www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee

www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee (https://www.cakal.net/index.php)
-   Eskiler (Arşiv) (https://www.cakal.net/forumdisplay.php?f=188)
-   -   Harry Potter Serisi (https://www.cakal.net/showthread.php?t=52972)

GeCeLeR 12-10-2006 01:18 AM

Harry Potter Serisi
 
HARRY POTTER & FELSEFE TAŞI
BÖLÜM 1 - Sağ Kalan Çocuk
Privet Drive dört numarada oturan Mr ve Mrs Dursley, son derece normal olduklarını söylemekten gurur duyarlardı, sağ olun efendim. Garip ya da gizemli işlere bulaşacak son kişilerdi, böyle saçmalıklara kafa yormazlardı çünkü.
Mr Dursley matkap yapan Grunnings adlı bir şirketin yöneticisiydi. İri yarı, kalıplı bir adamdı, boynu yok gibiydi, ama koskoca bir bıyığı vardı. Mrs Dursley zayıftı, şansındı, olağanın iki katı uzunluğunda bir boynu vardı; bu da bahçe çitlerinin üstünden kafasını uzatıp komşuları gözetlemekte pek işine yarıyordu. Dudley adında küçük bir oğulları vardı Dursley'lerin, kendilerine bakılırsa dünyada ondan kusursuz bir çocuk bulunamazdı.
Dursley'ler istedikleri her şeye sahiptiler, ama bir gizleri vardı, biri kalkıp da bunu anlayacak diye ödleri kopardı. Potterların ortaya çıkarılmasına katlanabileceklerini hiç sanmıyorlardı. Mrs Potter, Mrs Dursley'nin kardeşiydi, ama birkaç yıldır görüşmemişlerdi; aslına bakılırsa, Mrs Dursley hiç kardeşi yokmuş gibi davranıyordu, çünkü kardeşi de, onun beş para etmez kocası da Dursley'lere hiç mi hiç benzemiyorlardı. Potter’lar sokakta boy gösterirse, komşuların ne diyeceğini düşünmek bile tüylerini ürpertiyordu. Potter'ların küçük bir oğullan olduğunu biliyorlardı, ama hiç görmemişlerdi onu. Bu oğlan da Potter'ları yanlarına yaklaştırmamak için bir başka geçerli nedendi; Dudley'nin öyle bir çocukla içli dışlı olmasını istemiyorlardı.
Mr ve Mrs Dursley, öykümüzün başladığı o kasvetli, kurşuni sah sabahı uyandıklarında, yakında bütün ülkeyi saracak garip, gizemli şeylerin habercisi olabilecek hiçbir şey yoktu bulutlu gökte. Mr Dursley, işe giderken taktığı en tatsız kravatı seçerken bir şarkı mırıldanıyor, Mrs Dursley de çığlıklar atan Dudleyi yüksek iskemlesine oturtmak için boğuşurken keyifli keyifli dedikodu ediyordu.
Hiçbiri, kahverengi bir baykuşun pencerenin önünden kanat çırparak geçtiğini fark etmedi.
Sekiz buçukta, Mr Dursley çantasını aldı, Mrs Dursley'nin yanağını şöyle bir gagaladı, Dudley'ye de bir hoşça kal öpücüğü vermeye çabaladı, ama ıskaladı, Dudley bir bunalım geçirmekteydi çünkü, mamasını duvara fırlatıyordu. Evden ayrılırken, "Küçük yumurcak," diye kıkırdadı Mr Dursley. Arabasına bindi, dört numaranın bahçesinden geri geri çıktı.
Garip bir şeyin ilk belirtisini fark etti sokağın köşesinde haritaya bakan bir kediyi. Mr Dursley, bir an ne gördüğünü kavrayamadı. Sonra, bakmak için başını arkaya çevirdi. Privet Drive'ın köşesinde bir tekir kedi duruyordu, ama görünürlerde harita filan yoktu. Zaten olacak iş miydi bu? Bir ışık oyunuydu olsa olsa. Kirpiklerini kırpıştırdı Mr Dursley, gözlerini kediye dikti. Kedi de ona dikti gözlerini. Mr Dursley köşeyi dönüp yolda ilerlerken boyuna kediye baktı dikiz aynasında. Şimdi de Privet Drive yazılı tabelayı okuyordu - hayır, tabelaya bakıyordu; kediler ne harita inceleyebilir, ne de tabela okuyabilirlerdi. Hafifçe silkindi Mr Dursley, kediyi kafasından çıkardı. Kente doğru ilerlerken o gün almayı umduğu büyük bir matkap siparişinden başka bir şey düşünmemeye koyuldu.
Ama kente girerken kafasındaki matkapların yerini başka bir şey alıverdi. Sabahın olağan trafik sıkışıklığında beklerken, çevrede garip giyimli bir sürü insan fark etti. Pelerinli insanlar. Mr Dursley, gençlerin sırtında görülen o tuhaf elbiseleri giyenlerden hiç hoşlanmazdı! Bu da saçma sapan yeni modalardan biriydi herhalde. Direksiyona vurmaya başladı parmaklarıyla, gözleri bu manyakların az ötede oluşturduğu bir topluluğa takıldı. Heyecanlı heyecanlı bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Mr Dursley, bazılarının hiç de genç olmadığını görünce küplere bindi; işte şu adam kendisinden çok daha yaşlıydı, üstelik zümrüt yeşili bir pelerin atmıştı omuzlarına! Cesarete bak! Derken kafasına dank etti Mr Dursley'nin, bu olsa olsa uyduruk bir gösteriydi - bir şey için para topluyorlardı... evet, mutlaka öyleydi. Trafik açıldı, Mr Dursley birkaç dakika sonra Grunnings oto-parkındaydı, aklında matkaplar vardı sadece.
Mr Dursley dokuzuncu kattaki odasında sırtım pencereye vererek otururdu hep. Öyle yapmasa, o sabah aklını matkaplara vermesi biraz güç olacaktı. Baykuşların güpegündüz süzülerek geçtiğini görmedi, ama aşağıda, sokaktaki insanlar gördüler bunu, ağızlan açık, birbiri ardı sıra tepelerinde süzülen baykuşlara baktılar, onları parmaklarıyla gösterdiler. Çoğu geceleyin bile baykuş görmemişti. Ama Mr Dursley, son derece olağan, baykuşsuz bir sabah geçirdi. Beş ayrı kişiye bağırdı. Önemli birkaç telefon görüşmesi yaptı, biraz daha bağırdı. Öğle yemeğine kadar keyfi yerine gelmişti, bacaklarını çalıştırmak, sokağın karşısına yürüyüp fırından bir çörek almak istedi.
Pelerinli insanlar aklından bütün bütüne çıkmıştı ki, içlerinden bazılarına rastladı fırının orada. Yanlarından geçerken öfkeyle baktı. Nedenini bilmiyordu, ama tedirgin oluyordu onlardan. Bunlar da heyecanlı heyecanlı fısıldaşıyorlardı, ortalıkta bir tek para tası bile görünmüyordu. Elindeki kesekâğıdında koca bir çörekle dönüp yanlarından geçerken, konuşmalarından birkaç sözcük çalındı kulağına.
"Potter'lar, doğru, ben de öyle duydum -"
"- evet, oğullan, Harry -"
Kaskatı kesiliverdi Mr Dursley. Her yanını korku sardı. Bir şey söyleyecekmiş gibi, fısıldaşanlara baktı, ama vazgeçti.
Yolun karşısına geçti hızla, bürosuna koştu, sekreterine rahatsız edilmemesini söyledi, telefona sarıldı, evinin numarasını tam çevirmişti ki, kararını değiştirdi. Telefonu yerine bıraktı, bıyıklarını sıvazlayarak düşündü... hayır, düpedüz aptallık ediyordu. Potter öyle pek alışılmadık bir ad değildi ki. Harry diye oğulları olan Potter adında kim bilir kaç kişi vardı. Üstelik yeğeninin adının Harry olup olmadığından da emin değildi. Çocuğu görmemişti bile. Belki de Harvey'ydi. Ya da Harold. Mrs Dursley'yi telaşlandırmanın anlamı yoktu, kardeşinin adını söyleyince bile tedirgin olurdu karısı. Onu suçlamıyordu - kendisinin de öyle bir kardeşi olsaydı... ama ya o kişiler, o pelerinli insanlar...
O ikindi kafasını matkaplara veremedi, olanaksızdı bu, saat beşte binadan ayrılırken öylesine dalgındı ki, kapının tam önünde birine çarptı.
Sendeleyip az kalsın yere düşecek sıska ihtiyara, "Özür dilerim," diye homurdandı. Onun menekşe rengi bir pelerin giydiğini kavraması için birkaç saniye yetti Mr Dursley'ye. Adam bu çarpmaya pek aldırmışa benzemiyordu. Aksine, koca bir gülümseme yayıldı yüzüne, yoldan geçenleri dönüp baktıracak kadar ince bir sesle, "Özür dilemeyin, efendim," dedi, "bugün hiçbir şey keyfimi kaçıramaz! Sevinin, o Kim-Olduğunu-Bilir-sin-Sen sonunda gitti! Sizin gibi bir Muggle bile bunu, bu mutlu, mutlu günü kutlamalı!"
İhtiyar, Mr Dursley'yi karnına sarılıp kucakladı, sonra uzaklaştı.
Mr Dursley olduğu yerde kalakaldı. Bütün bütüne bir yabana tarafından kucaklanmıştı. Üstelik Muggle olarak nitelenmişti, artık ne demekse bu. İyice karışmıştı kafası. Arabasına koştu, eve yollandı, hayal gördüğünü umuyordu, daha önce hiç ummamıştı bunu, çünkü hayal gücü denilen şeye hiç inanmazdı.
Arabasını dört numaranın park yerine çekerken, ilk gördüğü -bu da hiç keyiflendirmedi onu- o sabah gözüne ilişen tekir kedi oldu. Bahçe duvarında oturuyordu şimdi. Aynı kedi olduğuna emindi; gözlerinin çevresinde aynı çizgiler vardı.
"Şişşşt!" diye bağırdı Mr Dursley.
Kedi kıpırdamadı. Sadece sert sert baktı ona. Mr Dursley, bunun olağan bir kedi davranışı olup olmadığını düşündü. Toparlanmaya çalışarak eve girdi. Karısına hâlâ bir şey söylememekte kararlıydı.
Mrs Dursley güzel, sıradan bir gün geçirmişti. Yemekte komşu kadının kızıyla sorunlarını, Dudley'nin de yeni bir sözcük ("olabilemez") öğrendiğini anlattı boyuna. Mr Dursley olağan davranmaya çalıştı. Dudley yatırıldıktan sonra salona gidip son akşam haberlerini yakaladı:
"Her yerdeki kuş meraklıları, ülkedeki bütün baykuşların bugün hiç alışılmadık şeyler yaptığını belirtmektedir. Baykuşlar genellikle geceleri avlanırlar, gün ışığında pek görülmezler, ama sabahtan beri bu kuşların her yöne uçuştuklarına yüzlerce kere tanık olunmuştur. Uzmanlar, baykuşların uyku alışkanlıklarını birdenbire neden değiştirdiklerini açıklayamamaktadırlar." Spiker sırıtmadan edemedi. "Son derece esrarengiz. Şimdi de Jim McGuffin'den hava raporu. Ne dersin, bu gece yine baykuş sağanağı olacak mı, Jim?"
"Eee, Ted," dedi hava tahmincisi, "onu bilemem, ama bugün garip davranışlarda bulunanlar sadece baykuşlar değildi. Kent, Yorkshire, Dundee gibi ayrı ayrı yerlerden arayan seyirciler, dün söylediğim yağmur yerine, kayan yıldızlar sağanağına tutulmuşlar! Şenlik Gecesi önümüzdeki hafta gerçi, ama belki de şimdiden kutluyorlardır! Ama bu gece kesinlikle yağmurlu olacak."
Mr Dursley koltuğunda donakalmıştı. Bütün İngiltere göklerinde kayan yıldızlar? Gün ışığında uçuşan baykuşlar? Her yerde pelerinli esrarengiz insanlar? Potter'lar hakkında fısıltılar, fısıltılar...
Mrs Dursley iki fincan çayla salona geldi. Yaran yoktu. Bir şeyler söylemeliydi karısına. Gergin gergin boğazını temizledi. "Şey Petunia, sevgilim son günlerde kardeşinden bir haber almadın, değil mi?"
Beklediği gibi, Mrs Dursley şaşkınlıkla, öfkeyle baktı. Ne de olsa, sanki onun bur kardeşi yokmuş gibi davranmaya alışıktılar.
Sertçe, "Hayır," dedi Mrs Dursley. "Niye?"
"Garip şeyler söylediler haberlerde," diye mırıldandı Mr Dursley. "Baykuşlar... kayan yıldızlar... şehirde de bir sürü tuhaf insan vardı bugün..."
Mrs Dursley sözünü kesti onun: "Yani?"
"Şey, düşündüm de... belki... bütün bunların... biliyorsun işte... onlarla bir ilgisi vardır."
Mrs Dursley kenetlenmiş dudaklarının arasından bir yudum çay aldı. Mr Dursley "Potter" adını işittiğini söyleyip söylememeyi düşündü. Bunu göze alamayacağına karar verdi. Sanki laf olsun diye soruyormuş gibi, "Oğulları," dedi, "şimdi aşağı yukarı Dudley'nin yaşındadır, öyle değil mi?"
Mrs Dursley, kaskatı, "Herhalde," dedi.
"Sahi, neydi adı? Howard'dı, değil mi?"
"Harry. Bana sorarsan, berbat, sıradan bir ad."
Ansızın yüreğine bir ağırlık çöktü Mr Dursley'nin, "Ha, sahi," dedi. "Evet, bence de öyle."
Yukarı yatmaya çıkarlarken bu konuda başka tek söz söylemedi. Mrs Dursley banyodayken, Mr Dursley yatak odasının penceresine uzandı, ön bahçeye baktı. Kedi hâlâ oradaydı. Sanki bir şey bekliyormuş gibi Privet Drive'a bakıyordu boyuna.
Hayal mi görüyordu yoksa? Bütün bunların Potter'larla bir ilgisi olabilir miydi? Eğer varsa... eğer o karıkocayla akrabalıkları ortaya çıkarsa - eh, buna da katlanamazdı doğrusu.
Yattılar. Mrs Dursley hemen uyudu, ama gözlerine uyku girmiyordu Mr Dursley'nin, kafası karmakarışıktı. Uykuya dalmadan önce, Potterların bu işle bir ilgileri olsa bile, ne kendisine ne de Mrs Dursley'ye yanaşamayacaklarını düşündü de rahatladı. Potter'lar onun da, Petunia'nın da kendileri için, kendilerine benzeyenler için ne düşündüklerini pekâlâ biliyorlardı... Bu olanlara onun da, Petunia'nın da bulaşması olanaksızdı. Esnedi, yan döndü. Kendilerini etkilemezdi bu...
Nasıl da yanılıyordu.
Mr Dursley tedirgin bir uykuya dalıyordu belki, ama dışarıda, duvarın üstündeki kedinin uykusu hiçmi hiç gelmemişti. Heykel gibi oturuyordu orada; gözlerini, hiç kırpmadan Privet Drive'ın uç köşesine dikmişti. Yan sokakta bir arabanın kapısı çarpıldığında da, tepesinden iki baykuş süzüldüğünde de titremedi bile. Hiç kıpırdamadan öylece durdu, gece yarısına kadar.
Kedinin baktığı köşede bir adam belirdi; öylesine ansızın, öylesine sessizce belirmişti ki, sanki yerden fışkırmış gibiydi. Kedinin kuyruğu titredi, gözleri kısıldı.
Böyle bir adamın benzeri Privet Drive'da daha önce hiç görülmemişti. Uzun boyluydu, zayıftı; saçının sakalının kırlarına bakılırsa çok yaşlıydı; saçı da sakalı da kemerine sıkıştıracak kadar uzundu. Uzun giysiler vardı üstünde, yerleri süpüren mor bir pelerin, uzun topuklu, tokalı çizmeler giymişti. Açık mavi gözleri, dar çerçeveli gözlüğünün arkasından ışıl ışıl parlıyordu; upuzun, kemerli burnu sanki en az iki kere kırılmışa benziyordu. Bu adamın adı Albus Dumbledore'du.
Albus Dumbledore, adından çizmelerine kadar hiçbir şeyinin hoş karşılanmadığı bir sokağa geldiğinin farkında değildi. Pelerinini karıştırmaktaydı boyuna, bir şey arıyordu. Ama gözetlendiğinin farkına vardı, başını kaldırdı ansızın, sokağın öteki ucundan kendisine gözlerini dikmiş kediye baktı. Nedense, kedinin varlığı onu pek eğlendirmişti. Kıkırdayarak, "Bilmeliydim bunu," diye mırıldandı.
Aradığı şeyi iç cebinde buldu. Gümüş bir çakmaktı bu. Kapağını açtı, havaya kaldırdı, çaktı. En yakındaki sokak lambası püf diye sönüverdi. Yine çaktı - bir sonraki lamba da karanlığa gömüldü. On iki kere çaktı Püfür'ü, sokakta sadece iki ışıltı kalıncaya kadar - kendisini gözetleyen kedinin gözleriydi bunlar. Şimdi pencereden kim bakarsa baksın, isterse boncuk gözlü Mrs Dursley, aşağıda kaldırımda neler olup bittiğini göremezdi. Dumbledore, Püfür'ü pelerininin iç cebine koydu; dört numaraya yollandı, duvara, kedinin yanına oturdu. Bakmadı ona, ama bir süre sonra konuştu.
"Sizi burada görmek ne güzel, Profesör McGonagall."
Tekire döndü gülümseyerek, ama kedi gitmişti. Tıpkı onun gözlerinin çevresindeki çizgileri andıran dört köşe bir gözlük takmış asıkça suratlı bir kadına gülümsediğini fark etti. Kadının da bir pelerin vardı sırtında, zümrüt yeşili bir pelerin. Siyah saçları sımsıkı toplanmıştı. Belirgin bir tedirginlik vardı üstünde.
"Ben olduğumu nereden anladınız?" diye sordu.
"Sevgili Profesör, hiçbir kedinin bu kadar kaskatı oturduğunu görmemiştim."
Profesör McGonagall, "Bütün gün siz de bir tuğla duvarın üstünde otursaydınız, siz de kaskatı kesilirdiniz," dedi.
"Bütün gün mü? Kutlamalara katılmadan mı? Ben buraya gelirken en az bir düzine şölene, eğlenceye rastladım."
Profesör McGonagall öfkeyle burnunu çekti.
Sabırsızca, "Evet, doğru, herkes kutluyor," dedi. "Biraz daha dikkatli olmaları gerekirdi, ama hayır -Muggle'lar bile bir şeyler döndüğünü fark ettiler. Haberlerinde verdiler." Başını Dursley'lerin karanlık salon pencerelerine çevirdi. "Duydum. Baykuş sürüleri... kayan yıldızlar... Eee, o kadar da aptal değiller. Nasıl olsa bir şeylerin farkına varacaklardı. Kent'te kayan yıldızlar - mutlaka Dedalus Diggle'dır. Hiç akıllanmadı."
Dumbledore, incelikle, "Onları suçlayamazsınız," dedi. "On bir yıldır pek bir şey kutladığımız yok."
Profesör McGonagall, "Biliyorum," dedi tedirgince. "Ama dağıtmamız için bir neden değil bu. İnsanlar düpedüz dikkatsizlik ediyorlar, sokaklara fırlamışlar güpegündüz, sırtlarında Muggle giysileri bile yok, boyuna dedikodu ediyorlar."
Dumbledore'a yan yan baktı sertçe, bir şey söylemesini bekliyor gibiydi, ama bir şey söylemedi Dumbledore, Profesör de devam etti: "Sonunda Kim-Olduğu-nu-Bilirsin-Sen'in kayıplara karıştığı gün, tam o gün Muggle'ların bizi öğrenmeleri ne de güzel ya. Gerçekten kayıplara karıştı mı dersiniz, Dumbledore?"
"Öyle görünüyor," dedi Dumbledore. "Sevinmemiz gerek. Limon şerbeti içer miydiniz?"
"Ne içer miydim?"
"Limon şerbeti. Muggle'ların bir çeşit tatlı içeceği. Hoşuma gidiyor."
Şimdi limon şerbetinin sırası olmadığım düşünen Profesör McGonagall, "Hayır, teşekkür ederim," dedi soğukça. "Söylediğim gibi, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen gittiyse bile -"
"Sevgili Profesör, sizin gibi mantıklı biri onu gerçek adıyla anabilir, öyle değil mi? Bütün bu 'Kim-Olduğu-nu-Bilirsin-Sen' saçmalığı - on bir yıldır söylüyorum herkese, onu gerçek adıyla anın diye, Voldemort deyin." Profesör McGonagall ürktü, ama o sırada iki limon şerbeti açan Dumbledore farkına varma iı bunun. "Boyuna 'Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen' deyip durmanın ne anlamı var? Voldemort adından korkmak için bir neden göremiyorum."
Yarı bitkinlik, yarı hayranlıkla, "Sanıyorum, sizin için yok," dedi Profesör McGonagall. "Ama siz başkasınız. Herkes biliyor, Kim-Olduğunu-bilirsin-sen peki peki, Voldermort’un korktuğu tek kişi sizdiniz."
Dumbledore, "Beni şımartıyorsunuz," dedi usulca. "Voldemort'da benim hiç edinemeyeceğim güçler vardı."
"Bunun nedeni sizin o güçleri kullanmayacak kadar - şey - soylu olmanız."
"İyi ki karanlıktayız. Madam Pomfrey yeni kulaklıklarımı sevdiğini söylediğinden beri bu kadar kızarmamıştım."
Profesör McGonagall, Dumbledore'a şöyle bir baktı sertçe, "Uçuşan söylentilerin yanında baykuşların sözü bile edilmez," dedi. "Herkes ne diyor, biliyor musunuz? Niye kayıplara karışmış? Sonunda niye vazgeçmiş?"
Anlaşılan Profesör McGonagall konuşmanın en can alıcı noktasına gelmişti, bütün gün soğuk sert bir duvarda bekleyip durmasının gerçek nedeniydi bu, yoksa ne kedi ne de kadın olarak Dumbledore'a gözlerini böyle yırtıcı bakışlar fırlatarak dikemezdi şimdi. "Herkes" ne söylerse söylesin, Dumbledore bunların gerçek olduğunu belirtinceye kadar hiçbir şeye inanmayacağı apaçık ortadaydı. Ama o sırada bir başka limon şerbeti seçmekteydi Dumbledore, yanıt vermedi.
"Anlatılanlara göre," diye üsteledi Profesör McGonagall, "Voldemort dün gece Godric's Hollovv'da görülmüş. Potter'ları bulmaya gitmiş oraya. Söylentilere bakılırsa, Lily ile James Potter galiba - galiba ölmüşler "
Dumbledore başını önüne eğdi. Profesör McGonagall derin bir soluk aldı.
"Lily ile James... İnanamıyorum İnanmak istemedim buna... Ah, Albus..."
Dumbledore elini uzatıp omzuna vurdu onun Acılı bir sesle, "Biliyorum... Biliyorum..." dedi.
Konuşmayı sürdürürken Profesör McGonall’ın sesi titriyordu. "Hepsi bu kadar değil Potter'ların oğlunu, Harry'yi de öldürmeye kalkmış, kim-olduğunu-bilirsin-sen. Ama öldürememiş. O küçük çocuğu öldürememesinin Nedenini, nasılını kimse bilmiyor, ama söylentilere bakılırsa, Harry Potter'ı öldüremeyince Voldermorth’un gücü de yok oluvermiş - bu yüzden kayıplara karışmış işte."
Dumbledore kederle baş sallayarak onu onayladı.
Profesör McGonagall, "Acaba - acaba doğru mü?" diye kekeledi. "Bütün o yaptıklarından sonra... o kadar insanı öldürdükten sonra... küçük bir çocuğu öldüremez miydi? Akıl almayacak bir şey... böyle bir şeyi yapamaz mıydı... Tanrı aşkına, nasıl oldu da Harry sağ kaldı?"
"Sadece tahmin yürütebilirim," dedi. "Belki aslını hiç öğrenemeyeceğiz."
Profesör McGonagall bir dantel mendil çıkarıp gözlüğünün altından gözlerini kuruladı. Dumbledore da burnunu çekerek cebinden bir altın saat çıkardı, onu inceledi. Çok garip bir saatti bu. On iki yelkovanı vardı, ama hiç rakam yoktu üstünde; rakamlar yerine, çevresinde küçük gezegenler hareket ediyordu. Bunların herhalde bir anlamı vardı Dumbledore için, çünkü yeniden yerine koydu saati, "Hagrid gecikti," dedi. "Sahi, burada olacağımı sanırım o söylemiştir size, öyle değil mi?"
"Evet," dedi Profesör McGonagall. "O kadar yer dururken kalkıp neden buraya geldiğinizi sanırım anlatmayacaksınız bana."
"Harry'yi teyzesiyle eniştesine getirmeye geldim. Ailesinden sadece onlar kaldı şimdi."
Profesör McGonagall, ayağa fırlayıp dört numarayı göstererek, "Yani - burada oturan insanlardan mı söz ediyorsun yoksa?" diye bağırdı. "Dumbledore - bunu yapamazsın. Bütün gün onları gözetledim. Onlar kadar bize hiç mi hiç benzemeyen başka iki kişi yoktur. Bir de oğullan var - gördüm onu, şeker alsın diye çığlıklar atarak annesini sokak boyunca tekmeledi durdu. Harry Potter gelip burada mı oturacak!"
Dumbledore, kesin bir sesle, "Burası onun için en iyi yer," dedi. "Büyüyünce teyzesiyle eniştesi ona her şeyi anlatırlar. Onlara bir de mektup yazdım."
Profesör McGonagall, yeniden duvara oturarak, cılız bir sesle, "Mektup mu?" diye tekrarladı. "Gerçekten, Dumbledore, bütün bunları bir mektupla açıklayabileceğini mi sanıyorsun? Bu insanlar onu hiç anlamayacak! Ünlü olacak ileride - bir efsane olacak - gelecekte bugün Harry Potter Günü olarak anılırsa hiç şaşmam -Harry üstüne kitaplar yazılacak - dünyamızdaki bütün çocuklar onun adını öğrenecek!"
Dar çerçeveli gözlüğünün üstünden son derece ciddi bakarak, "Tastamam öyle," dedi Dumbledore. "Her çocuğun başını döndürebilir bu. Daha yürümeden, konuşmadan üne kavuşmak! Hiç hatırlamayacağı bir şey yüzünden ünlü olmak! Anlamıyor musunuz, böylesi çok daha iyi, hiç olmazsa anlayacağı zamana kadar bütün bunlardan uzak kalır."
Profesör McGonagall ağzını açtı, fikrini değiştirdi, yutkundu, sonra, "Evet - evet, haklısınız, elbette," dedi. "Ama çocuk nasıl geliyor buraya, Dumbledore?" Sanki Harry altında saklanıyormuş gibi onun pelerinine bir göz attı ansızın.
"Hagrid getiriyor onu."
"Hagrid'e böylesine önemli bir şey için güvenmek -akıllıca mı sizce?"
"Hagrid'e canımı bile emanet ederim," dedi Dumbledore.
Profesör McGonagall, hasetle, "Yüreği bizimle birliktedir, ben de biliyorum bunu," dedi, "ama dikkatsiz olduğunu da göz ardı edemezsiniz. Birazcık - neydi o?"
Çevrelerindeki sessizliği uzaklardan bir motor sesi bozmuştu. Sokağın iki başına bakarak bir taşıt ışığı aramaya başladılar, ses gittikçe yükseldi, kafalarını gökyüzüne çevirdikleri sırada gümbürtüye dönüştü - havadan koca bir motosiklet inip yola, tam önlerine kondu.
Motosiklet kocamandı gerçi, ama onu kullanan adamın yanında hiç kalıyordu. Sıradan bir adamın yaklaşık iki katı kadar uzun, en az beş katı kadar da şişmandı. Dudak uçuklatacak kadar iri ve yabaniydi - çalıya benzer siyah uzun saçlarıyla sakalı yüzünün büyük bölümünü örtüyordu, çöp bidonu kapakları büyüklüğünde elleri vardı, deri çizmeli ayakları yunus yavrularına benziyordu. Uçsuz bucaksız, kaslı kollarında battaniyeden bir bohça tutuyordu.
"Hagrid," dedi Dumbledore, rahatlamışa benziyordu. "Sonunda! O motosikleti nereden buldun?"
"Ödünç aldım, Profesör Dumbledore, efendim," dedi dev; konuşurken dikkatle motosikletten indi. "Genç Sirius Black ödünç verdi. Onu getirdim, efendim."
"Bir sorun çıkmadı, değil mi?"
"Hayır, efendim - ev neredeyse yerle bir olmuştu, ama Muggle'lar üşüşmeden onu çıkarmayı başardım. Bristol üstünde uçarken uykuya daldı."
Dumbledore ile Profesör McGonagall bohçaya eğildiler. İçinde, belli belirsiz, mışıl mışıl uyuyan bir bebek, bir oğlan çocuğu vardı. Alnındaki simsiyah saç buklesinin altında şimşeğe benzer garip biçimli bir kesik görülüyordu.
"Yoksa oraya mı?" diye fısıldadı Profesör McGonagall.
"Evet," dedi Dumbledore. "O iz yaşamı boyunca kalacak."
"Siz bu konuda bir şey yapamaz mıydınız, Dumbledore?"
"Yapabilecek olsaydım bile yapmazdım. İzler yararlı olabilir bazen. Benim sol dizimde de bir tane var, Londra Metrosunun kusursuz bir haritası. Neyse - ver onu bana, Hagrid - şu işi bitirelim."
Dumbledore, Harry'yi kollarına alıp Dursley'lerin evine yöneldi.
"Acaba - acaba ona hoşça kal diyebilir miyim, efendim?" diye sordu Hagrid.
Kocaman, kıllı kafasını Harry'nin üstüne eğdi, ona saçlı sakallı bir öpücük kondurdu. Sonra, birdenbire, yaralı bir köpek gibi ulumaya başladı.
"Şşş!" diye fısıldadı Profesör McGonagall. "Muggle'ları uyandıracaksın!"
Hagrid, "Ö-ö-özür dilerim," diye hıçkırdı; benekli, büyük bir mendil çıkarıp yüzünü içine gömdü. "Ama da-da-dayanamıyorum - Lily ile James öldüler - zavallı minik Harry de Muggle'larla yaşayacak -"
Profesör McGonagall, çekinerek koluna dokundu Hagrid'in, "Evet, evet, çok acı bir şey bu, ama kendini toparla, Hagrid, yoksa bizi fark ederler," diye fısıldadı; o orada Dumbledore alçak bahçe duvarını aşmış, ön kapıya varmıştı. Usulca eşiğe bıraktı Harry'yi, pelerininden bir mektup çıkarıp bohçaya tıkıştırdı, sonra da ötekilerin yanına döndü. Bir dakika boyunca üçü de orada durup küçük bohçaya baktılar; omuzları sarsılıyordu Hagrid'in, Profesör McGonagall öfkeyle gözlerini kırpıştırıyordu, Dumbledore'un gözlerinden fışkıran o parlak ışık ise bütün bütüne sönmüş gibiydi.
Sonunda, "Eh," dedi Dumbledore, "bu kadar. Artık burada işimiz yok. Gidip kutlamalara katılalım bari."
Boğuk mu boğuk bir sesle, "Yaa," dedi Hagrid. "Ben önce şu motosikletten kurtulayım. İyi geceler, Profesör McGonagall - Profesör Dumbledore, efendim."
Hagrid, sırılsıklam gözlerini ceketinin koluna silerek kendini motosiklete attı, motoru çalıştırdı; gürültüyle havalandı motosiklet, geceye karıştı.
Dumbledore, "Umarım yakında yine görüşürüz, Profesör McGonagall," dedi, onu başıyla selamladı. Profesör McGonagall da karşılık olarak burnunu çekti.
Dumbledore dönüp sokak boyunca yürümeye başladı. Köşeye varınca durdu, gümüş Püfür'ü çıkardı. Bir kere çaktı onu, on iki ışık topu sokak lambalarına yerleşti hemen, Privet Drive bir anda turuncu oluverdi; Dumbledore, sokağın öteki ucunda tekir bir kedinin süzülerek köşeyi döndüğünü gördü. Dört numaranın basamaklarında battaniyeden bohçayı da seçebiliyordu.
"Talihin açık olsun, Harry," diye mırıldandı. Topuklarının üstünde döndü, pelerininin bir hışırtısıyla yok oluverdi.
Bir meltem çıktı, mürekkep rengi göğün alanda sessizce, düzenli bir biçimde uzanan, şaşırtıcı şeylerin en son olabileceği bu sokağın, Privet Drive'in tertemiz çalılıklarını titretti. Harry Potter, uyanmadan, battaniyenin içinde bir yandan bir yana döndü. Minicik eliyle yanındaki mektubu kavramıştı; uykudaydı, özel biri olduğunu bilmiyordu, ünlü biri olduğunu bilmiyordu, birkaç saat sonra süt şişelerini koymak için kapıyı açacak olan Mrs Dursley’in çığlığıyla uyanacağını bilmiyordu, önündeki birkaç haftayı kuzeni Dudley tarafından itilip kakılarak, çimdiklenerek geçireceğini de bilmiyordu... Nereden bilsin, o anda ülke boyunca gizlice toplanıp kadeh kaldırıyordu insanlar, "Harry Potter'a," diyorlardı fısıltıyla, "sağ kalan çocuğa!"

GeCeLeR 12-10-2006 01:19 AM

BÖLÜM 2 - Yok Olan Çam

Dursley'lerin uyanıp da evlerinin önündeki basamaklarda yeğenlerini bulmalarından bu yana yaklaşık on yıl geçmişti, ama Privet Drive pek değişmemişti. Güneş yine o düzenli bahçelerde yükseliyor, Dursley'lerin sokak kapısındaki pirinç dört numarayı ışıl ışıl parlatıyordu; salonlarına süzülüyordu sonra; salon, Mr Dursley'nin baykuşlar üstüne o kara haberleri izlediği gece nasılsa, şimdi de öyle sayılırdı Aradan ne kadar zaman geçtiğini sadece şöminenin rafındaki fotoğraflar belirtiyordu. On yıl önce, değişik renklerde tostoparlak şapkalar giymiş kocaman, pembe bir deniz topunu gösteren sürüyle fotoğraf vardı orada - ama Dudley Dursley bebek değildi artık, şimdi fotoğraflarda iriyarı sarışın bir çocuk vardı, ilk bisikletine binerken, lunaparkta atlıkarıncada, babasıyla bilgisayar oyunu oynarken, annesi tarafından kucaklanmış öpülürken Artı evde bir başka çocuğun da yaşadığını gösteren hiç bir belirti yoktu odada.
Ama h"1" ivdi Harry Potter, o sırada uyukluyordu, uzun sürmeyecekti uykusu. Petunia Teyzesi uyanıktı, günün ilk gürültüsü de onun tiz sesiyle oluştu.
"Kalk! Kalksana! Hadi!"
Harry irkilerek uyandı. Teyzesi kapıyı tıklattı yine.
"Kalk!" diye bağırdı. Harry onun mutfağa doğru yürüdüğünü duydu, sonra da fırının üstüne konulan tavanın sesini. Dönüp sırtüstü yattı, gördüğü düşü hatırlamaya çalıştı. Çok güzel bir düştü. Uçan bir motosiklet vardı düşte. Sanki aynı düşü daha önce de görmüş gibi garip bir duyguya kapıldı.
Teyzesi kapının önüne geldi yine.
"Daha kalkmadın mı?" diye seslendi.
"Kalkıyorum," dedi Harry.
"Hadi, kıpırdan artık. Pastırmalara göz kulak ol. Sakın yakayım deme, Duddy'nin doğum gününde her şey kusursuz olmalı.
Harry homurdandı.
Teyzesi, "Ne dedin sen?" diye seslendi kapının arkasından.
"Hiçbir şey, hiçbir şey..."
Dudley'nin doğum günü - nasıl olmuştu da unutmuştu? Ağır ağır yataktan çıktı Harry, çorap aramaya koyuldu. Yatağının altında bir çift buldu, teklerden birinin üstündeki örümceği çekip aldıktan sonra ayaklarına geçirdi. Örümceklere alışıktı, merdivenin altındaki dolap örümceklerle doluydu çünkü, kendisi de orada yatıyordu.
Giyinince hole inip mutfağa geçti. Masa, Dudley'nin doğum günü armağanlarından görünmüyordu sanki. Anlaşılan, istediği o yeni bilgisayara kavuşmuştu Dudley, ikinci televizyonla yarış bisikleti de cabası. Dudley'nin neden bir yarış bisikleti istediğine akıl erdiremiyordu Harry, Dudley çok şişmandı çünkü, bedenini çalıştırmaktan da nefret ederdi - tabii bir başkasını yumruklamak dışında. Dudley'nin en sevdiği kum torbası Harry'ydi, ama kovalarken onu bir türlü yakalayamazdı. Görünüşünden pek belli değildi, ama Harry çok hızlıydı.
Belki de karanlık bir dolapta yaşamakla ilgisi vardı bunun, ama Harry yaşına göre çok uf aktı, çok da cılızdı. Dudley'nin eski elbiselerini giymek zorunda kaldığı için, olduğundan da ufak ve cılız gösteriyordu; Dudley ise ondan yaklaşık dört kat iriydi. İncecik bir yüzü vardı Harry’nin, kemikleri fırlamış dizleri, siyah saçları, yemyeşil gözleri vardı. Taktığı yusyuvarlak gözlük dünyanın seloteyp’iyle tutturulmuştu, Dudley yumruğu hep burnuna yapıştırırdı çünkü. Harry'nin görünüşünde hoşuna giden tek şey, alnındaki şimşek biçimindeki yara iziydi. Kendini bildi bileli vardı bu; hatırlıyordu, Petunia Teyze'ye sorduğu ilk soru, bu izin nasıl olduğuydu.
"Annenle babanın öldüğü otomobil kazasında," demişti teyzesi. "Başka soru sorma."
Soru sorma - Dursley'lerle huzur içinde yaşamanın ilk kuralı buydu.
Harry pastırmaları çevirirken mutfağa Venon Enişte girdi.
Günaydın yerine, "Saçlarını tarasana!" diye kükredi.
Vernon Enişte haftada ortalama bir kere gazetesinin tepesinden bakıp Harry'nin berbere gitmesi gerektiğini söylerdi. Harry saçlarını sınıf arkadaşlarının toplamından daha sık kestiriyordu, ama fark etmiyordu, saçları boyuna büyüyordu işte, fışkrırcasına.
Dudley annesiyle mutfağa geldiğinde Harry tavada yumurta yapmaktaydı. Vernon Enişte'ye çok benziyordu Dudley. Kocaman, pembe bir yüzü vardı; boynu yok gibiydi; gözleri ufacıktı, suluydu, maviydi; sarı saçları tostoparlak kafasına yapışıyordu. Petunia Teyze onun bir bebek meleğe benzediğini söylerdi hep - Harry ise peruk takmış bir domuza benzediğini söylerdi.
Harry pastırmalı yumurta tabaklarım masaya koydu, pek yer olmadığı için güç bir şeydi bu. Bu arada Dudley armağanlarını sayıyordu. Suratı asıldı.
Annesiyle babasına bakarak, "Otuz altı," dedi. "Geçen yıldan iki eksik."
"Şekerim, Marge Hala'nın armağanını saymadın; bak, burada, annenle babanın koca armağanının altında."
Dudley, kıpkırmızı kesilerek, "Peki, otuz yedi öyleyse," dedi. Dudley kasırgasının yaklaşmakta olduğunu sezen Harry, ne olur ne olmaz, belki Dudley masayı devirir diye, kurt gibi pastırmaya saldırdı.
Petunia Teyze de tehlikeyi sezinlemişti besbelli, çabucak, "Bugün çıkınca sana iki armağan daha alacağız," diye atıldı. "Buna ne dersin, kuşum? iki armağan daha. Oldu mu?"
Bir an düşündü Dudley. Çetin bir soruydu bu. Sonunda, ağır ağır, "Öyleyse," dedi, "otuz... otuz..."
"Otuz dokuz, bir tanem," dedi Petunia Teyze.
"Haa." İskemlesine çöktü Dudley, en yakındaki pakete uzandı. "İyi öyleyse."
Vernon Enişte kıkırdadı.
"Küçük yumurcak parasının karşılığını istiyor, tıpkı babası gibi. Yaşa, Dudley!" Dudley'nin saçlarını karıştırdı.
Telefon çaldı o anda, Petunia Teyze açmaya gitti, Harry'yle Vernon Enişte de Dudley'nin yarış bisikleti, sinema kamerası, uzaktan kumandalı uçak, on altı yeni bilgisayar oyunu ve video paketlerini açmasını seyrettiler. Dudley tam altın saat paketini açıyordu ki, Petunia Teyze döndü telefondan, hem öfkeli, hem endişeliydi.
"Haberler kötü, Vernon," dedi. "Mrs Figg'in bacağı kırılmış. Onu alamıyor." Başıyla Harry'yi işaret etti.
Dudley'nin ağzı dehşetle açıldı, ama Harry'nin yüreği hopladı. Dudley'nin her doğum gününde annesiyle babası onunla bir arkadaşını gezmeye götürürlerdi, lunaparka, hamburgerciye ya da sinemaya. Her yıl da, iki sokak ötede oturan o deli kocakarıyla, Mrs Figg'le kalırdı Harry. Nefret ederdi oradan. Bütün ev lahana kokardı; Mrs Figg de gelmiş geçmiş ne kadar kedisi varsa, hepsinin fotoğrafını gösterirdi.
"Ne olacak şimdi?" dedi Petunia Teyze, bu işi sanki o tasarlamış gibi, öfkeyle Harry'ye baktı. Harry, Mrs Figg'in bacağının kırılmasına üzülmesi gerektiğini düşünüyordu, ama kolay değildi bu; öyle ya, Tibbles'ı, Snowy'yi, Mr Paws'u, Tufty'yi koskoca bir yıl görmeyecekti.
Vernon Enişte, "Marge'ı arasak," diye önerdi.
"Saçmalama, Vernon, nefret ediyor o çocuktan."
Dursley'ler Harry'den hep böyle söz ederlerdi, sanki kendisi orada yokmuş gibi - ya da söylenenlerin zaten farkına varamayacak iğrenç bir şeymiş, bir sümüklüböcekmiş gibi.
"Ya şeye ne dersin?.. Neydi adı, arkadaşın Yvonne?
Petunia Teyze, "Majorca'da tatilde," diye kestirip attı.
Harry umutla, "Beni burada da bırakabilirsiniz," diye söze karıştı (bir değişiklik olur, televizyonda istediğini seyreder, belki de Dudley'nin bilgisayarını karıştırabilirdi).
Petunia Teyze sanki bir limon yutmuş gibi baktı.
Homurdandı: "Dönüp de evi alt üst olmuş bulalım diye mi?"
"Evi yıkmam," dedi Harry, ama dinleyen yoktu ki.
Petunia Teyze, ağır ağır, "Onu da hayvanat bahçesine götürebiliriz," dedi, "... arabada kalır..."
"Araba yepyeni, tek başına bırakamayız..."
Dudley bağıra bağıra ağlamaya başladı. Pek ağladığı yoktu aslında, bunu yıllar önce bırakmıştı, ama suratını buruşturup inlerse, annesinden ne isterse alabileceğini biliyordu.
"Agucuk gugucuğum, ağlama, anneciğin o çocuğun en güzel gününü berbat ekmesine izin vermeyecek!" diye bağırdı Petunia Teyze, Dudley'ye sarıldı.
Dudley, yapmacık hıçkırıklarla sarsılarak, "Onun...gelmesini... is-is-istemiyorum!" diye bağırdı. "Her şeyin tadını ka-kaçırıyor hep!" Annesinin kollan arasındaki boşluktan Harry'ye pis pis sırıttı.
Ama o sırada kapı çalındı - "Aman, Tanrım, geldiler!" dedi Petunia Teyze çılgıncasına - bir an sonra da Dudley'nin en iyi arkadaşı Piers Polkiss, annesiyle girdi. Sıska bir çocuktu Piers, suratı sıçana benziyordu. Dudley'nin yumrukladığı çocukların ellerini arkalarından o tutardı genellikle. Dudley yapmacık ağlamasını hemen kesti.
Harry yarım saat sonra Dursley'lerin arabasının arka koltuğunda Piers ve Dudley'yle birlikte ömründe ilk kere hayvanat bahçesine giderken şansına inanamıyordu. Teyzesiyle eniştesi başka bir çare bulamamışlardı, ama yola çıkmadan önce Vernon Enişte, Harry'yi bir kenara çekmişti.
Kocaman mosmor suratım Harry'nin yüzüne yaklaştırarak, "Seni uyarıyorum," demişti, "bak, çocuk, seni şimdiden uyarıyorum - bir numara yapmaya kalkarsan, herhangi bir şey yaparsan - Noel'e kadar o dolabın içinde kalırsın."
"Ben bir şey yapmayacağım ki," demişti Harry, "yeminle..."
Ama Vernon Enişte inanmamıştı ona. Zaten kimse inanmıyordu.
Sorun Harry'nin bulunduğu yerlerde garip şeyler olmasından kaynaklanıyordu, Dursley'lere bu olaylarda kendisinin parmağı olmadığını söylemek boşunaydı.
Bir keresinde, Harry'nin berbere gittiği gibi gelmesinden bıkan Petunia Teyze, mutfaktaki makası alıp saçlarını kesmiş, onu damdazlak bırakmıştı, "o korkunç izi örtmek için" perçemine dokunmamıştı sadece. Dudley, Harry'yi Öyle gömünce gülmekten kırılmıştı; Harry'nin de ertesi gün okulu düşünmekten gözüne uyku girmemişti, zaten o çuval gibi pantolonuyla, seloteypli gözlüğüyle dalga geçen geçeneydi. Ama ertesi sabah kalkınca saçlarını Petunia Teyze kırkmadan nasılsa, öyle bulmuştu. Saçlarımı o kadar çabuk nasıl çıktığını açıklamasına olanak yoktu, ne söylediyse dinletememiş, bir hafta dolap cezasına çarptırılmıştı.
Bir başka keresinde, Poturda Teyze ona Dudley'nin berbat mı berbat eski bir kazağını (turuncu benekli, kahverengi) giydirmeye çalışıyordu. Kafasından geçirmeye zorladıkça, kazak küçüldükçe küçülüyordu, sonunda el kadar bir kuklanın giyebileceği kadar oldu, ama Harry'ye uyması olanaksızdı. Petunia Teyze, kazağın yıkarken çektiğine karar verdi, Harry de cezalandırılmadığı için derin bir soluk aldı.
Öte yandan, okul mutfaklarının damında yakalandığı için başı adamakıllı derde girmişti. Dudley'nin çetesi her zamanki gibi onu kovalamaktaydı, Harry kendini birdenbire bacanın üstünde otururken buluvermişti, başkaları gibi o da şaşırmıştı buna. Dursley'ler, okul müdiresinden, Harry'nin damlara tırmandığını bildiren pek öfkeli bir mektup almışlardı. Harry'nin bütün yapmaya çalıştığı (kilitli dolap kapısının arkasından Vernon Enişte'ye bağırarak söylediği gibi) mutfakların önündeki çöp bidonlarının üstünden atlamaktı. Tam atlarken rüzgârın onu kaldırıp uçurduğunu düşünüyordu Harry.
Ama bugün hiçbir terslik olmayacaktı. Günü okul, dolap ya da Mrs Figgs'in lahana kokan salonu dışında bir yerde geçirmek, Dudley ve Piers'la birlikte olmaya değerdi.
Vernon Enişte, arabayı kullanırken Petunia Teyze'ye boyuna yakınıyordu. Her şeyden yakınmak hoşuna giderdi; işçiler, Harry, kurul, Harry, banka ve Harry en çok yakındığı konulardan birkaçıydı. Bu sabah motosikletlerden yakınıyordu.
Yanlarından bir motosiklet hızla geçerken, "... genç serseriler, deli gibi sürüyorlar," dedi.
Ansızın hatırladı Harry. "Düşümde bir motosiklet gördüm," dedi. "Uçuyordu."
Vernon Enişte az kalsın önündeki arabaya toslayacaktı. Arkaya dönerek Harry'ye bağırdı, suratı bıyıklı dev bir pancara dönmüştü: "MOTOSİKLETLER UÇMAZ!"
Dudley ile Piers kıkırdadılar.
"Biliyorum uçmadıklarını," dedi Harry. "Sadece bir düştü bu."
Keşke bir şey söylemeseydim diye geçirdi içinden. Dursley'leri onun soru sormasından daha çok sinirlendiren bir şey varsa, o da herhangi bir şeyin olağandışı davranışlarıyla ilgili konuşmasıydı; konu ister düş, ister çizgi film olsun, fark etmezdi - böylece onun sakıncalı düşüncelere kapılabileceğini düşünüyorlardı herhalde.
Pırıl pırıl bir cumartesiydi, hayvanat bahçesi ailelerle doluydu. Dursley'ler Dudley ile Piers'a kocaman çikolatalı dondurmalar aldılar kapıda; ama çabuk davranıp hemen uzaklaşamadılar oradan, satıcı kadın Harry'ye ne istediğini sorduğu için, ona da ucuzundan bir limonlu almak zorunda kaldılar. Pek de fena değilmiş diye düşündü Harry, bir yandan dondurmasını yalıyor, bir yandan da kafasını kaşıyan, inanılmaz derecede Dudley'ye benzeyen bir gorili seyrediyordu, bir de sarışın olsaydı tamamdı.
Harry'nin uzun süredir geçirdiği en güzel sabahtı bu. Öğle yemeğine doğru hayvanlardan sıkılmaya başlayan Dudley ile Piers yine keyfe gelip kendisini yumruklayabilirler diye, Dursley'lerin biraz ötesinde yürümeye özen gösteriyordu. Hayvanat bahçesinin lokantasında yediler yemeklerini, Dudley dondurması yeteri kadar büyük değil diye kıyameti kopardı, Vernon Enişte bir dondurma daha getirtti ona, Harry'nin de kendi dondurmasını yemesine izin verildi.
Harry bütün bunların hayra alamet olmadığını sonradan anlayacaktı.
Yemekten sonra sürüngenler bölümüne gittiler. Burası serindi, karanlıktı, duvarlar boyunca aydınlatılmış cam kafesler sıralanmıştı. Camların arkasında her çeşit kertenkele, her çeşit yılan tahta parçalarının, taşların üstünde sürünüyor, kayıyordu. Dudley ile Piers büyük zehirli kobralarla insanları sararak öldüren koca pitonları görmek istediler. Dudley oradaki en büyük yılanı hemen buldu. O kadar iriydi ki yılan, Vernon Enişte'nin arabasını iki kere sarar, onu ezerek çöp bidonuna çevirebilirdi - ama pek havasında değildi o sırada. Aslında, mışıl mışıl uyuyordu.
Dudley burnunu cama dayamış, gözlerini parıldayan kahverengi pullara dikmişti.
"Kımıldat şunu," diye uludu babasına. Vernon Enişte cama vurdu, ama yılan kılını bile kıpırdatmadı.
"Bir daha," diye buyurdu Dudley. Vernon Enişte parmaklarıyla bir daha tıklattı camı, ama yılan uyumayı sürdürdü.
Dudley, "Çok sıkıcı," diye inledi. Aradan uzaklaştı.
Harry cam kafese yanaşıp uzun uzun baktı yılana. Yılan da sıkıntıdan ölmüşse, hiç şaşırmazdı doğrusu -gün boyunca parmaklarıyla camı tıklatarak kendisini tedirgin eden ahmak insanlardan başka kimsesi yoktu ki. Bir dolabı yatak odası olarak kullanmaktan beterdi bu, orada tek ziyaretçi seni uyandırmak için kapıyı yumruklayan Petunia Teyze'ydi gerçi, ama hiç olmazsa evin içinde dolaşabilirdin.
Yılan boncuk gözlerini açtı ansızın. Usulca, çok usulca başını kaldırdı, gözleri Harry'nin gözlerinin hizasına gelinceye kadar.
Göz kırptı.
Harry gözlerini dikti ona. Sonra, bir bakan var mı diye çevresine göz attı. Bakan yoktu. O da yılana baktı sonra, göz kırptı.
Yılan kafasını Vernon Enişte'yle Dudley'ye doğru uzattı, sonra gözlerini tavana dikti. Yine Harry'ye baktı,sonra; bakışından ne dediği açıkça belliydi: "Hep aynı”
Harry, "Biliyorum," diye mırıldandı camın arkasından, yılanın kendisini işitip işitmediğini bilemiyordu. "Gerçekten pek tatsız olmalı."
Yılan coşkuyla kafasını salladı.
"Sahi, nereden geliyorsun sen?" diye sordu Harry.
Yılan kuyruğunu cam kafesin yanındaki küçük yazıya doğru uzattı. Harry baktı.
Boa Yılanı, Brezilya.
"Güzel miydi orası?"
Boa yılanı kuyruğuyla yazıyı gösterdi yine, Harry okudu: Bu örnek, hayvanat bahçesinde yetiştirilmiştir. "Haa, anladım - demek Brezilya'da hiç bulunmadın?"
Yılan başını iki yana sallarken, Harry'nin arkasında kopan bir çığlık ikisini de havalara sıçrattı. "DUDLEY! MR DURSLEY! GELİN BAKIN ŞU YILANA! NELER YAPIYOR, INANAMAYACAKSINIZI"
Dudley, yalpalaya yalpalaya, olanca hızıyla geldi.
Harry'nin kaburgalarına bir yumruk indirerek, "Çekil yoldan," dedi. Hazırlıksız yakalanmıştı Harry, beton zemine kapaklandı. Daha sonra olanlar o kadar hızlı oldu ki, kimse nasıl olduğunu bile anlayamadı - Piers ile Dudley camın önünde duruyorlardı, bir anda dehşet çığlıkları ata ak arkaya sıçradılar.
Harry doğrulup yutkundu; boa yılanının içinde bulunduğu cam kafes yok olmuştu. Dev yılan çözülmüş, yerde sürünüyordu - sürüngenler bölümündeki insanlar çığlıklar atarak kapılara doğru koşmaya başladılar.
Yılan hızla yanından geçerken, Harry onun alçak sesle fısıldadığını duydu: "Geliyorum, Brezilya... Sssağol, amigo."
Sürüngenler bölümünün bekçisi dehşet içindeydi.
"Ama cam," diyordu durmadan, "cam nereye gitti?"
Hayvanat bahçesinin yöneticisi kendi elleriyle demli, bol şekerli bir çay verdi Petunia Teyze'ye, özür üstüne özür diledi. Piers ile Dudley boyuna abuk sabuk şeyler söylüyorlardı. Harry'nin gördüğü kadarıyla, yılan onların yanından geçerken topuklarına şakayla karışık şöyle bir hamle etmişti, o kadar, ama Vernon Enişte'nin arabasına bindiklerinde, Dudley yılanın bacağını koparmak üzere saldırdığını söylüyor, Piers da kendisini boğmaya çalıştığına yemin ediyordu. Ama Harry açısından en kötüsü, Piers'ın biraz yatışınca, "Harry onunla konuşuyordu, öyle değil mi, Harry?" demesi oldu.
Vernon Enişte, Harry'ye yüklenmek için Piers evden sağ salim çıkıncaya kadar bekledi. Öylesine öfkeliydi ki, konuşamıyordu bile. "Git - dolap - kal - yemek yok," demeyi başardı, sonra da bir koltuğa yığıldı, Petunia Teyze koşup ona koca bir kadeh konyak getirmek zorunda kaldı.
Çok daha sonra Harry karanlık dolabında yatmış, keşke bir saatim olsaydı diye düşünüyordu. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu, Dursley'lerin uyuyup uyumadıklarından da emin değildi. Onlar uyumadan önce mutfağa süzülüp bir şeyler atıştırmayı göze alamazdı.
Yaklaşık on yıldır yaşıyordu Dursley'lerle, on berbat yıl, kendini bildi bileli, bebekliğinden, annesiyle babasının bir araba kazasında öldüklerinden beri. Annesiyle babası ölürken arabada olduğunu hatırlamıyordu. Bazen, dolaptaki o uzun saatler boyunca kafasını zorlarsa, garip bir görüntü canlanıyordu: göz kamaştıran yeşil bir ışığın çakışı, alnını yakan bir acı. Herhalde araba kazasıydı bu, ama o yeşil ışığın nereden geldiğini kestiremiyordu. Annesiyle babasını ise hiç hatırlamıyordu. Teyzesiyle eniştesi söz etmezlerdi onlardan, kendisinin soru sorması ise yasaklanmıştı. Evde fotoğrafları da yoktu.
Daha küçükken, bilmediği bir akrabasının gelip kendisini götürmesini düşlerdi Harry, ama böyle bir şey hiç olmadı; tek ailesi Dursley'lerdi. Yine de, sokaktaki yabancıların onu tanıdığını düşünürdü (belki de umardı). Çok garip yabancılardı bunlar. Bir keresinde Petunia Teyze ve Dudley'yle alışverişteyken, mor silindir şapkalı ufak tefek bir adam selam vermişti ona. Petunia Teyze, adamı tanıyıp tanımadığını sormuştu öfkeyle, sonra da hiçbir şey almadan onları dükkândan çıkarmıştı. Bir keresinde de, tepeden tırnağa yeşiller içinde uçuk bir ihtiyar kadının teki otobüste neşeyle el sallamıştı. Geçen gün sokakta upuzun mor bir palto giymiş saçsız bir adam elini sıkmış, sonra da tek söz söylemeden uzaklaşmıştı. Bütün bu insanlardaki en garip özellik, Harry onlara daha yakından bakmak istediği an hemen yok olmalarıydı.

GeCeLeR 12-10-2006 01:19 AM

BÖLÜM 3 - Hiç Kimseden Mektuplar
Okulda kimsesi yoktu Harry'nin. Herkes, Dudley çetesinin çuval gibi eski elbiseler giyen, kırık gözlüklü şu tuhaf Harry Potter'dan hoşlanmadığını biliyor, kimse de Dudley çetesiyle ters düşmek istemiyordu.
Brezilyalı boa yılanının kaçışı, Harry'nin o güne kadarki en uzun cezaya çarptırılmasına yol açmıştı. Dolaptan yine çıkmasına izin verildiğinde, yaz tatili başlamış, Dudley yeni film kamerasını kırmış, uzaktan kumandalı uçağını parçalamış, yarış bisikletine bindiği ilk gün de Privet Drive'da koltuk değnekleriyle karşıdan karşıya geçen Mrs Figgs'e çarpmıştı.
Okulun sona erdiğine seviniyordu Harry, ama her gün hiç sektirmeden eve gelen Dudley çetesinden kurtulmak olanaksızdı. Piers da, Dennis de, Malcolm da, Gordon da iri ve ahmaktı, ama en irileri, en ahmakları Dudley olduğu için önder de oydu. Ötekiler, Dudley'nin en sevdiği spora, Harry-avına katılmaktan mutluluk duyuyorlardı.
İşte bu yüzden Harry çıkabildiği kadar çok çıkıyordu evden; dolaşıyor, bir umut ışığı olarak gördüğü tatil sonunu düşünüyordu. Eylül gelince ortaokula gidecekti, yaşamında ilk kere Dudley'yle olmayacaktı artık. Dudley, Vernon Enişte'nin eski okuluna, Smeltings'e yazılmıştı. Piers Polkiss de oraya gidecekti. Harry ise devlet okuluna, Stonewall High'a gidecekti. Bunun çok gülünç olduğunu düşünüyordu Dudley.
"Stonewall'da ilk gün adamın kafasını tuvalete sokuyorlar," dedi. "İstersen gel yukarı da bir deneyelim."
"İstemem, sağ ol," dedi Harry. "O zavallı tuvalete senin kafan kadar berbat bir şey girmemiştir - sokarsan içi bulanır." Sonra da, söylediklerini Dudley daha kavrayamadan tabanları yağladı.
Temmuzda bir gün, Petunia Teyze Smeltings forması almak için Dudley'yi Londra'ya götürdü, Harry'yi de Mrs Figgs'e bıraktı. Mrs Figgs her zamanki kadar kötü değildi. Anlaşıldığına göre, bacağını kedilerinden birine takılınca kırmıştı, bu yüzden de onlarla arayı bozmuştu. Harry'nin televizyon seyretmesine izin verdi, sanki birkaç yılın tadını taşıyan çikolatalı pastadan getirdi.
Dudley o akşam yeni formasını giyerek salonda aile için özel bir geçit töreni yaptı. Smeltingsli çocuklar, kestane kahverengisi frak, turuncu golf pantolonu, kayıkçı diye adlandırdıkları yassı hasır şapkalar giyerlerdi. Öğretmenler bakmadığı zaman birbirlerine vurmak için de başları topuzlu bastonlar taşırlardı. Daha sonraki yaşamları için iyi bir eğitimdi bu.
Vernon Enişte, yeni golf pantolonunun içindeki Dudley'ye bakarken, boğuk bir sesle, yaşamının en gurur duyduğu anım yaşadığını belirtti. Petunia Teyze gözyaşlarına boğuldu, karşısındakinin Tini Minicik Dudleycik olduğuna inanamadığını söyledi, ne kadar yakışıklıydı, ne kadar büyümüştü. Harry konuşmayı göze alamadı. Gülmemek için o kadar zorladı ki kendini, kaburga kemiklerimden ikisi herhalde çatlamıştır diye düşündü.
Harry ertesi sabah kahvaltı için gittiğinde mutfakta korkunç bir koku vardı. Koku, lavabonun içindeki madeni büyük bir leğenden geliyordu. Bakmaya gitti Harry. Leğen, gri bir suda yüzen, kirli paçavralara benzeyen şeylerle doluydu.
"Nedir bu?" diye sordu Petunia Teyze'ye. Soru sormaya kalktığı zaman teyzesinin dudakları nasıl kenetleniyorsa, yine öyle kenetlenmişti.
"Yeni okul forman," dedi Petunia Teyze.
Harry leğene baktı yine.
"Haa," dedi. "Bu kadar ıslatılması gerektiğini akıl edemedim."
"Saçmalama," diye patladı Petunia Teyze. "Dudley'nin eskilerini griye boyuyorum senin için. İşimi bitirince, ötekilerin formasına benzeyecek."
Bu konuda Harry'nin ciddi kuşkuları vardı, ama en iyisi tartışmamaktı. Masaya oturdu, Stonevvall High'da ilk gün neye benzeyeceğini düşünmeye koyuldu - buruşuk fil derisi giymiş gibi olacaktı herhalde.
Dudley ile Vernon Enişte, Harry'nin yeni formasından yayılan koku yüzünden burunlarını tutarak geldiler. Vernon Enişte, her zamanki gibi gazetesini açtı, Dudley de hep yanında taşıdığı Smeltings bastonunu masaya vurdu.
Mektup kutusunun açıldığını, paspasa mektupların düştüğünü duydular.
Vernon Enişte, gazetesinin arkasından, "Postayı getir, Dudley," dedi.
"Harry getirsin."
"Postayı getir, Harry."
"Dudley getirsin."
"Şuna Smeltings bastonunla bir vursana, Dudley."
Harry Smeltings bastonunu savuşturarak postayı almaya gitti. Üç şey duruyordu paspasta: Vernon Enişte'nin Wight adasında tatilini geçirmekte olan kız kardeşi Marge'dan bir kartpostal, faturaya benzer kahverengi bir zarf, bir de - Harry'ye bir mektup.
Harry mektubu aldı, gözlerini dikti ona, yüreği dev bir lastik bant gibi gerilmişti. Hiç kimse, yaşamı boyunca hiç, ama hiç kimse mektup yazmamıştı ona. Kim yazardı zaten? Arkadaşı da yoktu, başka akrabası da - üye olmadığı için, kitapları geri götürmesi konusunda kitaplıktan sert notlar da almıyordu. Ama işte, bir mektup vardı elinde, adres o kadar açıktı ki, bir yanlışlık söz konusu olamazdı:
Mr H. Potter
Merdiven altındaki Dolap
4 Privet Drive
Little Whinging
Surrey *
Sarımsı parşömenden yapılmış zarf kalındı, ağırdı, adres zümrüt yeşili mürekkeple yazılmıştı. Pul yoktu. Harry, elleri titreyerek zarfı çevirince mor balmumundan bir mühür gördü; bir arma - koca bir "H" harfinin çevresinde bir aslan, bir kartal, bir porsuk, bir de yılan.
Mutfaktan, "Hadisene, çocuk!" diye bağırdı Vernon Enişte. "Ne yapıyorsun, zarflarda bomba mı arıyorsun?" Kendi esprisine kıkırdadı.
Harry mutfağa döndü, mektuba bakıyordu hâlâ. Vernon Enişte'ye faturayla kartpostalı uzattı, oturup sarı zarfı ağır ağır açmaya koyuldu.
Vernon Enişte yırtarak açtı faturayı, nefretle homurdandı, kartpostalın arkasına baktı.
Petunia Teyze'ye, "Marge hastalanmış," diye bilgi verdi. "Tuhaf bir deniz kabuklusu yemiş..."
Dudley, "Baba!" diye seslendi ansızın. "Baba, Harry'nin elinde bir şey var!"
Harry, zarfla aynı ağırlıktaki parşömene yazılmış mektubunu açmak üzereydi ki, Vernon Enişte kâğıdı elinden kapıverdi.
Onu geri almaya çalışarak, "Benim o!" diye bağırdı Harry.
"Sana kim yazar ki?" diye burun kıvırdı Vernon Enişte, silkeleyerek tek eliyle açtı mektubu, okumaya başladı. Yüzü trafik ışıklarından daha hızlı bir biçimde kırmızıdan yeşile donuverdi. O kadarla da kalmadı. Birkaç saniye içinde bayatlamış yulaf ezmesinin gri beyazı oldu.
"P-P-Petunia!" diye kekeledi.
Dudley, okumak için mektubu kapmaya çalıştı, ama Vernon Enişte onu uzanamayacağı kadar yüksekte tutuyordu. Petunia Teyze merakla aldı mektubu, ilk satırı okudu. Bir an bayılacakmış gibi oldu. Elini boğazına götürüp hırıltılı bir ses çıkardı.
"Vernon! Aman Tanrım - Vernon!"
Gözlerini birbirlerine diktiler, Harry ile Dudley'nin odada olduklarını unutmuşlardı sanki. Dudley böyle hiçe sayılmaya alışık değildi. Smeltings bastonunu babasının kafasına tıklattı.
Yüksek sesle, "Mektubu okumak istiyorum," dedi.
Harry, "Asıl ben okumak istiyorum," dedi öfkeyle, "bana yazılmış çünkü."
Vernon Enişte, mektubu zarfına koyarak, "Dışarı, ikiniz de dışarı," diye hırıldadı.
Harry kıpırdamadı.
"MEKTUBUMU İSTİYORUM!" diye bağırdı.
Dudley, "Ben göreceğim!" diye buyurdu.
"DIŞARI!" diye kükredi Vernon Enişte, Harry ile Dudley'yi enselerinden tutup hole attı, mutfak kapısını da çarparak arkalarından kapadı. Harry ile Dudley, anahtar deliğinden kimin kulak kabartacağı konusunda korkunç, ama sessiz bir kavgaya tutuştular hemen; Dudley kazandı, Harry de, gözlüğü bir kulağından sarkmış, kapıyla yer arasındaki aralıktan içeriyi dinlemek için karnının üstüne uzandı.
Petunia Teyze, titrek bir sesle, "Vernon," diyordu, "şu adrese bak - nerede yattığını nasıl bilebilirler? Evi mi gözetliyorlar dersin?"
Vernon Enişte, aklı başından gitmiş, "Gözetliyorlardır - araştırıyorlardı - belki bizi izliyorlardır," diye mırıldandı.
"Ne yapmamız gerekiyor, Vernon? Yanıt verelim mi? Onlara yazıp istemediğimizi"
Harry, Vernon Enişte'nin parlak siyah ayakkabılarının mutfağı arşınladığım görebiliyordu.
Sonunda, "Hayır," dedi Vernon Enişte. "Hayır, umursamayacağız. Yanıt alamazlarsa... evet, en iyisi bu... hiçbir şey yapmayacağız..."
"Ama -"
"Böyle bir şey istemiyorum evde, Petunia! Onu aldığımızda yemin etmedik mi, böyle tehlikeli saçmalıklardan uzak duracağız diye?"
O akşam işten gelince, daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı Vernon Enişte; Harry'yi dolabında ziyaret etti.
Vernon Enişte, kapıdan bin güçlükle geçer geçmez, "Mektubum nerede?" dedi Harry. "Kim yazmış?"
"Hiç kimse. Yanlışlıkla sana yollanmış," diye kestirip attı Vernon Enişte. "Yaktım."
Harry öfkeyle, "Yanlışlık yoktu," dedi. "Benim dolabım bile yazılıydı üstünde."
"KES!" diye bağırdı Vernon Enişte, tavandan birkaç örümcek düştü. Derin derin soluk aldı, yüzüne bir gülücük yerleştirmeye çalıştı, herhalde çok acı duyuyordu bundan.
"Şey - evet, Harry - şu dolap. Teyzenle ben düşünüyorduk da... artık içine sığmayacak kadar büyüdün... Dudleynin ikinci yatak odasına taşınsan fena olmayacak."
"Neden?" dedi Harry.
Eniştesi, "Soru sorma!" diye kestirip attı. "Şu eşyalarını yukarı götür, hemen."
Dursley'lerin evinde dört yatak odası vardı: biri Vernon Enişte'yle Petunia Teyze'nin, biri konuklar (genellikle Vernon Enişte'nin kardeşi Marge) için, biri Dudley'nin yattığı, biri de Dudley'nin ilk yatak odasına sığmayan oyuncaklarını, eşyalarını koyduğu oda. Harry'nin, nesi var nesi yoksa dolaptan bu odaya taşıması için tek sefer yetti. Yatağa oturdu Harry, çevresine bakındı. Buradaki aşağı yukarı her şey kırılmıştı. Bir aylık kamera, Dudley'nin bir zamanlar komşu köpeği ezdiği küçük tankın üstündeydi; köşede ilk televizyonu duruyordu Dudley'nin, en sevdiği program yayınlanmayınca bir tekmeyle parçalamıştı onu; koca bir kuş kafesi vardı, Dudley içindeki papağanı okula götürüp bir havalı tüfekle değiş tokuş etmişti, tüfek raftaydı, ucu, Dudley üstüne oturduğu için, eğrilmişti. Öteki raflar kitap doluydu. Odada dokunulmamışa tek benzeyen şeyler onlardı.
Aşağıdan Dudley'nin annesine bağıran sesi geliyordu: "Onu orada istemiyorum... o oda bana gerekli... çıkarın onu..."
Harry iç çekip yatağa uzandı. Daha dün, burada olmak için neler vermezdi. Bugün ise burada olmaktansa, o mektupla dolabında olmayı yeğ tutardı.
Ertesi sabah kahvaltıda herkes oldukça sessizdi. Dudley şoktaydı. Çığlıklar atmış, babasına Smeltings bastonuyla vurmuş, kendini zorlayarak kusmuş, annesini tekmelemiş, kaplumbağasını seraya fırlatmış, ama odasını geri alamamıştı. Harry dün bu zamanlan düşünüyordu, keşke mektubu holde açmış olsaydı. Vernon Enişte ile Petunia Teyze düşünceli düşünceli birbirlerine göz atıyorlardı.
Posta geldiğinde, Harry'ye iyi davranmaya çalışan Vernon Enişte, mektupları almaya Dudley'yi yolladı. Holden geçerken Smeltings bastonunu her şeye indirdi Dudley. Sonra bağırdı: "Bir tane daha! Mr H. Potter, En Küçük Yatak Odası, 4 Privet Drive -"
Sanki boğazlanıyormuş gibi bir çığlık attı Vernon Enişte, yerinden fırlayıp hole koştu, Harry de peşinden. Vernon Enişte mektubu alabilmek için Dudley'le güreşip onu yere yatırmak zorunda kaldı, doğrusu biraz güç oldu bu, çünkü Harry de Vernon Enişte'nin arkasına dolanıp boğazına sarılmıştı. Bir dakika kadar süren, herkesin Smeltings bastonundan nasibini aldığı o kör-dövüşü sonunda, Vernon Enişte soluk soluğa doğruldu, elinde Harry'nin mektubu vardı.
Harry'ye, "Doğru dolaba - yani, yatak odana," diye gürledi. "Dudley - git - sadece git."
Harry yeni odasını arşınladı da arşınladı. Dolaptan taşındığını biliyordu birileri, ilk mektubu almadığını da biliyorlardı sanki. Öyleyse bir daha denerlerdi mutlaka. Bu keresinde başarıya ulaşılmalıydı artık. Bir plan yaptı.
Onarılmış çalar saat ertesi sabah altıda çaldı. Harry hemen kapattı onu, sessizce giyindi. Dursleyleri uyandırmamalıydı. Işıkların hiçbirini yakmadan aşağı süzüldü.
Postacıyı Privet Drive'ın köşesinde bekleyecek, dört numaranın mektuplarını alacaktı önce. Karanlık holde usulca ön kapıya doğru yürürken yüreği gümbürdüyordu.
"AAAAAHHHHH!"
Havaya sıçradı Harry - paspasta kocaman, yumuşak bir şeye basmıştı - canlı bir şeye!
Yukarıda ışıklar yandı, Harry o kocaman yumuşak şeyin eniştesinin yüzü olduğunu fark etti dehşetle. Vernon Enişte, sokak kapısının dibinde, bir uyku tulumunda yatıyordu - besbelli Harry'nin kafasından geçeni yapmasına engel olmak için. Yarım saat kadar bağırdı Harry'ye, sonra da gidip çay yapmasını söyledi. Harry, süngüsü düşük, mutfağa gitti, döndüğünde posta gelmişti, Vernon Enişte'nin kucağında duruyordu. Harry, yeşil mürekkeple yazılmış üç zarf gördü.
"Bana verin -" diye söze başladı, ama Vernon Enişte onun gözleri önünde mektupları yırttı, paramparça etti.
Vernon Enişte o gün işe gitmedi. Evde kalıp posta kutusunu çiviledi.
Ağzı çivi dolu, "Anlıyorsun ya," diye açıklama yaptı Petunia Teyze'ye, "mektupları yerine ulaştıramazlarsa, bu işten vazgeçerler."
"Bunun işe yarayacağını pek sanmıyorum, Vernon."
Vernon Enişte, "Bu insanların kafası garip biçimde çalışır, Petunia; sana bana benzemezler," dedi; bu arada, Petunia Teyze'nin getirdiği bir dilim meyveli pastayla çivi çakmaya çalışıyordu.
Cuma günü on iki mektup geldi Harry'ye. Posta kutusundan geçmedikleri için, kapının altından atılmış, kenarlanndan itilmiş, birkaçı da alt kattaki tuvaletin penceresinden tıkıştırılmıştı.
Vernon Enişte evde kaldı yine. Bütün mektupları yaktıktan sonra eline bir çekiç aldı, kimse dışarı çıkamasın diye ön kapıyı da, arka kapıyı da tahtalarla bir güzel çiviledi. Çalışırken "Tiptoe through the Tulips'i mırıldanıyor, en ufak bir gürültüde yerinden hopluyordu.
Cumartesi işler çığırından çıkmaya başladı. Harry'ye yazılmış yirmi dört mektup sızdı evin içine; bunlar, kıvrılarak, şaşkın sütçünün salon penceresinden Petunia Teyze'ye uzattığı iki düzme yumurtanın içlerine tek tek yerleştirilmişti Vernon Enişte postaneyle mandıraya zehir zemberek telefonlar edip dert anlatacak bir yetkili bulmaya çalışırken, Petunia Teyze mektupları mikserde bir güzel parçaladı.
Dudley, Harry'ye, "Seninle konuşmak için kim böyle yırtınır ki"' diye sordu şaşkınlıkla.
Pazar sabahı, Vernon Enişte kahvaltı masasına oturduğunda yorgun, biraz da hasta görünüyordu, ama mutluydu.
Gazetelerine marmelat bulaştırırken, mutluluk içinde, "Pazarları posta gelmez," diye hatırlattı ötekilere, "bugün kahrolası mektuplar yok -"
O anda bir şey vınlayarak indi mutfak bacasından, Vernon Enişte'nin ensesine kondu. Hemen arkasından, şömineden otuz kırk kadar mektup kurşun gibi yağdı. Dursley'ler kaçacak delik aradılar, ama Harry mektuplardan birini yakalamak için sıçradı -
"Dışarı! DIŞARI!"
Vernon Enişte, Harryy'i belinden kavrayıp hole attı. Petunia Teyze'yle Dudley de kollarım yüzlerine siper edip dışarı fırladıktan sonra Vernon Enişte kapıyı çarparak kapadı. Odaya hâlâ mektup yağdığı duyuluyordu dışarıdan; duvarlara, yere boyuna mektuplar çarpıyordu.
"Yetti artık," dedi Vernon Enişte, konuşurken sakin olmaya çalışıyor, ama bir yandan da bıyığını yoluyordu. "Hepiniz beş dakika içinde burada olacaksınız, derlenip toparlanın. Gidiyoruz. Bir iki elbise alın sadece. Tartışma istemiyorum!"
Yarım bıyıkla öylesine tehlikeli biri gibi duruyordu ki, kimse ağzını açmayı göze alamadı. On dakika sonra tahtalarla çivilenip kapatılmış kapıların dışında, arabadaydılar, otoyola ilerliyorlardı hızla. Dudley arka koltukta burnunu çekip duruyordu; televizyonunu, videosunu ve bilgisayarını spor çantasına tıkıştırırken babası onu görmüş, kendilerini beklettiği için de kafasına yumruğu indirmişti.
Uzaklaştılar. Uzaklaştıkça uzaklaştılar. Petunia Teyze bile nereye gittiklerini sormaya cesaret edemiyordu. Vernon Enişte arada bir direksiyonu kırıyor, bir sure ters yönde ilerliyordu.
Ne zaman bunu yapsa, "Savuştur şunları... savuştur şunları," diye mırıldanıyordu.
Bütün gün ne yemek ne içmek için durdular. Gece çöktüğünde Dudley ulumaktaydı artık. Kendim bildi bileli böyle berbat bir gün geçirmemişti. Karnı acıkmıştı, görmek istediği beş televizyon programını kaçırmıştı, üstelik bilgisayarında hiç uzaylı öldürmeden bu kadar uzun süre geçirmemişti.
Vernon Enişte, sonunda büyük bir kentin dışlarında kasvetli bir otelin önünde durdu. Dudley ile Harry nemli çarşaflan küf kokan çift yataklı bir odayı paylaştılar. Dudley horul horul uyudu, ama gözünü bile kırpmadı Harry, pencerenin kenarına oturup geçen arabaların ışıklarına baktı, uzun uzun düşündü...
Ertesi sabah kahvaltıda bayat mısır gevreğiyle kızarmış ekmek üstünde buz gibi konserve domates yediler. Tam kahvaltıyı bitirmişlerdi ki, otel sahibesi geldi masalarına.
"Özür dilerim, içinizde Mr H. Potter var mı? Bunlardan aşağı yukarı yüz tane geldi, hepsi resepsiyonda."
Bir mektup uzattı, yeşil mürekkeple yazılmış adresi okudular:
Mr H. Potter Oda 17 Railviezv Oteli Cokezvorth
Harry mektubu kapmak için uzandı, ama Vernon Enişte elini itti onun. Kadın şaşkınlıkla baktı.
Hemen ayağa fırladı Vernon Enişte, "Ben alırım onları," dedi, kadım izleyerek yemek odasından çıktı.
Saatler sonra, Petunia Teyze, çekinerek, "Eve gitsek daha iyi olmaz mı, sevgilim?" önerisinde bulundu, ama Vernon Enişte onu duymamışa benziyordu. Tam ne aradığını kimse bilmiyordu. Bir ormanın ortasına götürdü onları, çıktı, çevresine bakındı, başını salladı, arabaya girdi, yola koyuldular yine. Aynı şey sürülmüş bir tarlanın ortasında, bir asma köprünün yarısında, çok katlı bir otoparkın tepesinde de oldu.
O gün öğleden sonra, Petunia Teyze'ye, sıkıntılı sıkıntılı, "Babam çıldırdı, öyle değil mi?" diye sordu Dudley. Vernon Enişte arabayı kıyıya çekmiş, hepsini içeriye kilitlemiş, ortadan yok olmuştu.
Yağmur dindi. Koca koca damlalar düşüyordu arabanın üstüne. Dudley zırlamaya başladı.
"Bugün pazartesi," dedi annesine. "Akşama Büyük Humberto var. Televizyonlu bir yerde kalmak istiyorum."
Pazartesi. Bu bir şey hatırlattı Harry'ye. Bugün pazartesiyse -televizyondan ötürü gün saymakta güvenilir biriydi Dudley- yarın salıydı, Harry’nin on birinci doğum günü. Tabii pek de eğlenceli geçmezdi onun doğum günleri - geçen yıl armağan olarak Dursley'ler bir elbise askısıyla Vernon Enişte'nin bir çift eski çorabını vermişlerdi ona. Yine de insan her gün on birine basmazdı ki.
Vernon Enişte döndü, gülümsüyordu. İnce uzun bir paket vardı elinde, Petunia Teyze ne aldığını sorunca da yanıt vermedi.
"Uygun yeri bulduk!" dedi. "Hadi! Herkes dışarı!"
Arabanın dışı çok soğuktu. Vernon Enişte denize uzanan kocaman kaya gibi bir şeyi gösteriyordu. Kayanın tepesine de insanın hayal bile edemeyeceği kadar berbat bir baraka yerleştirilmişti. Orada televizyon olmadığı kesindi.
Vernon Enişte, neşeyle ellerini çırparak, "Bu gece fırtına çıkacakmış!" dedi. "Bu bey de incelik gösterip kayığını ödünç vermeye razı oldu."
Sallana sallana dişsiz bir ihtiyar geldi yanlarına, azıcık dalgasını geçermiş gibi sırıtarak, aşağılarda de-mir-grisi suda yalpalayıp duran eski bir kayığı gösterdi.
"Yetecek kadar erzak aldım," dedi Vernon Enişte, "hadi bakalım, doğru tekneye!"
Kayık buz gibiydi. Enselerinden soğuk köpükler ve yağmur giriyor, yüzlerine iliklere işleyen bir rüzgâr çarpıyordu. Kayaya vardıklarında aradan saatler geçmişti sanki, Vernon Enişte tökezleyip kayarak kırık dökük kulübeye götürdü onları.
İçerisi korkunçtu; yosun kokusu sarmıştı her yanı, rüzgâr tahta duvarlar arasındaki boşluklardan vızıldıyordu; şömine ıslaktı, boştu. Sadece iki oda vardı.
Vernon Enişte'nin erzakı çıka çıka adam başına birer paket gevrekle dört muz çıktı. Ateş yakmaya çalıştı Vernon Enişte, ama boş gevrek paketleri sadece tütüp büzülüverdi.
"Şimdi o mektuplar olmalıydı ki!" dedi neşeyle.
Keyfi pek yerindeydi. Besbelli, bu fırtınalı havada kimsenin kalkıp da oraya mektup getirebileceğini sanmıyordu. Harry de öyle düşünüyordu, ama hiç de hoşuna gitmiyordu bu.
Gece çöktü, beklenen fırtına patladı. Dev dalgaların köpükleri kulübenin duvarlarını sırılsıklam etti, azgın rüzgâr köhne pencereleri sarsmaya başladı. Petunia Teyze ikinci odada birkaç küflü battaniye bulmuştu, güvelerin kemirdiği kanepede Dudley'ye yatak yaptı. Vernon Enişte'yle yandaki eğri büğrü yatağa gittiler, Harry de yerin en yumuşak yerini bulup en ince, en eski battaniyenin altına büzülmeye bırakıldı.
Gece ilerledikçe fırtına da azıyor, kuduruyordu. Harry'nin gözü uyku tutmuyordu. Titriyordu Harry, yerine daha rahat yerleşmeye çalışıyordu; karnı da açlıktan gurulduyordu. Gece yarısına doğru başlayan gök gürültüleri, Dudley'nin horultusunu bastırdı. Dudley'nin kanepenin yanından sarkan tombul bileğindeki saatin ışıklı kadranı, on dakika sonra on bir yaşma basacağım söyledi Harry'ye. Yattığı yerde, doğum gününün tiktaklarla yaklaşmasını seyrederken, Dursley'lerin bunu hatırlayıp hatırlamayacaklarını düşündü Harry, bir de o mektupları yazanın şimdi nerede olduğunu.
Beş dakika sonra tamam. Dışarıda bir çatırtı duydu Harry. Çatı mı çöküyordu acaba? Çökse azıcık ısınırdı. Dört dakika kaldı. Belki de Privet Drive'daki ev mektuplarla dolmuştu, döndüklerinde ne yapar eder, birini yürütürdü.
Üç dakika kaldı. Kayaya böyle vuran, deniz miydi? Ya (iki dakika kaldı) o tuhaf gıcırtı da neydi öyle? Kaya parçalanıp denize mi gömülüyordu?
Bir dakika sonra on birine basacaktı. Otuz saniye... yirmi... on - dokuz - Dudley'yi uyandırsa mıydı acaba, keyfini kaçırmak için - üç - iki - bir -
BUMM.
Kulübe tepeden tırnağa sarsıldı, Harry doğrulup kapıya dikti gözlerini. Biri vardı dışarıda, girmek için kapıya vuruyordu.

GeCeLeR 12-10-2006 01:20 AM

BÖLÜM 4 - Anahtarların Bekçisi

BUMM. Yine vurdular kapıya. Dudley sıçrayarak uyandı.
Şapşal şapşal, 'Top mu atıyorlar?" diye sordu.
Arkalarında bir çatırtı oldu, Vernon Enişte odaya daldı. Bir tüfek vardı elinde - getirdiği o ince uzun paketin içinde ne olduğunu da böylece öğrenmiş oldular.
"Kim var orada?" diye bağırdı. "Uyarıyorum seni -silahım var!"
Bir sessizlik oldu. Sonra -
KÜÜT!
Öylesine hızla vuruldu ki kapı, menteşelerinden sökülüp kulakları sağır edici bir gümbürtüyle yere düştü.
İnsan azmanı dev gibi biri duruyordu kapıda. Yüzü yeleye benzer uzun saçlarıyla, sarmaş dolaş sakalıyla neredeyse bütün bütüne örtülmüştü; o kadar saç sakalın arasından siyah böcekler gibi parıldayan gözleri görülebiliyordu sadece.
Dev bin güçlükle kulübeye girdi, eğilince bile kafası tavana değiyordu. Çömeldi, kapıyı alıp kolayca yerine taktı. Dışarıda fırtınanın sesi biraz kesilmişti. Dönüp odadakilere baktı teker teker.
"Şimdi bir fincan çay olaydı, ha? Bu yolculuk beni duman etti..."
Dudley'nin korkudan donakaldığı kanepeye doğru yürüdü.
"Toparlan azıcık, yağ tulumu," dedi yabancı.
Dudley inleyerek koştu, annesinin arkasına saklandı; annesi de, dehşet içinde çömelmiş, Vernon Enişte'nin arkasına geçmişti.
"Haa, işte Harry!" dedi dev.
Harry başını kaldırıp yırtıcı, yabani, karanlık yüzüne baktı onun, böceğe benzer gözlerin keyifle ışıdığını gördü.
"Seni son gördüğümde minicik bir bebektin," dedi dev. "Babana benziyorsun tıpkı, ama gözlerini annenden almışın."
Vernon Enişte hışırtıya benzer garip bir ses çıkardı.
"Hemen buradan gitmenizi istiyorum, efendim!" dedi. "Her şeyi kırıp döküyorsunuz!"
"Off, kapa çeneni, Dursley, koca muşmula," dedi dev. Kanepenin arkasına uzandı, tüfeği Vernon Enişte'nin elinden aldı, sanki lastikten yapılmış gibi kolayca büküverdi onu, odanın bir köşesine fırlatıp attı.
Vernon Enişte garip bir ses daha çıkardı, kuyruğuna basılmış bir fare gibi.
Sırtım Dursley'lere dönerek, "Neyse - Harry," dedi dev, "doğum günün kutlu olsun. Bir şey getirdim belki üstüne oturmuşumdur, ama nasıl olsa tadı değişmemiştir."
Siyah paltosunun iç cebinden hafifçe ezilmiş bir kutu çıkardı. Harry titreyen parmaklarla açtı onu. içinde kocaman, yapış yapış çikolatalı bir pasta vardı, üstüne de yeşil kremayla Mutlu Yıllar Harry yazılmıştı.
Harry başını kaldırıp deve baktı. Teşekkür ederim demek istiyordu, ama kelimeler boğazında bir yerlerde kayıplara karışmıştı sanki, onun yerine, "Sen kimsin?" dedi.
Dev kıkırdadı.
"Doğru, kendimi tanıtmadım. Ben Rubeus Hagrid. Hogwarts'ta Anahtarların ve Toprakların Bekçisi."
İnanılmaz büyüklükte elini uzattı, Harry'nin bütün kolunu sıktı.
Ellerini ovuşturarak, "Eh," dedi, "çaya gelmedi mi sıra? Şu anda çayın yerini başka bir şey tutamaz."
Büzüşmüş gevrek paketlerinin durduğu ocağa ilişti gözleri, burnunu çekerek homurdandı. Şömineye eğildi; ne yaptığını göremiyorlardı onun, ama bir saniye sonra geri çekildi dev, ocakta gürül gürül alevler yükseldi. Islak kulübeyi titrek bir ışık doldurdu; Harry, sanki sıcak bir banyoya girmiş gibi, tepeden tırnağa ısınıverdi.
Dev, ağırlığı altında ezilen kanepeye oturdu yeniden, paltosunun cebinden bin bir türlü şey çıkarmaya başladı: bakır bir güğüm, bir paket ezilmiş sosis, bir maşa, bir çaydanlık, kenarları kırık birkaç bardak, çay yapmaya başlamadan önce bir fırt çektiği kehribar rengi sıvıyla dolu bir şişe. Kısa sürede kulübe sosis cızırtısıyla, kokusuyla doldu. Kimse ağzını açmadı dev çalışırken, ama tombul, yağlı, hafifçe yanmış ilk altı sosisi maşayla alırken, Dudley şöyle bir kıpırdadı. Vernon Enişte, "Vereceği hiçbir şeye elini bile sürmeyeceksin, Dudley," dedi sert sert.
Dev belli belirsiz kıkırdadı.
"Zaten o pasta göbekli oğlun şişeceği kadar şişmiş, Dursley, kafanı takma."
Harry'ye uzattı sosisleri; Harry öylesine açtı ki, daha önce ağzına bu kadar lezzetli bir şey koymamış gibi geldi ona; yine de gözlerini devden ayıramıyordu. Sonunda baktı ki, kimsenin bir şey söylediği yok, "Özür dilerim, ama gerçekten kim olduğunuzu hâlâ bilmiyorum," dedi.
Dev, çaydan bir yudum alıp elinin tersiyle ağzını sildi.
"Hagrid de bana, herkes öyle der. Söyledimdi ya, Hogwarts Anahtarlarının Bekçisiyim. Hogwarts'ı biliyorsun elbet."
"Şey - hayır," dedi Harry.
Hagrid şaşakaldı.
Hemen, "Özür dilerim," dedi Harry.
"Özür mü dilersin?" diye kükredi Hagrid, gölgelere büzülmüş Dursley'lere dikti gözlerini. "Asıl onlar özür dilesin! Mektuplarının eline geçmediğini biliyordum, ama Hogwarts'ı bilmediğin aklımın ucundan bile geçmediydi! Annenle babanın her şeyi nerede öğrendiğini hiç düşünmedi miydin?"
"Nasıl her şeyi?" diye sordu Harry.
"NASIL HER ŞEYİ Mİ?" diye gürledi dev. "Dur bir dakika!"
Ayağa fırladı. O öfkeli haliyle bütün kulübeyi kaplamış gibiydi. Dursley'ler duvar dibine sinmişlerdi korkuyla.
Dev, "Yani siz şimdi," diye kükredi, "bu çocuğun -bu çocuğun! - hiçbir şey bilmediğini mi söylüyorsunuz - HİÇBİR ŞEY?"
Harry ipin ucunun biraz kaçtığını düşündü. Ne de olsa okula gidiyordu, notlan da hiç fena sayılmazdı.
"Birtakım şeyleri biliyorum," dedi. "Toplama çıkarma gibi şeyleri pekâlâ yapabilirim."
Ama Hagrid elini şöyle bir salladı havada, "Bizim dünyamız hakkında yani," dedi. "Senin dünyan. Benim dünyam. Ana-babanın dünyası."
"Ne dünyası?"
Hagrid patlamak üzereydi sanki.
"DURSLEY!" diye gürledi.
Bembeyaz kesilmiş Vernon Enişte, "Şey... mey" gibisinden bir şeyler mırıldandı. Harry'ye şaşkınlıkla baktı Hagrid.
"Ana babanı biliyorsundur elbet," dedi. "Ünlü kişiler onlar. Sen de ünlüsün."
"Ne? Annemle - annemle babam ünlü müydü yani?"
"Bildiğin yok... bildiğin yok..." Hagrid deli deli bakışlarını Harry'ye dikti, parmaklarını saçlarından geçirdi.
"Kim olduğunu bilmiyor musun?" dedi sonunda.
Vernon Enişte sesine kavuştu birdenbire.
"Dur!" diye buyurdu. "Dur bakalım efendi! Çocuğa bir şey söylemeni yasaklıyorum!"
Vernon Dursley'den daha yüreklisi bile, Hagrid'in kendisine bakışından tir tir titrerdi; Hagrid konuştuğunda, söylediğinin her hecesi öfkeyle zangırdıyordu.
"Demek hiç söylemediniz ona? Dumbledore'un bıraktığı mektupta yazılanları anlatmadınız? Oradaydım ben! Dumbledore'un bıraktığını kendi gözlerimle gördüm, Dursley! Demek bunca yıl ondan sakladınız?"
Harry, "Ne sakladılar benden?" diye sordu merakla.
Vernon Enişte, telaşla, "DUR! YASAKLIYORUM SANA!" diye bağırdı.
Petunia Teyze'nin korkudan nefesi tıkandı.
"Ne halt ederseniz edin, ikiniz de," dedi Hagrid. "Harry - sen bir büyücüsün."
Kulübeye sessizlik çöktü. Sadece uğuldayan rüzgârla denizin sesi duyuluyordu şimdi. Soluğunu tutarak, "Neyim?" dedi Harry.
Hagrid, artık daha da çöken, daha da inildeyen kanepeye oturarak, "Büyücüsün elbet," dedi, "azıcık eğitilirsen hem de kralı olursun. Öyle bir ana baba her çocuğa nasip olmaz! Eh, artık şu mektubunu okumanın vakti geldi."
Harry sarımsı zarfı almak için elini uzatabildi sonunda; üstünde zümrüt yeşili mürekkeple Mr H. Potter, Giriş Katı, Kayalar üstündeki Kulübe, Deniz yazılıydı. Mektubu çıkarıp okudu:
HOGWARTS CADILIK VE BÜYÜCÜLÜK OKULU
Müdür: Albus Dumbledore
'Merlin Nişanı, Büyük Usta, Yüksek Cadı, Baş Sihirbaz, Yüce Başbuğ, Uluslararası Büyücüler Konfed.
Sayın Mr Potter,
Hogvarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda yerinizin ayrılmış olduğunu size bildirmekten mutluluk duymaktayız. Gerekli kitap ve gereçlerin listesi ilişikte sunulmuştur.
Ders yılı ı Eylülde başlamaktadır. Baykuşunuzu 31 Temmuz'dan önce göndermenizi dileriz.
Sevgilerimizle,
Minerva McGonagall Müdür Yardımcısı
Harry'nin kafasında havai fişekler gibi patlamaya başladı sorular; önce hangisini soracağına karar veremiyordu. Birkaç dakika sonra, kekeleyerek, "Ne demek bu, baykuşumu bekliyorlar ne demek?" diye sorabildi.
"Vay canına, şimdi aklıma geldi," diye bağırdı Hagrid, elini alnına öyle bir vurdu ki, bu vuruşla bir atlı arabayı devirebilirdi; paltosunun içindeki bir başka cepten bir baykuş -gerçek, canlı, azıcık perişan görünüşlü bir baykuş-, uzun bir tüy kalem, bir tabaka da parşömen kâğıdı çıkardı. Dili dişlerinin arasında, birkaç satır çizik-tirdi; Harry tepesinden bakarak tersten okudu:
Sayın Mr Dumbledore,
Harry'nin mektubu verildi. Yarın onu alacaklarını almaya götürüyorum. Hava felaket. Umarım iyisinizdir. Hagrid
Hagrid notu kıvırdı, baykuşun gagasına tutuşturdu, kapıya gidip fırtınaya attı baykuşu. Sonra dönüp sanki telefonla konuşmak gibi sıradan bir iş yapmışça-sına oturdu.
Harry ağzının bir karış açık olduğunu fark etti, hemen kapattı onu.
"Nerede kalmıştım?" dedi Hagrid, ama o anda Vernon Enişte, yüzü hâlâ kül rengi, şöminenin ışığına yaklaştı öfkeyle.
"Gitmiyor," dedi.
Hagrid homurdandı.
"Görelim bakalım, senin gibi şişko bir Muggle onu nasıl durduracakmış?" dedi.
Harry, ilgiyle, "Bir ne?" dedi.
"Bir Muggle," dedi Hagrid. "Onun gibi büyü-dışı insanlara öyle deriz biz. Sende de amma talih varmış ya, ömrümde gördüğüm en su katılmamış Muggle ailesinde büyümüşün."
Vernon Enişte, "Onu aldığımızda, bütün bu saçmalıklara son vereceğimize yemin etmiştik," dedi, "onu bundan sıyıracağımıza! Sihirbazlık denen şeyden!"
"Biliyordunuz öyleyse!" dedi Harry. "Sihirbaz olduğumu siz de biliyor muydunuz?"
Petunia Teyze, ansızın, "Biliyorduk!" diye bağırdı. "Biliyorduk*. Tabii biliyorduk! O hınzır kardeşim başka bir şey miydi yani! Sen ne olacaktın! O da bir mektup aldı böyle, sonra ortadan yok olup oraya gitti -okul dedikleri yere-, tatillerde geliyordu eve, cepleri kurbağa yavrularıyla dolu, çay fincanlarını fareye çeviriyordu. Onu olduğu gibi, garip bir yaratık olarak gören tek kişi bendim! Ama annemle babama sorarsanız, yere göğe koyamadıkları Lilydi o, ailede bir cadı olmasından gurur duyuyorlardı!"
Derin bir soluk almak için durdu, sonra içini boşaltmayı sürdürdü. Anlaşılan bütün bunları söylemek için yıllardır bekliyordu.
"Sonra Potter'la tanıştı okulda, kaçıp evlendiler, sen doğdun, biliyordum senin de onlar gibi olacağını, onlar gibi tuhaf, onlar gibi - anormal - sonra da, bağışla beni, gitti kendini havaya uçurttu, sen de başımıza kaldın!"
Harry bembeyaz kesilmişti. Bir şey söyleyecek gücü bulur bulmaz, "Havaya mı uçurttu?" dedi. "Araba kazasında öldüklerini söylemiştiniz bana!"
"ARABA KAZASI, HA?" diye kükredi Hagrid, Öylesine öfkeyle fırlamıştı ki yerinden, Dursley'ler köşelerine sindiler yine. "Lily'yle James Potter araba kazasında ölecek kişiler mi? Saçmalık bu! Palavra! Bizim dünyamızda herkes onu biliyor, ama daha Harry'nin kendi geçmişinden bile haberi yok!"
Harry, "Niye? Ne oldu?" diye sordu hemen.
Hagrid'in yüzündeki öfke silindi. Ansızın bir endişe aldı onun yerini.
Alçak, üzgün bir sesle, "Bunu beklemiyordum," dedi Hagrid. "Dumbledore söylediydi zaten, sana ulaşmak güç olacak dediydi, hiçbir şeycik de bilmediğini söylediydi. Ah, Harry, bunu dosdoğru anlatacak adam ben miyim, bilemiyorum - ama biri çıkıp anlatmalı -bir şey bilmeden de Hogwarts'a gidemezsin." Dursley'lere ters ters baktı.
"Eh, anlatacağım kadarını öğrenirsin hiç olmazsa -ama bak, her bir şeyi de anlatamam, koskoca bir esrar bu, bir kısmı..."
Oturdu, ateşe baktı birkaç saniye, sonra, "Sanırım," dedi, "her şey bir adamla başlıyor, ad. - olacak iş değil, adından haberin bile yok, dünyada herkes biliyor onu -" "Kimi?"
"Şey - mecbur kalmadıkça adını ağzıma almam. Kimse almaz." "Neden?"
"Hoppala! İnsanlar hâlâ korkuyor, Harry. Vay canına, amma zormuş bu. Neyse, bir büyücü vardı... sapıttı. Ama tam sapıttı. Daha da beter. Beterin beteri. Adı..."
Hagrid yutkundu, ama tek kelime çıkmadı ağzından.
Harry, "İstersen yaz," diye önerdi. "Yok - beceremem. Peki - Voldemort." Hagrid ürperdi. "Adını söyletme bir daha. Neyse, bu - bu büyücü, aşağı yukarı yirmi yıl oluyor, kendine yandaş aramaya koyuldu. Buldu da - kimi korkuyordu, kimi de onun gücünden bir parça kapmaya bakıyordu. Güçlüydü güçlü olmasına. Karanlık günler, Harry. Kime güveneceğini bilmiyordun, tanımadığın cadılara, büyücülere açılmayı göze alamıyordun... Korkunç şeyler oldu. Her şeyi ele geçiriyordu. Kimileri karşı k oydu elbet - onları da öldürdü. Canavarlık. Tek güvenilir yerlerden biri Hogwarts'tı. Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in korktuğu tek adam Dumbledore'du. Okulu ele geçirmeyi göze alamadı, o sırada göze alamadı diyelim
"Senin ana baban görüp göreceğin en esaslı büyücülerdendi. Hogwarts'ın en parlak öğrencileriydi onlar! İşin esrarı da burada zaten, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen belki de bu yüzden onlara hiç mi hiç yanaşamadı... ikisinin de Dumbledore'a yakın olduğunu, Karanlık Van'la bir alışverişleri olmadığım biliyordu herhalde.
"Belki de onları kandırırım diye düşürdü... belki de yolundan çekilsinler istiyordu. Herkesin tek bildiği, on yıl önce Cadılar Bayramı'nda, senin de yaşadığın köye damlamasıydı. Bir yaşındaydın sen. Evinize geldi, sonra da - sonra da -"
Hagrid kirli mi kirli, leke içinde bir mendil çıkardı ansızın, sis düdüğüne benzer bir sesle sümkürdü.
"Özür dilerim," dedi. "Ama acı bir şey bu - ana babanı tanırım, onlardan iyisini bulamazdın dünyada -her neyse -
"Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen onları öldürdü. Sonra da -asıl esrar burada işte- seni de öldürmeye kalktı. Temiz iş yapmak istiyordu herhalde ya da adarı öldürmek hoşuna gidiyordu. Ama beceremedi. Alnındaki o izi hiç merak ettin mi? Sıradan bir kesik değil o. Güçlü bir kötülük dokundu muydu olur - ana babanın, evinizin bile icabına baktı - ama sana dokunamadı, bu yüzden ünlüsün, Harry. Birini öldürmeyi aklına koysun, o kimse sağ kalamazdı, bir tek sen yaşadın, zamanın en iyi cadılarını, büyücülerini öldürdü - McKinnon'ları, Bone'lan, Prewett'ları - sen ise bir bebektin daha, sağ kaldın."
Harry'nin kafası dayanılmaz acılar içindeydi şimdi. Hagrid'in anlattıkları sona ererken, o göz kamaştırıcı yeşil ışığın çaktığını gördü yine, daha önce hatırlamadığı kadar açık biçimde - bir şey daha hatırladı, kendini bildi bileli ilk kere - tiz, soğuk, zalim bir kahkahayı.
Hagrid üzüntüyle ona bakıyordu.
"O yıkık evden ben kendim çıkardım seni, Dumbledore'un buyruğuyla. Seni bu salaklara getirdim..."
"Hepsi palavra," dedi Vernon Enişte. Harry sıçradı, Dursley'lerin orada olduklarını unutmuştu sanki. Vernon Enişte cesaretini toplamışa benziyordu. Hagrid'e bakıyordu öfkeyle, yumruklarını sıkmıştı.
"Şimdi beni dinle, çocuk," diye homurdandı. "Sende garip bir şey olduğunu ben de kabul ediyorum, adamakıllı bir sopa bunun hakkından gelirdi belki - annenle baban için anlatılanlar ise... evet, acayip kişilerdi onlar, bunu yadsımanın bir anlamı yok, bana sorarsan, dünya onlar sız daha iyi - akıllarına eseni yaptılar, o garip büyücüler arasına karıştılar - tam da düşündüğüm gibi oldu, böyle karanlık bir sonla karşılaşacaklarını hep biliyordum -"
O anda kanepeden fırladı Hagrid, paltosunun içinden eski püskü pembe bir şemsiye çıkardı. Onu Vernon Enişte'ye kılıç gibi sallayarak, "Ayağım denk al, Dursley -" dedi, "ayağını denk al - tek laf daha edersen..."
Sakallı bir dev tarafından şemsiyeyle şişlenmeyi göze alamayan Vernon Enişte, cesaretini bir anda yitirdi yine. Duvar dibine sığınıp sustu.
Ağır ağır soluyarak, "Ha şöyle," dedi Hagrid, kanepeye oturdu; kanepe bu kere iyice çöktü artık.
Bu arada, sorulacak yüzlerce soru geliyordu Harry'nin aklına.
"Peki, Vol - özür dilerim - yani, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'e ne oldu?"
"Güzel soru. Harry. Yok oldu. Kayıplara karıştı. Seni öldürmek istediği gece. Sen de böylece daha ünlü oldun. Anlıyorsun ya, en büyük esrar bu... gittikçe güçleniyordu - niye çekip gitti?
"Rivayete bakılırsa, ölmüş. Bana sorarsan, palavranın daniskası. Ölecek kadar insanlık yoktu içinde. Bir rivayete bakılırsa da, hâlâ turp gibi, pusuya yatmış, ama ona da inanmıyorum. Yandaşları bize katıldılar yine. Kimileri sanki derin bir uykudan uyanmış gibi. Dönecek olaydı, öyle yapmazlardı.
"Çoğumuz yaşadığına inanıyoruz, ama gücü mücü kalmamış diyoruz. Artık bu işi götüremeyecek kadar zayıflamıştır. Sende bir şey var, Harry, onun sonunu da bu yazdı. Hiç hesaplamadığı bir şeyle karşılaştı o gece -neydi, bilmiyorum, kimse bilmiyor - ama seninle ilgili bir şey onun canına okudu."
Hagrid, gözlerinde parıldayan bir sıcaklıkla, saygıyla baktı Harry'ye; ama Harry, gurur duyup sevineceğine, bu işte korkunç bir yanlışlık olduğunu düşünüyordu. Büyücü mü? Kendisi mi? Nasıl büyücü olabilirdi ki? Bütün yaşamım Dudley'nin yumruklarına, Petunia Teyze ile Vernon Enişte'nin aşağılamalarına katlanarak geçirmişti; eğer bir büyücü olsaydı, kendisini dolaba her kapamaya kalkışlarında onlar da siğilli birer kurbağaya dönüşmezler miydi? Bir zamanlar dünyanın en büyük sihirbazını alt etmişti demek; peki, nasıl olmuş da Dudley onu boyuna top gibi tekmeleyip durmuştu?
"Hagrid," dedi usulca, "galiba bir yanlışlık yaptın.
Ben büyücü olamam."
Hagrid'in kıkırdadığını görünce şaşırdı.
"Büyücü değilsin, ha? Korktuğunda ya da öfkelendiğinde hiç mi olmadık şeylerin gerçekleşmesine yol açmadın?"
Ateşe baktı Harry. Şimdi düşünüyordu da... ne zaman teyzesiyle eniştesini çileden çıkaracak garip bir şey olduysa, Harry ya tedirgindi ya da öfkeli... Dudley çetesi tarafından kovalanırken, artık nasıl olduysa, kendini damda bulu vermişti... o gülünç tıraşla okula gitmeye utanırken saçları uzayıvermişti... hele Dudley son keresinde kendisine vurduğunda, öcünü almamış mıydı, hem de farkına bile varmadan? Onun üstüne bir boa yılanı salmamış mıydı?
Gülümseyerek Hagrid'e baktı, onun da sevgiyle ışıl ışıl gülümsediğini gördü.
"Gördün mü?" dedi Hagrid. "Harry Potter büyücü değil, ha? Bak bakalım, Hogwarts'ta bir anda nasıl üne kavuşacaksın."
Ama Vernon Enişte'nin kolay kolay teslim bayrağı çekmeye niyeti yoktu.
"Gitmiyor demedim mi sana?" diye tısladı. "Stone-wall High'a gidecek, gittiğine de şükredecek. O mektupları okudum, bir sürü ıvırzıvır gerekiyormuş - buyu kitapları, asalar -"
Hagrid, "Gitmek isterse, senin gibi koca bir Muggle onu durduramaz," diye kükredi. "Lily ile James Potter'ın oğullarının Hogwarts'a gitmesini engelleyeceksin ha! Kafayı üşütmüşün sen. Onun adı daha doğar doğmaz ezber edilmişti. Dünyanın en iyi cadılık ve büyücülük okuluna gidecek. Yedi yıl sonra kendi kendini bile tanıyamaz. Kendi akranlarıyla yaşayacak, o kadar da değişiklik olsun artık, Hogwarts'ın görüp göreceği en büyük Müdür yetiştirecek onu, Albus Dumbled-"
"ONA HOKKABAZLIK ÖĞRETMESİ İÇİN KAFADAN ÇATLAK SERSEM BİR İHTİYARA PARA MARA VEREMEM!" diye bağırdı Vernon Enişte.
Ama çok ileri gitmişti artık. Hagrid şemsiyesini kaptığı gibi onun kafasına indirdi. "SAKIN -" diye gürledi, "ALBUS - DUMBLEDORE - İÇİN - BENİM - YANIMDA - KÖTÜ - BİR - LAF - ETME!"
Şemsiyesini havada vınlatarak Dudley'ye doğru uzattı - eflatun bir ışık çaktı, hava fişeği gibi bir ses duyuldu, tiz bir ciyaklama, bir saniye sonra da Dudley oracıkta, ellerini tombul poposunda kenetlemiş, dans ediyor, bir yandan da acı içinde uluyordu. Sırtını onlara döndüğünde, pantolonundaki bir delikten fırlamış kıvırcık bir domuz kuyruğu gördü Harry.
Vernon Enişte kükredi. Petunia Teyze'yle Dudley'yi öteki odaya sürüklerken dehşet içinde son bir kere baktı Hagrid'e, kapıyı çarparak kapadı.
Şemsiyesine baktı Hagrid, sakalını sıvazladı.
Pişmanlıkla, "Keşke kendimi tutaydım," dedi, "ama olacağı varmış. Domuza çevirmek istediydim onu, ama zaten domuzun tekiydi, bana fazla bir iş düşmedi."
Çalı gibi kaşlarının altından Harry'ye bir göz attı.
"Aramızda kalsın; bunu Hogwarts'ta kimseye söylemezsen memnun olurum," dedi. "Doğrusunu istersen, benim - şey - büyü yapmamı istemiyorlar. Azıcık yapmama izin verdiler, seni izleyeyim, mektupları ulaştırayım diye - bu işi üstüme almayı da onun için istedim -"
Harry, "Büyü yapmana neden izin vermiyorlar?" diye sordu.
"Şey - ben de gittiydim Hogwarts'a, ama - ama, ne yalan söyleyeyim, kovuldum. Üçüncü yılımda. Asamı kırdılar, ortadan ikiye böldüler. Ama Dumbledore bekçi olarak tuttu beni. Büyük adam şu Dumbledore."
"Niye kovdular seni?"
Yüksek sesle, "Geç oldu artık, yarın çok işimiz var," dedi Hagrid. "Kente gitmemiz gerek, kitap filan alacağız."
Kalın siyah paltosunu çıkarıp Harry'ye fırlattı.
"Gir şunun altına," dedi. "Azıcık kıpraşırsa kafam takma, galiba ceplerden birinde bir çift sıçan olacak."

