www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee

www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee (https://www.cakal.net/index.php)
-   Eskiler (Arşiv) (https://www.cakal.net/forumdisplay.php?f=188)
-   -   Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm (https://www.cakal.net/showthread.php?t=37727)

M@D_VIPer 09-25-2006 12:06 AM

Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm
 
İ. GELİŞİM PSİKOLOJİSİ

Psikoloji, genellikle, insan davranışının ve zihin süreçlerinin bilimi
olarak tanımlanır. Bu geniş alanın incelenmesi birtakım alt dalların
ortaya çıkmasını gerektirmiştir. İşte gelişim psikolojisi de bu temel
uzmanlık alanlarından biridir. Ayrıca, gelişim psikolojisinin de hem temel
araştırma, hem de uygulama dalları vardır. A. T. Jersild'e (1979)
göre, gelişim psikolojisi alanındaki çalışmalar başlıca iki bölümde
toplanabilir. Birincisi, insan gelişiminin çeşitli yönlerini ele alan ve
betimleyen araştırmalardır. İkincisi, gelişime ilişkin temel kavramları,
ilkeleri, kuramları ortaya koyan incelemelerdir. Gelişim alanındaki en
yararlı çalışmalar, kuşkusuz, olgu ile kuramı birleştiren, böylece insan
bilimlerine katkısı olan çalışmalardır. Bu açıdan, insan gelişimine
ilişkin çalışmalar biyoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi diğer bilim
dallarını da ilgilendiren çok disiplinli ve disiplinlerarası bir alana
yayılmaktadır. Bu nedenle günümüzde gelişim psikolojisi çok yönlü
bir araştırma ve inceleme alanı olmak durumundadır.

:::::::::::::::::

1. Gelişim Psikolojisinin Tanımı

İlke olarak, geçmişi bilmek şimdiyi anlamamıza, şimdiyi anlamak
da geleceği kestirmemize yardımcı olur. Bu genel ilke embriyoloji,
jeoloji, coğrafya, tarih, gelişim psikolojisi gibi bütün gelişim bilimlerinde
geçerlidir. Kuşkusuz, değişimin konusu ve zaman evreleri
bütün bu bilimlerde aynı değildir; fakat hepsinde ortak olan nokta,
birşeylerin zaman düzeni içinde geliştiği ve bu sistemli değişimin
nedenlerinin bulunabileceği inancıdır. Gelişim psikolojisinde zaman periyodu
insan ömrünü içerir ve değişen şey bireydir. Şu halde, gelişim psikolojisinin
konusu bireyin fiziksel ve ruhsal yapısının ve davranışının değişimidir.

Gelişim Psikolojisi, bireylerin yaşam boyunca geçirdiği değişimlerin
betimlenmesi ve açıklanmasıyla ve aynı zamanda bireyler arasındaki
değişim benzerlik ve farklılıklarıyla uğraşır. Gelişim psikologları
gelişimi betimlemek isterler, dolayısıyla gelişim normlarıyla ilgilenirler.
Fakat aynı zamanda gelişim süreçlerini açıklamak da isterler;
yani gelişimin neden belirli bir yolda ilerlediğini ve gelişim yolunda
bireylerin neden birbirinden farklılaştığını bulmaya çalışırlar.

Modern gelişim psikolojisi oldukça yeni bir bilim dalıdır. En
azından 1960'lara kadar bebek, çocuk ve ergen konusundaki psikolojik
araştırmalar "çocuk psikolojisi" adıyla biliniyordu. Bugünkü psikolojik
gelişim anlayışı -bazı büyük kuramcılara karşın- şimdiki biçimiyle
son on yıllara kadar ortaya çıkmış değildi. Bütünleşmiş bir gelişim
anlayışının daha önce ortaya çıkmayışının nedenlerinden biri,
alanın 1950'lere kadar değişimleri açıklamaktan çok betimlemeye yönelmiş
olmasıdır. İlk gelişim psikologları çocuğu doğum öncesinde,
ilk haftalar ya da aylarda, ilk çocukluk, orta çocukluk dönemlerinde
-olduğunca eksiksiz biçimde- betimlemekle yetiniyorlardı. Ancak betimsel
bilgi araştırmacılar için giderek çekici olmaktan çıkmaya başladı.
Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 1938'de çocuk gelişimi
konusunda yaklaşık beşyüz yayın çıktığı halde, 1949'da bu sayı yarısına
inmişti. Daha sonra, 1950'lerin başlarında gelişim psikolojisi yeniden
canlandı. Bu gelişmeye katkısı olan pek çok etken arasında en
önemlisi, gelişim psikologlarının yeni bir yaklaşım kabul etmeleriydi;
artık ilgilerini gelişimin temelini oluşturan süreçlere yöneltmeye
başlıyorlardı (Liebert ve Wicks-Nelson, 1981).

Yaşamboyu gelişim psikolojisi (life-span developmental psychology)
gelişimi incelemede yeni bir yönelimdir ve iki temel sayıltıya
dayanır. Birincisine göre, gelişim döllenme ile başlayan ve ölüm ile
sona eren yaşamboyu bir süreçtir. Bu bakış açısı, bebeklik, çocukluk,
ergenlik gibi bedensel büyümeye bağlı yaş dönemlerini kendi araştırma
alanları sayan gelişim psikologlarının görüşlerinden ayrılmaktadır.
İkinci sayıltıya göre, gelişim büyümenin sonlanması ya da olgunlaşma
ile sona ermez. Tam tersine, yaşamboyu gelişim psikologları
yetişkinlik ve yaşlılık yıllarıyla büyük ölçüde ilgilenirler. Yaşamboyu
gelişime duyulan ilgi 1970'lerde başlamış ve 1980'lerde artarak
sürmüştür. Yaşamboyu gelişim yaklaşımının ele aldığı temel konular
"gelişim sırasında ortaya çıkan değişimlerin doğası" ve "bu değişimleri
hangi etkenlerin belirlediği" sorunlarıdır (Honzik, 1984).
Paul B. Baltes'e (1987) göre de, yaşamboyu gelişim psikolojisi, yaşam
akışı boyunca davranışta ortaya çıkan sabitliğin ve değişimin araştırılmasını
içerir. Bu psikolojinin amacı, yaşamboyu gelişimin genel ilkeleri,
gelişimde bireylerarası farklılıklar ve benzerlikler hakkında,
aynı zamanda gelişimde bireysel esnekliğin ya da değişebilirliğin derecesi
ve koşulları hakkında bilgi elde etmektir.

Perlmutter ve Hall (1992), gelişime ve yaşlanmaya ilişkin sayıltıların,
araştırmacıların sorduğu soruları, bulguları yorumlama biçimlerini
ve ileri yaşlardaki yaşamın doğasına ilişkin sonuçlarını etkilediğini
belirtmektedir. Otuz yıl önce yaşlılığın doğasına ilişkin soruları
yanıtlamak çok kolaydı; çünkü herkes gelişimi gençlikle özdeş tutuyordu,
yetişkinlerin gelişmediği varsayılıyordu. Oysa araştırmalar olgunlaşmadan
sonraki bütün değişimlerin bozulma ya da düşüş içermediğini
göstermektedir. Örneğin, zekanın bazı yönlerinde ilerlemeler
yaşamın ikinci yarısında da sürmektedir. Araştırmacılar farklı sistemlerin
farklı oranlarda yaşlandığını ve gelişimin yönünün değişebileceğini
de buldular. Yaşlanma, hangi işlevin incelendiğine bağlı olarak
kararlılık, artma ya da azalma içerebilir. Örneğin, zekanın bir yönünde
ilerleme gösteren bir yetişkin bir başka yönünde gerileme gösterebilir.
İşte bu tür bulgular araştırmıacıları sayıltılarını yeniden gözden geçirmeye
zorlamıştır. Gelişimi döllenmeden olgunlaşmaya kadar izleyen
ve fetus, bebek, çocuk ve ergenle sınırlı tutan eski tanım işe yaramaz
olmuştur. Böylece, yaşamboyu gelişim yaklaşımında gelişim, döllenmeden
ölüme kadar bedende ya da davranışta ortaya çıkan yaşa bağlı
değişimler olarak tanımlanmaktadır (Perlmutter ve Hall, 1992).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:06 AM

2. Gelişimle İlgili Temel Sorunlar

Gelişim psikologlarının sık sık tartıştıkları birtakım önemli sorunlar
vardır. Bunlardan birincisi, gelişimi sağlayan etkenlerin kaynağı
sorunudur. Bu sorun kalıtım-çevre, doğa-kazanım ya da başka adlarla
yapılan tartışmalarda ortaya konmaktadır. Bugün artık "hangisi?"
ve "ne kadar?" sorularının sorunu çözmedeki yararsızlığı anlaşılmıştır.
Bunların yerine, davranışta biyolojik ve toplumsal etkilerin "nasıl?"
birleştiği sorusu sorulmaktadır.

Gelişim psikologları kendi alanlarında veri toplamak için üç dizi
ilkeye dayanırlar: 1) Fiziksel büyüme ilkeleri, 2) Olgunlaşma ilkeleri,
3) Öğrenme ilkeleri. Fiziksel büyüme ilkeleri fiziksel yapı ve organlardaki
değişimleri dikkate alır. "Olgunlaşma" terimi -gelişimcilerin
kullandığı biçimiyle- reflekslerin, içgüdülerin ve diğer öğrenilmemiş
davranışların gelişimiyle ilgidir. Fiziksel büyüme ve olgunlaşma biyolojiktir.
"Öğrenme" ilkeleri ise, geniş anlamda, sadece geleneksel koşullanmayla
değil, aynı zamanda okuldaki öğrenimle ve diğer çevre
etkileriyle birlikte tanımlanır. Öğrenme ve kalıtımın gelişime katkıları
konusunda bugün kabul edilen görüş, gelişimin ortaya çıkmasında iki
etkenin birleştiğini kabul eden "etkileşimci" görüştür. Her ikisi de
zorunludur, hiçbiri tek başına yeterli değildir. Kalıtım gizil sınırları
saptar, çevre de bu sınırlara ne kadar yaklaşılacağını belirler.

Gelişim üzerindeki biyolojik etkiler iki çeşittir. Birincisi, bir türün
bütün üyelerince paylaşılan türe özgü etkilerdir (bebeğin beslenme
ve bakım için başkalarına gereksinme duyması gibi). İkincisi, her kişiye
özgü olan genetik özelliklerdir (bireyler arasındaki farklılıklar
gibi). İşte, gelişim psikologları doğanın insanlar arasındaki benzerliklerin
ve farklılıkların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğunu araştırmaktadırlar.
Öte yandan, gelişim üzerindeki çevresel etkiler de iki çeşittir.
Birincisi fiziksel çevredir (doğum öncesi dönemde ana rahmi,
kent ya da kır gibi). İkincisi toplumsal çevredir (diğer insanlar, toplumsal
kurumlar gibi). Bazı çevresel belirleyiciler bizi başkalarından
farklı kılan etkenlerdir (özel bir okulda okumak, trafik kazasına uğramak,
işini yitirmek, piyangoda kazanmak gibi). Başka bazı çevresel
belirleyiciler de bizi başkalarına benzer kılan etkenlerdir (içinde
doğduğumuz kültür ya da tarihsel zaman gibi). Önemli tarihsel olaylar gelişim
üzerinde derin etkilerde bulunur, ama bu etkinin niteliği kişinin
o zamanki yaşına bağlıdır. Bu konu gelişimle ilgili temel kavramlar
bölümünde "bölük" kavramı çerçevesinde yeniden ele alınacaktır.

İkinci sorun, davranış değişikliğinin sürekliliği ya da süreksizliği
sorunudur. Gelişim derece derece ve düzgün bir biçimde mi ilerler,
yoksa kendine özgü nitelikler gösteren birtakım evrelerden mi geçer?
Evre kuramcıları evrensel biyolojik temelli etkenlerin gelişimde egemen
bir rol oynadığını savunurlar; psikolojik süreçlerde hep aynı yapısal
deeişimlerin ortaya çıktığını ve davranış değişimlerine göreli bir
süreksizlik verdiğini ileri sürerler. Buna karşılık, sürekliliği savunan
kuramcılar toplumsal ve yaşantısal etkenlerin gelişimdeki değişmelerin
temelini oluşturduğunu savunurlar; öğrenme, dereceli bir süreçtir.
Ancak bu görüş ayrılığına karşın, bütün kuramcılar gelişimde hem süreklilik
hem de süreksizlik olduğu konusunda birleşmektedirler. Özellikle
kişilik psikolojisi alanında varılan sonuç, kişiliğin karmaşık ve
çok yönlü bir yapısı olduğu, bazı ögelerinin süreklilik bazılarının da
süreksizlik gösterdiği biçimindedir. Genellikle en büyük sabitlik çeşitli
zihinsel ve bilişsel boyutlarda (ZB, bilişsel üslup, benlik kavramı
gibi) ve en düşük değişmezlik kişilerarası davranış ve tutumlarda ortaya
çıkmaktadır.

Gelişim psikolojisinde temel tartışmalardan biri de bunalım (crisis)
kavramı çevresinde toplanır. Diyalektik bakış açısından psikolojinin
görevi, değişen dünyada değişen bireyi anlamaya çalışmaktır. İnsan
yaşamı karşıtlıklar ve çatışmalarla belirlenir. Her değişim karşıtlar
arasındaki sürekli bir çatışmanın ürünüdür. Gelişim, varolan karşıtlıkların
çözümü ve sonunda yeni karşıtlıkların ortaya çıkışı ile ilerler. Bireyin
yaşamındaki karşıt güçler arasındaki çarpışmanın sonucu bir uzlaşma
değil, tümüyle yeni bir üründür. Riegel'e (1975) göre, insan
gelişimi en azından dört boyutta eşzamanlı bir harekettir: 1) İçsel-
biyolojik, 2) Bireysel-psikolojik, 3) Kültürel-sosyolojik, 4) Dışsal-
fiziksel. Gelişim, bu boyutların dengesi bozulduğu zaman ortaya çıkar.
Çeşitli boyutlardaki değişimler her zaman eşzamanlı olmadığı
için, aralarında çatışma gelişir ve bir bunalıma yol açar. Bunalım,
bireylerin davranışlarını yeni koşullara ayarlamalarını gerektiren son
derece zorlayıcı bir durumdur. Ancak diyalektik psikoloji açısından
bunalımların mutlaka olumsuz olaylar olması gerekmez. Bu psikoloji,
Piaget'in bilişsel gelişim konusundaki görüşlerinin yeterli olmadığını
ileri sürer. Piaget gelişimin dengenin oluştuğu anda ortaya çıktığını
vurgulamaktadır. Oysa Riegel'e göre gelişimsel ilerlemenin temeli
karşıt koşullardır ve gelişim süreci hiçbir zaman sona ermez. Piaget
gelişimi denge ve uyumun periyodik düzeylere ulaşması olarak gördüğü
halde, Riegel bu gelişim düzeyinin ancak kısa süreli olduğunu kabul
eder. Riegel'e göre Erikson, bunalımların içsel-biyolojik ve
kültürel-sosyolojik güçlerle birlikte belirlenmesini vurgulayan ilk
modern yazarlardan biridir, ancak Erikson da organizmanın neden evreden
evreye geçerek geliştiğini açıklamakta yeterince başarılı olamamıştır.

Riegel bunalım kavramına farklı bir açıklama getirmektedir:

"Bunalım (crisis) kavramı çelişik biçimde denge (equilibrium),
kararlılık (stability), uygunluk (consonance) ve
denge (balance) kavramlarıyla bağlantılıdır. Denge (equilibrium)
kavramı arzu edilir bir amaç olarak davranış ve toplum
bilimcilerin düşüncesine tam anlamıyla girmiştir ve bunalımı
olumsuz yönde tanımlar. Böylece, bunalım kavramı,
ancak uzun vadeli bir durum olarak ya da bir sakinlik durumunun
kesilmesi eylemi olarak gördüğümüz zaman dengesizlik
(disequilibrium) anlamını kazanır. Fakat, karşıt durumlar
ya da olaylar birbirine sıkıca bağımlı olduğuna göre,
denge kavramı dengesizlik kavramı olmadan ve kararlılık
kavramı bunalım kavramı olmadan anlaşılamaz. Bizim
araştırmamız gereken nokta, bu koşulların her birini tek
başlarına kavramak değil, birbiri içine girişlerini kavramaktadır.
Kararlılık ve bunalımı olumlu ve olumsuz değil, birbirine
karşılıklı bağımlı olarak görmemiz, yalnızca diyalektik
bağlantılarında gelişimi olanaklı kılan çelişik koşulları düşünmemiz
gerekmektedir" (K. F. Riegel, 1975).

Gelişim psikolojisinin bir başka temel sorunu, davranış'ın mı
yoksa zihinsel süreçlerin mi vurgulanacağıdır. Katı davranışçı yaklaşım
doğrudan gözlemlenemeyeceği gerekçesiyle zihinsel süreçleri
araştırmak istemez; buna karşılık, çağdaş psikologlar nesnel yöntemler
kullanarak zihin süreçlerini de araştırma alanına katmışlardır. İç zihinsel
süreçlerin psikolojik gelişimdeki yeri ve rolü artık kabul edilmekte
ve araştırılmaktadır. Aynı bağlamda bir başka sorun da, "normatif"
gelişimin mi yoksa idiyografik gelişimin mi vurgulanacağı konusudur.
Kimi psikologlar bütün çocuklarda varolan ortak yönler anlamına
gelen normatif (normative) gelişimle ilgilenirler; kimi psikologlar
da çocuklar arasındaki bireysel farklılıkları anlamayı amaçlayan
idiyografik (idiographic) gelişimi vurgularlar. Normatif araştırmalar
genellikle gelişimin biyolojik temellerine dayanırlar. Gesell ve bir
ölçüde de Piaget gibi kuramcılar gelişimi, içsel biyolojik süreçlerin
yönlendirdiği, çevresel etkenlerden pek etkilenmeyen, önceden kestirilebilir
bir olgu olarak görürler. Bu bakış açısı "ortalama" çocuk üzerinde
yoğunlaşmakta ve "normal" gelişimin aşama aşama nasıl ilerlediğini
belirleme amacını gütmektedir. İdiyografik araştırmalar ise
çocuğu birey olarak almakta ve onu diğerlerinden farklılaştıran etkenleri
incelemektedir. Vasta ve arkadaşlarına (1992) göre, dil gelişimi
konusundaki çağdaş araştırmalar bu iki yaklaşımı sergileyen örneklerdir.
Kimi kuramcılar dil yeteneğinin bütün çocuklarda benzer biçimde
ortaya çıktığını, çünkü büyük ölçüde beyindeki mekanizmalar
tarafından denetlendiğini kabul etmektedirler. Dolayısıyla bu araştırmalar
belirli bir dildeki çocukların ortak dil gelişimi örüntülerini, aynı
zamanda binlerce dil için evrensel olan özellikleri araştırmaktadırlar.
Buna karşılık başka kuramcılar da konuşma gelişimindeki bireysel
farklılıklarla ve dilin kazanılmasındaki çevresel etkilerle, yani dilin
farklı çocuklarda farklı gelişmesine yol açan nedenlerle ilgilenmektedirler.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:07 AM

3. Gelişimle İlgili Temel Kavramlar

Yaş (age) kavramı, gelişim psikolojisini psikolojinin diğer alanlarından
ayıran temel kavramdır. Yaş zaman ile eşanlamlı bir kavramdır
ve kendi başına hiçbir şeyin nedeni değildir. Yaş kavramının
yarattığı karışıklıklar nedeniyle kimi gelişim psikologları evre (stage)
kavramını kullanmayı yeğlerler. Bir bağımsız değişken olarak "evre",
"yaş"tan daha kullanışlıdır. Günümüzde evre kavramı gelişim psikologlarınca
iki anlamda kullanılmaktadır. "Güçlü" anlamda evre kavramı
süreksizliği dile getirir. Örneğin, çocuğun hareket gelişimi emekleme,
ayağa kalkma, yürüme, koşma biçimindedir. Bu evrelerden herbiri
diğerinden niteliksel olarak farklıdır. Bu anlamda evreler her zaman
belirli bir zaman aralığında ortaya çıkmak durumundadırlar;
gelişen birey bir evreyi atlayamaz, evreleri bir başka zaman aralığında
yaşayamaz. Evre kavramının bu güçlü anlamı Piaget'in bilişsel gelişim
kuramında ve Kohlberg'in ahlak gelişimi kuramında ortaya çıkar.

Evre kavramının "zayıf" anlamı da vardır ve yaş, çevre, ilgiler,
etkinlikler konusunda bilgi verir. Bütün bu kullanımlarda kavram anlam
değişikliği olmadan geçer. Örneğin çocuğun "diş çıkarma evresinde",
"ilkokul evresinde", "anal evrede" olduğu söylenebilir. Freud'un
psikoseksüel gelişim kuramında ve Erikson'un psikososyal gelişim kuramında
bu anlamdaki evre kavramı kullanılır (Ph. G. Zimbardo, 1979).

Kullanımdaki bu farklılığa karşın, evre kuramlarının tümü evrelerin
temel özellikleri üzerinde birleşirler. Kuramsal olarak evrelerin şu
özellikleri taşıdığı kabul edilmektedir: 1) Evreler genel sorunları
betimlerler. Bir evre o evreye özgü genel özellikleri ve sorunları vurgular.
2) Evreler davranıştaki nitelik farklılıklarını dile getirirler. Bir evredeki
davranışın kendine özgü nitelikleri vardır. 3) Evreler değişmez
bir ardışıklık gösterirler. Bir evre diğerini değişmez bir sıra içinde izler.
4) Evreler bütün kültürler için evrenseldir. Kültürler arasındaki
farklılıklara karşın, bütün kültürler aynı yaşam sorunlarıyla başa çıkmaya
çalıştıkları için gelişim evreleri bütün kültürlerde aynıdır (W.C. Crain,
1986).

İlerde de görüleceği gibi, gelişim kuramlarının çoğu evre kuramlarıdır.
Ancak evre kuramlarının hepsi evre kavramının gerektirdiği
özelliklere sahip değildir. John Flavell'e (1985) göre, tam bir evre
kuramındaki her gelişim evresi şu ögeleri taşır: Yapılar (yeteneklerin,
becerilerin ya da güdülerin tutarlı bir örüntüsü); niteliksel değişimler
(önceki evreyle karşılaştırıldığında yetenekler, beceriler ya da güdüler
arasında açık bir farklılık); ani oluş (evrenin tipik yeteneklerinde,
becerilerinde, güdülerinde eşzamanlı bir değişim); birliktelik (bütün
değişimlerin aşağı yukarı aynı hızla gelişmesi). Çok az evre kuramı
bütün bu ölçütlere tam olarak uyabilmektedir. Örneğin, bir evrenin nerede
bittiği, diğerinin nerede başladığı konusunda çok az görüş birliği
vardır. Bu tür sorunlar nedeniyle günümüzde evre kavramı daha az
sınırlayıcı bir biçimde kullanılmaktadır. Özel bir alandaki bellibaşlı
yaşam evrelerinin betimlenmesinde hala evre kavramı yeğ tutulmaktadır.

Evre kuramıyla yakından ilişkili kavramlardan biri de kritik dönemler
(critical periods) kavramıdır. Kritik dönemler, yaşam süresinde,
sürekli ve geri dönülmez sonuçları olabilen elverişli ve elverişsiz
durumlarla ilgili zamanlardır. Kimi gelişimciler "duyarlı dönem" (sensitive
period) terimini kritik dönem terimine yeğ tutarlar. Duyarlı dönem
kavramı, kritik dönem kavramına göre, zaman boyutunda daha
fazla esneklik ve geri dönüşlülük içerir. Kritik ya da duyarlı dönem
anlayışı özellikle ünlü etolog Konrad Lorenz'in çalışmalarından sonra
yaygınlık kazanmıştır. Bu anlayış psikanalitik açıklamalarda da önemli
bir yer tutar. "Çocukluk nevrozu olmadan yetişkinlik nevrozu olmaz"
formülü bu anlayışın anlatımıdır. Bununla birlikte, kimi gelişimciler
yaşamın ilk yıllarının bu denli önemli sayılışını reddederler.

Evre kavramının sağladığı kuramsal kolaylıklar açık olmakla birlikte,
yaş kavramından vazgeçilemeyeceği de ortadadır. Şu halde, yaşın
gelişimsel anlamını incelemekten kaçınılamaz.

Yaş sadece biyolojik, kronolojik bir kavram değildir, aynı zamanda
psikolojik, toplumsal bir gerçekliktir. Bireyin kendini kaç yaşında
"hissettiği"ne ilişkin yaşantı herkesçe bilinir. Bir insan 16'sında kendini
yetişkin gibi hisseder, öyle davranır ve çevresi de onu öyle algılar;
bir diğeri ise 30'unda hala yüksek öğrenimini sürdürmektedir ve öğrenimini
bitirmeden kendini tam bir yetişkin gibi hissetmeyebilir. Özellikle
yetişkinlik psikolojisinde yaşlanma sürecinin incelenmesi, farklı
yaş bölüklerindeki insanların farklılıklarının incelenmesi önem taşır.
Ayrıca, bireyin yaşam döngüsü belirli bir tarih içine yerleştiğinden,
bireysel zaman ile tarihsel zaman arasındaki etkileşim de önemlidir.
Çünkü bireyin örneğin 20 yaşını 1995'te ya da 1935'te yaşaması farklı
anlamlar taşır. Öte yandan, gelişim araştırması açısından da, farklı insanlar
arasındaki yaş farklılıkları (bireyin ve ana babasının) ile, bireyin
kendisinin yaş farklılığı (şimdiki hali ve 30 yıl sonrası) farklı etkenlerin
dikkate alınmasını gerektirir. Her birey aşağı yukarı aynı zamanda
doğmuş insanlar grubu demek olan bölük (cohort) içinde yer
alır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1930'lardaki büyük ekonomik
bunalımın gençler üzerindeki etkisinin olumlu ya da olumsuz olması
gencin ait olduğu bölüğe bağlıdır. Bu etkinin o tarihlerde ergenlik çağında
olan çocuklar üzerinde olumlu, okul öncesi çağda olanlar üzerinde
ise olumsuz olduğu belirtilmektedir.

Yaş, basitçe bakıldığında, bireyin doğumundan itibaren dünyanın
güneş çevresindeki dönüşlerinin sayısıdır sadece. Ancak, yaşla gelen
değişimler, farklı yaşlardaki insanlar arasındaki farklılıklar, yaşlanma
süreci vb. önemli konulardır. Yaşa ilişkin bu değişimlerin çoğu
-özellikle yetişkinler için- bireyin içinde yaşadığı toplum tarafından
belirlenir. Ancak, hangi toplum içinde olursa olsun biyolojik değişimler
de önemlidir.

Yaşın önemini kavramak için aşağıdaki tabloya bakabiliriz:

Tablo 1: İnsan Yaşam Çizgisi

0- Gebelik, doğum

6- Okula başlama

12- Erinlik

18-30 Oy verme, işe başlama, evlenme, anababa olma

30-48 Anababa ölümü, menopoz, çocukların evden ayrılması,
büyük anababa olma

48-65 Emeklilik, eş ölümü, büyük-büyük anababa olma

65 ve üzeri- Ölüm

(Önemli olayların yaşları ortalama olarak verilmiştir, bu yaşlar önemli
bireysel ve cinsel farklılıklar gösterir).

Kaynak: D.C. Kimmel, Adulthood and Aging, 1974.

Her bireyin döllenmeyle başlayıp ölümle sonuçlanan böyle bir
yaşam çizgisi (life line) vardır. Bu yaşam çizgisi insanın yaşam döngüsünün
(life cycle) şematik bir tasarımıdır ve insan yaşammın tüm
süresinin (life span) ilerleyen ve sırasal yönlerini vurgular. Bu çizgide
belirli yaşlar, yaşa bağlı özel değişimler için işaretlenmiştir. Biyolojik
büyümenin rolü, gebelikten doğuma, doğumdan erinliğe, erinlikten
orta yaşa vb. ilerledikçe önemini yitirmektedir. Şu halde biyolojik
değişkenlerin dışında hangi etkenlerin yaşam çizgisindeki olayların önemini
belirlediği sorulabilir. Örneğin, 6 yaş, çocuğun okula girişini ve
uzun bir resmi eğitimden geçişini göstcrdiği için anlamlıdır. 12 yaş,
erinliğin başlangıcını, çocukluğun sona erişini ve gençlik kültürüne
katılmayı gösterdiği için önemlidir. 18 yaş, birçok toplumda oy kullanma,
sürücü belgesi alma, üniversiteye girme, evden ayrılma, işe
girme, evlenme gibi önemli toplumsal ve hukuksal anlamlar taşır ve
yetişkinlikten pay almayı simgeler. 30 yaş -özellikle kitle iletişim
araçlarınca- orta yaşın ve artık inişe geçişin başlangıcı olarak görülür;
oysa dönüm noktası olarak ağırlıklı sonuçları olmayan bir yaştır, gene
de yetişkinliğin birtakım hareketli olayları bu yaş dolaylarında yaşanır.
Yetişkinler diğer yaş dönemlerinden niteliksel olarak farklı bir orta
yaş kavramına sahiptirler. Ergenlikten sonraki on yıllarda yaşa bağlı
değişimlerin az olmasına karşın, orta yaşlılıkta menopoz ve emeklilik
gibi iki olay yaşa bağlı olarak gerçekleşmektedir. İleri yaşlarda eşin ya
da arkadaşların ölümü, bireyin kendi ölümünden önce geçtiği dönüm
noktalarıdır. Araştırmalar ölümün de önemli bir gelişim olayı olduğunu
ortaya koymaktadır. Ölüme yakınlık yaşlılıkta kronolojik yaştan
çok daha önemli bir zaman ölçütü olmaktadır. Ölüm kaçınılmazlık kazandıkça,
psikolojik değişimlere yol açmaktadır.

Bireyin yaşam döngüsü boyunca gelişimi yaşa bağlı değişimin
kaynaklarından sadece biridir. Yaşam çizgisi ile çakışan "tarihsel zaman"
da bireyin yaşam döngüsü içinde ilerlemesini etkileyen yaşa
bağlı bir diğer boyuttur.

Söz gelimi, yirmi yıl önce üniversite öğrencisi olan bir gencin
ana babası büyük olasılıkla Birinci Dünya Savaşı sonlarında ve büyük
ekonomik bunalımın ilk yıllarında doğmuştur. O insanlar uluslararası
dayanışmayı öğrenmişler, ama ekonomik güvenliklerinin ve maddi
varlıklarının kendi denetimleri dışında birden bire yok olabileceğini
de görmüşlerdir. Ekonomik bunalım yıllarında okula giden o insanlar
ilk toplumsal deneyimlerini, ilerdeki tutum ve değerlerini etkileyen
maddi sıkıntılar içinde yaşamışlardır. Belki İkinci Dünya Savaşı'nı
yaşamışlar, hatta içinde bizzat yer almışlardır. 1940'larda doğanlar ise
yalnız ekonomik büyümeyi ve orta sınıfın gelişmesini değil, aynı zamanda
hiç eksilmeyen nükleer savaş tehdidini de yaşamışlardır. Son
zamanlarda çevre kirlenmesi ve nüfus patlaması gibi diğer yok olma
tehditlerini de yaşamaya başlamışlardır. Bugünün dünyası, yalnız teknolojik
gelişmeyi değil, dünyanın küçülmesini ve uzaya gidilmesini
de yaşamaktadır. Bilgisayarlarla yaşama zorunluluğunun getirdiği sorunları
da eklemek gerek!

Bu tür tarihsel-kültürel olayların bireylerin tutum, değer ve dünya
görüşlerini büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. Bu gelişmeler insanları
farklı yaşlarda farklı biçimlerde etkiler. Ancak tarihsel olayların
kuşaklar üzerindeki etkisi yaşa bağlı olmanın yanında toplumsal
kesimlere de bağlıdır. Örneğin A.B.D'de 1950'lerde uzay programlarının
önem kazanması o yıllarda meslek seçiminin eşiğinde bulunan
gençleri daha fazla etkilemiş, çoğunu fen ve mühendislik dallarına yöneltmiş,
sonuçta bu alanda işgücü fazlası oluşmasına yol açmıştır.

Bireysel yaşam döngüsü ile tarihsel zaman çizgisi etkileşiminin
ilginç bir örneği de "kuşaklararası çatışma" olgusudur. Bu çatışmanın
gençlerle anababalarının kuşağı arasındaki değer, tutum ve yaşam biçimi
farklılığından oluştuğu kabul edilirse, iki farklı yorum getirilebilir:
Gelişimsel ve tarihsel. Gelişimsel olarak kuşaklar arasındaki bu
farklılık gençlerin ve anababalarının yaşam döngüsündeki farklı evrelerden
kaynaklanmaktadır. Erikson'a göre genç insan "Ben kimim?
Toplumla nasıl bir ilişki kurabilirim?" gibi kimlik sorunlarıyla uğraşırken,
kendi değer ve tutumlarını oluşturabilmek için toplumun değerlerini
irdelediği ve anababa değerlerini kısmen reddettiği bir evreden
geçer. Anababalar ise, dünyada sürekliliklerini sağlayan işaretler
bırakabilme isteğiyle, ekonomik ve duygusal bir kararlılık sağlayarak,
toplumun değerlerini aktarmaya çabaladıkları bir gelişim evresindedirler.
İki ayrı evredeki insanların çatışması bir tür insanlık durumudur
ve bu nedenle insanlık tarihi kadar eskidir.

Kuşaklar arasındaki bu çatışma kuşaklar boyunca ortaya çıkan
toplumsal değişimin mekanizması da olabilir. Özellikle, yaşlıların gelişen
daha karmaşık ve yeni toplumsal yapıya gençleri hazırlayamadıkları
hızlı toplumsal değişim dönemlerinde bu böyledir. Toplumsal
gelişimin hızı arttıkça birbirini izleyen kuşaklar arasındaki yeniden
uyum sağlama süreci de o ölçüde önem kazanmaktadır. Günümüzde
gençlik döneminin uzaması gençlere, kişisel özgürlük, ekonomik güvenlik,
entelektüel araştırma açılarından, toplumu ve toplumsal değerleri
sorgulamaya zaman ve olanak sağlamaktadır. Yine bu dönemin
uzaması gençlerin kendi aralarında bir çevre yaratıp yaşlı kuşakla
daha az ilişki kurmalarına olanak vermektedir. Böylece gençler arasında
paylaşılan tutum ve değerler artmakta, geleneksel kuşaklararası
etkileşimin yerine yaşıtlararası etkileşim geçmektedir. "Gençlik kültürü"
olgusu da buradan doğmaktadır.

Gençlik dönemiyle çakışan bu tarihsel etkenler -çocuklukla yetişkinlik
arasındaki sürenin uzaması, anababaların gençliğine oranla
daha maddi varlık içinde yaşayan gençlik, genç nüfusun savaş sonrasında
artması- kuşaklar çatışmasını derinleştiren nedenler olmuştur.
Şu halde, gelişim olgusunu, gelişim döneminin çakıştığı tarihsel dönemi
dikkate almadan tam olarak anlayamayız. Ama aynı zamanda,
kuşaklar çatışmasını tam olarak anlayabilmek için gelişimsel (yaş) etkenleri
tarihsel etkenlerden ayırabilmemiz gerekmektedir. Margaret
Mead, kuşaklar çatışması konusunda gelişimsel etkenlerin yerine tarihsel
değişimlere ağırlık verdiği bir açıklama getirmiştir. Mead, savaş
sonrası insanların içinde yaşadıkları dönemin olumsuz niteliklerini
özellikle vurgulamaktadır. Mead'a göre, "kültürel süreksizlik" yaşam
döngüsünde ilerledikçe, 1980'lerde 41 yaşındakiler 55 ve daha yukarı
yaşta olanları anlayamaz hale geleceklerdir ve bu böyle sürüp gidecektir.
Sadece tarihsel etkenlere dayanarak kurulduğu için abartılan bu
sav, kuşak çatışmasının gençlerle yaşlılar arasında sonsuza dek var
olacağı doğrultusundaki gelişimsel savla çelişmektedir.

Kuşaklar çatışmasına ilişkin bu örnek, yaş farklılıklarının anlaşılmasının
ve yorumlanmasının çok zor olabileceği gerçeğini ortaya
koymaktadır. Bu nedenle, yaş farklılıkları üzerindeki araştırmaların,
gelişimsel (yaş) ve tarihsel (zaman) etkenlerin etkileşimini dikkate alması
gerekmektedir. Gelişimsel sav ile kültürel süreksizlik savı arasındaki
çelişki ancak amprik araştırmalarla giderilebilecektir. İdeal bir
araştırma yöntembilimi, insanları bu kuşaklar farkının her iki tarafında
da belirli bir süre izleyebilmelidir (D. C. Kimmel, 1974).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:07 AM

4. Gelişim Psikolojisinde Yöntemler

Gelişim psikolojisi, doğumdan ölüme uzanan yaşam süresinde fiziksel,
zihinsel, duygusal ve toplumsal işlevlerde ortaya çıkan bütün
değişimleri araştırır. Gelişim araştırmalarında çeşitli araştırma
stratejilerinden, yaklaşımlarından, desenlerinden ya da yöntemlerinden söz
edilebilir ve bunlar çeşitli biçimlerde sınıflanabilir.

Aşağıda, herhangi bir sınıflama yapmadan, gelişim psikolojisinde
sıklıkla kullanılan bazı yöntemler açıklanmaktadır.

Deneysel yönteın (experimental method), deneysel varsayımları
neden-sonuç ilişkisinin belirlenmiş olduğu kontrollü bir durum içinde
sınamaktan ibarettir. İlişkisel yöntem (correlational method), iki ya da
daha fazla etken arasındaki ilişkiyi saptamakla uğraşır. Bu yaklaşımda
hiçbir şey araştırmacı tarafından değiştirilmez, durum olduğu gibi ölçülür,
denekler aynı koşullar altında gözlemlenir, değişkenler arasındaki
ilişki genellikle "korelasyon katsayısı" ile bulunur. Örnek olay
yöntemi (case study method), tek bir deneğin ayrıntılı biçimde incelenmesi
yöntemidir. "Klinik örnek olay incelemesi" bu yöntemin daha
derinliğine bir yoludur. "Tek denekli deneysel araştırma", deneysel
yöntem ile örnek olay yönteminin tek bir bireyin incelenmesinde birleşmesidir.
Bu üç yöntemden herbirinin güçlü ve zayıf yanları vardır;
ancak bilim adamlarının yeğledikleri yöntem deneysel yöntemdir,
çünkü araştırmacıya neden-sonuç ilişkilerini arayabileceği kontrollü
bir durum sağlar. Bu kontrollerin olmadığı ilişkisel araştırma ise sadece
değişkenler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilir, ama neden-sonuç
bağlantısını veremez. Gene de ilişkisel yöntem, üzerinde oynanamayan
koşullarn araştırılmasında ve doğal çevredeki özelliklerin
ölçülmesinde çok önemlidir. Hem deneysel hem de ilişkisel yöntemler,
bulguların daha geniş evrene genellenebileceği temsil edici örneklemler
kullanırlar. Oysa örnek olay yöntemi bir tek denekle ilgili olduğu
için genelleştirme yapamaz; koşullar diğer yöntemlere uygun olmadığı
zaman örnek olay yöntemi kullanılabilir. Bununla birlikte, Piaget
ve Freud'un kullandığı biçimiyle örnek olay yöntemi önemli kuramlara
yol açmıştır (R.M. Liebert ve R.W.-Nelson, 1981).

Kullanılan yönteme bakılmaksızın pek çok gelişim araştırması
kesitsel, boylamsal ya da sırasal bir desen örgütleyebilir. Kesitsel desen
(cross-seetional design), farklı yaş gruplarını seçer ve karşılaştırır.
Bu yaklaşımda genellikle her denek için bir tek gözlem vardır. Gelişim
değişiklikleri farklı yaşlardan deneklerin incelenmesiyle belirlenir.
Bu yöntemin en büyük avantajı aynı yaştakilere bir seferde test
verilebilmesidir; en büyük sorunu da, grupların sadece yaşa göre değil,
doğum yılına göre de farklılaşabilmesi gerçeğini dikkate almamasıdır.
Doğum yılı farklılıkları toplumsal koşullara, eğitim uygulamalarına,
siyasal atmosfere ve başarıyı etkileyen diğer değişkenlere
ilişkin farklılıklarla bağıntılı olabilir. Farklı zamanlarda doğan bireyler
farklı doğum bölüklerine (birth cohorts) mensupturlar. Kesitsel yöntemin
sorunu, yaş ile doğum bölüğünü birbirine karıştırmasıdır; yaş
grupları burada farklı doğum bölüklerinden seçilmektedirler.

Boylamsal desen (longitudinal design), aynı doğum bölüğünden
olan bireylerin tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Boylamsal
araştırmada aynı denekler değişik yaşlarda birkaç kez gözlemlenir, zaman
içindeki davranış değişikliği ya da kararlılığı kaydedilir. Bu tür
araştırmanın avantajı yaş değişikliklerinin doğum bölüğü farklılıklarıyla
karıştırılmamasıdır; sadece bir bölükten olanlar tümüyle test edilirler.
Gene de, en önemli sorun, eğer ele alınan dönem çok genişse,
araştırmanın olanaksız ölçüde çok zaman gerektirmesidir. Bir başka
sorun, eğer bölük farklılıkları varsa bunların ortaya çıkarılamamasıdır.
Çünkü sadece bir bölük test edilmektedir, sonuçların genellenebilirliği
kuşkuludur. Örneğin, ciddi bir ekonomik çöküntü döneminde büyümüş
olan bir bölük sadece bu zamana özgü belirli tutumları yansıtabilir;
daha önceki ya da sonraki bölükler için tipik olanı vermez.

Sırasal desen (sequential design), pek çok farklı doğum bölüklerinin
tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Böylece sırasal araştırmalar
kesitsel yöntemin temel sorununu (yaşın bölükle karıştırılması
sorununu), her yaş düzeyinde birden fazla bölüğü ele alarak çözerler;
boylamsal yöntemin genelleştirme sorununu da aynı yoldan çözerler
(Ph-G. Zimbardo, 1979).

Boylamsal ve kesitsel yöntemler insan gelişimi konusunda gözlem
yapma ve veri toplamanın temel yollarıdır. Araştırmacı, verileri
ilişkisel (correlational) ya da etkensel (factorial) tekniklerle elden
geçirerek, niceliksel olarak değerlendirilmiş değişkenler arasında varolan
anlamlı ilişkileri keşfedebilir.

Aşağıdaki tabloda (Tablo 2) boylamsal ve kesitsel yöntemlerin
karşılaştırmalı nitelikleri özetlenmektedir.

Tablo 2

Boylamsal ve Kesitsel Yöntemlerin Karşılaştırılması

BOYLAMSAL YÖNTEM

OLUMLU

İlk çocukluk ile yetişkin davranışları
arasındaki sürekliliği belirler.

Eşdeğer olmayan örneklemle ilgili sorunları önler.

Büyüme artışlarını ve örüntülerini betimler.

Diğer araştırmalardan daha kesin
biçimde neden-sonuç ilişkisini belirtebilir.

OLUMSUZ

Zaman ve para açısından pahalıdır.

Araştırma fonları tükenirse önceki
zaman ve para harcamalarını tehlikeye sokar.

Harcamalarla ilgili periyodik yeni
düzenlemeler gerektirir.

Örneklem denek kaybı nedeniyle
giderek yanlı hale gelir.

Araştırmacıların yeniden test vermek
için aynı denekleri sürekli olarak
yeniden bir araya getirmeleri gerekir.

Test dönemleri arasında deneklerin
çevreleri kontrol edilemez.

Araştırmacıları vaktinden önce bir
araştırma desenine ve kurama bağlı kılar.

KESİTSEL YÖNTEM

OLUMLU

Fazla zaman kaybından korur.

Boylamsal araştırmaya göre daha
az paraya çıkar.

Araştırma görevlileri arasında sürekli
ya da uzun vadeli ilişkiyi gerektirmez.

Deneklerin yeniden test vermek
için istenen yaşa gelmelerine kadar
verilerin uzun süre "dondurulması" gerekmez.

OLUMSUZ

Örneklem gruplarında yer alan değişimin
yönünü göstermez.

Aynı kronolojik yaşta ama farklı
olgunlaşma yaşında olan çocukları
bir araya yığar. Böyle bir ortalama
alma yolu erinlikteki büyüme atılımıyla
ilgili değişimleri gizleyebilir.

İncelenen grupların karşılaştırılabilirliği
her zaman belirsizdir.

Gelişimin sürekliliğini tek bir bireyle
ortaya çıktığı haliyle ihmal eder.

Kaynak: James W. Vander Zanden, Human Development, 1981.

Tablo 3

Gelişim Araştırmaları Desenleri ve Yöntemleri

Tip: Kesitsel desen

Yöntem: Birçok bölüğü bir seferde gözlemleme

Bulgular: Davranışta yaş farklılıkları

Avantaj: Çabuk ve ucuzdur

Dezavantaj: Farklılıklar gelişimsel değişimlerden çok,
bölük değişimlerini yansıtabilir.

Tip: Boylamsal desen

Yöntem: Bir bölüğü birçok seferde gözlemleme

Bulgular: Davranışta zaman içindeki değişimler

Avantaj: Gelişimsel eğilimleri gösterir. Bireylerdeki
değişimleri gösterir.

Dezavantaj: Farklılıklar toplumdaki değişimleri yansıtabilir.
Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır. Yinelenen uygulamanın
etkisi ve denek kaybı örneklemi bozabilir.

Tip: Sırasal desen

Yöntem: Birçok bölüğü birçok seferde gözlemleme

Bulgular: Davranışta yaşa bağlı değişimler

Avantaj: Yaşın, bölüğün ve toplum değişimlerinin
etkilerini ortaya çıkarır

Dezavantaj: Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır

Kaynak: Hoffman ve ark., 1994

Sözü edilmesi gereken son bir araştırma yöntemi daha var. Araştırmacılar,
bütün toplumlara, bazı türden toplumlara ve sadece özel bir
topluma ilişkin kuramlar oluşturmak isterler. İşte, kültürlerarası
yöntem (cross-cultural method) bu yaklaşımın aracıdır. Bu yaklaşımda,
araştırma birimini bireylerden çok kültürler oluşturur. Genellikle, benzer
bir kültür alanına giren komşu toplumlardan küçük örneklemler
alarak çalışılır. Çocuk yetiştirme geleneklerine, erinlik törenlerine ya
da anababa olma özelliklerine ilişkin araştırmalar bu türdendir. Kuşkusuz
bu yöntemin de diğerleri gibi bazı sınırlılıkları vardır. Gene de
bu yöntem, bulgularını tüm insanlığa genelleyemeyeceği konusunda
diğer araştırmacıları uyarması bakımından özellikle yararlıdır.
Yaşam döngüsüne ilişkin yukardaki açıklamalarda "yaş" bir değişim
endeksi olarak ele alınmıştı. Bir araştırma değişkeni olarak yaşın
ortaya koyduğu yöntembilimsel sorunlar ise burada ele alınacaktır.

Yaş kendi başına açıklayıcı bir değişken değildir. Bu nedenle yaş
değişimleri ve yaş farklılıkları denildiğinde bu bulguların yaşla gelen
değişimleri gösterdiği, ama olası nedenlerini vermediği bilinmelidir.
Örneğin 20 ve 40 yaşlarındaki insanlar arasında tutum ve değerler açısından
ölçülebilen farklar vardır, ancak bu farkların nedenleri belirgin
değildir. Yaş endeksini aşarak yaşa bağlı değişimleri safdışı etmeye
çalışan araştırma örnekleri vardır.

