyla ilişkilerinin doğasını ve örüntüleşmesini ve bu ilişkilerin yıllar boyunca gösterdiği evrimi incelememizi gerektirir. Bu ilişkiler yaşamımızın örüldüğü kumaşı oluşturur, yaşam akışına biçim verirler, onlar aracılığıyla çevremizdeki dünyaya -iyi ya da kötü biçimde- katılırız. Bir yaşam yapısı herhangi bir zamanda birçok ve çeşitli ögeler içerebilir. Ama sadece bir ya da iki -nadiren üç- ögenin bu yapıda merkezi bir yer tuttuğu görülmektedir. Çoğu zaman evlilik -aile ve meslek bir kişinin yaşamının merkezi ögeleridir- Merkezi ögeler benlik için en anlamlı ve yaşam akışmı geliştiren ögelerdir; bireyin zamanını ve enerjisini en çok bunlar alır ve diğer ögelerin niteliğini güçlü bir biçimde etkilerler. Yan ögelerin değiştirilmesi ya da bırakılması kolaydır, bunlara benliğin yatırımı çok azdır ve kişinin yaşamına az bir etkiyle değiştirilmeleri olanaklıdır. İlk ve orta yetişkinlikte gelişim dönemleri. Levinson erkeklerin ve kadınların yaşamındaki yaşam yapısının evrimini izlerken temel bir değişmez örüntü bulduğunu belirtmektedir: Yaşam yapısı yetişkinlik yılları boyunca yaşa bağlı dönemlerle görece düzenli bir sıra içinde gelişmektedir. Şaşırtıcı olan, böyle bir düzenliliğin yetişkin gelişiminde ortaya çıkması, ego gelişiminde, ahlak gelişiminde, meslek gelişiminde ve yaşamın diğer özel yönlerinde var olmamasıdır. Sıra, bir yapı-kurma ve yapı-değiştirme dizisinden ibarettir. Yapı kurma (structure-building) döneminde ilk görevimiz bir yaşam yapısı oluşturmak ve yaşamımızı onun içine koymaktır. Bazı temel seçimleri yapmak, onların çevresinde bir yapı oluşturmak, değerlerimizi ve amaçlarımızı bu yapının dışında izlemektir. Bir yapı kurmayı başardığımızda yaşamın mutlaka rahat olması gerekmez. Bir yapı kurma görevi çoğu zaman çok zahmetlidir ve umduğumuz kadar doyurucu olmadığını görebiliriz. Yapı-kurma dönemi genellikle 5-7, en fazla 10 yıl sürer. Bir geçiş dönemi varolan yaşam yapısını sona erdirir ve bir yenisi için olanak yaratır. Her geçiş döneminin birincil görevleri, varolan yapıyı yeniden değerlendirmek, benlikte ve dünyada değişim olanaklarını araştırmak ve sonraki dönemdeki yeni bir yaşam yapısına temel oluşturacak önemli seçimleri yapmaya yönelmektir. Geçiş dönemleri genellikle beş yıl sürer. Yetişkinlik yaşamımızın yaklaşık yarısı gelişimsel geçişlere harcanır. Hiçbir yaşam yapısı sürekli değildir, periyodik değişim varoluşumuzun doğasında vardır. Bir geçiş döneminin sonlarında kişi önemli seçimler yapmaya, onlara anlam vermeye ve onların çevresinde bir yaşam yapısı kurmaya başlar. Bu seçimler bir anlamda geçişin en önemli ürünüdür. Geçişin bütün çabaları -işi ve evliliği iyileştirme, seçenek yaşam biçimlerini keşfetme, kendisiyle barışık olma çabaları- gösterildiğinde seçimler yapılmalı ve en iyisine yer verilmelidir. Kişi sonraki aşamaya geçmesine aracı olacak bir yaşam yapısını yaratmaya başlamalıdır. Levinson'un ilk ve orta yetişkinlikteki gelişim dönemleri (Tablo 9) aşağıda sıralanmıştır; her dönem belirli ortalama yaşlarda başlayıp bitmekte, ortalamanın altında ve üstünde en fazla iki yıllık bir farklılık olmaktadır. Tablo 9 Levinson'a göre ilk ve orta yetişkinlikte gelişim dönemleri ONYETİŞKİNLİK ÇAĞI: 0-22 İLK YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 17-45 İlk Yetişkinlik Geçişi: 17-22 ORTA YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 40-65 İlk yetişkinlik için yaşam yapısına giriş: 22-28 30 yaş geçişi: 28-33 İlk yetişkinliğin yaşam yapısını sonuçlandırma: 33-40 Orta Yaş Geçişi: 40-45 GEÇ YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 60-? Orta yetişkinlik için yaşam yapısına giriş: 45-50 50 yaş geçişi: 50-55 Orta yetişkinkinliğin yaşam yapısını sonuçlandırma: 55-60 İleri Yaş Geçişi: 60-65 Kaynak: D.J. Levinson. 1986. 1. İlk Yetişkinliğe Geçiş: 17-22 yaşlar arasında yer alır, yetişkinlik öncesi ile ilk yetişkinlik arasında gelişimsel bir köprü görevi görür. 2. İlk Yetişkinlik İçin Yaşam Yapısı Girişi: 22-28 yaşlar arasında yer alır, yetişkin yaşamının ilk biçimini oluşturma ve sürdürme dönemidir. 3. 30 Yaş Geçişi: 28-33 yaşlar arasındadır. Giriş yapısını yeniden değerlendirme, değiştirme ve sonraki yaşam yapısına temel yaratma olanağı sağlar. 4. İlk Yetişkinliğin Yaşam Yapısını Sonuçlandırma: 33-40 yaşlar. İlk yetişkinlik çağını tamamlama ve gençlik dileklerimizi gerçekleştirme aracıdır. 5. Orta Yaş Geçişi: 40-45 yaşlar. Hem ilk yetişkinliği bitirmeye, hem de orta yetişkinliği başlatmaya yarayan bir başka büyük geçiş çağıdır. 6. Orta Yetişkinlik İçin Yaşam Yapısına Giriş: 45-50 yaşlar. Önceki dönemin benzeridir, yeni bir çağdaki yaşama ilk temellerini sağlar. 7. 50 Yaş Geçişi: 50-55 yaşlar. Yaşam yapısına girişi değiştirmek ve belki iyileştirmek için bir orta yaş olanağı sunar. 8. Orta Yaşın Yaşam Yapısını Sonuçlandırma. 55-60 yaşlar. Orta yetişkinlik çağını sona erdirmemizin çerçevesini oluşturur. 9. Son Yetişkinlik Geçişi. 60-65 yaşlar. Orta ve son yetişkinlik arasında yer alarak iki dönemi ayıran ve bağlayan sınır dönemidir. İlk yetişkinliğin yaklaşık 17-33 yaşlar arasında yer alan baştaki üç dönemi bu çağın 'acemilik evresi'ni oluşturur. Bu dönemler, ergenliğin ötesine geçme, geçici ama zorunlu olarak bir yaşam yapısı girişi oluşturma ve bu yapının sınırlarını öğrenme olanağını sağlar. 33-45 yaşlar arasındaki son iki dönem bu çağın çabalarının getirdiği "sonuçlandırma evresi"dir. Benzer bir sıra orta yetişkinlikte de vardır. Orta yetişkinlik de 40-55 yaşlar arasında üç dönemlik bir acemilik evresiyle başlar. Orta Yaş Geçişi hem sona erme hem de başlamadır. 40 yaşlarımızın başında ilk yetişkinliğimizin olgunluğu ve orta yetişkinliğin bebekliği içindeyizdir. Her çağdaki acemilikleri, bir yaşam yapısı girişini deneme ve bunu orta çağ geçişinde sınama ve değiştirme olanağını buluncaya kadar sürdürürüz. Yalnızca yaşam yapısını sonuçlandırma döneminde ve onu izleyen geçiş çağında bu mevsimin sonucunu almaya ve sonraki basamağa geçmeye başlarız. |
e. Gould'un dönüşüm kuramı
Roger L. Gould'un (1972-1975) yetişkinin gelişimine ilişkin kuramı bu gelişimin bir dizi dönüşümden (transformations) geçerek oluştuğunu kabul etmektedir. İnsanlar her dönüşümde benlik-kavramlarını yeniden biçimlendirir, çatışmaları yeniden çözerler. Gould'un kuramı Levinson'unkiyle aynı tarihlerde (1970'ler) kurulmuştur ve onunkiyle koşutluk gösterir (ancak Gould'un kuramı her iki cinsi de ele almaktadır); Levinson gibi Gould da yetişkinliği kararlı bir duygular ve güdüler zamanı olmaktan çok, bir değişim zamanı olarak görür. Gould'un dönüşüm kuramına göre genç yetişkinler dört evreden geçerler. Ergenliğin sonunda başlayıp 22 yaşına kadar giden birinci evrede (16-22 yaşlar) insanlar anababalarının dünyasından ayrılır ve kimliklerini güçlendirirler. Özerkliğin yerleşmesiyle birlikte ikinci evreye (22-28 yaşlar) geçer ve amaçlarını gerçekleştirmeye girişirler. 28-34 yaşlar arasında (Levinson'un 30 yaş geçişine benzer) bir geçiş evresinden geçer ve önceki amaçlarını, evliliklerini yeniden değerlendirmeye koyulurlar. Yaklaşık 35 yaşında hoşnutsuzlukları artar ve yaklaşan orta yaşların farkına varmaya başlarlar; yaşam şimdi onlara zor, belirsiz ve acılı gelebilir. 45 yaşına kadar süren bu istikrarsız evrede bazı bekarlar evlenebilir, bazı evliler boşanabilir, bir ev kadını çalışmaya başlayabilir, çocuksuz bir çift çocuk yapmaya karar verebilir. Bu evrede tabloya yeni bir öge katılır: Zaman kavramı. Zamanın baskısı hissedilmeye başlanır ve yaşamda yapılacak önemli değişimlerin hemen yapılması gerektiği farkedilir. Çalışma güdüsü değişir, meslek yaşamı sıkıcı gelmeye başlar. Yaşamın bu evresi, Levinson'un orta yaş geçişinde olduğu gibi, kararsız, çalkantılı, sıkıntılı bir evredir. Buna karşılık 45-50 yaşlar kararlı yıllardır. Evlilik doyumu artar, dostlar daha önemli olur, paranın önemi azalır, yaşama olumlu bakılır. Yaşama bu olumlu yaklaşım ellili yaşlarda artma eğilimi gösterir. |
Kuramların Değerlendirilmesi.
Yetişkin gelişimine ilişkin kuramlarda önümüze en çok çıkan kavram geçiş (transition) kavramıdır. Geçişler, değişen yaşantılara tepki olarak yaşamımızı yeniden düzenlememizi ya da amaçlarımızı yeniden yapılandırmamızı içeren değişimlerdir. Evlenmek, işe girmek, çocuk sahibi olmak, ev satın almak gelişimsel geçişlere yol açan olaylardır. Hoffman ve arkadaşlarına (1994) göre, bu değişimlerin ne derece stres kaynağı olduğu konusu geçişlerin doğasına ilişkin en önemli kuramsal sorundur. Geçişlerin fiziksel ve psikolojik sıkıntıların yaşandığı dönemler olduğu konusunda görüş birliği yoktur. Levinson'a göre geçişler yüksek derecede stresli zamanlardır. Örneğin, onun incelediği erkek deneklerin çoğu "30 yaş geçişi" sırasında ılımlı ya da ciddi bunalımlar yaşamışlardır. Oysa, daha önce de belirtildiği gibi, Neugarten bu görüşe katılmamaktadır. Neugarten'e göre geçişler ancak önceden beklenmedikleri zaman yüksek derecede stres kaynağı olurlar. Eğer bir olay önceden bekleniyorsa ve yaşam akışının normal bir parçası olarak görülüyorsa çok az strese yol açabilir. Buna karşılık, eğer bir olay normal yaşam akışmın parçası değilse, beklenen bir olay ortaya çıkmıyorsa ya da bir olay erken ya da geç gelerek kişinin toplumsal saatiyle çatışıyorsa büyük bir strese yol açabilir ve duygusal bunalımı körükleyebilir. Örneğin, kadınlara yaşamlarındaki bunalımların sorulduğu araştırmalarda, kadınların evlenmeyi ya da çocuk doğurmayı değil, boşanmayı, trafik kazasını, iş değiştirmeyi ya da anababa ölümünü yaşam akışlarını altüst eden olaylar saydıkları görülmektedir. İki kuramcının görüşleri arasındaki fark geçişin kaynağı konusunda ortaya çıkmaktadır. Neugarten'e göre geçişin nedeni fiziksel ya da toplumsal olaylardır. Levinson'a göre ise kişinin içinde oluşan süreçlerdir; çünkü eski gelişim görevleri uygunluğunu yitirmekte, yeni görevler ortaya çıkmaktadır. Ona göre, örneğin boşanma içsel süreçlerin nedeni değil sonucudur. Hoffman ve arkadaşlarına (1994) göre geçişlerin doğası yanında bir başka konu da, yetişkinliğin zamanı sorunudur. İlerde göreceğimiz gibi, bir kişinin ne zaman olgun sayılacağı sorusunun yanıtı kolay değildir (kronolojik yaşın iyi bir ölçüt olmadığını biliyoruz). Bütün yetişkin gelişimi kuramlarında olgunluğun bazı ögeleri ortaktır: Yakınlık kurma, sevme ve sevilme, cinsel tepki verme gibi. Yine bütün kuramlar toplumsallığı, arkadaşları olmayı, özveride bulunmayı vurgulamaktadır. Ayrıca, olgun insanlar yeteneklerini ve amaçlarını bilen, üretici bir işe ilgi duyan ve onu yapmaya yeteneği olan kişilerdir. Olgunluk sorununu incelemenin yollarından biri, yaşamın özel bir anında karşılaşılan olaylarla başarılı biçimde başa çıkma yeteneğini ele almaktır. Söz gelimi, Erikson'un kuramında erken yetişkinlikte olgunluk başkasıyla yakın ilişki kurabilme yeteneğidir. Olgunluğu incelemenin bir başka yolu da kişilerin benlik algılarına bakmaktır. Büyüdüğümüzü hissetmemizi sağlayan nedir? Araştırmalar anababa olmanın ve kendi gücüne dayanmanın en kesin olgunluk belirtisi olduğunu göstermektedir. Olgunluk durmadan değişen beklentilere ve sorumluluklara sürekli bir uyum sağlama sürecini içerir. İnsanlar evlenmeden ya da çocuk sahibi olmadan, bir işte çalışmadan da olgun olabilirler; onları olgun yapan, kim olduklarını, nereye gittiklerini, hangi amaçlar için çalıştıklarını bilmeleridir (Hoffman ve ark., 1994). |
4. Yetişkin Psikolojisinin Temel Sorunları
İlerde ayrıntılı olarak açıklanacağı gibi, yetişkin psikolojisinin ele aldığı iki temel sorun vardır. Bunlardan biri kişiliğin zaman içinde değişip değişmediği sorunu, diğeri de zekanın yaşla birlikte azalıp azalmadığı sorunudur. a. Kişilik sorunu. İnsanlar ergenlikten yetişkinliğe geçerken ergen ve yetişkin benlikleri arasında kesin bir süreksizlik yaşamazlar genellikle. Bununla birlikte benlik-kavramı (self-concept) bazı değişimler gösterebilir (benlik-kavramı, benliğe ilişkin algıların örgütlenmiş, bütünleşmiş, tutarlı örüntüsü olarak tanımlanır). Çünkü benlik kavramı içinde benliğe ilişkin şimdiki görüşler bulunduğu gibi, geleceğe ilişkin olası değerlendirmeler de vardır. Bu olası benlikler önemlidir, çünkü bunlar bir kişinin yapacağı ve yapmayacağı eylemleri etkileyerek şimdiki davranışa yol gösterirler. Öte yandan, kişinin fiziksel görünümü, yetenekleri, rolleri benlik-kavramıyla yakından ilişkilidir ve bunlar da genç yetişkinlik sırasında kişilikte hem süreklilik hem de değişim olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle, kişiliğin zaman içinde hem değişen hem de sabit kalan yönleri vardır. Kişiliğin sürekliliği sorunu asıl orta yetişkinlik dönemi açısından tartışılmaktadır. Orta yetişkinlik dönemine ulaşan bir birey kişiliğinin ergenlikten beri önemli ölçüde değiştiğini düşünür; buna karşılık kişilik orta yıllar boyunca oldukça sabit kalıyor görünmektedir. Araştırmalar deneklerin aynı kişilik testine 20 yaşında ve 45 yaşında aslında aynı yanıtları verdiğini, görünürdeki farklılığın bireyin gençlikteki benliğine orta yaşlardaki bakışında ortaya çıktığını göstermektedir. Kişilikleri yıllar boyunca görece aynı kaldığı halde insanlar kendilerini değişmiş olarak algılamaktadırlar. Buradaki temel sorun değişimin olası olup olmadığı değil, ne kadar olduğu ve önceden kestirilip kestirilemeyeceği sorunudur. Araştırmalar kişiliğin bellibaşlı yönlerinin yetişkinlik dönemi boyunca genellikle sabit kaldığını ortaya koymaktadır. Örneğin, içtepisel ergenler içtepisel yetişkinler olmakta, utangaç ergenler yine utangaç yetişkinler olarak kalmaktadır. Bu konuda boylamsal araştırmaların kesitsel araştırmalardan daha güvenilir sonuçlar verdiği de bilinmektedir. Kişiliğin en az sabit göründüğü dönem, bireylerin meslek rollerine ve evliliğe girdiği genç yetişkinliğe geçiş dönemidir; bu geçiş tamamlandıktan sonra kişilik yine kararlılık kazanmaktadır. Bazı kişiler kişilik değişimleri gösterseler bile bunların genellikle beklenmedik (eşin erken ölümü gibi) yaşantılarla bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Şu halde, kişinin yaşamı köklü bir biçimde değişmedikçe kişiliği de görece sabit kalmaktadır. Bu durumda orta yaş bunalımı yaşantısı nasıl açıklanacaktır? Bilindiği gibi, orta yaş bunalımı kavramı, orta yaşın gelişim görevleri bir kişinin içsel kaynaklarını ve toplumsal desteklerini aşma tehdidini yarattığında ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik rahatsızlık durumunu dile getirir. Levinson'un ve Gould'un yetişkinlik kuramlarında bu durumun orta yaş geçişine eşlik ettiği kabul edilmektedir. Ayrıca popüler yayınlar da böyle bir bunalımı yaşamın kaçınılmaz bir yönü olarak sunmaktadırlar. Oysa boylamsal araştırmaların çoğu genel bir orta yaş bunalımının varlığını saptayabilmiş değildir. Ne orta yıllarda ne de başka bir dönemde böyle bir duygusal karışıklık zorunlu olarak yaşanmaktadır. Bazı kişilerin kırklı yaşlarında yaşadığı bunalımlar insanların otuzlarında ya da altmışlarında yaşadığı çalkantılardan daha fazla olası değildir. Üstelik orta yaşların yaşamın en doyumlu dönemi olduğunu kabul eden araştırmacılar da vardır. İlerde göreceğimiz gibi, birtakım gelişimsel olaylar (evlenme, menopoza girme, emekli olma, vb.) benlik-kavramında ve kimlikte değişimler yaratabilir, ama bunlar beklenen zamanlarda geldiğinde bunalıma yol açmazlar; ayrıca beklenmeyen değişimler bile her zaman kötü değildir. Bilindiği gibi, yaşamdaki değişimlerle başetme yollarımız benliğimizi nasıl algıladığımızı da etkilemektedir. Yetişkinlerin çoğu benlikleri hakkında orta yaşların sonlarında yetişkinliğin başlarında olduğundan daha iyi duygulara sahiptir. Araştırmalara göre yaşamdan en az doyum alan kişiler genç yetişkinler, en doyumlu kişiler de elli yaşını geçmiş yetişkinlerdir. Doyumdaki bu artışın kısmen benlik denetimindeki artışın sonucu olduğu düşünülmektedir. İnsanlar orta yaşlarda ilerledikçe sorularla başetmede ergenliktekinden ve genç yetişkinliktekinden daha olgun yollar kullanmakta, daha gerçekçi olmaktadırlar. İleri yaşlardaki duruma gelince, yetişkinlik kuramları yaşlanmanın kişilik üzerindeki etkisinin cinsler açısından farklılık gösterdiğini öne sürmektedirler. Benlik-kavramındaki cinsiyet farklılıkları yetişkinliğin ileri yıllarına doğru ilerledikçe azalmaktadır. Buna göre, erkekler ve kadınlar ergenliğin sonlarında ve yetişkinliğin başlarında tamamen farklıdırlar, buna karşılık ileri yıllarda birbirlerine benzer olurlar. Yaşlı erkekler kendilerini eskisinden daha az egemen ve daha fazla işbirliğine yatkın görürler; yaşlı kadınlar ise kendilerini gençliklerindekinden daha az boyun eğici ve daha fazla atılgan, otoriter ve yetenekli bulurlar. Bu değişimin olası nedenleri ilgili bölümlerde tartışılmaktadır. Öte yandan, benlik-kavramında ve benlik saygısında sorunlar yaşandığında yaşlı erkeklerin ve kadınların tepkisi farklı olmaktadır. Örneğin, yaşlı erkekler kadınlardan daha fazla alkole yönelmekte, yaşlı kadınlar da erkeklerden daha fazla depresyona girmektedir. Stres, özellikle denetim duygusu aşındığı ya da toplumsal destek yitirildiği zaman yıkıcı olmaktadır. b. Zeka sorunu. Kişilikte olduğu gibi zeka alanında da değişim sorununu bakış açısına göre yorumlamak olanaklıdır. Zekaya testlerdeki başarı açısından bakıldığında yaşla birlikte düzenli bir düşüs görülür, buna karşılık deneyim bu tabloyu tersine çevirmektedir. İleri yaşlardaki birçok yetişkinin üretici etkinliği nicelik açısından azalmakta, ama nitelik açısından sabit kalmaktadır. Bilindiği gibi, psikometrik ölçümlerdeki puanlar yaşla birlikte azalma eğilimi göstermekte, buna karşılık yetişkinlerin edimi (performans) yüksek düzeyde kalabilmektedir. Şu halde, yalnızca ZB puanının ölçülmesi yetişkin zekasının belirlenmesinde yeterli bir yol değildir. Zekanın çeşitli görünümleri farklı yönlerde değiştiğine göre, aynı bir ZB puanının farklı yaşlarda farklı anlamlara geleceği söylenebilir. Kesitsel araştırmalar, birçok yeteneğin orta yaşların başlarında en üst noktaya çıktığını, sonra ellilerin sonlarına ya da altmışların başlarına kadar süren bir platonun geldiğini, bunu yetmişlerden sonra hızlanan aşamalı bir düşüşün izlediğini göstermektedir. Ancak zekanın bütün yönlerinin aynı biçimde yaşlanmadığı puanların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Örneğin, birikimli zeka'yı ölçen sözel ölçeklerin puanları altmışlı yaşların ortalarına kadar artmayı sürdürmektedir. Buna karşılık akıcı zeka puanları orta yetişkinlikte sabit kalmakta, ama yaşamın geri kalan yıllarında düşüş göstermektedir. Klasik yaşlanma örüntüsü adı verilen bu örüntünün evrensel olduğu kabul edilmektedir; yani bu örüntü cinsiyet, sosyoekonomik düzey, toplumsal sınıf, etnik köken farkı tanımaksızın geçerli görünmektedir. Öte yandan, boylamsal araştırmalar zeka bölümü puanlarındaki bölük farklıklarını ve bireysel farklılıkları göstermektedir. Hem zekanın farklı yönlerindeki değişimler, hem de farklı araştırma türlerinin ortaya koyduğu farklı bulgular ilgili bölümlerde ele alınmaktadır. Burada ele alacağımız son bir olgu sonul düşüş kavramıyla ilgilidir. Bu kavram sağlık ile zeka bölümü arasındaki bağlantıya dayanmakta ve ZB puanlarında ölümden hemen önce ortaya çıkan önemli düşüşü dile getirmektedir. Buradaki düşüş yaşa değil, ölümlülüğe bağlıdır ve açık bir biçimde bedensel bozulmanın ya da hasarın sonucudur. Bazı boylamsal araştırmalara göre bu keskin düşüş ölümden önceki beş yıl süresince ortaya çıkmaktadır, bazılarına göre de yaşamın son on ayı ile sınırlıdır (Hoffman ve ark., 1994). |
GENÇ YETİŞKİNLİK
"Genç yetişkinlik" (young adulthood) dönemi, yetişkinliğe girişi temsil ettiği için insan yaşamındaki en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu nedenle, ergenlikteki gelişim bir bakıma yetişkinliğe hazırlanma olarak görülebilir. Ancak kişi ergenlikten çıkıp hemen yetişkinliğe giriyor da değildir. Yetişkinlik döneminin evreleri ve yaş sınırları çeşitli yazarlarca farklı biçimde belirtilmiştir. Neugarten ve Moore (1968) yetişkinlikte üç dönem ayıt ederler: 1) Genç yetişkinlik: 20-30 yaşlar. 2) Orta yıllar ya da orta yetişkinlik: 40'lar, 50'ler ve 60'ların başları. 3) Yaşlılık: 65 ve sonrası. Genç yetişkinlik döneminin yaşları konusunda da tam bir anlaşmanın olduğu söylenemez. Örneğin Havighurst'e göre 18-35, Erikson'a göre 20-40. Bühler'e göre 25-45 yaşları arası genç yetişkinlik dönemidir. Bu farklılık, değişik sosyoekonomik sınıfların, ulusların, kültürlerin koşulları, tarihsel olaylar, kişilik farklılıkları gibi etkenlerden kaynaklanmaktadır. Bu olağan değişkenlik nedeniyle yetişkinlik evrelerini yaş olarak kesin bir biçimde göstermek çok güçtür. Bir başka güçlük de, günümüz gençliğinde görülen değişimlerden kaynaklanmaktadır. Günümüzde genç insanlar daha hızlı büyümekte, ancak gelişimlerini daha uzun zamanda tamamlamaktadırlar. Böylece, çocukluğun son günleri ile yetişkinliğin bağımsızlık dönemi arasındaki zaman süresi gittikçe uzamaktadır. Günümüzde artık lise diploması zorunluluk kazanmış, üniversite diploması ise iş bulma güvencesi olmaktan çıkmıştır; böylece gençliğin karşılaştığı sorunlar artmakta, bunları çözmede harcanan süre de uzamaktadır. Bu yüzden kimi yazarlar ergenliğin son dönemi (17-21 yaşlar) ile genç yetişkinlik arasında bir ara dönemden söz etmektedirler. Bu dönem, insanların "genç erkek", "genç kadın" olarak nitelendikleri dönemdir. Bu ara dönemde bir yandan ergenliğe göre daha kararlı özellikler gösterilmekte, ama öte yandan genç yetişkinliğin normatif özelliklerine (işe girme, evlenme, anababa olma) tam anlamıyla ulaşılmış olunmamaktadır. Bu ara dönem, örneğin yüksek öğrenimini henüz sürdürmekte olan, işe girmiş ama evlenmemiş ve askerliğini yapmakta olan vb. gençler için geçerli olabilir. Bu bölümdeki açıklamalarda genç yetişkinlik bir bütün olarak ele alınacaktır. Yaş sınırlarını belirlemedeki güçlük nedeniyle, genç yetişkinlik, psikolojik olgunluk ve toplumsal bağlamlar açısından değerlendirilecektir. |
İ. GENÇ YETİŞKİNLİKTE PSİKOLOJİK OLGUNLAŞMA