GeCeLeR 12-10-2006 01:21 AM

BÖLÜM 5- Diagon Yolu

Harry ertesi sabah erkenden uyandı. Ortalığın aydınlandığını biliyordu, ama yine de gözlerini sımsıkı kapalı tuttu.
Kendi kendine, kesin bir biçimde, "Bir düştü bu," dedi. "Hagrid adında bir dev gördüm düşümde, geldi, büyücülük okuluna gideceğimi söyledi. Gözlerimi açınca kendimi evdeki dolapta bulacağım."
Bir şeye hızlı hızlı vurulduğunu duydu ansızın. Yüreği daralarak, "İşte Petunia Teyze, kapıya vuru-v ör," diye duşundu, yüreği sıkıştı. Ama gözlerini açmadı yine. Düş öyle güzeldi ki. Tak. Tak. Tak.
“Peki” diye mırıldandı. "Kalkıyorum." Doğruldu, doğrulur doğrulmaz da Hagrid'in ağır ÎMJÎO^U duştu u-.runden. Kulübe güneş içindeydi, fırtına dinmişti, Hagrid kırık kanepede uyumaktaydı, pencerede de bir baykuş vardı, gagasına bir gazete sıkıştırmış, pençesiyle cama vuruyordu.
Ayağa fırladı Harry, öylesine mutluydu ki, sanki içinde kocaman bir balon şişiyordu. Dosdoğru pencereye gidip camı açtı. Baykuş içeri süzüldü, gazeteyi hâlâ uyumakta olan Hagrid'in üstüne bıraktı. Yere kondu sonra, Hagrid'in paltosuna saldırdı.
"Yapma."
Baykuşu kovalamaya çalıştı Harry, ama baykuş öfkeyle gagasını gösterdi ona, paltoyu didiklemeyi sürdürdü.
Harry, yüksek sesle, "Hagrid!" dedi. "Bir baykuş var -"
Kanepeye doğru, "Parasını ver," diye homurdandı Hagrid.
"Ne?"
"Gazete getirdi ya, para istiyor. Ceplerime bak."
Hagrid'in paltosu ceplerden oluşmuştu sanki -anahtar desteleri, tüfek saçmaları, iplik yumakları, nane şekerleri, çay poşetleri... sonunda bir avuç garip görünümlü bozukluk çıkardı Harry.
Hagrid, uykulu uykulu, "Beş Knut ver ona," dedi.
"Knut mu?"
"O küçük bronzlardan."
Harry küçük bronz paralardan beş tane saydı, parayı koyabilsin diye, küçük deri bir kese bağlı bacağını uzattı baykuş. Sonra açık pencereden uçup gitti.
Hagrid yüksek sesle esnedi, doğrulup gerindi.
"En iyisi, biz yola düşelim, Harry, yapılacak çok iş var bugün, daha Londra'ya gidip okul malzemesi alacağız"
Harry büyücü paralarım evirip çeviriyor, onlara bakıyordu. Bir şey gelmişti aklına, gelir gelmez de içindeki balon püf diye sönüvermişti.
"Şey-Hagrid..."
Koca çizmelerini giymekte olan Hagrid, "Ha?" dedi.
"Hiç param yok - dün gece Vernon Enişteyi de duydun - okula gidip büyü öğrenmem için para vermeyecek."
Ayağa kalkıp kafasını kaşıyarak, "Merak etme," dedi Hagrid. "Ana baban sana bir şey bırakmadılar mı sanıyorsun?"
"Ama evleri yerle bir olduysa -"
"Altınlarını evde tutmuyorlardı ki, yavrum! İlk durağımız Gringotts, Büyücüler Bankası. Bir sosis alsana, daha soğuyup kaskatı olmamış - eh, ben de senin doğum günü pastandan bir lokma yiyeyim bari."
"Büyücülerin bankaları mı var?"
"Bir tek Gringotts. Cincüceler işletiyor."
Harry elindeki sosis parçasını yere düşürdü.
"Cincüceler mi?"
"Haa - benden söylemesi, soymaya heveslenmek için adamın fıttırması gerek. Cincücelere bulaşılmaz, Harry. Bir şeyi emanet etmek istiyorsan, Gringotts dünyanın en güvenli yeri - Hogwarts'ı saymazsak. Zaten Gringotts'a gidecektim. Dumbledore dediydi. Hogwarts'ın bir işi için." Şöyle bir kabardı Hagrid. "Önemli işleri bana yükler hep. Seni götürmek - Gringotts'tan birtakım şeyler almak - anlıyorsun ya, bana güvenir.
"Her şey hazır mı? Hadi öyleyse."
Harry kayaya kadar Hagrid’i izledi. Hava oldukça açıktı şimdi, deniz güneş ışığıyla parlıyordu. Vernon Enişte'nin tuttuğu kayık hâlâ oradaydı, fırtına yüzünden suyla dolmuştu.
Harry, çevrede bir başka kayık aranarak, "Nasıl geldin buraya?" diye sordu.
"Uçtum," dedi Hagrid.
"Uçtun mu?"
"Haa - sonra konuşuruz bunu. Şimdi yanımda sen varken büyü yapmama izin yok."
Kayığa bindiler, Harry Hagrid'e bakıyordu hâlâ, onun nasıl uçtuğunu gözünde canlandırmaya çalışıyordu.
Hagrid, çoğu zaman yaptığı gibi, Harry'ye yan gözle bakarak, "Şimdi kürek çekmek de ayıp olacak yani," dedi. "Ben tutup da - şey - işleri azıcık hızlandırsam, bundan Hogwarts'ta söz etmezsin, değil mi?"
Biraz daha büyü görme hevesine kapılan Harry, "Elbette etmem," dedi. Hagrid pembe şemsiyeyi çıkardı yine, ucayla kayığın kenarına iki kere vurdu, karaya doğru hızla ilerlemeye başladılar.
Harry, "Gringotts'u soymaya kalkışmak için adamın niye fıttırması gerek?" diye sordu.
"Büyüler - tılsımlar," dedi Hagrid, konuşurken gazetesini açtı. "Kasaları ejderhalar koruyormuş. Üstelik bir de yolu bulacaksın - Gringotts Londra'nın yüzlerce kilometre altında. Metronun taa altında. Orayı soyup malı götürsen bile çıkıncaya kadar açlıktan olursun."
Hagrid gazetesini, Gelecek Postası'nı okurken, Harry oturmuş düşünüyordu. Vernon Enişte insanların bu işi yaparken rahat bırakılmalarını söylerdi hep, ama hiç de kolay değildi bu, kendim bildi bileli, Harry'nin kafasında hiç bu kadar çok soru doğmamıştı.
Hagrid, sayfayı çevirerek, "Sihir Bakanlığı her zamanki gibi işleri karman çorman ediyor," dedi.
Harry kendini tutamadı artık, "Sihir Bakanlığı da mı var?" diye sordu.
"Elbet," dedi Hagrid. "Dumbledore'un Bakan olmasını istedilerdi, ama Hogwarts'ı bırakmak istemediği için, Bakanlık ihtiyar Cornelius Fudge'a kaldı. Gelmiş geçmiş en büyük beceriksiz. Her sabah baykuşlar salıyor Dumbledore'a, Öğüt istiyor."
"Peki ama Sihir Bakanlığı'nın görevi ne?" "Asıl görevi, ülkede cadıların, büyücülerin olduğunu Muggle'lardan gizlemek." "Neden?"
"Neden mi? Neden olacak, Harry, herkes sorunlarını çözmek için büyü peşinde koşar da ondan. Yok yok, biz bize kalalım, daha iyi."
O sırada usulca rıhtıma çarptı kayık. Hagrid gazetesini katladı, taş basamakları tırmanıp sokağa çıktılar.
Küçük kentte istasyona doğru yürürlerken, gelip geçenler gözlerini Hagrid'e dikiyorlardı. Harry suçlayamıyordu onları. Herkesten en az iki kat uzun olması bir yana, parkmetre gibi sıradan şeyleri göstererek, yüksek sesle, "Gördün mü şunu, Harry?" diyordu. "Muggle'lar da kafalarını nelere çalıştırıyor!"
Ona ayak uydurmak için koşmak zorunda kalan Harry, soluk soluğa, "Hagrid," dedi, "Gringotts'ta ejderhalar olduğunu mu söylemiştin?"
"Eee, rivayet öyle," dedi Hagrid. "Off, bir ejderham olmasını amma da isterdim."
"Ejderhan olmasını mı isterdin?"
"Çocukluğumdan beri - geldik işte."
İstasyona varmışlardı. Beş dakika sonra bir tren kalkacaktı Londra'ya. "Muggle parası" dediği şeye akıl erdiremeyen Hagrid, biletleri alsın diye banknotları Harry'ye verdi.
Herkes trende daha çok baktı onlara. Hagrid iki koltuk kaplıyordu; oturduğu yerde kanarya sarısı sirk çadırına benzer bir şey örmeye koyuldu.
İlmekleri sayarak, "Mektubun yanında mı?" diye sordu Harry'ye.
Harry cebinden parşömen zarfı çıkardı.
"İyi," dedi Hagrid. "Sana gereken şeylerin bir de listesi olacak."
Harry bir gece önce gözünden kaçmış ikinci bir kâğıdı açarak okudu:
HOGWARTS CADILIK VE BÜYÜCÜLÜK OKULU
Forma
Birinci sınıf öğrencileri için gerekli eşyalar:
ı. Üç takım düz iş cüppesi (siyah)
2. Sivri uçlu düz bir gündelik şapka (siyah)
3. Bir çift koruyucu eldiven (ejderha der isi ya da benzeri)
4. Kışlık bir pelerin (siyah, gümüş tokalı)

Bütün öğrencilerin elbiselerinde adlan yazılı künyeler alacaktır.
Ders Kitapları
Bütün öğrenciler aşağıda belirlileri kitaplardan birer
tane edinecektir:
ı. Sınıflar için Temel Büyüler Kitabı (Miranda Goshavvk)
Sihir Tarihi (Bathilda Bagshot)
Sihir Kuramı (Adalbert VVaffling)
Biçim Değiştirme için İlk Adım (Emerle Switch)
Bin Bir Büyülü Ot ve Mantar (Phyllida Spore)
Sihirli Yiyecek ve içecekler (Arsenius Jigger)
Olağandışı Yaratıklar ve Yaşadıkları Yerler (Newt
Scamander)
Karanlık Güçler: Kendini Savunma El Kitabı (Quentin Trimble)
Öteki Gereçler
1 asa
1 kazan (kalaylı, orta boy)
1 takım cam ya da kristal şişe
1 teleskop
1 takım pirinç ölçek
Öğrenciler bir baykuş YA DA bir kedi YA DA bir kurbağa getirebilirler.
VELÎLERİN DİKKATİNE. BİRİNCİ SINIF ÖĞRENCİLERİNİN SÜPÜRGELERİNİ KULLANMALARI YASAKTIR.
Harry, şaşkınlıkla, "Bütün bunları Londra'da bulabilir miyiz?" diye sordu.
"Gideceğin yeri biliyorsan, elbet," dedi Hagrid.
Harry Londra'ya hiç gitmemişti. Hagrid yolu biliyor gibiydi, ama daha önce hep alışılmadık biçimlerde yolculuk ettiği de apaçık ortadaydı. Metroda turnikeye sıkıştı, trene binince de koltukların küçüklüğünden, çok ağır gittiklerinden yakındı.
Kırık dökük bir yürüyen merdivenden çıkıp da kendilerini iki yanı mağazalar sıralı cıvıl cıvıl bir yola attıklarında, "Muggle'lar büyüsüz nasıl beceriyorlar, aklım ermiyor," dedi.
Öylesine iriydi ki Hagrid, kalabalığı kolayca yarıyordu; Harry'nin bütün yaptığı, onun hemen arkasından yürümekti. Kitapçıların, müzik mağazalarının, hamburger büfelerinin, sinemaların önünden geçtiler, ama hiçbir yerde büyülü asalar satıldığına dair bir belirti yoktu. Sıradan insanlarla dolu sıradan bir sokaktı bu. Kilometrelerce aşağıda büyücülerin altın yığınları gömülü müydü gerçekten? Büyü kitapları, süpürgeler satan dükkânlar var mıydı? Yoksa bütün bunlar Dursley'lerin başlarının altından çıkan koca bir şaka mıydı? Harry, Dursley'lerin gülmekle uzaktan yakından ilgileri olmadığını bilmeseydi öyle düşünürdü belki, yine de Hagrid'in anlattıkları da pek inanılacak gibi değildi. Ama Harry ister istemez ona güveniyordu.
Hagrid, durarak, "İşte," dedi. "Çatlak Kazan. Ünlü bir yerdir."
Ufacık, köhne bir meyhaneydi burası. Hagrid eliyle göstermeseydi, Harry farkına bile varmayacaktı onun. Hızla gelip geçenler meyhaneye bakmıyorlardı bile. Bir yanındaki büyük kitapçıdan öteki yanındaki plakçıya kayıyordu gözleri, Çatlak Kazan'ı sanki hiç görmüyorlardı. Garip bir duygu uyandı Harry n u içinde, sanki meyhaneyi sadece Hagrid'le kendisi görmekteydi. Daha bu duygusunu dile getiremeden, Harıid onu içeriye sürükledi.
Ünlü bir yer için çok karanlıktı Çatlak Kazan, dökülüyordu. Bir köşede üç beş yaşlı kadın oturmuş, beyazşarap içiyordu. İçlerinden biri upuzun tir pipo tüttürmekteydi. Silindir şapkalı ufak tefek bir adam, saçları iyice dökülmüş, yapış yapış bir cevize benzeyen yaşlı barmenle konuşuyordu. İçeri girdiklerinde mırıltılar durdu. Herkes Hagrid'i tanıyor gibiydi; el sallayıp gülümsediler ona; barmen, bir kadehe uzanarak. “Her zamankinden mi, Hagrid?" dedi.
Hagrid, koca elini Harry'nin sırtına vurup onu sendeleterek, "İçemem, Tom," dedi. "Hogwarts görevi başındayım."
Gözlerini Harry'ye dikerek, "Yoksa," dedi barmen, "sakın bu-bu-?"
Çatlak Kazan derin bir sessizliğe gömüldü birden-bire.
Yaşlı barmen, "Vay canına!" diye fısıldadı. "Harry Potter... ne büyük bir onur."
Tezgâhın arkasından fırladı, gözleri yaşlı, Harry'nin yanma koşup elini yakaladı.
"Hoş döndünüz, M- Potter, hoş döndünüz."
Harry ne diyeceğini bilemedi. Herkes ona bakıyordu. Pipolu kadın, söndüğünün farkında bile olmadan, piposunu püfleyip duruyordu. Işıl ışıldı Hagrid.
Derken, iskemle gıcırtıları yükseldi, Harry kendini Çatlak Kazan'da herkesle tokalaşırken buldu.
"Ben Doris Crockford, Mr Potter, sonunda sizi gördüğüme inanamıyorum.'
"Öyle mutluyum ki, Mr Potter, öyle mutluyum ki!"
"Hep elinizi sıkmak istemişimdir - kalbim duracak!"
"Nasıl sevindim, anlatamam, Mr Potter. Adım Diggle. Dedalus Diggle."
"Sizi daha önce görmüştüm!" dedi Harry; Dedalus Diggle heyecandan silindir şapkasını düşürdü. "Bir mağazada bana selam vermiştiniz."
Çevresindekilere bakarak, "Hatırlıyor!" diye bağırdı Dedalus Diggle. "Duydunuz mu? Beni hatırlıyor!"
Harry herkesle tokalaştı da tokalaştı - Doris Crockford tokalaştıktan sonra hep sıraya giriyordu yine.
Soluk yüzlü bir delikanlı, tedirgin, yaklaştı. Gözlerinden biri seğiriyordu.
"Profesör Quirreil!" dedi Hagrid. "Harry Profesör Quirrell Hogvvarts'taki öğretmenlerinden biri."
Harry'nin eline yapışarak, "P-P-Potter," diye kekeledi Profesör Quirrell, "si-sizi ta-tanıdığıma ne kadar se-sevindim, anlatamam."
"Ne tür büyü öğretiyorsunuz, Profesör Quirrell?
"Ka-Ka-Karanlık Sanatlara Karşı Sa-Savunma," diye mırıldandı Profesör Quirrell, şimdi bu konu üstünde durmak istemiyordu sanki. "Si-sizin için ge-gerekmez, ha, P-P-Potter?" Tedirgin tedirgin güldü. "Ma-malze-menizi alacaksınız herhalde? Be-ben de vampirler üs-üstüne bir ki-kitap almaya geldim." Vampir sözünden bile tüyleri ürpermişe benziyordu.
Ötekiler, Profesör Quirrei'nin Harry'yi esir almasına izin vermediler. Hepsinden kurtulmak ise yaklaşık on dakika sürdü. Sonunda, Hagrid bütün o gürültüde sesini duyurabildi.
"Gitmemiz gerek - alacak çok şey var. Hadi, Harry."
Doris Crockford Harry'nin elini son kere sıktı, öne düştü Hagrid, tezgâhın arkasından geçip, içinde bir çöp tenekesiyle ayrık otlarından başka bir şey olmayan, duvarlarla çevrili küçük bir avluya çıktılar.
Hagrid, Harry'ye sırıttı.
"Söylemedim miydi sana? Nasıl ünlü olduğunu söyledimdi. Seni görünce Profesör Quirrell'm bile eli ayağı tutuldu - laf aramızda, hep zangır zangır titrer."
"Hep tedirgin midir böyle?"
"Haa, elbet. Zavallıcık. Parlak zekâ. Kitaplardan çalışıp öğrenirken iyiydi, bir şeyi yoktu, ne zaman ki bir yıl izin alıp uygulamaya geçti... Kara Orman'da vampirlerle karşılaşmış, öyle diyorlar, cadalozun tekiyle de başı derde girmiş - ondan sonra eskisi gibi olamadı artık. Öğrencilerinden korkar, kendi öğrettiği dersten bile korkar - haydaa, nerede benim şemsiyem?"
Vampirler? Cadalozlar? Kafası karmakarışık olmuştu Harry'nin, o arada Hagrid çöp tenekesinin yanındaki duvarda tuğlaları saymaya koyulmuştu.
"Üç yukarı... iki sağa... " diye mırıldandı. "Tamam, çekil biraz, Harry."
Şemsiyesinin ucuyla duvara üç kere vurdu.
Dokunduğu tuğla şöyle bir titredi - oynadı - küçük bir delik belirdi ortasında - delik büyüdü, büyüdü - bir saniye sonra Hagrid'in bile geçebileceği kemerli bir geçitteydiler. Geçit, kıvrıla kıvrıla uzayıp gözden yok olan taş döşeli bir sokağa açılıyordu.
"Diagon Yolu'na hoş geldin," dedi Hagrid.
Harry'nin şaşkınlığı karşısında sırıttı. Kemerin altından geçtiler. Harry kafasını çevirip arkasına baktı hemen, delik bir anda kapanmış, kemer yine sapasağlam bir duvar oluvermişti.
En yakın dükkânın önündeki kazanlar gün ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Üstlerindeki tabelada Kazanlar -Her Boy - Bakır, Pirinç, Kalay, Gümüş - Otomatik Karıştırmak - Katlanır yazılıydı.
"Bir tane alacağız sana," dedi Hagrid. "Ama önce parayı almamız gerek."
Keşke sekiz gözüm daha olsaydı diye düşünüyordu Harry. Sokakta yürürken başını her yana çeviriyor, bir anda her şeyi görmeye çalışıyordu: dükkânları, önlerindeki eşyaları, alışveriş eden insanları. Tombul bir kadının yanından geçtiler; kadın aktarın önünde başını iki yana sallayarak söyleniyordu: "Ejderha ciğeri, gramı on yedi Sickle, çıldırmış bunlar..."
Üstünde Bin Bir Çeşit Baykuş Dükkânı - Yırtıcı, Uysal, Boz, Kahverengi, Karbeyazı Baykuşlar yazan karanlık bir dükkândan belli belirsiz baykuş ötüşleri geliyordu. Harry'nin yaşıtı birkaç çocuk, burunlarını süpürgelerin sergilendiği bir vitrine yapıştırmışlardı. Harry, içlerinden birinin, "Bak," dediğini duydu, "yeni Nimbus İki Bin - bundan hızlısı yok -" Cübbe satılan, teleskop satılan, Harry'nin daha önce hiç görmediği garip gümüş gereçler satılan dükkânlar, yarasa dalaklarıyla, yılanbalığı gözleriyle dolu fıçıların, cilt cilt kitap yığınlarının, tüy kalemlerin, parşömen rulolarının, iksir şişelerinin, ay kürelerinin sergilendiği vitrinler...
"Gringotts," dedi Hagrid.
Öteki küçük dükkânların tepesinde yükselen karbe-yazı bir binaya gelmişlerdi. Pırıl pırıl tunç kapıların önünde, sırmalı kız üniformasıyla bir -
"Evet, bir ciddice bu," dedi Hagrid; beyaz taş merdiveni çıktılar sessizce. Cincüce, Harry'den bir kanş daha kısaydı. Esmer bir yüzü, zeki bakışları, sivri bir sakalı vardı; parmaklarıyla ayaklarının çok uzun olduğunu fark etti Harry. İçeri girerlerken, cincüce eğilerek selam verdi, ikinci bir kapının önündeydiler şimdi, bu kapı gümüştendi, üstünde şunlar yazılıydı:
Gir bakalım, yabancı, ama dikkat et, sakın Kendini koyverip de hırsa kapılmayasın, Alın teri dökmeden köşe dönme hevesi Canına okur sonra, bak bizden söylemesi, Senin olmayan bir şey yürüteceksen unut Aklını başına al, sonra da kendini tut, Hırsızlığa kalkarsan, bir daha düşün yine, Başka şeyler bulursun çil altınlar yerine.
"Söylediğim gibi, burayı soymaya kalkanın fıttır-ması gerek," dedi Hagrid.
Gümüş kapının önünde bir çift cincüce eğilerek selamladı onları; uçsuz bucaksız mermer bir salona girdiler. Yüz kadar cincüce daha uzun mu uzun bir bankın arkasındaki yüksek taburelere oturmuş, kocaman hesap defterlerine bir şeyler yazıyor, pirinç terazilerde para tartıyor, merceklerle değerli taşlar inceliyordu. Salondan dışarı açılan sayılamayacak kadar çok kapı vardı daha, başka cincüceler de o kapılardan insani, "a yol gösteriyordu. Hagrid'le Harry banka yaklaştılar.
Hagrid, o anda iş yapmayan bir cincüceye, "Günaydın," dedi. "Mr Harry Potter'ın kasasından biraz para almaya geldik."
"Anahtarı yanınızda mı, efendim?"
"Buralarda bir yerde olacak," dedi Hagrid, ceplerini bankın üstüne boşaltmaya başladı, cincücenin hesap defterinin üstüne bir avuç yapış yapış köpek bisküvisi yayıldı. Burnunu kırıştırdı cincüce. Harry, sağlarındaki cincücenin herbiri kor büyüklüğünde bir yığın yakutu tartmasını seyrediyordu.
Sonunda, "Buldum," dedi Hagrid, küçücük bir altın anahtar gösterdi.
Cincüce anahtarı inceledi.
"Tamam görünüyor."
Hagrid, göğsünü şişirip böbürlenerek, "Profesör Dumbledore'dan da bir mektup getirdim," dedi. "Yedi yüz on üçüncü kasadaki Ne-Olduğunu-Bilirsin-Sen'le ilgili."
Cincüce mektubu dikkatle okudu.
Sonra onu Hagrid'e uzatarak, "Peki," dedi. "Biri sizi iki kasaya da götürecek. Griphook!"
Griphook bir başka cincüceydi. Hagrid köpek bisküvilerini ceplerine doldurdu yine, Griphook'un arkasında, salondan dışarı açılan kapılardan birine yöneldiler.
Harry, "Yedi yüz on üçüncü kasadaki Ne-Olduğu-nu-Bilirsin-Sen nedir?" diye sordu.
Hagrid, gizemli bir biçimde, "Söyleyemem," dedi. "Çok gizli. Hogwarts işi. Dumbledore bana güvendi. Söylersem görevimi kötüye kullanmış olurum."
Griphook onlara kapıyı açtı. Yine mermerle karşılaşacağını sanıyordu Harry, şaşırdı. Meşalelerin aydınlattığı daracık taş bir koridordaydılar. Dimdik aşağı iniyordu koridor, yerde incecik raylar vardı. Islık çaldı Griphook, raylar üstünde gıcırdayarak küçük bir araba geldi hemen. Arabaya bindiler -Hagrid biraz zorluk çekti gerçi- ve yola koyuldular.
Önce bulmacaya benzeyen dönemeçli geçitlerden ilerlediler. Harry unutmamaya çalıştı, sol, sağ, sağ, sol, orta çatal, sağ, sol, ama olanaksızdı bu. Zangırdayan araba yolu biliyor gibiydi, çünkü Griphook onu yönetmiyordu.
Harry'nin gözleri, çarpan soğuk hava yüzünden sızlıyordu; ama faltaşı gibi açık tuttu onları. Bir keresinde geçidin sonunda alevlerin yükseldiğini gördü sanki, bunun bir ejderha olup olmadığım anlamak için hemen arkasına döndü, ama geç kalmıştı - yerde ve tavanda kocaman sarkıtlar, dikitler bulunan bir yeraltı gölünden geçerek daha da derinlere daldılar.
Arabanın gürültüsünde sesini duyurmaya çalışarak, "Aklım ermiyor," dedi, "sarkıtla dikit arasındaki fark ne?"
"Sarkıtta 's' harfi var ya," dedi Hagrid. "Şimdi soru sorma bana. Galiba kusacağım."
Sahiden de yemyeşil olmuştu, araba sonunda geçit duvarındaki bir kapının yanında durduğunda, hemen fırladı Hagrid, dizlerinin titremesini önlemek için duvara yaslandı.
Griphook kapının kilidini açtı. İçeriden çıkan yeşil bir duman sardı ortalığı; dağılınca şaşkınlıktan yutkundu Harry. İçeride altın para kümeleri vardı. Gümüş tepecikleri. Küçük bronz Knutlardan oluşmuş tepecikler.
"Hepsi senin," diye gülümsedi Hagrid.
Hepsi Harry'nin - inanılacak gibi değildi. Durs-ley'ler bunu bilmiyorlardı anlaşılan, bilselerdi, göz açıp kapayıncaya kadar hepsine el koyarlardı. Boyuna yakınmazlar mıydı, Harry kendilerine ne kadar tuzluya patlıyor diye? Demek bu arada, Londra'nın taa derinlerine gömülü küçük bir servetin de sahibiydi.
Hagrid, Harry'nin torbaya biraz para koymasına yardımcı oldu.
"Altınlar Galleon," diye açıkladı. "On yedi gümüş Sickle bir Galleon eder, yirmi dokuz Knut da bir Sickle eder, o kadar basit. Tamam, o kadarı birkaç döneme yeter, gerisi burada kalsın, güven içinde." Griphook'a döndü. "Şimdi de yedi yüz on üç numaralı kasa, lütfen, biraz daha ağır gidebilir miyiz?"
Griphook, "Sadece tek hız var," dedi.
Gittikçe hızlanarak daha da derinlere iniyorlardı şimdi. Keskin dönemeçlerden geçtikçe hava söğüdü da söğüdü. Tangır tungur bir yeraltı çukurunu aştılar, Harry kenardan eğilip aşağıdaki karanlık çukurda ne olduğunu anlamaya çalıştı, ama Hagrid homurdanarak ensesine yapıştığı gibi çekti onu.
Yedi yüz on üçüncü kasanın anahtar deliği yoktu.
Griphook, kasılarak, "Geri durun," dedi. Uzun parmaklarından biriyle kapıyı okşadı; kapı eriyip gitti.
"Bunu Gringotts cincücelerinin dışında biri yapmaya kalkarsa, kapı onu emerek içeri çeker," dedi Griphook. "Oradan çıkamaz artık."
Harry, "İçeride biri var mı yok mu diye sık sık bakıyor musunuz?" diye sordu.
Griphook, pis sayılabilecek bir sırıtmayla, "Yaklaşık on yılda bir," dedi.
Harry, en sıkı önlemlerle korunan bu kasanın içinde olağanüstü bir şey olduğuna inanıyordu, eşsiz mücevherleri görmek için merakla eğildi - kasa, ilk bakışta boşmuş gibi geldi ona. Sonra kahverengi kâğıda sarılmış pis bir paket gördü yerde. Hagrid paketi alıp paltosunun içine koydu. Onun ne olduğunu öğrenmeye can atıyordu Harry, ama sormayı göze alamadı.
"Hadi bakalım," dedi Hagrid, "doğru cehennem arabasına - yolda da bir şey sorma bana, ağzımı açma-sam iyi olacak."
Çılgınca bir araba yolculuğundan sonra Grin-gotts'un önündeydiler yine, gün ışığından gözleri kamaşıyordu. Harry'nin bir torba parası vardı şimdi. Sevinçten nerelere koşacağını bilmiyordu. Kaç Galleon kaç para eder, bilmesi gerekmiyordu, hiç bu kadar parası olmamıştı - Dudley'nin bile ömür boyu kazandığından daha çoktu bu.
Hagrid, başıyla Madam Malkin'in Her Duruma Göre Cüppeleri’ni göstererek, "Şimdi bir forma alalım sana," dedi. "Bak, Harry, ben Çatlak Kazan'da bir tek atmaya tüysem kızmazsın ya? Şu Gringotts arabaları perişan ediyor beni." Hâlâ keyifsiz görünüyordu, Harry de Madam Malkin'in dükkânına tek başına girdi, tedirgindi.
Madam Malkin eflatunlar içinde, kısa boylu, güler yüzlü bir cadıydı.
Harry daha ağzını açarken, "Hogvvarts mı, güzelim?" dedi. "Her boydan var burada - şu anda bir delikanlıya da veriyoruz."
Dükkânın arkasında, bir taburenin üstünde solgun, sivri yüzlü bir çocuk duruyordu, bir başka cadı da onun uzun siyah cüppesini iğneliyordu. Madam Mal-kin onun yanındaki bir başka tabureye çıkardı Harry'yi, kafasından bir cüppe geçirip etek boyunu ayarlamak için iğnelemeye koyuldu.
"Merhaba," dedi çocuk, "sen de mi Hogwarts'a?"
"Evet," dedi Harry.
Çocuk, "Babam yanda kitap alıyor, annem de sokağın başındaki asalara bakıyor," dedi. Kelimeleri uzatarak bezgin bezgin konuşuyordu. "Sonra onları yarış süpürgeleri bakmaya götüreceğim. Birinci sınıftakilerin neden kendi süpürgeleri olmasın, anlamıyorum. Bir tane alsın diye babamı zorlarım, sonra da bir yolunu bulur, onu gizlice sokarım okula."
Harry hemen Dudleyi hatırladı.
Çocuk, "Senin kendi süpürgen var mı?" diye devam etti.
"Hayır," dedi Harry.
"Hiç Quidditch oynadın mı?"
Harry, "Hayır," dedi yine, Quidditch de neyin nesiydi acaba?
"Ben oynadım - Babam takıma seçilmezsem bunun düpedüz cinayet olacağını söylüyor. Bence de öyle. Hangi binada kalacağını biliyor musun?"
Her dakika daha da afallayan Harry, "Hayır," dedi.
"Zaten oraya gidinceye kadar kimse bilemez bunu, öyle değil mi, ama ben Slytherin'de kalacağımı biliyorum, bütün ailem orada kalmış - bir de Hufflepuff ta kaldığım düşünsene - tek dakika durmaz, hemen ayrılırdım. Sen olsan ayrılmaz miydin?"
"Hmm," dedi Harry, keşke daha ilginç bir şey söyleyebilseydim diye düşündü.
Çocuk, vitrini işaret ederek, "Hey, şu adama bak!" dedi ansızın. Hagrid duruyordu orada, Harry'ye sırıtıyor, içeri neden giremediğini belirtmek için de elindeki iki kocaman dondurma külahını gösteriyordu.
"O, Hagrid," dedi Harry, çocuğun bilmediği bir şeyi bildiğine seviniyordu. "Hogwarts'ta çalışıyor."
"Haa," dedi çocuk, "adını duymuştum. Bir çeşit uşak, değil mi?"
"Bekçi," dedi Harry. Her saniye daha az hoşlanıyordu çocuktan.
"Evet, öyle. Yabani biriymiş - okul bahçesinde bir kulübede yaşıyormuş, arada bir sarhoş olur, büyü yapmaya kalkar, yatağını ateşe verirmiş."
Harry, "Bence pırıl pırıl biri," dedi soğukça.
Çocuk, burun kıvırarak, "Öyle mi?" dedi. "Neden seninle birlikte? Annen baban nerede?"
Harry, "Öldüler," dedi kısaca. Çocukla bu konulara girmek istemiyordu.
"Özür dilerim," dedi çocuk, sesi pek de özür diler gibi çıkmıyordu. "Ama onlar da bizdendiler, değil mi?"
"Büyücüydüler, bunu soruyorsan eğer."
"Ötekileri aramıza almamalılar, öyle değil mi? Aynı değiliz, bizim gibi yetiştirilmemiş onlar. Düşünsene sen, bazıları mektup alıncaya kadar Hogvvarts'ın adını bile duymamış. Köklü büyücü ailelerin çocuklarını almalılar sadece. Sahi, senin soyadın ne?"
Harrynin yanıt vermesine fırsat kalmadan, "Tamam, güzelim," dedi Madam Malkin; Harry de, konuşmayı yarıda kestiği için özür dilemeye bile gerek görmeden tabureden atladı.
"Eh," dedi suratsız çocuk, "Hogwarts'ta görüşürüz herhalde."
Harry, Hagrid'in aldığı dondurmayı (çikolatalı, böğürtlenli, üstü fındıklı) yerken pek konuşmadı.
"Nen var?" dedi Hagrid.
Harry düpedüz yalan söyledi: "Yok bir şey." Parşömenle tüy kalem almak için durdular. Harry, yazdıkça rengi değişen bir şişe mürekkep bulduğu için keyiflenir gibi oldu. Dükkândan çıkarlarken, "Hagrid, Quidditch nedir?" diye sordu.
"Vay canına, Harry, ne kadar az şey bildiğini boyuna unutuyorum - daha Quidditch'ten bile haberin yok!"
"Keyfimi iyice kaçırma," dedi Harry. Madam Malkin'de rastladığı solgun yüzlü çocuğu anlattı Hagrid'e.
"- Muggle ailelerin çocukları okula alınmamalıymış -"
"Sen Muggle bir aileden gelmiyorsun ki. Senin kim olduğunu bileydi - ana babası büyücüyse eğer, senin adını ezber ederek büyümüştür - Çatlak Kazan'da da gördün. Her neyse, aklı mı erer onun, benim bildiğim büyücülerin en esaslılarından bazıları bile Muggle ailelerden gelme - ananı düşün! Bir de ananın kardeşine bak!"
" Quidditch nedir peki?"
"Spor. Büyücü sporu. Şey gibi - Muggle'lar dünyasının futbolu gibi bir şey - herkes bayılır Quidditch'e -havada oynanır, uçan süpürgeler üstünde, dört top vardır - kuralları anlatmak uzun iş şimdi."
"Peki, Slytherin'le Hufflepuff nedir?"
"Okul binaları. Dört tane var. Herkes Hufflepuff m beş para etmediğini söyler, ama -"
Harry, üzüntüyle, "Ben herhalde Hufflepuff tayım," dedi.
Hagrid, sır verir gibi, "Slytherin olacağına Hufflepuff olsun," dedi. "Sapıtan cadılar, büyücüler içinde Slytherin'de bulunmamış tek kimse yok. Biri de Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen' di."
"Vol- özür dilerim - Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen Hogwarts'ta mıydı?"
"Yıllar yıllar önce," dedi Hagrid.
Flourish ve Blotts adlı bir dükkâna girip Harry'nin ders kitaplarını aldılar, raflar tavana kadar kitaplarla doluydu, deri ciltli, kaldırım taşı büyüklüğünde kitaplarla, ipek kapaklı, posta pulu kadar minik kitaplarla, garip simgelerle dolu kitaplarla, bazı kitapların içi ise bomboştu. Hiçbir şey okumayan Dudley bile bayılırdı bunlara. Hagrid, Harry'yi sürükleyerek, Profesör Vindictus Viridian'ın Lanetler ve Karşı-Lanetler (Arkadaşlarınızı Büyüleyin, Düşmanlarınızı En Yeni Öç Yöntemleriyle Çatlaan: Saç Dökülmesi, Bacak Titremesi, Dil Tutulması, daha neler neler) kitabından zorla uzaklaştırdı.
"Dudley'yi nasıl çatlatabilirim, onu bulmaya çalışıyordum."
"Fena fikir değil, ama özel durumlar dışında Mugg-le'lar dünyasında büyü kullanmak yasaktır," dedi Hag-rid. "Hem zaten daha beceremezsin, o düzeye gelinceye kadar çok çalışman, çok şey öğrenmen gerek."
Hagrid, Harry'nin altın bir kazan almasına da izin vermedi ("Listede kalaylı diyor"), ama güzel bir takım iksir ölçeğiyle açılır kapanır pirinç bir teleskop aldılar. Aktara gittiler sonra, dükkân o kadar etkileyiciydi ki, insan o berbat çürük yumurta ve lahana kokusunu bile duymuyordu. Yerde yapış yapış fıçılar vardı; duvarlara otlarla, kurutulmuş köklerle, parlak tozlarla dolu kavanozlar sıralanmıştı; tavandan hayvan dişleriyle kıvrık pençeler dizili ipler sarkıyordu. Hagrid tezgâhın arkasındaki adamdan Harry için bazı temel iksir malzemeleri isterken, Harry de tanesi yirmi bir Galleon'a satılan gümüş tek boynuzlu at boynuzlarını, minicik, parlak siyah böcek gözlerini (kepçesi beş Knut) inceliyordu.
Aktardan çıkınca Harry'nin listesine bir daha baktı
Hagrid.
"Bir tek asa kaldı - haa, sahi, daha doğum günü armağanını almadım.'"'
Harry kıpkırmızı kesildiğini fark etti.
"Bir şey alman gerekmez -"
"Ben de biliyorum, gerekmez. Bak, ne diyeceğim. Hayvanını ben alayım. Kurbağa olmaz, kurbağaların modası geceli yıllar oldu, herkes makaraya alır seni - kediler desen, hoşuma gitmez, beni aksırtırlar. Bir baykuş alayım sana. Bütün çocuklar baykuş ister, çok da işe yararlar, postacılıktın tut da her bir işi yaparlar."
Yirmi dakika sonra, hışırtılarla, kanat çırpışlarıyla, mücevher parlaklığında gözlerle dolu o karanlık Bin Bir Çeşit Baykuş Dükkâr.ı'ndan çıkıyorlardı. Harry'nin elinde büyük bir kafes, kafesin içinde de başını kanadının altına sokmuş, uyuklayan çok güzel kar beyazı bir baykuş vardı. Tıpkı Profesör Quirrell gibi kekeleyerek teşekkür üstüne teşekkür etti Hagrid'e.
Hagrid, "Teşekküre değmez," dedi boğuk bir sesle. "Dursley'ler herhalde pek bir şey vermemişlerdir sana. Sadece Ollivander'ler kaldı şimdi - asa satılan tek yer orası, sana da en iyi asayı almalıyız."
Büyülü asa... Harry en çok bunu istiyordu.
Son dükkân daracıktı, külüstür mü külüstürdü. Kapının üstünde yaldızlı harflerle Ollivander'ler: Kusursuz Asa Yapımcıları - Kuruluşu: Î.Ö< 382 yazılıydı. Tozlu vitrindeki solmuş mor yastıkta bir tek asa duruyordu.
İçeri girerlerken dükkânın derinliklerinde bir çıngırak çaldı. Ufacık bir yerdi burası; bomboştu, ince bacaklı bir iskemleden başka bir şey yoktu. Hagrid de ona oturup beklemeye koyuldu. Harry, çok katı kuralları olan bir kitaplığa girmiş gibi bir duyguya kapıldı; aklına yeni gelen bazı soruları sormak yerine tavana kadar dizilmiş dar kutulara bakmayı yeğledi. Her nedense, ensesi kaşınıyordu. Buradaki toz ve sessizlik gizli bir büyüye karışmış gibiydi.
"İyi günler," dedi yumuşak bir ses. Harry sıçradı.
Hagrid de sıçramıştı herhalde, büyük bir çatırtı kopmuştu çünkü, o da ince bacaklı iskemleden hemen kalkmıştı.
Dükkânın loşluğunda ay gibi parıldayan kocaman, soluk gözleriyle yaşlı bir adam duruyordu karşılarında. Harry, çekinerek, "Merhaba," dedi. "Evet," dedi adam. "evet, evet. Sizi yakında göreceğimi biliyordum. Harry Potter." Soru değildi bu. "Gözleriniz annenizin gözlerine çekmiş. Daha dün gibi geliyor, o da buradaydı, ilk asasını almaya gelmişti. Yirmi altı santim uzunluğunda, incecik, söğütten yapılmış. Tılsım için çok uygun bir asa."
Mr Ollivander daha da yaklaştı Harry'ye. Keşke gözlerini kırpsa diye düşündü Harry. O gümüş rengi gözler insanı ürpertiyordu.
"Ama babanız maun bir asa beğenmişti. Yirmi dokuz santim. Esnek. Biraz daha güçlü, biçim değiştirmek için birebir. Evet, babanız onu seçmişti - aslına bakarsanız, asa büyücüyü seçer tabii."
Mr Ollivander o kadar yaklaşmıştı ki, Harry'yle burun buruna gelmişlerdi neredeyse. Harry, o sisli gözlerde kendi yansımasını görüyordu. "Demek burası..." Mr Ollivander, uzun, beyaz parmağıyla Harry'nin
alnındaki şimşek izine dokundu.
"Yazık," dedi usulca, "bunu yapan asayı da ben satmıştım. Otuz dört santim. Porsuk. Güçlü bir asa, çok güçlü, yanlış ellere geçerse... Eğer o asanın dünyada ne gibi işlerde kullanılacağını kestirebilseydim..."
Başını iki yana salladı, derken Hagrid'i gördü, Harry de bir oh çekti.
"Rubeus! Rubeus Hagrid! Seni yeniden görmek ne güzel... Meşe, kırk buçuk santim, oldukça esnek, öyle değil miydi?"
"Evet, efendim, öyleydi," dedi Hagrid.
"Güzel asaydı doğrusu. Ama seni kovduklarında ortasından kırdılar, değil mi?" dedi Mr Ollivander, birdenbire sertleşmişti.
Ayaklannı sallayarak, "Şey - evet, kırdılar," dedi Hagrid. Sonra coşkuyla, "Ama parçaları hâlâ bende," diye ekledi.
Mr Ollivander, azarlarcasına, "Kullanmıyorsun ya?" dedi.
Hagrid, "Hayır, efendim," dedi hemen. Harry, onun konuşurken pembe şemsiyesine sımsıkı yapıştığını fark ermişti.
Mr Ollivander, Hagrid'e dik dik bakarak, "Hmmm," dedi. "Eh - Mr Potter. Bir bakalım." Üstü gümüş çizgili uzun bir mezura çıkardı cebinden. "Asa kolunuz hangisi?"
"Şey - ben sağ elimi kullanırım," dedi Harry.
"Uzatın kolunuzu. Tamam." Harr^nin omuzundan parmağına, bileğinden dirseğine, omuzundan ayak ucuna, dizinden koltuk altına ölçüsünü aldı. Sonra da kafasının çevresini ölçtü. Ölçü alırken, "Her Ollivander asasında güçlü bir büyü özü vardır, Mr Potter," dedi. "Biz tek boynuzlu at kulan, anka telekleri, ejderha yü-reği tellerini kullanırız. Ollivander asaları hiç birbirine benzemez, tek boynuzlu atların, ejderhaların, ankalarm birbirlerine benzemedikleri gibi. Tebii başka büyücü asalarından aynı sonucu alamazsınız '
Harry birdenbire fark etti: Burun deliklerinin arasını ölçen mezura bu işi kendi kendine yapıyordu. Mr Ollivander rafları karıştırıyor, kutular indiriyordu.
"Yeter," dedi, mezura da gevşeyerek yere yığılıver-di. “Peki öyleyse, Mr Potter. Şunu deneyin. Kayınağacı ve ejderha yüreği tellerinden. Yirmi üç santim. Güzel ve esnek. Tutup şöyle bir sallayın.”
Harry asayı aldı ve (bu işi aptalca bularak) havada salladı, ama Mr Ollivander hemen kaptı.
"Akçaağaç ve anka teleği. On sekiz santim. Vızıldar. Deneyin-"
Harry denemeye kalktı - ama daha havaya kaldırırın Mr Ollivander asayı çekti aldı.
(avı, ha ı - bunu alın, abanoz ve tek boynuzlu a,. Yirmibeş DU v * ^ santim esnek. Hadi, hadi, dene.”
Harry dene un u . . .j uv Mr Ollivander'in ne beklediğini Harry rru hıx" b* ~n ordu Oe.ıediği asalar yığını ince bacaklı ıskeou -i > oûvudükre Duyuyordu Mr Ollivander asa çıkardıkça artıyordu.
' Tr müşteri ha"* Merak , Mr Ollivander erdr en bulaca - oak^-n şjino -eve. ned^r ol--' ^ • jı bı* kar-^u. - dikeri, defno ve parmaklarında. Başının üstüne kaldırdı onu, tozlu havada vınlatarak indirdi; asanın ucundan hava fişekleri gibi kırmızı, altın rengi kıvılcımlar fışkırdı, duvarlarda oynaşan ışıklar belirdi. Hagrid sevinç çığlıkları atarak el çırptı; Mr Ollivander, "Ah, bravo!" diye bağırdı. "Evet, tamam, ah, çok güzel. Vay, vay, vay... ne tuhaf... ne kadar tuhaf..."
Harry'nin asasını kutusuna koydu yine, kahverengi kâğıda sardı; bir yandan da, 'Tuhaf... tuhaf..." diye mırıldanıyordu.
"Özür dilerim," dedi Harry, "nedir tuhaf olan?"
Mr Ollivander soluk bakışlarım Harry'ye dikti.
"Sattığım her asayı hatırlarım, Mr Potter. Tek tek hepsini. Teleği asanızda olan anka, bir başka telek daha vermişti - bir tek telek. Kaderinize bu asanın düşmesi çok tuhaf, çünkü sizde o izi bırakan bunun kardeşiydi."
Harry yutkundu.
"Evet, otuz dört santim. Porsuk. Böyle şeylerin olması gerçekten tuhaf. Unutmayın, asa büyücüyü seçer... Sizden büyük işler beklememiz gerektiğini düşünüyorum, Mr Potter... Ne de olsa, Adı Anılmaması Gereken Kişi büyük işler başarmıştı - korkunç, evet, ama büyük işler."
Harry ürperdi. Mr Ollivander'den pek de hoşlandığını sanmıyordu. Asa için yedi altın Galleon verdi, Mr Ollivander de yerlere kadar eğilerek onları geçirdi.
Akşam güneşi iyice alçalmıştı gökte, Harry ile Hagrid Diagon Yolu'ndan indiler; duvardan, sonra da artık boşalmış Çatlak Kazan'dan geçtiler. Yolda yürürlerken hiç konuşmadı Harry; metroda herkesin kendilerine nasıl şaşkınlıkla baktıklarını bile fark etmedi; elleri garip paketlerle doluydu, üstüne üstlük bir de uyuklayan baykuş vardı Harry'nin kucağında. Yürüyen merdivenden Paddington İstasyonu'na çıktılar; Harry, ancak Hagrid omzuna vurduğunda anladı nerede olduklarını.
“Tren kalkmadan iki lokma bir şey yemeye vaktimiz var” dedi Hagrid.
Harry'ye bir hamburger aldı, yemek için plastik koltuklara oturdular. Harry boyuna çevresine bakıyordu. Her şey nedense garip görünmeye başlamıştı.
"iyisin ya, Harry? Pek sessiz duruyorsun," dedi Hagrid.
Harry anlatabileceğini pek sanmıyordu. Yaşamının en güzel doğum gününü geçirmişti - yine de - hamburgerini kemirerek uygun sözleri bulmaya çalıştı.
"Herkes özel biri olduğumu düşünüyor," dedi sonunda. "Çatlak Kazan'dakiler, Profesör Quirrell, Mr Ollivander... ama büyü konusunda hiçbir şey bilmiyorum. Nasıl büyük şeyler bekleyebilirler benden? Ünlüyüm, neden ünlü olduğumu da bilmiyorum. Vol - özür dilerim - annemle babamın öldüğü gece neler oldu, hiç hatırlamıyorum."
Hagrid masadan eğildi. O yabani saçlarının, kaşlarının arkasında sımsıcak bir gülümseme vardı.
"Merak etme, Harry. Kısa zamanda öğrenirsin. Herkes Hogwarts'ta işe sıfırdan başlar, takma kafanı. Kendin ol, yeter. Biliyorum, kolay değil bu. Öne çıkarıldın, çetin iş. Ama Hogvvarts'ta çok güzel vakit geçireceksin - ben geçirdim - aslına bakarsan, hâlâ geçiriyorum."
Hagrid, Harry'yi trene bindirdi. Tren Dursley'lere götürecekti onu. Eline de bir zarf tutuşturdu.
"Hogwarts'a biletin," dedi. "Eylülün ilk günü -King's Cross - hepsi bilette yazılı. Dursley'lerle bir sorunun olursa, baykuşunla hemen bir mektup yolla, beni nerede bulacağını bilir... Yakında görüşürüz, Harry."
Tren istasyondan ayrıldı. Harry, gözden yok oluncaya kadar bakmak istedi Hagrid'e; koltuğundan kalkıp burnunu pencereye dayadı, gözlerini kırpıştırdı, Hagrid gitmişti.

BÖLÜM 5- Diagon Yolu

Harry ertesi sabah erkenden uyandı. Ortalığın aydınlandığını biliyordu, ama yine de gözlerini sımsıkı kapalı tuttu.
Kendi kendine, kesin bir biçimde, "Bir düştü bu," dedi. "Hagrid adında bir dev gördüm düşümde, geldi, büyücülük okuluna gideceğimi söyledi. Gözlerimi açınca kendimi evdeki dolapta bulacağım."
Bir şeye hızlı hızlı vurulduğunu duydu ansızın. Yüreği daralarak, "İşte Petunia Teyze, kapıya vuru-v ör," diye duşundu, yüreği sıkıştı. Ama gözlerini açmadı yine. Düş öyle güzeldi ki. Tak. Tak. Tak.
“Peki” diye mırıldandı. "Kalkıyorum." Doğruldu, doğrulur doğrulmaz da Hagrid'in ağır ÎMJÎO^U duştu u-.runden. Kulübe güneş içindeydi, fırtına dinmişti, Hagrid kırık kanepede uyumaktaydı, pencerede de bir baykuş vardı, gagasına bir gazete sıkıştırmış, pençesiyle cama vuruyordu.
Ayağa fırladı Harry, öylesine mutluydu ki, sanki içinde kocaman bir balon şişiyordu. Dosdoğru pencereye gidip camı açtı. Baykuş içeri süzüldü, gazeteyi hâlâ uyumakta olan Hagrid'in üstüne bıraktı. Yere kondu sonra, Hagrid'in paltosuna saldırdı.
"Yapma."
Baykuşu kovalamaya çalıştı Harry, ama baykuş öfkeyle gagasını gösterdi ona, paltoyu didiklemeyi sürdürdü.
Harry, yüksek sesle, "Hagrid!" dedi. "Bir baykuş var -"
Kanepeye doğru, "Parasını ver," diye homurdandı Hagrid.
"Ne?"
"Gazete getirdi ya, para istiyor. Ceplerime bak."
Hagrid'in paltosu ceplerden oluşmuştu sanki -anahtar desteleri, tüfek saçmaları, iplik yumakları, nane şekerleri, çay poşetleri... sonunda bir avuç garip görünümlü bozukluk çıkardı Harry.
Hagrid, uykulu uykulu, "Beş Knut ver ona," dedi.
"Knut mu?"
"O küçük bronzlardan."
Harry küçük bronz paralardan beş tane saydı, parayı koyabilsin diye, küçük deri bir kese bağlı bacağını uzattı baykuş. Sonra açık pencereden uçup gitti.
Hagrid yüksek sesle esnedi, doğrulup gerindi.
"En iyisi, biz yola düşelim, Harry, yapılacak çok iş var bugün, daha Londra'ya gidip okul malzemesi alacağız"
Harry büyücü paralarım evirip çeviriyor, onlara bakıyordu. Bir şey gelmişti aklına, gelir gelmez de içindeki balon püf diye sönüvermişti.
"Şey-Hagrid..."
Koca çizmelerini giymekte olan Hagrid, "Ha?" dedi.
"Hiç param yok - dün gece Vernon Enişteyi de duydun - okula gidip büyü öğrenmem için para vermeyecek."
Ayağa kalkıp kafasını kaşıyarak, "Merak etme," dedi Hagrid. "Ana baban sana bir şey bırakmadılar mı sanıyorsun?"
"Ama evleri yerle bir olduysa -"
"Altınlarını evde tutmuyorlardı ki, yavrum! İlk durağımız Gringotts, Büyücüler Bankası. Bir sosis alsana, daha soğuyup kaskatı olmamış - eh, ben de senin doğum günü pastandan bir lokma yiyeyim bari."
"Büyücülerin bankaları mı var?"
"Bir tek Gringotts. Cincüceler işletiyor."
Harry elindeki sosis parçasını yere düşürdü.
"Cincüceler mi?"
"Haa - benden söylemesi, soymaya heveslenmek için adamın fıttırması gerek. Cincücelere bulaşılmaz, Harry. Bir şeyi emanet etmek istiyorsan, Gringotts dünyanın en güvenli yeri - Hogwarts'ı saymazsak. Zaten Gringotts'a gidecektim. Dumbledore dediydi. Hogwarts'ın bir işi için." Şöyle bir kabardı Hagrid. "Önemli işleri bana yükler hep. Seni götürmek - Gringotts'tan birtakım şeyler almak - anlıyorsun ya, bana güvenir.
"Her şey hazır mı? Hadi öyleyse."
Harry kayaya kadar Hagrid’i izledi. Hava oldukça açıktı şimdi, deniz güneş ışığıyla parlıyordu. Vernon Enişte'nin tuttuğu kayık hâlâ oradaydı, fırtına yüzünden suyla dolmuştu.
Harry, çevrede bir başka kayık aranarak, "Nasıl geldin buraya?" diye sordu.
"Uçtum," dedi Hagrid.
"Uçtun mu?"
"Haa - sonra konuşuruz bunu. Şimdi yanımda sen varken büyü yapmama izin yok."
Kayığa bindiler, Harry Hagrid'e bakıyordu hâlâ, onun nasıl uçtuğunu gözünde canlandırmaya çalışıyordu.
Hagrid, çoğu zaman yaptığı gibi, Harry'ye yan gözle bakarak, "Şimdi kürek çekmek de ayıp olacak yani," dedi. "Ben tutup da - şey - işleri azıcık hızlandırsam, bundan Hogwarts'ta söz etmezsin, değil mi?"
Biraz daha büyü görme hevesine kapılan Harry, "Elbette etmem," dedi. Hagrid pembe şemsiyeyi çıkardı yine, ucayla kayığın kenarına iki kere vurdu, karaya doğru hızla ilerlemeye başladılar.
Harry, "Gringotts'u soymaya kalkışmak için adamın niye fıttırması gerek?" diye sordu.
"Büyüler - tılsımlar," dedi Hagrid, konuşurken gazetesini açtı. "Kasaları ejderhalar koruyormuş. Üstelik bir de yolu bulacaksın - Gringotts Londra'nın yüzlerce kilometre altında. Metronun taa altında. Orayı soyup malı götürsen bile çıkıncaya kadar açlıktan olursun."
Hagrid gazetesini, Gelecek Postası'nı okurken, Harry oturmuş düşünüyordu. Vernon Enişte insanların bu işi yaparken rahat bırakılmalarını söylerdi hep, ama hiç de kolay değildi bu, kendim bildi bileli, Harry'nin kafasında hiç bu kadar çok soru doğmamıştı.
Hagrid, sayfayı çevirerek, "Sihir Bakanlığı her zamanki gibi işleri karman çorman ediyor," dedi.
Harry kendini tutamadı artık, "Sihir Bakanlığı da mı var?" diye sordu.
"Elbet," dedi Hagrid. "Dumbledore'un Bakan olmasını istedilerdi, ama Hogwarts'ı bırakmak istemediği için, Bakanlık ihtiyar Cornelius Fudge'a kaldı. Gelmiş geçmiş en büyük beceriksiz. Her sabah baykuşlar salıyor Dumbledore'a, Öğüt istiyor."
"Peki ama Sihir Bakanlığı'nın görevi ne?" "Asıl görevi, ülkede cadıların, büyücülerin olduğunu Muggle'lardan gizlemek." "Neden?"
"Neden mi? Neden olacak, Harry, herkes sorunlarını çözmek için büyü peşinde koşar da ondan. Yok yok, biz bize kalalım, daha iyi."
O sırada usulca rıhtıma çarptı kayık. Hagrid gazetesini katladı, taş basamakları tırmanıp sokağa çıktılar.
Küçük kentte istasyona doğru yürürlerken, gelip geçenler gözlerini Hagrid'e dikiyorlardı. Harry suçlayamıyordu onları. Herkesten en az iki kat uzun olması bir yana, parkmetre gibi sıradan şeyleri göstererek, yüksek sesle, "Gördün mü şunu, Harry?" diyordu. "Muggle'lar da kafalarını nelere çalıştırıyor!"
Ona ayak uydurmak için koşmak zorunda kalan Harry, soluk soluğa, "Hagrid," dedi, "Gringotts'ta ejderhalar olduğunu mu söylemiştin?"
"Eee, rivayet öyle," dedi Hagrid. "Off, bir ejderham olmasını amma da isterdim."
"Ejderhan olmasını mı isterdin?"
"Çocukluğumdan beri - geldik işte."
İstasyona varmışlardı. Beş dakika sonra bir tren kalkacaktı Londra'ya. "Muggle parası" dediği şeye akıl erdiremeyen Hagrid, biletleri alsın diye banknotları Harry'ye verdi.
Herkes trende daha çok baktı onlara. Hagrid iki koltuk kaplıyordu; oturduğu yerde kanarya sarısı sirk çadırına benzer bir şey örmeye koyuldu.
İlmekleri sayarak, "Mektubun yanında mı?" diye sordu Harry'ye.
Harry cebinden parşömen zarfı çıkardı.
"İyi," dedi Hagrid. "Sana gereken şeylerin bir de listesi olacak."
Harry bir gece önce gözünden kaçmış ikinci bir kâğıdı açarak okudu:
HOGWARTS CADILIK VE BÜYÜCÜLÜK OKULU
Forma
Birinci sınıf öğrencileri için gerekli eşyalar:
ı. Üç takım düz iş cüppesi (siyah)
2. Sivri uçlu düz bir gündelik şapka (siyah)
3. Bir çift koruyucu eldiven (ejderha der isi ya da benzeri)
4. Kışlık bir pelerin (siyah, gümüş tokalı)

Bütün öğrencilerin elbiselerinde adlan yazılı künyeler alacaktır.
Ders Kitapları
Bütün öğrenciler aşağıda belirlileri kitaplardan birer
tane edinecektir:
ı. Sınıflar için Temel Büyüler Kitabı (Miranda Goshavvk)
Sihir Tarihi (Bathilda Bagshot)
Sihir Kuramı (Adalbert VVaffling)
Biçim Değiştirme için İlk Adım (Emerle Switch)
Bin Bir Büyülü Ot ve Mantar (Phyllida Spore)
Sihirli Yiyecek ve içecekler (Arsenius Jigger)
Olağandışı Yaratıklar ve Yaşadıkları Yerler (Newt
Scamander)
Karanlık Güçler: Kendini Savunma El Kitabı (Quentin Trimble)
Öteki Gereçler
1 asa
1 kazan (kalaylı, orta boy)
1 takım cam ya da kristal şişe
1 teleskop
1 takım pirinç ölçek
Öğrenciler bir baykuş YA DA bir kedi YA DA bir kurbağa getirebilirler.
VELÎLERİN DİKKATİNE. BİRİNCİ SINIF ÖĞRENCİLERİNİN SÜPÜRGELERİNİ KULLANMALARI YASAKTIR.
Harry, şaşkınlıkla, "Bütün bunları Londra'da bulabilir miyiz?" diye sordu.
"Gideceğin yeri biliyorsan, elbet," dedi Hagrid.
Harry Londra'ya hiç gitmemişti. Hagrid yolu biliyor gibiydi, ama daha önce hep alışılmadık biçimlerde yolculuk ettiği de apaçık ortadaydı. Metroda turnikeye sıkıştı, trene binince de koltukların küçüklüğünden, çok ağır gittiklerinden yakındı.
Kırık dökük bir yürüyen merdivenden çıkıp da kendilerini iki yanı mağazalar sıralı cıvıl cıvıl bir yola attıklarında, "Muggle'lar büyüsüz nasıl beceriyorlar, aklım ermiyor," dedi.
Öylesine iriydi ki Hagrid, kalabalığı kolayca yarıyordu; Harry'nin bütün yaptığı, onun hemen arkasından yürümekti. Kitapçıların, müzik mağazalarının, hamburger büfelerinin, sinemaların önünden geçtiler, ama hiçbir yerde büyülü asalar satıldığına dair bir belirti yoktu. Sıradan insanlarla dolu sıradan bir sokaktı bu. Kilometrelerce aşağıda büyücülerin altın yığınları gömülü müydü gerçekten? Büyü kitapları, süpürgeler satan dükkânlar var mıydı? Yoksa bütün bunlar Dursley'lerin başlarının altından çıkan koca bir şaka mıydı? Harry, Dursley'lerin gülmekle uzaktan yakından ilgileri olmadığını bilmeseydi öyle düşünürdü belki, yine de Hagrid'in anlattıkları da pek inanılacak gibi değildi. Ama Harry ister istemez ona güveniyordu.
Hagrid, durarak, "İşte," dedi. "Çatlak Kazan. Ünlü bir yerdir."
Ufacık, köhne bir meyhaneydi burası. Hagrid eliyle göstermeseydi, Harry farkına bile varmayacaktı onun. Hızla gelip geçenler meyhaneye bakmıyorlardı bile. Bir yanındaki büyük kitapçıdan öteki yanındaki plakçıya kayıyordu gözleri, Çatlak Kazan'ı sanki hiç görmüyorlardı. Garip bir duygu uyandı Harry n u içinde, sanki meyhaneyi sadece Hagrid'le kendisi görmekteydi. Daha bu duygusunu dile getiremeden, Harıid onu içeriye sürükledi.
Ünlü bir yer için çok karanlıktı Çatlak Kazan, dökülüyordu. Bir köşede üç beş yaşlı kadın oturmuş, beyazşarap içiyordu. İçlerinden biri upuzun tir pipo tüttürmekteydi. Silindir şapkalı ufak tefek bir adam, saçları iyice dökülmüş, yapış yapış bir cevize benzeyen yaşlı barmenle konuşuyordu. İçeri girdiklerinde mırıltılar durdu. Herkes Hagrid'i tanıyor gibiydi; el sallayıp gülümsediler ona; barmen, bir kadehe uzanarak. “Her zamankinden mi, Hagrid?" dedi.
Hagrid, koca elini Harry'nin sırtına vurup onu sendeleterek, "İçemem, Tom," dedi. "Hogwarts görevi başındayım."
Gözlerini Harry'ye dikerek, "Yoksa," dedi barmen, "sakın bu-bu-?"
Çatlak Kazan derin bir sessizliğe gömüldü birden-bire.
Yaşlı barmen, "Vay canına!" diye fısıldadı. "Harry Potter... ne büyük bir onur."
Tezgâhın arkasından fırladı, gözleri yaşlı, Harry'nin yanma koşup elini yakaladı.
"Hoş döndünüz, M- Potter, hoş döndünüz."
Harry ne diyeceğini bilemedi. Herkes ona bakıyordu. Pipolu kadın, söndüğünün farkında bile olmadan, piposunu püfleyip duruyordu. Işıl ışıldı Hagrid.
Derken, iskemle gıcırtıları yükseldi, Harry kendini Çatlak Kazan'da herkesle tokalaşırken buldu.
"Ben Doris Crockford, Mr Potter, sonunda sizi gördüğüme inanamıyorum.'
"Öyle mutluyum ki, Mr Potter, öyle mutluyum ki!"
"Hep elinizi sıkmak istemişimdir - kalbim duracak!"
"Nasıl sevindim, anlatamam, Mr Potter. Adım Diggle. Dedalus Diggle."
"Sizi daha önce görmüştüm!" dedi Harry; Dedalus Diggle heyecandan silindir şapkasını düşürdü. "Bir mağazada bana selam vermiştiniz."
Çevresindekilere bakarak, "Hatırlıyor!" diye bağırdı Dedalus Diggle. "Duydunuz mu? Beni hatırlıyor!"
Harry herkesle tokalaştı da tokalaştı - Doris Crockford tokalaştıktan sonra hep sıraya giriyordu yine.
Soluk yüzlü bir delikanlı, tedirgin, yaklaştı. Gözlerinden biri seğiriyordu.
"Profesör Quirreil!" dedi Hagrid. "Harry Profesör Quirrell Hogvvarts'taki öğretmenlerinden biri."
Harry'nin eline yapışarak, "P-P-Potter," diye kekeledi Profesör Quirrell, "si-sizi ta-tanıdığıma ne kadar se-sevindim, anlatamam."
"Ne tür büyü öğretiyorsunuz, Profesör Quirrell?
"Ka-Ka-Karanlık Sanatlara Karşı Sa-Savunma," diye mırıldandı Profesör Quirrell, şimdi bu konu üstünde durmak istemiyordu sanki. "Si-sizin için ge-gerekmez, ha, P-P-Potter?" Tedirgin tedirgin güldü. "Ma-malze-menizi alacaksınız herhalde? Be-ben de vampirler üs-üstüne bir ki-kitap almaya geldim." Vampir sözünden bile tüyleri ürpermişe benziyordu.
Ötekiler, Profesör Quirrei'nin Harry'yi esir almasına izin vermediler. Hepsinden kurtulmak ise yaklaşık on dakika sürdü. Sonunda, Hagrid bütün o gürültüde sesini duyurabildi.
"Gitmemiz gerek - alacak çok şey var. Hadi, Harry."
Doris Crockford Harry'nin elini son kere sıktı, öne düştü Hagrid, tezgâhın arkasından geçip, içinde bir çöp tenekesiyle ayrık otlarından başka bir şey olmayan, duvarlarla çevrili küçük bir avluya çıktılar.
Hagrid, Harry'ye sırıttı.
"Söylemedim miydi sana? Nasıl ünlü olduğunu söyledimdi. Seni görünce Profesör Quirrell'm bile eli ayağı tutuldu - laf aramızda, hep zangır zangır titrer."
"Hep tedirgin midir böyle?"
"Haa, elbet. Zavallıcık. Parlak zekâ. Kitaplardan çalışıp öğrenirken iyiydi, bir şeyi yoktu, ne zaman ki bir yıl izin alıp uygulamaya geçti... Kara Orman'da vampirlerle karşılaşmış, öyle diyorlar, cadalozun tekiyle de başı derde girmiş - ondan sonra eskisi gibi olamadı artık. Öğrencilerinden korkar, kendi öğrettiği dersten bile korkar - haydaa, nerede benim şemsiyem?"
Vampirler? Cadalozlar? Kafası karmakarışık olmuştu Harry'nin, o arada Hagrid çöp tenekesinin yanındaki duvarda tuğlaları saymaya koyulmuştu.
"Üç yukarı... iki sağa... " diye mırıldandı. "Tamam, çekil biraz, Harry."
Şemsiyesinin ucuyla duvara üç kere vurdu.
Dokunduğu tuğla şöyle bir titredi - oynadı - küçük bir delik belirdi ortasında - delik büyüdü, büyüdü - bir saniye sonra Hagrid'in bile geçebileceği kemerli bir geçitteydiler. Geçit, kıvrıla kıvrıla uzayıp gözden yok olan taş döşeli bir sokağa açılıyordu.
"Diagon Yolu'na hoş geldin," dedi Hagrid.
Harry'nin şaşkınlığı karşısında sırıttı. Kemerin altından geçtiler. Harry kafasını çevirip arkasına baktı hemen, delik bir anda kapanmış, kemer yine sapasağlam bir duvar oluvermişti.
En yakın dükkânın önündeki kazanlar gün ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Üstlerindeki tabelada Kazanlar -Her Boy - Bakır, Pirinç, Kalay, Gümüş - Otomatik Karıştırmak - Katlanır yazılıydı.
"Bir tane alacağız sana," dedi Hagrid. "Ama önce parayı almamız gerek."
Keşke sekiz gözüm daha olsaydı diye düşünüyordu Harry. Sokakta yürürken başını her yana çeviriyor, bir anda her şeyi görmeye çalışıyordu: dükkânları, önlerindeki eşyaları, alışveriş eden insanları. Tombul bir kadının yanından geçtiler; kadın aktarın önünde başını iki yana sallayarak söyleniyordu: "Ejderha ciğeri, gramı on yedi Sickle, çıldırmış bunlar..."
Üstünde Bin Bir Çeşit Baykuş Dükkânı - Yırtıcı, Uysal, Boz, Kahverengi, Karbeyazı Baykuşlar yazan karanlık bir dükkândan belli belirsiz baykuş ötüşleri geliyordu. Harry'nin yaşıtı birkaç çocuk, burunlarını süpürgelerin sergilendiği bir vitrine yapıştırmışlardı. Harry, içlerinden birinin, "Bak," dediğini duydu, "yeni Nimbus İki Bin - bundan hızlısı yok -" Cübbe satılan, teleskop satılan, Harry'nin daha önce hiç görmediği garip gümüş gereçler satılan dükkânlar, yarasa dalaklarıyla, yılanbalığı gözleriyle dolu fıçıların, cilt cilt kitap yığınlarının, tüy kalemlerin, parşömen rulolarının, iksir şişelerinin, ay kürelerinin sergilendiği vitrinler...
"Gringotts," dedi Hagrid.
Öteki küçük dükkânların tepesinde yükselen karbe-yazı bir binaya gelmişlerdi. Pırıl pırıl tunç kapıların önünde, sırmalı kız üniformasıyla bir -
"Evet, bir ciddice bu," dedi Hagrid; beyaz taş merdiveni çıktılar sessizce. Cincüce, Harry'den bir kanş daha kısaydı. Esmer bir yüzü, zeki bakışları, sivri bir sakalı vardı; parmaklarıyla ayaklarının çok uzun olduğunu fark etti Harry. İçeri girerlerken, cincüce eğilerek selam verdi, ikinci bir kapının önündeydiler şimdi, bu kapı gümüştendi, üstünde şunlar yazılıydı:
Gir bakalım, yabancı, ama dikkat et, sakın Kendini koyverip de hırsa kapılmayasın, Alın teri dökmeden köşe dönme hevesi Canına okur sonra, bak bizden söylemesi, Senin olmayan bir şey yürüteceksen unut Aklını başına al, sonra da kendini tut, Hırsızlığa kalkarsan, bir daha düşün yine, Başka şeyler bulursun çil altınlar yerine.
"Söylediğim gibi, burayı soymaya kalkanın fıttır-ması gerek," dedi Hagrid.
Gümüş kapının önünde bir çift cincüce eğilerek selamladı onları; uçsuz bucaksız mermer bir salona girdiler. Yüz kadar cincüce daha uzun mu uzun bir bankın arkasındaki yüksek taburelere oturmuş, kocaman hesap defterlerine bir şeyler yazıyor, pirinç terazilerde para tartıyor, merceklerle değerli taşlar inceliyordu. Salondan dışarı açılan sayılamayacak kadar çok kapı vardı daha, başka cincüceler de o kapılardan insani, "a yol gösteriyordu. Hagrid'le Harry banka yaklaştılar.
Hagrid, o anda iş yapmayan bir cincüceye, "Günaydın," dedi. "Mr Harry Potter'ın kasasından biraz para almaya geldik."
"Anahtarı yanınızda mı, efendim?"
"Buralarda bir yerde olacak," dedi Hagrid, ceplerini bankın üstüne boşaltmaya başladı, cincücenin hesap defterinin üstüne bir avuç yapış yapış köpek bisküvisi yayıldı. Burnunu kırıştırdı cincüce. Harry, sağlarındaki cincücenin herbiri kor büyüklüğünde bir yığın yakutu tartmasını seyrediyordu.
Sonunda, "Buldum," dedi Hagrid, küçücük bir altın anahtar gösterdi.
Cincüce anahtarı inceledi.
"Tamam görünüyor."
Hagrid, göğsünü şişirip böbürlenerek, "Profesör Dumbledore'dan da bir mektup getirdim," dedi. "Yedi yüz on üçüncü kasadaki Ne-Olduğunu-Bilirsin-Sen'le ilgili."
Cincüce mektubu dikkatle okudu.
Sonra onu Hagrid'e uzatarak, "Peki," dedi. "Biri sizi iki kasaya da götürecek. Griphook!"
Griphook bir başka cincüceydi. Hagrid köpek bisküvilerini ceplerine doldurdu yine, Griphook'un arkasında, salondan dışarı açılan kapılardan birine yöneldiler.
Harry, "Yedi yüz on üçüncü kasadaki Ne-Olduğu-nu-Bilirsin-Sen nedir?" diye sordu.
Hagrid, gizemli bir biçimde, "Söyleyemem," dedi. "Çok gizli. Hogwarts işi. Dumbledore bana güvendi. Söylersem görevimi kötüye kullanmış olurum."
Griphook onlara kapıyı açtı. Yine mermerle karşılaşacağını sanıyordu Harry, şaşırdı. Meşalelerin aydınlattığı daracık taş bir koridordaydılar. Dimdik aşağı iniyordu koridor, yerde incecik raylar vardı. Islık çaldı Griphook, raylar üstünde gıcırdayarak küçük bir araba geldi hemen. Arabaya bindiler -Hagrid biraz zorluk çekti gerçi- ve yola koyuldular.
Önce bulmacaya benzeyen dönemeçli geçitlerden ilerlediler. Harry unutmamaya çalıştı, sol, sağ, sağ, sol, orta çatal, sağ, sol, ama olanaksızdı bu. Zangırdayan araba yolu biliyor gibiydi, çünkü Griphook onu yönetmiyordu.
Harry'nin gözleri, çarpan soğuk hava yüzünden sızlıyordu; ama faltaşı gibi açık tuttu onları. Bir keresinde geçidin sonunda alevlerin yükseldiğini gördü sanki, bunun bir ejderha olup olmadığım anlamak için hemen arkasına döndü, ama geç kalmıştı - yerde ve tavanda kocaman sarkıtlar, dikitler bulunan bir yeraltı gölünden geçerek daha da derinlere daldılar.
Arabanın gürültüsünde sesini duyurmaya çalışarak, "Aklım ermiyor," dedi, "sarkıtla dikit arasındaki fark ne?"
"Sarkıtta 's' harfi var ya," dedi Hagrid. "Şimdi soru sorma bana. Galiba kusacağım."
Sahiden de yemyeşil olmuştu, araba sonunda geçit duvarındaki bir kapının yanında durduğunda, hemen fırladı Hagrid, dizlerinin titremesini önlemek için duvara yaslandı.
Griphook kapının kilidini açtı. İçeriden çıkan yeşil bir duman sardı ortalığı; dağılınca şaşkınlıktan yutkundu Harry. İçeride altın para kümeleri vardı. Gümüş tepecikleri. Küçük bronz Knutlardan oluşmuş tepecikler.
"Hepsi senin," diye gülümsedi Hagrid.
Hepsi Harry'nin - inanılacak gibi değildi. Durs-ley'ler bunu bilmiyorlardı anlaşılan, bilselerdi, göz açıp kapayıncaya kadar hepsine el koyarlardı. Boyuna yakınmazlar mıydı, Harry kendilerine ne kadar tuzluya patlıyor diye? Demek bu arada, Londra'nın taa derinlerine gömülü küçük bir servetin de sahibiydi.
Hagrid, Harry'nin torbaya biraz para koymasına yardımcı oldu.
"Altınlar Galleon," diye açıkladı. "On yedi gümüş Sickle bir Galleon eder, yirmi dokuz Knut da bir Sickle eder, o kadar basit. Tamam, o kadarı birkaç döneme yeter, gerisi burada kalsın, güven içinde." Griphook'a döndü. "Şimdi de yedi yüz on üç numaralı kasa, lütfen, biraz daha ağır gidebilir miyiz?"
Griphook, "Sadece tek hız var," dedi.
Gittikçe hızlanarak daha da derinlere iniyorlardı şimdi. Keskin dönemeçlerden geçtikçe hava söğüdü da söğüdü. Tangır tungur bir yeraltı çukurunu aştılar, Harry kenardan eğilip aşağıdaki karanlık çukurda ne olduğunu anlamaya çalıştı, ama Hagrid homurdanarak ensesine yapıştığı gibi çekti onu.
Yedi yüz on üçüncü kasanın anahtar deliği yoktu.
Griphook, kasılarak, "Geri durun," dedi. Uzun parmaklarından biriyle kapıyı okşadı; kapı eriyip gitti.
"Bunu Gringotts cincücelerinin dışında biri yapmaya kalkarsa, kapı onu emerek içeri çeker," dedi Griphook. "Oradan çıkamaz artık."
Harry, "İçeride biri var mı yok mu diye sık sık bakıyor musunuz?" diye sordu.
Griphook, pis sayılabilecek bir sırıtmayla, "Yaklaşık on yılda bir," dedi.
Harry, en sıkı önlemlerle korunan bu kasanın içinde olağanüstü bir şey olduğuna inanıyordu, eşsiz mücevherleri görmek için merakla eğildi - kasa, ilk bakışta boşmuş gibi geldi ona. Sonra kahverengi kâğıda sarılmış pis bir paket gördü yerde. Hagrid paketi alıp paltosunun içine koydu. Onun ne olduğunu öğrenmeye can atıyordu Harry, ama sormayı göze alamadı.
"Hadi bakalım," dedi Hagrid, "doğru cehennem arabasına - yolda da bir şey sorma bana, ağzımı açma-sam iyi olacak."
Çılgınca bir araba yolculuğundan sonra Grin-gotts'un önündeydiler yine, gün ışığından gözleri kamaşıyordu. Harry'nin bir torba parası vardı şimdi. Sevinçten nerelere koşacağını bilmiyordu. Kaç Galleon kaç para eder, bilmesi gerekmiyordu, hiç bu kadar parası olmamıştı - Dudley'nin bile ömür boyu kazandığından daha çoktu bu.
Hagrid, başıyla Madam Malkin'in Her Duruma Göre Cüppeleri’ni göstererek, "Şimdi bir forma alalım sana," dedi. "Bak, Harry, ben Çatlak Kazan'da bir tek atmaya tüysem kızmazsın ya? Şu Gringotts arabaları perişan ediyor beni." Hâlâ keyifsiz görünüyordu, Harry de Madam Malkin'in dükkânına tek başına girdi, tedirgindi.
Madam Malkin eflatunlar içinde, kısa boylu, güler yüzlü bir cadıydı.
Harry daha ağzını açarken, "Hogvvarts mı, güzelim?" dedi. "Her boydan var burada - şu anda bir delikanlıya da veriyoruz."
Dükkânın arkasında, bir taburenin üstünde solgun, sivri yüzlü bir çocuk duruyordu, bir başka cadı da onun uzun siyah cüppesini iğneliyordu. Madam Mal-kin onun yanındaki bir başka tabureye çıkardı Harry'yi, kafasından bir cüppe geçirip etek boyunu ayarlamak için iğnelemeye koyuldu.
"Merhaba," dedi çocuk, "sen de mi Hogwarts'a?"
"Evet," dedi Harry.
Çocuk, "Babam yanda kitap alıyor, annem de sokağın başındaki asalara bakıyor," dedi. Kelimeleri uzatarak bezgin bezgin konuşuyordu. "Sonra onları yarış süpürgeleri bakmaya götüreceğim. Birinci sınıftakilerin neden kendi süpürgeleri olmasın, anlamıyorum. Bir tane alsın diye babamı zorlarım, sonra da bir yolunu bulur, onu gizlice sokarım okula."
Harry hemen Dudleyi hatırladı.
Çocuk, "Senin kendi süpürgen var mı?" diye devam etti.
"Hayır," dedi Harry.
"Hiç Quidditch oynadın mı?"
Harry, "Hayır," dedi yine, Quidditch de neyin nesiydi acaba?
"Ben oynadım - Babam takıma seçilmezsem bunun düpedüz cinayet olacağını söylüyor. Bence de öyle. Hangi binada kalacağını biliyor musun?"
Her dakika daha da afallayan Harry, "Hayır," dedi.
"Zaten oraya gidinceye kadar kimse bilemez bunu, öyle değil mi, ama ben Slytherin'de kalacağımı biliyorum, bütün ailem orada kalmış - bir de Hufflepuff ta kaldığım düşünsene - tek dakika durmaz, hemen ayrılırdım. Sen olsan ayrılmaz miydin?"
"Hmm," dedi Harry, keşke daha ilginç bir şey söyleyebilseydim diye düşündü.
Çocuk, vitrini işaret ederek, "Hey, şu adama bak!" dedi ansızın. Hagrid duruyordu orada, Harry'ye sırıtıyor, içeri neden giremediğini belirtmek için de elindeki iki kocaman dondurma külahını gösteriyordu.
"O, Hagrid," dedi Harry, çocuğun bilmediği bir şeyi bildiğine seviniyordu. "Hogwarts'ta çalışıyor."
"Haa," dedi çocuk, "adını duymuştum. Bir çeşit uşak, değil mi?"
"Bekçi," dedi Harry. Her saniye daha az hoşlanıyordu çocuktan.
"Evet, öyle. Yabani biriymiş - okul bahçesinde bir kulübede yaşıyormuş, arada bir sarhoş olur, büyü yapmaya kalkar, yatağını ateşe verirmiş."
Harry, "Bence pırıl pırıl biri," dedi soğukça.
Çocuk, burun kıvırarak, "Öyle mi?" dedi. "Neden seninle birlikte? Annen baban nerede?"
Harry, "Öldüler," dedi kısaca. Çocukla bu konulara girmek istemiyordu.
"Özür dilerim," dedi çocuk, sesi pek de özür diler gibi çıkmıyordu. "Ama onlar da bizdendiler, değil mi?"
"Büyücüydüler, bunu soruyorsan eğer."
"Ötekileri aramıza almamalılar, öyle değil mi? Aynı değiliz, bizim gibi yetiştirilmemiş onlar. Düşünsene sen, bazıları mektup alıncaya kadar Hogvvarts'ın adını bile duymamış. Köklü büyücü ailelerin çocuklarını almalılar sadece. Sahi, senin soyadın ne?"
Harrynin yanıt vermesine fırsat kalmadan, "Tamam, güzelim," dedi Madam Malkin; Harry de, konuşmayı yarıda kestiği için özür dilemeye bile gerek görmeden tabureden atladı.
"Eh," dedi suratsız çocuk, "Hogwarts'ta görüşürüz herhalde."
Harry, Hagrid'in aldığı dondurmayı (çikolatalı, böğürtlenli, üstü fındıklı) yerken pek konuşmadı.
"Nen var?" dedi Hagrid.
Harry düpedüz yalan söyledi: "Yok bir şey." Parşömenle tüy kalem almak için durdular. Harry, yazdıkça rengi değişen bir şişe mürekkep bulduğu için keyiflenir gibi oldu. Dükkândan çıkarlarken, "Hagrid, Quidditch nedir?" diye sordu.
"Vay canına, Harry, ne kadar az şey bildiğini boyuna unutuyorum - daha Quidditch'ten bile haberin yok!"
"Keyfimi iyice kaçırma," dedi Harry. Madam Malkin'de rastladığı solgun yüzlü çocuğu anlattı Hagrid'e.
"- Muggle ailelerin çocukları okula alınmamalıymış -"
"Sen Muggle bir aileden gelmiyorsun ki. Senin kim olduğunu bileydi - ana babası büyücüyse eğer, senin adını ezber ederek büyümüştür - Çatlak Kazan'da da gördün. Her neyse, aklı mı erer onun, benim bildiğim büyücülerin en esaslılarından bazıları bile Muggle ailelerden gelme - ananı düşün! Bir de ananın kardeşine bak!"
" Quidditch nedir peki?"
"Spor. Büyücü sporu. Şey gibi - Muggle'lar dünyasının futbolu gibi bir şey - herkes bayılır Quidditch'e -havada oynanır, uçan süpürgeler üstünde, dört top vardır - kuralları anlatmak uzun iş şimdi."
"Peki, Slytherin'le Hufflepuff nedir?"
"Okul binaları. Dört tane var. Herkes Hufflepuff m beş para etmediğini söyler, ama -"
Harry, üzüntüyle, "Ben herhalde Hufflepuff tayım," dedi.
Hagrid, sır verir gibi, "Slytherin olacağına Hufflepuff olsun," dedi. "Sapıtan cadılar, büyücüler içinde Slytherin'de bulunmamış tek kimse yok. Biri de Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen' di."
"Vol- özür dilerim - Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen Hogwarts'ta mıydı?"
"Yıllar yıllar önce," dedi Hagrid.
Flourish ve Blotts adlı bir dükkâna girip Harry'nin ders kitaplarını aldılar, raflar tavana kadar kitaplarla doluydu, deri ciltli, kaldırım taşı büyüklüğünde kitaplarla, ipek kapaklı, posta pulu kadar minik kitaplarla, garip simgelerle dolu kitaplarla, bazı kitapların içi ise bomboştu. Hiçbir şey okumayan Dudley bile bayılırdı bunlara. Hagrid, Harry'yi sürükleyerek, Profesör Vindictus Viridian'ın Lanetler ve Karşı-Lanetler (Arkadaşlarınızı Büyüleyin, Düşmanlarınızı En Yeni Öç Yöntemleriyle Çatlaan: Saç Dökülmesi, Bacak Titremesi, Dil Tutulması, daha neler neler) kitabından zorla uzaklaştırdı.
"Dudley'yi nasıl çatlatabilirim, onu bulmaya çalışıyordum."
"Fena fikir değil, ama özel durumlar dışında Mugg-le'lar dünyasında büyü kullanmak yasaktır," dedi Hag-rid. "Hem zaten daha beceremezsin, o düzeye gelinceye kadar çok çalışman, çok şey öğrenmen gerek."
Hagrid, Harry'nin altın bir kazan almasına da izin vermedi ("Listede kalaylı diyor"), ama güzel bir takım iksir ölçeğiyle açılır kapanır pirinç bir teleskop aldılar. Aktara gittiler sonra, dükkân o kadar etkileyiciydi ki, insan o berbat çürük yumurta ve lahana kokusunu bile duymuyordu. Yerde yapış yapış fıçılar vardı; duvarlara otlarla, kurutulmuş köklerle, parlak tozlarla dolu kavanozlar sıralanmıştı; tavandan hayvan dişleriyle kıvrık pençeler dizili ipler sarkıyordu. Hagrid tezgâhın arkasındaki adamdan Harry için bazı temel iksir malzemeleri isterken, Harry de tanesi yirmi bir Galleon'a satılan gümüş tek boynuzlu at boynuzlarını, minicik, parlak siyah böcek gözlerini (kepçesi beş Knut) inceliyordu.
Aktardan çıkınca Harry'nin listesine bir daha baktı
Hagrid.
"Bir tek asa kaldı - haa, sahi, daha doğum günü armağanını almadım.'"'
Harry kıpkırmızı kesildiğini fark etti.
"Bir şey alman gerekmez -"
"Ben de biliyorum, gerekmez. Bak, ne diyeceğim. Hayvanını ben alayım. Kurbağa olmaz, kurbağaların modası geceli yıllar oldu, herkes makaraya alır seni - kediler desen, hoşuma gitmez, beni aksırtırlar. Bir baykuş alayım sana. Bütün çocuklar baykuş ister, çok da işe yararlar, postacılıktın tut da her bir işi yaparlar."
Yirmi dakika sonra, hışırtılarla, kanat çırpışlarıyla, mücevher parlaklığında gözlerle dolu o karanlık Bin Bir Çeşit Baykuş Dükkâr.ı'ndan çıkıyorlardı. Harry'nin elinde büyük bir kafes, kafesin içinde de başını kanadının altına sokmuş, uyuklayan çok güzel kar beyazı bir baykuş vardı. Tıpkı Profesör Quirrell gibi kekeleyerek teşekkür üstüne teşekkür etti Hagrid'e.
Hagrid, "Teşekküre değmez," dedi boğuk bir sesle. "Dursley'ler herhalde pek bir şey vermemişlerdir sana. Sadece Ollivander'ler kaldı şimdi - asa satılan tek yer orası, sana da en iyi asayı almalıyız."
Büyülü asa... Harry en çok bunu istiyordu.
Son dükkân daracıktı, külüstür mü külüstürdü. Kapının üstünde yaldızlı harflerle Ollivander'ler: Kusursuz Asa Yapımcıları - Kuruluşu: Î.Ö< 382 yazılıydı. Tozlu vitrindeki solmuş mor yastıkta bir tek asa duruyordu.
İçeri girerlerken dükkânın derinliklerinde bir çıngırak çaldı. Ufacık bir yerdi burası; bomboştu, ince bacaklı bir iskemleden başka bir şey yoktu. Hagrid de ona oturup beklemeye koyuldu. Harry, çok katı kuralları olan bir kitaplığa girmiş gibi bir duyguya kapıldı; aklına yeni gelen bazı soruları sormak yerine tavana kadar dizilmiş dar kutulara bakmayı yeğledi. Her nedense, ensesi kaşınıyordu. Buradaki toz ve sessizlik gizli bir büyüye karışmış gibiydi.
"İyi günler," dedi yumuşak bir ses. Harry sıçradı.
Hagrid de sıçramıştı herhalde, büyük bir çatırtı kopmuştu çünkü, o da ince bacaklı iskemleden hemen kalkmıştı.
Dükkânın loşluğunda ay gibi parıldayan kocaman, soluk gözleriyle yaşlı bir adam duruyordu karşılarında. Harry, çekinerek, "Merhaba," dedi. "Evet," dedi adam. "evet, evet. Sizi yakında göreceğimi biliyordum. Harry Potter." Soru değildi bu. "Gözleriniz annenizin gözlerine çekmiş. Daha dün gibi geliyor, o da buradaydı, ilk asasını almaya gelmişti. Yirmi altı santim uzunluğunda, incecik, söğütten yapılmış. Tılsım için çok uygun bir asa."
Mr Ollivander daha da yaklaştı Harry'ye. Keşke gözlerini kırpsa diye düşündü Harry. O gümüş rengi gözler insanı ürpertiyordu.
"Ama babanız maun bir asa beğenmişti. Yirmi dokuz santim. Esnek. Biraz daha güçlü, biçim değiştirmek için birebir. Evet, babanız onu seçmişti - aslına bakarsanız, asa büyücüyü seçer tabii."
Mr Ollivander o kadar yaklaşmıştı ki, Harry'yle burun buruna gelmişlerdi neredeyse. Harry, o sisli gözlerde kendi yansımasını görüyordu. "Demek burası..." Mr Ollivander, uzun, beyaz parmağıyla Harry'nin
alnındaki şimşek izine dokundu.
"Yazık," dedi usulca, "bunu yapan asayı da ben satmıştım. Otuz dört santim. Porsuk. Güçlü bir asa, çok güçlü, yanlış ellere geçerse... Eğer o asanın dünyada ne gibi işlerde kullanılacağını kestirebilseydim..."
Başını iki yana salladı, derken Hagrid'i gördü, Harry de bir oh çekti.
"Rubeus! Rubeus Hagrid! Seni yeniden görmek ne güzel... Meşe, kırk buçuk santim, oldukça esnek, öyle değil miydi?"
"Evet, efendim, öyleydi," dedi Hagrid.
"Güzel asaydı doğrusu. Ama seni kovduklarında ortasından kırdılar, değil mi?" dedi Mr Ollivander, birdenbire sertleşmişti.
Ayaklannı sallayarak, "Şey - evet, kırdılar," dedi Hagrid. Sonra coşkuyla, "Ama parçaları hâlâ bende," diye ekledi.
Mr Ollivander, azarlarcasına, "Kullanmıyorsun ya?" dedi.
Hagrid, "Hayır, efendim," dedi hemen. Harry, onun konuşurken pembe şemsiyesine sımsıkı yapıştığını fark ermişti.
Mr Ollivander, Hagrid'e dik dik bakarak, "Hmmm," dedi. "Eh - Mr Potter. Bir bakalım." Üstü gümüş çizgili uzun bir mezura çıkardı cebinden. "Asa kolunuz hangisi?"
"Şey - ben sağ elimi kullanırım," dedi Harry.
"Uzatın kolunuzu. Tamam." Harr^nin omuzundan parmağına, bileğinden dirseğine, omuzundan ayak ucuna, dizinden koltuk altına ölçüsünü aldı. Sonra da kafasının çevresini ölçtü. Ölçü alırken, "Her Ollivander asasında güçlü bir büyü özü vardır, Mr Potter," dedi. "Biz tek boynuzlu at kulan, anka telekleri, ejderha yü-reği tellerini kullanırız. Ollivander asaları hiç birbirine benzemez, tek boynuzlu atların, ejderhaların, ankalarm birbirlerine benzemedikleri gibi. Tebii başka büyücü asalarından aynı sonucu alamazsınız '
Harry birdenbire fark etti: Burun deliklerinin arasını ölçen mezura bu işi kendi kendine yapıyordu. Mr Ollivander rafları karıştırıyor, kutular indiriyordu.
"Yeter," dedi, mezura da gevşeyerek yere yığılıver-di. “Peki öyleyse, Mr Potter. Şunu deneyin. Kayınağacı ve ejderha yüreği tellerinden. Yirmi üç santim. Güzel ve esnek. Tutup şöyle bir sallayın.”
Harry asayı aldı ve (bu işi aptalca bularak) havada salladı, ama Mr Ollivander hemen kaptı.
"Akçaağaç ve anka teleği. On sekiz santim. Vızıldar. Deneyin-"
Harry denemeye kalktı - ama daha havaya kaldırırın Mr Ollivander asayı çekti aldı.
(avı, ha ı - bunu alın, abanoz ve tek boynuzlu a,. Yirmibeş DU v * ^ santim esnek. Hadi, hadi, dene.”
Harry dene un u . . .j uv Mr Ollivander'in ne beklediğini Harry rru hıx" b* ~n ordu Oe.ıediği asalar yığını ince bacaklı ıskeou -i > oûvudükre Duyuyordu Mr Ollivander asa çıkardıkça artıyordu.
' Tr müşteri ha"* Merak , Mr Ollivander erdr en bulaca - oak^-n şjino -eve. ned^r ol--' ^ • jı bı* kar-^u. - dikeri, defno ve parmaklarında. Başının üstüne kaldırdı onu, tozlu havada vınlatarak indirdi; asanın ucundan hava fişekleri gibi kırmızı, altın rengi kıvılcımlar fışkırdı, duvarlarda oynaşan ışıklar belirdi. Hagrid sevinç çığlıkları atarak el çırptı; Mr Ollivander, "Ah, bravo!" diye bağırdı. "Evet, tamam, ah, çok güzel. Vay, vay, vay... ne tuhaf... ne kadar tuhaf..."
Harry'nin asasını kutusuna koydu yine, kahverengi kâğıda sardı; bir yandan da, 'Tuhaf... tuhaf..." diye mırıldanıyordu.
"Özür dilerim," dedi Harry, "nedir tuhaf olan?"
Mr Ollivander soluk bakışlarım Harry'ye dikti.
"Sattığım her asayı hatırlarım, Mr Potter. Tek tek hepsini. Teleği asanızda olan anka, bir başka telek daha vermişti - bir tek telek. Kaderinize bu asanın düşmesi çok tuhaf, çünkü sizde o izi bırakan bunun kardeşiydi."
Harry yutkundu.
"Evet, otuz dört santim. Porsuk. Böyle şeylerin olması gerçekten tuhaf. Unutmayın, asa büyücüyü seçer... Sizden büyük işler beklememiz gerektiğini düşünüyorum, Mr Potter... Ne de olsa, Adı Anılmaması Gereken Kişi büyük işler başarmıştı - korkunç, evet, ama büyük işler."
Harry ürperdi. Mr Ollivander'den pek de hoşlandığını sanmıyordu. Asa için yedi altın Galleon verdi, Mr Ollivander de yerlere kadar eğilerek onları geçirdi.
Akşam güneşi iyice alçalmıştı gökte, Harry ile Hagrid Diagon Yolu'ndan indiler; duvardan, sonra da artık boşalmış Çatlak Kazan'dan geçtiler. Yolda yürürlerken hiç konuşmadı Harry; metroda herkesin kendilerine nasıl şaşkınlıkla baktıklarını bile fark etmedi; elleri garip paketlerle doluydu, üstüne üstlük bir de uyuklayan baykuş vardı Harry'nin kucağında. Yürüyen merdivenden Paddington İstasyonu'na çıktılar; Harry, ancak Hagrid omzuna vurduğunda anladı nerede olduklarını.
“Tren kalkmadan iki lokma bir şey yemeye vaktimiz var” dedi Hagrid.
Harry'ye bir hamburger aldı, yemek için plastik koltuklara oturdular. Harry boyuna çevresine bakıyordu. Her şey nedense garip görünmeye başlamıştı.
"iyisin ya, Harry? Pek sessiz duruyorsun," dedi Hagrid.
Harry anlatabileceğini pek sanmıyordu. Yaşamının en güzel doğum gününü geçirmişti - yine de - hamburgerini kemirerek uygun sözleri bulmaya çalıştı.
"Herkes özel biri olduğumu düşünüyor," dedi sonunda. "Çatlak Kazan'dakiler, Profesör Quirrell, Mr Ollivander... ama büyü konusunda hiçbir şey bilmiyorum. Nasıl büyük şeyler bekleyebilirler benden? Ünlüyüm, neden ünlü olduğumu da bilmiyorum. Vol - özür dilerim - annemle babamın öldüğü gece neler oldu, hiç hatırlamıyorum."
Hagrid masadan eğildi. O yabani saçlarının, kaşlarının arkasında sımsıcak bir gülümseme vardı.
"Merak etme, Harry. Kısa zamanda öğrenirsin. Herkes Hogwarts'ta işe sıfırdan başlar, takma kafanı. Kendin ol, yeter. Biliyorum, kolay değil bu. Öne çıkarıldın, çetin iş. Ama Hogvvarts'ta çok güzel vakit geçireceksin - ben geçirdim - aslına bakarsan, hâlâ geçiriyorum."
Hagrid, Harry'yi trene bindirdi. Tren Dursley'lere götürecekti onu. Eline de bir zarf tutuşturdu.
"Hogwarts'a biletin," dedi. "Eylülün ilk günü -King's Cross - hepsi bilette yazılı. Dursley'lerle bir sorunun olursa, baykuşunla hemen bir mektup yolla, beni nerede bulacağını bilir... Yakında görüşürüz, Harry."
Tren istasyondan ayrıldı. Harry, gözden yok oluncaya kadar bakmak istedi Hagrid'e; koltuğundan kalkıp burnunu pencereye dayadı, gözlerini kırpıştırdı, Hagrid gitmişti.