Kesitsel araştırmalar yaşın bir zaman noktasındaki kesitine dayanırlar;
farklı yaşlardaki bir örneklem üzerinde çalışılır, bu yolla bulunan
farklılıklara "yaş farklılıkları" denir. Yaş endeksini araştıran
ikinci yaklaşım boylamsal araştırmadır; bu yaklaşımda bir denek grubu
birkaç yıl boyunca periyodik olarak incelenir, bulunan farklılıklar
"yaş değişimleri" olarak adlandırılır. Bu yaklaşım, bireysel farklılıkların
incelenmesinde ve farklı bireylerin yaşla birlikte nasıl değiştiklerini
belirlemede yararlıdır. Ancak boylamsal araştırmaların yetişkin
gelişiminde kullanılmasını sınırlayan üç temel güçlük vardır. Birincisi,
bu araştırmaların, çok zaman alması ve çok pahalı olmasıdır, geçen
zaman içinde denekleri yeniden bulmak da zor olabilir, buna araştırmacının
ömrü yetmeyebilir. Yine de boylamsal araştırmalar kesitsel
araştırmalardan çoğu zaman daha üstündürler; çünkü bireysel farklılıkları
yansıtırlar ve yaşa bağlı diğer açıklayıcı değişkenleri (tıbbi
özgeçmiş, geçmişteki yaşantılar, aile geçmişi vb.) ortaya çıkarabilirler,
bunlar da incelenen özel yaş değişimlerinin nedenlerini belirlemede
yararlı olabilir. İkinci güçlük araştırmacının yaptığı ölçmelerin
belirli bir yaşta (çocuklukta ya da ergenlikte) uygun olduğu halde,
daha sonraki bir yaşta (yetişkinlik yada ihtiyarlık) uygun olmamasıdır,
çünkü bireyin yaşamındaki önemli olaylar birey yaşam çizgisinde ilerledikçe
değişiklik gösterebilir. Üstelik, bilim ilerledikçe de araştırılan
değişkeni ortaya çıkarmak için yeni teknikler bulunabilir ve bunlar
eskilerini geçersiz kılabilir. Üçüncü güçlük, uzun zaman aldığı için
deneklerin ölmesi ya da örneklemden çıkmasıdır. Bu güçlüklerin bir çözümü
"sırasal yaklaşım" olabilir, bu yaklaşımda bir denek grubu gelişimsel
dönüm noktalarının (evlenme, anababa olma, menopoza girme,
emekliye ayrılma...) yer aldığı bir zaman döneminde incelenmektedir.
Bu yolla, araştırmacıyı ve denekleri uzun süreli bir araştırmaya
bağlamadan, boylamsal değişimi ve bireysel farklılıkları saptamak
mümkün olabilmektedir.

Yetişkinlik ve yaşlılığa ilişkin verilerin çoğu kesitsel araştırmalara
dayandığı için, bu yaklaşımın içerdiği güçlükleri de incelemek
gerekmektedir. Kesitsel bir araştırmanın kültürel ve tarihsel değişimleri
yaş değişiminden ayıramadığı kolayca görülebilir; "yaş" ile "doğum yılı"
birbirine karışmıştır, birinin sonuçları diğerinden ayırt edilemez,
bu nedenle yaş farklılıkları gerçekte yaşa bağlı güncel etkenlerden
çok, bireyin doğum yılıyla ilişkili olabilir. "Doğum yılı"na bağlı
etkilere "bölük etkileri" (cohort effects) adı verilmektedir (bir "bölük"
aşağı yukarı aynı zamanda doğmuş bireylerin oluşturduğu bir gruptur).

Boylamsal araştırmalar ise, doğum yılını sabit tutarak, kültürel-
tarihsel değişimlerin yaş değişimiyle karışmasını engellemek isterler.
Ancak bu araştırmalar da "yaş" değişkeni ile "ölçüm yılı" değişkenini
birbirine karıştırırlar. Örneğin, 1960-1980 yılları arasında sigara içmedeki
ani düşüş yaşla birlikte azalan ciğer kapasitesi ile çakışabilir.

Genellikle boylamsal yaklaşımın kesitsel yaklaşıma yeğlendiği
söylenebilir. Çünkü ölçüm yıllarına bağlı değişimlerin etkisi doğum
yılına bağlı olanlara göre daha kolaylıkla denetlenebilir. Doğum yılına
bağlı olarak ortaya çıkan çarpıcı tarihsel-kültürel etkenleri tam olarak
kestirmek ve ölçümlerdeki etkisini saptamak çok daha zordur (D.C.
Kimmel, 1974).

Araştırma türlerini ve yöntemlerini bir arada incelemekte yarar
var (bk. Tablo 3). Daha önce de belirtildiği gibi, kesitsel desen, iki ya
da daha fazla yaş grubunun aynı anda araştırılması ve sonuçların
karşılaştırılmasıdır. Bu karşılaştırma aynı yaşam dönemindeki farklı
bölükler (6 yaşındakiler ile 10 yaşındakiler) arasında ya da farklı
yaşam dönemlerindeki bölükler (18 yaşındakiler ile 60 yaşındakiler)
arasında olabilir. Kesitsel desenin sorunu, yaşla birlikte ortaya çıkan
farklılıkların gelişimsel değişim mi, yoksa farklı bölüğün üyesi olmanın
mı sonucu olduğunu belirleyememesidir. Söz gelimi, yetişkinlerde
ZB puanlarını ele alan kesitsel bir araştırma zekada 40
yaşlarında başlayan düşüşün olduğunu düşünmemize yol açabilir.
Oysa 1990 yılında 80 yaşında incelenen kişiler 1910'da doğmuşlardı,
20 yaşında incelenenler ise 1970'de. Bölükler arasındaki bu zaman
içinde toplumsal ve kültürel çevreler pek çok bakımdan değişmiştir,
dolayısıyla bu değişimler zihinsel becerilerin gelişimini ve korunmasını
etkilemiş olabilir. Bu bölük etkisi (cohort effect) sorunu ilgili
bölümlerde yeniden ele alınacaktır.

Boylamsal desen'de aynı bölükten olan insanlar haftalar, aylar,
hatta yıllar boyunca izlenirler. Aynı insanlar kendi kendileriyle
örneğin 8 yaşında ve 20 yaşında karşılaştırılırlar. Bu durumda bireydeki
değişimler açığa çıkar; bölük farklılıkları da araştırmanın sonuçlarını
etkilemez. Ancak bu araştırma türünün de kendine özgü sorunları
vardır. Boylamsal araştırmalar gelişimi toplumun havasıyla karıştırabilirler.
Söz gelimi, boylamsal bir araştırmada deneklerin uyuşturucu
ve alkol kullanımına, 1990'da incelendiklerinde yirmi yıl önce
incelendiklerinden daha az yöneldikleri bulunabilir. Bu değişimin
yaşlanmanın mı yoksa toplumun yirmi yıl içinde uyuşturucuyu normal
görmekten tehlikeli bulmaya doğru değişmesinin mi sonucu olduğu
belirsizdir. Tarihsel değişimin davranışı etkilediği bilinmektedir.

Yukarıda açıklandığı gibi, araştırmacılar bu iki araştırma türünün
sorunlarından kurtulabilmek için ikisini birleştiren üçüncü bir tür
önermişlerdir: Sırasal desen. Warner Schaie'nin ZB puanlarının yaşla
birlikte köklü bir biçimde azalmadığını gösteren araştırması sırasal desenin
en tanınmış örneklerinden biridir. Bu araştırmada önce iki ya da
daha fazla bölüğe kesitsel bir araştırmada test verilmiştir; yıllar sonra
aynı bölüklere boylamsal veri elde etmek üzere yeniden test verilmiştir;
aynı anda, yeni bir kesitsel araştırma ilk bölüklerden alınan
yeni gruplar ve yeni bir bölükten alınan bir grup üzerinde önceki
araştırmayı yinelemiştir (Hoffman ve ark., 1994).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:08 AM

5. Gelişim Kuramları

Gelişimin araştırılmasında kuramların rolünün ne olduğu konusunda
çeşitli yanıtlar vardır. Kuramlar, her şeyden önce olguların
düzenlenmesi ve yoğunlaştırılması için temel sağlayan betimleyici-
açıklayıcı bir rol oynarlar. Kuramlar ayrıca gelecek olayları kestirme
olanağını da sağlarlar. Ancak bir kuramın "sınanabilir" ve dolayısıyla
"reddedilebilir" ya da "yanlışlanabilir" olması da gerekir.

Bir psikoloji kuramının diğer psikoloji kuramlarıyla ve disiplinleriyle
bütünleşmesi de önemli bir noktadır. Dolayısıyla, kapsamlı
bir gelişim kuramının oluşturulmasmda aşağıdaki ilkelerin önemi
vurgulanmaktadır:

- "Genel bir psikolojik gelişim kuramı, başlangıçta içinde diğer
kuramsal ve amprik yönelimlerin bütünleşebileceği halen varolan bir
kurama dayanır". Örneğin bir gelişim kuramı, felsefe, sosyal psikoloji,
matematik, uygulamalı psikiyatri, psikopatoloji, psikoterapi, eğitim
gibi birçok bilgi alanıyla ilişkilendirilebilir.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı, insan gelişiminin bir alanını
odak noktası olarak kabul edip içindeki ve çevresindeki diğer gelişim
alanlarıyla bütünleşerek güvenilir biçimde ortaya çıkabilir". Örneğin
Piaget'in kuramı bilişsel bir kuramdır, psikolojinin diğer alanlarından
(gelişim psikolojisi, öğrenme psikolojisi, sosyal psikoloji) bilişsel alana
doğru bir yönelme vardır.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı geniş sayıdaki disiplinlerden
süzülerek ortaya çıkar". Disiplinlerarası bir yaklaşım, genel bir psikoloji
kuramı için gerekli daha derin araştıımalara olanak verir. Değişik
disiplinler de aynı alan üzerine eğilebilirler, disiplinlerin bir araya
gelmesi kuramların birbiri içinde erimesini sağlar, sonuçta kesitsel ve
birçok alanı kapsayan ve derinliğe ulaşmayı sağlayan teknikler elde
edilebilir.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı, bireyin öznel olarak yaşadığı
tüm psikolojik çevreyi içine alır". Böylece bir gelişim kuramı düşünce,
duygu, benlik, ahlak, yaratıcılık, toplumsallaşma gibi gelişim alanlarını,
bireyin okul, toplum, kültür gibi ortamlardaki durumunu inceleyebilir.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı, bir insanın tüm psikolojisi ile
ilgili olan mevcut kavramların hepsiyle ilgilenir." Örneğin bir kuram,
doğa-kazanım gibi tartışma konularıyla, kritik dönemler, çocuk yetiştirme
teknikleri, anksiyetenin gelişimsel işlevi gibi sorunlarla ilgilenir.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı, sentez ve bütünleştirme özelliğinin
yanısıra, bazı uzlaşmaz öğeleri reddetmek zorunda kalabilir".
Örneğin, davranışçılığın Piaget'in kuramıyla ters düştüğü açıktır. Ancak,
değişik bir yaklaşımla öyle bir reddetme yolu izlemeyebilir ve
davranışçı yaklaşımlar safdışı edilmeyebilir.

- "Bir psikoloji kuramı belirli uygulamalar için özel bağlantı
süreçleri geliştirebilir". Örneğin, bir gelişim kuramının eğitim programları
geliştirmede önemli katkıları olabilir.

- "Bir psikoloji kuramı bir gelişim evreleri taslağı içerebilir".
Evrelerin varlıkları ve özellikleri tartışma konusu olmakla birlikte
betimleyici ve açıklayıcı rolleri kabul edilmektedir.

- "Bir psikoloji kuramı bütün kültür ve alt kültürlerle ilişkilidir."

- "Bir psikolojik gelişim kuramı toplumsal normdan ayrılan bireyin
gelişimine de yer vermelidir". Amaç, daha kapsamlı bir insan
gelişimi için birçok kaynak ve içgörüden ürün alabilmektir. Karl Popper'in
dediği gibi, kuramlar dünyayı bilimsel olarak avlayabilmek için
ağ olarak kullanılırlar, bütün çaba ağı daha ince örebilmek olmalıdır
(S. ve C. Modgil, 1980).

Modern gelişim araştırmalarının çoğu kuramların yol göstericiliğinde
yapılmış ve yapılmaktadır. Özellikle dört büyük psikoloji
kuramı bütün araştırmaları etkilemektedir.

Gelişim psikolojisine yön veren temel kuramlardan biri olgunlaşma
kuramı (maturational theory)'dir. Bu kuramın dayandığı temel
düşünce, çocukta zaman içinde görülen değişimlerin çoğunun bedendeki
özel ve önceden belirlenmiş bir şema ya da plana göre ortaya
çıktığıdır. Bu görüşe göre olgunlaşma bu planın doğal açılımının ortaya
çıkmasıdır. Bütün gelişimlerin doğal süreçlerin ve biyolojik planların
açılımıyla kendi kendine düzenlendiğini savunan bu görüş Arnold
Gessell tarafından geliştirilmiştir. Gessell, öncelikle çocukların
fiziksel ve devinimsel gelişimini incelemiş ve -çok az bir muhalefete
karşı- pek çok kabul görmüştür. Buna karşılık, kişilik ve zihin gelişimine
ilişkin olgunlaşmacı görüş şiddetle eleştirilmektedir.

Sigmund Freud'un geliştirdiği psikanalitik kuram (psychoanalytic
theory), insanın psikolojik bakımdan evrensel ilkelere uygun olarak
geliştiğini kabul eder. Ancak Freud bir bireysel kişiliğin işlevsel
yönlerinin toplumsal bir bağlam içinde biçimlendiğine de inanır. Freud'un
gelişimciIere en önemli katkısı, tüm yaşam boyunca sürecek örüntülerin
oluşmasında erken yaşam deneyimlerinin önemini vurgulamasıdır.

Toplumsal öğrenme kuramı (social learning theory) geleneksel
davranışçılığı aşarak, kişisel ve çevresel etkenlerin hepsinin birbiri
içine girmiş belirleyiciler olarak etkide bulunduğunu savunur. Davranışın
çevreden etkilendiği doğrudur, fakat çevre de kısmen bizim tarafımızdan
yaratılır. Bu yaklaşım son derece etkili olmuştur, çünkü
toplumsal gelişim süreçlerinin etkisiyle doğrudan ilişkilidir.

Psikolojik gelişimi kavramanın bir başka yolu da düşünme ve
bilme süreçlerinin gelişimini araştırmaktır. Bilişsel gelişim kuramı
(cognitive-developmental theory)'nın en önemli adı Jean Piaget'tir.
Piaget'in çalışmaları toplumsal ve ahlaksal gelişimin de bilişsel
temelleriyle anlaşılabileceğini göstermiştir. Bilişsel gelişim kuramı,
temeldeki yapı ile yaşantı arasındaki dinamik etkileşimi vurgular; bilişsel
yeteneklerin gelişimine ve zihnin simgesel tasarımları anlama ve kullanma
becerisine önem verir.

Gelişim, ilerleyici (progressive), sırasal (sequential) ve kuşaklar
boyunca aynı örüntüyü izleyen bir oluşumdur; aynı zamanda döngüsel
(circular)dir, çünkü her kuşak olgunlaştıkça gelecek kuşağı büyütür.
Yaşam döngüsünün doğası konusunda yazarlar, filozoflar, toplumbilimciler
çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Yaşam döngüsünün ilerleyen
ve sırasal değişimleri konusunda, bu değişimlerin neden bir sıra
ile meydana geldiği, ne kadarının biyolojik ne kadarının toplumsal ya
da psikolojik etkenlerle belirlendiği, bu değişimlerin bütün kültürlerde
ve bütün bireylerde aynen ortaya çıkıp çıkmadığı... sorunlarını açıklayan
tek bir kuram henüz ortaya atılabilmiş değildir.

Bununla birlikte, özellikle evrelere dayalı gelişim kuramlarının
tüm yaşam döngüsünü kapsayacak biçimde kuruldukları söylenebilir.
Sigmund Freud, Erik Erikson ve Jean Piaget insan gelişimini evrelere
ayırarak inceleyen en önemli evre kuramcılarıdır. Daha önce belirtildiği
gibi, evre kuramcıları gelişimi, görece sırasal, ani ve sabit bir değişimler
dizisi olarak görürler. Evre kavramı, insan gelişimi çizgisinin
aşamalı düzeylere bölündüğü görüşüne dayanır. Freud, her insanın
oral, anal, fallik, lalent ve genital olmak üzere bir dizi psikoseksüel
evreden geçerek geliştiğini, ancak bu gelişmede özellikle yaşamın ilk
yıllarının önemli olduğunu kabul eder. Her evre, bireyin bir sonraki

Tablo 4

Yaşam Süresinde Gelişim Evreleri

EVRE: DOĞUM ÖNCESİ EVRE

Yaş dönemi: Gebelikten doğuma

Temel özellikler: fiziksel gelişim

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: -

Ahlak evresi KOHLBERG: -

EVRE: BEBEKLİK

Yaş dönemi: Doğumdan yaklaşık 18'inci aya

Temel özellikler: Gelişmiş hareket; basit dil;
toplumsal bağlanma

Bilişsel evre PİAGET: Duyusal devinimsel

Ruhsal-cinsel evre FREUD: Oral; anal

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Güven/Güvensizlik

Ahlak evresi KOHLBERG: Ahlak-öncesi (Evre 0)

EVRE: ERKEN ÇOCUKLUK

Yaş dönemi: Yaklaşık 18'inci aydan yaklaşık 6'ıncı yıla

Temel özellikler: İyi gelişmiş dil; cinsel tip;
grup oyunu; okula hazırlığın bitişi

Bilişsel evre PİAGET: İşlem-öncesi

Ruhsal-cinsel evre FREUD: Fallik; Oedipal

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Özerklik/Kuşku;
Girişim/Suçluluk

Ahlak evresi KOHLBERG: İtaat ve ceza (Evre 1);
Karşılıklılık (Evre 2)

EVRE: GEÇ ÇOCUKLUK

Yaş dönemi: Yaklaşık 6'ıncı yıldan yaklaşık 13'üncü yıla

Temel Özellikler: Birçok bilişsel süreç yetişkin
düzeyinde (işlem hızı hariç); oyun grubu

Bilişsel evre PİAGET: Somut işlem

Ruhsal-cinsel evre FREUD: Örtülü dönem

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Çalışkanlık/Aşağılık duygusu

Ahlak evresi KOHLBERG: İyi çocuk (Evre 3)

EVRE: ERGENLİK

Yaş dönemi: Yaklaşık 13'üncü yıldan yaklaşık 20'inci yıla

Temel özellikler: Erinlikle başlar, olgunlukla biter;
yüksek bilişsel düzeylere ulaşma; anababadan bağımsızlık;
cinsel ilişki evreye geçmeden önce çözmek zorunda olduğu
bir çatışma içerir.

Bilişsel evre PİAGET: Soyut işlem

Ruhsal-cinsel evre FREUD: Genital evre

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Kimlik/Rol karışıklığı

Ahlak evresi KOHLBERG: Yasa ve düzen (Evre 4)

EVRE: GENÇ YETİŞKİNLİK

Yaş dönemi: Yaklaşık 20'inci yıldan yaklaşık 45'inci yıla

Temel özellikler: Meslek ve aile gelişimi

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Yakınlık/Yalıtılmışlık

Ahlak evresi KOHLBERG: Toplumsal anlaşma (Evre 5)

EVRE: ORTA YAŞ

Yaş dönemi: Yaklaşık 45'inci yıldan yaklaşık 65'inci yıla

Temel özellikler: Meslekte en yüksek düzey; kendini
değerlendirme; "boş yuva" bunalımı; emeklilik

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-Toplumsal evre ERİKSON: Üretkenlik/Kendine dönüklük

Ahlak evresi KOHLBERG: İlkeli evre (Evre 6 ve 7,
ikiside ender)

EVRE: İLERİ YAŞ

Yaş dönemi: Yaklaşık 65'inci yıldan ölüme

Temel Özellikler: Aileden, başarılardan tad alma;
bağımlılık; dulluk; kötü sağlık

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Bütünlük/Umutsuzluk

Ahlak evresi KOHLBERG: -

EVRE: ÖLÜM

Yaş dönemi: -

Temel özellikler: Özel anlamda bir "evre"

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: -

Ahlak evresi KOHLBERG: -

Kaynak: Ph. G. Zimbardo, Psychology and Life, 1979.

Psikanalitik geleneğe bağlı bir kuramcı olan Erikson sekiz psikososyal
evre ayırt eder; birey bunların her birinde başarıyla çözmek zorunda olduğu
temel bir çatışma yaşar. Erikson'un kuramı, kişinin yaşam süresi
(life span) boyunca yer alan sürekli bir kişilik gelişimi sürecinden söz
ederek Freud'un kuramını aşar. Piaget, büyümekte olan çocuğun içinde
yaşadığı dünyaya nasıl uyum sağladığı sorununu temel olarak alır ve
dört bilişsel gelişim evresi saptar. Kohlberg, Piaget'i izleyerek, ahlak
alanında altı evreli bir gelişim kuramı oluşturmuştur.

Tablo 4'te, yaşam süresinde ortaya çıkan gelişim evreleri belli
başlı kuramlar açısından, bu evrelerin yaklaşık yaşları ve temel olayları
belirtilerek gösterilmektedir; Tablo 5 kuramları karşılaştırmaktadır.

Tablo 5

Gelişim Kuramları

BİYOLOJİK KURAMLAR:

Gelişimin Doğası: Doğa

Rehber Süreç: Olgunlaşma

Birey: Etkin

Gelişimin Biçimi: Evre

Odak: Yapıda ve davranışta gözlenebilir değişimler

PSİKODİNAMİK KURAMLAR:

Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

Rehber Süreç: Olgunlaşma

Birey: Etkin

Gelişimin Biçimi: Evre

Odak: Kişilik yapısında içsel değişimler

KOŞULLANMA KURAMLARI:

Gelişimin Doğası: Kazanım

Rehber Süreç: Öğrenme

Birey: Edilgin

Gelişimin Biçimi: Sürekli

Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

BİLİŞSEL TOPLUMSAL ÖĞRENME KURAMLARI:

Gelişimin Doğası: Kazanım

Rehber Süreç: Öğrenme

Birey: Ilımlı etkin

Gelişimin Biçimi: Sürekli

Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMLARI:

Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

Rehber Süreç: Olgunlaşma

Birey: Etkin

Gelişimin Biçimi: Evre

Odak: Zihinsey yapıda içsel değişimler

BİLGİ-İŞLEM KURAMLARI:

Gelişimin Doğası: Kazanım

Rehber Süreç: Öğrenme

Birey: Etkin

Gelişimin Biçimi: Sürekli

Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

KÜLTÜREL-BAĞLAMSAL KURAMLAR:

Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

Rehber Süreç: Olgunlaşma ve öğrenme

Birey: Etkileşimci

Gelişimin Biçimi: Sarmal

Odak: birey ile toplum arasındaki ilişki

Kaynak: Hoffman ve ark., 1994

M@D_VIPer 09-25-2006 12:08 AM

Gelişim alanında "olgunlaşma kuramı" (A. Gesell) ve "etolojik
kuram" (K. Lorenz ve N. Tinbergen) genellikle biyolojik kuramlar
olarak adlandırılır. Freud'un "psikoseksüel kuramı" ve Erikson'un
"psikososyal kuramı" psikodinamik kuramlar çerçevesinde yer alır.
Bilişsel kuramlar grubunda Piaget'in "bilişsel gelişim kuramı", Kohlberg'in
"ahlak gelişimi kuramı" ayrıca "toplumsal biliş kuramları",
"bilgi-işlem kuramları" bulunur. Öğrenme kuramları içinde "koşullanma
kuramları" (Pavlov, Watson, Skinner) geleneksel kuramlardır,
bunları "toplumsal öğrenme kuramları" (Dollard, Miller) izler; bu
grupta en yeni akım "bilişsel toplumsal öğrenme kuramı" (Bandura)
olarak ortaya çıkar. Gelişim alanında son olarak kültürel-bağlamsal
kuramlar'ı buluyoruz; Vygotsky'nin "toplumsal-tarihsel kuramı" ve
Bronfenbrenner'in "ekolojik kuramı" bu grupta yer almaktadır (bk.
Tablo 5). Bütün bu kuramlar insan gelişiminin düzenli olduğu, dolayısıyla
davranışın önceden kestirilebileceği sayıltısına dayanırlar.
Bir ayrıksılık dışında bütün kuramlar bireyi etkin bir varlık olarak
görürler. Bir kuramın insanın doğasını, gelişimin özünü nasıl gördüğü
sorusu kuramların değerlendirilmesinde en önemli noktadır (bu temel
görüşler aşağıda kuramlar karşılaştırılırken açıklanmaktadır).

Kuramların Karşılaştırılması

Önceki sayfalarda kısaca özetlediğimiz gelişim kuramlarını burada
daha ayrıntılı biçimde ele alacak ve aralarındaki ilişkileri de
araştıracağız. Böylece, gelişimin duygusal, bilişsel, toplumsal boyutları
arasındaki ihmal edilemez bağları da görmüş olacağız. Bu arada kuramlara
yöneltilen temel eleştiriler de ortaya konmuş olacaktır. Ancak
bu ayrıntılara girmeden önce kuramların gerisinde yer alan dünya görüşlerini
incelemekte yarar görüyoruz. Perlmutter ve Hall'ın (1992)
belirttiği gibi, gelişimciler, gelişme süreçlerini açıklamaya yönelik
kuramlarını kurarken insanın doğasına ve davranış süreçlerine ilişkin
değişik modellere dayanırlar. Her model farklı bir dünya görüşünü
temel alır ve gelişimi temsil edecek farklı bir analoji kullanır. Böylece,
gelişimciler tarafından temel alınan dünya görüşü onların gelişimin
değişik yönlerini tanımlama, araştırma ve yorumlama yollarını etkiler.
Perlmutter ve Hall bellibaşlı üç model olduğunu söylemektedir:
Mekanistik, organizmik, diyalektik (başka yazarların başka sınıflamalar
yaptığı gözden kaçırılmamalı). Onlara göre bu modellerin hiçbiri
ne doğru ne de yanlıştır; ama herbiri gelişimi anlamada rehber olarak
kullanılabilir (bk. Tablo 6. Okuyucunun Tablo 5 ile Tablo 6'yı birlikte
incelemesi yararlı olacaktır).

Tablo 6

Gelişime İlişkin Dünya Görüşleri

BENZETME:

Mekanistik: Makina

Organizmik: Organizma

Diyalektik: Orkestra müziği

BİREY:

Mekanistik: Genel olarak edilgin

Organizmik: Etkin

Diyalektik: Etkileşimsel

ODAK:

Mekanistik: Davranışta gözlenebilir değişimler

Organizmik: Yapıda içsel değişimler

Diyalektik: Birey ile toplum arasında ilişki

DEĞİŞİM TÜRÜ:

Mekanistik: Niceliksel

Organizmik: Niteliksel

Diyalektik: Niceliksel ve niteliksel

Kaynak: Perlmutter ve Hall, 1992.

Mekanistik modeller makina benzetmesini kullanır ve gelişimin
de makinanın işleyişini yöneten yasalar gibi düzenli yasalara bağlı
olduğunu kabul eder. Gelişimi dış güçler etkiler; davranış geçmişteki
deneyimlerle ve şimdiki durumlarla biçimlenir. İnsanların duyguları,
düşünceleri ve eylemleri değişir, ama yapıları değişmez (otuz yaşındaki
biriyle yedi yaşındakinin bilişsel yapıları farklı değildir). Bu modelde
davranış uyarılmanın sonucudur, dolayısıyla insanların eylemleri
çevreye tepkiler doğrultusunda açıklanır. Öğrenme kuramcıları davranışı
açıklarken ve bazı biliş kuramcıları zihnin işleyişini açıklarken
bu modeli kullanırlar. Bu yaklaşımda insan edilgin bir varlıktır (ancak,
bu modelden kaynaklanan "toplumsal biliş kuramı"nda birey
akılcı bağlamda etkin sayılmaktadır). Organizmik modeller insanı etkin
ve değişen organizmalar olarak görürler. İnsanlar çevreyle etkileştikleri
için köklü bir biçimde değişirler. Düşüncedeki gelişme deneyimin
basit bir sonucu değildir, yapıdaki biyolojik temelli özel bir
değişimi yansıtır (otuz yaşındaki birinin bilişsel süreçleri yedi yaşındaki
birininkinden niteliksel olarak farklıdır). Organizmik yaklaşım
gelişimin hedefiyle ve davranışın örgütlenme biçimiyle ilgilenir; davranışın
dışsal nedenini değil, bireyin içindeki değişim kurallarını tanıma
ve tüm sistemi betimleme amacını güder. Bu yaklaşımda birey etkindir,
etkinliğinin kaynağı da kendisidir. Diyalektik yaklaşım insanın
sürekli değişen bir çevreyle etkileşim içinde olduğunu kabul eder.
Gelişim, aralarında hiçbir zaman yetkin bir uyum bulunmayan biyolojik,
fiziksel, psikolojik ve toplumsal boyutlara sahiptir. Diyalektik
yaklaşım birey ile toplum arasındaki ilişkiye odaklanır; bireyin gelişimi
büyük ölçüde tarihsel andaki olaylardan etkilenir (bu nedenle, yüzyılımızda
doğmuş birinin gelişimi geçen yüzyılda doğmuş birininkinden
farklı olacaktır). Diyalektik yaklaşımın mekanistik ve organizmik
yaklaşımların kavramlarını bütünleştirebileceğini ileri süren gelişimciler
vardır (Perlmutter ve Hall, 1992).

Şimdi, daha önce sözünü ettiğimiz gelişim kuramlarını birbiriyle
karşılaştırarak inceleyebiliriz.

Olgunlaşma kuramı insanoğlunun sırasal bir büyüme (sequential
growth) gösterdiği ilkesini embriyoloji çalışmalarından almıştır. Embriyonun
epigenetik olarak bazı evrelerden geçerek büyüdüğü ve bu sıranın
her zaman sabit olduğu bu çalışmalarda ortaya konmuştur. İşte
bu embriyolojik modeli çocuk gelişimine uygulayan kişi Arnold Gesell
(1880-1961) olmuştur. Gesell'e göre, olgunlaşma mekanizması
doğumdan önce olduğu gibi sonra da gelişimi yönlendirmeyi sürdürür.
Gelişim hızları açısından çocuklar arasında farklılık olmakla birlikte
hepsi aynı sırayı izler. Çocuklar, sinir sistemleri yeterli derecede
olgunlaştığında, oturur, yürür ve konuşurlar. Bu gelişmede öğrenmenin
çok az katkısı vardır. Ancak Gesell normal gelişim için belirli çevresel
koşulların da gerekli olduğunu kabul eder. Olgunlaşma süreci herhangi
bir biçimde zarar gördüğünde normal gelişim de engellenecektir.
Örneğin embriyo oksijen yokluğuna uğrarsa organların gelişiminde
ciddi sorunlar görülür. Doğum sonrası gelişimde de çevrenin belirli
koşulları taşıması gerekmektedir. Örneğin, çevrelerinde yeterli derecede
uyaran olmayan, yeterli bakım görmeyen kurum çocukları iyi gelişemezler.
Gesell en önemli çalışmalarını devinim gelişimi alanında
yapmış, ancak olgunlaşma mekanizmasının bütün gelişimi belirlediğini
kabul etmiştir. Gesell'e göre çocuk yetiştirmek de olgunlaşma
ilkesinin tanınmasıyla başlamalıdır. İnsanoğlu dünyaya biyolojik evrimin
ürünü olan bir programla gelir; anababa belirli kurallara zorlamadan,
çocuğu kendisinden alacağı doğal ipuçlarına göre eğitmeyi bilmelidir.

Gesell'i eleştiren kuramcılara göre, çocuğun gelişiminde dış çevre
iç plandan daha etkilidir. Gesell ayrıca, gelişimdeki yaş normlarını
çok kesin biçimde verdiği, olabilecek değişiklikleri dikkate almadığı
için de eleştirilmektedir. Buna karşılık Gesell'in, özellikle bebeğin
devinim gelişimine ilişkin normları hala çok değerlidir; çocuğun kendini
ayarlaması, anababanın da buna duyarlı olması ilkesi de geçerliğini
korumaktadır.

Psikanalizin gelişim psikolojisine belli başlı katkısı evre kavramıdır.
Freud (1856-1939) insan gelişiminin çeşitli evrelerini tutarlı bir
sistem halinde betimleyen ilk bilim adamıdır. Son olarak psikanaliz,
insanın eylemlerinin ve düşüncelerinin ilk bakışta görüldüğünden daha
karmaşık olduğunu öğretmiştir bize.

Psikanaliz kuramı gelişim alanını etkilemiş olmakla birlikte, çağdaş
gelişimciler genellikle birçok psikanalitik görüşü yetersiz ya da
yanlış bulmaktadırlar. Örneğin, ilk üç psikoseksüel evrenin yetişkinlikteki
kişilik gelişimini belirlediği görüşü normal çocukların araştırılmasında
pek az destek bulmuştur. Ayrıca, yetişkinlikteki kişilik özelliklerinin
ve davranışların çoğunun sosyo-kültürel çevreden ve gündelik
yaşamdan etkilendiği konusunda görüş birliği vardır. Psikanalizin
tarihsel önemi bütün bu tartışmaları başlatan ilk kuram olmasıdır.

Toplumsal öğrenme kuramının en önemli adı olan Bandura insan
yaşamında "gözlem yoluyla öğrenme"nin önemini savunur. Gözlemsel
öğrenme dört süreç içinde gelişir: Dikkat etme, akılda tutma, davranışı
tekrarlama, pekiştirme ve güdüleme. Aslında bu dört süreç birbirinden
ayrı değildir, birlikte işler. Bandura bu dört sürece dayanan "model
alarak öğrenme" olgusunu, daha geniş bir çerçeve içinde asıl
"toplumsallaşma" süreci açısından değerlendirir. Toplumsallaşma süreci
içinde bir toplumun üyelerine toplumsal kabul gören davranışlar, cinsiyet
rolleri öğretilir. Kişi toplumsallaştıkça dış ödül ve ceza sistemlerine
bağımlı kalmadan kendi iç denetim örüntülerini geliştirir. Kişi kendini
değerlendirme standartlarını oluştururken gözlemlediği modellerin
standartlarını örnek alır. Toplumsal öğrenme kuramcıları paylaşma,
yardımlaşma, işbirliği gibi olumlu toplumsal davranışların da bu modellerden
etkilendiğini kabul ederler. Sonuç olarak bu yaklaşımda,
model davranışlar aracılığıyla insana her tür davranışın öğretilebileceği
ilkesi benimsenmektedir.

Toplumsal öğrenme kuramcısı Banduranın görüşleri ile bilişsel
gelişim kuramcısı Piaget'in görüşleri arasında birleşen ve ayrılan noktalar
vardır. Her iki kuramcı da çocuğu öğrenme süreci içinde oldukça
etkin ve bilişsel bir varlık olarak kabul eder. Ancak Bandura dış çevrenin
etkilerini savunurken, Piaget iç güçlerin önemini vurgular. Piaget'e
göre gelişim, dışardan öğretilenden bağımsız olarak, çocuğun içsel
ilgi ve merakı sonucu kendi kendine ilerleyen bir süreçtir. Bu süreç
bazı içsel değişikliklerle evrelerin ortaya çıkmasını sağlar. Daha çok
çevreci olan Bandura ise Piaget'in görüşlerini iki açıdan eleştirir. Bandura
ya göre çocuklar çevreye içsel bir merak duydukları için değil,
pekiştiricilerle özendirildikleri için öğrenir, daha sonra bu dış
değerlendirmeleri içselleştirirler. Yine Bandura'ya göre çocukların ne
öğrendiklerini evreler değil izlenen modeller belirler; hatta toplumsal
öğrenme yöntemleriyle Piaget'in evrelerini değiştirmek bile olanaklıdır.

Bilişsel gelişimciler dış çevrenin çocuk üzerindeki etkisinin önemini
kabul etmekle birlikte çocuktan kaynaklanan gelişime de yer vermek
istemektedirler. Dolayısıyla gelişimciler, Bandura'nın kendiliğinden
öğrenme olgusunu ihmal edişini eleştirmektedirler. Gelişimcilere
göre Bandura çok fazla çevrecidir ve bu tutum dikkatimizin çocuktan
uzaklaşmasına yol açmaktadır (W. Crain, 1980).

Piaget'e göre zeka gelişimi "sürekli ve ilerleyici bir dengelenme
sürecidir" ve "gelişimin evreleri ya da düzeyleri birbirini izleyen
dengelenme basamaklarından oluşur." Gelişim sırasında birbiri ardına ortaya
çıkan farklı bütünsel yapılar doğuştan değildir, derece derece kurulurlar,
bir oluşumun sonucudurlar. Zeka esas olarak etkin bir doğaya
sahiptir. Ruhsal yaşamın hareket noktası bilinç değil, etkinliktir ve
ruhsal gelişim eylemin derece derece zihinselleşmesinden ibarettir.
Piaget'e göre, "eylem düşünceden önce gelir." Eylem işlemde içselleşir.
Pratik zeka kavramsal zeka haline gelir.

Bilişsel gelişim kuramının belirlediği evreler ile psikanalizin
belirlediği evreler arasında karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır. Piaget
(1896-1980) daha başlangıçtan itibaren ve araştırmaları boyunca kendi
bulgularını psikanalizin bulgularıyla karşılaştırmaya çalışmıştır. Sonunda
Piaget, 1933'deki psikanaliz kongresinde kendi zeka psikolojisi
ile psikanaliz arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Piaget, duygusal
gelişimle bilişsel gelişim arasında koşutluk olduğuna, ikisinin de evre
sistemi aracılığıyla belirlenebileceğine inanmaktadır. Piaget zihinsel
ve duygusal evreleri sistemleştirmekte ve her zihinsel evreye karşılık
olan duygusal görünümleri belirtmektedir. Piaget'e göre iki alan arasındaki
koşutluk açık ve kesindir: Duygusal alan, yapısı zihinsel olan
davranışın enerji kaynağını oluşturur. Bu düzenleme Piaget'in evre sistemini
genelleştirmekte ve evre anlayışı kişiliğinin evreleri anlayışı
haline gelmektedir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:09 AM

Piaget'e göre Freud'un temel keşiflerinden biri, çocuğun duygusal
alanın iyi belirlenmiş evrelerinden geçerek gelişmesi, evreler arasında
yetkin bir sürekliliğin olması olgusudur. Piaget'in Freud'a yönelttiği
temel eleştiri ise, keşfettiği duygusal olguları yorumlamasının yetersiz
kalması yönündedir. Piaget'e göre bu yetersizliğin nedeni Freud'un hala
geleneksel çağrışımcı psikoloji çerçevesinde düşünmesidir. Piaget
Freud'un keşfettiği temel duygusal olguların kendi evre anlayışıyla ve
sistemiyle kolayca bütünleştirilebileceği inancındadır.

Piaget'e göre, gelişimde bilişsel ögeler ile duygusal ögeler birbirinden
ayırt edilemez. Duygusal alan, zekanın yapılarının değil işleyişinin
tabi olduğu bir enerji kaynağı rolünü oynar. Gerçekte enerjisiz
bir yapı ve yapısız bir enerji olamayacağı için, her yeni yapıya bir
enerji düzenleme biçimi, her duygusal davranış düzeyine de belirli bir
bilişsel yapı tipi denk düşmelidir. Bu açıdan bakıldığında, Piaget'in
sistemindeki farklı evreler onlara denk düşen duygusal görünümlerle
tamamlanabilir. Piaget'e göre gerçeklikte duygusal ve bilişsel davranıştan
ayrı ayrı söz etmek olanaksızdır; her davranış "aynı zamanda
hem o, hem öbürü"dür. Bunu kavramak için yapının ve enerjinin dilini
öğrenmek gerekir. Piaget'in yaklaşımında duygusal gelişim zihinsel
gelişime bağlıdır. Fakat zeka ile duygu arasında bir doğa farkı vardır:
"Davranışın enerjisi duygusal alanı ortaya çıkarır; davranışın yapıları
ise bilişsel işlevleri ortaya çıkarır." Duygusal alan zekanın işleyişine
müdahale eder, ama yapılar yaratamaz. Piaget'e göre, "Duygusal işlev,
ona araçlarını sağlayan ve onun hedeflerini aydınlatan zeka olmadan
hiçbir şey değildir."

Bilişsel gelişim ile toplumsal gelişim arasında da ilişki kurulabilir;
bu ilişkiyi belirten en genel kavram "toplumsal biliş" (social cognition)
kavramıdır. Toplumsal bilişin gelişimi, insani, toplumsal dünyaya
ilişkin bilişlerin gelişimidir. Bu gelişim, ben'in ben-olmayan'dan,
kişinin kişi-olmayan'dan ve bir kişinin başka bir kişiden gitgide ayrılması,
farklılaşması süreci olarak tanımlanabilir.

Piaget'e göre çocuğu çevre ile ilişkiye sokan etkinlik özümleme
ve uyma süreçlerini içerir, zeka da bu özne-nesne ilişkisiyle tanımlanır.
Özne ile nesne arasındaki ilk ilişki ikili olmayan (adüalistik) bir
farklılaşmamışlık ilişkisidir; bu ilişkide ben ile ben-olmayan arasında
hiçbir ayırım yoktur. Sonra iki yönlü bir hareketle, yani deneyimin
değerlendirilmesini sağlayan dışsallaştırma hareketiyle ve zihinsel işleyişin
bilincini kazandıran içselleştirme hareketiyle, kendi özerklikleri
ve etkileşimleri içinde öznenin kurulması ve dünyanın kurulması gerçekleşir.
Piaget'e göre, "zeka ne benin bilinciyle başlar, ne de nesnelerin
bilinciyle; zeka bunların etkileşiminin bilinciyle başlar ve bu etkileşimin
iki kutbunun aynı anda birbirine yönelmesiyle, zeka kendi
kendini örgütlerken dünyayı da örgütler." Başlangıçta her şey özne ve
onun eylemi üzerinde odaklaşmıştır; sonra derece derece merkezden
ayrılma (decentration) gerçekleşir, böylece özne diğer nesneler arasında
bir nesne olur. Piaget'e göre bu gelişimi belirleyen ilke şudur:
Bütünsel bir benmerkezlilikten nesnelliğe geçiş (Tran-Thong, 1978).

Flavell'e göre, toplumsal biliş, insani nesnelerin ve onların yaptıklarının
bilişi anlamına gelmektedir. Bu bilişin içinde ben'e, diğer insanlara,
toplumsal ilişkilere, örgütlere ve kurumlara, genel olarak insani,
toplumsal dünyamıza ilişkin algı, düşünme ve bilgi vardır. Toplumsal
biliş insanları ve insanın yaptıklarını konu edinir. Örneğin makinalar,
matematik, ahlaksal yargılar insani bilişin konuları ve ürünleridir;
ama yalnızca sonuncusu insani toplumsal bilişin konusu sayılabilir.
Toplumsal biliş kesinlikle toplumsal dünyayı ele alır, fiziksel ve
mantıksal-matematiksel olanı değil. Böylece toplumsal biliş alanındaki
özel gelişim eğilimleri şu alanlarda ortaya çıkmaktadır: Algılar,
duygular, düşünceler, niyetler, ben, kişilik, ahlak.

Bilindiği gibi, Piaget'in kuramı öncelikle çocukların bilişsel
gelişimiyle ve onların fiziksel dünyanın işleyişini anlayışlarıyla ilgilidir.
Kuramın temel sayıltısı, insanları ve toplumsal ilişkileri anlamada
etkili olan bilişsel etkenlerin fiziksel dünyayı anlamada rolü olan
etkenlerle aynı olduğudur. Piaget toplumsal dünyanın çocuğu fiziksel
dünyayla aynı biçimde etkilediğini kabul etmektedir. Bu temel kabulleri
nedeniyle Piaget'in modeli -toplumsal deneyimi gelişimin kaynağı
olarak kabul etse bile- toplumsal alanla çok az ilgilenmektedir. Günümüzün
bilişsel kuramcıları ise Piaget'in toplumsal deneyimle ilgili
görüşünü pek paylaşmamaktadırlar. Onlara göre toplumsal deneyimin
çocuk üzerindeki etkisi Piaget'in sandığından hem daha farklı, hem de
daha önemlidir. Toplumsal biliş kavramının ortaya çıkması da işte bunun
sonucu olmuştur (Vasta ve ark., 1992).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:10 AM

İİ. YETİŞKİNLİK PSİKOLOJİSİ

Bilimsel yayınlarda "yetişkinlik" terimi genellikle "bebeklik",
"çocukluk", "ergenlik" terimleri kadar açık ve somut değildir. Örneğin
Freud, yetişkin yaşamı daha önce oluşmuş kişilik yapısının yüzeyinde
sadece bir dalgalanma olarak görür. Piaget ergenlikten sonra önemli
bilişsel değişimlerin oluşmadığını varsayar; Kohlberg ahlak gelişiminin
erken yetişkinlik yıllarında tamamlandığını kabul eder.

Bilim dünyası, Erikson, Bühler, Jung gibi psikologları izleyerek,
yetişkinliğin tek başına duran, ergenlikle yaşlılık arasında ayrımlaşmamış
bir biçimde yer alan bir evre olmadığını kabul etmeye başlamıştır.
Yetişkinliğin bir "varlık durumu" olduğu anlayışı, yerini yetişkinliğin
bir "oluşum süreci" olduğu görüşüne bırakmaktadır.

:::::::::::::::::

1. Yetişkinliğin Tanımlanması

Yetişkin (adult) sözcüğü Latince büyümek (adolescere) fiilinin
geçmiş zaman ortacından türemiştir, dolayısıyla "yetişkin" bir kişi
"büyümüş" bir kişi sayılır. Buradaki tanım sorunu, yetişkinin sadece
fiziksel özellikler bakımından değil, psikolojik özellikler bakımından
da dikkate alınması gereğinden doğmaktadır. Yetişkin kişinin fiziksel
ve psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Oysa fiziksel
olgunlaşmayı ölçmek güçtür, psikolojik olgunlaşmayı tanımlamak bile
güçtür, çünkü birtakım psikolojik süreçler yaşlılık yıllarına dek gelişmeyi
sürdürmektedir. Fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçme güçlüğü
nedeniyle birçok gelişimci sorunu atlamış ve sadece yaş düzeyine
dayalı bir tanımı benimsemiştir. Oysa yaş ve yaş sınırları konusunda
da bir anlaşmanın olduğu söylenemez.

Birçok toplumda yetişkinliğin başlangıcı, öğrenim yaşamını bitirmiş,
tam-zamanlı bir işe girmiş ve evlenmiş olmakla tanımlanmaktadır.
Bununla birlikte, bir yetişkin olmak toplumun farklı kesimleri için
çok farklı bir konudur. Üstelik yetişkinliğin kendisi de toplumdaki
farklı yaş grupları için farklı anlamlara gelir. Yetişkinlik bir tek değil
birçok yaşantı içerdiği için herkesin yetişkinlik anlayışı önemli ölçüde
farklılaşır. Halkın yetişkinlik konusundaki duyguları, tutumları ve
inançları toplum içinde yetişkin olan bireylerin oranından da etkilenir.
Günümüzde gençliğe yönelik vurgulamanın çeşitli koşullar düzeldikçe
gelecekte yetişkinliğe yöneleceği beklenebilir.

Öte yandan, yetişkinliğin yaşlılıkla, biyolojik ve toplumsal değişimle
bir tutulması da ortak bir yönelimdir. "Biyolojik yaşlanma", insan
organizmasının yapı ve işleyişinin zaman içindeki değişimlerine
dayanır. "Toplumsal yaşlanma" ise, bir bireyin zaman içinde rolleri
üstlenmesindeki ve terketmesindeki değişimlere dayanır. Bir birey,
doğumdan ölüme, hem toplum tarafından düzenlenmiş evrelerden,
hem de biyolojik evrelerden geçer. Dolayısıyla, bireyin yaşam döngüsü
geçiş noktalarıyla işaretlenmiştir. Toplumun gözünde yaş, yaşam
süresindeki belirli noktalarla bağlantılı bir davranış beklentileri dizisidir.
Toplum, değişik yaşlarda olunacak ve yapılacak uygun şeyleri tanımlar,
buna "yaş normları" adı verilir. Örneğin bir erkek ya da kadın
için "en uygun" evlenme, okulu bitirme, çocuk sahibi olma, emekliye
ayrılma yaşını toplum belirler. Bireyler kişisel isteklerini (kendi
içselleşmiş yaş normlarını) toplumun yaş normlarına uydurmaya yönelirler.

Yaş normları bir role ilişkin "resmi" kurallarla düzenlendikleri
zaman çok açıktırlar. Örneğin, seçimlerde oy verme yaşı, emekliye
ayrılma yaşı böyledir. Yaş normları değişik yaşlara uygun roller konusundaki
beklentiler açısından ise "gayriresmi" olurlar; kişilerin bazı etkinlikler
için "çok genç", "çok yaşlı", "tam yaşında" olduğunu söylemek g
gibi. "Yaşına göre davran!" uyarısı yaşam beklentilerinin çoğunu etkiler.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:10 AM

2. Yetişkinliğin Evreleri

Evre kuramcıları çocuk gelişimi gibi yetişkin gelişiminin de birbirini
izleyen evrelerden oluştuğunu kabul ederler. 1970'lerde Daniel
J. Levinson ve Yale araştırmacıları yetişkinlikteki gelişim evrelerini
saptamaya çalıştılar ve erkek yetişkinin gelişiminde altı evre saptadılar.
Levinson ve arkadaşları yetişkinliğin tcmel görevinin yaşamboyu
süren bir yapı yaratmak olduğunu kabul ederler. Bir erkek, yeni
bir yapı yaratarak ya da eskisini yeniden değerlendirerek yaşamını dönem
dönem yeniden kurmalıdır. Levinson'un, Erikson'un psikososyal
kuramına dayanan gelişim kuramında yerleşik evreler ile geçiş evreleri
birbirini düzenli bir sıra içinde izler. Yerleşik evrelerde insanlar
amaçlarını az çok sakin bir biçimde izlerler; geçiş evrelerinde ise insanın
yaşam yapısında büyük değişimler olur.