1. Olgunluğun Tanımlanması Genellikle yetişkinlik' "olgunluk" dönemi sayılır. Kişilik kuramlarının çoğu olgunluğu, genç yetişkinlik sırasında gelişen bir olgu olarak tanımlar. Kişilik kuramları olgunluğun psikolojik nitelikleri konusunda da uzlaşırlar: Sevecenlik, cinsel duyarlılık, sevme ve sevilme yetisi, toplumsal olma yetisi, başka insanlar yetiştirebilme yetisi, vb. Ayrıca, olgun kişiler kim olduklarının, kişisel güçlerinin ne olduğunun bilincinde olan kişilerdir. Olgun kişi durağan değildir, sürekli değişim ve yeniden uyum gösterir, kendini yeniler. Olgunluk sonul bir ürün de değildir, sürekli bir oluşumun durmadan yenilenen sonucudur. Kişilik kuramcıları olgunluğu, bir tür ulaşılan plato ya da sonuncu durum olarak değil, bir oluşum süreci olarak görürler. Olgunluk bireylerin, yaşamın gereklerine ve zorunluluklarına başarılı bir biçimde uyum sağlamaları ve bunlarla esnek bir biçimde başa çıkabilmeleri için sürekli değişim gösterme yeteneğidir. Olgunlaşma süreci bizimle dünya arasında hiç bitmeyecek bir uyum arayışıdır. Kuşkusuz, toplumsal beklentiler, bireyin yaşamının nesnel koşulları, yeteneklerdeki bireysel farklılıklar olgunluğa ulaşmayı etkileyecektir. Buna karşın Maslow olgunluğu, toplumun bireyin insancıl gelişimine gizil bir engel oluşturduğu yerde, "insancıl yönelimin egemenliği" olarak tanımlar. Aşağı ve yüksek düzeydeki gereksinmeler birbiriyle etkileşir, fakat bireyi olgunluğa götüren gereksinmeler yüksek düzeydeki gereksinmelerdir, yani "kendini gerçekleştirme" ve "bilimsel anlayış"tır. Kendini gerçekleştiren kişi aşağı gereksinmeleri aşmıştır; özsaygı, başkalarına bağlılık, insancıl bir kişi olarak büyümeye istekli olma özelliklerini gösterir. Rogers'ın deyişiyle, olgun kişi, kendine güvenerek ve kendi yaşantılarını kabul ederek tam bir işleyişe ulaşan kişidir, karşı karşıya olduğu gerçekliğin tüm yönlerine uyum sağlama gereksinmesini duyan kişidir. Olgun kişi kendi çevresini oluşturur ve kendisini ve başkalarını nesnel bir biçimde algılamaya yeteneklidir; bireysel bir kimlik ve bütünleşmiş bir kişilik kazanmıştır; kendi yaşam düzeyi için gerekli gelişim görevlerini başarır ve şimdiki zamanla ve gelecekle başa çıkmak için gerekli yetenek ve becerileri geliştirir. Gordon W. Allport'a (1961) göre olgun kişiliğin özellikleri şunlardır: 1) Geniş bir benlik duygusuna sahip olmak, 2) Başkalarıyla hem yakın ilişkilerde hem de genel ilişkilerde sıcak bağlar kurmaya yetenekli olmak, 3) Temel bir duygusal güvenliğe sahip olmak ve kendini kabul etmek, 4) Dış gerçeklikle bağlantı içinde, atılımla algılamak, düşünmek ve eylemde bulunmak, 5) Kendini gerçekleştirmeye, içgörüye ve humor'a yetenekli olmak, 6) Bütünleşmiş bir yaşam felsefesiyle uyum içinde yaşamak. Olgun kişiliğin bu ögelerinin temeli olumlu bir benlik-kavramıdır. Benlik-kavramı (self-concept), zaman içinde kendimiz konusunda sahip olduğumuz görüştür. Benlik-kavramı toplumsal etkileşime dayanarak gelişir. Çünkü çevreden alınan geri bildirimlere dayanır. Benlik-kavramı benlik-imgesi'nden çok daha bağımsız ve kararlıdır. Benlik-imgesi (self-image), bizim kendimize ilişkin ve biz bir toplumsal durumdan diğerine geçtikçe değişen ve görece geçici olan zihinsel resimlerdir. Benlik-kavramının davranışlarımız üzerindeki etkisi kuşkusuz daha önemlidir. Ergenlikten genç yetişkinliğe geçerken benlik-kavramında önemli değişimler görülmez, daha çok, bir kararlılık kazanma söz konusudur. Genç yetişkin temelde ergenlikteki aynı insandır. Ancak genç yetişkinler, sorunlarla başa çıkmada daha büyük bir yetenek ve dünyayla ilişkilerde daha büyük bir kavrayış gösterirler. Bu gelişmede cinsel rollerin öğrenilmesi çok önemli bir etkendir. Erkek ve kadın davranışlarında kültürel beklentilerin etkisi çok büyüktür. Örneğin kadınlar, "uygun" kadın davranışının edilgin, duygusal, akıldışı olması gerektiğini "öğrenirler"; kendi yaşamları üzerinde erkekten daha az bir denetim iradesi geliştirirler; özellikle erkeklerle yarışmak zorunda oldukları alanlarda başarılarını beceri ve akıllarından çok "şans"a bağlarlar. Ancak günümüzde genç yetişkinler bu geleneksel kalıpyargıları aşabilmektedirler. Genç yetişkinin kişiliğindeki olgunlaşmanın çeşitli yönlerini betimlemeden önce, bellibaşlı kişilik kuramlarının olgunluk modellerini topluca göstermekte yarar var. Tablo 10'daki modellerde görülen farklılıklar olgun yetişkini tanımlamada karşılaşılan temel sorunları da ortaya koymaktadır. |
2. Olgunlaşma Yönleri
Robert W. White (1966), yetişkinliğe geçiş yıllarında olgunlaşmada beş doğrultu saptamıştır. a) Ego kimliğinin yerleşmesi. Genç yetişkinliğin temel özellikleri genellikle ergenlikte ulaşılan zihinsel olgunluğa dayanır. Piaget'in gelişim kuramı çerçevesinde, soyut işlemler (formal operations) dönemi zihin gelişiminin en üst düzeyidir. Soyut işlemlerle ergen ilk kez soyut düzeyde düşünebilir, varsayımlar kurabilir, akıl yürütebilir. Bu yetenek aracılığıyla kendisinin kim olduğunu ve evren içindeki yerini belirleyebilir. Böylece, insan olarak, toplumun bir üyesi olarak, evrenin bir yaratığı olarak bütünleşmiş bir benlik duygusuna ulaşabilir. Kendisini soyut olarak "bir başkasının bakış açısından" (G. H. Mead) görebilir. Cinsel, toplumsal, siyasal ve ahlaki açıdan kim olduğuna ilişkin duygusunu, belirtileri "süreklilik", "bütünlük" ve "bütünleşme" (Erikson) olan soyut bir kimlik duygusu içinde bütünleştirmeye yetenekli olmaya başlar. Ergenin zihin gelişimi kimlik sorununu çözebilecek karmaşıklığa ulaşmıştır. Ancak zihinsel olarak bu düzeye ulaşmış olmak bu sorunların tümünü çözmüş olmak anlamına gelmez. Bu sorunlar psikolojik ve toplumsal niteliktedir ve büyük ölçüde kültür tarafından belirlenirler. Ergen genç yetişkinliğe yaklaştıkça bu sorunların çözümlerini keşfeder. Genç yetişkinlikte kimliğe ilişkin en önemli sonuç, birey ile toplumsal sistem arasında kurulan ilişkidir. White'a göre kimliğin kararlılık kazanması, yetişkin yaşamın görece sürekli olan toplumsal rollerinin benimsenmesiyle olur. Bu rollere bağlanılması ölçüsünde kimlik duygusunun gelişmesi de güçlenir. Yetişkin rollerine katılma derinleştikçe, genç yetişkin katılımının üslubu ve oynadığı rollerin bütünleştirilmesi konusunda kararlar almaya başlar. Tablo 10 Yetişkin Olgunluğu Modelleri Model/Kuram: Psikanalitik Kuram İnsan ya da Davranış Kavramı: a) Yaşamda erkenden belirlenmiş; psikoseksüel; içgüdüsel b) Psikososyal Çarpışan Güçler: Bilinçdışı güdüye karşı bilinçli güdü; id ve süperegoya karşı ego Toplumsal kökenin yön verilmiş çatışmaları Olgunluk Standardı: Genital cinsellik; en cinsel ve saldırgan dürtülerin yüceltilmiş anlatımı Güçlü ego ve yakınlık kurma yetisi Öncü Kuramcılar: Freud Model/Kuram: Öğrenme Kuramı U-T Kuramı İnsan ya da Davranış Kavramı: Dış olasılıklarla belirlenmiş Çarpışan Güçler: İç dürtülere karşı dış pekiştirmeler Olgunluk Standardı: Tepkinin anksiyeteden kurtulmuş hiyerarşiler Öncü Kuramcılar: Erikson Model/Kuram: Benlik Kuramı İnsan ya da Davranış Kavramı: Kendini gerçekleştirme; temel olarak iyi Çarpışan Güçler: Organizmik iç tepilere ve dürtülere karşı benlik kavramı Olgunluk Standardı: Kendini kabul etme; iç değerlendirme odağı Öncü Kuramcılar: Rogers Model/Kuram: Personalistik Kuram İnsan ya da Davranış Kavramı: Bireyselci ve tek Çarpışan Güçler: Özel çabaya karşı çevresel sınırlamalar Olgunluk Standardı: Benlik duygusunun genişlemesi; bütünleşmiş yaşam felsefesi Öncü Kuramcılar: Allport Model/Kuram: Varoluşçu Kuram İnsan ya da Davranış Kavramı: Dünyada bir yabancı Çarpışan Güçler: Eigenwelt'e karşı Dasein (anksiyete, umutsuzluk, ölüm) Olgunluk Standardı: Otantik varoluş Öncü Kuramcılar: Heidegger, Binsvanger Model/Kuram: İnsancıl Kuram İnsan ya da Davranış Kavramı: Belirlenmemiş; verili, fakat gereksinmeye bağlı Çarpışan Güçler; Aşağı gereksinmelere karşı yüksek değerler ve otantik insanlığın evrensel idealleri Olgunluk Standardı: Kendini tamamlama; en yüksek değerlere bağlanmış yaşam Öncü Kuramcılar: Bühler, Maslow |
b) Kişisel ilişkilerin özgürleşmesi. White'ın belirttiği ikinci
büyüme çizgisi, ilişkinin diğer insanların gerçek doğasına gitgide daha duyarlı duruma gelmesidir. İnsanlararası ilişkiler, gitgide daha fazla biricikliği içinde değerlendirilen tek bir kişiyle ilişkiye dönüşmekte ve gitgide daha az kendi gereksinmelerini, düşlemlerini yansıttığı bir ilişki olmaktadır. Erikson, tek ve biricik olan bir başka kişiyle özgür olarak ilişkiye girebilmek için, kişinin ilişkide kendisinin kim olduğu konusunda gelişmiş bir kimlik duygusu olması gerektiğini savunur. Gelişen kimlik duygusu, genç yetişkinlikte kurulan ilişkilerdeki artan geçicilik ve süreklilikle birlikte, başkalarının biricik (unique) oluşunu kendi kimliğinin sağlam temelinden hareketle keşfetmeye katkıda bulunur. White'ın belirttiği ilginç bir nokta da, beklenmeyen etkileşimlerin önemidir. Bir başkasının beklenmeyen bir davranışı karşısında şaşırdığımız zaman o insanın tek ve biricik oluşuna daha fazla uyum sağlarız; yine bunun gibi, bizden beklenmedik biçimde farklı olan biriyle etkileşime girdiğimizde bu bizi kişilerin tek ve farklı oluşu konusunda daha duyarlı kılar. Beklenmedik etkileşimler kendimizi tanımamıza, kişisel ilişkileri derinleştirmemize yardımcı olur. c) İlgilerin derinleşmesi: Bu üçüncü büyüme çizgisi kişilerin ilgilendiği ve uğraştığı etkinliklerde izlenebilir. White'a göre genç yetişkinlik, ilgilerin derinleştiği ve girişilen işlerin yürekten yapıldığı bir dönemdir. Uğraşlar ve ilgiler mesleki ya da özel olabilir, ancak ortak özellikleri gerçek bir başarı elde etme amacıyla yapılıyor olmalarıdır. Bir başka özellik, bireyin ilgi duyduğu alanla uğraşmaktan yarar beklemeksizin zevk almasıdır. Burada, bireyin kendisine ilginç gelen bir etkinliği ele alması, sadece o etkinlikten zevk duyması, bu zevkin de ilgiyi derinleştirmesi biçiminde gelişen bir süreç söz konusudur. İlginin bu biçimde derinleşmesi sonuç olarak kimliğin kararlılık kazanmasını ve buna bağlı olarak meslek seçimini, başka hir insana duyulan ilgiyi etkiler. d) Değerlerin insancıllaşması. Piaget ve Kohlberg tarafından yapılan ahlak gelişimi çalışmaları, genç yetişkinlerde üst düzeyde soyut ahlak felsefesi gelişimi için yeterli gizilgücün var olduğunu göstermiştir. Soyut bir ahlak felsefesi oluşturma yetisi bütün yetişkinlik boyunca sürüp gidcr. Genellikle toplumlarda daha alt düzeyde ahlaki yargılar geçerli olduğu halde genç yetişkinler, yeni kazandıkları bu yetiyi daha insancıl değerler geliştirme yönünde kullanırlar. Genç yetişkinler kendi kişisel deneyimlerini değerler sistemine katar ve kimliğin gelişen açıklık ve kararlılığını yansıtan kendi kişisel değerler sistemini oluştururlar; bu sistem, daha özgür ve derin ilişkiler kurdukları insanlar aracılığıyla gelişen kişisel deneyimlerinin bir sentezidir. Bütün bu süreçler ideal olarak daha insancıl değerler doğrultusunda gelişirler. e) Özen ve bakımın genişlemesi. Bu büyüme çizgisi kısmen değerlerin insancıllaşmasını yansıtır, aynı zamanda diğer insanların durumlarına duyulan duyguları da içerir. Bu eğilim, başkalarına gittikçe artan bir sempati duymayı ve onların duyguları konusunda derin bir özen geliştirmeyi içerir. Bu özellikler sadece sevilen kişiye değil, yoksullara, baskı altında olan, fiziksel ya da ruhsal rahatsızlıkları olan kişilere de yöneliktir. Yukarıda açıklanan büyüme çizgileri genellikie Erikson'un kimlik ve yakınlık açıklamalarını tamamlayıcı niteliktedir. Bu büyüme çizgileri her toplumda ergenliğin son ve yetişkinliğin ilk yılları için gizil niteliktedir. Ancak bütün genç yetişkinlerin bu gizil-güçleri sonuna kadar harekete geçirdikleri söylenemez (D.C. Kimmel, 1974) |
3. Olgunlaşmada Güçlükler
Genç yetişkin kimlik oluşumunun son basamaklarındadır, kendi kimliği ile toplumsal sistem arasında bağ kurmaya çalışmaktadır, yakınlık kurmadaki ilk adımlarıyla başkalarını özel, biricik ve cinsel varlıklar olarak keşfetmeye başlamıştır. Genç yetişkinlik, bireyin kendini yetişkin olarak gördüğü, başkalarının da ona yetişkin muamelesi yaptıkları, böylece bireyin benliğinin alıştığının dışında değişimler gösterdiği bir dönemdir. Toplumsal karmaşıklığın ve değişimin daha az olduğu toplumlarda bu gelişmeler ergenlik döneminde yer alır ve orada sonuçlanır. Oysa, çok karmaşık ve hızla değişen toplumlarda bu gelişmeler, Keniston'un (1968) "gençlik", Kimmel'in (1974) "genç yetişkinlik" ve bizim "genç yetişkinliğe geçiş" adını verdiğimiz dönemde yer almaktadır. Bu dönemde karşılaşılan ilk sorunu Keniston "bireyselleşmeye karşı yabancılaşma" olarak adlandırmaktadır. a) Yabancılaşma. Genç yetişkin kendi kimliği ile toplumsal rolleri arasındaki bir uzlaşma sağlamadığı zaman yabancılaşma duyacaktır. Kim olduğuna ilişkin duyguları ile toplumun beklenti ve istekleri arasında, toplumdaki meslek, evlilik, anababalık rolleri arasında bireysel bir uygunluk kurulamadığında yabancılaşma tehlikesi ortaya çıkar. Bireysellik duygusunun oluşumunda kişi hem kendi iç dünyasına, hem de dışardaki toplumsal dünyaya yönelir. İçe dönmede bireyin topluma yabancılaşması, dışa dönmede de bireyin kendisine yabancılaşması söz konusu olabilir b) Uyuşturucu. Genç yetişkinlikte uyuşturucu kullanımı, bir bakıma, etkin bireyselleşme ve yoğun bireysel yaşantı arama yoludur. Özellikle gelişmiş toplumlarda uyuşturucu -geleneksel toplumdaki alkol ve tütün gibi- bir yetişkinlik simgesi olarak görülmektedir. Ayrıca uyuşturucu bir alt-kültür simgesi ya da başkaldırma aracı olarak da algılanmaktadır. Genç yetişkinler arasında uyuşturucu kullanımının, egemen kültürden farklı bir yaşam biçimi sürdürme umutlarından kaynaklandığı söylenebilir. Böylece uyuşturucu kullanımı, kültürel normların baskısından kurtulmuş bir bireysel kimlik duygusu edinme çabası ile yabancılaşma sürecinin bir yönünü yansıtmaktadır. c) Cinsellik. Ergenlik ve genç yetişkinliğin en zor sorunlarından biri de, toplumun erinlik ile yetişkinlikteki evlilik arasındaki dönemi bir "cinsel moratoryum" dönemi olarak görmek istemesidir. Buna göre, genç kadınlar cinselliği hiç düşünmez ve istemezler; genç erkekler ise düşünebilir, ama sınırlamak zorundadırlar. Oysa gerçekte durum çok farklıdır. Sorenson'un Birleşik Devletler'de çok geniş bir örneklem üzerinde gerçekleştirdiği bir araştırma, 13-19 yaşlar arasındaki deneklerin yarısının (erkeklerde % 59, kızlarda % 45) cinsel etkinliğe girdiğini göstermiştir. Ergenlikte artış gösteren bu cinsel ilişki oranı doğal olarak genç yetişkinliğe de uzanmaktadır. Ancak bu artışla birlikte birtakım sorunlar da çıkagelmektedir: Ortalama evlenme yaşı yükselmekte, evlilik geciktirilmektedir, dolayısıyla diğer yetişkinlik rolleri de ileriye bırakılmaktadır. Bu noktada, geleneksel normlara mı yoksa çağdaş normlara mı uyulacağı sorunu genç yetişkinlerin en önemli sorunudur. Özellikle gelenekselliğin baskılarıyla çağdaşlığın belirtilerinin birlikte bulunduğu toplumlarda bu sorun daha da ağır basmaktadır. Bireyin, kendi standartlarını seçme özgürlüğü ile katı kurallara boyun eğme zorunluluğu arasında kalması gerilime yol açmaktadır. Günümüzde değişim yalnız cinsel davranışlarda değil, yakınlığa karşı tutumlarda ve yakın ilişkinin doğasında da ortaya çıkmaktadır. Duygusal olarak yakın olan çiftler artık cinsel ilişkiyi de doğal görmektedirler. Ancak, cinsel normlardaki bu değişimlere karşın genç yetişkinlik cinsel yönden güçlükleri olan bir dönemdir. Bireyselleşme süreci içinde olan genç insan, bu süreç içerisinde cinsel kimliği ile ne yapacağı sorusuna da bir yanıt bulmak zorundadır. Seçeneklerin çokluğu, seçim yapma ve seçiminin sorumluluğunu üstlenme zorunluluğunu da birlikte getirmektedir (D.C. Kimmel, 1974). |
4. Gelişim Görevleri
Havighurst'ün gelişim psikolojisine en önemli katkılarından biri "gelişim görevleri" kavramıdır. Gelişim görevleri kavramı, insanın, yaşamının özel dönemlerinde sahip olması gereken belirli beceriler, yetenekler ya da görevleri dile getirir. Bu görevlerin yerine getirilmesi bireyin yaşamının bir sonraki dönemindeki ya da evresindeki gelişimi için önemlidir. Havighurst'ün gelişim görevleri kavramı evrensel olarak kabul edilmemiştir, gene de gelişim psikolojisi için önemli bir katkıdır. Aslında Havighurst gelişim görevlerinin birbiri ardına başarılmasının mutlaka olgun bir birey yaratacağını söylemez, ama bu kavram olgun bir birey olmaya ilişkin diğer kavramlar kadar dikkate değerdir. Havighurst'e göre gelişim görevi, "bireyin yaşamında belirli bir dönemde ya da o dönem konusunda, başarılması bireyin mutluluğuna ve sonraki görevleri başarmasına rehberlik eden, başarılmaması bireyde mutsuzluğa, toplumca onaylanmamaya ve sonraki görevlerde güçlük çekmeye yol açan bir görevdir." Gelişim görevleri, devinimsel (motor), zihinsel (intellectual), duygusal (emotional) ya da toplumsal (social) olabilirlerse de, hepsi de sonunda "psikososyal" alana yönelirler. Havighurst gelişim görevlerini çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemleri ve bunların alt dönemleri için birer birer açıklamıştır. Aşağıdaki tabloda sadece yetişkinliğe ilişkin görevler gösterilmektedir, bu görevlerin açıklanması ilgili bölümlerde yapılacaktır. Tablo 11 Yetişkinlikte Gelişim Görevleri Genç Yetişkinlik; 1. Eş seçimi. 2. Eşle birlikte yaşamayı öğrenme. 3. Bir aile kurma. 4. Çocuk yetiştirme. 5. Bir evin işlerini yürütme. 6. Bir uğraş başlatma. 7. Yurttaşlık sorumluluğunu üstlenme. 8. Uygun bir toplumsal gruba katılma. Orta Yaşlar; 1. Yetişkinliğin yurttaşlık ve toplumsal sorumluluğunu başarma. 2. Yaşamak için ekonomik bir standart oluşturma ve sürdürme. 3. Yetişkinliğin boş zaman etkinliklerini geliştirme. 4. Ergen çocuklara sorumlu ve mutlu yetişkinler olmada yardım etme. 5. Bir eşle bir kişi olarak ilişki kurma. 6. Orta yaşın fizyolojik değişimlerini kabul etme ve bunlara uyum sağlama. 7. Yaşlı anababaya uyum sağlama. İleri Yaşlar; 1. Fiziksel güçteki ve sağlıktaki düşüşe uyum sağlama. 2. Emekliliğe ve gelir azalmasına uyum sağlama. 3. Eşin ölümüne uyum sağlama. 4. Yaş grubuyla açık bir bağlılık kurma. 5. Toplumsal ve yurttaşlık yükümlülüklerini yürütme. 6. Yaşamın doyumlu fiziksel düzenlemelerini yapma. Kaynak: R.J. Havighurst. Human Development, 1953. aktaran Liebed ve Wicks-Nelson. 1981. |
5. Bireysel Gelişim
Burada genç yetişkinliğin önce fiziksel, sonra zihinsel gelişim boyutları söz konusu edilecektir. a) Fiziksel değişimler. Genç yetişkinler fiziksel gelişimlerinin doruğundadırlar. Aşağı yukarı 25 yaş ile 50 yaş arasındaki fiziksel- biyolojik gerileme derece derece ortaya çıkar ve çok yavaştır. Birçok erkek yetişkin en yüksek boya aşağı yukarı 21 yaşlarında ulaşır. 25-30 yaşlarında yetişkinler kas gücü'nün en üst düzeyine ulaşırlar, 30-60 yaşlarında da güçlerinin % 10'unu yitirirler. 60-70 yaşları arasındaki en üst güç 20'lerdeki gücün ancak % 80'i kadardır. Fiziksel dayanma ya da uzun süre çalışma gücü de yaşla birlikte azalmaktadır; ancak, çok zorlu olmayan işlerdeki fiziksel dayanma düşüşü kas gücü azalmasından daha yavaş olmaktadır; öte yandan, fiziksel dayanma gücündeki düşüş hareketli insanlarda durgun ve uyuşuk olanlara göre daha azdır. Yetişkin insanlar çevrelerini örgütlemede ve uyum sağlamada duyusal yeteneklerine bağımlıdırlar. İnsan etkileşiminde etkili bir iletişim kurma yetisi büyük ölçüde duyulara (görme, işitme, dokunma, tat alma, koklama) bağlıdır. Yaşlı yetişkinler uyaranların yoğunluğunun az olduğu (hafif ses, hafif koku, az ışık) durumlarda güçlük çekerler. Görme ve görme uyumu 20 yaşında en üst düzeydedir; bu yaş aynı zamanda ilk özürlerin ve kalıtsal bozuklukların ortaya çıktığı yaştır. 1) Sinir sisteminin işleyişinde ileri yaşlara kadar belirgin olarak ortaya çıkmayan yavaş bir düşüş vardır; bu düşüş görme de içinde olmak üzere bütün davranışı etkiler ve hemen hemen bütün işleyiş ve süreçlerde bir yavaşlamaya neden olur. 2) Ayrıca gözbebeği çapında yaşla ortaya çıkan daralma nedeniyle göze giren ışık miktarı da azalır, bu yüzden yaşlılar iyi aydınlatılmamış yerlerde görme güçlüğü çekerler. 3) Yaşlı yetişkinin ışığa uyum sağlaması da genç yetişkinden daha fazla zaman alır. 4) Göz karanlığa uyum sağladığında (yaşlılarda daha fazla zaman alır) görülebilen en az ışık yoğunluğunda yaşla birlikte bir düşüş vardır. Bu en az ışık yoğunluğunun yetişkin tarafından görülebilmesi için 20 yaşından sonra her on üç yılda iki kat artması gerekmektedir. 5) Görme keskinliği çocukluk ve ergenlikte artar, 20-50 yaşlar arasında kararlılık gösterir, elli yaşmdan sonra yavaş fakat artan bir düşüş gösterir. 6) Göz merceğinin kas hareketi ve esnekliği imgenin retinaya düşmesini sağlar. Ergenlikte mercek uyumunda çok az değişiklik vardır. 20-50 yaşları arasında mercek esnekliğinde azalma başlar, 50 yaşından sonraki mercek uyumunda düşüş daha yavaştır. 