GeCeLeR 12-10-2006 01:26 AM

]BÖLÜM 6 - Peron Dokuz Üç Çeyrek'ten Yolculuk

Harry'nin Dursley'lerle son ayı pek de keyifli geçmedi. Doğru, Dudley öyle korkuyordu ki Harry'den, onunla aynı odada kalmayı göze alamıyordu; Petunia Teyze ile Vernon Enişte de onu dolaba kapatmıyor, bir şey yapmaya zorlamıyor, ona bağırmıyordu - aslına bakılırsa, ağızlarını bile açmıyorlardı. Yarı korku, yarı öfkeyle, Harry'nin oturduğu koltukta sanki kimse yokmuş gibi boş boş bakıyorlardı. Birçok açıdan bir gelişmeydi bu, ama bir süre sonra sıkıcı olmaya başladı.
Pek çıkmadığı odasında Harry'ye yeni baykuşu arkadaşlık ediyordu. Harry, Hedvvig diyordu ona, Sihir Tarihi'nde bulduğu bir addı bu. Ders kitapları çok ilginçti. Yatağında sırtüstü yatıp gece yarılarına kadar onları okuyordu, bu arada Hedvvig açık pencereden dilediği gibi uçup gidiyor, canı isteyince de dönüyordu. Petunia Teyze'nin odayı süpürmeye gelmemesi de büyük şanstı doğrusu, çünkü Hedvvig ölü fare getiriyordu boyuna. Harry her gece uykuya dalmadan önce, duvara astığı kâğıtta bir günün daha üstünü çiziyor, l Eylül'e ne kadar kaldığını hesaplıyordu.
Ağustosun son günü, ertesi gün King's Cross İstasyonu'na gitme konusunu teyzesiyle eniştesine açmayı düşündü, salona indi; Dursley'ler televizyonda bir yarışma programı seyrediyorlardı. Orada olduğunu belirtmek için boğazını temizledi; Dudley çığlık atarak odadan kaçtı.
"Şey - Vernon Enişte?"
Vernon Enişte seyrettiği programa homurdandı.
"Şey - yarın King's Cross'ta olmam gerekiyor -Hogvvarts'a gitmek için."
Vernon Enişte bir daha homurdandı.
"Acaba siz beni götürebilir misiniz?"
Homurdanma. Harry, bunun evet anlamına geldiğini çıkardı.
"Teşekkür ederim."
Tam odasına çıkacaktı ki, Vernon Enişte konuştu.
"Büyücüler okuluna da trenle mi gidilirmiş! Uçan halıları güveler mi yemiş yoksa?"
Harry bir şey söylemedi.
"Neredeymiş bu okul?"
"Bilmiyorum," dedi Harry, daha önce hiç aklına gelmemişti bu. Cebinden Hagrid'in verdiği bileti çıkardı.
"Saat on birde Peron Dokuz Üç Çeyrek'ten kalkan trene bineceğim," dedi.
Teyzesiyle eniştesi gözlerini ona diktiler.
"Peron kaç?"
"Dokuz üç çeyrek."
"Saçmalama," dedi Vernon Enişte, "Peron Dokuz Üç Çeyrek diye bir şey olamaz."
"Bilette öyle yazıyor."
"Kudurmuş bunlar," dedi Vernon Enişte, "hepsi sapıtmış. Sen de anlayacaksın bunu. Gör de bak. Peki, King's Cross'a götürürüz seni. Yarın Londra'ya gideceğiz zaten, yoksa kılımı bile kıpırdatmazdım."
Harry, bir dostluk bağı kurmaya çalışarak, "Neden gidiyorsunuz Londra'ya?" diye sordu.
Vernon Enişte, "Dudleyi hastaneye götürüyoruz," dedi. "Smeltings'e gitmeden önce kuyruğunun alınması gerek."
Harry ertesi sabah beşte uyandı; öylesine heyecanlı, öylesine tedirgindi ki, bir daha uyuyamadı. Kalkıp kot pantolonunu giydi, istasyona büyücü cüppesiyle gitmek istemiyordu çünkü - üstünü trende değiştirirdi. Gerekli her şey tamam mı diye Hogvvarts listesini bir daha inceledi, Hedvvig'i kafesine kapattı, sonra odada bir aşağı bir yukarı dolaşarak Dursley'lerin kalkmasını beklemeye başladı. İki saat sonra, Harry'nin büyük, ağır sandığı Dursley'lerin arabasına yüklenmiş, Petunia Teyze, Dudley'yi Harry'nin yanına oturtmuş, yola koyulmuşlardı.
On buçukta King's Cross'a vardılar. Vernon Enişte sandığı bir el arabasına yükledi, Harry'yle birlikte istasyona girdi. Harry'nin daha önce hiç tanık olmadığı bir incelikti bu; sonunda Vernon Enişte peronların önünde, suratında pis bir sırıtışla durdu.
"Eh, geldik işte, çocuk. Dokuz numaralı peron - on numaralı peron. Senin peron ikisinin arasında bir yerlerde olmalı, ama daha yapıp bitirememişler anlaşılan."
Haklı sayılırdı tabii. Peronların birinin başında kocaman bir plastik dokuz, yanındakinin başında da yine kocaman plastik bir on vardı; aralannda hiçbir şey yoktu.
Vernon Enişte, daha da pis bir sırıtışla, "Sana iyi dersler," dedi. Başka tek kelime söylemeden çekip gitti. Harry arkasına bakınca Dursley'lerin uzaklaştıklarını gördü. Üçü de gülüyordu. Harry'nin ağzı kurudu birden. Ne yapacaktı şimdi? Hedwig yüzünden, gelen geçen gülerek ona bakıyordu. En iyisi, birine sormaktı.
Oradan geçen bir görevliyi durdurdu, ama Peron Dokuz Üç Ceyrek'i sormaya cesaret edemedi. Hogwarts'ın adını bile duymamıştı görevli, Harry ülkenin hangi bölgesinde olduğunu bile söyleyemeyince, görevli onun kendisini işlettiğini sandı. Umutlan kırılıyordu Harry'nin, saat on birde kalkacak treni sordu, ama görevli böyle bir tren olmadığını söyledi. Sonra da söylene söylene çekti gitti. Harry paniğe kapılmamaya çalışıyordu şimdi. Gelen trenlerin belirtildiği tabelanın üstündeki büyük saate bakılırsa, Hogwarts'a gidecek trene binmesi için sadece on dakikası kalmıştı; ne yapacağını bilemiyordu; istasyonun ortasında, kaldıramayacağı ağırlıkta bir sandıkla, bir yığın büyücü parasıyla, bir de koca bir baykuşla kalakalmış tı.
Hagrid, yapması gereken bir şeyi söylemeyi unutmuştu herhalde, Diagon Yolu'nun başındaki duvarın soldan üçüncü tuğlasına vurmak gibi bir şeyi. Acaba asasını çıkarıp dokuzuncu peronla onuncu peron arasındaki bilet gişesine birkaç kere vursa mıydı?
Tam o sırada arkasından birkaç kişi geçti, birtakım sözler geldi Harry'nin kulağına.
"- Muggle'larla dolu tabii -"
Harry hızla döndü. Tombul bir kadındı bu, hepsi de kızıl saçlı dört oğlanla konuşuyordu. Çocukların dördünde de, Harry'ninkine benzer birer sandık, birer de baykuş vardı.
Yüreği gümbür gümbür atarak, el arabasıyla onların peşine düştü Harry. Durdular, o da durdu - ne söylediklerini işitecek kadar yakınlarında.
Çocukların annesi, "Peronun numarası kaç?" diye sordu.
"Dokuz üç çeyrek," dedi küçük bir kız, o da kızıl saçlıydı, kadının elini tutmuştu. "Anneciğim, ben de gidebilir miyim?"
"Sen daha çok küçüksün, Ginny, uslu dur. Hadi, Percy, önce sen git."
Çocukların en büyüğü, dokuz ve on numaralı peronlara doğru yürüdü. Harry, bir şey kaçırmayayım diye, gözünü bile kırpmadan onu izledi - çocuk tam iki peronu ayıran bölmeye vardığında aralarına kalabalık bir turist topluluğu girdi; son sırt çantası çekilip ortalık açılınca, Harry çocuğun ortalarda olmadığını gördü.
Tombul kadın, "Sıra sende, Fred," dedi.
"Fred değilim ben, George'um," dedi çocuk. "Bir de kalkmış, annemiz olduğunu söylüyorsun! Daha adımı bile bilmiyorsun!"
"Özür dilerim, George."
"Şaka ediyordum, ben Fred'im," dedi çocuk, o da gitti. İkiz kardeşi çabuk olmasını seslendi arkasından; o da kardeşini dinledi anlaşılan, çünkü bir saniye içinde yok olmuştu - ama nasıl becermişti bunu?
Şimdi hızlı hızlı üçüncü kardeş yürüyordu bölmeye doğru - tam oraya varmıştı ki, o da ansızın kayıplara karıştı.
Başka çıkar yol kalmamıştı.
Harry, "Özür dilerim," dedi tombul kadına.
"Merhaba, yavrum," dedi kadın. "Hogvvarts'a ilk gidişin mi? Ron da yeni."
Oğullarının sonuncusunu, en küçüklerini gösterdi. Uzun boylu, zayıf, leylek bacaklı, çilli, sivri burunlu bir çocuktu bu, elleriyle ayakları kocamandı.
"Evet" dedi Harry. "Bir şey soracaktım - ben - ben bilmiyorum -"
Kadın, "Perona nasıl gideceğini mi?" dedi gülümseyerek; Harry baş salladı.
"Kolay," dedi kadın. "Bütün yapacağın, dokuzuncuyla onuncu peronları ayıran bölmeye yürümek. Dosdoğru git, durma, bölmeye çarparım diye de korkma, bu çok önemli. Heyecanını bastıramıyorsan, koşar adım git. Hadi, Ron'dan önce seni yollayalım."
"Peki," dedi Harry.
El arabasını iterek çevirdi, bölmeye baktı. Pek sağlam görünüyordu.
Yürümeye başladı. Dokuzuncu, onuncu peronlara koşuşturanlar, onu iterek yol açtılar kendilerine. Harry adımlarını hızlandırdı. Bilet gişesine toslayacak, başı derde girecekti - el arabasını iterek koşuyordu şimdi -bölme yaklaşıyor, yaklaşıyordu - duramıyordu da - el arabası denetimden çıkmıştı - bir adım kalmıştı bölmeye - çarptı çarpacaktı - gözlerini yumdu -
Çarpmadı... koşmayı sürdürdü... gözlerini açtı.
İnsanlarla dolu bir peronda kırmızı bir buharlı tren bekliyordu. Tepelerindeki tabelada Hogwarts Ekspresi, kalkış saati: 11 yazıyordu. Harry arkasına baktı, bilet gişesinin yerinde Peron Dokuz Üç Çeyrek yazılı demir işlemeli bir kemer vardı. Başarmıştı.
Lokomotiften yayılan duman kalabalığı sarmıştı, ayaklarının dibinde her renkten kediler koşuyordu. Baykuşlar, ağır sandıkların takırtıları, gıcırtıları arasında birbirlerini selamlıyordu.
İlk birkaç vagon öğrencilerle dolmuştu şimdiden, bazıları pencereden sarkmış, aileleriyle konuşuyor, bazıları da yer kavgası ediyordu. Harry boş bir yer bulabilmek için el arabasını iterek peron boyunca ilerledi. Yuvarlak yüzlü bir çocuğun yanından geçti; çocuk, "Yine kurbağamı kaybettim, nine," diyordu.
Harry, yaşlı kadının, "Ah, Neville," diye iç çektiğini duydu.
Perçemli bir çocuğun çevresini küçük bir kalabalık sarmıştı.
"Bir bakalım, Lee, ne olursun."
Çocuk kolunun altındaki kutunun kapağını açtı, içindeki şey uzun, kıllı bacağını uzatınca, herkes çığlıklar attı, haykırdı.
Harry kalabalığı yararak ilerledi, trenin arkalarında boş bir kompartıman buldu sonunda. Önce Hedwnig'i koydu içeriye, sonra da sandığını ite kaka tren kapısına götürdü. Bir ucundan tutarak kaldırmaya çalıştı, basamağa koyacaktı, ama beceremedi, iki kere ayağının üstüne düşürdü.
"Yardım ister misin?" Bölmede arkasından gittiği kızıl saçlı ikizlerden biriydi bu.
"Evet, lütfen," diye soludu Harry.
"Hey, Fred! Gel de yardım et!"
İkizlerin yardımıyla, Harry'nin sandığı trene çıkarılıp kompartımanın bir köşesine konuldu.
Gözlerine düşen terli saçlarını arkaya iterek, "Sağo-lun," dedi Harry.
İkizlerden biri, ansızın, Harry'nin alnındaki izi göstererek, "Nedir bu?" diye sordu.
Öteki ikiz, "Vay canına!" dedi. "Yoksa sen -?"
"Evet, o," dedi ikizlerden ilki. Harry'ye döndü: "Öyle değil mi?"
"Ne öyle değil mi?" diye sordu Harry.
İkizler, bi; ağızdan, "Harry Potter!" diye haykırdılar.
"Haa, o mu," dedi Harry. "Yani - evet - ben oyum."
İki çocuk da hayranlıkla gözlerini diktiler ona, Harry kıpkırmızı kesildi. Neyse ki, trenin açık kapısından bir ses geldi de, o sıkıntılı durumdan kurtuldu.
"Fred? George? Orada mısınız?"
"Geliyoruz, anne."
İkizler Harry'ye son bir kez göz atarak trenden atladılar.
Pencerenin yanına oturdu Harry, kendini yarı gizleyerek perondaki kızıl saçlı aileyi gözetledi, neler konuşulduğuna kulak kabarttı. Anneleri mendilini çıkarmıştı.
"Ron, burnunda bir şey var."
Çocukların en küçüğü geri çekilmeye çalıştı, ama annesi yakaladı onu, burnunun ucunu silmeye başladı.
"Anne - bırak." Silkinerek kurtuldu.
İkizlerden biri, "Aaah, bastıbacak Ronnie'nin burnunda bir şey mi var?" dedi.
"Kes sesini," dedi Ron.
Anneleri, "Percy nerede?" dedi.
"Şimdi geliyor."
Çocukların en büyüğü belirdi. Dalgalı siyah Hogwarts cüppesini geçirmişti sırtına; Harry cüppenin göğsünde, üstünde SB harfleri yazık, pırıl pırıl gümüş bir rozet gördü.
"Fazla kalamam, anne," dedi Percy. "Öndeyim, Sınıf Başkanlarına ayrılmış iki kompartıman var -"
İkizlerden biri, son derece şaşırmış gibi, "Sınıf Başkanı mısın sen?" dedi. "Bilmiyorduk, daha önce söyleseydin ya."
"Bir dakika," dedi öteki ikiz, "galiba bu konuda bir şeyler söylemişti. Bir kere -"
"Ya da iki kere -"
"Bir dakika -"
"Yaz boyunca -"
"Eeh, kesin artık," dedi Sınıf Başkanı Percy.
İkizlerden biri, "Nasıl oluyor da, yeni bir cüppe alınıyor ona?" dedi.
Keyifle, "O, Sınıf Başkanı çünkü," dedi anneleri. "Peki, canım, güzel bir ders yılı dilerim sana - oraya varınca bir baykuşla haber yolla."
Percy'yi yanaklarından öptü, Percy gitti. Anne, ikizlere döndü sonra.
"Şimdi, siz ikiniz - bu yıl uslu durun. Eğer bir baykuş daha haber getirirse - tuvaleti taşırdığınıza dair ya da-"
"Tuvaleti taşırmak mı? Hiç böyle bir şey yapmadık ki."
"Yine de iyi fikir, anne, sağol."
"Hiç de komik değil. Ron'a da göz kulak olun."
"Merak etme, bastıbacak Ronnie bizim yanımızda güvende."
Ron, "Kes sesini," dedi yine. Boyu neredeyse ikizler kadar uzundu, annesinin sildiği burnu hâlâ pembeydi.
"Hey, anne, bil bakalım! Bil bakalım trende kimi gördük?"
Harry, baktığını görmesinler diye hemen geri çekildi.
"Hani istasyonda yanımızda duran o siyah saçlı çocuk vardı ya? Kimmiş o, biliyor musun?"
"Kimmiş?"
"Harry Potter!"
Küçük kızın sesini duydu Harry.
"Ah, anne, trene çıkıp görebilir miyim onu, anne, n'olursun..."
"Daha önce gördün ya, Ginny, hrm bundan hoşlanmaz, hayvanat bahçesinde maymunlarımı seyrediyorsun? Gerçekten o mu, Fred? Nereden biliyo sun?"
"Kendisine sordum. İzi gördüm. Tam alnında -şimşek gibi."
"Zavallı yavrucak - tevekkeli yapayalnızdı. Şaşırmıştım ben de. Perona nasıl gidileceğini sorarken öyle terbiyeliydi ki."
"Bırak şimdi onu, acaba Kim-Oldağunu-Bilirsin-Sen'in nasıl biri olduğunu hatırlıyor mudi. J?"
Anneleri birdenbire sertleşti.
"Bunu sormam yasaklıyorum, Fred. Sakın bunu sorayım deme ona. Okuldaki ilk gününde bunu hatırlatman pek gerekiyormuş gibi."
"Tamam, sinirlenme."
Bir düdük öttü.
"Hadi, çabuk olun!" dedi kadın, üç çocuk trene bindi. Anneleri yanaklarına güle güle öpücüğü kondursun diye pencereden eğildiler, küçük kız ağlamaya bağladı.
"Ağlama, Ginny, sana bir sürü baykuş yollarız "
"Sana Hogwarts'tan bir de tuvalet kapağı göndeririz."
"George!"
"Şaka ediyordum, anne."
Tren hareket etti. Harry çocukların annelerine el salladığını, kardeşlerinin de yarı gülerek, yarı ağlayarak trenin yanı sıra koştuğunu gördü; kız koştu, koştu, sonunda tren hızlanınca geride kaldı, el salladı.
Harry, tren köşeyi dönünce anneyle kızın gözden yok olduğunu gördü. Pencerenin önünden evler geçiyordu hızla. Yüreğinin büyük bir heyecanla kabardığını duydu Harry. Başına neler geleceğini bilmiyordu - ama geride bıraktıklarından daha kötü şeyler yaşamayacağı kesindi.
Kompartımanın kapısı açıldı, kızıl saçlı çocukların en küçüğü girdi içeri.
Harry'nin karşısındaki koltuğu göstererek, "Kimse oturuyor mu burada?" diye sordu. "Her yer dolu."
Harry iki yana salladı başını, çocuk oturdu. Harry'ye bir göz attı, sonra hiç ona bakmamış gibi, birdenbire pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldu. Harry, burnundaki siyah lekenin hâlâ silinmemiş olduğunu gördü.
"Hey, Ron!"
İkizler gelmişlerdi.
"Bak, biz trenin ortasına gidiyoruz - Lee Jordan'da dev bir tarantula örümceği var."
"Peki," diye mırıldandı Ron.
"Harry," dedi öteki ikiz, "kendimizi tanıtmış mıydık? Biz Fred ve George VVeasley. Bu da kardeşimiz Ron. Sonra görüşürüz."
Harry'yle Ron, "Güle güle," dediler. İkizler çıkıp kompartıman kapısını kapattılar.
Ron dayanamadı artık, "Sen sahiden Harry Potter mısın?" diye sordu.
Harry baş salladı.
"İyi öyleyse - Fred'le George'un şakalarından biri sanmıştım," dedi Ron. "Sahiden orada -"
Harry'nin alnını gösterdi.
Harry, şimşek biçimindeki yara izini göstermek için ;açını geriye attı. Ron uzun uzun baktı.
"Demek Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen tam oraya -?"
"Evet," dedi Harry, "ama hatırlamıyorum."
Ron, merakla, "Hiçbir şey hatırlamıyor musun?" dedi.
"Şey - bir sürü yeşil ışık hatırlıyorum, ama o kadar." "Vay canına!" dedi Ron. Oturup Harry'ye baktı bir an sonra ne yaptığının farkına varmış gibi, ansızın pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldu yine.
Ron Harry'yi ne kadar ilginç bulmuşsa, Harry de Ron'u o kadar ilginç bulmuştu, "Bütün ailen büyücü mü?" diye sordu.
"Şey - galiba öyle," dedi Ron. "Annemin bir küçük kuzeni var sadece, muhasebeci, ama ondan da hiç söz etmeyiz."
"Öyleyse şimdiden birtakım büyüler biliyorsundur."
Diagon Yolu'ndaki solgun yüzlü çocuğun sözünü ettiği köklü büyücü ailelerden biriydi VVeasley'ler.
"Muggle'larla yaşadığını duymuştum," dedi Ron. "Nasıl insanlar onlar?"
"Korkunç - şey, hepsi değil tabii. Ama teyzem de, eniştem de, kuzenim de korkunç. Keşke benim de üç büyücü kardeşim olsaydı."
"Beş," dedi Ron. Nedense kederlenivermişti. "Ben ailemde Hogwarts'a giden altıncı kişiyim. Çok şey gördüm sayılır. Bill'le Charlie mezun oldular - Bili Öğrenciler Başkanı'ydı, Charlie de Quidditch kaptanı. Şimdi Percy Sınıf Başkanı. Fred'le George yaramazlar, ama dersleri iyidir, herkesi eğlendirirler. Benim de onlar gibi olmamı istiyorlar, ama onlar gibi olmamın bir anlamı yok ki, her şeyi ilk yapan onlar çünkü. Beş kardeşin varsa, zaten hiçbir şeyin yeni olamaz. Bana Bill'in eski cüppelerini, Charlie'nin eski asasını, Percy'nin eski faresini verdiler."
Ron elini iç cebine atıp, uyuklayan şişman, külrengi bir fare çıkardı.
"Adı Scabbers, bir işe yaramıyor, uyandığı yok ki. Babam, Sınıf Başkanı seçildiği için Percy'ye bir baykuş aldı, ama para bittiği- neyse, bana da Scabbers kaldı."
Ron'un kulakları pembeleşti. Çok konuştuğunu düşünüyordu galiba, çünkü yine pencereden bakmaya başladı.
Harry, baykuş alacak kadar para kalmamasının hiç de ayıp bir şey olmadığını düşünüyordu. Bir ay öncesine kadar onun da hiç parası olmamıştı, Ron'a hepsini anlattı, Dudley'nin eskilerini giydiğini, doğum gününde hiç dişe dokunur bir armağan almadığını. Ron'un keyfi yerine gelir gibi oldu.
"... Hagrid bana söyleyinceye kadar, ne büyücülükten haberim vardı, ne anne babamndan, ne de Volde-mort'dan "
Ron'un soluğu tıkanır gibi oldu.
"Ne oldu?" dedi Harry.
"Kım-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in adını söyledin!" dedi Ron, hem şaşırmışa hem etkilenmişe benziyordu. "Her şey aklıma gelirdi de, senin -"
“Bu adı söyleyerek ne kadar cesur olduğumu kanıtlamaya filan çalışmıyorum," dedi Harry. "Söylenmemesi gerektiğini bilmiyordum. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Öğreneceğim daha dünya kadar şey var... herhalde," diye ekledi; uzun süredir kafasına takılan bir şeyi dile getiriyordu. "Sınıfta en kötü öğrenci galiba ben olacağım."
"Olmayacaksın. Muggle ailelerden gelen bir sürü öğrenci var, her şeyi çabucak öğreniyorlar."
Onlar konuşadursun, tren Londra dışına çıkmıştı. Şimdi ineklerle, koyunlarla dolu otlaklardan geçiyorlardı hızla. Bir süre konuşmadılar, tarlaların, patikaların yıldırım hızıyla geçişini seyrettiler.
Saat yarıma doğru büyük bir şangırtı koptu koridorda, güleç yüzlü, gamzeli bir kadın kompartımanın kapısını açıp, "Seyyar büfeden bir şey ister misiniz, yavrularım?" dedi.
Kahvaltı etmemişti Harry, ayağa fırladı, ama kulakları yine pespembe kesilen Ron sandviç getirdiğini mırıldandı. Harry koridora çıktı.
Dursley'lerle otururken şeker almak için hiç parası olmamıştı, şimdi ise cepleri taşıyabileceği kadar Mars gofreti almaya yetecek altınlarla, gümüşlerle doluydu -ama Mars gofreti yoktu kadında. Harry'nin daha önce ömründe görmediği Bertie Botts'un Bin Bir Çeşit Fasulye şekerlemesi, Balonlu Yıldız Çikleti, Çikolatalı Kurbağa, Balkabağı Poğaçası, Kazan Pastası, Meyankökü Asası ve buna benzer garip şeyler vardı. Hepsinden tatmak istiyordu Harry, ne varsa biraz biraz aldı, kadına on bir gümüş Sickle ve yedi bronz Knut verdi.
Aldıklarını kompartımana getirip boş bir koltuğa yığarken, Ron şaşkınlıkla seyretti onu.
"Çok acıktın galiba."
Harry, balkabağı poğaçasından bir ısırık alırken, "Açlıktan ölüyorum," dedi.
Ron koca bir çıkın çıkarıp açmıştı. Dört sandviç vardı çıkının içinde. Birini kenara koyarak, "Konserve sığır eti sevmediğimi hep unutur," dedi.
Harry bir poğaça uzatarak, "İstersen değiş tokuş edelim" dedi. "Hadi -"
"Bunu istemezsin ki, kupkuru," dedi Ron. "Pek vakti olmuyor," diye ekledi aceleyle, "beşimize birden yetişemiyor."
"Hadi, bir poğaça al," dedi Harry, daha önce ne o kimseyle, ne de kimse onunla bir şey paylaşmıştı. Orada oturup Harry'nin poğaçalarını, pastalarını, bütün aldıklarını birlikte yemek ne güzel bir duyguydu (sandviçler bir kenara atılıp unutulmuştu).
Çikolatalı Kurbağa paketini göstererek, "Nedir bu?" diye sordu Harry. "Sahici kurbağa değiller ya?" Artık dünyada hiçbir şey şaşırtmayacaktı onu.
"Hayır," dedi Ron. "Ama içindeki karta bak bakalım. Bende Agrippa eksik."
"Ne?"
"Sahi, bilmiyorsun tabii - Çikolatalı Kurbağaların içinden kart çıkar, biriktirirsin - Ünlü Cadılar ve Büyücüler. Beş yüz tane kadar var bende, ama Agrippa ile Ptolemy eksik."
Harry, Çikolatalı Kurbağa paketini açıp içindeki kartı çıkardı. Bir adamın yüzü vardı kartta. Dar çerçeveli bir gözlük takmıştı adam, kemerli upuzun bir burnu, dümdüz kır saçları, sakalı, bir de bıyığı vardı. Resmin altında adı yazılıydı: Albus Dumbledore.
"Demek Dumbledore buymuş!"
"Daha önce Dumbledore adını hiç duymadın mı yoksa?" dedi Ron. "Bir kurbağa da ben alabilir miyim? Belki Agrippa bulurum - sağol -"
Harry kartın arkasını çevirip okumaya başladı:
Albus Dumbledore, Hogwarts Müdürü.
Birçok kişi tarafından modern zamanların en büyük büyücüsü olarak kabul edilen Profesör Dumbledore, özellikle 1945'te kara büyücü Grindelwald'ı yenmesiyle, ejderha kanının on iki ayrı konuda kullanılışını bulmasıyla ve arkadaşı Nicolas Flamel'la simya konusunda yürüttüğü çalışmalarla ünlüdür. Profesör Dumbledore oda müziğinden ve on lobuttu bowlingden hoşlanmaktadır.
Harry kartı bir daha çevirdi, Dumbledore'un yüzünün yok olduğunu görünce şaşırdı. "Gitmiş!" "Eee, butun gün burada kalamaz ya," dedi Ron.
"Geri gelir nasıl olsa. Off, bir Morgana daha, altı tane Morgana'm oldu... sen ister misin? Toplamaya başlayabilirsin."
Ron'un gözleri, açılmayı bekleyen Çikolatalı Kurbağa paketlerine dikilmişti.
"Keyfine bak," dedi Harry. "Ama, biliyor musun, Muggle'lar dünyasında insanlar fotoğraflardan çekip gitmezler."
Ron, şaşkınlıkla, "Sahi mi?" dedi. "Hiç kıpırdamazlar mı yani? Tuhaf!"
Harry, Dumbledore'un yeniden dönüp karta yerleştiğini ve kendisine belli belirsiz gülümsediğini gördü. Ron'u, Ünlü Cadılar ve Büyücüler kartlarına bakmak değil de, kurbağaları yemek daha çok ilgilendiriyordu anlaşılan, ama Harry gözlerini kartlardan ayıramıyordu. Kısa sürede Dumbledore ile Morgana'nın yanı sıra Woodcroftlu Hengist'i, Alberic Grunnion'ı, Circe'si, Paracelsus'u, Merlin'i de oldu. Sonunda, burnunu kaşıyıp duran Kelt rahibelerinden Cliodna'yı bir yana bırakıp Bertie Botts'un Bin Bir Çeşit Fasulye Şekerlemelerinden birini açtı.
Ron, Harry'yi, "Çok dikkatli olmalısın," diye uyardı. "Bin bir çeşit diyorlar ya, gerçekten bin bir çeşittir, her tatta şekerleme vardır içinde - çikolatalı, naneli, marmelattı şekerlemelerin yanı sıra ıspanaklı, karaci-ğerli, işkembeli şekerlemeler de çıkabilir. George, umacı tadında bir şekerleme bile yemiş, öyle diyor."
Ron bir yeşil fasulye aldı eline, dikkatle baktı, ucundan ısırdı.
"Pöff - gördün mü? Lahana."
Bin bir çeşit şekerlemelerden epeyce yediler. Harry'nin kısmetine kızarmış ekmekli, hindistan cevizli, kuru fasulyeli, çilekli, körili, çimenli, kahveli, sardalyalı şekerlemeler çıktı; Ron'un el sürmeyi göze alamadığı tuhaf, gri bir şekerlemeyi yemeye bile cesaret etti Harry - o da biberli çıktı.
Pencerenin önünden akıp giden manzara gittikçe yabansılaşıyordu şimdi. O düzenli tarlalar yoktu artık. Onların yerini korular, kıvrılarak akan ırmaklar, koyu yeşil tepeler almıştı.
Kompartımanın kapısı vuruldu, Peron Dokuz Üç Çeyrek'te Harry'nin yanından geçen yuvarlak yüzlü çocuk girdi içeri. Dokunulsa ağlayacak gibiydi.
"Özür dilerim," dedi, "bir kurbağa gördünüzmü?"
Harry'yle Ron başlarını iki yana sallayınca, inlemeye başladı çocuk. "Yitirdim onu! Boyuna benden kaçıyor!"
"Bir yerden çıkar," dedi Harry.
Çocuk yıkılmıştı sanki. "Peki," dedi. "Görecek olursanız..."
Çıkıp gitti.
"Niye o kadar üzülüyor, anlamadım," dedi Ron. "Eğer ben bir kurbağa getirseydim, onu hemencecik yitirmeye bakardım. Neyse, ben de Scabbers'ı getirdim, konuşmam doğru olmaz."
Fare, Ron'un kucağında hâlâ uyukluyordu.
Ron, tiksintiyle, "Ölecek olsa farkına bile varmazsın," dedi. "Dün rengini sarıya çevirmeye çalıştım, daha ilginç olsun diye, ama büyü işe yaramadı. Bak, göstereyim sana..."
Sandığını karıştırıp eski mi eski bir asa çıkardı. Her yanı çentik çentikti, ucunda da beyaz bir şey parlıyordu.Tek boynuzlu at kılı - neredeyse çıkacak içinden.
Neyse -"
Asasını tam kaldırmıştı ki, kompartımanın kapısı açıldı. Kurbağası kaçan çocuk gelmişti yine, yanında da bir kız vardı. Kız, yeni Hogwarts cüppesini giymişti bile.
"Bir kurbağa gören oldu mu? Neville kurbağasını yitirmiş," dedi. Sesi buyururcasına çıkıyordu, gür kahverengi saçları vardı, ön dişleri oldukça iriydi.
"Görmediğimizi daha önce söyledik ona," dedi Ron, ama kız onu dinlemiyordu bile, elindeki asaya bakıyordu.
"Büyü mü yapıyorsun? Görelim bakalım." Oturdu. Ron köşeye kıstınlmıştı. "Şey - peki öyleyse." Boğazını temizledi. "Gün ışığı, nergis, çimen, papatya, Bu şişko fareyi çevir sarıya." Asasını salladı, ama bir şey olmadı. Scabbers hâlâ külrengiydi, mışıl mışıl uyuyordu.
"Bu gerçek bir büyü mü sence?" dedi kız. "Pek işe yaramadı, öyle değil mi? Ben, alıştırma olsun diye, birkaç basit büyü denedim, hepsinden de sonuç aldım. Ailemde kimsenin büyüyle ilgisi yok, bana mektup geldiğinde hepimiz şaşırdık, ama çok sevindim, ne de olsa en iyi büyücülük okulu bu, öyle diyorlar - ders kitaplarını şimdiden ezberledim, sanırım bu kadarı yeterli -sahi, benim adım Hermione Granger, siz kimsiniz?"
Bütün bunları hızlı hızlı söylemişti.
Harry Ron'a baktı, onun da ders kitaplarını ezberlemediği şaşkın yüzünden belliydi, bunu görmek Harry'yi rahatlattı.
"Ben Ron VVeasley," diye mırıldandı Ron.
"Harry Potter," dedi Harry.
"Sahi mi?" dedi Hermione. "Senin hakkında her şeyi biliyorum tabii - birkaç tane de yardıma kitap aldım, senin adın Çağdaş Sihir Tarihi'nde, Karanlık Sanatların Yükselişi ve Çöküşü'nde, bir de Yirminci Yüzyılın Büyük Büyücülük Olaylan'nda geçiyor."
Harry, şaşkınlık içinde, "Öyle mi?" dedi.
"Hoppala," dedi Hermione, "bilmiyor muydun? Ben olsam, hakkımda yazılmış her şeyi öğrenmeye çalışırdım. Hangi binada kalacağınız belli mi? Ben soruşturup durdum, keşke Gryffindor'a verseler, en iyisi ora-sıymış, Dumbledore da orada kalmış, ama Ravenclaw de fena değilmiş galiba... Neyse, biz gidip Neville'in kurbağasını arayalım. Siz de giyinseniz artık, neredeyse geliyoruz."
Kurbağasız çocuğu sürükleyerek çıktı.
"Aman," dedi Ron, "onun olmadığı bir binaya versinler de, hangisine verirlerse versinler." Asasını sandığa koydu yine. "Bu da tam palavra - George verdi, işe yaramadığını bile bile."
Harry, "Kardeşlerin hangi binada kalıyor?" diye sordu.
"Gryffindor'da," dedi Ron. Kederlere bürünmüştü yine. "Annemle babam da orada kalmış. Beni oraya vermezlerse kim bilir ne düşünürler. Ravenclaw de fena değil galiba, ama Slytherin'e verirlerse yandım."
"Vol- yani, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen de oradaymış, değil mi?"
"Öyle," dedi Ron. Keyfi kaçmıştı, arkasına yaslandı.
Harry, Ron'un kafasını başka konulara çekmek için, "Biliyor musun," dedi, "Scabbers'ın bıyıklarının ucu daha açık renk. Ağabeylerin mezun olduklarına göre, şimdi ne yapıyorlar?"
Harry, bir büyücünün okulu bitirdikten sonra ne yaptığım merak ediyordu.
"Charlie Romanya'da, ejderhaları inceliyor. Bili de Afrika'da Gringotts için çalışıyor," dedi Ron. "Grin-gotts'u duydun mu? Gelecek Postası'nda yazıyordu, ama Muggle'lar o gazeteyi bilmezler - birileri sımsıkı korunan bir kasayı soymaya kalkmış."
Harry gözlerini dikti ona.
"Sahi mi? Peki, ne yapmışlar onlara?"
"Hiçbir şey, bu yüzden gazeteye geçmişti. Yakalanmamışlar. Babamın söylediğine bakılırsa, bunu yapsa yapsa ancak bir Kara büyücü yapar, Gringotts'a ancak o yaklaşabilir, ama bir şey almamışlar, garip olan da bu zaten. Tabii böyle bir şey olunca, arkasında Kim-Oldu-ğunu-Bilirsin-Sen vardır diye herkes korkuyor."
Harry kafasında bu haberi değerlendirmeye çalıştı.
Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in adı ne zaman geçse, içinde bir korku uyanıyordu. Herhalde büyü dünyasına girmenin yarattığı bir şeydi bu, "Voldemort" yerine "Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen" demek, o korkuyu biraz olsun hafifletiyordu sanki.
Ron, "Sen hangi Quidditch takımını tutuyorsun?" diye sordu.
Harry, "Şey - hiçbirini bilmiyorum ki," demek zorunda kaldı.
"Ne?" Şaşkınlıktan kalakalmışça Ron. "Gör de bak, dünyanın en güzel oyunudur -" Sonra dört topla nasıl oynandığını, yedi oyuncunun neler yaptığım, kardeşleriyle gittiği unutulmaz maçları, parası olunca ne tür bir süpürge alacağını anlattı. Tam oyunun inceliklerine geçmişti ki, kompartımanın kapısı açıldı yine, ama bu kere gelenler ne kurbağasını yitiren Neville'di, ne de Hermione Granger'dı.
Üç çocuk girdi içeri, Harry ortadakini hemen tanıdı: Madam Malkin'in dükkanındaki solgun yüzlü çocuktu bu. Harry'ye Diagon Yolu'nda gösterdiğinden çok daha fazla bir ilgiyle bakıyordu.
"Doğru mu?" dedi. "Bütün trende söylüyorlar, Harry Potter bu kompartımandaymış diye. Demek sensin o?"
"Evet," dedi Harry. Öteki çocuklara bakıyordu. İkisi de iriyarıydı, son derece kötü kalpliye benziyorlardı. Solgun yüzlü çocuğun iki yanında, onun korumaları gibi duruyorlardı.
Harry'nin onlara baktığını gören solgun yüzlü çocuk, "Sahi, bu Crabbe, bu da Goyle," dedi. "Benim adım da Malfoy, Draco Malfoy."
Ron hafifçe öksürdü, bu öksürüğün arkasında alay gizliydi sanki. Draco Malfoy ona baktı.
"Adım pek mi komik? Senin kim olduğunu sormama gerek yok. Babam bütün VVeasley'lerin kızıl saçlı, çilli olduklarını, yetiştirebileceklerinden çok daha fazla çocuk yapaklarını anlatmıştı."
Harry'ye döndü yine.
"Bazı büyücü ailelerin ötekilerden üstün olduğunu yakında anlayacaksın, Potter. Yanlış kimselerle arkadaşlık kurmaktan vazgeçersen, yardıma hazırım."
Tokalaşmak için elini uzattı Harry'ye, ama Harry onun elini sıkmadı.
Soğuk bir sesle, "Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna ben kendim karar verebilirim, sağol," dedi.
Draco Malfoy kıpkırmızı kesilmedi, ama solgun yanakları hafifçe pembeleşti.
Ağır ağır, "Senin yerinde olsam, ayağımı denk alırdım, Potter," dedi. 'Terbiyeni takınmazsan, sonun annenle babanın sonuna benzer. Onlar da kendileri için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyorlardı. Weasley'ler gibi ayaktakımıyla ya da Hagrid gibilerle arkadaşlık edersen, cezanı çekersin."
Harry'yle Ron ayağa kalktılar. Ron'un suratı da saçları gibi kıpkızıl kesilmişti.
"Sen bir daha söylesene şunu," dedi.
Malfoy, burnunu çekerek, "Ne o, bizimle kavga mı edeceksin yoksa?" dedi.
"Şimdi çekip gitmezsen, evet," dedi Harry; Crabbe de, Goyle da, hem kendisinden hem Ron'dan çok daha iriydi, ama yüreğine bir cesaret gelmişti.
"Ama gitmek istemiyoruz ki, öyle değil mi, çocuklar? Yemeğimizi yedik bitirdik, burada daha bir sürü yiyecek var."
Goyle, Ron'un yanındaki Çikolatalı Kurbağalara uzandı - Ron atıldı, ama daha ona elini bile sürmeden Goyle korkunç bir çığlık attı.
Parmağının ucundan Scabbers sarkıyordu, fare keskin dişlerini Goyle'un kemiğine kadar batırmıştı - Goyle uluyarak Scabbers'ı sallayıp dururken, Crabbe ile Malfoy gerilediler, sonunda parmaktan kurtuldu Scabbers, havada uçup pencerenin camına çarptı, üç çocuk da hemen yok oldular. Şekerler arasında başka fareler olduğunu sanıyorlardı belki, belki de ayak sesleri duymuşlardı, çünkü bir saniye sonra Hermione Granger çıkageldi.
Yerlere saçılmış şekerlere, Scabbers'ı kuyruğundan tutup kaldıran Ron'a bakarak, "Ne oluyor burada?" diye sordu.
Ron, "Galibu bayılmış," dedi Harry'ye. Scabbers'a daha yakından baktı. "Hayır - bayılmamış - uykuya dalmış yine."
Gerçekten de uyuyakalmıştı.
"Malfoy'u daha Önce tanıyor muydun?"
Harry, Diagon Yolu'ndaki karşılaşmalarını anlattı.
Ron, esrarengiz bir sesle, "Ailesinden söz edildiğini duymuştum," dedi. "Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen yok olduktan sonra bizim safımıza ilk geçen ailelerden biriymiş. Kendilerine büyü yapıldığını söylemişler. Babam inanmıyor buna. Malfoy'un babasının Karanlık Yan'a kendi isteğiyle katıldığını söylüyor." Hermi-one'ye döndü. "Bir şeyler yemez miydin?"
"Siz acele edin de cüppelerinizi giymeye bakın, biraz önce öne gidip makinistle konuştum, pek az yolumuz kalmış. Siz kavga mı ettiniz yoksa? Daha okula bile varmadan birbirinize girmişsiniz!"
Ron, suratını asarak, "Biz kavga etmedik, Scabbers etti” dedi. "Şimdi biz üstümüzü değişirken çıkar mısın?"
Hermione, genizden gelen bir sesle, "Peki," dedi. "Kendimi buraya attım, çünkü dışarıdakiler çocukça davranıyorlar, koridorda koşup duruyorlar. Senin de burnunda leke var, farkında mısın?"
Onun arkasından öfkeyle baktı Ron. Harry pencereden dışarıya göz attı. Hava kararıyordu. Mosmor bir göğün altındaki dağları, ormanları görebiliyordu. Tren gerçekten yavaşlıyor gibiydi.
Ron'la ceketlerini çıkarıp uzun siyah cüppelerini giydiler. Ron'unki biraz kısaydı, eteğinin altından lastik ayakkabıları görülebiliyordu.
Trende bir ses yankılandı: "Beş dakika içinde Hogwarts'ta olacağız. Lütfen eşyalarınızı trende bırakın, onlar okula ayrıca götürülecektir."
Harry'nin midesi kasıldı heyecandan, Ron'un çilli yüzü de bembeyaz kesilmişti. Kalan şekerleri ceplerine doldurup koridordaki kalabalığa katıldılar.
Tren yavaşladı, yavaşladı, sonunda durdu. Herkes kapılara saldırıp küçük, karanlık bir perona indi. Harry soğuk gece havasında ürperdi. Tepelerinde bir lambanın ışığı belirdi ansızın, Harry tanıdık bir ses duydu: "Birinci sınıflar! Birinci sınıflar buraya! İyisin ya, Harry?"
Bir kafalar denizi üstünde Hagrid'in kocaman, kıllı suratı belirdi.
"Hadi, peşimden gelin - başka birinci sınıf var mı? Adımlara dikkat! Birinci sınıflar peşimden gelsin!"
Kaya sendeleye, dik, daracık bir patikada Hagrid'i izlediler. İki yan da öylesine karanlıktı ki, Harry oralarda koca ağaçlar olduğunu düşündü. Kimse pek konuşmuyordu. Boyuna kurbağasını yitiren Neville bir iki kere burnunu çekti.
Hagrid, omuzunun üstünden, "Bir saniye sonra Hogwarts'ı ilk defa göreceksiniz," diye seslendi, "hemen şurayı dönünce."
Bir "Ooooo!" yükseldi çocuklardan.
Dar patika ansızın büyük, siyah bir gölün kıyısına açılmıştı. Karşı yakadaki yüksek bir dağın tepesinde, yıldızlı göğün altında, ışıklı pencereleri, bir sürü kulesiyle dev bir şato vardı.
Kıyıda bekleyen kayıklar filosunu göstererek, "Dörder kişiden fazla binilmeyecek!" diye seslendi Hagrid. Harry'yle Ron'un kayığına Nevüle'le Hermione de bindiler.
Tek basma bir kayığa kurulan Hagrid, "Herkes tamam mı?" diye bağırdı. "Peki öyleyse - İLERİ!"
Kayıklar filosu, cam kadar düzgün gölün üstünde kayarak ilerlemeye başladı ansızın. Kimse konuşmuyordu, herkes tepedeki büyük şatoya bakıyordu. Şato, yükseldiği yamaca yaklaşıldıkça daha da büyüyordu sanki.
Baştaki kayıklar yamaca varınca, "Eğin kafalarınızı!" diye bağırdı Hagrid; herkes kafasını eğdi, kayıklar yamacın önündeki girişi perdeleyen sarmaşıklar arasından kaydı. Şatonun altına kadar uzanan karanlık tünelden geçip bir yeraltı rıhtımına yanaştılar, kayalara, çakıllara çıktılar.
Onlar karaya ayak basarken kayıkları denetleyen Hagrid, "Hey, sen! Senin kurbağan mı bu?" dedi.
Neville, ellerini uzatarak, "Trevor!" diye haykırdı sevinçle. Sonra Hagrid'in lambasını izleyerek kayadaki bir geçidi tırmandılar, sonunda, şatonun gölgesinde uzanan düzgün, nemli bir çimenliğe vardılar.
Taş basamakları çıkıp meşeden yapılmış kocaman bir kapının önünde toplandılar.
"Herkes burada mı? Sen, oradaki, kurbağan yanında mı?"
Dev yumruğunu kaldırdı Hagrid, şato kapısına üç kere vurdu.

GeCeLeR 12-10-2006 01:27 AM

BÖLÜM 7 - Seçmen Şapka

Kapı hemen açıldı. Zümrüt yeşili bir cüppe giymiş uzun boylu, siyah saçlı bir büyücü kadın duruyordu karşılarında. Çok sert bir yüzü vardı, Harry'nin aklına gelen ilk şey, bu kadınla ters düşülmemesi gerektiği oldu.
"Birinci sınıflar, Profesör McGonagall," dedi Hagrid.
"Teşekkür ederim, Hagrid. Bana bırak artık."
Kapıyı ardına kadar açtı. Giriş Salonu öylesine büyüktü ki, içine Dursley'lerin evi bile sığabilirdi. Taş duvarlar, Gringotts'ta olduğu gibi, meşalelerle aydınlatılıyordu, tavan ise görülemeyecek kadar yüksekti, tam karşılarındaki görkemli mermer merdiven üst katlara çıkıyordu.
Taş döşeli salonda Profesör McGonagall'ı izlediler. Harry sağdaki kapının arkasından yüzlerce sesin oluşturduğu uğultuyu duyabiliyordu - okuldakilerin geri kalanı oradaydı herhalde - ama Profesör McGonagall onları salonun yanındaki küçük, boş bir odaya görürdü.
İçeri girip birbirlerine her zamankinden daha çok sokuldular, çevrelerine baktılar tedirginlikle.
"Hogwarts'a hoş geldiniz," dedi Profesör McGonagall. "Ders yılı başlangıcı şöleni biraz sonra başlayacak, ama Büyük Salon'da yerlerinizi almadan önce seçim yapılacak, hangi binalara verileceğiniz saptanacak. Seçim son derece önemli bir törendir, çünkü burada kaldığınız sürece, binanız Hogwarts'taki aileniz gibi olacak. Derslere kendi binanızdakilerle gireceksiniz, kendi binanızın yatakhanesinde uyuyacaksınız, boş vakitlerinizi binanızın ortak salonunda geçireceksiniz.
"Dört bina var; adlan Gryffindor, Hufflepuff, Ravenclaw ve Slytherin. Her binanın kendi soylu tarihi var, her bina çok önemli cadılar, büyücüler yetiştirmiştir. Hogwarts'ta bulunduğunuz sürece yaptığınız iyi işler bina notlarını yükseltir, kurallara uymamak da bina notlarını düşürür. Yıl sonunda toplam notu en yüksek olan bina, Bina Kupası'yla ödüllendirilir, büyük bir onurdur bu. Dilerim hepiniz kendi binanızın notlarına katkıda bulunursunuz.
"Seçim Töreni biraz sonra bütün öğrencilerin önünde yapılacak. Bu arada beklerken hepiniz kendinize çekidüzen verin."
Gözleri bir an Neville'in sol kulağına doğru kaymış cüppesine, Ron'un kirli burnuna takıldı. Harry saçlarını düzeltmeye çalıştı tedirginlikle.
"Hazırlıklar tamamlanınca döneceğim," dedi Profesör McGonagall. "Lütfen sessizce bekleyin."
Odadan ayrıldı. Harry yutkundu.
"Nasıl bir seçim yapıp da bizi binalara ayıracaklar?" diye sordu Ron'a.
"Bir çeşit sınav herhalde. Fred'e bakılırsa, insanın çok canı yanıyormuş, ama şaka ediyordur."
Harry'nin yüreği gümbür gümbür atmaya başladı. Sınav mı? Bütün okulun önünde? Ama hiç büyü bilmiyordu ki daha - ne yapardı? Daha geldikleri anda böyle bir şey beklemiyordu. Çevresine bakındı merakla, herkesin korku içinde olduğunu gördü. Hermione Granger'dan başka kimsenin pek konuştuğu yoktu, o da öğrendiği büyüleri hızlı hızlı tekrarlıyor, acaba hangisine sığınsam diye düşünüyordu. Harry onun söylediklerini işitmemeye çalışıyordu. Hiç böyle tedirgin olmamıştı, okulda öğretmeninin peruğunu, artık nasıl becerdiyse, maviye çevirdiğini yazan raporu eve, Dursley'lere götürdüğü zaman bile. Gözlerini kapıya dikmişti. Her an Profesör McGonagall içeri girip onu alınyazısının yazdığı yere sürükleyebilirdi.
Derken öyle bir şey oldu ki, Harry yarım metre havaya sıçradı - arkasında duran birkaç kişi çığlık atmıştı.
"Ne oluyor?"
Soluğu kesildi. Çevresindekilerin de. Arka duvardan yirmi kadar hayalet süzülmüştü odaya. İnci beyazıydı hepsi, hafifçe saydamdı, birbirleriyle konuşarak, birinci sınıf öğrencüerine hiç bakmadan, kayarcasına ilerliyorlardı. Bir konu üzerinde tartışıyor gibiydiler. İçlerinden şişman bir keşişe benzeyeni, "Bana kalırsa, bağışla ve unut, ona ikinci bir olanak tanımalıyız -" diyordu.
"Sevgili Keşiş, Peeves'e yeteri kadar olanak tanımadık mı? Hepimizin adını kötüye çıkarıyor, üstelik hayalet bile değil - sahi, siz ne arıyorsunuz burada?"
Daracık pantolonlu, yakalıklı bir hayalet birinci sınıf öğrencilerini fark etmişti ansızın.
Kimse yanıt vermedi.
Çevrelerinde gülümseyerek dolaşan Şişman Keşiş, '"Yeni öğrenciler!" dedi. "Anlaşılan seçme-ayırma işlemi var."
Birkaç kişi sessizce baş salladı.
"Hufflepuffta görüşmek umuduyla!" dedi Keşiş. "Benim eski binam orası."
"Size güle güle," dedi tiz bir ses. "Seçme Töreni başlamak üzere."
Profesör McGonagall dönmüştü. Hayaletler teker teker süzülerek karşı duvardan geçip yok oldular.
Yeni öğrencilere, "Tek sıra olun," dedi Profesör McGonagall, "beni izleyin."
Ayakları kurşun gibi ağırlaşmıştı Harry'nin, kırçıl saçlı bir çocuğun arkasında sıraya girdi, onun arkasında da Ron yerini aldı, odadan çıktılar, salonun sonundaki çift kanatlı kapıdan geçip Büyük Salon'a vardılar.
Harry böyle garip, böyle görkemli bir yeri hayal bile etmemişti. Öteki öğrencilerin oturduğu dört uzun masanın üstünde havada uçuşan binlerce, binlerce mum aydınlatıyordu ortalığı. Masalara pırıl pırıl altın tabaklar, kupalar konulmuştu. Salonun ucunda öğretmenlerin oturduğu bir başka uzun masa vardı. Profesör McGonagall birinci sınıf öğrencilerini oraya götürdü; yeniler, eski öğrencilerin karşısında sıralandılar; öğretmenler arkalarında kalmıştı. Titrek mum ışığında kendilerine bakan yüzlerce surat, solgun fenerlere benziyordu. Öğrencilerin aralarında yer almış hayaletler, puslu gümüşler gibi parlıyorlardı. Harry, kendilerine dikilmiş gözlerden kaçınmak için başını kaldırdı, yıldızlar serpiştirilmiş kadife siyahı bir tavan gördü. Her-mione'nin, "Dışarıdaki gökyüzüne benzemesi için büyülenmiş. Hogwarts Tarihi'nde okumuştum," diye fısıldadığını duydu.
Orada bir tavan olduğuna, Büyük Salon'un gökyüzüne açılmadığına inanmak çok güçtü doğrusu.
Harry başını hemen indirdi; Profesör McGonagall, yeni öğrencilerin önüne dört ayaklı bir tabure yerleştirdi sessizce. Taburenin üstüne de sivri uçlu bir büyücü şapkası koydu. Yamalar içindeydi şapka, eski püsküydü, son derece kirliydi. Petunia Teyze olsa, onu evin kapısından içeri sokmazdı.
Belki de içinden tavşan çıkarmamızı isteyecekler, diye düşündü Harry; buna benzer bir şey yapılacak -salonda kim varsa gözünü şapkaya dikmişti şimdi, o da dikti. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra hafifçe kıpırdadı şapka. Kenarına yakın bir yerlerdeki yırtık, ağız gibi açıldı - şapka bir şarkı tutturdu:
"Bu şapka, dersiniz, çirkin mi çirkin! Ama öyle hemen karar vermeyin. Toz olurum varsa benden güzeli, Eşsizim kendimi bildim bileli.
Ne kasket dinlerim ne de silindir, Şampiyonluk kaçmaz, hep bana gelir. Hogwarts okulunda Seçmen Şapka'yım, Her gün, her ay, her yıl başka başkayım. Karşımda şöyle bir ürperin biraz Dünyada hiçbir şey gözümden kaçmaz. Eğer geçirirsen beni başına Gideceğin yen söylerim sana. Seni Gryffindor'a yollarım belki, Zamanla olursun aslanın teki, Yiğittir orada kalan çocuklar, Hepsinin yüreği, nah, mangal kadar. Belki de düşersin Hufflepuff'a Haksızlığı hemen kaldırıp rafa Adalet uğruna savaş verirsin Her yere mutluluk götürmek için. Ravenclaw kısmetin belki, Oradakilerin hiç çıkmaz sesi, Mantıktır onlarca önemli olan, öyle kurtulurlar tüm sorunlardan. Düşersin belki de Slytherin'e sen, Bir başkadır sanki oraya giden, Amaçları için neler yapmazlar Açıklasam bitmez sabaha kadar. Giy kafana beni! Çekinme sakın! Birinci koşul bu: Korkmayacaksın! Hiç kimseye gelmez kötülük benden, Şapkalar içinde en uysalım ben."
Şarkı sona erince salonda bir alkış koptu. Şapka eğilerek dört masaya da selam verdi, sonra sessizliğe gömüldü yine.
Ron, Harry'ye, "Demek şapkayı geçireceğiz başımıza!" diye fısıldadı. "Fred'i öldüreceğim, ifritlerle güreşmekten söz ediyordu."
Harry belli belirsiz gülümsedi. Evet, şapkayı giymek bir büyü yapmaya kalkışmaktan çok daha iyiydi, ama keşke herkesin gözü önünde giymesek diye düşünüyordu. Şapka bir sürü soru soracaktı anlaşılan, Harry'nin ise ne cesareti üstündeydi, ne de hazırcevaplığı. Yüreği ağzmdaydı. Eğer kendisi gibiler için bir bina olsaydı, her şey ne kadar kolaylaşacaktı.
Profesör McGonagall, elinde uzun bir parşömen kağıdıyla birkaç adım öne çıktı.
"Adınızı söylediğim zaman şapkayı giyip tabureye oturacak, hangi binaya ayrıldığınızı öğreneceksiniz," dedi. "Abbott, Hannah!"
Sarı at kuyruğu saçlı, pembe yüzlü bir kız çıktı ortaya, şapkayı kafasına geçirdi. Şapka gözlerine kadar indi. Kız oturdu. Bir an sessizlik
"HUFFLEPUFF!" diye bağırdı şapka.
Sağdaki masadan bir alkış koptu, Hannah gidip Hufflepuff masasına oturdu. Harry, Şişman Keşiş hayaletinin kıza neşeyle el salladığını gördü.
"Bones, Susan!"
Şapka, " HUFFLEPUFF!" diye bağırdı yine, Susan da seğirtip Hannah'nın yanında yerini aldı.
"Boot, Terry!"
"RAVENCLAVV!"
Bu kere soldan ikinci masadan bir alkış koptu; Ravenclaw'dan birkaç kişi ayağa kalkıp, yanlarına gelen Terry'nin elini sıktı.
"Brocklehurst, Mandy" de Ravenclaw'a katıldı, ama "Brown, Lavender" yeniler arasında ilk Gryffin-dor'lu oldu, en uçtaki sol masa alkıştan inledi; Harry, Ron'un ikiz kardeşlerinin ıslık çaldıklarım gördü.
Derken "Bulstrode, Millicent" Slytherin'li oldu. Belki Harry'ye öyle geliyordu, ama Slytherin için anlatılan onca şeyden sonra, o masadakileri hiç gözü tutmadı.
İçi bulanmaya başlamıştı şimdi. Eski okulundaki spor derslerinde nasıl takımlara ayrıldıkları geldi aklına. En son o seçilirdi, kötü oyuncu olduğu için değil, Dudleye yaranmak için - kimse ondan hoşlandığının sanılmasını istemezdi.
"Finch-Fletchley, Justin!"
" HUFFLEPUFF!"
Harry'nin gözünden kaçmadı, şapka bazen binanın adını hemen bağırıyor, bazen de karar vermek için azıcık düşünüyordu. Sırada Harry'nin yanında duran kırçıl saçlı çocuk, "Finnigan, Seamus", Gryffindor'a ayrıldığını öğrenmek için taburede tam bir dakika oturdu.
"Granger, Hermione!"
Hermione koşarcasına gitti tabureye, şapkayı kafasına telaşla geçirdi.
"GRYFFINDOR!" diye bağırdı şapka. Ron homurdandı.
Korkunç bir düşünce belirdi Harry'nin kafasında,zaten insan tedirgin olmayagörsün, kafasına hep korkunç düşünceler takılır. Ya kendisi hiç seçilmezse ne olacaktı? Ya uzun süre, çok uzun süre, gözlerine kadar inen şapkayla orada öyle oturup kalırsa, sonunda Profesör McGonagall gelip şapkayı çıkarırsa, bir yanlışlık olduğunu söyler de onu yeniden trene götürürlerse?
Boyuna kurbağasını yitiren Neville Longbottom, adı seslenildiğinde, tabureye giderken sendeledi, az kalsın düşecekti. Şapkanın karar vermesi epey vakit aldı. Sonunda "GRYFFINDOR" diye bağırınca, Neville kafasında şapkayla masaya koştu, sonra da kahkahalar arasında dönüp onu "MacDougal, Morag"a uzattı.
Adı söylenince, hemen ileri atıldı Malfoy, şapkayı daha kafasına değdirir değdirmez karar açıklandı: "SLYTHERIN!"
Malfoy, son derece hoşnut, arkadaşları Crabbe ile Goyle'un yanına gitti.
Pek fazla kişi kalmamıştı şimdi.
"Moon"... "Nott"... "Parkinson"... sonra bir çift ikiz kızkardeş, 'Tatil" ile 'Tatil"... sonra "Perks, Sally-An-ne"... derken, sonunda -
"Potter, Harry!"
Harry bir adım atınca, alev hışırtılarını andıran fısıltıların yükseldiğini duydu salonda.
"Potter mı dedi?"
"Şu ünlü Harry Potter mı?"
Şapka gözlerine inmeden önce Harry'nin son gördüğü şey, salondakilerin onu dikkatle süzmeleri oldu. Sonra da şapkanın içindeki karanlığı gördü. Bekledi.
"Hmm," diye incecik bir ses geldi kulağına. "Güç. Çok güç. Bakıyorum, bayağı gözüpek. Kafa da fena değil. Yetenek de var, evet, öyle - kendini kanıtlama tutkusu... bak, bu ilginç... Seni nereye yollasam acaba?"
Harry taburenin kenarlarına sımsıkı yapışıp, "Slytherin olmasın, Slytherin olmasın," diye düşündü.
İnce ses, " Slytherin olmasın, ha?" dedi. "Emin misin? Biliyor musun, büyük usta olabilirsin sen, hepsi kafanın içinde, Slytherin de büyük ustalık yolunda çok şey kazandırabilir sana - hayır mı? Eh, öyle istiyorsun madem - GRYFFINDOR!"
Harry, şapkanın son kelimeyi salona doğru bağırdığını duydu. Şapkayı çıkarıp ağır ağır Gryffindor masasına yürüdü. Seçildiği, üstelik Slytherin'e gönderilmediği için öyle rahatlamıştı ki, en büyük alkışı kendisinin aldığını fark etmedi bile. Sınıf Başkanı Percy ayağa kalkıp elini sıktı coşkuyla, VVeasley ikizleri, "Potter bizde! Potter bizde!" diye bağırdılar, Harry daha önce gördüğü yakalıklı hayaletin karşısına oturdu. Hayalet hafifçe kolum vurdu onun, Harry üstüne bir kova buzlu su dökülmüş gibi ansızın ürperdi.
Yüce Masa'yı daha iyi görebiliyordu şimdi. Kendisine en yakın uçta Hagrid oturuyordu, gözleri karşılaşınca Hagrid başparmağını yukarı kaldırdı. Harry de gülümsedi. Orada, Yüce Masa'nm tam ortasında, kocaman yaldızlı bir koltukta Albus Dumbledore oturuyordu. Harry, trendeki Çikolatalı Kurbağa kartından hemen tanıdı onu. Salonda hayaletler kadar ışıl ışıl parlayan tek şey, Dumbledore'un gümüş rengi saçlarıydı.
Harry, Çatlak Kazan'daki tedirgin delikanlıyı, Profesör Quirrell'ı da tanıdı. Kafasındaki kocaman mor sarıkla pek tuhaf görünüyordu.
Ayrılacak üç kişi kalmıştı sadece. "Turpin, Lisa" Ravenclaw'a düştü. Sıra Ron'a geldi. Ron'un suratı yemyeşil olmuştu şimdi. Harry gözlerini sımsıkı yumdu heyecanla, bir saniye sonra da şapkanın "GRYFFINDOR!" diye bağırdığını duydu.
Ron, yanındaki iskemleye çökerken, ötekiler gibi Harry de onu uzun uzun alkışladı.
Harry'nin karşısında oturan Percy VVeasley, "Bravo, Ron, harika!" dedi; bu arada "Zabini, Blaise" de Slytherin'e seçildi. Profesör McGonagall kâğıdını katladı, Seçmen Şapka'yı alıp çıktı.
Harry önündeki boş altın tabağa baktı. Ne kadar acıktığını şimdi fark etmişti. Balkabağı poğaçaları çoktan sindirilip gitmişti.
Albus Dumbledore ayağa kalktı. Kendisini hiçbir şey bundan daha çok mutlu edemezmiş gibi, kollarını iki yana açıp öğrencilere gülümsedi.
"Hoş geldiniz!" dedi. "Hogwarts'ta yeni bir yıla hoş geldiniz! Şölen başlamadan önce bir şeyler söylemek istiyorum. Söylüyorum işte: Zırla! Tırla! İncik!
Boncuk!
“Teşekkür ederim!"
Yerine oturdu yine. Herkes çığlıklar atarak alkışladı. Harry gülsün mü gülmesin mi, bilemiyordu.
Çekinerek, Percye, "Azıcık - deli midir?" diye sordu.
Percy, "Ne delisi?" dedi. "Dâhidir o! Dünyanın en iyi büyücüsü! Ama orası öyle, hafifçe kafadan çatlaktır. Patates ister misin, Harry?"
Harry'nin ağzı bir kanş açıldı. Önlerindeki tabaklar yiyeceklerle doluydu şimdi. Sofrada, yemek isteyeceği hiç bu kadar çok şey görmemişti o güne kadar: kızarmış et, kızarmış piliç, pirzola, sosis, sucuk, biftek, haşlanmış patates, kızarmış patates, cips, mayonez, bezelye, havuç, salça, ketçap, bir de, her nedense, nane şekeri.
Dursley'ler Harry'yi aç bırakmazlardı doğrusu, ama Harry de hiçbir zaman canı istediği kadar yemek yiyemezdi. Neye uzansa Dudley kapardı hemen, kusacak kadar çok yemiş olsa bile. Harry, nane şekeri dışında, her şeyden biraz biraz aldı, başladı yemeye. Hepsi çok lezzetliydi.
Harry'nin bifteğini kesmesine bakan yakalıklı hayalet, 'Tek de güzel görünüyor," dedi üzüntüyle.
"Yoksa sen -?"
"Aşağı yukarı dört yüz yıldır ağzıma lokma koymadım," dedi hayalet. "Bir şey yemem gerekmiyor tabii, ama insan özlüyor. Kendimi tanıtmadım, değil mi? Sir Nicholas de Mimsy-Porpington hizmetinizdedir. Gryffindor Kulesi'nin yerleşik hayaleti."
Ron, "Kim olduğunu biliyorum!" dedi ansızın. "Kardeşlerim anlatmışlardı - sen Neredeyse Kafasız Nick'sin!"
Hayalet, "Bana Sir Nicholas de Mimsy denilmesi daha çok hoşuma gider -" diye söze başladı, ama kırçıl saçlı Seamus Finnigan atıldı.
"Neredeyse Kafasız mı? İnsan nasıl neredeyse kafasız olur?"
Sir Nicholas'm bütün keyfi kaçmıştı; bu küçük sohbet istediği gibi yürümüyordu anlaşılan.
"Böyle olur," dedi tedirginlikle. Sol kulağını tutup çekti. Kafası yana düşüp sanki menteşeyle tutturulmuş gibi boynundan sallanmaya başladı. Anlaşılan biri kafasını uçurmaya kalkmıştı onun, ama kökünden keseme-mişti. Neredeyse Kafasız Nick, çocukların şaşkın bakışlarından hoşlanmışa benziyordu, kafasını yerine taktı yine, öksürdü, sonra, "Demek sizler de - Gryffindor'lu oldunuz!" dedi. "Bu yıl şampiyon olmamızı sağlarsınız belki. Şampiyon olmayalı hiç bu kadar uzun zaman geçmemişti. Slytherin kupayı altı yıl üst üste kazandı! Kanlı Baron'un yanına varılmıyor - Slytherin'in hayaletidir o."
Slytherin masasına baktı Harry, orada korkunç bir hayaletin oturduğunu gördü; gözleri bomboş bakıyordu hayaletin, çökük bir yüzü, gümüş rengi kan lekeleriyle dolu bir cüppesi vardı. Malfoy'un sağına oturmuştu, Harry, Malfoy'un bundan hoşnut olmadığını görünce keyiflendi.
Büyük bir ilgiyle, "O kan lekeleri neden olmuş?"
diye sordu Seamus.
Neredeyse Kafasız Nick, tatlı bir sesle, "Hiç sormadım " dedi.
Herkes yiyebildiği kadar yiyince, yemekler uçup gitti sanki, tabaklar yine eskisi gibi pırıl pırıl oldu. Bir an sonra da tatlılar belirdi. İnsanın aklına gelebilecek her çeşit dondurma, elmalı pasta, meyveli pasta, çikolatalı pasta, marmelattı çörek, kek, çilek, jöle, sütlaç...
Harry meyveli pastasını atıştırırken, söz döndü dolaştı, ailelerine geldi.
"Ben yarı yarıyayım," dedi Seamus. "Babam bir Muggle. Annem büyücü olduğunu evleninceye kadar söylememiş ona. Babam bunu öğrenince şok geçirmiş."
Güldüler.
"Ya sen, Neville?" dedi Ron.
"Beni büyükannem büyüttü, kendisi cadıdır," dedi NeVille, "ama ailem uzun süre Muggle olduğumu sandı. Büyük amcam Algie boyuna beni hazırlıksız yakalayıp içimdeki büyüyü ortaya çıkarmaya çalışıyordu -bir keresinde Blackpool rıhtımının ucundan itmişti beni, az kalsın boğuluyordum- ama sekiz yaşıma kadar bir şey olmadı. Büyük amcam Algie çaya gelmişti bize, beni üst kat penceresinden sallandırdı, ayak bileklerimden bağlayarak, büyük teyzem Enid pasta verince de ipi bırakıverdi. Yere düşünce zıpladım durdum - top gibi zıplayarak bahçeyi geçtim, yola çıktım. Hepsinin hoşuna gitti bu. Büyükannem sevinçten ağlamaya başladı. Hele ben buraya çağrılınca yüzlerini görecektiniz - belki yeteri kadar büyü gücüm yoktur diye korkuyorlardı. Büyük amcam Algie öyle sevindi ki, kurbağamı o satın aldı."
Harry'nin öteki yanında, Percy VVeasley ile Hermonie derslerden söz ediyorlardı ("Keşke derslere hemen başlasalar, öğrenecek o kadar çok şey var ki, Biçim Değiştirme özellikle ilgimi çekiyor, bilirsin tabii, bir şeyi bir başka şeye çevirme, herhalde çok güç bir şey bu -"; "Küçük şeylerle başlarsın, kibritleri ianelere çevirmekle filan-".
Harry'nin içi ısınmış, uykusu gelmişti, Yüce Masa'ya baktı yine. Hagrid kupayı başını dikiyordu. Profesör McGonagall, Profesör Dumbledore'a bir şeyler anlatıyordu. Profesör Quirrell, o gülünç sarığıyla, yağlı siyah saçlı, kemer burunlu, soluk tenli bir. öğretmenle konuşuyordu.
Olanlar birdenbire oldu. Kemer burmlu öğretmen, Ouirrell'ın sangının ardından Harry'nin gözlerine dikti gözlerini - Harry'nin alnındaki ize keskin, sıcak bir sancı saplandı.
"Ahh!" Harry başına götürdü elini.
"Ne oldu?" diye sordu Percy.
"Y-yokbirşey."
Sancı, geldiği gibi bir anda yok oldu. Ama Harry o bakışın yarattığı duyguyu silkip atamadı - öğretmenin kendisinden hiç mi hiç hoşlanmadığı duygusuna kapılmıştı.
Percy'ye, "Profesör Quirrell'la konuşan o öğretmen kim?" diye sordu.
"Bakıyorum, Quirrell'ı tanımışsın bile. Tedirginliği boşuna değil, Profesör Snape'le konuşuyor çünkü. İksirleri öğretir, ama gönülsüzce yapar bu işi - gözü Quirelli’nin işinde, bunu bilmeyen yok. Karanlık Sanatlar konusunda çok bilgilidir Snape."
Harry, Snape'e baktı bir süre, ama Snape ona bir daha bakmadı.
Sonunda tatlılar da yok oldu, Profesör Dumbledore ayağa kalktı yine. Salon sessizliğe gömüldü.
"Öhö - hepimiz yedik içtik, sadece birkaç kelime daha... Ders yılının başlaması dolayısıyla bazı söyleyeceklerim var.
"Birinci sınıf öğrencileri, okul alanındaki ormanın bütün öğrencilere yasak olduğunu unutmasınlar. Öteki öğrencilerimizden bazlarına da bunu hatırlatmakta yarar görüyorum."
Dumbledore'un ışıl ışıl gözleri VVeasley ikizlerinin oturduğu yöne çevrildi.
"Hadememiz Mr Fiich de ders aralarında koridorlarda büyü yapmanın yasak olduğunu sizlere hatırlatmamı istedi.
"Ouidditch seçmeleri ders yılının ikinci haftasında yapılacaktır. Kendi binalarının takımlarında yer almak isteyenlerin Madam Hooch'a başvurmaları gerekmektedir. "Son olarak söylemek istediğim bir şey var. Sağdaki üçüncü kat koridoru, çok büyük acılar çekerek ölmek istemeyen herkese kapalıdır."
Harry güldü; gülen bir avuç öğrenciden biriydi sadece.
Percy'ye, "Şaka ediyor, değil mi?" diye fısıldadı. Kaşlarını çatarak, "Hiç de şakaya benzemiyor," dedi Percy. "Garip doğrusu, çünkü bir yere gitmemizi yasaklayınca nedenini de söyler genellikle - orman tehlikeli hayvanlarla dolu, herkes bilir bunu. Hiç olmazsa bize, Sınıf Başkanlarına söyleseydi."
"Şimdi yataklarımıza gitmeden okul şarkısını söyleyelim!" diye bağırdı Dumbledore. Harry, öteki öğretmenlerin dudaklarına yerleşmiş gülümsemelerin hiç değişmediğini fark etti.
Dumbledore, sanki ucundaki bir sineği kovuyor-muş gibi, asasını hafifçe salladı; altın sarısı, uzun bir kurdele fırladı asadan; kurdele masaların üstünde yükseldi, yılan gibi kıvrılarak sözcüklere dönüştü.
"Herkes en sevdiği havayı seçsin," dedi Dumbledore, "hadi, başlıyoruz!"
Bütün okul haykırmaya başladı:
"Hogwarts, Hogwarts, geldik sana, Bizi de al kollarına, Kafamızın içi bomboş, Söyle, bunun neresi hoş? Saçlı olsun, saçsız olsun Başlarımız bilgi dolsun. İlginç şeyler öğrenelim Gelişelim milim milim. "Yılmadan hep çalışırız Büyülere alışırız. Kırılmasın hiç umutlar, Gün doğmadan neler doğar,"
Şarkıyı herkes değişik zamanlarda bitirdi. Weasley ikizleri ise şarkıyı bir cenaze marşı havasında uzattıkça uzatıyordu. Dumbledore son birkaç dizenin söylenişini asasıyla yönetti, şarkı bitince de en çok alkışlayanlardan biri o oldu.
Gözlerini silerek, "Ah, müzik!" dedi. "Burada yaptıklarımızın ötesinde bir büyü! Hadi artık, yatma vakti. Doğru yataklarınıza!"
Birinci sınıf Gryffindor öğrencileri, uğultulu kalabalık arasından geçerek Percy'yi izlediler, Büyük Salondan çıkıp mermer merdivene yöneldiler. Harry'nin bacakları, yorgunluktan, tıka basa yemekten, kurşun gibi olmuştu yine. Öylesine uykusu gelmişti ki, koridorlardan geçerken, iki yana sıralanmış tablolardaki yüzlerin kendilerini göstererek fısıldaştıklarını bile fark etmedi; Percy'yi izlerken, kayan panolar, sarkan halılar arkasın daki gizli kapılardan geçtiklerini de fark etmedi. Esneyerek, ayaklarını sürüyerek başka merdivenlerden çıktılar, Harry daha ne kadar gideceklerim düşünüyordu ki, ansızın durdular.
Tam önlerinde, havada bir yığın baston uçuşuyordu, Percy onlara doğru bir adım atınca, bastonlar da kendilerini Percy'ye fırlatmaya başladılar.
Percy, "Peeves," diye fısıldadı birinci sınıf öğrencilerine. "Bir hortlak." Sesini yükseltti. "Peeves - göster kendini."
Şişmiş bir balondan çıkan havayı andıran kaba, yüksek bir ses yanıt verdi.
"Kanlı Baron'a mı gideyim istiyorsun?"
Pıt diye bir ses duyuldu, kapkara, fıldır fıldır gözlü, koca ağızlı bir adam belirdi; bastonlara yapışmış, havada bağdaş kurarak oturuyordu.
Alayla kıkırdayarak, "Ooooooo!" dedi. "Bastıbacak yeniler! Amma eğlenceli!"
Ansızın onlara doğru süzüldü hızla. Hepsi eğildiler.
Percy, "Çekil git, Peeves, yoksa Baron'a söylerim, şaka etmiyorum!" diye haykırdı.
Peeves dilini çıkardı, sonra bastonlan Neville'in kafasına düşürerek ortadan yok oldu. Zırh tangırtıları arasında hızla uzaklaştığını anladılar.
Yine yola koyulduklarında, "Peeves'e dikkat edin," dedi Percy. "Ona söz geçiren tek kişi Kanlı Baron'dur, bize, Sınıf Başkanlarına bile kulak asmaz. İşte geldik."
Koridorun sonunda pembe ipek elbiseli çok şişman bir kadının portresi asılıydı.
"Parola?" dedi.
"Caput Draconis," dedi Percy, portre öne doğru açıldı, arkasında, duvarda yuvarlak bir delik belirdi. Sırayla geçtiler - Nevüle'e azıcık el vermek gerekti - kendilerini Gryffindor salonunda, yumuşacık koltuklarla dolu, sevimli, yuvarlak bir odada buldular.
Percy kızları yatakhanelerinin kapısına götürdü, oğlanları da bir başka kapıdan geçirdi. Sonunda, kıvrılarak .döne döne çıkan bir merdivenin tepesinde -besbelli, kulelerden birindeydiler şimdi- yataklarını buldular: dört yanına koyu kırmızı kadifeden perdeler asılı beş karyola. Eşyaları getirilmişti bile. Konuşamayacak kadar yorgundular, hemen pijamalarını giyip yataklarına yattılar.
Ron, perdeler arasından, "Yemek harikaydı, değil mi?" diye fısıldadı Harry'ye. "Yapma, Scabbers! Çarşafı kemiriyor."
Harry meyveli pasta yiyip yemediğini soracaktı Ron'a, ama uykudan gözleri kapanıverdi.

Belki de yemeği fazla kaçırmıştı Harry, çok garip bir düş gördü. Profesör Quirrelli’nin sarığı vardı kafasında; sarık konuşup duruyordu, hemen Slytherin'e geçmesi gerektiğini söylüyordu, alınyazısı öyleydi çünkü. Harry, Slytherin'e gitmek istemediğini söyledi sarığa; sarık ağırlaştıkça ağırlaştı, onu çekip çıkarmak istedi Harry, ama sarık gittikçe daralıp kafasını sıkıyor, canım yakıyordu - sarıkla boğuşurken, Malfoy da karşıdan gülerek onlara bakıyordu - derken kemer burunlu öğretmen Snape oluverdi Malfoy, alaycı, soğuk kahkahaları daha da yükseldi - yemyeşil bir ışık patladı, Harry kan ter içinde titreyerek uyandı.
Yatağında dönüp uykuya daldı yine; ertesi gün uyandığında düşü hiç mi hiç hatırlamıyordu.


GeCeLeR 12-10-2006 01:27 AM

BÖLÜM 8 - iksir Ustası

"Bak, orada."
"Nerede?"
"Kızıl saçlı, uzun boylu çocuğun yanında."
"Gözlüklü olan mı?"
"Yüzünü gördün mü?"
"İzini gördün mü?"
Harry ertesi gün yatakhanesinden dışarı adım atar atmaz fısıltılar da başladı. Sınıfların önüne dizilmiş çocuklar onu görebilmek için ayak parmaklarının ucunda yükseliyor ya da onunla bir daha karşılaşmak amacıyla koridorda birkaç adım atıp dönüyordu. Keşke bunu yapmasalar diye düşünüyordu Harry, çünkü kafasını sınıfların yolunu bulmaya vermek istiyordu.
Hogwarts'ta yüz kırk iki merdiven vardı: geniş, rahat merdivenler; daracık, köhne merdivenler; belirli cuma günleri değişik yerlere çıkan merdivenler; havada bazı basamakları yok oluveren, düşmemek için atlaya atlaya çıkılan merdivenler. İncelikle rica etmediğiniz ya da doğru yerini gıdıklamadığınız zaman açılmayan kapılar vardı sonra, bir de kapı kılığına girmiş duvarlar Neyin nerede olduğunu hatırlamak çok güçtü, çünkü her şey boyuna yer değiştiriyordu. Tablolardaki yüzler birbirlerini ziyarete gidiyorlardı durmadan; Harry'ye bakılırsa, zırhlar da bal gibi yürüyebiliyordu.
Hayaletlerin de bir yararı yoktu. Hayaletin teki, açmak için ter dökülen bir kapıdan suzuluverince insanın içi nasıl da fena oluyordu Neredeyse Kafasız Nıck yeni Gryffindor'ları doğru yönlendirmekten mutluluk duyuyordu, ama insan hortlak Peeves'e çatmaya görsün, yandı demekti, kilitli kapılar ardında ya da oyuncaklı merdivenler başında oyalanmaktan derse mutlaka gecikirdi. Çöp sepetlerini kafanıza geçirirdi Peeves, ayağınızın altındaki halıyı çekerdi, tebeşir fırlatır ya da hiç görünmeden arkanıza geçip burnunuza yapışır, "TUTTUM MUSLUĞU!" diye bağırırdı.
Peeves'den beteri olabilir mı? Vardı. Hademe Argus Filch. Harry'yle Ron daha ilk sabahlarında ters düşmüşlerdi onunla. Filch onları bir kapıyı zorlarken yakalamıştı, şanssızlık bu ya, üçüncü katın koridorundaki yasak bölgeye açılıyordu kapı. Hademe yollarını yitirdiklerine inanmamış, okuldan kaçmak istediklerini sanmıştı; iki çocuğu zindana atmakla tehdit ediyordu ki, Profesör Quirrell yetişip onları kurtardı.
Mrs Norris adlı bir kedisi vardı Filch'in; gözleri sahibinin patlak gözlerine benzeyen, sıska, toprak rengi bir yaratık. Tek başına koridorları arşınlardı. Onun önünde azıcık kural dışına çıkar ya da yanlış bir şey yaparsanız Filch'e koşardı hemen; iki saniye sonra da Filch yıldırım gibi çıkagelirdi. Okuldaki gizli geçitleri herkesten iyi biliyordu hademe (belki VVeasley ikizleri dışında), hayaletler gibi pat diye belirirdi. Öğrenciler nefret ederlerdi ondan, en büyük hayalleri Mrs Norris'e şöyle okkalı bir tekme sallamaktı.
Sınıfın yolunu bulabilirsen, dersler de vardı. Harry, büyünün sadece asa sallayıp birkaç gülünç sözcük söylemenin çok ötesinde olduğunu kısa sürede anladı.
Her çarşamba gece yarısı teleskoplarıyla göğü incelemek, değişik yıldızların adlarını, gezegenlerin hareketlerini öğrenmek zorundaydılar. Haftada üç kere şatonun arkasındaki seraya gidip Profesör Sprout adlı tıknaz, kısa boylu bir cadıyla Bitkibilim çalışıyor, garip bitkileri, mantarları, onların hangi alanlarda kullanılacağını öğreniyorlardı.
En sıkıcı ders ise tek hayalet öğretmenin geldiği Sihir Tarihi'ydi. Profesör Binns çok yaşlanmış, öğretmenler odasındaki şöminenin önünde uykuya dalmış, ertesi sabah derse gitmek üzere kalkınca da bedeninin yarısını arkada bırakmıştı. Tekdüze bir mırıltıyla öğrencilere çeşitli adları, tarihleri yazdırırken Gaddar Emeric'le Taşyürek Uric'i karıştırıyordu.
Tılsım öğretmeni Profesör Flirvvick, öylesine ufak tef ekti ki, masasının önünü görebilmek için bir kitap yığınının üstüne çıkmak zorunda kalıyordu. İlk derste yoklama yaparken sıra Harrynin adına gelince şöyle bir ciyaklamış, sonra da kayıplara karışıvermişti.
Profesör McGonagall da değişikti. Harry, onun ters düşülecek bir öğretmen olmadığını düşünmekte haklıydı. Titizdi, zekiydi, daha ilk ders başlar başlamaz hemen uyarmıştı onları.
"Biçim Değiştirme, Hogwarts'ta öğreneceğiniz büyülerin en karmaşığı, en tehlikelisidir," demişti. "Sınıfımda kim dalga geçerse, pilisini pırtısını toplayıp buradan gider, bir daha da dönemez. Benden uyarması."
Sonra masasını önce domuza, sonra yine eski haline çevirmişti. Herkes pek etkilenmişti bundan, bir an önce kolları sıvamaya heveslenmişti; ama eşyaları hayvanlara cevirebilme becerisini elde edebilmek için çok uzun süre gerektiğini kısa zamanda anlamışlardı. Bir sürü karmaşık not tuttuktan sonra kendilerine birer kibrit verilmiş, onları iğneye çevirmeleri istenmişti. Dersin sonunda sadece Hermione Granger bir şeyler becerebilmişti; Profesör McGonagall, kibritin nasıl gümüş rengine dönüştüğünü, ucunun nasıl sivrildiğini bütün sınıfa göstermiş, sonra alışılmadık bir şey yaparak Hermoine'ye gülümsemişti.
Bütün sınıfın asıl merakla beklediği, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'ydı, ama Quirrell'ın dersleri panayıra dönüyordu biraz. Profesör Quirrell'ın ders verdiği sınıftan sarmısak kokusu eksik olmuyordu, herkes onun Romanya'da karşılaştığı ve yakında geleceğinden korktuğu vampirle ilgili olduğunu düşünüyordu bunun - sarmısak, o vampire karşı alınmış bir önlemdi. Anlattığına bakılırsa, başındaki sarığı da, kendisini sırnaşık bir zombiden kurtardığı için, Afrikalı bir prens armağan etmişti. Böyle bir olayın gerçek olduğuna pek inanan yoktu. Bir keresinde, Seamus Finnigan, zombiyle nasıl savaştığını sorunca, Quirrell pespembe kesilmiş, hemen havadan söz etmeye koyulmuştu; bir keresinde de sarıktan tuhaf bir koku yayıldığını fark etmişlerdi, Weasley ikizleri sarığın içinin de sarımsak dolu olduğunu, Quirrell'ın da böylece, nereye giderse gitsin, vampirden korunduğunu ileri sürmüşlerdi.
Harry derslerde ötekilerden pek geri kalmadığını anlayınca rahatladı. Muggle ailelerden kendisi gibi bir sürü çocuk gelmişti, yine kendisi gibi, hiçbirinin büyücülerden haberi olmamıştı. Öğrenecek o kadar çok şey vardı ki, Ron'un daha önce çalıştıkları bile pek işe yaramıyordu.
Cuma, Harry'yle Ron için önemli bir gündü. Sonunda, kahvaltı etmek için Büyük Salon'a yollarını bir kere bile yitirmeden inmeyi başardılar.
Harry, yulaf ezmesine şeker koyarken, "Bugün ne var?" diye sordu Ron'a.
"Slytherin'lerle Ortak iksir," dedi Ron. "Snape, Slytherin'lerin müdürü. Hep onları kollarmış - göreceğiz bakalım, doğru mu?"
"McGonagall da bizi kollasaydı keşke," dedi Harry. Profesör McGonagall da Gryffindor'ların müdürüydü, ama bir gün önce onlara bir sürü ev ödevi vermekten kaçınmamıştı.
O sırada posta geldi. Harry artık alışmıştı buna, ama ilk günün sabahı kahvaltı sırasında Büyük Salon'a yüz kadar baykuş birdenbire akın edince pek şaşırmıştı; baykuşlar sahiplerini görünceye kadar masaların üstünde dört dönmüşler, sonra da mektupları, paketleri onların kucaklanna bırakmışlardı.
Hedvvig o güne kadar hiçbir şey getirmemişti Harry'ye. Bazen omzuna konup hafifçe kulağını gagalardı onun, okuldaki öteki baykuşlarla birlikte uyuduğu baykuşhaneye girmeden önce de azıcık kızarmış ekmek kemirirdi. Ama o sabah marmelatla şeker kâsesi arasına pike yapıp Harry'nin tabağına bir mektup bıraktı. Harry mektubu hemen açtı.
Sevgili Harry, (deniliyordu kargacık burgacık bir yazıyla)
Cuma günleri öğleden sonra izinli olduğunu biliyorum, saat üç sularında çay içmeye gelebilir misin? ilk haftanın nasıl geçtiğini öğrenmek için can atıyorum. Hedwig'le bir yanıt yolla.