İlerde açıklanacağı gibi, Levinson'un evre kuramında temel kavram
yaşam yapısı kavramıdır. Yaşam yapısı, bireyin topluma girme
yolları (roller, üyelikler, ilgiler, yaşam üslubu, amaçlar), aynı zamanda
bireyin yaşadığı kişisel anlamlar, düşlemler, değerler olarak tanımlanır.
Bu kuram ilk ve orta yetişkinlikte ortaya çıkan çeşitli evreleri ve
geçişleri saptamaktadır. Betimlenen yaşam akışı, huzurlu ya da kargaşalı
olabilen geçişlerle kesintiye uğrayan görece kararlı dönemlerden
oluşmaktadır. Geçiş'ler bir insanın yaşamını yeniden değerlendirmesine
ve varolan ya da yeni bir yaşam yapısına yeniden bağlanmasına
ilişkin bir bunalımı içerir. Yeni bir yaşam yapısı seçilirse meslekte,
yaşam üslubunda, evlilikte dramatik değişimler olabilir. Levinson'un
erkek yetişkinin gelişimi dönemleri tablosu aşağıda yer almaktadır
(Tablo 7).

Levinson'un erkek yetişkinin gelişim dönemlerine ilişkin açıklamaları
şöyledir:

a. Aileden ayrılma. Onlu yılların sonu ve yirmilerin başlarında
başlayan bu dönem, aile odaklı ergen yaşamı ile yetişkin dünyasına
girme arasındaki geçiş dönemidir. Genç erkek askerlik ya da üniversite
gibi bir geçiş kurumu seçebilir ya da evde kalmayı sürdürerek
çalışmaya koyulabilir. Bu dönem sırasında ailede kalmak ile dışarıya
gitmek arasında hemen hemen eşit bir denge vardır. Ailenin sınırını
tam olarak aşmak temel bir gelişim görevidir. Çünkü bu değişiklik
yeni roller edinmeyi, yaşam düzenlemeleri yapmayı, daha özerk ve sorumlu
olmayı gerektirir. Bu dönem aşağı yukarı üç-beş yıl sürer.

Tablo 7

Yetişkinin Gelişim Dönemleri

Dönemler - Yaşlar

Aileden ayrılma; aileden bağımsız olma çabası - 16-18'den 20-24'e

Yetişkin dünyasına katılma; yeni bir ev, yetişkin
rollerinin keşfi ve üstlenilmesi, ilk yaşam yapısının
biçimlendirilmesi - 20'lerin başlarından 28'e

Otuz yaş geçişi; yaşam yapısının yeniden
değerlendirilmesi - 28'den 30'a

Durulma; kararlı bir yuva kurma, başına buyruk
olma - 30'ların başlarından 38'e

Orta yaş geçişi; yaşam yapısının yeniden
değerlendirilmesi - 38'den 40'ların başlarına

Orta yetişkinliğin kararlılık kazanması - 40'lann ortaları

Kaynak: Levinson ve ark., 1974. Aktaran Liebert ve
Wicks-Nelson, 1981

b. Yetişkin dünyasına katılma. Bu dönem erkeğin yaşamında
ailesinin odak noktası olmaktan çıkmasıyla başlar. Yetişkin arkadaşlar,
cinsel ilişkiler ve çalışma yaşamıyla erkek kendini bir yetişkin olarak
tanımlamaya başlar. Bu yeni tanım ona, onu geniş topluma götürecek
geçici yaşam yapısını biçimlendirme olanağını verir. Bu dönem
sırasında erkek, yetişkin rollerini, sorumluluklarını keşfeder ve üstlenir.
Bir iş kurabilir, bir meslek geliştirebilir, sonra onu terkedebilir;
otuz yaş dolaylarında, yaşamına daha fazla düzen ve kararlılık getirmesi
konusunda baskılar artıncaya dek, bunalımını artıran bir başıboşluğa
kapılabilir.

c. Durulma. Bu dönem genellikle otuzlu yılların başlarında
başlar. Erkek, toplum içindeki yerini almış, bir yuva kurmuş, uzun
süreli planlar yapmış ve bunların peşine düşmüş, geleceğine ilişkin bir
görüş, bir düş geliştirmiştir. Sonraki yıllarda yaşam çizgisinde temel
değişiklik, düş kırıklığına uğrama, aldanma ya da ilk düşe yeterince
ulaşamama ile ortaya çıkar.

d. Başına buyruk olma. Bu dönem otuzlu yılların ortasıyla
sonları arasında ortaya çıkar, erken yetişkinliğinin en yüksek noktasını
ve geleceğin başlangıcını temsil eder. Bu dönemde erkek, ne elde etmiş
olursa olsun yeterince bağımsız olmadığını düşünür. Üstündekilerin
otoritesinden kurtulmak ister, genellikle üstlerinin kendisini çok
fazla kontrol ettiklerini ve ona çok az serbestlik tanıdıklarını düşünür.
Kendi kararlarını verebileceği ve işi gerçekten yürütebileceği zamanı
sabırsızlıkla bekler. Eğer birlikte çalıştığı daha deneyimli bir arkadaşı
ya da patronu varsa, bu dönemde onlardan uzaklaşır. Bu dönemde erkekler
toplum tarafından, en çok değer verdikleri rolleri içinde tanınmak
isterler. Önemli bir ilerleme, terfi ya da bir başka yolla tanınmak
isterler.

e. Orta yaş geçişi. Bu dönem, daha kararlı iki dönem arasına
gelişimsel bir geçiş dönemi, dönüm noktası, sınırdır. Bu dönem
çoğunlukla erkek kırklarındayken ortaya çıkar ve erkek başarılı da başarısız
da olsa gerçekleşir. Bir erkek son derece başarılı olabilir, yine
de bir boşluk ve acı bir tat duyar. Eğer başarısızsa bir türlü köşeyi
dönememenin acısını yaşar. Genel olarak, "şimdi elimde ne var?" sorusu
ile "gerçekten istediğim ne?" sorusu arasındaki farklılık erkekte bir
ruh arayışı ara dönemi yaratır.

f. Yeniden kararlılık kazanma. Kırk beş yaş dolaylarında orta
yetişkinlik yaşamına temel oluşturacak yeni bir yaşam yapısı biçimlenmeye
başlar ve üç-dört yıl sürer. Bu, son gelişim dönemi değildir,
ancak Yale araştırmacılarının incelediği son dönemdir. Bu dönem, yeniden
meydan okunan, yeni bunalımların yaşandığı, benliğe yönelik
tehdidin oluştuğu bir dönemdir. Freud, Jung, Goya, Gandhi gibi erkekler
derin bir orta yaş bunalımı yaşamışlar ve bundan müthiş yaratıcı
kazançlar elde etmişlerdir. Dylan Thomas, F. Scott Fitzgerald,
Sinclair Lewis gibi erkekler ise bu bunalımla başa çıkamamışlar ve
bundan zarar görmüşlerdir (Vander Zanden, 1981).

Yetişkin gelişimi konusunun gitgide daha fazla ilgi çekmesine
karşın, yetişkin kadının gelişim evrelerinin henüz pek araştırılmamış
olduğu söylenebilir. Levinson'un erkek yetişkinin gelişiminde saptadığı
evrelerin kadın yetişkine uygulanamayacağı da açıktır. Kadına
yüklenen geleneksel rollerin günümüzde hızla değişmesi ve yerini daha
çağdaş rollere ve anlayışlara bırakmasıyla, kadının yetişkinlik deneyiminin
artık erkeğinkinden çok farklı olacağı, dolayısıyla farklı bir
evreler kuramını gerektireceği söylenebilir.

Nitekim, araştırmalar kadınların da benzer evrelerden, ama birtakım
önemli farklılıklarla geçtiklerini göstermektedir. Örneğin, kadınlar
otuzlu yaşlarında "durulma" yerine yaşam yapılarına yeni bağlanımlar
getirmeyi denemektedirler.

Öte yandan, yetişkin gelişiminde evre yaklaşımının yetişkin yaşamını
aşırı ölçüde basitleştirdİği ileri sürülmektedir. Bernice L. Neugarten
bu sava üç kanıt getirmektedir. Birincisi, yaşam olayları zaman
dizisinin gitgide daha az düzenli olması ve genel çizgilerin daha akıcı
bir yaşam döngüsüne yönelmesidir. İkincisi, her yaştan yetişkinlerin
bildirdiği psikolojik temaların, tek bir sabit düzen içinde tipik bir biçimde
gelişmeyen ve durmadan yeni biçimlerde ortaya çıkan temalar
olmasıdır. Üçüncüsü, yaşam süresi boyunca pek çok içsel değişimin
evreye benzemeyen biçimde yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır.

Lawrence Kohlberg, doğru bir evre kuramının şu dört niteliği taşıdığını
savunmaktadır: 1) Bir evre kuramı gelişimin belirli noktalarında
yer alan yapılarda niteliksel farklılıklar içerir. 2) Bu farklı yapılar
bireysel gelişimde değişmez bir sıra, düzen ya da ardarda geliş
gösterir; kültürel etkenler gelişimi hızlandırabilir, yavaşlatabilir ya da
durdurabilir, ama sırasını değiştiremez. 3) Farklı bir yapıyı oluşturan
değişik ögeler bütünleşmiş bir yanıtlar demeti olarak ortaya çıkarlar.
4) Evreler hiyerarşik bir bütünleşme gösterirler; daha yüksek evreler
daha aşağı evrelerdeki yapıların yerini alır ya da onlarla bütünleşirler.

Neugarten doğru bir evre kuramının bu niteliklerinin genellikle
yetişkinliğe uygulanamayacağını ileri sürmektedir. Çünkü niteliksel
değişimleri farketmek çoğu zaman güçtür; katı bir biçimde belirlenmiş
biyolojik bir zaman düzeni yoktur; önemli yaşam olayları çocukluktakinden
daha değişken bir düzen içinde ortaya çıkar.

Levinson da, bir evre kuramının yetişkinlerin bir dizi evre içinde
değişmez adımlarla ilerledikleri anlamına gelmediğini kabul etmektedir.
Bir insanın yaşamındaki değişimin derecesi ve hızı kişilikten ve
çevresel etkenlerden etkilenir. Levinson, insanların farklılığı nedeniyle
yetişkinlikteki gelişimin düzenden yoksun olduğunu ileri sürenlere
de katılmamakta, görevinin insanların yaşamının zaman içindeki açılımının
temel ilkelerini bulmak olduğunu savunmaktadır (Vander Zanden, 1981).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:10 AM

3. Yetişkinlik Kuramları

Bu bölümde aktarılacak kuramlar, aslında tüm yaşam döngüsünü
açıklayan ama (örneğin Freud ya da Piaget'den farklı olarak) yetişkinlik
yıllarıda da önemle eğilen kuramlardır.

a. Bühler'in İnsan Yaşamının Akışı Kuramı.

Charlotte Bühler ve öğrencileri yaşam akışını (life course) 1930'larda
Viyana da topladıkları yaşam öyküsü ve özyaşam öyküsü verilerini
kullanarak incelemişlerdir. Yaşam döngüsünde meydana çıkan
olaylar, tutumlar ve başarılardaki değişimlere dayanan evrelerin düzenli
akışını ortaya koyan bir yöntembilim geliştirmişlerdir. Aynı zamanda,
yaşamöykülerinde ortaya çıkan yaşam akışı ile biyolojik yaşam
akışı arasındaki koşutlukla da ilgilenmişlerdir. Böylece beş biyolojik
dönem saptamışlardır. 1) İlerleyici büyüme, 15 yaşına kadar; 2)
Büyümenin cinsel üretme yeteneğiyle birlikte sürmesi, 15-25 yaşlar; 3)
Büyümede kararlılık, 25-45 yaşlar; 4) Cinsel üretme yeteneğinin yitirilmesi,
45-65 yaşlar; 5) Gerileyen büyüme ve biyolojik iniş, 65 yaş ve ötesi.

Tablo 8

Bühler'in Yaşam Dönemleri

Yaşlar - Dönemler

0-15 - Evdeki çocuk, kendi belirlediği amaçlardan yoksun.

15-25 - Genişleme hazırlığı ve kendi belirlediği amaçları deneme.

25-45 - Yükselme: Amaçlannı özel ve kesin biçimde kendinin belirlemesi.

45-65 - Bu amaçlar için çabalamanın sonuçlarını kendinin değerlendirmesi.

65 ve sonrası - "Doyum ve başarısızlığın yaşanması: Kalan yıllarının
süregiden uğraşlarla veya çocukluğun gereksinim giderici yönelimlerine
geri dönüşle geçirilmesi."

Kaynak: A.J. Horner, 1968, aktaran Kimmel, 1974.

Dört yüz yaşamöyküsünün incelenmesine dayandırdıkları araştırmalarında
Bühler ve ekibi, bu beş biyolojik döneme karşılık olan
beş yaşam dönemi önermişlerdir.

Bühler'in öğrencilerinden Frenkel gelişimsel ilerlemeyi aşağıdaki
biçimde açıklamaktadır:

"Çocukluktan -yaşamın birinci döneminden- yeni
kurtulmuş genç insan yaşamı konusunda ilk planları yapar
ve ilk kararları alır; bu, ergenlikte ya da hemen sonrasında
gerçekleşir. Hemen ardından yaşamın ikinci dönemi başlar.
Bu dönem genç insanın gerçeklikle karşılaşma -temas kurma-
isteğiyle nitelenir. İnsanlarla ve mesleklerle ilişkisi bu
amaca dönüktür. Kişiliğinde bir 'genişleme' olur. Yaşamının
ne getireceğini öğrenebilmek için tutumlarında gösterdiği
geçicilik de karakteristiktir. İkinci dönemin sonunda bireyler
yaşama karşı kesin bir tutum sahibi olmuşlardır. Üçüncü
dönemde canlılık hala en yüksek noktasındadır, ama artık
belirli bir yön ve özellik kazanmıştır. Bu nedenle bu dönem
çoğu zaman öznel deneyimlerin en yoğun olduğu dönem
olma özelliğini taşır. Dördüncü döneme geçiş genellikle bir
bunalımla kendini gösterir, çünkü bireyin gittikçe açılan
güçleri bu noktada duraklamaya başlamıştır, fiziksel yeteneğe
ya da biyolojik gereksinmelere bağlı birçok şeyden
vazgeçmesi gerekmiştir. Biyolojik eğrideki ve onunla bağlantılı
etkinliklerdeki düşüşe karşın, bu dönem yaşamın
üretkenliği ve yararları konusunda yükselen bir ilgi çizgisi
gösterir. Beşinci dönem en çok sözü edilen dönem olarak,
ölümün yakınlaşması, yalnızlık yakınmaları nedeniyle dinsel
sorunların ağırlık kazandığı dönemdir. Bu son dönem
genellikle geçmişe ilişkin yaşantılar ve geleceğe ilişkin düşüncelerle,
yani ölümün yaklaşmasına ve insanın geçmiş
yaşamına ilişkin düşüncelerle doludur." (Frenkel, 1936)

Bühler'in görüşü, büyüme, kararlılık kazanma ve inişe geçme gibi
biyolojik süreçler ile, etkinlik ve başarılarda genişleme, yükselme
ve daralma gibi psikososyal süreçler arasındaki koşutluğu vurgular.
Çoğu zaman biyolojik eğri psikososyal eğriden daha ilerdedir; bu, zihinsel
yeteneklerine güvenen bir insanın fiziksel güçleri inişe geçmeye
başladıktan sonra bile daha yıllarca yüksek bir üretkenlik düzeyi
sürdürmesi durumunda doğrudur.

Bühler, kuramın yeniden düzenlenmesinde, bir bireyin kendi yaşamı
için amaçlar saptaması sürecini vurgulamaktadır. Böylece bu gelişim
sıralaması yaşamın farklı dönemlerinde bir bireyin amaç saptamadaki
farklı bakış açılarını da yansıtmaktadır. Örneğin, yükselme
döneminde özdoyuma ideal biçimde yol gösteren amaçlar yaşamın ilk
on yılında derece derece kurulmaktadır; bazı enerjik insanlar bu
amaçları dördüncü dönemde yeniden gözden geçirebilir ve yeni amaçlar
saptayabilirler; fakat birçok insan için yaşamın ikinci yarısında
amaçlar büyük olasılıkla durağanlık ve emeklilikle yer değiştirir.

Kuhlen bu büyüme, yükselme ve daralma kuramını biraz değiştirdi.
Kuhlen'e göre büyüme-genişleme güdüleri (başarı, güç, yaratıcılık
ve kendini gerçekleştirme) bireyin davranışına yaşamının ilk
yarısında egemendirler; bunlar, göreli olarak doyuruldukları (başarı
ya da seks gereksinmesinde olduğu gibi) ve kişi yeni toplumsal konumlara
geldiği için (anne olmak ya da bir kuruluşun başkanı olmak
örneklerinde olduğu gibi) kişinin yaşamı boyunca değişebilirler. Kuhlen,
yaşın ilerlemesiyle birlikte gereksinmelerin "doğrudan" doyurulmasının
yerini "dolaylı" ya da "başkalarının doyumu ile" doyurulmasının
aldığını belirtmektedir. Dolayısıyla insanın yaşam döngüsü
bir "genişleme ve daralma eğrisi" olarak nitelenebilir.

Kuhlen'in açıklama modelinde, yaşamın ikinci yarısında anksiyete
ve tehdit daha önemli bir güdülenme kaynağı olmaktadır. Bu, genişlemenin
sona ereceğini hissettiği ve yerine konmaz yitimlerle karşılaştığı
orta yaşlarda başlayabilir. Kuhlen, ilerleyen yaşla birlikte bireylerin
daha az mutlu olduğunu, kendilerini daha olumsuz gördüklerini
ve özgüvenlerini yitirdiklerini belirten pek çok araştırmadan söz
etmektedir; yaşlı insanlardaki anksiyete belirtilerinin artışı dikkati
çekmektedir. Bu veriler, erkeklerle ve aşağı sınıftan kişilerle
karşılaştırıldığında, kadınların ve yukarı sınıftan kişilerin yaşlanmaktan
daha fazla etkilendiğini göstermektedir.

Özet olarak, yetişkin gelişimine ilişkin bu görüş, yaşam döngüsünün
iki genel eğilim içinde görülebileceğini belirtmektedir: Büyüme-genişleme
ve daralma. Yaşamın ortalarında bir yerde bu iki karşıt
eğilim arasında büyük bir dönüm noktası yer alabilir. Bühler bu dönüm
noktasını, orta yılların -yaklaşık 40-45 yaşlar- yükselme dönemini
izleyen kendini değerlendirme döneminde görmektedir. Kuhlen
bu dönüm noktasının daha az belirgin olduğunu söylemektedir; bu
nokta, ilk büyüme-genişleme güdülerinin doyurulması sonucu yeni
güdülerin ortaya çıkması olabilir, fiziksel ve toplumsal yitimler sonucu
ortaya çıkabilir, belirli bir duruma "kapanmış olma" duygusundan
doğabilir, yaşamın yarısını yaşamış olmanın sonucu olabilir. Büyük
olasılıkla, bu dönüm noktası biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin
etkileşiminden doğmaktadır. Bühler, araştırmaları sonucunda,
amaç saptamadaki -ya da güdülenmedeki- bu değişiklik kadar önemli
bir diğer konunun da, bireyin amaçları doğrultusunda doyuma ulaşıp
ulaşmadığını değerlendimmesi olduğunu belirtmektedir; bu değerlendirme,
yaşlılık uyumsuzluğunda biyolojik gerileme ve güvensizlikten
çok daha etkili (kritik) olmaktadır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:12 AM

b. Jung'un Yaşam Evreleri Anlayışı

Bühler'in yaşam döngüsüne ilişkin görüşü sistemli yaşamöyküsü
incelemelerine, Kuhlen'inki görgül araştırmalara dayanırken, Jung'un
yaşam evrelerine ilişkin görüşü öncelikle klinik çalışmalarına ve kendi
psikoloji kuramına dayanmaktadır. Jung yaşam evrelerini açıklamaya
"gençlik" ile başlar ve bu evreyi erinlik sonrasından orta yıllara (35-40
yaşları) dek uzatır. Jung psyche'nin sorunlarına eğilmiş, ancak çocukluğu
bu incelemeye katmamıştır. Jung'a göre çocuk, anababasına, eğitimcilere
ve doktorlara sorun olabilir, ama çocuğun kendi sorunları
yoktur; yalnızca yetişkin "kendi hakkında kuşkular duyabilir".

Gençlik dönemi, çocukluğun cinsel içgüdü ve aşağılık duygularına
ilişkin düşün terkedildiği ve genel olarak yaşam ufkunun genişlediği
dönemdir. Bundan sonraki önemli değişik 35-40 yaşları arasında
başlar. Jung bu değişimi şöyle anlatır:

"Başlangıçta bu değişim belirgin ve bilinçli değildir.
Daha çok, değişimin dolaylı belirtileri bilinçdışında meydana
gelen değişimden kaynaklanırlar. Çoğu zaman, sanki kişinin
karakterinin yavaş yavaş değişmesi gibidir. Bazen çocukluktan
beri kaybolmuş bazı özelliklerin su yüzüne çıktığı
görülür, bazen kişinin önceki eğilim ve ilgileri zayıflar
ve yerini yenilerine bırakır. Bazen de tersine -bu çok sık
olur- kişinin inanç ve ilkeleri, özellikle ahlaki olanlar güçlenir,
gittikçe sertleşir ve 50 yaş dolayında birey hoşgörüsüzlük
ve fanatiklik dönemine girer; sanki bu ilkelerin varlığı
tehdit altındadır ve onları daha bir güçle korumak gerekmektedir."
(Jung, 1933)

Jung, nörotik hastalıkları, "gençlik evresinin psikolojisi"nin orta
yıllara taşınmak istenmesi olarak görür -tıpkı gençlikteki nörotik
rahatsızlıkların çocukluğu terk edememekten kaynaklanması gibi-.
Yaşlılıkta ise Jung, "psyche'de derin ve garip değişimler" görür. İnsanlarda
özellikle psyche alanı içinde karşıtlarına doğru değişme eğilimi
vardır. Örneğin yaşlı erkekler gittikçe daha "dişil", yaşlı kadınlar
da gittikçe daha "eril" olmaktadırlar. Jung, "yaşamın çelişkisini pekiştiren
güçlü bir içsel süreç"ten söz eder. Genel olarak Jung, "yaşamın
öğleden sonrasını sabah programına göre yaşayamayacağımızı"
ileri sürer, "sabah büyük olan akşamüstü küçülecek ve sabah doğru
olan akşamüstü yalan olacaktır."

İnsan yaşamının ileri yaşlara dek sürmesinin çocuklara bakmak
gibi bir amacı olmalıdır. Ancak bu görev de yerine getirildikten sonra
yaşamın amacı ne olacaktır'? Bu amaç Batı toplumlarında sıklıkla görüldüğü
gibi gençlerle rekabete girmek midir? Jung, birçok ilkel toplumlarda
yaşlı insanların bilgelik kaynağı olduklarını, "kavmin kültürel
mirasını dile getiren gizlerin ve yasaların bekçileri" olarak görev
yaptıklarını belirtir. Buna karşılık modern insan, yaşama ilişkin belirli
bir amacı ve anlayışı olmadığı için, ileriye bakacağına yaşamın ilk
yarısına takılıp kalmaktadır. Jung, pek çok insanın ileri yaşlara
doyurulmamış isteklerle ulaştığını, ancak geriye bakmalarının tehlikeli
olduğunu ve geleceğe ilişkin bir amaç edinmeleri gerekğini savunur.
Bütün büyük dinlerin ölümden sonra da bir yaşam vadetmeleri bu
yüzdendir ve insanların yaşamlarının ikinci yarısında da bir amaç
edinmelerini sağlar. Jung, ölümde bir amaç bulmanın sağlıklı olduğunu
ve bundan kaçınmanın yaşamın ikinci yarısını amaçtan yoksun
bırakarak sağlıksız kıldığını ileri sürer. Jung, yaşamın ikinci yarısında
bireyin dikkatinin kendi iç dünyasına yöneldiğini ve bu iç keşfin yaşama
bütünlük ve anlam kazandırarak ölümü kabullenmede yardımcı olduğunu savunur.

Özetle, Jung'a göre kişilik, yaşam döngüsünün birinci ve ikinci
döneminde farklı yönlerde gelişir. Birinci dönemde birey dış dünyaya
doğru açılır, dış dünyayla ilişki kurma kapasitesini geliştirir, toplumsal
ödüller kazanmaya çalışır. Ayrıca, böyle davranmak kadın ve erkek
cinsel kimliğinin geliştirilmesi için de gereklidir. Bu dönemde tek
yanlılık bir bakıma gerekli, hatta zorunludur. Genç insanların iç doğalarıyla
ilgilenmelerinin bir yararı yoktur; görevleri şimdilik yalnızca
dış dünyanın istemlerini karşılamaktır.

Ruhsal yaşamda 40 yaşına doğru başlayan değişimde birey artık
hedeflerinin ve hırslarının önemini yitirdiğini hisseder, kendisini durgun,
çökkün ve eksik olarak algılar. Jung'a göre bu olgu toplumsal başarı
kazanmış insanlarda bile gözlemlenebilir, çünkü bu toplumsal
başarılar kişilikte yaşanmadan kalan özelliklerin bedeli olarak kazanılmıştır.
Ancak insan bu bunalımdan çıkış yolunu bulabilir. Bilinçdışı
kişiyi iç dünyasına dönmesi ve yaşamın anlamını araştırması için
yüreklendirir. Bu dönemde enerjimizi dış dünyayla başetme çabasından
uzaklaştırıp iç dünyamızda odaklaştırmaya başlarız. Böylece ne
zamandır gerçekleştirilmemiş gizilgüçlerimizi tanımak için bilinçdışını
dinlemeye yöneliriz.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:12 AM

c. Erikson: İnsanın Sekiz Çağı

Erikson'un insan gelişimi kuramı da öncelikle klinik gözlemlerine
ve kuramsal psikolojisine dayanır. Yine de bu kuram bu konuda
bugüne kadar ileri sürülmüş en kapsamlı açıklamadır. Bunun nedeni,
Erikson'un tüm yaşam boyunca gelişimin çeşitli yönleri (bilişsel, duygusal,
toplumsal yönleri) arasında bağlantılar kurabilmiş ve disiplinlerarası
bir kuram geliştirebilmiş olmasıdır. Erikson'un bu başarısı
meslektaşlarının -aşağıda kendi sözleriyle aktarılan- tanıklığıyla da
vurgulanmaktadır:

"Psikososyal evreler sırası içinde içgüdüsel güçlerle
organizma tarzlarının bağlantısını açıklamaya çalıştık. Listelenen
evrelerin kesin sayısında ya da kullanılan bütün terimlerde
ısrar edemesek bile, formüle edildikleri zaman disiplinlerarası
kabul gören bazı gelişim ilkelerini vurguladık;
açıkçası, şemamızın genel kabulü için diğer bazı (daha önce
sözü edilen) disiplinlere bağlı olmak durumundayız. Psikolojik
yönde ise, gerçek dünya ile kesin ve kavramsal ilişki
kapasitesi olan ve her evrede gelişen bilişsel büyüme'nin
geçerli gücü vardır. Bu Hartmann'ın (1939) tanımladığı anlamda
en vazgeçilmez bir "ego aygıtı"dır. Böylece, Piaget'in
tanımladığı anlamda zekanın "duyusal-devinimsel" yönleri
ile temel güven, "sezgisel-simgesel" yönler ile oyun ve
girişim, "somut-işlemsel" başarı ile çalışkanlık duygusu ve
son olarak "soyut işlemler" ve "mantıksal evirmeler" ile
kimlik gelişimi arasındaki ilişkiyi izlemek yararlı olabilir.
Burada belirtilenleri bazı disiplinlerarası toplantılarda sabırla
dinleyen Piaget, daha sonra, kendi evreleri ile bizimkiler
arasında en azından çelişki görmediğini kabul etmiştir.
Greenspan, "Piaget'in; Erikson'un, Freud'un kuramının psikososyal
yönlere uzantısı olan kuramına oldukça sempati
duyduğunu" (1979) belirtmiştir. Ve ondan şunu nakletmektedir:
"Erikson'un evrelerinin en büyük başarısı, kesinlikle,
Freud'un mekanizmalarını daha genel davranış tipleri içine
yerleştirerek önceki kazanımların sonraki düzeylerle sürekli
olarak bütünleşmesini göstermeye çalışmasıdır (Piaget,
1960)" (Erikson, 1982).

Erikson'un epigenetik kuramı da Freud'un psikanalitik kuramı
gibi çocukluk gelişimine ağırlık verir ve ilk dört evresi büyük ölçüde
Freud'un çocukluk evrelerinin genişletilmiş biçimidir. Bu nedenle aşağıda
yalnızca -ergenliği de içine alan- son dört evre özetlenecektir.

- Kimliğe karşı rol karmaşası. Erikson'un beşinci evresi, erinliğin
başlamasıyla birlikte, bireyin toplumsal bir gereksinme olarak
yaşamdaki rolünü tanımlaması çabasıyla başlar ve genellikle öğrenimini
bitirmesi, bir işe girmesi ve bir eş seçimiyle sonlanır. Bu evre bireyin
kimliğinin birçok yönünün çözüme bağlandığı bir evredir, ama
bu oluşum tek bir etkene bağlanamaz ve tek bir olay diğer bir evreye
geçişin nedeni olamaz. Aslında yetişkinlik evreleri birçok bakımdan
birbirleri üzerine binişirler ya da aynı zamanda yer alırlar. Ancak,
kimlik sorunları yaşam boyunca sürseler de, en çok bu evrede ağırlık
taşırlar. Birey bu bunalımını olumlu bir biçimde çözemezse kimlik
karışıklığı içine düşecek, bunun sonucu olarak da yaşam çerçevesi
içinde oynadığı rolden hiçbir zaman emin olamayacaktır. Bu karışıklığın
çözülmesi, soyut düşünme yeteneğinin yansıtıldığı ilgi ve uğraşlarla
olabileceği gibi, duygusal bağlanımlarla da olabilir.

- Yakınlığa karşı yalıtılmışlık. Cinsel yakınlık kapasitesi ergenlikte
başlıyor olsa da, birey kimlik karışıklığı sorununu yeterince
çözmeden tam bir yakınlık ilişkisi kurmayı başaramaz. Dolayısıyla,
bireyin bir başkasının özel (tek) oluşunu ve insanlığını değerlendirerek
onunla kaynaşabilmesi için önce kendisinin tam olduğu konusunda
belirli bir görüş sahibi olması gereklidir. Daha önceki romantik
yakınlıklar genellikle bireyin kendini romantik ilişki aracılığıyla tanıma
çabalarından başka birşey değildir. Erikson (1968), "cinsel yakınlık
anlatmak istediğim yakınlığın sadece bir parçasıdır" demektedir;
"cinsel yakınlıklar bireyin gerçek ve karşılıklı psikososyal yakınlık
kapasitesi geliştirmesinden önce de yaşanabilir. Arkadaşlıkta olsun,
erotik karşılaşmada ya da ortak çalışmada olsun, kendi kimliğinden
emin olmayan genç, kişilerarası yakınlıktan kaçınacak ya da gerçekten
birleşemeden ve kendisinden kurtulamadan sürekli olarak yüzeysel
ilişkilere girecektir."

- Üretkenliğe karşı durgunluk. Yaşamın bu yedinci evresi en
uzun evre olabilir, çünkü insanın anabalalık ve iş başarıları ile
kendisinden de çok yaşayacak bir şeyler üretmesi olanağını içerir. Bu evre,
bireyin tüm üretkenliğini kapsayan ve genç yetişkinlikten yaşlılığa
dek uzayan bir evredir ve yaşamda doyuma ulaşma duygusunu sağlamada
önemli bir yer tutar. Bu evrenin olumsuz çözümü ya da çözümsüzlüğü,
durgunluk, sıkılma, yoksullaşma duygularıyla ve bireyin fiziksel
ve psikolojik gerileyişiyle aşırı uğraşmasıyla kendini gösterir.

- Bütünleşmeye karşı umutsuzluk. Bu evre, gittikçe artan bir
biçimde yaşamın sınırlı olduğu ve ölüme yakınlaşıldığı duygusuyla
yaşanır. Bu oluşum çoğu zaman emekliye ayrılma ya da bir sağlık bozukluğuyla
hızlanır. Bu evrenin en önemli görevi, bireyin kendi yaşamını
ve elde ettiklerini değerlendirerek yaşamının tarih içinde anlamlı
bir serüven olduğu sonucuna ulaşmasıdır. Önceki evrelerdeki başarılar
ve elde edilenler bu bunalımın atlatılmasında önemli bir rol oynarlar.
Bu evrenin olumsuz çözümü ise umutsuzluk, çaresizlik duygularıdır.
Bu, varoluşçu anlamda tam bir anlamsızlık duygusudur, bütün yaşamının
boşa gitmiş olduğu ya da başka türlü yaşanmış olması gerektiği duygusudur.

Erikson'un kuramında son iki evre yaşam döngüsünün orta ve ileri
yıllarnı içermektedir. Robert Peck, orta ve ileri yaşların önemli
dönüm noktalarını daha kesin olarak belirleyebilmek için yeni bir
düzenleme gerçekleştirmiştir.

Orta yaştaki sorunlar:

- Akla karşı fiziksel güce değer verme. Kırk yaş dolaylarında
bir dönüm noktası yer almaktadır. Fiziksel güçlerine sıkı sıkıya sarılan
ve bu güçler azaldıkça çöküntüye uğrayan bireyler ile zihinsel güçlerini
öne alarak daha başarıyla yaşlanan bireyler söz konusudur.

- İnsan ilişkilerinde toplumsallaşmaya karşı cinselleşme.
Erkek ve kadınlar bu evrede cinselliğin gittikçe daha az yoğunluk taşıdığı
arkadaşlar olarak kendilerini yeniden düzenleyebilirlerse, kişilerarası
ilişkiler daha bir derinlik ve anlayış kazanmakta ve evliliğe yeni
bir boyut katmaktadır.

- Duygusal esnekliğe karşı duygusal yoksullaşma. Bu evrede
duygusal alanda bir açıklık öngörülmektedir. Bu, anababanın ölmesi,
eski dost çevresinin dağılması, çocukların evden ayrılması ile bireylerin
daha önce hiç yaşamadıkları çeşitli insan çevrelerine uzanmalarına
olanak sağlar. Yetişkinler çocuklarının aileleriyle yine duygusal bağlar
oluşturabilirler.

- Zihinsel esnekliğe karşı zihinsel katılık. Bu evrede bireyin
yeni deneyim ve yorumlara açık olabilmesi ya da geçmiş yaşantıların
bireyi güncel sorunlara farklı yanıtlar bulmaktan alıkoyması söz konusudur.

Yaşlılıktaki sorunlar:

- Ego ayrışmasına karşı iş rolünün ağırlık kazanması. Buradaki
görev değişik etkinlikler edinebilmektir. Bu etkinlikler, işin yitirilmesi
(emeklilik) ya da alışılmış rollerin yitirilmesi (çocukların evden
ayrılması) durumlarında insanı doyum duygusuna ulaştırabilirler.

- Bedenin aşılmasına karşı bedene aşırı ilgi. Hemen bütün
yaşlı insanlar hastalıktan, artan ağrılardan ve çeşitli rahatsızlıklardan
geçerler. Buna karşın bazıları insan ilişkileri ve yaratıcı etkinlikleriyle
yaşamdan tat almayı sürdürerek yaşlanan bedenlerini aşmayı başarırlar.

- Ego aşkınlığına karşı egoya aşırı ilgi. Çocuklarla, kültüre
yaptıkları katkıyla ve dostluklarıyla insanlar kendi davranışlarının
önemini yaşamlarından sonraya da uzatabilirler. Ölüm kaçınılmazdır
ve bu gerçek bütün ağırlığıyla ilk kez ancak yaşlılıkta algılanabilir;
ama insan yine de ailesinin ve insan tümünün gelecek kuşaklarında,
ürettiği kendi fikirlerinde yaşamına doyurucu bir anlam katabilir.

Yetişkin gelişimi konusunda yukarıda özetlenen kuramlar, insan
yaşam döngüsünün sırasal ilerleyişini anlamada yararlı olabilecek ana
çizgileri vermektedir. Ancak bu kuramlar, yalnızca çok "genel" olmakla
kalmayıp, aynı zamanda çok "idealist"tirler. Çünkü bu kuramlar
"doyumlu bir gelişim"den ve "başarılı bir yaşlanma"dan söz etmekte,
ancak tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik farklılıkların olası
etkilerini hesaba katmamaktadırlar. Gerçi toplumsal sınıf, etnik
özellik, erkek-kadın farklılığı gibi etkenlerin yetişkinlik gelişimindeki
etkilerini araştıran çalışmalar yapılmaktadır, ama bunların sonuçları
henüz elde değildir, dolayısıyla bu spekülatif kuramların bütün koşullarda
bütün insanları kapsadığı savından sakınmak gerekmektedir
(D.C. Kimmel, 1974). Nitekim, yetişkin gelişimini boylamsal yaklaşımla
ele alan araştırmacılar, Erikson'un çizdiği kişilik tablosunun
yalnızca bireyciliğin egemen olduğu ve bireysel rollerin toplum tarafından
sıkıca denetlenmediği kültürlerde geçerli olduğunu düşünmektedirler.
Öte yandan, gelişimin her evresinde karşılaşılan gelişim
görevleri de cinsler arasında farklılık göstermektedir (farklı toplumsallaşma
yaşantısı nedeniyle). Dolayısıyla, günümüzde artık bütün toplumlara
ve bütün insanlara aynı anda uygulanabilecek evrensel kuramlardan
söz etmeye olanak yoktur.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:13 AM

d. Levinson'un yaşam yapısı kuramı:

Daniel J. Levinson, yetişkin gelişiminin incelenmesinin henüz
çok yeni olduğunu belirtmektedir. Yaklaşık 1950'lerden beri konuyla
ilgilenilmekle birlikte, genel bir yetişkin gelişimi kuramı oluşturmakta
çok az yol alınmıştır. Bu süre içinde psikolojinin birçok alanında bir
yetişkin gelişimi yaklaşımına gereksinme duyulduğu gitgide daha fazla
farkedilmiştir. Levinson'a göre yetişkin gelişimi, bir disiplin olarak
psikoloji için anlamlı bir sorundur ve psikolojiyle sosyoloji, biyoloji,
tarih gibi diğer disiplinler arasında önemli bir bağlantı halkasıdır.

İlk çalışmalarından yaklaşık on beş yıl sonra yeni bulgularını yayınlayan
Levinson'un yetişkin gelişimi kuramı şu ögeleri içermektedir:
a) Yetişkin gelişimi alanına temel bir çerçeve sağlayan "yaşam
akışı" ve "yaşam döngüsü" kavramları; b) Kişiliğin ve dış dünyanın
birçok yönünü içeren, ama bunların hiçbiriyle aynı olmayan ve kendi
farklı yolunda gelişen "bireysel yaşam yapısı" kavramı; c) Bireysel
yaşam yapısının ilk ve orta yetişkinlikteki gelişimini dile getiren bir
"yetişkin gelişimi" anlayışı. Yaşam yapısı gelişimi kişilik gelişiminden,
toplumsal rollerden farklıdır ve onlarla karıştırılmamalıdır. Aşağıda
bu kavramlar Levinson'un kendi anlatımıyla birer birer açıklanmaktadır.

Yaşam akışı (life course). Yaşam akışı yüksek düzeyde bir soyutlama
olmayıp betimsel bir terimdir ve bir yaşamın başlangıçtan sona
gelişimi içindeki somut özelliğine dayanır. Terimin içindeki her iki
sözcüğü de dikkatle kullanmak gerekir. "Akış" sözcüğü sırayı, geçici
dalgayı, yaşamın yıllar boyunca açılımını inceleme gereksinmesini
belirtmektedir. Bir yaşamın akıcılığının incelenmesi, kararlılığı ve
değişimi, sürekliliği ve süreksizliği, düzenli ilerlemeyi ve kaotik
dalgalanmayı dikkate almayı gerektirmektedir. Yalnızca belirli bir an
üzerinde odaklanmak ya da üç dört anı birbirinden kopuk olarak incelemek
yeterli değildir. Yaşamı ilerleyişi içinde incelemek ve geçici sıralar yaşam
boyunca ayrıntısıyla izlemek gerekmektedir. "Yaşam" sözcüğü de
çok önemlidir. Yaşam akışı konusundaki bir araştırma yaşamın bütün
yönlerini içermelidir: İç dilekler ve fantaziler, aşk ilişkileri, aileye,
işe, diğer toplumsal sistemlere katılım, beden değişimleri, iyi ve kötü
zamanlar, yaşamda anlamı olan her şey. Yaşam akışının incelenmesinde,
önce yaşama belirli bir zamandaki bütün karmaşıklığıyla bakmak,
bütün ögelerini ve bunların bütüne etkilerini içermek zorunludur. İkinci
olarak bu bütünün zaman içindeki evrimini belirlemek gerekmektedir.
Yaşam akışının incelenmesi, insan bilimlerinin her biri, kişilik,
toplumsal rol ya da biyolojik işleyiş gibi yaşamın bir yönünü ele aldığı,
diğerlerini ihmal ettiği için güç olmaktadır. Her disiplin yaşam
akışını çocukluk ya da yaşlılık gibi ayrı parçalara bölmektedir. Böylece
araştırmalar aralarındaki etkileşimi pek dikkate almadan, biyolojik
yaşlanma, ahlak gelişimi, meslek gelişimi, yetişkin toplumsallaşması,
kültürlenme, yitirme ya da strese uyum sağlama gibi çeşitli kuramsal
açılardan yapılmaktadır. Değişik kuramsal yaklaşımların birbirinden
yalıtılmış birimler değil, tek bir alanın değişik yönleri olduğu görüşü
yeni yeni kazanılmaktadır. Levinson'a göre, bireysel yaşam akışının
araştırılması insan bilimlerinde çeşitli disiplinleri birleştiren yeni bir
çok-disiplinli alan olarak yakın gelecekte ortaya çıkacaktır.

Yaşam döngüsü (life cycle). Yaşam döngüsü düşüncesi yaşam
akışı düşüncesinin ötesine gitmektedir. "Döngü" imgesi insanın yaşam
akışında alttan alta bir düzenin var olduğunu telkin etmektedir; her
bireysel yaşam biricik olmakla birlikte, herkes aynı temel sıra içinde
yaşar. Yaşam akışı basit, sürekli bir süreç değildir; niteliksel açıdan
farklı evreleri ya da mevsimleri vardır. Yıl içinde (örneğin bahar yaşam
döngüsünün çiçeklenme mevsimidir) ya da gün içinde (örneğin
gündoğumu, öğle vakti, alaca karanlık, karanlık gibi) mevsimler vardır.
Aşkta, savaşta, politikada, sanatsal yaratışta ve hastalıkta da mevsimler
vardır.

Yaşam döngüsü imgesi yaşam akışının belirli bir sıra içinde
geliştiğini düşündürmektedir. Bir mevsim toplam döngünün büyük bir
parçasıdır; bütünün parçası olsa da her mevsimin kendi zamanı vardır,
hiçbiri diğerinden daha iyi ya da önemli değildir, her birinin kendi gerekli
yeri ve bütüne özel katkısı vardır.

Yaşam döngüsünde önemli mevsimlerin neler olduğu konusunda
ne popüler kültür ne de insan bilimleri açık bir yanıt getirebilmiştir.
Modern dünya bir bütün olarak ve evreleriyle kurulu bir yaşam döngüsü
anlayışına -bilimsel, dinsel, felsefi ya da edebi- sahip değildir.
Yaşam döngüsünün çeşitli büyük parçalarını belirten standart bir dil
de yoktur. Egemen görüş yaşam döngüsünü üç bölüme ayırmaktadır:
a) Çocukluğu ve ergenliği içeren yaklaşık 20 yıllık ilk bölüm (yetişkinlik
öncesi); b) 65 yaşında başlayan sonuncu bölüm (yaşlılık); c) bu
bölümler arasında yer alan, yetişkinlik olarak bilinen biçimlenmemiş
zaman.

Bir yüzyıldan beri insan gelişiminde en önemli araştırma alanını
oluşturan yetişkinlik öncesi yıllar çok iyi bilinmektedir. Kabul edilen
görüşe göre ilk yirmi yıl içinde bütün insanlar aynı dönemleri izlerler:
Doğum öncesi, bebeklik, ilk çocukluk, orta çocukluk, önergenlik ve
ergenlik. Her ne kadar bütün çocuklar ortak gelişim dönemlerinden
geçiyorlarsa da, biyolojik, psikolojik ve toplumsal koşullardaki
farklılıkların sonucu olarak tamamen farklı yönlerde büyürler. Somut biçimi
içinde her bireysel yaşam akışı tektir. Yetişkinlik öncesi gelişimin
incelenmesi evrensel düzeni belirlemeyi ve her insanın yaşamını gitgide
bireyselleştiren süreci yöneten genel gelişim ilkelerini saptamayı
amaçlar.

Çocuk gelişimi araştırmalarının Freud ve Piaget gibi önemli adları
gelişimin ergenliğin sonunda büyük ölçüde tamamlandığını ileri
sürerler; bu sayıltıya dayanarak yetişkin gelişimiyle ya da bir bütün
olarak yaşam döngüsüyle ilgilenmezler. 1950'lerden başlayarak gerontoloji
konuyla ilgilenmiş, ama bir yaşam döngüsü anlayışı geliştirecek
kadar ileri gitmemiştir. Belki bunun bir nedeni yetişkinlik yıllarını
incelemeden çocukluktan yaşlılığa atlamasıdır. Levinson'a göre yetişkinlik
konusunda daha fazla şey öğrendiğimizde şimdiki yaşlılık anlayışı
da değişecektir. Günümüzde yaşam döngüsünün bir mevsimi
(ya da mevsimleri olarak) yetişkinlik konusunda çok az kuram ya da
araştırma var. Ergenlikten sonraki yaş düzeylerini betimleyen popüler
bir dil yok. "Gençlik", "olgunluk", "orta yaş" gibi sözcüklerin anlamı
çok belirsiz. Dildeki bu belirsizlik, yetişkinliğin kültürel bir tanımının
olmamasından ve insan yaşamının bunun içinde nasıl geliştiğinin
bilinmemesinden doğmaktadır. İnsan bilimlerinde de yetişkinliğin doğası
konusunda uygun bir anlayışa sahip değiliz.

Levinson, yaşam döngüsü kuramının kendi araştırmasından ve
Erikson, Jung, Neugarten, Ortega y Gasset gibi yazarların görüşlerinden
doğduğunu açıklamaktadır. Yaşam döngüsünü bir çağlar sıralaması
olarak kabul eden Levinson'a göre her çağın kendi biyo-psikososyal
niteliği vardır ve her biri bütüne farklı katkılarda bulunur. Bir
çağdan diğerine yaşamımızda önemli değişimler olur. Çağlar birbiriyle
kısmen çakışır, yeni bir çağ bir önceki çağ sonlara yaklaşırken
başlar. Genellikle beş yıl süren geçiş çağı önceki çağı bitirir ve sonrakini
başlatır. Çağlar ve geçiş dönemleri, her insanın yaşamının altındaki
düzeni sağlayan ve bireysel yaşam akışındaki ince farklılıklara
izin veren yaşam döngüsünün makro yapısına biçim verir.

Her çağ ve gelişim dönemi iyi tanımlanmış bir ortalama yaşta
başlar ve biter. Birinci çağ olan Yetişkinlik Öncesi, döllenme ile aşağı
yukarı 22 yaş arasında yer alır. Bu "oluşum yılları" sırasında birey
yüksek ölçüde bağımlı, farklılaşmamış bebeklikten yola çıkıp, çocukluktan
ve ergenlikten geçerek, yetişkin yaşamının daha bağımsız ve
sorumlu başlangıcına doğru büyür. Bu, en hızlı biyo-psikososyal büyümenin
olduğu çağdır. Yaşamın ilk birkaç yılı çocukluğa geçişi sağlar,
bu zaman içinde yenidoğan biyolojik ve psikolojik açıdan anneden
ayrılır ve 'ben' ile 'ben-olmayan' arasındaki ilk ayırımı gerçekleştirir,
bu da sürekli bireyleşme sürecinde ilk adımdır.