7) Yaş ilerledikçe yetişkinler gördükleri nesne ile arka planı arasında daha fazla zıtlığa (kontrast) gereksinme duyarlar. Sonuç olarak, görmeyle ilgili özelliklerde genç yetişkinlikte çok az değişim vardır. Genç yetişkinlikle yaşlılık arasında tepki süresi'nde dereceli bir artış vardır. Çocuklukta bu süre çok kısadır, genç yetişkinlikte bir platoya ulaşılır. Tepki süresi yirmi yaşın hemen öncesinde en üst düzeye çıkar, orta yetişkinlikte ve yaşlılıkta gittikçe artar. Genç yetişkinlikte etkinlik kısıtlanması, yetersizlik, ölüm gibi olgular öncelikle ani (akut) koşullardan doğar. Yaşam döngüsünde, genç yetişkinliğin ani ya da işlevsel koşullarından, orta yetişkinliğin ve yaşlılığın müzmin (kronik) ya da dejeneratif (geri çevrilemez) koşullarına doğru bir değişim söz konusudur. Kırk yaşından önce ölümlerin çoğu bulaşıcı hastalıklardan ve kazalardan, kırk yaşından sonra ise kronik koşullardan kaynaklanır (Schiamberg ve Smith, 1982). b) Zihinsel yetenekler. Yetişkinlerin öğrenme yeteneğini değerlendirmek için henüz elimizde gerçekten yeterli araçların ya da testlerin olmadığı kabul edilmektedir. Knox'a göre bunun en azından üç nedeni vardır: Geniş bir biçimde kullanılan yetişkin zeka testleri (örneğin WAIS), yetişkinin yaşantısını gerçekten anlamaya çalışmaktan çok, çocuk ve ergen testleriyle karşılaştırma yoluyla elde edilmişlerdir; çocuk ve yetişkin zeka testleri birtakım tartışmalı sayıltılara dayanmaktadır (çocuklar, ergenler ve yetişkinler aynı bilgi ve deneyim olanağına sahiptirler, daha zeki insanlar daha etkin ve yeterli öğrenirler ve yetenek testlerinde daha başarılıdırlar gibi); çok az sayıda zeka testi maddesi yetişkinlerin edindiği ve gerçek yaşam koşullarında kullandığı beceri ve uzmanlığa uygun düşmektedir. Öğrenme yeteneği testleri ve diğer değerlendimme yolları bireyin "tavan" kapasitesini ölçmeye yöneliktir, oysa günlük yaşamda bu tavanın altında da sorunsuz yaşanabilmektedir. Dolayısıyla, testlerde puanlar yaşla düşse bile bunun günlük yaşama hiçbir etkisi olmayabilir. Boylamsal araştırmalar, 20-40 yaşlar arasında ve ötesinde zihinsel becerilerde yüksek derecede bir kararlılık olduğunu göstermektedir. Kesitsel araştırmalar ise yetişkinlik sırasında yeteneklerde dereceli bir düşüş olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu bulgu, yaşa bağlı olmaktan çok, genç yetişkinler vc yaşlılar arasındaki eğitim, sağlık, ilgi ve değer farklılıklarına bağlı olabilir. Araştırmalar, zihinsel bakımdan çok yetenekli bireylerin çocukluk ve ergenlikte öğrenmede çok hızlı olduklarını ve sonra genç yetişkinlikte bir platoya ulaştıklarını göstermektedir. Öte yandan, daha az yetenekli bireyler öğrenmede çok daha yavaştırlar, platoya daha erkenden ulaşıyorlar ve sonra daha hızlı bir düşüş gösteriyorlar (Schiamberg ve Smith, 1982). Öte yandan, yetişkinlikte pratik zekanın başarılı bir yaşam sürdürmede ne denli önemli olduğu da dikkati çekmektedir. Araştırmacılar, bir kişinin zekice seçimler yapma yeteneği ile (süpermarkette benzer maddelerin boyutlarıyla fiyatlarını kıyaslamak gibi), aritmetik işlemler içeren soyut testlerdeki puanları arasında ilişki olmadığını bulmuşlardır. P.B. Baltes'in (1987) zekayı iki genel süreç olarak gören yaklaşımı bu sorunu çözmektedir. Baltes'in iki sürekli model kuramında zekanın işleyişi mekanik ve pragmatik süreçlerden ibarettir. Mekanik zeka, bilgi işlemede ve sorun çözmede kullanılan temel düşünce işlemlerini içerir. Bu tür zeka tam gelişimine büyük olasılıkla ergenliğin sonlarında ulaşmakta ve bundan sonra görece sabit kalmaktadır. Zekanın bu boyutu ZB testlerindeki ölçeklerle ölçülebilmektedir. Pragmatik zeka ise, biriken bilgilerle, uzmanlıkla, gündelik yaşamdaki temel bilişsel becerilerle (mekanik zeka) ilgili yöntemleri içerir. Bu işlevler ve yetenekler yetişkinlik dönemi boyunca gelişmeyi sürdürmektedir. ZB testlerinin sözel ölçekleri ya da birikimli zeka testleri pragmatik zekanın bazı yönlerini ölçebilmektedir. Pragmatik zeka birikimli zekaya üstbilişi, uzmanlığı, yorumsal bilgiyi (bilgeliği) eklemektedir. Cattel'in akıcı ve birikimli zeka kuramından da söz etmekte yarar var. Akıcı zeka (fluid intelligence) insan fizyolojisi ile insanın ilk deneyimlerinin etkileşiminin sonucu olan temel bir yetenektir. Bu zeka biçimi, kavramlar oluşturma, soyut usavurmalar yapma ve karmaşık ilişkileri kavrama yeteneğinden ibarettir. Akıcı zeka, eğitimden ve deneyimden bağımsızdır; geniş bir zihinsel etkinlikler alanına uygulanabilir oluşuda buradan gelir. Bu zeka türünü ölçmede kullanılan testler, harfleri ya da sayıları gruplama, benzer sözcükleri eşleme, sayı dizilerini anmısama gibi etkinlikleri içerir. Birikimli zeka (crystallized intelligence) ise, soyut usavurmanın, soyutlamanın ve karmaşık ilişkiler kavramının öğrenilmiş görevlere uygulanmasını içerir. Birikimli zeka, eğitime ve deneyime bağımlıdır; genel bilgi, sözcük dağarcığı, aritmetik usavurma ya da toplumsal durum testleriyle ölçülür. Her iki zeka türü de yetişkinlerin düşünmede ve sorun çözmede kullandıkları yeteneklerdir. Bir birey yaşam süresi boyunca "bilişsel bir üslup" geliştirir ve sorunları zeka parlaklığı (akıcı zeka) ya da bilgelik (birikimli zeka) yoluyla çözer. Her iki zeka türü de çocukluk ve ergenlikte artış gösterir. Akıcı zeka yetişkinlikte derece derece azalmaya başlar, buna karşılık birikimli zeka yetişkinlikte derece derece artmayı sürdürür. Ancak, birikimli zekanın sürekli artışı eğitim, bilgi edinme, düşünme, kültürel katılma etkinliklerinin sürmesine bağlıdır (Schiamberng ve Smith, 1982). Zihin gelişiminin evrelerinin ergenlikte tamamlandığı bilinmektedir. Ancak, yetişkinin düşüncesi ergenin düşüncesinden bir çok açıdan farklı görünmektedir. Yetişkin düşüncesinin daha az kendine dönük, daha akılcı, daha pratik olduğu kabul edilir. Bu değişikliğin kaynağı nedir? Yetişkinlikte ortaya çıkan bilişsel örüntülerin bireyin yetişkin yaşamında üstlendiği sorumlulukların ve bağlantıların sonucu olduğu düşünülmektedir. Bu görüş özellikle K. Warner Schaie (1982) tarafından savunulmaktadır. Schaie yetişkin bilişinde toplumsal vurgulara ve bağlantılara denk düşen dört evrenin varlığından söz etmektedir (Tablo 12). Tablo 12 Schaie'ye Göre Bilişsel Gelişim Evreleri Çocukluk ve ergenlik: Kazanım (Piaget'in dört evresi) Genç yetişkinlik: Başarma (amaca yönelik öğrenme) Orta Yetişkinlik: Sorumlu (başkalarına ilgi) Yapıcı (toplumsal sisteme ilgi) İleri yetişkinlik: Yeniden bütünleştirici (bilgelik) Kaynak: Aktaran K.S. Berger, 1988 Warner Schaie'nin yetişkin zekasına yaklaşımı biliş ile gelişim görevleri arasında bağlantı kurmaktadır. Bu kuramda yetişkinlikten önceki bilişsel değişimler gitgide daha etkili olan yeni bilgi edinme yollarını yansıtır; yetişkinlik sırasındaki değişimler ise bilgiyi kullanmadaki farklı yolları yansıtır. Bu nedenle Schaie'ye göre çocukluk ve ergenlik tek bir evrede yer alır: Kazanım evresi (acquisitive stage). Bu evrede genç insanlar yeni beceriler öğrenmeye ve bilgi biriktirmeye çalışırlar. Genç yetişkinlikte ikinci evre gelişir: Başarma evresi (achieving stage). Bu evre yıllar içinde toplanmış bilginin uygulanması evresidir. Genç yetişkinler bilgilerini hem mesleki amaçları doğrultusunda, hem de özel yaşamlarında uygulamaya başlarlar. Orta yetişkinliğin bilişsel evreleri şunlardır: Sorumlu evre (responsible stage) ve yapıcı evre (executive stage). Bu iki evre zekayı toplumsal olarak sorumlu biçimde uygulama özelliğini getirir. Sorumlu evrede kişiler aile üyelerine ve birlikte çalıştıkları insanlara karşı yükümlülüklerini tanırlar; yapıcı evrede ise sorumluluk aileden ve iş çevresinden topluma doğru genişler. İleri yetişkinlikte yeniden bütünleştirici evre (reintegrative stage) gelir. İleri yaşlardaki yetişkinler meslek, aile, toplum ya da ulus sorunlarına yönelmek yerine tek bir alana odaklanırlar. Aşağıda ayrıntıları açıklanan bu evrelerden geçişi belirleyen nokta, yaş değil gelişim görevleridir. Schaie, bilişsel açıdan çocukluğun ve ergenliğin bir kazanım evresi oluşturduğuna inanmaktadır; bu evrede bilgi kazanılmakta ve sorun çözme teknikleri öğrenilmektedir, bunların genç kişinin yaşamındaki güncel önemine çok az bakılmaktadır. Genç insan bir konuyu "öğrenmek için öğrenir". Yirmili yılların başlarında bilginin bir ayırım gözetmeden kazanılması evresi aşılır ve başarma evresi'ne girilir; bu evrede kişi bilgiyi kendini dünyaya yerleştirmek için "kullanır". Orta yetişkinlikte bir sorumlu evre gelir; bu üçüncü evrede kişisel amaçların ailesel amaçlara uygunluğu sağlanır; artık zengin ve güçlü olmak, iyi yetişmiş, mutlu çocukları olmak kadar önemli görünmez. Yine bu evrede bazı yetişkinler yapıcı evre denilen yeni bir özel evreye girebilirler: Bu evredeki kişi geniş toplumsal sistemle ilgilidir. Firma, okul ya da kent yöneticisi olarak aldığı yükümlülükler sorumlu evredeki kişininkinden çok daha fazla ve derindir. İleri yetişkinlikte yeniden bütünleştirici evre gelir, burada yaşama bir bütün olarak anlam vermek söz konusudur. Bu evrede kişi, içe doğru dönerek kendi yaşamı üzerine ya da dışa doğru dönerek evren üzerine odaklanır. Schaie'nin yetişkin düşüncesi betimlemesi genç insanın somut ya da soyut işlemsel düşüncesini aşan özellikler taşımaktadır. Günümüzde, soyut-sonrası düşünme (postformal thinking) diye adlandırılan bir düşünce yapısının varlığı tartışılmaktadır. Kimi kuramcılar bu düşünme biçimini yeni bir evre olarak görmektedirler. Kimileri de bunu Piagetci anlamda bir evre olarak kabul etmemektedirler. Çünkü bu evre yaşa dayalı değildir, evrensel değildir, önceki evreden tümüyle farklı değildir. Onlara göre soyut-sonrası düşünceyi düşüncenin bir üslubu olarak görmek daha doğru olur; bu düşünce üslubu bir insanın yaşam deneyimlerinin karmaşıklığıyla, eğitimin derecesiyle ilişkili olabilir. Bütün bu eleştirilere karşın, burada bu yeni yaklaşıma kısaca yer vermekte yarar görüyoruz. Bu yaklaşıma göre Piaget'in geleneksel kuramı yüksek düzeyde bilişsel yeteneğe sahip ayrıksı kişileri dikkate almamaktadır; bunun nedeni de, Piaget'in öncelikle çocukluktaki ve ilk ergenlikteki düşünme süreçleriyle ilgilenmesidir. Patricia Arlin (1975) yeni ve daha ileri bir evre olarak soyut-sonrası işlemlerin var olup olmadığını araştırdı. Arlin'e göre bir evre "üretici sorular" sorarak yeni çözümler geliştirme evresidir. Arlin'in niyeti Piaget'in kuramını reddetmek değil, yeni bir evre katarak bu kuramı genişletmektedir. Arlin'e göre Piaget'in soyut işlem dönemi kişiden bir sorunu çözmesini istemektedir; oysa yeni bir sorun bulmak ya da yeni sorular keşfetmek de bilişsel açıdan önemlidir. Arlin'in "soru bulma evresi" olarak adlandırdığı beşinci evre yetişkinin zihin yapısında yaratıcı düşünme, yeni sorular görme, yeni keşifler yapma evresidir. Günümüzde zeka konusunda gereksinme duyulan bütünleştirici bir model Marion Perlmutter tarafından ortaya atılmıştır. Zekanın üç ayrı düzeyinin birleştirildiği bu yaklaşıma Perlmutter üç katlı model (three-tier model) adını vermekedir (bk. Tablo 13). Bu modelde birinci kat "işleme" (processing), ikinci kat "bilme" (knoving), üçüncü kat "düşünme"dir (thinking). Piaget'in kuramı üçüncü kat üzerinde odaklaştığı halde, faktör analizine dayanan yaklaşımlar ilk iki kat üzerinde yoğunlaşırlar. Birinci kat işlev görmeye doğumda başlar, ikinci kat çocukluk sırasında ortaya çıkar, üçüncü kat daha sonra belirir ve yetişkinlik boyunca gelişimini sürdürür. Her yeni kat eklendikçe sistem daha güçlü ve etkili olur. Ayrıca bu model zekada yetişkinlik boyunca ortaya çıkan değişimleri daha iyi anlamamızı da sağlamaktadır. Biyolojik temelli olan birinci kattaki işlemler yaşamın ileri yıllarında ya bozulan sağlık ya da biyolojik yaşlanma nedeniyle bozulabilir. Psikolojik temelli olan ikinci ve üçüncü katlar ise yaşlanmadan pek etkilenmezler. Çünkü akıcı zekanın temelini oluşturan biliş mekanizmaları ileri yetişkinlikte, çocukluk, ergenlik ve genç yetişkinliktekinden çok daha az önemli olmaktadır. Tablo 13 Üç Katlı Biliş Modeli Kat İ (Mekanik beceriler) Temel mekanizmalar; birincil zihinsel işlevler; akıcı yetenekler Kat İİ (Birikimli beceriler) Sözcük bilgisi; birikimli yetenekler Kat İİİ (Bileşimli beceriler) Mantıksal-matematiksel yapılar; stratejiler; yüksek zihin işlevleri Kaynak: Perlmutter, 1989. Aktaran Perlmutter ve Hall, 1992. Açıklama: Mekanik beceriler = mechanized skills, birikimli yetenekler = crystallized abilities, birikimli beceriler = crystallized skills, bileşimli beceriler = synthesized skills, akıcı yetenekler = fluid abilities karşılığıdır (B.O.). Perlmutter'e göre Kat İ (işleme), dikkat, algı hızı, bellek ve akılyürütme gibi temel bilişsel süreçlerden oluşur (Baltes'in mekanik zekası); bunlar aynı zamanda akıcı zekayı yaratan yeteneklerdir. Bu katta bebeklikte ve ilk çocuklukta gelişim olur, daha sonra bilişsel süreçlerde kararlılık görülür. Kat İİ (bilme) dünyaya ilişkin bilginin birikmesinden oluşur (Baltes'in pragmatik zekası). Bilme dış deneyimlerle gelişir ve uyum göstermeye olanak veren temel bilgiyi sağlar; bunlar aynı zamanda birikimli zekayı yaratan yeteneklerdir. Bu kat dışsal deneyimlere bağlı olarak yaşam boyunca gelişir (kimi yazarlar, orta ve ileri yetişkinlikte yavaşlamasına karşın, bu kattaki gelişimi yetişkin zekasının başat özelliği sayarlar). Kat İİİ (düşünme) yalnızca üstbilişin ortaya çıkmasından sonra gelişir. Bu kat bilgiyle uğraşma stratejilerinden ve yüksek düzeyde uyum göstermeye olanak veren yüksek zihinsel işlevlerden oluşur. Bu kat Piaget'in soyut işlemlerinin özelliği olan mantıksal-matematiksel düşünceyi, aynı zamanda G. Labouvie-Viefin önerdiği soyut-sonrası düşünceyi içerir (Perlmutter ve Hall, 1992). Piaget'in bilişsel gelişim evreleri soyut düşünce ile son bulmaktadır: Soyut işlem evresinde kişi varsayımlı-tümdengelimli akıl yürütmeyi başarabilmektedir. Ancak bu evreye ulaşabilmesi için ergenin olgunlaşması ve eğitim deneyimini tamamlaması gerekmektedir. Soyut düşünme yeteneği ortaya çıktıktan sonra kişi mantıksal kanıtlar üzerinde düşünebilir ve mantık süreçlerini çeşitli sorunlara (özellikle matematik ve fizik ilkelerini içeren problemlere) uygulayabilir. Soyut düşünme yeteneği tam anlamıyla geliştiğinde kişiyi mantıksal ilişkileri kurmaya, belirli bir mantıksal sistemin bütün varsayımlı olasılıklarını görmeye yetenekli kılar. Ancak bu noktada önemli bazı sorular ortaya çıkmaktadır. Yetişkinlerin gündelik yaşamlarında kullandıkları düşünce türü bu mudur? Bununla gerçek yaşam sorunları çözülebilir mi? Soyut düşünce kapalı bir sistemdeki sorunları çözebilir- Böyle bir sistemde bütün değişkenler arasındaki ilişkiler önce tek tek, sonra bir bütün içinde ele alınıp çözümlenebilir- Oysa yetişkin yaşamının gündelik sorunlarının çoğu açık sistemlerin (aile, iş, arkadaşlar, toplum) birbiri içine girmiş çok yünlülüğü içinde ortaya çıkar. Kapalı sistemde tek, kesin bir doğruya ulaşıldığı halde, açık sistemlerde bulanık, kısmi doğrular, çoğu bilinmeyen sayısız değişkenler söz konusudur. Kimi araştırmacılara göre soyut düşünce açık sistemlerle başetme konusunda çok soyut ve katı kalmaktadır; böylece soyut düşüncenin ötesinde dinamik bir düşünce türü saptamanın gereği ortaya çıkmaktadır. Soyut-sonrası düşünce soyut düşünceden daha az soyut (abstract), daha az mutlaktır; yaşamın bağdaştırılamayacak yönlerine uyum sağlayabilir, diyalektiktir, bir düşüncenin ya da durumun çelişik ögelerini daha kavranılır bir bütün içinde bağdaştırmaya elverişlidir. G. Labouvie-Viefe (1985) göre, geleneksel olgun düşünce modelleri nesnel, mantıksal düşünceyi vurgulamakta, buna karşılık öznel duygulara ve kişisel yaşantıya daha az önem vermektedirler. Oysa gerçek olgun, uyumlu düşünce, soyut, nesnel düşünme biçimleri ile duruma duyarlılıktan doğan öznel, anlatımcı biçimler arasındaki etkileşimi içerir. Yetişkinin bu bileşimi gerçekleştiren düşünce biçimine uyumsal düşünce (adaptive thought) adı verilmektedir. Kimi kuramcılar da bilişin en ileri biçimi olarak diyalektik düşünce'yi (dialectical thought) önermektedirler. Felsefi bir kavram olarak diyalektik sözcüğü her düşüncenin, her doğrunun karşıtını da içerdiği ilkesine dayanmaktadır. Her fikir ya da tez, karşı fikri ya da antitezi de içerir. Diyalektik düşünce, bir fikrin iki kutbunu da aynı anda düşünmeyi ve sonra bunları bir bileşim içinde birleştirmeyi, böylece özgün düşünce ile onun karşıtını bütünleştirmeyi sağlar. Dünyada yaşanan sistemler kapalı olmaktan çok açık oldukları ve sürekli değişimler kaçınılmaz olduğu için diyalektik süreç de süreklidir. Gündelik yaşamda diyalektik düşünce bir insanın inançlarının ve yaşantılarının, karşılaştığı bütün çelişkilerle ve bağdaşmazlıklarla sürekli bütünleşmesi demektir. M. Basseches (1984) diyalektik düşünce araştırmasında deneklere "eğitimin özü nedir?" gibi düşünceyi kışkırtıcı sorular sormakta, sonra yanıtları diyalektik düşüncenin yirmi dört temel özelliğine göre puanlamaktadır. Hem yaşam deneyimleri hem de eğitim diyalektik düşüncenin ilerlemesini teşvik etmekte, ama ikisi de gelişmesini garanti edememektedir. Gerçekte, uyumsal düşünce ve diyalektik düşünce normatif olmaktan çok ideal olarak görülmesi gereken düşünce biçimleridir. İnsanların çoğu soyut-sonrası düşünceyi hiçbir zaman kullanamayacağı gibi, çoğu da düzensiz olarak ya da yalnızca özel alanlarda kullanabilecektir. (K.S. Berger, 1988) Zihin gelişiminde soyut işlem yeteneği kişiyi yetişkinlerin dünyasına girmeye hazırlayan en önemli etkendir. Ancak soyut işlem yeteneği gelişirken bireyin kişilik yapısını da geliştiğini unutmamak gerekir; bu bağlamda, kişinin kendini algılayışından ahlak anlayışına kadar pek çok şey de değişmektedir. Yetişkinlikte, hem çocukluğun tümevarımcı usavurma (inductive reasoning) biçimi, hem de ergenlikten itibaren kazanılan tümdengelimci usavurma (deductive reasoning) biçimi kullanılır. Ama bütün yetişkinlerin soyut işlemlere tam anlamıyla ulaşamadıkları da bir gerçektir. Başka bir deyişle, en gelişmiş toplumlarda bile bireylerin hepsinin soyut düşüncenin en ileri düzeylerine ulaşamadıkları görülmektedir. Bunun temel nedeni, belki bireyin toplum tarafından yeterince uyarılmaması, toplumdan yabancılaşma nedeniyle bu düşünme biçiminden isteyerek ya da istemeyerek uzaklaşmasıdır. Öte yandan, özellikle günümüzde yoğun çevre sorunları kimi bireyleri kent ve sanayi yaşamından uzaklaştırırken, doğal ve somut olana yaklaşma bağlamında, soyut düşünme biçimlerinden de kaçmaya yol açabilmektedir. |
İİ. TOPLUMSAL BAĞLAMDA GENÇ YETİŞKİNLİK
Genç yetişkin, çocukluk ve ergenlik bağlarından kurtulmuş özerk bir bireydir. Bu özerklik, bireyin, yaşamının önceki yıllarında kazandığı fiziksel, zihinsel, toplumsal gelişiminin ve birikiminin bir sonucudur. Bütün bu kazanımlar bireyi dış dünyaya yöneltmektedir. Genç yetişkinlikte bireyin temel çabaları toplumsal dünyaya yönelmiştir. Yetişkinlikte gelişim sürecini özellikle toplumsal etkileşimler sağlar. Genç yetişkin aile içinde, iş dünyasında ve arkadaş topluluğunda yeni bir ilişkiler örüntüsü içindedir. Bu ilişkiler toplumsal bir ağ oluşturur ve gelişimin sürmesini sağlar. Tüm yetişkinler, oldukça karmaşık, çeşitli yaşam biçimleri ve katılma olanakları sunan toplumsal bir çerçevede yaşarlar. Ancak yine de, yetişkinlerin hemen hepsi zamanlarının ve enerjilerinin çoğunu toplumsal kurumlardan biri olan aileye ayırırlar. Bu nedenle önce aile yaşamı incelenecektir. |
1. Aile
Psikolojik düzeyde aile, aile yapıları, ailedeki etkileşim ve ailedeki yaşam döngüsü açılarından incelenebilir. Öte yandan, ailenin, anlamlı yakın ilişkilerin, bütün doyumların, gelişim olanaklarının kaynağı olduğu biçimindeki görüşler sadece felsefi ideallerdir. Aile, kimi zaman en büyük duygusal rahatsızlıkların, gerilim ve çatışmaların kaynağı da olabilir. Aile içi polisiye olaylar, kötü muamele gören ve dövülen çocuklar, yatma ve yeme olanağıyla sınırlı ilişkiler, işteki engellenme ve başarısızlıkların yansımaları, duygusal ya da cinsel doyumsuzluklar da aile yaşamının gerçek yönleridir. Büylece aile tüm yönleriyle incelenmesi son derece güç bir yaşam alanı oluşturmaktadır; bu nedenle aile sadece yapıları, etkileşimleri ve yaşam döngüsü açısından kısaca ele alınacaktır. A. Aile Yapıları Aile yapılarını, geleneksel "büyük aile" ve çağdaş "çekirdek aile" olarak sınıflamak çok bilinen bir yoldur; ancak bu sınıflama biçiminin günümüzdeki aile yapılarını tam anlamıyla yansıttığı söylenemez. Günümüzde aileler ana, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek birimler halinde gözükseler bile, büyük aile ile bağlarını çeşitli biçimlerde sürdürmektedirler. Tipik olarak genç çift anababasından ayrı bir ev kurar, ama aile bağları korunur, akrabalık şebekesi içinde karşılıklı yardımlaşma ve ilişki sürdürülür. Anababalar yeni çiftlere yardım ederler, daha sonra yeni çiftler de emeklilik ve hastalıkta anababalara yardıma koşarlar. Üç kuşak aile üzerinde yapılan bir araştırmada en genç kuşağın anababalarla çocukların kendi yollarına gitmeleri gerektiğini "en az" söyleyen ve anababaları ile ilişki kurma sorumluluğunu "en fazla" duyan kuşak olduğu ortaya konmuştur. Bu değişik aile yapısı, geleneksel geniş aileden farklı olduğu gibi, çağdaş çekirdek aileden de farklıdır. Çünkü eski kuşaklarla ve çocuklarla ilişkiler bağımsızlık ve hareketlilik korunarak sürdürülmektedir. Aile yapılarında kuşaklararası ilişkiler dışında da farklılıklar görülmektedir. Örneğin, bazı aileler, boşanma, dulluk ya da terkedilmişlik nedeniyle tek anababalıdır. Bazı ailelerin yanlarında yaşlı ana ya da baba, evlenmemiş bir akraba, bir bakıcı gibi fazladan birileri vardır. Bazı aileler de boşanma ve yeniden evlenme sonucu inanılmaz derecede karmaşık görüntüler verirler. Bazen çekirdek aileler hafta sonlarında, bayram günlerinde geniş aile özellikleri gösterirler. Sonuç olarak sadece çekirdek ve geniş aile tipleri çerçevesinde bile çeşitli aile yapıları ya da biçimleri söz konusudur. Günümüzde en yaygın aile biçiminin, "genişlemiş çekirdek aile" (extented nuclear family) olduğu söylenebilir. Bu aile yapısı, çeşitli seçeneklere olanak verdiği, coğrafi hareketlilik sağladığı, değer ve tutumları yeni kuşaklara iletmede aracı olduğu, hızlı toplumsal değişimlerin yol açtığı gerilimlere karşı bireylere duygusal destek sağladığı için yaygındır. Ancak bu aile yapısının her zaman olumlu biçimde işlediği de söylenemez. Dolayısıyla, genişlemiş çekirdek aileler de toplumların gereksinmeleri doğrultusunda değişime uğrayacaklardır. Örneğin, gelişmiş toplumlarda farklı yaş kesimlerinden insanlar "komün" yaşamı gibi farklı aile biçimlerini denemektedirler. Bununla birlikte, gelecekte bu tür bir aile yapısının yaygınlık kazanıp kazanmayacağı bilinememektedir. Ne olursa olsun, gelişmiş toplumların çoğulcu yapısının çeşitli aile yapılarının gelişmesine olanak tanıyacağı kuşkusuzdur. |
B. Ailede Etkileşim
Aile, yetişkin ve çocukların etkileşimde bulundukları, dolayısıyla birbirlerini etkiledikleri bir birimdir. Aile etkileşim üzerine kurulu bir sistem olduğundan, bir yönün işlevini yerine getirmemesi sistemin diğer yönlerini de etkiler. Şu halde, aileyi anlamak için ana, baba ya da çocukları ayrı ayrı incelemek yeterli olamaz; çünkü aile, parçaların bir araya gelmesinden farklı bir bütündür. Ailenin "etkileşen kişilikler birimi" olarak kabul edilmesi simgesel etkileşim kuramından kaynaklanan bir görüştür. Aile bireyleri arasındaki etkileşimin anlamı, bireylerin etkileşimde aldıkları yerden çok, etkileşimin kendi içindedir. Örneğin, babanın alkolik oluşu aile etkileşimi içinde dışardakinden çok farklı bir anlam taşır; ailenin her bireyi babanın bu özelliğine farklı tepki gösterir, aile içinde bu özelliğin bir gelişim tarihi vardır, aile sistemini bir bütün olarak etkiler ve bireylerin aile algısını farklılaştırır. Etkileşim yaklaşımının uygulamadaki en tanınmış örneği "aile terapisi" (family therapy)dir. Aile terapisinin temel ilkesi, aslında "hasta"nın yalnızca "belirlenmiş hasta" olduğu ve etkileşen bütün aile bireylerince paylaşılan acıyı en fazla dile getiren kişi olduğudur. Yani bir bireyin rahatsızlığı, aslında içinde yaşadığı rahatsız bir ailenin ve kötü işleyen bir aile etkileşiminin belirtisidir; ailede bir şeyler ters gitmektedir ve bütün ailenin bir terapistle görüşmeye gereksinmesi vardır. Örneğin, bir çocuk şamar oğlanı olarak seçilmiş ve ailece kendisine "problem çocuk" olma görevi verimiştir; böylece anababa, yüzleşemedikleri evlilik sorunlarından kaynaklanan anksiyetelerini çocuk üzerinde yoğunlaştırarak daha az tehdit edici bir çıkış yolu bulmaktadırlar. Aile terapisi ilkeleri ve uygulamaları oldukça yenidir ve eski psikopatoloji yaklaşımlarıyla -en azından yüzeyde- çelişmektedir. Eski yaklaşımlar, bireysel problemin bireysel dinamikle ilişkili olduğu ve bireysel terapi gerektirdiği doğrultusundadır. Ancak bireysel terapistler bile, hastalarının gelişiminin aileleri tarafından engellendiğini ve terapide kazanılan değişikliklere ailenin uyamadığını görmektedirler. Bu bulgular aile terapisinin gelişmesine katkıda bulunurken, aile içindeki etkileşimin önemine de dikkati çekmiştir. Ayrıca bu yaklaşım bireyin içsel dinamiklerini de reddetmemektedir. Aile terapisi sayesinde "asıl" sorunlu birey saptanabilir -çünkü çoğunlukla ailede hasta olarak belirlenen kişiden başka bir üyedir- ve daha sonra bireysel terapiye alınabilir. Bireyin rahatsızlığını başlatan ne olursa olsun, bu rahatsızlık başlayınca yoğun aile etkileşiminde her birey bununla bir biçimde başa çıkmak zorunda kalacaktır. Şu halde, temel nokta, ailenin etkileşen kişilikler birimi olduğudur. Bu kişiliklerden birinde ya da ilişkilerde ortaya çıkarak bir bozukluk aile sisteminin diğer yönlerini de bozacaktır. Kimmel'in bir araştırmasında, evlilik ilişkisinin kalitesi, anababanın çocuk davranışını algılayışı, anababanın aile birimini algılayışı ölçülmüş, evlilik ilişkisindeki bozukluğun (düşük evlilik doyumu), çocuğun davranış bozukluğuyla (yüksek derecede saldırganlık) ilişkili olduğu, bu iki alandaki bozukluğun da olumsuz aile birimi algılaması ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Etkileşim yaklaşımının önemli bir noktası da, ailenin farklı yönlerini anlamada aile bireylerinin algılarının, o aile sisteminin değişkenlerini dışardan izleyen birinin gözleminden daha belirgin olacağıdır. Örneğin, bir çocuk aileyi birçok nedenle kardeşlerinden çok farklı algılayabilir, sonuç olarak da o çocuk aynı ailede yaşayan kardeşlerinden farklı ya da olumsuz etkilenebilir, çünkü algılayışları farklıdır. Ferdinand Vander Veen, aile bireylerinin aile birimini nasıl algıladıklarını ortaya çıkarmak ve ölçmek için "aile-kavramı" adını verdiği bir yapı geliştirmiştir. Aile bireylerinin, tıpkı benlik-kavramları gibi, aileye ilişkin kavramları vardır ve aile-kavramı da benlik-kavramı gibi ölçülebilir. Sonuç olarak bir bireyin kendi ailesine ilişkin algısı, ailenin diğer bireylerine ve dış baskılara uyum sağlanmasında son derece önemli bir etkendir. |