Hagrid
Harry, Ron'un tüy kalemini ödünç alıp mektubun arkasına "Evet, teşekkürler, görüşürüz" yazdı, yanıtını Hedvvig'le yolladı.
Harry iyi ki o gün Hagrid'e çay içmeye gidecekti, çünkü İksir dersi o güne kadar başına gelen en berbat şey oldu.
Ders yılı başlarken verilen şölende Harry, Profesör Snape'in kendinden pek hoşlanmadığını sezinlemişti. ilk iksir dersi sona erdiği zaman yanılmış olduğunu anladı. Snape, Harry'den hoşlanmıyor değildi - ondan nefret ediyordu.
İksir dersleri aşağıdaki zindanlardan birinde yapılıyordu. Burası yukarıdan, şatonun üst katlarından daha soğuktu; duvarlar boyunca sıralanmış cam kavanozlarda yüzen hayvan ölüleri olmasaydı bile, insanın tüylerini ürpertirdi.
Snape de, Flitrvvick gibi, yoklama yaparak başladı derse, yine Flitvvick gibi, sıra Harry'nin adına gelince durdu.
"Haa, evet," dedi yumuşak bir sesle, "Harry Potter. Yeni - yıldızımız."
Draco Malfoy'la arkadaşlan Crabbe ve Goyle, ağızlarını elleriyle kapaüp kıkırdadılar. Snape yoklamayı bitirdi, başını kaldırıp sınıfa baktı. Gözleri Hagrid'in gözleri gibi siyahtı, ama o sıcaklıktan yoksundu. Soğuk, boş gözlerdi bunlar, insanın aklına karanlık tünelleri getiriyorlardı.
"Bilimin püf noktalarını ve iksir yapma sanatını öğrenmek için buradasınız," diye söze başladı Snape. Fısıl-darcasına konuşuyordu, ama her sözcüğü arılıyorlardı -Snape de, Profesör McGonagall gibi, kendini hiç zorlamadan sınıfı sessiz tutma hünerine sahipti. "Burada öyle saçmasapan asa sallamak olmadığı için, çoğunuz bütün bunların büyüyle ilgisi olmadığını sanacaksınız. Buğular saçarak usul usul fokurdayan kazanın güzelliğini, beyni büyüleyerek, duygulan tutsak ederek insan damarlarından süzülen sıvıların ince gücünü anlamanızı beklemiyorum... Size ünü şişelemeyi, zaferi imbiklemeyi, ölümü bile durdurmayı öğretebilirim - tabii karşıma öğrenci diye geçen o mankafalardan değilseniz."
Bu küçük söylevi uzun bir sessizlik izledi. Harry'yle Ron kaşlarını kaldırarak bakıştılar. Hermione Granger iskemlesinin ucuna ilişmişti, mankafa olmadığını bir an önce kanıtlamak istiyordu sanki.
Snape, "Potter!" dedi ansızın. "Öğütülmüş çirişotu kökünü pelinotu demine eklersem ne elde ederim?"
Öğütülmüş ne kökünü neyin demine? Harry bir göz attı Ron'a, o da kendisi kadar şaşkın görünüyordu; Hermione hızla el kaldırdı.
"Bilmiyorum, efendim," dedi Harry.
Snape alayla dudak büktü.
"Çık, çık - demek ünlü olmak yetmiyor."
Hermione'nin eline aldırmadı bile.
"Bir daha deneyelim, Potter, bezir getirmeni istesem nereye bakarsın?"
Hermione, yerinden kalkmadan, elini havaya kaldırdı yine, ama bezirin ne olduğu konusunda Harry'nin en ufak fikri yoktu. Gülmekten kırılan Malfoy'a, Crabbe'ye, Goyle'a bakmamaya çalıştı.
"Bilmiyorum, efendim."
"Buraya gelmeden hiç kitap okumadın ha, Potter?"
Harry o soğuk gözlere dimdik bakmayı sürdürmeye zorladı kendini. Dursley'lerde kitaplarını karıştırmıştı biraz, ama Snape Bin Bir Büyülü Ot ve Mantar'daki her şeyi hatırlamasını nasıl bekleyebilirdi ondan?
Snape, Hermione'nin sallanıp duran eline hâlâ aldırmıyordu.
"Düğünçiçeğiyle küpeküpe arasındaki fark nedir, Potter?"
Hermione dayanamadı artık, ayağn fırladı, eli neredeyse tavana değecekti.
Harry, "Bilmiyorum," dedi usulca. "Ama galiba Hermione biliyor, neden ona sormuyorsunuz?"
Gülenler oldu. Harry'nin gözü Seamus'a ilişti. Seamus göz kırptı. Ama Snape pek keyiflenmişe benzemiyordu.
"Otur!" diye bağırdı Hermione'ye. "Öğren diye söylüyorum, Potter, çirişotuyla pelinotunu karıştırırsan, Yaşayan Ölüm içkisi denilen güçlü bir uyku iksiri elde edersin. Bezir keçilerin karnından çıkarılır, panzehir olarak kullanılır. Düğunçiçeğiyle küpeküpeye gelince, ikisi de aynıdır, bir adı da kurtboğandır. Eee? Niye yazmıyorsunuz bunları?"
Herkes tüy kalemlere, parşömenlere saldırdı hemen. O gürültü arasında, "Potter," dedi Snape, "küstahlığın için Gryffindor'dan bir puan silinecek."
İksir dersi boyunca işler Gryffindor'lar için pek yolunda gitmedi. Snape ikişer ikişer ayırdı onlan, çıbanlara karşı basit bir iksir hazırlamalarını istedi. Uzun siyah cüppesiyle aralarında dolaşıyor, kurutulmuş ısırgan otlarını, ezilmiş yılan dillerini tartmalarına bakıyor, pek sevdiği anlaşılan Malfoy dışında herkesi azarlıyordu. Tam Malfoy'un boynuzlu sümüklüböcekleri ne güzel haşladığını anlatıyordu ki, zindanı yemyeşil bir asit dumanıyla korkunç bir tıslama doldurdu. Neville, artık nasıl becerdiyse, Seamus'un kazanını eriterek eğri büğrü bir yumak haline getirmişti; hazırladıkları iksir, taş döşemede akıp gidiyor, herkesin ayakkabısında delikler açıyordu Herkes bir anda taburelerinin üstüne fırladı, kazan devrilince her yanı iksire bulanmış Neville, kızgın kırmızı sıvı kollarını bacaklarını dağlarken, acıyla inledi.
Snape, yerlere saçılmış iksiri asasının bir hareketiyle yok ederken, "Sersem çocuk!" diye homurdandı. "Kirpi dikenlerini kazanı ateşten indirmeden önce attın herhalde!"
Neville düpedüz uluyordu şimdi, kızgın damlalar burnuna doğru ilerlemeye başlamıştı.
Snape, "Onu hastane kanadına götür," diye buyurdu Seamus'a. Sonra Nevılle'in yanı başında çalışmakta olan Harry'yle Ron'a döndü.
"Sen - Potter - kirpi dikeni konulmayacağını niye söylemedin ona? O bir yanlış yaparsa sen de sivrilirim sandın, değil mi? Gryffindor'dan bir puan daha siliyorum."
Bu öylesine büyük bir haksızlıktı ki, Harry yanıt vermek için ağzını açtı, ama Ron kazanlarının arkasından bir tekme salladı ona.
“Tut kendini," diye fısıldadı. "Söylediklerine göre, Snape çok acımasız olabilirmiş."
Bir saat sonra zindandan dışarı açılan basamakları tırmanırken, Harry'nin kafası karmakarışık olmuştu, bütün keyfi de kaçmıştı. Daha ilk hafta Gryffindor'un iki puanının silinmesine neden olmuştu - Snape neden bu kadar nefret ediyordu kendisinden?
"Neşelen," dedi Ron. "Snape, Fred'le George'un de notlarını kırıyor boyuna. Ben de seninle gelip Hagrid'le tanışabilir miyim?"
Üçe beş kala şatodan çıkıp bahçeyi geçtiler. Hagrid Yasak Orman'ın hemen kenarındaki küçük bir ahşap evde oturuyordu. Kapının önüne bir arbaletle(Bir sap üstüne oturtulmuş ahşap ya da metal yaydan, zemberek yardımıyla ok fırlatan silah. (Ed. n.) bir çift lastik çizme konulmuştu.
Harry kapıyı çalınca, içeriden çılgıncasına bir tırmalama sesi, birkaç da havlama geldi. Hagrid'in sesi gürledi sonra: "Geri, Fang, geri çekil."
Kapı aralığından Hagrid'in kocaman kıllı yüzü belirdi.
"Bir dakika," dedi Hagrid. "Çekil, Fang."
Simsiyah dev bir zağarı tasmasından tutmaya çabalayarak çocukları içeri aldı.
Sadece bir tek oda vardı evde. Tavandan jambonlar, sülünler sarkıyordu, ocakta bakır bir ibrik kaynıyordu, köşedeki kocaman yatak yamalardan oluşturulmuş bir yorganla örtülüydü.
"Öyle yabancı gibi durmayın," dedi Hagrid, köpeği bıraktı; Fang hemen gidip Ron'un kulaklarını yalamaya başladı. O da, tıpkı Hagrid gibi, göründüğü kadar korkunç değildi anlaşılan.
Hagrid, koca bir çaydanlığa kaynar su boşaltıp bir tabağa kurabiye koyarken, "Bu, Ron," dedi Harry.
Hagrid, Ron'un çillerine bir göz atarak, "Bir Weasley daha," dedi. "Ömrümün yansını senin ikizleri Orman'dan kovalamakla geçirdim."
Taş gibi kurabiyeler dişlerini kıracaktı az kalsın, ama Harry de Ron da onlan pek sevmiş gibi yaptılar, bu arada ilk derslerinden söz ettiler. Fang kafasını Harry'nin dizine dayadı, bütün cüppesini salyasıyla sırılsıklam etti.
Hagrid'in Filch'ten "bunak herif" diye söz etmesi Harry'nin de, Ron'un da pek hoşuna gitti.
"Mrs Norris denen o kediye gelince, bir gün Fang'in karşısına çıkaracağım onu. Biliyor musunuz, ne zaman okula gitsem hep peşime takılır. Bir türlü kurtulamıyorum - Filch alıştırmış bir kere."
Harry, Snape'in dersini anlattı Hagrid'e. Hagrid de, Ron gibi, hiç kafasını takmamasını, Snape'in zaten öğrencilerini hiç sevmediğini söyledi.
"Ama benden nefret ediyor sanki."
"Saçma!" dedi Hagrid. "Niye etsin?"
Ama bunu söylerken gözlerini kaçırdığından kuşkulandı Harry.
Hagrid, "Kardeşin Charlie nasıl?" diye sordu Ron'a. "Onu pek severdim hayvanlarla arası bayağı iyiydi."
Harry, Hagrid'in bilerek mi konuyu değiştirdiğini düşündü. Ron, Charlie'nin ejderhalarla serüvenlerini anlatırken, Harry masada çaydanlık tutacağının altında gördüğü bir kâğıdı çekip aldı. Gelecek Postası'ndan kesilmiş bir gazete parçasıydı bu:
GRINGOTTS SOYGUNUNDAN SON HABER
Araştırmalar, 31 Temmuz'da gerçekleştirilen Gringotts soygununun, kimlikleri belirlenemeyen karanlık büyücüler ya da cadılar tarafından yapıldığını göstermektedir.
Gringotts cincüceleri, bugün yaptıkları açıklamada hiçbir şey çalınmadığım ileri sürmüşlerdir. Söz konusu kasanın aynı gün daha erken saatlerde zaten boşaltıldığı belirtilmiştir.
Bugün öğleden sonra, Gringolts cincüceleri sözcüsü, "Kasanın içinde ne olduğunu söylemek niyetinde değiliz. Bu yüzden, burnunuzu bu işe. sokmamanız kendi çıkarınız açısından iyi olur," demişti.
Harry, Ron'un trende kendisine Gringotts soygunundan söz ettiğini hatırladı, ama tarihi söylememişti.
"Hagrid!" dedi. "Gringotts soygunu benim doğum günümde yapılmış! Belki de biz tam iradayken soymuşlardır!"
Kuşkuya yer yoktu artık, Hagrid gözlerini Harrynin gözlerinden kesinlikle kaçınyordu şimdi. Homurdanarak bir kurabiye daha uzattı Hagrid. Harry haberi bir daha okudu. Söz konusu kasanın aynı gün daha erken biatlerde zaten boşaltıldığı belirtilmiştir. Hagrid yedi yüz on üç numaralı kasayı boşaltmıştı, eğer boşaltma denirse buna - küçücük bir paket almıştı, o kadar. Acaba hırsızlar o paketi mi arıyorlardı?
Harry'yle Ron akşam yemeği için şatoya dönerlerken cepleri taş gibi kurabiyelerle doluydu, onları almamak gibi bir kabalık etmemişlerdi. Harry, o zamana kadar hiçbir dersin kafasını Hagrid'e çay ziyareti kadar oyalamadığını düşündü. Hagrid o paketi tam zamanında mı almıştı acaba? Paket neredeydi şimdi? Hagrid, Snape hakkında bir şeyler biliyor da, Harry'ye söylemekten mi kaçınıyordu?


GeCeLeR 12-10-2006 01:28 AM

BÖLÜM 9 - Gece Yansı Düellosu

Harry, Dudley'den daha çok nefret edeceği biriyle karşılaşacağını hiç sanmazdı, ama bu, Draco Malfoy'u tanımadan önceydi. Birinci sınıf Gryffindor'lar sadece İksir dersine giriyorlardı Slytherin'lerle, bu yüzden Malfoy'a pek aldırdıkları yoktu. Daha doğrusu, Gryffindor salonuna bir yazı asılmadan önce. Yazıyı okuyunca homurdanmaya başladılar. Perşembe günü uçma dersleri başlıyordu - Gryffindor'larla Slytherin' ler birlikte çalışacaklardı.
Harry, "Tamam," dedi sıkıntıyla. "Bir bu eksikti. Şimdi Malfoy'un önünde süpürgeye binip kendimi rezil edeceğim."
Uçmayı her şeyden çok istiyor, dört gözle derslerin başlamasını bekliyordu.
Ron, mantığını konuşturdu: "Rezil olup olmayacağını bilemezsin ki. Malfoy'un böbürlendiğini ben de duydum, Quidditch'te onun üstüne yokmuş. Bana sorarsan, düpedüz palavra."
Malfoy uçma konusunda gerçekten de susmak bilmiyordu. Yüksek sesle, birinci sınıf öğrencilerinin Quidditch takımlarına alınmadıklarından yakınıyor, heli-kopterli Muggle'lardan son anda nasıl kurtulduğuna dair uyduruk masallar anlatarak böbürleniyordu. Tek başına değildi bu konuda. Seamus Finnigan, anlattığına bakılırsa, çocukluğunu kırlarda, bir süpürge üstünde uçarak geçirmişti. Ron bile, kendim dinleyen çıkarsa, Charlie'nin eski süpürgesiyle bir planöre çarpmaktan son anda nasıl sıyırdığım anlatıyordu. Büyücü ailelerden gelenlerin hepsi Quidditch'ten söz ediyordu boyuna. Ron, kendileriyle aynı yatakhanede kalan Dean Thomas'la futbol konusunda tartışmıştı bir ara. Ron, tek topla oynanan, üstelik kimsenin uçmasına izin verilmeyen bir oyunun nasıl heyecanlı olabileceğine akıl erdiremiyordu. Harry bir keresinde Ron'u, Dean'in West Ham futbol takımı posterini dürtükleyerek oyuncuları hareket ettirmeye çalışırken yakalamıştı.
Neville hiç süpürgeye binmemişti ömründe, büyükannesi onu süpürgenin yanına bile yaklaştırmamıştı. Harry'ye bakılırsa, akıllılık etmişti kadın, Neville yerde iki ayağının üstünde dururken bile inanılmaz derecede sakardı.
Hermione Granger da uçmaktan Neville kadar korkuyordu. Kitaplardan ezberlenecek bir şey değildi bu -gerçi bunu denememiş değildi. Perşembe sabahı kahvaltıda, kitaplıktan aldığı Çağlar Boyunca Qııidditch ta. uçmakla ilgili püf noktalarını tek tek sayarak herkesin canına okumuştu. Sadece Neville, ilerde süpürgeden düşmemek için kulaklarını dört açmıştı, ama ötekiler Hermione'nin söylevinin postanın gelişiyle kesilmesine bayağı sevinmişlerdi.
Hagrid'in notundan beri hiç mektup almamıştı Harry, bu da Malfoy'un gözünden kaçmamıştı. Malfoy'un puhukuşu hep şeker kutuları getiriyordu evinden, o da kutuları Slytherin masasında kurum kurum kurularak açıyordu.
Neville'in peçelibaykuşu ona küçük bir paket getirdi büyükannesinden. Neville heyecanla açtı paketi, içinden çıkan büyük bir misket iriliğindeki cam küreyi gösterdi arkadaşlarına, küre beyaz dumanla doluydu sanki.
"Buna Hatırlatmaca denir," diye açıkladı. "Büyükannem her şeyi unuttuğumu bilir bu küre, yapmayı unuttuğun bir şey varsa sana hemen hatırlatır. Bakın, şöyle sımsıkı tutacaksınız, eğer kızarırsa - ah.." Süklüm püklüm oluverdi birdenbire, çünkü Hatırlatmaca kıpkızıl kesilmişti. "... unuttuğunuz bir şey var demektir..."
Neville ne unuttuğunu hatırlamaya çalışırken, Gryffindor masasının yanından geçen Draco Malfoy, elinden Hatırlatmaca'yı kapıverdi.
Harry'yle Ron ayağa fırladılar. Malfoy'la kavga etmek için bahane anyorlardı zaten, ama sorunları fark etmekte öteki öğretmenlerden çok daha usta olan Profesör McGonagall yanlarında bitiverdi.
"Ne oluyor?"
"Malfoy Hatırlatmaca'mı aldı, Profesör."
Malfoy, kaşlarını çatarak Hatırlatmaca'yı masaya bıraktı hemen.
"Sadece bakıyordum," dedi; arkasında Crabbe ile Goyle, oradan uzaklaştı.
O gün öğleden sonra üç buçukta Harry, Ron ve öteki Gryffindor'lar ilk uçma dersi için merdivenlerden koşarak inip bahçeye çıktılar. Açık, esintili bir gündü, yemyeşil yamaçtan düz alana inerken ayaklarının altındaki çimenler hışırdıyordu, karşı yandaki Yasak Orman'ın ağaçlan uzakta kara gölgeler içinde ağır ağır sallanıyordu.
Slytherin'ler gelmişlerdi bile, yirmi tane saplı süpürge düzenli bir biçimde yere sıralanmıştı. Harry daha önce Fred'le George VVeasley'nin okul süpürgelerinden yakındıklarını duymuştu, söylediklerine bakılırsa, çok havalanırsan bazıları titremeye başlıyor, bazıları da hafifçe sola çekiyormuş.
Öğretmenleri Madam Hooch da geldi. Kısacık kır saçları, atmaca gibi sarı gözleri vardı.
"Ne bekliyorsunuz öyle?" diye haykırdı. "Herkes bir süpürgenin yanına geçsin. Hadi, çabuk olsanıza!"
Harry süpürgesine bir göz attı. Pek eskiydi doğrusu, ucundaki süpürge çalıları aynı yöne uzanmıyor da değişik yönlere fışkınyordu sanki.
Madam Hooch önlerine geçip, "Sağ ellerinizi süpürgelerinizin üstüne uzatın, 'Yukarı!' diye bağırın," dedi.
"YUKARI!" diye bağırdı herkes.
Harry'nin süpürgesi hemen fırlayıp eline yapıştı onun, ama bütün süpürgeler beceremedi bunu. Hermione Granger'ın süpürgesi yerlerde yuvarlanıyordu, Ne-ville'inki ise kılını bile kıpırdatmamıştı. Harry, belki süpürgeler de, atlar gibi, insanın korkup korkmadığını anlıyor diye düşündü; Neville'in sesi titremişti bağırırken, yerde, ayaklarının üstünde durmak istediği apaçık ortadaydı.
Madam Hooch, ucundan kayıp düşmeden süpürgelere nasıl oturulacağını gösterdi, bir yukarı bir aşağı dolaşarak saplara nasıl tutunduklarım inceledi, yanlışlarını düzeltti. Malfoy'a bu işi tepeden tırnağa yanlış yaptığını söyleyince, Harry'yle Ron pek keyiflendiler.
Madam Hooch, "Şimdi, düdük çaldığımda, ayaklarınızı yere vurup havalanacaksınız," dedi. "Süpürgelerinizi düz tutun, bir metre kadar yükselin, sonra uçlarını hafifçe öne eğerek aşağı inin. Düdük çalınca - bir - 'ki -"
Ama heyecandan zangır zangır titreyen Neville, yerde kalmanın da korkusuyla, Madam Hooch daha düdüğünü dudaklarına götürmeden, ayaklarını yere pat diye vurup havalanıverdi.
"Gel buraya, çocuk!" diye bağırdı Madam Hooch, ama Neville patlayan şişe mantarı gibi yükseliyordu -dört metre - yedi metre. Harry onun korkudan bembeyaz kesilmiş yüzünü, kendisinden gittikçe uzaklaşan yere bakışını görebiliyordu; Neville birkaç kere yutkundu, süpürgenin kenarından kaydı, sonra da -
KÜÜT - çimenlere yüzükoyun çuval gibi yığılıverdi Neville. Süpürgesi yükseldikçe yükseliyordu, birdenbire Yasak Orman'a yöneldi, oraya doğru sürüklenerek gözden yok oldu.
Madam Hooch, Neville'in üstüne eğildi, onun da beti benzi atmıştı.
Harry, onun, "Bileği kırılmış," diye mırıldandığını duydu. "Hadi, çocuk - bir şeyin yok, kalk ayağa."
Öteki öğrencilere döndü.
"Ben bu çocuğu hastane kanadına götürüyorum, kimse yerinden kımıldamasın! Süpürgelere dokunmayın, yoksa Hogwarts'tan sepetlenir, Quidditch'i de düşünüzde görürsünüz. Gel, yavrum."
Kolunu Neville'in omzuna doladı. Neville, yanaklarından yaşlar süzülerek, eli bileğinde, Madam Hooch'la uzaklaştı. Onlar uzaklaşır uzaklaşmaz da Malfoy kahkahayı bastı.
"Salak şişkonun suratını gördünüz mü?"
Öteki Slytherin'ler de gülmeye başladılar.
"Kapa çeneni, Malfoy!" dedi Parvati Patil.
SIytherinli bir kız, karakuru suratlı Pansy Parkin-son, "Longbottom'dan yanaşın, ha?" dedi. "Şişko ödleklerden hoşlanacağın da hiç aklıma gelmezdi, Parvati."
Malfoy, ileri atılıp yerden bir şey alarak, "Bakın!" dedi. "Longbottom'ın büyükannesinin yolladığı o saç-masapan şey!"
Güneşte parıldayan Hatırlatmaca'yı havaya kaldırdı.
Harry, "Ver onu, Malfoy," dedi usulca. Herkes ne olacağını görmek için konuşmayı kesti.
Malfoy pis pis gülümsedi.
"Bir yere bırakayım da, Longbottom sonra gelip alsın - nereye bıraksam - bir ağacın tepesine mi bıraksam?"
"Ver şunu!" diye bağırdı Harry, ama Malfoy süpürgesine atlayıp havalanmıştı bile. Yalan söylememişti demek, bayağı uçabiliyordu - bir meşenin en üst dallarına kadar yükseldi, "Gel de al bakalım, Potter!" diye seslendi.
Harry süpürgesine yapıştı.
"Hayır!" diye haykırdı Hermione Granger. "Madam Hooch kımıldamayın dedi - hepimizin başını derde sokacaksın."
Harry aldırmadı ona. Kanı beynine çıkmıştı. Süpürgeye binip ayaklarını hızla yere vurdu, vurur vurmaz da havalandı; saçları, cüppesi dalgalanırken, hiç kimse öğretmeden de uçabildiğini anladı, inanılmaz bir sevinç duydu - kolay bir şeydi bu, harikaydı. Süpürgesinin başını birazcık yukarı kaldırınca daha yükseklere çıktı; aşağıda kızların korkuyla bağırdıklarını duydu, Ron da hayranlıkla çığlıklar atıyordu.
Harry, havada Malfoyla yüz yüze gelebilmek için süpürgesini yana çevirdi hızla. Malfoy şaşkınlıktan do-nakalmışh sanki.
"Ver şunu," diye seslendi Harry, "yoksa o süpürgeden atarım seni!"
"Yok canım?" dedi Malfoy, sırıtmaya çalışıyordu, ama pek de tedirgin görünüyordu.
Artık nereden içine doğduysa, Harry ne yapması gerektiğini hemen kavradı, iki eliyle süpürgenin sopasına yapışıp cirit gibi fırladı Malfoy'un üstüne. Malfoy tam zamanında yana çekilerek kurtuldu; Harry hızla dönüp süpürgeyi dizginledi. Aşağıdan birkaç kişinin alkışlan geliyordu.
Harry, "Burada ne Crabbe kurtarabilir seni, ne de Goyle," diye bağırdı.
Galiba Malfoy da aynı şeyi düşünüyordu.
"Tut tutabilirsen!" diye bağırdı, cam küreyi havaya fırlatıp yere süzüldü.
Harry, filmlerdeki ağır çekimlerde olduğu gibi, kürenin havalandığını, sonra düşmeye başladığını gördü. Öne eğilip süpürgesinin başını indirdi - pike yaparak alçalıyordu şimdi, sanki küreyle yanşıyordu - kulaklarında rüzgârın sesiyle aşağıda kendisini seyredenlerin çığlıkları çınlıyordu - elini uzattı - yere bir adım kala yakaladı küreyi, süpürgesini tam zamanında düzeltti, avucunda Hatırlatmaca'yla çimenlere yumuşacık bir iniş yaptı.
"HARRY POTTER!"
Yere inerken duyduğu korku, bunun yanında hiç kalırdı şimdi. Profesör McGonagall koşarak geliyordu. Harry titreyerek ayağa kalktı.
"Daha önce - Hogwarts'ta hiç böyle bir şey -"
Şaşkınlıktan sanki dili tutulmuştu Profesör McGonagall'ın, gözlüğü öfkeyle parlıyordu "- nasıl yaparsın bunu - boynun kırılabilirdi -"
"Suç onda değil, Profesör -"
"Siz susun, Miss Patil -"
"Ama Malfoy -"
"Yeter, Mr Weasley. Potter, gel benimle."
Harry oradan ayrılırken Malfoy'un, Crabbe'nin, Goyle'un zaferle ışıyan yüzlerini gördü; Profesör McGonagall'ın peşine takılıp şatoya yürüdü. Okuldan kovulacağından adı gibi emindi. Kendini savunmak için bir şeyler söylemek istiyordu, ama sesi yok olmuştu sanki. Profesör McGonagall Harry'ye bakmadan hızlı hızlı yürüyordu, Harry ona yetişebilmek için koşar adım gidiyordu. Olanlar olmuştu. İki hafta bile dayanamamıştı. On dakika sonra eşyalarını topluyor olacaktı. Kapıda belirdiği zaman Dursley'ler ne diyeceklerdi acaba?
Şatonun önündeki merdiveni, sonra da içerideki mermer basamakları çıktılar; Profesör McGonagall hâlâ ağzını bile açmamıştı. Harry arkasından süklüm püklüm koşarken kapıları açtı, koridorları arşınladı. Belki de Dumbledore'a götürüyordu onu. Hagrid'i düşündü Harry; o da okuldan kovulmuş, ama bekçi olarak kalmasına izin verilmişti. Belki de yardımcısı olurdu Hagrid'in. Bunu düşününce yüreği burkuldu, Ron'la ötekiler büyücü olarak yetişirken, o bahçede Hagrid'in çantasını taşıyacaktı.
Profesör McGonagall bir sınıfın önünde durdu. Kapıyı açıp başını uzattı.
"Özür dilerim, Profesör Flitwick, bir saniye Wood'u alabilir miyim?"
Wood da neyin nesiydi acaba?
Beşinci sınıftan iri yapılı bir çocuktu VYood, Flitwick'in sınıfından çıktığında kafası karmakarışık görünüyordu.
"İkiniz de gelin benimle," dedi Profesör McGonagall, koridorda yürümeye başladılar; Wood merakla Harry'ye bakıyordu.
"Girin."
Peeves'den başka kimsenin olmadığı boş bir sınıfa girdiler; o da karatahtaya hiç de hoş olmayan şeyler yazmaktaydı.
"Dışarı, Peeves!" diye bağırdı Profesör McGonagall. Peeves elindeki tebeşiri çat diye çöp tenekesine attı, sonra da söylene söylene çıktı. Profesör McGonagall onun arkasından kapıyı çarparak kapattı, iki çocuğun karşısına geçti.
"Potter, bu Oliver Wood. Wood - sana bir Arayıcı buldum."
Wood'un yüzündeki şaşkınlığın yerini sevinç aldı.
"Ciddi misiniz, Profesör?"
"Kesinlikle," dedi Profesör McGonagall. "Doğuştan yetenekli bu çocuk. Ben böyle bir şey görmedim. Bu senin süpürgeye ilk binişin miydi, Potter?"
Harry sessizce baş salladı. Ne olup bittiğine dair hiç fikri yoktu, ama anladığı kadarıyla, okuldan kovulmayacaktı, bacaklarının gücü yavaş yavaş yerine geliyordu.
Profesör McGonagall, "Şunu on beş metre pike yaparak yakaladı," dedi Wood'a. "Burnu bile kanamadı. Charlie Weasley bile yapamazdı bunu."
Wood, bütün düşleri bir anda gerçekleşmiş gibi bakıyordu şimdi.
Heyecanla, "Hiç Quidditch maçı gördün mü, Potter?" diye sordu.
Profesör McGonagall, açıklama yapmak gereğini duydu: "Wood, Gryffindor takımının kaptanıdır."
Wood, Harry'nin çevresinde dönüp onu inceleyerek, "Yapısı da Arayıcı olmaya uygun," dedi. "Zayıf -hızlı - ona doğru dürüst bir süpürge bulalım, Profesör - ya Nimbus İki Bin ya da Tertemiz Yedi."
"Profesör Dumbledore'la bir konuşayım, bakalım birinci sınıf kuralını yeni baştan yorumlayabilir miyiz. Takımın geçen yıldan daha iyi olması gerek. Son maçta Slytherin perişan ermişti bizi, Severus Snape'in yüzüne haftalarca bakamamıştım..."
Profesör McGonagall, gözlüğünün üstünden sert sert baktı Harry'ye.
"Sıkı çalışman gerekiyor, Potter, yoksa seni cezalandırma konusunda düşüncemi değiştirebilirim."
Sonra birdenbire gülümsedi.
"Baban bunu görse gurur duyardı," dedi. "Eşsiz bir Ouidditch oyuncusuydu o."
"Dalga geçiyorsun."
Akşam yemeğindeydiler. Harry, Profesör McGona-gall'la bahçeden ayrıldıktan sonra neler olduğunu anlatmayı yeni bitirmişti. Ron ağzına bir dilim biftekli-böbrekli börek götürüyordu ki, yemeği filan unutuverdi.
"Arayıcı ha?" dedi. "Ama birinci sınıftakiler hiç takımda senin kadar küçük biri oynamayalı kim bilir kaç yıl olmuştur -?"
Ağzına bir parça börek atarak, "Yüz yıl olmuş," dedi Harry. O günün heyecanından sonra bayağı acıkmıştı. "Wood söyledi."
Ron öyle şaşırmış, öyle etkilenmişti ki, oturduğu yerde Harry'ye bakmaktan-başka bir şey yapamıyordu.
"Haftaya antrenmanlara başlıyorum," dedi Harry. "Ama kimseye söyleme. Wood sır olarak saklamak istiyor bunu."
Fred ile George Weasley salona girdiler o anda, Harry'yi görünce yanına seğirttiler.
Alçak sesle, "Tebrikler," dedi George. "Wood söyledi. Biz de takımdayız - Vurucu oynuyoruz."
"Söylemedi demeyin, Quiddilch Kupası'nı bu yıl biz alacağız," diye fısıldadı Fred. "Charlie ayrıldı ayrılalı alamıyoruz, ama bu yıl takım harika. İyi oynuyor olmalısın, Harry. Anlatırken, Wood'un içi içine sığmıyordu."
"Neyse, gitmemiz gerek. Lee Jordan okul dışına açılan gizli bir geçit daha bulmuş, öyle diyor."
"İlk hafta bulduğumuz geçittir, Yaltak Gregory heykelinin arkasındaki. Görüşürüz."
Fred'le George ayrılır ayrılmaz hiç hoşlanmadıkları biri bitiverdi tepelerinde: Malfoy. Arkasında Crabbe'yle Goyle vardı yine.
"Son yemeğini mi yiyorsun, Potter? Seni Muggle'lar arasına döndürecek trene ne zaman biniyorsun?"
Harry, soğukkanlılıkla, "Bakıyorum ayakların yerdeyken, yanında da minik arkadaşların varken daha cesur oluyorsun," dedi. Crabbe'yle Göyle pek de minik sayılmazlardı doğrusu, ama Yüce Masa öğretmenlerle dolu olduğu için, dişlerini gıcırdatıp yumruklarım sıkmaktan başka bir şey gelmezdi ellerinden.
"İstediğin zaman teke tek karşılaşabilirim seninle," dedi Malfoy. "İstersen bu gece. Büyücü düellosu. Sadece asalarla dokunma yok. Ne oldu? Daha önce büyücü düellosu diye bir şey duymadın mı yoksa?"
Yerinde dönerek, "Duymaz olur mu," dedi Ron. "Ben onun yedeğiyim; senin yedeğin kim?"
Malfoy, Crabbe'yle Goyle'a bakarak onları şöyle bir tarttı.
"Crabbe," dedi. "Gece yarısı olur mu? Kupa salonunda buluşuruz, orası hiç kilitlenmiyor."
Malfoy gidince, Ron'la Harry birbirlerine baktılar.
"Büyücü düellosu da nedir?" dedi Harry. "Yedeğim olacağını söyledin, yedek ne işe yarar?"
Soğumuş böreği ağzına atarak, pek sıradan bir şey söylüyormuş gibi, "Ölecek olursan yerini alır," dedi Ron. Harry'nin bakışını fark etti sonra, hemen ekledi: "Ama insanlar gerçek büyücülerin düellolarında ölür. Sen de, Malfoy da, olsa olsa birkaç kıvılcım gönderirsiniz birbirinize, o kadar. Önemli bir zarar verecek kadar büyü bilmiyorsunuz. Zaten senin düellodan kaçacağını sanıyordu."
"Ya ben asamı sallayınca bir şey olmazsa?"
Ron akıl verdi: "O zaman asanı fırlatır atar, burnuna bir tane patlatırsın."
"Özür dilerim."
Başlarını kaldırdılar. Hermione Granger'dı.
"İnsan burada ağız tadıyla bir şey yiyemez mi?" dedi Ron.
Hermione aldırmadı ona, Harry'ye döndü.
"Malfoy'la konuşmanıza kulak misafiri oldum."
"Sende bu kulak varken," diye mırıldandı Ron.
"- geceleri okulda dolaşmaman gerek, yakalanırsan Gryffindor'un puanları silinir. Zaten yakalanırsın. Çok bencillik ediyorsun."
"Bu seni ilgilendirmez," dedi Harry.
"Güle güle," dedi Ron.
Gün pek de güzel bitmiş sayılmazdı doğrusu, Harry yatağına uzanmış, Dean'le Seamus'ın uykuya dalışlarını kollarken öyle düşünüyordu (Neville hastane kanadından dönmemişti daha). Ron akşam boyunca, "Eğer sana lanet yağdınrsa eğilirsin, çünkü nasıl karşılanacağını bilmiyorum," gibisinden öğütler vermişti. Filch ya da Mrs Norris tarafından yakalanmaları olasılığı da büyüktü, Harry aynı gün içinde bir kere daha okul kuralları dışına çıkmakla şansını zorladığı duygusuna kapıldı. Öte yandan, boyuna Malfoyun sırıtan yüzü beliriyordu karanlıkta Malfoyu yere sermek için karşısına eşsiz bir olanak çıkmıştı. Bu olanağı kaçıramazdı.
Sonunda, "On bir buçuk," diye mırıldandı Ron. "Gitme vakti."
Sırtlarına sabahlıklarını geçirip asalarını aldılar, kuledeki odalarından ayrılıp kıvrımlı merdivenden indiler, Gryffindor salonuna girdiler. Şöminede birkaç kor parıldıyordu hâlâ, bütün koltuklar kambur siyah gölgelere dönüşmüştü. Tam resimdeki deliğe varmışlardı ki, yanlarındaki koltuktan bir ses geldi: "Bunu yapacağına inanamıyorum, Harry."
Bir lambanın titrek ışığı belirdi. Hermione Granger'dı bu, pembe bir sabahlık geçirmişti sırtına, kaşlarını çatmıştı.
Öfkeyle, "Sen!" dedi Ron. "Gidip yatsana sen!"
"Az kalsın kardeşine söyleyecektim," diye atıldı Hermione. "Percy'ye - Sınıf Başkanı o. Bunu durdururdu."
Harry bir başkasının kendi işlerine bu kadar burnunu sokmasına inanamıyordu.
"Hadi," dedi Ron'a. Şişman Kadın resmini iterek açtı, delikten geçti.
Hermione kolay kolay pes etmeyecekti anlaşılan. Ron'dan sonra o da geçti resimdeki delikten, bir yandan da öfkeli kazlar gibi tıslıyordu onlara.
"Siz hiç Gryffindor'u düşünmez misiniz, hep kendinizi mi düşünürsünüz? Kupayı Slytherin alacak, Büyü Değiştirme'yi bildiğim için Profesör McGonagall'dan topladığım bütün puanlar sizin yüzünüzden silinecek."
"Gitsene sen."
"Peki, ama uyardım sizi, yarın eve dönerken trende hatırlarsınız, siz nasıl insanlarsınız, biliyor musunuz? Siz -"
Nasıl insanlar olduklarını öğrenemediler. Hermione içeri dönmek için Şişman Kadın'ın resmini çevirince bomboş bir tabloyla karşılaşmıştı. Bir gece ziyaretine gitmişti Şişman Kadın, Hermione de Gryffindor Kulesi'ne giremiyordu.
Cırtlak bir sesle, "Ben şimdi ne yapacağım?" diye sordu.
"Senin sorunun o," dedi Ron. "Bizim gitmemiz gerek, geç kalıyoruz."
Koridorun sonuna varmamışlardı ki, arkalarından Hermione yetişti.
"Ben de sizinle geliyorum," dedi.
"Gelmiyorsun."
Ne yani, burada böyle dikilip Filch'in beni yakalamasını mı bekleyeceğim? Bizi bulursa doğrusunu söylerim, sizi durdurmaya çalıştığımı anlatırım, siz de beni desteklersiniz."
Ron, "Sen de amma yüzsüzsün -" dedi yüksek sesle.
Birdenbire, "Susun, ikiniz de!" dedi Harry. "Bir ses duydum."
Ron, karanlıkta görmeye çalışarak, "Mrs Norris mi?" diye fısıldadı.
Mrs Norris değildi. Neville'di. Yere kıvrılmış, mışıl mışıl uyumaktayken onların yaklaştığını sezip sıçramıştı.
"Neyse ki buldunuz beni! Saatlerdir buradayım, yatakhaneye gitmek için yeni parolayı unutmuşum."
"Alçak sesle konuş, Neville. Parola 'Domuz burnu', ama işine yaramaz, çünkü Şişman Kadın yerinde değil."
"Kolun nasıl?" diye sordu Harry.
Bileğini göstererek, "İyi," dedi Neville. "Madam Pomfrey bir dakikada iyileştirdi."
"Güzel - bak, Neville, bizim bir yere yetişmemiz gerek, sonra görüşürüz -"
Neville, ayağa kalkarak, "Beni bırakmayın!" dedi. "Yalnız kalmak istemiyorum burada, Kanlı Baron zaten iki kere geçti."
Ron saatine bir göz attı, sonra da Hermione'yle Ne-ville'e baktı öfkeyle.
"Sizin yüzünüzden yakalanacak olursak, ne yapar eder, Quirrell'ın anlattığı Hortlak Laneti'ni öğrenir, ikinizi de lanetlerim."
Hermione ağzını açtı, belki de Hortlak Laneti'nin nasıl kullanılacağını öğretecekti ona, ama Harry susmalarını işaret etti, birlikte yürümeye koyuldular.
Yüksek pencerelerin demir çubukları arasından süzülen ay ışığının aydınlattığı koridorlarda ilerlediler. Her dönemeçte, Filch ya da Mrs Norris'le karşılaşırız diye, Harry'nin yüreği ağzına geliyordu. Ama şanslıydılar. Merdivenlerden üçüncü kata çıkıp parmaklarının ucuna basa basa kupa salonuna yöneldiler,
Malfoy'la Crabbe gelmemişlerde daha. Ay ışığının düştüğü yerlerde kristal kupa kutuları parlıyordu. Altın ve gümüş kupalar, kalkanlar, şiltler, heykeller karan lıkta ışıldıyordu. Gözlerini salonun iki yanındaki kapılardan ayırmadan, duvar boyunca ilerlediler. Malfoy belki ansızın belirip de saldırır diye, Harry asasını çıkardı. Dakikalar ağır ağır geçti.
Ron, "Gecikti," diye fısıldadı, "belki de korkudan ödü patlamıştır."
O sırada yan odadan gelen bir sesle sıçradılar. Harry tam asasını kaldırmıştı ki, birinin konuştuğunu duydular - Malfoy değildi bu.
"Kokla etrafı, tatlım, bir köşeye sinmiş olmalılar."
Konuşan Filch'ti, Mrs Norris'e bir şeyler söylüyordu. Harry, dehşet içinde arkadaşlarına döndü, kendisini hemen izlemeleri için çılgıncasına el salladı; Filch'in sesinin geldiği yerin karşısındaki kapıya yöneldiler usulca. Neville cüppesinin eteğini çeker çekmez, Filch'in kupa salonuna girdiğini duydular.
"Burada bir yerdeler," diye homurdanıyordu Filch, "herhalde saklanıyorlar."
Harry, arkadaşlarına, "Buradan!" diye işaret etti; hepsi korkudan taş kesilmişti sanki, iki yanına zırhlar sıralanmış uzun bir koridorda usul usul ilerlediler. Filch'in yaklaştığım duyuyorlardı. Ansızın korkuyla inledi Neville, koşmaya başladı - derken sendeledi, Ron'un beline yapıştı, ikisi birden bir zırha tosladılar.
Öyle bir şangırtı koptu ki, bütün şato ayağa kalkabilirdi.
"KOŞUN!" diye bağı-dı Harry, dördü birden koridorda tabanları yağladılar, Filch geliyor mu diye arkalarına bile bakmıyorlardı - bir koridordan bir başkasına geçtiler, Harry öndeydi, nereye gittiklerini bile bilmeden koşuyordu. Kendilerini bir duvar halısının arkasına atınca, gizli bir geçitte olduklarını fark ettiler, koşmayı sürdürünce Tılsım sınıfının yanına çıktılar, kupa salonunun çok uzaklarındaydılar şimdi.
Harry, soğuk duvara yaslanıp alnını silerek, "Galiba sıyırdık," dedi soluk soluğa. Neville iki büklüm olmuş, aksırıp tıksırıyordu.
Hermione de soluk soluğaydı; ellerini göğsüne bastırarak, "Söylemiştim - söylemiştim - size," dedi. "Söylemiştim - size."
Ron, "Gryffindor Kulesi'ne dönmeliyiz," dedi. "Hemen. Hiç vakit geçirmeden."
Hermione, "Malfoy seni kandırdı," dedi Harry'ye. "Farkındasın, değil mi? Karşına çıkmayı düşünmedi bile - Filch kupa salonuna birinin geleceğini biliyordu. Malfoy kulağına fısıldamıştır mutlaka."
Harry, Hermione'nin haklı olabileceğini düşündü, ama bu düşüncesini ona söylememeyi uygun buldu.
"Gidelim."
Okadar kolay olmayacaktı bu. Daha on-on iki adım ancak atmışlardı ki, bir kapı tokmağının takırtısını duydular, önlerindeki sınıftan yıldırım hızıyla biri fırladı.
Peeves'di bu. Onları görünce keyiften kıkırdamaya başladı.
"Sus, Peeves - lütfen - kovulmamıza neden olacaksın."
Peeves gıdaklar gibi güldü.
"Gece yarısı dolaşmaya çıktınız ha? Sizi bastıbacaklar! Çık, ak, çık. Yaramazlar böyle enselenir işte."
"Bizi ele vermezsen enselenmeyiz, Peeves, lütfen."
Peeves, yumuşacık bir sesle, "Filch'e söylemem gerek bunu. Evet, ona söylemeliyim," dedi; ama gözleri hain hain parlıyordu. "Sizin kendi iyiliğiniz için."
"Çekil yolumuzdan," diye diklendi Ron, Peeves'i hızla itti - büyük bir hataydı bu.
"ÖĞRENCİLER YATAKLARINDAN KAÇMIŞ!" diye haykırdı Peeves. "ÖĞRENCİLER KAÇMIŞ! TILSIM KORIDORUNDALAR!"
Peves'den sıyrılarak can havliyle kaçtılar, koridorun sonuna kadar koştular, bir kapı çıktı karşılarına -kilitliydi.
Çaresizlik içinde kapıyı iterlerken, "Tamam!" diye inledi Ron. "İşimiz bitti! Sonumuz geldi!"
Ayak sesleri geldi kulaklarına; Filen, Peeves'in çığlıklarını duymuş, koşarak yaklaşıyordu.
"Çekilin şöyle," diye homurdandı Hermione. Harry'nin asasını kaptı, onu kilide vurarak fısıldadı: "Alohomora!"
Bir tıkırtı oldu kilitte, kapı ardına kadar açıldı - itişe kakışa geçip kapıyı kapattılar, öteki yanda konuşulanlara kulak kabarttılar.
"Nereye gittiler, Peeves?" diyordu Filch. "Çabuk, söyle bana."
"Lütfen' diyeceksin."
"Benimle dalga geçme, Peeves, söylesene, nereye gittiler?"
Peeves'in o sinir bozucu sesi, şarkı söyler gibi, çınladı: "Lütfen diyeceksin. Hiçbir şey öğrenemezsin."
"Peki-lütfen."
"HİÇBİR ŞEY! Ha haaa! Söyledim ya, lütfen diyeceksin, hiçbir şey öğrenemezsin diye. Lütfen dedin, hiçbir şey öğrenemeyeceksin! Ha ha! Haaaaaa!" Peeves'in bir hışırtıyla uzaklaştığını, Filch'in de öfkeyle küfrettiğini duydular.
"Kapı kilitli sanıyor," diye fısıldadı Harry. "Sıyıracağız - çek elini, Neville!" Neville bir dakikadır Harry'nin sabahlığının kolunu çekiştirip duruyordu. "Ne var?"
Harry arkasına döndü - döner dönmez de görüverdi. Neyi mi? Bir karabasanın içinde sandı kendini - bu kadarı da olmazdı artık, başlarına gelen bütün o belalardan sonra.
Sandığı gibi, bir odada değillerdi. Bir koridordaydılar. Üçüncü kattaki yasak koridorda. Neden yasak olduğunu da hemen anlamışlardı.
Yerden tavana kadar yükselen boyuyla dev bir köpeğin gözlerinin içine bakıyorlardı şimdi. Üç başlı bir köpekti bu. Üç çift fıldır fıldır, çılgınca bakan göz; kendilerine doğru uzanmış, titıeyip duran üç burun; sarımsı dişlerinden kaygan sicimler gibi sarkan salyalarıyla üç de korkunç ağız.
Hareket etmeden duruyordu; altı gözünü de onlara dikmişti; Harry, "Eğer ansızın çıkagelmemiz onu bu kadar şaşırtmasaydı, şimdiye kadar çoktan ölmüştük," diye düşündü; ama şaşkınlığı geçiyordu köpeğin, gökgürülrüsünü andıran o hırlamaların başka ne anlamı olabilirdi?
Kapının tokmağına yapıştı Harry - Filch'le ölüm arasında bir seçim yapması gerekiyorsa, Filch'i seçerdi elbet.
Dışarı fırladılar - Harry çarparak kapadı kapıyı, koridor boyunca koştular, daha doğrusu uçtular. Filch herhalde başka bir yerlerde aramaktaydı kendilerim, çünkü onunla karşılaşmadılar; karşılaşıp karşılaşmamaları da pek önemli değildi zaten o anda tek düşündükleri, canavardan olabildiğince uzaklaşmaktı. Yedinci katta Şişman Kadın'ın portresine varıncaya kadar koştular.
Şişman Kadın, omuzlarından sıyrılmış sabahlıklarına, kan ter içindeki kıpkırmızı yüzlerine bakarak, "Nerelerdeydiniz?" diye sordu.
"Boş ver şimdi - domuz burnu, domuz burnu," diye soludu Harry, tablo öne doğru açıldı. Salona girip koltuklara yığıldılar; zangır zangır titriyorlardı.
Bir süre hiçbiri ağzını açmadı. Neville sanki ömrü boyunca bir daha konuşmayacakmış gibi duruyordu.
Sonunda, "Bunlar ne yaptıklarını sanıyorlar?" dedi Ron. "Böyle bir şey okulda kapalı tutulur mu? Köpek dediğin azıcık gezdirilmek, dolaştırılmak ister. Hele bu..."
Hermione hem soluğuna hem de o kötü huyuna yemden kavuşmuştu.
"Siz hiçbiriniz bakmayı bilmiyorsunuz," diye atıldı. "Köpek neyin üstünde duruyordu, dikkat ettiniz mi?"
"Yerde mi?" dedi Harry. "Ayaklarına bakmıyordum ki, kafalarına bakıyordum."
"Yerde değil. Bir kapağın üstünde duruyordu. Bir şeyi koruduğu apaçık ortada."
Ayağa kalkarak patladı.
"Yaptığınız işten memnunsunuz herhalde. Hepimiz ölebilirdik - daha kötüsü, kovulabilirdik. Şimdi, izin verirseniz, ben yatmaya gidiyorum."
Ron, ağzı bir karış açık, Hermione'nin arkasından bakakaldı.
"İzin senin," dedi. "Sanki zorla sürüklediydik onu."
Harry yatağına uzanırken Hermione'nin söylediklerini düşünüyordu. Bir şeyi koruyordu köpek... Ne demişti Hagrid? Dünyada bir şey saklamak istersen, en güvenli yer Gringotts'tur - Hogwarts dışında.
Harry, yedi yüz on üç numaralı kasadaki küçük paketin nerede olduğunu anlamıştı galiba.

GeCeLeR 12-10-2006 01:28 AM

BÖLÜM 10 - Cadılar BayramıMalfoy, ertesi gün Harry'yle Ron'un hâlâ Hogwarts'ta olduklarım görünce gözlerine inanamadı, ikisi de yorgun görünüyordu, ama keyifleri yerindeydi. Harry de, Ron da, üç başlı köpek serüveninin harika olduğunu düşünmüşlerdi o sabah, şimdi bir başka serüvene daha atılmak için içleri gidiyordu. Bu arada Harry, Gringotts'tan Hogwarts'a getirilen paketi anlatmıştı Ron'a, böylesine sıkı koruma gerektiren şeyin ne olabileceği üstüne epey kafa yormuşlardı.
"Ya gerçekten değerli ya da gerçekten tehlikeli bir şeydir," demişti Ron.
Harry, "Belki ikisi birden," demişti.
Esrarengiz nesne yaklaşık beş santim uzunluktaydı, bunu biliyorlardı sadece, ellerinde başka ipucu yoktu. Bu yüzden de onun ne olduğunu kestiremiyorlardı.
Neville de, Hermione de, köpeğin altındaki kapağın neyi gizlediği konusuyla hiç ilgilenmemişlerdi. Neville'in bütün derdi, bir daha köpeğin yanına yaklaşmamaktı.
Hermione, Harry'yle de, Ron'la da konuşmuyordu şimdi; öylesine bilgiç bir gevezeydi ki, ikisi de derin bir oh çekmişlerdi. Bütün istedikleri, bir yolunu bulup Malfoy'a dünyanın kaç bucak olduğunu göstermekti, bu olanak da bir hafta kadar sonra postanın gelişiyle doğdu, onları keyiflendirdi.
Baykuşlar her zamanki gibi Büyük Salon'u doldurunca, altı cüce baykuşun taşıdığı ince uzun bir paket bütün öğrencilerin dikkatini çekti. Harry de, herkes gibi, onun içinde ne olduğunu merak ediyordu, kuşlar kendi masasına süzülüp de salamları yere düşürerek paketi tam önüne bırakınca şaşkınlıktan kalakaldı? Cüce baykuşlar kanat çırparak uzaklaşırken bir başka baykuş geldi, paketin üstüne bir mektup attı.
Harry mektubu açtı önce, öyle yapmakla iyi etmişti doğrusu; kâğıtla şunlar yazılıydı:
PAKETİ MASADA AÇMA. içinde yeni Nimbus İki Bin'in var, ama bir süpürgen olduğunu kimsenin bilmesini istemiyorum, yoksa hepsi ister. Oliver Wood, ilk antrenmanın için bu akşam saat yedide Quidditdich alanında seni bekleyecek.
Profesör M. McGonagall
Harry, okuması için mektubu Ron'a uzatırken sevincini gizlemekte zorlanıyordu.
Ron, imrenerek, "Nimbus İki Bin, ha!" diye inledi. "Ben daha bu modele elimi bile sürmedim."
İlk dersten önce süpürge paketini gizlice açmak için Salon'dan çabucak ayrıldılar, ama merdiven başının Crabbe ile Goyle tarafından kesildiğini gördüler. Malfoy paketi Harry'nin elinden kaptı, şöyle bir yokladı.
Paketi yine Harry'ye atarak, "Bir süpürge bu!" dedi, gözlerinde kıskançlık ve nefret okunuyordu. "Şimdi yandın işte, Potter, birinci sınıf öğrencilerine süpürge yasaktır."
Ron dayanamadı.
"Palavra bir süpürge değil bu," dedi, "bir Nimbus İki Bin. Senin evde neyin vardı demiştin, Malfoy, Comet İki Altmış mı?" Ron, Harry'ye sırıttı. "Cometler göz alıcıdır, ama Nimbuslarla karşılaştırılamazlar bile." Malfoy, "Sen nereden bileceksin, Weasley," diye atıldı, "sapını bile almaya gücün yetmez. Sen de, kardeşlerin de elden düşmelerle idare edersiniz."
Ron yanıt veremeden, Malfoy'un dirseğinin dibinde Profesör Flitwick belirdi.
"Kavga etmiyorsunuz ya, çocuklar?" diye ciyakladı. Malfoy, "Potter'a bir süpürge göndermişler, Profesör," dedi hemen.
Profesör Flitvvick, Harry'ye ışıl ışıl gülümseyerek, "Evet, evet, biliyorum," dedi. "Profesör McGonagall bana özel durumlardan söz etti, Potter. Hangi model?"
Malfoy'un yüzündeki dehşeti görüp de gülmemek için kendini zor tutan Harry, "Nimbus İki Bin, efendim," dedi. "Malfoy olmasaydı bunu alamazdım," diye ekledi.
Harry'yle Ron üst kata yöneldiler, Malfoy öfkeden kuduruyordu, kafası karmakarışık olmuştu.
Mermer merdivenin en üst basamağına gelince, "Öyle," diye kıkırdadı Harry. "Neville'in Hatırlatmaca'sını almasaydı, ben de takıma giremeyecektim..."
Tam arkalarından öfkeli bir ses geldi. "Demek kuralları çiğnediğin için ödüllendirildiğini sanıyorsun?" Hermione, Harry'nin elindeki pakete, durumu hiç de onaylamadan bakarak, merdivenleri çıkıyordu.
"Hani benimle konuşmuyordun?” dedi Harry.
"Evet," dedi Ron. "Sakın cayma; kafamızı dinliyoruz."
Hermione, burnu havada, uzaklaşıp gitti. Harry o gün kafasını derslerine veremedi. Ya yatakhanede yatağının altında duran yeni süpürgesini ya da o geceki Quidditch antrenmanını düşünüyordu. O akşam ne yediğinin bile farkına varmadan bir şeyler atıştırdı, sonra Ron'la birlikte yukarıya, Nimbus İki Bin paketini açmaya fırladı.
Süpürgeyi Harry'nin yatak örtüsüne koydular, "Vay canına!" diye iç çekti Ron.
Değişik süpürge modelleri konusunda hiçbir şey bilmeyen Harry bile, bunun harika bir şey olduğunu düşündü. İncecikti, pınl pırıldı, sapı maundan yapılmıştı, arka ucundaki süpürge otları özenle seçilmişti, başına yakın bir yere de yaldızlı harflerle Nimbus îki Bin yazılmıştı.
Saat yediye yaklaşırken şatodan ayrıldı Harry, alacakaranlıkta Quidditch alanına yollandı. Daha önce stadyumun içine hiç girmemişti. Oyun alanını çevreleyen koltuklar, seyircilerin oyunu daha rahat seyredebilmeleri için, epeyce yüksekteydi. Alanın iki başında üçer tane altın direk vardı, her direğe bir çember takılmıştı. Direkler, Muggle çocukların sabun köpüğü üfleyerek baloncuklar oluşturduğu o küçük plastik çubukları hatırlattı Harryye, ama bunların yüksekliği on beşer metreydi.
Wood'u beklerken içinde uyanan uçma isteğine karşı koyamadı Harry, süpürgesine binip ayaklarıyla yere vurup havalandı. Ne güzel bir duyguydu bu - direklerin arasından geçti, oyun alanında alçalıp yükseldi. Şöyle hafifçe dokunmaya görsün, Nimbus İki Bin hemen yön değiştiriyordu.
"Hey, Potter, in aşağı!"
Oliver Wood gelmişti. Kolunun altında kocaman bir tahta kutu vardı. Harry yanına indi onun.
Wood, gözleri ışıl ışıl, "Çok güzel," dedi. "McGonagall haklıymış... doğuştan yeteneklisin. Bu akşam kuralları öğretirim sana, sonra da haftada üç gün takım antrenmalarına katılırsın."
Kutuyu açtı. Değişik boylarda dört top vardı içinde.
"Tamam," dedi Wood. "Şimdi... Quidditch oynamak pek kolay değildir, ama kurallarını öğrenmek kolaydır. Her takında yedi kişi bulunur. Üçüne Kovalayıcı denir."
"Üç Kovalayıcı," diye tekrarladı Harry; bu arada Wood futbol topu büyüklüğünde kıpkırmızı bir top çıkardı kutudan.
"Bu topa Quaffle denir. Kovalayıcılar Quaffle'ı birbirlerine atarak onu çemberlerin birinden geçirmeye çalışırlar. O zaman gol olur. Bir Quaffle'ı çemberlerin birinden geçirirsen on sayı kazanırsın. Anlıyor musun?"
Harry, "Kovalayıcılar Quaffle'ı birbirlerine atarak çemberlerin birinden geçirmeye çalışırlar," diye tekrarladı. "Uçan süpürgeler üstünde oynanan bir çeşit basketbol - ama bunda altı basket var."
Wood, merakla, "Basketbol nedir?" diye sordu. Hemen, "Boş ver," dedi Harry. "Her takımda bir oyuncu daha var, ona da Tutucu denir - ben Gryffindor'un Tutucusuyum. Boyuna bizim çemberlerin çevresinde uçar, karşı takımın sayı yapmasını engellemeye çalışırım."
Bütün bunların hepsini hatırlamaya kararlıydı Harry; "Üç Kovalayıcı, bir Tutucu," dedi. "Quaffle'la oynarlar. Tamam, anlaşıldı. Peki, bunlar ne işe yarıyor?" Kurudaki üç topu işaret etti.
"Şimdi göstereceğim," dedi Wood. "Al şunu." Beyzbol sopasını andıran küçük bir sopa uzattı Harry'ye.
"Bludger'ların ne işe yaradığını göstereceğim," dedi. "Bu ikisi Bludger'dır."
Kırmızı Quaffle'dan biraz daha küçük boyda, birbirinin aynı simsiyah iki topu gösterdi. Harry, iki topun da, kutunun içinde kendilerini tutan kayışlardan kurtulmak için hafifçe çırpındıklarını fark etti.
Wood, "Geri dur," diye uyardı Harry'yi. Eğilip Bhıdgerlar'dan birinin kayışını çözdü.
Siyah top bir anda kutudan fırladı, yükseldi, sonra Rırry'nin yüzüne yöneldi hızla. Harry, burnunun kırılmasını önlemek için sopayla vurdu topa. Ciudger zikzaklar çizerek havada uzaklaştı - dönüp başlarının çevresinde dolandı, tam Wood'a çarpacağı sırada takım kaptanı onu yakalayıp yere çiviledi.
Wood, çırpınan Bludger'ı kutuya koyup kayışla bağlarken, "Gördün mü?" dedi soluk soluğa. "Bludgerlar oradan oraya seğirtip oyuncuları süpürgelerinden düşürmek isterler. Bu yüzden de takımlarda ikişer Vurucu bulunur. Bizim Vurucular, Weasley ikizleri - görevleri takım arkadaşlarını Bludgerlar'dan korumak, onları karşı takım oyuncularına fırlatmak. Eee - buraya kadarını anladın mı?"
Harry, soluk bile almadan, "Üç Kovalayıcı Quaffle'la sayı yapmaya çalışır, Tutucu çemberleri korur, Vurucular da Bludgerlar'ı kendi takımlarından uzak tutmaya çabalar," dedi.
"Çok iyi," dedi Wood.
Öyle laf arasında soruyormuş gibi, "Şey -" dedi Harry, "Bludgerlar kimseyi öldürdü mü?"
"Hogwarts'ta öldürmedi. Bir iki çene kırıldı, o kadar. Şimdi... takımın son oyuncusu Arayıcı'dır. Yani sen. Ne Quaffle'a aldıracaksın, ne de Bludgerlar'a "
"- kafamı kırmazlarsa tabii."
“Merak etme, Weasley'ler Bludgerlar'la rahatça başa çıkabilirler - zaten kendileri de birer insan Bludger."
Wood kutuya uzanıp dördüncü topu aldı. Sonuncu topu. Quaffle'ın ya da Bludgerlar'ın yanında ufacık kalan, ceviz büyüklüğünde bir toptu bu. Pırıl pırıl altından yapılmıştı, çırpınan minicik gümüş kanatlan vardı.
"Bu," dedi, "Altın Snitch. Bütün toplardan Önemlidir. Yakalaması çok güçtür, çünkü çok hızlıdır, onu görebilmek çok güçtür. Arayıcı'nın görevi onu yakalamaktır. Aradan süzülüp, Kovalayıcılardan, Vuruculardan, Quaffle'dan, Bludgerlar'dan sıyrılıp, öteki takımın Arayıcı'sından önce yakalayacaksın onu. Kim Snitch'i daha önce yakalarsa, takımına yüz elli sayı kazandırır, bu da bir bakıma maçı kazanmak demektir. İşte bu yüzden Arayıcılara çok faul yapılır. Bir Quidditch maçı ancak Snitch yakalanınca sona erer, yani sürüp gidebilir - rekor üç ay galiba, oyuncular arada uyusun diye boyuna yedekleri de oynatmışlar.
"Hepsi bu kadar - soracağın bir şey var mı?"
Harry başını iki yana salladı. Ne yapması gerektiğini anlamıştı, ama sorun bunu yapabilmekti.
Wood, Snitch'i dikkatle kutuya koyarken, "Şimdilik bununla çalışmayacağız," dedi. "Hava çok karanlık, yitirebiliriz. Şunlarla çalıştıralım seni."
Bir kese sıradan golf topu çıkardı cebinden; birkaç dakika sonra ikisi de havadaydı, Wood toplan olanca hızıyla dört yöne fırlatıyor, Harry de onları yakalamaya çalışıyordu.
Bir tekini bile kaçırmıyordu Harry; Wood'un keyfine diyecek yoktu. Yarım saat kadar çalıştılar, artık hava iyice kararınca çalışmayı bıraktılar.
Şatoya dönerlerken, neşeyle, "Bu yıl Quidditch Kupası bizim olacak," dedi Wood. "Charlie Weasleyi bile sollarsan şaşmam. Ne kadar iyi bir oyuncuydu, ulusal takıma bile seçilebilirdi - ejderha peşine düşmeseydi."
Harry, o kadar dersin üstüne haftada üç akşam Quidditch antrenmanı da binince, Hogwarts'ta iki ayın nasıl geçip gittiğini fark etmedi bile. Şato, kendisine Privet Drive'dan çok daha sıcak bir yuva olmuştu. Temel bilgileri öğrendikleri için, dersleri de gittikçe daha ilginç oluyordu.
Cadılar Bayramı sabahı, koridorları saran nefis bir kabak tatlısı kokusuyla uyandılar. Daha da güzel bir şey oldu sonra: Profesör Flitvvick, Tılsım de "sinde artık nesneleri uçurabilecek duruma geldiklerim söyledi; Neville'in kurbağasını odada dört döndürerek uçurduğundan beri herkes bu anı heyecanla bekliyordu Profesör Flitwick, ilk alıştırmalar için çocukları çifter çifter ayırdı. Neyse ki, Harry'nin yanına Seamus Finnigan düştü, çünkü Neville de onunla ikili oluşturmak için bayağı heveslenmişti. Ama Ron, Hermione Granger la çalışacaktı. Buna Ron'un mu, Hermione'nin mi daha çok içerlediğim anlamak çok güçtü doğrusu. Hermione, Harry'nin süpürgesi geldiğinden beri ikisiyle de konuşmamıştı.
Profesör Flitvvick, her zamanki gibi kitaplarının üstüne tüneyerek, "Çalıştığımız o bilek hareketlerini sakın unutmayın!" diye ciyakladı. "Hızlı ve kesin, unutmayın, hızlı ve kesin. Büyülü sözcükleri doğru söylemek de son derece önemlidir - Büyücü Baruffio'yu hatırlayın hep, “f” yerine “s” deyince, kendini sırtüstü yerde buluvermişti, göğsünün üstüne de bir yaban mandası çökmüştü."
Çok güçtü bu. Harry'yle Seamus'ın bilek harekelleri hızlı ve kesindi, ama uçurmak istedikleri kuş tüyü sıranın üstünde duruyor, bir türlü havalanmıyordu. Seamus'ın sabrı taştı sonunda, asasıyla uçurmaya kalkışırken kuştüyünü ateşe verdi - Harry onu şapkasıyla söndürmek zorunda kaldı.
Yan sıradaki Ron'un da şansı pek yaver gitmiyordu.
Uzun kollarını yeldeğirmeni gibi sallayarak, "Win-gardium Leviosa!" diye bağırıyordu.
Harry, Hermione'nin atıldığını duydu: "Wing-gflr-dium Levi-o-sa diyeceksin, 'gar'ı uzatacaksın."
"O kadar iyi biliyorsan, sen söyle," diye homurdandı Ron.
Hermione cüppesinin kollarım sıyırdı, asasını sallayarak, "Wingardium Leviosa!" dedi.
Tüyleri sıradan havalandı, başlarının bir metre kadar üstünde uçuştu.
Profesör Flitvvick, el çırparak, "Harika!" diye bağırdı. "Herkes baksın, Miss Granger başardı!"
Ders sonunda Ron dokunsan patlayacaktı.
Kalabalık koridorda kendilerine yol açarak yürürlerken, "Tevekkeli kimse katlanamıyor bu kıza," dedi. "İnsan değil, karabasan."
Yanından geçerlerken biri çarptı Harry'ye. Hermione'ydi. Harry ona bir göz atınca irkildi - kız gözyaşları içindeydi.
"Galiba söylediklerini duydu."
"Ne olurmuş duyduysa?" dedi Ron, ama o da biraz tedirgin olmuşa benziyordu. "Hiç arkadaşı olmadığının farkına vardı herhalde."
Hermione bir sonraki derse gelmedi, bütün Öğleden sonra da ortalarda görünmedi. Cadılar Bayramı şöleni için Büyük Salon'a giderlerken, Parvati Patil'in, arkadaşı Lavendefla konuşmasına kulak misafiri oldular; Parvati Patil, Hermione'nin kızlar tuvaletinde ağladığım, yalnız kalmak istediğini söylüyordu. Ron'un tedirginliği daha da arttı bunları duyunca, ama biraz sonra Büyük Salon'a girip de Cadılar Bayramı süslemelerini görünce, Hermione'yi unutuverdiler.
Duvarlardan ve tavandan havalanan bin yarasa uçuşuyordu tepelerinde, bin yarasa da kara bulutlar gibi masaların üstünde kanat çırpıyor, içleri oyulmuş balkabaklarmda yanan mumların ışıklarını titretiyordu. İlk geceki şölende olduğu gibi, altın tabaklarda yemekler belirdi ansızın.
Harry tam bir közlenmiş patates mideye indiriyordu ki, hoplaya zıplaya Profesör Quirrell girdi salona; sarıgı çözülmüştü, yüzünde dehşet okunuyordu. Herkes onun Profesör Dumbiedore'un koltuğuna doğru ilerlediğini, masaya yaslandığını gördü. "İfrit -" diye inledi Profesör Quirrell, "- zindanda ifrit var - haberiniz olsun."
Sonra yere yığılıp bayıldı.
Tam bir kargaşa çıktı. Profesör Dumbledore, yeniden sessizliği sağlamak için asasının ucundan birkaç maytap patlatmak zorunda kaldı.
“Sınıf Başkanları," diye gürledi, "sınıflarınızı hemen yatakhanelere görürün!"
Percy hemen havasını attı.
"Beni izleyin! Birinci sınıflar, birbirinizden ayrılmayın! Söylediklerimi yaparsanız ifritten korkmanıza gerek kalmaz! Tam arkamdan gelin. Yol açın, birinci sınıflar geliyor! Açılın, ben Sınıf Başkanıyım!"
Merdivenleri çıkarken, "İfrit nasıl girebilir buraya?" diye sordu Harry.
Ron, "Bana sorma," dedi, "ifritler gerçekten salaktır. Belki de Peeves almıştır içeri, Cadılar Bayramı şakası diye."
Değişik yönlere koşturan değişik öğrenci kümelerinin yanından geçtiler. Telaş içinde seğirten Hufflepuff ların aralarından geçerken, Harry Ron'un koluna yapıştı birdenbire.
"Şimdi aklıma geldi - Hermione."
"Ne olmuş Hermione'ye?"
"İfritten haberi yok."
Ron dudağını ısırdı.
"Peki, tamam," diye kestirip attı. "Ama Percy görmesin bizi."
Eğilerek, öteki yana giden Hufflepuff lara karıştılar, ıssız bir koridordan geçip kızlar tuvaletine doğru koştular. Tam köşeyi dönmüşlerdi ki, hızlı hızlı ayak sesleri duydular arkalarında.
Harry'yi kocaman bir aslan heykelinin arkasına çekerek, "Percy!" diye fısıldadı Ron.
Heykelin arkasından kafalarım uzatınca, gelenin Percy değil, Snape olduğunu gördüler. Snape koridoru geçip gözden yok oldu.
Harry, "Ne yapıyor?" diye fısıldadı. "Neden öteki öğretmenlerle birlikte zindanda değil?"
“Sorduğun adama bak."
Olabildikleri kadar sessizce, Snape'in uzaklaşan adımlarını izlediler yan koridorda.
"Üçüncü kata çıkıyor," dedi Harry, ama Ron elini kaldırdı.
"Burnuna bir koku geliyor mu?"
Harry havayı kokladı, kirli çorapla kimsenin nedense hiç temizlemediği genel tuvalet karışımı pis bir koku geldi burnuna.
Sonra işittiler onu - derinlerden gelen bir homurtu, dev ayakların sürünmesi. Ron eliyle gösterdi: Soldaki geçidin sonunda kocaman bir şey onlara doğru ilerliyordu. Karanlığa sığındılar hemen, yaratığın ay ışığında belirdiğini gördüler.
Korkunç bir görüntüydü bu. Dört metre boyundaydı, derisi gri kaya rengindeydi, koskoca bedeninin üstüne hindistan cevizi büyüklüğünde ufacık bir kafa yerleştirilmişti. Kısa bacakları ağaç gövdeleri kadar kalındı, ayakları nasır içindeydi. İnanılmaz bir koku yayıyordu çevresine. Elinde tuttuğu kocaman tahta sopa, kollarının uzunluğu yüzünden yere değiyordu.
İfrit bir kapının önünde durup içeri baktı. Sivri kulaklarını oynattı, minicik beynini çalıştırdı, sonra usulca odaya daldı.
"Anahtar kilidin üstünde," diye mırıldandı Harry. "Onu içeriye kilitleyebiliriz."
Ron, tedirginlik içinde, "İyi fikir," dedi.
Açık kapıya doğru ilerlediler, ağızları kupkuruydu, ifritin ansızın çıkıvermemesi için dua ediyorlardı.
Harry bir sıçrayışta kapıya ulaştı, anahtarı yakaladı, kapıyı çarparak kapattı, kilitledi.
"Evet!"
Zafer sarhoşluğu içinde geçitte koşmaya başladılar, ama tam köşeye vardıklarında öyle bir şey duydular ki, az kalsın korkudan öleceklerdi - korkunç bir çığlıktı bu - kilitledikleri odadan geliyordu.
Ron, Kanlı Baron gibi bembeyaz kesilmişti. "Olamaz” dedi.
Harry yutkundu. "Kızlar tuvaletiydi orası!"
"Hermione!" dediler birlikte.
Yapmak isteyecekleri son şeydi bu, ama başka çareleri yoktu. Dönüp kapıya koştular, korkuyla titreyerek anahtarı çevirdiler - Harry çekip açtı kapıyı - içeri daldılar.
Hermione Granger karşı duvarın dibine büzülmüştü, bayılacaktı neredeyse. İfrit, duvarlardaki lavaboları söküp atarak ona doğru ilerliyordu.
Harry, çaresizlik içinde, "Şaşırtmaca ver!" dedi, eline geçen bir musluğu bütün gücüyle duvara fırlattı.
İfrit Hermione'nin birkaç adım ötesindeydi. Sesin nereden geldiğini anlamak için aptal aptal gözlerini kırpıştırarak çevresine bakındı. Minicik hain gözleri Harry'ye ilişti. Bir an durakladı, sonra sopasını kaldırıp onun üstüne saldırdı.
Ron, odanın öteki yanından, "Hey, kuşbeyinli!" diye bağırarak madeni bir boru parçası fırlattı ifrite. İfrit, borunun omzuna çarptığını bile fark etmemişti, ama sesini duymuştu Ron'un, bu kere Harry'yi bırakıp ona yöneldi; bu da Harry'ye ifritin yanından geçmek için vakit kazandırdı.
Harry, "Hadi, koş, koş!" diye bağırdı Hermione'ye, onu kapıya doğru çekmek istedi. Ama Hermione kımıl-dayamıyordu bile, ağzı korkudan bir karış açık, duvar dibine çökmüş, öylece duruyordu.
Çığlıklarla, yankılarla çılgına dönen ifrit bir daha kükredi, en yakındaki, kaçacak yeri olmayan Ron'a saldırdı.
O anda hem korkusuzca hem de aptalca bir şey yaptı Harry: Atlayıp ifritin boynuna sarıldı arkadan. İfrit, Harry'nin sırtında olduğunun farkında bile değildi - ama burnuna uzun bir değneğin sokulduğunu bir ifrit bile anlar - onun sırtına atladığında asası elindeydi Harry'nin -ucu da ifritin burun deliklerinden birine girmişti.
İfrit acıyla uluyarak iki büklüm oldu, sopasını salladı; Harry can havliyle tutunuyordu ona; ya yerlere savrulacak ya da sopayı kafasına yiyecekti.
Hermione yere büzülmüştü korkuyla; Ron kendi asasını çıkardı - ne yaptığının farkında bile olmadan, aklına ilk gelen büyülü sözleri haykırdı: "Wingardium Leviosa!"
Sopa ansızın fırladı ifritin elinden, havaya yükseldi, yükseldi, sonra ağır ağır döndü - korkunç bir çatırtıyla sahibinin kafasına indi. İfrit oracığa yüzükoyun yığıldı, yığılırken de bütün odayı zangır zangır sarstı.
Harry ayağa kalktı; titriyordu, soluğu kesilmişti. Ron, asası hâlâ havada, ne yapağına şaşkınlıkla bakıyordu.
İlk konuşan Hermione oldu.
"Acaba - öldü mü?"
"Sanmıyorum," dedi Harry. "Olsa olsa bayılmıştır."
Eğilip asasını ifritin burnundan çıkardı. Yapışkan gri bir sıvıyla kaplanmıştı asa.
"Öff-ifrit sümüğü."
Asasını ifritin pantolonuna sildi.
Bir kapının çarpıldığını duydular ansızın, kulaklarına patırtılı ayak sesleri geldi; üçü de kafasını kaldırdı. Ne büyük şamata kopardıklarını fark etmemişlerdi o arada; ama gürültü de, ifritin korkunç çığlıkları da aşağıdan mutlaka işitilmişti. Bir an sonra Profesör McGonagall daldı odaya, hemen arkasında Snape vardı, onu da Quirrell izliyordu. Quirrell ifrite şöyle bir baktı, sonra belli belirsiz bir iniltiyle elini kalbine götürerek bir tuvaletin üstüne çöktü.
Snape ifritin üstüne eğildi. Profesör McGonagall, Ron'la Harry'ye bakıyordu. Onu hiç bu kadar öfkeli görmemişti Harry. Dudakları bembeyaz kesilmişti. Gryffindor'a elli puan kazandırma umudu Harry'nin içinden siliniverdi.
Sesinde soğuk bir öfkeyle, "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?" dedi Profesör McGonagall. Harry, Ron'a baktı. Ron'un asası hâlâ havadaydı. "Ölebilirdiniz. Neden yatakhanede değilsiniz?"
Snape sert sert baktı Harry'ye. Harry gözlerini yere dikti. Ron artık asasını indirseydi keşke.
Derken incecik bir ses geldi gölgeler arasından.
"Lütfen, Profesör McGonagall - onlar beni arıyorlardı."
"Miss Granger!"
Hermione sonunda ayağa kalkabilmeyi başarmıştı.
"İfriti aramaya çıkmıştım - çünkü tek başıma onunla baş edebilirim sanıyordum - çünkü çok şey okumuştum onlar hakkında."
Ron asasını indirdi. Hermione Granger bir öğretmene düpedüz yalan mı söylüyordu?
"Beni bulmasalardı ölmüştüm. Harry asasını ifritin burnuna soktu, Ron da kafasına vurdu. Birini çağıracak vakitleri yoktu. Onlar geldiğinde ifrit benim işimi bitirmek üzereydi."
Harry'yle Ron bu hikâyeyi ilk kez duymuyormuş gibi görünmeye çalıştılar.
Profesör McGonagall, üçüne bakarak, "Şey - öyleyse..." dedi. "Miss Granger, düpedüz budalalıktır bu, bir dağ ifritini tek başınıza haklayabileceğinizi nasıl düşünürsünüz?"
Hermione başını önüne eğdi. Harry'nin dili tutulmuştu. Kuralları çiğneyecek son kişiydi Hermione, şimdi onları kurtarmak için ne palavralar atıyordu. Snape'in gülücükler dağıtması bile kendisini bu kadar şaşırtmazdı.
Profesör McGonagall, "Miss Granger, bunun için Gryffindor'dan beş puan silinecek," dedi. "Beni hayal kırıklığına uğrattınız. Yaranız bereniz yok, doğru Gryffindor Kulesi'ne gidin. Öğrenciler yemeklerini kulelerinde yiyor." Hermione çıktı. Profesör McGonagall, Harry'yle Ron'a doğru.
"Ucuz kurtuldunuz, ama birinci sınıf öğrencileri de koca bir ifriti kolay kolay yere seremezdi doğrusu. İkiniz de Gryffindor'a beşer puan kazandırdınız. Bu, Profesör Dumbledore'a da bildirilecektir. Gidebilirsiniz."
Koşarak odadan ayrıldılar, iki kat çıkıncaya kadar da birbirleriyle konuşmadılar. Her şey bir yana, ifritin kokusundan kurtulmak bile güzeldi.
Ron, "On puandan fazla almalıydık," diye homurdandı.
"Beş demek istiyorsun. Hermione yüzünden silinen beş puanı unutma."
"Bizi kurtarmakla iyilik etti," dedi Ron, "aslına bakarsan, biz onu kurtardık."
Harry hatırlatmadan edemedi: "Onu içeride o şeyle kilitlemeseydik, kurtarmaya filan gerek kalmayacaktı."
Şişman Kadın tablosunun önüne gelmişlerdi.
"Domuz burnu," deyip girdiler.
Ortak salon kalabalıktı, gürültülüydü. Herkes yukarıya gönderilmiş yemekleri yiyordu. Ama Hermione, kapının yanında tek başına durmuş, onları bekliyordu. Utangaçlıkla yüklü bir sessizlik oldu. Sonra, birbirlerine hiç bakmadan, “Teşekkürler," deyip yemek almaya koştular.
Ama o andan sonra, Hermione Granger arkadaşları oldu. Bazı olaylar vardır, dostluklara yol açar, dört metre boyunda bir ifritin canına okumak da öyle bir olaydı işte.

GeCeLeR 12-10-2006 01:29 AM

BÖLÜM 11- Quiddich

Kasım ayına girdiklerinde hava çok soğudu birdenbire. Okulun çevresindeki dağlar buz grisi bir renge büründü, göl donup çeliğe döndü. Her sabah çiyle kaplanıyordu yer. Üst katların pencerelerinden Hagrid'in, sırtında upuzun bir köstebek derisi palto, ellerinde tavşan kürkünden eldivenler, ayaklarında da kunduz derisinden kocaman çizmelerle, Quidditch alanındaki süpürgelerin buzlarını çözdüğü görülebiliyordu.
Quidditch mevsimi başlamıştı. Harry, haftalarca çalışmadan sonra, cumartesi günü ilk maçına çıkacaktı. Gryffindor'la Slytherin arasındaydı maç. Gryffindor kazanırsa, şampiyonluk yarışında ikinci sıraya yükselecekti.
Kimse oynadığını görmemişti Harry'nin, Wood onu gizli bir silah olarak saklamayı düşünmüştü. Ama onun Arayıcı olarak oynayacağı haberi bütün okula yayılmıştı; Harry, harika bir maç çıkaracağını söyleyenlere mi inansın, yoksa ellerinde şilteyle onun tam altında koşup duracaklarını söyleyenlere mi kulak versin, bilemiyordu.
Harry'nin artık Hermione'yle arkadaşlık etmesi büyük şanstı doğrusu. Boş vakitlerini Wood'un Quidditch çalıştırmasıyla geçiriyordu; Hermione olmasaydı, bütün o ödevlerin altından nasıl kalkardı? Hermione, okuması için çok ilginç bir kitap vermişti ona - Çağlar Boyunca Quidditch kitabını.
Harry, Quidditch'te yedi yüz faul türü olduğunu, bunların hepsinin de 1473'teki bir Dünya Kupası maçında yapıldığını, Arayıcıların genellikle en küçük, en hızlı oyuncular arasından seçildiğini, en ciddi kazaların onların başına geldiğini, Quidditch takımlarında yer alanların oyun sırasında pek ölmediklerini, ama bazı hakemlerin kayıplara karıştıklarını, aylar sonra da Büyük Sahra'da ortaya çıktıklarını öğrendi.
Hermione, Harry'yle Ron kendisini o dağ ifritinin elinden kurtardıkları günden sonra, kuralları bozmak konusunda biraz yumuşamıştı, şimdi çok daha şirin bir kızdı. Harry'nin ilk Quidditch maçından bir gün önce, ders arasında, Ron'u da yanlarına alıp buz gibi bahçeye çıktılar; Hermione, bir reçel kavanozuna koyup yanlarında taşıyabilecekleri masmavi bir ateş yaratmıştı. Sırtlarını kavanoza vermiş ısınırlarken Snape çıkageldi. Harry, Snape'in topalladığını gördü. Üç arkadaş, ateşi gizlemek için birbirlerine sokuldular; böyle bir şeye izin verilmiyordu herhalde. Ama Snape onların suçlu bakışlarını fark etti. Topallayarak yaklaştı. Ateşi görmemişti, ama bir bahane uydurup oradan çekip gitmelerim söyleyecekti besbelli.
"O elindeki nedir, Potter?"
Çağlar Boyunca Quidditch'ü. Harry gösterdi.
"Kitaplıktan aldıklarınızı okul dışına çıkaramazsınız," dedi Snape. "Ver şunu bana. Gryffindor'dan beş puan sildim."
Snape topallaya topallaya uzaklaşırken, "Bu kuralı şimdi uydurdu," dedi Harry öfkeyle. "Bacağına ne oldu acaba?"
Ron, acı acı, "Bilmem," diye homurdandı. "Umarım, canını adamakıllı yakıyordur."
O akşam Gryffindor'ların ortak salonu çok kalabalıktı. Harry, Ron, Hermione, bir pencerenin önünde birlikte oturuyorlardı. Hermione, Harry'yle Ron'un Tılsım ödevlerini gözden geçiriyordu. Kopya çekmelerine hiç mi hiç izin vermezdi ("Kopya çekerseniz nasıl öğrenirsiniz?"), ama bir kere baştan sona okuyup onlara yanlışlarını gösterirdi.
Harry tedirgindi. Aklını ertesi günkü maçtan başka bir şeye verebilmek için Çağlar Boyunca Quidditch'i geri almak istiyordu. Snape'ten niye korkacaktı ki? Ayağa kalktı, Snape'e gidip kitabı isteyeceğini söyledi Ron'la Hermione'ye.
"Kafayı mı yedin sen?" dedi ikisi birden, ama Harry'nin bir fikri vardı, başka öğretmenlerin yanında Snape'in buna karşı çıkmayacağını sanıyordu.
Öğretmenler odasına gidip kapıya vurdu. Yanıt gelmedi. Bir daha vurdu. Boşuna.
Belki de Snape orada bırakmıştı kitabı. Denemeye değerdi. Kapıyı araladı, içeriye bir göz attı - göz atar atmaz da korkunç bir manzarayla karşılaştı.
Snape'le Filch içerdeydiler, başka kimse yoktu. Snape cüppesini dizlerinin üstüne çekmişti. Bacaklanndan biri kan içindeydi, paramparça olmuştu neredeyse. Filch, Snape'e sargı uzatıyordu.
“Lanet olasıca!" diyordu Snape. "Üçünü birden aynı anda göz altında nasıl tutabilirsin ki!"
Harry sessizce kapıyı kapatmaya çalıştı, ama -
"POTTER!"
Snape, bacaklarını örtmek için cüppesini indirdi hemen, yüzü öfkeden kırış kırış olmuştu. Harry yutkundu.
"Acaba kitabımı geri alabilir miyim diyordum."
"ÇIK DIŞARI! DIŞARI!"
Harry, Snape'in Gryffindor'dan puan silmesine fırsat vermeden çıktı. Yukarı koştu.
Yanlarına varınca, Ron, "Aldın mı?" diye sordu. "Ne oldu?"
Harry gördüklerini anlattı fısıltıyla.
Soluğu tıkanarak, "Bu ne demek, biliyor musunuz?" diye bağladı sözlerini. "Cadılar Bayramı'nda üç başlı köpeğin yanma gitmiş! Onu gördüğümüzde oraya gidiyordu demek - köpeğin koruduğu her neyse, onu ele geçirmeye çalışıyor! Süpürgeme bahse girerim ki, kargaşa yaratmak için ifriti de o aldı içeri!"
Hermione'nin gözleri faltaşı gibi açıldı.
"Hayır - yapamaz bunu," dedi. "Biliyorum, pek iyi biri değil, ama Dumbledore'un sakladığı bir şeyi de çalmaya kalkışamaz."
Ron, "Hermione," diye atıldı, "Sen de bütün öğretmenleri melek sanıyorsun. Harry doğru söylüyor. Snape'e hiç mi hiç güven olmaz. Ama neyin peşinde acaba? Köpek neyin bekçiliğini yapıyor?"
Harry yatağa giderken kafasında ,hep bu soru çınlıyordu. Neville horul horul uyuyordu, ama gözünü bile kırpamadı Harry. Kafasını boşaltmaya çalıştı - uyuması gerekiyordu, mutlaka uyumalıydı, birkaç saat sonra ilk Quidditch maçına çıkacaktı çünkü - ama bacağını gördüğü anda Snape'in gözlerinde beliren o bakışı unutmak kolay değildi.
Ertesi sabah hava pırıl pırıldı, ama soğuktu. Büyük Salon'u mis gibi kızarmış sosis kokusu sarmıştı, herkes o günkü Quidditch maçından söz ediyordu.
"Kahvaltı etmen gerek."
"Canım bir şey istemiyor."
Hermione, "Bir dilim kızarmış ekmek ye hiç olmazsa," dedi.
"Aç değilim."
Çok korkuyordu Harry. Bir saat sonra Quidiitch alanında olacaktı.
"Harry," dedi Seamus Finnigan, "güçlü olman gerek. Karşı takım oyuncuları Arayıcıları vdlar hep."
Harry, Seamus'in sosislere ketçap boca edişine bakarak, "Sağol," dedi.
Saat on bire geldiğinde, bütün okul Quidditch alanını çevreleyen sıralan doldurmuştu. Öğrencilerin çoğunun elinde dürbün vardı. Sıralar epey yüksekteydi gerçi, yine de bazen maçı izlemek güçleşiyordu.
Ron'la Hermione, üst sırada oturan Neville, Seamus ve West Ham taraftarı Dean'in yanına çöktüler. Harry'ye sürpriz yapacaktılar, Scabbers'ın parçaladığı çarşaflardan birinin üstüne Başkan Adayımız Potter yazmışlardı. Çizgileri hiç de fena olmayan Dean, yazının altına kocaman bir Gryffindor arması, kanatlı bir aslan resmi kondurrıuştu. Hermione de minicik bir büyü yaptı, harflerin boyuna renk değiştirmesini sağladı.
Bu arada soyunma odasında Harry'yle takım arkadaşları kırmızı formalarını giyiyorlardı (Slytherin'ler yeşil formayla oynayacaklardı).
Wood, herkesin kendisini dinlemesi için birkaç kere öksürdü.
"Hadi bakalım, beyler." dedi.
"Hanımları unutma," dedi Kovalayıcı Angelina Johnson.
"Ve hanımlar," dedi Wood. "Vakit geldi."
"Büyük maç," dedi Fred Weasley.
"Hepimizin beklediği maç," dedi George.
Fred, "Oliver'ın konuşmasını artık ezberledik," dedi Harry'ye. "Geçen yıl da takımdaydık."
"Siz ikiniz, kapayın çenenizi," dedi Wood. "Gryffindor takımı yıllardır hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Kazanacağız. Biliyorum."
Kazanamazsak canınıza okurum' gibilerden baktı.
"Tamam. Vakit geldi. Hepinize iyi şanslar."
Harry, Fred'le George'un peşinden soyunma odasından çıktı, dizleri zangır zangır titriyordu, alkışlar arasında alana.yürüdüler.
Hakem, Madam Hooch'tu. Alanın tam ortasında durmuş, elinde süpürge, iki takımı bekliyordu.
Takım oyuncuları çevresini sarınca, "Kuralların dışına çıkmadan oynayın," dedi. Harry, onun bunu söylerken Slytherin kaptanı, beşinci sınıf öğrencisi Marcus Flint'e baktığını gözden kaçırmadı. Hint'te biraz ifrit kanı vardı anlaşılan. Yükseklerde dalgalanan Başkan Adayımız Potter yazısını gördü o sırada. İçi bir tuhaf oldu. Şimdi daha korkusuzdu artık.
"Süpürgelerinize binin, lütfen."
Harry, Nimbus İki Bin'ine bindi.
Madam Hooch gümüş düdüğünü bütün gücüyle öttürdü.
On beş süpürge göğe havalandı. Yükseldiler, yükseldiler.
"Gryffindor'dan Angelina Johnson, Quaffle'ı hemen yakaladı - ne müthiş bir Kovalayıcı şu kız, üstelik ne kadar da çekici -"
"JORDAN!"
"Özür dilerim, Profesör."
Weasley ikizlerinin arkadaşı Lee Jordan anlatıyordu maçı, Profesör McGonagall de yanında oturmuş, onu denetliyordu.
"Fişek gibi yükseliyor, çok güzel bir pas attı Alicin Spinnet'a - Alicia'yı Oliver Wood keşfetmişti, geçen yıl yedek kaldı - Alicia'dan yine Johnson'a - hayır, Slytherin'ler kaptı Quaffle'ı - Slytherin kaptanı Marcus Rint Quaffle'la iterliyor - bir kartal gibi süzülüyor havada -tam golünü - hayır, Gryffindor Tutucusu Wood engel oluyor, Quaffle Gryffindor'larda - Gryffindor Kovalayıcısı Katie Bell, Flint'in yanından pike yapıyor - AH -canı epey yandı herhalde, kafasına bir Bludger indi -Quaffle Slytherin'lere geçti - Adrian Pucey direklere doğru ilerliyor, ama ikinci Bludger da onu engelledi, ya Fred ya da George Weasley yolladı topu, hangisi bilmiyorum - Gryffindor Vurucuları iyi çalışıyor - Quaffle şimdi Johnson'da yine, önü açık, hızla ilerliyor - uçuyor, uçuyor - bir Bludger'ı sıvıştırdı işte - direkler tam önünde - hadi, Angelina - Tutucu Bletchley dalıyor -tutamıyor - Gryffindor'lar - GOL!"
Gryffindor'lann sevinç çığlıkları yükseldi göğe, Slytherin'ler ise homurdanıyordu.
"Şöyle toparlanın biraz, kıpırdayın."
"Hagrid!"
Ron'la Hermione, Hagrid'e yer açmak için birbirlerine iyice sokuldular.
Boynuna astığı dürbüne hafifçe vurarak, "Kulübeden seyrediyordum," dedi Hagrid. "Ama burada, kalabalığın içinde olmaya benzemiyor. Snitch daha görünmedi, değil mi?"
"Hayır," dedi Ron. "Harry'ye daha iş düşmedi."
Hagrid, dürbününü kaldırıp gökte bir nokta gibi görünen Harry'ye bakarak, "Daha başına bir iş gelmedi ya, bu da bir şey," dedi.
Harry, tepelerinde, çok yükseklerde, Snitch'i kollayarak dönüp duruyordu. Bu taktiği Wood'la birlikte hazırlamışlardı.
"Snitch'i görünceye kadar bir şeye bulaşmayacaksın," demişti Wood. "Gerektiğinden önce saldırıya uğraman doğru olmaz."
Angelina sayı yapınca, Harry de dayanamamış, birkaç takla atmıştı. Şimdi yine Snitch'i kollamaktaydı. Bir ara şöyle bir altın parıltısı görür gibi oldu, ama Weasleylerin kol saatlerinden birinin yansımasıydı bu; bir ara da bir Bludger top mermisi gibi hızla geldi üstüne, ama Harry eğildi, Fred Weasley de Bludger'in peşine düştü.
Bludger'a bütün gücüyle vurup onu Marcus Flint'e doğru savururken, "Sen iyisin ya, Harry?" diye bağırdı.
"Slytherin saldırıyor," diyordu Lee Jordan. "Kovalayıcı Pucey iki Bludger'dan, Weasleylerden, Kovalayıcı Bell'den sıyrıdı, ilerliyor - bir dakika - Snitch miydi o?"
Adrian Pucey, sol kulağının dibinden yıldırım hızıyla geçen sapsarı pırıltıya bakayım derken Quaffle'ı düşürdü, seyircilerden bir mırıltı yükseldi.
Harry de gördü onu. Büyük bir heyecanla altın ışıltıya doğru süzüldü. Snitch, Slytherin Arayıcısı Terence Higgs'in de gözünden kaçmamıştı. Neredeyse burun buruna, Harryle topu kovalamaya başladılar - öteki oyuncular ne yapmaları gerektiğini unutup havada salınarak onlan seyretmeye koyuldular.
Harry, Higgs'den daha hızlıydı - küçücük yuvarlak topun kanat çırparak nereye yöneldiğim görebiliyordu - daha da hızlandı.
GÜMM! Aşağıdaki Gryffindor'lardan öfkeli çığlıklar yükseldi - Marcus Flint kasıtlı biçimde Harry'nin önünü kesmiş, Harry de havada boyuna yön değiştiren süpürgesine sarılmak zorunda kalmıştı can havliyle.
"Faul!" diye bağırdı Gryffindor'lar.
Madam Hooch öfkeyle bir şeyler söyledi Flint'e, sonra da Slytherin'leri penaltıyla cezalandırdı. Ama o kargaşa içinde Altın Snitch gözden yok olup gitmişti yine.
Aşağıda, oturduğu yerde Dean Thomas avazı çıktığı kadar bağırıyordu: "At dışarı! Kırmızı kart!"
Ron, "Bu futbol değil, Dean," diye hatırlattı ona. "Ouidditch oyuncularını oyundan atamazsın - hem kırmızı kart da nedir?"
Amc. Hagrid de Dean gibi düşünüyordu.
"Kuralları değiştirmeleri gerek. Flint, Harry'yi tepe üstü yere çakabilirdi."
Lee Jordan, yan tutmamak için çok zorlanıyordu.
"Böyle apaçık, böyle alçakça bir saldırıdan sonra -"
"Jordan!" diye gürledi Profesör McGonagall.
"Yani, böyle pisliğe -"
"Jordan, seni uyarıyorum -"
"Peki peki. Rint, Gryffindor Arayıcısını az kalsın öldürecekti, olur böyle şeyler. Şimdi Gryffindor penaltı kullanacak - Spinnet dışarı atıyor, sorun yok, oyun sürüyor, top yine Gryffindor'da."
Tam o sırada, Harry, başının üstünden tehlikeli biçimde geçen bir başka Bludger'ı savuşturmayı başardı. Süpürgesi ansızın yalpaladı; ödü koptu. Düşeceğini sandı bir an. Elleri ve dizleriyle sımsıkı sarıldı süpürgeye. Daha önce başına hiç böyle bir şey gelmemişti.
Aynı şey bir daha oldu. Süpürge onu sırtından atmaya çalışıyordu sanki. Ama Nimbus İki Bin'ler de binicileri pek öyle fırlatıp atan süpürgelerden değillerdi. Harry, Gryffindor direklerine dönmeye çalıştı; Wood'dan mola almasını isteyecekti - ama süpürgesinin bütün bütüne denetimden çıktığını gördü. Çeviremiyordu onu. Yönetemiyordu.. Havada zikzaklar çizerek ilerliyor, arada çılgıncasına yalpalayarak binicisini üstünden atmaya çalışıyordu.
Lee maçı anlatmaktaydı hâlâ.
"Top Slytherin'de - Flint Quaffle'ı aldı - Spinnet'ı geçiyor - Bell'i de geçiyor - suratına bir Bludger indi, keşke burnu kırılsa - şaka ediyordum, Profesör -Slytherin sayı yaptı - olamaz..."
Slytherin'lerden bir alkış koptu. Kimse Harry'nin süpürgesinin garip davranışlarını fark etmemişti. Süpürge ağır ağır daha yükseklere çıkarıyordu Harry'yi, yükseldikçe de hopluyor, zıplıyor, yalpalıyordu.
"Harry ne yapıyor öyle, aklım ermedi," diye homurdandı Hagrid. Dürbünüyle baktı. "Onu tanımasam süpürgesini tutamıyor derim... ama olacak iş değil..."
Sıralarda oturan herkes Harry'yi göstermeye başladı birdenbire. Süpürge boyuna takla atıyordu havada, Harry'nin bütün yaptığı, ona tutunmaya çalışmaktı. Bütün seyircilerin soluğu kesilmişti. Harry'nin süpürgesi çılgıncasına hoplayıp binicisini üstünden attı. Harry tek eliyle süpürgeye yapıştı, havada sallanmaya başladı.
Seamus, "Flint faul yaptığında acaba bir şey mi oldu ona?" diye fısıldadı.
Titrek bir sesle, "Olamaz," dedi Hagrid. "Süpürgeleri Kara Büyü'den başka hiçbir şey etkileyemez - hiçbir çocuk bir Nimbus İki Bin'e böyle bir şey yapamaz."
Bu sözler üzerine, Hermione dürbününü aldı Hagrid'in, ama yukarıya, Harry'ye bakacağına deli gibi kalabalığı taramaya başladı.
"Ne yapıyorsun?" diye inledi Ron. Beti benzi atmıştı.
Hermione, "Biliyordum," dedi soluk soluğa. "Snape bak."
Ron dürbünü aldı. Snape tam karşılarındaki bölümün ortasmdaydı. Gözlerini Harry'ye dikmiş, soluk bile almadan bir şeyler mırıldanıyordu boyuna.
"Bir şey yapıyor - süpürgeyi büyülüyor," dedi Hermione.
"Ne yapacağız?"
"Bana bırak."
Ron'un tek kelime daha söylemesine fırsat vermeden, ortalıktan yok oluverdi Hermione. Ron dürbünü Harry'ye çevirdi yine. Süpürge öylesine sarsılıyordu ki,
Harry'nin daha fazla tutunması olanaksızdı. Bütün seyirciler ayağa kalkmış, Weasley kardeşlerin Harryyi kurtarmaya gidişlerini seyrediyordu dehşet içinde -onu kendi süpürgelerine almaya çalışıyordu Weasley kardeşler, ama onlar yaklaştıkça Harry'nin süpürgesi daha da yükseliyordu. Weasley kardeşler alçalıp onun alfanda çember çizerek dönmeye koyuldular - düşecek olursa onu tutmaya çalışacaklardı. Bu arada, kimse farkına varmadan, Marcus Hint Quaffle'ı alıp beş kere sayı yaptı.
Ron, çaresizlik içinde, "Hadisene, Hermione," diye mırıldandı.
Hermione kalabalığı yararak Snape'in oturduğu bölüme gitmişti, şimdi onun arkasındaki sırada koşuyordu; Profesör Quirrell'ı tepe üstü ön sıraya devirince özür dileme gereğini bile duymadı. Snape'in yanına varınca çömeldi, asasını çıkarıp iyi seçilmiş birkaç sözcük mırıldandı. Masmavi alevler fırladı asasından, Snape'in cüppesinin eteğini sardı.
Snape'in tutuştuğunu fark etmesi için otuz saniye kadar geçti. Onun çığlığı bastığını görünce, başarılı olduğunu anladı Hermione. Eteği saran alevleri cebindeki küçük bir kavanoza koyarak oradan uzaklaştı - neler olduğunu hiç anlamayacakta Snape.
Tamamdı artık. Harry havada süpürgesine yeniden binebilmişti ansızın.
"Bakabilirsin, Neville!" dedi Ron. Neville, son beş dakikadır Hagrid'in paltosuna kapanmış, hıçkıra hıçkıra ağlamaktaydı.
Harry hızla alçalmaya başladı, seyirciler elini ağzına götürdüğünü gördüler onun, midesi bulamyordu da çıkaracaktı sanki - Harry dört ayak üstü indi yere - öksürdü - sonra altıan bir şey düştü eline.
Onu havaya kaldırarak, "Snitch'i yakaladım!" diye bağırdı, maç da herkesin şaşkınlığı içinde sona erdi.
Hint, yirmi dakika sonra bile, "Onu yakalamadı ki, az kalsın yutuyordu," diye uluyordu, ama bir yaran yoktu bunun - Harry kuralların dışına çıkmamıştı, Lee Jordan da mutluluk içinde sonucu haykırıyordu Gryffindor 170-60 kazanmıştı. Harry hiçbirini duymadı bunların. Hagrid'in kulübesinde Ron ve Hermione'yle demli bir çay içiyordu.
"Snape'in başının alfandan çıktı," diyordu Ron. "Hermione de, ben de gördük. Süpürgeni lanetliyordu, boyuna mırıldanıyordu, gözlerini sana dikmişti."
Maçı izlerken bunların hiçbirini duymamış olan Hagrid, "Saçma," dedi. "Snape niye böyle bir şey yapsın?"
Harry, Ron, Hermione birbirlerine baktılar, acaba anlatsalar mıydı ona? Harry gerçeği söylemeye karar verdi.
"Onun hakkında bir şey öğrendim," dedi Hagrid'e. "Cadılar Bayramı'nda üç başlı köpeği atlatmaya çalışta. Köpek onu ısırdı. Artık neyin bekçiliğini yapıyorsa, onu çalmaya çalışıyordu Snape."
Hagrid çaydanlığı yere düşürdü.
"Siz Fluffy'yi nereden biliyorsunuz?
"Fluffy'yi mi?"
"Evet - benimdir - geçen yıl meyhanede tanıdığım bir Yunandan aldımdı - Dumbledore'a verdim - bekçiliğini yapsın diye..."
Harry, merakla, "Neyin bekçiliğini?" diye sordu.
Hagrid, "Başka bir şey sorma bana," diye homurdandı. "Büyük bir sırdır bu. Söyleyemem."
"Ama Snape çalmaya çalışıyordu onu."
Hagrid, "Saçma," dedi yine. "Snape, Hogwarts öğretmenlerinden biri, böyle bir şey yapmaz."
Hermione, "Peki, neden Harry'yi öldürmeye çalıştı öyleyse?" diye bağırdı.
O gün öğleden sonra olanlar, Snape hakkındaki bütün düşüncelerini değiştirmişti anlaşılan.
"Bir uğursuzluk büyüsü gördüm mü, hemen anlarım, Hagrid. Bu konuda yazılmış her şeyi okudum! Büyü yaptığın şeye dimdik bakman gerek, Snape gözlerini bile kırpmıyordu. Gördüm onu!"
Hagrid, öfkeyle, "Yanılıyorsunuz diyorum size!" diye gürledi. "Harry'nin süpürgesi niye öyle şeyler yaptı, aklım ermez, ama Snape öğrencileri öldürmeye kalkışacak biri değil! Şimdi dinleyin beni - üçünüz de - sizi ilgilendirmeyen şeylere bulaşıyorsunuz. Tehlikeli bir şey bu. O köpeği unutun, neyin bekçiliğini yaptığını da unutun, bu Profesör Dumbledore'la Nicolas Flamel arasında bir şey"
"Haa!" diye mırıldandı Harry. "Demek işin içinde Nicolas Flamel diye biri daha var, öyle mi?"
Hagrid, öfke içinde, kendi kendine lanetler yağdırıyor gibiydi.