Yaklaşık 17-22 yaşları insanın İlk Yetişkinliğe Geçiş dönemini
oluşturur, bu gelişim döneminde önyetişkinlik sona erer ve ilk yetişkinlik
çağının temelleri atılır. Dolayısıyla bu dönem her iki çağın da
parçasıdır, ama tam olarak ikisinin de parçası değildir. Bireyleşmede
yeni bir aşama aileyle ilişkilerin değişmesi ve önyetişkinlik dünyasının
diğer ögeleri olarak kazanılır ve yetişkine yetişkinler dünyasında
bir yer oluşturmaya başlar. Çocuğu merkez alan bakış açısından gelişimin
büyük ölçüde tamamlandığı ve çocuğun bir yetişkin olarak olgunluk
kazandığı söylenebilir. Gelişim (çocuk) psikolojisi geleneksel
olarak bu görüşü benimsemiştir: Levinson'un yaşam döngüsünü bir
bütün olarak alan bakış açısı ise ilk çağın gelişimsel kazanımlarının
yalnızca bir temel, bir sonraki çağı başlatan bir hareket noktası sağladığını
kabul etmektedir. İlk Yetişkinliğe Geçiş hem önyetişkinliğin
tam olgunluğunu, hem de yeni bir çağın bebekliğini temsil eder.

İkinci çağ olan İlk Yetişkinlik yaklaşık 17-45 yaşlar arasında yer
alır ve İlk Yetişkinliğe Geçiş'le başlar. Bu, en büyük enerji ve bolluğun,
en büyük çelişki ve stresin yetişkin çağıdır. Biyolojik açıdan 20'li
ve 30'lu yaşlar yaşam döngüsünün doruk yıllarıdır. Toplumsal ve psikolojik
açıdan ilk yetişkinlik güçlü dileklerin biçimlendirilmesi ve izlenmesi,
toplumda uygun bir yer kazanılması, bir aile kurulması ve
çağın sonunda yetişkin dünyasında daha saygın bir konuma ulaşılması
mevsimidir. Bu çağ, aşk, cinsellik, aile yaşamı, mesleki ilerleme,
yaratıcılık ve yaşamın büyük hedeflerinin gerçekleştirilmesi konusunda
zengin bir doyum zamanı olabilir. Buna karşılık, ezici stresler de burada
yer alabilir. İlk yetişkinlik bizim kendi tutkularımızın ve isteklerimizin
darbesini en çok yediğimiz çağdır. Uygun koşullar altında bu
çağda yaşamanın ödülleri de çok büyüktür, ama bedel çoğu zaman yarara
denktir, hatta onu aşar.

Yaklaşık 40-45 yaşlar arasında yer alan Orta Yaş Geçişi ilk yetişkinliği
sona erdirir ve orta yetişkinliği başlatır. Bu iki çağ arasındaki
ayırım ve onları ayıran ve birleştiren gelişim dönemi olarak Orta
Yaş Geçişi kavramı bu şemanın en tartışmalı konuları arasındadır. Bununla
birlikte, araştırmalar yaşamın niteliğinin ilk ve orta yetişkinlik
arasında farkedilir derecede değiştiğini göstermektedir. Benzer gözlemler
Jung'un, Erikson'un, Ortega'nın çalışmalarında da yer almaktadır.
Değişim süreci Orta Yaş Geçişi'nde başlamakta ve çağ boyunca
sürmektedir. Bu geçişin gelişim görevlerinden biri bireyleşmede yeni
bir aşamaya başlamaktır. Bu olgu bizi daha sevecen, daha düşünceli
ve tedbirli, iç çatışmalardan ve dış istemlerden daha az etkilenmiş,
kendimizi ve başkalarını daha içtenlikle seven biri yapabilir. Bu olmaksızın
yaşamımız saçma ve tatsız olur.

Üçüncü çağ olan Orta Yetişkinlik yaklaşık 40-65 yaşlar arasında
yer alır. Bu çağ boyunca biyolojik kapasitelerimiz ilk yetişkinlikten
daha aşağıdır, ama normalde enerjik, kişisel olarak doyum verici ve
toplumsal olarak değerli bir yaşam için hala yeterlidir. Biz yalnız
kendimizin ve başkalarının işinden sorumlu değiliz, aynı zamanda yakında
egemen kuşağa katılacak olan şimdiki genç yetişkinler kuşağının
gelişiminden de sorumluyuz.

Bir sonraki çağ olan Son Yetişkinlik yaklaşık 60 yaşında başlar.
60-65 yaşlar arasında yer alan Son Yetişkinlik Geçişi orta ve son
yetişkinliği birleştirir ve her ikisinin de parçasıdır. Levinson son
yetişkinlikle ilgili görüşlerini daha önceki kitabında (1978) tartışmıştı.

Yaşam yapısı (life structure). Levinson öncelikle bir kişinin özel
bir zamandaki yaşamının doğasıyla ve bu yaşamın yıllar içindeki akışıyla
ilgilendiğini belirtmektedir. Araştırmalarının anahtar kavramı
olan "yaşam yapısı" kavramı, bir kişinin belirli bir zamandaki yaşamının
temelini oluşturan örüntüyü dile getirir. Levinson bu kavramın
kendi yetişkin gelişimi anlayışının temel direği olduğunu söylemektedir.
Ona göre yetişkin gelişimindeki dönemler yaşam yapısının
evrimindeki dönemlerdir. Yaşam yapısı teriminin anlamı kişilik
terimiyle karşılaştırılarak anlaşılabilir. Bir kişilik yapısı kuramı somut
bir "Ben ne tür bir kişiyim?" sorusuna verilen yanıtı kavramlaştırma
yoludur. Çeşitli kuramlar bu soruyu, örneğin özellikler, beceriler, dilekler,
çatışmalar, savunmalar ya da değerler doğrultusunda düşünme
ve birini ya da diğerlerini belirleme yollarını sunarlar. Bir yaşam
yapısı kuramı ise daha fazla bir soru olan "Şu anda yaşamım neye benziyor?"
sorusuna verilen yanıtı kavramlaştırma yoludur. Bu soruyu
düşünmeye başladığımızda başka pek çok soru da aklımıza gelir:
Yaşamımın en önemli bölümleri hangileridir ve aralarındaki ilişki
nasıldır? Zamanımın ve enerjimin çoğunu nereye harcıyorum? Daha
doyumlu ya da anlamlı kılmak istediğim ilişkiler (eş, aşk, aile, meslek,
din, boş zaman vb.) var mıdır? Yaşamıma katmak istediğim şeyler var
mı? Yaşamımda şu andaki yeri küçük olan, ama daha fazla yer tutmasını
istediğim ilgiler, ilişkiler var mı? Bu soruları düşünürken dış
dünyanın bizim için en anlamlı olan yönlerini farketmeye başlar, bunların
her biriyle ilişkimizi belirler ve çeşitli ilişkilerin müdahalesini
değerlendiririz. Kendi ilişkilerimizin bir tek örüntü ya da yapıyla
eksik biçimde bütünleştiğini görürüz.

Yaşam yapısının birincil ögeleri kişinin dış dünyada başkalarıyla
"ilişkiler"idir. Başkası bir kişi, bir grup, kurum ya da kültür, özel
bir nesne ya da yer olabilir. Anlamlı bir ilişki, bir benlik yatırımı
(istekler, değerler, bağlanma, enerji, beceri), diğer kişinin ya da varlığın
karşılıklı yatırımını, ilişkiyi içeren, biçimlendiren ve onun bir parçası
olan bir ya da daha fazla toplumsal bağlamı içine alır. Her ilişki zaman
içinde hem istikrar, hem değişim gösterir ve yaşam yapısının
kendisinin değişmesi nedeniyle kişinin yaşamında değişik işlevleri
vardır.

Bir bireyin pek çok değişik "başkası" ile anlamlı ilişkileri olabilir.
Anlamlı bir başkası bireyin gündelik yaşamındaki güncel bir kişi
olabilir. Dostlar, sevgililer, eşler arasındaki, ana baba ve onların değişik
yaşlardaki çocukları arasındaki, amirler ve astlar, öğretmenler ve
öğrenciler arasındaki kişilerarası ilişkileri incelememiz gerekmektedir.
Anlamlı başkası geçmişten biri ya da dinden, mitostan, düş ürünlerinden
ya da özel düşlemden alınmış simgesel ya da imgesel bir kişi olabilir.
Bir grup, kurum ya da toplumsal hareket gibi bir kollektif varlık
da başkası olabilir: Bir bütün olarak doğa ya da okyanus, dağlar, yabanıl
yaşam, genel olarak vadiler ya da özel olarak Moby Dick (ünlü
balina) gibi bir doğa parçası; bir çiftlik, bir kent, bir ülke, "kişinin
kendi odası" ya da bir kitap ya da tablo gibi bir nesne ya da yer.

Yaşam yapısı kavramı, bir yetişkinin bütün anlamlı başkalarıyla
ilişkilerinin doğasını ve örüntüleşmesini ve bu ilişkilerin yıllar boyunca
gösterdiği evrimi incelememizi gerektirir. Bu ilişkiler yaşamımızın
örüldüğü kumaşı oluşturur, yaşam akışına biçim verirler, onlar aracılığıyla
çevremizdeki dünyaya -iyi ya da kötü biçimde- katılırız. Bir
yaşam yapısı herhangi bir zamanda birçok ve çeşitli ögeler içerebilir.
Ama sadece bir ya da iki -nadiren üç- ögenin bu yapıda merkezi bir
yer tuttuğu görülmektedir. Çoğu zaman evlilik -aile ve meslek bir kişinin
yaşamının merkezi ögeleridir- Merkezi ögeler benlik için en anlamlı
ve yaşam akışmı geliştiren ögelerdir; bireyin zamanını ve enerjisini
en çok bunlar alır ve diğer ögelerin niteliğini güçlü bir biçimde etkilerler.
Yan ögelerin değiştirilmesi ya da bırakılması kolaydır, bunlara
benliğin yatırımı çok azdır ve kişinin yaşamına az bir etkiyle
değiştirilmeleri olanaklıdır.

İlk ve orta yetişkinlikte gelişim dönemleri. Levinson erkeklerin ve
kadınların yaşamındaki yaşam yapısının evrimini izlerken temel bir
değişmez örüntü bulduğunu belirtmektedir: Yaşam yapısı yetişkinlik
yılları boyunca yaşa bağlı dönemlerle görece düzenli bir sıra içinde
gelişmektedir. Şaşırtıcı olan, böyle bir düzenliliğin yetişkin gelişiminde
ortaya çıkması, ego gelişiminde, ahlak gelişiminde, meslek gelişiminde
ve yaşamın diğer özel yönlerinde var olmamasıdır.

Sıra, bir yapı-kurma ve yapı-değiştirme dizisinden ibarettir. Yapı
kurma (structure-building) döneminde ilk görevimiz bir yaşam yapısı
oluşturmak ve yaşamımızı onun içine koymaktır. Bazı temel seçimleri
yapmak, onların çevresinde bir yapı oluşturmak, değerlerimizi ve
amaçlarımızı bu yapının dışında izlemektir. Bir yapı kurmayı başardığımızda
yaşamın mutlaka rahat olması gerekmez. Bir yapı kurma
görevi çoğu zaman çok zahmetlidir ve umduğumuz kadar doyurucu
olmadığını görebiliriz. Yapı-kurma dönemi genellikle 5-7, en fazla 10
yıl sürer.

Bir geçiş dönemi varolan yaşam yapısını sona erdirir ve bir yenisi
için olanak yaratır. Her geçiş döneminin birincil görevleri, varolan
yapıyı yeniden değerlendirmek, benlikte ve dünyada değişim olanaklarını
araştırmak ve sonraki dönemdeki yeni bir yaşam yapısına temel
oluşturacak önemli seçimleri yapmaya yönelmektir. Geçiş dönemleri
genellikle beş yıl sürer. Yetişkinlik yaşamımızın yaklaşık yarısı gelişimsel
geçişlere harcanır. Hiçbir yaşam yapısı sürekli değildir, periyodik
değişim varoluşumuzun doğasında vardır.

Bir geçiş döneminin sonlarında kişi önemli seçimler yapmaya,
onlara anlam vermeye ve onların çevresinde bir yaşam yapısı kurmaya
başlar. Bu seçimler bir anlamda geçişin en önemli ürünüdür. Geçişin
bütün çabaları -işi ve evliliği iyileştirme, seçenek yaşam biçimlerini
keşfetme, kendisiyle barışık olma çabaları- gösterildiğinde seçimler
yapılmalı ve en iyisine yer verilmelidir. Kişi sonraki aşamaya geçmesine
aracı olacak bir yaşam yapısını yaratmaya başlamalıdır.

Levinson'un ilk ve orta yetişkinlikteki gelişim dönemleri (Tablo
9) aşağıda sıralanmıştır; her dönem belirli ortalama yaşlarda başlayıp
bitmekte, ortalamanın altında ve üstünde en fazla iki yıllık bir
farklılık olmaktadır.

Tablo 9

Levinson'a göre ilk ve orta yetişkinlikte gelişim dönemleri

ONYETİŞKİNLİK ÇAĞI: 0-22

İLK YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 17-45

İlk Yetişkinlik Geçişi: 17-22

ORTA YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 40-65

İlk yetişkinlik için yaşam yapısına giriş: 22-28

30 yaş geçişi: 28-33

İlk yetişkinliğin yaşam yapısını sonuçlandırma: 33-40

Orta Yaş Geçişi: 40-45

GEÇ YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 60-?

Orta yetişkinlik için yaşam yapısına giriş: 45-50

50 yaş geçişi: 50-55

Orta yetişkinkinliğin yaşam yapısını sonuçlandırma: 55-60

İleri Yaş Geçişi: 60-65

Kaynak: D.J. Levinson. 1986.

1. İlk Yetişkinliğe Geçiş: 17-22 yaşlar arasında yer alır, yetişkinlik
öncesi ile ilk yetişkinlik arasında gelişimsel bir köprü görevi görür.

2. İlk Yetişkinlik İçin Yaşam Yapısı Girişi: 22-28 yaşlar arasında
yer alır, yetişkin yaşamının ilk biçimini oluşturma ve sürdürme dönemidir.

3. 30 Yaş Geçişi: 28-33 yaşlar arasındadır. Giriş yapısını yeniden
değerlendirme, değiştirme ve sonraki yaşam yapısına temel yaratma
olanağı sağlar.

4. İlk Yetişkinliğin Yaşam Yapısını Sonuçlandırma: 33-40 yaşlar.
İlk yetişkinlik çağını tamamlama ve gençlik dileklerimizi gerçekleştirme
aracıdır.

5. Orta Yaş Geçişi: 40-45 yaşlar. Hem ilk yetişkinliği bitirmeye,
hem de orta yetişkinliği başlatmaya yarayan bir başka büyük geçiş
çağıdır.

6. Orta Yetişkinlik İçin Yaşam Yapısına Giriş: 45-50 yaşlar. Önceki
dönemin benzeridir, yeni bir çağdaki yaşama ilk temellerini sağlar.

7. 50 Yaş Geçişi: 50-55 yaşlar. Yaşam yapısına girişi değiştirmek
ve belki iyileştirmek için bir orta yaş olanağı sunar.

8. Orta Yaşın Yaşam Yapısını Sonuçlandırma. 55-60 yaşlar. Orta
yetişkinlik çağını sona erdirmemizin çerçevesini oluşturur.

9. Son Yetişkinlik Geçişi. 60-65 yaşlar. Orta ve son yetişkinlik
arasında yer alarak iki dönemi ayıran ve bağlayan sınır dönemidir.

İlk yetişkinliğin yaklaşık 17-33 yaşlar arasında yer alan baştaki
üç dönemi bu çağın 'acemilik evresi'ni oluşturur. Bu dönemler, ergenliğin
ötesine geçme, geçici ama zorunlu olarak bir yaşam yapısı girişi
oluşturma ve bu yapının sınırlarını öğrenme olanağını sağlar. 33-45
yaşlar arasındaki son iki dönem bu çağın çabalarının getirdiği "sonuçlandırma
evresi"dir. Benzer bir sıra orta yetişkinlikte de vardır. Orta
yetişkinlik de 40-55 yaşlar arasında üç dönemlik bir acemilik evresiyle
başlar. Orta Yaş Geçişi hem sona erme hem de başlamadır. 40 yaşlarımızın
başında ilk yetişkinliğimizin olgunluğu ve orta yetişkinliğin
bebekliği içindeyizdir. Her çağdaki acemilikleri, bir yaşam yapısı
girişini deneme ve bunu orta çağ geçişinde sınama ve değiştirme olanağını
buluncaya kadar sürdürürüz. Yalnızca yaşam yapısını sonuçlandırma
döneminde ve onu izleyen geçiş çağında bu mevsimin sonucunu
almaya ve sonraki basamağa geçmeye başlarız.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:15 AM

e. Gould'un dönüşüm kuramı

Roger L. Gould'un (1972-1975) yetişkinin gelişimine ilişkin kuramı
bu gelişimin bir dizi dönüşümden (transformations) geçerek
oluştuğunu kabul etmektedir. İnsanlar her dönüşümde benlik-kavramlarını
yeniden biçimlendirir, çatışmaları yeniden çözerler. Gould'un
kuramı Levinson'unkiyle aynı tarihlerde (1970'ler) kurulmuştur ve
onunkiyle koşutluk gösterir (ancak Gould'un kuramı her iki cinsi de
ele almaktadır); Levinson gibi Gould da yetişkinliği kararlı bir duygular
ve güdüler zamanı olmaktan çok, bir değişim zamanı olarak görür.
Gould'un dönüşüm kuramına göre genç yetişkinler dört evreden geçerler.
Ergenliğin sonunda başlayıp 22 yaşına kadar giden birinci evrede
(16-22 yaşlar) insanlar anababalarının dünyasından ayrılır ve
kimliklerini güçlendirirler. Özerkliğin yerleşmesiyle birlikte ikinci evreye
(22-28 yaşlar) geçer ve amaçlarını gerçekleştirmeye girişirler.
28-34 yaşlar arasında (Levinson'un 30 yaş geçişine benzer) bir geçiş
evresinden geçer ve önceki amaçlarını, evliliklerini yeniden değerlendirmeye
koyulurlar. Yaklaşık 35 yaşında hoşnutsuzlukları artar ve
yaklaşan orta yaşların farkına varmaya başlarlar; yaşam şimdi onlara
zor, belirsiz ve acılı gelebilir. 45 yaşına kadar süren bu istikrarsız evrede
bazı bekarlar evlenebilir, bazı evliler boşanabilir, bir ev kadını
çalışmaya başlayabilir, çocuksuz bir çift çocuk yapmaya karar verebilir.
Bu evrede tabloya yeni bir öge katılır: Zaman kavramı. Zamanın
baskısı hissedilmeye başlanır ve yaşamda yapılacak önemli değişimlerin
hemen yapılması gerektiği farkedilir. Çalışma güdüsü değişir,
meslek yaşamı sıkıcı gelmeye başlar. Yaşamın bu evresi, Levinson'un
orta yaş geçişinde olduğu gibi, kararsız, çalkantılı, sıkıntılı bir evredir.
Buna karşılık 45-50 yaşlar kararlı yıllardır. Evlilik doyumu artar, dostlar
daha önemli olur, paranın önemi azalır, yaşama olumlu bakılır.
Yaşama bu olumlu yaklaşım ellili yaşlarda artma eğilimi gösterir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:15 AM

Kuramların Değerlendirilmesi.

Yetişkin gelişimine ilişkin kuramlarda önümüze en çok çıkan
kavram geçiş (transition) kavramıdır. Geçişler, değişen yaşantılara
tepki olarak yaşamımızı yeniden düzenlememizi ya da amaçlarımızı
yeniden yapılandırmamızı içeren değişimlerdir. Evlenmek, işe girmek,
çocuk sahibi olmak, ev satın almak gelişimsel geçişlere yol açan olaylardır.
Hoffman ve arkadaşlarına (1994) göre, bu değişimlerin ne derece
stres kaynağı olduğu konusu geçişlerin doğasına ilişkin en önemli
kuramsal sorundur. Geçişlerin fiziksel ve psikolojik sıkıntıların yaşandığı
dönemler olduğu konusunda görüş birliği yoktur. Levinson'a göre
geçişler yüksek derecede stresli zamanlardır. Örneğin, onun incelediği
erkek deneklerin çoğu "30 yaş geçişi" sırasında ılımlı ya da ciddi bunalımlar
yaşamışlardır. Oysa, daha önce de belirtildiği gibi, Neugarten
bu görüşe katılmamaktadır. Neugarten'e göre geçişler ancak önceden
beklenmedikleri zaman yüksek derecede stres kaynağı olurlar. Eğer
bir olay önceden bekleniyorsa ve yaşam akışının normal bir parçası
olarak görülüyorsa çok az strese yol açabilir. Buna karşılık, eğer bir
olay normal yaşam akışmın parçası değilse, beklenen bir olay ortaya
çıkmıyorsa ya da bir olay erken ya da geç gelerek kişinin toplumsal
saatiyle çatışıyorsa büyük bir strese yol açabilir ve duygusal bunalımı
körükleyebilir. Örneğin, kadınlara yaşamlarındaki bunalımların sorulduğu
araştırmalarda, kadınların evlenmeyi ya da çocuk doğurmayı
değil, boşanmayı, trafik kazasını, iş değiştirmeyi ya da anababa ölümünü
yaşam akışlarını altüst eden olaylar saydıkları görülmektedir.
İki kuramcının görüşleri arasındaki fark geçişin kaynağı konusunda
ortaya çıkmaktadır. Neugarten'e göre geçişin nedeni fiziksel ya da toplumsal
olaylardır. Levinson'a göre ise kişinin içinde oluşan süreçlerdir;
çünkü eski gelişim görevleri uygunluğunu yitirmekte, yeni görevler
ortaya çıkmaktadır. Ona göre, örneğin boşanma içsel süreçlerin
nedeni değil sonucudur.

Hoffman ve arkadaşlarına (1994) göre geçişlerin doğası yanında
bir başka konu da, yetişkinliğin zamanı sorunudur. İlerde göreceğimiz
gibi, bir kişinin ne zaman olgun sayılacağı sorusunun yanıtı kolay
değildir (kronolojik yaşın iyi bir ölçüt olmadığını biliyoruz). Bütün
yetişkin gelişimi kuramlarında olgunluğun bazı ögeleri ortaktır: Yakınlık
kurma, sevme ve sevilme, cinsel tepki verme gibi. Yine bütün
kuramlar toplumsallığı, arkadaşları olmayı, özveride bulunmayı
vurgulamaktadır. Ayrıca, olgun insanlar yeteneklerini ve amaçlarını bilen,
üretici bir işe ilgi duyan ve onu yapmaya yeteneği olan kişilerdir.
Olgunluk sorununu incelemenin yollarından biri, yaşamın özel bir
anında karşılaşılan olaylarla başarılı biçimde başa çıkma yeteneğini
ele almaktır. Söz gelimi, Erikson'un kuramında erken yetişkinlikte olgunluk
başkasıyla yakın ilişki kurabilme yeteneğidir. Olgunluğu incelemenin
bir başka yolu da kişilerin benlik algılarına bakmaktır. Büyüdüğümüzü
hissetmemizi sağlayan nedir? Araştırmalar anababa olmanın
ve kendi gücüne dayanmanın en kesin olgunluk belirtisi olduğunu
göstermektedir. Olgunluk durmadan değişen beklentilere ve sorumluluklara
sürekli bir uyum sağlama sürecini içerir. İnsanlar evlenmeden
ya da çocuk sahibi olmadan, bir işte çalışmadan da olgun olabilirler;
onları olgun yapan, kim olduklarını, nereye gittiklerini, hangi amaçlar
için çalıştıklarını bilmeleridir (Hoffman ve ark., 1994).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:15 AM

4. Yetişkin Psikolojisinin Temel Sorunları

İlerde ayrıntılı olarak açıklanacağı gibi, yetişkin psikolojisinin
ele aldığı iki temel sorun vardır. Bunlardan biri kişiliğin zaman içinde
değişip değişmediği sorunu, diğeri de zekanın yaşla birlikte azalıp
azalmadığı sorunudur.

a. Kişilik sorunu. İnsanlar ergenlikten yetişkinliğe geçerken ergen
ve yetişkin benlikleri arasında kesin bir süreksizlik yaşamazlar
genellikle. Bununla birlikte benlik-kavramı (self-concept) bazı değişimler
gösterebilir (benlik-kavramı, benliğe ilişkin algıların örgütlenmiş,
bütünleşmiş, tutarlı örüntüsü olarak tanımlanır). Çünkü benlik
kavramı içinde benliğe ilişkin şimdiki görüşler bulunduğu gibi, geleceğe
ilişkin olası değerlendirmeler de vardır. Bu olası benlikler
önemlidir, çünkü bunlar bir kişinin yapacağı ve yapmayacağı eylemleri
etkileyerek şimdiki davranışa yol gösterirler. Öte yandan, kişinin fiziksel
görünümü, yetenekleri, rolleri benlik-kavramıyla yakından ilişkilidir
ve bunlar da genç yetişkinlik sırasında kişilikte hem süreklilik
hem de değişim olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle, kişiliğin
zaman içinde hem değişen hem de sabit kalan yönleri vardır.

Kişiliğin sürekliliği sorunu asıl orta yetişkinlik dönemi açısından
tartışılmaktadır. Orta yetişkinlik dönemine ulaşan bir birey kişiliğinin
ergenlikten beri önemli ölçüde değiştiğini düşünür; buna karşılık kişilik
orta yıllar boyunca oldukça sabit kalıyor görünmektedir. Araştırmalar
deneklerin aynı kişilik testine 20 yaşında ve 45 yaşında aslında
aynı yanıtları verdiğini, görünürdeki farklılığın bireyin gençlikteki
benliğine orta yaşlardaki bakışında ortaya çıktığını göstermektedir.
Kişilikleri yıllar boyunca görece aynı kaldığı halde insanlar kendilerini
değişmiş olarak algılamaktadırlar. Buradaki temel sorun değişimin
olası olup olmadığı değil, ne kadar olduğu ve önceden kestirilip
kestirilemeyeceği sorunudur. Araştırmalar kişiliğin bellibaşlı yönlerinin
yetişkinlik dönemi boyunca genellikle sabit kaldığını ortaya koymaktadır.
Örneğin, içtepisel ergenler içtepisel yetişkinler olmakta, utangaç
ergenler yine utangaç yetişkinler olarak kalmaktadır. Bu konuda boylamsal
araştırmaların kesitsel araştırmalardan daha güvenilir sonuçlar
verdiği de bilinmektedir. Kişiliğin en az sabit göründüğü dönem, bireylerin
meslek rollerine ve evliliğe girdiği genç yetişkinliğe geçiş
dönemidir; bu geçiş tamamlandıktan sonra kişilik yine kararlılık
kazanmaktadır. Bazı kişiler kişilik değişimleri gösterseler bile bunların
genellikle beklenmedik (eşin erken ölümü gibi) yaşantılarla bağlantılı
olduğu anlaşılmaktadır. Şu halde, kişinin yaşamı köklü bir biçimde
değişmedikçe kişiliği de görece sabit kalmaktadır.

Bu durumda orta yaş bunalımı yaşantısı nasıl açıklanacaktır? Bilindiği
gibi, orta yaş bunalımı kavramı, orta yaşın gelişim görevleri
bir kişinin içsel kaynaklarını ve toplumsal desteklerini aşma tehdidini
yarattığında ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik rahatsızlık durumunu
dile getirir. Levinson'un ve Gould'un yetişkinlik kuramlarında bu durumun
orta yaş geçişine eşlik ettiği kabul edilmektedir. Ayrıca popüler
yayınlar da böyle bir bunalımı yaşamın kaçınılmaz bir yönü olarak
sunmaktadırlar. Oysa boylamsal araştırmaların çoğu genel bir orta yaş
bunalımının varlığını saptayabilmiş değildir. Ne orta yıllarda ne de
başka bir dönemde böyle bir duygusal karışıklık zorunlu olarak yaşanmaktadır.
Bazı kişilerin kırklı yaşlarında yaşadığı bunalımlar insanların
otuzlarında ya da altmışlarında yaşadığı çalkantılardan daha fazla
olası değildir. Üstelik orta yaşların yaşamın en doyumlu dönemi olduğunu
kabul eden araştırmacılar da vardır. İlerde göreceğimiz gibi, birtakım
gelişimsel olaylar (evlenme, menopoza girme, emekli olma,
vb.) benlik-kavramında ve kimlikte değişimler yaratabilir, ama bunlar
beklenen zamanlarda geldiğinde bunalıma yol açmazlar; ayrıca beklenmeyen
değişimler bile her zaman kötü değildir.

Bilindiği gibi, yaşamdaki değişimlerle başetme yollarımız benliğimizi
nasıl algıladığımızı da etkilemektedir. Yetişkinlerin çoğu benlikleri
hakkında orta yaşların sonlarında yetişkinliğin başlarında olduğundan
daha iyi duygulara sahiptir. Araştırmalara göre yaşamdan en
az doyum alan kişiler genç yetişkinler, en doyumlu kişiler de elli yaşını
geçmiş yetişkinlerdir. Doyumdaki bu artışın kısmen benlik denetimindeki
artışın sonucu olduğu düşünülmektedir. İnsanlar orta yaşlarda
ilerledikçe sorularla başetmede ergenliktekinden ve genç yetişkinliktekinden
daha olgun yollar kullanmakta, daha gerçekçi olmaktadırlar.

İleri yaşlardaki duruma gelince, yetişkinlik kuramları yaşlanmanın
kişilik üzerindeki etkisinin cinsler açısından farklılık gösterdiğini
öne sürmektedirler. Benlik-kavramındaki cinsiyet farklılıkları yetişkinliğin
ileri yıllarına doğru ilerledikçe azalmaktadır. Buna göre, erkekler
ve kadınlar ergenliğin sonlarında ve yetişkinliğin başlarında tamamen
farklıdırlar, buna karşılık ileri yıllarda birbirlerine benzer olurlar.
Yaşlı erkekler kendilerini eskisinden daha az egemen ve daha
fazla işbirliğine yatkın görürler; yaşlı kadınlar ise kendilerini
gençliklerindekinden daha az boyun eğici ve daha fazla atılgan, otoriter ve
yetenekli bulurlar. Bu değişimin olası nedenleri ilgili bölümlerde
tartışılmaktadır. Öte yandan, benlik-kavramında ve benlik saygısında
sorunlar yaşandığında yaşlı erkeklerin ve kadınların tepkisi farklı
olmaktadır. Örneğin, yaşlı erkekler kadınlardan daha fazla alkole yönelmekte,
yaşlı kadınlar da erkeklerden daha fazla depresyona girmektedir.
Stres, özellikle denetim duygusu aşındığı ya da toplumsal destek
yitirildiği zaman yıkıcı olmaktadır.

b. Zeka sorunu. Kişilikte olduğu gibi zeka alanında da değişim
sorununu bakış açısına göre yorumlamak olanaklıdır. Zekaya testlerdeki
başarı açısından bakıldığında yaşla birlikte düzenli bir düşüs
görülür, buna karşılık deneyim bu tabloyu tersine çevirmektedir. İleri
yaşlardaki birçok yetişkinin üretici etkinliği nicelik açısından azalmakta,
ama nitelik açısından sabit kalmaktadır.

Bilindiği gibi, psikometrik ölçümlerdeki puanlar yaşla birlikte
azalma eğilimi göstermekte, buna karşılık yetişkinlerin edimi (performans)
yüksek düzeyde kalabilmektedir. Şu halde, yalnızca ZB puanının
ölçülmesi yetişkin zekasının belirlenmesinde yeterli bir yol değildir.
Zekanın çeşitli görünümleri farklı yönlerde değiştiğine göre,
aynı bir ZB puanının farklı yaşlarda farklı anlamlara geleceği söylenebilir.
Kesitsel araştırmalar, birçok yeteneğin orta yaşların başlarında
en üst noktaya çıktığını, sonra ellilerin sonlarına ya da altmışların
başlarına kadar süren bir platonun geldiğini, bunu yetmişlerden sonra
hızlanan aşamalı bir düşüşün izlediğini göstermektedir. Ancak zekanın
bütün yönlerinin aynı biçimde yaşlanmadığı puanların incelenmesinden
ortaya çıkmaktadır. Örneğin, birikimli zeka'yı ölçen sözel
ölçeklerin puanları altmışlı yaşların ortalarına kadar artmayı sürdürmektedir.
Buna karşılık akıcı zeka puanları orta yetişkinlikte sabit kalmakta,
ama yaşamın geri kalan yıllarında düşüş göstermektedir. Klasik
yaşlanma örüntüsü adı verilen bu örüntünün evrensel olduğu kabul
edilmektedir; yani bu örüntü cinsiyet, sosyoekonomik düzey, toplumsal
sınıf, etnik köken farkı tanımaksızın geçerli görünmektedir. Öte
yandan, boylamsal araştırmalar zeka bölümü puanlarındaki bölük
farklıklarını ve bireysel farklılıkları göstermektedir. Hem zekanın
farklı yönlerindeki değişimler, hem de farklı araştırma türlerinin ortaya
koyduğu farklı bulgular ilgili bölümlerde ele alınmaktadır. Burada
ele alacağımız son bir olgu sonul düşüş kavramıyla ilgilidir. Bu
kavram sağlık ile zeka bölümü arasındaki bağlantıya dayanmakta ve
ZB puanlarında ölümden hemen önce ortaya çıkan önemli düşüşü dile
getirmektedir. Buradaki düşüş yaşa değil, ölümlülüğe bağlıdır ve açık
bir biçimde bedensel bozulmanın ya da hasarın sonucudur. Bazı boylamsal
araştırmalara göre bu keskin düşüş ölümden önceki beş yıl süresince
ortaya çıkmaktadır, bazılarına göre de yaşamın son on ayı ile
sınırlıdır (Hoffman ve ark., 1994).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:15 AM

GENÇ YETİŞKİNLİK

"Genç yetişkinlik" (young adulthood) dönemi, yetişkinliğe girişi
temsil ettiği için insan yaşamındaki en önemli dönüm noktalarından
biridir. Bu nedenle, ergenlikteki gelişim bir bakıma yetişkinliğe hazırlanma
olarak görülebilir. Ancak kişi ergenlikten çıkıp hemen yetişkinliğe
giriyor da değildir.

Yetişkinlik döneminin evreleri ve yaş sınırları çeşitli yazarlarca
farklı biçimde belirtilmiştir. Neugarten ve Moore (1968) yetişkinlikte
üç dönem ayıt ederler:

1) Genç yetişkinlik: 20-30 yaşlar.

2) Orta yıllar ya da orta yetişkinlik: 40'lar, 50'ler ve 60'ların
başları.

3) Yaşlılık: 65 ve sonrası.

Genç yetişkinlik döneminin yaşları konusunda da tam bir anlaşmanın
olduğu söylenemez. Örneğin Havighurst'e göre 18-35, Erikson'a
göre 20-40. Bühler'e göre 25-45 yaşları arası genç yetişkinlik
dönemidir. Bu farklılık, değişik sosyoekonomik sınıfların, ulusların,
kültürlerin koşulları, tarihsel olaylar, kişilik farklılıkları gibi
etkenlerden kaynaklanmaktadır. Bu olağan değişkenlik nedeniyle yetişkinlik
evrelerini yaş olarak kesin bir biçimde göstermek çok güçtür.

Bir başka güçlük de, günümüz gençliğinde görülen değişimlerden
kaynaklanmaktadır. Günümüzde genç insanlar daha hızlı büyümekte,
ancak gelişimlerini daha uzun zamanda tamamlamaktadırlar.
Böylece, çocukluğun son günleri ile yetişkinliğin bağımsızlık dönemi
arasındaki zaman süresi gittikçe uzamaktadır. Günümüzde artık lise
diploması zorunluluk kazanmış, üniversite diploması ise iş bulma
güvencesi olmaktan çıkmıştır; böylece gençliğin karşılaştığı sorunlar
artmakta, bunları çözmede harcanan süre de uzamaktadır. Bu yüzden
kimi yazarlar ergenliğin son dönemi (17-21 yaşlar) ile genç yetişkinlik
arasında bir ara dönemden söz etmektedirler. Bu dönem, insanların
"genç erkek", "genç kadın" olarak nitelendikleri dönemdir. Bu ara dönemde
bir yandan ergenliğe göre daha kararlı özellikler gösterilmekte,
ama öte yandan genç yetişkinliğin normatif özelliklerine (işe girme,
evlenme, anababa olma) tam anlamıyla ulaşılmış olunmamaktadır. Bu
ara dönem, örneğin yüksek öğrenimini henüz sürdürmekte olan, işe
girmiş ama evlenmemiş ve askerliğini yapmakta olan vb. gençler için
geçerli olabilir.

Bu bölümdeki açıklamalarda genç yetişkinlik bir bütün olarak ele
alınacaktır. Yaş sınırlarını belirlemedeki güçlük nedeniyle, genç
yetişkinlik, psikolojik olgunluk ve toplumsal bağlamlar açısından
değerlendirilecektir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:15 AM

İ. GENÇ YETİŞKİNLİKTE PSİKOLOJİK OLGUNLAŞMA

1. Olgunluğun Tanımlanması

Genellikle yetişkinlik' "olgunluk" dönemi sayılır. Kişilik kuramlarının
çoğu olgunluğu, genç yetişkinlik sırasında gelişen bir olgu olarak
tanımlar. Kişilik kuramları olgunluğun psikolojik nitelikleri konusunda
da uzlaşırlar: Sevecenlik, cinsel duyarlılık, sevme ve sevilme
yetisi, toplumsal olma yetisi, başka insanlar yetiştirebilme yetisi, vb.
Ayrıca, olgun kişiler kim olduklarının, kişisel güçlerinin ne olduğunun
bilincinde olan kişilerdir. Olgun kişi durağan değildir, sürekli değişim
ve yeniden uyum gösterir, kendini yeniler. Olgunluk sonul bir ürün de
değildir, sürekli bir oluşumun durmadan yenilenen sonucudur. Kişilik
kuramcıları olgunluğu, bir tür ulaşılan plato ya da sonuncu durum olarak
değil, bir oluşum süreci olarak görürler. Olgunluk bireylerin, yaşamın
gereklerine ve zorunluluklarına başarılı bir biçimde uyum sağlamaları
ve bunlarla esnek bir biçimde başa çıkabilmeleri için sürekli
değişim gösterme yeteneğidir. Olgunlaşma süreci bizimle dünya arasında
hiç bitmeyecek bir uyum arayışıdır. Kuşkusuz, toplumsal beklentiler,
bireyin yaşamının nesnel koşulları, yeteneklerdeki bireysel
farklılıklar olgunluğa ulaşmayı etkileyecektir. Buna karşın Maslow olgunluğu,
toplumun bireyin insancıl gelişimine gizil bir engel oluşturduğu
yerde, "insancıl yönelimin egemenliği" olarak tanımlar. Aşağı ve
yüksek düzeydeki gereksinmeler birbiriyle etkileşir, fakat bireyi
olgunluğa götüren gereksinmeler yüksek düzeydeki gereksinmelerdir,
yani "kendini gerçekleştirme" ve "bilimsel anlayış"tır. Kendini
gerçekleştiren kişi aşağı gereksinmeleri aşmıştır; özsaygı, başkalarına
bağlılık, insancıl bir kişi olarak büyümeye istekli olma özelliklerini
gösterir. Rogers'ın deyişiyle, olgun kişi, kendine güvenerek ve kendi
yaşantılarını kabul ederek tam bir işleyişe ulaşan kişidir, karşı karşıya
olduğu gerçekliğin tüm yönlerine uyum sağlama gereksinmesini duyan
kişidir. Olgun kişi kendi çevresini oluşturur ve kendisini ve başkalarını
nesnel bir biçimde algılamaya yeteneklidir; bireysel bir kimlik
ve bütünleşmiş bir kişilik kazanmıştır; kendi yaşam düzeyi için gerekli
gelişim görevlerini başarır ve şimdiki zamanla ve gelecekle başa
çıkmak için gerekli yetenek ve becerileri geliştirir.

Gordon W. Allport'a (1961) göre olgun kişiliğin özellikleri şunlardır:
1) Geniş bir benlik duygusuna sahip olmak, 2) Başkalarıyla
hem yakın ilişkilerde hem de genel ilişkilerde sıcak bağlar kurmaya
yetenekli olmak, 3) Temel bir duygusal güvenliğe sahip olmak ve kendini
kabul etmek, 4) Dış gerçeklikle bağlantı içinde, atılımla algılamak,
düşünmek ve eylemde bulunmak, 5) Kendini gerçekleştirmeye,
içgörüye ve humor'a yetenekli olmak, 6) Bütünleşmiş bir yaşam felsefesiyle
uyum içinde yaşamak.

Olgun kişiliğin bu ögelerinin temeli olumlu bir benlik-kavramıdır.
Benlik-kavramı (self-concept), zaman içinde kendimiz konusunda
sahip olduğumuz görüştür. Benlik-kavramı toplumsal etkileşime
dayanarak gelişir. Çünkü çevreden alınan geri bildirimlere dayanır.
Benlik-kavramı benlik-imgesi'nden çok daha bağımsız ve kararlıdır.
Benlik-imgesi (self-image), bizim kendimize ilişkin ve biz bir
toplumsal durumdan diğerine geçtikçe değişen ve görece geçici olan
zihinsel resimlerdir. Benlik-kavramının davranışlarımız üzerindeki etkisi
kuşkusuz daha önemlidir.

Ergenlikten genç yetişkinliğe geçerken benlik-kavramında önemli
değişimler görülmez, daha çok, bir kararlılık kazanma söz konusudur.
Genç yetişkin temelde ergenlikteki aynı insandır. Ancak genç yetişkinler,
sorunlarla başa çıkmada daha büyük bir yetenek ve dünyayla
ilişkilerde daha büyük bir kavrayış gösterirler. Bu gelişmede cinsel
rollerin öğrenilmesi çok önemli bir etkendir. Erkek ve kadın davranışlarında
kültürel beklentilerin etkisi çok büyüktür. Örneğin kadınlar,
"uygun" kadın davranışının edilgin, duygusal, akıldışı olması gerektiğini
"öğrenirler"; kendi yaşamları üzerinde erkekten daha az bir denetim
iradesi geliştirirler; özellikle erkeklerle yarışmak zorunda oldukları
alanlarda başarılarını beceri ve akıllarından çok "şans"a bağlarlar.
Ancak günümüzde genç yetişkinler bu geleneksel kalıpyargıları
aşabilmektedirler.

Genç yetişkinin kişiliğindeki olgunlaşmanın çeşitli yönlerini betimlemeden
önce, bellibaşlı kişilik kuramlarının olgunluk modellerini
topluca göstermekte yarar var. Tablo 10'daki modellerde görülen farklılıklar
olgun yetişkini tanımlamada karşılaşılan temel sorunları da ortaya
koymaktadır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:15 AM

2. Olgunlaşma Yönleri

Robert W. White (1966), yetişkinliğe geçiş yıllarında olgunlaşmada
beş doğrultu saptamıştır.

a) Ego kimliğinin yerleşmesi. Genç yetişkinliğin temel özellikleri
genellikle ergenlikte ulaşılan zihinsel olgunluğa dayanır. Piaget'in
gelişim kuramı çerçevesinde, soyut işlemler (formal operations)
dönemi zihin gelişiminin en üst düzeyidir. Soyut işlemlerle ergen ilk
kez soyut düzeyde düşünebilir, varsayımlar kurabilir, akıl yürütebilir.
Bu yetenek aracılığıyla kendisinin kim olduğunu ve evren içindeki yerini
belirleyebilir. Böylece, insan olarak, toplumun bir üyesi olarak,
evrenin bir yaratığı olarak bütünleşmiş bir benlik duygusuna ulaşabilir.
Kendisini soyut olarak "bir başkasının bakış açısından" (G. H.
Mead) görebilir. Cinsel, toplumsal, siyasal ve ahlaki açıdan kim olduğuna
ilişkin duygusunu, belirtileri "süreklilik", "bütünlük" ve "bütünleşme"
(Erikson) olan soyut bir kimlik duygusu içinde bütünleştirmeye
yetenekli olmaya başlar. Ergenin zihin gelişimi kimlik sorununu
çözebilecek karmaşıklığa ulaşmıştır. Ancak zihinsel olarak bu
düzeye ulaşmış olmak bu sorunların tümünü çözmüş olmak anlamına
gelmez. Bu sorunlar psikolojik ve toplumsal niteliktedir ve büyük ölçüde
kültür tarafından belirlenirler. Ergen genç yetişkinliğe yaklaştıkça
bu sorunların çözümlerini keşfeder. Genç yetişkinlikte kimliğe
ilişkin en önemli sonuç, birey ile toplumsal sistem arasında kurulan
ilişkidir. White'a göre kimliğin kararlılık kazanması, yetişkin yaşamın
görece sürekli olan toplumsal rollerinin benimsenmesiyle olur. Bu rollere
bağlanılması ölçüsünde kimlik duygusunun gelişmesi de güçlenir.
Yetişkin rollerine katılma derinleştikçe, genç yetişkin katılımının üslubu
ve oynadığı rollerin bütünleştirilmesi konusunda kararlar almaya başlar.

Tablo 10 Yetişkin Olgunluğu Modelleri

Model/Kuram: Psikanalitik Kuram

İnsan ya da Davranış Kavramı:

a) Yaşamda erkenden belirlenmiş; psikoseksüel; içgüdüsel

b) Psikososyal

Çarpışan Güçler:

Bilinçdışı güdüye karşı bilinçli güdü; id ve süperegoya
karşı ego

Toplumsal kökenin yön verilmiş çatışmaları

Olgunluk Standardı:

Genital cinsellik; en cinsel ve saldırgan dürtülerin
yüceltilmiş anlatımı

Güçlü ego ve yakınlık kurma yetisi

Öncü Kuramcılar:

Freud

Model/Kuram:

Öğrenme Kuramı U-T Kuramı

İnsan ya da Davranış Kavramı:

Dış olasılıklarla belirlenmiş

Çarpışan Güçler:

İç dürtülere karşı dış pekiştirmeler

Olgunluk Standardı:

Tepkinin anksiyeteden kurtulmuş hiyerarşiler

Öncü Kuramcılar:

Erikson

Model/Kuram:

Benlik Kuramı

İnsan ya da Davranış Kavramı:

Kendini gerçekleştirme; temel olarak iyi

Çarpışan Güçler:

Organizmik iç tepilere ve dürtülere karşı benlik kavramı

Olgunluk Standardı:

Kendini kabul etme; iç değerlendirme odağı

Öncü Kuramcılar:

Rogers

Model/Kuram:

Personalistik Kuram

İnsan ya da Davranış Kavramı:

Bireyselci ve tek

Çarpışan Güçler:

Özel çabaya karşı çevresel sınırlamalar

Olgunluk Standardı:

Benlik duygusunun genişlemesi; bütünleşmiş
yaşam felsefesi

Öncü Kuramcılar:

Allport

Model/Kuram:

Varoluşçu Kuram

İnsan ya da Davranış Kavramı:

Dünyada bir yabancı

Çarpışan Güçler:

Eigenwelt'e karşı Dasein (anksiyete, umutsuzluk, ölüm)

Olgunluk Standardı:

Otantik varoluş

Öncü Kuramcılar:

Heidegger, Binsvanger

Model/Kuram:

İnsancıl Kuram

İnsan ya da Davranış Kavramı:

Belirlenmemiş; verili, fakat gereksinmeye bağlı

Çarpışan Güçler;

Aşağı gereksinmelere karşı yüksek değerler ve
otantik insanlığın evrensel idealleri

Olgunluk Standardı:

Kendini tamamlama; en yüksek değerlere bağlanmış yaşam

Öncü Kuramcılar:

Bühler, Maslow

M@D_VIPer 09-25-2006 12:16 AM

b) Kişisel ilişkilerin özgürleşmesi. White'ın belirttiği ikinci
büyüme çizgisi, ilişkinin diğer insanların gerçek doğasına gitgide daha
duyarlı duruma gelmesidir. İnsanlararası ilişkiler, gitgide daha fazla
biricikliği içinde değerlendirilen tek bir kişiyle ilişkiye dönüşmekte ve
gitgide daha az kendi gereksinmelerini, düşlemlerini yansıttığı bir
ilişki olmaktadır. Erikson, tek ve biricik olan bir başka kişiyle özgür
olarak ilişkiye girebilmek için, kişinin ilişkide kendisinin kim olduğu
konusunda gelişmiş bir kimlik duygusu olması gerektiğini savunur.
Gelişen kimlik duygusu, genç yetişkinlikte kurulan ilişkilerdeki artan
geçicilik ve süreklilikle birlikte, başkalarının biricik (unique) oluşunu
kendi kimliğinin sağlam temelinden hareketle keşfetmeye katkıda bulunur.
White'ın belirttiği ilginç bir nokta da, beklenmeyen etkileşimlerin
önemidir. Bir başkasının beklenmeyen bir davranışı karşısında
şaşırdığımız zaman o insanın tek ve biricik oluşuna daha fazla uyum
sağlarız; yine bunun gibi, bizden beklenmedik biçimde farklı olan biriyle
etkileşime girdiğimizde bu bizi kişilerin tek ve farklı oluşu konusunda
daha duyarlı kılar. Beklenmedik etkileşimler kendimizi tanımamıza,
kişisel ilişkileri derinleştirmemize yardımcı olur.

c) İlgilerin derinleşmesi: Bu üçüncü büyüme çizgisi kişilerin
ilgilendiği ve uğraştığı etkinliklerde izlenebilir. White'a göre genç
yetişkinlik, ilgilerin derinleştiği ve girişilen işlerin yürekten yapıldığı
bir dönemdir. Uğraşlar ve ilgiler mesleki ya da özel olabilir, ancak ortak
özellikleri gerçek bir başarı elde etme amacıyla yapılıyor olmalarıdır.
Bir başka özellik, bireyin ilgi duyduğu alanla uğraşmaktan yarar
beklemeksizin zevk almasıdır. Burada, bireyin kendisine ilginç gelen bir
etkinliği ele alması, sadece o etkinlikten zevk duyması, bu zevkin de
ilgiyi derinleştirmesi biçiminde gelişen bir süreç söz konusudur. İlginin
bu biçimde derinleşmesi sonuç olarak kimliğin kararlılık kazanmasını
ve buna bağlı olarak meslek seçimini, başka hir insana duyulan
ilgiyi etkiler.

d) Değerlerin insancıllaşması. Piaget ve Kohlberg tarafından
yapılan ahlak gelişimi çalışmaları, genç yetişkinlerde üst düzeyde soyut
ahlak felsefesi gelişimi için yeterli gizilgücün var olduğunu göstermiştir.
Soyut bir ahlak felsefesi oluşturma yetisi bütün yetişkinlik
boyunca sürüp gidcr. Genellikle toplumlarda daha alt düzeyde ahlaki
yargılar geçerli olduğu halde genç yetişkinler, yeni kazandıkları bu yetiyi
daha insancıl değerler geliştirme yönünde kullanırlar. Genç yetişkinler
kendi kişisel deneyimlerini değerler sistemine katar ve kimliğin
gelişen açıklık ve kararlılığını yansıtan kendi kişisel değerler sistemini
oluştururlar; bu sistem, daha özgür ve derin ilişkiler kurdukları insanlar
aracılığıyla gelişen kişisel deneyimlerinin bir sentezidir. Bütün bu
süreçler ideal olarak daha insancıl değerler doğrultusunda gelişirler.

e) Özen ve bakımın genişlemesi. Bu büyüme çizgisi kısmen
değerlerin insancıllaşmasını yansıtır, aynı zamanda diğer insanların
durumlarına duyulan duyguları da içerir. Bu eğilim, başkalarına gittikçe
artan bir sempati duymayı ve onların duyguları konusunda derin
bir özen geliştirmeyi içerir. Bu özellikler sadece sevilen kişiye değil,
yoksullara, baskı altında olan, fiziksel ya da ruhsal rahatsızlıkları olan
kişilere de yöneliktir.