C. Aile döngüsü
Genç yetişkinlikte bütün toplumsal çevreler içinde yine aile çevresi ağırlığını korur. Gelişimsel açıdan bakılacak olursa, ergenlikten yetişkinliğe geçişte önemli bütün dönüm noktaları aile ile ilgilidir. Bu dönüm noktalarını geçmek toplumda normatif olarak yetişkinliğe geçişi belirler. Aile yaşam döngüsü (family life cycle), yetişkin rollerinde birtakım geçişler ve evrelerle belirlenir. Aile döngüsü içinde en önemli dönüm noktaları, evlenme, ilk çocuğun doğumu, son çocuğun doğumu, son çocuğun evden ayrılması (boş yuva) ve dulluktur. Sosyolog Reuben Hill dokuz dönüm noktası saptamıştır. 1. Kuruluş: yeni evlenmiş, çocuksuz. 2. Yeni anababalar: ilk çocuk üç yaşına gelinceye kadar. 3. Okul öncesi: ilk çocuk 3-6 yaşlarında, belki yeni bir kardeş. 4. Okulçağı ailesi: ilk çocuk 6-12 yaşında, belki yeni bir kardeş. 5. Ergen çocuklu aile: ilk çocuk 13-19 yaşında, belki yeni bir kardeş. 6. Genç yetişkinli aile: ilk çocuk 22 yaşında ya da daha büyük, ilk çocuk evden ayrılıncaya kadar. 7. Yerleştirme yeri olarak aile: ilk çocuğun ayrılmasından son çocuğun ayrılmasına kadar. 8. Anababalık sonrası aile: çocuklar evden ayrıldıktan sonra, baba emekliye ayrılıncaya kadar. 9. Yaşlılık ailesi: babanın emekliye ayrılmasından sonra. Hill'in bu evre görüşü sınırlıdır; çünkü evlenmeden birlikte yaşayan, boşanmış ya da yeniden evlenmiş çiftlere uygulanamaz, çalışan kadını dikkate almayışı açısından da eksiktir. Ayrıca, çağdaş karmaşık toplumlarda insanlar yaşam üsluplarını seçme ve değiştirme hakkına sahip olmak istemektedirler. "Yaşam üslubu", bir bireyin biyolojik, toplumsal ve duygusal gereksinmelerini gidermeye çalıştığı yaşam örüntülerinin tümüdür. Bir aile kurmak bütün toplumlarda varolan bir yaşam üslubudur. Ancak aile döngüsünü oluşturan olaylar toplumsal ve kültürel değişimlerin etkisi altındadır. Örneğin, evlilikten son çocuğun yetiştirilmesine kadar geçen süre son yüzyıl içerisinde gitgide kısalmıştır. Aile döngüsündeki bu tarihsel değişimler aile döngüsünün de değişmesine neden olmuştur; ortayaşlı büyük anababalar, dört kuşaklı aileler ortaya çıkmış, çiftlerin anababalık sonrası dönemi uzamıştır. Aile döngüsündeki bu tür olaylar, bunların birey üzerindeki toplumsal ve psikolojik etkilerine de dikkati çekmiştir. Örneğin, ilk çocuğun doğuşu yalnızca "eş" oluştan "anababa" oluşa doğru bir rol değişikliği getirmez, aynı zamanda benlik kavramı ve güdülenme ile anababalarda çözülmemiş çocukluk çatışmalarını da uyandırır. Aile döngüsünün dönüm noktaları ailenin sırasal dönemler içinde ilerleyici gelişimini içerir. Bu dönemlerin ayrılması yazarlara bağlı bir keyfilik göstermektedir, yine de bu ayrımm konuyu açıklamak açısından yararlı olduğu söylenebilir. Aşağıdaki açıklamada Kimmel'in (1974), Hill ve Duvall'a dayanarak geliştirdiği şema izlenecektir. Ayrıca bu şemaya evlilik öncesi döneminin de katılması uygun bulunmuştur. Evlilik öncesi başlığı altında genellikle iki sorun incelenir: Eş seçimi ve sevgi ilişkisi. (0) Evlilik öncesi. Genellikle evlilikler bir seçme süreci sonucunda gerçekleşir. "Eş seçimi"nde iki temel ilke vardır. "Benzerlik ilkesi"ne göre, sınırlı bir bireyler grubu içinde, yaş, ırk, din, etnik köken, toplumsal sınıf, eğitim ve kişilik benzerliğine dayanılarak seçim yapılır. Benzerlik (homogami) ilkesi benzerlerin birbirini çektiği gerçeği üzerine kurulmuştur. Buna karşılık "bütünlenme ilkesi", eşlerin özellikle kişilik açısından farklı ve tamamlayıcı özellikleri nedeniyle seçildiğini savunur. Bu ilke karşıtların birbirini çektiği gerçeğine dayanmaktadır. Araştırmalar hangi ilkenin daha çok uygulandığını ortaya koyamamıştır, ancak benzerlik ilkesinin daha geçerli olduğu yolunda belirtiler vardır. Benzerlik ilkesinin daha geçerli olması, böyle bir seçimin sosyoekonomik sınıf, din, eğitim gibi alanlarda daha az çatışmaya yol açması, özellikle evliliğin ilk yıllarında karşılıklı toplumsallaşma sürecinin daha kolay olması nedeniyle olabilir. Ayrıca, anababa isteği ve toplumsal baskı da benzerlik ilkesi doğrultusundadır. Eş seçimi konusundan önce araştırılması gereken temel bir sorun, insanların neden evlendiği sorunudur. Her şeyden önce, evlenme yönünde yoğun bir toplumsal baskı vardır. Bireyin evlenmesi gereken anı belirleyen bir "toplumsal saat" bile vardır. Bu an geldiğinde bireyin ailesi ve çevresi onun evlenmesini bekler. Psikolojik gelişimi, cinsel çekim ve aşk etkenleri de evliliği çağrıştırır. Ancak psikoloji ve sosyoloji kitapları aşk konusuyla doğrudan ilgilenmemişlerdir. McCurdy, cinselliğin tümüyle tartışılmasına karşılık, iki konunun, yani dinin ve aşkın tartışılmasında gösterilen çekingenliğe dikkati çekmektedir. Kuşkusuz, Maslow ve Fromm gibi yazarlar bu konuda önemli bir istisna oluşturmaktadırlar; ayrıca, kadın-erkek ilişkilerinde tabu konu tanımayan günümüzün feminist yazarlarını da unutmamak gerekir. Aşk konusundaki diğer bir ilginç tartışma da Batı kültüründeki romantik mitos üzerindedir. Rougemont'a göre romantik aşk ile Hıristiyanlık inancı arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun en güzel örneği de "Tristan ve İzolde" söylencesinde görülür: Aşk, kirletilmekten ancak ölümün sonsuzluğu içinde korunabilir! Romantik mitos "Romeo ve Jülyet"de olduğu gibi sayısız edebiyat ürününe temel oluşturmuştur. Hepsinin ortak yönü, iki aşığın önüne geçilemez ve değiştirilemez bir nedenle birbirlerine ulaşamamalarıdır. Rougemont, aşık olmanın her zaman sevmek anlamına gelmediğini de ileri sürmektedir; aşık olmak bir durumdur, sevmek ise bir eylemdir; hıristiyanlığa bağlı aşk anlayışı sadece bir durumu belirtmektedir ve sevme eylemi değildir. Çünkü romantik aşkın özü, sevilen kişiyi son derece değerli ve ulaşılamaz bir varlık olarak görmektir. Dünya yaşamını horgören Ortaçağ Hıristiyanlık inancına göre insanca içgüdüler kötüdür, günah kaynağıdır, ahlaksızlık belirtisidir. Cinselliği kirli sayan bu inançta sevilen kişiyle cinsel ilişkiye girmek olanaksızdı. Rönesansta ise aşk platonik yönünü yitirmiş, ama şiirselliğini sürdürmüştür. Daha sonra Romantizm hareketi romantik aşk anlayışını doruk noktasına ulaştırmıştır. Fransız Devrimi'nden sonra da, evliliğin romantik aşka dayanması gerektiği görüşü gelişmeye başlamış ve yakın zamanlara kadar gelmiştir. Sevgi, psikologların sistematik araştırmalara ancak yeni yeni giriştikleri bir konudur. Zimbardo'ya (1979) göre bu gecikmenin nedeni, konunun tartışılamayacağına ilişkin tabular, sevginin akılcı açıklamalara konu olamayacağına ilişkin yaygın inançlardır. Araştırmayı engelleyen bir başka neden de, sevgiyi tanımlama güçlüğüydü. Filozoflar ve toplum bilimciler sevginin biçimleri ve ögeleri konusunda farklı düşünüyorlardı. Bilimsel araştırma açısında önemli bir güçlük de, sevgi ile hoşlanma, aşk ile sıradan sevgi arasında ayırım yapmak konusunda ortaya çıkmıştı. Hatfield ve Walster (1978) aşktan söz etmek için üç temel koşulun olması gerektiğini belirtmektedir. Her şeyden önce, kişinin bu kavrama inandığı ve gençlerin düşsel ve gerçek yaşam betimlemelerinde buna göre eğitildiği bir kültürde yetişmiş olmak gerekmektedir. Aşkın ortaya çıkması için ikinci koşul uygun kişinin varlığıdır. İnsanların çoğu için bu, karşı cinsten, aşağı yukarı aynı yaşta, fiziksel çekiciliği olan, başka bir derin ilişkiye girmemiş biri demektir. Üçüncü koşul aşık olmakla ilgilidir. Herhangi bir heyecansal uyanış aşk olarak "yorumlanabilir". Bu heyecansal uyanış bir insanın potansiyel sevgi objesine nasıl tepki vereceğini belirlemektedir. Başka bir deyişle aşk, uygun bir etiketlemenin eşlik ettiği fizyolojik bir uyanıştan ibarettir. Hatfield erkeklerin ve kadınların bir ilişkiden beklentilerinin aynı olduğunu saptamaktadır. Her iki cins de sevgi 've' seks istiyor, her ikisi de yakınlık 've' ilişkiyi denetleme gücü istiyor. Ne var ki, erkekler kadınlardan daha kolay aşık oluyorlar, kadınlar ise aşktan erkeklerden daha kolay çıkıyorlar. Hendrick ve Hendrick (1986), tümel bir sevgi kavramına dayanan ilk kuramların yerini bugün çok boyutlu yapılar kullanan kuramların aldığını belirtmektedir. Onlara göre, psikolojide sevgi konusunda ilk çalışmalar kuram geliştirme yönünde olmuştu, daha sınırlı ikinci yaklaşım ise ölçme aracı geliştirme yünündeydi. 1970'lerde Rubin, sevme ile hoşlanma arasındaki benzerlik ve farklılıkları ilk kez ele almış ve bunları ölçecek bir araç geliştirmeye çalışmıştır. Rubin'in "Sevgi Ölçeği"nde üç ana öge vardır: Yakınlık kurucu ve bağlayıcı gereksinmeler, yardım etme eğilimi, tekelcilik ve kendine mal etme. "Hoşlanma Ölçeği" ise benzerlik, olgunluk, zeka gibi ögeleri içermektedir. Öte yandan, Dion sevgide beş değişik üslup olduğunu saptamaktadır: Uçarı, ihtiyatlı, akılcı, tutkulu, coşkulu. Lee'nin aşk üslupları tipolojisi daha karmaşıktır. Üç birincil aşk üslubu: Eros (tutkulu aşk), Ludus (oyun gibi aşk), Storge (arkadaşça aşk) ve üç ikincil aşk üslubu: Mania (sahiplenici. bağımlı aşk), Pragma (mantıksal, alışveriş gibi aşk), Agape (özgeci, verici aşk). Bu ikincil üsluplar birincillerin ikili bileşimlerinden oluşmaktadır. Örneğin, "mania" eros ve ludusun, "pragma" storge ve ludusun, "agape" eros ve storgenin bileşimidir; ama herbirinin kendine özgü nitelikleri çok farklıdır. Hendrick'in Lee'nin tipolojisine dayanarak geliştirdiği ölçme aracından madde örnekleri verebiliriz. Tutkulu aşk: "Ben ve sevgilim birbirimize ilk görüşte vurulduk." Oyun gibi aşk: "Aşk sorunlarımdan kolayca ve çabucak sıyrılabilirim" Arkadaşça aşk: "En güzel sevgi uzun bir dostlukta yeşerir." Mantıksal aşk: "En iyisi aynı özelliklere sahip birini sevmektir." Sahiplenici aşk: "Sevdiğim bana ilgi göstermezse hasta olurum." Özgeci aşk: "Sevdiğimin yerine ben acı çekmeyi yeğlerim." Bu araçla yapılan araştırmaların ilk bulguları, erkeklerin aşkta kadınlardan daha fazla oyun peşinde (ludic) olduklarını, kadınların ise erkeklerden daha fazla pragmatik, daha arkadaşça, daha manik olduklarını göstermektedir. Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, araştırmacılar aşkta genellikle iki temel tür ayıt etmektedirler. Tutkulu aşk (passionate love) heyecansal yoğunluk, eşle derinliğine birleşme ve ateşli cinsel tutku içerir. Arkadaşça aşk (companionate love) ise, eşlerin birbirine güven duyduğu ve bağlı olduğu, bir arada olmaktan zevk aldığı, huzurlu, kararlı bir ilişkidir. Tutkulu aşkın doğal ömrünün yaklaşık iki yıl olduğu görülmektedir. Ancak, tutkulu aşk bazı ilişkilerde yaşamsal bir öge olarak sürebilmektedir. Örneğin, çoğu otuz yıllık evli bir grup orta yaşlı kadında tutkulu aşkın evlilik ilişkilerinde önemli bir rol oynadığı, evlilik doyumuyla ve cinsel doyumla güçlü bir bağı olduğu saptanmıştır. Bazı araştırmalar da arkadaşça aşkın evlendikten sonra derinleştiğini, romantik aşkın evliliğin ilk on beş-yirmi yılı sırasında azaldığını göstermektedir. Evlilikteki sevgide romantik aşka benzeyen duygusal bir yön varsa da, daha çok etkin (aktif) sevgi söz konusudur. Evlenme kararı romantik aşka bağlı olarak alınmaz, mutlu ya da mutsuz sonuçlara katlanmayı içeren sevme kararına dayanılarak alınır. Psikolojide sevgi konusunda en gerçekçi tanımlardan biri Adler'e ( 1984) aittir: "Sevgi, dostça bir işbirliğidir."' "Sevgi ve evlilik yaşamında karşımıza çıkan sorunlar, ilke olarak genel toplumsal sorunlardan değişik bir yapı göstermez. Bu konuda da bizi aynı güçlükler ve aynı görevler bekler. Sevgi ve evliliğe her şeyin insanın gönlünce gerçekleştiği bir cennet gözüyle bakmak yanlıştır. Dört bir yanda yapılacak işler bizi bekler, bizimle birlikte karşımızdaki bir başka kişinin çıkarlarını düşünerek söz konusu işleri yapmamız gerekir. Toplumsal uyumla ilgili normal sorunların dışında sevgi ve evlilik, her iki taraftan da olağanüstü bir duygudaşlık, karşısındakiyle özdeşleşme bakımından olağanüstü bir yetenek ister. Toplumsal ilginin içyüzünü kavrayan bir kimse, sevgi ve evlilik sorunlarının da, ancak tam bir eşitlik ve aynı haklara sahip olma ilkesi temel alınarak doyurucu biçimde çözülebileceğini bilir. Tek başına sevgi sorunları çözemez; ancak sağlam bir temele dayanan eşitlik ilkesi, sevginin gereken yolu izlemesini sağlayacak ve evliliği başarıya götürecektir". (Adler, 1984) (1) Kuruluş: Bu dönem evlilikle başlar ve ilk çocuğun doğuşuna kadar sürer. Evlilik, bekarlık rollerinden evli çift rollerine geçişi gösterir. Bu yeni rol çiftin hirbiri ile, kendi anababaları ile, diğer çiftlerle ve bir bütün olarak toplumla olan ilişkilerini etkiler. Evlilik bir bakıma eski rollerden gelecek rollere geçişi simgeler. Evliliğin ilk döneminin en önemli görevi, her iki kişiyi de mutlu edecek ortak bir yaşam biçimi bulmak, doyurucu cinsel etkileşimı örüntülerini keşfetmektir. Ortak kararlar alma, aile sorumluluklarını paylaşma, çatışmaları çözme yollarını öğrenme görevleri de yeni çift için çok önemlidir. Romantik görüşlere karşın evliliğin ilk yılları en çetin yıllardır, bu yıllardaki düşkırıklığı ve karşılıklı toplumsallaşma başarısızlığı erken boşanmaların nedenidir. Boşanmaların özellikle ikinci ve dördüncü yıllarda en üst düzeyde olduğu, boşanma olasılığının evliliğin uzunluğu ile düşüş gösterdiği bulunmuştur. Evliliğin ilk yıllarındaki sorunlar çoğunlukla yaşam koşulları, maddi durum. seks, genel uyumsuzluk, anabaha müdahalesi olarak belirmektedir. Koller, ilk yıllarda boşanmanın büyük ölçüde çiftlerin evlilikten gerçek olmayan beklentileri sonucu ortaya çıktığını belirtmektedir. Birdwhitsell, sorunun çiftlerden çok toplumdan kaynaklandığını, toplumun evlilik kurumunu idealleştirdiğini ve sorunu olmayan bir yaşantı olarak sunduğunu ileri sürmektedir. Evliliğin ilk yıllarında cinsel ilişki sıklığı yüksektir ve Kinsey verilerine göre yaşla düşmektedir. Yaşa bağlı düşüş daha çok erkek örüntüsünü yansıtmaktadır; çünkü evli ve bekar erkeklerde orgazm sıklığı düşüşleri koşutluk gösterirken, bekar kadınlarda yaşla çok az değişim gösterdiği görülmektedir. Genel orgazm sıklığı kadınlarda 31-35 yaşları arasında, erkeklerde ise 21-30 yaşları arasında en yüksek düzeye çıkmaktadır. (2) Yeni anababalar: Evlilikte ikinci dönem anababalıktır; gebelik ve ilk çocuğun doğumuyla başlar ve karıkocalıktan anababalığa doğru bir rol değişimini içerir. Bu noktaya kadar çift oldukça oturmuş bir ilişki gerçekleştirmiştir, ancak üçüncü kişi olan bebeğin aileye katılması eski dengeyi bozabilir ve bu kesinti de kızgınlık ve kıskançlık yaratabilir. Le Masters evliliğin bu dönemini incelemiş ve ailelerin % 83'ünün ilk çocuğun doğumu ile yoğun bir bunalım yaşadıklarını bulmuştur. Le Masters'a göre bu bunalım evresinin nedeni, kötü evlilik, kişilik uyumsuzluğu, bebeğin istenmemesi değil, çiftin bu yeni rol için hazırlığa sahip olmamasıdır. Anababa olmayı romantikleştiren çiftler, bebek alışılagelen düzeni bozan biri olarak ortaya çıkınca bunalım yaşamaktadırlar. Bu bunalıma, anababa oluşla birlikte yetişkinliğe en son adımın atılmış olması ve yetişkin sorumluluklarının bilinci de katkıda bulunuyor olabilir. Knox anababa rolüne uyumsuzluk nedenlerini şöyle özetlemektedir: Gebeliğe karşı olumsuz tutumlar, anababalığa ilişkin yetersizlik duyguları, bebekle deneyim yoksunluğu, rol değişimini kabule istekli olmamak. (3) Okulöncesi ailesi: Ailedeki ilk çocuk şimdi üç ile altı yaşları arasındadır. İkinci bir çocuk doğmuş olabilir ve onunla ilgili sorunlar da önemli olabilir (ama her dönemde ailenin ilk deneyimine dayanmakta açıklama açısından kolaylık vardır). Bu dönemin görevleri, eşler arasındaki yakın ilişkiyi sürdürürken, genişleyen aile için yer, maddi olanak bulmak ve çocukları yetiştirmektir. Çocuk yetiştirme görevi özellikle önemlidir; besleme, toplumsallaştırma, en üst düzeyde duygusal gelişime olanak sağlama görevlerini içerir. Anababalar, çocuklarıyla tam bir insan olarak etkileşime girebilmek için büyüyen çocuklarıyla birlikte değişebilmelidirler. Toplumsallaşma süreci içinde anababalar çocuklarına toplumun değer ve kurallarını öğretirken, kendileri de çocukları tarafından toplumsallaştırılırlar. Nasıl anababa olunacağını öğrenmenin karmaşık süreci içinde çocuklar ve anababalar birlikte büyürler. Bazen anababalar çocuklarını en doğru biçimde yetiştirme konusunda kaygı duyarlar, bu doğal ve gerçekçi bir kaygıdır. Ancak çocukların da oldukça dayanıklı varlıklar olduklarını ve güç koşullarda bile büyüyüp gelişmeyi başardıklarmı unutmamak gerekir. Çocuklara mutlaka mükemmel anababalar gerektiğini söylemek doğru olmaz. Belki anababalar için en iyi yöntem, kendileri ve çocukları için en gerçekçi ve etkili yolu kendilerinin seçmesidir. (4) Okulçağı ailesi: Bu dönem ailenin en büyük çocuğunun okula başlamasıyla başlar. Bu dönemde sıklıkla görülen bir değişim annenin yeniden işe dönmesidir. Hoffman, annenin çalışmasının anne-çocuk ilişkisi üzerindeki etkilerini araştırmış ve annenin çalışma karşısındaki tutumunun, çocuğun anneye olan tepkisini ve annenin çocuğa karşı davranışını, çalışıp çalışmamasından daha fazla etkilediğini bulmuştur. Başka bir deyişle, çalışan ve işlerini seven anneler, çocuklarına daha iyi davranmakta, buna karşılık çalışan ve işlerini sevmeyen anneler çocuklarıyla daha az ilgilenmekte, çocuklar da anneye düşman olmaktadırlar. Aynı gerçek çalışmayan anneler için de geçerlidir, çünkü çalışmadıkları için kendilerini kapana kısılmış hissediyorlarsa çocukları da bundan olumsuz etkilenmektedir. (5) Ergen çocuklu aile: Bu dönem en büyük çocuğun erinliğe ulaşmasıyla başlar. Bu dönemde aile ekonomik yönden oldukça dengelenmiştir, aile genellikle büyüklük sınırlarına ulaşmıştır, bütün üyeler aynı evde yaşamaktadır. Bu dönemin temel konuları, çocuklar için okul, meslek ve eş seçimi üzerinde yoğunlaşır; çocuklarda cinsellik, bağımsızlık ve hareketlilik gitgide artar; sigara, alkol, uyuşturucu kullanma kaygıları ortaya çıkar. Bu sorunlar ailede bunalımlara yol açabilir, ergenlerle birlikte anababalar da bundan etkilenir. Aile içindeki kuşak çatışması toplumdaki kuşaklar çatışmasından daha küçük çaplıdır, çünkü ailedeki kuşaklar birbirlerine daha fazla benzerler. Araştırmalarda gençler genellikle hem kendi kuşaklarıyla, hem de aileleriyle dayanışma duygusu içinde olduklarını belirtmektedirler. Aile içindeki kuşak farklılığı, -ailenin toplumsallaşma ve kültürel aktarım konularındaki güçlüklerini yansıtmaktadır. Bengston'a göre, gençler kuşaklar arasında algıladıkları farklılıkları abartırken, anababalar -özellikle büyük anababalar- aynı farklılıkları küçümsemek eğilimindedirler. (6) Yerleştirme yeri olarak aile: Bu dönem çocukların evlenme ya da ayrı yaşama yoluyla evden ayrılmalarını içerir. Bu dönemde aileler çocuklarını bırakmakta, dünyaya yerleştirmekte, çocuklar da daha fazla bağımsızlık ve özerklik kazanmaktadırlar. Bu dönem anababalar için, özellikle, ilgisini o zamana kadar ailesi üzerinde odaklaştırmışsa anneler için sıkıntılı ve zor bir dönemdir. Çocukların ayrılması anneler için önemli bir rol değişimini gerekli kılar. Üstelik bu durum çoğunlukla annenin menopoz sıkıntıları dönemine rastlar. Bu biyolojik değişim "boş yuva" olgusuyla birleşince kadınlar için bunalım başlar. Üstelik bu dönemde koca da mesleğinin tepe noktasına çıkmak için uğraşıp durmakta ve karısından uzak kalmaktadır. Bu olayların etkileşimi karıkoca için psikolojik bir bunalım kaynağı olabilir. Diğer bir etken de kadınların cinsel ilgilerindeki artıştır, oysa kocalar işleri nedeniyle cinsel yakınlığa daha az ilgi duyarlar. (7) Anababalık sonrası aile: Son çocuğun aileden ayrılmasından sonra ortaya çıkan dönemdir. Pineo, evlilik mutluluğunun 20-25 yıllık çocuk yetiştirme süresince ilk yıllara göre gitgide azaldığını bulmuştur; Deutscher ise, anababalık sonrası evlilik mutluluğunun önceki dönemlerden daha az olmadığını belirtmektedir. Rollins ve Feldman, evlilik mutluluğunun çocukları yerleştirme döneminde azaldığını, ama anababalık sonrası dönemde arttığını saptamaktadır. Bu dönemde karşılaşılan sorunların başında, çiftlerin yaşlanan anababalarına bakmaları, daha sonra da onların ölümünün yarattığı duygularla başa çıkmaları sorunu gelmektedir. Bir başka sorun da, anababaların artık büyükanne ya da büyükbaba olmaları ve bunun gerektirdiği rol değişimini göstermeleridir. (8) Yaşlılık ailesi: Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla başlar, karısı çalışıyorsa o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli olacaktır. Emeklilik ve ortaya çıkan boş zamanın değerlendirilmesi bu dönemin en önemli sorunlarıdır. Gelir düşüşü yaşam düzeyinde de düşüşe neden olmaktadır, sağlık sorunları da bütün bu sorunlara eklenmektedir. Buraya kadar yapılan açıklama yaşam döngüsünün tümünü kapsamakla birlikte, orta yıllara ve yaşlılığa ilişkin açıklamalar kısa tutulmuş ve ayrıntılar ilgili bölümlere bırakılmıştır. Bütün bu açıklamaların aile olgusu çerçevesinde yer aldığı açıkça görülmektedir. Oysa yetişkinler için aile dışında da birtakım yaşama biçimleri olabileceği kuşkusuzdur. |
2. Seçenek Yaşam Biçimleri