GeCeLeR 12-10-2006 01:29 AM

BÖLÜM 12 - Kelid Aynası

Noel yaklaşıyordu. Aralık ortalarında bir sabah Hogwarts'takiler uyanınca her yerin bir metre karla örtülmüş olduğunu gördüler. Göl donmuştu, Weasley kardeşler birkaç kartopuna büyü yapıp onları Quirrell'ın sarığında hoplattıkları için cezalandırıldılar. Hagrid, fırtınalı gökte mektup taşımayı nasılsa başarabilen birkaç baykuşu iyileştirip yeniden uçacak duruma getirdi.
Herkes tatili dört gözle bekliyordu. Gryffindor ortak salonuyla Büyük Salon'da ateş güldür güldür yanıyordu, ama esintili koridorlar buz gibi soğuktu, acı rüzgâr sınıf pencerelerini zangırdatıyordu. En kötüsü'de Profesör Snape'in zindanlardaki sınıfıydı; öylesine soğuktu ki sınıf, herkesin soluğu sis gibi yükseliyordu ağzından, öğrenciler sıcak kazanlarına sokulabildikleri kadar sokuluyorlardı.
İksir dersinin birinde, "Evlerinde istenmedikleri için Noel'i Hogwarts'ta geçirecek öğrencilere acıyorum," dedi Draco Malfoy.
Konuşurken Harry'ye bakıyordu. Crabbe'yle Goyle kıkırdadı. O sırada öğütülmüş aslanbalığı kılçığı ölçmekte olan Harry onlara aldırmadı. Malfoy Quidditch maçından beri daha da tatsız biri olup çıkmıştı. Slytherin'in yenilgisini içine sindirememiş, Gryffindor'urt bundan sonraki maçta Harry'nin yerine Arayıcı olarak koca ağızlı bir ağaç kurbağası oynatacağını söyleyerek herkesi güldürmeye çalışmıştı. Sonra da kimsenin bunu komik bulmadığını fark etmişti, herkes Harry'nin o hoplayan süpürgede nasıl durduğundan pek etkilenmişti çünkü. Malfoy da, kıskançlık ve öfke içinde, doğru dürüst bir ailesi olmadığını söyleyerek Harry'ye sataşmayı sürdürmüştü.
Harry'nin Noel'de Privet Drive'a gitmeyeceği doğruydu. Profesör McGonagall bir hafta önce gelmiş, tatilde okulda kalacakların listesini çıkarmıştı; Harry hemen yazdırmıştı adını. Hiç üzülmüyordu buna, geçirdiği en güzel Noel herhalde bu olacaktı. Ron'la kardeşleri de okulda kalacaktı, çünkü Mr ve Mrs Weasley Char-lie'yi görmek için Romanya'ya gidiyorlardı.
İksir dersinin sonunda zindanlardan çıkarken, önlerindeki koridoru kapayan koca bir köknar ağacıyla karşılaştılar. Dibinden fırlamış iki dev ayakla of-pof sesleri, ağacın arkasında Hagrid'in bulunduğunu gösteriyordu.
Ron, başını dalların arasından uzatarak, "Merhaba, Hagrid, yardım ister misin?" diye sordu.
"Yok, iyiyim, sağol, Ron."
Arkalarından Malfoy'un soğuk homurtusu duyuldu: "Yoldan çekilir misin? Sen de bahşiş mi koparmaya çalışıyorsun, Weasley? Hogvvarts'tan ayrılınca sen de bekçi olacaksın herhalde - sizin evinizin yanında Hagrid'in kulübesi saray gibidir."
Ron tam Malfoy'a saldırıyordu ki, merdivenlerde Snape göründü.
"WEASLEY!"
Ron, Malfoy'un cüppesinin yakasını bıraktı.
Hagrid, ağacın arkasından kocaman kıllı yüzünü uzatarak, "Ron'u kışkırtmaya çalışıyor, Profesör Snape," dedi. "Malfoy ailesine hakaret ediyordu."
Snape, hışırtılı sesiyle, "Ne olursa olsun, kavga etmek Hogwarts kurallarına aykırıdır," dedi. "Gryffindor'dan beş puan daha, Weasley. Daha fazla kesmediğime sevin. Hadi şimdi, yürüyün hepiniz."
Malfoy, Crabbe ve Goyle, ağacın dallarını itip sırıtarak uzaklaştılar, her yana kozalaklar saçıldı.
Roy, Malfoy'un arkasından dişlerini gıcırdatarak, "Bunun hesabını soracağım ondan," dedi. "Şu günlerde soracağım. Elime bir geçirirsem -"
"İkisinden de tiksiniyorum," dedi Harry, "Malfoy'dan da, Snape'ten de."
Hagrid, "Hadi, keyiflenin biraz, Noel yaklaşıyor," dedi. "Bakın ne söyleyeceğim size, benimle gelin de Büyük Salon'a bir göz atın, dehşet oldu."
Harry, Ron ve Hermione, Hagrid'le ağacının peşine takılıp Büyük Salon'a gittiler; Profesör McGonagall'la Profesör Flitwick, Noel süslemeleriyle uğraşıyordu.
"Ah, Hagrid, sonuncu ağaç - ilerideki köşeye koyar mısın?"
Salon çok görkemliydi doğrusu. Duvarlara çoban-püskülü ve ökseotundan yapılmış süslemeler asılmıştı, odaya tam on iki dev Noel ağacı yerleştirilmişti, bazıları incecik buzullarla parlıyor, bazıları da üstlerindeki yüzlerce mumla ışıldıyordu.
"Tatilinize kaç gün kaldı?" diye sordu Hagrid.
"Sadece bir," dedi Hermione. "Şimdi aklıma geldi Harry, Ron, yemeğe yarım saat var, kitaplıkta olmalıyız."
Ron, "Doğru, haklısın," dedi, asasının ucundan fışkırttığı altın baloncukları yeni ağacın dallarına asmakta olan Profesör Flitwick'ten zor ayırdı gözlerini.
Hagrid, onların peşine takılıp salondan çıkarken, "Kitaplığa mı?" diye sordu. "Tatilden hemen önce mi? Siz de çalışmaya amma meraklıymışınız haa?"
Harry, "Biz çalışmıyoruz ki," dedi neşeyle. "Sen Nicolas Flamel'in sözünü ettiğinden beri onun kim olduğunu araştırıyoruz."
"Ne yapıyorsunuz?" İyice şaşırmışa benziyordu Hagrid. "Bana bakın - söyledimdi size - bırakın bunu. Köpeğin neyi koruduğu sizi ilgilendirmez."
Hermione, "Biz sadece Nicolas Hamel'in kim olduğunu anlamaya Çalışıyoruz, o kadar," dedi.
"İstersen sen söyle de bizi bir dertten kurtar," dedi Harry. "Şimdiye kadar yüzlerce kitap karıştırdık, hiçbir yerde adını göremedik - bir ipucu ver - biliyorum, adını bir yerde okumuştum."
Hagrid, "Benden laf alamazsınız," diye kestirip attı.
"Öyleyse kendimiz arar buluruz," dedi Ron; homurdanıp duran Hagrid'den ayrılıp kitaplığa koştular.
Hagrid ağzından kaçırdığından beri Flamel'in adını arıyorlardı kitaplarda, Snape'in çalmaya çalıştığı şeyin ne olduğunu başka türlü nasıl öğrenebilirlerdi? Sorun, nereden başlayacağını bilmekti. Flamel'in, adını kitaplara geçirecek ne yaptığını bilmeden hiç de kolay olmuyordu bu iş. Yirminci Yüzyılın Büyük Sihirbazları'nda, Çağımızın Önemli Büyücüleri'nde yoktu; önemli Modern Büyücülük Buluşları'nda da, Büyücülükte Son Gelişmeler Üstüne Bir înceleme'de de adına rastlanmıyordu. Kitaplık da kitaplıktı hani; içinde on binlerce kitap, binlerce raf, yüzlerce bölme vardı.
Hermione incelemeye karar verdiği konuların ve kitap adlarının listesini çıkarırken, Ron da bir raftan rasgele kitaplar indirmeye koyuldu. Harry, Kısıtlı Bölüm'e yöneldi. Flamel'i orada bir yerlerde bulabileceğini düşünüyordu bir süredir. Ama o bölümdeki kitaplara bakabilmek için öğretmenlerin birinden imzalı bir kâğıt getirmesi gerekiyordu, öyle bir izin alamayacağını da biliyordu. Hogwarts'ta öğretilmeyen, sadece ileri düzeyde Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersini alan yüksek sınıf öğrencilerinin okuyabildiği, Kara Büyü'yle ilgili kitaplardı bunlar.
"Ne arıyorsun, çocuk?"
"Hiç," dedi Harry.
Kitaplık görevlisi Madam Pince, elindeki toz fırçasını salladı ona.
"Öyleyse dışarı. Hadi - git buradan!"
Harry ayaküstü bir yalan kıvıramadığına üzülerek kitaplıktan ayrıldı. Ron ve Hermione'yle birlikte, Flamel'i nerede bulabileceklerini Madam Pince'e sormamayı daha önce kararlaştırmışlardı. Söylerdi nasıl olsa, ama bunun Snape'in kulağına gitmesini göze alamazlardı.
Harry dışarıda, koridorda iki arkadaşım bekledi, bakalım onlar bir şey bulabilecekler miydi? Ama pek de umutlu değildi. İki haftadır arıyorlardı, ama kitaplığa sadece ders aralarında gidebildikleri için, bir şey bulamamaları da pek şaşırtıcı değildi doğrusu. Bütün istedikleri, Madam Pince'in soluğunu enselerinde duymadan şöyle uzun uzun araştırmaktı.
Beş dakika sonra, başlannı iki yana sallayarak, Ron'la Hermione geldiler yanına. Yemeğe gittiler.
"Ben yokken bakmayı sürdüreceksiniz, değil mi?" dedi Hermione. "Bir şey bulacak olursanız, bana bir baykuş yollarsınız."
Ron, "Sen de annenle babana sor bakalım, Flamel'ın kim olduğunu biliyorlar mı," dedi. "Onlara sormak daha güvenli."
"Elbette güvenlidir," dedi Hermione. "İkisi de dişçi."
Tatil başlayınca, Ron'la Harry öylesine eğleniyorlardı ki, Flamel'ı pek düşünmüyorlardı bile. Yatakhane onlara kalmıştı, ortak salon da her zamankinden tenhaydı, ocağın önündeki güzel koltuklara rahatça kurulabiliyorlardı. Saatlerce oturuyor, artık ne buldularsa şişe geçirip kızartıyor, Malfoy'u okuldan nasıl attırabileceklerini konuşuyorlardı - elbette olacak iş değildi bu, ama lafı bile güzeldi.
Ron, Harry'ye büyücü satrancı da öğretmeye başlamıştı. Tıpkı Muggle satrancı gibiydi bu, ama taşlar canlıydı, bu da askerlere savaşta komuta etmek gibi bir duygu uyandırıyordu oynayanda. Ron'un satranç takımı pek eskiydi, yıpranmıştı. Sahip olduğu her şey gibi, o da aileden kalmış tı - büyükbabasından. Ama yaşlı taşlar uysaldı doğrusu, Ron ne derse hemen yapıyorlardı.
Harry, Seamus Finnigan'dan ödünç aldığı taşlarla oynuyordu, doğrusu hiçbirinin güveni yoktu kendisine. Pek iyi bir oyuncu sayılmazdı, taşlar ne yapacağını söylüyor, boyuna bağırıp çağırıyorlardı: "Beni oraya yollama, atını görmüyor musun? Onu yolla. Onu yitirsek de önemi yok."
Noel'den bir gece önce, Harry ertesi günkü oyunları, yemekleri düşünerek yattı, armağan beklemiyordu kimseden. Ama ertesi sabah uyandığında ilk gördüğü, yatağının ayak ucuna bırakılmış küçük bir paket yığını oldu.
Kalkıp sabahlığını giyerken, Ron'un uykulu sesini duydu: "Mutlu Noeller."
"Sana da," dedi Harry. "Şuna bakar mısın? Armağan bırakmışlar!"
Ron, Harry'ninkinden biraz daha büyük olan kendi paket yığınına eğilerek, "Ne bekliyordun yani?" dedi. "Şalgam mı bırakacaklardı?"
Harry en üstteki paketi aldı. Kahverengi bir kâğıda sarılmış, üstüne de eğri büğrü harflerle Hagrid'den Harry'ye yazılmıştı. Kabaca yontulmuş tahta bir flüt çıktı paketten. Besbelli Hagrid yapmıştı bunu. Harry üfledi - baykuş sesine benzer bir ses duyuldu.
Çok daha küçük olan ikinci paketten bir not çıktı.
Noel kartını aldık; armağanını ilişik'e gönderiyoruz. Vernon Enişte ile Petunia Teyze. Nota bir ianecik bozukluk para, elli pens iliştirilmişti.
"Beni unutmamışlar," dedi Harry.
Ron elli pensten büyülenmişti sanki
"Acayip!" dedi. "Biçimi ne tuhaf! Pan mı bu?"
"Senin olsun," dedi Harry; Ron'un ne kadar sevindiğini görünce güldü. "Hagrid, teyzem, eniştem - ötekileri kim yollamış acaba?"
Ron, yüzü pembeleşerek, yamru yumru bir paketi gösterdi, "Şunun kimden geldiğini biliyorum galiba," dedi. "Annemden. Ona kimseden armağan beklemediğini söylemiştim - ah, olamaz," diye homurdandı sonra. "Sana Weasley kazağı örmüş."
Harry kâğıdı yırtarak paketi açmıştı bile. İçinden el örgüsü zümrüt yeşili bir kazakla evde yapılmış kurabiyeler çıktı.
Ron, kendi paketini açarak, "Bize her yıl kazak örer," dedi. "Benimki hep vişne çürüğüdür."
Harry, "Beni de düşünmesi ne kadar güzel," dedi; bir kurabiye attı ağzına - kurabiye de çok tatlıydı doğrusu.
Bir sonraki paketten de tatlı çıktı - Hermione'den koca bir kutu Çikolatalı Kurbağa.
Bir tek paket kalmıştı şimdi. Harry onu kaldırıp şöyle bir yokladı. Çok hafifti. Sonra açtı.
Sıvıya benzer gümüş rengi bir şey kayıverdi yere, kıvrılarak durdu, pırıl pırıl parlıyordu. Ron'un soluğu kesilmişti sanki.
“Bunları duymuştum," dedi fısıltıyla. Hermione'nin armağanını, Binbir Çeşit fasulye Şekerlemesi kurusunu yatağa bıraktı. "Eğer düşündüğüm şeyse bu - çok ender bulunan, çok değerli bir şeydir."
"Nedir bu?"
Harry, parlayan gümüş rengi kumaş parçasını yerden aldı. Dokununca bir tuhaf geliyordu insanın eline. Sudan dokunmuş bir kumaştı sanki.
Yüzünde derin bir hayranlıkla, "Bir Görünmezlik Pelerini bu," dedi Ron. "Evet - denesene."
Harry, pelerini sırtına attı; Ron bir çığlık kopardı.
"Öyle! Aşağı bak!"
Harry ayaklarına baktı; ama ayakları ortada yoktu. Ayna'ya koştu. Kendini gördü. Bedeni yok olmuştu, sadece kafası sallanıyordu havada. Pelerini başına çekti, görüntüsü bütün bütüne siliniverdi.
Ron, "Bir de not var!" dedi ansızın. "İçinden bir not düştü!"
Harry pelerini çıkarıp mektubu kaptı. Daha önce hiç görmediği incecik, süslü harflerle şunlar yazılıydı:
Baban ölmeden önce bunu bana bıraktı. Sana vermenin sırası geldi.
Onu iyi kullan. Mutlu Noaller dilerim.
İmza yoktu. Harry gözlerini nottan ayıramıyordu. Ron hayran hayran pelerine bakıyordu.
"Bunlardan biri için her şeyimi verirdim," dedi. "Her şeyimi. Ne oldu?"
"Yok bir şey," dedi Harry. Bir gariplik çökmüştü içine. Pelerini kim yollamıştı? bir zamanlar gerçekten babasının mıydı?
Bir şey düşünmeye, söylemeye fırsat kalmadan yatakhane kapısı açıldı, Fred ve George Weasley daldı içeri. Harry pelerini hemen ortadan kaldırdı. Onu bir başkasına göstermek istemiyordu daha.
"Mutlu Noeller!"
"Baksana - Harry de bir kazak almış!"
Fred de, George da birer mavi kazak giymişlerdi; birinin üstünde kocaman sarı bir F, ötekinin üstünde de kocaman sarı bir G vardı.
Harry'nin kazağını kaldırıp göstererek, "Ama onunki bizimkinden güzel," dedi Fred. "Aileden biri değilsen daha özen gösteriyor."
George, "Sen niye kazağını giymiyorsun, Ron?" diye sordu. "Hadi, giy şunu, hem güzel, hem sıcacık tutuyor."
Ron, kazağı gönülsüzce kafasından geçirirken, "Nefret ediyorum vişne çürüğünden," dedi.
"Seninkinin üstünde harf yok," dedi George. "Adını hiç unutmadığını düşünüyor herhalde. Ama biz de aptal değiliz ya - birimizin adı Gred, birimizin adı Forge"
"Nedir bu gürültü?"
Percy Weasley kapıdan başını uzattı, bütün bunları onaylamıyor gibiydi. O da armağanlarını aça aça gelmişti herhalde, koluna kocaman bir kazak açmıştı çünkü; Fred kazağı çekip aldı.
"P var! Herhalde Parlak Öğrenci anlamındadır! Hadi, Percy, giy şunu. Bak, biz hepimiz giydik. Harry'de bile var."
ikizler kazağı kafasından geçirmeye çalışırken, "Ben - istemiyorum -" diye homurdandı Percy; bu arada gözlüğü de düşmüştü.
George, "Bugün Sınıf Başkanlarıyla birlikte olmayacaksın," dedi. "Noel'de aile bir araya gelir."
Kazaktan kollarım bile geçirmesine fırsat vermeden Percy'yi karga tulumba odadan çıkardılar.
Harry hayatında böyle Noel yemeği yememişti. Nar gibi kızarmış yüz besili hindi, dağ gibi kızarmış, haşlanmış patates yığınları, tabaklar dolusu salam, kâseler dolusu tereyağlı bezelye, salçalar, yabanmersini sosları - adım başı da büyücü maytapları. Bu olağanüstü maytaplar, Dursley'lerin aldığı, içlerinden karton şapkalı küçücük plastik oyuncaklar fışkıran o incecik Muggle maytaplarına hiç mi hiç benzemiyordu. Harry, bir büyücü maytabı aldı Fred'le, maytap patlamakla kalmadı, top gibi gümbürdeyerek onları mavi bir dumana sardı, içinden de bir amiral şapkasıyla birkaç canlı fare çıktı. Yüce Masa'da, sivri büyücü külahı yerine çiçekli bir takke giymiş olan Dumbledore, Profesör Flitwick'in anlattığı fıkraya gülmekteydi.
Hindiden sonra alev alev Noel pastaları geldi. Diliminin içinden çıkan gümüş Orak'la az kalsın dişi kırılıyordu Percy'nin. Harry, şarap istedikçe kıpkırmızı kesilen Hagrid'e bakıyordu; sonunda Profesör McGonagall'ı yanağından öptü Hagrid; silindir şapkası yana yatmıştı Profesör McGonagall'ın, Harry onun kızmadığım görünce şaşırdı.
Sonunda masadan ayrıldığında, Harry'nin kucağı maytaplardan çıkanlarla doluydu, içlerinde bir yığın ışıklı patlamaz balon, bir kendi-siğilini-kendin-yap seti, bir de yepyeni büyücü satrancı takımı vardı. Beyaz fareler ortadan yok olmuşlardı, Harry onların Mrs Norris'e Noel yemeği olabileceklerini düşünerek üzüldü.
Harry ile Weasley'ler, bahçede korkunç bir kartopu savaşma tutuşarak mutlu bir öğleden sonra geçirdiler. Sonra, titreyerek, sırılsıklam, soluk soluğa, Gryffindor ortak salonundaki ocağın başına çöktüler. Harry, satranç takımının açılışını yaptı, Ron'un karşısında unutulmaz bir yenilgiye uğradı. Percy yardım etmeye kalk-masaydı belki o kadar da ezilmezdi.
Hindili sandviçlerini, tatlılarını, pastalarını yiyip çaylarını da yudumladıktan sonra herkesin üstüne bir ağırlık çöktü, Percy'nin, başkanlık rozetini çaldıkları için, Gryffindor koridorlarında Fred'le George'u kovalamasını seyrettiler.
Ömrü boyunca Harry'nin geçirdiği en güzel Noel'di bu. Yine de bütün gün kafasını bir şey kurcaladı durdu. Ancak yatağına uzanıp da bir başına kalınca rahat rahat düşünebildi bunu: Görünmezlik Pelerini'ni kim göndermişti acaba?
Ron, karnı hindiyle, pastayla dolu, yatağının yanındaki perdeleri çeker çekmez uykuya dalmıştı, kendisini tedirgin edecek bir konu da yoktu. Harry yatağının altına eğilip Pelerin'i çıkardı.
Babasının... bir zamanlar babasınındı bu. İpekten bile yumuşak, havadan bile hafif olan kumaş ellerinden kayıp gidiyordu. Notta ne yazılıydı: Onu iyi kullan.
Hemen denemeliydi onu, şimdi. Yatağından çıkıp Pelerin'e sarındı. Bacaklarına bakınca ay ışığından, gölgelerden başka bir şey göremedi. Çok tuhaf bir duyguydu bu.
Onu iyi kullan.
Ansızın uyandı Harry. Bu Pelerin'le bütün Hogwarts, önünde açılıvermişti. O karanlıkta, o sessizlikte bir heyecan kapladı bütün bedenini. Bununla her yere gidebilirdi, her yere, Filch de farkına bile varmazdı.
Ron uykusunda homurdandı. Harry onu uyandırsa mıydı acaba? Ama bir şey ona engel oldu - babasının Pelerin'i - bu kere - ilk kere - tek başına hareket etmek istiyordu.
Süzülerek yatakhaneden çıktı, merdivenden indi, ortak salonu da arkada bırakıp resimdeki delikten geçti.
Şişman Kadın, cırtlak sesiyle, "Kim var orada?" diye sordu. Hiçbir şey söylemedi Harry. Hızlı hızlı koridorda yürüdü.
Nereye gitmeliydi? Durdu, yüreği gümbür gümbür, düşündü. Birdenbire aklına geldi. Kitaplıktaki Kısıtlı Bölüm. İstediği kadar okuyabilecekti orada, Flamel'in kim olduğunu buluncaya kadar. Görünmezlik Pelerini'ne sımsıkı sarılarak yola koyuldu.
Kitaplık ürkütücüydü, karanlıktan göz gözü görmüyordu. Harry kitap raflarına giden yolu görebilmek için fenerini yaktı. Fener havada yüzüyor gibiydi sanki, Harry onu elinde tuttuğunu biliyordu gerçi, ama yine de bu görünüm tüylerini ürpertiyordu.
Kısıtlı Bölüm kitaplığın arkasındaydı. O bölümü ötekilerden ayıran ipin üstünden dikkatle atladı, kitap adlarını okuyabilmek için fenerini kaldırdı.
Pek bir anlam çıkaramadı adlardan. Dökülmüş, soluk yaldızlı harfler, Harry'nin bilmediği dillerde sözcükler oluşturuyordu. Bazı kitapların hiç adı yoktu. Bir kitabın üstünde ise kana benzeyen koyu bir leke vardı. Harry'nin ensesindeki saçlar dimdik oldu. Belki kendisine öyle geliyordu, ama kitaplar arasından bir fısıltının yükseldiğini duyar gibi oldu. Sanki onun orada olmaması gerektiğini biliyorlarmış gibi.
Bir yerden başlamalıydı. Feneri dikkatle yere koyarak en alt rafta ilginç görünüşlü bir kitap aramaya başladı. Gözüne kara cildi gümüş çizgili kocaman bir kitap ilişti. Güçlükle çıkardı onu, kitap çok ağırdı çünkü, dizlerinin üstüne koyarak açtı.
Sessizliği, insanın kanını donduran, kulakları sağır eden bir çığlık bozdu - kitap haykırıyordu! Harry hemen kapattı kapağını, ama çığlık kesilmedi, daha da yükselerek sürüp gitti. Harry geriye doğru sendeledi, fenere çarptı, anında söndü fener. Korkuya kapıldı Harry, dışarıdaki koridorda yaklaşan ayak sesleri duydu - kitabı yine rafa tıkıştırarak tabanları yağladı. Kapıda Filch'le karşılaştı; Filch'in çılgıncasına açılmış gözleri onu göremedi. Harry onun iki yana açılmış kollarının altından süzülerek koridora fırladı, kulaklarında kitabın çığlığı çınlıyordu hâlâ.
Kocaman bir zırhın önünde durabildi ancak. Kitaplıktan öyle bir kaçmıştı ki, nereye gittiğinin farkına bile varmamıştı. Belki de karanlık yüzünden, şimdi nerede olduğunu bilmiyordu. Mutfakların yanında böyle bir zırh olacaktı gerçi, ama orası herhalde beş kat aşağıda kalmıştı.
"Geceleri birinin dolaştığını görürsem hemen size gelmemi söylemiştiniz, Profesör. Biri kitaplığa girmiş -Kısıtlı Bölüm'e."
Harry yüzündeki kanın çekildiğini hissetti. Her nereye geldiyse, Filch oraya kestirme bir yol biliyordu anlaşılan, yumuşak, yapış yapış sesi gittikçe yaklaşıyordu çünkü; dehşet içinde, Snape'in yanıt verdiğini duydu.
"Kısıtlı Bölüm'e mi? Eh, pek uzakta olamazlar, yakalarız."
Filch'le Snape köşeyi dönüp yaklaşırlarken, Harry olduğu yere çakılıp kaldı. Onu göremezlerdi elbet, ama koridor öylesine dardı ki, biraz daha yaklaşacak olurlarsa mutlaka çarparlardı - Pelerin, somut bedenini ortadan kaldırmıyordu.
Olabildiği kadar sessizce, geriledi. Solda aralık bir kapı gördü. Tek umuduydu bu. Soluğunu tutarak, kapıyı kıpırdatmadan içeri süzülmeyi başardı; Snape'le Filch hiçbir şey fark etmediler. Geçip gittiler; Harry, derin derin soluyarak duvara yaslandı, onların uzaklaşan ayak seslerini dinledi. Az kalsın yakayı ele verecekti; ucuz atlatmıştı. Saklandığı odanın nasıl bir yer olduğunu anlayıncaya kadar birkaç saniye geçecekti.
Kullanılmayan bir sınıfa benziyordu burası. Duvar diplerinde masaları, sıraları andıran birtakım eşyalar seçiliyordu karanlıkta, bir de baş aşağı çevrilmiş bir çöp sepeti - ama duvara dayalı bir şey daha vardı ki, sırıtıyordu, sanki biri, ayak altında durmasın diye, onu getirmiş, oraya koymuştu.
Görkemli bir aynaydı bu, pençeye benzeyen iki ayak üstünde, süslü yaldızlı çerçevesiyle tavana kadar uzanıyordu. Tepesine de boydan boya bir yazı işlenmişti: Kelid stra ehru oyt ube cafru oyt on ıvohsi.
Filch'le Snape'ten ses gelmediği için korkusu yatışmaya başlayan Harry, aynaya bakmak istedi; kendini görmeyecekti, ama olsun - yaklaştı.
Çığlık atmamak için ağzını elleriyle kapamak zorunda kaldı. Arkasına döndü hızla. Kitabın haykırışında bile bu kadar çılgınca atmamıştı yüreği - aynada sadece kendini görmemiş, arkasında bir yığın insan daha görmüştü.
Ama oda boştu. Soluk soluğa, yine aynaya döndü usulca. Oradaydı işte, kendi yansımasını gördü, yüzü korkudan bembeyaz kesilmişti, arkasında en az on kişi daha vardı. Harry omzunun üstünden baktı - kimseler yoktu yine. Yoksa onlar da mı görünmezdi? Görünmez insanlarla dolu bir odaya mı girmişti, aynanın özelliği, ister görünür olsun, ister görünmez olsun, her şeyi yansıtmak mıydı?
Aynaya bir daha baktı. Kendi görüntüsünün arkasında duran bir kadın ona gülümsüyor, el sallıyordu. Kolunu uzattı, eli bir şeye değmedi. Kadın orada olsaydı ona dokunurdu, görüntüleri öylesine yakındı ki -ama havadan başka bir şey duymadı - kadın da, ötekiler de varlıklarını sadece aynada sürdürüyorlardı.
Çok güzel bir kadındı bu. Koyu kızıl saçları vardı, gözleri ise - gözleri tıpkı benim gözlerime benziyor, diye düşündü Harry, aynaya biraz daha yaklaştı. Yemyeşil - biçim aynı... Kadının ağladığım fark etti; gülümsüyordu, ama aynı anda da ağlıyordu. Yanında oturan uzun boylu, siyah saçlı, ince adam kolunu onun omzuna dolamıştı. Gözlük vardı gözünde, saçları dağınıktı. Arkası, tıpkı Harry'nin saçları gibi, yatmamıştı.
Harry o kadar yaklaşmıştı ki aynaya, burnu neredeyse kendi görüntüsüne değecekti.
"Anne?" diye fısıldadı. "Baba?"
Ona gülümseyerek baktılar sadece. Harry aynada ötekilerin de yüzlerine bakınca, hepsinin gözlerinin kendi gözleri gibi yeşil olduğunu gördü, burunları da aynıydı, ufak tefek ihtiyar bir adamın dizleri ise tıpkı
Harry'ninkiler gibi top toptu - yaşamı boyunca ailesini ilk kere görüyordu Harry.
Potter'lar gülümseyerek el salladılar ona, Harry de onlara özlemle baktı - ellerini aynaya dayamıştı - sanki uzanıp da ailesine dokunacakmış gibi. Büyük bir acı duyuyordu içinde - yarı sevinç, yarı hüzün.
Orada ne kadar kaldı, bilmiyordu. Görüntüler silinmedi - baktı, baktı - sonunda uzaklardan bir gürültüyle kendine geldi. Kalamazdı artık, yatağına dönmeliydi. Gözlerini annesinin yüzünden kaçırarak, "Döneceğim," diye fısıldadı, odadan hızla çıktı.
Ron, ters ters, "Beni uyandırabilirdin," dedi.
"Bu gece gelebilirsin. Yine gideceğim, sana aynayı
göstereyim."
Ron, "Annenle babanı görmek isterim," dedi merakla.
"Ben de senin aileni görmek isterim, bütün Weas-ley'leri - bana bütün kardeşlerini gösterirsin, hepsini."
"Zaten ne zaman istersen görebilirsin onları," dedi Ron. "Bu yaz bizim eve gelmen yeter. Neyse, belki sadece ölüleri gösteriyordur. Ama Flamel'ı bulamaman yazık olmuş doğrusu. Biraz salam alsana, hiçbir şey yemeyecek misin?"
Harrynin içinden yemek yemek gelmiyordu. Annesiyle babasını görmüştü, o gece bir daha görecekti. Flamel'ı unutmuş gibiydi. Sanki pek önemi yoktu bunun artık. Üç başlı köpeğin neyi beklediği kimin umurundaydı? Snape onu çalsa bile ne çıkardı?
"İyi misin?" dedi Ron. "Bir tuhaf görünüyorsun."
Harry'nin en büyük korkusu aynalı odayı bulamamaktı. Ertesi gece Ron'u da Pelerin'in altına alıp ağır ağır yola koyuldu. Kitaplıktan çıktıktan sonra izlediği yolu hatırlamaya çalıştı. Karanlık geçitlerde bir saat kadar dolaştılar.
"Donuyorum," dedi Ron. "Unutalım bunu, dönelim."
"Hayır!" diye fısıldadı Harry. "Buralarda bir yerde olacak."
Ters yöne süzülen uzun boylu bir cadı hayaletinin yanından geçtiler, başka kimseyle karşılaşmadılar. Ron ayaklarının donduğundan yakınmaya başlamıştı ki, Harry zırhı gördü.
"Burası - evet - burası!"
Kapıyı iterek açtılar. Harry Pelerin'i çıkarıp attı sırtından, aynaya koştu.
Oradalardı. Onu görünce, annesiyle babasının yüzleri ışıdı.
"Gördün mü?" diye fısıldadı Harry.
"Ben bir şey göremiyorum."
"Bak! Hepsi orada - hepsi..."
"Sadece seni görebiliyorum."
"Doğru dürüst bak, benim durduğum yerde dur."
Yana çekildi, ama Ron aynanın önüne geçince, o da ailesini göremez oldu; çizgili pijamasıyla Ron'u görüyordu sadece.
Ama Ron, büyülenmiş gibi, kendi görüntüsüne dikmişti gözlerim.
"Bana bak!" dedi.
"Aileni görebiliyor musun yanında?"
"Hayır - tek başımayım - ama değişmişim - daha büyümüşüm sanki - Öğrenciler Başkanı'yım!"
“Ne?"
"Evet - Bill'in taktığı rozetten var göğsümde - elimde de Okul Kupası'yla Quidditch Kupası - Quidditch kaptanı da olmuşum!"
Ron, gözlerini bu inanılmaz görüntüden ayırıp heyecanla Harry'ye baktı.
"Bu ayna geleceği de mi gösteriyor dersin?"
"Nasıl olur? Ailemde herkes öldü - bir daha bakayım-"
"Dün bütün gece baktın, bırak, azıcık da ben bakayım."
"Elinde Quidditch Kupası varsa var, ne olmuş yani? Ben annemle babamı görmek istiyorum."
"İtme beni -"
Ansızın koridorda kopan bir gürültü tartışmayı sona erdirdi. Ne kadar yüksek sesle konuştuklarının farkında bile olmamışlardı.
"Çabuk!"
Ron Pelerin'i tarn sırtlarına çekmişti ki, Mrs Norris'in ışıl ışıl gözleri belirdi kapıda. Ron'la Harry hiç kıpırdamadan öylece durdular, aynı şeyi düşünüyorlardı - Pelerin kedilerde de işe yarıyor muydu acaba? Kendilerine yüzyıllar gibi gelen bir bekleyişten sonra, Mrs Norris dönüp gitti.
"Güvenli değil burası - Filch'i çağırmaya gitmiştir, mutlaka bizi duydu. Hadi."
Ron, Harry'yi sürükleyerek odadan çıkardı.
Ertesi sabah kar hâlâ erimemişti.
Ron, "Satranç oynar mısın, Harry?" diye sordu.
"Hayır."
"Aşağı inip Hagrid'i görmeye gitsek?"
"Hayır... sen git..."
"Ne düşündüğünü biliyorum, Harry, aynayı düşünüyorsun. Bu gece gitme."
"Neden?"
"Bilmiyorum, içimde kötü bir his var - hem zaten Filch'ten, Snape'ten, Mrs Norris'ten yakayı zor sıyırdın. Seni görmezlerse görmesinler. Ya sana çarparlarsa? Ya bir şey devirirsen?"
"Hermione gibi konuşuyorsun."
"Ciddiyim, Harry, gitme."
Ama Harry'nin bir tek düşünce vardı kafasında, o da aynaya gitmekti, Ron da kendisini durduramazdı.
Üçüncü gece yolu çok daha çabuk buldu. Öyle hızlı yürüyordu ki, aklı başında birinin edemeyeceği kadar gürültü ediyordu, ama kimseyi görmedi.
İşte annesiyle babası karşısındaydı, gülümsüyorlardı, büyükbabalarından biri de keyifle baş sallıyordu. Harry aynanın tam karşısına, yere oturdu. Bütün geceyi orada, ailesinin yanında geçirmesine hiçbir şey engel olamazdı. Hiçbir şey.
Sadece -
"Eee - demek yine geldin, Harry?"
Harry bütün içinin buz kestiğini sandı. Arkasına baktı. Duvarın dibindeki sıralardan birinde Albus Dumbledore oturmaktaydı. Harry, ona fark etmeden dosdoğru aynaya gılmişti herhalde.
"Sizi - sizi görmedim, efendim."
"Görünmez olmak görme gücünü de azaltıyor galiba," dedi Dumbledore; Harry onun gülümsediğini görünce biraz rahatladı.
Dumbledore, sıradan kalkıp Harry'nin yanına çöktü. "Demek, sen de, senden önceki yüzlerce kişi gibi, Kelid Aynası'nın yarattığı mutluluğu buldun."
"Adının bu olduğunu bilmiyordum, efendim."
"Ama özelliğini anlamışsındır herhalde."
"Şey - ailemi gösteriyor bana -"
"Ron'u da Öğrenciler Başkanı olarak gösterdi.''
"Nereden biliyorsunuz?"
Dumbledore, yumuşak bir sesle, "Görünmez olmak için bir pelerin gerekmez bana," dedi. "Şimdi söylo bakalım, Kelid Aynası bizlere ne gösteriyor?"
Harry başını iki yana salladı.
"Ben söyleyeyim. Dünyanın en mutlu insanı, Kelid Aynası'nı sıradan bir ayna gibi kullanan insandır, ona bakınca kendini olduğu gibi görür. Anlatabildim mi?"
Harry düşündü. Sonra ağır ağır, "Ne istediğimizi gösteriyor bize... görmek istediğimizi..." dedi.
Dumbledore, "Hem evet, hem hayır," dedi usulca. "Bu ayna yüreklerimizin derinliklerinde yatan tutkuları, istekleri gösterir bize. Aileni hiç bilmedin sen, onları görürsün. Kardeşleri tarafından ezilen Ronald Weasley, kendisini onlardan üstün görür. Ama bu ayna bizi bilgiye, doğruya götürmez. Gösterdiklerinin gerçek olmadığını bilmeyenler onun önünde eriyip gitmişlerdir ya da akıllarını kaçırmışlardır.
"Ayna yarın yeni bir binaya götürülecek, Harry, bir daha gidip bakma ona. Günün birinde karşına çıkarsa da, hazırlıklı ol. Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmak doğru değildir, unutma bunu. Hadi, şimdi o eşsiz Pelerin'i sırtına geçir, yatağına git."
Harry ayağa kalktı.
"Efendim - Profesör Dumbledore? Size bir şey sorabilir miyim?"
Dumbledore gülümsedi. 'Tabii, sordun ya zaten. Ama istersen bir şey daha sorabilirsin."
"Ayna'ya bakınca siz ne görüyorsunuz?"
"Ben mi? Elimde bir çift yün çorapla kendimi görüyorum."
Harry boş boş baktı.
"İnsanın hiç yeteri kadar çorabı olmuyor," dedi

GeCeLeR 12-10-2006 01:30 AM

BÖLÜM 13 - Nicolas Flamel

Dumbledore. "Bir Noel daha gelip geçti, bir çift çorap veren olmadı. Herkes bana kitap armağan ediyor."
Harry yatağına uzanınca, Dumbledore'un belki de doğruyu söylemediğini düşündü. Scabbers'ı yastığından iterken aklına geldi: Ona çok kişisel bir soru sormuştu herhalde.
Dumbledore, Harry'yi bir daha Kelid Aynası'na gitmemesinin doğru olduğuna inandırmıştı; Görünmezlik Pelerini Noel tatili boyunca Harry'nin sandığının dibinde kaldı. Ayna'da gördüklerini unutmak istiyordu Harry, ama kolay değildi bu. Karabasanlar görmeye başladı. Annesiyle babasının yeşil bir ışığın çakışıyla yok olduklarını gördü düşlerinde, tiz bir sesin de kahkahalar attığım duydu.
Harry, düşlerini anlatınca, "Görüyorsun ya," dedi Ron, "Dumbledore haklıymış, ayna yüzünden aklını oynatabilirdin."
Dersler başlamadan bir gün önce dönen Hermione, konuya bir başka açıdan yaklaşıyordu. Harry'nin yatağından çıkıp üst üste üç gece koridorları arşınlamasından dehşete düşmüştü ("Ya Filch ser d yakalasaydı?"), bir yandan da onun Nicolas Flamel'in kim olduğunu öğrenememesinden duyduğu hayal kırıklığını dile getiriyordu.
Flamel'in adını kitaplıkta bulmaktan umudu kesmislerdi neredeyse, ama Harry bu adı bir yerde gördüğünden emindi. Dersler başlar başlamaz on dakikalık aralarda kitap karıştırmayı sürdürdüler. Harry'nin zamanı daha kısıtlıydı, çünkü Quidditch çalışmaları yeniden başlamıştı.
Wood takımı her zamankinden daha sıkı çalıştırıyordu şimdi. Karın yerini alan dinmek bilmeyen yağmur bile heveslerini kırmıyordu. Weasley'ler Wood'un fanatiğin teki olduğundan yakınıyorlardı, ama Harry, Wood'u destekliyordu. Bir sonraki maçta Hufflepuffı yenerlerse, Okul Şampiyonası'nda yedi yıldır ilk kere Slytherin'i geride bırakacaklardı. Kazanma tutkusu bir yana, çalışmalardan yorgun düşünce daha az karabasan gördüğünü fark etti Harry.
Sırılsıklam, çamurlu bir gün, çalışma sırasında onlara kötü bir haber vereceğini söyledi Wood. Weasley'lere kızmıştı zaten, iki kardeş birbirlerinin üstüne pike yapıyor, süpürgelerinden düşecekmiş gibi hoplayıp zıplıyorlardı.
"Bırakın soytarılığı!" diye bağırdı. "Maçı kaybedersek bu yüzden kaybederiz! Hakem Snape olacak; Gryffindor'dan puan silmek için de elinden geleni yapacak!"
Bunu duyunca, George Weasley gerçekten de düştü süpürgesinden.
Ağzındaki çamurları püskürterek, "Hakem Snape mi olacak?" dedi. "Ne zaman bir Quidditch maçını yönetmiş ki? Taraf tutar, Slytherin'i geçmemize izin vermez.
Takımın öteki oyuncuları da yakınmada George'u yalnız bırakmadılar.
"Suç bende değil ki," dedi Wood. "Temiz bir oyun çıkaralım, Snape'in bize takmasına fırsat vermeyelim."
Bütün bunlar iyiydi güzeldi de, Harry'nin Quidditch oynarken yanında Snape'i istememesinin bir başka nedeni vardı...
Çalışmadan sonra takım oyunculan her zamanki gibi çene çalarken, Harry Gryffindor ortak salonuna koştu; Ron'la Hermione satranç oynuyorlardı. Hermione sadece satrançta eziliyordu, Harry'yle Ron da bunun ona iyi geldiğini düşünüyorlardı.
Harry yanına oturunca, "Biraz konuşma benimle," dedi Ron. "Kendimi oyuna vermem " Harry'nin bakışını fark etti. "Nen var senin? Berbat görünüyorsun."
Kimse kendilerini duymasın diye, Harry alçak sesle Snape'in Quidditch maçında hakemlik edeceğim anlattı.
Hermione, "Oynama," dedi hemen.
"Hasta olduğunu söyle," dedi Ron.
Hermiore, "Ayağın kırılmış gibi yap," diye önerdi.
"Ayağını gerçekten kır," dedi Ron.
"Olmaz," dedi Harry. "Yedek Arayıcı yok. Ben oynamazsam Gryffindor bir şey yapamaz."
Tam o sırada Neville daldı ortak salona. Kimsenin yardımı olmadan delikten nasıl geçebildiğine kimse akıl erdiremedi - bacakları Bacak-Bağlama Laneti'yle birbirine yapışmıştı çünkü. Anlaşılan, Gryffindor Kulesi'nin merdivenlerini tavşan gibi hoplaya hoplaya çıkmıştı.
Hermione'den başka herkes gülmeye başladı. Hermione hemen fırlayıp karşı büyü yaptı. Bacakları birdenbire ayrılıveren Neville, titreyerek ayağa kalktı.
Onu Harry'yle Ron'un yanma oturtarak, "Ne oldu?" diye sordu Hermione.
Neville, hâlâ zangır zangır, "Malfoy," dedi. "Kitaplığın önünde karşılaştık. Bu büyüyü deneyecek birini arıyormuş."
"Profesör McGonagall'a git!" dedi Hermione. "Ona söyle!"
Neville başını iki yana salladı.
"Başka sorun istemiyorum," diye mırıldandı.
"Ona karşı direnmeyi öğrenmelisin, Neville!" dedi Ron. "Başkalarım ezmeye alışmış, ama önüne uzanıp da işini kolaylaştırmanın bir anlamı yok."
"Gryffindor'a yakışmayacak kadar yüreksiz olduğumu söyleme boşuna," dedi Neville. "Malfoy zaten söyledi."
Harry cüppesinin cebini karıştırıp Hermione'nin Noel'de ona armağan ettiği Çikolatalı Kurbağalardan sonuncusunu çıkardı. Neville'e uzattı onu. Neville neredeyse ağlayacaktı.
"Sen on iki Malfoy edersin," dedi Hany. "Seçmen Şapka seni Gryffindor'a seçti, öyle değil mi? Ya Malfoy nerede? Slytherin denilen o pislikte."
Neville, Kurbağa'yi kâğıdından çıkarırken belli belirsiz gülümsedi.
"Sağol, Harry... En iyisi yatayım ben... Kartını ister misin, onları biriktiriyorsun, değil mi?"
Neville uzaklaşırken, Ünlü Büyücü kartına baktı Harry.
"Yine Dumbledore," dedi. "İlk çıkan kartta da o vardı-"
Birdenbire yutkundu. Kartın arkasına dikti gözlerini. Sonra Ron'la Hermione'ye baktı.
"Buldum onu!" diye fısıldadı. "Flamel'i buldum! Bu adı bir yerde okuduğumu söylemiştim size. Buraya gelirken trende görmüştüm - dinleyin şunu: 'Profesör Dumbledore, özellikle 1945'te kara büyücü Grindelwald'ı yenmesiyle, ejderha kanının on iki ayrı konuda kullanılışını bulmasıyla ve arkadaşı Nicolas Flamel'la simya konusunda yürüttüğü çalışmalarla ünlüdür."
Hermione ayağa fırladı. İlk sınav notlarından beri hiç bu kadar heyecanlanmamıştı.
"Bir yere kımıldamayın!" dedi ve kızların yatakhanesine çıkan merdivene fırladı. Harry'yle Ron şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. Hermione biraz sonra kolunda kocaman, eski bir kitapla döndü.
Heyecanla, "Buna bakmayı akıl edememiştim!" diye fısıldadı. "Şöyle hafif bir şeyler okuyayım diye bunu haftalar önce kitaplıktan almıştım."
"Hafif mi?" dedi Ron, ama Hermione susmasını söyledi ona, kitapta bir şey bakacaktı, kendi kendine mırıldanarak çılgıncasına sayfalan çevirmeye koyuldu.
Sonunda aradığını buldu.
"Biliyordum! Biliyordum!"
Ron, anlamlı anlamlı, "Konuşabilir miyiz şimdi?" diye sordu. Hermione ona aldırmadı.
Çok önemli bir şey söyler gibi, "Nicolas Flamel," diye fısıldadı Hermione. "Felsefe Taşı'nın bilinen tek yapıcısıl"
Ama beklediği tepkiyi alamadı onlardan.
Harry'yle Ron, "Neyin?" dediler.
"Bana bakın, siz hiç kitap okumaz mısınız? İşte -okuyun şunu."
Kitabı onlara doğru itti, Harry'yle Ron okudular:
Eski simyacılık bilimi, olağanüstü güçleri olan efsanevi Felsefe Taşı'nın yapımıyla doğrudan ilişkilidir. Taş herhangi bir maddeyi altına çevirebilir, içeni ölümsüz kılan Yaşam İksiri'ni de yaratabilir.
Yüzyıllar boyunca Felsefe Taşı üstüne çok şey söylenmiştir, ama tek Taş, ünlü simyacı ve opera düşkünü Mr Nicolas Flamel'ın elinde bulunmaktadır. Geçen yıl altı yüz altmış beşinci yaş gününü kutlayan Mr Flamel, eşi Perenelle (altı yüz elli sekiz) ile Devon'da sakin bir yaşam sürmektedir.
Harry ile Ron okumayı bitirince, "Gördünüz mü?" dedi Hermione. "Köpek herhalde Flamel'ın Felsefe Taşı'nı koruyor! Arkadaş oldukları, birinin de onu çalacağından korktuğu için Dumbledore'a vermiştir. Bu yüzden onu Gringotts'tan çıkarmak istedi!"
"Altın yapan, insanın ölmemesini sağlayan bir taş!" dedi Harry. "Snape'in onu istemesi boşuna değil! Kim olsa ister."
Ron, "Flamel'i Büyücülükte Son Gelişmeler Üstüne Bir inceleme'de boşu boşuna aramışız," dedi. "Son gelişmelerle ilgisi olduğunu pek söyleyemeyiz - ne de olsa altı yüz altmış beş yaşında, öyle değil mi?"
Ertesi sabah Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinde kurt adam ısırıklarına karşı alınacak önlemleri yazarken, Ron'la Harry Felsefe Taşı'ndan söz ediyorlardı hâlâ - bir ele geçirseler onunla neler neler yaparlardı... Ron kendi Quidditch takımını kuracağını söyleyince, Harry Snape'i ve yaklaşan maçı hatırladı.
"Oynayacağım," dedi Ron'la Hermione'ye. "Oynamazsam, bütün Slytherin'ler Snape'ten korktuğumu sanırlar. Göstereceğim onlara... bir kazanalım da görün siz, suratlarındaki o sırıtmayı nasıl kazıyıp yok edeceğim."
"Biz seni yerden kazımak zorunda kalmayalım da," dedi Hermione.
Ama Ron'la Hermione'ye ne söylerse söylesin, maç yaklaştıkça Harry'nin tedirginliği artıyordu. Takımın öteki oyuncuları da pek sakin değildi. Okul Şampiyonası'nda Slytherin'in önüne geçmek harika bir şeydi, yedi yıldır olmamıştı, ama böylesine taraf tutan bir hakemle başarabilecekler miydi?
Harry bilemiyordu, hayal gücünün yarattığı bir şey miydi bu, yoksa nereye gitse gerçekten hep Snape mi çıkıyordu karşısına? Snape'in onu izlediğini düşünüyordu bazen. İksir dersleri Harry için haftalık işkenceye dönüşmüştü - Snape öylesine acımasız davranıyordu ki kendisine. Felsefe Taşı'nı öğrendiklerinin farkında mıydı yoksa? Nasıl öğrenebilir diye düşünüyordu Harry - ama bazen korkunç bir duyguya, onun akıldan geçenleri okuyabildiği duygusuna kapılıyordu.
Harry, ertesi gün öğleden sonra arkadaşları kendisine iyi şanslar dilediğinde, Ron'la Hermione'nin neler düşündüğünü biliyordu: Acaba onu bir daha sağ görecekler miydi? Pek de rahatlatıcı bir şey değildi bu. Quidditch formasını giyip Nimbus İki Bin'ini hazırlarken, Wood'un yüreklendirici söylevini duymadı bile.
Bu arada Ron'la Hermione, Neville'in yanında bir yer bulmuşlardı; Neville onların neden bu kadar üzüntülü ve endişeli olduklarına da, neden asalarını yanlarında getirdiklerine de bir anlam veremiyordu. Harry de, Ron'la Hermione'nin gizli gizli Bacak-Bağlama Laneti çalıştıklarını bilmiyordu. Malfoy Neville'e yapınca akıllarına gelmişti bu, Snape Harry'yi incitecek bir şey yapmaya kalkarsa onun üstünde deneyeceklerdi.
Ron asasını cüppesinin koluna yerleştirirken, "Sakın unutma," dedi Hermione. "Locomotor Mortis."
"Biliyorum," dedi Ron. "Boyuna tekrarlama."
Soyunma odasında, Wood Harry'yi bir kenara çekmişti.
"Sana baskı yapmak istemem, Potter, ama Snitch'i ne kadar erken yakalayabilirsen o kadar iyi olur. Snape Hufflepuff ı açık açık kollamaya başlamadan önce maçı bitirmeye bak."
Kapıdan dışarı bir göz atan Fred Weasley, "Bütün okul burada!" dedi. "Vay canına baksanıza - Dumble-dore bile izlemeye gelmiş!"
Harry'nin yüreği tersyüz oluverdi sanki.
Kendi gözleriyle görmek için kapıya koşarken, "Dumbledore mu?" dedi. Fred haklıydı. O kır sakalı nerede görse tanırdı.
Neredeyse bir kahkaha atacaktı. Güvendeydi. Dumbledore seyirciler arasındaysa, Snape kendisini incitmeye kalkamazdı.
Takımlar alana çıkarken Snape'in o kadar öfkeli görünmesinin nedeni de buydu belki. Öfkesi Ron'un gözünden kaçmadı.
Hermione'ye, "Snape'i hiç bu kadar hain hain bakarken görmemiştim," dedi. "İşte çıkıyorlar. Ahh!"
Biri ensesini dürtmüştü hızla. Malfoy'du.
"Özür dilerim, Weasley, seni görmedim."
Malfoy, Crabbe'yle Goyle'a bakarak sırıttı.
"Bakalım Potter süpürgesinin üstünde ne kadar kalabilecek şimdi? Bahse girmek isteyen var mı? Sen ne dersin, Weasley?”
Ron yanıt vermedi. George Weasley bir Bludger'ı kendisine doğru savurduğu için Snape penaltı vermişti. Hermione, parmaklarını kucağında kenetlemiş, gözlerini Harry'ye dikmişti. Harry, Snitch'i kollayarak alanın üstünde atmaca gibi dönmekteydi.
Snape birkaç dakika sonra durup dururken Hufflepuffı bir penaltı atışıyla daha ödüllendirdi. Malfoy, yüksek sesle, "Gryffindor takımına bu oyuncuları neden seçiyorlar, biliyorum," dedi. "Onlara acıdıkları için. Potter'ın annesi babası yok, Weasley'lerin de parası yok - seni de takıma almaları gerekirdi, Longbottom, çünkü senin de beynin yok."
Neville mosmor kesildi, dönüp Malfoy'un suratına baktı.
"Ben senin gibi on iki kişiyi cebimden çıkarırım,"
diye kekeledi.
Malfoy, Crabbe ve Goyle kahkahadan kırıldılar; gözlerini maçtan ayıramayan Ron, "Doğru söylüyorsun, Neville," dedi.
"Longbottom, beyin altından yapılsaydı, sen Weasleyden bile yoksul olurdun."
Ron'un sinirleri, Harry'yi düşünmekten zaten bozulmuştu.
"Seni uyarıyorum, Malfoy - tek kelime daha söylersen -"
Hermione, "Ron!" dedi birdenbire. "Harry -!"
"Ne oldu? Nerede?"
Harry inanılmaz bir pike yapmıştı ansızın; seyirciler soluklarını tutarak alkışladılar onu. Hermione ayağa kalktı, parmaklarını çapraz yaparak ağzına götürdü; bu arada Harry kurşun gibi iniyordu.
Malfoy, "Şansın varmış, Weasley," dedi. "Harry yerde para gördü galiba!"
Ron dayanamadı. Malfoy ne olduğunu anlamadan üstüne çullanmıştı Ron, onu yere yıkmıştı. Neville bir an durakladı, sonra sıranın üstünden atlayarak arkadaşının yardımına koştu.
"Hadi, Harry!" diye bağırdı Hermione, Harry hızla Snape'e doğru giderken o da sıçramaya başladı -Ron'la Malfoy'un sıranın altında boğuştuklarını da, Ne-ville'le Crabbe ve Goyle'un yumruklaştıklarını da fark etmedi.
Havada, Snape süpürgesini tam zamanında çevirdi, kızıl bir şey hızla geçmişti yanından - bir an sonra Harry süpürgesini doğrultup yavaşça yere süzüldü, kolunu havaya kaldırmıştı zaferle, elinde Snitch'i tutuyordu.
Ortalık yıkılacaktı sanki; bir rekor olmalıydı bu, kimse Snitch'in bu kadar kısa sürede yakalandığını hatırlamıyordu.
Hermione, sıranın üstünde hoplayıp zıplayarak, "Ron! Ron! Neredesin? Oyun bitti! Harry kazandı! Biz kazandık! Gryffindor ilk sırada!" diye bağırdı; bir yandan da önünde oturan Parvati Patil'le kucaklaşıyordu.
Harry yere yarım metre kala süpürgesinden atladı. İnanamıyordu buna. Başarmıştı - oyun sona ermişti, beş dakika bile sürmemişti. Gryffindor'lar alanı doldururken, Snape'in bembeyaz kesilmiş yüzü, sıkılmış dişleriyle yere indiğini gördü - bir el duydu omzunda, dönüp bakınca Dumbledore'un gülümseyen yüzüyle karşılaştı.
Dumbledore, sadece Harry'nin işitebileceği bir sesle, "Çok iyiydin," dedi. "Ayna'ya takılıp kalmadığına da sevindim... yapacak başka işler bulmuşsun kendine... harika..."
Snape öfkeyle yere tükürdü.
Harry bir süre sonra tek başına çıktı soyunma odasından, Nimbus İki Bin'ini süpürge deposuna götürecekti. Hayatında daha mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Gurur duyulacak bir şey yapmıştı - artık kimse onun sadece ünlü bir addan başka bir şey olmadığını ileri süremezdi. Akşam havası da hiç bu kadar güzel kokmamıştı doğrusu. Nemli çimenler üstünde yürürken son saati, mutluluk içinde, belli belirsiz, yeniden yaşadı: Gryffindor'lann koşarak gelmeleri, onu omuzlarına almaları, uzaklarda hoplayıp duran Ron'la Hermione, Ron'un kanayan burnuyla sevinç çığlıkları atması.
Bu arada depoya vardı. Tahta kapıya yaslanıp başını kaldırdı, batan güneşte pencereleri kıpkırmızı parlayan Hogwarts'a baktı. Gryffindor ilk sıraya geçmişti. Bunu da kendisi sağlamıştı. Snape'e gününü göstermişti...
Aklına tam Snape geldiği sırada...
Şatonun ön merdivenlerinden kukuletalı biri indi hızla. Kimseye görünmek istemiyordu anlaşılan, hızlı hızlı Yasak Orman'a doğru yürüdü. Harry ona bakarken biraz önceki zaferi unutuverdi. Yürüyüşünden anlamıştı, Snape'ti bu, herkes yemekteyken Orman'a gidiyordu - neler dönüyordu acaba?
Nimbus İki Bin'ine atladı Harry, havalandı. Sessizce şatonun üstünde süzülürken Snape'in koşarak ormana girdiğini gördü. Onu izledi.
Ağaçlar öylesine sıktı ki, Snape'in nereye gittiğini göremedi. Havada dönerek alçaldı, ağaçların üst dallarına değiyordu şimdi, birtakım sesler duydu. Seslerin geldiği yöne süzüldü, usulca bir kayın ağacının tepesine kondu.
Süpürgesine sıkı siki tutunarak, dikkatle dallardan birine tırmandı, yaprakların arasından neler olduğunu görmeye çalıştı.
Aşağıda, gölgeli bir açıklıkta Snape duruyordu, ama yalnız değildi. Quirell da oradaydı. Onun bakışlarını göremedi Harry, ama Quirrell her zamankinden daha çok kekeliyordu. Harry ne konuştuklarına kulak kabarttı.
"... b-b-benimle neden bu-burada bu-buluşmak istedin, a-a-anlamadım, Severus..."
Snape, buz gibi bir sesle, "Sadece ikimiz arasında özel bir konuşma olsun istedim," dedi. "Ne de olsa, öğrencilerin Felsefe Taşı'nı öğrenmeleri doğru değil."
Harry öne eğildi. Quirreil bir şeyler mırıldanıyordu. Snape onun sözünü kesti.
"Hagrid'in o canavarını nasıl atlatırız, öğrenebildin mi?"
"A-a-ama Severus, ben -"
Snape, Quirrell’a doğru bir adım atarak, "Düşmanın olmamı istemezsin, değil mi?" dedi.
"S-s-sen ne de-de-demek istiyorsun, anlamadım -" "Ne demek istediğimi pekâlâ biliyorsun." Bir baykuş öttü yüksek sesle, Harry az kalsın ağaçtan düşecekti. Kendini tam zamanında toparladı. Snape'in "- biraz hokus pokus yapacaksın. Bekliyorum," dediğini duydu.
"A-a-ama b-b-ben -"
Snape, "Peki öyleyse," diye sözünü kesti onun. "Yakında yine görüşeceğiz seninle, biraz daha düşün bakalım, çıkarının nerede olduğunu iyice düşün."
Pelerinini başına çekip oradan uzaklaştı. Karanlık basmıştı artık, ama Harry, Quirrell'ın orada taş kesilmiş gibi kalakaldığını görebildi.
Hermione, "Nerelerdeydin, Harry?" diye cırladı.
Harry'nin sırtını yumruklayarak, "Kazandık! Kazandın! Kazandık!" diye bağırdı Ron. "Malfoy'un gözünü mosmor ettim, Neville de Crabbe'yle Goyle'u tek başına haklamaya kalktı! Kendine gelemedi daha, ama Madam Pomfrey yakında ayağa kalkacağını söylüyor - Slytherin'i nasıl perişan ettin, anlat! Herkes ortak salonda seni bekliyor, .bir eğlence düzenledik, Fred'le George mutfaktan biraz pastayla başka şeyler
yürüttüler."
Harry, soluk soluğa, "Şimdi bırakın bunu," dedi. "Boş bir oda bulalım, önce size anlatacaklarımı bir dinleyin de..."
Kapıyı arkalarından kapamadan önce Peeves'in içeride olup olmadığına baktı, sonra da görüp duyduklarını anlattı.
"Demek haklıymışız, oradaki Felsefe Taşı'ymış,
Snape de onu çalmak için Quirrell'ın kendisine yardım etmesini istiyor. Fluffy'yi nasıl atlatacağını sordu - bir de Quirrell'ın 'hokus-pokus'u için bir şeyler söyledi. Taş'ı Fluffy'den başka şeyler de koruyor anlaşılan, birtakım büyüler, Quirrell da Snape'in yolunu açacak Karanlık Sanatlar-karşıtı bazı büyüler biliyor -"
Hermione, korkuyla, "Yani Taş ancak Quirrell Snape'e direndiği sürece mi güvende?" diye sordu.
"Önümüzdeki salı Taş yerinde olmayacak," dedi Ron.

GeCeLeR 12-10-2006 01:30 AM

BÖLÜM 14 - Norveç Pütürlüsü Norbert

Quirrell sandıklarından da cesaretliydi galiba. Daha sonraki haftalarda gittikçe zayıfladı, sararıp soldu, ama pek boyun eğmişe benzemiyordu.
Harry, Ron ve Hermione ne zaman üçüncü kat koridorundan geçseler, kulaklarını Fluffy'nin boyuna hırladığı odanın kapısına dayıyorlardı. Snape öfke içinde koşturup duruyordu yine, bu da Taş'in güvende olduğunun bir belirtisiydi. Harry, Quirrell'la her karşılaşmasında, yüreklendirmek istercesine, ona gülümsüyordu; Ron da herkese Ouirrell'ın kekemeliğine gülmemelerini söylemeye başlamıştı.
Ama Hermione'nin kafasında Felsefe Taşı'ndan başka şeyler de vardı. Tuttuğu notlan temize çekmeye, zaman cetvellerini düzene koymaya, çizimleri renklendirmeye koyulmuştu. Harry'yle Ron pek aldırmayacaklardı buna, ama Hermione onların da aynı şeyi yapmalarını söylüyordu boyuna.
"Hermione, sınavlara daha yüzyıllar var."
"On hafta," diye kestirip attı Hermione. "Yüzyıllar değil. Nicolas Flamel için bir saniye sayılır."
Ron, "Ama biz altı yüz yaşında değiliz," diye hatırlattı. "Hem zaten notları niye temize çekiyorsun? Her şeyi biliyorsun nasıl olsa."
"Niye mi temize çekiyorum? Çıldırdın mı sen? İkinci sınıfa geçebilmek için bu sınavları vermek gerek. Çok önemli bu; çalışmaya bir ay önce başlamalıydım; bana ne oldu, bilmiyorum..."
Yazık ki, öğretmenler de Hermione gibi düşünüyorlardı. Öyle çok ödev verdiler ki, Paskalya tatili Noel tatilinin yanında pek sönük kaldı. İnsan, yanında boyuna ejderha kanının on iki ayrı kullanılışını ezberleyen ya da asasıyla çalışmalar yapan biri olunca, dinlenemiyordu. Harry'yle Ron boş zamanlarının çoğunu kitaplıkta geçirdiler Hermione'yle, çalıştılar da çalıştılar.
Bir gün öğleden sonra, "Bunu hiç hatırlamayacağım!" diye patladı Ron, tüy kalemini fırlatıp attı, kitaplık penceresinden dışarıya özlemle bakmaya başladı. Aylardır en güzel havaydı bu. Gök pırıl pırıldı, unutmabeni mavişiydi, yazın geldiğinin ilk belirtileri görülüyordu.
Bin Bir Büyülü Ot ve Mantarda "Geyikotu"nu arıyordu Harry. Ancak Ron, "Hagrid! Sen ne arıyorsun kitaplıkta?" deyince kafasını kaldırdı.
Hagrid belirmişti tepelerinde, arkasında bir şey saklıyordu Köstebek kürkü paltosuyla oraya pek yakışmıyordu doğrusu.
İlgilerim hemen çeken kararsız bir sesle, "Öyle bakıyordum," dedi. "Siz ne yapıyorsunuz bakalım?" Ansızın kuşkulanmıştı. "Hâlâ Nicolas Flamel'ı aramıyorsunuz ya?"
Ron, onu etkilemek istercesine, "Ohoo," dedi, "onun kim olduğunu öğreneli yüzyıllar oldu. Köpeğin de neyi koruduğunu biliyoruz - Felsefe Ta-"
"Şşşş!" Hagrid, bunu kimsenin duyup duymadığını anlamak için çevresine bakındı. "Sakın kimseye söyleme bunu. Ne bağırıp duruyorsun öyle?"
Harry, "Aslında sana sormak istediğimiz birkaç şey var," dedi. "Taş'ı Fluffy'den başka kim koruyor, onu -"
Hagrid, "ŞŞŞŞ!" dedi yine. "Bakın - daha sonra gelip görün beni. Bir şey söyleyeceğime söz vermiyorum. Öğrencilerin bunu bilmesine izin yok. Sonra ben ağzımdan kaçırdım sanırlar -"
Harry, "Sonra görüşürüz öyleyse," dedi.
Hagrid çekip gitti.
Hermione, düşünceli düşünceli, "Arkasında ne saklıyordu?" dedi
"Taş'la bir ilgisi var mı acaba?"
"Gidip öğreneyim," dedi Ron. "Bakalım hangi bölümdeymiş." Yeteri kadar çalışmıştı zaten. Bir dakika sonra da kucağında bir yığın kitapla döndü, onları masaya bıraktı.
"Ejderhalar!" diye fısıldadı. "Hagrid ejderhalarla ilgili kitaplar arıyormuş! Şunlara bakın: Büyük Britanya ve irlanda'da Ejderha Türleri; Yumurtadan Cehenneme, Ejderha Sahibinin El Kitabı."
"Hagrid hep bir ejderhası olsun isterdi," dedi Harry. "İlk karşılaştığımızda söylemişti."
"Ama yasalarımıza aykırı bu," dedi Ron. "Ejderha yetiştirmek, 1709 Büyücüler Kongresi'nde yasaklanmıştı, herkes bilir bunu. Bahçelerimizde ejderha beslemeye kalkışacak olsaydık Muggle'lar hemen fark ederdi bizi - zaten ejderhaları evcilleştiremezsin ki, çok tehlikelidir. Romanya'da yırtıcı ejderha peşinde koşan Charlie'nin yanıklarını bir görseniz..."
"Ama İngiltere'de yırtıcı ejderha yok, öyle değil mi?" dedi Harry.
"Olmaz olur mu!" dedi Ron. "Gal Yeşilleri'yle İbrani Siyahlan. Neyse ki, Sihir Bakanlığı onları etkisiz kıldı. Bizimkiler de Muggle'lara büyü yaptı zaten, onları görürlerse hemen unutsunlar diye."
Hermione, "Öyleyse Hagrid ne işler çeviriyor acaba?" diye sordu.
Bir saat sonra bekçi kulübesinin kapısını çaldıklarında, bütün perdelerin örtük olduğunu görüp şaşırdılar. Hagrid, "Kim o?" diye seslendi, sonra onları içeri alıp kapıyı hemen kapadı.
İçerisi fırın gibi sıcaktı. Ilık bir gündü, ama ocak harıl harıl yanıyordu. Hagrid onlara çay yaptı, kakımlı sandviç ikram etti - ama ellerini bile sürmediler.
"Eee - bir şey mi soracaktınız bana?"
"Evet," dedi Harry. Lafı döndürüp dolaştırmanın bir anlamı yoktu. "Söyle bakalım, Felsefe Taşı'nı Fluffy'den başka ne koruyor?"
Hagrid kaşlarını çattı.
"Söyleyemem elbet," dedi. "Bir: Ben kendim bile bilmiyorum. İki: Siz zaten öyle çok şey öğrenmişsiniz ki, bilsem de söylemezdim. Bu Taş'ın burada olmasının belirli bir nedeni var. Az kalsın Gringotts'tan çalınacaktı - bunu da öğrenmişinizdir herhalde! Fluffy'yi nereden öğrendiniz, aklım ermedi."
Hermione, sıcacık bir sesle onu pohpohlayarak, "Hadi, Hagrid," dedi, "belki bize söylemek istemiyorsun, ama bilirsin sen; burada neler olup bitiyorsa hepsinden haberin vardır." Hagrid'in sakalı titredi; galiba gülümsüyordu. Hermione, "Bekçiliği kim yapıyor, biz onu merak ediyorduk sadece," diye sürdürdü konuşmasını. "Dumbledore kime bu kadar güveniyor, senden başka."
Bu son sözlerle göğsü kabardı Hagrid'in. Harry'yle Ron gülümseyerek Hermione'ye baktılar.
"Eh, size anlatmamın bir zararı olmaz herhalde... durun bakalım... Fluffy'yi benden ödünç aldı... bazı öğretmenler de büyü yaptılar... Profesör Sprout - Profesör Flitwick - Profesör McGonagall -" Bir yandan da parmaklarıyla sayıyordu. "Profesör Quirrell - Dumbledore da bir şeyler yaptı tabii. Bir dakika, az kalsın unutuyordum. Bir de Profesör Snape."
"Snape mi?"
"Evet - hâlâ kafanız basmıyor, değil mi? Bana bakın, Profesör Snape, Taş'ın korunmasına yardımcı oldu, şimdi kalkıp da onu çalacak değil ya!"
Harry, Ron'la Hermione'nin de kendisi gibi aynı şeyleri düşündüğünü biliyordu. Snape, Taş'ın korunmasında görev aldıysa, öteki öğretmenlerin büyülerini de bilebilirdi. Belki de her şeyi biliyordu zaten - Quirrell'ın büyüsü ve Fluffy'yi atlatmaktan başka.
Harry, merakla, "Fluffy'yi geçebilecek tek kişi sensin, öyle değil mi, Hagrid?" diye sordu. "Kimseye de söylemezsin, değil mi? Öğretmenlerden birine bile?"
Hagrid, "Bir ben biliyorum, bir de Dumbledore biliyor," diye böbürlendi.
Harry, "Neyse," dedi ötekilere, "bu da bir şey. Pencereyi biraz açabilir miyiz, Hagrid? Piştim."
"Bağışla, Harry, açamam," dedi Hagrid. Harry onun ocağa bir göz attığını fark etti. O da baktı.
"Hagrid - nedir bu?"
Ama ne olduğunu anlamıştı bile. Ateşin tam ortasında, kazanın altında kocaman, siyah bir yumurta vardı.
Sakalıyla tedirgin tedirgin oynayarak, "Haa," dedi Hagrid. "Bu - şey..."
Ron, yumurtaya daha yakından bakabilmek için ocak başına eğilerek, "Nereden aldın bunu, Hagrid?" diye sordu. "Dünyanın parasını vermişindir."
"Kazandım," dedi Hagrid. "Dün gece. Köye inmiştim, bir iki kadeh içeyim diye, yabancının tekiyle kâğıt oynadık. Ne yalan söyleyeyim, bundan kurtulduğuna sanki sevindi."
"Yumurtadan çıkınca ne yapacaksın?" diye sordu Hermione.
Hagrid, yastığının altından koca bir kitap çıkararak
"Bir şeyler okuyordum," dedi. "Bunu kitaplıktan aldım - Zevk ve Kazanç için Ejderha 'Yetiştirme - biraz eski bir kitap elbet, ama içinde her şey var. Yumurtayı ateşte tutacaksın, çünkü anneleri boyuna alev üflüyor onlara, çıkınca da yarım saatte bir piliç kanı karıştırılmış bir kova konyakla besleyeceksin. Şuraya bakın - değişik yumurtaları nasıl tanıyacaksın - benimki Norveç Pütürlüsü. Pek ender bulunuyor bunlar."
Pek mutlu görünüyordu, ama Hermione öyle düşünmüyordu.
"Hagrid," dedi, "sen ahşap bir evde oturuyorsun." Ama Hagrid dinlemiyordu bile. Ateşi kurcalarken bir şarkı mırıldanıyordu keyifle.
Endişe edecek bir konu daha çıkmıştı şimdi: Biri Hagrid'in kulübesinde yasal olmayan bir ejderha beslediğim anlarsa ne olacaktı?
Bir akşam dağ gibi ödevlerle boğuştuktan sonra, Ron, iç çekerek, "Huzurlu yaşam dedikleri nasıl bir şey acaba?" diye sordu. Hermione, Harry'yle Ron'un zaman cetvellerini de temize çekmeye başlamıştı. Bu, ikisini de çıldırtıyordu.
Bir gün Hedwig kahvaltıda bir başka not daha getirdi Hagrid'den. Notta iki sözcük vardı sadece: Yumurtadan çıkıyor.
Ron, Bitkibilim dersini asıp kulübeye gitmek istedi hemen. Hermione karşı koydu.
"Hermione, insan bir ejderhanın yumurtadan çıkışını yaşamı boyunca kaç kere görür?"
"Dersimiz var, başımız derde girer, bir de Hagrid'in başına gelecekleri düşün, bizimki onun yanında hiç kalır - ne yaptığını öğrenirlerse - "
"Sus!" diye fısıldadı Harry.
Malfoy birkaç adım ötelerindeydi, konuşulanları duymak için durmuştu. Ne kadarını işitmişti acaba? Harry, Malfoy'un bakışını hiç mi hiç beğenmedi.
Ron'la Hermione Bitkibilim dersine kadar tartıştılar; sonunda Hermione ders arasında onlarla birlikte kulübeye gitmeye razı oldu. Şatonun çanları çalınca malalarını hemen bıraktılar, bahçeyi geçip Orman'in kıyısına koştular. Hagrid onları karşıladı, kıpkırmızı kesilmişti, heyecanlıydı.
"Çıktı çıkacak." Onları içeri aldı.
Yumurta masanın üstündeydi. Derin çatlaklar vardı kabuğunda. İçinde bir şeyler kıpırdıyor, garip tıkırtılar duyuluyordu.,
İskemlelerini masaya yanaştırdılar, soluklarını tutarak bakmaya başladılar.
Ansızın bir kazıma sesi geldi kulaklarına, yumurta kırılıverdi. Bebek ejderha masaya düştü. Pek güzel olduğu söylenemezdi; Harry kırık, siyah bir şemsiyeye benzetti onu. Kılçıklı kanatlan, incecik simsiyah bedenine göre çok büyüktü, geniş delikli uzun bir burnu, boynuzlan, patlak, turuncu gözleri vardı.
Hapşırdı. Birkaç kıvılcım fışkırdı burnundan.
"Ne kadar güzel, değil mi?" diye mırıldandı Hagrid.
Okşamak için elini ejderhanın başına uzattı. Bebek, sivri dişlerini göstererek onun parmaklarını kapmaya kalktı.
Hagrid, "Şuna bakın, annesini nasıl tanıdı!" dedi.
"Hagrid," dedi Hermione, "Norveç Pütürlüleri ne kadar çabuk büyüyor, biliyor musun?"
Hagrid tam yanıt verecekti ki, beti benzi atıverdi -ayağa kalkıp pencereye koştu.
"Ne oldu?"
"Biri perdenin arasından bakıyordu - bir çocuk -okula doğru koşuyor."
Harry kapıya fırladı hemen, dışan baktı. Ne kadar uzakta olsa da tanırdı onu.
Malfoy ejderhayı görmüştü.
Ertesi hafta boyunca Malfoy'un suratına yerleşen o sırıtma, Harry'yi de, Ron'u da, Hermione'yi de çok tedirgin etti. Üçü de boş zamanlarının çoğunu Hagrid'in ışıksız kulübesinde geçiriyor, onu kandırmaya çalışıyordu.
Bir gün, "Bırak gitsin," diye üsteledi Harry. "Özgürlüğüne kavuştur."
Hagrid, "Yapamam," dedi. "Daha çok küçük. Ölür."
Ejderhaya baktılar. Bir tek haftada boyu üç kat uzamıştı. Burun deliklerinden duman fışkınyordu boyuna. Hagrid, ejderhaya bakmak bütün zamanını aldığından, bekçilik işini aksatıyordu. Yer boş konyak şişelerinden, tavuk tüylerinden geçilmiyordu.
Ejderhaya buğulu gözlerle bakarak, "Adını Norbert koymaya karar verdim," dedi Hagrid. "Artık beni tanıyor, bakın. Norbert! Norbert! Neredeymiş anneciğin?"
Ron, Harry'nin kulağına, "Kafayı iyice yemiş," diye fısıldadı.
Harry, yüksek sesle, "Hagrid," dedi, "Norbert iki haftaya kalmaz, senin kulübe kadar olur. Malfoy da zaten Dumbledore'a söyler."
Hagrid dudağım ısırdı.
"Biliyorum - biliyorum, hep burada tutamam onu, ama kalkıp da dışarı atamam ki."
Harry Ron'a döndü ansızın.
"Charlie," dedi.
"Sen de kafayı yemişsin," dedi Ron. "Benim adım Ron, unuttun mu?"
"Hayır - Charlie - ağabeyin Charlie. Romanya'da. Ejderhaları inceliyor. Norbert'i ona gönderebiliriz. Charlie ona bakar, sonra doğal ortamına bırakır!"
"Harika!" diye bağırdı Ron. "Sen ne dersin, Hagrid?"
Sonunda Hagrid de kabul etti bunu, baykuşla mektup yollayıp Charlie'ye sormayı kararlaştırdılar.
Bir hafta daha geçti. Çarşamba gecesi Hermione'yle Harry ortak salonda tek başlarına oturuyorlardı, herkes çoktan yatmıştı. Duvar saati gece yansını çalmıştı ki, resimdeki delik açılıverdi. Ron, sırtından Harry'nin Görünmezlik Pelerini'ni atarak ortaya çıktı. Hagrid'in kulübesine, ejderhayı doyurmak için yardıma gitmişti; Norbert sandığın yanındaki ölü fareleri yiyordu şimdi.
Kanlı bir mendile sarılı elini göstererek, "Beni ısırdı!" dedi. "Bir hafta boyunca tüy kalem tutamam artık. Söylüyorum size, ben bundan daha korkunç bir hayvan görmedim, ama Hagrid'in gözünde tıpkı bir tavşan. Beni ısırınca, onu korkuttuğumu söyleyerek kapı dışarı etti. Ayrılırken de ona ninni söylüyordu."
Karanlık pencerenin tıklatıldığım duydular.
"Hedwig!" dedi Harry, onu içeri almak için pencereye koştu. "Charlie'nin yanıtım getirmiş!"
Kafa kafaya vererek notu okudular:
Sevgili Ron,
Nasılsın? Mektuba teşekkürler - Norveç Pütürlüsü'nü sevinçle alırım, ama onu buraya göndermek pek kolay olmayacak. En iyisi, önümüzdeki hafta buraya beni ziyarete gelecek arkadaşlarımla gönderin. Bütün sorun, onların yasal olmayan bir ejderhayı taşırken görülmeleri.
Pütürlü'yü cumartesi gece yarısı en yüksek kulenin tepesine çıkarabilir misiniz? Sizinle orada buluşur, karanlıkta onu alırlar.
Bana en kısa zamanda bir yanıt gönder.
Sevgiler,
Charlie
Birbirlerine baktılar.
"Görünmezlik Pelerini'miz var," dedi Harry. "Pek güç olmaz sanırım - Pelerin ikimizi de, Norbert'i de örter İki arkadaşının da bunu kabul etmesi, haftanın ne kadar kötü geçtiğinin bir kanıtıydı sanki. Norbert'ten kurtulmak için her şeyi göze alırlardı - Malfoy'dan da.
Beklenmedik bir şey oldu. Ron'un ışınlan eli kütük gibi şişti. Madam Pomfrey'e göstermesi doğru olur muydu acaba - ejderha ısırığı olduğu anlaşılır mıydı? Ama öğleden sonra başka seçenek kalmamıştı. Kesik pis bir yeşile dönüşmüştü. Norbert'in dişleri herhalde zehirliydi.
Harry'yle Hermione gün sonunda hastaneye koştuklarında, Ron'u yorgan döşek yatar buldular.
"Sadece elim değil," diye fısıldadı Ron. "Orası öyle, sanki bileğimden kopup düşüverecek gibi. Malfoy, Madam Pomfrey'e gidip beni görmek, kitaplarımdan birini ödünç almak istediğim söylemiş; gelip benimle alay etti. Beni neyin ısırdığını ona söyleyecekmiş - köpek ısırdı dedim, ama Madam Pomfrey pek inanmadı - Quidditch maçında Malfoy'a vurmamalıydım, onun için yapıyor bunu."
Harry'yle Hermione Ron'u yatıştırmaya çalıştılar.
"Cumartesi gecesine kadar bir şeyin kalmaz," dedi Hermione, ama bu da Ron'u yatıştırmadı. Tam tersine,yattığı yerden hemen doğruldu Ron, her yanı kan ter içinde kalmıştı.
Kısık bir sesle, "Cumartesi gecesi mi?" dedi. "Hayır - olamaz - şimdi hatırladım Charlie'nin mektubu Malfoy'un aldığı kitabın içindeydi. Norbert'i göndereceğimizi öğrenecek."
Harry'yle Hermione'nin bir şey söylemesine fırsat kalmadı; Madam Pomfrey girdi içeri, Ron'un uyuması gerektiğini söyleyerek onları odadan çıkardı.
Harry, "Artık planı değiştirmek için çok geç," dedi Hermione'ye. "Charlie'ye bir baykuş daha yollayacak vaktimiz yok; bu da Norbert'ten kurtulmak için tek şansımız. Göze alacağız. Görünmezlik Pelerini'miz de var; Malfoy bunu bilmiyor."
Her şeyi anlatmak için Hagrid'e gittiklerinde, zağar Fang'i kapının önünde, kuyruğu sarılı otururken buldular; Hagrid onlarla konuşmak için pencereye çıktı.
"Sizi içeri alamam," diye pofladı. "Norbert'in sağı solu belli olmuyor - ama ben başa çıkabilirim."
Charlie'nin mektubunu söylediklerinde gözleri yaşardı - tam o sırada bacağım ısırmıştı Norbert, belki de o yüzden yaşarmıştı.
“Aah! Zararı yok, çizmemi ısırdı sadece - oynuyor - ne de olsa, daha bebek."
Bebek kuyruğunu duvara öyle bir vurdu ki, bütün pencereler zangırdadı. Harry'yle Hermione şatoya döndüler, cumartesiyi iple çekiyorlardı.
Yapacakları şey kendilerini o kadar korkutmasaydı, Norbert'ten ayrılma zamanı geldiğinde Hagrid için üzülürlerdi. Çok karanlık, bulutlu bir geceydi, Hagrid'in kulübesine gitmekte biraz gecikmişlerdi, Giriş Salonu'nda bir başına duvar tenisi oynayan Peeves'in çekilmesini beklemek zorunda kalmışlardı çünkü.
Hagrid, Norbert'i büyük bir sandığa koyup hazırlamıştı.
"Yolculuk için bir sürü fareyle biraz konyak koydum," dedi boğuk bir sesle. oyuncak ayısı da yanında. Yalnızlık çekmesin diye."
Sandığın içinden birtakım hışırtılar yükseldi; Harry'ye oyuncak ayı kafasından oluyormuş gibi geldi.
Harry'yle Hermione sandığı Görünmezlik Pelerini'yle örtüp kendileri de altına girerlerken, "Güle güle, Norbert!" diye hıçkırdı Hagrid. "Anneciğin seni hiç unutmayacak!"
Sandığı şatoya nasıl taşıdılar, kendileri de bilmiyorlardı. Norbert'i sırtlayıp Giriş Salonu'ndaki mermer merdivenlerden çıkarıp karanlık koridorlarda ilerledikleri sırada saat gece yarısını vurmak üzereydi. Bir merdiven, bir merdiven daha - Harry'nin kestirme yollan bilmesi bile işlerini pek kolaylaştırmadı.
En yüksek kulenin altındaki koridora vardıklarında, "Geldik sayılır!" diye pofladı Harry.
Derken birdenbire bir kıpırtı oldu önlerinde, az kalsın sandığı düşürüyorlardı. Görünmez olduklarını unutup karanlıkta bir yere saklandılar; tam adım kadar ötelerinde belli belirsiz iki gölge vardı. Bir fener ışıdı.
Profesör McGonagall, sırtında ekose bir sabahlık, saçlarında bir file, Malfoy'un kulağına yapışmıştı.
"Cezanı çekeceksin!" diye bağırdı. "Slytherin'den de yirmi puan siliyorum! Gece yarısı dolaşıp duruyorsun, ha? Nasıl yaparsın bunu?"
"Anlamıyorsunuz, Profesör, Harry Potter geliyor bir ejderhayla!"
"Zırvalama! Bu yalanlan nereden uyduruyorsun? Yürü - bütün bunları Profesör Snape'e anlatacağım,
Malfoy!"
Bundan sonra kulenin tepesine dönerek çıkan dik merdiveni tırmanmak dünyanın en kolay şeyiydi artık. Soğuk gece havasım duyunca Pelerin'i attılar, yine doğru dürüst soluk alabildikleri için seviniyorlardı. Hermione dans bile etti.
"Malfoy cezalandırıldı! Şarkı söyleyesim geliyor!"
Harry, "Söyleme," diye uyardı onu.
Malfoy'un halini düşünüp kıkırdayarak beklediler, Norbert sandığında çırpınıp duruyordu. On dakika sonra, dört süpürge belirdi karanlıkta, süzülerek yanlarına indi.
Charlie'nin arkadaşları pek neşeli insanlardı. Harry'yle Hermione'ye bir koşum takımı gösterdiler;
Norbert'i ona koşacaklar, sonra da havada sallandırarak götüreceklerdi. Hep birlikte işe koyuldular, Norbert koşuldu, Harry'yle Hermione, Charlie'nin arkadaşlarıyla tokalaşıp onlara teşekkür ettiler.
Sonunda gidiyordu Norbert... gidiyordu... gitti.
Dik merdiveni indiler sonra, Norbert'ten kurtuldukları için yürekleri de elleri kadar hafiflemişti. Ejderha yoktu artık - Malfoy da cezalandırılmıştı - mutluluklarını ne bozabilirdi ki?
Bunun yanıtı merdivenlerin dibinde bekliyordu kendilerini. Koridora adım atar atmaz Filch'in suratı belirdi karanlıkta.
"Vay, vay, vay," diye fısıldadı Filch, "birilerinin başı dertte galiba."
Görünmezlik Pelerini'ni kulenin tepesinde unutmuşlardı.