Yukarıda açıklanan büyüme çizgileri genellikie Erikson'un kimlik
ve yakınlık açıklamalarını tamamlayıcı niteliktedir. Bu büyüme
çizgileri her toplumda ergenliğin son ve yetişkinliğin ilk yılları için
gizil niteliktedir. Ancak bütün genç yetişkinlerin bu gizil-güçleri sonuna
kadar harekete geçirdikleri söylenemez (D.C. Kimmel, 1974)

M@D_VIPer 09-25-2006 12:16 AM

3. Olgunlaşmada Güçlükler

Genç yetişkin kimlik oluşumunun son basamaklarındadır, kendi
kimliği ile toplumsal sistem arasında bağ kurmaya çalışmaktadır,
yakınlık kurmadaki ilk adımlarıyla başkalarını özel, biricik ve cinsel
varlıklar olarak keşfetmeye başlamıştır. Genç yetişkinlik, bireyin kendini
yetişkin olarak gördüğü, başkalarının da ona yetişkin muamelesi
yaptıkları, böylece bireyin benliğinin alıştığının dışında değişimler
gösterdiği bir dönemdir. Toplumsal karmaşıklığın ve değişimin daha
az olduğu toplumlarda bu gelişmeler ergenlik döneminde yer alır ve
orada sonuçlanır. Oysa, çok karmaşık ve hızla değişen toplumlarda bu
gelişmeler, Keniston'un (1968) "gençlik", Kimmel'in (1974) "genç yetişkinlik"
ve bizim "genç yetişkinliğe geçiş" adını verdiğimiz dönemde
yer almaktadır. Bu dönemde karşılaşılan ilk sorunu Keniston "bireyselleşmeye
karşı yabancılaşma" olarak adlandırmaktadır.

a) Yabancılaşma. Genç yetişkin kendi kimliği ile toplumsal
rolleri arasındaki bir uzlaşma sağlamadığı zaman yabancılaşma duyacaktır.
Kim olduğuna ilişkin duyguları ile toplumun beklenti ve istekleri
arasında, toplumdaki meslek, evlilik, anababalık rolleri arasında
bireysel bir uygunluk kurulamadığında yabancılaşma tehlikesi ortaya
çıkar. Bireysellik duygusunun oluşumunda kişi hem kendi iç dünyasına,
hem de dışardaki toplumsal dünyaya yönelir. İçe dönmede bireyin
topluma yabancılaşması, dışa dönmede de bireyin kendisine yabancılaşması
söz konusu olabilir

b) Uyuşturucu. Genç yetişkinlikte uyuşturucu kullanımı, bir
bakıma, etkin bireyselleşme ve yoğun bireysel yaşantı arama yoludur.
Özellikle gelişmiş toplumlarda uyuşturucu -geleneksel toplumdaki alkol
ve tütün gibi- bir yetişkinlik simgesi olarak görülmektedir. Ayrıca
uyuşturucu bir alt-kültür simgesi ya da başkaldırma aracı olarak da
algılanmaktadır. Genç yetişkinler arasında uyuşturucu kullanımının,
egemen kültürden farklı bir yaşam biçimi sürdürme umutlarından kaynaklandığı
söylenebilir. Böylece uyuşturucu kullanımı, kültürel normların
baskısından kurtulmuş bir bireysel kimlik duygusu edinme çabası
ile yabancılaşma sürecinin bir yönünü yansıtmaktadır.

c) Cinsellik. Ergenlik ve genç yetişkinliğin en zor sorunlarından
biri de, toplumun erinlik ile yetişkinlikteki evlilik arasındaki
dönemi bir "cinsel moratoryum" dönemi olarak görmek istemesidir.
Buna göre, genç kadınlar cinselliği hiç düşünmez ve istemezler; genç
erkekler ise düşünebilir, ama sınırlamak zorundadırlar. Oysa gerçekte
durum çok farklıdır. Sorenson'un Birleşik Devletler'de çok geniş bir
örneklem üzerinde gerçekleştirdiği bir araştırma, 13-19 yaşlar arasındaki
deneklerin yarısının (erkeklerde % 59, kızlarda % 45) cinsel etkinliğe
girdiğini göstermiştir. Ergenlikte artış gösteren bu cinsel ilişki
oranı doğal olarak genç yetişkinliğe de uzanmaktadır. Ancak bu artışla
birlikte birtakım sorunlar da çıkagelmektedir: Ortalama evlenme yaşı
yükselmekte, evlilik geciktirilmektedir, dolayısıyla diğer yetişkinlik
rolleri de ileriye bırakılmaktadır. Bu noktada, geleneksel normlara mı
yoksa çağdaş normlara mı uyulacağı sorunu genç yetişkinlerin en
önemli sorunudur. Özellikle gelenekselliğin baskılarıyla çağdaşlığın
belirtilerinin birlikte bulunduğu toplumlarda bu sorun daha da ağır
basmaktadır. Bireyin, kendi standartlarını seçme özgürlüğü ile katı kurallara
boyun eğme zorunluluğu arasında kalması gerilime yol açmaktadır.
Günümüzde değişim yalnız cinsel davranışlarda değil, yakınlığa
karşı tutumlarda ve yakın ilişkinin doğasında da ortaya çıkmaktadır.
Duygusal olarak yakın olan çiftler artık cinsel ilişkiyi de doğal
görmektedirler. Ancak, cinsel normlardaki bu değişimlere karşın genç
yetişkinlik cinsel yönden güçlükleri olan bir dönemdir. Bireyselleşme
süreci içinde olan genç insan, bu süreç içerisinde cinsel kimliği ile ne
yapacağı sorusuna da bir yanıt bulmak zorundadır. Seçeneklerin çokluğu,
seçim yapma ve seçiminin sorumluluğunu üstlenme zorunluluğunu
da birlikte getirmektedir (D.C. Kimmel, 1974).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:16 AM

4. Gelişim Görevleri

Havighurst'ün gelişim psikolojisine en önemli katkılarından biri
"gelişim görevleri" kavramıdır. Gelişim görevleri kavramı, insanın,
yaşamının özel dönemlerinde sahip olması gereken belirli beceriler,
yetenekler ya da görevleri dile getirir. Bu görevlerin yerine getirilmesi
bireyin yaşamının bir sonraki dönemindeki ya da evresindeki gelişimi
için önemlidir. Havighurst'ün gelişim görevleri kavramı evrensel olarak
kabul edilmemiştir, gene de gelişim psikolojisi için önemli bir
katkıdır. Aslında Havighurst gelişim görevlerinin birbiri ardına
başarılmasının mutlaka olgun bir birey yaratacağını söylemez, ama bu kavram
olgun bir birey olmaya ilişkin diğer kavramlar kadar dikkate değerdir.

Havighurst'e göre gelişim görevi, "bireyin yaşamında belirli bir
dönemde ya da o dönem konusunda, başarılması bireyin mutluluğuna
ve sonraki görevleri başarmasına rehberlik eden, başarılmaması bireyde
mutsuzluğa, toplumca onaylanmamaya ve sonraki görevlerde
güçlük çekmeye yol açan bir görevdir."

Gelişim görevleri, devinimsel (motor), zihinsel (intellectual),
duygusal (emotional) ya da toplumsal (social) olabilirlerse de, hepsi
de sonunda "psikososyal" alana yönelirler. Havighurst gelişim görevlerini
çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemleri ve bunların alt dönemleri
için birer birer açıklamıştır. Aşağıdaki tabloda sadece yetişkinliğe
ilişkin görevler gösterilmektedir, bu görevlerin açıklanması ilgili
bölümlerde yapılacaktır.

Tablo 11

Yetişkinlikte Gelişim Görevleri

Genç Yetişkinlik;

1. Eş seçimi.

2. Eşle birlikte yaşamayı öğrenme.

3. Bir aile kurma.

4. Çocuk yetiştirme.

5. Bir evin işlerini yürütme.

6. Bir uğraş başlatma.

7. Yurttaşlık sorumluluğunu üstlenme.

8. Uygun bir toplumsal gruba katılma.

Orta Yaşlar;

1. Yetişkinliğin yurttaşlık ve toplumsal
sorumluluğunu başarma.

2. Yaşamak için ekonomik bir standart oluşturma
ve sürdürme.

3. Yetişkinliğin boş zaman etkinliklerini geliştirme.

4. Ergen çocuklara sorumlu ve mutlu yetişkinler
olmada yardım etme.

5. Bir eşle bir kişi olarak ilişki kurma.

6. Orta yaşın fizyolojik değişimlerini kabul etme
ve bunlara uyum sağlama.

7. Yaşlı anababaya uyum sağlama.

İleri Yaşlar;

1. Fiziksel güçteki ve sağlıktaki düşüşe uyum sağlama.

2. Emekliliğe ve gelir azalmasına uyum sağlama.

3. Eşin ölümüne uyum sağlama.

4. Yaş grubuyla açık bir bağlılık kurma.

5. Toplumsal ve yurttaşlık yükümlülüklerini yürütme.

6. Yaşamın doyumlu fiziksel düzenlemelerini yapma.

Kaynak: R.J. Havighurst. Human Development, 1953. aktaran Liebed ve
Wicks-Nelson. 1981.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:16 AM

5. Bireysel Gelişim

Burada genç yetişkinliğin önce fiziksel, sonra zihinsel gelişim
boyutları söz konusu edilecektir.

a) Fiziksel değişimler. Genç yetişkinler fiziksel gelişimlerinin
doruğundadırlar. Aşağı yukarı 25 yaş ile 50 yaş arasındaki fiziksel-
biyolojik gerileme derece derece ortaya çıkar ve çok yavaştır. Birçok
erkek yetişkin en yüksek boya aşağı yukarı 21 yaşlarında ulaşır. 25-30
yaşlarında yetişkinler kas gücü'nün en üst düzeyine ulaşırlar, 30-60
yaşlarında da güçlerinin % 10'unu yitirirler. 60-70 yaşları arasındaki
en üst güç 20'lerdeki gücün ancak % 80'i kadardır. Fiziksel dayanma
ya da uzun süre çalışma gücü de yaşla birlikte azalmaktadır; ancak,
çok zorlu olmayan işlerdeki fiziksel dayanma düşüşü kas gücü azalmasından
daha yavaş olmaktadır; öte yandan, fiziksel dayanma gücündeki
düşüş hareketli insanlarda durgun ve uyuşuk olanlara göre daha azdır.

Yetişkin insanlar çevrelerini örgütlemede ve uyum sağlamada
duyusal yeteneklerine bağımlıdırlar. İnsan etkileşiminde etkili bir
iletişim kurma yetisi büyük ölçüde duyulara (görme, işitme, dokunma,
tat alma, koklama) bağlıdır. Yaşlı yetişkinler uyaranların yoğunluğunun
az olduğu (hafif ses, hafif koku, az ışık) durumlarda güçlük çekerler.
Görme ve görme uyumu 20 yaşında en üst düzeydedir; bu yaş
aynı zamanda ilk özürlerin ve kalıtsal bozuklukların ortaya çıktığı
yaştır. 1) Sinir sisteminin işleyişinde ileri yaşlara kadar belirgin olarak
ortaya çıkmayan yavaş bir düşüş vardır; bu düşüş görme de içinde olmak
üzere bütün davranışı etkiler ve hemen hemen bütün işleyiş ve
süreçlerde bir yavaşlamaya neden olur. 2) Ayrıca gözbebeği çapında
yaşla ortaya çıkan daralma nedeniyle göze giren ışık miktarı da azalır,
bu yüzden yaşlılar iyi aydınlatılmamış yerlerde görme güçlüğü çekerler.
3) Yaşlı yetişkinin ışığa uyum sağlaması da genç yetişkinden
daha fazla zaman alır. 4) Göz karanlığa uyum sağladığında (yaşlılarda
daha fazla zaman alır) görülebilen en az ışık yoğunluğunda yaşla birlikte
bir düşüş vardır. Bu en az ışık yoğunluğunun yetişkin tarafından
görülebilmesi için 20 yaşından sonra her on üç yılda iki kat artması
gerekmektedir. 5) Görme keskinliği çocukluk ve ergenlikte artar, 20-50
yaşlar arasında kararlılık gösterir, elli yaşmdan sonra yavaş fakat
artan bir düşüş gösterir. 6) Göz merceğinin kas hareketi ve esnekliği
imgenin retinaya düşmesini sağlar. Ergenlikte mercek uyumunda çok
az değişiklik vardır. 20-50 yaşları arasında mercek esnekliğinde azalma
başlar, 50 yaşından sonraki mercek uyumunda düşüş daha yavaştır.
7) Yaş ilerledikçe yetişkinler gördükleri nesne ile arka planı arasında
daha fazla zıtlığa (kontrast) gereksinme duyarlar. Sonuç olarak, görmeyle
ilgili özelliklerde genç yetişkinlikte çok az değişim vardır.

Genç yetişkinlikle yaşlılık arasında tepki süresi'nde dereceli bir
artış vardır. Çocuklukta bu süre çok kısadır, genç yetişkinlikte bir platoya
ulaşılır. Tepki süresi yirmi yaşın hemen öncesinde en üst düzeye
çıkar, orta yetişkinlikte ve yaşlılıkta gittikçe artar.

Genç yetişkinlikte etkinlik kısıtlanması, yetersizlik, ölüm gibi olgular
öncelikle ani (akut) koşullardan doğar. Yaşam döngüsünde, genç
yetişkinliğin ani ya da işlevsel koşullarından, orta yetişkinliğin ve
yaşlılığın müzmin (kronik) ya da dejeneratif (geri çevrilemez) koşullarına
doğru bir değişim söz konusudur. Kırk yaşından önce ölümlerin
çoğu bulaşıcı hastalıklardan ve kazalardan, kırk yaşından sonra ise
kronik koşullardan kaynaklanır (Schiamberg ve Smith, 1982).

b) Zihinsel yetenekler. Yetişkinlerin öğrenme yeteneğini değerlendirmek
için henüz elimizde gerçekten yeterli araçların ya da testlerin
olmadığı kabul edilmektedir. Knox'a göre bunun en azından üç
nedeni vardır: Geniş bir biçimde kullanılan yetişkin zeka testleri
(örneğin WAIS), yetişkinin yaşantısını gerçekten anlamaya çalışmaktan
çok, çocuk ve ergen testleriyle karşılaştırma yoluyla elde edilmişlerdir;
çocuk ve yetişkin zeka testleri birtakım tartışmalı sayıltılara
dayanmaktadır (çocuklar, ergenler ve yetişkinler aynı bilgi ve deneyim
olanağına sahiptirler, daha zeki insanlar daha etkin ve yeterli öğrenirler
ve yetenek testlerinde daha başarılıdırlar gibi); çok az sayıda zeka
testi maddesi yetişkinlerin edindiği ve gerçek yaşam koşullarında kullandığı
beceri ve uzmanlığa uygun düşmektedir. Öğrenme yeteneği
testleri ve diğer değerlendimme yolları bireyin "tavan" kapasitesini
ölçmeye yöneliktir, oysa günlük yaşamda bu tavanın altında da sorunsuz
yaşanabilmektedir. Dolayısıyla, testlerde puanlar yaşla düşse bile
bunun günlük yaşama hiçbir etkisi olmayabilir.

Boylamsal araştırmalar, 20-40 yaşlar arasında ve ötesinde zihinsel
becerilerde yüksek derecede bir kararlılık olduğunu göstermektedir.
Kesitsel araştırmalar ise yetişkinlik sırasında yeteneklerde dereceli
bir düşüş olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu bulgu, yaşa bağlı
olmaktan çok, genç yetişkinler vc yaşlılar arasındaki eğitim, sağlık,
ilgi ve değer farklılıklarına bağlı olabilir. Araştırmalar, zihinsel bakımdan
çok yetenekli bireylerin çocukluk ve ergenlikte öğrenmede
çok hızlı olduklarını ve sonra genç yetişkinlikte bir platoya ulaştıklarını
göstermektedir. Öte yandan, daha az yetenekli bireyler öğrenmede
çok daha yavaştırlar, platoya daha erkenden ulaşıyorlar ve sonra
daha hızlı bir düşüş gösteriyorlar (Schiamberg ve Smith, 1982).

Öte yandan, yetişkinlikte pratik zekanın başarılı bir yaşam sürdürmede
ne denli önemli olduğu da dikkati çekmektedir. Araştırmacılar,
bir kişinin zekice seçimler yapma yeteneği ile (süpermarkette
benzer maddelerin boyutlarıyla fiyatlarını kıyaslamak gibi), aritmetik
işlemler içeren soyut testlerdeki puanları arasında ilişki olmadığını
bulmuşlardır. P.B. Baltes'in (1987) zekayı iki genel süreç olarak gören
yaklaşımı bu sorunu çözmektedir. Baltes'in iki sürekli model kuramında
zekanın işleyişi mekanik ve pragmatik süreçlerden ibarettir.
Mekanik zeka, bilgi işlemede ve sorun çözmede kullanılan temel
düşünce işlemlerini içerir. Bu tür zeka tam gelişimine büyük olasılıkla
ergenliğin sonlarında ulaşmakta ve bundan sonra görece sabit kalmaktadır.
Zekanın bu boyutu ZB testlerindeki ölçeklerle ölçülebilmektedir.
Pragmatik zeka ise, biriken bilgilerle, uzmanlıkla, gündelik yaşamdaki
temel bilişsel becerilerle (mekanik zeka) ilgili yöntemleri
içerir. Bu işlevler ve yetenekler yetişkinlik dönemi boyunca gelişmeyi
sürdürmektedir. ZB testlerinin sözel ölçekleri ya da birikimli zeka
testleri pragmatik zekanın bazı yönlerini ölçebilmektedir. Pragmatik
zeka birikimli zekaya üstbilişi, uzmanlığı, yorumsal bilgiyi (bilgeliği)
eklemektedir.

Cattel'in akıcı ve birikimli zeka kuramından da söz etmekte yarar
var. Akıcı zeka (fluid intelligence) insan fizyolojisi ile insanın ilk
deneyimlerinin etkileşiminin sonucu olan temel bir yetenektir. Bu zeka
biçimi, kavramlar oluşturma, soyut usavurmalar yapma ve karmaşık
ilişkileri kavrama yeteneğinden ibarettir. Akıcı zeka, eğitimden ve
deneyimden bağımsızdır; geniş bir zihinsel etkinlikler alanına uygulanabilir
oluşuda buradan gelir. Bu zeka türünü ölçmede kullanılan testler,
harfleri ya da sayıları gruplama, benzer sözcükleri eşleme, sayı dizilerini
anmısama gibi etkinlikleri içerir. Birikimli zeka (crystallized
intelligence) ise, soyut usavurmanın, soyutlamanın ve karmaşık ilişkiler
kavramının öğrenilmiş görevlere uygulanmasını içerir. Birikimli
zeka, eğitime ve deneyime bağımlıdır; genel bilgi, sözcük dağarcığı,
aritmetik usavurma ya da toplumsal durum testleriyle ölçülür. Her iki
zeka türü de yetişkinlerin düşünmede ve sorun çözmede kullandıkları
yeteneklerdir. Bir birey yaşam süresi boyunca "bilişsel bir üslup" geliştirir
ve sorunları zeka parlaklığı (akıcı zeka) ya da bilgelik (birikimli
zeka) yoluyla çözer. Her iki zeka türü de çocukluk ve ergenlikte artış
gösterir. Akıcı zeka yetişkinlikte derece derece azalmaya başlar,
buna karşılık birikimli zeka yetişkinlikte derece derece artmayı sürdürür.
Ancak, birikimli zekanın sürekli artışı eğitim, bilgi edinme, düşünme,
kültürel katılma etkinliklerinin sürmesine bağlıdır (Schiamberng
ve Smith, 1982).

Zihin gelişiminin evrelerinin ergenlikte tamamlandığı bilinmektedir.
Ancak, yetişkinin düşüncesi ergenin düşüncesinden bir çok açıdan
farklı görünmektedir. Yetişkin düşüncesinin daha az kendine dönük,
daha akılcı, daha pratik olduğu kabul edilir. Bu değişikliğin kaynağı
nedir? Yetişkinlikte ortaya çıkan bilişsel örüntülerin bireyin yetişkin
yaşamında üstlendiği sorumlulukların ve bağlantıların sonucu
olduğu düşünülmektedir. Bu görüş özellikle K. Warner Schaie (1982)
tarafından savunulmaktadır. Schaie yetişkin bilişinde toplumsal vurgulara
ve bağlantılara denk düşen dört evrenin varlığından söz etmektedir
(Tablo 12).

Tablo 12

Schaie'ye Göre Bilişsel Gelişim Evreleri

Çocukluk ve ergenlik:

Kazanım (Piaget'in dört evresi)

Genç yetişkinlik:

Başarma (amaca yönelik öğrenme)

Orta Yetişkinlik:

Sorumlu (başkalarına ilgi)

Yapıcı (toplumsal sisteme ilgi)

İleri yetişkinlik:

Yeniden bütünleştirici (bilgelik)

Kaynak: Aktaran K.S. Berger, 1988

Warner Schaie'nin yetişkin zekasına yaklaşımı biliş ile gelişim
görevleri arasında bağlantı kurmaktadır. Bu kuramda yetişkinlikten
önceki bilişsel değişimler gitgide daha etkili olan yeni bilgi edinme
yollarını yansıtır; yetişkinlik sırasındaki değişimler ise bilgiyi
kullanmadaki farklı yolları yansıtır. Bu nedenle Schaie'ye göre çocukluk ve
ergenlik tek bir evrede yer alır: Kazanım evresi (acquisitive stage). Bu
evrede genç insanlar yeni beceriler öğrenmeye ve bilgi biriktirmeye
çalışırlar. Genç yetişkinlikte ikinci evre gelişir: Başarma evresi
(achieving stage). Bu evre yıllar içinde toplanmış bilginin uygulanması
evresidir. Genç yetişkinler bilgilerini hem mesleki amaçları doğrultusunda,
hem de özel yaşamlarında uygulamaya başlarlar. Orta
yetişkinliğin bilişsel evreleri şunlardır: Sorumlu evre (responsible
stage) ve yapıcı evre (executive stage). Bu iki evre zekayı toplumsal
olarak sorumlu biçimde uygulama özelliğini getirir. Sorumlu evrede
kişiler aile üyelerine ve birlikte çalıştıkları insanlara karşı
yükümlülüklerini tanırlar; yapıcı evrede ise sorumluluk aileden ve iş
çevresinden topluma doğru genişler. İleri yetişkinlikte yeniden
bütünleştirici evre (reintegrative stage) gelir. İleri yaşlardaki yetişkinler
meslek, aile, toplum ya da ulus sorunlarına yönelmek yerine tek bir alana
odaklanırlar. Aşağıda ayrıntıları açıklanan bu evrelerden geçişi belirleyen
nokta, yaş değil gelişim görevleridir.

Schaie, bilişsel açıdan çocukluğun ve ergenliğin bir kazanım evresi
oluşturduğuna inanmaktadır; bu evrede bilgi kazanılmakta ve sorun
çözme teknikleri öğrenilmektedir, bunların genç kişinin yaşamındaki
güncel önemine çok az bakılmaktadır. Genç insan bir konuyu
"öğrenmek için öğrenir". Yirmili yılların başlarında bilginin bir ayırım
gözetmeden kazanılması evresi aşılır ve başarma evresi'ne girilir; bu
evrede kişi bilgiyi kendini dünyaya yerleştirmek için "kullanır". Orta
yetişkinlikte bir sorumlu evre gelir; bu üçüncü evrede kişisel amaçların
ailesel amaçlara uygunluğu sağlanır; artık zengin ve güçlü olmak,
iyi yetişmiş, mutlu çocukları olmak kadar önemli görünmez. Yine bu
evrede bazı yetişkinler yapıcı evre denilen yeni bir özel evreye
girebilirler: Bu evredeki kişi geniş toplumsal sistemle ilgilidir. Firma,
okul ya da kent yöneticisi olarak aldığı yükümlülükler sorumlu evredeki
kişininkinden çok daha fazla ve derindir. İleri yetişkinlikte yeniden
bütünleştirici evre gelir, burada yaşama bir bütün olarak anlam vermek
söz konusudur. Bu evrede kişi, içe doğru dönerek kendi yaşamı
üzerine ya da dışa doğru dönerek evren üzerine odaklanır.

Schaie'nin yetişkin düşüncesi betimlemesi genç insanın somut ya
da soyut işlemsel düşüncesini aşan özellikler taşımaktadır. Günümüzde,
soyut-sonrası düşünme (postformal thinking) diye adlandırılan
bir düşünce yapısının varlığı tartışılmaktadır. Kimi kuramcılar bu
düşünme biçimini yeni bir evre olarak görmektedirler. Kimileri de
bunu Piagetci anlamda bir evre olarak kabul etmemektedirler. Çünkü
bu evre yaşa dayalı değildir, evrensel değildir, önceki evreden tümüyle
farklı değildir. Onlara göre soyut-sonrası düşünceyi düşüncenin bir
üslubu olarak görmek daha doğru olur; bu düşünce üslubu bir insanın
yaşam deneyimlerinin karmaşıklığıyla, eğitimin derecesiyle ilişkili
olabilir. Bütün bu eleştirilere karşın, burada bu yeni yaklaşıma kısaca
yer vermekte yarar görüyoruz. Bu yaklaşıma göre Piaget'in geleneksel
kuramı yüksek düzeyde bilişsel yeteneğe sahip ayrıksı kişileri dikkate
almamaktadır; bunun nedeni de, Piaget'in öncelikle çocukluktaki ve
ilk ergenlikteki düşünme süreçleriyle ilgilenmesidir. Patricia Arlin
(1975) yeni ve daha ileri bir evre olarak soyut-sonrası işlemlerin var
olup olmadığını araştırdı. Arlin'e göre bir evre "üretici sorular" sorarak
yeni çözümler geliştirme evresidir. Arlin'in niyeti Piaget'in kuramını
reddetmek değil, yeni bir evre katarak bu kuramı genişletmektedir.
Arlin'e göre Piaget'in soyut işlem dönemi kişiden bir sorunu çözmesini
istemektedir; oysa yeni bir sorun bulmak ya da yeni sorular keşfetmek
de bilişsel açıdan önemlidir. Arlin'in "soru bulma evresi" olarak
adlandırdığı beşinci evre yetişkinin zihin yapısında yaratıcı düşünme,
yeni sorular görme, yeni keşifler yapma evresidir.

Günümüzde zeka konusunda gereksinme duyulan bütünleştirici
bir model Marion Perlmutter tarafından ortaya atılmıştır. Zekanın üç
ayrı düzeyinin birleştirildiği bu yaklaşıma Perlmutter üç katlı model
(three-tier model) adını vermekedir (bk. Tablo 13). Bu modelde birinci
kat "işleme" (processing), ikinci kat "bilme" (knoving), üçüncü kat
"düşünme"dir (thinking). Piaget'in kuramı üçüncü kat üzerinde odaklaştığı
halde, faktör analizine dayanan yaklaşımlar ilk iki kat üzerinde
yoğunlaşırlar. Birinci kat işlev görmeye doğumda başlar, ikinci kat çocukluk
sırasında ortaya çıkar, üçüncü kat daha sonra belirir ve yetişkinlik
boyunca gelişimini sürdürür. Her yeni kat eklendikçe sistem
daha güçlü ve etkili olur. Ayrıca bu model zekada yetişkinlik boyunca
ortaya çıkan değişimleri daha iyi anlamamızı da sağlamaktadır. Biyolojik
temelli olan birinci kattaki işlemler yaşamın ileri yıllarında ya
bozulan sağlık ya da biyolojik yaşlanma nedeniyle bozulabilir. Psikolojik
temelli olan ikinci ve üçüncü katlar ise yaşlanmadan pek etkilenmezler.
Çünkü akıcı zekanın temelini oluşturan biliş mekanizmaları
ileri yetişkinlikte, çocukluk, ergenlik ve genç yetişkinliktekinden çok
daha az önemli olmaktadır.

Tablo 13

Üç Katlı Biliş Modeli

Kat İ

(Mekanik beceriler)

Temel mekanizmalar;
birincil zihinsel işlevler;
akıcı yetenekler

Kat İİ

(Birikimli beceriler)

Sözcük bilgisi; birikimli yetenekler

Kat İİİ

(Bileşimli beceriler)

Mantıksal-matematiksel yapılar; stratejiler; yüksek zihin işlevleri

Kaynak: Perlmutter, 1989. Aktaran Perlmutter ve Hall, 1992.

Açıklama: Mekanik beceriler = mechanized skills, birikimli
yetenekler = crystallized abilities, birikimli beceriler = crystallized
skills, bileşimli beceriler = synthesized skills, akıcı yetenekler
= fluid abilities karşılığıdır (B.O.).

Perlmutter'e göre Kat İ (işleme), dikkat, algı hızı, bellek ve akılyürütme
gibi temel bilişsel süreçlerden oluşur (Baltes'in mekanik zekası);
bunlar aynı zamanda akıcı zekayı yaratan yeteneklerdir. Bu katta
bebeklikte ve ilk çocuklukta gelişim olur, daha sonra bilişsel süreçlerde
kararlılık görülür. Kat İİ (bilme) dünyaya ilişkin bilginin birikmesinden
oluşur (Baltes'in pragmatik zekası). Bilme dış deneyimlerle
gelişir ve uyum göstermeye olanak veren temel bilgiyi sağlar; bunlar
aynı zamanda birikimli zekayı yaratan yeteneklerdir. Bu kat dışsal
deneyimlere bağlı olarak yaşam boyunca gelişir (kimi yazarlar, orta ve
ileri yetişkinlikte yavaşlamasına karşın, bu kattaki gelişimi yetişkin
zekasının başat özelliği sayarlar). Kat İİİ (düşünme) yalnızca üstbilişin
ortaya çıkmasından sonra gelişir. Bu kat bilgiyle uğraşma stratejilerinden
ve yüksek düzeyde uyum göstermeye olanak veren yüksek
zihinsel işlevlerden oluşur. Bu kat Piaget'in soyut işlemlerinin özelliği
olan mantıksal-matematiksel düşünceyi, aynı zamanda G. Labouvie-Viefin
önerdiği soyut-sonrası düşünceyi içerir (Perlmutter ve Hall, 1992).

Piaget'in bilişsel gelişim evreleri soyut düşünce ile son bulmaktadır:
Soyut işlem evresinde kişi varsayımlı-tümdengelimli akıl yürütmeyi
başarabilmektedir. Ancak bu evreye ulaşabilmesi için ergenin olgunlaşması
ve eğitim deneyimini tamamlaması gerekmektedir. Soyut
düşünme yeteneği ortaya çıktıktan sonra kişi mantıksal kanıtlar üzerinde
düşünebilir ve mantık süreçlerini çeşitli sorunlara (özellikle matematik
ve fizik ilkelerini içeren problemlere) uygulayabilir. Soyut
düşünme yeteneği tam anlamıyla geliştiğinde kişiyi mantıksal ilişkileri
kurmaya, belirli bir mantıksal sistemin bütün varsayımlı olasılıklarını
görmeye yetenekli kılar. Ancak bu noktada önemli bazı sorular
ortaya çıkmaktadır. Yetişkinlerin gündelik yaşamlarında kullandıkları
düşünce türü bu mudur? Bununla gerçek yaşam sorunları çözülebilir
mi? Soyut düşünce kapalı bir sistemdeki sorunları çözebilir- Böyle bir
sistemde bütün değişkenler arasındaki ilişkiler önce tek tek, sonra bir
bütün içinde ele alınıp çözümlenebilir- Oysa yetişkin yaşamının gündelik
sorunlarının çoğu açık sistemlerin (aile, iş, arkadaşlar, toplum)
birbiri içine girmiş çok yünlülüğü içinde ortaya çıkar. Kapalı sistemde
tek, kesin bir doğruya ulaşıldığı halde, açık sistemlerde bulanık, kısmi
doğrular, çoğu bilinmeyen sayısız değişkenler söz konusudur. Kimi
araştırmacılara göre soyut düşünce açık sistemlerle başetme konusunda
çok soyut ve katı kalmaktadır; böylece soyut düşüncenin ötesinde
dinamik bir düşünce türü saptamanın gereği ortaya çıkmaktadır. Soyut-sonrası
düşünce soyut düşünceden daha az soyut (abstract), daha
az mutlaktır; yaşamın bağdaştırılamayacak yönlerine uyum sağlayabilir,
diyalektiktir, bir düşüncenin ya da durumun çelişik ögelerini daha
kavranılır bir bütün içinde bağdaştırmaya elverişlidir.

G. Labouvie-Viefe (1985) göre, geleneksel olgun düşünce modelleri
nesnel, mantıksal düşünceyi vurgulamakta, buna karşılık öznel
duygulara ve kişisel yaşantıya daha az önem vermektedirler. Oysa
gerçek olgun, uyumlu düşünce, soyut, nesnel düşünme biçimleri ile
duruma duyarlılıktan doğan öznel, anlatımcı biçimler arasındaki etkileşimi
içerir. Yetişkinin bu bileşimi gerçekleştiren düşünce biçimine
uyumsal düşünce (adaptive thought) adı verilmektedir.

Kimi kuramcılar da bilişin en ileri biçimi olarak diyalektik düşünce'yi
(dialectical thought) önermektedirler. Felsefi bir kavram olarak
diyalektik sözcüğü her düşüncenin, her doğrunun karşıtını da içerdiği
ilkesine dayanmaktadır. Her fikir ya da tez, karşı fikri ya da antitezi
de içerir. Diyalektik düşünce, bir fikrin iki kutbunu da aynı anda
düşünmeyi ve sonra bunları bir bileşim içinde birleştirmeyi, böylece
özgün düşünce ile onun karşıtını bütünleştirmeyi sağlar. Dünyada yaşanan
sistemler kapalı olmaktan çok açık oldukları ve sürekli değişimler
kaçınılmaz olduğu için diyalektik süreç de süreklidir. Gündelik yaşamda
diyalektik düşünce bir insanın inançlarının ve yaşantılarının,
karşılaştığı bütün çelişkilerle ve bağdaşmazlıklarla sürekli bütünleşmesi
demektir. M. Basseches (1984) diyalektik düşünce araştırmasında
deneklere "eğitimin özü nedir?" gibi düşünceyi kışkırtıcı sorular
sormakta, sonra yanıtları diyalektik düşüncenin yirmi dört temel özelliğine
göre puanlamaktadır. Hem yaşam deneyimleri hem de eğitim
diyalektik düşüncenin ilerlemesini teşvik etmekte, ama ikisi de gelişmesini
garanti edememektedir. Gerçekte, uyumsal düşünce ve diyalektik
düşünce normatif olmaktan çok ideal olarak görülmesi gereken
düşünce biçimleridir. İnsanların çoğu soyut-sonrası düşünceyi hiçbir
zaman kullanamayacağı gibi, çoğu da düzensiz olarak ya da yalnızca
özel alanlarda kullanabilecektir. (K.S. Berger, 1988)

Zihin gelişiminde soyut işlem yeteneği kişiyi yetişkinlerin dünyasına
girmeye hazırlayan en önemli etkendir. Ancak soyut işlem yeteneği
gelişirken bireyin kişilik yapısını da geliştiğini unutmamak
gerekir; bu bağlamda, kişinin kendini algılayışından ahlak anlayışına
kadar pek çok şey de değişmektedir. Yetişkinlikte, hem çocukluğun
tümevarımcı usavurma (inductive reasoning) biçimi, hem de ergenlikten
itibaren kazanılan tümdengelimci usavurma (deductive reasoning)
biçimi kullanılır. Ama bütün yetişkinlerin soyut işlemlere tam anlamıyla
ulaşamadıkları da bir gerçektir. Başka bir deyişle, en gelişmiş
toplumlarda bile bireylerin hepsinin soyut düşüncenin en ileri düzeylerine
ulaşamadıkları görülmektedir. Bunun temel nedeni, belki bireyin
toplum tarafından yeterince uyarılmaması, toplumdan yabancılaşma
nedeniyle bu düşünme biçiminden isteyerek ya da istemeyerek
uzaklaşmasıdır. Öte yandan, özellikle günümüzde yoğun çevre sorunları
kimi bireyleri kent ve sanayi yaşamından uzaklaştırırken, doğal ve
somut olana yaklaşma bağlamında, soyut düşünme biçimlerinden de
kaçmaya yol açabilmektedir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:16 AM

İİ. TOPLUMSAL BAĞLAMDA GENÇ YETİŞKİNLİK

Genç yetişkin, çocukluk ve ergenlik bağlarından kurtulmuş özerk
bir bireydir. Bu özerklik, bireyin, yaşamının önceki yıllarında kazandığı
fiziksel, zihinsel, toplumsal gelişiminin ve birikiminin bir sonucudur.
Bütün bu kazanımlar bireyi dış dünyaya yöneltmektedir. Genç
yetişkinlikte bireyin temel çabaları toplumsal dünyaya yönelmiştir.
Yetişkinlikte gelişim sürecini özellikle toplumsal etkileşimler sağlar.
Genç yetişkin aile içinde, iş dünyasında ve arkadaş topluluğunda yeni
bir ilişkiler örüntüsü içindedir. Bu ilişkiler toplumsal bir ağ oluşturur
ve gelişimin sürmesini sağlar. Tüm yetişkinler, oldukça karmaşık, çeşitli
yaşam biçimleri ve katılma olanakları sunan toplumsal bir çerçevede
yaşarlar. Ancak yine de, yetişkinlerin hemen hepsi zamanlarının
ve enerjilerinin çoğunu toplumsal kurumlardan biri olan aileye ayırırlar.
Bu nedenle önce aile yaşamı incelenecektir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:16 AM

1. Aile

Psikolojik düzeyde aile, aile yapıları, ailedeki etkileşim ve ailedeki
yaşam döngüsü açılarından incelenebilir. Öte yandan, ailenin, anlamlı
yakın ilişkilerin, bütün doyumların, gelişim olanaklarının kaynağı
olduğu biçimindeki görüşler sadece felsefi ideallerdir. Aile, kimi
zaman en büyük duygusal rahatsızlıkların, gerilim ve çatışmaların
kaynağı da olabilir. Aile içi polisiye olaylar, kötü muamele gören ve
dövülen çocuklar, yatma ve yeme olanağıyla sınırlı ilişkiler, işteki
engellenme ve başarısızlıkların yansımaları, duygusal ya da cinsel
doyumsuzluklar da aile yaşamının gerçek yönleridir. Büylece aile tüm
yönleriyle incelenmesi son derece güç bir yaşam alanı oluşturmaktadır;
bu nedenle aile sadece yapıları, etkileşimleri ve yaşam döngüsü
açısından kısaca ele alınacaktır.

A. Aile Yapıları

Aile yapılarını, geleneksel "büyük aile" ve çağdaş "çekirdek aile"
olarak sınıflamak çok bilinen bir yoldur; ancak bu sınıflama biçiminin
günümüzdeki aile yapılarını tam anlamıyla yansıttığı söylenemez.
Günümüzde aileler ana, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek birimler
halinde gözükseler bile, büyük aile ile bağlarını çeşitli biçimlerde
sürdürmektedirler. Tipik olarak genç çift anababasından ayrı bir ev kurar,
ama aile bağları korunur, akrabalık şebekesi içinde karşılıklı yardımlaşma
ve ilişki sürdürülür. Anababalar yeni çiftlere yardım ederler,
daha sonra yeni çiftler de emeklilik ve hastalıkta anababalara yardıma
koşarlar. Üç kuşak aile üzerinde yapılan bir araştırmada en genç kuşağın
anababalarla çocukların kendi yollarına gitmeleri gerektiğini "en
az" söyleyen ve anababaları ile ilişki kurma sorumluluğunu "en fazla"
duyan kuşak olduğu ortaya konmuştur. Bu değişik aile yapısı, geleneksel
geniş aileden farklı olduğu gibi, çağdaş çekirdek aileden de
farklıdır. Çünkü eski kuşaklarla ve çocuklarla ilişkiler bağımsızlık ve
hareketlilik korunarak sürdürülmektedir.

Aile yapılarında kuşaklararası ilişkiler dışında da farklılıklar
görülmektedir. Örneğin, bazı aileler, boşanma, dulluk ya da terkedilmişlik
nedeniyle tek anababalıdır. Bazı ailelerin yanlarında yaşlı ana ya
da baba, evlenmemiş bir akraba, bir bakıcı gibi fazladan birileri vardır.
Bazı aileler de boşanma ve yeniden evlenme sonucu inanılmaz derecede
karmaşık görüntüler verirler. Bazen çekirdek aileler hafta sonlarında,
bayram günlerinde geniş aile özellikleri gösterirler. Sonuç olarak
sadece çekirdek ve geniş aile tipleri çerçevesinde bile çeşitli aile
yapıları ya da biçimleri söz konusudur.

Günümüzde en yaygın aile biçiminin, "genişlemiş çekirdek aile"
(extented nuclear family) olduğu söylenebilir. Bu aile yapısı, çeşitli
seçeneklere olanak verdiği, coğrafi hareketlilik sağladığı, değer ve
tutumları yeni kuşaklara iletmede aracı olduğu, hızlı toplumsal değişimlerin
yol açtığı gerilimlere karşı bireylere duygusal destek sağladığı
için yaygındır. Ancak bu aile yapısının her zaman olumlu biçimde
işlediği de söylenemez. Dolayısıyla, genişlemiş çekirdek aileler
de toplumların gereksinmeleri doğrultusunda değişime uğrayacaklardır.
Örneğin, gelişmiş toplumlarda farklı yaş kesimlerinden insanlar
"komün" yaşamı gibi farklı aile biçimlerini denemektedirler. Bununla
birlikte, gelecekte bu tür bir aile yapısının yaygınlık kazanıp kazanmayacağı
bilinememektedir. Ne olursa olsun, gelişmiş toplumların
çoğulcu yapısının çeşitli aile yapılarının gelişmesine olanak tanıyacağı
kuşkusuzdur.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:17 AM

B. Ailede Etkileşim

Aile, yetişkin ve çocukların etkileşimde bulundukları, dolayısıyla
birbirlerini etkiledikleri bir birimdir. Aile etkileşim üzerine kurulu
bir sistem olduğundan, bir yönün işlevini yerine getirmemesi sistemin
diğer yönlerini de etkiler. Şu halde, aileyi anlamak için ana, baba
ya da çocukları ayrı ayrı incelemek yeterli olamaz; çünkü aile, parçaların
bir araya gelmesinden farklı bir bütündür.

Ailenin "etkileşen kişilikler birimi" olarak kabul edilmesi simgesel
etkileşim kuramından kaynaklanan bir görüştür. Aile bireyleri
arasındaki etkileşimin anlamı, bireylerin etkileşimde aldıkları yerden
çok, etkileşimin kendi içindedir. Örneğin, babanın alkolik oluşu aile
etkileşimi içinde dışardakinden çok farklı bir anlam taşır; ailenin her
bireyi babanın bu özelliğine farklı tepki gösterir, aile içinde bu özelliğin
bir gelişim tarihi vardır, aile sistemini bir bütün olarak etkiler ve
bireylerin aile algısını farklılaştırır. Etkileşim yaklaşımının uygulamadaki
en tanınmış örneği "aile terapisi" (family therapy)dir. Aile terapisinin
temel ilkesi, aslında "hasta"nın yalnızca "belirlenmiş hasta" olduğu
ve etkileşen bütün aile bireylerince paylaşılan acıyı en fazla dile
getiren kişi olduğudur. Yani bir bireyin rahatsızlığı, aslında içinde
yaşadığı rahatsız bir ailenin ve kötü işleyen bir aile etkileşiminin
belirtisidir; ailede bir şeyler ters gitmektedir ve bütün ailenin bir
terapistle görüşmeye gereksinmesi vardır. Örneğin, bir çocuk şamar oğlanı
olarak seçilmiş ve ailece kendisine "problem çocuk" olma görevi verimiştir;
böylece anababa, yüzleşemedikleri evlilik sorunlarından kaynaklanan
anksiyetelerini çocuk üzerinde yoğunlaştırarak daha az tehdit
edici bir çıkış yolu bulmaktadırlar.

Aile terapisi ilkeleri ve uygulamaları oldukça yenidir ve eski
psikopatoloji yaklaşımlarıyla -en azından yüzeyde- çelişmektedir. Eski
yaklaşımlar, bireysel problemin bireysel dinamikle ilişkili olduğu ve
bireysel terapi gerektirdiği doğrultusundadır. Ancak bireysel terapistler
bile, hastalarının gelişiminin aileleri tarafından engellendiğini ve
terapide kazanılan değişikliklere ailenin uyamadığını görmektedirler.
Bu bulgular aile terapisinin gelişmesine katkıda bulunurken, aile içindeki
etkileşimin önemine de dikkati çekmiştir. Ayrıca bu yaklaşım bireyin
içsel dinamiklerini de reddetmemektedir. Aile terapisi sayesinde
"asıl" sorunlu birey saptanabilir -çünkü çoğunlukla ailede hasta olarak
belirlenen kişiden başka bir üyedir- ve daha sonra bireysel terapiye
alınabilir. Bireyin rahatsızlığını başlatan ne olursa olsun, bu rahatsızlık
başlayınca yoğun aile etkileşiminde her birey bununla bir biçimde
başa çıkmak zorunda kalacaktır.