Genç yetişkini aile yaşamı döngüsü içinde düşünmek alışılagelmiş bir yoldur. Oysa bundan farklı ve en azından sözü edilen aile yaşam biçimleri kadar geçerli olan yaşam biçimleri de vardır. Hiç evlenmemiş yetişkinler (bekarlar), önceden evli olanlar (dullar, boşanmışlar, ayrı yaşayanlar), çocuksuz çiftler, komün yaşamı sürdürenler bu seçenek yaşam biçimlerini oluştururlar. A. Tek yaşayanlar. Tek yaşayan yetişkinler, hiç evlenmemiş, dul kalmış, boşanmış ya da ayrı yaşayan kişilerdir. Ancak bu insanlar üzerinde fazlaca araştırma yoktur, bilgilerin çoğu nüfus sayımı verilerinden derlenmektedir. Üstelik tek yaşayan kişiler konusunda olumsuz bir söylence de geliştirilmiştir. Örneğin, tek yaşayan kadınların kadınlık yönünden yetersiz, duygusal açıdan sorunlu oldukları söylenegelmiştir. Oysa Bernard'ın araştırması, bekar kadınların evli kadınlara oranla daha üst düzeyde ruh sağlığına sahip olduklarını göstermektedir; otuz yaşın üstündeki kadınlar içinde evli olanların bekar olanlardan daha fazla psikolojik sorunları vardır. Bekar kadınlarla ilgili bir başka söylence de, hızlı ve seks dolu bir yaşam yaşadıkları yönündedir. Oysa Starr ve Carns'a göre, birçok bekar kadın daha geleneksel bir yaşam sürdürmektedir, iyi bir ev ve iyi bir iş gibi geleneksel değerler peşindedir. Aynı şekilde bekar erkekler konusunda da çeşitli kalıpyargılar söz konusudur. Ancak birinciler için olumsuz olan söylenceler, ikinciler için olumludur: Bekar kadın güçsüz, yitirmiş bir kişidir, bekar erkek ise güçlüdür, özgürdür, kazançlıdır. Buna karşılık araştırmalar bekar erkeklerin evlilere oranla daha fazla fiziksel ve psikolojik sorunlardan yakındıklarını ortaya koymaktadır (Schiamberg ve Smith, 1982). Araştırmalar hiç evlenmeyen insanların son yıllarda arttığını göstermektedir. Sonuçta mutlaka evlenecek kişiler bunu kırk yaşından önce yapmaktadırlar. Hiç evlenmeyen erkeklerin gelirleri daha büyük bulunmuştur. Gelir ve eğitim düzeyi yüksek kadınlarda hiç evlenmeme oranı daha yüksektir. Erkekler genellikle daha düşük sosyoekonomik düzeyden kadınlarla evlendikleri halde, kadınlar daha düşük eğitim ve sosyoekonomik düzeyden erkeklerle evlenmiyorlar. Evlilik için toplumsal baskı yoğun olduğu için, hiç evlenmeyenlerin ne kadarının bunu kendi seçimleriyle belirledikleri bilinemiyor. Gelişimsel açıdan önemli olan nokta, evli olmayan yetişkinlerin yaşamındaki dönüm noktalarını belirlemektir. Kesin veriler olmamakla birlikte, belki de bu dönüm noktalarını meslek ya da aşk ilişkileri oluşturmaktadır. Boşanma ve dulluk gibi olaylar daha önce evli olanlar için dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Evliliğin boşanma ya da ayrılma ile sona ermesi kişisel ve toplumsal nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Duvall'e göre, evliliğe iyi hazırlanmamış, anababasından kurtulmak için evlenmiş, farklılıkları hoşgörüyle karşılayamayan, mutsuz ya da boşanmış anababası olan kişiler, çocuksuz olanlar ve gebe gelinler arasında daha fazla boşanma görülmektedir. Öte yandan, eğitim, ırk, din, yaş, gelir düzeyi gibi toplumsal farklılıklar da boşanmayı kolaylaştırmaktadır. En fazla evlilik sorunu olan yıllar doğal olarak boşanmanın da en yoğun olduğu yıllardır. 20 yaşından önce evlenenlerde boşanma oranı daha yüksektir. En fazla boşanma evliliğin üçüncü yılında yer almaktadır, ayrılmaların en yüksek noktası da evliliğin ilk yılıdır. Bütün boşanmaların % 40'ı beş yıldan daha az evli çiftlerde görülmektedir (A.B.D. Nüfus Bürosu, 1975). Boşanma nedenleri konusunda büyük farkılıklar görülmektedir. En önemli nedenin mutsuzluk olduğu ileri sürülmektedir. Bazen tedirgin ve mutsuz insanlar evliliğe bu sorunlarını çözme beklentisiyle girmektedirler, oysa evlilik duygusal yönden yerleşmiş ve kimliğini sağlam bir biçimde kurmuş insanlar gerektirmektedir. Pinard'a göre, boşanmış insanların çoğu gergin, sinirli, depresyonlu, aşırı eleştirici ve genelde uyum sorunları olan kişilerdir. Boşanmada bir diğer etken de anababalık evresinde rol değişimini benimseyememe sorunudur. Eşle birlikte yaşamaya yeterince uyum gösterememiş yetişkinler anababalık rollerinden olumsuz yönde etkilenmektedirler. Araştırmalar boşanmış insanın yaşam biçimi konusunda çok az bilgi vermektedir. Erkeklerin yarısı yalnız, kadınların yarısı da çocuklarıyla yaşıyor, genç olanlar kendi ailelerine dönüyorlar, orta yaşlılar yalnız yaşamayı seçiyorlar. Ancak bu bilgiler birey için boşanmanın anlamının ne olduğu konusunda yetersiz kalıyor. Boşanma yeniden toplumsallaşmayı gerektiriyor ya da yeniden evlenmeyi içeriyor olabilir. Boşanma duygusal ve fiziksel zorluklar içerebilir ya da yeni yaşam biçimi bu zorluklara neden olabilir. Evlenmenin rol değişimini gerektirmesi gibi, boşanma da rollerde ve statüde belirgin değişikliklere yol açar. Bu durumda bütün toplumsal bağların yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Evliliğin aksine boşanma, toplumsal normlarla belirlenmiş kurumsal bir geçiş değildir. Birey normatif ipuçları olmadan ve dışardan pek yardım görmeden yeni rollerini kendisi düzenlemek zorundadır. Çoğu zaman boşanmayla birlikte bir tür başarısızlık duygusu da yaşanır. Yeni ilişkiler kurmada ve bunları -varsa- çocuklara açıklamada birtakım zorluklar vardır. Gluck'un araştırması, boşanmışların % 75'inin beş yıl içinde yeniden evlendiğini ve % 60'ının boşanmışlarla evlendiğini göstermektedir. Genellikle ikinci evlilikler daha mutlu olarak nitelendirilmektedir. Evlilikler boşanma ya da ölümle, sonuç olarak çiftlerden biri için dullukla sonuçlanır. Yaşam süresinin uzaması dulluk süresini de uzatmıştır. Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşadıklarından ve genellikle kendilerinden daha yaşlı erkeklerle evlendiklerinden dulluk süreleri de daha uzundur. Dulların büyük çoğunluğu 65 yaşın üstündedir ve bu yaştan sonra evlenmeleri onaylanmadığı için yalnızlık en büyük sorunlarıdır. |
B. Birlikte yaşayanlar: Gelişmiş ülkelerde özellikle 1960'ların
sonlarına doğru birlikte oturma eğilimi yaygınlaşmıştır. 1980'lere gelindiğinde 15-44 yaşlar arasındaki her üç Amerikan kadınından birinin bir erkekle evlenmeksizin birlikte yaşadığı görülmektedir. Bu tür ilişki, geçici birliktelikten evliliğe giden sürekli birlikteliğe kadar değişik biçimler gösterebilmektedir. Birlikte yaşayanların çoğu bir yıl içinde evlenmekte ya da ilişkiyi bitirmektedir. Birlikte yaşama, ilişkinin evlilik için yeterince güçlü olup olmadığını sınama yolu olarak görülebilir. C. Çocuksuz çiftler: Seçenek yaşam biçimlerinden biri de çocuksuz çiftlerle ilgilidir. Bu grup istemediği ya da sahip olamadığı için çocuksuz olan çiftleri içerir. Bu grup da tıpkı bekarlar, dullar ya da evlenmeden birlikte yaşayanlar gibi toplumsal baskı altındadır; çünkü toplum evliliği ancak çocukla birlikte düşünmektedir. Çiftler çocuk sahibi olmamaya çeşitli nedenlerle karar vermiş olabilirler. Eşlerden her ikisi de çocukla kesintiye uğramasını istemediği işlere sahip olabilir; çocuk yetiştirmenin sorumluluğunu istemeyebilir; çocuklarına geçirmek istemedikleri genetik bir özürleri olabilir; anababalık rolüyle ilgilenmiyor ya da bu role uygun olmadıklarını düşünüyor olabilirler vb. D. Eşcinseller: Freud bir eşcinselin annesine yazdığı mektupta şöyle demektedir: "Eşcinsellik elbette bir avantaj değildir, ama utanılacak bir kusur, bir aşağılanma da değildir, bir hastalık olarak da sınıflanamaz. Eskilerde ve günümüzde pek çok saygıdeğer kişi eşcinseldi, aralarında (Platon, Michelangelo, Leonardo da Vinci, vb.) sayısız büyük adam vardı. Eşcinselliği bir suç gibi cezalandırmak çok büyük bir adaletsizliktir ve de zalimlik... Kamuoyunda, karşıcinseller ve eşcinseller olmak üzere iki tür insan olduğu kanısı yaygındır. Gerçekte ise, karşıcinselliği ve eşcinselliği aynı süreklilik üzerinde kutuplar olarak görmek daha doğrudur. Çoğu bilim adamı, karşıcinsel ya da eşcinsel "bireyler" değil, karşıcinsel ya da eşcinsel "uygulamalar" olduğunu kabul etme eğilimindedir. Psikanalizci İrving Bieber'e göre, eşcinsellik raydan çıkmış karşıcinselliktir, temelinde de babanın etkisiz, annenin egemen olduğu aile yapısı vardır. Buna karşılık Michael Schofield, bu çok yaygın varsayımın doğru olmadığını, eşcinsellerin geçmişinin çok büyük bir farklılık gösterdiğini söylemektedir. Schofield'e göre, eşcinseller arasındaki farklılık, eşcinsellerle karşıcinseller arasındaki farklılıktan çok daha büyüktür. Eşcinselliği açıklamaya çalışan diğer kuramlar da (fiziksel yapı ve mizaç kuramları, biyolojik ve hormonal yapı kuramları, öğrenme kuramları) başarılı bir sonuca ulaşabilmiş değildir. Sonuç olarak, uzmanların hepsi şimdilik en iyi yolun eşcinsellik karşısında açık görüşlü olmak ve gelecekteki araştırmaları beklemek olduğunda birleşmektedir. Bu bölümün sonuna bıraktığımız temel bir tartışma konusu da, tekeşlilik, (monogamy) sorunudur. Kimmel'in (1974) dediği gibi, "Hemen hemen bütün insanlar görünüşte aile denemesine girişmekle birlikte, çoğu eğer olanakları olsaydı ailenin değerli bir kurum olup olmadığını ve bu denemeye girişerek, değişimlere uğramaya ve ölmeye değip değmediğini tartışırlardı." Murdock'a göre, tekeşlilik bütün toplumlarda var görünüyorsa da, onun incelediği 238 toplumdan aşağı yukarı sadece beşte biri tam anlamıyla tekeşlidir. Dolayısıyla tekeşli yaşamın bütün insanlar için en uygun yaşam biçimi olduğu söylenemez. Günümüzde nüfus patlamasıyla birlikte "deneysel" yaşam biçimlerine duyulan ilgi ve hoşgörünün de arttığı görülmektedir. Üstelik, evliliğe uygun olup olmadığına bakılmaksızın, herkesin evlenmesi için yapılan toplumsal baskı azalırsa boşanma oranının da büyük ölçüde düşeceği söylenebilir. İnsanlar genellikle evliliğe girerken de, evliliği bozarken de tekeşliliği tartışmaktansa kişileri tartışmayı yeğlemektedirler. Evliliğin kurulmasında ve yıkılmasında bireysel etkenlerin varlığı ve rolü kuşku götürmez, evlilikte ortaya çıkan mutluluğu ya da mutsuzluğu kendi psikolojik gelişimimiz ölçüsünde biz yaratırız. Ancak öte yandan, evlilik ve aile toplumsal kurumlardır ve bizi bireysel irademiz dışında yönetmektedirler. Kurumlaşmış tekeşlilik bireysel sevgi temeline dayanıyor gibi görünse de, aslında cinsel içgüdüyü denetim altında tutmak, üretim güçlerini güvence altına almak, kadını erkeğe bağımlı kılmak türünden toplumsal gerekçelere dayandığı düşünülmektedir. Ancak bu tür yorumların somut değişimlere dönüşemediği de açıktır. Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosu'nun belirttiğine göre, bu ülkede 1960'da kadınların yüzde 72'si ve erkeklerin yüzde 47'si 20-24 yaşlar arasında evleniyordu; 1990'da ise kadınların yüzde 34'ü ve erkeklerin yüzde 21'i aynı yaşlar arasında evlenmektedir. Bu durum günümüzde evliliği erteleme konusunda güçlü bir eğilim olduğunu göstermektedir. Evliliği erteleme eğilimi kısmen üniversiteye gitme oranındaki artışla ilgilidir. Gclişmiş ülkelerde evlilik olmadan birlikte yaşama olanağı da evlenmeyi ertelemeye yol açmaktadır. Boşanma oranının artması ve tek yaşamanın gitgide kabul görmesi de evlenmeyi geciktiren nedenler arasındadır (seçenek yaşam biçimleri burada anımsanabilir). Sonuç olarak, günümüzde evliliğe daha gerçekçi ve akılcı nedenlerle yaklaşıldığı söylenebilir. |
3. İş ve Meslek
İnsan yaşamının diğer dönemleri gibi yetişkinlik de ancak içinde ortaya çıktığı toplumsal bağlamlarda anlaşılabilir; iş ve meslek yaşamı da bunlardan biridir. Hem kadının hem de erkeğin yaşam süresinde çalışma en önemli yeri tutar (ancak, çalışma konusunda bilinenlerin çoğunun erkeğin çalışmasına ilişkin olduğunu hemen belirtmek gerek). İnsanların neden çalıştıkları konusunda pek çok neden ileri sürülebilir ve bu soruşturmanın sonu gelmez. Ancak çalışmanın insan mutluluğunun, yaşam doyumunun, ruh sağlığının temellerinden biri olduğuna da hiç kuşku yoktur. Nitekim Freud bir konuşmasında ruh sağlığının temeli olarak "sevme ve çalışma"yı göstermiştir.Yaşamın bu iki alanı yetişkinlik yıllarının temelini oluşturur. A. Çalışmanın Anlamı Erikson'un gelişim kuramında "yakınlığa karşı yalıtılmışlık" ve "üretkenliğe karşı durgunluk" evreleri çalışma yaşamına da denk düşer. Uzun süren bu evreler sadece iş alanındaki üretkenlik ve yaratıcılığı değil, aynı zamanda yeni kuşaklar üretmeyi, onları yetiştirmeyi ve sorunlarıyla ilgilenmeyi de içerir. Böylece bireysel çalışma, iş ilişkilerine, aile yaşamına ve tüm topluma uzanan çok geniş bir etkileşim alanını kapsar. 1) Kimlik ve üretkenlik: Erkekler ve kadınlar için "iş" uzun süren bir fiziksel ve duygusal enerji yatırımını gerektirmektedir. Erkek için de kadın için de bu yoğun uğraş, ergenlik yıllarının kimlik bunalımının çözüldüğünü ve artık genç yetişkinliğe geçildiğini gösterir. Meslek ve aile yaşamındaki başarı bireyin kimlik duygusunu güçlendirdiği gibi bu kimliğe toplumsal bir temel de sağlar. Bireyin işi onun kimliğinin belirgin bir parçasıdır ve adı, cinsiyeti ve uyruğuyla birlikte kimliğini belirtmede önemli bir rol oynar. Kimlikle meslek arasındaki bu sıkı bağ özellikle "doktorum", "avukatım", "polisim", "sanatçıyım" gibi anlatımlarda daha da belirgindir. Meslek aynı zamanda toplumsal sınıfı ve eğitim düzeyini de gösterir. Meslek rollerine girmek yetişkinliğe girmeyi belirttiği gibi, işten alınan doyumu da belirtir. İş rolündeki sıkıntı ve doyumsuzluklar, bir tür ketlenme ve Erikson'un deyişiyle "üretkenlik bunalımı" olarak görülebilir. Bu duygusal bunalım daha önceki yıllara ilişkin kimlik bunalımıyla ilişkilidir, ancak yetişkinlik döneminde "ben kimim?" sorusu yerine, "ben ne yapıyorum?" sorusu sorulur. Derin doyum ve başarı duygusu ya da sıkıntı ve yetersizlik duygusu bireyin yaşamının diğer alanlarını da etkiler. Aile ile iş arasındaki etkileşim çoğunlukça bilinen ve yaşanan bir olgudur. Başka bir deyişle, işteki sıkıntı ailenin önemini arttırır. İşteki doyumsuzluk aile yaşamında ödünlenmek istenir, sonuçta sıkıntı bütün aile bireylerine yansır, aile bu yükü kaldıramaz hale gelir ve aile bunalımları yaşanır. Öte yandan, doyumsuz bir aile ilişkisi ve uyumsuz evlilik de işin doyum yeri olarak görülmesine yol açabilir. Bu durumda iş, aile sıkıntılarından uzaklaşmak için başvurulan bir kaçış yeridir. İkinci bir iş edinerek, geç saatlere kadar çalışarak, iş yolculuklarına çıkarak işi doyum kaynağı yapmaya çalışılır. Bazen de işinde yükselmek isteyen biri iş ve aileyi rekabet alanı haline getirebilir, bu da aile içi gerilimi artırabilir. Özellikle kadının çalışmadığı ailelerde, bu durumda kadın ihmal edildiğini ve eve hapsedildiğini, erkek de karısı ve ailesi tarafından engellendiğini ileri sürer; sonuç, eşlerin birbirine yabancılaşmasıdır. Aslında ailedeki bu yabancılaşma bireyin işteki yabancılaşmasının bir uzantısıdır. 2) Yabancılaşma: İş ve yabancılaşma olgusuna ilişkin açıklamalar özelliklc Erich Fromm'un yapıtlarında yer almaktadır. Fromm'a göre yabancılaşma, "kişinin kendisini bir yabancı gibi hissettiği yaşantı biçimidir. kişi kendisiyle ve dış dünyayla üretici bir ilişki içinde değildir". Yabancılaşma durumunda, "insanın kendi eylemleri, onun tarafından yönetilmek yerine, onun üstünde, ona karşı işleyen yabancı bir güç olup çıkar." Böylece insan, kendini kendi zenginliğinin etkin yaratıcısı olarak değil de, kendini kendi dışındaki güçlere kaptırmış zavallı bir nesne olarak algılar. Fromm'a göre çağdaş toplumda yabancılaşma hemen her yeri kaplamış bir olgudur, özellikle çalışma ve iş yaşamı etkilenmektedir bundan. Fromm (1982) bu durumu şöyle betimlemektedir: "Hem kişiliğin hem de malların satıldığı pazarda değerlendirme ilkesi aynıdır. Birinde satışa sunulan, kişilikler; ötekinde ise, mallardır. (...) Başarı büyük ölçüde, insanın kendisini pazarda ne kadar iyi sattığına, kişiliği ile ne kadar iyi rol yaptığına, dış görünüşünün etkililiğine, örneğin 'neşeli', 'sağduyulu', 'saldırgan', 'güvenilir', 'tutkulu' olup olmadığına bağlıdır. (...) Başarı büyük ölçüde insanın kişiliğini ne kadar iyi sattığına dayandığına göre, birey kendisini bir mal ya da daha çok, hem satıcı hem de satılacak mal olarak görür. (...) Çağdaş insan kendini aynı zamanda hem pazardaki satıcı hem de satılacak mal olarak gördüğünde, özsaygısı, denetiminin dışıdaki koşullara dayanır. Eğer başarılıysa değerli, başarısızsa değersizdir." (Fromm, 1982). Çalışmaya yüklenen anlamın ve iş doyumunun en güvenilir belirtilerinden biri şu soruya verilen yanıtta ortaya çıkar: "Herşeye yeniden başlayabilecek olsaydınız hangi işe girmek istersiniz?" 1972'de ABD'nde işe yabancılaşma konusunda ülke çapında yapılan bir araştırmada, beyaz yakalı işçilerin sadece % 43'ü ve mavi yakalı işçilerin sadece % 24'ü aynı işi seçeceklerini söylemişlerdir. 1979'da Michigan Üniversitesi'nce yapılan başka bir araştırmada işçilerin sadece % 46,7'si işlerinde "çok doyumlu" olduklarını, % 60'ı başka bir işi yeğleyeceklerini, % 61'i yaptıkları işi arkadaşlarına tavsiye edebileceklerini belirtmişlerdir. Sonuç olarak, hemen hemen her işin kimi insanlara sıkıcı geldiği söylenebilir. İş doyumunun, işi tutkuyla yapmak gibi bireysel, kararlara katılmak gibi toplumsal etkenlere bağlı olduğu da anlaşılmaktadır. Ayrıca, yaşlı kişilerin genç kişilerden daha fazla işlerinde doyum buldukları araştırmalarda ortaya çıkmaktadır (Vander Zanden, 1981). Çalışmanın anlamı ile ilgili bir sorun da, kadınların ev işinin "gerçek iş" sayılmamasıyla ilgilidir. Herşeyin değerini paranın belirlediği bir toplumda kadınların ev işi küçümsenmektedir, çünkü parasal girdisi olmayan bir iştir. Öte yandan, her şeyi erkeklerin belirlediği bir toplumda kadınların ev işi onların "doğal" bir görevi, varoluşlarının vazgeçilmez bir yönü olarak görülmektedir. Günümüzde bu tür geleneksel kalıpyargıları aşmaya çalışan toplumlarda, kadınların ev işine de ücret ödenmesi, evde çalışan kadınların da iş sigortasına bağlanması ve emeklilik hakkına kavuşması söz konusu edilmektedir. 3) Kadınların çalışması. Yakın zamanlara kadar evinde oturması gerektiği düşünülen kadınlar, bugün birçok ülkede ulusal işgücünün yaklaşık yarısını oluşturmaktadırlar. Amerikalı ekonomist Eli Ginzberg, kadınların son birkaç yılda işgücüne hızla katılışını "yüzyılımızın en önemli olgusu" olarak nitelemektedir. Ancak, kadın işgücünün genişlemesi ekonominin geleneksel yapısında hala çözüm bekleyen bir yığın sorunu da birlikte getirmiştir. 1984'te Fransa Kadın Hakları Bakanı Yvette Roudy, "Kadınlar daha önce de pek çok sanayi devrimiyle randevuyu kaçırmışlardır. Umarım, birkez daha yolun kenarında durup gelişime seyirci kalmazlar. Fakat öyle bir dönemde bulunuyoruz ki, erkeklerle kadınlar arasındaki rol ve görev bölüşümü kültürlere yerleşmiştir. Erkek çocuklar için 300 meslek varken, kız çocuklar için sadece 30 meslek yolu bulunmaktadır" demektedir. Kadınların iş dünyasında karşılaştıkları ilk sorunlardan biri, her zaman, ücret düzeyinin en düşük olduğu sektörlerde çalışmak zorunda kalmalarıdır. Bunun temel nedeni, daha başlangıçta kadınların ileride yüksek ücret getirmeyecek ve yükselme olanağı sağlamayacak öğrenim dallarına ve mesleklere yöneltilmeleridir. Kadınlar, dil, edebiyat, tarih gibi insan bilimleri dallarına, öğretmenlik, hemşirelik, sekreterlik gibi hizmet kollarına itilmektedirler; mühendislik, diplomatlık, yüksek düzeyde yöneticilik, üniversite öğretim üyeliği, parlamenterlik, sendika liderliği gibi alanlara kadınlar hala yaklaşamamakta ya da pek az ve güçlükle girebilmektedirler. Sorumluluk gerektiren yüksek görevlerde bulunan kadınların oranının gelişmiş Batı ülkelerinde bile henüz çok ağır bir tempoyla değiştiği bilinmektedir (bk. Tablo 14). Tablo 14 Kadınların Çalıştığı Sektörler (1982 verileri, %) Ülkeler - Tarım - Endüstri - Hizmet Alm. Fed. Cumhuriyeti - 7,0 - 25,5 - 65,5 Fransa - 6,0 - 21.1 - 78,8 İtalya - 13,3 - 26.9 - 59,9 Hollanda - 2,5 - 12.1 - 85,4 Belçika - 1,7 - 16.0 - 82,3 Lüksemburg - 5,2 - 12.6 - 79,1 İngiltere - 1,2 - 19,7 - 79,1 İrlanda - 5,6 - 20,1 - 74,3 Danimarka - 5,5 - 13.5 - 81,0 Yunanistan - 41,6 - 18,2 - 40,2 AET 10 üye - 7,0 - 22,5 - 70,5 Kaynak: Avrupa Dergisi, No. 93, 1984. Kadınların iş dünyasında yaşadıkları bir başka sorun, işsizlik bunalımı karşısında kadınların daha elverişsiz durumda bulunmalarıdır. Erkekler için işsizlik oranı % 10 iken, kadınlar için % 15' tir. Avrupa'da kadın işsizlik oranı erkek işsizlik oranından İtalya'da üç, Fransa, Hollanda ve Belçika'da iki kat yüksektir. Avrupa Ekonomik Topluluğunda işsizlikten en çok etkilenen grubu genç kadınlar oluşturmaktadır. İtalya'da 25 yaşın altındaki her iki kadından biri işsizdir; bu oran Belçikada % 40'a, Hollanda ve Fransa'da % 35'e yaklaşmaktadır. Kadınların çalışma yaşamında karşı karşıya kaldıkları en ciddi sorun ise, ücret eşitsizliğidir. 1975 ve 1976 yıllarında AET düzeyinde kabul edilen iki genelge, aynı iş için ya da eşit değer verilen iş için cinsiyete dayalı her türlü ayrıma son verilmesi ilkesini içeriyordu; ücretlerin belirlenmesi için kurulacak mesleki sınıflandırma sistemi erkek ve kadın işçiler için ortak ölçütlere dayandırılmalı ve cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmalıydı, üye devletler bu genelgeye göre gereken hukuksal düzenlemeleri ülkelerinde hemen yapmalıydılar. Oysa bugün hiçbir AET ülkesinde gerçek anlamda bir ücret eşitliğine hala ulaşılabilmiş değildir. Kadın ve erkeklerin aldığı ücretler arasındaki farkın en yüksek olduğu ülkeler Lüksemburg, Yunanistan ve İrlanda (% 30'u aşıyor), en düşük olduğu ülke ise İtalyadır (% 20'den az). Aşağıdaki tablo, sanayideki ücret eşitsizliğinin AET ülkelerindeki durumunu yıllara göre göstermektedir (Tablo 15). Bütün bu olumsuz görünümlere karşın, Anne Wahl'ın (1984) dediği gibi, "Kadınların çalışma alanında gösterdiği gelişme, çağımızın en belirgin olgularından biridir. Avrupa Topluluğu'nda, 15-64 yaşlar arasındaki kadın nüfusu içinde çalışan kadınların oranı, 1970'de % 44 iken, 1982'de % 50'ye yükselmiştir. Daha şimdiden, şu basit fakat önemli sonuca varılabilir: Herhangi bir sosyolojik eğilim değişikliği olmadığı takdirde, 21'nci yüzyılın başında, kadınların çalışma yaşamı karşısındaki davranışı erkeklerinkiyle aynı olacaktır." (Avrupa Dergisi, 1984) |
B. Meslek seçimi