GeCeLeR 12-10-2006 01:31 AM

BÖLÜM 15 - Yasak Orman

Durum bundan kötü olamazdı.
Filch onlan Profesör McGonagall'ın ilk kattaki çalışma odasına götürdü; orada oturup birbirlerine tek kelime söylemeden Öylece beklediler. Hermione tir tir titriyordu. Harry'nin beyninde bin türlü özür, uydurma nedenler, saçma sapan bahaneler dönüp duruyordu; her aklına gelen bir öncekinden daha anlamsızdı. Artık bu kere yakayı sıyıracaklarını hiç sanmıyordu. Köşeye sıkıştırılmışlardı. Nasıl olur da Pelerin'i unuturlardı? Profesör McGonagall gecenin bir yarısında yataklarından fırlayıp okulda dört dönmelerini dünyada kabullenmezdi; üstelik dersler dışında çıkmaları yasak olan en yüksek kuleye tırmanmışlardı. İşin içine bir de Norbert'le Görünmezlik Pelerini'ni kattın mıydı, yol görünmüştü, tası tarağı toplayacaktın.
Harry durumun bundan kötü olamayacağını mı sanıyordu? Profesör McGonagall odaya girdiğinde, yanında Neville de vardı.
Neville onlnı ı görür görmez, "Harry!" diye bağırdı.
"Sizi aramaya çıkmıştım, uyarmak için; Malfoy'un söylediklerini duydum, sizi yakalayacakmış, yanınızda bir ejder-"
Harry, Neville'i susturmak için başını iki yana salladı hızla, ama Profesör McGonagall bunu gördü. Üçünün tepesine dikildi, Norbert'ten bile daha çok alev püskürtecekti sanki.
"Hiçbirinizden beklemezdim bunu. Mr Filch astronomi kulesine çıktığınızı söylüyor. Saat gecenin biri. Anlatın bakalım."
Hermione bir öğretmenin sorusunu ilk kere yanıtsız bıraktı. Bir heykel kadar hareketsiz, terliklerine bakıyordu.
Profesör McGonagall, "Neler döndüğünü galiba biliyorum," dedi. "Bunu anlamak için üstün zekâlı olmak gerekmez. Draco Malfoy'un kafasına uydurma bir ejderha öyküsü soktunuz, geceleyin kalkıp başı derde girsin diye. Onu yakaladım bile. Longbottom'ın da bu palavraya inandığını sanıp için için gülüyorsunuz, öyle değil mi?"
Harry, Neville'le göz göze geldi; bunun doğru olmadığını anlatmaya çalıştı bakışıyla; Neville çok incinmişe benziyordu çünkü. Zavallı, şaşkın Neville - o karanlıkta kendilerini bulup uyarmak için kim bilir nelar çekmişti.
"İnanamıyorum," dedi Profesör McGonagall. "Aynı gece dört öğrenci birden ayakta! Böyle bir şeyi ne duydum, ne işittim! Siz, Miss Granger, ben de sizi daha akıllı biri bilirdim. Size gelince, Mr Potter, sizin için Gryffindor'un anlamı bütün bunlardan daha önemlidir sanıyordum. Üçünüz de cezalandırılacaksınız - evet, siz de, Mr Longbottom, geceleri okulda dört dönme hakkını kimse vermez size, özellikle bu günlerde, çok tehlikeli bir şey bu - Gryffindor'dan elli puan silinecek."
"Elli mi?" diye kekeledi Harry, son Quidditch maçında başa geçmişlerdi, ama ilk sıradaki yerlerini yitirirlerdi şimdi.
Profesör McGonagall, sivri burnundan derin derin soluyarak, "Adam başına elli puan," dedi.
"Profesör - lütfen -"
"Yapamazsınız bunu -"
"Ne yapıp ne yapamayacağımı senden öğrenecek değilim, Potter. Şimdi hepiniz doğru yatağınıza. Gryffindor'lu öğrencilerden hiç bu kadar utanmamıştım."
Yitirilen yüz elli puan. Bu, son sıraya indiriyordu Gryffindor'u. Okul Kupası için büyük bir olanağı tek gecede yok etmişlerdi. Harry, sanki midesi delinmiş gibi bir duyguya kapıldı. Durumu nasıl düzeltebilirlerdi?
Harry bütün gece gözünü kırpmadı. Neville'in sanki saatler boyunca yastığına gömülüp hıçkırdığını duydu. Onu rahatlatacak bir söz bulamıyordu. Neville'in de, kendisi gibi, sabah olmasını istemediğini biliyordu, yaptıklarını öğrenince öteki Gryffindor'lar ne diyeceklerdi?
Ertesi gün Gryffindor'lar, binaların puanlannı gösteren dev kum saatlerinin yanından geçerken, önce bir yanlışlık olduğunu sandılar. Nasıl olur da bir günde ansızın yüz elli puan birden yitirirlerdi? Derken bir söylenti yayıldı ortalığa: Harry Potter, ünlü Harry Potter, iki Quidditch maçının kahramanı Harry Potter, salak birkaç birinci sınıf öğrencisiyle birlikte, bu puanların yitirilmesine neden olmuştu.
Harry okulun en sevilen, en beğenilen insanlarından biriydi, ansızın en nefret edilen kişi olup çıkıvermişti şimdi. Okul Kupası'nı Slytherin'in almasını istemeyen Ravenclavlarla Hufflepuff lar bile sırt çevirdiler ona. Harry nereye gitse herkes parmağıyla onu gösteriyor, aşağılayıcı sözler söylerken sesini alçaltmaya bile gerek duymuyordu. Öte yandan, Slytherin'ler onu alkışlıyor, ıslık çalarak, "Sağol, Potter, bunu sana borçluyuz!" diye bağırıyorlardı.
Sadece Ron destekliyordu onu.
"Birkaç haftaya kalmaz, unuturlar. Fred'le George buraya geldiklerinden beri ne puanların silinmesine neden oldular, yine de herkes onlan seviyor."
Harrv, boynu bükük, "Ama tek kerede yüz elli puan sildirtmediler, değil mi?" dedi.
Ron, "Orası öyle," demek zorunda kaldı.
Zararı gidermek için iş işten geçmiş sayılırdı, ama Harry bir daha kendini ilgilendirmeyen şeylere bulaşmamaya yemin etti. Bütün bunlar çevreyi gizli gizli kolaçan etmek yüzünden gelmişti başına. Öylesine utanıyordu ki, Wood'a gidip Quidditch takımından ayrılmak istediğini söyledi.
"Ayrılmak mı?" diye gürledi Wood. "Ne işe yarar bu? Quidditch'te de kazanamazsak, yitirdiğimiz puanlan nereden alacağız?"
Ama Quidditch'in bile tadı kaçmıştı. Çalışmalar sırasında takım arkadaşları onunla konuşmuyorlardı, konuşmak zorunda kalsalar bile ona "Arayıcı" diye sesleniyorlardı.
Hermione'yle Neville de acı çekiyorlardı. Harry gibi ünlü olmadıkları için onun kadar ezilmiyorlardı, ama onlarla da kimse konuşmuyordu. Hermione derslerde dikkatleri üstüne çekmeyi bırakmıştı, başım önüne eğip sessizce çalışıyordu.
Harry sınavların yaklaştığına neredeyse seviniyordu. Dersleri gözden geçirirken derdini unutur gibi oluyordu. Ron ve Hermione'yle birlikte gece yarılarına kadar çalışıyorlar, karmaşık iksirlerde kullanılan maddeleri hatırlamaya uğraşıyorlar, tılsımların, büyülerin üzerinden bir daha geçiyorlar, büyücülükte önemli buluşların, cin ayaklanmalarının tarihlerini ezberliyorlardı...
Sınavların başlamasına yaklaşık bir hafta kala, Harry'nin kendini ilgilendirmeyen işlere bulaşmama konusundaki yemini de beklenmedik biçimde sınandı. Bir gün öğleden sonra tek başına kitaplıktan dönerken, yukarıdaki sınıflardan birinde bağırışlar duydu Harry. Yaklaşınca, Quirrell'm sesini işitti. "Ha-ha-hayır, olmaz, lütfen -" Sanki biri gözünü korkutuyordu onun. Harry daha
da yaklaştı.
Quirrell'in hıçkırdığını duydu: "Peki - peki -"
Sonra, sarığını düzelterek, Quirrell hızla çıktı sınıftan. Bembeyaz kesilmişti, dokunsalar ağlayacaktı. Gözden uzaklaştı; Harry'yi fark etmemişti bile. Ayak sesleri uzaklaşınca kadar bekledi Harry, sonra sınıfa bir göz attı. Boştu sınıf, ama öteki kapısı aralıktı. Harry yolu yarılamıştı ki, hiçbir şeye bulaşmama konusundaki yeminini hatırladı.
Ama on iki Felsefe Taşı'na bahse girerdi ki, az önce Snape çıkmıştı odadan; işittiklerine göre, öyle olması gerekiyordu. Şimdi herhalde keyifle, hoplaya zıplaya gidiyordu - anlaşılan Quirrell teslim bayrağını çekmişti.
Yeniden kitaplığa döndü Harry; Hermione, Ron'u Astronomi konusunda sınamaktaydı. Harry işittiklerini anlattı onlara.
"Snape yırttı öyleyse!" dedi Ron. "Quirrell büyüyü nasıl bozacağını söylediyse"
"Ama Fluffy de var," dedi Hermione.
Ron, çevrelerindeki binlerce kitaba bakarak, "Belki de Snape Hagrid'e hiç sormadan onu nasıl atlatacağını öğrenmiştir," dedi. "Üç başlı dev bir köpeğin nasıl atlatılacağını açıklayan bir kitap mutlaka vardır burada. Eee, ne yapıyoruz, Harry?"
Ron'un gözlerinde serüven ışığı parlamaya başlamıştı yine, ama Harry'den önce Hermione yanıt verdi.
"Dumbledore'a git. Taa en baştan bunu yapmalıydık zaten. Kendimiz bir işe kalkışacak olursak bu kere sepetleniriz."
"Ama kanıtımız yok ki!" dedi Harry. "Quirrell'ın bizi desteklemekten ödü kopar. Snape de Cadılar Bayramı'nda ifritin içeri nasıl girdiğinden haberi olmadığım, o gece üçüncü kata hiç gitmediğini söyler - kime inanırlar dersiniz, ona mı, bize mi? Ondan nefret ettiğimizi herkes biliyor zaten, Dumbledore da onu okuldan attırmak için yalan söylediğimizi sanır. Filch deseniz, ölümü göze alır da bize yardımcı olmaz, Snape'in can dostu, okuldan ne kadar çok öğrenci sepetlenirse işi o kadar azalır. Hem unutmayın, Taş'ı da, Fluffy'yi de bilmemiz istenmiyor. İşin yoksa boşu boşuna uğraş dur."
Hermione, Harry'nin görüşlerine katılıyordu, ama Ron hiç öyle düşünmüyordu.
"Şöyle çevreyi bir kolaçan etsek -"
Harry, "Hayır," dedi kararlı bir sesle. "Yeteri kadar
kolaçan ettik."
Önüne Jüpiter'in haritasını çekti, uydularının adlarım ezberlemeye koyuldu.
Ertesi sabah kahvaltı masasında Harry'ye, Hermione'ye, Neville'e birer not iletildi. Hepsi aynıydı:
Cezanız bu gece saat on birde başlayacaktır. Giriş Salonu'nda Mr Filch'i görünüz. Prof. M. McGonagall
Harry, yitirilen puanların telaşıyla cezaları bütün bütüne unutmuştu. Hermione'nin, o gece çalışamayacağı için sızlanıp duracağını sanıyordu, ama Hermione ağzını bile açmadı. O da, Harry gibi, bütün bunları hak ettiklerini düşünüyordu.
O gece saat on birde ortak salonda Ron'a hoşça kal deyip Neville'le birlikte giriş salonuna indiler. Filch oradaydı - Malfoy da. Harry, Malfoy'un da cezalandırılacağını unutmuştu.
Filch, fenerini yakıp onları dışarı çıkararak, "Gelin arkamdan," dedi. "Okul kurallarının dışına çıkmak ne demekmiş, anlarsınız." Sırıtarak sözlerini sürdürdü. "Öyle... bana sorarsanız en iyi öğretmenler sıkı çalışma ve acıdır... Yazık, o eski cezalan artık vermiyorlar... sizi bileklerinizden bağlayıp birkaç gün tavandan sallandırmak ne güzel olurdu. Ne olur ne olmaz, belki gerekir diye zincirleri hâlâ saklıyorum odamda... Hadi bakalım, gidiyoruz, sakın kaçmaya kalkışmayın, yoksa haliniz daha beter olur."
Karanlık bahçeden geçtiler. Neville burnunu çekip duruyordu. Harry cezanın ne olacağını merak ediyordu. Gerçekten korkunç bir şey olmalıydı, yoksa Filch bu kadar keyiflenmezdi.
Ay pırıl pırıldı, ama önüne geçen bulutlar ortalığı karartıyordu. İleride Hagrid'in kulübesinin ışıklı pencerelerini gördü Harry. Uzaklardan bir ses duydular.
"Sen misin, Filch? Çabuk ol, hemen başlayalım."
Harry'nin yüreği hopladı; Hagrid'le çalışacaklarsa pek de o kadar ağır sayılmazdı ceza. Yüzündeki rahatlamayı Filch de fark etmişti herhalde, "O salakla keyif çatacaksınız sanıyorsun, değil mi?" dedi. "Birazdan gö rürsün gününü - Orman'a gidiyorsunuz, tek parça halinde çıkarsanız ben de bir şey bilmiyorum demektir."
Bunu duyunca Neville inledi, Malfoy da olduğu yerde kalakaldı.
"Orman'a mı?" diye tekrarladı; sesi her zamanki gibi soğuk çıkmıyordu. "Geceleyin gidemeyiz oraya - çeşit çeşit şey var orada - ********lar bile varmış."
Neville, Harry'nin cüppesinin koluna yapıştı, soluğu kesilmişti.
Sesi sevinçten titreyerek, "Ödün patlıyor, ha?" dedi Filch. "********lan daha önce, başını derde sokmadan düşünseydin, öyle değil mi?"
Hagrid belirdi karanlıkta, ayaklarının dibinde Fang, salına salına yanlarına yaklaştı. Kocaman yayı elindeydi, omzuna da içi oklarla dolu sadağını asmıştı.
"Nerede kaldınız?" dedi. "Yarım saattir sizi bekliyorum. Harry, Hermione, her şey yolunda mı?"
Filch, soğuk bir sesle, "Ben olsam onlara dostluk göstermezdim," dedi. "Ne de olsa buraya cezalandırılmak için geldiler."
Hagrid, kaşlarını çatarak, Filch'e, "O yüzden mi geciktiniz?" dedi. "Söylev mi çekiyordun onlara? Bu senin üstüne vazife değil. Sen yapacağını yaptın, bundan sonrası benim işim."
"Seher vakti gelirim," dedi Filch. Pis pis, "Kalan parçalarını toplamaya," diye ekledi. Sonra döndü, karanlıkta çakıp sönen feneriyle, şatoya doğru yürümeye başladı.
Malfoy, Hagrid'e baktı.
"Orman'a gelmiyorum ben," dedi; Harry, onun sesindeki büyük korkuyu fark edince için için sevindi.
Hagrid, "Hogwarts'ta kalmak istiyorsan geleceksin” dedi öfkeyle. "Bir yanlış yaptın, cezasını da çekeceksin."
"Ama uşaklara yaraşır bir şey bu, biz öğrencilere değil. Biz kitap okuyup yazı yazacağız sanıyordum. Babam bunu bir duyarsa -"
"- Hogwarts'ta böyle şeylerin olduğunu söyler," diye kükredi Hagrid. "Yazı yazacakmış! Kime ne yararı var bunun? Ya işe yarar bir şey yaparsın ya da pilini pırtını toplar gidersin. Okuldan atılman babanın hoşuna gidecekse, dön şatoya da toparlan. Hadi!"
Malfoy kıpırdamadı. Öfkeyle baktı Hagrid'e, ama sonra gözlerini yere indirdi.
"Peki öyleyse," dedi Hagrid, "şimdi dikkatle dinleyin beni, çünkü bu gece yapacağımız şey çok tehlikelidir, kimsenin başı derde girsin istemem. Benimle şuraya gelin bakalım."
Onları Orman'ın tam kıyısına götürdü. Fenerini iyice kaldırarak simsiyah ağaçlara doğru kıvnla kıvrıla uzanan daracık bir toprak yolu gösterdi. Orman'a bakarlarken hafif bir meltem saçlarını uçuşturuyordu.
"Bakın şuraya," dedi Hagrid, "yerdeki şu parıltıyı görüyor musunuz? Gümüşe benzer parıltıyı? Tek boynuzlu at kanıdır bu. Ağır yaralı bir tek boynuzlu var
orada. Bu hafta ikinci kere oluyor. Geçen çarşamba da birini olu buldum. Arayalım zavallıyı. Belki iyileştirir, acısını dindiririz."
"Ya tek boynuzluyu yaralayan şey bizi daha önce bulursa?" dedi Malfoy. Ne kadar korktuğu sesinden belli oluyordu.
Hagrid, "Yanınızda ben ya da Fang varken Orman'daki hiçbir canlı kılınıza bile dokunamaz," dedi. "Yoldan ayrılmayın. Şimdi ikiye ayrılıp başka yönlere gideceğiz. Her yerde kan var, en aşağı dün geceden beri çırpınıp duruyor anlaşılan."
Malfoy, Fang'in sivri dişlerine bakarak, "O benimle
gelsin," dedi hemen.
"Peki, ama seni uyarıyorum, korkağın tekidir o," dedi Hagrid. "Öyleyse Harry, Hermione, ben bir yöne gidelim, Draco, Neville, Fang de öteki yöne gitsin. Tek boynuzlu atı gören yeşil kıvılcımlar fışkırtsın, tamam mı? Çıkarın asalarınızı da bir deneme yapın şimdi - oldu - başınız derde girerse kırmızı kıvılcımlar fışkırtırsınız, biz gelip sizi buluruz - dikkatli olun gidelim."
Orman kapkaraydı, sessizdi. Biraz ilerleyince yolun ikiye ayrıldığını gördüler; Harry, Hermione, Hagrid sola; Malfoy, Neville, Fang de sağa saptılar.
Gözleri yerde, sessizce yürüdüler. Dalların arasından süzülen ay ışığı, düşmüş yapraklara saçılmış gümüş mavisi kanı aydınlatıyordu zaman zaman.
Harry, Hagrid'in çok tedirgin olduğunu fark etti.
"Yoksa tek boynuzluları bir ******** mı öldürüyor?" diye sordu.
"******** o kadar hızlı değildir," dedi Hagrid. "Tek boynuzluları yakalamak zordur, büyü gücü yüksek yaratıklardır. Daha önce birinin yaralandığını hiç görmemiştim."
Yosun tutmuş bir ağaç kütüğünün yanından geçtiler. Harry akarsu sesi duyuyordu; yakınlarda bir dere olmalıydı. Kıvrıla kıvrıla uzanan yolda tek boynuzlu kanı izlerine rastlanıyordu.
"Sen iyi misin, Hermione?" diye fısıldadı Hagrid. "Merak etme, o kadar ağır yaralıysa uzağa gidemez, biz de onu yakala - GEÇİN ŞU AĞACIN ARDINA!"
Hagrid, Harry'yle Hermione'yi kaptığı gibi yol kenarındaki dev bir meşenin arkasına sürükledi. Bir ok çıkardı, yayına yerleştirip, atışa hazır, beklemeye başladı. Üçü de kulak kesildiler. Az ilerideki ölü yapraklar üstünde bir şey hışırdıyordu, yerde sürünen bir cüppenin sesine benziyordu bu. Hagrid karanlık yola dikmişti gözünü, ama birkaç saniye sonra ses uzaklaşıp yok oldu.
"Biliyordum," diye mırıldandı Hagrid. "Bulunmaması gereken bir şey var burada."
"******** mı?" dedi Harry.
Hagrid, asık suratla, "******** filan değildi bu, tek boynuzlu da değildi," dedi. "Hadi, beni izleyin, ama dikkatli olun."
Daha yavaş yürümeye başladılar, en ufak bir sesi bile kaçırmamaya çalışıyorlardı. Ansızın, önlerindeki açıklıkta, bir şey kıpırdadı.
"Kim var orada?" diye bağn'dı Hagrid. "Göster kendini - silahlıyım!"
Biri belirdi açıklıkta - insan mıydı bu, yoksa at mıydı? Göğsüne kadar, kızıl saçlı, kızıl sakallı bir adamdı,ama göğsünden aşağısı uzun kuyruklu, tüyleri pırıl pırıl parlayan al bir attı. Harry'yle Hermione'nin ağızlan
bir karış açıldı.
Hagrid, "Haa, sen miydin, Ronan?" dedi; rahatlamıştı. "Nasılsın?"
İlerleyip at-adamın elini sıktı.
"İyi akşamlar, Hagrid," dedi Ronan. Derinlerden gelen hüzünlü bir sesi vardı. "Beni vuracak miydin?"
Hagrid, yayını okşayarak, "İnce eleyip sık dokumanın sırası değil, Ronan," dedi. "Orman'da kötülük kol geziyor. Sahi, bunlar Harry Potter'la Hermione Granger. Okulda öğrenciler. Bu da Ronan. At-adam."
Hermione, neredeyse fısıltıyla, "Gördük," dedi.
"İyi akşamlar," dedi Ronan. "Demek öğrencisiniz? Nasıl, çok şey öğreniyor musunuz okulda?"
"Doğrusu -"
Hermione, "Biraz," dedi ürkekçe.
İç çekerek, "Biraz, ha? Eh, bu da bir şey," dedi Ronan. Başını arkaya atıp göğe baktı. "Mars bu gece pırıl pırıl."
Hagrid de başını kaldırarak, "Öyle," dedi. "Bana bak, iyi ki sana rastladık, Ronan, çünkü tek boynuzlunun biri fena yaralanmış - bir şey gördün mü?"
Ronan yanıt vermedi hemen. Gözlerini hiç kırpmadan göğe bakıyordu, yine iç çekti.
"İlk kurbanlar hep en suçsuz olanlardır," dedi. "Geçmiş çağlarda da öyleydi, şimdi de öyle."
"Evet," dedi Hagrid, "ama bir şey gördün mü, onu söyle sen, Ronan. Garip bir şey?"
"Mars pırıl pırıl bu gece." Hagrid sabırsızlıkla ona bakarken Ronan da göğü seyrediyordu. "Garip bir pırıltısı var."
"Ben garip derken buralarda garip bir şey görüp görmediğini sordum. Pir tuhaflık fark etmedin demek?"
Ronan'ın yanıt vermesi epey zaman aldı yine. Sonunda, "Orman birçok gizi saklar," dedi.
Ronan'ın arkasındaki ağaçlarda bir kıpırtı oldu, Hagrid yayım kaldırdı yine, ama ikinci bir at-adamdı bu; simsiyah saçlı, simsiyah bedenliydi, Ronan'dan bile daha yabani görünüyordu.
"Merhaba, Bane," dedi Hagrid. "Nasılsın?" "İyi akşamlar, Hagrid. Sen nasılsın?" "Eh işte. Bana bak, Ronan'a da soruyordum, sen buralarda garip bir şey gördün mü bu akşam? Bir tek boynuzlu yaralanmış - işin aslını biliyor musun?"
Bane ilerleyip Ronan'ın yanına gitti. O da göğe bakmaya koyuldu.
"Mars bu gece pırıl pırıl," dedi sadece. Hagrid, "Onu anladık," diye homurdandı. "Bir şey görürseniz bana haber verin, olur mu? Biz gidiyoruz."
Harry'yle Hermione, Hagrid'in peşine takılıp açıklıktan ayrıldılar, araya ağaçlar girinceye kadar omuzlarının üstünden arkaya, Ronan'la Bane'e baktılar.
Hagrid, "At-adamlara da bir şey sormaya gelmez," diye homurdandı. "Boyuna yıldızlara bakarlar. Başka işleri güçleri yok, bir şey aydan daha uzak değilse onları ilgilendirmez."
"Onlardan epey var mı burada?" diye sordu Hermione.
"Eh işte... Başkalarına pek bulaşmazlar, ama bir şey istedim miydi, hemen yardıma koşarlar. Akıllı, derin düşünceli yaratıklardır... her şeyi bilirler... ama ağızları sıkıdır."
Harry, "Daha önce sesini duyduğumuz da bir atadam mıydı acaba?" dedi.
"O ses at koşturması gibi mi geldi sana? Bana sorar san, değildi, tek boynuzluları öldürenin sesiydi - ber ömrümde öyle ses duymadım."
Kapkara, sık ağaçlar arasından ilerlediler. Harry te dirgindi, omuzunun üstünden arkaya bakıyordu boyuna. Sanki kendilerini gözetleyen biri vardı. Hagrid'le ol* lan yanlarında diye seviniyordu. Yoldaki bir dönemeç geçmişlerdi ki, Hermione Hagrid'in koluna yapıştı.
"Hagrid! Bak! Kırmızı kıvılcımlar, ötekiler tehlik de!"
"Siz ikiniz burada bekleyin!" diye bağırdı Hagrid.
"Yoldan ayrılmayın, ben gelir sizi alırım!"
Hagrid'in otları ezerek uzaklaştığını duydular, bir birlerine bakarak korku içinde öylece durdular; çevrelerindeki yaprak hışırtılarından başka bir şey işitmiyorlardı.
"Başlarına bir şey gelmemiştir, değil mi?" diye fısıldadı Hermione.
"Malfoyun. başına ne gelirse gelsin, umurumda bile değil, ama Neville'e bir şey olduysa... Bir kere, bizim yüzümüzden burada..."
Dakikalar geçti. Kulakları her zamankinden keskindi şimdi. Harry rüzgârın hafif iniltisini, incecik dalların kınlısını bile duyuyordu. Ne oluyordu? Ötekiler neredeydi?
Sonunda büyük bir çatırtı Hagrid'in dönüşünü bildirdi. Yanında Malfoy, Neville ve Fang de vardı. Öfkeden köpürüyordu Hagrid. Malfoy, Neville'e arkadan gizlice yaklaşmış, şaka olsun diye ona ansızın sarılıvermişti. Neville de korkuya kapılıp kıvılcımları fışkırtmıştı.
"Artık bir şey yakalayamayız - siz ikinizin ettiği bunca şamatadan sonra. Tamam, eşleri değiştiriyoruz -Neville, sen Hermione'yle birlikte benimle kal; Harry, sen de Fang'i, bir de bu salağı al yanına." Hagrid, Harry'nin kulağına, "Bağışla," diye fısıldadı. "Ama seni öyle kolay kolay korkutamaz, bu işi de bitirmemiz gerek."
Harry, Malfoy ve Fang'le Orman'ın yüreğine yollandı. Yarım saat kadar yürüdüler, Orman'ın derinliklerine girdikçe girdiler, sonunda ağaçların sıklığından yolda yürüme olanağı kalmadı. Ağaç diplerindeki kan lekelerinden, zavallı yaratığın acı içinde çırpındığı, pek de uzaklarda olmadığı anlaşılıyordu. Harry ihtiyar bir meşenin birbirine dolanmış dalları arasından az ötede bir açıklık gördü.
Malfoy'u durdurmak için kolunu kaldırarak, "Bak," Diye mırıldandı.
Pırıl pırıl bir şey parlıyordu yerde. İyice yaklaştılar. Tek boynuzlu attı bu, ölmüştü. Bu kadar güzel, bu kadar hüzünlü bir şey görmemişti Harry. Yıkıldığı yerde uzun, incecik bacakları çapraz biçimde kaskatı kesilmiş, yelesi koyu yapraklar üstüne inci dizileri gibi bembeyaz yayılmıştı.
Harry ona doğru bir adım atmıştı ki, bir hışırtı onun, olduğu yerde donup kalmasına neden oldu. Açıklığın kenarındaki çalılardan biri titredi... Sonra, gölgeler arasından kukuletalı biri belirdi, ava çıkmış yırtıcı bir hayvan gibi dört ayak üstünde usulca yaklaştı. Harry, Malfoy, Fang donup kalmışlardı. Kukuletalı, tek boynuzluya gitti, başını eğdi, hayvanın böğründeki yaraya eğilip kanını içmeye başladı.
"AAAAAAAAAAAAAAAHH!"
Korkunç bir çığlık attı Malfoy, sonra tabanları yağladı - Fang de. Kukuletalı, kafasını kale irip Harry'y e baktı - üstü başı tek boynuzlunun kanına bulanmıştı. Ayağa kalktı sonra, hızla Harry'nin yanına geldi - öylesine korkmuştu ki Harry, olduğu yere çakılıp kalmıştı.
Derken, daha önce hiç duymadığı bir ağrı çakıldı başına, alnındaki yara izi alev almıştı sanki - yarı kör, sendeleyerek geriledi. Dörtnala sesler geldi kulağına, biri arkasından sıçrayıp kukuletalının üstüne atıldı. Başındaki ağrı öylesine dayanılmazdı ki, dizlerinin üstüne yığıldı Harry. Ancak birkaç dakika sonra kendine gelebildi. Kafasını kaldırdığında, kukuletalı gitmişti. Bir
at-adam duruyordu yanında, Ronan değildi, Bane de değildi; daha gençti bu; açık sarı saçları, kır bedeni vardı.
Harry'yi ayağa kaldırarak, "İyi misin?" dedi at-adam.
"Evet - teşekkür ederim - neydi o?" At-adam yanıt vermedi. Soluk safirlere benzeyen masmavi gözleri vardı. Dikkatle Harry'ye baktı, gözleri onun alnındaki yara izine ilişti - iz apaçık ortaya çıkmıştı şimdi.
"Sen Potter'ların oğlusun, değil mi?" dedi. "Hagrid'in yanına dön hemen. Orman gecenin bu saatinde hiç de güvenli değildir - özellikle senin için. At binebilir misin? Böylesi daha çabuk olur."
Sırtına Harry'nin rahatça binebilmesi için ön bacaklarını bükerken, "Benim adım Firenze," diye ekledi.
Açıklığın öteki yanından dörtnala başka birileri de yaklaştı, göğüsleri ter içinde, soluk soluğa, Ronan'la Bane belirdi ağaçların arasından.
"Firenze!" diye kükredi Bane. "Ne yapıyorsun? Sırtında bir insan var! Utanmıyor musun? Katır mısın sen?"
"Onun kim olduğunu biliyor musunuz?" dedi Firenze. "Potter'ların oğlu bu. Orman'dan ne kadar çabuk çıksa o kadar iyi."
Bane, "Neler anlattın ona?" diye homurdandı. "Unutma, Firenze, gökyüzünün işine karışmamaya yemin ettik. Gezegenlerin hareketlerini inceleyerek neler olacağını okumadık mı?"
Ronan sinirli sinirli eşiniyordu.
Hüzünlü sesiyle, "Firenze neyin doğru olduğunu mutlaka düşünmüştür," dedi.
Bane havayı çifteledi öfkeyle.
"Neyin doğru olduğunu mu? Bunun bizimle ne ilgisi var? At-adamlar sadece öngörülmüş şeylerle ilgilenirler! Orman'da yolunu yitiren insanların peşinde eşekler gibi koşturmak bizim işimiz değil!"
Firanze arka bacaklarını kaldırdı öfkeyle, Harry düşmemek için onun omuzlarına tutunmak zorunda kaldı.
Bane'e, "Şu tek boynuzluyu görmüyor musun?" diye bağırdı Firenze. "Neden öldürüldüğünü anlamıyor musun? Yoksa gezegenler bu gizi vermediler mi sana? Bu Orman'da her türlü sinsiliğe karşıyım, Bane - evet, gerekirse insanların yanında yer alırım."
Hızla döndü sonra, Ronan'la Bane'i arkasında bırakarak ağaçların arasına daldı; Harry sımsıkı yapışmıştı onun sırtına.
Nereye gittiklerini hiç mi hiç bilmiyordu.
"Bane niye o kadar kızdı?" diye sordu. "Söylesene, beni kimden kurtardın?"
Firenze yavaşladı, alçak dallara dikkat etmesi için onu uyardı, başını eğmesini söyledi, ama Harry'nin sorusuna yanıt vermedi. Sessizlik içinde ağaçlar arasında gittiler, gittiler... Harry, Firenze'nin artık kendisiyle konuşmak istemediğini sandı. Çok sık bir ağaç kümesinden geçiyorlardı ki, Firenze ansızın durdu.
"Harry Potter, tek boynuzlu at-adam ne işe yarar, biliyor musun?"
Harry, bu garip soruyla irkilerek, "Hayır," dedi. "Biz İksir dersinde sadece boynuzla kuyruk kıllarını kullandık."
"Bir tek boynuzluyu öldürmek canavarlıktan başka bir şey değildir," dedi Firenze. "Bu cinayeti ancak yitirecek bir şeyi olmayan, ama çok şey kazanabileceğini sanan biri işleyebilir. Tek boynuzlu at kanı, ölüm döşeğinde bile olsan, hayatta kalmanı sağlar, ama bedeli de korkunçtur. Kendini kurtarmak için tertemiz, savunmasız birini öldürürsün, dudaklarına onun kanı değer değmez de yarım yamalak, lanetli bir yaşam sürdürürsün."
Harry, Firenze'nin ay ışığında gümüş gibi ışıldayan ensesine baktı.
Yüksek sesle, "Kim o kadar umutsuz olabilir?" dedi. "Lanetli yaşayacağına, öl, daha iyi. Öyle değil mi?"
"Öyle," dedi Firenze. "Ama başka bir şey daha içecek kadar uzun yaşayacaksan, o başka - seni büyük güce kavuşturacak - hiç ölmemeni sağlayacak bir şey. Mr Potter, şu anda okulda ne saklıyorlar, biliyor musunuz?"
"Felsefe Taşı mı? Tabii - Yaşam İksiri! Ama anlamıyorum, kim -"
"Eski gücüne kavuşmak için yıllarca bekleyen, fırsat kollayarak yaşama dört elle sarılan hiç kimse gelmiyor mu aklına?"
Harry'nin yüreğine ansızın demir bir pençe yapışı-verdi sanki. Ağaçların hışırtısı arasından, ilk karşılaştıkları gece Hagrid'in söyledikleri geldi aklına: "Rivayete bakılırsa, ölmüş. Bana sorarsan, palavranın daniskası. Ölecek kadar insanlık yoktu içinde."
"Yani -" dedi Harry; sesi hırıldıyordu. "Yoksa o Vol-"
"Harry! Harry, iyi misin?"
Yoldan koşarak Hermione geliyordu yanlarına, Hagrid de poflayarak onu izliyordu.
Harry, ne söylediğinin farkında bile olmadan, "iyiyim," dedi. "Tek boynuzlu ölmüş, Hagrid, arkadaki şu açıklıkta."
Hagrid tek boynuzlu ata bakmaya seğirtirken, "Seni burada bırakıyorum," dedi Firenze. "Artık güvendesin."
Harry at-adamın sırtından indi.
"İyi şanslar, Harry Potter," dedi Firenze. "Gezegenlerin hareketleri zaman zaman yanlış yorumlanmıştır, at-adamlar tarafından bile. Dilerim şimdi de öyledir."
Harry'yi ürpertiler içinde bırakarak döndü, Orman'ın derinliklerine daldı yine.
Ron onların dönüşünü beklerken karanlık ortak salonda uykuya dalmıştı. Harry onu omuzlarından sarsarak uyandırınca, Quidditch'le ilgili bir şeyler söyledi bağırarak. Ama birkaç saniye içinde, Harry onunla Hermione'ye ormanda olanları anlatmaya başlar başlamaz, gözleri faltaşı gibi açıldı.
Harry yerinde duramıyordu. Ocağın önünde bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Hâlâ titremekteydi.
"Snape Taş'ı Voldemort için istiyor... Voldemort da Ormanda bekliyor... Biz de Snape'in sadece zengin olma peşinde koştuğunu sandık..."
Ron, "O adı söyleme!" diye fısıldadı korkuyla; Voledemort'un kendilerini işittiğini sanıyordu sanki.
Harry onu dinlemiyordu bile.
"Firenze beni kurtardı, ama bunu yapmaması gerekirdi... Bane çılgına döndü... gezegenlerin işine karışılmamalıymış... Gezegenler Voldemort'un döneceğini belirtiyordu herhalde... Firenze, Voldemort'un beni öldürmesine engel olmamalıymış, Bane öyle düşünüyordu... Sanırım bu da yıldızlarda yazılı."
Ron, "Artık o adı söylemeyi bıraksana sen!" diye fısıldadı.
"Şimdi elimden gelen tek şey, Snape'in Taş'ı çalmasını beklemek," diye devam etti Harry. "Sonra da Voldemort gelip işimi bitirecek... Eh, Bane de mutlu olur."
Hermione çok korkmuş görünüyordu, ama onu rahatlatacak bir iki söz etmeyi başardı.
"Harry, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in sadece Dumbledore'dan korktuğunu herkes söylüyor. Dumbledore buradayken Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen kılına bile dokunamaz. At-adamların haklı oldukları nereden belli? Bana sorarsan, falcılık gibi bir şey bu; Profesör McGonagall'a bakılırsa, falcılık da büyücülüğün en yanıltıcı dalı."
Konuşmayı kestiklerinde hava ağarmıştı. Boğazları ağrı içinde, bitkinlikle yataklarına gittiler. Ama gecenin yarattığı şaşkınlıklar sona ermemişti.
Harry çarşafını çekip açınca, altında Görünmezlik Pelerini'ni buldu. Tertemiz katlanmıştı Pelerin; üstüne de bir not iliştirilmişti:
Ne olur ne olmaz.

GeCeLeR 12-10-2006 01:31 AM

BÖLÜM 16 - Kapağın Altında

Harry sınavları nasıl verdiğini yıllar boyunca unutamayacaktı; sanki her an kapı açılacak, Voldemort dalacaktı içeriye. Ama günler geçip gitti, Fluffy'nin kilitli kapı arkasında sapasağlam yaşadığına kuşku yoktu.
İnanılmaz sıcaktı, özellikle yazılı yapılan büyük sınıfta. Herkese Kopyaya-Karşı büyüsüyle hazırlanmış özel, yeni tüy kalemler verilmişti.
Uygulama sınavları da vardı. Profesör Flitwick onları sınıfa teker teker çağırıyor, bir ananası masanın üstünde dans ettirip ettiremeyeceklerine bakıyordu. Profesör McGonagall bir fareyi enfiye kutusuna çevirmelerini istiyordu - enfiye kutusunun güzelliğine göre not veriliyordu. Kutunun bıyıkları varsa not kırılıyordu. Unutma İksiri'nin nasıl yapıldığını hatırlamaya çalışırlarken, Snape tepelerine dikilip onları tedirgin ediyordu.
Harry, Orman'a gittiğinden beri canını yakan alın ağrısına aldırmamaya çalışıyordu. Neville, Harry'nin sinirlerinin sınavlardan ötürü uykusuz kalmaktan bozulduğunu sanıyordu, ama asıl gerçek Harry'nin o eski karabasanının yeniden ortaya çıkmasıydı; şimdi daha da kötüydü, çünkü üstünden kan damlayan bir de kukuletalı eklenmişti o korkunç düşüne.
Belki Harry'nin Orman'da gördüklerini görmediklerinden, belki de alınlarını yakan birer izleri olmadığından, Ron da, Hermione de Taş'a Harry kadar aldırmıyorlardı. Voldemort'un adı bile onları ürkütmeye yetmişti gerçi, ama sınav hazırlıklarına öylesine dalmışlardı ki, ne Snape'in ne de bir başkasının çevirdiği dolaplara kafa yoracak vakitleri yoktu.
Son sınavları Sihir Tarihi'ydi. Kendi kendine kaynayan kazanları yaratan eski büyücülerle ilgili soruları da bir saat içinde yanıtlayınca özgür olacaklardı, sınav sonuçlan açıklanıncaya kadar tam bir hafta keyif çatacaklardı. Profesör Binns'in hayaleti tüy kalemlerini bırakmalarını söyleyip parşömen kâğıtlarını da toplayınca.. Harry de ötekiler gibi sevinç çığlıkları atmaktan kendini alamadı.
Güneşli bahçeye fırlayan kalabalığa karışırken, "Bu, sandığımdan da kolaymış," dedi Hermione. "1637 ******** Davranış Yönetmeliği'ni de, Tez Canlı Elfric'in ayaklanmasını da öğrenmem gerekmiyormuş."
Hermione, sınavdan sonra yanıtların üstünden geçmek isterdi hep, ama Ron artık buna dayanamadığını söyledi, birlikte göle inip bir ağacın altına serildiler. Weasley kardeşlerle Lee Jordan ılık sığ suda güneşlenen dev bir mürekkep balığının kollarını gıdıklıyorlardı. Ron, çimenlere uzanarak, "Artık ezbere paydos,"dedi mutluluk içinde. "Sen de artık azıcık gülümse, Harry, çaktığımızı öğrenmeye daha bir hafta var, keyfini çıkar bari."
Harry alnını ovuşturuyordu.
Öfkeyle, "Bunun ne anlama geldiğini bir bilseydim!" diye patladı. "Yara izi canımı yakıyor - daha önce de oldu, ama hiç bu kadar sık olmadı."
Hermione, "Madam Pomfrey'e git," diye önerdi. "Hasta değilim," dedi Harry. "Galiba bir uyarı bu... tehlikenin yaklaştığını belirtiyor..."
Ron'un kılını kıpırdatacak hali yoktu, hava çok sıcaktı.
"Harry, rahatla biraz, Hermione haklı, Dumbledore burada olduğu sürece Taş da güvendedir. Hem zaten Snape'in Fluffy'yi nasıl atlatacağı konusunda elimizde bir bilgi yok. Bir keresinde bacağı parçalanıyordu, bir daha öyle bir şey yapmaya kolay kolay kalkışmaz. Neville'in Quidditch milli takımında oynayacağı nasıl düşünülemezse, Hagrid'in de Dumbledore'a kalleşlik etmesi öyle düşünülemez."
Harry baş salladı, ama yapmayı unuttuğu bir şey, önemli bir şey vardı sanki, bu duyguyu içinden atamıyordu. Bunu dile getirmek istediği zaman, Hermione, "Sınavlar yüzünden," dedi. "Dün gece uyandım, Biçim Değiştirme notlarımın yarısına gelmiştim ki, bunu daha önce yaptığımızı fark ettim."
Ama Harry, içindeki tedirginliğin derslerle bir ilgisi olmadığına emindi. Pırıl pırıl mavi gökte bir baykuşun, gagasında bir notla, okula doğru kanat çırptığını gördü.
Kendisine mektup gönderen tek kişi Hagrid'di. Hagrid dünyada ihanet etmezdi Dumbledore'a. Fluffy'nin nasıl atlatılacağını kimseye söylemezdi... hiçbir zaman... ama -
Ansızın ayağa fırladı Harry.
Ron, uykulu uykulu, "Nereye gidiyorsun?" dedi.
"Aklıma bir şey geldi," dedi Harry. Bembeyaz kesilmişti. "Gidip Hagrid'i görmeliyiz, hemen şimdi."
Hermione, ona yetişmeye çalışarak, soluk soluğa, "Neden?" diye sordu.
Çimenli yamacı tırmanırken, "Sizce de tuhaf değil mi?" dedi Harry. "Hagrid deli gibi ejderha istiyor, tam o sırada da cebinde bir yumurtayla yabancının teki çıkıp geliyor. Büyücülük yasasına aykırıysa, kaç kişi cebinde ejderha yumurtasıyla dolaşabilir? Hagrid'e rastlamaları büyük şans, ne dersiniz? Niye daha önce farkına varmadım bunun?"
Ron, "Neler çeviriyorsun yine?" dedi, ama bahçeden Orman'a doğru koşan Harry yanıt vermedi.
Hagrid evinin önünde bir koltukta oturuyordu; pantolonunun paçalarıyla gömleğinin kollarını kıvırmıştı, koca bir tencereye bezelye ayıklıyordu.
"Merhaba," dedi gülümseyerek. "Bitti mi sınavlar? Bir şey içmeye vaktiniz var mı?"
"Evet, lütfen," dedi Ron, ama Harry engel oldu.
"Hayır, acelemiz var. Hagrid, sana bir şey soracağım. Norbert'i kazandığın geceyi hatırlıyor musun? Seninle kâğıt oynayan yabancı nasıl biriydi?"
Omuzlarını silkerek, "Bilmem," dedi Hagrid, "cüppesini çıkarmadı ki sırtından."
Üçünün de şaşkınlıktan kalakaldığını görünce kaşlarını kaldırdı.
"Alışılmadık bir şey değil ki, Domuz Kafası'nda -yani köyün meyhanesinde bin türlü garip garip adam vardır. Belki de ejderha satıcısıydı, ha? Suratını görmedim ki, kukuletası hep başındaydı."
Harry bezelye tenceresinin yanına çöktü.
"Ona neler anlattın, Hagrid? Hogwarts'ın sözünü
ettin mi hiç?"
Hagrid, hatırlamaya çalışarak kaşlarını çattı. "Belki de etmişimdir," dedi. "Haa... ne iş yaptığımı sordu, ben de burada bekçilik ettiğimi söyledim... Hayvanları sordu... ben de ona dedim ki... hayatta tek istediğim bir ejderha dedim... sonra da... Hepsini hatırlayamıyorum elbet, boyuna içki ısmarladı bana... Dur bakayım... hah, kendisinde bir ejderha yumurtası olduğunu söyledi, iskambil oynayalım, kazanırsan alırsın dedi... ama ona bakıp bakamayacağımı da sordu, ters bir yere vermek istemiyormuş... Ben de dedim ki... Fluffy'ye baktıktan sonra ejderha çocuk oyuncağı sayılır dedim..."
Harry, sesindeki heyecanı belli etmemeye çalışarak, "Peki," dedi, "Fluffy'yle ilgilendi mi?"
"Şey - evet - insan kaç tane üç başlı köpek görür hayatında, Hogwarts'ta bile? Ben de anlattım, yatıştırmasını bilirsen Fluffy şeker gibidir dedim, azıcık müzik çal, hemen uykuya dalar -"
Birdenbire dehşete kapıldı.
"Size söylememeliydim bunu!" diye bağırdı. "Unutun dediklerimi! Hey - nereye gidiyorsunuz?"
Harry, Ron ve Hermione, Giriş Salonu'na gelinceye kadar birbirleriyle tek kelime konuşmadılar; bahçeden sonra Salon pek soğuktu, pek kasvetliydi.
"Dumbledore'a gitmemiz gerek," dedi Harry. "Hagrid, Fluffy'nin nasıl atlatılacağını bir yabancıya anlatmış. O cüppenin içinde ya Snape ya da Voldemort vardı - Hagrid'i sarhoş ettikten sonra kolay. Tek dileğim, Dumbledore'un bize inanması. Firenze de bizi destekleyebilir, yeter ki Bane engel olmasın. Dumbledore'un odası nerede?"
Doğru yönü gösterecek bir yazı görebilmek umuduyla çevrelerine bakmdılar. Dumbledore'un nerede oturduğu hiç söylenmemişti kendilerine, odasına çağırttığı kimseyi de bilmiyorlardı.
Harry, "Yapacağımız tek şey -" diye söze başladı, ama aynı anda salonda bir ses çınladı. "Siz üçünüz ne arıyorsunuz içeride?" Profesör McGonagall'dı bu, elinde koca bir yığın kitap vardı.
"Profesör Dumbledore'u görmek istiyoruz," dedi Hermione; Harry'yle Ron bunun yürekli bir davranış olduğunu düşündüler.
Bu sanki kuşku uyandıran bir istekmiş gibi, "Profesör Dumbledore'u mu görmek istiyorsunuz?" dedi Profesör McGonagall. "Neden?"
Harry yutkundu - şimdi ne olacaktı? "Sır bu," dedi. Der demez de pişman oldu, çünkü Profesör McGonagall'ın burun deliklerinden ateş fışkırıyordu sanki.
Soğuk soğuk, "Profesör Dumbledore on dakika önce gitti," dedi Profesör McGonagall. "Sihir Bakanlığı'ndan acele baykuş yollamışlar, hemen Londra'ya uçtu."
Harry çılgına dönmüştü. "Gitti mi?" dedi. "tam zamanını bulmuş."
"Profesör Dumbledore çok büyük bir büyücüdür,
Potter, ona sık sık başvururlar -"
"Ama çok önemli bu."
"Söyleyeceklerin Sihir Bakanlığı'ndan daha mı önemli, Potter?"
Artık hiçbir şeyden sakınmıyordu Harry, "Bakın,"
dedi, "Profesör - Felsefe Taşı'yla ilgili -"
Profesör McGonagall bunu hiç mi hiç beklemiyordu. Taşıdığı kitaplar yere saçıldı, ama onları toplamaya bile kalkışmadı.
"Nereden biliyorsun -?" diye kekeledi.
"Profesör, sanırım - hayır, biliyorum - Sna - biri Taş'ı çalmaya çalışacak. Profesör Dumbledore'la konuşmam gerek."
Profesör McGonagall ona şaşkınlık ve kuşkuyla baktı.
"Profesör Dumbledore yarın gelecek," dedi sonunda. "Taş'ı nereden öğrendiniz, bilmiyorum ama içiniz rahat olsun, kimse onu çalamaz, çok iyi korunuyor."
"Ama Profesör -"
Profesör McGonagall, "Ben ne -dediğimi biliyorum, Potter," diye kestirip attı. Eğilip yere düşmüş kitaplarını toplamaya başladı. "Hadi, şimdi hepiniz dışarı çıkıp güneşte keyfinize bakın."
Ama çıkmadılar.
Profesör McGonagall kendilerini işitmeyecek kadar uzaklaşınca, "Bu gece” dedi Harry. "Snape kapaktan bu gece geçecek. Gereken her şeyi öğrendi. Dumbledore da ortalarda yok. Ona notu gönderen de o; Dumbledore çıkagelince Sihir Bakanlığı'ndakiler nasıl da şaşıracaklar."
"Ama biz ne -"
Hermione'nin soluğu kesildi birdenbire. Harry'yle Ron hızla arkalarına döndüler. Karşılarında Snape duruyordu. "İyi günler” dedi usulca. Ona baktılar.
Garip bir gülümsemeyle, "Böyle bir günde içeride olmamalısınız," dedi Snape.
Sonunu nasıl getireceğim bilmeden, "Biz burada -" diye söze başladı Harry.
"Daha dikkatli olmalısınız” dedi Snape. "Böyle ortalarda dolaşırsanız, bir işler çevirdiğinizi sanırlar. Gryffindor da artık daha fazla puan yitirmeyi kaldıramaz, öyle değil mi?"
Harry kıpkırmızı kesildi. Dışarı çıkmak için döndüler, ama Snape onlara seslendi.
"Uyarmadı deme, Potter - bir daha geceleri dolaştığını görürsem, okuldan atılmanı ben kendim sağlarım. Hepinize iyi günler."
Öğretmenler odasına yöneldi.
Dışarıya, taş merdivene çıkınca arkadaşlarına döndü Harry.
Hızlı hızlı, "Ne yapacağımızı söyleyeyim," diye fısıldadı. "Birimiz Snape'i gözetleyecek - öğretmenler odasının önünde durup, çıkarsa onu izleyecek. Hermione, sen yaparsın bunu."
"Niye ben?"
"Niyesi var mı?" dedi Ron. "Profesör Flitvvick'i bekliyormuş gibi yaparsın." İncecik biı sesle devam etti: "Ah, Profesör Flitwick, öyle üzülüyorum ki, galiba on dördüncü soruyu yanlış yanıtladım.. "
"Kapa çeneni," dedi Hermione, ama gidip Snape'i gözetlemeyi kabul etti.
Harry, "Biz de en iyisi üçüncü kat koridorunda bekleyelim," dedi Ron'a. "Hadi."
Ama tasarladıklarını gerçekleştireme diler. Fluffy'yi okulun öteki bölümlerinden ayıran kapıya vardıklarında Profesör McGonagall çıkageldi yine; bu kere tepesi iyice atmıştı.
"Sizinle uğraşmak büyü yapmaktan da zor sanıyorsunuz herhalde!" diye gürledi. "Bu saçmalık yeter artık! Bir daha buraya yaklaştığınızı duyarsam, Gryffindor'dan elli puan daha silerim! Evet, Weasley, kendi bölümümden!"
Harry ile Ron ortak salona gittiler. Harry tam, "Hiç olmazsa Hermione Snape'in peşinde," diyordu id, Şişman Kadın resmi açıldı, Hermione girdi içeriye
"Özür dilerim, Harry” diye inledi. "Snape çıktı, orada ne aradığımı sordu, Flitvvick'i beklediğim söyledim; o da gidip Flitwick'e haber verdi, şimdi kurtulabildim. Snape nereye gitti, bilmiyorum."
"Eh, işimiz bitti öyleyse!" dedi Harry.
Ötekiler Harry'ye baktılar. Bembeyaz kesilmişti Harry, gözleri parlıyordu.
"Ben bu gece çıkıp Taş'ı daha önce ele geçirmeye çalışacağım."
"Sen çıldırmışsın!" dedi Ron.
"Yapamazsın bunu!" dedi Hermione. "McGonagall'la Snape'in söylediklerinden sonra... Kovulursun!"
"NE ÇIKAR?" diye bağırdı Harry. "Anlamıyor musunuz? Snape Taş'ı ele geçirirse, Voldemort dönecek! O zaman neler olur, düşünsenize. Kovulacak Hogvvarts bile kalmaz ortada! Yerle bir eder burayı ya da Karanlık Sanatlar okuluna çevirir! Puan silinmesinin bir anlamı yok artık! Gryffindor Okul Kupası'nı kazanırsa, Voldemort sizi de, ailelerinizi de rahat bırakacakmı sanıyorsunuz? Taş'ı ele geçirmeden yakalanırsam Dursley'lerin yanına döner, Voldemort'un beni orada bulmasını beklerim. Bu da olsa olsa ölümümü biraz geciktirir, o kadar, çünkü hiçbir zaman Karanlık Yan'a geçmem! Bu gece o kapağı açıp ineceğim, ikinizin de sözleri beni kararımdan caydıramaz! Unuttunuz mu, annemle babamı Voldemort öldürmüştü!"
Onlara baktı.
Hermione, fısıltıya benzer bir sesle, "Haklısın, Harry," dedi.
"Görünmezlik Pelerini'ni kullanırım” dedi Harry. "İyi ki yeniden elime geçti."
Ron, "Üçümüzü de kaplar mı dersin?" diye sordu.
"Üçümüzü de mi?"
"Seni yalnız bırakacağımızı sanmıyorsun ya?" "Tabii bırakmayız," diye atıldı Hermione. "Biz olmadan Taş'a nasıl ulaşırsın? Ben iyisi gidip kitaplarıma bir göz atayım, belki yararlı bir şeyler bulurum..." "Ama yakalanırsak siz de kovulursunuz." Hermione, "Olanaksız," dedi hemen. "Flitvvick sınavdan yüzde yüz on iki aldığımı söyledi gizlice. Artık beni kovamazlar."
Akşam yemeğinden sonra ortak salonda bir kenara çekildiler; üçü de tedirgindi. Kimse yanlarına bile yaklaşmıyordu, Gryffindor'lardan kimse Harry'yle konuşmuyordu zaten. Harry ilk kere o gece üzülmüyordu buna. Hermione, karşılarına çıkabilecek büyülerin nasıl bozulacağını bulabilmek umuduyla bütün notlarını gözden geçiriyordu. Harry'yle Ron'un ağızlarını açtıkları yoktu. İkisi de yapacaklarını düşünüyorlardı.
Oda ağır ağır boşaldı, herkes yatağına çekildi.
Lee Jordan da gerinip esneyerek gidince, "Pelerin'i al," diye mırıldandı Ron. Harry yukarıya, karanlık yatakhanelerine fırladı. Pelerin'i çıkarırken gözleri Hagrid'in Noel'de kendisine armağan ettiği flüte ilişti. Fluffy'ye karşı kullanmak için cebine attı onu - pek şarkı söylemek gelmiyordu içinden.
Sonra ortak salona koştu.
"Pelerin'i burada örtelim üstümüze, bakalım Üçümüzü de örtüyor mu - Filch birimizin ayaklarını fark ederse yandık."
Odanın köşesinden, "Ne yapıyorsunuz?" diye bir ses geldi. Neville, elinde kurbağası Trevor, bir koltuğun arkasından belirdi; kurbağa, özgürlüğüne kavuşmak için bir deneme daha yapmaya hazırlanıyordu herhalde.
Harry, Pelerin'i hemen arkasına saklayarak, "Yok bir şey, yok bir şey," dedi.
Neville onların suçlu yüzlerine dikti gözlerini. "Yine çıkıyorsunuz," dedi.
"Hayır, hayır, hayır," dedi Hermione. "Çıkmıyoruz. Sen niye gidip yatmıyorsun, Neville?"
Harry kapının yanındaki duvar saatine baktı. Artık daha fazla zaman yitireme<lerdi. Belki de Snape şu anda Fluffy'yi uyutmaktaydı.
"Çıkamazsınız," dedi Neville, "yine yakalanırsınız. Gryffindor'un durumu daha da kötüye gider." "Anlamıyorsun," dedi Harry, "bu çok önemli." Ama Neville elinden gelen çabayı göstermekte kararlı gibi görünüyordu.
Resimdeki deliğin önüne geçerek, "Bunu yapmanıza izin vermeyeceğim," dedi. "Sizinle - sizinle dövüşürüm!"
"Neville!" diye patladı Harry, "çekil o deliğin önünden, salaklığı da bırak -"
"Bana salak diyemezsin! Kuralların dışına çıktığın yetmez mi? Hem herkese karşı direnmemi söyleyen sen değil misin?"
Ron'un sabrı tükenmek üzereydi. "Ama bize karşı değil," dedi. "Ne yaptığını bilmiyorsun, Neville."
Bir adım attı; Neville Trevor'ı yere bıraktı, kurbağa da hemen ortadan yok oldu.
Yumruğunu kaldırarak, "Hadi bakalım," dedi Neville, "sıkıysa gel de vur. Ben hazırım!"
Harry, Hermione'ye döndü.
"Bir büyü yap," dedi çaresizlik içinde.
Hermione ilerledi.
"Nenille," dedi, "bunun için gerçekten özür diliyorum senden."
Asasını kaldırdı.
Onu Neville'e doğru uzatarak, "Petrificus Totalus!"
diye bağırdı.
Neville'in kolları iki yanına yapıştı. Bacakları birbirine kenetlendi. Bütün bedeni kaskatı kesildi. Olduğu yerde biraz sallandı; sonra da kütük gibi kaskatı, yüzüstü yere düştü.
Hermione koşup onu çevirdi, sırtüstü yatırdı. Neville, çenesi kilitlendiği için, konuşamıyordu. Sadece gözleri oynuyor, dehşet içinde onlara bakıyordu.
"Ne yaptın ona?" diye fısıldadı Harry.
Hermione, üzüntüyle, "Beden-Kilitlenmesi," dedi. "Özür dilerim, Neville."
"Başka çaremiz yoktu, Neville, şimdi anlatamayız," dedi Harry.
"Sonra anlarsın, Neville," dedi Ron; üstünden atlayıp Görünmczlik Pelerini'ne büründüler.
Ama Neville'i yerde taş gibi, kıpırtısız bırakmak pek de iyi bir başlangıç sayılmazdı. O tedirginlik içinde, gördükleri her heykeli Filch'e benzetiyorlardı, rüzgârın belli belirsiz iniltisi bile saldırmaya hazır Peeves'in soluğu gibi geliyordu onlara.
İlk merdivenlerin altına gelince, tepede dolaşan Mrs Norris'i gördüler.
Ron, Harry'nin kulağına, "Bir kerecik olsun bir tekme sallayalım şuna," diye fısıldadı, ama Harry başını iki yana salladı. Dikkatle yanından geçerlerken, Mrs Norris fenere benzeyen gözlerini onlara dikti, ama bir şey yapmadı.
Üçüncü kata çıkan merdivenlere varıncaya kadar kimseyi görmediler. Peeves oradaydı, geçenler takılıp düşsün diye halının kenarını kıvırmaktaydı.
Ona doğru çıkarlarken, "Kim var orada?" dedi ansızın. Simsiyah hain gözlerini kıstı. "Seni göremesem bile orada olduğunu biliyorum. Gulyabani misin, hayalet misin, yoksa bir başka meret misin?"
Havaya yükselip boşlukta süzüldü, gözlerini onlara dikmişi.
"En iyisi, Filch'i çağırayım ben, görünmez bir şey varsa o hemen anlar."
Harry'nin aklına bir şey geldi ansızın.
"Peeves," dedi boğuk bir fısıltıyla, "Kanlı Baron öyle durup dururken görünmeyen hayalete dönüşmez."
Peeves şaşkınlıktan az daha yere düşüyordu. Tam zamanında toparlandı, merdivenlere yarım metre kala salınarak durdu.
"Beni bağışlayın, kanlı canlı Baron efendimiz," dedi yaltaklanarak. "Suç bende, suç bende - sizi görmedim -göremezdim elbet, siz görünmezsiniz - bu minik şakası için ihtiyar Peeves'i bağışlayın, efendim."
Harry, hırıltıyla, "Burada işim var, Peeves," dedi. "Bu gece sakın buralarda dolaşma."
Yeniden havaya yükselerek, "Dolaşmam, efendim, hiç dolaşmam," dedi Peeves. "Umarım işleriniz iyidir, sizi rahatsız etmem."
Süzülüp gitti.
"Harikaydı, Harry!" diye fısıldadı Ron.
Birkaç saniye sonra oradalardı işte, üçüncü kat koridorunda - kapı aralıktı.
Harry, "Al bakalım," dedi usulca. "Snape Fluffy'yi
geçmiş bile."
Açık kapıyla karşılaşmak, kendilerini nelerin beklediğinin habercisiydi sanki. Harry, Pelerin'in altında, arkadaşlarına döndü.
"Dönmek isterseniz sizi suçlayamam," dedi. "Pelerin'i alabilirsiniz, artık bana gerekli değil."
"Saçmalama," dedi Ron.
"Geliyoruz," dedi Hermione.
Harry kapıyı iterek açtı.
Kapı gıcırtısıyla birlikte, derinlerden gelen hırıltılar çarptı kulaklarına. Kendilerini göremeyen köpeğin üç burnu da onlara doğru çevrilmiş, çılgıncasına havayı
kokluyordu.
"Nedir o ayaklarının altındaki?" diye fısıldadı Hermione,
"Harpa benziyor," dedi Ron. "Herhalde Snape bıraktı."
"Çalmayı kestiğin anda uyanmış," dedi Harry. "Başlayalım bakalım..."
Hagrid'in flütünü dudaklarına götürüp çalmaya koyuldu. Pek ustaca çaldığı söylenemezdi, ama ilk notayla birlikte hayvanın gözleri kapanmaya başladı. Soluk bile almıyordu Harry. Köpeğin hırıltıları ağır ağır kesildi - sonunda patilerinin üstüne çöktü Fluffy, sonra da yere uzanarak derin bir uykuya daldı.
Pelerin'den sıyrılıp kapağa doğru giderlerken, Ron, "Sakın çalmayı kesme," diye uyardı Harry'yi. O dev kafalara yaklaştıkça köpeğin sıcaklığını, soluğunun kokusunu duyabiliyorlardı.
Köpeğin sırtından bakarak, "Galiba kapağı açabileceğiz," dedi Ron. "Önce sen girmek ister misin, Hermione?"
"Hayır, istemem!"
"Peki." Ron dişlerini sıkarak köpeğin bacakları üstünden atladı dikkatle. Eğilip kapağın halkasını çekti. Kapak açıldı.
Hermione, "Ne görüyorsun?" dedi merakla.
"Hiçbir şey - sadece karanlık - aşağı inmemizi sağlayacak bir şey yok, atlayacağız."
Hâlâ flüt çalmakta olan Harry, dikkatini çekmek için elini salladı Ron'a, kendini işaret etti.
"Önce sen mi inmek istiyorsun? Emin misin?" dedi Ron. "Burası ne kadar derin, bilmiyorum. Flütü Hermione'ye ver de köpek uyanmasın."
Harry flütü Hermione'ye verdi. Birkaç saniye süren sessizlikte köpek hırıldayarak kıpırdadı, ama Hermione çalmaya başlar başlamaz da o derin uykusuna daldı yine.
Harry de köpeğin üstünden atlayıp kapaktan aşağıya baktı. Dip görünmüyordu.
Parmak uçlarıyla tutunarak delikten sallandı. Sonra yukarıya, Ron'a baktı, "Bana bir şey olursa arkamdan gelmeyin," dedi. "Hemen baykuşhaneye gidip Hedwig'i Dumbledore'a yollayın, tamam mı?"
"Tamam," dedi Ron.
"Birazdan görüşürüz... umarım..."
Harry kendini bıraktı sonra. Soğuk, nemli karanlıkta hızla düştü, düştü, düştü -
POFF. Yumuşak bir şeyin üstünde buldu kendini. Garip bir poff sesiyle. Doğrulup çevresini yokladı, gözleri karanlığa alışmamıştı daha. Sanki bir bitkinin üstünde oturuyor gibiydi.
Posta pulu büyülüğündeki aydınlığa, tepedeki açık kapağa bakarak, "Tamam!" diye seslendi. "Burası yumuşak, atlayabilirsin!"
Hemen atladı Ron. Harry'nin yanına düştü.
İlk sözleri, "Bu da nedir böyle?" oldu.
"Bilmem, bitki gibi bir şey. Atlayınca bir yerin incinmesin diye koymuşlar. Hadi, Hermione!"
Uzaklardaki müzik kesildi. Köpeğin korkunç havlaması duyuldu, ama Hermione atlamıştı bile. Harry'nin öteki yanına düşmüştü.
"Herhalde okulun kilometrelerce altındayız," dedi.
Ron, "İyi ki bu bitkiyi koymuşlar buraya," dedi. "iyi ki mi!" diye bağırdı Hermione. "Şu halinize bakın!"
Ayağa fırlayıp nemli duvara yöneldi çırpınarak. Çırpınıyordu, çünkü düşer düşmez bitkinin dalları yılan gibi kıvrılıp ayak bileklerine dolanmaya başlamıştı. Harry'yle Ron'a gelince, onlar farkında bile olmadan, uzun dallarla sımsıkı sarılmışlardı.
Hermione bitkiye iyice yakalanmadan kurtulmayı başardı. Şimdi iki çocuğun kendilerini kurtarmak için bitkiyle boğuşmalarına bakıyordu; ama Harry de, Ron da ne kadar çabalasalar, bitki o kadar sımsıkı sarılıyordu bedenlerine.
Hermione, "Sakın kıpırdamayın!" dedi. "Nedir bu, biliyorum - Şeytan Kapanı!"
"Aman," diye homurdandı Ron, "iyi ki adını öğrendik, bize ne büyük yararı var ya!" Arkasına yaslandı, bitkinin boğazına sarılmasını önlemeye çalıştı.
"Kes sesini, onun nasıl öldürüldüğünü hatırlamaya çalışıyorum!" dedi Hermione.
Harry, göğsüne dolanan bitkiyle savaşarak, "Çabuk hatırlamaya bak, soluk alamıyorum!" diye hırıldadı.
"Şeytan Kapanı, Şeytan Kapanı... Profesör Sprout ne demişti? Karanlıktan, nemden hoşlanır -"
Boğulurcasma, "Ateş yak öyleyse!" diye bağırdı Harry.
Hermione, boyuna ellerini ovuşturarak, "Yakarım -tabii - ama odun yok!" diye seslendi.
"ÇILDIRDIN MI SEN?" diye haykırdı Ron. "SEN BÜYÜCÜ MÜSÜN, DEĞİL MİSİN?"
"Sahi!" dedi Hermione, asasını çıkardı, onu sallayarak bir şeyler mırıldandı, Snape'e yaptığı büyüyü bitkiye de yaptı, havaya aynı mavi alevleri fışkırttı. Birkaç saniye içinde Harry de, Ron da bitkinin dallarını gevşettiğini, ışıktan, sıcaktan kaçındığını fark ettiler. Sonunda iyice çözüldü bitki, iki çocuğun bedeninden de ayrıldı, onları özgür bıraktı.
Harry, yüzündeki teri silerek duvara, Hermione'nin yanına gitti. "İyi ki Bitkibilim'e çalışmışsın” dedi.
"Öyle," dedi Ron, "iyi ki Harry bu kargaşada kafayı yemedi - 'odun yok'muş - pes!"
"Buradan," dedi Harry; taş bir geçidi gösterdi, tek çıkış yolu da orasıydı zaten.
Kendi ayak sesleri dışında, duvarlardan düşen damlaların belli belirsiz şıpırtılarını duyuyorlardı sadece. Geçit aşağı doğru iniyordu; Harry'nin aklına Gringotts geldi. Büyücüler bankasında kasaları ejderhaların koruduğunu söylemişlerdi, bunu hatırlayınca yüreği daraldı. Ya bir ejderha çıkarsa karşılarına, kocaman, yetişkin bir ejderha - Norbert'le bile baş edememişlerdi...
"Bir şey duyuyor musunuz?" diye fısıldadı Ron. Harry kulak kabarttı. İleriden yumuşak bir hışırtı, bir çınlama geliyordu. "Hayalet mi acaba?" "Bilmem... kanat çırpışı sanki." "İleride ışık var - bir şey kımıldıyor, görüyorum."
Geçidin sonuna varınca ışıl ışıl aydınlatılmış, yüksek mi yüksek tavanlı bir oda çıktı karşılarına. Küçücük, mücevher gibi parıldayan, kanat çırparak oradan oraya uçuşan kuşlarla doluydu oda. Odanın öteki ucunda kalın, tahta bir kapı vardı.
"Odadan geçersek bize saldırırlar mı acaba?" dedi Ron.
"Herhalde," dedi Harry. "Pek yırtıcıya benzemiyorlar ama, hep birden saldırırlarsa... Eh, başka çaremiz yok... Ben koşuyorum."
Derin bir soluk aldı, yüzünü elleriyle kapatarak koşmaya başladı. Keskin gagalarla, pençelerle parçalanacağım sanıyordu, ama hiçbir şey olmadı. Kapıya rahatça ulaştı. Koluna yapıştı, ama kapı kilitliydi.
Ötekiler de onu izlediler. Kapıyı zorladılar, omuzladılar, ama kapı bana mısın demedi, Hermione Alohomora Büyüsü'nü yapınca bile.
"Şimdi ne olacak?" dedi Ron.
"Bu kuşlar... buraya sadece süs için konulmuş olamazlar," dedi Hermione.
Kuşların tepelerinde parlayarak uçuşmasını seyrettiler - parlayarak mı?
Harry, "Bunlar kuş değil!" dedi ansızın. "Bunlar anahtar! Kanatlı anahtarlar - dikkatli bakın. Öyleyse..." Ötekiler anahtar sürüsüne bakarken o da odaya bir göz attı. "... Evet - bakın! Süpürgeler! Kapının anahtarını bulmamız gerek!"
"Ama yüzlercesi var burada!"
Ron kapının kilidini inceledi.
"Kocaman, eski anahtarlar var ya - öyle bir anahtar arayacağız - gümüş olmalı, kapı kolu gibi."
Birer süpürgeye atlayıp havalandılar, anahtar bulutunun ortasına daldılar. Ama tutmaya kalktıkları bütün büyülü anahtarlar öylesine hızlıydı ki, hemen sıyrılıyor, ellerinden kaçıp gidiyordu; birini bile yakalamak neredeyse olanaksızdı.
Ama Harry yüzyılın en genç Arayıcı'sıydı. Başkalarının göremediklerini hemen görmekte üstüne yoktu. Gökkuşağını andıran o tüyler kargaşasında bir dakika kadar dolandıktan sonra, kocaman bir gümüş anahtar gördü - kanadı hafifçe kıvnlmıştı anahtarın, sanki biri onu daha önce yakalamış da kilidi zorlayarak açmış gibi.
Harry, "İşte şu!" diye seslendi ötekilere. "Şu büyük olan - şuradaki - hayır, şu - parlak mavi kanatlı - tüyleri bir yana yatmış."
Ron, Harry'nin gösterdiği yöne fırladı, o hızla tavana çarptı, az kalsın süpürgesinden düşecekti.
"Onu kıstırmalıyız!" diye seslendi Harry; gözlerini eğri kanatlı anahtardan ayırmıyordu. "Ron, sen üstünden gel - Hermione, sen de altında dur, aşağı inmesini engelle - ben de yakalamaya çalışayım. Hadi, ŞİMDİ!"
Ron pike yaptı, Hermione yukarı süzüldü, anahtar ikisinden de kurtuldu, Harry onun arkasından fırladı; duvara doğru gidiyordu anahtar, Harry öne eğildi, onu tek eliyle duvara yapıştırdı. Odada Ron'la Hermi-one'nin sevinç çığlıkları çınladı.
Hemen indiler; Harry, elinde çırpman anahtarla, kapıya koştu. Onu kilide sokup çevirdi - olmuştu bu iş. Kilit açılır açılmaz anahtar yeniden havalandı, iki kere yakalandığı için pek yıpranmışa benziyordu.
Eli kapının kolunda, "Hazır mısınız?" diye sordu Harry. Ron'la Hermione baş salladılar. Harry kapıyı açtı.
Bir sonraki oda öylesine karanlıktı ki, hiçbir şey göremediler. Ama içeri adım atar atmaz ışıl ışıl oldu oda, inanılmaz bir görüntüyle karşılaştılar.
Büyük bir satranç tahtasının kenarında duruyorlardı, siyah taşların arkasında. Taşlar kendilerinden bile büyüktü, siyah mermerden yapılmışlardı. Tam kargılarında, odanın öteki yanında, beyaz taşlar vardı. Harry, Ron ve Hermione hafifçe ürperdiler - dev beyaz taşların yüzleri yoktu.
"Şimdi ne yapacağız?" diye fısıldadı H,ırrv
"Belli değil mi?" dedi Ron. "Satranç oynayarak karşı yana geçeceğiz."
Beyaz taşların arkasında bir kapı daha gördüler.
Hermione tedirgindi. '"Nasıl?" diye sordu.
"Galiba," dedi Ron, "taşların yerine geçmemiz gerekiyor."
Siyah ata gidip elini boynuna koydu. Taş canlanıverdi ansızın. At yeri eşeledi, Ron'a baktı.
"Şey - karşıya geçmek için size katılmamız mı gerek?"
Siyah at baş salladı. Ron arkadaşlarına döndü. "Bu biraz kafa işi..." dedi. "Siyah taşlardan üçünün yerlerini alacağız..."
Ron düşünürken Harry'yle Hermione çıt çıkarmadılar. Sonunda, "Gücenmeyin ama," dedi Ron, "doğrusu ikiniz de satrançta pek iyi değilsiniz -''
Harry, "Gücenen yok," dedi hemen. "Ne yapacağız, sen ona söyle."
"Harry, sen filin yerini al... Hermione, sen de onun yanına, kalenin yerine geç." "Ya sen?"
"Ben de at olacağım," dedi Ron. Taşlar onları dinliyorlardı galiba, çünkü bu sözler üzerine bir at, bir fil, bir de kale beyazlara sırtlarını dönüp satranç tahtasından indiler; onların boşalttıkları üç yere de Harry, Ron ve Hermione geçti.
Ron, tahtanın öteki yanına bakarak, "Satrançta her zaman ilk hamleyi beyazlar yapar," dedi. "Evet... bakın..."
Beyaz bir piyon iki adım ilerlemişti. Ron siyah taşları yönetmeye başladı. Taşlar, o nereye yollarsa oraya gidiyorlardı sessizce. Harry'nin dizleri titriyordu. Ya mat olurlarsa?
"Harry - sağa çapraz dört adım." İlk gerçek sol, öteki atları alınınca geldi. Beyaz vezir yere serdi onu, tahtadan sürükleyerek çıkardı, at yüzükoyun yere serildi.
Ron sarsılmışa benziyordu. "Bunu yapmamız gerekiyordu," dedi. "Şimdi sen şu fili rahatça alabilirsin, Hermione, hadi."
Ne zaman bir taş yitirseler, beyazlar acımasız davranıyordu. Duvarın dibi kısa zamanda sakat siyah taşlarla doldu. Ron, iki kere Harry'yle Hermione'nin tehlikede olduklarını fark etti. Kendisi de oradan oraya gidiyor, yitirdikleri taş sayasında beyaz taş almaya bakıyordu.
"Neredeyse geldik," diye mırıldandı ansızın. "Bir düşüneyim - düşüneyim .."
Beyaz vezir bomboş yüzünü ona çevirmişti.
Usulca, "Evet..." dedi Ron, "tek yol bu... Beni alması gerek."
Harry'yle Hermione, "HAYIR!" diye bağırdılar.
"Satranç budur işte!" dedi Ron. "Biraz kurban vereceksin! Ben şimdi bir hamle yapacağım, vezir beni alacak - siz de rahatça mat edersiniz, Harry!"
"Ama -"
"Snape'i durdurmak istiyor musun, istemiyor musun?"
"Ron -"
"Bana bak, acele etmezseniz, Taş'ı ele geçirecek!"
Yapılacak başka şey yoktu.
"Hazır mısınız?" dedi Ron. Yüzü bembeyaz kesilmişti, ama kararlıydı. "Ben gidiyorum - kazanınca da oyalanmayın sakın."
İlerledi, beyaz vezir de fırladı. Taş kolunu Ron'un kafasına indirip onu yere serdi - Hermione bir çığlık attı, ama yerinde kaldı - beyaz vezir Ron'u kenara sürükledi. Kendinden geçmişe benziyordu Ron.
Harry titreyerek sola üç adım attı.
Beyaz şah kafasından tacını çıkarıp Harry'nin ayaklarının dibine attı. Kazanmışlardı. Taşlar yana çekilerek eğildiler, kapının önü açılmıştı şimdi. Harry'yle Hermione, Ron'a üzüntüyle son kere bakarak kapıdan geçtiler, bir sonraki geçide çıktılar. "Ya Ron'a bir şey olduysa?"
Harry, kendi kendini de inandırmaya çalışarak, "Bir şey olmaz," dedi. "Bakalım şimdi ne çıkacak karşımıza?" "Sprout'unki tamam, Şeytan Kapanı'ydı o - Flitwick anahtarları büyülemiş herhalde - McGonagall da satranç taşlarını canlandırmış - kala kala Quirrell'ın büyüsüyle Snape'inki kaldı..."
Bir başka kapıya varmışlardı, "iyisin ya?" diye fısıldadı Harry. "Durma." Harry kapıyı açtı.
İğrenç bir koku doldurdu burun deliklerini, ikisi de cüppelerini çekip burunlarını kapatmak zorunda kaldılar. Gözleri sulandı hemen, tam önlerinde bir ifrit gördüler; daha önce karşılaştıklarından da büyüktü bu, kafası kanlar içinde, yerde yatıyordu.
İfritin dev bacaklarının üstünden dikkatle atlarken, "İyi ki bununla dövüşmek zorunda kalmadık," diye fısıldadı Harry. "Hadi, soluk alamıyorum."
Bir sonraki kapıyı açtı, ikisi de karşılarına ne çıkacak diye bakmaya cesaret edemiyorlardı sanki - ama i pek de korkulacak bir şey yoktu içeride; sadece bir masa, masanın üstünde de değişik biçimlerde yedi şişe vardı.
"Snape'inki," dedi Harry. "Ne yapmamız gerekiyor?"
Eşikten adım atar atmaz arkalarında bir alev yükseldi. Sıradan bir ateş değildi bu, mordu. Aynı anda önlerindeki kapıyı da siyah alevler sardı. Kapana kısılmışlardı.
"Bak!" Hermione, şişelerin yanında duran bir kâğıdı aldı. Harry onun omzunun üstünden bakarak kâğıtta yazılanları okudu:
Önünde tehlike var, arkanda ise güven,
Yardımcı olur sana ikisi içimizden,
Yolunda ilerletir yedi şişeden biri
Bulabilirsen eğer şimdi doğru iksiri,
Birimiz geri yollar, dönersin tıpış tıpış,
ikimiz saf şaraptır, ısırgandan yapılmış,
Üçümüz zehirlidir, hiç çekinmez can alır
Ondan tek yudum içen hemen yığılır kalır.
Seçimini yap şimdi, ver bakalım bir karar Kalmak istemiyorsan burda sonsuza kadar. Dört ipucu verelim kolaylık olsun diye Bu da bizlerden sana çok güzel bir hediye: Birincisi: Kendini boyuna gizler zehir Isırgan şarabının sol yanına çekilir; ikincisi: Başkadır uçlardaki şişeler içme onları ölmek istemiyorsan eğer; Üçüncüsü: Boyları değişiktir hepsinin Bir zararı dokunmaz cücesinin, devinin; Dördüncüsü: Hem sağdan, hem soldan ikincisi Başka başka boydadır, ama aynıdır cinsi.
Hermione derin bir soluk aldı, Harry onun gülümsediğini görünce şaşırdı kendisinin içinden hiç de gülmek gelmiyordu.
"Harika!" dedi Hermione. "Büyü değil bu - mantık oyunu - bulmaca. En ünlü büyücülerden çoğunun bir gram bile mantığı yoktur; sonsuza kadar burada kalırlar."
"Biz de kalacağız anlaşılan."
"Elbette kalmayacağız," dedi Hemıione. "Bize gerekli olan her şey bu kâğıtta yazılı. Yedi şişe: Üçü zehir, ikisi şarap, biri bizi siyah ateşten geçi ecek, biri de mordan geçirip dönmemizi sağlayacak."
"Ama hangisini içeceğimizi nereden bileceğiz?"
"Bir dakika, düşüneyim."
Kâğıdı birkaç kere okudu Hermione. Sonra şişeleri inceledi teker teker, bir şeyler mırıldanarak onlan gösterdi parmağıyla. Sonra ellerini çırptı.
“Buldum," dedi. "Bizi siyah ateşten en küçük şişe geçirecek - Taş'a götürecek."
Harry minik şişeye baktı.
"Bunun içindeki sadece birimize yeterli," dedi. "Tek yudum bile yok neredeyse."
Birbirlerine baktılar.
"Peki, mor ateşten geçirip dönmemizi hangisi sağlıyor?"
Hermione sağda, en kenarda duran şişeyi gösterdi.
"Sen iç onu," dedi Harry. "Hayır, dinle be ni - gidip Ron'u al - uçan anahtarların bulunduğu odadaki süpürgelere binersiniz, uçarak kapaktan geçer, Fluffy'yi atlatırsınız - doğru baykuşhaneye gidip Hedwig'i Dumbledore'a gönderin, onun yardımı gerekiyor. Ben Snape'i bir süre oyalarım, ama teke tek kalırsak baş edemem."
"Ama Harry - ya yanında Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen de varsa?"
Harry, alnındaki izi göstererek, "Eh," dedi, "bir keresinde şansım yaver gitti, öyle değil mi? Belki yine öyle olur."
Hermione'nin dudakları titredi; ansızın Harry'nin kollarına atıldı kız, ona sarıldı. "Hermione!"
"Harry - biliyor musun, çok büyük bir büyücüsün sen."
Harry, onun kollarından ayrılırken, utanarak, "Senin kadar değil," dedi.
"Benim kadar değil mi?!" dedi Hermione. "Kitaplar! Kafa çalıştırma! Daha önemli şeyler var - dostluk, cesaret - ah, Harry - dikkatli ol!"
"Önce sen iç," dedi Harry. "Hangisi olduğunu iyice biliyorsun, değil mi?"
"Yüzde yüz," dedi Hermione. Yuvarlak şişeden koca bir yudum aldı, titremeye başladı.
Harry, mdişeyle, "Zehir değil ya?" dedi.
"Hayır - ama buz gibi."
"Çabuk ol, etkisi geçmeden."
"İyi şanslar - dikkatli ol -"
"GİT!"
Hermione dönüp mor ateşten geçti.
Derin bir soluk aldı Harry, en küçük şişeye uzandı. Siyah alevlere çevirdi yüzünü.
"Geliyorum işte!" dedi, şişenin içindekini tek yudumda içti.
Gerçekten de buz gibi oldu bedeni. Şişeyi yerine koyup ilerledi; siyah alevler her yanını sarıyordu ama onları duymuyordu bile - bir an o kara ateşten başka bir şey göremedi - sonra öteki yanda, sonuncu odada buldu kendim.
Biri daha vardı orada - ama Snape değildi bu. Voldemort bile değildi.