Şu halde, temel nokta, ailenin etkileşen kişilikler birimi olduğudur.
Bu kişiliklerden birinde ya da ilişkilerde ortaya çıkarak bir bozukluk
aile sisteminin diğer yönlerini de bozacaktır. Kimmel'in bir
araştırmasında, evlilik ilişkisinin kalitesi, anababanın çocuk davranışını
algılayışı, anababanın aile birimini algılayışı ölçülmüş, evlilik
ilişkisindeki bozukluğun (düşük evlilik doyumu), çocuğun davranış
bozukluğuyla (yüksek derecede saldırganlık) ilişkili olduğu, bu iki
alandaki bozukluğun da olumsuz aile birimi algılaması ile ilişkili olduğu
bulunmuştur.

Etkileşim yaklaşımının önemli bir noktası da, ailenin farklı yönlerini
anlamada aile bireylerinin algılarının, o aile sisteminin değişkenlerini
dışardan izleyen birinin gözleminden daha belirgin olacağıdır.
Örneğin, bir çocuk aileyi birçok nedenle kardeşlerinden çok
farklı algılayabilir, sonuç olarak da o çocuk aynı ailede yaşayan
kardeşlerinden farklı ya da olumsuz etkilenebilir, çünkü algılayışları
farklıdır. Ferdinand Vander Veen, aile bireylerinin aile birimini nasıl
algıladıklarını ortaya çıkarmak ve ölçmek için "aile-kavramı" adını
verdiği bir yapı geliştirmiştir. Aile bireylerinin, tıpkı benlik-kavramları
gibi, aileye ilişkin kavramları vardır ve aile-kavramı da benlik-kavramı
gibi ölçülebilir. Sonuç olarak bir bireyin kendi ailesine ilişkin
algısı, ailenin diğer bireylerine ve dış baskılara uyum sağlanmasında
son derece önemli bir etkendir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:17 AM

C. Aile döngüsü

Genç yetişkinlikte bütün toplumsal çevreler içinde yine aile çevresi
ağırlığını korur. Gelişimsel açıdan bakılacak olursa, ergenlikten
yetişkinliğe geçişte önemli bütün dönüm noktaları aile ile ilgilidir. Bu
dönüm noktalarını geçmek toplumda normatif olarak yetişkinliğe geçişi
belirler.

Aile yaşam döngüsü (family life cycle), yetişkin rollerinde birtakım
geçişler ve evrelerle belirlenir. Aile döngüsü içinde en önemli
dönüm noktaları, evlenme, ilk çocuğun doğumu, son çocuğun doğumu,
son çocuğun evden ayrılması (boş yuva) ve dulluktur. Sosyolog
Reuben Hill dokuz dönüm noktası saptamıştır.

1. Kuruluş: yeni evlenmiş, çocuksuz.

2. Yeni anababalar: ilk çocuk üç yaşına gelinceye kadar.

3. Okul öncesi: ilk çocuk 3-6 yaşlarında, belki yeni bir kardeş.

4. Okulçağı ailesi: ilk çocuk 6-12 yaşında, belki yeni bir kardeş.

5. Ergen çocuklu aile: ilk çocuk 13-19 yaşında, belki yeni bir
kardeş.

6. Genç yetişkinli aile: ilk çocuk 22 yaşında ya da daha büyük,
ilk çocuk evden ayrılıncaya kadar.

7. Yerleştirme yeri olarak aile: ilk çocuğun ayrılmasından son
çocuğun ayrılmasına kadar.

8. Anababalık sonrası aile: çocuklar evden ayrıldıktan sonra,
baba emekliye ayrılıncaya kadar.

9. Yaşlılık ailesi: babanın emekliye ayrılmasından sonra.

Hill'in bu evre görüşü sınırlıdır; çünkü evlenmeden birlikte yaşayan,
boşanmış ya da yeniden evlenmiş çiftlere uygulanamaz, çalışan
kadını dikkate almayışı açısından da eksiktir. Ayrıca, çağdaş karmaşık
toplumlarda insanlar yaşam üsluplarını seçme ve değiştirme
hakkına sahip olmak istemektedirler. "Yaşam üslubu", bir bireyin biyolojik,
toplumsal ve duygusal gereksinmelerini gidermeye çalıştığı
yaşam örüntülerinin tümüdür. Bir aile kurmak bütün toplumlarda varolan
bir yaşam üslubudur. Ancak aile döngüsünü oluşturan olaylar
toplumsal ve kültürel değişimlerin etkisi altındadır. Örneğin, evlilikten
son çocuğun yetiştirilmesine kadar geçen süre son yüzyıl içerisinde
gitgide kısalmıştır. Aile döngüsündeki bu tarihsel değişimler
aile döngüsünün de değişmesine neden olmuştur; ortayaşlı büyük anababalar,
dört kuşaklı aileler ortaya çıkmış, çiftlerin anababalık sonrası
dönemi uzamıştır. Aile döngüsündeki bu tür olaylar, bunların birey
üzerindeki toplumsal ve psikolojik etkilerine de dikkati çekmiştir. Örneğin,
ilk çocuğun doğuşu yalnızca "eş" oluştan "anababa" oluşa
doğru bir rol değişikliği getirmez, aynı zamanda benlik kavramı ve
güdülenme ile anababalarda çözülmemiş çocukluk çatışmalarını da
uyandırır.

Aile döngüsünün dönüm noktaları ailenin sırasal dönemler içinde
ilerleyici gelişimini içerir. Bu dönemlerin ayrılması yazarlara bağlı bir
keyfilik göstermektedir, yine de bu ayrımm konuyu açıklamak açısından
yararlı olduğu söylenebilir. Aşağıdaki açıklamada Kimmel'in
(1974), Hill ve Duvall'a dayanarak geliştirdiği şema izlenecektir.
Ayrıca bu şemaya evlilik öncesi döneminin de katılması uygun bulunmuştur.
Evlilik öncesi başlığı altında genellikle iki sorun incelenir: Eş
seçimi ve sevgi ilişkisi.

(0) Evlilik öncesi. Genellikle evlilikler bir seçme süreci sonucunda
gerçekleşir. "Eş seçimi"nde iki temel ilke vardır. "Benzerlik ilkesi"ne
göre, sınırlı bir bireyler grubu içinde, yaş, ırk, din, etnik köken,
toplumsal sınıf, eğitim ve kişilik benzerliğine dayanılarak seçim
yapılır. Benzerlik (homogami) ilkesi benzerlerin birbirini çektiği gerçeği
üzerine kurulmuştur. Buna karşılık "bütünlenme ilkesi", eşlerin
özellikle kişilik açısından farklı ve tamamlayıcı özellikleri nedeniyle
seçildiğini savunur. Bu ilke karşıtların birbirini çektiği gerçeğine
dayanmaktadır. Araştırmalar hangi ilkenin daha çok uygulandığını ortaya
koyamamıştır, ancak benzerlik ilkesinin daha geçerli olduğu yolunda
belirtiler vardır. Benzerlik ilkesinin daha geçerli olması, böyle bir
seçimin sosyoekonomik sınıf, din, eğitim gibi alanlarda daha az çatışmaya
yol açması, özellikle evliliğin ilk yıllarında karşılıklı toplumsallaşma
sürecinin daha kolay olması nedeniyle olabilir. Ayrıca, anababa
isteği ve toplumsal baskı da benzerlik ilkesi doğrultusundadır.

Eş seçimi konusundan önce araştırılması gereken temel bir sorun,
insanların neden evlendiği sorunudur. Her şeyden önce, evlenme yönünde
yoğun bir toplumsal baskı vardır. Bireyin evlenmesi gereken
anı belirleyen bir "toplumsal saat" bile vardır. Bu an geldiğinde bireyin
ailesi ve çevresi onun evlenmesini bekler. Psikolojik gelişimi, cinsel
çekim ve aşk etkenleri de evliliği çağrıştırır. Ancak psikoloji ve
sosyoloji kitapları aşk konusuyla doğrudan ilgilenmemişlerdir. McCurdy,
cinselliğin tümüyle tartışılmasına karşılık, iki konunun, yani
dinin ve aşkın tartışılmasında gösterilen çekingenliğe dikkati çekmektedir.
Kuşkusuz, Maslow ve Fromm gibi yazarlar bu konuda önemli
bir istisna oluşturmaktadırlar; ayrıca, kadın-erkek ilişkilerinde tabu
konu tanımayan günümüzün feminist yazarlarını da unutmamak gerekir.
Aşk konusundaki diğer bir ilginç tartışma da Batı kültüründeki romantik
mitos üzerindedir. Rougemont'a göre romantik aşk ile Hıristiyanlık
inancı arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun en güzel
örneği de "Tristan ve İzolde" söylencesinde görülür: Aşk, kirletilmekten
ancak ölümün sonsuzluğu içinde korunabilir! Romantik mitos
"Romeo ve Jülyet"de olduğu gibi sayısız edebiyat ürününe temel oluşturmuştur.
Hepsinin ortak yönü, iki aşığın önüne geçilemez ve değiştirilemez
bir nedenle birbirlerine ulaşamamalarıdır. Rougemont,
aşık olmanın her zaman sevmek anlamına gelmediğini de ileri sürmektedir;
aşık olmak bir durumdur, sevmek ise bir eylemdir; hıristiyanlığa
bağlı aşk anlayışı sadece bir durumu belirtmektedir ve sevme
eylemi değildir. Çünkü romantik aşkın özü, sevilen kişiyi son derece
değerli ve ulaşılamaz bir varlık olarak görmektir. Dünya yaşamını
horgören Ortaçağ Hıristiyanlık inancına göre insanca içgüdüler kötüdür,
günah kaynağıdır, ahlaksızlık belirtisidir. Cinselliği kirli sayan
bu inançta sevilen kişiyle cinsel ilişkiye girmek olanaksızdı. Rönesansta
ise aşk platonik yönünü yitirmiş, ama şiirselliğini sürdürmüştür.
Daha sonra Romantizm hareketi romantik aşk anlayışını doruk noktasına
ulaştırmıştır. Fransız Devrimi'nden sonra da, evliliğin romantik
aşka dayanması gerektiği görüşü gelişmeye başlamış ve yakın zamanlara
kadar gelmiştir.

Sevgi, psikologların sistematik araştırmalara ancak yeni yeni
giriştikleri bir konudur. Zimbardo'ya (1979) göre bu gecikmenin nedeni,
konunun tartışılamayacağına ilişkin tabular, sevginin akılcı açıklamalara
konu olamayacağına ilişkin yaygın inançlardır. Araştırmayı
engelleyen bir başka neden de, sevgiyi tanımlama güçlüğüydü. Filozoflar
ve toplum bilimciler sevginin biçimleri ve ögeleri konusunda
farklı düşünüyorlardı. Bilimsel araştırma açısında önemli bir güçlük
de, sevgi ile hoşlanma, aşk ile sıradan sevgi arasında ayırım yapmak
konusunda ortaya çıkmıştı. Hatfield ve Walster (1978) aşktan söz etmek
için üç temel koşulun olması gerektiğini belirtmektedir. Her şeyden
önce, kişinin bu kavrama inandığı ve gençlerin düşsel ve gerçek
yaşam betimlemelerinde buna göre eğitildiği bir kültürde yetişmiş olmak
gerekmektedir. Aşkın ortaya çıkması için ikinci koşul uygun kişinin
varlığıdır. İnsanların çoğu için bu, karşı cinsten, aşağı yukarı
aynı yaşta, fiziksel çekiciliği olan, başka bir derin ilişkiye girmemiş
biri demektir. Üçüncü koşul aşık olmakla ilgilidir. Herhangi bir heyecansal
uyanış aşk olarak "yorumlanabilir". Bu heyecansal uyanış bir
insanın potansiyel sevgi objesine nasıl tepki vereceğini belirlemektedir.
Başka bir deyişle aşk, uygun bir etiketlemenin eşlik ettiği fizyolojik
bir uyanıştan ibarettir. Hatfield erkeklerin ve kadınların bir ilişkiden
beklentilerinin aynı olduğunu saptamaktadır. Her iki cins de sevgi
've' seks istiyor, her ikisi de yakınlık 've' ilişkiyi denetleme gücü
istiyor. Ne var ki, erkekler kadınlardan daha kolay aşık oluyorlar, kadınlar
ise aşktan erkeklerden daha kolay çıkıyorlar.

Hendrick ve Hendrick (1986), tümel bir sevgi kavramına dayanan
ilk kuramların yerini bugün çok boyutlu yapılar kullanan kuramların
aldığını belirtmektedir. Onlara göre, psikolojide sevgi konusunda
ilk çalışmalar kuram geliştirme yönünde olmuştu, daha sınırlı ikinci
yaklaşım ise ölçme aracı geliştirme yünündeydi. 1970'lerde Rubin,
sevme ile hoşlanma arasındaki benzerlik ve farklılıkları ilk kez ele
almış ve bunları ölçecek bir araç geliştirmeye çalışmıştır. Rubin'in "Sevgi
Ölçeği"nde üç ana öge vardır: Yakınlık kurucu ve bağlayıcı gereksinmeler,
yardım etme eğilimi, tekelcilik ve kendine mal etme. "Hoşlanma
Ölçeği" ise benzerlik, olgunluk, zeka gibi ögeleri içermektedir.
Öte yandan, Dion sevgide beş değişik üslup olduğunu saptamaktadır:
Uçarı, ihtiyatlı, akılcı, tutkulu, coşkulu. Lee'nin aşk üslupları tipolojisi
daha karmaşıktır. Üç birincil aşk üslubu: Eros (tutkulu aşk), Ludus
(oyun gibi aşk), Storge (arkadaşça aşk) ve üç ikincil aşk üslubu: Mania
(sahiplenici. bağımlı aşk), Pragma (mantıksal, alışveriş gibi aşk),
Agape (özgeci, verici aşk). Bu ikincil üsluplar birincillerin ikili
bileşimlerinden oluşmaktadır. Örneğin, "mania" eros ve ludusun, "pragma"
storge ve ludusun, "agape" eros ve storgenin bileşimidir; ama herbirinin
kendine özgü nitelikleri çok farklıdır. Hendrick'in Lee'nin tipolojisine
dayanarak geliştirdiği ölçme aracından madde örnekleri verebiliriz.
Tutkulu aşk: "Ben ve sevgilim birbirimize ilk görüşte vurulduk."
Oyun gibi aşk: "Aşk sorunlarımdan kolayca ve çabucak sıyrılabilirim"
Arkadaşça aşk: "En güzel sevgi uzun bir dostlukta yeşerir."
Mantıksal aşk: "En iyisi aynı özelliklere sahip birini sevmektir."
Sahiplenici aşk: "Sevdiğim bana ilgi göstermezse hasta olurum." Özgeci
aşk: "Sevdiğimin yerine ben acı çekmeyi yeğlerim." Bu araçla yapılan
araştırmaların ilk bulguları, erkeklerin aşkta kadınlardan daha fazla
oyun peşinde (ludic) olduklarını, kadınların ise erkeklerden daha fazla
pragmatik, daha arkadaşça, daha manik olduklarını göstermektedir.

Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, araştırmacılar aşkta genellikle
iki temel tür ayıt etmektedirler. Tutkulu aşk (passionate love) heyecansal
yoğunluk, eşle derinliğine birleşme ve ateşli cinsel tutku içerir. Arkadaşça
aşk (companionate love) ise, eşlerin birbirine güven duyduğu
ve bağlı olduğu, bir arada olmaktan zevk aldığı, huzurlu, kararlı bir
ilişkidir. Tutkulu aşkın doğal ömrünün yaklaşık iki yıl olduğu görülmektedir.
Ancak, tutkulu aşk bazı ilişkilerde yaşamsal bir öge olarak
sürebilmektedir. Örneğin, çoğu otuz yıllık evli bir grup orta yaşlı kadında
tutkulu aşkın evlilik ilişkilerinde önemli bir rol oynadığı, evlilik
doyumuyla ve cinsel doyumla güçlü bir bağı olduğu saptanmıştır. Bazı
araştırmalar da arkadaşça aşkın evlendikten sonra derinleştiğini, romantik
aşkın evliliğin ilk on beş-yirmi yılı sırasında azaldığını göstermektedir.

Evlilikteki sevgide romantik aşka benzeyen duygusal bir yön varsa
da, daha çok etkin (aktif) sevgi söz konusudur. Evlenme kararı romantik
aşka bağlı olarak alınmaz, mutlu ya da mutsuz sonuçlara katlanmayı
içeren sevme kararına dayanılarak alınır. Psikolojide sevgi
konusunda en gerçekçi tanımlardan biri Adler'e ( 1984) aittir: "Sevgi,
dostça bir işbirliğidir."'

"Sevgi ve evlilik yaşamında karşımıza çıkan sorunlar,
ilke olarak genel toplumsal sorunlardan değişik bir yapı
göstermez. Bu konuda da bizi aynı güçlükler ve aynı görevler
bekler. Sevgi ve evliliğe her şeyin insanın gönlünce gerçekleştiği
bir cennet gözüyle bakmak yanlıştır. Dört bir yanda
yapılacak işler bizi bekler, bizimle birlikte karşımızdaki
bir başka kişinin çıkarlarını düşünerek söz konusu işleri
yapmamız gerekir. Toplumsal uyumla ilgili normal sorunların
dışında sevgi ve evlilik, her iki taraftan da olağanüstü
bir duygudaşlık, karşısındakiyle özdeşleşme bakımından
olağanüstü bir yetenek ister. Toplumsal ilginin içyüzünü
kavrayan bir kimse, sevgi ve evlilik sorunlarının da, ancak
tam bir eşitlik ve aynı haklara sahip olma ilkesi temel alınarak
doyurucu biçimde çözülebileceğini bilir. Tek başına
sevgi sorunları çözemez; ancak sağlam bir temele dayanan
eşitlik ilkesi, sevginin gereken yolu izlemesini sağlayacak
ve evliliği başarıya götürecektir". (Adler, 1984)

(1) Kuruluş: Bu dönem evlilikle başlar ve ilk çocuğun doğuşuna
kadar sürer. Evlilik, bekarlık rollerinden evli çift rollerine geçişi
gösterir. Bu yeni rol çiftin hirbiri ile, kendi anababaları ile, diğer
çiftlerle ve bir bütün olarak toplumla olan ilişkilerini etkiler. Evlilik
bir bakıma eski rollerden gelecek rollere geçişi simgeler. Evliliğin ilk
döneminin en önemli görevi, her iki kişiyi de mutlu edecek ortak bir yaşam
biçimi bulmak, doyurucu cinsel etkileşimı örüntülerini keşfetmektir.
Ortak kararlar alma, aile sorumluluklarını paylaşma, çatışmaları
çözme yollarını öğrenme görevleri de yeni çift için çok önemlidir.
Romantik görüşlere karşın evliliğin ilk yılları en çetin yıllardır, bu
yıllardaki düşkırıklığı ve karşılıklı toplumsallaşma başarısızlığı erken
boşanmaların nedenidir. Boşanmaların özellikle ikinci ve dördüncü
yıllarda en üst düzeyde olduğu, boşanma olasılığının evliliğin uzunluğu
ile düşüş gösterdiği bulunmuştur. Evliliğin ilk yıllarındaki sorunlar
çoğunlukla yaşam koşulları, maddi durum. seks, genel uyumsuzluk,
anabaha müdahalesi olarak belirmektedir. Koller, ilk yıllarda boşanmanın
büyük ölçüde çiftlerin evlilikten gerçek olmayan beklentileri
sonucu ortaya çıktığını belirtmektedir. Birdwhitsell, sorunun çiftlerden
çok toplumdan kaynaklandığını, toplumun evlilik kurumunu
idealleştirdiğini ve sorunu olmayan bir yaşantı olarak sunduğunu ileri
sürmektedir.

Evliliğin ilk yıllarında cinsel ilişki sıklığı yüksektir ve Kinsey
verilerine göre yaşla düşmektedir. Yaşa bağlı düşüş daha çok erkek
örüntüsünü yansıtmaktadır; çünkü evli ve bekar erkeklerde orgazm
sıklığı düşüşleri koşutluk gösterirken, bekar kadınlarda yaşla çok az
değişim gösterdiği görülmektedir. Genel orgazm sıklığı kadınlarda 31-35
yaşları arasında, erkeklerde ise 21-30 yaşları arasında en yüksek
düzeye çıkmaktadır.

(2) Yeni anababalar: Evlilikte ikinci dönem anababalıktır;
gebelik ve ilk çocuğun doğumuyla başlar ve karıkocalıktan anababalığa
doğru bir rol değişimini içerir. Bu noktaya kadar çift oldukça
oturmuş bir ilişki gerçekleştirmiştir, ancak üçüncü kişi olan bebeğin
aileye katılması eski dengeyi bozabilir ve bu kesinti de kızgınlık ve
kıskançlık yaratabilir. Le Masters evliliğin bu dönemini incelemiş ve
ailelerin % 83'ünün ilk çocuğun doğumu ile yoğun bir bunalım yaşadıklarını
bulmuştur. Le Masters'a göre bu bunalım evresinin nedeni,
kötü evlilik, kişilik uyumsuzluğu, bebeğin istenmemesi değil, çiftin bu
yeni rol için hazırlığa sahip olmamasıdır. Anababa olmayı romantikleştiren
çiftler, bebek alışılagelen düzeni bozan biri olarak ortaya çıkınca
bunalım yaşamaktadırlar. Bu bunalıma, anababa oluşla birlikte
yetişkinliğe en son adımın atılmış olması ve yetişkin sorumluluklarının
bilinci de katkıda bulunuyor olabilir. Knox anababa rolüne uyumsuzluk
nedenlerini şöyle özetlemektedir: Gebeliğe karşı olumsuz tutumlar,
anababalığa ilişkin yetersizlik duyguları, bebekle deneyim
yoksunluğu, rol değişimini kabule istekli olmamak.

(3) Okulöncesi ailesi: Ailedeki ilk çocuk şimdi üç ile altı yaşları
arasındadır. İkinci bir çocuk doğmuş olabilir ve onunla ilgili sorunlar
da önemli olabilir (ama her dönemde ailenin ilk deneyimine dayanmakta
açıklama açısından kolaylık vardır). Bu dönemin görevleri,
eşler arasındaki yakın ilişkiyi sürdürürken, genişleyen aile için yer,
maddi olanak bulmak ve çocukları yetiştirmektir. Çocuk yetiştirme
görevi özellikle önemlidir; besleme, toplumsallaştırma, en üst düzeyde
duygusal gelişime olanak sağlama görevlerini içerir. Anababalar,
çocuklarıyla tam bir insan olarak etkileşime girebilmek için büyüyen
çocuklarıyla birlikte değişebilmelidirler. Toplumsallaşma süreci içinde
anababalar çocuklarına toplumun değer ve kurallarını öğretirken,
kendileri de çocukları tarafından toplumsallaştırılırlar. Nasıl anababa
olunacağını öğrenmenin karmaşık süreci içinde çocuklar ve anababalar
birlikte büyürler. Bazen anababalar çocuklarını en doğru biçimde
yetiştirme konusunda kaygı duyarlar, bu doğal ve gerçekçi bir kaygıdır.
Ancak çocukların da oldukça dayanıklı varlıklar olduklarını ve
güç koşullarda bile büyüyüp gelişmeyi başardıklarmı unutmamak gerekir.
Çocuklara mutlaka mükemmel anababalar gerektiğini söylemek
doğru olmaz. Belki anababalar için en iyi yöntem, kendileri ve çocukları
için en gerçekçi ve etkili yolu kendilerinin seçmesidir.

(4) Okulçağı ailesi: Bu dönem ailenin en büyük çocuğunun
okula başlamasıyla başlar. Bu dönemde sıklıkla görülen bir değişim
annenin yeniden işe dönmesidir. Hoffman, annenin çalışmasının anne-çocuk
ilişkisi üzerindeki etkilerini araştırmış ve annenin çalışma karşısındaki
tutumunun, çocuğun anneye olan tepkisini ve annenin çocuğa
karşı davranışını, çalışıp çalışmamasından daha fazla etkilediğini
bulmuştur. Başka bir deyişle, çalışan ve işlerini seven anneler, çocuklarına
daha iyi davranmakta, buna karşılık çalışan ve işlerini sevmeyen
anneler çocuklarıyla daha az ilgilenmekte, çocuklar da anneye
düşman olmaktadırlar. Aynı gerçek çalışmayan anneler için de geçerlidir,
çünkü çalışmadıkları için kendilerini kapana kısılmış hissediyorlarsa
çocukları da bundan olumsuz etkilenmektedir.

(5) Ergen çocuklu aile: Bu dönem en büyük çocuğun erinliğe
ulaşmasıyla başlar. Bu dönemde aile ekonomik yönden oldukça dengelenmiştir,
aile genellikle büyüklük sınırlarına ulaşmıştır, bütün üyeler
aynı evde yaşamaktadır. Bu dönemin temel konuları, çocuklar için
okul, meslek ve eş seçimi üzerinde yoğunlaşır; çocuklarda cinsellik,
bağımsızlık ve hareketlilik gitgide artar; sigara, alkol, uyuşturucu kullanma
kaygıları ortaya çıkar. Bu sorunlar ailede bunalımlara yol açabilir,
ergenlerle birlikte anababalar da bundan etkilenir. Aile içindeki
kuşak çatışması toplumdaki kuşaklar çatışmasından daha küçük çaplıdır,
çünkü ailedeki kuşaklar birbirlerine daha fazla benzerler. Araştırmalarda
gençler genellikle hem kendi kuşaklarıyla, hem de aileleriyle
dayanışma duygusu içinde olduklarını belirtmektedirler. Aile içindeki
kuşak farklılığı, -ailenin toplumsallaşma ve kültürel aktarım konularındaki
güçlüklerini yansıtmaktadır. Bengston'a göre, gençler kuşaklar
arasında algıladıkları farklılıkları abartırken, anababalar -özellikle büyük
anababalar- aynı farklılıkları küçümsemek eğilimindedirler.

(6) Yerleştirme yeri olarak aile: Bu dönem çocukların evlenme
ya da ayrı yaşama yoluyla evden ayrılmalarını içerir. Bu dönemde
aileler çocuklarını bırakmakta, dünyaya yerleştirmekte, çocuklar da
daha fazla bağımsızlık ve özerklik kazanmaktadırlar. Bu dönem anababalar
için, özellikle, ilgisini o zamana kadar ailesi üzerinde odaklaştırmışsa
anneler için sıkıntılı ve zor bir dönemdir. Çocukların ayrılması
anneler için önemli bir rol değişimini gerekli kılar. Üstelik bu
durum çoğunlukla annenin menopoz sıkıntıları dönemine rastlar. Bu
biyolojik değişim "boş yuva" olgusuyla birleşince kadınlar için bunalım
başlar. Üstelik bu dönemde koca da mesleğinin tepe noktasına
çıkmak için uğraşıp durmakta ve karısından uzak kalmaktadır. Bu
olayların etkileşimi karıkoca için psikolojik bir bunalım kaynağı olabilir.
Diğer bir etken de kadınların cinsel ilgilerindeki artıştır, oysa kocalar
işleri nedeniyle cinsel yakınlığa daha az ilgi duyarlar.

(7) Anababalık sonrası aile: Son çocuğun aileden ayrılmasından
sonra ortaya çıkan dönemdir. Pineo, evlilik mutluluğunun 20-25
yıllık çocuk yetiştirme süresince ilk yıllara göre gitgide azaldığını
bulmuştur; Deutscher ise, anababalık sonrası evlilik mutluluğunun önceki
dönemlerden daha az olmadığını belirtmektedir. Rollins ve Feldman,
evlilik mutluluğunun çocukları yerleştirme döneminde azaldığını, ama
anababalık sonrası dönemde arttığını saptamaktadır. Bu dönemde karşılaşılan
sorunların başında, çiftlerin yaşlanan anababalarına bakmaları,
daha sonra da onların ölümünün yarattığı duygularla başa çıkmaları
sorunu gelmektedir. Bir başka sorun da, anababaların artık
büyükanne ya da büyükbaba olmaları ve bunun gerektirdiği rol değişimini
göstermeleridir.

(8) Yaşlılık ailesi: Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla
başlar, karısı çalışıyorsa o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli
olacaktır. Emeklilik ve ortaya çıkan boş zamanın değerlendirilmesi bu
dönemin en önemli sorunlarıdır. Gelir düşüşü yaşam düzeyinde de düşüşe
neden olmaktadır, sağlık sorunları da bütün bu sorunlara eklenmektedir.

Buraya kadar yapılan açıklama yaşam döngüsünün tümünü kapsamakla
birlikte, orta yıllara ve yaşlılığa ilişkin açıklamalar kısa tutulmuş
ve ayrıntılar ilgili bölümlere bırakılmıştır. Bütün bu açıklamaların
aile olgusu çerçevesinde yer aldığı açıkça görülmektedir. Oysa
yetişkinler için aile dışında da birtakım yaşama biçimleri olabileceği
kuşkusuzdur.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:17 AM

2. Seçenek Yaşam Biçimleri

Genç yetişkini aile yaşamı döngüsü içinde düşünmek alışılagelmiş
bir yoldur. Oysa bundan farklı ve en azından sözü edilen aile
yaşam biçimleri kadar geçerli olan yaşam biçimleri de vardır. Hiç evlenmemiş
yetişkinler (bekarlar), önceden evli olanlar (dullar, boşanmışlar,
ayrı yaşayanlar), çocuksuz çiftler, komün yaşamı sürdürenler
bu seçenek yaşam biçimlerini oluştururlar.

A. Tek yaşayanlar. Tek yaşayan yetişkinler, hiç evlenmemiş,
dul kalmış, boşanmış ya da ayrı yaşayan kişilerdir. Ancak bu insanlar
üzerinde fazlaca araştırma yoktur, bilgilerin çoğu nüfus sayımı verilerinden
derlenmektedir. Üstelik tek yaşayan kişiler konusunda olumsuz
bir söylence de geliştirilmiştir. Örneğin, tek yaşayan kadınların kadınlık
yönünden yetersiz, duygusal açıdan sorunlu oldukları söylenegelmiştir.
Oysa Bernard'ın araştırması, bekar kadınların evli kadınlara
oranla daha üst düzeyde ruh sağlığına sahip olduklarını göstermektedir;
otuz yaşın üstündeki kadınlar içinde evli olanların bekar olanlardan
daha fazla psikolojik sorunları vardır. Bekar kadınlarla ilgili bir
başka söylence de, hızlı ve seks dolu bir yaşam yaşadıkları yönündedir.
Oysa Starr ve Carns'a göre, birçok bekar kadın daha geleneksel bir
yaşam sürdürmektedir, iyi bir ev ve iyi bir iş gibi geleneksel değerler
peşindedir. Aynı şekilde bekar erkekler konusunda da çeşitli kalıpyargılar
söz konusudur. Ancak birinciler için olumsuz olan söylenceler,
ikinciler için olumludur: Bekar kadın güçsüz, yitirmiş bir kişidir, bekar
erkek ise güçlüdür, özgürdür, kazançlıdır. Buna karşılık araştırmalar
bekar erkeklerin evlilere oranla daha fazla fiziksel ve psikolojik
sorunlardan yakındıklarını ortaya koymaktadır (Schiamberg ve Smith, 1982).

Araştırmalar hiç evlenmeyen insanların son yıllarda arttığını
göstermektedir. Sonuçta mutlaka evlenecek kişiler bunu kırk yaşından
önce yapmaktadırlar. Hiç evlenmeyen erkeklerin gelirleri daha büyük
bulunmuştur. Gelir ve eğitim düzeyi yüksek kadınlarda hiç evlenmeme
oranı daha yüksektir. Erkekler genellikle daha düşük sosyoekonomik
düzeyden kadınlarla evlendikleri halde, kadınlar daha düşük eğitim
ve sosyoekonomik düzeyden erkeklerle evlenmiyorlar. Evlilik için
toplumsal baskı yoğun olduğu için, hiç evlenmeyenlerin ne kadarının
bunu kendi seçimleriyle belirledikleri bilinemiyor.

Gelişimsel açıdan önemli olan nokta, evli olmayan yetişkinlerin
yaşamındaki dönüm noktalarını belirlemektir. Kesin veriler olmamakla
birlikte, belki de bu dönüm noktalarını meslek ya da aşk ilişkileri
oluşturmaktadır. Boşanma ve dulluk gibi olaylar daha önce evli olanlar
için dönüm noktası olarak kabul edilebilir.

Evliliğin boşanma ya da ayrılma ile sona ermesi kişisel ve toplumsal
nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Duvall'e göre, evliliğe iyi
hazırlanmamış, anababasından kurtulmak için evlenmiş, farklılıkları
hoşgörüyle karşılayamayan, mutsuz ya da boşanmış anababası olan
kişiler, çocuksuz olanlar ve gebe gelinler arasında daha fazla boşanma
görülmektedir. Öte yandan, eğitim, ırk, din, yaş, gelir düzeyi gibi toplumsal
farklılıklar da boşanmayı kolaylaştırmaktadır. En fazla evlilik
sorunu olan yıllar doğal olarak boşanmanın da en yoğun olduğu yıllardır.
20 yaşından önce evlenenlerde boşanma oranı daha yüksektir. En
fazla boşanma evliliğin üçüncü yılında yer almaktadır, ayrılmaların en
yüksek noktası da evliliğin ilk yılıdır. Bütün boşanmaların % 40'ı beş
yıldan daha az evli çiftlerde görülmektedir (A.B.D. Nüfus Bürosu,
1975). Boşanma nedenleri konusunda büyük farkılıklar görülmektedir.
En önemli nedenin mutsuzluk olduğu ileri sürülmektedir. Bazen tedirgin
ve mutsuz insanlar evliliğe bu sorunlarını çözme beklentisiyle
girmektedirler, oysa evlilik duygusal yönden yerleşmiş ve kimliğini sağlam
bir biçimde kurmuş insanlar gerektirmektedir. Pinard'a göre, boşanmış
insanların çoğu gergin, sinirli, depresyonlu, aşırı eleştirici ve
genelde uyum sorunları olan kişilerdir. Boşanmada bir diğer etken de
anababalık evresinde rol değişimini benimseyememe sorunudur. Eşle
birlikte yaşamaya yeterince uyum gösterememiş yetişkinler anababalık
rollerinden olumsuz yönde etkilenmektedirler.

Araştırmalar boşanmış insanın yaşam biçimi konusunda çok az
bilgi vermektedir. Erkeklerin yarısı yalnız, kadınların yarısı da
çocuklarıyla yaşıyor, genç olanlar kendi ailelerine dönüyorlar, orta
yaşlılar yalnız yaşamayı seçiyorlar. Ancak bu bilgiler birey için boşanmanın
anlamının ne olduğu konusunda yetersiz kalıyor. Boşanma yeniden
toplumsallaşmayı gerektiriyor ya da yeniden evlenmeyi içeriyor olabilir.
Boşanma duygusal ve fiziksel zorluklar içerebilir ya da yeni yaşam
biçimi bu zorluklara neden olabilir. Evlenmenin rol değişimini gerektirmesi
gibi, boşanma da rollerde ve statüde belirgin değişikliklere yol
açar. Bu durumda bütün toplumsal bağların yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
Evliliğin aksine boşanma, toplumsal normlarla belirlenmiş
kurumsal bir geçiş değildir. Birey normatif ipuçları olmadan ve
dışardan pek yardım görmeden yeni rollerini kendisi düzenlemek zorundadır.
Çoğu zaman boşanmayla birlikte bir tür başarısızlık duygusu
da yaşanır. Yeni ilişkiler kurmada ve bunları -varsa- çocuklara açıklamada
birtakım zorluklar vardır. Gluck'un araştırması, boşanmışların
% 75'inin beş yıl içinde yeniden evlendiğini ve % 60'ının boşanmışlarla
evlendiğini göstermektedir. Genellikle ikinci evlilikler daha mutlu
olarak nitelendirilmektedir.

Evlilikler boşanma ya da ölümle, sonuç olarak çiftlerden biri için
dullukla sonuçlanır. Yaşam süresinin uzaması dulluk süresini de uzatmıştır.
Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşadıklarından ve genellikle
kendilerinden daha yaşlı erkeklerle evlendiklerinden dulluk süreleri de
daha uzundur. Dulların büyük çoğunluğu 65 yaşın üstündedir ve bu
yaştan sonra evlenmeleri onaylanmadığı için yalnızlık en büyük sorunlarıdır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:17 AM

B. Birlikte yaşayanlar: Gelişmiş ülkelerde özellikle 1960'ların
sonlarına doğru birlikte oturma eğilimi yaygınlaşmıştır. 1980'lere
gelindiğinde 15-44 yaşlar arasındaki her üç Amerikan kadınından birinin
bir erkekle evlenmeksizin birlikte yaşadığı görülmektedir. Bu tür ilişki,
geçici birliktelikten evliliğe giden sürekli birlikteliğe kadar değişik
biçimler gösterebilmektedir. Birlikte yaşayanların çoğu bir yıl içinde
evlenmekte ya da ilişkiyi bitirmektedir. Birlikte yaşama, ilişkinin evlilik
için yeterince güçlü olup olmadığını sınama yolu olarak görülebilir.

C. Çocuksuz çiftler: Seçenek yaşam biçimlerinden biri de çocuksuz
çiftlerle ilgilidir. Bu grup istemediği ya da sahip olamadığı
için çocuksuz olan çiftleri içerir. Bu grup da tıpkı bekarlar, dullar ya
da evlenmeden birlikte yaşayanlar gibi toplumsal baskı altındadır;
çünkü toplum evliliği ancak çocukla birlikte düşünmektedir. Çiftler
çocuk sahibi olmamaya çeşitli nedenlerle karar vermiş olabilirler. Eşlerden
her ikisi de çocukla kesintiye uğramasını istemediği işlere sahip
olabilir; çocuk yetiştirmenin sorumluluğunu istemeyebilir; çocuklarına
geçirmek istemedikleri genetik bir özürleri olabilir; anababalık
rolüyle ilgilenmiyor ya da bu role uygun olmadıklarını düşünüyor
olabilirler vb.

D. Eşcinseller: Freud bir eşcinselin annesine yazdığı mektupta
şöyle demektedir: "Eşcinsellik elbette bir avantaj değildir, ama utanılacak
bir kusur, bir aşağılanma da değildir, bir hastalık olarak da
sınıflanamaz. Eskilerde ve günümüzde pek çok saygıdeğer kişi eşcinseldi,
aralarında (Platon, Michelangelo, Leonardo da Vinci, vb.) sayısız
büyük adam vardı. Eşcinselliği bir suç gibi cezalandırmak çok büyük
bir adaletsizliktir ve de zalimlik...

Kamuoyunda, karşıcinseller ve eşcinseller olmak üzere iki tür insan
olduğu kanısı yaygındır. Gerçekte ise, karşıcinselliği ve eşcinselliği
aynı süreklilik üzerinde kutuplar olarak görmek daha doğrudur.
Çoğu bilim adamı, karşıcinsel ya da eşcinsel "bireyler" değil, karşıcinsel
ya da eşcinsel "uygulamalar" olduğunu kabul etme eğilimindedir.

Psikanalizci İrving Bieber'e göre, eşcinsellik raydan çıkmış
karşıcinselliktir, temelinde de babanın etkisiz, annenin egemen olduğu aile
yapısı vardır. Buna karşılık Michael Schofield, bu çok yaygın varsayımın
doğru olmadığını, eşcinsellerin geçmişinin çok büyük bir
farklılık gösterdiğini söylemektedir. Schofield'e göre, eşcinseller
arasındaki farklılık, eşcinsellerle karşıcinseller arasındaki farklılıktan
çok daha büyüktür. Eşcinselliği açıklamaya çalışan diğer kuramlar da
(fiziksel yapı ve mizaç kuramları, biyolojik ve hormonal yapı kuramları,
öğrenme kuramları) başarılı bir sonuca ulaşabilmiş değildir. Sonuç
olarak, uzmanların hepsi şimdilik en iyi yolun eşcinsellik karşısında
açık görüşlü olmak ve gelecekteki araştırmaları beklemek olduğunda
birleşmektedir.

Bu bölümün sonuna bıraktığımız temel bir tartışma konusu da,
tekeşlilik, (monogamy) sorunudur. Kimmel'in (1974) dediği gibi, "Hemen
hemen bütün insanlar görünüşte aile denemesine girişmekle birlikte,
çoğu eğer olanakları olsaydı ailenin değerli bir kurum olup olmadığını
ve bu denemeye girişerek, değişimlere uğramaya ve ölmeye
değip değmediğini tartışırlardı."

Murdock'a göre, tekeşlilik bütün toplumlarda var görünüyorsa
da, onun incelediği 238 toplumdan aşağı yukarı sadece beşte biri tam
anlamıyla tekeşlidir. Dolayısıyla tekeşli yaşamın bütün insanlar için
en uygun yaşam biçimi olduğu söylenemez. Günümüzde nüfus patlamasıyla
birlikte "deneysel" yaşam biçimlerine duyulan ilgi ve hoşgörünün
de arttığı görülmektedir. Üstelik, evliliğe uygun olup olmadığına
bakılmaksızın, herkesin evlenmesi için yapılan toplumsal baskı
azalırsa boşanma oranının da büyük ölçüde düşeceği söylenebilir.

İnsanlar genellikle evliliğe girerken de, evliliği bozarken de tekeşliliği
tartışmaktansa kişileri tartışmayı yeğlemektedirler. Evliliğin
kurulmasında ve yıkılmasında bireysel etkenlerin varlığı ve rolü kuşku
götürmez, evlilikte ortaya çıkan mutluluğu ya da mutsuzluğu kendi
psikolojik gelişimimiz ölçüsünde biz yaratırız. Ancak öte yandan, evlilik
ve aile toplumsal kurumlardır ve bizi bireysel irademiz dışında
yönetmektedirler. Kurumlaşmış tekeşlilik bireysel sevgi temeline dayanıyor
gibi görünse de, aslında cinsel içgüdüyü denetim altında tutmak,
üretim güçlerini güvence altına almak, kadını erkeğe bağımlı
kılmak türünden toplumsal gerekçelere dayandığı düşünülmektedir.
Ancak bu tür yorumların somut değişimlere dönüşemediği de açıktır.

Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosu'nun belirttiğine göre,
bu ülkede 1960'da kadınların yüzde 72'si ve erkeklerin yüzde 47'si 20-24
yaşlar arasında evleniyordu; 1990'da ise kadınların yüzde 34'ü ve
erkeklerin yüzde 21'i aynı yaşlar arasında evlenmektedir. Bu durum
günümüzde evliliği erteleme konusunda güçlü bir eğilim olduğunu
göstermektedir. Evliliği erteleme eğilimi kısmen üniversiteye gitme
oranındaki artışla ilgilidir. Gclişmiş ülkelerde evlilik olmadan birlikte
yaşama olanağı da evlenmeyi ertelemeye yol açmaktadır. Boşanma
oranının artması ve tek yaşamanın gitgide kabul görmesi de evlenmeyi
geciktiren nedenler arasındadır (seçenek yaşam biçimleri burada
anımsanabilir). Sonuç olarak, günümüzde evliliğe daha gerçekçi ve
akılcı nedenlerle yaklaşıldığı söylenebilir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:17 AM

3. İş ve Meslek

İnsan yaşamının diğer dönemleri gibi yetişkinlik de ancak içinde
ortaya çıktığı toplumsal bağlamlarda anlaşılabilir; iş ve meslek yaşamı
da bunlardan biridir. Hem kadının hem de erkeğin yaşam süresinde
çalışma en önemli yeri tutar (ancak, çalışma konusunda bilinenlerin
çoğunun erkeğin çalışmasına ilişkin olduğunu hemen belirtmek gerek).

İnsanların neden çalıştıkları konusunda pek çok neden ileri sürülebilir
ve bu soruşturmanın sonu gelmez. Ancak çalışmanın insan mutluluğunun,
yaşam doyumunun, ruh sağlığının temellerinden biri olduğuna
da hiç kuşku yoktur. Nitekim Freud bir konuşmasında ruh sağlığının
temeli olarak "sevme ve çalışma"yı göstermiştir.Yaşamın bu
iki alanı yetişkinlik yıllarının temelini oluşturur.

A. Çalışmanın Anlamı

Erikson'un gelişim kuramında "yakınlığa karşı yalıtılmışlık" ve
"üretkenliğe karşı durgunluk" evreleri çalışma yaşamına da denk düşer.
Uzun süren bu evreler sadece iş alanındaki üretkenlik ve yaratıcılığı
değil, aynı zamanda yeni kuşaklar üretmeyi, onları yetiştirmeyi ve
sorunlarıyla ilgilenmeyi de içerir. Böylece bireysel çalışma, iş
ilişkilerine, aile yaşamına ve tüm topluma uzanan çok geniş bir etkileşim
alanını kapsar.

1) Kimlik ve üretkenlik: Erkekler ve kadınlar için "iş" uzun
süren bir fiziksel ve duygusal enerji yatırımını gerektirmektedir. Erkek
için de kadın için de bu yoğun uğraş, ergenlik yıllarının kimlik
bunalımının çözüldüğünü ve artık genç yetişkinliğe geçildiğini gösterir.
Meslek ve aile yaşamındaki başarı bireyin kimlik duygusunu
güçlendirdiği gibi bu kimliğe toplumsal bir temel de sağlar. Bireyin
işi onun kimliğinin belirgin bir parçasıdır ve adı, cinsiyeti ve uyruğuyla
birlikte kimliğini belirtmede önemli bir rol oynar. Kimlikle meslek
arasındaki bu sıkı bağ özellikle "doktorum", "avukatım", "polisim",
"sanatçıyım" gibi anlatımlarda daha da belirgindir. Meslek aynı
zamanda toplumsal sınıfı ve eğitim düzeyini de gösterir. Meslek rollerine
girmek yetişkinliğe girmeyi belirttiği gibi, işten alınan doyumu
da belirtir. İş rolündeki sıkıntı ve doyumsuzluklar, bir tür ketlenme ve
Erikson'un deyişiyle "üretkenlik bunalımı" olarak görülebilir. Bu duygusal
bunalım daha önceki yıllara ilişkin kimlik bunalımıyla ilişkilidir,
ancak yetişkinlik döneminde "ben kimim?" sorusu yerine, "ben
ne yapıyorum?" sorusu sorulur.

Derin doyum ve başarı duygusu ya da sıkıntı ve yetersizlik duygusu
bireyin yaşamının diğer alanlarını da etkiler. Aile ile iş arasındaki
etkileşim çoğunlukça bilinen ve yaşanan bir olgudur. Başka bir
deyişle, işteki sıkıntı ailenin önemini arttırır. İşteki doyumsuzluk aile
yaşamında ödünlenmek istenir, sonuçta sıkıntı bütün aile bireylerine
yansır, aile bu yükü kaldıramaz hale gelir ve aile bunalımları yaşanır.
Öte yandan, doyumsuz bir aile ilişkisi ve uyumsuz evlilik de işin doyum
yeri olarak görülmesine yol açabilir. Bu durumda iş, aile sıkıntılarından
uzaklaşmak için başvurulan bir kaçış yeridir. İkinci bir iş edinerek,
geç saatlere kadar çalışarak, iş yolculuklarına çıkarak işi doyum
kaynağı yapmaya çalışılır. Bazen de işinde yükselmek isteyen
biri iş ve aileyi rekabet alanı haline getirebilir, bu da aile içi gerilimi
artırabilir. Özellikle kadının çalışmadığı ailelerde, bu durumda kadın
ihmal edildiğini ve eve hapsedildiğini, erkek de karısı ve ailesi tarafından
engellendiğini ileri sürer; sonuç, eşlerin birbirine yabancılaşmasıdır.
Aslında ailedeki bu yabancılaşma bireyin işteki yabancılaşmasının
bir uzantısıdır.

2) Yabancılaşma: İş ve yabancılaşma olgusuna ilişkin açıklamalar
özelliklc Erich Fromm'un yapıtlarında yer almaktadır. Fromm'a
göre yabancılaşma, "kişinin kendisini bir yabancı gibi hissettiği yaşantı
biçimidir. kişi kendisiyle ve dış dünyayla üretici bir ilişki içinde
değildir". Yabancılaşma durumunda, "insanın kendi eylemleri, onun tarafından
yönetilmek yerine, onun üstünde, ona karşı işleyen yabancı
bir güç olup çıkar." Böylece insan, kendini kendi zenginliğinin etkin
yaratıcısı olarak değil de, kendini kendi dışındaki güçlere kaptırmış
zavallı bir nesne olarak algılar. Fromm'a göre çağdaş toplumda yabancılaşma
hemen her yeri kaplamış bir olgudur, özellikle çalışma ve
iş yaşamı etkilenmektedir bundan. Fromm (1982) bu durumu şöyle
betimlemektedir:

"Hem kişiliğin hem de malların satıldığı pazarda değerlendirme
ilkesi aynıdır. Birinde satışa sunulan, kişilikler;
ötekinde ise, mallardır. (...) Başarı büyük ölçüde, insanın
kendisini pazarda ne kadar iyi sattığına, kişiliği ile ne kadar
iyi rol yaptığına, dış görünüşünün etkililiğine, örneğin 'neşeli',
'sağduyulu', 'saldırgan', 'güvenilir', 'tutkulu' olup olmadığına
bağlıdır. (...) Başarı büyük ölçüde insanın kişiliğini
ne kadar iyi sattığına dayandığına göre, birey kendisini
bir mal ya da daha çok, hem satıcı hem de satılacak mal olarak
görür. (...) Çağdaş insan kendini aynı zamanda hem pazardaki
satıcı hem de satılacak mal olarak gördüğünde, özsaygısı,
denetiminin dışıdaki koşullara dayanır. Eğer başarılıysa
değerli, başarısızsa değersizdir." (Fromm, 1982).