Meslek seçimi süreci bireyin gerçek işini seçiminden çok önce başlar. Meslek seçimi, sadece varolan işler arasında en uygununa karar vermekten ibaret değildir. Bireyin geçmişi ve temelleri, rol modelleri, deneyimleri, ilgileri ve kişiliği meslek seçimini etkileyen en önemli etkenlerdir. 1) Bireysel temeller: Toplumsal sınıf, etnik köken, cinsiyet, zeka gibi karmaşık etkenler bireyin meslek seçimini etkilerler. Bu etkenlerin etkileşimi, bireyin evlenmesinde olduğu gibi, iş seçimini ve şansını etkiler. Söz gelimi, kadınların mesleğe yönelmesinde cinsiyetin, zencilerin iş bulmasında ırkın engelleyici bir etken olduğu, buna karşılık yüksek sosyoekonomik düzeyin, yaratıcı zekanın olumlu bir rol oynadığı bilinmektedir. Tablo 15 Sanayide Ücret Eşitsizliği Düz Sanayi İşçilerinin Brüt Ortalama Saat Ücretleri (Endeks: Erkekler = 100) Ülkeler Yıllar Almanya Fed. Cumhuriyeti 1972 (69,65), 1975 (72,55), 1977 (72,81), 1978 (73,02), 1979 (72,69), 1980 (72,63), 1981 (72,78) Fransa 1972 (78,67), 1975 (78,47), 1977 (77,43), 1978 (78,32), 1979 (78,29), 1980 (78,28), 1981 (79,48) İtalya 1972 (76,29), 1975 (79,71), 1977 (84,64), 1978 (83,06), 1979 (84,12), 1980 (84,13), 1981 (84,87) Hollanda 1972 (64,64), 1975 (72,41), 1977 (73,48), 1978 (73,49), 1979 (72,29), 1980 (73,27), 1981 (72,64) Belçika 1972 (68,42), 1975 (71,52), 1977 (70,98), 1978 (70,73), 1979 (70,27), 1980 (70,25), 1981 (71,59) Lüksemburg 1972 (62,50), 1975 (63,19), 1977 (65,02), 1978 (63,55), 1979 (61,88), 1980 (64,71), 1981 (63,35) İngiltere 1972 (60,26), 1975 (67,91), 1977 (71,60), 1978 (69,89), 1979 (70,83), 1980 (69,65), 1981 (69,96) İrlanda 1972 (-), 1975 (60,94), 1977 (62,13), 1978 (64,10), 1979 (66,96), 1980 (68,70), 1981 (67,20) Danimarka 1972 (-), 1975 (84,31), 1977 (86,50), 1978 (86,14), 1979 (86,36), 1980 (86,05), 1981 (85,76) Yunanistan 1972 (-), 1975 (69,86), 1977 (68,36), 1978 (68,00), 1979 (68,00), 1980 (67,38), 1981 (66,65) Kaynak:Avrupa Dergisi, No: 93, 1984. 2) Rol modelleri: İnsanlar mesleklerini çoğunlukla o meslekten birisiyle özdeşleşerek seçerler. Rol modeli olan kişi geleneksel toplumlarda baba ya da amcadır. Ancak, günümüzde kitle iletişim araçları bireye yakın çevresinde bulunmayan rol modellerini de iletmektedir; böylece bir gencin kendi temel özelliklerinin dışında olan birini model alması da olanaklı olmaktadır. 3) Deneyim: Bir insan mesleğini daha önce yaşadıklarına göre de seçebilir. Ağabeyi öldürülen birinin polis olmayı, büyükbabasının evi yanan birinin itfaiyeci olmayı istemesi gibi. Burada da yaşıtlarınınkinden farklı bir mesleği özel bir deneyim sonucu seçmek sözkonusudur. 4) İlgiler: Gerçekten seçme şansı varsa, bireyin ilgileri, tercihleri ve değerleri meslek seçiminde önemli bir rol oynar. Örneğin psikologlar ya da özel eğitimciler insanları anlamaya ve onlara yardım etmeye ilgi duyan kişilerdir. Ancak bu ilgi bireysel farklılıklara göre değişik mesleklerde de anlatım yolunu bulabilir. Genel olarak bir insanın ilgileri kısmen deneyimlerini, kısmen de rol modellerini yansıtır; aynı zamanda, geçmişteki başarılarını ve yeteneklerinin ne olduğuna ilişkin kanısını da dile getirir. 5) Kişilik: Meslek seçimi birey ile işi arasındaki uygunluğu da yansıtır. Yetişkinlerde kişilik özellikleri ile çeşitli işlerin özellikleri arasındaki ilişkiyi soruşturan pek çok araştırma yapılmıştır. J. L. Holland'ın iş ve meslek seçimi kuramında kişilik farklılıkları en önemli yeri tutmaktadır; bu kuramda altı temel kişilik boyutu uygun meslek seçimleriyle ilişki içindedir. Temel boyutlara sahip (gerçekçi, araştırıcı, sanatsal, toplumsal, geleneksel, girişimci) kişiler bunlarla bağdaşan mesleklere yönelirler. Örneğin, bir çiftçi hem gerçekçi (güçlü ve pratik), hem de gelenekseldir (yapılanmış etkinlikleri yeğler). Meslek ile kişilik uyuştuğunda insan doyum bulur, işini sürdürür ve mesleğinde ilerler. Sonuç olarak, meslek seçiminin çok karmaşık birtakım etkenlerin etkileşimine bağlı olduğu söylenebilir. Meslek seçiminin ergenlik sonlarında ya da genç yetişkinlikte tek bir karar sonucu yapıldığı yolundaki geleneksel görüş, bugün yerini meslek seçimi ve gelişiminin yetişkinlik boyunca sürdüğü görüşüne bırakmıştır. |
C. Meslek Örüntüleri
Meslekler arasında büyük farklılıklar oIduğu gibi, meslek örüntüleri arasında da önemli farklılıklar vardır. Söz gelimi, belirli ilerleme basamakları olan ve bireyin başarısı ölçüsünde bu basamakları tırmandığı bir iş düşünelim. Bu örüntü, düzenli bir ilerleyişle statü merdiveninde dikey bir tırmanmayı belirler, çoğunlukla da aynı yerde uzun yıllar çalışmayı gerektirir. Şimdi de, bireyin yaptığı işlerin sırasal bir örüntüsünün olmadığı düzensiz bir iş geçmişini düşünelim. Bu durumda, işlevsel olarak birbirine benzeyen işlerde statü sağlayan ne dikey ne de yatay bir ilerleme vardır. Wilensky, bu ölçütleri iş geçmişlerini çözümlemede kullanmıştır. Wilensky, meslek yaşamında (kariyer) düzenli grubun düzensiz gruba oranla işte ve iş dışında daha çok toplumsal etkileşim gerektirdiğini söylemektedir. Sonuç olarak, insanın çalıştığı iş kategorisinin düzenli ya da düzensiz olması onun toplumsal yaşamını da büyük ölçüde etkilemektedir. Öte yandan, insanla meslek arasındaki etkileşimi belirleyen başka etkenler de vardır. Bu etkenler, güdülenme, (para, statü, hizmet, yaratıcılık vb.) ve doyum kaynaklar (para, statü, başarı, ün, vb.)dır. Böylece, doktorluk, mühendislik gibi potansiyel olarak düzenli meslekler, güdüleri ve doyumları gibi değişik etkenlerle diğer düzenli mesleklerden ayrılırlar; bu özel düzenli mesleklerin farklılıkları benzerliklerinden önemlidir. Meslekte ilerlemenin diğer bir türü de, düzenli mesleklerde bireyin oldukça ani ve önemli iş değişikliği yapmasıdır. Bu değişikliğin nedeni, iş sıkıntısından daha doyurucu bir işle kurtulma çabası ya da başarı sonucu yeni olanaklar yaratma isteği olabilir. Bu ani değişiklik düzensiz iş örüntüsünden farklıdır, çünkü düzenli bir sistem içindedir ve en fazla iki değişikliği içerir (başarılı yöneticinin şirket değiştirmesi gibi). Bu tür değişiklik yapan kişiler, yalnızca düzenli işlerde çalışanlardan, daha çok risk alma yeteneği, güvensizliğe karşı koyma gücü ve zorluklarla başa çıkabilme kapasitesi ile ayrılırlar. Öte yandan, bu değişiklik bireyin meslek (kariyer) gelişiminde bir bunalımı da ortaya koyabilir. Aile yaşamı döngüsünde olduğu gibi meslek yaşamı döngüsünde de bunalım noktaları önemli bir rol oynarlar. |
D. Meslekte Dönüm Noktaları
Gelişimsel açıdan meslek yaşamında bunalım noktaları ya da dönüm noktaları vardır. Bu noktalar düzenli mesleklerde daha belirgindir; düzensiz mesleklerde ise her işten ayrılma ve yeni işe girme bir bunalım noktası sayılır. Düzensiz mesleklerde her yeni iş yeni bir uyum ve yeni bir toplumsallaşma süreci demektir. Üstelik, düzensiz mesleklerde birey ya yaşı ilerlediği ya da artık yaptığı iş otomatikleştiği için, aynı türden iş bulamazsa, düzenli işte zorunlu emekliliğin neden olacağı türden bir bunalımla karşılaşır. İş döngüsünde ilk dönüm noktalarından biri, bir işe girme'dir. Bu süreç, meslek seçimi sürecinin sonu, aynı zamanda yetişkinlik yaşamının başlangıç noktasıdır. Birey işin gerektirdiği rolleri tanıyarak şimdi gerçek işe girer, artık işin gerçek gerekleriyle, beklentileriyle ve ödülleriyle karşı karşıyadır. Bu etkenler büyük olasılıkla bireyin daha önceki ideal beklentileriyle çatışacak ve birey bu nedenle bir çatışma yaşayabilecektir. Bütün mesleklerde bireyler yeni işlerinin gerçek gerekleriyle yeniden toplumsallaştırılır ve bir uyum döneminden geçerler; bu arada işin ilk haftaları ya da aylarında duygusal bir rahatsızlık da yaşarlar. Bu yeniden toplumsallaşma sürecinde birey yeni bir "benlik" geliştirmektedir. Kendisi karşısında başkalarının (işveren, iş arkadaşları, müşteriler) rolünü alarak kendisinden beklenen rol davranışını öğrenmektedir; aynı zamanda kendisini bu rolde görür ve bu rolde tepki verir. Eğer içsel benlik ile işteki benlik arasında büyük farklılıklar varsa, birey işteki benliği içsel benliği doğrultusunda değiştirmeye çalışır, bunu yapamazsa yaşanan bunalım da o oranda artar. Birey işe girmesiyle geçirdiği toplumsallaşma sürecinde işin gerekleri ve değerleri doğrultusunda bir benlik geliştirir ve bunu içsel benliğine de uygun hale getirmeye çalışır (D.C. Kimmel, 1974). İş döngüsündeki diğer önemli bunalım ya da dönüm noktaları orta yaşlarla ve emeklilikle ilgilidir; bunlar ilgili bölümlerde ayrıntılı biçimde ele alınacaktır. |
4. Toplumsal Çevre, İlişkiler ve Katılım
Genç yetişkinlikte önemli bir gelişim boyutu da, aile ve iş ilişkileri yanısıra ortaya çıkan toplumsal ilişkiler ağıdır. Toplumsal ilişkiler ağı bireylerin ve ailelerin koşullarına göre değişiklik gösterir. Örneğin, Amerikalı yetişkinler cinsiyetlerine, yaşlarına, evlilik durumlarına ve sosyoekonomik düzeylerine göre geniş toplumsal etkinliklere girerler. Bu etkinlikler, halk eğitimi uğraşlarını, dinsel uğraşları, okulla işbirliğine girmeyi, siyasal etkinlikler düzenlemeyi içerir. Evlilik öncesinde ve evliliğin ilk yıllarında erkek ve kadının toplumsal katılımı birbirine benzer, benzemediği durumlarda da daha çok kadınların seçimi ağır basar. Çocukların küçük olduğu yaşlarda çocuk merkezli etkinlikler öncelik taşır. Orta yaşlarda kadının etkinlikleri aile merkezli olurken, erkeğinki iş merkezli olma eğilimindedir. Katılımların farklılığına karşın, erken yetişkinlikte başlayan ve güçlü bir biçimde orta yaşa doğru ilerleyen gelişimsel bir değişimden söz edilebilir. Bu değişim, fiziksel güç etkinliklerinden kişilerarası ilişkiye ağırlık veren etkinliklere doğru olmaktadır. Gelişimsel açıdan, insanın büyümesi ve olgunlaşması, anababadan -aileden- koparak yeni insan ilişkilerine girmesi ve giderek toplumsal katılıma yönelmesi demektir. Bu gelişimin temelleri, çocuğun mutlak bağımlılığı evresinden sonra, ergenin bağımsızlığı deneme uğraşlarıyla atılmaktadır. Genç yetişkin ise, artık bağımsızlığını kazanmış bir kişi olarak, kişilerarası ilişkilere girebilen, toplumsal, kültürel, siyasal etkinliklere katılabilen kişidir. Toplumsal ve kültürel katılma, günlük yaşamın sıradanlığına ve sıkıcılığına karşı bir çıkış yoludur. Günlük yaşamın dar, kısır ve yabancılaştırıcı çevreleri ancak kültürel katılım ve etkinlik aracılığıyla aşılabilir. Bununla birlikte, kültürü bir boş zaman uğraşısı, bir oyun, bir düş gibi algılamamak da gerekmektedir. Kültür pazarlarının yönlendirdiği ticarileşmiş kültür ürünleriyle yetinmenin uyuşturucu alışkanlığı edinmekten hiçbir farkı yoktur. Maurice Duverger'in, kitle iletişim bombardımanı altındaki günümüz insanları için, "bir sürü şey biliyorlar, ama kültürden yoksunlar" demesi boşuna değildir. |
5. Ahlak Gelişimi
Toplum içinde yaşayan bireyler olarak belirli doğru ve yanlış kavramlarını başkalarıyla paylaşmak ve birlikte yaşamanın gereği olan birtakım kuralları izlemeye yetenekli olmak zorunda olduğumuz bilinir. Bizim kişisel mutluluğumuz da, toplumda eşitlik ve adaletin varlığı da, birtakım ahlak standartlarının herkesçe kabul edilmesine bağlıdır. Ahlak gelişimi, çocukların, belirli davranışları "doğru" ya da "yanlış" olarak değerlendirmelerine rehberlik eden ve kendi eylemlerini yönetmelerini sağlayan ilkeleri kazanmaları sürecidir. Çocukların ahlak gelişimi konusunda tarihte üç büyük felsefe öğretisi vardır. Birincisi, St. Augustine gibi teologların savunduğu "ilk günah" öğretisidir; buna göre, çocuklar doğal olarak günahkar yaratıklardır, dolayısıyla yetişkinlerin müdahalesine gereksinmeleri vardır. John Locke'un başlattığı ikinci görüş, çocuğun ahlak açısından yansız (nötr) olduğunu, eğitim ve yaşantının çocuğu doğru ya da günahkar bir kişi yapacağını ileri sürer. Jean Jaques Rousseau'nun temsil ettiği üçüncü öğretiye göre, çocuklar "doğuştan saf ve temiz" yaratıklardır ve ahlakdışı davranışlar yetişkinlerin bozucu etkisinden kaynaklanır. Bu görüşlerden herbiri ahlak gelişimi konusundaki üç büyük çağdaş psikolojik yaklaşımda yeniden ortaya çıkar. Birinci görüş, değiştirilmiş bir biçimde Sigmund Freud'un kuramında görülür. İkinci görüş, ahlak gelişimini koşullanmanın ve yaşantıların bir sonucu olarak gören toplumsal öğrenme kuramında temsil edilir. Üçüncü görüş, Jean Piaget ve Lawrence Kohlberg'in geliştirdiği bilişsel gelişim kuramında yansıtılır. Ahlak gelişimi konusunda ilk psikolojik modeli getiren psikanalitik kurama göre ahlak gelişimi, süperegonun ortaya çıkması ve anahaba yasaklarının içselleştirilmesi sürecinden ibarettir. Toplumsal öğrenme kuramcıları ahlak gelişimini, ani hiçbir değişim olmadan derece derece ve sürekli biçimde ilerleyen birikimli bir toplumsallaşma olarak görürler. Buna karşılık, bilişsel gelişim kuramcıları ahlak gelişimini, belirgin değişimlerle ilerleyen ve birbirinden temel farklılıklarla ayrılan evrelere dayandırırlar. Piaget'in kuramını yeniden ele alan ve genişleten Kohlberg, ahlak gelişimi açıklamasını -tıpkı Piaget gibi- ahlaki eylemden çok ahlaki yargının gelişimine dayandırmaktadır. (Bu yaklaşımda çocuk bir "ahlak filozofu" olarak görülür.) Kohlberg'e göre, ahlak yargısının gelişiminde altı evre vardır ve bunlar üç temel düzeyde toplanır. Her düzey, bireyin benliği ile toplumun kuralları ve beklentileri arasındaki farklı ilişki türünü yansıtır. "Gelenek-öncesi düzey", daha çok dokuz yaşın altındaki çocukların, bazı ergenlerin ve suçluların çoğunun bulunduğu düzeydir; bu düzeyde kurallar ve beklentiler benliğe dışardan yöneltilmektedir. "Geleneksel düzey", ergenlerin ve yetişkinlerin çoğu için tipik düzeydir; bu düzeyde benlik geniş toplumun kural ve beklentilerini içselleştirmiştir. İnsanların ancak çok azının ulaşabildiği "gelenek-ötesi düzey" de ise bireyler, kendileri ile başkalarının kuralları ve beklentileri arasında farklılık oluşturmakta ve kendi ahlaki değerlerini kendilerinin seçtiği ilkelere göre akılcı yollardan tanımlamayı yeğlemektedirler. Kohlberg'e göre, bütün kültürlerdeki insanlar adalet, eşitlik, sevgi, saygı, otorite gibi aynı temel ahlaki kavramları kullanırlar. Ayrıca bütün bireyler, kültür farklılığına bakmaksızın, bu kavramlara bağlı olarak ve aynı düzen içinde aynı akılyürütme evrelerinden geçerler. Bireyler arasındaki farklılık, yalnızca, evreleri ne hızla geçtikleri ve nereye kadar ilerledikleri açısından ortaya çıkar. Kohlberg ve yardımcıları bu görüşlerini Birleşik Devletler'de, İngiltere'de, İsrail'de, Bahama'da, Meksika'da, Tayvan'da, Malezya'da ve Türkiye'de sınamışlar ve kuramın evrenselliğini vurgulamışlardır. Kohlberg'in araştırma yönteminin temelini oluşturan varsayımlı ikilemler yetişkinleri ele alan ahlak öykülerine dayanmaktadır. Buna karşılık, kendisi de bir evre kuramcısı olan William Damon, ahlak ikilemlerini çocukların yaşantıları alanında oluşturmuş ve çocukların hiçbir akılyürütme türünü sonuna kadar kullanmadıkları sonucuna varmıştır; ancak, çocuklar yaşları ilerledikçe daha ileri akıl yürütme düzeylerini daha sıklıkla kullanmaya eğilim göstermektedirler. Öte yandan, toplumsal öğrenme kuramcıları, çocukların, yetişkinlerin ahlak standartlarını, öncelikle, gözlemledikleri davranışları ve değerleri dereceli bir taklit etme süreciyle kazandıklarını savunmaktadırlar. Onlara göre, eğer Piaget ve Kohlberg'in savunduğu gibi ahlak yargıları bilişsel yapılara bağlı evreleri sıkı sıkıya izleseydi, bu yargıları kısa süreli deneysel durumlarda değiştirmek çok güç olurdu. Oysa Bandura ve MacDonald, çocukların ahlak yargılarının yaş etkenine evre kuramcılarının ileri sürdüğünden daha az bağlı olduğunu deneysel olarak gösterdiler. Cowan, Turiel, Keasey, Rothman gibi evre kuramına bağlı araştırmacılar ise, özde öğrenme kuramcılarının ileri sürdüğünden daha az değişim olduğunu onlarınkine benzer araştırmalarla ortaya koydular. Bu tartışmalar ahlak gelişimi çizgisinin en azından düzenli bir sıra izlediğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, toplumsal etkilerin sonucu olarak, gelişim düzeninde ve belirli düzeylere ulaşma hızında bireyler arasında farklılıklar vardır. Psikanalizciler ise, Piaget ve Kohlberg'i eleştirmede toplumsal öğrenme kuramcılarından değişik bir yol izlemişlerdir. Psikiyatrist James Gilligan, "ahlaklılığın üstünde" çok daha olgun bir işleyiş evresinin olduğunu ileri sürmektedir; bu, bireylerin kendilerini "ahlaki yükümlülüğe feda etmeleri"nden çok, karşılıklı gereksinmelerini psikolojik açıdan anlamalarını sağlayan "sevgi ahlakı" (love ethic)'dir. Araştırmalar ahlaklılığın duruma göre özelleşme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Çocukların çoğu belirli durumlarda çalmakta, yalan söylemekte, sahtekarlık yapmakta, diğerlerinde ise bunları yapmamaktadır; bütün ve bölünmez bir vicdan ya da süperego kavramı pek az destek bulmaktadır. Bazı bireyler diğerlerinden daha tutarlı bir dürüstlük, bazıları da daha tutarlı bir namussuzluk göstermektedir; ancak tutarsızlığın daha egemen bir eğilim olduğu söylenebilir. Öte yandan, yaş, zeka ve cinsiyet farklılığının ahlaki davranışta çok küçük bir payı olduğu, buna karşılık grup yasalarının ve güdüsel etkenlerin daha önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Ayrıca, araştırmalar, yetişkinlerin eylemlerinin sözcüklerinden daha yüksek sesle konuştuğunu ve yetişkin ikiyüzlülüğünün varlığını ortaya koymaktadır (Vander Zanden, 1981). Ahlaki olgunlaşma, çocuğun kendi vicdanının buyruklarını dinlemeye başlamasıyla ortaya çıkar. Bu olgunlaşma, birey günlük etkinliklerinde ve yaşamının örgütlenmesinde kendi yargısına dayandıkça ilerler. Birey, ahlak ilkelerini özümlediği ve etkili bir davranış düzenlemesi yaparak eylemde bulunduğu zaman karakter ortaya çıkmaya başlar. Karakter, ileri bir olgunlaşmanın ve yetişkin kişiliğinin temel ve sonul belirtilerinden biridir. Ahlaki karakter yetişkinin insancıllaşmasına ve kendi yazgısını denetlemesine katkıda bulunur. Bu aşamada birey, Allport'un dediği gibi, "Aldığım karar yaşamımın sonrası için de geçerli olmalıdır!" biçimindc düşünmeyi başarır. Ahlaki olgunlaşmada ilerleme, bireyin iyi ve doğru olanı seçmesini sağlayan özgürlüğün artmasıyla belirlenir. Bu noktada ergen ve yetişkin için ideal aynıdır (J. Pikunas, 1976). Gelişimsel açıdan yetişkinlerin ahlakına egemen olan temel düzey "geleneksel düzey"dir. Geleneksel düzey, soyut düşünme ve rol alma yeteneğinin gelişmeye başladığı ergenlik döneminde ortaya çıkar ve yetişkinlik boyunca başlıca düzey olma özelliğini korur. Zihinsel gelişim yetişkinlikten önce tamamlandığına göre, yetişkinlerin ahlaki yargı farklılığı zihinsel gelişimle açıklanamaz. Yetişkinlikte görülen değişim bilgi ve deneyim birikimine bağlanabilir; ancak bu birikimin kazanılması yeni bir evrenin ortaya çıkması demek değildir. Çünkü evreler ancak "nitelik" değişimiyle ortaya çıkarlar. İşe girme, evlenme, cinsel ilişki kurma, anababa olma gibi değişimler ise bireyde yalnızca "içerik" değişimlerini yansıtırlar. Sonuç olarak, yetişkinlikte yeni bir ahlaki düşünme yapısı oluşmamaktadır. Araştırmalar, yüksek evre özelliği gösteren bütün yetişkinlerin bunu daha ergenlik dönemindeyken göstermeye başladıklarını ortaya koymaktadır. Şu halde, ergenlikte gerekli gelişim olanağını ve özgürlüğünü bulamayan kişilerin yetişkinlikte daha ileri bir ahlaka sahip olmaları söz konusu değildir. Yetişkinlikte ortaya çıkan değişimler, kişilerin daha önce geliştirmiş oldukları kalıpları daha tutarlı bir biçimde kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Yetişkinlik yılları daha önce ulaşılan en yüksek evrenin tutarlılık kazanmasına olanak sağlamaktadır. Kişilik psikolojisi açısından yetişkinlikteki ilerleme, ahlak evresi değişimi değil, ego güçlenmesi sürecidir. Ego güçlenmesi, bireyin sahip olduğu ahlaki yapıları kişilik bütünleşmesi doğrultusunda nasıl kullanacağını öğrenmesi demektir. Yetişkinlikteki ahlak gelişimi, daha önce kazanılmış ahlak yapılarının kullanımının bütünleşmesi ve yaşama uygulanması olarak nitelendirilebilir. |
YETİŞKİNLİKTE ORTA YILLAR
Psikologların uzun yıllar boyunca dikkatlerini yalnızca çocukluk ve ergenlik dönemlerine yönelttikleri bilinmektedir. Yaşamın sonraki yılları, sanki bu ilk dönemlerin sürekli yinelenmesinden ibaretmiş gibi görülüyordu. Oysa sağduyu ve yaşam deneyimi bunun doğru olmadığını söylemektedir. Nitekim, 1970'lerden bu yana psikolojide yetişkinlik döneminin ele alınmasına hız verilmiştir. Yetişkinlik dönemi içinde en çok ilgi duyulan yıllar da orta yıllar olmuştur. ::::::::::::::::: İ. ORTA YILLARA GENEL BAKIŞ Orta yaşlı yetişkinler gelişimin tepe noktasına ulaşmış kişilerdir. Ancak, gelişimde orta yılların ne zaman başladığını saptamak çok zordur, çünkü bunu saptamayı sağlayacak özel biyolojik değişimler yoktur; bu nedenle genellikle toplumsal ölçütlerin kullanılması yeğlenmektedir. İnsanların kişisel, toplumsal ve ekonomik yönden en üst düzeye eriştikleri 35 yaşlarından başlayarak birçok görevlerinden emekliye ayrıldıkları 65 yaşına kadar olan dönemi gelişimde "orta yıllar" olarak kabul edebiliriz. Aslında bu da orta yıllar için yapay bir sınırlamadır. Her şeyden önce, kronolojik yaşın yaşam dönemlerini saptamakta iyi bir ölçüt olmadığını biliyoruz. 45 yaşında duygularını bir genç kadar taze tutan insanlar vardır, 40 yaşında bir başkası ise hem kişiliği hem ekonomik durumu yönünden bir ergen kadar bunalımlı olabilir. Şu halde, hem toplumsal saat, hem de bireylerin çeşitliliği yaş sınırlarının belirsizliğini arttıran nedenlerdir. Orta yıllara ilişkin görüşleri belirleyen bir başka neden de gençliğin önemsendiği ve vurgulandığı toplumlarda orta yaşlılığın görmezlikten gelinmesidir. Çocuklar ve gençler sevilir, ihtiyarlığa dehşetle bakılır, orta yaş ise bilmezlikten gelinir. Çocuk ve ihtiyar için özel bir ad varken, orta yaşlı için özel bir ad yoktur. Yetişkinliğin getirdiği sorunlar öylesine abartılır ki, kimse bu yaşlara ulaşmak istemez. Orta yıllar yaşlılığa ve dolayısıyla ölüme giden yolun başı gibi görüldüğünden, kimse 40 yaşını aşıp gitmek istemez. 40 yaş dolayları bunalımlı, huzursuz, hüzünlü yıllar olarak algılanır. Yetişkinlik psikolojisi konusunda kamuoyunda ve kitle iletişim araçlarında ortaya çıkan ilgi normalin ne olduğu sorununu yeniden gündeme getirmiştir. Yetişkin yaşamındaki değişimler, ister ılımlı "geçişler", ister dramatik "değişimler", ister korkunç "bunalımlar" olsun, neyin normal olduğunu tanımlama sorunu ortadadır. Yaşamı, bireylerin aynı kurallara göre izlediği ve belirli yaşlarda belirli olayların ortaya çıktığı evreler olarak betimlemek her zaman çok akla yakın görünür. Oysa bugün hem "biyolojik saat"imiz (erinliğin her iki cins için de daha erken başlaması, menopozun daha geç gelmesi, vb.), hem de "toplumsal saat"imiz (iş, eğitim, aile, sağlık koşullarının iyileşmesi, ileri yaşlarda bile yeni işlere girme, yeni aileler kurma, vb.) değişmiştir ve giderek değişecektir. Günümüzde toplumlar gelişmişlik düzeyleri ölçüsünde "yaşa bağlı" toplumlar olmaktan çıkmaktadırlar. Dolayısıyla, yetişkin kişiliğinin değişmezliği, yetişkin yaşamındaki bunalım noktaları türünden görüşlerin de yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. |
1. KİŞİLİK PSİKOLOJİSİ AÇISINDAN YETİŞKİNLİK