GeCeLeR 12-10-2006 01:33 AM

BÖLÜM 17 - İki Yüzlü Adam

Quirrel'dı.
Şaşkınlıkla, "Sen ha!" dedi Harry.
Quirrell gülümsedi. Yüzü hiç de seğirmiyordu.
"Evet, ben," dedi sakin bir sesle. "Seninle burada karşılaşıp karşılaşmayacağımı düşünüyordum, Potter."
“Ama ben sanmıştım ki - Snape -"
"Severas mu?"Quirrell güldü, öyle sarsak sarsak gülmüyordu şimdi, soğuk ve kesindi. "Evet, Severus öyle birine benziyor, değil mi? Besili bir yarasa gibi ortalarda dolaşması öyle yararlı oldu ki. Onun yanında, ke-ke-kekeleyip duran za-zavallı P-Profesör Quir-rell'dan kim kuşkulanabilirdi?"
Harry inanamıyordu. Doğru olamazdı bu, olamazdı.
"Ama Snape beni öldürmek istedi!"
"Hayır, hayır, hayır. Seni öldürmek isteyen bendim. Arkadaşın Miss Granger, Quidditch maçında Snape'i ateşe vermek için koşarken bana çarptı. Seninle göz ilişkimi yitirdim. Birkaç saniye daha sürseydi, o süpürgeden atacaktım seni. Bunu daha önce de başarabilirdim, ama Snape seni kurtarmak için karşı-büyü yapıyordu."
"Snape beni kurtarmaya mı çalışıyordu?" Quirrell, soğuk bir sesle, "Tabii," dedi. "Bir sonraki maçta neden hakemlik etmek istedi, bilmiyor musun? Yine büyü yapmama engel olacaktı. Boşuna... hiç zahmet etmeseydi... Dumbledore oradayken zaten bir şey yapamazdım. Bütün öteki öğretmenler, onun Gryffindor'un kazanmasını engellemek istediğini düşündüler, kendini bilerek sevimsizleştirdi... Dedim ya, boşuna... seni bu gece öldüreceğim."
Parmaklarını şaklattı. Birdenbire ipler sarktı havadan. Harry'yi sımsıkı bağladılar.
"Her şeye burnunu sokuyorsun, Potter, yaşaman doğru değil. Cadılar Bayramı'nda okulda dört döndün; Taş'ı neyin koruduğunu anlamak için gelmiştim, sen de beni gördün."
"İfriti içeriye sen mi aldın?”
"Tabii. İfritlerle başa çıkmakta ustayım - arkadaki ifritin halini görmedin mi? Herkes deli gibi ifriti ararken, benden kuşkulanan Snape dosdoğru üçüncü kata gitti, beni bulmak için - ifritim seni öldüremedi o gece, üç başlı köpek de Snape'in bacağını doğru dürüst ısırıp koparamadı.
"Şimdi sessizce bekle bakalım, Potter. Şu ilginç aynayı incelemem gerek."
İşte o zaman Quirrell'ın arkasında duran şeyi fark etti Harry. Kelid Aynası'ydı bu.
Quirrell, çerçevesine dokunarak, "Taş'ı bulmanın anahtarıdır bu ayna," diye mırıldandı. "Dumbledore gelip de seni kurtarır mı sanıyorsun?.. Londra'da... O dönünce ben çok uzaklarda olacağım..."
Harry'nin bütün çabası Quirrell'ı konuşturmak, onun düşüncelerini Ayna'da yoğunlaştırmasını engellemekti.
"Snape'le seni Orman'da gördüm -" dedi.
"Evet," diye mırıldandı Quirrell, bakmak için Ay-na'nın arkasına geçti. "Neler çevirdiğimi iyice anlamak istiyordu. Benden hep kuşkulanmıştı zaten. Aklınca beni korkutacaktı - sanki korkutabilirmiş gibi... Benim yanımda Lord Voldemort var..."
Quirrell, arkasından çıkıp gözlerini Ayna'ya dikti.
"Taş'ı görüyorum... onu efendime sunacağım... ama nerede?"
Harry kendisini sımsıkı saran iplerden kurtulmak için çırpındı, ama hiçbiri gevşemiyordu bile Quirrell'ın dikkatini Ayna'ya vermesine mutlaka engellelmeliydi.
"Ama Snape de benden nefret ediyor gibi görünüyordu."
Quirrell, olağan bir sesle, "Orası öyle," dedi, "doğru. Babanla birlikte Hogwarrs'taydı bilmiyor musun? O zaman da birbirlerini hiç sevmezlerdi. Ama senin ölmeni hiç istemedi."
"Ama daha birkaç gün önce ağlayıp duruyordun -Snape'in seni tehdit ettiğini sanmıştım..."
Quirrell'ın yüzünde ilk kere bir korku belirtisi görüldü.
"Bazen," dedi, "efendimin söylediklerini yerine getirmekte zorlanıyorum - o büyük bir büyücü, bense zayıfım -"
Harry'nin soluğu kesildi sanki. "Yani o da seninle sınıfta mıydı?"
Quirrell, sakin sakin, "Ben nereye gidersem gideyim, o hep yanmadadır," dedi. "Dünyayı dolaşırken tanışmıştım onunla. Sersem delikanlının tekiydim, iyi nedir, kötü nedir, kafamın içi saçmasapan düşüncelerle doluydu. Lord Voldemort ne kadar yanıldığımı gösterdi bana. İyiyle kötü diye bir şey yoktur, güç vardır sadece, bir de o gücü elde edemeyecek kadar zayıf olanlar... O günden beri buyruğundayım, ama birçok kere yüzünü kara çıkardım. Beni ağır biçimde cezalandırmak zorunda kaldı." Quirrell ansızın titredi. "Yanlışları kolay kolay bağışlamaz. Taş'ı Gringotts'tan çalmayı başaramadığımda, çok öfkelenmişti. Beni cezalandırdı... gözünün hep üstümde olacağım söyledi..."
Quirrell'ın sesi gittikçe uzaklaşıyordu sanki. Harry, Diagon Yolu'nu hatırladı - ne büyük aptallık ermişti. Quirrell'ı ilk orada görmüş, Çatlak Kazan'da elini sıkmıştı.
Quirrell fısıltıyla küfretti.
"Anlamıyorum... Taş, Ayna'nın içinde mi? Onu kırmam mı gerekiyor?"
Harry hızlı hızlı düşünmeye çalışıyordu.
Şu anda dünyada en çok istediğim şey, diye düşünüyordu, Taş'ı Quirrell'dan önce bulmak. Ayna'ya bakarsam kendimi Taş'ı alırken görürüm - yani Taş'ın nerede olduğunu anlarım! Ama Quirrell'a fark ettirmeden nasıl bakarım?
Ona belli etmeden hafifçe sola kaymaya, aynanın karşısına geçmeye çalıştı, ama ayak bileklerindeki ipler çok sıkıydı: Sendeleyip düştü. Qııirrell, Harry'ye aldırmadı. Hâlâ kendi kendine konuşuyordu.
"Bu ayna ne yapar? Nasıl çalışır? Bana yardım edin, Efendimiz!"
Harry, dehşet içinde, bir sesin yanıt verdiğini duydu; ses Quirrell'ın kendisinden geliyordu üstelik.
"Çocuğu kullan... Çocuğu kullan..."
Quirrell, Harry'ye döndü.
"Evet - Potter - gel buraya."
Ellerini çırptı; çırpar çırpmaz da Harry'yi bağlayan ipler çözüldü. Ağır ağır ayağa kalktı Harry.
Quirrell, "Gel buraya," dedi yine. "Ayna'ya bak, ne gördüğünü söyle."
Harry ona doğru yürüdü.
"Yalan söylemeliyim," diye düşünüyordu. "Bakıp bir yalan kıvırmalıyım, başka çare yok."
Quirrell tam arkasına yaklaştı. Harry, onun sarığından gelen garip kokuyu duydu. Gözlerini yumdu, Ayna'nın tam karşısına geçti, gözlerini yeniden açtı.
Kendi görüntüsüyle karşılaştı; bembeyaz kesilmişti, korkmuş görünüyordu. Ama bir an sonra görüntü gülümsedi ona. Elini cebine sokup kan rengi bir taş çıkardı. Göz kırptı, Taş'ı yeniden cebine koydu - bunu yaparken de Harry kendi cebinde bir ağırlık duydu. Nasıl olduysa - inanılmaz bir biçimde - Taş'ı almıştı.
Quirrell, "Eee?" dedi sabırsızlıkla. "Ne görüyorsun?" Harry bütün cesaretini topladı.
"Dumbledore'la tokalaştığunı görüyorum," diye attı. "Gryffindor, Okul Kupası'nı kazanmış."
Quirrell yine küfretti.
"Çekil önümden," dedi. Harry kenara çekilirken Felsefe Taşı'nın bacağına değdiğini duydu. Kaçabilir miydi acaba?
Ama beş adım bile atmadan o ince sesi işitti yine, Quirrell'ın dudakları bile kıpırdamıyordu.
"Yalan söylüyor... Yalan söylüyor..."
"Potter, gel buraya!" diye bağırdı Quirrell. "Bana doğruyu söyle! Biraz önce ne gördün?"
İnce ses yine yükseldi.
"Ben konuşayım onunla... yüz yüze..."
"O kadar gücünüz yok, Efendimiz!"
"Yeteri kadar gücüm var... bu iş için..."
Harry sanki Şeytan Kapanı'na yakalanmış gibiydi. Tek kasını bile kımıldatamıyordu. Taş kesilmişti sanki, Ouirrell'm sarığına uzanıp onu çözmeye başladığını gördü dehşetle. Ne oluyordu? Sarık çözüldü. O olmayınca Quirrell'ın başı çok küçük duruyordu. Sonra ağır ağır döndü Quirrell. -
Harry çığlık atabilirdi, ama sesi çıkmıyordu. Quir-rell'ın başının arkasında bir yüz vardı, o güne kadar gördüğü en korkunç yüz. Kıpkırmızı gözleri olan tebeşir beyazı bir yüz. Burun deliklerinin yerinde de, yılanınkiler gibi daracık yarıklar.
"Harry Potter..." diye fısıldadı.
Harry bir adım gerilemek istedi, ama bacakları kımıldamıyordu.
"Ne hale geldiğimi gördün mü?" dedi yüz. "Gölgeden, buhardan başka bir şey değilim... Ancak bir başkasının bedenini paylaşırsam bir biçim alabiliyorum... ama beni yüreklerine, kafalarına almak isteyenler olmuştur hep... Tek boynuzlu kanı şu son birkaç hafta güç sağladı bana... bana bağlı Quirrell'ın Orman'da benim için kan içtiğini gördün... Yaşam İksiri'ni elime geçirince kendi bedenimi de yaratabileceğim... Şimdi... cebindeki Taş'ı ver bakalım!"
Demek biliyordu. Bacaklarına ansızın bir dirilik gelen Harry hafifçe geriledi.
"Aptallık etme," diye homurdandı yüz. "Kendi canım kurtar, benden yana olmaya bak... yoksa sonun annenle babanın sonu gibi olur... Kendilerine acımam için yalvararak öldüler..."
Ansızın, "YALAN!" diye bağırdı Harry.
Quirrell, Voldemort Harry'yi görebilsin diye, arka arka yürüyordu. Hain yüz gülümsüyordu şimdi.
"Ne kadar dokunaklı..." diye tısladı. "Cesarete her zaman saygım var... Evet, yavrum, annenle baban yürekliydi... Önce babanı öldürdüm, kıyasıya dövüşmüştü benimle... ama annenin ölmesi gerekmezdi... seni korumak istiyordu... Şimdi ver şu Taş'ı, yoksa annen de boşu boşuna ölmüş olacak."
"HİÇBİR ZAMAN!"
Alevli kapıya fırladı Harry, ama Voldemort, "YAKALA ONU!" diye bağırdı, Harry de o anda Quirrell'ın elinin bileğine yapıştığını duydu. Alnına o bıçak gibi sancı saplandı yine; kafası sanki ikiye ayrılacaktı; bütün gücüyle direnerek bağırdı, Quirrell'ın kendisini bıraktığını şaşkınlıkla gördü. Başındaki ağrı hafifledi - Quir-rell'ın nereye gittiğini anlamak için çılgınca bakındı çevresine; onun ellerine bakarak acı içinde kıvrandığını gördü - parmaklarında kabarcıklar beliriyordu.
Voldemort, "Yakala onu! YAKALA ONU!" diye bağırdı yine; Quirrell atlayıp yere yıktı Harry'yi, üstüne çullandı, iki elini onun boynuna doladı - Harry'nin yara izi artık dayanılmaz bir acı veriyordu, ama Quirrell da sancılar içinde uluyordu.
"Efendimiz, onu tutamıyorum - ellerim - ellerim!"
Quirrell dizlerini dayadı Harry'ye, boynunu bırakıp şaşkınlık içinde kendi avuçlarına bakmaya başladı -Harry onun ellerinin kıpkırmızı kesildiğini gördü, yanmıştı sanki, derileri soyulmuştu, pırıl pırıl parlıyordu.
Voldemort, "Öyleyse öldür onu, sersem, öldürsene!" diye haykırdı.
Ouirrell bir ölüm laneti yağdırmak için elini kaldırdı, ama Harry içgüdüyle uzanıp Quirrell'ın yüzüne yapıştı.
"AAAAHH!"
Yere yuvarlandı Quirrell, yüzünde de kabarcıklar belirmişti, Harry anladı: Quirrell'ın cildine dokunmak korkunç bir acı veriyordu ona - şimdi tek şansı vardı: lanetlemesini önlemek için onu acı içinde kıvrandırmak.
Ayağa fırladı Harry, Quirrell'in koluna yapışıp bütün gücüyle sıktı. Quirrell çığlık atarak Harry'yi itmek istedi - Harry'nin başındaki ağrı daha da artıyordu, gözleri de göremiyordu artık - sadece Quirrell'ın korkunç çığlıklarını, Voldemort'un "ÖLDÜR ONU! ÖLDÜR ONU!" diye haykırmasını işitebiliyordu - başka sesleri de - belki kendi kafasında yaratıyordu o sesleri... "Harry! Harry!"
Quirrell'ın kolunun burkulduğunu duydu, her şeyin bittiğini anladı, bir karanlığa düştü... düştü... düştü...
Tepesinde altın rengi bir şey uçuyordu. Snitch! Yakalamak istedi onu, ama kolları havaya kalkamayacak kadar ağırdı.
Gözlerini kırpıştırdı. Snitch değildi bu. Gözlüktü. Ne kadar garip.
Gözlerini kırpıştırdı yine. Albus Dumbledore'un gülümseyen yüzüyle karşılaştı.
"İyi günler, Harry," dedi Dumbledore.
Harry ona baktı bir süre. Sonra hatırladı. "Efendim! Taş! Quirrell'dı! Taş onda! Efendim, çabuk -"
"Sakin ol, sevgili yavrum, sen olayların biraz gerisinde kalmışsın," dedi Dumbledore. "Taş Quirrell'da değil."
"Kimde öyleyse? Efendim, ben -" "Harry, sakin ol lütfen, yoksa Madam Pomfrey beni dışarı atar,"
Harry yutkunarak çevresine bakındı. Hastane kanadında olduğunu anladı. Beyaz çarşaflı bir yatakta yatıyordu, yanındaki sehpanın üstü de şekerci dükkânına dönmüştü.
Dumbledore, ışıl ışıl, "Arkadaşlarının, hayranlarının armağanları," dedi. "Mahzenlerde seninle Profesör Quirrell arasında geçenler sır, ama nasılsa bütün okul öğrenmiş. Arkadaşların Fred'le George Weasley sana bir oturak göndermeye kalkmışlar. Bundan hoşlanacağını düşünmüşler. Ama Madam Pomfrey bunun pek sağlıklı bir şey olmadığına inandığı için oturağa el koymuş."
"Ne kadar zamandır buradayım?"
"Üç gündür. Mr Ronald Weasley'le Miss Granger çıktığında pek sevinecekler, inanılmaz derecede üzülüyorlardı."
"Ama efendim, Taş"
"Görüyorum ki, dikkatini başka yere veremiyorsun. Peki öyleyse... Taş... Profesör Quirrell onu senden alamadı. Buna engel olmak için tam zamanında yetiştim, ama doğrusunu istersen, sen de tek başına zaten başarılıydın."
"Siz de mi geldiniz? Hermione'nin baykuşunu mu aldınız?"
"Yolda karşılaştık onlarla. Londra'ya vanr varmaz, bulunmam gereken yerin ayrıldığım yer olduğunu anlamıştım. Quirrell'i senin elinden almak için tam zamanında yetiştim -"
"Sizdiniz demek..."
"Gecikeceğim diye korkmuştum."
"Az kalsın gecikecektiniz. Taş'ı ona karşı artık daha fazla koruyamazdım -"
"Taş'ı değil, yavrum, kendini - gösterdiğin çaba seni öldürecekti neredeyse. Bir an öldüğünü düşünüp korktum. Taş'a gelince, yok edildi."
Harry, boş boş, "Yok mu edildi?" diye sordu. "Ama arkadaşınız - Nicolas Flamel"
"Ooo, demek Nicolas'ı da biliyorsun." Dumbledore keyiflenmişti sanki. "Her şeyi uygun biçimde yaptın, değil mi? Nicolas'la ben oturup konuştuk, Taş'ı yok etmenin doğru olacağına karar verdik."
"Yani o da, karısı da ölecekler, öyle mi?"
"İşlerini düzenlemeye yetecek kadar İksir var ellerinde. İşlerini düzene koyduktan sonra da, evet, ölecekler."
Dumbledore, Harry'nin gözlerindeki şaşkın bakışı görünce gülümsedi.
"Senin kadar genç biri için inanılmaz bir şey bu, ama Nicolas'la Perenelle için uzun, çok uzun bir günden sonra yatağına çekilip uyumaya benziyor. Düzenli bir kafa için ölüm de büyük bir serüvenden başka bir şey değildir. Biliyor musun, pek de öyle harika bir şey değildi Taş. Dilediğin kadar para, dilediğin kadar yaşam! Birçok insanın hemen isteyeceği iki şey - asıl sorun, insanların kendileri için en kötü şeyleri isteme tutkuları." Harry, kafası iyice karışmış, yatıyordu. Dumbledore Küçük bir ezgi mırıldandı, tavana bakarak gülümsedi.
"Efendim," dedi Harry. "Düşünüyordum da... Efendim - Taş yok olsa bile, Vol- yani, Kim-Olduğunu-Bilir-sin-Sen-"
"Voldemort de, Harry. Her şeyin gerçek adını söyle.
Bir şeyin adından korkarsan, kendisinden daha çok korkmaya başlarsın."
"Evet, efendim. Şey, Voldemort dönmenin başka yollarını arayacak, öyle değil mi? Demek istiyorum ki...
gitmedi mi?"
"Hayır, Harry, gitmedi. Hâlâ bir yerlerdedir, belki de paylaşacağı bir beden arıyordur.. gerçekten canlı olmadığı için, öldürülemez de. Quirrell’ı ölüme terk etti, dostlarına da düşmanları kadar acımasız davranıyor. Yine de, Harry, onun güce kavuşmasını geciktirdin, ileride bir başkası da savaşabilir onun ama, bu gecikmeler gücünü bütün bütüne yitirmesini sağlayabilir."
Başını salladı Harry, ama hemen kesti bunu, çünkü öyle yapınca kafası ağrımıştı. Sonra, "Efendim," dedi, "öğrenmek istediğim başka şeyler de var, eğer bana anlatırsanız... gerçeği öğrenmek istiyorum..."
"Gerçeği." İç çekti Dumbledore. "Hem güzel, hem korkunç bir şeydir gerçek, çok özen ister. Yine de sorunu yanıtlarım, yanıtlamamak için geçerli bir nedenim olursa beni bağışlarsın. Tabii yalan söylemeyeceğim."
"Şey... Voldemort annemi öldürmüş, beni öldürmesine engel olduğu için. Beni neden öldürmek istiyordu acaba?"
Dumbledore derin derin iç çekti bu kere.
"Yazık, sorunu yanıtlayamam. Söyleyemem sana. Bugün olmaz. Şimdi olmaz. Günün birinde öğreneceksin... şimdilik bunu düşünme, Harry. Büyüyünce... Biliyorum, bunu duymaktan hoşlanmayacaksın, günü gelince öğreneceksin."
Harry üstelemenin bir yarar sağlamayacağını biliyordu.
"Peki, Quirrell neden dokunamadı bana?" "Annen seni kurtarmak için öldü. Voldemort'un anlayamayacağı bir şey varsa, o da sevgidir. Annenin sana olan sevgisi kadar güçlü bir sevgi ne derin izler bırakır, bunu anlayamaz. Yara izine benzemez bu, gözle görülmez... böylesine yürekten sevilmek, seven insan gitse bile, bizi sonsuza kadar korur. Tenine işlemiştir bu. Quirrell'ın içi nefret, hırs, türkü doluydu, ruhunu Voldemort'la paylaşmıştı o; sana bu yüzden dokunamadı. Güzelliklerle yaratılmış birine dokunmak onun gibilere acı verir."
Dumbledore pencereye konmuş bir kuşla ilgileniyordu şimdi; bu da Harry'ye gözlerini çarşafa silme olanağını sağladı. Kendini toparlayınca, "Ya Görünmezlik Pelerini?" dedi. "Onu bana kimin yolladığını biliyor musunuz?"
"Haa - onu baban bırakmıştı bana, hoşuna gider diye düşündüm." Dumbledore'un gözleri parladı "Yararlı şey'er... baban buradayken onu sırtına geçirir, mutfağa gidip yiyecek bir şeyler aşırırdı."
"Bir şey daha var..."
"Bakalım bu neymiş?"
"Quirrell'ın söylediğine göre, Snape -"
"Profesör Snape, Harry."
"Evet, o. Quirrell'in söylediğine göre, babamdan nefret ettiği için benden de nefret ediyormuş. Doğru mu bu?"
"Doğrusu ikisi de birbirlerinden pek hoşlanmazlardı. Seninle Mr Malfoy gibi. Günün birinde baban öyle bir şey yaptı ki, Snape onu hiç bağışlamadı."
"Ne yaptı?"
"Onun hayatını kurtardı."
"Ne?"
Düşlere dalmış gibi, "Evet..." dedi Dumbledore. "Garip değil mi, insanların kafası nasıl çalışıyor? Profesör Snape babana borçlu kalmayı kaldıramadı... O borcu ödemek için de bütün bir yıl seni korumaktan perişan oldu. Babana nefretini artık huzur içinde hatırlayabilir..."
Harry anlamaya çalıştı bunu, ama kafası zonkluyordu, vazgeçti.
"Efendim, bir şey daha var..."
"Bir tek şey mi?"
"Taş'ı Ayna'dan nasıl çıkardım?"
"Hah, bak işte, bunu sorduğuna sevindim. Bu da benim parlak düşüncelerimden biriydi, ikimizin arasında kalsın, sakın kimseye söyleme. Taş'ı bulmak isteyen kişi - kullanmak isteyen değil, bulmak isteyen kişi -onu ele geçirebilirdi ancak; başkaları altın yapmakla ilgilenirdi sadece, bir yandan da lıkır lıkır Yaşam iksiri içerdi. Beynim bazen şaşırtıyor beni... Hadi artık, bu kadar soru yeter. Şekerlerim yemeye başla. Ah! Bertie Botts'un Bin Bir Çeşit Fasulye Şekerlemesi! Yazık, gençliğimde insanın içini bulandıranlardan biri çıkmıştı kısmetime, o günden sonra da ağzıma koymadım - ama şu herhalde güvenlidir, ne dersin?"
Gülümseyerek açık kahverengi bir fasulye şekerlemesi attı ağzına. "Tüh!" dedi boğulurca sına, "Kuhık ki-riymiş!"
Yönetici Madam Pomfrey şirin bir kadındı, ama çok düzenliydi.
"Beş dakikacık," diye yalvardı Harry. "Kesinlikle olmaz." "Profesör Dumbledore'u aldınız..." "Elbette, o Okul Müdürü, ayrıcalığı var. Dinlenmen gerek."
"Dinleniyorum, bakın, yatıyorum iste. N'olursu-nuz, Madam Pomfrey..."
"Ne yapalım, öyle olsun," dedi Madam Pomfrey. "Ama sadece beş dakika."
Ron'la Hermione'yi içeri aldı.
"Harry!"
Hermione ona sarılmaya hazırdı yine, ama kendini tuttu, başı hâlâ ağrıdığı için de Harry memnun oldu buna.
"Ah, Harry, biz senin öleceğini - Profesör Dumbledore öyle üzülmüştü ki -"
"Bütün okul bundan söz ediyor," dedi Ron. "Ne oldu, şunun doğrusunu anlatsana."
Gerçek öykünün inanılmaz söylentilerden çok daha garip, çok daha heyecanlı olduğu ender durumlardan biriydi bu. Harry her şeyi anlattı: Quirrell'ı, Ayna'yı,Taş'ı, Voldemort'u. Ron'la Hermione iyi dinleyicilerdi doğrusu; uygun yerlerde soluklarını tuttular, Harry Quirrell'in sarığının altında ne olduğunu söyleyince, Hermione çığlık atmaktan kendini alamadı.
Sonunda, "Demek Taş yok artık," dedi Ron. "Flamel öyle ölüp gidecek mi?"
"Ben de bunu sordum Dumbledore'a; dedi ki - ne demişti? - 'Düzenli bir kafa için ölüm de büyük bir serüvenden başka bir şey değildir'."
"Söylemiştim, kaçığın tekidir diye," dedi Ron. Kahramanının ne kadar çılgın olduğundan etkilenmişe benziyordu.
"Sizin ikinize ne oldu?" dedi Harry.
"Ben rahatça döndüm," dedi Hermione. "Ron'u götürdüm - biraz zaman aldı bu - tam bay kuşhaneye gidiyorduk ki, Giriş Salonu'nda Dumbledore'la karşılaştık. Zaten biliyordu - 'Harry onun peşinde, öyle değil mi?' dedi, üçüncü kata fırladı."
Ron, "Bu işi senin yapmanı mı istemişti yoksa?" dedi. "Babanın Pelerinini yollaması filan?"
"Ooo," diye patladı Hermione, "öyle düşündüyse eğer - yani, demek istiyorum ki - korkunç bir şey bu -ölebilirdin."
Harry, düşünceli düşünceli, "Hayır," dedi. "Tuhaf bir adam Dumbledore. Bana bir olanak sağlamak istedi galiba. Burada olup biten her şeyi biliyor, bu işe kalkışacağımızın farkındaydı, bizi durduracağına gerekli şeyleri öğretti, ipuçları verdi. Ayna'nın nasıl işlediğini öğrenmem rastlantı değildi bana kalırsa. Eğer becerebilirsem, Voldemort'la yüz yüze gelmemin hakkım olduğunu düşünüyordu..."
Ron, "Anlaşıldı, Dumbledore'un üstüne yok," dedi keyifle. "Bana bak, yarın yıl sonu şöleni var, ayağa kalkmalısın. Puanlar toplandı, Slytherin kazandı elbet -son Quidditch maçını kaçırdın, sen olmayınca Ravenclaw bizi duman etti - ama yemekler harikadır."
O anda Madam Pomfrey daldı odaya.
"Neredeyse on beş dakika oldu," dedi kesin bir sesle. "DIŞARI!"
Deliksiz bir uykudan sonra, Harry neredeyse bütün bütüne iyileşti.
Dünya kadar şeker kurusunu sıralamakla uğraşan Madam Pomfrey'e, "Şölene gitmek istiyorum," dedi. "Gidebilirim, değil mi?"
"Profesör Dumbledore gidebileceğini söyledi." Madam Pomfrey'e bakılırsa, Profesör Dumbledore bu işlerin şakaya gelmeyeceğinden habersizdi. "Bir başka ziyaretçin daha var."
"Güzel," dedi Harry. "Kim?"
Daha "Kim?" diye sorarken Hagrid süzüldü kapıdan. Ne zaman bir odaya girse, olduğundan da büyük görünüyordu. Harry'nin yanına olurdu, ona şöyle bir baktı, sonra gözyaşlarına boğuldu.
Yüzünü ellerine gömüp, "Bütün - bunlar - benim -yüzümden!" diye hıçkırdı. "Fluffy'yi nasıl atlatacağını ben söyledim o alçağa! Ben söyledim! Bir tek bunu bilmiyordu, onu da ben söyledim! Ölebilirdin! Bir ejderha yumurtası uğruna! Bir daha ağzıma içki koymayacağım! En iyisi, atsınlar beni buradan, bir Muggle olarak yaşayayım!"
Hagrid'in, sakalından yaşlar süzülerek acı ve pişmanlıkla böylesine sarsıldığını görünce şaşırmıştı Harry. "Hagrid!" dedi. "Hagrid, nasıl olsa bir yolunu bulup öğrenecekti, burada Voldemort'dan söz ediyoruz, sen söylemesen bile nasıl olsa öğrenecekti."
"Ölebilirdin!" diye hıçkırdı Hagrid. "Onun adım da sakın söyleme!"
"VOLDEMORT!" diye bağırdı Harry; Hagrid öyle korktu ki, ağlamayı kesti hemen. "Karşı karşıya geldim onunla, adını da söylüyorum işte. Keyfin yerine gelsin, Hagrid, Taş'ı kurtardık, yok oldu, artık onu kullanamaz. Bir Çikolatalı Kurbağa al, bende dünya kadar var..."
Hagrid, elinin tersiyle burnunu silerek, "Şimdi hatırladım," dedi. "Sana bir armağanım var."
Harry, "Senin o ünlü sandviçlerden mi yoksa?" dedi korkuyla. Hagrid belli belirsiz kıkırdadı.
"Değil. Onarmam için Dumbledore dün izin veedi bana. İzin vereceğine sepetleyebilirdi de - neyse, bunu getirdim..."
Deri ciltli, güzel bir kitaba benziyordu bu. Harry merakla açtı kapağını, içi büyücü fotoğraflarıyla doluydu. Annesiyle babası her sayfadan gülümseyerek el sallıyorlardı ona.
"Annenle babanın bütün eski okul arkadaşlarına baykuşlar yolladım, onlardan fotoğraf istedim... Sende hiç olmadığını biliyordum... Beğendin mi?"
Konuşamıyordu Harry, ama Hagrid anlıyordu.
Harry yıl sonu şölenine tek başına indi o gece. Madam Pomfrey, bütün titizliğiyle, onu tepeden tırnağa bir daha incelemiş, Harry de biraz gecikmişti; Büyük Salon çoktan dolmuştu. Yedi yıl üst üste Okul Kupası'nı kazandığı için, Slytherin'in yeşil gümüş renkleriyle donatılmıştı. Yüce Masa'nın arkasındaki duvara üstünde yılan resmi olan koca bir bayrak asılmıştı boydan boya.
Harry girince önce bir sessizlik çöktü ortaya, sonra herkes bir ağızdan konuşmaya başladı. Harry, Gryffindor masasında Ron'la Hermione'nin arasına oturdu, herkesin ayağa kalkarak kendisine bakmasına aldırmıyormuş gibi görünmeye çalıştı.
Neyse ki, Dumbledore'un da gelmesi uzun sürmedi. Mırıltılar kesildi.
Dumbledore, "Bir yıl daha geçti!" dedi neşeyle. "Şimdi bu güzel yemekleri yemeye başlamadan önce ihtiyar bir adamın gevezelikleriyle sıkacağım sizi. Ne yıldı ama! Dilerim kafalarınızın içi geçen yıla göre biraz daha dolmuştur... gelecek ders yılı başlamadan önce onları boşaltmak, yenilemek için önünüzde koca bir yaz var...
"Şimdi, anladığım kadarıyla, Okul Kupası verilecek. Puanlar şöyle: Dördüncü sırada, üç yüz on iki puanla Gryffindor; üçüncü sırada, üç yüz elli iki puanla Hufflepuff; ikinci sırada, dört yüz yirmi altı puanla Ravenclaw; Slytherin'in de dört yüz yetmiş iki puanı var."
Slytherin masasından bir çığlık ve alkış kasırgası koptu. Harry, Draco Malfoy'un elindeki saplı kadehi masaya vurduğunu görebiliyordu, iç bulandırıcı bir görünümdü bu.
"Evet, evet, Slytherin başarılıydı," dedi Dumbledore. "Ama son olayları da göz önüne almamız gerekiyor."
Odaya sessizlik çöktü birdenbire. Slytherin'lerin gülümsemeleri dudaklarında donar gibi oldu.
"Öhö öhö," dedi Dumbledore. "Şimdi son puanları da ekleyelim. Bakalım... Evet...
"Önce - Mr Ronald Weasley'ye..."
Ron mosmor kesildi; güneşte perişan olmuş bir patlıcana benziyordu şimdi.
"... Hogwarts'ın uzun yıllardır tanık olduğu en başarılı satranç oyunu için, Gryffindor'a elli puan veriyorum."
Büyülü tavan Gryffindor'ların çığlıklarından az kalbin havalanacaktı; tepelerindeki yıldızlar bile titriyordu sanki. Percy'nin öteki Sınıf Başkanları'na, "Benim kardeşim o!" diye böbürlenmesi işitilebiliyordu. "En küçük kardeşim! McGonagall'ın dev satrancını boydan boya geçti!"
Sonunda yine sessizliğe büründü salon.
"Sonra - Miss Hermione Granger'a... alevlerle karşı karşıya kaldığı anda bile soğukkanlılığını yitirmeden mantığını kullandığı için, Gryffindor'a elli puan daha veriyorum."
Hermione kollarına gömdü yüzünü. Harry onun hüngür hüngür ağlamakta olduğunu düşünüyordu. Masadaki Gryffindor'lar kendilerinden geçmişlerdi -yüz puan birden kazanmışlardı
"Daha sonra - Mr Harry Potter'a..." dedi Dumbledore. Odada çıt çıkmıyordu şimdi. "... kararlılığı ve olağanüstü cesareti için, Gryffindor'a altmış puan veriyorum.
Kopan şamata kulakları sağır edecek türdendi. Toplama yapmayı becerenler Gryffindor'un puanlarının şimdi dört yüz yetmiş ikiye yükseldiğini fark etmişlerdi - Slytherin'in puanlarına eşitti bu. Okul Kupası için berabere kalmışlardı - Dumbledore Harry'ye bir puan daha verseydi...
Elini kaldırdı Dumbledore. Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Dumbledore, gülümseyerek. "Türlü türlü cesaret vardır," dedi. "Düşmanlarımıza karşı koymak yürek ister, ama dostlarımıza karşı koymak da yürek ister. Bu yüzden Mr Neville Longbottom'a da on puan veriyorum."
Gryffindor masasından yükselen gürültü öylesine yüksekti ki, o anda dışarıdan geçen biri, Büyük Salon'da patlama olduğunu sanabilirdi. Harry, Ron ve Hermione ayağa kalkıp çığlıklar atmaya başladılar; Neville ise, şoktan bembeyaz kesilmiş, kendisini kucaklayanların arasında kaybolmuştu. Gryffindor'a hiç bu kadar puan kazandırmamıştı daha Önce. Harry, çığlık çığlığa, Ron'un böğrünü dürterek Malfoy'u gösterdi; Malfoy, sanki kendisine Beden-Kilitleme büyüsü yapılmış gibi, dehşet içinde kaskatı kesilmişti.
Ravenclawla Hufflepuff öğrencileri de Slytherin'in geçilmesini kutluyorlardı; alkışlar arasında, "Bu demektir ki," diye seslendi Dumbledore, "salonun süslemelerinde değişiklik yapmamız gerek."
Ellerini çırptı. Bir anda yeşiller kızıla, gümüşler altına dönüştü; büyük yılan resmi ortadan yok oldu, onun yerini aslan aldı. Snape, zoraki bir gülümsemeyle Profesör McGonagall'ın elini sıkıyordu. Harry'yle göz göze geldiler, Harry onun duygularında en ufak bir değişiklik bile olmadığını hemen anladı. Buna aldırmadı bile. Gelecek yıl yaşam sıradan bir yaşam olacaktı - artık Hogwarts'ta ne kadar sıradan olabilirse...
Harry'nin yaşamındaki en güzel geceydi bu, Quidditch'te kazandıkları geceden de, Noel gecesinden de, dağ ifritini yere serdikleri geceden de güzeldi... bu geceyi hiç, ama hiç unutmayacaktı.
Harry daha sınav sonuçlarının açıklanacağını unutmuştu; sonuçlar açıklanınca hatırladı bunu. O da, Ron da iyi notlarla sınıf geçtiklerini öğrenince çok şaşırdılar. Hermione, elbette, sınıf birincisi olmuştu. Neville bile kupayı kurtarmıştı durumu, İksir'den aldığı kötü notu Bitkibilim'deki başarısıyla dengelemişti. Kötü olduğu kadar da ahmak biri olan Goyle'un okuldan atılacağını sanıyorlardı, ama o da geçmişti. Buna üzüldüler, ama Ron'un dediği gibi, yaşamdı bu, insanın her dileği gerçekleşmiyordu.
Dolaplar bir anda boşaltıldı, sandıklar, bavullar hazırlandı; Neville'in kurbağası tuvaletlerin bir köşesinde bulundu; tatilde büyü yapılmamasını belirten yazılı uyarılar dağıtıldı bütün çocuklara (Fred Weasley, üzüntüyle, "Bunu vermeyi de hiçbir yıl sektirmiyorlar," dedi); Hagrid onları gölün karşı kıyısına geçirecek kayıklar filosuna götürdü; Hogwarts Ekspresi'ne bindiler; yolculuk boyunca, çevrelerindeki görünüm yeşerip daha düzenli bir biçime girdikçe, konuştular, güldüler; Muggle kentlerinden hızla geçerken Bertie Botts'un Bin Bir Çeşit Fasulye Şekerlemesi'nden yediler; büyücü cüppelerini çıkarıp yeleklerini, ceketlerini giydiler; sonunda King's Cross İstasyonu'nda Peron Dokuz Üç Çeyrek'e girdiler.
Perondan ayrılmaları epey uzun sürdü. İhtiyar bir bekçi duruyordu turnikenin başında, duvardan hep birlikte güm diye fırlayıp çıkmasınlar, Muggle'ları korkutmasınlar diye onları ikişer üçer geçirdi.
"Bu yaz gelip biraz bizde kalın," dedi Ron, "ikiniz de - size baykuş yollarım."
"Sağol," dedi Harry. "Böyle bir şey benim de hoşuma gider."
Ana kapıdan, itiş kakışlar arasında, Muggle'lar dünyasına yeniden adım attılar. Şöyle bağıranlar oldu:
"Hoşça kal, Harry!"
"Görüşürüz, Potter!"
Ron, sırıtarak, "Hâlâ ünlüsün," dedi.
"Gideceğim yerde ün mün para etmiyor," dedi
Harry.
Ana kapıdan üçü birlikte çıktılar - Harry, Ron, Hermione.
"İşte orada, anne, işte orada, bak!"
Ginny Weasley'ydi bu, Ron'un kız kardeşi; ama Ron'u göstermiyordu.
"Harry Pooter!" diye cıyakladı. "Bak, anne, görebiliyorum -"
"Kapa çeneni, Ginny, parmakla göstermek ayıptır."
Mrs Weasley onlara gülümsedi.
"Yoğun bir yıl mıydı?" diye sordu.
"Çok!" dedi Harry. 'Tatlıyla kazağa teşekkürler, Mrs Weasley."
"Bir şey değil, yavrum."
"Hazır mısın?"
Vernon Enişte'ydi bu, hâlâ mosmordu yüzü, hâlâ bıyıklıydı; sıradan insanlarla dolu bir istasyonda Harry'nin kafes içinde bir baykuş taşıyacak kadar umursamaz olmasına kızmıştı. Arkasında Petunia Teyze'yle Dudley duruyordu, ikisi de Harry'yi görmekten dehşete kapılmışa benziyorlardı.
"Siz Harry'nin ailesi olmalısınız!" dedi Mrs Weasley.
"Öyle sayılabilir," dedi Vernon Enişte. "Çabuk ol, çocuk, bütün gün seni bekleyecek değiliz." Yürüdü gitti.
Harry, Ron'la Hermione'ye son bir söz söylemek için durdu.
"Yaz sonunda görüşürüz öyleyse."
Hermione, Vernon Enişte'nin arkasından kararsızca bakarak, "Dilerim. . şey -güzel bir tatil geçirirsin," dedi- bir insanın nasıl bu kadar sevimsiz olabileceğine akıl erdiremiyordu.
"Geçireceğim” dedi Harry; yüzüne yayılan sırıtma arkadaşlarını şaşırttı. "Evde büyü yapmamızın yasak olduğunu onlar bilmiyor ki. Bu yaz Dudley'yle çok, ama çok eğleneceğim..."


................THE END...............

GeCeLeR 12-10-2006 01:33 AM

HARRY POTTER & SIRLAR ODASI ( 2 )
BÖLÜM 1 - En Berbat Doğum Günü

Privet Drive dört numarada kahvaltı sırasında bir tartışma patlak vermişti, her zaman olduğu gibi. Mr Vernon Dursley sabahın erken saatlerinde uykusundan, yeğeni Harry'nin odasından gelen bir baykuş feryadıyla uyanmıştı.
Masanın karşısından, "Bu hafta üç etti!" diye bağırdı. "Eğer o baykuşu kontrol edemiyorsan, gitmek zorunda kalacak, o kadar!"
Harry bir kez daha açıklamaya çalıştı.
"Canı sıkılıyor. Dışarıda uçmaya alışkın. Onu geceleri olsun dışarı çıkarabilsem..."
Vernon Enişte, fırça gibi bıyığından sarkan bir parça sahanda yumurtayla, "Aptala benzer bir halim var mı?" diye hırladı. "O baykuş serbest bırakılırsa neler olacağını biliyorum."
Karısı Petunia ile birbirlerine karanlık bakışlar fırlattılar.
Harry derdini anlatmaya çalıştı ama ağzından çıkan sözcükler, Dursley'lerin oğlu Dudley'den çıkan uzun, gürültülü bir geğirmenin içinde boğulup gitti.
"Daha pastırma istiyorum."
Petunia Teyze muazzam oğluna sisli gözlerle baktı ve, "Tavada daha var, tatlım," dedi. "Hazır elimizde fırsat varken, seni iyice beslemeliyiz.. Okul yemekleri için duyduklarım hiç hoşuma gitmiyor..."
"Saçma, Petunia. Ben Smeltings'e giderken hiç aç kalmadım," dedi Vernon Enişte, iştahla. "Yeterince yiyor, değil mi evlat?"
Poposu mutfak iskemlesinin iki yanından taşacak kadar iri olan Dudley sırıttı ve Harry'ye döndü.
"Tavayı versene."
Harry, canı sıkkın, "Sihirli kelimeyi unuttun," dedi.
Bu basit cümlenin, ailenin geri kalanı üstünde inanılmaz bir etkisi oldu: Ağzı açık kalan Dudley, bütün mutfağı sarsan bir gümbürtüyle sandalyesinden yuvarlandı. Mrs Dursley küçük bir çığlık arak elini ağzına kapattı. Mr Dursley ise, şakaklarındaki damarlar atarak ayağa fırladı.
"Lütfen' demek istedim!" dedi Harry, çabucak. "Yoksa başka..."
Eniştesi, masaya tükürük saça saça, "NE DEMİŞTİM BEN SANA?" diye gümbürdedi. "EVDE O 'S'YLE BAŞLAYAN KELİMEYİ SÖYLEMEK HAKKINDA..."
"Ama ben..."
"NE CESARETLE DUDLEY'Yİ TEHDİT EDERSİN?!" diye kükredi Vernon Enişte, masaya da bir yumruk attı.
"Ben sadece..."
"UYARMIŞTIM SENİ! BU ÇATININ ALTINDA ANORMALLİĞİNDEN SÖZ EDİLMESİNİ HOŞ GÖRMEM!"
Harry bakışlarını, yüzü mosmor olmuş eniştesinden, Dudley'yi ayağa kaldırmaya çalışan rengi atmış teyzesine çevirdi.
"Peki," dedi, "peki..."
Vernon Enişte, av kokusu almış gergedan gibi soluyarak ve küçük, keskin bakışlı gözlerinin ucuyla Harry’i dikkatle kollayarak yeniden yerine oturdu.
Harry yaz tatili için eve geldiğinden beri Vernon Eniştesi ona her an patlayacak bir bombaymış gibi davranıyordu. Çünkü Harry normal bir çocuk değildi. Aslına bakacak olursanız, normal olmaktan alabildiğine uzaktı.
Harry Potter bir büyücüydü - Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'ndaki ilk yılını henüz tamamlamış bir büyücü. Ve Dursley'ler tatilde onun evlerine dönmesinden mutsuz oluyorlarsa eğer, onların mutsuzluğu Harry'ninkinin yanında hiç kalırdı.
Hogwarts'ı öyle özlüyordu ki, bitmeyen bir karın ağrısıydı sanki. Gizli geçitleri ve hayaletleriyle şatoyu özlüyordu. Sonra derslerini (belki İksir hocası Snape hariç), baykuşla gelen postayı, Büyük Salon'daki şölenlerde yiyip içmeyi, kuledeki yatakhanede dört direkli karyolasında uyumayı, bekçi Hagrid'i Yasak Orman'ın yanındaki arazide bulunan kulübesinde ziyaret etmeyi ve hele büyücülük dünyasının en popüler sporu Quidditch'i (altı tane yüksek kale, uçan dört top vardır ve süpürgelere binmiş on dört oyuncu tarafından oynanır)...
Harry'nin bütün büyü kitapları, asası, cüppeleri, kazanı ve pek kaliteli Nimbus İki Bin süpürgesi Vernon Enişte tarafından, hem de daha Harry eve gelir gelmez, merdivenin altındaki bir dolaba kilitlenmişti. Yaz boyu antrenman yapmadığı için Harry kendi okul binasının Quidditch takımındaki yerini kaybetse bundan Dursley'lere ne? Harry ev ödevlerinin hiçbirini yapmadan okula dönse Dursley'lere ne? Dursley'ler, büyücülerin Muggle'lar dediği cinstendi (yani damarlarında bir damla büyülü kan yoktu) ve onlara bakacak olursanız, ailede bir büyücü olması fevkalade utanç verici bir durumdu. Hatta Vernon Enişte, Harry'nin baykuşu Hedwig'i, büyücüler dünyasına mektup taşımasın diye, asma kilitle kafesine hapsetmişti.
Harry ailenin geri kalanına hiç mi hiç benzemiyordu. Vernon Enişte iriydi ve boyunsuzdu, koskoca kapkara bir bıyığı vardı; Petunia Teyze at yüzlü ve kemikliydi; Dudley ise sansın, pembe ve domuzcuk gibi. Harry'ye gelince, o, küçümen ve zayıftı, pırıl pırıl yeşil gözleri ve hep dağınık duran kuzgun karası saçları vardı. Yuvarlak gözlük takardı, alnında da ince, şimşek biçiminde bir yara izi vardı.
Harry'yi, bir büyücü için bile olağanüstü hale getiren de bu yara iziydi işte. Bu iz, yalnızca onun pek esrarlı geçmişini ima etmekle kalmıyordu. Aynı zamanda on bir yıl önce Dursley'lerin kapı eşiğine bırakılmasının da nedeniydi.
Harry bir yaşındayken gelmiş geçmiş en büyük kara büyücünün, cadılarla büyücülerin hâlâ ismini ağızlarına almaya korktukları Lord Voldemort'un lanetinden nasılsa sağ salim kurtulabilmişti. Harry'nin annesiyle babası Voldemort'un saldırısında ölmüştü ama, Harry şimşek biçimi iziyle kurtulmuştu ve nasıl olduysa -kimse nasıl olduğunu anlamıyordu- Voldemort'un güçleri, Harry'yi öldürmeyi başaramadığı an yok edilmişti.
Böylece Harry'yi, ölen annesinin kız kardeşiyle onun kocası büyütmüşlerdi. On yılını Dursley'lerle geçirmiş, istemediği halde nasıl tuhaf şeylerin olmasına yol açıp durduğuna şaşmıştı. Dursley'lerin ona anlattığı hikâyeye inanmış, yara izinin annesiyle babasının ölümüne yol açan otomobil kazasından kaldığını sanmıştı.
Ve derken, tam bir yıl önce, Hogwarts, Harry'ye mektup göndermiş ve bütün hikâye ortaya çıkmıştı. Harry kendisinin de, yara izinin de meşhur olduğu büyücü okulunda yerini almıştı... ama şimdi okul bitmişti ve yaz için yeniden Dursley'lerin yanma dönmüştü. Yeniden, kokulu, pis bir şeylerin içine yuvarlanmış bir köpek muamelesi görmeye dönmüştü yani.
Dursley'ler o günün Harry'nin on ikinci doğum günü olduğunu bile hatırlamamışlardı. Aslında pek umudu yoktu. Zaten ona doğum gününde hiç doğru dürüst armağan vermemişlerdi, nerde kalmış pasta. Ama büsbütün bilmezlikten gelmek de...
Tam o anda Vernon Enişte ciddi ciddi boğazını temizledi ve, "Şimdi," dedi, "hepimizin bildiği gibi bugün çok önemli bir gün."
Harry başını kaldırdı, inanmaya cesaret edemiyordu.
Vernon Enişte, "Bugün meslek hayatımın en büyük iş anlaşmasını yapabilirim," dedi.
Harry yeniden başını kızarmış ekmeğine eğdi. Tabii, diye düşündü, acı acı. Vernon Enişte o salak akşam yemeği davetinden söz ediyordu. On beş gündür başka hiçbir şeyden söz etmemişti zaten. Zengin bir inşaatçıyla karısı akşam yemeğine geliyorlardı ve Vernon Enişte ondan koskoca bir sipariş almayı umut ediyordu (Vernon Enişte'nin şirketi matkap yapardı).
"Sanırım programın üstünden bir daha geçsek iyi olacak” dedi. "Saat sekizde hepimiz yerlerimizde olmalıyız. Petunia, sen..."
Petunia Teyze hemen, "Salondayım," dedi, "onları nezaketle yuvamıza buyur etmek için bekliyor olacağım."
"Güzel, güzel. Ve Dudley..."
Dudley, pis, şapşal bir gülümseme takınarak, "Kapıyı açmak için bekliyor olacağım," dedi. "Paltolarınızı alabilir miyim, Mr ve Mrs Mason?"
"Ona bayılacaklar," diye haykırdı Petunia Teyze, kendinden geçmiş gibi.
"Mükemmel, Dudley," dedi Vernon Enişte. Sonra Harry’ye döndü. "Ya sen?"
Harry, ifadesiz bir sesle, "Odamda olacağım, hiç gürültü etmeyip orada yokmuşum gibi davranacağım," dedi.
"Aynen öyle," dedi Vernon Enişte pis pis. "Ben onları alıp salona getireceğim, seninle tanıştıracağım, Petunia ve onlara içki vereceğim. Saat sekizi çeyrek geçe..."
"Ben yemek hazır diye haber vereceğim," dedi Petunia Teyze.
"Ve Dudley, sen de-"
"Size yemek odasına kadar refakat edebilir miyim, Mrs. Mason?" diye şişman kolunu görünmez bir kadına sundu Dudley.
Petunia Teyze, "Benim kusursuz küçük centilmenim!" diye burnunu çekti.
"Ya sen?" dedi Vernon Enişte Harry’ye, nefretle. "Ben odamda olacağım, hiç gürültü etmeyeceğim ve orada değilmişim gibi davranacağım," dedi Harry, isteksizce.
"Tamı tamına. Şimdi, yemekte birkaç sıkı iltifat yapmaya bakmalıyız. Petunia, bir fikrin var mı?"
"Vernon bana harika bir golfçu olduğunuzu söyledi, Mr Mason... Lütfen bana o elbiseyi nerden aldığınızı söyleyin, Mrs Mason..." "Mükemmel... Dudley?"
"Şuna ne dersiniz: 'Okulda kahramanımız üzerine bir kompozisyon yazmamızı istediler Mr Mason ve ben de sizi yazdım.'"
Bu kadarı hem Petunia Teyze'ye, hem de Harry'ye biraz fazla gelmişti. Petunia Teyze gözyaşlarına boğulup oğlunu kucaklarken, Harry güldüğünü görmesinler diye masanın altına daldı. "Ya sen, çocuk?"
Harry masanın altından çıkarken yüzüne ciddi bir ifade vermeye çalıştı.
"Odamda olacağım, hiç gürültü etmeyeceğim ve orda değilmişim gibi davranacağım."
Vernon Enişte, şiddetle, "Hem de nasıl," dedi. "Mason'lar senin hakkında hiçbir şey bilmiyor, bilmemeye de devam edecekler. Yemek bitince, sen Mrs Mason'ı kahve için salona geri götürürsün, Petunia, ben de konuyu matkaplara getiririm. Biraz şansım varsa, On Haberleri'nden önce anlaşmayı imzalatıp mühürletirim. Yarın bu saatlerde Mayorka'da bir yazlık ev pazarlığı yapıyor olacağız."
Doğrusu Harry'yi bu planlar da pek heyecanlandırmıyordu. Dursley'ler onu Privet Drive'dayken sevmiyorlardı ki, Mayorka'da sevsinler...
"Tamam - Dudley'yle bana smokin almak için şehre iniyorum. Ve sen," diye hırladı Harry'ye, "temizlik yaparken teyzenin ayağının altında dolaşma."
Harry arka kapıdan çıktı. Pırıl pırıl, güneşli bir gündü. Çimenliği geçti, bahçe sırasına çöktü ve yavaş sesle, "Mutlu yıllar bana... mutlu yıllar bana..." diye şarkı söyledi.
Kart yok, armağan yok, üstelik de akşamı orda yokmuş gibi yaparak geçirecekti. Mutsuz bir şekilde çite gözlerini dikti. Kendini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Harry, Hogwarts'taki her şeyden fazla, hatta Quidditch oynamaktan bile daha fazla, en iyi arkadaşları Ron Weasley ile Hermione Granger'ı özlüyordu. Ancak arkadaşları onu hiç özlemiyormuş gibiydi. Her ikisi de ona yaz boyunca yazmamışlardı, üstelik de Ron, Harry'ye onu evlerinde kakmaya davet edeceğini söylediği halde.
Harry defalarca Hedwig'in kafesini sihirle açıp onu bir mektupla Ron ve Hermione'ye göndermenin eşiğine gelmişti. Ama böyle bir rizikoya girmeye değmezdi. Yaşça küçük büyücülerin okul dışında sihir kullanmasına izin yoktu. Harry, Dursley'lere bunu söylememişti, çünkü asası ve süpürgesiyle birlikte merdivenin altındaki dolaba onu da kilitlemelerine tek bir şeyin engel olduğunu biliyordu: hepsini pabuçtartan böceğine döndüreceğinden korkmaları... Geri döndükten sonraki ilk iki haftada Harry ağzının içinde saçma sapan şeyler mırıldanıp Dudley'nin odadan, şişman bacaklarının onu taşıyabildiği hızla apar topar kaçışını gözleyerek hoşça vakit geçirmişti. Ama Ron ile Hermione'nin bunca uzun süre sessiz kalmaları Harry'nin kendisini sihir dünyasının o kadar dışında kalmış hissetmesine yol açmıştı ki, Dudley'yle alay etmenin bile zevki kalmamıştı - şimdi de Ron'la Hermione doğum gününü unutmuşlardı işte.
Hogwarts'tan bir mesaj almak için neler vermezdi ki... Herhangi bir cadı ya da büyücüden... Hani neredeyse baş düşmanı Draco Malfoy'u bile görse memnun kalacak hale gelmişti, bütün bunların bir düş olmadığından emin olmak için...
Ona bakarsanız, Hogwarts'ta geçen yıl da baştan sona eğlenceli sayılmazdı. Ders yılının en sonunda, Harry, Lord Voldemort'un ta kendisiyle karşı karşıya gelmişti.
Voldemort eski haline göre harabeye dönmüştü dönmesine, ama olsun. Gene de dehşet vericiydi, şeytan gibi kurnazdı, gücü yeniden ele geçirmeye kararlıydı. Harry ikinci kez Voldemort'un pençelerinden kaçıp kurtulmayı başarmıştı, ama kıl payı bir kaçıştı bu. Şimdi, haftalar sonra bile geceleri buz gibi tere batmış halde uyanıyor, Voldemort'un nerede olduğunu merak ediyor, onun soluk yüzünüü, çılgın bakışlı kocaman gözlerini hatırlıyordu,..
Harry birden bahçe sırasında dimdik oturdu. Çite dalgın dalgın bakıyordu - ve çit de ona bakıyordu. Yaprakların arasında iki kocaman yeşil göz belirmişti.
Tam o sırada çimenliğin öbür yanından alaycı bir ses uçup gelince, yerinden fırladı.
Dudley, "Bugün günlerden ne olduğunu biliyorum.," dedi, yalpalaya yalpalaya ona doğru gelirken.
Kocaman gözler kırpıştı ve yok oldu.
"Ne?" dedi Harry, o gözlerin az önce bulunduğu noktadan bakışlarını ayırmadan.
Dudley, onun ta yanına gelerek, "Bugün günlerden ne olduğunu biliyorum," diye tekrarladı.
"Aferin sana," dedi Harry. "Dernek sonunda haftanın günlerini öğrendin."
"Bugün senin doğum günün," diye dudak büktü Dudley. "Niye hiç kart gelmedi? O ucube yerde bile hiç arkadaşın yok mu?"
Harry istifini bozmadı. "Annen okulumdan söz ettiğini duymasa iyi olur."
Dudley koca poposundan aşağı düşen pantolonunu yukarı çekiştirdi.
Kuşkuyla, "Niye çite bakıyorsun?" diye sordu.
"Ona hangi büyüyü yapsam da bir güzel yansa diye düşünüyorum," dedi Harry.
Dudley hemen şişko yüzünde bir panik ifadesiyle arkaya doğru sendeledi.
"Ya... yapamazsın - Babam sana bu... büyü yapma dedi - seni evden atacağını söyledi - senin de gidecek başka yerin yok - seni evine alacak arkadaşın yok -"
"Abra kadabra!" dedi Harry, korkunç bir sesle. "Ho-kus pokus - ne sihirdir ne keramet..."
"ANNNEEEEEE!" diye uludu Dudley, gerisingeri eve doğru bir koşu koparırken kendi ayaklarına dolaştı. "ANNNEEEE! Onu yapıyor, hani bilirsin!"
Harry bu eğlence anını pahalıya ödedi. Petunia Teyze, ne Dudley'ye ne de çite zarar gelmediğine göre onun aslında büyü yapmadığını biliyordu. Gene de, sabun köpüklü bir tavayla başına sıkı bir darbe vurmak için nişan aldı, Harry de kafasını eğiverdi. Sonra teyzesi ona yapacak iş verdi, bitirene kadar da hiçbir şey yiyemeyeceği tehdidinde bulundu.
Dudley oralarda tembel tembel oturup onu gözler ve dondurma yerken, Harry camları sildi, arabayı yıkadı, çimleri biçti, çiçek tarhlarını kırktı, gülleri budayıp suladı ve bahçe sırasını yeniden boyadı. Güneş tepede ateş topu gibi parlıyor, ensesini yakıyordu. Harry, Dudley'nin attığı yeme kanmaması gerektiğini biliyordu ama, o da tam aklından geçen şeyi söylemişti... gerçekten Hogwarts'ta hiç arkadaşı yoktu belki...
Öfkeyle, "Keşke meşhur Harry Potter'ı şimdi görseler," diye düşündü, çiçek tarhlarına gübre dökerken. Sırtı ağrıyordu, yüzünden aşağı terler akıyordu.
Sonunda Petunia Teyze'nin ona seslendiğini duyduğunda saat akşamın yedi buçuk olmuş, Harry de bitkin düşmüştü.
"Gir içeri! Gazetelerin üstünden yürü ha!"
Harry pırıl pırıl mutfağın gölgesine kavuştuğuna memnun olmuştu. Buzdolabının üzerinde gecenin pudingi duruyordu: muazzam bir çırpılımış krema dağı ve şekerli menekşeler. Bir domuz budu fırında cızırdıyordu.
"Çabuk ye! Mason'lar her an gelebilir," diye afaldı Petunia Teyze. Sonra da mutfak masasındaki iki dilim ekmekle bir parça peyniri gösterdi. Somon pembesi kokteyl elbisesini giymişti bile.
Harry ellerini yıkayıp zavallı yemeğini mideye indirdi. Bitirdiği anda Petunia Teyze tabağını hop diye kaldırıverdi. "Yukarı! Çabuk!"
Oturma odasının kapısından geçerken Harry'nin gözüne papyon kravatları ve smokinleriyle Vernon Enişte ve Dudley çarptı. Kapı zili çaldığında daha henüz üst katın sahanlığına gelmişti ki, eniştesinin kızgın yüzü merdivenlerin alfanda belirdi.
"Unutma, çocuk - tek bir ses..."
Harry sahanlığı geçip parmaklarının ucuna basarak yatak odasına vardı, içeri süzüldü, kapıyı kapadı ve hemen üzerine yığılıp uyumak niyetiyle yatağına döndü.
Mesele şu ki, yatakta zaten birisi oturuyordu.

GeCeLeR 12-10-2006 01:34 AM

BÖLÜM 2 - Dobby'nin Uyarısı

Harry haykırmamayı başardı, ama pek az bir şey kalmıştı hani. Yataktaki küçük yaratığın büyük, yarasa gibi kulakları ve tenis topu büyüklüğünde patlak yeşil gözleri vardı. Harry bunun o sabah bahçedeki çitten kendisini gözleyen şey olduğunu hemen anladı.
İkisi gözlerini dikmiş birbirlerine bakarken, Harry holden Dudley'nin sesini duydu.
"Paltolarınızı alabilir miyim, Mr ve Mrs Mason?"
Yaratık yataktan aşağı atlayarak ve yerlere eğilerek öyle bir reverans yaptı ki, uzun ince burnunun ucu halıya değdi. Harry, onun eski bir yastık örtüsüne benzeyen, kol ve bacak yerleri yırtılmış bir şey giydiğini fark etti.
"Eee... merhaba," dedi endişeyle.
"Harry Potter!" dedi yaratık, Harry'nin aşağı kata ulaşacağından emin olduğu tiz mi tiz bir sesle. "Dobby ne vakittir sizinle tanışmak istiyordu, efendim... Öyle bir şeref ki..."
Harry duvar boyunu izleyip çalışma masasının iskemlesine, büyük kafesinde uyuyan Hedwig'in yanı başına çökerek, "Te... teşekkür ederim," dedi. "Nesin sen?" diye sormak istiyordu, ama bunun kulağa pek kaba geleceğini düşünerek, "Kimsin sen?" dedi.
"Dobby, efendim. Sadece Dobby. Dobby, ev cini," dedi yaratık.
"Ah... sahi mi?" dedi Harry. "Ee... kabalık etmek falan istemem ama, şimdi odamda ev cini bulundurmanın sırası değil pek."
Petunia Teyze'nin tiz, sahte kahkahası oturma odasından yükseldi. Cin, başını önüne eğdi.
"Seni tanımak beni sevindirmedi sanma," dedi Harry hemen, "ama buraya gelişinin belirli bir nedeni var mı?"
Dobby, ciddi ciddi, "Ah, evet, efendim," diye cevap verdi. "Dobby size şunu demeye geldi, efendim... söylemesi zor, efendim... Dobby söze nereden başlayacağını bilmiyor..."
Harry yatağı işaret ederek, nezaketle, "Otur," dedi.
Cin gözyaşlarına boğulunca da hayretler içinde kaldı, hem de pek gürültülü gözyaşlarıydı bunlar.
"Oturmak mı?" diye feryat etti cin. "Asla... asla hiç..."
Harry'ye, aşağıdan gelen sesler kesilmiş gibi geldi.
"Özür dilerim," diye fısıldadı. "Senin kalbini kırmak falan istemedim."
Cin, boğulurcasına, "Dobby'nin kalbini kırmak ha!" dedi. "Şimdiye kadar hiçbir büyücü Dobby'ye oturmasını söylemedi - sanki eşitiymiş gibi..."
Harry, hem "Şişştt!" deyip, hem de rahatlatıcı görünmeye çalışarak Dobby'yi yeniden yatağa götürdü. Cin hıçkırıklar içinde, büyük ve çok çirkin bir bebek misali, oturdu. Sonunda kendini kontrol etmeyi başardı ve büyük gözleri sulanmış bir hayranlık ifadesiyle Harry'ye dikili, oturdu.
Harry onu neşelendirmeye çalıştı. "Doğru dürüst büyücülerle karşılaşmadın herhalde."
Dobby hayır anlamında başını salladı. Sonra aniden yerinden fırladı ve başını şiddetle pencereye vurarak, "Kötü Dobby! Kötü Dobby!" diye bağırmaya koyuldu.
"Yapma... N'apıyorsun sen?" Harry, ok gibi kalkıp Dobby'yi yeniden yatağa çekti. Hedwig feryat ederek uyanmıştı, kanatlarını çılgıncasına kafesinin çubuklarına vuruyordu.
Gözleri hafif şaşılaşmış cin, "Dobby'nin kendisini cezalandırması gerekiyordu, efendim," dedi. "Dobby az daha ailesi hakkında kötü şeyler söyleyecekti, efendim..."
"Ailen mi?"
"Dobby'nin hizmet ettiği büyücü ailesi efendim... Dobby bir ev cini... aynı eve ve aileye sonsuza kadar hizmet etmek zorunda..."
Harry merakla, "Burada olduğunu biliyorlar mı?" diye sordu.
Dobby titredi.
"Ah, hayır efendim, hayır... Dobby'nin sizi görmeye geldiği için kendini çok acı verici şekilde cezalandırması gerek, efendim. Dobby bu yüzden kulaklarını fırın kapağına kıstıracak. Bir bilseler, efendim..."
"Ama sen kulağını fırın kapağına kıstırınca fark etmezler mi?"
"Dobby’nin kuşkulan var, efendim. Dobby hep bir şeyler için kendini cezalandırmak zorunda kalıyor, efendim. Dobby'nin bunu yapmasına izin veriyorlar, efendim. " Hatta bazen daha da cezalandırmamı hatırlatıyorlar..."
"Ama niye bırakmıyorsun? Kaçmıyorsun?"
"Bir ev cininin serbest bırakılması gerekir, efendim. Ve aile Dobby'yi asla serbest bırakmayacak... Dobby ölene kadar aileye hizmet edecek efendim..."
Harry bakakaldı.
"Ve ben de burada dört hafta daha kalacağım diye talihsiz olduğumu düşünmüştüm," dedi. "Bunun yanında Dursley'ler bile insana benziyor. Peki, kimse sana yardım edemez mi? Ben edemez miyim?"
Ama bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, dediğine diyeceğine pişman oldu. Dobby yeniden şükran feryatları içinde eriyip gitmişti çünkü.
"Lütfen," diye fısıldadı Harry, eli ayağı birbirine dolaşmış halde. "Lütfen sessiz ol. Eğer Dursley'ler duyarsa, senin burada olduğunu anlarlarsa..."
"Harry Potter, Dobby'ye yardım edebilir miyim diye soruyor... Dobby'ye sizin ne kadar büyük olduğunuzu anlatmışlardı, efendim, ama ne kadar iyi olduğunuzu Dobby asla..."
Yüzünün resmen kıpkırmızı olduğunu hisseden Harry, "Benim büyüklüğüm hakkında işittiklerin saçmalıktan başka şey değil," dedi. "Hogwarts'ta sınıf birincisi bile değilim, birinci olan Hermione, o..."
Ama birden durdu, çünkü Hermione'yi düşünmek ona acı veriyordu.
Dobby, küre gibi gözleri alev alev, "Harry Potter kibirden uzak ve alçakgönüllü," dedi. "Harry Potter, Adı Anılmaması Gereken Kişi'ye karşı kazandığı zaferden söz etmiyor."
"Voldemort mu?" dedi Harry.
Dobby ellerini yarasa kulaklarına kapatıp inledi. "Ah, adını söylemeyin, efendim! Adını söylemeyin!"
"Özür dilerim," dedi Harry hemen. "Birçok kişinin bundan hoşlanmadığını biliyorum - arkadaşım Ron..."
Yeniden durdu. Ron'u düşünmek de acı veriyordu.
Dobby, gözleri araba fan gibi, Harry’ye doğru eğildi.
Boğuk bir sesle, "Dobby duydu ki," dedi, "Harry Potter Karanlık Lord'la bir kez daha karşılaşmış, birkaç hafta önce... Diyorlar ki, Harry Potter bir kez daha kaçmış."
Harry başını salladı ve Dobby'nin gözleri birden yalarla parıldadı.
"Ah, efendim," diye soludu cin, yüzünü, üzerindeki yastık Kılıfının bir köşesiyle silerek. "Harry Potter yiğit ve gözü pek! Şimdiye kadar da pek çok tehlikeye göğüs gerdi! Ama Dobby, Harry Potter'ı korumaya, ora uyarmaya geldi, daha sonra kulaklarını fırın kapağına kıstırmak zorunda kalsa da... Harry Potter, Hogwarts a geri dönmemeli."
Ortaya, sadece alt kattan gelen çatal bıçak şıngırtılarının ve Vernon Enişte'nin sesinin uzaklardan gelen gümbürtüsünün bozduğu bir sessizlik çöktü.
"Ne... ne diyorsun?" diye kekeledi Harry. "Ama gitmem gerek - yeni sömestr eylülün birinde başlıyor. Beni ayakta tutan tek şey bu. Burada yaşamanın nasıl olduğunu bilemezsin. Ben buraya ait değilim. Ben sizin dünyanıza aidim Hogwarts'takine."
"Hayır, hayır, hayır," diye cikledi Dobby, bir yandan da başını öyle hızla sallıyordu ki kulakları lap lap ediyordu. "Harry Potter güvencede olduğu yerde kalmalı. O kaybedilmeyecek kadar büyük, iyi. Eğer Harry Potter Hogwarts'a geri dönerse, hayatı tehlikeye girecek”
"Niye?" dedi Harry, şaşkınlıkla.
"Bir komplo var, Harry Potter. Bu yıl Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda dehşet verici şeyler yapmak için bir komplo," diye fısıldadı Dobby, birden tir tir titremeye başlayarak. "Dobby bunu aylardır biliyor efendim. Harry Potter kendisini tehlikeye atmamalı. Bunu yapamayacak kadar önemli, efendim."
Harry hemen, "Ne gibi korkunç şeyler?" dedi. "Komployu kuran kim?"
Dobby boğulur gibi garip bir ses çıkardı, sonra da başını çılgınca duvara vurmaya başladı.
"Tamam, tamam!" diye bağırdı Harry, cini durdurmak için kolunu yakalayarak. "Söyleyemezsin, anlıyorum. Ama beni niye uyarıyorsun ki?" Birden aklına nahoş bir fikir geldi. "Dur bakayım - bunun Vol... pardon... Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'le bir ilgisi yok, değil mi?" Dobby'nin başı kaygı verici şekilde yeniden duvara doğru uzanınca da hemen, "Başını iki yana ya da aşağı yukarı salla yeter," diye ekledi.
Dobby yavaşça başını iki yana salladı.
"O değil... Adı Anılmaması Gereken Kişi değil, efendim."
Ama Dobby'nin gözleri koca koca açılmıştı, Harry'ye bir ipucu vermeye çalışıyor gibiydi. Ne var ki, Harry'nin aklı tamamen karışmıştı.
"Erkek kardeşi yok, değil mi?" Dobby, gözleri daha da kocamanlaşmış halde, başım gene iki yana salladı.
"İyi öyleyse, aklıma Hogwarts’ta dehşet verici şeyler yapma şansına sahip başka biri gelmiyor," dedi Harry. "Yani, her şeyden önce Dumbledore var Dumbledore'un kim olduğunu biliyorsun, değil mi?"
Dobby başını öne eğdi.
"Albus Dumbledore, Hogwarts'ın gelmiş geçmiş en iyi Müdürü'dür. Dobby bunu biliyor, efendim. Dobby, Dumbledore'un güçlerinin, zirvede olduğu sıralarda Adı Anılmaması Gereken Kişi'nin güçleriyle yarışacak kadar üstün olduğunu duydu. Ama efendim," Dobby'nin sesi alçalıp telaşlı bir fısıltıya dönüştü, "öyle güçler vardır ki, Dumbledore... öyle güçler ki, hiçbir nezih büyücü..."
Ve daha Harry onu durduramadan Dobby yataktan atladı, Harry'nin masa lambasını kavradı ve kulakları sağır eden kesik kesik havlayışlarla onu kafasına vurmaya başladı.
Aşağıda ani bir sessizlik oldu. İki saniye sonra, kalbi deli gibi çarpan Harry, Vernon Enişte'nin hole gelip seslendiğini duydu. "Dudley gene televizyonu açık bırakmış olmalı, küçük haylaz."
Harry, "Çabuk! Gardıroba!" diye fısıldadı. Dobby'yi içeri tıktı ve tam kapı kolu çevrilirken kendini yatağa fırlattı.
Vernon Enişte, sıkılmış dişleri arasından, "Sen - ne - yaptığını - sanıyorsun?" dedi. Yüzü Harry'ninkine korkutacak kadar yakındı. "Az önce Japon golfçu fıkramın can alıcı cümlesini ziyan ettin... Bundan sonra çıtın çıkarsa, keşke hiç doğmamış olsaydım dersin, çocuk!"
Düztaban bir yürüyüşle yürüyüp çıktı.
Harry, titreyerek Dobby'yi gardıroptan çıkardı.
"Burada işler nasıl, görüyor musun?" dedi. "Neden Hogwarts'a dönmek zorunda olduğumu anlıyor musun? Sahip olduğum tek yer orası - eh, sanırım arkadaşlarım da var orada."
Dobby, sinsi sinsi, "Harry Potter'a yazmaya bile zahmet etmeyen arkadaşlar mı?" diye sordu.
"Herhalde sadece - dur bakalım," dedi Harry, kaşlarını çatarak. "Arkadaşlarımın bana yazmadığını nereden biliyorsun?"
Dobby ayaklarını sürüdü.
"Harry Potter, Dobby'ye kızmamak - Dobby bunu onun iyiliği için yaptı..."
"Sen mektuplarıma engel mi oluyordun?"
"Hepsi burda, Dobby'de," dedi cin. Çevik bir hareketle, Harry'nin elinin ulaşmayacağı bir yere çekilerek, sırtındaki yastık kılıfının içinden kalın bir zarf tornan çıkardı. Harry, Hermione'nin inci gibi yazısını, Ron'un karalamacasını seçebiliyordu, hatta sanki Hogwarts'ın bekçisi Hagrid'den gelmişe benzeyen bir çiziktirme bile vardı.
Dobby, Harry'ye bakıp endişeyle gözlerini kırpıştırdı.
"Harry Potter kızmaman... Dobby umdu ki... eğer Harry Potter arkadaşlarının onu unuttuğunu sanırsa... Harry Potter okula dönmek istemeyebilir, efendim..."
Harry dinlemiyordu. Mektupları almak için hamle etti, ama Dobby geriye sıçradı.
"Harry Potter onları alabilir, efendim, eğer Dobby'ye Hogwarts'a dönmeme sözü verirse. Ah, efendim, bu karşı karşıya gelmemeniz gereken bir tehlike! Gitmeyeceğinizi söyleyin, efendim!"
"Hayır," dedi Harry öfkeyle. "Arkadaşlarımın mektuplarını ver bana!"
"Öyleyse Harry Potter Dobby'ye başka şans bırakmıyor," dedi cin, üzüntüyle.
Daha Harry yerinden kıpırdayamadan Dobby yatak odası kapısına koşmuş, kapıyı açmış - ve merdivenlerden aşağı son hızla vınlayıp gitmişti.
Harry ağzı kupkuru, midesi altüst olmuş, ses çıkarmamaya çalışarak onun arkasından fırladı. Son altı basamaktan atladı, kedi gibi holün halısına iniş yaparak etrafa bakınıp Dobby'yi arandı. Yemek odasında Vernon Enişte'nin, "... Petunia'ya Amerikalı muslukçular hakkındaki o çok komik fıkrayı anlatın, Mr Mason," dediğini duydu, "dinlemek için ölüyor..."
Harry koşarak holü geçip mutfağa geldi ve midesinin yok olduğunu hissetti.
Petunia Teyze'nin şaheseri olan puding, krema ve şekerli menekşe dağı, tav.ana yakın bir yerde havada uçuyordu. Köşedeki dolabın tepesinde de Dobby çömelmişti.
Harry, karga gibi bir sesle, "Hayır” dedi. "Lütfen... beni öldürürler..."
"Harry Potter okula dönmeyeceğim demeli"
"Dobby... lütfen..."
"Söyleyin, efendim..."
"Söyleyemem!"
Dobby ona trajik bir bakış attı.
"Öyleyse Dobby yapmalı, efendim, Harry Potter'ın kendi iyiliği için."
Puding, kalp durdurucu bir darbeyle yere düştü. Kap parçalanırken, krema pencerelerle duvarlara bulaştı. Dobby kamçı vurur gibi bir sesle ortadan yok oldu.
Yemek odasından çığlıklar geldi ve Vernon Enişte mutfaktan içeri dalarak, şoktan kaskatı kesilmiş Harry'yi, baştan aşağı Petunia Teyze'nin pudingiyle kaplanmış buldu.
Başlangıçta sanki Vernon Enişte her şeyin üstünü örtebilecekmiş gibi görünüyordu ("Yeğenimiz, canım -fena halde sorunlu - yabancılarla karşılaşmak onu tedirgin eder, biz de onu yukarı katta tutarız...") Şok geçirmiş Mason'ları yeniden önüne katıp yemek odasına götürdü. Harry'ye de, Mason'lar gidince derisini yüzüp gebertmekten beter etme tehdidinde bulunup, ucuna çubuk bağlanmış bir yer bezini eline tutuşturdu. Petunia Teyze dondurucudan dondurma çıkardı ve hâlâ titreyen Harry mutfağı silip temizlemeye başladı.
Vernon Enişte, aslında o anda bile anlaşmasını yapabilirdi belki baykuş olmasaydı.
Petunia Teyze tam herkese yemek sonrası için bir kutu nane tutuyordu ki, koca bir hüthüt kuşu yemek odası penceresinden içeri daldı, Mrs Mason'un başının üstüne bir mektup bıraktı ve geldiği gibi çıkıp gitti. Mrs Mason ölüm perisi gibi çığlık attı, deliler diye haykırarak bir koşu evden kaçtı. Mr Mason ise Dursley'lere karısının her boy ve biçimde kuştan ölürcesine korktuğunu anlatıp, bunu şaka mı saydıklarını soracak kadar kaldı.
Vernon Enişte küçücük gözlerinde şeytanca bir parıltıyla üstür-e doğru gelirken, Harry mutfakta durdu, destek olsun diye bezin çubuğuna sıkı sıkı sarıldı.
Eniştesi, baykuşun getirdiği mektubu elinde sallayarak, "Oku şunu!" dedi, kötücül bir tıslamayla. "Hadi oku şunu!"
Harry mektubu aldı. Doğum günü kutlaması değildi.
Sayın Mr Potter,
Oturduğunuz yerde bu akşam dokuzu on iki dakika geçe bir Hover Büyüsü kullanıldığı konusunda istihbarat aldık.
Bildiğiniz gibi, küçük yaştaki büyücülerin okul dışında büyü yapmasına izin yoktur ve yapacağınız başka herhangi bir büyü okuldan atılmanıza yol açabilir (Genç Yaşta Büyücülüğün Makul Kısıtlanması Kararnamesi, 1875, Madde C).
Sizden ayrıca, sihirle uğraşmayan topluluğun üyeleri (Muggle'lar) tarafından fark edilme rizikosu olan herhangi bir sihir etkinliğinin de, Uluslararası Sihirbazlar Konfederasyonu Gizlilik Nizamnamesi'nin üçüncü bölümüne göre ciddi bir suç olduğunu hatırlamanızı istiyoruz.
Tatilinizin keyfini çıkarın!
Saygılarımla,
Mafalda Hopkırk
Sihrin Uygunsuz Kullanımı Dairesi
Sihir Bakanlığı
Harry mektuptan başını kaldırıp yutkundu.
Vernon Enişte, gözlerinde dans edip duran çılgın bir parıltıyla, "Bize okul dışında sihir kullanmanıza izin verilmediğini söylememiştin," dedi. "Sözünü etmeyi unuttun herhalde... aklından çıkmış olsa gerek, ha..."
Koca bir buldok gibi, bütün dişlerini ortaya çıkarmış halde Harry'nin üstüne abandı. "Eh, san? haberlerim var, çocuk... Seni kilitliyorum... . bir daha gidemeyeceksin... asla... ve eğer kendini büüyle kurtarmaya kalkarsan da seni okuldan atacaklar!"
Ve manyak gibi gülerek Harry'yi yukarı kata sürükledi.
Vernon Enişte dediklerinin hepsini bir tamam yerine getirdi. Ertesi sabah bir adama para verip Harry'nin penceresine parmaklık taktırdı. Yatak odası kapısındaki kedi kapağını kendi elleriyle taktı ki, günde üç kez içeri az miktarda yemek verilebilsin. Harry'nin sabahları ve akşamlan banyoyu kullanmasına izin veriyorlardı. Bunun dışında gece gündüz odasında kilitliydi.
Üç gün geçmişti, Dursley'ler hiç yumuşama belirtisi göstermiyorlardı, Harry de bu durumdan nasıl kurtulacağı konusunda bir fikre sahip değildi. Yatağında uzanıp güneşin penceredeki parmaklıkların ardında batmasını izleyerek perişan halde başına neler geleceğini merak ediyordu.
Hogwarts'tan bunu yaptı diye atılacaksa, sihir yoluyla kendini odasından çıkarmanın ne anlamı vardı ki? Öte yandan, Privet Drive'daki hayat da şimdiye kadar olmadığınca dibe vurmuştu. Artık Dursley'ler meyve yarasası olarak uyanmayacaklarını bildikleri için tek silahını da kaybetmişti. Dobby Hogwarts'taki dehşet verici olaylardan Harry'yi kurtarmış olabilirdi, ama ne fark eder? İşler böyle giderse açlıktan ölecekti nasılsa.
Kedi kapağı tıkırdadı ve Petunia Teyze'nin eli göründü, bir kâse konserve çorbayı odaya itti. Açlıktan midesi kazınan Harry yataktan zıplayıp kâseyi kaptı. Çorba buz gibi soğuktu, ama gene de yarısını bir yudumda içti. Sonra odanın öbür yanına, Hedwig'in kafesine gitti, kâsenin dibindeki sırılsıklam sebzeleri onun boş yem tepsisine boşalttı. Baykuş tüylerini kabartıp ona derin bir iğrenmeyle dolu bir bakış attı.
"Gaganı kıvırmanın sana yaran olmaz, elimizde bundan başkası yok," dedi Harry acımasızca.
Boş kâseyi gene yere, kedi kapağının yanına koydu ve gene yatağa yattı. Karnı, sanki çorbayı içmeden öncekinden daha da açmış gibiydi.
Diyelim ki dört hafta sonra hâlâ hayatta olsun, Hogwarts'a gitmezse ne olacaktı? Niye dönmedi diye bakmak üzere birini yollarlar mıydı? Dursley'lerin onu bırakmasını sağlayabilirler miydi?
Odasının içi kararmaya başlamıştı. Bitkin, karnı guruldayarak, kafası hep aynı cevap verilemez sorularla karıkmış Harry, huzursuz bir uykuya daldı.
Rüyasında kendini bir hayvanat bahçesinde halka gösterilirken gördü, kafesine üzerinde "Yaşı Küçük Büyücü" yazan bir kart iliştirmişlerdi. İnsanlar, o açlıktan ölecek halde, zayıf düşmüş halde saman bir yatakta yatarken, parmaklıklar arasından gözleri faltaşı gibi, ona bakıyorlardı. Kalabalığın arasında Dobby'nin yüzünü gördü ve bağırarak ondan imdat istedi, ama Dobby, "Harry Potter burada güvencede, efendim!" diye bağırıp ortadan yok oldu. Sonra Dursley'ler göründü ve Dudley ona gülerek kafesin parmaklıklarını takırdattı.
"Yeter," diye mırıldandı Harry, takırtı zaten ağrıyan başını zonklatmıştı. "Beni rahat bırak.. kes şunu... uyumaya çalışıyorum..."
Gözlerini açtı Mehtap penceredeki parmaklıkların arasında parıldıyordu. Ve biri gerçekten de parmaklıkların arasından faltaşı gibi açılmış gözlerle ona bakıyordu: çilli yüzlü, azıl saçlı, uzun burunlu biri.
Ron Weasley, Harry'nin penceresinin dışındaydı.

GeCeLeR 12-10-2006 01:34 AM


BÖLÜM 3 - Kovuk


Harry pencereye sürünüp, parmaklıklar arasından konuşabilmek için camı yukarı kaldırdı. "Ron!" dedi soluk soluğa. "Ron, nasıl yaptın - yani nasıl..?"
Karşısındaki manzarayı tam olarak kavrayınca da beyninden vurulmuşa döndü. Ron, havanın ortacında park etmiş, eski, turkuvaz rengi bir arabanın arka penceresinden dışarı eğilmişti. On koltuklarda oturan iki ağabeyleri Fred ve George aa Harry'ye sırıtıyordu.
"İyisin ya, Harry?"
"Neler oluyor?" dedi Ron. "Mektuplarıma niye cevap vermiyorsun? Bize gelmeni tam on iki kez istedim, sonra babam eve geldi ve senin Muggle'ların gözü önünde sihir kullandığın için resmi bir uyarı aldığını söyledi."
"Ben değildim .. Peki, o nereden biliyormuş?"
"Bakanlıkta çalışıyor," dtei Ron. "Biliyorsun, okul dışında sihir yapmamamız gerekiyor."
Harry, havada duran arabaya bakarak, "Bu lafın senden gelmesi de bir tuhaf hani," dedi.
"Ah, bu sayılmaz" dedi Ron. "Biz sadece ödünç aldık, babamın arabası, biz büyülemedik. Ama birlikte yaşadığın o Muggle'ların gözü önünde sihir yapmak..."
"Dedim ya, ben değildim - ama şimdi açıklaması çok vakit alır. Baksana, Hogwarts'takilere Dursley'lerin beni kilitlediğini ve geri göndermeyeceğini açıklayabilir misin? Besbelli ben de sihir yapamam, çünkü Bakanlık' bunun üç gündeki ikinci büyüm olduğunu düşünür, bu yüzden de..."
"Kem küm edip durma," dedi Ron, "seni eve götürmeye geldik."
“Ama beni burdan sihirle çıkara..."
Ron, başıyla ön koltukları işaret edip sırıtarak, "Gerek yok," dedi. "Yanımda kimlerin olduğunu unutuyorsun."
Fred, bir ipin ucunu Harry'ye fırlattı. "Şunu parmaklıklara bağla."
Harry, ipi sıkıca bir çubuğa bağlarken, "Eğer Dursley’ler uyanırsa, öldüm demektir," dedi. Fred de arabaya gaz verdi.
"Üzülme," dedi Fred, "ve geriye çekil."
Harry geriye, gölgelerin içine, Hedwig'in yanına çekildi. Kuş bunun ne kadar önemli olduğunu anlamış gibiydi, kıpırdamıyor ve sesini çıkarmıyordu. Araba gitgide daha yüksek sesle çalıştı ve Fred birden arabayı dosdoğru yukarı sürdü. Parmaklıklar, çatır çutur sesler çıkararak pencereden söküldü - Harry koşup pencereden dışarı bakınca onları toprağın biraz üstünde sallanırken gördü. Ron soluk soluğa parmaklıkları arabaya
çekti. Harry endişeyle dinledi, ama Dursley'lerin yatak odasından ses gelmiyordu.
Parmaklıklar Ron'la birlikte güvenli bir şekilde arka koltuğa yerleşince, Fred arabayı geri vitese alarak Harry'nin penceresine olabildiğince yaklaştı.
"Gir içeri," dedi Ron.
"Ama bütün Hogwarts eşyalarım... asam... süpürgem..."
"Nerdeler?"
"Merdivenin altındaki dolapta kilitliler ve ben de bu odadan dışarı çıkamıyorum..."
George, önde, sürücünün yanındaki koltuktan, "Sorun değil," dedi. "Yolumdan çekil, Harry."
Fred ve George, dikkatli dikkatli tırmanıp pencereden Harry'nin odasına girdiler. Haklarını vermek gerek, diye düşündü Harry, George cebinden sıradan bir toka çıkarıp kilidi kurcalamaya başlarken.
"Çoğu büyücü, bu tür Muggle numaralarını bilmenin zaman kaybı olduğunu düşünür," dedi Fred, "ama bize göre bunlar öğrenmeye değen beceriler, biraz ağır işleseler de."
Hafif bir klik sesi duyuldu ve kapı ardına kadar açıldı.
"Şimdi - sandığını alacağız - sen de ihtiyacın olacağını düşündüğün her şeyi yakalayıp Ron'a ver," diye fısıldadı George.
İkizler karanlık sahanlıkta gözden kaybolurken,
Harry de, "Alt basamağa dikkat edin," diye fısıldadı.
"Gıcırdıyor." '
Harry odasında koşuşturarak öteberisini topladı ve onları pencereden Ron'a uzattı. Sonra Fred ve George'un ağır sandığı merdivenlerden yukarı taşımalarına yardıma gitti. Bu arada, Vernon Enişte’nin öksürdüğünü duydu.
Sonunda nefesleri kesilmiş halde sahanlığa ulaştılar, sonra da sandığı Harry'nin odasından açık pencereye taşıdılar. Fred, sandığı Ron'la birlikte çekmek için gene arabaya tırmandı. Harry ve George da yatak odası tarafından ittiler. Sandık santim santim, camın içinden kayarak geçti.
Vernon Enişte bir kez daha öksürdü
"Biraz daha," diye soludu Fred, arabanın içinden çekiyordu, "şöyle tüm gücünüzle..."
Harry ve George omuzlarını sandığa iyice dayadılar, sandık da pencereden kurtulup arabanın arka koltuğuna geçti.
"Tamam, gidelim hadi," diye fısıldadı George.
Ama Harry pencere pervazına tırmanırken, arkasından ani ve gürültülü bir feryat yükseldi, hemen ardından da Vernon Enişte'nin gök gürültüsünden farksız sesi duyuldu.
"O KAHROLASICA BAYKUŞ!"
"Hedwig'i unuttum!"
Sahanlıktaki elektrik düğmesinin çatırtısı duyulurken Harry deli gibi odayı aştı. Hedwig'in kafesini yakaladığı gibi pencereye doğru bir koşu kopardı ve kafesi Ron'a uzattı. Tam şifoniyere doğru seğirtiyordu ki, Vernon Enişte kilitli olmayan kapıya küt küt vurdu. Kapı da ardına kadar açıldı.
Vernon Enişte bir an kapı eşiğinde dönmüş gibi kaldı, sonra kızgın bir boğa gibi bir böğürtü kopardı. Harry'ye doğru balıklama dalarak onu ayak bileğinden yakaladı.
Ron, Fred ve George, Harry'nin kollarından tutup çekebildikleri kadar kuvvetle çektiler.
"Petunia!" diye kükredi Vernon Enişte. "Kaçıyor! KAÇIYOR!"
Weasley'ler tüm güçleriyle çektiler ve Harry'nin bacağı Vernon Enişte'nin kıskacından kurtuldu. Harry arabaya girip, kapı da sımsıkı kapanınca, Ron haykırdı: "Ayağını gaza bas, Fred!" Araba da birden ay dedeye doğru yola çıktı.
Harry inanamıyordu - özgürdü. Camı indirdi, gece havası saçını kamçılarken, Privet Drive'ın gittikçe küçülen çatılarına baktı. Vernon Enişte, Petunia Teyze ve Dudley, dilleri tutulmuş gibi Harry'nin penceresinden bakıyorlardı.
"Bir dahaki yaza görüşürüz!" diye haykırdı Harry.
Weasley'ler kahkahadan kırılırken, Harry de, ağzı kulaklarında, koltuğuna yaslandı.
Ron'a, "Hedwig'i çıkar," dedi, "arkamızdan uçabilir. Kanatlarını şöyle bir uzatamayalı çok oldu."
George tokayı Ron'a verdi. Bir saniye sonra Hedwig neşeyle pencereden dışarı süzülmüş, bir hayalet gibi yanları sıra kayarcasına uçuyordu.
"Ee... Anlat bakalım, Harry," dedi Ron, sabırsızlıkla. "Neler oldu?"
Harry onlara Dobby hakkında her şeyi anlattı,
Harry'ye uyarıda bulunmasını, menekşeli puding fiyaskosunu. Söylediklerini bitirdiğinde ortaya şaşkınlık dolu bir sessizlik çoktu.
Fred sonunda, "Bu işte bir iş var," dedi.
"Bir bityeniği olduğu kesin," diye doğruladı George. "Demek bütün bu komploları sözde kimin kurduğunu sana söylemedi bile, ha?"
"Sanırım söyleyemedi," diye cevap verdi Harry "Dedim ya, ağzından bir şey kaçırır gibi olduğu her an, başını duvara vurmaya başlıyordu."
Fred ve George'un birbirlerine baktıklarını gördü.
"Ne var, sizce bana yalan mı söylüyordu?" diye sordu Harry.
"Eh," dedi Fred, "şöyle diyelim - ev cinlerinin kendi güçlü sihirleri vardır, ama çoğu kez, efendilerinin izni olmadan bunu kullanamazlar. Sanırım ihtiyar Dobby senin 'Hogwarts’a geri dönmeni durdurmak için gönderildi. Biri bunu espri sanmış olmalı. Okulda sana karşı kin güden biri varmı?"
Harry ve Ron bir ağızdan ve derhal, "Evet," dediler.
"Draco Malfoy," diye açıkladı Harry. "Benden nefret ediyor."
George, arkaya dönerek, "Draco Malfoy mu?" dedi. "Lucius Malfoy'un oğlu değil ya?"
"Öyle olmalı, sık rastlanan bir isim değil çünkü," dedi Harry. "Neden sordun?"
"Babam ondan söz ederken duydum. Kim-Olduğunu-Bilirsın-Sen'ın en sıkı destekçilerinden biriymiş."
Harry’ye bakmak için boynunu uzatan Fred, "Ve Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen yok olunca," dedi, "Lucius Malfoy geri gelip hiç de böyle bir şey kastetmediğini söyledi. Palavranın daniskası - babam onun Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in en yakınlarından biri olduğunu düşünüyor."
Harry de Malfoy ailesi hakkındaki bu söylentileri daha önceden duymuştu, onun için hiç şaşırmadı. Draco Malfoy'un yanında Dudley Dursley bile müşfik, düşünceli ve hassas bir çocuk gibi görünebilirdi.
"Malfoy’ların bir ev cini olup olmadığını bilmiyorum..." dedi.
"Eh, sahipleri eski bir buyucu ailesi olmalı," dedi Fred, "ve mutlaka da zenginlerdir."
George, "Evet," dedi, "annem hep ütü yapsın diye bir ev cini ister. Ama bizim sadece tavan arasında berbat, yaşlı bir gulyabanimizle bahçeye yayılmış yercücelerimiz var. Ev cinleri büyük malikânelerde, şatolarda ve böyle yerlerde bulunur. Bizim evde cine rastlamazsın..."
Harry susuyordu. Draco Malfoy çoğu kez her şeyin en iyisini kullandığına göre, aile buyucu altınına gömülmüş olmalıydı. Malfoy'u büyük bir malikânede çalımlı çalımlı dolaşırken görür gibi oldu Harry'nin Hogwarts'a dönmemesi için aile hizmetkârını göndermek de tam Malfoy'un yapacağı türden bir şeye benziyordu. Yoksa Harry, Dobby'yi ciddiye alarak aptallık mı etmişti?
"Neyse," dedi Ron, "seni almaya geldiğimize sevindim. Mektuplarımın hiçbirine cevap vermeyince bayağı endişelenmeye başlamıştım. Önce Errol'ın kabahati sandım..."
"Erroll da kim?"
"Baykuşumuz. Yaşlı mı yaşlı. Bir teslimatta yıkılıp kalırsa, bu ilk olmayacak. Ben de Hermes'i ödünç almaya çalıştım..."
"Kimi?"
"Annemle babamın sınıf başkanı seçilince Percy'ye aldıkları baykuş," dedi Fred ön koltuktan.
"Ama Percy onu bana ödünç vermedi. Ona lazımmış, öyle dedi."
George kaşlarını çattı. "Percy bu yaz çok garip davranıyor. Bir sürü mektup gönderiyor ve vaktinin çoğunu odasına kapanmış halde geçiriyor... Yani, bir sınıf başkanı rozetini parlatmak için insana belli bir zaman yeter... Çok batıya kaydın, Fred," diye ekledi, gösterge tablosundaki bir pusulaya işaret ederek. Fred, direksiyonu kıvırdı.
Harry, alacağı cevabı tahmin etse de, "Peki, babanız arabayı aldığınızı biliyor mu?" diye sordu.
"Ee, hayır," dedi Ron. "Bu gece çalışması gerekiyor. Umarım annem arabayı uçurduğumuzu fark etmeden onu garaja döndürmeyi başarırız."
"Baban Sihir Bakanlığı'nda ne iş yapıyor peki?"
"En sıkıcı bölümde çalışıyor," dedi Ron. "Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi."
"Ne dedin?"
"Muggle'ların yaptığı şeyleri büyülemekle ilgili, anlıyorsun ya, sonunda bir Muggle dükkânına ya da evine giderlerse diye. Örneğin geçen yıl yaşlı bir cadı öldü, çay takımı da bir antikacı dükkânına satıldı. Onu alan Muggle kadın, evine götürüp arkadaşlarına onunla çay ikram etmeye çalıştı. Bir kâbustu - babam haftalarca fazla mesai yaptı."
"Ne oldu?"
"Çaydanlık aklını kaçırdı, her yere kaynar çay püskürttü. Bir adam, burnuna kenetlenmiş şeker tutacağıyla hastaneye kaldırıldı. Babam da çılgına dönmüştü, bürosunda sadece o var, bir de Perkins adlı yaşlı bir büyücü. İşi örtbas etmek için Hatırlama Muskaları falan yapmak zorunda kaldılar..."
"Ama baban... bu araba..."
Fred güldü. "Evet, babam Muggle'lara ait her şeye bayılır, sundurmada bir sürü Muggle eşyası var. Parçalarına ayırır, büyü yapar, yeniden birleştirir. Eğer bizim eve baskın yapsaydı, kendisini derhal tutuklaması gerekirdi. Bu durum annemi çıldırtıyor."
George, ön camdan aşağı sarkarak, "İşte anayol," dedi. "On dakikada orda oluruz... İyi de olur, hava aydınlanıyor..."
Doğuda, ufukta pembemsi bir parıltı görülüyordu.
Fred arabayı aşağı doğru indirdi ve Harry yamalı bohçaya benzer tarlalarla bir ağaçlık gördü.
"Köyün biraz dışındayız," dedi George. "Ottery St Catchpole..."
Uçan araba daha, daha da aşağı indi. Artık parlak kırmızı bir güneşin ucu, ağaçlar arasından parıldamaya başlamıştı.
"Sobe!" dedi Fred, hafif bir sarsıntıyla yere çarptıklarında. Küçük bir bahçede viran bir garajın yanma inmişlerdi. Harry, Ron'un evini ilk kez gördü.
Sanki bir vakitler büyük, taş bir domuz ahırıymış, ama oraya buraya odalar eklenmiş ve sonunda ev birkaç katlı hale gelmiş gibiydi. Öyle eğriydi ki, sanki sihirle ayakta duruyordu (Harry kendi kendine bunun olabileceğini hatırlattı). Kırmızı damın üstüne dört ya da beş baca konmuştu. Giriş yakınında yere saplanmış, bir tarafı eğrilmiş bir tabelada "Kovuk" yazılıydı. Ön kapının çevresinde karmakarışık bir lastik çizme yığını ile çok paslı bir kazan vardı. Birkaç şişman kahverengi tavuk, bahçede orayı burayı gagalıyorlardı. "Pek bir şey değil," dedi Ron. Privet Drive'ı düşünen Harry, sevinçle, "Harika," diye cevap verdi. Arabadan indiler.
"Şimdi çok sessizce yukarı çıkalım," dedi Fred, "ve annemin bizi kahvaltıya çağırmasını bekleyelim. Sonra Ron, sen koşarak merdivenlerden inersin, 'Anne, bak gece kim geldi!' dersin. O da Harry'yi gördüğüne çok memnun olur, hiç kimsenin arabayı uçurduğumuzu bilmesi gerekmez."
"Tamam," dedi Ron. "Gel hadi, Harry, benim uyuduğum..."
Ron pis yeşil bir renge büründü, gözleri eve dikildi. Öbür üçü hızla geriye döndü.
Mrs Weasley tavukları ürküterek bahçeyi geçmiş, geliyordu Doğrusu, kısa, tombul, müşfik yüzlü bir kadın olarak, kılıç dişli bir kaplana inanılmayacak kadar benziyordu.
"Ah," dedi Fred.
"Eyvahlar olsun," dedi George.
Mrs Weasley onların önünde durdu, elleri belinde, bir suçlu yüzden diğerine baktı. Üstünde, cebinin birinden bir asanın dışarı çıktığı çiçekli bir önlük vardı.
"Demek öyle."
George, besbelli şen şakrak, gönül alıcı olduğunu sandığı bir sesle, "Günaydın, anne," dedi.
Mrs Weasley, öldürücü bir fısıltıyla, "Ne kadar üzüldüğüm hakkında hiçbir fikriniz var mı?" diye sordu.
"Özür dileriz, anne, ama anlıyorsun ya, mecburen..."
Mrs Weasley'nin üç oğlu da ondan uzundu, ama öfkesi tepelerinde patlarken hepsi küçüldü gitti.
"Yataklar boş! Not yok! Araba gitmiş... çarpabilirdiniz... üzüntüden deliye döndüm... sizin umurunuzda mı?., asla, ömrüm oldukça... bekleyin hele, babanız eve gelsin, Bili ya da Charlie ya da Percy'de başımıza hiç böyle şeyler gelmemişti..."
"Kusursuz Percy," diye mırıldandı Fred.
"PERCY'NİN KİTABINDAN BİR YAPRAK BİLE ALSAN SANA FAYDASI OLUR!" diye haykırdı Mrs Weasley, parmağıyla Fred'in göğsünü dürterek. "Ölebilirdiniz, görülebilirdiniz, babanızın işini kaybetmesine neden olabilirdiniz..."
Saatlerce devam etti sanki. Mrs Weasley, ancak bağıra bağıra sesi kısıldıktan sonra,geriye çekilen Harry'ye döndü.
"Seni gördüğüme çok sevindim, Harry, canım," dedi. "İçeri gel de kahvaltı et."
Döndü ve evden içeri girdi, kendisine cesaret verircesine başını sallayan Ron'a endişeli bir bakış atan Harry de onu izledi.
Mutfak küçük ve hayli sıkışıktı. Ortasında ovulmuş bir tahta masa ile iskemleler vardı, Harry iskemlesinin kenarına ilişerek etrafa baktı. Daha önce hiç büyücü evine girmemişti.
Karşısındaki duvarda asılı saatin sadece bir kolu vardı, üzerinde numara da yoktu. Saatin kıyısına "Çay yapma vakti", "Tavukları yemleme vakti" ve "Geç kaldın" gibi şeyler yazılmıştı. Kitaplar şöminenin üzerinde üç sıra halinde yerleştirilmişti. Adları, Kendi Peynirini Kendin Büyük, Yemekte Sihir ve Bir Dakikalık Şölen - Buna Sihir Denir! olan kitaplar. Ve eğer Harry'nin kulakları onu aldatmıyorsa, lavabonun yanındaki eski radyo az önce "Kadın büyücü Celestina Warbeck'in popüler şarkılarıyla Cadılar Saati"ni ilan etmişti.
Mrs Weasley biraz rastgele şekilde kahvaltıyı hazırlayarak tangırdıyor, tavaya sosis atarken de pis pis oğullarına bakıyordu. Arada bir "aklınızdan ne geçiyordu bilmem" ve "dünyada inanmazdım" gibi şeyler mırıldanıyordu.
Harry'nin tabağına sekiz dokuz sosis atarak, "Sana kabahat bulmuyorum, canım," diye onu rahatlattı. "Arthur ve ben senin için de kaygılandık. Daha dün gece,eğer cumaya kadar Ron'a yazmazsan seni gelip kendimiz alırız diyorduk. Ama sahiden de" (şimdi de tabağına yağda pişmiş üç yumurta ekliyordu), "yasadışı bir arabayla ülkenin yarısını geçmek - herkes sizi görebilirdi..."
Asasını kayıtsızca lavaboda birikmiş bulaşıklara doğru salladı, arkada pıtır pıtır sesler çıkararak kendi kendilerine temizlenmeye koyuldular.
"Hava bulutluydu, anne!" dedi Fred.
"Sen yemek yerken ağzını kapalı tut bakayım!" diye cevabı yapıştırdı Mrs Weasley.
"Onu açlıktan öldürüyorlardı, anne!" dedi George.
"Sen de!" dedi Mrs Weasley, ama Harry'nin ekmeğini dilimleyip üstüne tereyağı sürerken yüzünün ifadesi birazcık daha yumuşamıştı.
Tam o anda upuzun gecelik giymiş ufak, kızıl saçlı birinin mutfakta görünüp küçük, tiz bir çığlık attıktan sonra yeniden dışarı kaçışı herkesin dikkatini dağıttı.
Ron, yavaş sesle Harry’e, "Ginny," dedi. "Kız kardeşim. Bütün yaz senden söz etti."
"Evet, imzanı istemesi yakındır, Harry," dedi Fred, sırıtarak. Ama annesiyle göz göze gelir gelmez, tek kelime daha etmeden başını tabağına eğdi. Dört tabak temizlenene kadar başka hiçbir şey konuşulmadı, tabakların temizlenmesi de şaşılacak kadar kısa sürdü.
Fred, bıçağını ve çatalını sonunda elinden bırakarak, "Vay canına, yorulmuşum," dedi. "Sanırım yatmaya gideceğim ve..."
"Hayır," diye sözünü kesti Mrs Weasley. "Bütün gece ayakta durmak senin kendi hatan. Sen benim için bahçedeki yercücelerini ayıklayacaksın. Tamamen baş edilmez bir hal alıyorlar."
"Ama anne..."
"Ve siz ikiniz de," dedi annesi, gözlerinden şimşekler çakarak. Harry'ye ise, "Sen yukarı çıkabilirsin canım," dedi. "Onlardan o rezil arabayı uçurmalarını istemedin sen."
Ama kendini cin gibi uyanık hisseden Harry atılıp, "Ron'a yardım edeceğim," dedi. "Yercücelerinin nasıl temizlendiğini hiç görmemiştim çünkü..."
"Çok tatlısın, şekerim, ama sıkıcı bir iştir. Bakalım Lockhart bu konuda ne diyor?"
Şöminenin üstündeki yığından ağır bir kitap çekti. George inledi.
"Anne biz bahçedeki yercücelerini nasıl ayıklayacağımızı biliyoruz."
Harry, Mrs Weasley'nin kitabının kapağına baktı. Üzerinde boylu boyunca süslü altın harflerle Gilderoy Lockhart'ın Ev Zararlıları Rehberi yazıyordu. Ön kapakta çok yakışıklı, dalgalı sarı saçlı ve parlak mavi gözlü bir büyücünün koca bir resmi vardı. Büyücüler dünyasında hep olduğu gibi, fotoğraf hareket ediyordu. Harry'nin Gilderoy Lockhart olduğunu sandığı büyücü onların hepsine edepsizce göz kırpıp duruyordu. Mrs Weasley de ona tebessüm etti.
"Ah, müthiş," dedi. "Gerçekten de ev zararlılarını iyi biliyor, harika bir kitap..."
Fred, çok iyi duyulan bir fısıltıyla, "Annem ondan hoşlanıyor," dedi.
Mrs Weasley, "Gülünç olma, Fred," diye yanıtladı, yanakları bayağı pembeleşmişti. "Peki, eğer Lockhart'tan daha iyi bildiğini düşünüyorsan, yürü, yap bakalım. Ve ben dışarı teftişe geldiğimde o bahçede tek bir yercücesi kaldıysa Tanrı yardımcın olsun."
Weasley'ler esneyerek ve homurdanarak, arkalarında Harry ile, omuzları yorgunluktan düşmüş halde dışarı çıktılar. Bahçe büyüktü ve Harry'nin gözünde, tam bir bahçenin olması gerektiği gibiydi. Dursley'ler hoşlanmazdı bir sürü yabani ot vardı, çimlerin de biçilmesi gerekiyordu ama duvar boyu boğum boğum ağaçlar sıralanmıştı, her çiçek tarhından Harry'nin hiç görmediği çiçekler fışkırmıştı. Kurbağa dolu koca yeşil bir havuz da vardı.
Harry, çimenlikten geçerlerken Ron'a, "Muggle'ların da bahçe yercüceleri vardır, biliyorsun," dedi.
"Evet," dedi, başı bir şakayık yığınının içinde, iki büklüm eğilmiş Ron. "Yercücesi olduğunu sandıkları o şeyleri gördüm. Balık oltaları olan küçük, şişko Noel Babalara benziyorlar..."
Şiddetli bir itişme gürültüsü duyuldu, şakayıklar titredi ve Ron doğruldu. "Bu bir yercücesi," dedi haşin bir edayla.
"Brrak beni! Bırak beni!" diye cikledi yercücesi.
Kesinlikle Noel Baba gibi bir şey değildi. Küçüktü, deridenmiş gibiydi, tıpkı patatese benzeyen büyük, düğüm düğüm, kel bir kafası vardı. Nasırlı küçük ayaklarıyla tekme atarken, Ron onu kol mesafesinde tuttu. Ayak bileklerinden yakalayıp tepe üstü çevirdi.
"Böyle yapman gerekir," dedi. Yercücesini başının üstüne kaldırdı ("Bırak beni!") ve kement gibi büyük daireler halinde çevirmeye başladı. Harry'nin yüzündeki şok ifadesini görünce de ekledi. "Bu onların canını yakmaz başlarını iyice döndürmelisin ki, yercücesi deliklerinin yolunu bulamasınlar."
Yercücesinin bileklerini bıraktı, havada altı yedi metre uçan yercücesi, çitin ötesindeki tarlaya küt diye indi.
"içler acısı," dedi Fred. "Bahse girerim ki ben benimkini o kütüğün ötesine yollarım."
Harry kısa süre sonra yercucelerine fazla acımamayı öğrendi. İlk yakaladığını hemen çitin gerisine bırakmaya karar vermişti, ama zaafı hisseden yercücesi ustura gibi dişlerini Harry'nin parmağına batırdı, o da yercücesini silkelemekte güçlük çekiyordu. Ta ki...
"Vay canına, Harry - nerdeyse yirmi metre..."
Çok geçmeden hava uçan yercüceleriyle dolmuştu.
George, bir seferde beş altı yercücesi birden yakalayıp, "Görüyorsun, fazla zeki değiller," dedi. "Yercücesi ayıklama işinin başladığım anlar anlamaz hepsi bakmak için yukarı fırlıyor. Şimdiye kadar aşağıda kalmayı öğrenmiş olurlar sanırsın."
Az sonra tarladaki yercuceleri sendeleyen bir hat oluşturmuş, küçük omuzlarını içeri çekmiş uzaklaşıyor-lardı.
Onların tarlanın diğer tarafındaki çitin ötesinde gözden kaybolmalarını seyrederlerken, "Geri dönecekler," dedi Ron. "Buraya bayılıyorlar... Babam onlara çok yumuşak davranıyor, komik olduklarını düşünüyor..."
Tam o sırada ön kapı çarpıldı.
"Geri döndü!" dedi George. "Babam geldi!"
Koşarak bahçeden geçip eve girdiler.
Mr Weasley gözlüğünü çıkarmış, gözlerini de yummuş, mutfak iskemlesine yığılmıştı. Zayıf bir adamdı, tepesi açılıyordu, ama kalmış olan saçı tıpkı çocuklarınınki gibi kıpkızıldı. Tozlu ve dolaşmaktan eskimiş uzun yeşil bir cüppe giymişti.
"Ne gece ama," diye mırıldandı, hepsi etrafına oturmaya başlarken çaydanlığa uzanarak. "Dokuz baskın. Dokuz! Ve ihtiyar Mundungus Fletcher arkam dönükken nazar etmeye kalkıştı..."
Mr Weasley koca bir yudum çay aldı ve içini çekti.
"Bir şey bulabildin mi, baba?" diye sordu Fred, hevesle.
"Bütün elime geçen birkaç tane çekip küçülmüş kapı anahtarıyla ısıran bir çaydanlık oldu," diye esnedi Mr Weasley. "Ama benim bölümümü ilgilendirmeyen bayağı pis şeyler vardı. Mortlake pek garip birtakım dağ gelincikleri için sorgulanmak üzere götürüldü, ama neyse ki bu Deneysel Büyüler Komitesi'nin işi, Tanrı'ya şükür..."
George, "İnsanlar niye anahtarları küçültme zahmetine katlansın ki?" diye sordu.
"Muggle'ları yemlemek için işte," diye içini çekti
Mr Weasley. "Onlara çekip küçülerek sonunda sıfıra inen bir anahtar sat ki, ihtiyaçları olduğu zaman asla bulamasınlar... Tabii, bu yüzden mahkûm etmek çok zor, çünkü hiçbir Muggle anahtarının durmadan çekip küçüldüğünü kabul etmez - boyuna kaybediyoruz diye ısrar ederler. Tanrı yardımcıları olsun, gözlerinin içine bakıyor olsa da sihri görmezlikten gelmek için akla gelen her şeyi yaparlar. Ama bizimkilerin sihir yaptıkları şeyleri de söylesem inanmazsınız -"
"ARABALAR GİBİ Mİ, ÖRNEĞİN?
Mrs Weasley, elinde kılıç gibi tuttuğu uzun bir ateş karıştıracağıyla görünmüştü. Mr Weasley yerinde zıpladı, gözleri bir anda açıldı. Suçlu suçlu karısına baktı.
"Ara... arabalar mı, Mollyciğim?"
"Evet, Arthur, arabalar," dedi Mrs Weasley, gözlerinden şimşekler saçarak. "Düşün şimdi, bir büyücü paslı eski bir araba alıyor, karısına bütün yapmak istediğinin arabayı parçalarına ayırarak nasıl çalıştığını görmek olduğunu söylüyor, oysa aslında uçsun diye ona sihir yapıyor."
Mr Weasley gözlerini kırpıştırdı.
"Eh, şekerim, bence gene de yasalar dahilinde kaldığını göreceksin, yani tabii... şey... karısına gerçeği söylemiş olsa daha iyi ederdi ama... Yasada bir boşluk olduğunu göreceksin... Arabayı uçurmaya niyetlenmediği sürece, arabanın uçuyor olabilmesi aslında..."
"Arthur Weasley, o yasayı yazdığında bir boşluk olmasını sağladın!" diye bağırdı Mrs Weasley. "Sağladınki, sundurmandaki bütün o Muggle süprüntüleriyle tamircilik yapmaya devam edebılesin! Ve bilgine sunulur, Harry bu sabah senin uçurmaya niyetlenmediğin arabayla geldi!"
"Harry mi?" dedi Mr Weasley boş boş. "Harry kim?"
Etrafına baktı, Harry'yi gördü, sıçradı.
"Hey Tanrım, Harry Potter mı? Tanıştığımıza çok sevindim. Ron bize sizden o kadar çok bahset...
"Oğulların dun gece Harry'nın evine gidip gelmek için o arabayı uçurdular!" diye haykırdı Mrs Weasley. "Bakalım bu konuda söyleyecek bur şeyin var mı?"
"Sahiden uçtunuz mu?" diye sordu Mr Weasley hevesle. "İşler yolunda gitti mi bari? Yani... yani demek istiyorum ki..." Lafını şaşırdı. Mrs Weasley'nin gözleri şimşek çaktırıyordu çünkü. "Bu... bu çok yanlış bir şey çocuklar gerçekten çok yanlış..."
Mrs Weasley iri bir kurbağa gibi şişinirken, Ron, Harry’e, "Bırakalım ne halleri varsa görsünler," dedi. "Gel, sana yatak odamı göstereceğim."
Mutfaktan sıvıştılar ve dar bir koridordan geçip çarpık bir merdivene geldiler. Merdiven, ev içinde zikzaklar çizip yükseliyordu. Üçüncü sahanlıkta bir kapı aralık duruyordu. Pat diye çarpılmadan önce, Harry bir çift parlak kahverengi gözün ona dikilmiş bakışını yakaladı.
"Ginny," dedi Ron. "Bu kadar utangaç olması ne kadar garip, bilmiyorsun, normalde çenesini hiç kapatmaz.
İki kat daha çıkıp, boyası soyulan ve üzerinde "Ronald'ın Odası" yazılı küçük bir levha olan bir odaya geldiler.
Harry, başı neredeyse eğimli tavana değerek içeri girdi ve gözlerini kırpıştırdı. Bir fırının içine girer gibiydi: Ron'un odasındaki her şey turuncunun vahşi bir tonundaydı: yatak örtüsü, duvarlar, hatta tavan. Derken Harry, Ron'un, eski püskü duvar kâğıdının neredeyse her santimetre karesini aynı cadılar ve büyücülerin posterleriyle kapladığını fark etti. Hepsi parlak turuncu cüppeler giyiyor, süpürge taşıyor ve enerjik bir şekilde el sallıyorlardı.
"Quidditch takımın mı?" diye sordu Harry.
"Chudley Cannons," dedi Ron, devasa büyüklükte iki siyah C harfi ve hızlanan bir top güllesinin arma olarak üslendiği turuncu yatak örtüsünü işaret ederek. "Ligde dokuzuncu."
Ron'un okul büyü kitapları düzensiz bir şekilde bir köşeye yığılmıştı, hemen yanlarında bir yığın çizgi roman vardı, hepsi de Çılgın Muggle Martin Miggs'in Maceraları’nı anlatıyor gibiydi. Ron'un sihirli asası pencere pervazında saydam kurbağa yumurtalarıyla dolu bir akvaryumun üstünde duruyordu. Akvaryumun hemen yanında, güneşli bir noktada şişman kurşuni fare Scabbers şekerleme yapıyordu.
Harry yerde duran bir deste Kendi-Kendini-Karıştıran iskambile bastı ve minik camdan dışarı baktı. Çok aşağıdaki tarlada, Weasley'lerin çitinden içeri teker teker, sinsi sinsi sızan bir yercücesi çetesini görebiliyordu.
Sonra ona adeta endişeli şekilde, sanki yargısını beklermiş gibi bakan Ron'a döndü.
"Biraz küçük," dedi Ron hemen. "Muggle'lann yanındaki odan gibi değil. Ve tavan arasındaki gulyabaninin hemen altındayım, hep borulara vurup inilder..."
Ama Harry, ağzı kulaklarında, "Bu benim içine girdiğim en güzel ev," dedi.
Ron'un kulakları pespembe kesildi.