Çalışmaya yüklenen anlamın ve iş doyumunun en güvenilir belirtilerinden
biri şu soruya verilen yanıtta ortaya çıkar: "Herşeye yeniden
başlayabilecek olsaydınız hangi işe girmek istersiniz?" 1972'de
ABD'nde işe yabancılaşma konusunda ülke çapında yapılan bir araştırmada,
beyaz yakalı işçilerin sadece % 43'ü ve mavi yakalı işçilerin
sadece % 24'ü aynı işi seçeceklerini söylemişlerdir. 1979'da Michigan
Üniversitesi'nce yapılan başka bir araştırmada işçilerin sadece % 46,7'si
işlerinde "çok doyumlu" olduklarını, % 60'ı başka bir işi yeğleyeceklerini,
% 61'i yaptıkları işi arkadaşlarına tavsiye edebileceklerini
belirtmişlerdir. Sonuç olarak, hemen hemen her işin kimi insanlara
sıkıcı geldiği söylenebilir. İş doyumunun, işi tutkuyla yapmak gibi bireysel,
kararlara katılmak gibi toplumsal etkenlere bağlı olduğu da
anlaşılmaktadır. Ayrıca, yaşlı kişilerin genç kişilerden daha fazla
işlerinde doyum buldukları araştırmalarda ortaya çıkmaktadır (Vander
Zanden, 1981).

Çalışmanın anlamı ile ilgili bir sorun da, kadınların ev işinin
"gerçek iş" sayılmamasıyla ilgilidir. Herşeyin değerini paranın belirlediği
bir toplumda kadınların ev işi küçümsenmektedir, çünkü parasal
girdisi olmayan bir iştir. Öte yandan, her şeyi erkeklerin belirlediği bir
toplumda kadınların ev işi onların "doğal" bir görevi, varoluşlarının
vazgeçilmez bir yönü olarak görülmektedir. Günümüzde bu tür geleneksel
kalıpyargıları aşmaya çalışan toplumlarda, kadınların ev işine
de ücret ödenmesi, evde çalışan kadınların da iş sigortasına bağlanması
ve emeklilik hakkına kavuşması söz konusu edilmektedir.

3) Kadınların çalışması. Yakın zamanlara kadar evinde oturması
gerektiği düşünülen kadınlar, bugün birçok ülkede ulusal
işgücünün yaklaşık yarısını oluşturmaktadırlar. Amerikalı ekonomist
Eli Ginzberg, kadınların son birkaç yılda işgücüne hızla katılışını
"yüzyılımızın en önemli olgusu" olarak nitelemektedir. Ancak, kadın
işgücünün genişlemesi ekonominin geleneksel yapısında hala çözüm
bekleyen bir yığın sorunu da birlikte getirmiştir. 1984'te Fransa Kadın
Hakları Bakanı Yvette Roudy, "Kadınlar daha önce de pek çok sanayi
devrimiyle randevuyu kaçırmışlardır. Umarım, birkez daha yolun kenarında
durup gelişime seyirci kalmazlar. Fakat öyle bir dönemde bulunuyoruz ki,
erkeklerle kadınlar arasındaki rol ve görev bölüşümü
kültürlere yerleşmiştir. Erkek çocuklar için 300 meslek varken, kız
çocuklar için sadece 30 meslek yolu bulunmaktadır" demektedir.

Kadınların iş dünyasında karşılaştıkları ilk sorunlardan biri, her
zaman, ücret düzeyinin en düşük olduğu sektörlerde çalışmak zorunda
kalmalarıdır. Bunun temel nedeni, daha başlangıçta kadınların ileride
yüksek ücret getirmeyecek ve yükselme olanağı sağlamayacak öğrenim
dallarına ve mesleklere yöneltilmeleridir. Kadınlar, dil, edebiyat, tarih
gibi insan bilimleri dallarına, öğretmenlik, hemşirelik, sekreterlik gibi
hizmet kollarına itilmektedirler; mühendislik, diplomatlık, yüksek düzeyde
yöneticilik, üniversite öğretim üyeliği, parlamenterlik, sendika
liderliği gibi alanlara kadınlar hala yaklaşamamakta ya da pek az ve
güçlükle girebilmektedirler. Sorumluluk gerektiren yüksek görevlerde
bulunan kadınların oranının gelişmiş Batı ülkelerinde bile henüz
çok ağır bir tempoyla değiştiği bilinmektedir (bk. Tablo 14).

Tablo 14

Kadınların Çalıştığı Sektörler

(1982 verileri, %)

Ülkeler - Tarım - Endüstri - Hizmet

Alm. Fed. Cumhuriyeti - 7,0 - 25,5 - 65,5

Fransa - 6,0 - 21.1 - 78,8

İtalya - 13,3 - 26.9 - 59,9

Hollanda - 2,5 - 12.1 - 85,4

Belçika - 1,7 - 16.0 - 82,3

Lüksemburg - 5,2 - 12.6 - 79,1

İngiltere - 1,2 - 19,7 - 79,1

İrlanda - 5,6 - 20,1 - 74,3

Danimarka - 5,5 - 13.5 - 81,0

Yunanistan - 41,6 - 18,2 - 40,2

AET 10 üye - 7,0 - 22,5 - 70,5

Kaynak: Avrupa Dergisi, No. 93, 1984.

Kadınların iş dünyasında yaşadıkları bir başka sorun, işsizlik bunalımı
karşısında kadınların daha elverişsiz durumda bulunmalarıdır.
Erkekler için işsizlik oranı % 10 iken, kadınlar için % 15' tir. Avrupa'da
kadın işsizlik oranı erkek işsizlik oranından İtalya'da üç, Fransa,
Hollanda ve Belçika'da iki kat yüksektir. Avrupa Ekonomik Topluluğunda
işsizlikten en çok etkilenen grubu genç kadınlar oluşturmaktadır.
İtalya'da 25 yaşın altındaki her iki kadından biri işsizdir; bu oran
Belçikada % 40'a, Hollanda ve Fransa'da % 35'e yaklaşmaktadır.

Kadınların çalışma yaşamında karşı karşıya kaldıkları en ciddi
sorun ise, ücret eşitsizliğidir. 1975 ve 1976 yıllarında AET düzeyinde
kabul edilen iki genelge, aynı iş için ya da eşit değer verilen iş için
cinsiyete dayalı her türlü ayrıma son verilmesi ilkesini içeriyordu;
ücretlerin belirlenmesi için kurulacak mesleki sınıflandırma sistemi
erkek ve kadın işçiler için ortak ölçütlere dayandırılmalı ve cinsiyet
ayrımını ortadan kaldırmalıydı, üye devletler bu genelgeye göre gereken
hukuksal düzenlemeleri ülkelerinde hemen yapmalıydılar. Oysa
bugün hiçbir AET ülkesinde gerçek anlamda bir ücret eşitliğine hala
ulaşılabilmiş değildir. Kadın ve erkeklerin aldığı ücretler arasındaki
farkın en yüksek olduğu ülkeler Lüksemburg, Yunanistan ve İrlanda
(% 30'u aşıyor), en düşük olduğu ülke ise İtalyadır (% 20'den az).
Aşağıdaki tablo, sanayideki ücret eşitsizliğinin AET ülkelerindeki durumunu
yıllara göre göstermektedir (Tablo 15).

Bütün bu olumsuz görünümlere karşın, Anne Wahl'ın (1984) dediği
gibi, "Kadınların çalışma alanında gösterdiği gelişme, çağımızın
en belirgin olgularından biridir. Avrupa Topluluğu'nda, 15-64 yaşlar
arasındaki kadın nüfusu içinde çalışan kadınların oranı, 1970'de % 44
iken, 1982'de % 50'ye yükselmiştir. Daha şimdiden, şu basit fakat
önemli sonuca varılabilir: Herhangi bir sosyolojik eğilim değişikliği
olmadığı takdirde, 21'nci yüzyılın başında, kadınların çalışma yaşamı
karşısındaki davranışı erkeklerinkiyle aynı olacaktır." (Avrupa Dergisi,
1984)

M@D_VIPer 09-25-2006 12:20 AM

B. Meslek seçimi

Meslek seçimi süreci bireyin gerçek işini seçiminden çok önce
başlar. Meslek seçimi, sadece varolan işler arasında en uygununa karar
vermekten ibaret değildir. Bireyin geçmişi ve temelleri, rol modelleri,
deneyimleri, ilgileri ve kişiliği meslek seçimini etkileyen en
önemli etkenlerdir.

1) Bireysel temeller: Toplumsal sınıf, etnik köken, cinsiyet,
zeka gibi karmaşık etkenler bireyin meslek seçimini etkilerler. Bu etkenlerin
etkileşimi, bireyin evlenmesinde olduğu gibi, iş seçimini ve
şansını etkiler. Söz gelimi, kadınların mesleğe yönelmesinde cinsiyetin,
zencilerin iş bulmasında ırkın engelleyici bir etken olduğu, buna
karşılık yüksek sosyoekonomik düzeyin, yaratıcı zekanın olumlu bir
rol oynadığı bilinmektedir.

Tablo 15

Sanayide Ücret Eşitsizliği

Düz Sanayi İşçilerinin Brüt Ortalama Saat Ücretleri

(Endeks: Erkekler = 100)

Ülkeler Yıllar

Almanya Fed. Cumhuriyeti 1972 (69,65), 1975 (72,55), 1977 (72,81),
1978 (73,02), 1979 (72,69), 1980 (72,63), 1981 (72,78)

Fransa 1972 (78,67), 1975 (78,47), 1977 (77,43), 1978 (78,32),
1979 (78,29), 1980 (78,28), 1981 (79,48)

İtalya 1972 (76,29), 1975 (79,71), 1977 (84,64), 1978 (83,06),
1979 (84,12), 1980 (84,13), 1981 (84,87)

Hollanda 1972 (64,64), 1975 (72,41), 1977 (73,48), 1978 (73,49),
1979 (72,29), 1980 (73,27), 1981 (72,64)

Belçika 1972 (68,42), 1975 (71,52), 1977 (70,98), 1978 (70,73),
1979 (70,27), 1980 (70,25), 1981 (71,59)

Lüksemburg 1972 (62,50), 1975 (63,19), 1977 (65,02), 1978 (63,55),
1979 (61,88), 1980 (64,71), 1981 (63,35)

İngiltere 1972 (60,26), 1975 (67,91), 1977 (71,60), 1978 (69,89),
1979 (70,83), 1980 (69,65), 1981 (69,96)

İrlanda 1972 (-), 1975 (60,94), 1977 (62,13), 1978 (64,10),
1979 (66,96), 1980 (68,70), 1981 (67,20)

Danimarka 1972 (-), 1975 (84,31), 1977 (86,50), 1978 (86,14),
1979 (86,36), 1980 (86,05), 1981 (85,76)

Yunanistan 1972 (-), 1975 (69,86), 1977 (68,36), 1978 (68,00),
1979 (68,00), 1980 (67,38), 1981 (66,65)

Kaynak:Avrupa Dergisi, No: 93, 1984.

2) Rol modelleri: İnsanlar mesleklerini çoğunlukla o meslekten
birisiyle özdeşleşerek seçerler. Rol modeli olan kişi geleneksel
toplumlarda baba ya da amcadır. Ancak, günümüzde kitle iletişim
araçları bireye yakın çevresinde bulunmayan rol modellerini de iletmektedir;
böylece bir gencin kendi temel özelliklerinin dışında olan
birini model alması da olanaklı olmaktadır.

3) Deneyim: Bir insan mesleğini daha önce yaşadıklarına göre
de seçebilir. Ağabeyi öldürülen birinin polis olmayı, büyükbabasının
evi yanan birinin itfaiyeci olmayı istemesi gibi. Burada da
yaşıtlarınınkinden farklı bir mesleği özel bir deneyim sonucu seçmek
sözkonusudur.

4) İlgiler: Gerçekten seçme şansı varsa, bireyin ilgileri, tercihleri
ve değerleri meslek seçiminde önemli bir rol oynar. Örneğin psikologlar
ya da özel eğitimciler insanları anlamaya ve onlara yardım etmeye
ilgi duyan kişilerdir. Ancak bu ilgi bireysel farklılıklara göre
değişik mesleklerde de anlatım yolunu bulabilir. Genel olarak bir insanın
ilgileri kısmen deneyimlerini, kısmen de rol modellerini yansıtır;
aynı zamanda, geçmişteki başarılarını ve yeteneklerinin ne olduğuna
ilişkin kanısını da dile getirir.

5) Kişilik: Meslek seçimi birey ile işi arasındaki uygunluğu da
yansıtır. Yetişkinlerde kişilik özellikleri ile çeşitli işlerin özellikleri
arasındaki ilişkiyi soruşturan pek çok araştırma yapılmıştır. J. L.
Holland'ın iş ve meslek seçimi kuramında kişilik farklılıkları en önemli
yeri tutmaktadır; bu kuramda altı temel kişilik boyutu uygun meslek
seçimleriyle ilişki içindedir. Temel boyutlara sahip (gerçekçi, araştırıcı,
sanatsal, toplumsal, geleneksel, girişimci) kişiler bunlarla bağdaşan
mesleklere yönelirler. Örneğin, bir çiftçi hem gerçekçi (güçlü ve pratik),
hem de gelenekseldir (yapılanmış etkinlikleri yeğler). Meslek ile kişilik
uyuştuğunda insan doyum bulur, işini sürdürür ve mesleğinde ilerler.

Sonuç olarak, meslek seçiminin çok karmaşık birtakım etkenlerin
etkileşimine bağlı olduğu söylenebilir. Meslek seçiminin ergenlik sonlarında
ya da genç yetişkinlikte tek bir karar sonucu yapıldığı yolundaki
geleneksel görüş, bugün yerini meslek seçimi ve gelişiminin yetişkinlik
boyunca sürdüğü görüşüne bırakmıştır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:20 AM

C. Meslek Örüntüleri

Meslekler arasında büyük farklılıklar oIduğu gibi, meslek örüntüleri
arasında da önemli farklılıklar vardır. Söz gelimi, belirli ilerleme
basamakları olan ve bireyin başarısı ölçüsünde bu basamakları tırmandığı
bir iş düşünelim. Bu örüntü, düzenli bir ilerleyişle statü merdiveninde
dikey bir tırmanmayı belirler, çoğunlukla da aynı yerde
uzun yıllar çalışmayı gerektirir. Şimdi de, bireyin yaptığı işlerin sırasal
bir örüntüsünün olmadığı düzensiz bir iş geçmişini düşünelim.
Bu durumda, işlevsel olarak birbirine benzeyen işlerde statü sağlayan
ne dikey ne de yatay bir ilerleme vardır. Wilensky, bu ölçütleri iş
geçmişlerini çözümlemede kullanmıştır. Wilensky, meslek yaşamında
(kariyer) düzenli grubun düzensiz gruba oranla işte ve iş dışında daha
çok toplumsal etkileşim gerektirdiğini söylemektedir. Sonuç olarak,
insanın çalıştığı iş kategorisinin düzenli ya da düzensiz olması onun
toplumsal yaşamını da büyük ölçüde etkilemektedir. Öte yandan, insanla
meslek arasındaki etkileşimi belirleyen başka etkenler de vardır.
Bu etkenler, güdülenme, (para, statü, hizmet, yaratıcılık vb.) ve doyum
kaynaklar (para, statü, başarı, ün, vb.)dır. Böylece, doktorluk,
mühendislik gibi potansiyel olarak düzenli meslekler, güdüleri ve doyumları
gibi değişik etkenlerle diğer düzenli mesleklerden ayrılırlar;
bu özel düzenli mesleklerin farklılıkları benzerliklerinden önemlidir.

Meslekte ilerlemenin diğer bir türü de, düzenli mesleklerde bireyin
oldukça ani ve önemli iş değişikliği yapmasıdır. Bu değişikliğin
nedeni, iş sıkıntısından daha doyurucu bir işle kurtulma çabası ya da
başarı sonucu yeni olanaklar yaratma isteği olabilir. Bu ani değişiklik
düzensiz iş örüntüsünden farklıdır, çünkü düzenli bir sistem içindedir
ve en fazla iki değişikliği içerir (başarılı yöneticinin şirket değiştirmesi
gibi). Bu tür değişiklik yapan kişiler, yalnızca düzenli işlerde
çalışanlardan, daha çok risk alma yeteneği, güvensizliğe karşı koyma gücü
ve zorluklarla başa çıkabilme kapasitesi ile ayrılırlar. Öte yandan,
bu değişiklik bireyin meslek (kariyer) gelişiminde bir bunalımı da ortaya
koyabilir. Aile yaşamı döngüsünde olduğu gibi meslek yaşamı
döngüsünde de bunalım noktaları önemli bir rol oynarlar.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:20 AM

D. Meslekte Dönüm Noktaları

Gelişimsel açıdan meslek yaşamında bunalım noktaları ya da dönüm
noktaları vardır. Bu noktalar düzenli mesleklerde daha belirgindir;
düzensiz mesleklerde ise her işten ayrılma ve yeni işe girme bir
bunalım noktası sayılır. Düzensiz mesleklerde her yeni iş yeni bir
uyum ve yeni bir toplumsallaşma süreci demektir. Üstelik, düzensiz
mesleklerde birey ya yaşı ilerlediği ya da artık yaptığı iş otomatikleştiği
için, aynı türden iş bulamazsa, düzenli işte zorunlu emekliliğin
neden olacağı türden bir bunalımla karşılaşır.

İş döngüsünde ilk dönüm noktalarından biri, bir işe girme'dir. Bu
süreç, meslek seçimi sürecinin sonu, aynı zamanda yetişkinlik yaşamının
başlangıç noktasıdır. Birey işin gerektirdiği rolleri tanıyarak şimdi
gerçek işe girer, artık işin gerçek gerekleriyle, beklentileriyle ve
ödülleriyle karşı karşıyadır. Bu etkenler büyük olasılıkla bireyin daha
önceki ideal beklentileriyle çatışacak ve birey bu nedenle bir çatışma
yaşayabilecektir. Bütün mesleklerde bireyler yeni işlerinin gerçek
gerekleriyle yeniden toplumsallaştırılır ve bir uyum döneminden geçerler;
bu arada işin ilk haftaları ya da aylarında duygusal bir rahatsızlık
da yaşarlar. Bu yeniden toplumsallaşma sürecinde birey yeni bir "benlik"
geliştirmektedir. Kendisi karşısında başkalarının (işveren, iş arkadaşları,
müşteriler) rolünü alarak kendisinden beklenen rol davranışını
öğrenmektedir; aynı zamanda kendisini bu rolde görür ve bu rolde tepki
verir. Eğer içsel benlik ile işteki benlik arasında büyük farklılıklar
varsa, birey işteki benliği içsel benliği doğrultusunda değiştirmeye çalışır,
bunu yapamazsa yaşanan bunalım da o oranda artar. Birey işe
girmesiyle geçirdiği toplumsallaşma sürecinde işin gerekleri ve değerleri
doğrultusunda bir benlik geliştirir ve bunu içsel benliğine de uygun
hale getirmeye çalışır (D.C. Kimmel, 1974).

İş döngüsündeki diğer önemli bunalım ya da dönüm noktaları orta
yaşlarla ve emeklilikle ilgilidir; bunlar ilgili bölümlerde ayrıntılı
biçimde ele alınacaktır.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:20 AM

4. Toplumsal Çevre, İlişkiler ve Katılım

Genç yetişkinlikte önemli bir gelişim boyutu da, aile ve iş ilişkileri
yanısıra ortaya çıkan toplumsal ilişkiler ağıdır. Toplumsal ilişkiler
ağı bireylerin ve ailelerin koşullarına göre değişiklik gösterir. Örneğin,
Amerikalı yetişkinler cinsiyetlerine, yaşlarına, evlilik durumlarına
ve sosyoekonomik düzeylerine göre geniş toplumsal etkinliklere
girerler. Bu etkinlikler, halk eğitimi uğraşlarını, dinsel uğraşları,
okulla işbirliğine girmeyi, siyasal etkinlikler düzenlemeyi içerir. Evlilik
öncesinde ve evliliğin ilk yıllarında erkek ve kadının toplumsal katılımı
birbirine benzer, benzemediği durumlarda da daha çok kadınların
seçimi ağır basar. Çocukların küçük olduğu yaşlarda çocuk merkezli
etkinlikler öncelik taşır. Orta yaşlarda kadının etkinlikleri aile
merkezli olurken, erkeğinki iş merkezli olma eğilimindedir. Katılımların
farklılığına karşın, erken yetişkinlikte başlayan ve güçlü bir
biçimde orta yaşa doğru ilerleyen gelişimsel bir değişimden söz edilebilir.
Bu değişim, fiziksel güç etkinliklerinden kişilerarası ilişkiye
ağırlık veren etkinliklere doğru olmaktadır.

Gelişimsel açıdan, insanın büyümesi ve olgunlaşması, anababadan
-aileden- koparak yeni insan ilişkilerine girmesi ve giderek toplumsal
katılıma yönelmesi demektir. Bu gelişimin temelleri, çocuğun
mutlak bağımlılığı evresinden sonra, ergenin bağımsızlığı deneme
uğraşlarıyla atılmaktadır. Genç yetişkin ise, artık bağımsızlığını kazanmış
bir kişi olarak, kişilerarası ilişkilere girebilen, toplumsal, kültürel,
siyasal etkinliklere katılabilen kişidir.

Toplumsal ve kültürel katılma, günlük yaşamın sıradanlığına ve
sıkıcılığına karşı bir çıkış yoludur. Günlük yaşamın dar, kısır ve
yabancılaştırıcı çevreleri ancak kültürel katılım ve etkinlik aracılığıyla
aşılabilir. Bununla birlikte, kültürü bir boş zaman uğraşısı, bir oyun,
bir düş gibi algılamamak da gerekmektedir. Kültür pazarlarının yönlendirdiği
ticarileşmiş kültür ürünleriyle yetinmenin uyuşturucu alışkanlığı
edinmekten hiçbir farkı yoktur. Maurice Duverger'in, kitle iletişim
bombardımanı altındaki günümüz insanları için, "bir sürü şey biliyorlar,
ama kültürden yoksunlar" demesi boşuna değildir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:20 AM

5. Ahlak Gelişimi

Toplum içinde yaşayan bireyler olarak belirli doğru ve yanlış
kavramlarını başkalarıyla paylaşmak ve birlikte yaşamanın gereği
olan birtakım kuralları izlemeye yetenekli olmak zorunda olduğumuz
bilinir. Bizim kişisel mutluluğumuz da, toplumda eşitlik ve adaletin
varlığı da, birtakım ahlak standartlarının herkesçe kabul edilmesine
bağlıdır. Ahlak gelişimi, çocukların, belirli davranışları "doğru" ya da
"yanlış" olarak değerlendirmelerine rehberlik eden ve kendi eylemlerini
yönetmelerini sağlayan ilkeleri kazanmaları sürecidir.

Çocukların ahlak gelişimi konusunda tarihte üç büyük felsefe
öğretisi vardır. Birincisi, St. Augustine gibi teologların savunduğu "ilk
günah" öğretisidir; buna göre, çocuklar doğal olarak günahkar yaratıklardır,
dolayısıyla yetişkinlerin müdahalesine gereksinmeleri vardır.
John Locke'un başlattığı ikinci görüş, çocuğun ahlak açısından yansız
(nötr) olduğunu, eğitim ve yaşantının çocuğu doğru ya da günahkar
bir kişi yapacağını ileri sürer. Jean Jaques Rousseau'nun temsil ettiği
üçüncü öğretiye göre, çocuklar "doğuştan saf ve temiz" yaratıklardır
ve ahlakdışı davranışlar yetişkinlerin bozucu etkisinden kaynaklanır.

Bu görüşlerden herbiri ahlak gelişimi konusundaki üç büyük çağdaş
psikolojik yaklaşımda yeniden ortaya çıkar. Birinci görüş, değiştirilmiş
bir biçimde Sigmund Freud'un kuramında görülür. İkinci görüş,
ahlak gelişimini koşullanmanın ve yaşantıların bir sonucu olarak gören
toplumsal öğrenme kuramında temsil edilir. Üçüncü görüş, Jean
Piaget ve Lawrence Kohlberg'in geliştirdiği bilişsel gelişim kuramında
yansıtılır. Ahlak gelişimi konusunda ilk psikolojik modeli getiren
psikanalitik kurama göre ahlak gelişimi, süperegonun ortaya çıkması ve
anahaba yasaklarının içselleştirilmesi sürecinden ibarettir. Toplumsal
öğrenme kuramcıları ahlak gelişimini, ani hiçbir değişim olmadan derece
derece ve sürekli biçimde ilerleyen birikimli bir toplumsallaşma
olarak görürler. Buna karşılık, bilişsel gelişim kuramcıları ahlak
gelişimini, belirgin değişimlerle ilerleyen ve birbirinden temel
farklılıklarla ayrılan evrelere dayandırırlar.

Piaget'in kuramını yeniden ele alan ve genişleten Kohlberg, ahlak
gelişimi açıklamasını -tıpkı Piaget gibi- ahlaki eylemden çok ahlaki
yargının gelişimine dayandırmaktadır. (Bu yaklaşımda çocuk bir "ahlak
filozofu" olarak görülür.) Kohlberg'e göre, ahlak yargısının gelişiminde
altı evre vardır ve bunlar üç temel düzeyde toplanır. Her düzey,
bireyin benliği ile toplumun kuralları ve beklentileri arasındaki
farklı ilişki türünü yansıtır. "Gelenek-öncesi düzey", daha çok dokuz
yaşın altındaki çocukların, bazı ergenlerin ve suçluların çoğunun bulunduğu
düzeydir; bu düzeyde kurallar ve beklentiler benliğe dışardan
yöneltilmektedir. "Geleneksel düzey", ergenlerin ve yetişkinlerin çoğu
için tipik düzeydir; bu düzeyde benlik geniş toplumun kural ve beklentilerini
içselleştirmiştir. İnsanların ancak çok azının ulaşabildiği
"gelenek-ötesi düzey" de ise bireyler, kendileri ile başkalarının kuralları
ve beklentileri arasında farklılık oluşturmakta ve kendi ahlaki değerlerini
kendilerinin seçtiği ilkelere göre akılcı yollardan tanımlamayı
yeğlemektedirler.

Kohlberg'e göre, bütün kültürlerdeki insanlar adalet, eşitlik, sevgi,
saygı, otorite gibi aynı temel ahlaki kavramları kullanırlar. Ayrıca
bütün bireyler, kültür farklılığına bakmaksızın, bu kavramlara bağlı
olarak ve aynı düzen içinde aynı akılyürütme evrelerinden geçerler.
Bireyler arasındaki farklılık, yalnızca, evreleri ne hızla geçtikleri ve
nereye kadar ilerledikleri açısından ortaya çıkar. Kohlberg ve yardımcıları
bu görüşlerini Birleşik Devletler'de, İngiltere'de, İsrail'de,
Bahama'da, Meksika'da, Tayvan'da, Malezya'da ve Türkiye'de sınamışlar
ve kuramın evrenselliğini vurgulamışlardır.

Kohlberg'in araştırma yönteminin temelini oluşturan varsayımlı
ikilemler yetişkinleri ele alan ahlak öykülerine dayanmaktadır. Buna
karşılık, kendisi de bir evre kuramcısı olan William Damon, ahlak
ikilemlerini çocukların yaşantıları alanında oluşturmuş ve çocukların
hiçbir akılyürütme türünü sonuna kadar kullanmadıkları sonucuna
varmıştır; ancak, çocuklar yaşları ilerledikçe daha ileri akıl yürütme
düzeylerini daha sıklıkla kullanmaya eğilim göstermektedirler. Öte
yandan, toplumsal öğrenme kuramcıları, çocukların, yetişkinlerin ahlak
standartlarını, öncelikle, gözlemledikleri davranışları ve değerleri
dereceli bir taklit etme süreciyle kazandıklarını savunmaktadırlar. Onlara
göre, eğer Piaget ve Kohlberg'in savunduğu gibi ahlak yargıları
bilişsel yapılara bağlı evreleri sıkı sıkıya izleseydi, bu yargıları kısa
süreli deneysel durumlarda değiştirmek çok güç olurdu. Oysa Bandura
ve MacDonald, çocukların ahlak yargılarının yaş etkenine evre kuramcılarının
ileri sürdüğünden daha az bağlı olduğunu deneysel olarak
gösterdiler. Cowan, Turiel, Keasey, Rothman gibi evre kuramına bağlı
araştırmacılar ise, özde öğrenme kuramcılarının ileri sürdüğünden daha
az değişim olduğunu onlarınkine benzer araştırmalarla ortaya koydular.
Bu tartışmalar ahlak gelişimi çizgisinin en azından düzenli bir
sıra izlediğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, toplumsal etkilerin
sonucu olarak, gelişim düzeninde ve belirli düzeylere ulaşma hızında
bireyler arasında farklılıklar vardır. Psikanalizciler ise, Piaget ve
Kohlberg'i eleştirmede toplumsal öğrenme kuramcılarından değişik
bir yol izlemişlerdir. Psikiyatrist James Gilligan, "ahlaklılığın üstünde"
çok daha olgun bir işleyiş evresinin olduğunu ileri sürmektedir;
bu, bireylerin kendilerini "ahlaki yükümlülüğe feda etmeleri"nden
çok, karşılıklı gereksinmelerini psikolojik açıdan anlamalarını sağlayan
"sevgi ahlakı" (love ethic)'dir.

Araştırmalar ahlaklılığın duruma göre özelleşme eğiliminde olduğunu
göstermektedir. Çocukların çoğu belirli durumlarda çalmakta,
yalan söylemekte, sahtekarlık yapmakta, diğerlerinde ise bunları
yapmamaktadır; bütün ve bölünmez bir vicdan ya da süperego kavramı
pek az destek bulmaktadır. Bazı bireyler diğerlerinden daha tutarlı
bir dürüstlük, bazıları da daha tutarlı bir namussuzluk göstermektedir;
ancak tutarsızlığın daha egemen bir eğilim olduğu söylenebilir.
Öte yandan, yaş, zeka ve cinsiyet farklılığının ahlaki davranışta çok
küçük bir payı olduğu, buna karşılık grup yasalarının ve güdüsel etkenlerin
daha önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Ayrıca, araştırmalar,
yetişkinlerin eylemlerinin sözcüklerinden daha yüksek sesle
konuştuğunu ve yetişkin ikiyüzlülüğünün varlığını ortaya koymaktadır
(Vander Zanden, 1981).

Ahlaki olgunlaşma, çocuğun kendi vicdanının buyruklarını dinlemeye
başlamasıyla ortaya çıkar. Bu olgunlaşma, birey günlük etkinliklerinde
ve yaşamının örgütlenmesinde kendi yargısına dayandıkça
ilerler. Birey, ahlak ilkelerini özümlediği ve etkili bir davranış
düzenlemesi yaparak eylemde bulunduğu zaman karakter ortaya çıkmaya
başlar. Karakter, ileri bir olgunlaşmanın ve yetişkin kişiliğinin temel
ve sonul belirtilerinden biridir. Ahlaki karakter yetişkinin
insancıllaşmasına ve kendi yazgısını denetlemesine katkıda bulunur. Bu
aşamada birey, Allport'un dediği gibi, "Aldığım karar yaşamımın sonrası için
de geçerli olmalıdır!" biçimindc düşünmeyi başarır. Ahlaki olgunlaşmada
ilerleme, bireyin iyi ve doğru olanı seçmesini sağlayan özgürlüğün
artmasıyla belirlenir. Bu noktada ergen ve yetişkin için ideal aynıdır
(J. Pikunas, 1976).

Gelişimsel açıdan yetişkinlerin ahlakına egemen olan temel düzey
"geleneksel düzey"dir. Geleneksel düzey, soyut düşünme ve rol
alma yeteneğinin gelişmeye başladığı ergenlik döneminde ortaya çıkar
ve yetişkinlik boyunca başlıca düzey olma özelliğini korur. Zihinsel
gelişim yetişkinlikten önce tamamlandığına göre, yetişkinlerin ahlaki
yargı farklılığı zihinsel gelişimle açıklanamaz. Yetişkinlikte görülen
değişim bilgi ve deneyim birikimine bağlanabilir; ancak bu birikimin
kazanılması yeni bir evrenin ortaya çıkması demek değildir. Çünkü
evreler ancak "nitelik" değişimiyle ortaya çıkarlar. İşe girme, evlenme,
cinsel ilişki kurma, anababa olma gibi değişimler ise bireyde
yalnızca "içerik" değişimlerini yansıtırlar.

Sonuç olarak, yetişkinlikte yeni bir ahlaki düşünme yapısı oluşmamaktadır.
Araştırmalar, yüksek evre özelliği gösteren bütün yetişkinlerin
bunu daha ergenlik dönemindeyken göstermeye başladıklarını
ortaya koymaktadır. Şu halde, ergenlikte gerekli gelişim olanağını
ve özgürlüğünü bulamayan kişilerin yetişkinlikte daha ileri bir ahlaka
sahip olmaları söz konusu değildir. Yetişkinlikte ortaya çıkan değişimler,
kişilerin daha önce geliştirmiş oldukları kalıpları daha tutarlı
bir biçimde kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Yetişkinlik yılları
daha önce ulaşılan en yüksek evrenin tutarlılık kazanmasına olanak
sağlamaktadır. Kişilik psikolojisi açısından yetişkinlikteki ilerleme,
ahlak evresi değişimi değil, ego güçlenmesi sürecidir. Ego güçlenmesi,
bireyin sahip olduğu ahlaki yapıları kişilik bütünleşmesi doğrultusunda
nasıl kullanacağını öğrenmesi demektir. Yetişkinlikteki ahlak
gelişimi, daha önce kazanılmış ahlak yapılarının kullanımının bütünleşmesi
ve yaşama uygulanması olarak nitelendirilebilir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:20 AM

YETİŞKİNLİKTE ORTA YILLAR

Psikologların uzun yıllar boyunca dikkatlerini yalnızca çocukluk
ve ergenlik dönemlerine yönelttikleri bilinmektedir. Yaşamın sonraki
yılları, sanki bu ilk dönemlerin sürekli yinelenmesinden ibaretmiş gibi
görülüyordu. Oysa sağduyu ve yaşam deneyimi bunun doğru olmadığını
söylemektedir. Nitekim, 1970'lerden bu yana psikolojide yetişkinlik
döneminin ele alınmasına hız verilmiştir. Yetişkinlik dönemi
içinde en çok ilgi duyulan yıllar da orta yıllar olmuştur.

:::::::::::::::::

İ. ORTA YILLARA GENEL BAKIŞ

Orta yaşlı yetişkinler gelişimin tepe noktasına ulaşmış kişilerdir.
Ancak, gelişimde orta yılların ne zaman başladığını saptamak çok zordur,
çünkü bunu saptamayı sağlayacak özel biyolojik değişimler yoktur;
bu nedenle genellikle toplumsal ölçütlerin kullanılması yeğlenmektedir.
İnsanların kişisel, toplumsal ve ekonomik yönden en üst düzeye
eriştikleri 35 yaşlarından başlayarak birçok görevlerinden emekliye
ayrıldıkları 65 yaşına kadar olan dönemi gelişimde "orta yıllar"
olarak kabul edebiliriz. Aslında bu da orta yıllar için yapay bir
sınırlamadır. Her şeyden önce, kronolojik yaşın yaşam dönemlerini saptamakta
iyi bir ölçüt olmadığını biliyoruz. 45 yaşında duygularını bir
genç kadar taze tutan insanlar vardır, 40 yaşında bir başkası ise hem
kişiliği hem ekonomik durumu yönünden bir ergen kadar bunalımlı
olabilir. Şu halde, hem toplumsal saat, hem de bireylerin çeşitliliği
yaş sınırlarının belirsizliğini arttıran nedenlerdir.

Orta yıllara ilişkin görüşleri belirleyen bir başka neden de gençliğin
önemsendiği ve vurgulandığı toplumlarda orta yaşlılığın görmezlikten
gelinmesidir. Çocuklar ve gençler sevilir, ihtiyarlığa dehşetle
bakılır, orta yaş ise bilmezlikten gelinir. Çocuk ve ihtiyar için
özel bir ad varken, orta yaşlı için özel bir ad yoktur. Yetişkinliğin
getirdiği sorunlar öylesine abartılır ki, kimse bu yaşlara ulaşmak istemez.
Orta yıllar yaşlılığa ve dolayısıyla ölüme giden yolun başı gibi
görüldüğünden, kimse 40 yaşını aşıp gitmek istemez. 40 yaş dolayları
bunalımlı, huzursuz, hüzünlü yıllar olarak algılanır.

Yetişkinlik psikolojisi konusunda kamuoyunda ve kitle iletişim
araçlarında ortaya çıkan ilgi normalin ne olduğu sorununu yeniden
gündeme getirmiştir. Yetişkin yaşamındaki değişimler, ister ılımlı
"geçişler", ister dramatik "değişimler", ister korkunç "bunalımlar" olsun,
neyin normal olduğunu tanımlama sorunu ortadadır. Yaşamı, bireylerin
aynı kurallara göre izlediği ve belirli yaşlarda belirli olayların
ortaya çıktığı evreler olarak betimlemek her zaman çok akla yakın
görünür. Oysa bugün hem "biyolojik saat"imiz (erinliğin her iki cins
için de daha erken başlaması, menopozun daha geç gelmesi, vb.), hem
de "toplumsal saat"imiz (iş, eğitim, aile, sağlık koşullarının iyileşmesi,
ileri yaşlarda bile yeni işlere girme, yeni aileler kurma, vb.) değişmiştir
ve giderek değişecektir. Günümüzde toplumlar gelişmişlik düzeyleri
ölçüsünde "yaşa bağlı" toplumlar olmaktan çıkmaktadırlar. Dolayısıyla,
yetişkin kişiliğinin değişmezliği, yetişkin yaşamındaki bunalım
noktaları türünden görüşlerin de yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:20 AM

1. KİŞİLİK PSİKOLOJİSİ AÇISINDAN YETİŞKİNLİK

Bu bölümde özellikle, kişiliğin sürekliliği, yetişkin kişiliği ve kadın
kişiliği sorunları ele alınacaktır. Çocukluktan yetişkinliğe kadar
giden değişmez bir kişilik yapısı var mıdır? Yetişkin kişiliğinin kendine
özgü nitelikleri nelerdir? Cinslere bağlı kişilik özellikleri yaygın
kalıpyargıların dışında nasıl tanımlanabilir?

1) Kişiliğin Sürekliliği Sorunu.

Genellikle yetişkin insanın, özel ve oldukça tutarlı bir kişiliği
olan karmaşık bir varlık olduğunu kabul ederiz. Tutarlı kişilik yapıları
insanların düzenli ilişkilere girebilmeleri için de gereklidir. Kişilik
kavramı, benzer durumlara verilen tepkilerdeki bireysel farklılıkları ve
farklı durumlarda oldukça tutarlı olan davranışları anlamamıza da yardımcı
olur. Bir bakıma kişilik, birey ile çevresi arasında bir uyum
oluşturur; bireyin geçmiş deneyimlerine özel uyumunu ve şimdiki
toplumsal ve fiziksel çevresini değerlendirmesini sağlar. Sonuç olarak,
kişiliğin geçmişteki ve özellikle çocukluktaki deneyimleri yansıttığı
ve değişik durumlar karşısındaki tepkide tutarlı bir biçimde ortaya
çıktığı kabul edilir. Öte yandan, insanların değiştiği de sezgisel olarak
bilinir. İnsanlar her aynı duruma her zaman aynı tepkiyi vermezler;
psikoterapide değişebilecekleri umulur; yetişkinlik yıllarında yeni
deneyimler ve roller edinerek değişebilirler, vb. Dolayısıyla, insanların
farklı durumlarda ve yaşamlarının değişik dönemlerinde ne ölçüde tutarlı
kaldıkları sorulabilir. Benlik açısından bakıldığında, benzer durumlara
alışılmış tepkilerin verildiği, durumların seçici algılamayla
benzer kılındığı söylenebilir. Ancak, psikologlara göre benlik ile kişilik
aynı şeyler değildir. Kişilik, farklı durumlara oldukça kestirilebilir
tepkileri veren içsel bir yapıdır; benlik ise kişiliğin odağında yer
alan bir yapıdır. Benlikle kişilik arasındaki ilişki ve kişilikle dış
dünyanın ilişkisi oldukça karmaşıktır. Örneğin, bir insamn kişiliğinin
çocukluk deneyimlerini yansıttığı düşünülür; ancak, kişilik oluştuktan
sonra dış durumlardan çok içsel dinamiği yansıttığı kabul edilir. Yine
de kişilik dış durumlarla yoğrulmuştur. Murphy'nin dediği gibi, "Seninle
ve çevrenle arada hiçbir zaman kesin bir ayırım yoktur. Çevren
senin üzerinde, seni değiştiren, kalıplaştıran ve yeniden oluşturan bir
etkide bulunur."

Genç yetişkinlik dönemi açıklanırken kişiliğin -kimlik karmaşasını
çözmede, anababa olmada, mesleki toplumsallaşmada- sürekli
değişen yönlerine değinilmişti. Klasik kişilik görüşü insanların bu tür
olaylarda önemli ölçüde değişmediğini ileri sürmektedir. Şu halde,
kişilik uzun yıllar değişmez olarak mı kalmaktadır'? Değişme söz konusu
ise kişiliğin hangi yönleri değişmektedir? Değişme yoksa kişilik
belirli bir yaşta donup kalmakta mıdır? Yirmi ya da otuz yaşından
sonra kişilikte hiçbir değişiklikten söz edilemez mi?

William James 1887'de şöyle yazıyordu: "Çoğumuzda karakter
otuz yaşın gelmesiyle birlikte alçı gibi katılaşır ve bir daha asla
yumuşamaz." Bedenimiz yıllarla bükülse ve düşüncelerimiz zamanla değişse
de, temelde değişmez kalan bir kişilik, bir iç benlik vardır.

Zick Rubin'e (1981) göre, kişiliğin kararlılığına ilişkin bu görüş
geçmiş yüzyıllarda psikolojik bir "dogma" olarak kabul edilmişti.
1970'lerden sonra ise bu geleneksel görüş eskimeye başladı. Sadece
çocuklukta değil yaşam boyunca değişme kapasitesi vardır ve bugün
değişim ve büyüme sözcükleri atasözü olmuş gibidir. Kişiliğin yaşam
boyunca değişimi sürdürdüğü görüşü Jung ve Erikson'un kuramlarından
destek alarak pek çok yandaş bulmakta ve böylece yeni bir
"dogma" oluşmaktadır.

Rubin'in dediği gibi, kişilik psikolojisinde şimdi yeni bir "dogmalar
savaşı"yla karşı karşıyayız. Bu savaşta yan tutmanın, biri metodolojik
(yöntemlere bağlı), diğeri ideolojik (dünya görüşlerine bağlı) iki
kaynağı olduğu söylenebilir.

a) Yöntembilimsel yaklaşım. Gelişim araştırmalarının çoğunda
kesitsel yöntem kullanılır. Gelişim psikolojisinde kesitsel araştırmanın
egemenliği, çocukların yetişkinlerden, yaşlıların gençlerden
farklı olduğu görüşünün yerleşmesine yol açmıştır. Berkeley'den psikolog
Jack Block, "Kişilik araştırmalarının belki yüzde doksanının
yöntembilimsel bakımdan yetersiz, kavramsal içerikten yoksun ve hatta
aptalca olduğu" savını ortaya atmaktadır. Kişilik araştırmaları, yeterince
sınanmamış ölçmelerle (isteyen herkes yarım günde yeni bir "kişilik
ölçeği" geliştirebilir), küçük örneklemlerle ve rastgele hedeflenmiş
stratejilerle ("bilgisayara ver, korelasyonlar al!") doludur. Dikkatli
ve özenli boylamsal araştırmalar yok denecek kadar azalmıştır. Şu
halde, insanların önceden kestirilemez olduğu görüşü, insan doğasının
değil, insan doğasını incelemekte kullanılan rastgele yöntemlerin ürünüdür.

Böylece, değişim ve kararlılık yanlıları arısındaki anlaşmazlığın
çoğunun yöntembilimden kaynaklandığı görülmektedir. Özelliklerin
sürekliliğini savunanlar genellikle katı kişilik testlerine, değişimi
vurgulayanlar ise daha niteliksel, klinik betimlemelere dayanmaktadırlar.
Psikometrisyenler klinik verileri güvenilmez saymakta, buna karşılık
klinisyenler de psikometrik verileri saçma bulmaktadırlar.

Şimdi, her iki türden araştırmaları gözden geçirerek bir sonuca
varmaya çalışalım.

Jack Block, denekleri ortaokul yıllarından başlayarak kırk yaşına
kadar izleyen araştırmasında 20 yılı aşkın bir sürede tutum listelerinden
görüşme kayıtlarına kadar çok zengin bir veri arşivi oluşturmuş,
kişilik raporlarını derinliğine çözümlemiştir. Böylece Block
kişilikte dikkate değer bir kararlılık (stability) bulmuştur. Deneklerin
ortaokul yıllarındaki ve daha sonra kırk yaşlarındaki puanları arasında
istatistiksel bakımdan anlamlı bir korelasyon vardır. En özeleştirici
ergenler yine en özeleştirici yetişkinler idiler, neşeli gençler kırk
yaşında da neşeli yetişkinlerdi, okuldayken huyları dalgalanma gösterenler
orta yaşlarda da hala dalgalanma gösteriyorlardı.

Kişiliğin kararlılığı konusunda Baltimor'lu psikologlar Paul T.
Costa ve Robert R. MeCrae'nin orta yıllarla ileri yetişkinlik yıllarına
ilişkin bulguları da ilgi çekicidir. Boston'da 25-82 yaşları arasında 400
erkek on yıl arayla iki kez ve Baltimor'da 20-76 yaşları arasında 200
erkek altı yıllık aralarla üç kez testten geçirildi. Sonuçlar bir şarkı
sözünden alınan başlıkla yayınlandı: "Bunca Yıldan Sonra Aynı" (1980).
Bulgulara bir örnek olarak şu verilebilir: "19 yaşında kendini kabul ettiren
40 yaşında da kendini kabul ettirmektedir, 80 yaşında da."

Minnesota Üniversitesi'den Gloria Leon ve arkadaşları, 71 erkeğin
1947'de aşağı yukarı elli yaşlarındayken ve 1977'de seksen yaşındayken
MMPI testi sonuçlarını çözümlediler ve on üç ölçekte yüksek
korelasyon saptadılar. Berkeley'de Paul Mussen ve arkadaşları 53 kadınla
30 ve 70 yaşlarında yapılan görüşme sonuçlarını çörümleyerek
içedönüklük-dışadönüklük boyutlarında yüksek korelasyon buldular.
Costa ve McCrae içedönüklük-dışadönüklük ölçümlerinde yüksek derecede
kararlılık olduğunu gördüler; "nörotiklik" alanında da çok sabitlik
buldular. Nörotikler yaşam boyunca olası yakınmacılardır. Yaşlandıkça
farklı şeylerden yakınıyorlar (örneğin, genç yetişkinlikte aşk
konusunda, kırk yaşlarında orta yaş bunalımından, ileri yetişkinlikte
sağlık sorunlarından), fakat hala yakınıyorlar. En az nörotik kişi aynı
olaylara daha yüksek bir ılımlılıkla tepki gösteriyor. Boylamsal araştırmalar
yetişkinlik boyunca insanların coşkunluk, etkinlik, düşmanlık
ve içtepisellik düzeylerinde çok hafif bir düşüş olduğunu göstermektedir.
25 yaşında içtepisel olan biri 70 yaşında birazcık daha az
içtepisel olabilir, fakat hala yaşıtlarından daha fazla içtepisel olması
çok olasıdır.