Bu bölümde özellikle, kişiliğin sürekliliği, yetişkin kişiliği ve kadın kişiliği sorunları ele alınacaktır. Çocukluktan yetişkinliğe kadar giden değişmez bir kişilik yapısı var mıdır? Yetişkin kişiliğinin kendine özgü nitelikleri nelerdir? Cinslere bağlı kişilik özellikleri yaygın kalıpyargıların dışında nasıl tanımlanabilir? 1) Kişiliğin Sürekliliği Sorunu. Genellikle yetişkin insanın, özel ve oldukça tutarlı bir kişiliği olan karmaşık bir varlık olduğunu kabul ederiz. Tutarlı kişilik yapıları insanların düzenli ilişkilere girebilmeleri için de gereklidir. Kişilik kavramı, benzer durumlara verilen tepkilerdeki bireysel farklılıkları ve farklı durumlarda oldukça tutarlı olan davranışları anlamamıza da yardımcı olur. Bir bakıma kişilik, birey ile çevresi arasında bir uyum oluşturur; bireyin geçmiş deneyimlerine özel uyumunu ve şimdiki toplumsal ve fiziksel çevresini değerlendirmesini sağlar. Sonuç olarak, kişiliğin geçmişteki ve özellikle çocukluktaki deneyimleri yansıttığı ve değişik durumlar karşısındaki tepkide tutarlı bir biçimde ortaya çıktığı kabul edilir. Öte yandan, insanların değiştiği de sezgisel olarak bilinir. İnsanlar her aynı duruma her zaman aynı tepkiyi vermezler; psikoterapide değişebilecekleri umulur; yetişkinlik yıllarında yeni deneyimler ve roller edinerek değişebilirler, vb. Dolayısıyla, insanların farklı durumlarda ve yaşamlarının değişik dönemlerinde ne ölçüde tutarlı kaldıkları sorulabilir. Benlik açısından bakıldığında, benzer durumlara alışılmış tepkilerin verildiği, durumların seçici algılamayla benzer kılındığı söylenebilir. Ancak, psikologlara göre benlik ile kişilik aynı şeyler değildir. Kişilik, farklı durumlara oldukça kestirilebilir tepkileri veren içsel bir yapıdır; benlik ise kişiliğin odağında yer alan bir yapıdır. Benlikle kişilik arasındaki ilişki ve kişilikle dış dünyanın ilişkisi oldukça karmaşıktır. Örneğin, bir insamn kişiliğinin çocukluk deneyimlerini yansıttığı düşünülür; ancak, kişilik oluştuktan sonra dış durumlardan çok içsel dinamiği yansıttığı kabul edilir. Yine de kişilik dış durumlarla yoğrulmuştur. Murphy'nin dediği gibi, "Seninle ve çevrenle arada hiçbir zaman kesin bir ayırım yoktur. Çevren senin üzerinde, seni değiştiren, kalıplaştıran ve yeniden oluşturan bir etkide bulunur." Genç yetişkinlik dönemi açıklanırken kişiliğin -kimlik karmaşasını çözmede, anababa olmada, mesleki toplumsallaşmada- sürekli değişen yönlerine değinilmişti. Klasik kişilik görüşü insanların bu tür olaylarda önemli ölçüde değişmediğini ileri sürmektedir. Şu halde, kişilik uzun yıllar değişmez olarak mı kalmaktadır'? Değişme söz konusu ise kişiliğin hangi yönleri değişmektedir? Değişme yoksa kişilik belirli bir yaşta donup kalmakta mıdır? Yirmi ya da otuz yaşından sonra kişilikte hiçbir değişiklikten söz edilemez mi? William James 1887'de şöyle yazıyordu: "Çoğumuzda karakter otuz yaşın gelmesiyle birlikte alçı gibi katılaşır ve bir daha asla yumuşamaz." Bedenimiz yıllarla bükülse ve düşüncelerimiz zamanla değişse de, temelde değişmez kalan bir kişilik, bir iç benlik vardır. Zick Rubin'e (1981) göre, kişiliğin kararlılığına ilişkin bu görüş geçmiş yüzyıllarda psikolojik bir "dogma" olarak kabul edilmişti. 1970'lerden sonra ise bu geleneksel görüş eskimeye başladı. Sadece çocuklukta değil yaşam boyunca değişme kapasitesi vardır ve bugün değişim ve büyüme sözcükleri atasözü olmuş gibidir. Kişiliğin yaşam boyunca değişimi sürdürdüğü görüşü Jung ve Erikson'un kuramlarından destek alarak pek çok yandaş bulmakta ve böylece yeni bir "dogma" oluşmaktadır. Rubin'in dediği gibi, kişilik psikolojisinde şimdi yeni bir "dogmalar savaşı"yla karşı karşıyayız. Bu savaşta yan tutmanın, biri metodolojik (yöntemlere bağlı), diğeri ideolojik (dünya görüşlerine bağlı) iki kaynağı olduğu söylenebilir. a) Yöntembilimsel yaklaşım. Gelişim araştırmalarının çoğunda kesitsel yöntem kullanılır. Gelişim psikolojisinde kesitsel araştırmanın egemenliği, çocukların yetişkinlerden, yaşlıların gençlerden farklı olduğu görüşünün yerleşmesine yol açmıştır. Berkeley'den psikolog Jack Block, "Kişilik araştırmalarının belki yüzde doksanının yöntembilimsel bakımdan yetersiz, kavramsal içerikten yoksun ve hatta aptalca olduğu" savını ortaya atmaktadır. Kişilik araştırmaları, yeterince sınanmamış ölçmelerle (isteyen herkes yarım günde yeni bir "kişilik ölçeği" geliştirebilir), küçük örneklemlerle ve rastgele hedeflenmiş stratejilerle ("bilgisayara ver, korelasyonlar al!") doludur. Dikkatli ve özenli boylamsal araştırmalar yok denecek kadar azalmıştır. Şu halde, insanların önceden kestirilemez olduğu görüşü, insan doğasının değil, insan doğasını incelemekte kullanılan rastgele yöntemlerin ürünüdür. Böylece, değişim ve kararlılık yanlıları arısındaki anlaşmazlığın çoğunun yöntembilimden kaynaklandığı görülmektedir. Özelliklerin sürekliliğini savunanlar genellikle katı kişilik testlerine, değişimi vurgulayanlar ise daha niteliksel, klinik betimlemelere dayanmaktadırlar. Psikometrisyenler klinik verileri güvenilmez saymakta, buna karşılık klinisyenler de psikometrik verileri saçma bulmaktadırlar. Şimdi, her iki türden araştırmaları gözden geçirerek bir sonuca varmaya çalışalım. Jack Block, denekleri ortaokul yıllarından başlayarak kırk yaşına kadar izleyen araştırmasında 20 yılı aşkın bir sürede tutum listelerinden görüşme kayıtlarına kadar çok zengin bir veri arşivi oluşturmuş, kişilik raporlarını derinliğine çözümlemiştir. Böylece Block kişilikte dikkate değer bir kararlılık (stability) bulmuştur. Deneklerin ortaokul yıllarındaki ve daha sonra kırk yaşlarındaki puanları arasında istatistiksel bakımdan anlamlı bir korelasyon vardır. En özeleştirici ergenler yine en özeleştirici yetişkinler idiler, neşeli gençler kırk yaşında da neşeli yetişkinlerdi, okuldayken huyları dalgalanma gösterenler orta yaşlarda da hala dalgalanma gösteriyorlardı. Kişiliğin kararlılığı konusunda Baltimor'lu psikologlar Paul T. Costa ve Robert R. MeCrae'nin orta yıllarla ileri yetişkinlik yıllarına ilişkin bulguları da ilgi çekicidir. Boston'da 25-82 yaşları arasında 400 erkek on yıl arayla iki kez ve Baltimor'da 20-76 yaşları arasında 200 erkek altı yıllık aralarla üç kez testten geçirildi. Sonuçlar bir şarkı sözünden alınan başlıkla yayınlandı: "Bunca Yıldan Sonra Aynı" (1980). Bulgulara bir örnek olarak şu verilebilir: "19 yaşında kendini kabul ettiren 40 yaşında da kendini kabul ettirmektedir, 80 yaşında da." Minnesota Üniversitesi'den Gloria Leon ve arkadaşları, 71 erkeğin 1947'de aşağı yukarı elli yaşlarındayken ve 1977'de seksen yaşındayken MMPI testi sonuçlarını çözümlediler ve on üç ölçekte yüksek korelasyon saptadılar. Berkeley'de Paul Mussen ve arkadaşları 53 kadınla 30 ve 70 yaşlarında yapılan görüşme sonuçlarını çörümleyerek içedönüklük-dışadönüklük boyutlarında yüksek korelasyon buldular. Costa ve McCrae içedönüklük-dışadönüklük ölçümlerinde yüksek derecede kararlılık olduğunu gördüler; "nörotiklik" alanında da çok sabitlik buldular. Nörotikler yaşam boyunca olası yakınmacılardır. Yaşlandıkça farklı şeylerden yakınıyorlar (örneğin, genç yetişkinlikte aşk konusunda, kırk yaşlarında orta yaş bunalımından, ileri yetişkinlikte sağlık sorunlarından), fakat hala yakınıyorlar. En az nörotik kişi aynı olaylara daha yüksek bir ılımlılıkla tepki gösteriyor. Boylamsal araştırmalar yetişkinlik boyunca insanların coşkunluk, etkinlik, düşmanlık ve içtepisellik düzeylerinde çok hafif bir düşüş olduğunu göstermektedir. 25 yaşında içtepisel olan biri 70 yaşında birazcık daha az içtepisel olabilir, fakat hala yaşıtlarından daha fazla içtepisel olması çok olasıdır. İnsanlar belirli bir grup içinde ölçülen özelliklerini koruyorlar. Fakat her biri yaşlandıkça değişiyor olabilir. Eğer herhangi biri yaşamının sonraki bölümünde de aşağı yukarı aynı derecede içe dönüyorsa içe dönüklük ölçümlerindeki korelasyon hala yüksek olabilir, dolayısıyla aldatıcı bir kararlılık görünümü verebilir. Gerçekten de, psikolog Neugarten insanların yaşamın ikinci yarısında daha içe dönük olmaya genel bir eğilim gösterdiklerini ileri sürmektedir. Oysa yeni boylamsal araştırmalar insanların yaşlandıkça içedönüklükte pek az artış gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Değişim o kadar azdır ki, Costa ve McCrae bunun pratik anlamının çok az olduğunu düşünmektedir. Mischel kişiliğin sürekliliği konusundaki araştırmaları gözden geçirmiş ve belli başlı bulguları özetlemiştir. Kişiliğin süreklilik görülen yönlerinden biri, insanın kendini tanımlamasında ortaya çıkmaktadır. Boylamsal bir araştırmada, bireylerin 19,5 yaşında ve 44,5 yaşında kendilerini tanımlamalarında değişiklik görülmüyor. Mischel'in oldukça tutarlı bulduğu bir alan da "bilişsel üslup" olmuştur. Örneğin, bilişsel üslup ile bağımlılık-bağımsızlık ilişkisi yüksek bir korelasyon göstermektedir. Bilişsel üslup alanının tutarlılığı zihinsel süreçlerin tutarlılığından kaynaklanıyor olabilir. Bilişsel üslup (cognitive style), bireylerin algılarını örgütlemede ve sınıflamada ortaya koydukları kararlı tercihlerdir. Çevremizin çeşitli yönleriyle uğraşırken her birimiz özel bir bilişsel üslup kullanırız. Bilişsel üslupta insanların birbirinden farklılaştığı boyutlardan biri sorun çözme yaklaşımlarıdır. Kimileri bir soruna -doğruluğu konusunda hiçbir kaygı duymaksızın- çok çabuk yanıt verirler, aynı zekaya sahip kimileri de çok zaman harcarlar; birincilere "içtepisel" (impulsive), ikincilere de "düşünceli" (reflective) kişiler denir. Araştırmalar, sorun çözmede içtepisel çocukların düşünceli çocuklardan daha geri olduklarını ortaya koymaktadır; öte yandan, içtepisel çocuklar karmaşık görevleri düşünceli çocuklardan daha çabuk yerine getirmektedirler. Bilişsel üslubun bir başka boyutu da bağımlılık-bağımsızlık alanıdır. "Alan-bağımsız" kişiler bir sahnenin ögelerini çözümlemeye yöneliyorlar, ögeleri geri planından ayırarak ele alıyorlar; buna karşılık, "alan-bağımlı" kişiler bir sahneyi bir bütün olarak ele alıyor ve onu oluşturan bireysel ögeleri görmezlikten geliyorlar. Araştırmalar, alan-bağımsız üniversite öğrencilerinin matematiğe, doğa bilimlerine, mühendisliğe ve yüksek düzeyde çözümleyici düşünce gerektiren konulara yöneldiklerini; buna karşılık, alan-bağımlı öğrencilerin insan ve toplum bilimlerine, eğitime ve bütüncü bir bakış gerektiren alanlara yöneldiklerini göstemmektedir. Mischel, kendimize ilişkin tipolojimizin ve dünyayı algılayışımızın da zaman içinde değişmediğini belirtmektedir. Başka bir deyişle, bireyin kendisini ve başkalarını tanımlamak için kullandığı "özel yapılar" zamana dayanıklıdır. Belki de bunun nedeni, bu yapıları oluşturan bilişsel ve zihinsel süreçlerin tutarlılığıdır. Mischel, seçici algının sürekliliğinden söz etmekte, zihin, gerçek dünyanın karmaşıklığını basite indirgeyen bir biçimde işlediğini söylemektedir. Özetle, zaman içinde en çok kararlılık gösteren kişilik özellikleri, bireylerin bilişsel üslupları ve benlik tanımlarıdır. Dürüstlük, saldırganlık, otoriteye karşı tutum gibi daha psikodinamik kişilik özellikleri, daha düşük düzeyde olmakla birlikte istatistiksel bakımdan anlamılı korelasyonlar göstermektedir. Kişiliği bir etkileşim sistemi olarak ya da bireyle durumun ortak ürünü olarak kabul edersek bu bulgular daha da anlam kazanmaktadır. O zaman bu etkileşimsel sistemde bir süreklilik var demektir. Kurt Lewin, "bireyin herhangi bir durumdaki davranışı, o durumun özelliğinin, onu bireyin algılayış biçiminin ve o zamanki özel davranış eğiliminin ortak ürünüdür" der. Böylece, değişim ve kararlılık kişilikte aynı anda yer alabilmektedir. Aynı bütüne Freud'çu yaklaşımla bakıldığında süreklilik, davranışçı yaklaşımla bakıldığında değişim görmek olanaklıdır. Ancak sorun yalnızca yöntem sorunu da değildir. b) Dünya görüşünün etkisi. İnsan yaşamı için neyin daha önemli olduğu konusundaki temel görüş farklılığı kişilik tartışmalarına da yansımaktadır. Costa ve McCrae zaman içinde tutarlı kalan kişiliğin değerini, kararlı bir kimlik duygusunun temel ögesi olarak vurgulamaktadır: "Eğer kişilik kararlı olmasaydı gelecekteki yaşamımız konusunda seçim yapma yeteneğimiz çok sınırlı olurdu." Eş, meslek ya da arkadaş konusunda akıllı seçimler yapacaksak nelerden hoşlandığımızı bilmek zorundayız. Costa ve McCrac, kararlı bir kişiliğin korunmasını yaşamın değişiklikleri karşısında insanın yaşamsal bir başarısı olarak görmektedir. Sosyolog O. G. Brim ise büyüme gizilgücünü insanlığın temeltaşı olarak görmektedir: "İnsan, sürekli olarak çevresine egemen olmaya çabalayan ve gitgide olduğundan daha fazlası olan dinamik bir organizmadır." Brim, "Ben, psikolojiyi özgürleşmenin hizmetinde görüyorum, baskının değil!" demektedir. Geçmişte Sullivan da, insanın değişmesi gerektiğini, aksi halde öleceğini söylemekteydi. Sullivan, insan kişiliğinin temellerinin Freud'un ileri sürdüğü gibi ilk çocukluk döneminde atıldığını kabul etmez, kişiliğin oluşumunu belirleyen yaşantıların bu yaşlardan sonra ortaya çıktığını savunur. Nitekim, gelişim psikolojisinde de bugün artık Freud'çu anlamda katı ve sınırlı bir kişilik oluşumu görüşünü savunmaya olanak kalmamıştır. Yine de, kişiliğin sürekliliği sorunu psikolojinin en zor sorunlarından biri olarak kalmaktadır. Sorunun çözümsüz kalmasının nedeni, Zick Rubin'in (1981) dediği gibi, değişim ve kararlılık arasındaki gerilimin, sadece akademik tartışmalarda değil, insan olarak her birimizin içinde de bulunmasıdır. Yetişkin kişiliğinin gelişimi konusunda eksiksiz bir tablo, aynı kalma ve değişme arasındaki bu gerilimi kaçınılmaz olarak yansıtacaktır, Brim ve Kagan şöyle yazmaktadır: "Bir yanda kimlik duygusunu, süreklilik duygusunu koruma konusunda güçlü bir dürtü vardır, çok çabuk değişme ya da dış güçlerce değiştirilme korkusunu yatıştıran... Öbür yanda, her insan doğal olarak, şimdi olduğundan fazlasını olma isteğiyle çabalayan amaçlı bir organizmadır." Kuşkusuz, kişiliğin bazı yönleri (huzurlu ya da sıkıntılı olmaya eğilim gibi) diğer yönlerinden (çevreye egemen olma duygusu gibi) tipik olarak daha kalıcı ve kararlı olabilir. Yine de, her birimizin zaman içinde hem kararlılığı hem değişimi yansıtacağımızı kabul etmek gerekir. Nitekim, akademik tartışmanın her iki ucundaki kişiler de kişiliğin her iki özelliği birlikte taşıdığı görüşünde birleşmektedirler. Kendi savlarını şiddetle savunurken bile olasılıkları da bildirmektedirler. Örneğin Costa, "19 yaşında kendini kabul ettiren 80'inde de ettirir" derken, "bunu değiştirecek herhangi bir şey olmadıkça..." diye eklemektedir. Brim de, insanların kişiliklerinin ve özellikle özdenetim ve özsaygı duygularının yaşam boyunca değişimi sürdüreceğini vurgularken, "takılıp kalmadıkça..." demektedir. c) Kişiliğin etkileşen yönleri. Kişilikte kalıcı ve değişken yönlerin birlikte bulunduğunu kabul etmek, bunların birbirleriyle etkileştiğini de kabul etmeyi gerektirir. Allport (1961) kişilik kuramları arasındaki temel farklılıkları saptarken davranışçı, derinlikçi ve etkileşimci görüşleri ayırt eder. Etkileşimci görüş kişiliği bir oluşum süreci olarak görür. Bu görüş, diğer iki yaklaşımın katkılarını yadsımamakta ve kişiliği süreç (değişim) ve yapı (kararlılık) olarak ele almaktadır. Kişilik ancak bu farklı yünlerin etkileşimiyle var olabilir ve kişiliğin anlaşılması ancak bu bütünlüğün ışığında olanaklıdır. G.W. Allport'un, G.H. Mead'in, D.C. Kimmel'in paylaştığı bu görüş, bireysel kişilikleri, sayısız toplumsal etkileşimlerle yoğrulmuş, özel fizyolojik, algısal ve kavramsal sistemler içeren bir bütün olarak görür. Sullivan'ın kişilik tanımı da böyledir: "Kişilik, insan yaşamını niteleyen sürekli kişilerarası durumların oldukça kalıcı bir örüntüsüdür." Karşılıklı etkileşen bu süreçlerin ortasında insan organizması aynı oranda karmaşık bilişsel ve duygusal süreçlerle işlev görür. Örneğin Carson, bireyin plan yapmasının, bilgiyi işlemesinin, geribildirimden yararlanmasının ve gelecek işlemler için kararlar almasının karmaşık yapısını açıklamaya çalışmıştır. Bu süreçte birey kişisel bir üslup geliştirir ve bu üslup hep korunur. Bir başka örnek Mead'in simgesel etkileşim kuramıdır. Mead'e göre benlik toplumsallaşma süreci içinde ortaya çıkmaktadır. İnsanda doğal olarak varolan etkileşim dilin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dil, benliğin gelişmesinde ve işleyişinde temel bir etkendir. Dil öğrenilirken, sözcüklerin simgelediği düşünceler, tutumlar ve duygular da öğrenilir. Çocuk, ancak dili öğrendikçe paylaşabildiği ve toplumsal anlamlar taşıyan bir dünyaya girebilir. Birey, başkalarının kendisi karşısında takındıkları tutumların ışığında kendisi üzerinde düşünmeye başlar, böylece kendi özbilincine varır, toplumsal bir benlik edinir, sonuçta kendini başkalarının yerine koyabilme ve başkalarının rollerini üstlenebilme yeteneğini kazanır. Kişilik konusunda çok şey söylemek olanaklı olmakla birlikte, sayısız açıklamalar içinde kaybolmamak için son olarak temel bir kavramla ilgili açıklamalara yer vermekte yarar var. Güdü (motivation) kavramı niçin sorusuna yanıt vermeye yarayan bir kavramdır. Niçin insanlar çeşitli roller alırlar, planlar yaparlar, bedelinden daha yüksek ödüller umarlar? vb. Bu soruların yanıtı için başarı, merak, acıdan kaçınma gibi çeşitli güdülerden söz edilmiştir. Ancak, "gelişme sürecinde olan bir varlık" olarak insan için en uygun güdü "kendini gerçekleştirme" ve "yeterlilik" güdüsüdür. Rogers'a göre, "Kendini gerçekleştirme güdüsü, insan organizmasının kendi gizilgücünü en üst düzeyde gerçekleştirmek için sahip olduğu eğilimdir; belirli bir toplumsal çevrede organizmasını ve bütün kapasitelerini koruma ve geliştirme arayışıdır." Yeterlilik güdüsü de bireyin çevresiyle etkileşime girmesini sağlar. Bu güdülerin yetişkinlik yaşamında ortaya çıkması değişik noktalarda farklılık gösterecektir, yine de bunlar bireyin toplumsal ve fiziksel çevresiyle etkileşiminin amaçlarını belirler. Sonuç olarak, önce kişiliğin etkileşen yönleri var: Fizyolojik süreçler, kişisel üsluplar, toplumsal roller gibi. Bu yönler bir bakıma içseldir, yani biz onları içimizde taşırız. İkinci olarak, kişiliğin dış yönleri var: Toplumsal durumlar, davranışların sonuçları, toplumsal etkileşim ağı gibi. Üçüncü olarak, bu yönlerin etkileştiği yer ya da benlik var. Dördüncü olarak, kişilik belirli bir toplumsal etkileşim kalıbı içerisinde kendini gerçekleştirme ve yeterliliğe ulaşma çabası içindedir. Beşinci olarak, kişilik sürekliliğini korurken değişime de uğrar. Altıncı olarak, kişilik geleceğe dönüktür, şimdinin sonuçlarından etkilenir, aynı zamanda geçmişle de bağlantılıdır, ama geçmiş tarafından belirlenmez. Son olarak, kişilik bu değişik ögelerden farklı bir bütündür. Bu özellikler karmaşık yetişkin kişiliğini de çerçeveleyen özelliklerdir (D.C. Kimmel, 1974). |
2. Yetişkinlikte Kişilik
Kişilik, hem oluşum hem de içerik ögelerini bir arada taşıyan, aynı şekilde hem değişime hem de kararlılığa olanak tanıyan karmaşık ve dinamik bir sistemdir. Kişilik etkileşen bir sistem olarak kabul edildiğinde, herhangi bir alandaki değişimin sistemin bütününde de değişime yol açacağı açıktır. Örneğin, dış alanlardaki (toplumsal çevredeki) değişim toplumsal etkileşimde de değişime neden olur, o da toplumsal rol ve davranışta değişime yol açar. Bu rol değişimleri bireyin benlik algısını ve kavramını değiştirir, bu da kişilik özelliklerinin ve üsluplarının değişimine neden olur. Bu değişimin derecesi toplumsal değişimin derecesine bağlıdır. Öte yandan, kişilik sisteminin kararlılığı da söz konusudur; ayrıca en özel yönler en az değişim gösterirler, üstelik yetişkinlikteki roller de oldukça tutarlıdır. Dış tutarlılık kişilik tutarlılığını da pekiştirir. Yetkişkinin kişilik sistemindeki gelişimsel değişimler merkezkaç bir özellik taşır, yani birey içerden dışarıya doğru döner. Yeni rollerin öğrenilmesi, yeni kişilik üsluplarının ve benlik kavramlarının geliştirilmesi, birey ile genişleyen çevresi arasında uygunluk sağlama gereksinmesinden doğar. Kuhlen yetişkinliğin bu dönemindeki gelişime "genişleme büyümesi" adını verir. Bu dönem, başarıya ulaşma, güç kazanma, kendini gerçekleştirme ve yeterlilik eğiliminin en üst düzeyde olduğu dönemdir. Yetişkinliğin orta yıllarında kişilik sistemi içinde bir denge durumu söz konusudur. Hem bireyin toplumsal dünyası genişleme hızını yitirmiştir, hem de birey genişlemeyle başa çıkabilecek beceriler geliştirmiştir. Ayrıca, bireyin kendine ilişkin deneyimi de artmış ve birey kişiliğinin iç ve dış yönlerini daha iyi bütünleştirebilir duruma gelmiştir. Ancak, yaşın ilerlemesiyle birlikte dış toplumsal durumlar önemini yitirmeye ve içsel süreçler önem kazanmaya başlar. Birey yaşlandıkça toplumsal rollerinin sayısı ve çeşitleri azalmaya, toplumsal etkileşim sıklığı düşmeye, kişiliğin daha iç özellikleri açığa çıkmaya başlar. Orta yıllarda elde edilmiş yeterlilik duygusu, birey yaşlandıkça yaşanacak yılların sınırlı olduğu bilinciyle, giderek kendini gerçekleştirme çabasına yerini bırakır. Bu gelişmeyi vurgulayan yazarlardan biri de Jung'tur (1933): "Yaşlanan insanlar artık yaşamlarının artmadığını ve genişlemediğini farketmekte ve karşı konulmaz bir iç güç yaşamı gitgide daraltmaktadır. Genç bir insan için kendi kendisiyle fazlaca ilgilenmek neredeyse bir suç, en azından bir tehlikedir. Oysa yaşlanmakta olan bir insan için kendi kendisine ciddi bir ilgi göstermek bir zorunluluk ve görevdir." Elli yaşlarından başlayarak kişilikte görülen gelişimsel değişimler, daralma, merkezde yoğunlaşma ve içselliğin artması biçiminde ortaya çıkmaktadır. Yaşlılıktaki kişilik değişimi araştırmalarını gözden geçiren Riley, Foner ve arkadaşları, yaşlıların gençlere oranla daha katı, değişen uyaranlara daha zor uyan, tutumlarında dogmatiklik düzeyi yüksek, daha hoşgörüsüz, toplumsal baskıya daha dayanıklı kişilikte olduklarını bulmuşlardır. Yaşlılar daha edilgin, iç dünyalarına daha dönük, kendi duyguları ve fiziksel işlevleriyle daha ilgilidirler. Duyu ve sinir merkezlerinin uyarılmasındaki düşüş ve zihinsel yetilerin değişimi de bu özellikleri etkiliyor olabilir. Chicago Üniversitesi'nce, özel kişilik özelliklerinin değişimi yerine, bütün kişilik sisteminde yaşla ortaya çıkan değişimler araştırılmıştır. Kansas kentinde 40-90 yaşları arasmdaki 700 denek 7 yıl boyunca sürekli incelenmiştir. Araştırmada yaşa bağlı üç kişilik değişimi bulunmuştur: Cinsiyet rolü algılamasında, içe yönelmenin artışında ve sorunlarla başaçıkma üslubunda. Kişiliğin fazla değişim göstermeyen yönleri olduğu da saptanmıştır. Bulgular kişilikte hem değişim hem de kararlılık olduğu görüşünü desteklemektedir. Bu araştırmada değişim göstermeyen kişilik özelliklerinin ortak noktası, bunların kişiliğin uyuma yönelik özellikleri olmasıydı. Bunlar Neugarten'in "Kişiliğin toplumsal-uyumsal özellikleri" dediği özelliklerdir. Testler, kişiliğin uyum özellikleri ve genel kişilik yapısı alanlarında bireyler arasında farklılık olduğunu göstermekte, ama yaşla farklılaşma olmadığını ortaya koymaktadır. Sağlıklı yaşlı insanlarda yaşa bağlı farklılaşma görülmemekte, buna karşılık hastalığın kronolojik yaştan daha etkili bir değişken olduğu anlaşılmaktadır. Genel olarak, bulgular kişiliğin toplumsal-uyumsal niteliklerinde yaşla değişimin çok fazla olmadığı doğrultusundadır. Şu halde, kişiliğin "içerik" yönleri (kişisel üslup, kişilik çizgileri ve diğerleri) orta ve ileri yaşlarda oldukça kararlılık göstermektedir. Ayrıca bulgular, birey ile toplumsal çevresi arasındaki uyum ilişkisinin oldukça kararlı olduğunu ortaya koymaktadır. Yaşla yeni roller edinilse bile kişilik içeriği aynı kalmaktadır. Buna karşılık, Kansas City araştırması kişiliğin "oluşum" yönlerinde yaşla birlikte oldukça önemli değişimler saptamıştır. Bu değişimlerden biri, yaş ilerledikçe "kişiliğin gittikçe içselleşmesi"dir. Bu değişim orta yıllarda kendi kendine düşünme ve içebakış olarak ortaya çıkmaya başlıyor, gitgide daha belirgin hale geliyor. Ayrıca başka araştırmalarda da, yaşla birlikte ego enerjisinde azalma ve ego üslubunda değişme olduğu, içsel dürtülere duyarlı olma özelliğinin arttığı bulunmuştur. Bu bulgular projektif testlerden elde edilmiştir. Bulgular, dış dünya görevleri için kullanılan ego enerjisinin yaşla azaldığını göstermektedir. Yaşlı insanlar dış uyarıcılar yerine iç uyarıcılara karşı daha duyarlıdırlar, duygusal yatırımları artmaktadır. Ego üslubu da değişmekte, etkin denetimden edilgin denetime yönelinmektedir. Cinsiyet rolü algılamasındaki değişim TAT testi ile saptanmıştır. Buna göre, erkekler gittikçe daha boyun eğici, kadınlar ise daha çok yetkeci olmaya yönelmektedirler. Ayrıca, kadınlar yaşlandıkça kendi saldırgan ve benmerkezci dürtülerine karşı daha hoşgörülü olurken, erkekler kendi duygusallık ve bağımlılık dürtülerine karşı daha hoşgörülü olmaktadırlar. Bu sonuçlar Jung'un klinik gözlemlerini destekler niteliktedir. Neugarten, bu bulguları şöyle özetlemektedir: 40 yaşındakiler çevreyi, cesareti ve riske girmeyi ödüllendirici olarak görürken, kendilerini de bu doğrultuda çıkacak fırsatları değerlendirebilecek güçte görmektedirler. 60 yaşındakiler ise çevreyi karmaşık ve tehlikeli olarak görürler. Yaşamla başaçıkma üslupları yaşla birlikte belirgin farklılıklar göstermektedir. İç dünyaya ilgi artar, dış dünyadaki insan ve nesnelere duygusal yatırım azalır. Dış dünyadan iç dünyaya doğru bir geçiş söz konusudur. Çeşitli uyarıcılarla ve zorlu durumlarla başaçıkmada düşüş ve isteksizlik görülür. Yaşlılar düşüncelerini aktarmada daha dogmatik terimlere başvururlar, neden-sonuç ilişkisini açıklamada başarısızdırlar, başkalarının tepkilerine duyarlılık azalır, vb. Daha önce belirtildiği gibi, Neugarten, evre kuramcılarının tek yönlü ilerleme görüşünü reddetmekte ve yaşam süresinde değişmez bir kararlılık olmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca ona göre yaşlılığın yaş sınırları da değişmektedir. Araştırmacılar bugün genç-yaşlı (young-old) ile yaşlı-yaşlı (old-old) arasında ayırım yapıyorlar ve bunları birbirinden ayıran belirli yaşlar da yoktur. Birleşik Devletler'de emekliler arasında genç-yaşlılar hızla artıyor; bunlar, fiziksel ve zihinsel bakımdan dinç, mali bakımdan refah içinde, siyasal bakımdan etkin, tüketici olarak da hırslı kişilerdir, zamanlarını iyi bir biçimde değerlendiriyorlar. Yetişkinliğin yaş sınırları değiştiği için, 30 yaşında fakülte dekanı, 35 yaşında büyükanne, 50 yaşında emekli, 65 yaşında ilkokulda çocuğu olan baba, 55 yaşında yeni bir iş başlatan dul, 70 yaşında üniversite öğrencisi olan insanlar var. "Yaşına göre davran!" uyarısının günümüzde hiçbir anlamı kalmamıştır. Öte yandan, Neugarten'e göre, bunalım kavramı da anlamını yitirmektedir. Evden ayrılma, evlenme, anababa olma, menopoz, emeklilik gibi olaylar yaşamın normal "dönüm noktaları"dır. Kuşkusuz, bunlar benlik kavrammda ve kimlikte değişimlere yol açarlar ve insanlar bu olayları değişik güçlük derecelerinde yaşarlar; ama "bunalım" yaratmazlar. Örneğin, orta yaşlı erkeklerin çoğu için emeklilik normal bir olaydır. Emeklilik 65 yerine 50 yaşında gelirse asıl o zaman bir bunalım olabilir. İnsanlar 40, 50 ya da 60 yaşında olmaktan değil, bu yaşlarda ne yapacakları konusunda kaygı duyuyorlar. Yeniden genç olmak istemiyorlar, ama toplumsal bakımdan kabul gören ve kişisel bakımdan doyum sağlayan yönlerde yaşlanmak istiyorlar (B.L. Neugarten, 1980). Kişilik açısından açıklanması gereken konulardan biri de kişilikteki iç gerilimdir. "Kişilik farklılaşması" kişinin benlik kavramındaki özelleşmenin ve karmaşıklığın artmasının anlatımıdır. Kişiler olgunlaştıkça, özel ve biricik bir benlik olmalarına katkıda bulunan özel ilgiler, değerler ve roller geliştirirler. "Kişiliğin bütünleşmesi" ise, benliğin çeşitli boyutlarının tutarlı bir birlik içinde örgütlenmesidir, benliğin çeşitli boyutlarının 'aynı' kişinin parçaları olarak 'birlikte tutulması'dır. Başka bir deyişle, benlik için değişik rollerde ve zaman boyunca bir tutarlılık vardır. Yaşam boyunca kişilik farklılaşması ile kişilik bütünleşmesi arasında belirli bir gerilim yaşanır. Ergenliğin son dönemi ve genç yetişkinlik sırasında bu gerilim kimlik arayışına yansır. Aşırı farklılaşma rol dağınıklığıyla ya da uygunsuz kimlik tanımlamasıyla sonuçlanabilir. Erken bütünleşme ise yanlış kimlik kararlarıyla sonuçlanabilir. Yetişkinlikteki kimlik gelişiminin önde gelen sorunu, yetişkinden beklenen birçok farklılaşmış rol karşısmda bütünleşmiş bir benlik duygusuna ulaşmış olmaktır. Knox, orta yaşlardaki benlik gelişiminin belirli bir örüntü izlediğini söylemektedir: a) Yirmilerin sonları ve otuzların başları: Bu dönem bir durulma, düzen ve çabalama dönemidir. b) Otuzların sonları ve kırkların başları: Bu dönem hem görünüşün hem de etkinliğin yeniden yönlendirildiği dönemdir. Bu dönemde yetişkinlerin çoğu insan yaşamının hazlarından ve acılarından pay almaya daha istekli olurlar ve dostluğun kalitesi daha önem kazanır. Varolan benlik duygusu ile katılım yapısı arasındaki uygunluğun yeniden gözden geçirilmesi orta yaş geçişine yol gösterir. c) Kırkların ortaları ve altmışların başları: Bu dönem benlik duygusunda artan bir değişkenlik içerir. Bu dönem boyunca pek çok insan kararlılık, yeterlilik, sorumluluk ve olgunluk aşamasına ulaşır (Schiamberg ve Smith, 1982). |
3. Cinslere Bağlı Kişilik Özellikleri
Bir çocuğun psikolojik bakımdan erkek ya da kadın olması sürecini açıklamaya çalışan pek çok kuram vardır. Bunlar, psikanalitik kuram, toplumsal öğrenme kuramı ve bilişsel gelişim kuramı olarak üç ana grupta toplanabilir. a. Psikanalitik Kuram. Freud'a göre çocuklar doğuşta psikolojik bakımdan iki-cinslidirler. Çocuklar cinse bağlı kimliklerini, ana-babalarıyla ilişkilerindeki çatışmalı sevgi ve kıskançlık duygularını çözerek kazanırlar. Erkek çocuk annesine duyduğu erotik sevgiden vazgeçerek babasıyla özdeşleşmeye girdiğinde, kız çocuk da aynı şekilde annesiyle özdeşleşmeye başladığında cinsel kimliğine kavuşma yoluna girmiş demektir. Çocuklar, bu ilk adımdan sonra, kendi cinslerinden anababalarının davranışlarını, tutumlarını ve değerlerini benimseyerek cinsel kimliklerini toplumsal yönüyle de geliştirirler. Ancak, kız çocuk için sorun erkek çocuk için olduğundan daha karmaşıktır. Freud'a göre Oedipus yaşantısı kız çocukta üç tür değişime yol açar. Önce, "erojen bölge değişimi" (Oedipus sırasında kız çocuk vajinal erojenliği keşfeder); sonra, "sevgi nesnesi karşısında tutum değişimi" (önceki fallik evrede kız çocuğun etkin ve saldırgan olan sevgisi Oedipus yaşantısı nedeniyle gitgide edilginleşir); son olarak, "sevgi nesnesi değişimi" (anneye duyulan etkin sevgi, yerini babaya duyulan edilgin sevgiye bırakır). Şu halde kız çocuğun karşı cinselliğe ulaşması ancak bu üçlü değişimden geçerek olanaklı olacaktır. Freud'a göre erkek cinselliği çocukluktan yetişkinliğe kadar her zaman fallik olduğu için basittir. Buna karşılık kadın cinselliği karmaşıktır: Önce çocukluk sırasında erkeksidir (küçük fallus demek olan klitorisin varlığıyla), sonra ergenlikte kadınsıdır (klitorisin reddedilmesi ve erkeğin aracılığıyla vajenin keşfedilmesiyle). Kadın cinselliğine ilişkin Freud'çu açıklama iğdiş edilme (castration) olgusuna verilen öneme dayanır. Freud'a göre kız çocuğun psikoseksüel gelişiminde en sarsıcı olay, başkalarının bir penisi olduğunu, oysa kendisinin ona sahip olmadığını keşfetmesidir. Freud, "Kendi iğdiş edilmişliğini keşfetmesi kız çocuğun yaşamında en kritik andır" der. Kız çocuk bu keşfe, kendisinin de bir penisi olması isteğiyle, ilerde bir penisi olacağı umuduyla ve penise sahip olan daha talihli insanlar karşısında duyduğu imrenmeyle tepki gösterir. Kendi bedenini erkek çocuğunkiyle karşılaştırarak eksik bulan kız çocuk, bu acı gerçek yüzünden aşağılandığını hissetmiştir. İşte penis özlemi ya da penise imrenme (penis envy) bu aşağılık duygusundan doğmaktadır. Ayrıca bu imrenme sevgi nesnesiyle olan ilişkilerden de kaynaklanır; kız çocuk sadece özsever gururunu doyurmak için değil, aynı zamanda annesine duyduğu libidinal istekleri nedeniyle de bir penise sahip olmak ister. Ancak, penis yokluğundan sorumlu tutulan anneye duyulan düşmanlık ve bu çok istenen organı babadan edinme isteği kız çocuğun babaya yönelmesine yol açar. Böylece başlangıçta hem erkek hem de kız çocuklar sadece bir tek cinsi, erkek cinsini tanırlar. Freud, penis imrenmesinin kadının sonraki gelişiminde silinmez izler bıraktığını kabul eder. Örneğin, erkeklerle ilişkilerdeki bozukluklar son çözümlemede penis imrenmesinin sonuçları olarak görülür; kadının aşağılık duyguları penis yokluğu nedeniyle kendi cinsini horgörme olarak yorumlanır; en güzel kadın olma ya da en saygın erkekle evlenme gibi istekler de penis özleminin anlatımıdır, vb. Karen Horney (1951), Freud'un ve diğer psikanalizcilerin penise imrenmeyi kadın kişiliğinin temel taşı saymalarının iki nedene bağlı olduğunu söylemektedir. Birincisi, mevcut kültürel önyargılarla uzlaşık kuramsal verilere dayanan analizcilerin, kadının erkeğe egemen olma, erkeği küçük düşürme, başarısına gıpta etme, erkekten yardım almayı reddetme eğilimlerini penis imrenmesine maletme acelecilikleridir. Daha iyi incelendiğinde, bu eğilimlerin nevrozlu kadınların olduğu kadar nevrozlu erkeklerin de özellikleri olduğu açıkça görülecektir. Öte yandan nevrozlu kadınların gözlemlenmesi, söz konusu bütün eğilimlerin erkekler karşısında olduğu kadar diğer kadınlar ya da çocuklar karşısında da duyulduğunu göstermektedir. İkinci etken, kadın hastaların terapide sorunlarının penis imrenmesine dayalı açıklamalarla ele alınmasını kolayca kabul etme eğilimini analizcilerin farketmemiş olmasıdır. Bir kadının, doğanın haksızlığına uğrayarak iyi niteliklerle donatılmadığını düşünmesi, gerçekte çevresinden çok şey istediğini, istekleri doyurulmadığında çok öfkelendiğini, onu her anlaşmazlıkta hoşgörüsüz kılan bir katılık ve yanılmazlık tutumu geliştirdiğini kavramasından daha kolaydır. Horney'e göre, bastırılmış dürtüleri gizleyen erkeklik isteklerinin böyle bir rol oynaması kültürel etkenler yüzündendir. Adler'in de belirttiği gibi, Batı kültüründe erkeklere özgü sayılan güç, başarı, cesaret, bağımsızlık, cinsel özgürlük, eş seçme hakkı gibi nitelikler ya da ayrıcalıklar kadınlarda erkekliğe ilgi duymaya yol açmaktadır. Ancak Horney, penis imrenmesinin yaygın kültürde erkeksi sayılan niteliklere sahip olma isteğinin simgesel bir anlatımından başka birşey olmadığı görüşünde değildir; ona göre, penis imrenmesi çerçevesinde yapılan yorumlar tüm kişilik yapısma bağlı güçlükleri anlamayı engellemektedir. Freud kadın kişiliği konusunda birbirine bağlı iki görüş daha ileri sürmektedir. Birincisi kadınlığın "mazoşizm"le yakın ilişkisi olduğu, ikincisi de kadında temel korkunun "sevgiyi yitirme korkusu" olduğudur. Horney, kadınlık mazoşizmi görüşünü geliştiren Helene Deutsch ve Sandor Rado gibi psikanalizcilerin, temel olarak penis yokluğunu almalarını ve mazoşizmi özde cinsel saymalarını eleştirerek, mazoşizmin öncelikle cinsel bir olgu olmadığını vurgulamaktadır. Horney'e göre mazoşizm biyolojik değil kültürel nedenlere bağlıdır: Mazoşizm, kendini silme ve bağımlı kılma yoluyla yaşamda bir güvenlik ve doyum sağlama girişimini temsil eder. Bu tutumun temelindeki kültürel etken de, kadının zayıflığını, birine dayanması gerektiğini, yaşamının ancak kocası ve çocukları gibi başkalarıyla bir içerik ve anlam kazanabileceğini vurgulayan erkek ideolojisidir. Aslında bu etkenler de kendi başlarına mazoşist tutumlar yaratmazlar, fakat nevroz gerçekten oluştuğunda kadında mazoşist tutumların egemen olmasından bu etkenler sorumludur. Sevgiyi yitirme korkusu da, mazoşist araçlardan birinin sevgi kazanma olması ölçüsünde, mazoşist niteliklerden biridir. Ancak, kültürel etkenlere bağlı olarak, bu korku sağlıklı kadın açısından da önem taşımaktadır. Çünkü kadın yüzyıllar boyunca ekonomik ve siyasal sorumlulukların dışıda tutulmuş ve yaşamını özel bir duygusal alanla sınırlı tutmak zorunda bırakılmıştır. Bu durumun başka bir yönü de, aşkın ve bağlılığın salt kadına özgü erdemler ve idealler olarak görülmesidir. Sevgiyi yaşamda önemi olan biricik değer saymaya sevkeden kültürel koşullar, kadındaki "yaşlanma korkusu"nu da belirlemektedir. Kadının elde edebileceği doyumlar -aşk, seks, aile, çocuk- hep erkekler tarafından sunulduğu için erkeklerin hoşuna gitmek yaşamsal bir zorunluluk olmuştur. Erotik çekiciliğe verilen aşırı önem, kadının çekici yönleri yitip gitmeye başladığında derin bir acı kaynağı olmaktadır. Bu korku kadında çekiciliğin sonunu belirliyor görünen yaşla da sınırlanmaz, kadının tüm yaşamını gölgeler ve zorunlu olarak yaşam karşısında büyük bir güvensizlik duygusu yaratır. Bu korku, kadının erotizm alanı dışında kalan olgunluk, bağımsızlık, düşünce özerkliği gibi nitelikleri değerlendirmesini de engeller. Kadın, olgunluk yıllarına karşı sürekli bir kötüleme tutumu geliştirirse ve bunları çöküş yılları olarak görürse, kişiliğini eliştirme görevini aşk yaşamıyla ilgilendiği ölçüde üstlenemez artık. Sonuç olarak, Horney (1951) şöyle demektedir: "Bizim kültürümüzde bir kadının sevgiyi aşırı değerlendirmek, sevgiden verebileceğinin fazlasını beklemek ve bu nedenle de sevgi yitiminden erkekten daha fazla korkmak zorunda kalmasının gerçekçi nedenleri bunlar olmuştur, bir ölçüde de hala bunlardır." Psikanalizin kadın karşısındaki tutumunu değerlendirirken unutulmaması gereken iki nokta vardır. Birincisi, bütün psikanalitik kuramların aynı olmadığı, çoğunun geleneksel psikanalitik görüşten hızla uzaklaştığı ve onu şiddetle eleştirdiğidir. İkinci nokta, klasik psikanalizin temsilcisi olan Freud'un bile kadın konusudaki -biyolojiye sıkıca bağlı- ilk görüşlerini zamanla yumuşattığı ve toplumsal-kültürel koşulların önemini giderek teslim ettiğidir. Daha sonraki ve günümüzdeki feminist akımların düşünce kaynaklarından birinin psikanaliz olması da bunu göstermektedir. b. Toplumsal Öğrenme Kuramı. Bu kurama göre, çocuklar doğuşta esas olarak yansızdırlar ve başlangıçtaki biyolojik farklılıkları daha sonraki cinsel kimlik farklılıklarını açıklamaya yetmez. Cinse bağlı kimliğin kazanılması sürecinde seçici pekiştirme ve taklit temel rolü oynar. Bu açıdan bakıldığında, çocuklar aynı cinsten anababanın davranışını model aldıkları için ödüllendirilirler; toplum da daha sonra sistemli ödül ve cezalarla bu tür takliti pekiştirir. Kızlar ve oğlanlar, yetişkinler ve yaşıtları tarafından toplumun cinsine uygun saydığı davranış için ödüllendirilir, uymayan davranış için de cezalandırılırlar. Walter Mischel (1970), çocukların aynı cinsten modelleri karşı cinsten modellerden daha fazla taklit ettiklerini, çünkü aynı cinsten modellerin onları daha fazla sevdiğini düşündüklerini ileri sürmektedir. Çocuklar aynı cinsten anababayı sevecen ve ödüllendirici gördüklerinde bu etken önem kazanmaktadır. Albert Bandura, toplumsal öğrenme kuramına yeni bir boyut katarak, çocukların, büyüklerin davranışını taklit etmeye (imitation) ek olarak, "gözlemsel öğrenmeye" de (observational learning) yöneldiklerini ileri sürmektedir. Bandura'ya göre, çocuklar bir modelin davranışını zihinlerinde çözümlerler ve kendileri için olumlu bir sonucu olduğuna inanmadıkça davranışı taklit etmezler. Sonuç olarak, toplumsal öğrenme yaklaşımı, cinsiyet rollerinin kazanılmasında ödülün, cezanın ve gözlemsel öğrenmenin önemini vurgulamaktadır. Genellikle, gözlemsel öğrenmenin en azından pekiştirme kadar önemli olduğuna inanılmaktadır. Bilişsel etkenlerin gözlemsel öğrenmeye aracılık ettiği kabul edilmektedir. c. Bilişsel Gelişim Kuramı. Bu kurama göre, çocuklar ilk olarak kendilerini erkek ya da dişi olarak etiketlemeyi öğrenirler ve sonra kendi cins kategorilerine uygun düşen davranışları kazanmaya yönelirler. Bu süreç "kendi kendini toplumsallaştırma" (self-socialization) olarak adlandırılır. Kohlberg'e göre, çocuklar kalıplaştırılmış bir erkeklik ve dişilik anlayışı (aşırı basitleştirilmiş, abartılmış, karikatürleştirilmiş bir imge) oluştururlar. Daha sonra bu kalıp imgeyi kendi çevrelerini örgütlemede kullanırlar. Kendi cins kavramlarıyla uyuşan davranışları seçer ve geliştirirler. Toplumsal öğrenme kuramının görüşü şu sırayla özetlenebilir: "Ödül istiyorum. Oğlanlara özgü şeyleri yaptığım için ödüllendirildim. Dolayısıyla, bir oğlan olmak istiyorum." Oysa Kohlberg şu sıranın izlendiğini ileri sürmektedir: "Ben bir oğlanım. Dolayısıyla, oğlanlara özgü şeyleri yapmak istiyorum. Çünkü oğlanlara özgü şeyleri yapmak ödüllendirilmektedir." Küçük çocukların cinsiyet farklılıklarına ilişkin düşüncelerinde genital anatomi görece çok az bir rol oynamaktadır. Çocuklar, 2-6 yaşlar arasında, her bireyin ya erkek ya da dişi olduğunu, değişmez biçimde oğlanların erkek kızların kadın olacağını, erkek ya da dişi olmaya ilişkin nitelemenin duruma ya da kişisel güdülere göre değişmeyeceğini kavramaya başlamaktadırlar. Şu halde, bilişsel gelişim kuramında cinsel kimliğin kazanılması üç evrede ortaya çıkıyor demektir. Çocuk üç yaşında (birinci evre: cinsin özdeşliği) kendini doğru olarak etiketleyebilir ve başkalarının cinsini de belirli bir doğrulukla belirleyebilir. Dört yaşında (ikinci evre: cinsin kararlılığı) cinsin değişmeyeceği gerçeğine ilişkin kısmi bir bilinç vardır. Bununla birlikte, aşağı yukarı altı yaşına kadar, öncelikle fiziksel cins farklılıklarına dayanan kesin bir cinsel kimlik kavramı kurulmuş değildir (üçüncü evre: cinsin tutarlılığı). Bu ilerleme genel bilişsel gelişim örüntüsünü izler ve cinsin değişmezliği nesnenin sürekliliğinin özel bir yönü olabilir. |
Kuramların topluca değerlendirilmesinde yarar var.
Çocukların cinsel kimliklerini nasıl kazandıkları konusunda tüm yayınları inceleyen E. E. Maccoby ve C. N. Jacklin, bilişsel gelişim kuramının olgulara en uygun düşen kuram olduğu sonucuna varmaktadır. Psikanaliz ve toplumsal öğrenme kuramlarının üç temel güçlüğü vardır. Birincisi, araştırmaların, çocukların davranışlarında aynı cinsten anababaya tam tamına benzediklerini göstermemesidir. Örneğin, oğlan çocuklar, en azından ölçülen davranışların çoğunda, kendi babalarına benzemekten çok, diğer çocukların babalarına benziyor görünüyorlar. Maccoby ve Jacklin, toplumsal öğrenme kuramının, cinse bağlı davranışlarda erkeklerin ve kadınların farklı pekiştirmelere uğradıkları sayıltısını sorgulayarak, iki cinsin toplumsallaşmasında yüksek derecede bir özdeşlik olduğunu vurgulamaktadır. Anababalar çocuklarını aynı biçimde yetiştirdiklerini, cinse göre farklılaşan bir işlemde bulunmadıklarını ısrarla belirtiyorlar. Bununla birlikte, anababalar oğlanların ve kızların doğal olarak farklı olduğuna inandıkları için, oğullarını ve kızlarını aynı biçimde yetiştirdikleri iddialarını kabul etmek zordur. Psikanalizin ve toplumsal öğrenme kuramının ikinci güçlüğü, erkek ya da dişi modeli taklit etme olanağı sunulmuş çocukların mutlaka kendi cinslerine uygun düşen modeli seçmemeleridir. Çocukların seçimleri oldukça rastlantısaldır. Ancak, Bandura'nın öğrenme ile uygulama arasıda yaptığı ayırım bu eleştiriyi aşabilmektedir. Bandura'ya göre, çocuklar her iki modelden de öğrenebilirler, ama sonuçların ne olacağı ve davranışın kendi cinslerine uygun düşüp düşmeyeceği konusundaki düşüncelerine bağlı olarak, öğrendiklerini uygulayabilir ya da uygulamayabilirler. Maccoby ve Jacklin'in psikanaliz ve öğrenme kuramlarında saptadığı üçüncü güçlük, çocuklar cinse bağlı davranışa girdiklerinde çoğu zaman, gözlemledikleri cinse bağlı davranışla çok az bir doğrudan ilişki görülmesidir. Oğlanlar, aile arabasını annelerinin babalarından daha fazla kullandığını görseler bile arabalarla ve kamyonlarla oynamayı seçiyorlar; kızlar, anneleri aynını yapıyor olmasa bile, seksek ve ip atlama gibi yüksek derecede cinse bağlı oyunları oynuyorlar. Gelişim psikologlarının çoğu bilişsel gelişim kuramını üstün tutmakla birlikte, kimileri her üç kuramı da dikkate değer bulmaktadır. J. S. Hyde ve B. G. Rosenberg bu konuda şöyle demektedir: "Tümüyle doğru kuram yoktur, herbiri anlayışımıza bir şeyler katar. Freud'çu kuram, , bireyin cinsel kimliğinin ve davranışmın köklerinin önceki yaşantılarda olduğunu açıklayan psikoseksüel gelişim kavramının vurgulanmasında tarihsel bakımdan önemlidir... Toplumsal öğrenme kuramı, cinsel rol değişiminin toplumsal ve kültürel ögelerini, cinse bağlı davranışların oluşumunda toplumun önemini vurgulaması bakımından önemlidir... Bilişsel gelişim kuramı da, cinse bağlı rolün öğrenilmesinin çocukluğun akılcı öğrenme sürecinin bir bölümü olduğunu vurgulamaktadır, çocuklar cinsiyet rollerini kazanmaya etkin biçimde çaba göstermektedirler" (Vander Zanden, 1981). Freud'un kuramının temellerinden biri olan Oedipus karmaşasının oluşumuna ve evrenselliğine ilişkin açıklamalar bugün kuşkuyla karşılanmaktadır. Erich Formm'a (1979) göre, Freud Oedipus'u keşfederek büyük bir hizmette bulunmuş, ama bu yaşantıyı cinsel bir olgu olarak görmesi yüzünden anlamını çarpıtmıştır. Oedipus, temelde anneye cinsel bağlılığın değil, cennetsi ortama duyulan özlemin, güvenlik gereksinmesinin ve korunma isteğinin anlatımıdır. Öte yandan, kadının kişilik gelişiminde penis özlemine başyerin verilmesi de şiddetle eleştirilmiştir. Kadını doğası gereği bağımlı, özsever, mazoşist, içtenlikle sevme yeteneği olmayan, cinsel bakımdan da soğuk bir varlık olarak tanımlamak en azından tarihsel bir sınırlılık içermektedir. Freud, kendi zamanının orta sınıf kadınının, ataerkil erkeğin cinsel tutumunun kaçınılmaz sonucu olan bu özelliklerini evrenselleştirmek yanlışına düşmüştür. Bütün kuramların, içinde ortaya çıktıkları çağın ya da dönemin bilimsel verilerini olduğu kadar kültürel önyargılarını da yansıtmak durumunda -hatta belki zorunda- oldukları gerçeği kuramları incelerken gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Öte yandan, bir kuramın bütün yönleriyle doğru ya da yanlış olamayacağı gerçeği de aynı derecede önemlidir. Freud, Fromm'un deyişiyle, devrimci bir kuram yaratmaya çalışmış, ama çağının tutucu görüşlerinin etkisinden kendini kurtarmayı başaramamıştır. Özellikle cinsel kalıpyargıların kaçınılması güç etkileri bu görüşü doğrulamaktadır. |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 10:19 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.