İnsanlar belirli bir grup içinde ölçülen özelliklerini koruyorlar.
Fakat her biri yaşlandıkça değişiyor olabilir. Eğer herhangi biri yaşamının
sonraki bölümünde de aşağı yukarı aynı derecede içe dönüyorsa
içe dönüklük ölçümlerindeki korelasyon hala yüksek olabilir,
dolayısıyla aldatıcı bir kararlılık görünümü verebilir. Gerçekten de,
psikolog Neugarten insanların yaşamın ikinci yarısında daha içe dönük
olmaya genel bir eğilim gösterdiklerini ileri sürmektedir. Oysa
yeni boylamsal araştırmalar insanların yaşlandıkça içedönüklükte pek
az artış gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Değişim o kadar azdır ki,
Costa ve McCrae bunun pratik anlamının çok az olduğunu düşünmektedir.

Mischel kişiliğin sürekliliği konusundaki araştırmaları gözden
geçirmiş ve belli başlı bulguları özetlemiştir. Kişiliğin süreklilik görülen
yönlerinden biri, insanın kendini tanımlamasında ortaya çıkmaktadır.
Boylamsal bir araştırmada, bireylerin 19,5 yaşında ve 44,5
yaşında kendilerini tanımlamalarında değişiklik görülmüyor. Mischel'in
oldukça tutarlı bulduğu bir alan da "bilişsel üslup" olmuştur.
Örneğin, bilişsel üslup ile bağımlılık-bağımsızlık ilişkisi yüksek bir
korelasyon göstermektedir. Bilişsel üslup alanının tutarlılığı zihinsel
süreçlerin tutarlılığından kaynaklanıyor olabilir. Bilişsel üslup (cognitive
style), bireylerin algılarını örgütlemede ve sınıflamada ortaya
koydukları kararlı tercihlerdir. Çevremizin çeşitli yönleriyle uğraşırken
her birimiz özel bir bilişsel üslup kullanırız. Bilişsel üslupta insanların
birbirinden farklılaştığı boyutlardan biri sorun çözme yaklaşımlarıdır.
Kimileri bir soruna -doğruluğu konusunda hiçbir kaygı
duymaksızın- çok çabuk yanıt verirler, aynı zekaya sahip kimileri de
çok zaman harcarlar; birincilere "içtepisel" (impulsive), ikincilere de
"düşünceli" (reflective) kişiler denir. Araştırmalar, sorun çözmede
içtepisel çocukların düşünceli çocuklardan daha geri olduklarını ortaya
koymaktadır; öte yandan, içtepisel çocuklar karmaşık görevleri
düşünceli çocuklardan daha çabuk yerine getirmektedirler. Bilişsel
üslubun bir başka boyutu da bağımlılık-bağımsızlık alanıdır. "Alan-bağımsız"
kişiler bir sahnenin ögelerini çözümlemeye yöneliyorlar,
ögeleri geri planından ayırarak ele alıyorlar; buna karşılık, "alan-bağımlı"
kişiler bir sahneyi bir bütün olarak ele alıyor ve onu oluşturan
bireysel ögeleri görmezlikten geliyorlar. Araştırmalar, alan-bağımsız
üniversite öğrencilerinin matematiğe, doğa bilimlerine, mühendisliğe
ve yüksek düzeyde çözümleyici düşünce gerektiren konulara yöneldiklerini;
buna karşılık, alan-bağımlı öğrencilerin insan ve toplum bilimlerine,
eğitime ve bütüncü bir bakış gerektiren alanlara yöneldiklerini
göstemmektedir.

Mischel, kendimize ilişkin tipolojimizin ve dünyayı algılayışımızın
da zaman içinde değişmediğini belirtmektedir. Başka bir deyişle,
bireyin kendisini ve başkalarını tanımlamak için kullandığı "özel
yapılar" zamana dayanıklıdır. Belki de bunun nedeni, bu yapıları oluşturan
bilişsel ve zihinsel süreçlerin tutarlılığıdır. Mischel, seçici algının
sürekliliğinden söz etmekte, zihin, gerçek dünyanın karmaşıklığını
basite indirgeyen bir biçimde işlediğini söylemektedir.

Özetle, zaman içinde en çok kararlılık gösteren kişilik özellikleri,
bireylerin bilişsel üslupları ve benlik tanımlarıdır. Dürüstlük,
saldırganlık, otoriteye karşı tutum gibi daha psikodinamik kişilik
özellikleri, daha düşük düzeyde olmakla birlikte istatistiksel bakımdan
anlamılı korelasyonlar göstermektedir.

Kişiliği bir etkileşim sistemi olarak ya da bireyle durumun ortak
ürünü olarak kabul edersek bu bulgular daha da anlam kazanmaktadır.
O zaman bu etkileşimsel sistemde bir süreklilik var demektir. Kurt Lewin,
"bireyin herhangi bir durumdaki davranışı, o durumun özelliğinin,
onu bireyin algılayış biçiminin ve o zamanki özel davranış eğiliminin
ortak ürünüdür" der. Böylece, değişim ve kararlılık kişilikte
aynı anda yer alabilmektedir. Aynı bütüne Freud'çu yaklaşımla bakıldığında
süreklilik, davranışçı yaklaşımla bakıldığında değişim görmek
olanaklıdır. Ancak sorun yalnızca yöntem sorunu da değildir.

b) Dünya görüşünün etkisi. İnsan yaşamı için neyin daha
önemli olduğu konusundaki temel görüş farklılığı kişilik tartışmalarına
da yansımaktadır. Costa ve McCrae zaman içinde tutarlı kalan
kişiliğin değerini, kararlı bir kimlik duygusunun temel ögesi olarak
vurgulamaktadır: "Eğer kişilik kararlı olmasaydı gelecekteki yaşamımız
konusunda seçim yapma yeteneğimiz çok sınırlı olurdu." Eş, meslek
ya da arkadaş konusunda akıllı seçimler yapacaksak nelerden hoşlandığımızı
bilmek zorundayız. Costa ve McCrac, kararlı bir kişiliğin
korunmasını yaşamın değişiklikleri karşısında insanın yaşamsal bir
başarısı olarak görmektedir.

Sosyolog O. G. Brim ise büyüme gizilgücünü insanlığın temeltaşı
olarak görmektedir: "İnsan, sürekli olarak çevresine egemen olmaya
çabalayan ve gitgide olduğundan daha fazlası olan dinamik bir
organizmadır." Brim, "Ben, psikolojiyi özgürleşmenin hizmetinde görüyorum,
baskının değil!" demektedir. Geçmişte Sullivan da, insanın
değişmesi gerektiğini, aksi halde öleceğini söylemekteydi. Sullivan,
insan kişiliğinin temellerinin Freud'un ileri sürdüğü gibi ilk çocukluk
döneminde atıldığını kabul etmez, kişiliğin oluşumunu belirleyen yaşantıların
bu yaşlardan sonra ortaya çıktığını savunur. Nitekim, gelişim
psikolojisinde de bugün artık Freud'çu anlamda katı ve sınırlı bir
kişilik oluşumu görüşünü savunmaya olanak kalmamıştır. Yine de,
kişiliğin sürekliliği sorunu psikolojinin en zor sorunlarından biri
olarak kalmaktadır.

Sorunun çözümsüz kalmasının nedeni, Zick Rubin'in (1981)
dediği gibi, değişim ve kararlılık arasındaki gerilimin, sadece akademik
tartışmalarda değil, insan olarak her birimizin içinde de bulunmasıdır.
Yetişkin kişiliğinin gelişimi konusunda eksiksiz bir tablo,
aynı kalma ve değişme arasındaki bu gerilimi kaçınılmaz olarak yansıtacaktır,
Brim ve Kagan şöyle yazmaktadır: "Bir yanda kimlik duygusunu,
süreklilik duygusunu koruma konusunda güçlü bir dürtü vardır,
çok çabuk değişme ya da dış güçlerce değiştirilme korkusunu yatıştıran...
Öbür yanda, her insan doğal olarak, şimdi olduğundan fazlasını
olma isteğiyle çabalayan amaçlı bir organizmadır." Kuşkusuz,
kişiliğin bazı yönleri (huzurlu ya da sıkıntılı olmaya eğilim gibi) diğer
yönlerinden (çevreye egemen olma duygusu gibi) tipik olarak daha
kalıcı ve kararlı olabilir. Yine de, her birimizin zaman içinde hem
kararlılığı hem değişimi yansıtacağımızı kabul etmek gerekir. Nitekim,
akademik tartışmanın her iki ucundaki kişiler de kişiliğin her iki
özelliği birlikte taşıdığı görüşünde birleşmektedirler. Kendi savlarını
şiddetle savunurken bile olasılıkları da bildirmektedirler. Örneğin
Costa, "19 yaşında kendini kabul ettiren 80'inde de ettirir" derken,
"bunu değiştirecek herhangi bir şey olmadıkça..." diye eklemektedir.
Brim de, insanların kişiliklerinin ve özellikle özdenetim ve özsaygı
duygularının yaşam boyunca değişimi sürdüreceğini vurgularken, "takılıp
kalmadıkça..." demektedir.

c) Kişiliğin etkileşen yönleri. Kişilikte kalıcı ve değişken yönlerin
birlikte bulunduğunu kabul etmek, bunların birbirleriyle etkileştiğini
de kabul etmeyi gerektirir. Allport (1961) kişilik kuramları
arasındaki temel farklılıkları saptarken davranışçı, derinlikçi ve
etkileşimci görüşleri ayırt eder. Etkileşimci görüş kişiliği bir oluşum
süreci olarak görür. Bu görüş, diğer iki yaklaşımın katkılarını yadsımamakta
ve kişiliği süreç (değişim) ve yapı (kararlılık) olarak ele almaktadır.
Kişilik ancak bu farklı yünlerin etkileşimiyle var olabilir ve kişiliğin
anlaşılması ancak bu bütünlüğün ışığında olanaklıdır. G.W. Allport'un,
G.H. Mead'in, D.C. Kimmel'in paylaştığı bu görüş, bireysel kişilikleri,
sayısız toplumsal etkileşimlerle yoğrulmuş, özel fizyolojik,
algısal ve kavramsal sistemler içeren bir bütün olarak görür. Sullivan'ın
kişilik tanımı da böyledir: "Kişilik, insan yaşamını niteleyen
sürekli kişilerarası durumların oldukça kalıcı bir örüntüsüdür." Karşılıklı
etkileşen bu süreçlerin ortasında insan organizması aynı oranda
karmaşık bilişsel ve duygusal süreçlerle işlev görür. Örneğin Carson,
bireyin plan yapmasının, bilgiyi işlemesinin, geribildirimden yararlanmasının
ve gelecek işlemler için kararlar almasının karmaşık yapısını
açıklamaya çalışmıştır. Bu süreçte birey kişisel bir üslup geliştirir ve
bu üslup hep korunur. Bir başka örnek Mead'in simgesel etkileşim kuramıdır.
Mead'e göre benlik toplumsallaşma süreci içinde ortaya çıkmaktadır.
İnsanda doğal olarak varolan etkileşim dilin ortaya çıkmasına
neden olmuştur. Dil, benliğin gelişmesinde ve işleyişinde temel
bir etkendir. Dil öğrenilirken, sözcüklerin simgelediği düşünceler, tutumlar
ve duygular da öğrenilir. Çocuk, ancak dili öğrendikçe paylaşabildiği
ve toplumsal anlamlar taşıyan bir dünyaya girebilir. Birey, başkalarının
kendisi karşısında takındıkları tutumların ışığında kendisi
üzerinde düşünmeye başlar, böylece kendi özbilincine varır, toplumsal
bir benlik edinir, sonuçta kendini başkalarının yerine koyabilme ve
başkalarının rollerini üstlenebilme yeteneğini kazanır.

Kişilik konusunda çok şey söylemek olanaklı olmakla birlikte,
sayısız açıklamalar içinde kaybolmamak için son olarak temel bir kavramla
ilgili açıklamalara yer vermekte yarar var. Güdü (motivation)
kavramı niçin sorusuna yanıt vermeye yarayan bir kavramdır. Niçin
insanlar çeşitli roller alırlar, planlar yaparlar, bedelinden daha yüksek
ödüller umarlar? vb. Bu soruların yanıtı için başarı, merak, acıdan
kaçınma gibi çeşitli güdülerden söz edilmiştir. Ancak, "gelişme sürecinde
olan bir varlık" olarak insan için en uygun güdü "kendini gerçekleştirme"
ve "yeterlilik" güdüsüdür. Rogers'a göre, "Kendini gerçekleştirme
güdüsü, insan organizmasının kendi gizilgücünü en üst
düzeyde gerçekleştirmek için sahip olduğu eğilimdir; belirli bir toplumsal
çevrede organizmasını ve bütün kapasitelerini koruma ve geliştirme
arayışıdır." Yeterlilik güdüsü de bireyin çevresiyle etkileşime
girmesini sağlar. Bu güdülerin yetişkinlik yaşamında ortaya çıkması
değişik noktalarda farklılık gösterecektir, yine de bunlar bireyin toplumsal
ve fiziksel çevresiyle etkileşiminin amaçlarını belirler.

Sonuç olarak, önce kişiliğin etkileşen yönleri var: Fizyolojik süreçler,
kişisel üsluplar, toplumsal roller gibi. Bu yönler bir bakıma
içseldir, yani biz onları içimizde taşırız. İkinci olarak, kişiliğin dış
yönleri var: Toplumsal durumlar, davranışların sonuçları, toplumsal
etkileşim ağı gibi. Üçüncü olarak, bu yönlerin etkileştiği yer ya da
benlik var. Dördüncü olarak, kişilik belirli bir toplumsal etkileşim
kalıbı içerisinde kendini gerçekleştirme ve yeterliliğe ulaşma çabası
içindedir. Beşinci olarak, kişilik sürekliliğini korurken değişime de
uğrar. Altıncı olarak, kişilik geleceğe dönüktür, şimdinin sonuçlarından
etkilenir, aynı zamanda geçmişle de bağlantılıdır, ama geçmiş tarafından
belirlenmez. Son olarak, kişilik bu değişik ögelerden farklı
bir bütündür. Bu özellikler karmaşık yetişkin kişiliğini de çerçeveleyen
özelliklerdir (D.C. Kimmel, 1974).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:21 AM

2. Yetişkinlikte Kişilik

Kişilik, hem oluşum hem de içerik ögelerini bir arada taşıyan,
aynı şekilde hem değişime hem de kararlılığa olanak tanıyan karmaşık
ve dinamik bir sistemdir. Kişilik etkileşen bir sistem olarak kabul
edildiğinde, herhangi bir alandaki değişimin sistemin bütününde de değişime
yol açacağı açıktır. Örneğin, dış alanlardaki (toplumsal çevredeki)
değişim toplumsal etkileşimde de değişime neden olur, o da toplumsal
rol ve davranışta değişime yol açar. Bu rol değişimleri bireyin
benlik algısını ve kavramını değiştirir, bu da kişilik özelliklerinin ve
üsluplarının değişimine neden olur. Bu değişimin derecesi toplumsal
değişimin derecesine bağlıdır. Öte yandan, kişilik sisteminin kararlılığı
da söz konusudur; ayrıca en özel yönler en az değişim gösterirler,
üstelik yetişkinlikteki roller de oldukça tutarlıdır. Dış tutarlılık kişilik
tutarlılığını da pekiştirir.

Yetkişkinin kişilik sistemindeki gelişimsel değişimler merkezkaç
bir özellik taşır, yani birey içerden dışarıya doğru döner. Yeni rollerin
öğrenilmesi, yeni kişilik üsluplarının ve benlik kavramlarının
geliştirilmesi, birey ile genişleyen çevresi arasında uygunluk sağlama
gereksinmesinden doğar. Kuhlen yetişkinliğin bu dönemindeki gelişime
"genişleme büyümesi" adını verir. Bu dönem, başarıya ulaşma, güç
kazanma, kendini gerçekleştirme ve yeterlilik eğiliminin en üst düzeyde
olduğu dönemdir.

Yetişkinliğin orta yıllarında kişilik sistemi içinde bir denge durumu
söz konusudur. Hem bireyin toplumsal dünyası genişleme hızını
yitirmiştir, hem de birey genişlemeyle başa çıkabilecek beceriler
geliştirmiştir. Ayrıca, bireyin kendine ilişkin deneyimi de artmış ve birey
kişiliğinin iç ve dış yönlerini daha iyi bütünleştirebilir duruma gelmiştir.
Ancak, yaşın ilerlemesiyle birlikte dış toplumsal durumlar
önemini yitirmeye ve içsel süreçler önem kazanmaya başlar. Birey
yaşlandıkça toplumsal rollerinin sayısı ve çeşitleri azalmaya, toplumsal
etkileşim sıklığı düşmeye, kişiliğin daha iç özellikleri açığa çıkmaya
başlar. Orta yıllarda elde edilmiş yeterlilik duygusu, birey yaşlandıkça
yaşanacak yılların sınırlı olduğu bilinciyle, giderek kendini
gerçekleştirme çabasına yerini bırakır. Bu gelişmeyi vurgulayan yazarlardan
biri de Jung'tur (1933): "Yaşlanan insanlar artık yaşamlarının
artmadığını ve genişlemediğini farketmekte ve karşı konulmaz
bir iç güç yaşamı gitgide daraltmaktadır. Genç bir insan için kendi
kendisiyle fazlaca ilgilenmek neredeyse bir suç, en azından bir tehlikedir.
Oysa yaşlanmakta olan bir insan için kendi kendisine ciddi bir ilgi
göstermek bir zorunluluk ve görevdir."

Elli yaşlarından başlayarak kişilikte görülen gelişimsel değişimler,
daralma, merkezde yoğunlaşma ve içselliğin artması biçiminde
ortaya çıkmaktadır. Yaşlılıktaki kişilik değişimi araştırmalarını gözden
geçiren Riley, Foner ve arkadaşları, yaşlıların gençlere oranla daha
katı, değişen uyaranlara daha zor uyan, tutumlarında dogmatiklik
düzeyi yüksek, daha hoşgörüsüz, toplumsal baskıya daha dayanıklı
kişilikte olduklarını bulmuşlardır. Yaşlılar daha edilgin, iç dünyalarına
daha dönük, kendi duyguları ve fiziksel işlevleriyle daha ilgilidirler.
Duyu ve sinir merkezlerinin uyarılmasındaki düşüş ve zihinsel yetilerin
değişimi de bu özellikleri etkiliyor olabilir.

Chicago Üniversitesi'nce, özel kişilik özelliklerinin değişimi yerine,
bütün kişilik sisteminde yaşla ortaya çıkan değişimler araştırılmıştır.
Kansas kentinde 40-90 yaşları arasmdaki 700 denek 7 yıl boyunca
sürekli incelenmiştir. Araştırmada yaşa bağlı üç kişilik değişimi
bulunmuştur: Cinsiyet rolü algılamasında, içe yönelmenin artışında ve
sorunlarla başaçıkma üslubunda. Kişiliğin fazla değişim göstermeyen
yönleri olduğu da saptanmıştır. Bulgular kişilikte hem değişim hem de
kararlılık olduğu görüşünü desteklemektedir. Bu araştırmada değişim
göstermeyen kişilik özelliklerinin ortak noktası, bunların kişiliğin uyuma
yönelik özellikleri olmasıydı. Bunlar Neugarten'in "Kişiliğin
toplumsal-uyumsal özellikleri" dediği özelliklerdir. Testler, kişiliğin
uyum özellikleri ve genel kişilik yapısı alanlarında bireyler arasında
farklılık olduğunu göstermekte, ama yaşla farklılaşma olmadığını ortaya
koymaktadır. Sağlıklı yaşlı insanlarda yaşa bağlı farklılaşma
görülmemekte, buna karşılık hastalığın kronolojik yaştan daha etkili
bir değişken olduğu anlaşılmaktadır. Genel olarak, bulgular kişiliğin
toplumsal-uyumsal niteliklerinde yaşla değişimin çok fazla olmadığı
doğrultusundadır. Şu halde, kişiliğin "içerik" yönleri (kişisel üslup,
kişilik çizgileri ve diğerleri) orta ve ileri yaşlarda oldukça kararlılık
göstermektedir. Ayrıca bulgular, birey ile toplumsal çevresi arasındaki
uyum ilişkisinin oldukça kararlı olduğunu ortaya koymaktadır. Yaşla
yeni roller edinilse bile kişilik içeriği aynı kalmaktadır.

Buna karşılık, Kansas City araştırması kişiliğin "oluşum" yönlerinde
yaşla birlikte oldukça önemli değişimler saptamıştır. Bu değişimlerden
biri, yaş ilerledikçe "kişiliğin gittikçe içselleşmesi"dir. Bu
değişim orta yıllarda kendi kendine düşünme ve içebakış olarak ortaya
çıkmaya başlıyor, gitgide daha belirgin hale geliyor. Ayrıca başka
araştırmalarda da, yaşla birlikte ego enerjisinde azalma ve ego üslubunda
değişme olduğu, içsel dürtülere duyarlı olma özelliğinin arttığı
bulunmuştur. Bu bulgular projektif testlerden elde edilmiştir.

Bulgular, dış dünya görevleri için kullanılan ego enerjisinin yaşla
azaldığını göstermektedir. Yaşlı insanlar dış uyarıcılar yerine iç
uyarıcılara karşı daha duyarlıdırlar, duygusal yatırımları artmaktadır. Ego
üslubu da değişmekte, etkin denetimden edilgin denetime yönelinmektedir.
Cinsiyet rolü algılamasındaki değişim TAT testi ile saptanmıştır.
Buna göre, erkekler gittikçe daha boyun eğici, kadınlar ise
daha çok yetkeci olmaya yönelmektedirler. Ayrıca, kadınlar yaşlandıkça
kendi saldırgan ve benmerkezci dürtülerine karşı daha hoşgörülü
olurken, erkekler kendi duygusallık ve bağımlılık dürtülerine
karşı daha hoşgörülü olmaktadırlar. Bu sonuçlar Jung'un klinik gözlemlerini
destekler niteliktedir.

Neugarten, bu bulguları şöyle özetlemektedir: 40 yaşındakiler
çevreyi, cesareti ve riske girmeyi ödüllendirici olarak görürken,
kendilerini de bu doğrultuda çıkacak fırsatları değerlendirebilecek güçte
görmektedirler. 60 yaşındakiler ise çevreyi karmaşık ve tehlikeli olarak
görürler. Yaşamla başaçıkma üslupları yaşla birlikte belirgin farklılıklar
göstermektedir. İç dünyaya ilgi artar, dış dünyadaki insan ve
nesnelere duygusal yatırım azalır. Dış dünyadan iç dünyaya doğru bir
geçiş söz konusudur. Çeşitli uyarıcılarla ve zorlu durumlarla başaçıkmada
düşüş ve isteksizlik görülür. Yaşlılar düşüncelerini aktarmada
daha dogmatik terimlere başvururlar, neden-sonuç ilişkisini açıklamada
başarısızdırlar, başkalarının tepkilerine duyarlılık azalır, vb.

Daha önce belirtildiği gibi, Neugarten, evre kuramcılarının tek
yönlü ilerleme görüşünü reddetmekte ve yaşam süresinde değişmez
bir kararlılık olmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca ona göre yaşlılığın yaş
sınırları da değişmektedir. Araştırmacılar bugün genç-yaşlı (young-old)
ile yaşlı-yaşlı (old-old) arasında ayırım yapıyorlar ve bunları birbirinden
ayıran belirli yaşlar da yoktur. Birleşik Devletler'de emekliler
arasında genç-yaşlılar hızla artıyor; bunlar, fiziksel ve zihinsel bakımdan
dinç, mali bakımdan refah içinde, siyasal bakımdan etkin, tüketici
olarak da hırslı kişilerdir, zamanlarını iyi bir biçimde değerlendiriyorlar.
Yetişkinliğin yaş sınırları değiştiği için, 30 yaşında fakülte dekanı,
35 yaşında büyükanne, 50 yaşında emekli, 65 yaşında ilkokulda
çocuğu olan baba, 55 yaşında yeni bir iş başlatan dul, 70 yaşında üniversite
öğrencisi olan insanlar var. "Yaşına göre davran!" uyarısının
günümüzde hiçbir anlamı kalmamıştır.

Öte yandan, Neugarten'e göre, bunalım kavramı da anlamını yitirmektedir.
Evden ayrılma, evlenme, anababa olma, menopoz, emeklilik
gibi olaylar yaşamın normal "dönüm noktaları"dır. Kuşkusuz,
bunlar benlik kavrammda ve kimlikte değişimlere yol açarlar ve insanlar
bu olayları değişik güçlük derecelerinde yaşarlar; ama "bunalım"
yaratmazlar. Örneğin, orta yaşlı erkeklerin çoğu için emeklilik
normal bir olaydır. Emeklilik 65 yerine 50 yaşında gelirse asıl o zaman
bir bunalım olabilir. İnsanlar 40, 50 ya da 60 yaşında olmaktan
değil, bu yaşlarda ne yapacakları konusunda kaygı duyuyorlar. Yeniden
genç olmak istemiyorlar, ama toplumsal bakımdan kabul gören ve
kişisel bakımdan doyum sağlayan yönlerde yaşlanmak istiyorlar (B.L.
Neugarten, 1980).

Kişilik açısından açıklanması gereken konulardan biri de kişilikteki
iç gerilimdir. "Kişilik farklılaşması" kişinin benlik kavramındaki
özelleşmenin ve karmaşıklığın artmasının anlatımıdır. Kişiler olgunlaştıkça,
özel ve biricik bir benlik olmalarına katkıda bulunan özel ilgiler,
değerler ve roller geliştirirler. "Kişiliğin bütünleşmesi" ise, benliğin
çeşitli boyutlarının tutarlı bir birlik içinde örgütlenmesidir, benliğin
çeşitli boyutlarının 'aynı' kişinin parçaları olarak 'birlikte tutulması'dır.
Başka bir deyişle, benlik için değişik rollerde ve zaman boyunca
bir tutarlılık vardır. Yaşam boyunca kişilik farklılaşması ile
kişilik bütünleşmesi arasında belirli bir gerilim yaşanır. Ergenliğin son
dönemi ve genç yetişkinlik sırasında bu gerilim kimlik arayışına yansır.
Aşırı farklılaşma rol dağınıklığıyla ya da uygunsuz kimlik tanımlamasıyla
sonuçlanabilir. Erken bütünleşme ise yanlış kimlik kararlarıyla
sonuçlanabilir. Yetişkinlikteki kimlik gelişiminin önde gelen
sorunu, yetişkinden beklenen birçok farklılaşmış rol karşısmda bütünleşmiş
bir benlik duygusuna ulaşmış olmaktır.

Knox, orta yaşlardaki benlik gelişiminin belirli bir örüntü izlediğini
söylemektedir: a) Yirmilerin sonları ve otuzların başları: Bu
dönem bir durulma, düzen ve çabalama dönemidir. b) Otuzların sonları
ve kırkların başları: Bu dönem hem görünüşün hem de etkinliğin
yeniden yönlendirildiği dönemdir. Bu dönemde yetişkinlerin çoğu insan
yaşamının hazlarından ve acılarından pay almaya daha istekli
olurlar ve dostluğun kalitesi daha önem kazanır. Varolan benlik duygusu
ile katılım yapısı arasındaki uygunluğun yeniden gözden geçirilmesi
orta yaş geçişine yol gösterir. c) Kırkların ortaları ve altmışların
başları: Bu dönem benlik duygusunda artan bir değişkenlik içerir.
Bu dönem boyunca pek çok insan kararlılık, yeterlilik, sorumluluk
ve olgunluk aşamasına ulaşır (Schiamberg ve Smith, 1982).

M@D_VIPer 09-25-2006 12:30 AM

3. Cinslere Bağlı Kişilik Özellikleri

Bir çocuğun psikolojik bakımdan erkek ya da kadın olması
sürecini açıklamaya çalışan pek çok kuram vardır. Bunlar, psikanalitik
kuram, toplumsal öğrenme kuramı ve bilişsel gelişim kuramı olarak
üç ana grupta toplanabilir.

a. Psikanalitik Kuram. Freud'a göre çocuklar doğuşta psikolojik
bakımdan iki-cinslidirler. Çocuklar cinse bağlı kimliklerini, ana-babalarıyla
ilişkilerindeki çatışmalı sevgi ve kıskançlık duygularını
çözerek kazanırlar. Erkek çocuk annesine duyduğu erotik sevgiden
vazgeçerek babasıyla özdeşleşmeye girdiğinde, kız çocuk da aynı şekilde
annesiyle özdeşleşmeye başladığında cinsel kimliğine kavuşma
yoluna girmiş demektir. Çocuklar, bu ilk adımdan sonra, kendi cinslerinden
anababalarının davranışlarını, tutumlarını ve değerlerini benimseyerek
cinsel kimliklerini toplumsal yönüyle de geliştirirler. Ancak,
kız çocuk için sorun erkek çocuk için olduğundan daha karmaşıktır.

Freud'a göre Oedipus yaşantısı kız çocukta üç tür değişime yol
açar. Önce, "erojen bölge değişimi" (Oedipus sırasında kız çocuk vajinal
erojenliği keşfeder); sonra, "sevgi nesnesi karşısında tutum değişimi"
(önceki fallik evrede kız çocuğun etkin ve saldırgan olan sevgisi
Oedipus yaşantısı nedeniyle gitgide edilginleşir); son olarak, "sevgi
nesnesi değişimi" (anneye duyulan etkin sevgi, yerini babaya duyulan
edilgin sevgiye bırakır). Şu halde kız çocuğun karşı cinselliğe ulaşması
ancak bu üçlü değişimden geçerek olanaklı olacaktır. Freud'a
göre erkek cinselliği çocukluktan yetişkinliğe kadar her zaman fallik
olduğu için basittir. Buna karşılık kadın cinselliği karmaşıktır: Önce
çocukluk sırasında erkeksidir (küçük fallus demek olan klitorisin
varlığıyla), sonra ergenlikte kadınsıdır (klitorisin reddedilmesi ve
erkeğin aracılığıyla vajenin keşfedilmesiyle).

Kadın cinselliğine ilişkin Freud'çu açıklama iğdiş edilme (castration)
olgusuna verilen öneme dayanır. Freud'a göre kız çocuğun psikoseksüel
gelişiminde en sarsıcı olay, başkalarının bir penisi olduğunu,
oysa kendisinin ona sahip olmadığını keşfetmesidir. Freud, "Kendi
iğdiş edilmişliğini keşfetmesi kız çocuğun yaşamında en kritik andır"
der. Kız çocuk bu keşfe, kendisinin de bir penisi olması isteğiyle,
ilerde bir penisi olacağı umuduyla ve penise sahip olan daha talihli insanlar
karşısında duyduğu imrenmeyle tepki gösterir. Kendi bedenini
erkek çocuğunkiyle karşılaştırarak eksik bulan kız çocuk, bu acı
gerçek yüzünden aşağılandığını hissetmiştir. İşte penis özlemi ya da
penise imrenme (penis envy) bu aşağılık duygusundan doğmaktadır.
Ayrıca bu imrenme sevgi nesnesiyle olan ilişkilerden de kaynaklanır;
kız çocuk sadece özsever gururunu doyurmak için değil, aynı zamanda
annesine duyduğu libidinal istekleri nedeniyle de bir penise sahip
olmak ister. Ancak, penis yokluğundan sorumlu tutulan anneye duyulan
düşmanlık ve bu çok istenen organı babadan edinme isteği kız
çocuğun babaya yönelmesine yol açar. Böylece başlangıçta hem erkek
hem de kız çocuklar sadece bir tek cinsi, erkek cinsini tanırlar.

Freud, penis imrenmesinin kadının sonraki gelişiminde silinmez
izler bıraktığını kabul eder. Örneğin, erkeklerle ilişkilerdeki bozukluklar
son çözümlemede penis imrenmesinin sonuçları olarak görülür;
kadının aşağılık duyguları penis yokluğu nedeniyle kendi cinsini horgörme
olarak yorumlanır; en güzel kadın olma ya da en saygın erkekle
evlenme gibi istekler de penis özleminin anlatımıdır, vb.

Karen Horney (1951), Freud'un ve diğer psikanalizcilerin penise
imrenmeyi kadın kişiliğinin temel taşı saymalarının iki nedene bağlı
olduğunu söylemektedir. Birincisi, mevcut kültürel önyargılarla uzlaşık
kuramsal verilere dayanan analizcilerin, kadının erkeğe egemen
olma, erkeği küçük düşürme, başarısına gıpta etme, erkekten yardım
almayı reddetme eğilimlerini penis imrenmesine maletme acelecilikleridir.
Daha iyi incelendiğinde, bu eğilimlerin nevrozlu kadınların
olduğu kadar nevrozlu erkeklerin de özellikleri olduğu açıkça görülecektir.
Öte yandan nevrozlu kadınların gözlemlenmesi, söz konusu
bütün eğilimlerin erkekler karşısında olduğu kadar diğer kadınlar ya
da çocuklar karşısında da duyulduğunu göstermektedir. İkinci etken,
kadın hastaların terapide sorunlarının penis imrenmesine dayalı açıklamalarla
ele alınmasını kolayca kabul etme eğilimini analizcilerin farketmemiş
olmasıdır. Bir kadının, doğanın haksızlığına uğrayarak iyi
niteliklerle donatılmadığını düşünmesi, gerçekte çevresinden çok şey
istediğini, istekleri doyurulmadığında çok öfkelendiğini, onu her
anlaşmazlıkta hoşgörüsüz kılan bir katılık ve yanılmazlık tutumu
geliştirdiğini kavramasından daha kolaydır.

Horney'e göre, bastırılmış dürtüleri gizleyen erkeklik isteklerinin
böyle bir rol oynaması kültürel etkenler yüzündendir. Adler'in de belirttiği
gibi, Batı kültüründe erkeklere özgü sayılan güç, başarı, cesaret,
bağımsızlık, cinsel özgürlük, eş seçme hakkı gibi nitelikler ya da
ayrıcalıklar kadınlarda erkekliğe ilgi duymaya yol açmaktadır. Ancak
Horney, penis imrenmesinin yaygın kültürde erkeksi sayılan niteliklere
sahip olma isteğinin simgesel bir anlatımından başka birşey olmadığı
görüşünde değildir; ona göre, penis imrenmesi çerçevesinde
yapılan yorumlar tüm kişilik yapısma bağlı güçlükleri anlamayı
engellemektedir.

Freud kadın kişiliği konusunda birbirine bağlı iki görüş daha ileri
sürmektedir. Birincisi kadınlığın "mazoşizm"le yakın ilişkisi olduğu,
ikincisi de kadında temel korkunun "sevgiyi yitirme korkusu" olduğudur.
Horney, kadınlık mazoşizmi görüşünü geliştiren Helene
Deutsch ve Sandor Rado gibi psikanalizcilerin, temel olarak penis
yokluğunu almalarını ve mazoşizmi özde cinsel saymalarını eleştirerek,
mazoşizmin öncelikle cinsel bir olgu olmadığını vurgulamaktadır.
Horney'e göre mazoşizm biyolojik değil kültürel nedenlere bağlıdır:
Mazoşizm, kendini silme ve bağımlı kılma yoluyla yaşamda bir güvenlik
ve doyum sağlama girişimini temsil eder. Bu tutumun temelindeki
kültürel etken de, kadının zayıflığını, birine dayanması gerektiğini,
yaşamının ancak kocası ve çocukları gibi başkalarıyla bir içerik
ve anlam kazanabileceğini vurgulayan erkek ideolojisidir. Aslında bu
etkenler de kendi başlarına mazoşist tutumlar yaratmazlar, fakat nevroz
gerçekten oluştuğunda kadında mazoşist tutumların egemen olmasından
bu etkenler sorumludur. Sevgiyi yitirme korkusu da, mazoşist
araçlardan birinin sevgi kazanma olması ölçüsünde, mazoşist niteliklerden
biridir. Ancak, kültürel etkenlere bağlı olarak, bu korku
sağlıklı kadın açısından da önem taşımaktadır. Çünkü kadın yüzyıllar
boyunca ekonomik ve siyasal sorumlulukların dışıda tutulmuş ve
yaşamını özel bir duygusal alanla sınırlı tutmak zorunda bırakılmıştır.
Bu durumun başka bir yönü de, aşkın ve bağlılığın salt kadına özgü
erdemler ve idealler olarak görülmesidir. Sevgiyi yaşamda önemi olan
biricik değer saymaya sevkeden kültürel koşullar, kadındaki "yaşlanma
korkusu"nu da belirlemektedir. Kadının elde edebileceği doyumlar
-aşk, seks, aile, çocuk- hep erkekler tarafından sunulduğu için erkeklerin
hoşuna gitmek yaşamsal bir zorunluluk olmuştur. Erotik çekiciliğe
verilen aşırı önem, kadının çekici yönleri yitip gitmeye başladığında
derin bir acı kaynağı olmaktadır. Bu korku kadında çekiciliğin
sonunu belirliyor görünen yaşla da sınırlanmaz, kadının tüm yaşamını
gölgeler ve zorunlu olarak yaşam karşısında büyük bir güvensizlik
duygusu yaratır. Bu korku, kadının erotizm alanı dışında kalan
olgunluk, bağımsızlık, düşünce özerkliği gibi nitelikleri değerlendirmesini
de engeller. Kadın, olgunluk yıllarına karşı sürekli bir kötüleme
tutumu geliştirirse ve bunları çöküş yılları olarak görürse, kişiliğini
eliştirme görevini aşk yaşamıyla ilgilendiği ölçüde üstlenemez artık.

Sonuç olarak, Horney (1951) şöyle demektedir: "Bizim kültürümüzde
bir kadının sevgiyi aşırı değerlendirmek, sevgiden verebileceğinin
fazlasını beklemek ve bu nedenle de sevgi yitiminden erkekten
daha fazla korkmak zorunda kalmasının gerçekçi nedenleri bunlar
olmuştur, bir ölçüde de hala bunlardır."

Psikanalizin kadın karşısındaki tutumunu değerlendirirken
unutulmaması gereken iki nokta vardır. Birincisi, bütün psikanalitik
kuramların aynı olmadığı, çoğunun geleneksel psikanalitik görüşten
hızla uzaklaştığı ve onu şiddetle eleştirdiğidir. İkinci nokta, klasik
psikanalizin temsilcisi olan Freud'un bile kadın konusudaki -biyolojiye
sıkıca bağlı- ilk görüşlerini zamanla yumuşattığı ve toplumsal-kültürel
koşulların önemini giderek teslim ettiğidir. Daha sonraki ve
günümüzdeki feminist akımların düşünce kaynaklarından birinin psikanaliz
olması da bunu göstermektedir.

b. Toplumsal Öğrenme Kuramı. Bu kurama göre, çocuklar
doğuşta esas olarak yansızdırlar ve başlangıçtaki biyolojik farklılıkları
daha sonraki cinsel kimlik farklılıklarını açıklamaya yetmez. Cinse
bağlı kimliğin kazanılması sürecinde seçici pekiştirme ve taklit temel
rolü oynar. Bu açıdan bakıldığında, çocuklar aynı cinsten anababanın
davranışını model aldıkları için ödüllendirilirler; toplum da daha sonra
sistemli ödül ve cezalarla bu tür takliti pekiştirir. Kızlar ve oğlanlar,
yetişkinler ve yaşıtları tarafından toplumun cinsine uygun saydığı davranış
için ödüllendirilir, uymayan davranış için de cezalandırılırlar.
Walter Mischel (1970), çocukların aynı cinsten modelleri karşı cinsten
modellerden daha fazla taklit ettiklerini, çünkü aynı cinsten modellerin
onları daha fazla sevdiğini düşündüklerini ileri sürmektedir.
Çocuklar aynı cinsten anababayı sevecen ve ödüllendirici gördüklerinde
bu etken önem kazanmaktadır. Albert Bandura, toplumsal öğrenme
kuramına yeni bir boyut katarak, çocukların, büyüklerin davranışını
taklit etmeye (imitation) ek olarak, "gözlemsel öğrenmeye" de (observational
learning) yöneldiklerini ileri sürmektedir. Bandura'ya göre,
çocuklar bir modelin davranışını zihinlerinde çözümlerler ve kendileri
için olumlu bir sonucu olduğuna inanmadıkça davranışı taklit etmezler.

Sonuç olarak, toplumsal öğrenme yaklaşımı, cinsiyet rollerinin
kazanılmasında ödülün, cezanın ve gözlemsel öğrenmenin önemini
vurgulamaktadır. Genellikle, gözlemsel öğrenmenin en azından pekiştirme
kadar önemli olduğuna inanılmaktadır. Bilişsel etkenlerin gözlemsel
öğrenmeye aracılık ettiği kabul edilmektedir.

c. Bilişsel Gelişim Kuramı. Bu kurama göre, çocuklar ilk olarak
kendilerini erkek ya da dişi olarak etiketlemeyi öğrenirler ve sonra
kendi cins kategorilerine uygun düşen davranışları kazanmaya yönelirler.
Bu süreç "kendi kendini toplumsallaştırma" (self-socialization)
olarak adlandırılır. Kohlberg'e göre, çocuklar kalıplaştırılmış bir erkeklik
ve dişilik anlayışı (aşırı basitleştirilmiş, abartılmış, karikatürleştirilmiş
bir imge) oluştururlar. Daha sonra bu kalıp imgeyi kendi
çevrelerini örgütlemede kullanırlar. Kendi cins kavramlarıyla uyuşan
davranışları seçer ve geliştirirler.

Toplumsal öğrenme kuramının görüşü şu sırayla özetlenebilir:
"Ödül istiyorum. Oğlanlara özgü şeyleri yaptığım için ödüllendirildim.
Dolayısıyla, bir oğlan olmak istiyorum." Oysa Kohlberg şu sıranın
izlendiğini ileri sürmektedir: "Ben bir oğlanım. Dolayısıyla, oğlanlara
özgü şeyleri yapmak istiyorum. Çünkü oğlanlara özgü şeyleri
yapmak ödüllendirilmektedir."

Küçük çocukların cinsiyet farklılıklarına ilişkin düşüncelerinde
genital anatomi görece çok az bir rol oynamaktadır. Çocuklar, 2-6
yaşlar arasında, her bireyin ya erkek ya da dişi olduğunu, değişmez
biçimde oğlanların erkek kızların kadın olacağını, erkek ya da dişi olmaya
ilişkin nitelemenin duruma ya da kişisel güdülere göre değişmeyeceğini
kavramaya başlamaktadırlar. Şu halde, bilişsel gelişim kuramında
cinsel kimliğin kazanılması üç evrede ortaya çıkıyor demektir.
Çocuk üç yaşında (birinci evre: cinsin özdeşliği) kendini doğru
olarak etiketleyebilir ve başkalarının cinsini de belirli bir doğrulukla
belirleyebilir. Dört yaşında (ikinci evre: cinsin kararlılığı) cinsin
değişmeyeceği gerçeğine ilişkin kısmi bir bilinç vardır. Bununla birlikte,
aşağı yukarı altı yaşına kadar, öncelikle fiziksel cins farklılıklarına
dayanan kesin bir cinsel kimlik kavramı kurulmuş değildir (üçüncü
evre: cinsin tutarlılığı). Bu ilerleme genel bilişsel gelişim örüntüsünü
izler ve cinsin değişmezliği nesnenin sürekliliğinin özel bir yönü olabilir.

M@D_VIPer 09-25-2006 12:30 AM

Kuramların topluca değerlendirilmesinde yarar var.

Çocukların cinsel kimliklerini nasıl kazandıkları konusunda tüm
yayınları inceleyen E. E. Maccoby ve C. N. Jacklin, bilişsel gelişim
kuramının olgulara en uygun düşen kuram olduğu sonucuna varmaktadır.
Psikanaliz ve toplumsal öğrenme kuramlarının üç temel güçlüğü
vardır. Birincisi, araştırmaların, çocukların davranışlarında aynı cinsten
anababaya tam tamına benzediklerini göstermemesidir. Örneğin,
oğlan çocuklar, en azından ölçülen davranışların çoğunda, kendi babalarına
benzemekten çok, diğer çocukların babalarına benziyor görünüyorlar.
Maccoby ve Jacklin, toplumsal öğrenme kuramının, cinse bağlı
davranışlarda erkeklerin ve kadınların farklı pekiştirmelere uğradıkları
sayıltısını sorgulayarak, iki cinsin toplumsallaşmasında yüksek derecede
bir özdeşlik olduğunu vurgulamaktadır. Anababalar çocuklarını
aynı biçimde yetiştirdiklerini, cinse göre farklılaşan bir işlemde
bulunmadıklarını ısrarla belirtiyorlar. Bununla birlikte, anababalar
oğlanların ve kızların doğal olarak farklı olduğuna inandıkları için,
oğullarını ve kızlarını aynı biçimde yetiştirdikleri iddialarını kabul etmek
zordur.

Psikanalizin ve toplumsal öğrenme kuramının ikinci güçlüğü, erkek
ya da dişi modeli taklit etme olanağı sunulmuş çocukların mutlaka
kendi cinslerine uygun düşen modeli seçmemeleridir. Çocukların seçimleri
oldukça rastlantısaldır. Ancak, Bandura'nın öğrenme ile uygulama
arasıda yaptığı ayırım bu eleştiriyi aşabilmektedir. Bandura'ya
göre, çocuklar her iki modelden de öğrenebilirler, ama sonuçların ne
olacağı ve davranışın kendi cinslerine uygun düşüp düşmeyeceği konusundaki
düşüncelerine bağlı olarak, öğrendiklerini uygulayabilir ya
da uygulamayabilirler.

Maccoby ve Jacklin'in psikanaliz ve öğrenme kuramlarında saptadığı
üçüncü güçlük, çocuklar cinse bağlı davranışa girdiklerinde çoğu
zaman, gözlemledikleri cinse bağlı davranışla çok az bir doğrudan
ilişki görülmesidir. Oğlanlar, aile arabasını annelerinin babalarından
daha fazla kullandığını görseler bile arabalarla ve kamyonlarla oynamayı
seçiyorlar; kızlar, anneleri aynını yapıyor olmasa bile, seksek ve
ip atlama gibi yüksek derecede cinse bağlı oyunları oynuyorlar.

Gelişim psikologlarının çoğu bilişsel gelişim kuramını üstün tutmakla
birlikte, kimileri her üç kuramı da dikkate değer bulmaktadır. J.
S. Hyde ve B. G. Rosenberg bu konuda şöyle demektedir: "Tümüyle
doğru kuram yoktur, herbiri anlayışımıza bir şeyler katar. Freud'çu kuram, ,
bireyin cinsel kimliğinin ve davranışmın köklerinin önceki yaşantılarda
olduğunu açıklayan psikoseksüel gelişim kavramının vurgulanmasında
tarihsel bakımdan önemlidir... Toplumsal öğrenme kuramı,
cinsel rol değişiminin toplumsal ve kültürel ögelerini, cinse
bağlı davranışların oluşumunda toplumun önemini vurgulaması bakımından
önemlidir... Bilişsel gelişim kuramı da, cinse bağlı rolün öğrenilmesinin
çocukluğun akılcı öğrenme sürecinin bir bölümü olduğunu
vurgulamaktadır, çocuklar cinsiyet rollerini kazanmaya etkin biçimde
çaba göstermektedirler" (Vander Zanden, 1981).

Freud'un kuramının temellerinden biri olan Oedipus karmaşasının
oluşumuna ve evrenselliğine ilişkin açıklamalar bugün kuşkuyla
karşılanmaktadır. Erich Formm'a (1979) göre, Freud Oedipus'u keşfederek
büyük bir hizmette bulunmuş, ama bu yaşantıyı cinsel bir olgu
olarak görmesi yüzünden anlamını çarpıtmıştır. Oedipus, temelde anneye
cinsel bağlılığın değil, cennetsi ortama duyulan özlemin, güvenlik
gereksinmesinin ve korunma isteğinin anlatımıdır. Öte yandan, kadının
kişilik gelişiminde penis özlemine başyerin verilmesi de şiddetle
eleştirilmiştir. Kadını doğası gereği bağımlı, özsever, mazoşist, içtenlikle
sevme yeteneği olmayan, cinsel bakımdan da soğuk bir varlık
olarak tanımlamak en azından tarihsel bir sınırlılık içermektedir. Freud,
kendi zamanının orta sınıf kadınının, ataerkil erkeğin cinsel tutumunun
kaçınılmaz sonucu olan bu özelliklerini evrenselleştirmek yanlışına
düşmüştür. Bütün kuramların, içinde ortaya çıktıkları çağın ya da
dönemin bilimsel verilerini olduğu kadar kültürel önyargılarını da
yansıtmak durumunda -hatta belki zorunda- oldukları gerçeği kuramları
incelerken gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Öte
yandan, bir kuramın bütün yönleriyle doğru ya da yanlış olamayacağı
gerçeği de aynı derecede önemlidir. Freud, Fromm'un deyişiyle, devrimci
bir kuram yaratmaya çalışmış, ama çağının tutucu görüşlerinin
etkisinden kendini kurtarmayı başaramamıştır. Özellikle cinsel
kalıpyargıların kaçınılması güç etkileri bu görüşü doğrulamaktadır.


Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 10:19 PM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.