GeCeLeR 12-10-2006 01:35 AM

BÖLÜM 4 - Flourish ve Blotts'ta

Kovuk'ta hayat, Privet Drive'dakinden olabildiğince farklıydı. Dursley'ler her şeyin temiz, tertipli olmasını isterdi; Weasley'lerin evi ise ağzına kadar tuhaf ve beklenmedik şeylerle doluydu. Harry mutfak şöminesinin üstündeki aynaya ilk kez bakıp da ayna ona, "Gömleğini içine sok, pasaklı!" diye bağırdığında şok geçirdi. Tavan arasındaki gulyabani, etrafı fazla sessiz bulunca uluyor ve boruları düşürüyordu. Fred ve George'un yatak odasından gelen küçük patlamalar ise tamamen normal sayılıyordu. Ancak Harry'nin, Ron'ların evindeki hayata ilişkin olarak en sıradışı bulduğu şey konuşan ayna ya da şıngırdayan gulyabani değildi. Oradaki herkesin onu seviyor görünmesiydi.
Mrs Weasley çoraplarının durumu için yaygara kopardı durdu, her yemekte tabağını dördüncü kez doldurup onu yemeye zorladı. Mr Weasley yemekte Harry'nin yanına oturmasını seviyordu. Böylece onu Muggle hayatı hakkında sorularla bombardıman ediyor, elektrik prizleri ve posta servisi gibi şeylerin nasıl çalıştığım sorabiliyordu.
Harry bir telefon vasıtasıyla onunla konuşurken, "Büyüleyici!" derdi. "Muggle'ların sihirsiz idare etmek için buldukları yöntemler çok ustaca, gerçekten."
Harry, Kovuk'a geldikten yaklaşık bir hafta sonra güneşli bir sabah Hogwarts'tan haber aldı. O ve Ron kahvaltıya indiklerinde, Mr ve Mrs Weasley ile Ginny çoktan masaya oturmuşlardı. Ginny, Harry'yi gördüğü anda yulaf lapası kâsesine yanlışlıkla çarpıp büyük bir gümbürtüyle yere düşürdü. Ginny, Harry bir odaya her girişinde ona buna çarpmaya çok yatkın görünüyordu. Kâseyi almak için masanın altına daldı ve yüzü batan güneş renginde masanın altından çıktı. Harry bunu fark etmemiş gibi yaparak oturdu ve Mrs Weasley'nin ona verdiği kızarmış ekmeği aldı.
"Okuldan mektuplar," dedi Mr Weasley, Harry ve Ron'a sarımsı parşömenden, adresleri yeşil mürekkeple yazılmış, birbirinin eşi zarflar uzatarak. "Dumbledore burada olduğunu zaten biliyor, Harry o adamın da gözünden hiçbir şey kaçmaz. Size de var," dedi, pijamalarıyla ağır ağır içeri giren Fred ve George'a.
Hepsi mektuplarını okurken birkaç dakikalık bir sessizlik oldu. Harry'ninkinde, her zaman olduğu gibi l Eylül'de King's Cross İstasyonu'ndan kalkacak Hogwarts Ekspresi'ne binmesi isteniyordu. O yıl Harry'ye gerekecek yeni kitapların da listesi vardı.
İkinci yıl öğrencilerine şu kitaplar gerekli olacaktır:
Temel Büyüler Kitabî (Sınıf 2) (Miranda Goshawk) Ölüm Perisini Kovalamak (Gilderoy Lockhart) Gulyabanilerle Gezip Tozmak (Gilderoy Lockhart) Cadalozlarla Tatiller (Gilderoy Lockhart) ifritlerle Geziler (Gilderoy Lockhart) Vampirlerle Seyahatler (Gilderoy Lockhart) ********larla Yollarda (Gilderoy Lockhart) Yeti'yle Geçen Yıl (Gilderoy Lockhart)
Kendi Üstesini okumayı bitirmiş olan Fred, Harry' ninkine bir göz attı.
"Senden de Lockhart'in bütün kitaplarını alman istenmiş!" dedi. "Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinin yeni hocası onun hayranı olmalı - bahse girerim bir cadıdır."
Fred tam bu noktada annesiyle göz göze geldi ve derhal tabağındaki marmelatla ilgilenmeye başladı.
George da annesiyle babasına çabucak bir göz atarak, "Bunlar hiç de ucuza mal olmaz," dedi. "Lockhart'in kitapları sahiden de pahalıdır..."
"Eh, idare ederiz," dedi Mrs Weasley, ama dertlenmiş görünüyordu. "Ginny'ye almamız gerekenlerin çoğunu ikinci el alırız diye düşünüyorum."
Harry, "Ah," dedi Ginny'ye, "Bu yıl Hogwarts'a başlıyor musun?"
Kız başını salladı, alev rengi saçlarının diplerine kadar kızardı ve dirseğini tereyağı tabağına soktu. Neyse ki bunu Harry'den başka gören olmadı, çünkü o sırada Ron'un büyük ağabeyi Percy içeri girmişti. Giyinmişti bile, Hogwarts sınıf başkanı rozeti de örgü yeleğine iğnelenmişti.
"Herkese günaydın," dedi Percy çabucak. "Güzel bir gün."
Geriye kalan tek iskemleye oturdu, ama hani neredeyse o an yerinden sıçrayıp, altından tüyleri dökülmüş gri bir tüy fırça çıkardı - en azından Harry böyle sanmıştı, ta ki onun nefes aldığını görene kadar.
"Errol!" dedi Ron, gevşemiş baykuşu Percy'den alıp kanadının altından bir mektup çıkartarak. "Nihayet - Hermione'nin cevabını getirmiş. Ona yazıp seni Dursley'lerden kurtarmaya çalışacağımızı söylemiştim."
Errol'ı arka kapının hemen içindeki bir tüneğe taşıdı ve üzerinde durdurmaya çalıştı, ama hayvan hemencecik tünekten düştü. Ron da, "İçler acısı," diye mırıldanarak, onu bulaşıkların suyu süzülsün diye koydukları tezgâha yerleştirdi. Sonra da Hermione'nin mektubunu açtı ve yüksek sesle okudu:
Sevgili Ron ve Harry, eğer oradaysan, Umarım her şey yolunda gitmiştir ve Harry de iyidir ve umarım onu evden çıkarmak için yasadışı bir şey yapmamışsındır, Ron, çünkü bu da Harry'nin başını derde sokar. Sahiden kaygılandım, eğer Harry iyiyse lütfen bana hemen haber ver. Ama belki başka bir baykuş kullansan daha iyi olur, çünkü ikinci bir teslimatın bunun işini bitireceğini düşünüyorum.
Ders çalışmakla meşgulüm tabii -"Nasıl olabilir ki?" dedi Ron, dehşet içinde. "Tatildeyiz!"- ve önümüzdeki çarşamba yeni kitaplarımı almak için Londra'ya gidiyoruz. Niye Diagon Yolu'nda buluşmayalım?
Mümkün olan en kısa zamanda bana neler olduğunu bildir, sevgiler, Hermione.
Mrs Weasley, masayı temizlemeye başladı. "Eh, bu da pek güzel uyuyor, biz de gidip sizin öteberinizi o zaman alırız. Bugün ne yapacaksınız?"
Harry, Ron, Fred ve George tepeye tırmanıp Weasley'lerin sahibi oldukları küçük bir çimenliğe gitmeyi planlıyorlardı. Burası onları aşağıdaki köyün gözünden saklayacak ağaçlarla çevriliydi. Yani çok yükseğe uçmadıkça burada Quidditch antrenmanı yapabilirlerdi. Gerçek Quidditch topları kullanamazlardı, çünkü bir tanesi kaçıp da köyün üstünden uçarsa bunu açıklamak zor olurdu. Onun yerine birbirlerine yakalasınlar diye elmalar atıyorlardı. Şüphesiz en iyi süpürge olan, Harry'nin Nimbus İki Bin'ine sırayla bindiler. Ron'un eski Kuyruklu Yıldız'ı ise, oralarda uçan kelebekler tarafından bile geçiliyordu.
Beş dakika sonra, süpürgeler omuzlarında tepeyi tırmanıyorlardı. Percy'ye onlara katılmak ister mi diye sormuşlar, ama o çok işi olduğunu söylemişti. Harry şimdiye kadar Percy'yi sadece yemek saatlerinde görmüştü. Günün geri kalanını odasına kapanmış halde geçiriyordu.
Fred, kaşlarını çatarak, "Keşke ne işler çevirdiğini bilsem," dedi. "Her zamankinden farklı davranıyor. Sınav sonuçları senden bir gün önce geldi. On iki S.B.D. almış, gene de övünüp durdu sayılmaz."
George, Harry'nin yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce, "Sıradan Büyücülük Düzeyi," diye açıkladı. "Bill'in de on iki tane vardı. Dikkat etmezsek ailede bir Öğrenciler Başkanı daha olacak. Bu utanca dayanabileceğimi sanmıyorum."
Bili, Weasley'lerin en büyük oğluydu. O ve bir küçüğü Charlie, artık Hogwarts'tan ayrılmışlardı. Harry ikisiyle de tanışmamıştı, ama Charlie'nin Romanya'da ejderhalar üzerine incelemeler yaptığını, Bill'in de Mısır'da büyücüler bankası Gringotts için çalıştığını biliyordu.
George, bir süre sonra, "Annemle babamın bu yıl bütün okul gereçlerimizin parasını nasıl karşılayacaklarını bilmiyorum," dedi. "Beş takım Lockhart kitabı! Ve Ginny'nin de bir cüppeye, bir asaya, her şeye ihtiyacı var..."
Harry hiçbir şey söylemedi. Kendini biraz tuhaf hissediyordu. Londra'da Gringotts'ta yeraltındaki bir mahzende annesiyle babasının ona bıraktığı küçük bir servet yatıyordu. Tabii bu para yalnızca büyücülük dünyası için geçerliydi. Galleon'lar, Sickle'lar ve Knut'ları, Muggle dükkânlarında kullanamazsınız. Gringotts'taki hesabından Dursley'lere hiç söz etmemişti. Sihire ilişkin her şeye karşı duydukları dehşetin koca bir altın yığınını da kapsamına alacağına inanmıyordu.
Mrs Weasley ertesi çarşamba sabahı hepsini erkenden uyandırdı. Adam başı yarım düzine pastırmalı sandviçi çarçabuk yedikten sonra paltolarını giydiler. Mrs Weasley de mutfağın şöminesinin üstündeki bir saksıyı kaldırıp içine baktı.
"Stoğumuz azalıyor, Arthur," diye içini çekti. "Bugün biraz daha almamız gerek... Eh peki, önce konuklar! Önden buyur, Harry'ciğim!"
Ve saksıyı ona ikram etti.
Harry onlara bakakaldı, hepsi gözünü ona dikmişti.
"Ne... ne yapmam gerekiyor?" diye kekeledi.
Ron birden, "Uçuç tozuyla hiç uçmamış," dedi. "Kusura bakma, Harry, unuttum."
"Hiç mi?" dedi Mr Weasley. "Ama geçen yıl okul gereçlerini almak için Diagon Yolu'na nasıl gittin?"
"Metroyla."
"Sahiden mi?" diye sordu Mr Weasley, hevesle. "Yürüten merdiven var mıydı? Tam olarak nasıl oluyor da..."
"Şimdi değil, Arthur," dedi Mrs Weasley. "Uçuç tozu çok daha çabuk, canım, ama hey Tanrım, daha önce hiç kullanmadıysan..."
Fred, "Bir şey olmaz, anne," dedi. "Harry, önce bizi gözle."
Saksıdan bir tutam ışıl ışıl parlayan toz aldı, ateşin önüne geldi ve tozu alevlere savurdu.
Ateş bir kükreyişle zümrüt yeşiline döndü, yükselerek Fred'in boyunu aştı. Fred dosdoğru ateşin içine girerek, "Diagon Yolu!" diye bağırdı ve yok oldu.
George da elini saksıya sokarken, Mrs Weasley Harry'ye, "Açık seçik konuşmalısın, canım," dedi. "Ve doğru ızgaraya çıkmaya da dikkat et..."
"Doğru ne?" dedi Harry endişeyle, ateş kükreyip George'u gözden uzaklaştırırken.
"Bir sürü büyücü ateşi var, ama açık seçik konuştuğun sürece..."
"Bir şey olmaz, Molly, merak etme," dedi Mr Weasley, kendisi de Uçuç tozu alarak.
"Ama canım, ya kaybolursa, teyzesiyle eniştesine durumu nasıl açıklarız?"
Harry, "Aldırmazlar," diye güvence verdi ona. "Bir bacanın içinde kaybolursam Dudley bunun harika bir espri olduğunu düşünür, üzülmeyin siz."
"Eh... peki... öyleyse sen Arthur'dan sonra git," dedi Mrs Weasley. "Şimdi, ateşe girince, nereye gittiğim söyle..."
"Ve dirseklerini vücuduna yapıştır” diye akıl verdi Ron.
Mrs Weasley, "Gözlerini de kapat," dedi. "Yoksa kurum..."
"Rahat dur," dedi Ron. "Yoksa yanlış şömineden çıkarsın..."
"Ama paniğe kapılıp erken de çıkma, Fred'le George'u görene kadar bekle."
Harry, bütün bunları aklında tutmaya çalışarak bir tutam Uçuç tozu aldı, ateşin yanına yürüdü. Derin bir nefes alarak tozu alevlere savurdu, bir adım attı. Ateş, ılık bir meltem gibiydi sanki. Ağzını açtı, açar açmaz da epeyce sıcak kül yuttu.
"Di... Dia... gon Yolu," dedi öksürerek.
Sanki dev bir tapa deliğinden aşağı çekiliyormuş gibi hissetti kendini. Çok hızlı dönüyor gibiydi... kulaklarında sağır edici bir gürleme vardı... gözlerini açık tutmaya çalıştı, ama yeşil alevlerin fırıl fırıl dönmesi midesini bulandırdı. Dirseğine sert bir şey çarpınca sıkıca yanına yapıştırdı, hâlâ topaç gibi dönüyordu... şimdi soğuk eller yüzünü tokatlar gibiydi... gözlüğünün arasından gözünü kısıp bakınca flu bir şömine seli gördü, arkalarındaki odalara da şöyle bir göz attı... pastırmalı sandviçler midesinde çalkalanıp duruyordu... Keşke dursa dileğiyle gene gözlerini yumdu ve sonra -soğuk bir taşa yüzüstü düştü, gözlüğünün sarsıldığını hissetti.
Başı dönerek, yara bere içinde, baştan aşağı kurumla kaplı, yavaşça ayağa kalktı. Kırık gözlüğünü gözüne tuttu. Yalnızdı ama nerede olduğu konusunda en ufak fikri yoktu. Bir tek, koca, loş bir büyücü dükkânını andıran bir yerin taş şöminesinde durduğunu anlamıştı, o kadar - ama buradakilerin hiçbiri Hogwarts okul listesinde yer alacak cinsten şeyler değildi.
Yakınındaki cam bir muhafazada bir yastık üzerinde kurumuş bir el, kan lekeli bir iskambil destesi ve ona dik dik bakan bir cam göz duruyordu. Kötülük saçan maskeler duvarlardan aşağı pis pis bakıyordu, tezgâh üzerinde çeşit çeşit insan kemiği vardı, tavandan ise paslı, sivri uçlu aletler sarkıyordu. Daha da beteri, Harry'nin tozlu dükkân vitrininden gördüğü karanlık, dar sokak da kesinlikle Diagon Yolu değildi.
Buradan ne kadar çabuk çıksa o kadar isabet olurdu. Şöminenin tabanına vurduğu burnu hâlâ sızlayan Harry çabucak ve sessizce kapıya yöneldi. Ama daha yolun yarısına gelmeden vitrinin öbür yanında iki kişi belirdi -- bir tanesi Harry'nin kaybolmuş, kuruma bulanmış ve kırık gözlük takmış haldeyken görmek isteyeceği son kişiydi: Draco Malfoy.
Harry hızla etrafı kolaçan etti, sol yanında kocaman siyah bir dolap gördü. Ok gibi içine dalıp kapıları çekti, dışarıyı gözleyecek küçük bir aralık bıraktı. Birkaç saniye sonra bir zil çaldı ve Malfoy dükkâna girdi.
Arkasından gelen adam, olsa olsa babasıydı. Aynı solgun, sivri yüze, oğlununkinin eşi soğuk kurşuni gözlere sahipti. Malfoy sergilenen şeylere tembel tembel bakarak lil'kâm geçti ve tezgâhtaki bir zili çaldı. Sonra da oğluna dönüp, "Hiçbir şeye elini sürme, Draco," dedi.
Cam göze elini uzatmış olan Malfoy, "Bana bir armağan alacağını sanıyordum," diye cevap verdi.
Babası parmaklarıyla tezgâh üzerinde trampet çalarak, "Sana bir yarış süpürgesi alacağımı söyledim," dedi.
"Bina takımında olmadıktan sonra ne anladım bundan?" Malfoy'ur. somurtkan ve huysuz bir hali vardı. "Harry Potter'a geçen yıl bir Nimbus İki Bin alındı. Gryffindor'da oynasın diye Dumbledore özel izin verdi.
O kadar iyi bile değil, sadece meşhur olduğu için... alnınada aptal bir yara izi okluğu için meşhur..."
Malfoy, kafatası dolu bir rafı incelemek için eğildi.
"... herkes onun pek akıllı olduğunu düşünüyor, yara izi ve süpürgesiyle harika Potter..."
Mr Malfoy oğluna susturmak isteyen bir bakış attı. "Bana bunu on kereden fazla söyledin. Seni uyarıyorum. Harry Potter'dan hoşlanmıyor görünmek hiç de... tedbirli bir davranış değil. Hele bizim cinsimizin çoğu ona Karanlık Lord'un yok olmasını sağlayan kahraman gözüyle bakarken - ah, Mr Borgin."
İki büklüm bir adam, yağlı saçlarını elleriyle arkaya yatırarak tezgâhın arkasından göründü.
"Mr Malfoy, sizi tekrar görmek ne zevk efendim," dedi Mr Borgin, saçları kadar yağlı bir sesle. "Çok memnun oldum - işte küçükbey de burda - ne kadar hoş. Size nasıl yardımcı olabilirim? Mutlaka göstermeliyim, daha bugün geldi, fiyatı da çok makul..."
"Bugün almıyorum, Mr Borgin, satıyorum," dedi Mr Malfoy.
"Satmak mı?" Mr Borgin'in yüzündeki gülümseme silinir gibi oldu.
"Bakanlığın arka arkaya baskın düzenlediğini duymuşsunuzdur mutlaka," dedi Mr Malfoy, iç cebinden bir parşömen rulosu çıkartıp Mr Borgin okusun diye açarak. "Benim evde, Bakanlık uğrarsa eğer... eee... beni rahatsız edebilecek birkaç parça şeyim var..."
Mr Borgin burnuna bir kelebek gözlük oturtup listeye baktı.
"Bakanlık sizi rahatsız etmeye cüret etmez ama, değil mi, efendim?"
Mr Malfoy'un dudağı kıvrıldı.
"Henüz kapımı çalan olmadı. Malfoy adı hâlâ belli bir saygı uyandırıyor. Ama Bakanlık da burnunu her şeye sokmaya başladı artık. Yeni bir Muggle Koruma Yasası'na ilişkin dedikodular dolaşıyor ortada - eminim ki bunun arkasında o pire ısırıklı, Muggle âşığı aptal Arthur Weasley vardır."
Harry sıcak bir öfke dalgasına kapıldı.
"Ve görüyorsunuz, bu zehirlerden bazıları insanda sanki..."
"Anlıyorum, efendim, elbette," dedi Mr Borgin. "Bir bakayım..."
"Bunu alabilir miyim?" diye araya girdi Draco, yastıktaki kurumuş eli gösteriyordu.
"Ah, Şanlı El," dedi Mr Borgin, Mr Malfoy'un listesini bırakıp Draco'nun yanına koşturarak. "İçine bir mum koyarsanız, sadece sahibine ışık verir! Hırsızlarla soyguncuların en iyi dostu' Oğlunuz zevk sahibi, beyefendi."
Mr Malfoy, soğuk soğuk, "Umarım oğlum hırsız ya da soyguncudan daha iyi bir şey olur, Borgin," dedi. Mr Borgin hemen düzeltti. "Estağfurullah, efendim, saygısızlık etmek istemedim..."
Mr Malfoy daha da soğuk bir edayla, "Ama okulda notlan yükselmezse," diye ekledi, "belki de elinden gelen tek şey bu olur."
Draco, "Benim kabahatim değil ki," diye cevabı yapıştırdı. "Öğretmenlerin hepsinin gözdesi var, o Hermione Granger..."
"Ailesi büyücü olmayan bir kızın her sınavda seni alt etmesinden utanırsın sanıyordum."
"Hah!" dedi Harry kendi kendine, Draco'nun hem utanmış, hem de kızgın görünmesine sevinmişti.
Mr Borgin yağlı sesiyle, "Her yerde aynı," dedi. "Büyücü kanı artık gittikçe değersizleşiyor..."
Mr Malfoy, "Benim için değil," dedi, uzun burun delikleri tir tir titriyordu.
Mr Borgin yerlere kadar eğilerek reverans yaptı. "Benim için de değil, efendim, benim için de değil."
"Madem öyle, belki de listeme dönebiliriz," diye lafı kısa kesti Mr Malfoy. "Hayli acelem var, Borgin, bugün başka yerde önemli işler beni bekliyor."
Çekişe çekişe pazarlık etmeye başladılar. Harry ise, Draco satılık eşyaları inceleyerek adım adım saklandığı yere yaklaşırken kaygıyla onu izledi. Draco uzun bir cellat ipi kangalını incelemek için durdu ve görkemli bir opal kolyeye iliştirilmiş kartı aptal aptal sırıtarak okudu: Dikkat: Dokunmayın. Lanetlidir - Bugüne Kadar Sahibi Olmuş On Dokuz Muggle'ın Canını Aldı.
Draco döndü ve tam önündeki dolabı gördü. Adım attı... sapını tutmak için elini uzattı...
"Tamam," dedi Mr Malfoy tezgâhtan. "Gel, Draco!"
Draco geriye dönünce, Harry alnını koluna sildi.
"İyi günler, Mr Borgin. Yarın malları almaya gelmeniz için sizi malikâneye bekliyorum."
Kapı kapanır kapanmaz, Mr Borgin de yağlı tavırlarını bir yana bıraktı.
"Sana iyi günler, Mister Malfoy, eğer anlatılanlar doğruysa bana malikânende saklı olanların yarısını bile satmadın demektir..."
Mr Borgin. melun melun homurdanarak arka odaya gidip gözden kayboldu. Harry belki gelir diye bir dakika bekledi, sonra elinden geldiği kadar sessizce dolaptan dışarı kaydı, cam muhafazaların yanından geçti ve dükkân kapısından dışarı çıktı.
Kırık gözlüğünü yüzüne yapıştırarak etrafa bakındı. Tamamen Karanlık Sanatlar'a adanmış dükkânlardan oluşuyormuş gibi görünen kasvetli, dar bir sokağa çıkmıştı. Az önce çıktığı dükkân, Borgin ve Burkes, en büyükleri gibiydi. Ama karşıda kirli bir vitrinde kuruyup küçülmüş kafataslan sergileniyordu ve iki kapı aşağıda da içinde devasa kara örümceklerle capcanlı bir kafes vardı. Pejmürde görünüşlü iki büyücü bir kapı aralığının gölgesinden onu gözlüyor, mırıldanarak konuşuyorlardı. Kendini diken üstünde hisseden Harry, gözlüğünü düz tutmaya çalıştı ve umut etmeye neden olmadığı halde gene de buradan çıkmanın bir yolunu bulmayı umut etti.
Zehirli mumlar satan bir dükkânın üzerindeki eski, tahta sokak tabelası, ona Knockturn Yolu'nda olduğunu söylüyordu. Bunun bir faydası olmadı, çünkü Harry daha önce böyle bir yerin adını hiç duymamıştı. Weasley'lerin şöminesindeki ateşte, ağız dolusu külün gerisinden yeterince açık konuşamamış olmalıydı. Sakin kalmaya çalışarak ne yapabileceğini düşündü.
Tam o sırada kulağının dibinde bir ses, "Kaybolmadın ya, tatlım?" deyince de yerinde zıpladı.
Önünde yaşlı bir cadı duruyordu, korkunç bir şekilde insan tırnaklarına benzeyen bir tepsi taşıyordu. Ona pis pis gülerek, yosunlu dişlerini gösterdi. Harry geriye çekildi.
"İyiyim, teşekkürler," dedi. "Ben sadece..."
"HARRY! Burda n'aptığını sanıyorsun sen?"
Harry'nin yüreği hopladı. Cadının da kendisi hopladı. Bir dolu tırnak, ayaklarına doğru şelale gibi yağdı. Hogwarts bekçisi Hagrid muazzam cüssesiyle, dimdik kabarmış sakalının üstünde parıldayan böcek karası gözleriyle uzun adımlar atarak onlara doğru gelirken, cadı ona lanet okudu.
Rahatlayan Harry, "Hagrid!" dedi karga gibi bir sesle. "Kayboldum... Uçuç tozu.."
Hagrid, Harry'yi ensesinden yakaladı ve cadıdan uzaklaştırdı, elindeki tepsiyi de savurdu. Çalının çığlıkları, dolambaçlı sokak boyunca, parlak güneş ışığına erişene kadar onları izledi. Harry uzakta aşira, kar beyazı mermer bir bina gördü: Gringotts bankası. Hagrid onu dosdoğru Diagon Yolu'na götürmüştü.
"Üstün başın berbat” dedi boğuk bir sesle, Harry'nin kurumlarını öyle kuvvetle silkeledi ki, az daha onu bir eczanenin dışındaki ejderha gübren variline yapıştırıyordu. "Knockturn Yolu'nda sinsi sinsi dolaşmak, bilmiyorum tekinsiz bir yer, Harry - kimsenin seni orada görmesini istemezsin..."
Harry, "Bunun farkındayım," dedi, Hagrid tekrar üstünü süpürmeye kalkışınca da ona şaşırtmaca verip kurtuldu. "Dedim ya, kayboldum. Peki sen burada ne yapıyordun?"
"Et Yiyen Sümüklüböcek Kovucusu arıyordum," diye homurdandı Hagrid. "Okulun kıvırcık salatalarını mahvediyorlar. Tek başına değilsin ya?"
"Weasley'lerde kalıyordum, ayrı ayrı düştük," diye açıkladı Harry. "Gidip onları bulmam gerek..."
Birlikte sokaktan aşağı doğru yola koyuldular.
Harry yanı sıra koşar gibi yürürken (Hagrid'in o muazzam çizmelerinin her adımı için onun üç adım atması gerekiyordu) Hagrid, "N'oldu da bana cevap vermedin hiç?" diye sordu. Harry, Dobby'yi ve Dursley'lerin yaptıklarını açıkladı.
"Kahrolasıca Muggle'lar!"diye homurdandı Hagrid. "Bilseydim..."
"Harry! Harry! Burdayım!"
Harry kafasını kaldırınca Hermione Granger'ın Gringotts'a çıkan beyaz basamakların tepesinde durduğunu gördü. Gür kestane rengi saçları ardında uçuşarak onların yanına, aşağı koştu.
"Gözlüğüne de ne oldu? Merhaba, Hagrid... Ah, ikinizi yeniden görmek ne harika... Gringotts'a geliyor musun, Harry?"
"Weasley'leri bulur bulmaz, ı odi Harry.
"Fazla beklemeyeceksin," diye sırıttı Hagrid.
Harry ve Hermione etraflarına baktılar. Ron, Fred, George, Percy ve Mr Weasley kalabalık sokaktan doğru son sürat geliyorlardı.
"Harry," dedi Mr Weasley soluk soluğa. "Sadece bir p-vn? öteye gitmiş olsan diye umut ediyorduk..." Kafasının pırıl pırıl parlayan saçsız bölümünü kuruladı. "Molly çok endişelendi - o da şimdi geliyor."

"Nereye çıktın?" diye sordu Ron.
Hagrid, haşin bir edayla, "Knockturn Yolu” dedi.
"Müthiş!" dedi Fred ve George, bir ağızdan.
Kon, hasetle, "Bizim oraya gitmemize asla izin ve-" dedi.
"Herhalde verilmez," diye homurdandı Hagrid.
Mrs Weasley dörtnala göründü, bir elinde deli gibi çantasını sallıyordu, Ginny ise öbür eline ancak tutunabilmişti.
"Ah, Harry - ah, canım - her yere gitmiş olabilirdin..."
Soluk almaya çalışarak çantasından koca bir elbise fırçacı çıkardı ve Hagrid'in temizleyemediği kurumlan süpürmeye koyuldu. Mr Weasley Harry'nin gözlüğünü aldı, anasıyla bir dokundu ve yepyeni halde geri verdi.
"Eh, artık gitmem gerek” dedi Hagrid, Mrs Weasley elini sıkarken
"Knockturn Yolu, ha! Eğer onu bulmuş olmasaydın, Hagrid!"
"Hogwarts'ta görüşürüz!" Sonn da, başı ve omuzlan tıbş tıkış sokağı dolduran he^tsın üstünde, oradan uzaklaştı.
Harry, Gringotts merdivenlerini tırmanırlarken Ron ve Hermione'ye, "Bilin bakalım Borgın ve Burke&'te kimi îr»rdüm?" dedi. "Malfoy ve babası."
Arkalarından gelen Mr Weasley, "Lucius Malfoy bir şey aldı mı7" diye sordu hemen.
"Hayır, satıyordu."
Mr Weasley, ürperten bir memnuniyetle, "Demek kaygılanmış," dedi. "Ah, Lucius Malfoy'u herhangi bir nedenle yakalamayı nasıl isterdim..."
Kapıda reverans yapan bir cincüce onları bankaya buyur ederken, Mrs Weasley, "Dikkat et, Arthur," dedi haşin haşin. "O aile insanın başına dert açar, beceremeyeceğin işin altına girme."
"Demek sen benim Lucius Malfoy'la başa çıkamayacağımı sanıyorsun?" Mr Weasley incinmişti, ama Hermione'nin annesiyle babasını görür görmez dikkati dağıldı. Büyük mermer holü boydan boya dolanan bankonun başında durmuş, Hermione'nin onları tanıştırmasını bekliyorlardı.
Mr Weasley sevinçle, "Ama siz Muggle'sınız!" dedi. "Beraber bir içki içmeliyiz! Neymiş bakalım bu? Ah, Muggle parası değiştiriyorsunuz. Molly, bak!" Heyecanla, Mr Grarnger'ın elindeki on sterlinlik banknota işaret etti.
Weasley'ler ve Harry, başka bir Gringotts cincücesi tarafından yeraltındaki mahzenlere götürülürken, Ron Hermione'ye, "Burada buluşuruz," dedi.
Mahzenlere, cincücelerin sürdüğü ve bankanın altındaki tüneller boyunca uzanan minyatür raylarda hızlı hızlı giden arabalarla ulaşılıyordu. Harry, Weasley'lerin mahzenine kadar olan kelle koltukta yolculuktan pek keyiflendi. Ama mahzen açılınca kendini Knockturn Yolu'nda olduğundan da kötü hissetti. İçerde küçücük bir gümüş Sickle yığını ve sadece bir altın Gaileon vardı. Mrs Weasley önce köşe bucakta kalan olmasın diye yokladı, sonra da hepsini çantasına süpürdü. Harry mahzenine vardığında kendini daha da kötü hissetti. Avuç dolusu madeni parayı çantasına doldururken içerdekileri gözden saklamaya çalıştı.
Dışarı mermer merdivenlere yeniden çıkınca ayrıldılar. Percy yeni bir tüy kaleme ihtiyacı olduğu konusunda belli belirsiz bir şeyler mırıldandı. Fred ve George, Hogwarts'tan arkadaşları Lee Jordan'ı görmüşlerdi. Mrs Weasley ve Ginny, elden düşme elbiseler satan dükkâna gidiyorlardı. Mr Weasley, Granger'lan bir içki için Leaky Cauldron'a götürmekte ısrar edip duruyordu.
Mrs Weasley, Ginny'le yola çıkarken, "Okul kitaplarınızı almak için hepimiz bir saat sonra Flourish ve Blotts'un önünde buluşuruz," dedi. İkizlerin arkasından da bağırdı: "Knockturn Yolu'na adım atmak yok, anlaşıldı mı?"
Harry, Ron ve Hermione dolambaçlı, parke taşı döşeli yolda yürümeye başladılar. Harry'nin cebindeki kesede neşeyle şangırdayan altın, gümüş ve bronzlar ille de harcanmak istiyordu. O da çilekli ve fıstıklı üç tane kocaman dondurma aldı, sevinçle yalaya yalaya dolaşmaya koyuldular, bir yandan da dükkânların baştan çıkarıcı vitrinlerine bakıyorlardı. Ron, "Kaliteli Quidditch Malzemeleri" dükkânının vitrinindeki bir tam takım Chudley Cannon giysisine özlemle gözlerini dikti. Derken Hermione onları mürekkep ve parşömen kâğıt almak üzere bitişiğe sürükledi. Gambol ve Japes Büyücülük Şakaları Mağazası'nda Fred, George ve Lee Jordan'la karşılaştılar; "Dr. Filibuster'ın Meşhur Islak Başlamalı, Isısız Maytaplarından stok yapmakla meşguldüler. Kırık asalar, titrek pirinç teraziler ve iksir lekeli eski cüppelerle dolu minicik bir elden düşme eşya dükkânında da Percy'yi buldular. Güç Sahibi Olan Sınıf Başkanları adlı küçük ve son derece sıkıcı bir kitabı derin derin okumaya dalmıştı.
Ron kitabın arka kapağından yüksek sesle okudu: "Hogwarts Sınıf Başkanları ve daha sonraki meslek hayatları üzerine bir çalışma. Büyüleyici, ha..."
"Git surdan," diye tersledi Percy.
Percy'yi kendi haline bırakıp giderlerken, Ron, Harry ile Hermione'ye alçak sesle, 'Tabii, çok hırslı," dedi. "Percy her şeyi önceden planlamış durumda... Sihir Bakanı olmak istiyor..."
Bir saat sonra Flourish ve Blotts'a gittiler. Anlaşılan kitapçıya tek giden onlar değildi. Dükkâna yaklaştıklarında şaşkınlık içinde kapının dışında büyük bir kalabalığın içeri girmek için itiştiğini gördüler. Bunun nedeni de, üst vitrine boydan boya asılmış bir pankartla ilan ediliyordu zaten.
GILDEROY LOCKHART
bugün 12.30 -16.30 arasında özyaşamöyküsü SİHİRLİ BEN'i imzalayacak
Hermione, "Onunla sahiden tanışabileceğiz demek!" diye çığlık attı. "Yani, listedeki kitapların neredeyse hepsini yazmış!"
Kalabalık daha çok Mrs Weasley'nin yaşına yakın cadılardan oluşmuşa benziyordu. Canından bezmişe benzeyen bir büyücü kapıda durmuş, "Sakin olalım, hanımlar..." diyordu. "Lütfen, itmeyin... kitaplara dikkat edin, lütfen..."
Harry, Ron ve Hermione itişe kakışa içeri girdiler. Büyük bir kuyruk, Gilderoy Lockhart'ın oturmuş, kitaplarını izlediği dükkânın arka bölümüne kadar uzanıyordu. Her biri Ölüm Perisini Kovalamaktan birer tane kapıp, sıraya, Weasley'lerin geri kalanının Mr ve Mrs Granger ile birlikte durduğu noktaya sokuldular.
"Ah, buradasınız, iyi," dedi Mrs Weasley. Soluk soluğa kalmış gibiydi, boyuna saçını düzeltiyordu. "Bir dakika sonra onu görebileceğiz..."
Gilderoy Lockhart yavaş yavaş göründü. Kendi yüzünün büyük resimleriyle çevrili bir masaya oturmuştu. Resimlerin hepsi göz kırpıyor ve göz kamaştıracak kadar beyaz dişlerini kalabalığa gösteriyorlardı. Gerçek Lockhart ise, gözlerinin rengine tamı tamına uyan unutmabeni mavisi giysilere bürünmüştü. Ucu sivri büyücü şapkası, dalgalı saçlarına şık bir açıyla oturtulmuştu.
Kısa boylu, öfkesi burnunda bir adam dans edercesine koşuşturup, her kör edici çakışıyla birlikte mor dumanlar çıkartan büyük siyah bir fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekiyordu.
Daha iyi bir görüntü için geriye çekilirken, Ron'a, "Çekil yolumdan," diye hırladı. "Bu resimler Gelecek Postası için."
Fotoğrafçının üzerine bastığı ayağını ovan Ron, "Aman, ne önemli," dedi.
Gilderoy Lockhart onu duydu. Başını kaldırıp baktı. Ron'u gördü - sonra da Harry'yi gördü. Bakakaldı. Derken ayağa fırladı ve resmen haykırdı: "Bu Harry Potter olamaz, değil mi?"
Kalabalık ikiye ayrılarak heyecanla fısıldaşmaya koyuldu. Lockhart ileri atlayıp Harry'nin kolundan yakaladı ve onu öne çekti. İnsanlar alkışlamaya başladılar. Lockhart, deliler gibi makinesinin düğmesine basıp Weasley'leri kalın bir dumana boğan fotoğrafçı çeksin diye onun elini sıkarken, Harry'nin yüzü alev alev yanıyordu.
"Şöyle güzel, büyük bir tebessüm, Harry," dedi Lockhart, kendi pırıl pırıl dişlerinin arasından. "Sen ve ben birlikte, birinci sayfayı hak ediyoruz."
Sonunda elini bıraktığında, Harry nerdeyse parmaklarını hissedemez hale gelmişti. Gene Weasley'lerin yanına sokulmaya çalıştı, ama Lockhart kolunu omzuna asmış ve onu yanına sıkıca kenetlemişti.
Susmaları için elini sallayarak, "Hanımlar, beyler," dedi yüksek sesle. "Ne kadar olağanüstü bir an bu! Bir süredir yapmaktan kaçındığım küçük bir duyuruyu nihayet yapmam için en uygun an!
"Genç Harry, Flourish ve Blotts'a bugün girdiğinde, sadece benim özyaşamöykümü almak istiyordu, ki ona hemen şimdi memnuniyetle, parasız bir tane vereceğim." kalabalık gene alkışladı, "- ve hiçbir fikri yoktu," diye devam etti Lockhart. Harry'yi biraz sarsaladı, oğlanın gözlüğü sarsılıp burnunun ucuna düştü. "Evet, çok geçmeden benim özyaşamöyküm Sihirli Ben'den çok, çok daha fazlasını elde edeceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Aslında o ve okul arkadaşları gerçek 'sihirli ben'e sahip olacaklar. Evet, hanımlar, beyler, bu eylülde Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocalığı görevini üstleneceğimi size bildirmekle büyük zevk ve gurur duyuyorum."
Kalabalık bağırdı ve alkışladı, Harry'ye de Gilderoy Lockhart'ın bütün eserleri sunuldu. Ağırlıkları altında birazcık sendeleyerek, sahne ışıklarından kurtulup odanın kenarına varmayı başardı. Ginny orada yeni kazanının yanında duruyordu.
Harry ona, "Bunlar senin olsun," diye mırıldandı, kitapları kazana yuvarlayarak. "Ben kendiminkileri satın alırım..."
Harry'nın tanımakta hiç güçlük çekmediği bir ses, "Bahse girerim ki buna bayıldın, değil mi, Potter?" diye sordu. Doğruldu ve kendini, yüzünde her zamanki alaycı gülüşü tanıyan Draco Malfoy'la yüz yüze buldu.
"Meşhur Harry Potter," dedi Malfoy. "Birinci sayfaya geçmeden bir kitapçıya bile giremiyor."
Ginny, "Onu rahat bırak!" dedi. "Bütün bunları istemedi ki!" Harry'nın önünde ilk defa konuşmuştu. Malfoy'a ters ters baktı.
"Potter, bir kız arkadaşın olmuş!" dedi Malfoy ağzını yaya yaya. Ron ve Hermione, her ikisi de Lockhart kitapları yığınlarını sıkı sıkıya tutmuş halde boğuşa boğuşa yanlarına gelirken, Ginny kıpkırmızı kesildi.
"Sensin ha," dedi Ron. Malfoy'a sanki ayakkabısının tabanındaki nahoş bir şeymiş gibi bakıyordu. "Harry'yi burda gördüğüne şaşırdın, ha?"
"Seni bir kitapçıda gördüğüme şaşırdığım kadar değil, Weasley. Herhalde annenle baban bunların parasını ödemek için bir ay aç kalmıştır."
Ron, Ginny kadar kızardı. Kitapları kazana bırakıp Malfoy'a doğru hamle etti, ama Harry ile Hermione arkadan onun ceketini yakaladılar.
"Ron!" dedi Mr Weasley, Fred ve George'la birlikte kalabalıkla mücadele ederek gelmişti. "Ne yapıyorsun? Burası çıldırmış, hadi dışarı çıkalım."
"Bak hele sen - Arthur Weasley."
Mr Malfoy'du. Elini Draco'nun omzuna koymuş, tıpkı onun gibi alayla gülüyordu.
Mr Weasley başıyla soğuk bir selam vererek, "Lucius," dedi.
"Bakanlık'ta çok meşgulmüşsün diye duydum," dedi Mr Malfoy. "Bütün bu baskınlar... umarım sana fazla mesai ödüyorlardır?"
Ginny "nin kazanına uzanarak oradaki parıl parıl Lockhart kitaplarının arasından, Yeni Başlayanlar için Biçim Değiştirme Rehberi'nin çok eski, çok yıpranmış bir baskısını çıkardı.
"Besbelli ki ödemiyorlar. Yazıklar olsun, sana iyi para vermiyorlarsa, büyücü adına leke sürmenin ne yararı var?"
Mr Weasley, Ron ve Ginny'den daha da fazla kızardı.
"Büyücü adına neyin leke süreceği konusunda çok farklı fikirlerimiz var, Malfoy."
Mr Malfoy, soluk renkli gözleriyle, onları kaygıyla izleyen Mr ve Mrs Granger'ı süzerek, "Anlaşılıyor," dedi. "Kimlerle dolaşıyorsun, Weasley... oysa ben senin ailenin daha alçalamayacağını düşünüyordum…
Ginny'nin kazanı havada uçarken madeni bir gümbürtü duyuldu. Mr Weasley kendini Mr Malfoy'un üstüne atmış, onu bir kitap rafının üstüne, geriye savurmuştu. Onlarca ağır büyü kitabı, gümbür gümbür hepsinin başına indi. Fred ve George, "İşini bitir, baba!" diye bağırdılar. Mrs Weasley, avaz avaz, "Hayır, Arthur, hayır!" diye haykırıyordu. Kalabalık geriye doğru kaçıştı, sonuçta daha da fazla raf devirdiler. Mağaza görevlisi, "Beyler lütfen... Lütfen!" diye bağırdı. Sonra daha da yüksek sesle bağırdı: "Ayrılın, hadi, beyler, ayrılın..."
Hagrid bir kitap denizi arasından onlara doğru kararlı bir şekilde geliyordu. Bir anda Mr Weasley ile Mr Malfoy'u çekip ayırdı. Mr Weasley'nin dudağı kesilmişti, Mr Malfoy da gözüne bir Zehirli Mantarlar Ansiklopedisi yemişti. Ginny'nin eski biçim değiştirme kitabını hâlâ elinde tutuyordu. Gözleri kötülükle ışıldayarak kitabı kıza fırlattı.
"Al, kız - kitabını al - babanın sana verebileceğinin en iyisi bu..."
Kendini Hagrid'in kıskacından kurtararak Draco işaret etti ve dükkândan hızla çıkıp gitti.
Hagrid, giysilerini düzeltirken Mr Weasley'yi neredeyse havaya kaldırarak, "Ona aldırmamalıydın, Arthur," dedi. "Kokuşmuş onlar, bütün aile, herkes bilir bunu. Hiçbir Malfoy'un söylediğini dinlemeye değmez. Kötü kan, mesele bu. Hadi yürü çıkalım burdan."
Görevli sanki onlara, gitmesini engellemek istermiş gibi görünüyordu, ama boyu Hagrid'in beline bile gelmiyordu, o da bir şey yapmamanın kendisi için hayırlı olacağını düşündü herhalde. Aceleyle sokağa çıktılar, Granger'lar korkudan titriyordu, Mrs Weasley ise çileden çıkmıştı.
"Çocuklarına çok iyi örnek oluyorsun doğrusu, çok... halkın içinde kavga etmek... Gilderoy Lockhart ne düşünmüş olmalı kim bilir..."
"Memnun oldu," dedi Fred. "Biz çıkarken ne sorduğunu duymadın mı? Gelecek Postası'nda çalışan o adama, kavgayı da yazısının içine sokabilir mi diye soruyordu hepsi tanıtıma girermiş."
Ama Leaky Cauldron'da şömine başına geri döndüklerinde, hızı kesilmiş bir gruptular. Harry, Weasley'ler ve aldıkları her şey Kovuk'a, Uçuç tozu kullanarak gidecekti. Meyhaneden öbür yandaki Muggle sokağına gitmek için ayrılan Granger'larla vedalaştılar. Mr Weasley tam onlara otobüs duraklarının nasıl kullanıldığını sormaya başlamıştı ki, Mrs Weasley'nin yüzündeki bakışı görünce hemen sustu.
Harry, Uçuç tozu kullanmadan önce gözlüğünü çıkarıp sağ salim cebine koydu. Bu onun en sevdiği seyahat şekli değildi, orası kesindi

GeCeLeR 12-10-2006 01:35 AM

BÖLÜM 5 - Şamarcı Söğüt

Yaz tatilinin sonu, Harry'ye göre pek çabuk geldi. Hogwarts'a geri dönmek istiyordu, ama Kovuk'ta geçen bir ayda ömrünün en mutlu günlerini yaşamıştı. Dursley'leri ve Privet Drive'da bir daha göründüğünde nasıl buyur edileceğini düşündükçe, Ron'u kıskanmaktan kendini alamıyordu.
Son akşamlarında Mrs Weasley, sihir marifetiyle, Harry'nin en çok sevdiği şeylerin hepsini içeren ve ağız sulandırıcı cinsten bir melas pudingiyle noktalanan görkemli bir yemek hazırladı. Fred ve George, akşamı bir Filibuster maytaplan gösterisiyle sona erdirdiler. Mutfağı, en azından yarım saat sureyle tavandan duvara zıplayıp duran kırmızı ve mavi yıldızlarla doldurdular. Derken sıra son bir fincan sıcak çikolataya, sonra da yatağa geldi.
Ertesi sabah yola çıkmak çok vakit aldı. Horoz öter ötmez kalkmışlardı, ama nasılsa daha yapacak pek çok iş var gibiydi. Mrs Weasley keyifsiz bir şekilde, yedek çorap ve tüy kalemleri arayarak sağa sola koşturuyordu, insanlar yarı yarıya giyinmiş, ellerinde kızarmış ekmek dilimleriyle merdivenlerde birbirine çarpıyordu. Mr Weasley ise Ginny'nin sandığını arabaya taşırken bahçede serseri bir tavuğa çarpıp düştü, az daha boynu kırılıyordu.
Harry sekiz kişinin, altı büyük sandığın, iki baykuşun ve bir farenin nasıl olup da küçük bir Ford Anglia'ya sığacağını anlamıyordu. Mr Weasley'nin eklediği özellikleri hesaba katmamıştı, tabii.
Bagajı açarak, sandıklar kolayca sığacak şekilde nasıl sihirle genişletilmiş olduğunu Harry'ye gösterirken, "Molly'ye tek kelime etmek yok ha," diye fısıldadı.
Sonunda hepsi arabaya binince, Mrs Weasley, Harry, Ron, Fred, George ve Percy'nin yan yana rahat rahat oturduğu arka koltuğa baktı ve, "Muggle'lar gerçekten de sandığımızdan çok şey biliyor, değil mi?" dedi. O ve Ginny, bir park sırasına benzeyecek şekilde uzatılmış ön koltuğa geçtiler. "Yani, dışardan bakınca bu kadar geniş olduğunu hiç anlamazsınız, değil mi?"
Mr Weasley motoru çalıştırdı. Yuvarlana yuvarlana bahçeden dışarı çıkarlarken, Harry eve son kez bakmak için arkasına döndü. Onu ne zaman yeniden göreceğini merak etmesine fırsat kalmadan geri döndüler: George, Filibuster maytap kutusunu unutmuştu. Ondan beş dakika sonra da bahçede kayarak durdular ki Fred süpürgesini almak için eve girebilsin. Ginny feryat edip güncesini unuttuğunu söylediğinde hemen hemen otoyola çıkmışlardı. O yeniden güçbela arabaya tırmandığında ise çok gecikmişlerdi, herkesin de sinirleri gerilmişti.
Mr Weasley önce saatine, sonra karısına baktı.
"Molly, canım..."
"Hayır, Arthur."
"Kimse görmez. Buradaki küçük düğme, benim koyduğum bir Görünmezlik Motoru. Bizi havalandırır, sonra da bulutların üzerinde uçarız. 10 dakikada orada oluruz, kimsenin de haberi olmaz..."
"Hayır, dedim, Arthur, gün ışığında olucak şey değil."
King's Cross'a on bire çeyrek kala vardılar. Mr Weasley yolu koşarak geçip sandıklar için araba buldu. Sonra da, bir telaş, hepsi istasyona koştu.
Harry bir yıl önce Hogwarts Ekspresi'ne binmişti. İşin zor yanı, Muggle gözlerine görünmeyen Peron Dokuz Üç Çeyrek'e girmekti. Bunu yapmak için dokuz ve on sayılı peronları ikiye bölen katı bir bölmenin içinden geçmeniz gerekiyordu. İnsanın canı acımıyordu, ama Muggle'lardan hiçbiri sizi yok olurken fark etmesin diye dikkat etmek gerekiyordu.
Bölmeden geçip kayıtsız bir edayla yok olmak için sadece beş dakikaları kaldığını gösteren tepedeki saate endişeyle bakan Mrs Weasley, "Önce Percy," dedi.
Percy hızla ilerledi ve yok oldu. Mr Weasley onu izledi, sonra da Fred ve George gitti.
Mrs Weasley, Harry ve Ron'a, "Ben Ginny'yi alıyorum, siz ikiniz de hemen bizim arkamızdan gelin” dedi. Ginny’nin elini sıkı sıkı tutup yürüdü. Göz açıp kapayana kadar gitmişlerdi.
"Beraber gidelim, bir dakikamız kaldı," dedi Harry'ye.
Harry, Hedwig'in kafesinin sandığının üstüne güvenli bir şekilde tutturduğundan emin olduktan sonra, el arabasını bölmeyle karşı karşıya gelecek şekilde sürdü. Kendinden son derece emindi. Bu iş Uçuç tozu kullanmanın yarısı kader bile rahatsız değildi. İkisi de el arabası tutamaklarının üzerine eğildiler ve gittikçe hızlanarak azimle bölmeye doğru yürüdüler. Birkaç metre kala bir koşu kopardılar ve...
KÜÜT.
Her iki el arabası da bölmeye çarpıp geriye savruldu. Ron'un sandığı gümbürtüyle yere düştü. Harry dengesini kaybedip yuvarlandı, Hedwig'in kafesi ise parlak zemine çarptı, Hedwig canhıraş çığlıklar atarak, yuvarlanarak uzaklaştı. Çevrelerindeki herkes onlara baktı, yakındaki bir bekçi de, "Ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz siz?" diye bağırdı.
Harry kalkarken kaburgalarını tutarak, "El arabasının kontrolünü kaybettim” dedi soluk soluğa. Ron, Hedwig'i yerden kaldırmaya koştu. Kuş öyle bir kıyamet koparmıştı ki, çevrelerindeki kalabalıktan hayvanlara zalimce davranmakla ilgili mırıltılar yükselmeye başlamıştı.
Harry dişlerinin arasından Ron'a, "Niye geçemiyoruz?" dedi.
"Bilmem..."
Ron çılgın gibi etrafa baka. On kadar meraklı hâlâ onları izliyordu.
"Treni kaçıracağız," diye fısıldadı. "Geçişin niye kendini kapattığını anlamıyorum..."
Harry midesinin tam ortasında tatsız bir duyguyla başını kaldırıp devasa saate baktı. On saniye... dokuz saniye...
El arabasını ihtiyatla öne doğru sürdü, ta ki bölmeyle tam karşı karşıya gelene kadar. Sonra da bütün gücüyle itti. Katı metal yol vermedi.
Üç saniye... iki saniye... bir saniye...
Ron sersemlemiş halde, "Gitti," dedi. 'Tren gitti. Ya annemle babam dönüp yanımıza gelemezse? Yanında hiç Muggle parası var mı?"
Harry acı acı güldü. "Dursley'ler bana altı yıldır harçlık vermedi."
Ron kulağını soğuk bölmeye yapıştırdı.
Gergin bir halde, "Hiçbir şey duyamıyorum," dedi. "Ne yapacağız şimdi? Annemle babamın dönüp yanımıza gelmesi ne kadar vakit alır, bilmiyorum."
Etraflarına baktılar. İnsanlar hâlâ onları gözlüyordu, daha çok da Hedwig'in bitmek tükenmek bilmez feryatları yüzünden.
"Bence en iyisi gidip arabanın yanında beklemek. Çok fazla dikkat çekiy..."
"Harry!" dedi Ron, gözleri parlayarak. "Araba!"
"N'olmuş arabaya?"
"Onunla Hogwarts'a uçabiliriz!"
"Ama ben sanıyordum ki..."
"Burda takıldık kaldık, tamam mı? Ve okula da gitmemiz gerek, ha? Eğer gerçekten acil bir durum varsa, yaşı tutmayan büyücülerin bile sihir kullanmasına izin verilir. Kısıtlama'nın on dokuzuncu bölümü mü ne..."
Harry'nin panik duygusu birden heyecana dönüştü.
"Uçurabilir misin?"
Ron el arabasını çıkışa döndürerek, "Sorun değil," dedi. "Hadi, gidelim. Acele edersek Hogwarts Ekspresi'ni izleyebiliriz."
Meraklı Muggle'lar kalabalığının arasından geçerek istasyondan çıktılar, eski Ford Anglia'nın park edilmiş olduğu yan yola geldiler.
Ron asasının birkaç dokunuşuyla mağarayı andıran bagajı açtı. Sandıklarını gerisin geri içeri koydular, Hedwig'i arka koltuğa yerleştirip kendileri öne oturdular.
Asasının bir başka dokunuşuyla marşı çalıştıran Ron, "Dikkat et, kimse bize bakıyor olmasın," dedi. Harry başım pencereden çıkardı: İlerdeki anayolda trafik gürültüyle akıyordu, ama onların sokağı boş görünüyordu.
"Tamam "
Ron, gösterge tablosundaki minik gümüş bir düğmeye bastı, içinde bulundukları araba gözden kayboldu onlar da. Harry altındaki koltuğun titrediğini hissediyordu, motorun sesini duyuyordu, dizlerindeki elleriyle burnunun üstündeki gözlüğünü de hissediyordu. Ama görebildiği kadarıyla, park edilmiş arabalarla dolu pis bir sokakta yerin biraz yukarısında havada uçan bir çift gözbebeğiydi.
Sağından Ron'un sesi, "Gidelim hadi," dedi.
Yer ile iki yandaki kirli bunlar aşağıda kaldı, araba yükselince gözden uzaklaştı. Birkaç saniye sonra bütün Londra, dumanlı ve ışıl ışıl, altlarında yatıyordu.
Derken patlamayı andıran bir ses duyuldu, arabayla Harry ve Ron yeniden görünür hale geldiler.
"Hey," dedi Ron, Görünmezlik Motoru'nü kurcalayarak. "Bozuk..."
İkisi birden düğmeyi yumruklamaya koyuldular. Araba kayboldu. Sonra bir anda geri döndü.
"Sıkı tutun!" Ron ayağını gaz pedalına bastırdı, dosdoğru alçaktaki pamuk gibi bulutların arasına daldılar. Her şey donuk ve puslu bir hal aldı.
Her yandan üstlerine bastıran kalın bulut kitlesine gözlerini kırpıştırarak bakan Harry, "Şimdi ne yapacağız?" dedi.
"Hangi yönde gittiğimizi anlamak için treni görmemiz gerek."
"Aşağı in öyleyse, çabucak..."
Gene bulutların altına düştüler, koltuklarında dönerek aşağıyı süzdüler...
"Görüyorum!" diye haykırdı Harry. "İleride... orda!"
Hogwarts Ekspresi, kıpkırmızı bir yılan misali, aşağıda ok gibi gidiyordu.
Gösterge tablosundaki pusulayı kontrol eden Ron, "Kuzeye gidiyor," dedi. "Peki, yarım saatte bir kontrol etsek yeter demek ki. Sıkı tutun..." Bir hamlede bulutların içinden yukarı geçtiler. Bir dakika sonra bir güneş ışığı parıltısı içine dalmışlardı.
Bambaşka bir dünyaydı. Arabanın tekerlekleri pamuksu bulut denizinin kenarına değiyordu, gökyüzü kör edici beyazlıktaki güneşin altında parlak, bitmez tükenmez bir maviydi.
"Şimdi tek derdimiz, uçaklar," dedi Ron.
Birbirlerine bakıp gülmeye başladılar, sonra da susamadılar bir türlü.
Sanki akıl almaz bir rüyanın içine atılmıştılar. İnsan ancak böyle yolculuk yapmalı, diye düşündü Harry: Sıcak, parlak güneş ışığıyla dolu, torpido gözünde koca bir karamela paketi olan bir arabayla kar gibi bulut kıvrımları ve kulelerinin yanından geçmek. Hogwarts şatosunun önündeki gepgeniş çimenliğe tereyağından kıl çeker gibi ve pek gösterişli şekilde indiklerinde, Fred ve George'un yüzlerindeki kıskanç ifadeyi görme beklentisi de cabası.
Gittikçe daha kuzeye giderken düzenli olarak treni kontrol ediyorlardı, bulutların altına her indiklerinde başka bir manzarayla karşılaşıyorlardı. Londra kısa sürede gerilerde kalmıştı. Yerini önce derli toplu yeşil tarlalar almış, sonra geniş, morumsu çalılıklar gelmişti. Aşağıda bazen minik, oyuncaktan farksız kiliseleriyle köyler, bazen de rengârenk karıncalan andıran arabalarıyla büyük bir kent görünüyordu.
Ancak olaysız birkaç saatin ardından Harry artık durumun başlangıçtaki kadar eğlenceli olmadığını kabul etmek zorunda kaldı. Karamelalar onları çok susatmıştı ve içecek bir şey yoktu. Ron'la ikisi kazaklarını çıkarmışlardı, ama Harry'nin sırtındaki tişört koltuğunun arkasına yapışmıştı, gözlüğü de terli burnundan aşağı kayıp duruyordu. Artık acayip bulut biçimlerini fark etmeyi bırakmıştı. Özlem içinde binlerce metre aşağıdaki treni düşünüyordu. İnsan orada tombul bir cadının sürdüğü el arabasından buz gibi balkabağı suyu alabilirdi. Neden Peron Dokuz Üç Çeyrek'e geçememislerdi ki sanki?
Saatler sonra, güneş altlarındaki buluttan zemine doğru batmaya başlayıp bulutlan koyu pembe bir renge bururken, Ron karga gibi bir sesle, "Daha da uzakta olamaz, değil mi?" dedi. "Treni kontrol etmeye hazır mısın?"
Tren hâlâ tam altlarındaydı, karla kaplı dağların yanından dolanarak geçiyordu. Bulutların tentesi altında hava daha da karanlıktı.
Ron ayağını gaza bastı ve arabayı yeniden yükseltti ama, tam o bunu yaparken motor inlemeye başladı.
Harry ve Ron birbirlerine endişeli bakışlar attılar.
Ron, "Yoruldu herhalde," dedi. "Daha önce hiç bu kadar uzağa gitmemişti..."
Ve ikisi de, gökyüzü gittikçe kararırken inleme sesinin de gitgide arttığını fark etmiyormuş gibi davrandılar. Yıldızlar karanlıkta tomurcuklanıyordu. Harry kazağını yeniden giydi, cam sileceklerinin sanki durumu protesto ediyormuş gibi daha halsizce hareket etmelerini de görmezlikten gelmeye çalıştı.
"Pek bir şey kalmadı” dedi Ron. Harry'den çok arabayla konuşur gibi bir hali vardı. "Artık pek bir şey kalmadı." Sonra da kaygılı bir edayla gösterge tablosuna okşarcasına vurdu.
Az sonra yeniden bulutların altına indiklerinde, tanıdıkları bir nirengi noktasını karanlıkta görmek için gözlerini kısmaları gerekti.
"işte!" diye haykırdı Harry, Ron'la Hedwig'i de yerlerinden sıçrattı. "Dosdoğru ileride!"
Gölün üzerindeki yarın tepesinde duran Hogwarts şatosunun silueti, birçok kulesiyle karanlık ufka vurmuştu.
Ama araba da titremeye ve yükselti kaybetmeye başlamıştı.
"Hadi," dedi Ron kandırmak istercesine, direksiyonu biraz salladı. "Geldik sayılır, hadi..."
Motor inim inim inledi. Kaportanın altından ince buhar fıskiyeleri fışkırıyordu. Göle doğru uçarlarken Harry kendini koltuğunun kenarlarına sımsıkı yapışmış buldu.
Araba pis bir yalpa vurdu. Camından bakan Harry, suyun düzgün, kara, parlak yüzeyini bir mil aşağıda gördü. Ron'un direksiyondaki parmaklarının boğumları bembeyaz olmuştu. Araba yeniden yalpaladı.
"Hadi," diye mırıldandı Ron.
Gölün üzerindeydiler... şato hemen ilerideydi... Ron ayağını gaza bastı. Bir şeyler gürültüyle şangırdadı, bir cızırtı duyuldu ve motor tamamen sustu.
"Hey," dedi Ron, sessizliğe.
Arabanın burnu düştü. Gittikçe hız alarak düşüyorlardı, dosdoğru kalın şato duvarının üstüne gidiyorlardı.
Ron, direksiyonu tam devir döndürerek, "Haayııır!" diye haykırdı. Araba büyük bir kavis çizerken taş duvara vurmaktan birkaç santimle kurtuldular. Karanlık seraların üzerinde uçtular, sonra sebze tarhını geçtiler, onun ardından da siyah çimenleri. Bu arada boyuna yükselti kaybediyorlardı.
Ron direksiyonu büsbütün bırakıp arka cebinden asasını çıkardı.
"DUR! DUR!" diye bağırdı, bir yandan da gösterge tablosuyla ön cama pat pat vuruyordu. Ama hâlâ aşağı düşüyorlardı, toprak hızla onlara doğru yükseliyordu.
"O AĞACA DİKKAT ET!" diye böğürdü Harry, direksiyona atıldı, ama çok geç...
KÜÜT.
Madenin tahtaya vurmasından çıkan sağır edici patırtıyla koca ağaç gövdesine çarptılar ve yere vurdular. Ezilen kaportanın altından buhar dalgaları çıkıyordu. Hedwig dehşet içinde bağırıyordu. Harry'nin başını ön cama vurduğu yerde golf topu büyüklüğünde bir şiş zonkluyordu. Sağında ise Ron pes perdeden umutsuz bir inilti kopardı.
"İyi misin?" dedi Harry hemen.
Ron, sesi titreyerek, "Asam," dedi. "Asama bak."
Asa kırılmış, nerdeyse ikiye ayrılmıştı. Birkaç kıymığın tuttuğu ucu gevşek gevşek sarkıyordu.
Harry okulda tamir edeceklerinden emin olduğunu söylemek için ağzını açıyordu ama, söze başlayamadı bile. Tam o anda arabanın onun olduğu tarafına bir şey vurdu. Hem de saldıran bir boğanın gücüyle. Bu vuruş onu yana, Ron'a doğru savurdu. Tam o sırada, aynı derecede sağlam bir darbe de arabanın tavanına geldi.
"N'oluyo..."
Ön camdan dışarı bakan Ron soluğunu tuttu, Harry de başını çevirdi ve piton kadar kalın bir dalın ön cama vurduğunu gördü. Çarptıkları ağaç onlara saldırıyordu. Gövdesi neredeyse ortadan ikiye eğilmişti, boğum boğum dallarıyla arabanın erişebildiği her santimetre karesine darbeler indiriyordu.
Bir başka büyük dal kapıda büyük bir göçük meydana getirirken, Ron, "Aaah!" diye bağırdı. Ön cam şimdi yumruk halini almış küçük dalların darbe sağanağı altında titriyordu. Koçbaşı kadar kalın bir başka dal ise, içeri göçüyor gibi olan çatıya kudurmuşçasına vuruyordu...
"Kaç, canını kurtar!" diye bağırdı Ron. Tüm gücüyle kapısına yüklendi, ama bir saniye sonra başka bir dalın acımasız aparkütüyle gerisin geri Harry'nin kucağına düştü.
Tavan çökerken, "İşimiz bitik!" diye sızıldandı. Neyse ki tam o anda arabanın döşemesi titreşmeye başladı - motor yeniden çalışmıştı.
"Geri vites!" diye haykırdı Harry ve araba ok gibi geriye gitti. Ağaç hâlâ onlara vurmaya çalışıyordu. Hızla erişme mesafesinden uzaklaştıkları sırada onları kamçılamaya çalışırken neredeyse topraktan çıkmıştı, köklerinin gıcırdadığını duyabiliyorlardı.
Ron, soluk soluğa, "Ucu ucuna yırttık," dedi. "Aferin, araba."
Ancak araba da artık gücünün son haddine erişmişti. İki şıngırdamayla kapılar açıldı, Harry koltuğunun yan yattığını hissetti. Bir an sonra nemli toprak üzerine serilmişti. Gürültülü pat pat sesleri ona arabanın eşyalarını bagajdan boşalttığını anlattı. Hedwig'in kafesi arabadan uçarak çıktı, havada açıldı. Hedwig de, yüksek öfkeli bir ötüşle, geriye bile bakmadan şatoya doğru hızla uçtu. Sonra göçmüş, çizilmiş halde, buharlar içindeki araba, arka farları öfkeli öfkeli yanarak karanlığın içinde gürleye gürleye uzaklaştı.
Ron arkasından, "Geri dön!" diye bağırdı, kırık asasını sallayarak. "Babam beni öldürecek!"
Ama araba, egzozundan çıkan son bir homurtuyla gözden kaybolmuştu.
Ron, canından bezmiş halde, fare Scabbers'ı almak için eğilerek, "Şansımıza inanabiliyor musun?" dedi. "Çarpabileceğimiz bütün ağaçlar içinde, bize vurarak karşılık verecek bir ağacı seçtik."
Omzunun üstünden geriye, dallarını hâlâ tehdit edici biçimde sallayan ihtiyar ağaca baktı.
Harry, yorgun yorgun, "Hadi," dedi, "yukarı, okula gitsek iyi olacak."
Hiç de hayal ettikleri muzaffer geliş değildi bu. Kaskatı, soğuk ve zedelenmiş halde, sandıklarının ucundan yakaladılar ve onları otlarla kaplı yamaçtan yukarı, okulun meşe ön kapısına doğru çekmeye başladılar.
"Sanırım şölen başlamış bile," dedi Ron. Sandığını ön merdivenin altında bıraktı, ışıklı bir pencereden içeri bakmak için sessizce öte yana geçti. "Hey, Harry, gel de bak Seçme'yi yapıyorlar!"
Harry bir koşu onun yanına gitti, Ron'la ikisi Büyük Salon'u gözlediler. Dört uzun, kalabalık masanın üstünde, havanın ortasında sayısız mum uçuşuyordu, altın tabaklarla kadehleri parlatıyorlardı. Tepede, hep dışarıdaki gökyüzünü yansıtan büyük tavan, yıldızlarla ışıl ısıldı.
Ucu sivri, siyah Hogwarts şapkalarının oluşturduğu ormanın arasından Harry ödü kopmuş gibi görünen birinci sınıfların tek sıra halinde Salon'a girdiğini gördü. Ginny de aralarındaydı, capcanlı Weasley saçları sayesinde rahatça göze çarpıyordu. Bu arada, saçı sımsıkı topuz yapılmış gözlüklü bir cadı olan Profesör McGonagall, meşhur Hogwarts Seçmen Şapkası'nı yeni gelenlerin önündeki bir tabureye yerleştiriyordu.
Her yıl bu eski, yamalı, yıpranmış ve pis şapka, Hogwarts'ın dört binasına (Gryffindor, Hufflepuff, Ravenclaw ve Slytherin) girecek öğrencileri seçerdi. Harry tam bir yıl önce onu başına koyduğunu ve taşlaşmış bir halde kulağına yüksek sesle mırıldandığı kararı beklediğini çok iyi hatırlıyordu. Birkaç dehşet verici saniye boyunca şapkanın onu Slytherin'e, diğerlerinin hepsinden daha fazla karanlık cadı ve büyücü çıkarmış olan binaya vereceğinden korkmuştu. Neyse ki sonunda Ron, Hermione ve geri kalan Weasley'lerle birlikte kendini Gryffindor'da bulmuştu. Geçen yıl Harry ile Ron, Gryffindor'un yedi yıldır Slytherin'i ilk kez yenip Okul Şampiyonluğu'nu kazanmasına yardımcı olmuşlardı.
Küçücük, saçları kurşuni renkli bir oğlan şapkayı başına koymaya çağrılmıştı. Harry'nin bakışları onun üzerinden Okul Müdürü Profesör Dumbledore'un öğretmenler masasından seçimi izlediği yere kaydı.
Dumbledore'un uzun gümüş rengi sakalı ve yarım ay gözlüğü mumların ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Birkaç iskemle ötede Harry, gökzümrüt rengi cüppesiyle Gilderoy Lockhart'ı gördü. En uçta da kocaman, bol saçlı sakallı, kadehinden doya doya içen Hagrid oturuyordu.
Harry, "Dur bakalım..." diye mırıldandı Ron'a. "Öğretmenlerin masasında boş bir iskemle var... Snape nerede?"
Profesör Severus Snape, Harry'nin en az sevdiği öğretmendi. Harry de Snape'in en az sevdiği öğrenci oluyordu. Zalim, alaycı, kendi binası (Slytherin) dışındaki hiçbir öğrencinin sevmediği Snape, iksir dersim okutuyordu.
Ron umutla, "Belki de hastadır!" dedi.
"Belki de ayrılmıştır. Biliyorsun, Karanlık sanatlara Karşı Savunma dersini gene elden k ediyor ve..."
Ron coşkuyla, "Hatta kovulmuş olabilir," dedi. "Yani, herkes ondan nefret
"Ya da," dedi arkalarından gelen buz gibi bir ses, "ikinizin neden okul treniyle gelmediğini duymayı bekliyordur."
Harry hızla arkasına döndü. Orada, kara cüppesi soğuk bir esintiyle dalgalanarak, Severus Snape duruyordu. Sıska, soluk yüzlü, kanca burunlu, omuzlarına kadar inen yağlı saçları olan bir adamdı. Şu anda da, Harry ile Ron'a başlarının adamakıllı dertte olduğunu anlatan bir edayla gülümsüyordu.
"Arkamdan gelin," dedi Snape.
Harry ve Ron, birbirlerine bakmaya bile cesaret edemeyerek onu merdivenlerden yukarı, alev alev yanan meşalelerle aydınlatılmış muazzam, bol yankılı Giriş Salonu'na kadar izlediler. Büyük Salon'dan pek leziz bir yemek kokusu dalga dalga yayılıyordu, ama Snape onları sıcaklık ve ışıktan uzağa, mahzenlere inen dar taş merdivenden aşağı götürdü.
Soğuk geçidin ortasındaki bir kapıyı açıp parmağıyla işaret ederek, "İçeri!" dedi.
Titreyerek Snape'in odasına girdiler. Gölgeli duvarlar boyunca, içlerinde Harry'nin o anda isimlerini bilmeyi pek de istemediği her türlü iğrenç şeyin yüzdüğü büyük cam kavanozlar sıralanmıştı. Şömine karanlık ve boştu. Snape kapıyı kapadı, dönüp onlara baktı.
Yumuşak bir edayla, "Demek," dedi, "tren meşhur Harry Potter ve sadık yardakçısı Weasley için yeterince iyi değil. Gelişimizle bir patırtı koparmak istedik, öyle mi, beyler?'
"Hayır, efendim, King's Cross'taki bölme yüzünden, o..."
"Sus!" dedi Snape soğuk soğuk. "Arabayı ne yaptınız?"
Ron yutkundu. Bu, Shape'in, Harry'de, düşünceleri okuyormuş izlenimini ilk uyandırışı değildi. Ama bir ân sonra Snape bugünün Akşam Postası sayısını açınca,meseleyi anladı.
Onlara manşeti göstererek Görüldünüz," diye tısladı. "UÇAN FORD ANGLIA, MUGGLE'LARI ŞAŞKINA ÇEVİRİYOR". Yüksek sesle okumaya başladı: "Londra'da iki Muggle, Postane kulesi üstünden uçan eski bir araba gördüklerinden eminler... öğleyin Norfolk'ta Mrs Heuy Ehyliss çamaşırlarını asarken... Peebles'lı Mr An-gus Fleet polise bildirdi' ... toplam altı-yedi Muggle. Sanırım baban Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi'nde çalışıyor, değil mi?" dedi, Ron'a bakıp daha da pis pis gülümseyerek. "Vay vay vay... öz oğlu..."
Harry kendini, çılgın ağacın daha büyük dallarından biriyle midesine çok kuvvetli bir darbe yemiş gibi hissetti. Eğer bir tek kişi bile Mr Weasley'nin arabayı büyülediğini anlayacak olursa... bunu hiç düşünmemişti...
"Parkta arama yaparken, çok değerli bir Şamara Söğüt'e hatırı sayılır ölçüde hasar verildiğim fark ettim," diye devam etti Snape.
Ron, "O ağaç bize, bizim ona verdiğimizden daha fazla zarar verdi," diye patladı.
"Sus dedim! Ne yazık ki benim binamda değilsiniz ve sizi okuldan atma kararı bana ait değil. Şimdi gidip bu mutluluk verici yetkiye sahip olan insanları çağıracağım. İkiniz de burada bekleyin."
Harry ve Ron, bembeyaz yüzlerle birbirlerine baktılar. Harry artık karnının açlığının bile farkında değildi. Şu anda kendini son derece hasta hissediyordu. Snape'in masasının arkasındaki rafta yeşil bir sıvıya sarkıtılmış uzun, çamurumsu şeye bakmamak için kendini zorladı. Snape, Gryffindor binasının başında olan Profesör McGonagall'ı almaya bile gitmiş olsa daha iyi durumda sayılmazlardı. Snape'ten daha adil olabilirdi, ama gene de kurallara son derece bağlıydı.
On dakika sonra Snape döndü, elbette ki yanında Profesör McGonagall vardı. Harry daha önce de birkaç kez Profesör McGonagal 'ı kızgın görmüştü ama, ya ağzının ne kadar incelebileceğini unutmuştu ya da onu daha önce hiç bu kadar kızgın görmemişti. Girer girmez asasını kaldırdı. Harry de, Ron da oldukları yere sindiler, ama o asasını sadece boş şömineye doğru tuttu, birden alevler parladı.
"Oturun," dedi, ikiside geri geri şöminenin yanındaki iskemlelere gittiler.
Profesör McGonagall gözlüğü tekinsiz bir şekilde parıldayarak, "Açıklayın” dedi.
Ron istasyonda onların geçmesine izin vermeyen bölmeden alarak, hikâyeye başladı.
"... yani başka şansımız yoktu, Profesör, trene binemiyorduk."
Profesör McGonagall, soğuk bir edayla Harry'ye, "Niye bize baykuşla mektup yollamadınız?" diye sordu. "Senin bir baykuşun olsa gerek."
Harry ağzı açık ona bakakaldı. Besbelli yapmaları gereken buydu, ama ancak o söyleyince anlayabilmişti.
"Ben... ben düşünemedim..."
"Bu," dedi, Profesör McGonagall, "hemen belli oluyor".
Kapı vurulunca, her zamankinden daha da memnun görünen Snape açtı. Müdür Profesör Dumbledore orada duruyordu.
Harry'nin bütün vücudu uyuştu. Dumbledore fevkalade ciddi görünüyordu. Adamakıllı kemerli burnunun üzerinden onlara baktı. Harry birden kendini, keşke Ron'la ikisi hâlâ Şamarcı Söğüt'ten dayak yiyor olsalar diye düşünürken buldu.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Dumbledore, "Lütfen bunu neden yaptığınızı açıklayın," dedi.
Bağırsa daha iyi olurdu. Harry onun sesindeki hayal kırıklığından nefret etti. Nedense gözlerine bakamadığı için, dizlerine doğru konuştu. Dumbledore'a, büyülü arabanın sahibinin Mr Weasley olduğu dışında her şeyi anlattı, işin o kısmına sanki Ron'la ikisi istasyonun dışında tesadüfen uçan bir araba bulmuşlar süsü verdi. Dumbledore'un işin aslını hemen anlayacağından emindi, ama müdür araba hakkında hiçbir şey sormadı. Harry sözlerini bitirince de, gözlüğünün arkasından onlan süzmeye devam etti.
Ron, umutsuz bir sesle, "Gidip eşyalarımızı toplayalım," dedi.
Profesör McGonagall, "Sen neden söz ediyorsun, Weasley?" dedi yüksek sesle.
"Eh, bizi kovuyorsunuz, değil mi?"
Harry hemen Dumbledore'a baktı.
"Bugün değil, Mr Weasley," dedi Dumbledore. "Ama ikinize de yapmış olduğunuz şeyin ciddiyetini mutlaka anlatmalıyım. Bu akşam ikinizin de ailelerine yazacağım. Ayrıca sizi uyarmak zorundayım, eğer bunun gibi bir şey daha yaparsanız, sizi okuldan atmaktan başka seçeneğim kalmayacak."
Snape'in sanki Noel iptal edilmiş gibi bir hali vardı. Boğazını temizleyerek, "Profesör Dumbledore," dedi,
"bu iki oğlan Genç Yaşta Büyücülüğün Kısıtlanması Kararnamesi'ni hiçe saydı, ihtiyar ve değerli bir ağaca önemli bir hasar verdi... eminim ki bu türden davranışlar..."
Dumbledore, sakin sakin, "Bu çocukların cezalandırılmasına karar vermek Profesör McGonagall'a düşer, Severus," dedi. "Onun binasında, onun sorumluluğu altındalar." Profesör McGonagall'a döndü. "Şölene dönmem gerek, Minerva. Birkaç duyuru yapmak zorundayım. Gel, Severus, tadına bakmam gereken pek lezzetli görünüşlü bir hardallı kek var."
Snape, Harry ve Ron'a zehir dolu bir bakış ata ve kendi odasından çıkartılmasına göz yumdu. Onları, hâlâ intikam peşindeki bir kartal gibi süzen Profesör McGonagall'la yalnız bıraktı.
"Hastane kanadına gitsen iyi olur, Weasley, yaran kanıyor."
"Pek sayılmaz," dedi Ron, gözünün üstündeki kesiği koluyla siliverdi. "Profesör, kardeşimin Seçilmesini görmek istiyordum..."
"Seçme Töreni bitti. Kız kardeşin de Gryffindor da."
"Ah, iyi."
"Hazır Gryffindor'dan laf açılmışken..." dedi Profesör McGonagall, sert sert. Ama Harry hemen onun sözünü kesti: "Profesör, arabayı alırken sömestr başlamamıştı. Yani... yani aslında Gryffindor'dan puan düşülmesine gerek yok, değil mi?" Sözünü bitirip kaygıyla onu süzdü.
Profesör McGonagall ona delici bir bakış attı, ama Harry onun neredeyse gülümsediğinden emindi. Hiç değilse, ağzı o kadar ince görünmüyordu.
"Gryffindor'dan puan düşmeyeceğim," deyince, Harry'nin yüreği ferahladı. "Ama ikiniz de paydos saatinde çalışarak cezalandırılacaksınız."
Bu, Harry'nin istediğinden daha iyiydi. Dumbledore'un Dursley'lere yazmasına gelince umurunda bile değildi. Harry onların Şamarcı Söğüt kendisini dümdüz etmedi diye hayal kırıklığına uğrayacaklarını gayet iyi biliyordu.
Profesör McGonagall yeniden asasını kaldırdı ve Snape'in masasına tuttu. İki büyük tabak sandviç, iki gümüş kadeh ve bir sürahi buzlu balkabağı suyu bir pop sesiyle ortaya çıktı.
"Burada yiyip sonra dosdoğru yatakhanenize gideceksiniz," dedi. "Ben de şölene dönmeliyim."
Kapı arkasından kapanınca, Ron uzun, alçak bir ıslık çaldı.
Bir sandviç kaparak, "İşimiz bitti sanmıştım," dedi.
"Ben de," dedi Harry. O da bir sandviç eldi.
Ron, bir ağız dolusu tavuk ve jambonun abasından, "Ama şansımıza inanabiliyor musun?" diye sordu. "Fred ve George o arabayla beş ya da altı kere uçmuş olmalı ve onları hiçbir Muggle görmedi." Yutarak koca bir ısırık daha aldı. "Neden bölmeden geçemedik?"
Harry omuzlarını silkti. "Ama bundan sonra attığımız adıma dikkat etmemiz gerek," dedi, hayatından memnun halde büyük bir yudum balkabağı suyu içti. "Keşke şölene katılabilseydik..."
Ron, bilgiç bilgiç, "Gösteriş yapmamızı istemedi," dedi. "İnsanların bunun akıllıca bir şey olduğunu düşünmesini istemiyor, uçan arabayla gelmenin..."
Yiyebildikleri kadar sandviç yedikten sonra (tabak bittikçe kendini yeniden dolduruyordu) kalkıp odadan çıktılar, Gryffindor Kulesi'ne giden bildik yolu tuttular. Şato sessizdi; şölen bitmişti galiba. Mırıldanan portrelerle gıcırdayan zırhların yanından geçip dar taş merdivenleri tırmandılar. Sonunda Gryffindor Kulesi'nin gizli girişinin, pembe ipek elbiseli çok şişman bir kadının yağlıboya portresi arkasında saklı olduğu geçide vardılar.
Onlar yaklaşırken kadın, "Parola?" dedi.
"Şey..." dedi Harry.
Yeni yılın parolasını bilmiyorlardı, henüz bir Gryffindor Sınıf Başkanı'yla karşılaşmamışlardı. Ama biri hemen imdatlarına yetişti. Arkalarında acele acele gelen birinm ayak seslerini duydular, dönünce de Her-mione'nin onlara doğru koşa koşa geldiğini gördüler.
"Bardasınız demek! Nerelerdeydiniz peki? Saçma sapan söylentiler çıkmıştı., sözde uçan bir arabayla kaza yaptığınız için okuldan atılmışsınız."
Harry, "Eh, atılmadık," diye rahatlattı onu.
"Bana buraya uçtuğunuzu söylemeyeceksiniz ya?" dedi Hermione. Sesi Profesör McGonagall'ınki kadar sertti.
Ron, "Nutku boş ver de," diye sabırsızlandı, "bize parolayı söyle.
Bu sefer Hermione sabırsızlandı. "Parola, hotozlu kuş, ^trıa mesele o değil ki..."
Ancak, şişman hanımın portresi açılıp aniden bir alkış fırtınası duyulunca sözleri yarıda kaldı. Gryffindor binasındakilerin hepsi hâlâ ayaktaydı sanki. Daire şeklindeki ortak salona doluşmuşlar, eğri masalarla pelte yumuşaklığındaki koltukların üzerine çıkmış, onların i bekliyorlardı. Kollar uzanarak, portre deli-Harry ve Ron'u içeri çekti, Hermione de onların ardından tek başına tırmanmak zorunda kaldı.
"Çok zekice!" diye bağırdı Lee Jordan. "Nefis buluş! Ne gelişti ama! Bir arabayla dosdoğru Şamarcı Söğüt'e çarpmak, insanlar yıllarca bunu anlatacak!"
Harry'nin daha önce hiç konuşmamış olduğu, beşinci sınıftan bir çocuk, "Aferin sana!" dedi. Birisi, sanki az önce bir maraton kazanmış gibi, sırtını sıvazlıyordu. Fred ve George ite kaka kalabalığın önüne gelip bir ağızdan, "Bizi niye geri çağırmadınız, ha?" diye sordular. Ron'un yüzü kıpkırmızı olmuştu, utangaç utangaç sırıtıyordu. Ama Harry hiç de memnun olmuşa benzemeyen birini görebiliyordu. Percy, heyecanlanmış birtakım birinci sınıfların başlarının tepesinden bakıyordu. Sanki yakına gelip onları azarlamaya çalışır gibiydi. Harry Ron'un kaburgalarını dürtüp Percy'nin yönünde başını salladı. Ron hemen mesajı aldı.
"Yukarı çıkmam gerek," dedi, "biraz yorgunuz." İkisi insanları iterek odanın öbür ucundaki kapıya doğru gittiler. Bu kapı döne döne yukarı çıkan bir merdivene açılyor, merdiven de yatakhaneye çıkıyordu.
Harry, tıpkı Percy gibi suratını beş karış asmış olan Hermione'ye, "İyi geceler," diye seslendi.
Gene sırtları sıvazlanarak ortak odanın öbür yanına geçmeyi başardılar, merdivenin sakinliğine kavuştular. Hızla dosdoğru yukarı çıktılar ve sonunda, üzerinde artık "ikinci sınıflar" yazan yatakhanelerinin kapısına vardılar. O bildik, daire şeklindeki odaya girdiler: Dört yanma koyu kırmızı kadifeden perdeler asılmış dört direkli beş karyola ve yüksek, dar pencereler. Sandıkları yukarı çıkarılıp yataklarının ayakucuna konmuştu.
Ron suçlu suçlu Harry'ye sırıttı.
"Biliyorum, bundan hoşlanmamış olmam falan gerekiyordu ama..."
Yatakhanenin kapısı ardına kadar açıldı ve diğer ikinci sınıf Gryffindor öğrencileri içeri girdiler: Seamus Finnigan, Dean Thomas ve Neville Longbottom.
Seamus, ağzı kulaklarında, "inanılmaz!" dedi.
"Kıyak," dedi Dean.
Neville, nutku tutulmuş, "Şaşırtıcı," diyebildi.
Harry dayanamadı. O da sırıttı.

GeCeLeR 12-10-2006 01:36 AM

BÖLÜM 6 - Gilderoy Lockhart

Ancak ertesi gün Harry bir kere bile şöyle ağız tadıyla sırıtamadı. Her şey Büyük Salon'daki kahvaltının ardından tepe aşağı gitmeye başladı sihirli tavan altındaki (bugün kasvetli, bulutlu bir kurşuni), dört binanın öğrencilerine ait uzun masaların üstü, kapaklı büyük kâseler içindeki yulaf lapaları, balığı tabakları, kızarmış ekmek tepeleri ve pastırmayla doluydu. Harry ve Ron, Gryffindor masasında, Vampirlerle Seyahatler kitabını bir süt sürahisine dayamış olan Hermione'nin yanına oturdular. "Günaydın," derken sesinde hafif bir sertlik vardı. Harry onun, okula geliş biçimlerini hâlâ onaylamadığını anladı. Öte yandan Neville Longbottom onları neşeyle karşıladı. Neville yuvarlak yüzlü ve kaza yapmaya eğilimli bir çocuktu,Harry'nin tanıdığı kişiler içinde hafızası en zayıf insandı.
"Birazdan posta gelir, sanırım büyükannem unuttuğum birkaç şeyi yolluyor."
Harry tam yulaf lapasını yemeye başlamıştı ki, tepede bir hışırtı duyuldu ve yüz kadar baykuş içeri daldı. Salon'un tepesinde daireler çizerek gevezelik eden kalabalığın arasına mektuplar ve paketler bıraktılar. Büyük, yamru yumru bir paket Neville'in başına çarpıp zıpladı, bir saniye sonra ise kocaman, kurşuni renkte bir şey hepsinin üstüne süt ve tüy saçarak Hermione'nin sürahisinin içine düştü.
"Errol!" dedi Ron, ıslanmış pejmürde baykuşu ayaklarından tutup çekerek. Errol baygın halde masaya yığıldı, bacakları havadaydı, gagasında da ıslak, kırmızı bir zarf vardı.
Ron'un nefesi kesildi. "Ah, hayır..."
Hermione, parmağının ucuyla yavaşçacık Errol'ı dürttü, "Tamam, tamam, yaşıyor."
"O değil... bu!"
Ron parmağıyla kırmızı zarfı işaret ediyordu. Zarf Harry'ye hayli sıradan görünüyordu ama, Ron ve Neville ona sanki patlamasını bekliyormuş gibi bakıyorlardı.
"Neler oluyor?" dedi Harry.
Ron ancak, "Bana... bana bir Çığırtkan göndermiş" diyebildi.
Neville ürkekçe fısıldadı: "Açsan iyi olur, Ron. Açmamak daha kötü. Büyükannem bir seferinde bana bir tane göndermişti, ben de yok saydım ve..." Yutkundu. "Korkunçtu."
Harry önce onların taşlaşmış yüzlerine, sonra da kırmızı zarfa baktı.
"Bir Çığırtkan nedir?" diye sordu.
Ama Ron'un bütün dikkati, köşelerinden tütmeye başlayan mektup üzerinde odaklanmıştı.
"Aç," diye zorladı Neville. "Birkaç dakikada bitip gider."
Ron titreyen elini uzatıp Errol'ın gagasındaki zarfı aldı ve açtı. Neville parmaklarını kulaklarına tıkadı. Bir saniye bile geçmeden Harry onun niye böyle yaptığım anladı. Bir an için zarfın sahiden de patladığını sanmıştı. Koskoca Salon'u bir kükreyiş doldurdu, tavandan tozlar düşürdü.
"... ARABAYI ÇALMAK HA, SENÎ OKULDAN ATSALAR HÎÇ ŞAŞMAM, HELE BENİM ELLERİME GEÇ DE GÖR NELER OLACAK, ARABANIN GİTTİĞİNİ GÖRÜNCE BABANLA BENİM NELER HİSSEDECEĞİMİZİ HÎÇ DÜŞÜNMEDİN SANIRIM..."
Mrs Weasley'nin normaldekinden yüz kere daha gürültülü olan feryatları, masalardaki tabaklarla kaşıkları takırdattı ve taş duvarlardan sağır edici bir yoğunlukla yankılandı. Salon'un her yanındaki insanlar, Çığırtkan'ın kime geldiğini görmek için dönüp bakıyorlardı. Ron iskemlesinde o kadar aşağı kaydı ki, sadece vişne çürüğüne dönmüş alnı görülebiliyordu.
"... DÜN AKŞAM DUMBLEDORE'DAN MEKTUP GELDİ, BABAN UTANÇTAN ÖLECEK SANDIM, BİZ SENİ BU ŞEKİLDE DAVRANASIN DİYE YETİŞTİRMEDİK, SEN DE HARRY DE ÖLEBİLİRDİNİZ..."
Harry, adı ne zaman geçecek diye merak ediyordu. Sanki kulak zarlarını zonklatan sesi duymuyormuş gibi görünmek için elinden geleni yaptı.
"... GERÇEKTEN İĞRENÇ, BABANA İŞYERİNDE SORUŞTURMA AÇACAKLAR, TÜMÜYLE SENİN KABAHATİN VE EĞER KÜÇÜK BİR HATA DAHA İŞLERSEN SENİ DOSDOĞRU EVE GETİRECEĞİZ."
Ortalığa çınlayan bir sessizlik çöktü. Ron'un elinden düşen kırmızı zarf alev aldı ve kıvrılarak küle dönüştü. Harry ve Ron, üstlerinden bir deprem dalgası geçmiş gibi, nutku tutulmuş halde oturuyorlardı. Birkaç kişi güldü ve yavaş yavaş yeniden aralarında konuşmaya başladılar.
Hermione, Vampirlerle Seyahatleri kapatıp, aşağı, Ron'un kafasının tepesine baktı.
"Eh, ne beklediğini bilmiyorum, Ron, ama sen de..."
"Bana bunu hak ettin deme!"
Harry yulaf lapasını öteye itti. İçi suçluluk duygusuyla yanıyordu. Mr Weasley işyerinde bir soruşturmayla karşı karşıyaydı. Hem de yaz boyu Mr ve Mrs Weasley'nin onun için yaptıklarından sonra...
Ama bunun üzerinde duracak vakti olmadı. Profesör McGonagall, Gryffindor masasında dolaşarak, ders programı dağıtıyordu. Harry kendisininkini aldı. İlk olarak Hufflepuff’larla Bitkibilim dersleri olduğunu gördü.
Harry, Ron ve Hermione şatodan birlikte ayrılıp sebze tarhını geçtiler ve sihirli bitkilerin bulunduğu seralara doğru gittiler. Çığırtkan hiç değilse bir tek işe yaramıştı: Hermione onların yeterince cezalandırıldığını düşündüğü için şimdi yemden tam anlamıyla dostça davranıyordu.
Seralara yaklaşınca, sınıfın geri kalanının orda durmuş, Profesör Sprout'u beklediğini gördüler. Harry, Ron ve Hermione henüz onlara katılmıştı ki, Profesör, yanında uzun adımlar atarak çimenliği geçen Gilderoy Lockhart'la göründü. Profesör Sprout'un kollan bandajlarla doluydu. Birden vicdan azabına kapılan Harry, uzakta, dallarından birkaç tanesi askıya alınmış olan Şamarcı Söğüt'ü gördü.
Profesör Sprout, tıknaz küçük bir cadıydı, uçuşan saçlarının üstüne yamalı bir şapka takardı. Giysilerinde genellikle bol miktarda toprak bulunurdu, tırnaklan da Petunia Teyze'nin baygınlık geçirmesine yetebilirdi. Ancak Gilderoy Lockhart, fiyakayla yerine oturtulmuş, kenarları altın işlemeli turkuvaz bir şapkanın altındaki saçları ve uçuşan turkuvaz cüppesiyle lekesiz görünüyordu.
"Ah, hepinize merhaba!" diye seslendi, orada toplanmış öğrencilere gülümseyen Lockhart. "Profesör Sprout'a bir Şamarcı Söğüt'ün aslında nasıl tedavi edilmesi gerektiğini gösteriyordum, hepsi bu. Ama benim Bitkibilim'de ondan iyi olduğum fikrine kapılmanızı istemiyorum, elbette. Ben sadece seyahatlerimde bu egzotik bitkiler gibilerini daha sık gördüm, o kadar..."
Her zamanki neşesinden yoksun görünen, belirgin şekilde canı sıkkın olan Profesör Sprout, "Bugün Üç Numaralı Sera'dayız, arkadaşlar," dedi.
Bir ilgi mırıltısı dolaştı. Daha önce sadece Bir Numaralı Sera'da çalışmışlardı. Üç Numaralı Sera'da ise çok daha ilginç ve tehlikeli bitkiler vardı. Profesör Sprout belinden koca bir anahtar çıkartıp kapıyı açtı. Harry'nin burnuna ıslak toprak ve gübre kokusu geldi. Bu koku, tavandan sarkan şemsiye boyundaki birtakım dev çiçeklerin ağır rayihasına karışmıştı. Tam Ron ve Hermione'nin ardından içeri girecekti ki, Lockhart'ın eli uzandı.
"Harry! Seninle konuşmak istiyorum - biraz gecikse bir sakıncası yok, değil mi, Profesör Sprout?"
Profesör Sprout'un yüzünün hemen asılmasına bakılırsa, vardı, ama Lockhart, "Tamam öyleyse," dedi ve sera kapısını onun suratına kapattı.
"Harry," dedi Lockhart, başını sallarken koca beyaz dişleri güneş ışığında parıldıyordu. "Harry, Harry, Harry."
Neye uğradığını şaşıran Harry bir şey demedi.
"Duyduğum zaman... eh, tabii ki benim kabahatim. Kendi kendimi tekmeleyebilirdim."
Harry'nin onun neden söz ettiği konusunda en ufak bir fikri yoktu. Tam bunu söyleyecekti ki, Lockhart devam etti. "Daha büyük bir şok geçirdiğimi hatırlamıyorum. Hugwarts'a bir arabayla uçarak gelmek! Tabii bunu niye yaptığını hemen anladım. Öyle belli oluyor ki. Harry, Harry, Harry."
Konuşmazken bile nasıl yapıyorsa becerip de o parlak dişlerin her birisini teker teker gösterebilmesi hayret verici bir şeydi.
"Sana şöhreti tattırdım, değil mi?" dedi Lockhart. "Virüs bulaştı. Benimle birlikte gazetenin birinci sayfasına çıktın ve bir kere daha olsun diye sabırsızlandın."
"Ah - hayır, Profesör, bakın..."
"Harry, Harry, Harry," dedi Lockhart, uzanıp onun omzunu tutarak. "Anlıyorum ben. İlk kez tattıktan sonra biraz daha istemen doğal - sana onu tattırdığım için de kendime kusur buluyorum, çünkü başına vuracağı belliydi. Ama anlıyorsun ya, delikanlı, seni fark etsinler diye arabaları uçuramazsın. Biraz sakinleş, tamam mı? Büyüdüğün zaman bunları yapmak için çok vaktin olacak. Evet, evet, ne düşündüğünü biliyorum. Onan için söylemesi kolay, o zaten uluslararası şöhrete sahip bir büyücü!' diyeceksin. Ama ben on iki yaşındayken bir hiçtim, senin şimdi olduğun gibi. Hatta senden bile daha az tanındığımı söyleyebilirim! Yani, senin adım duymuş birkaç kişi vardı, değil mi? Adı Anılmaması Gereken Kişi'yle olanlar falan!" Harry'nin alnındaki şimşek izine baktı. "Biliyorum, biliyorum, bunlar beş kere üst üste Cadı Gündemi'nin En Büyüleyici Tebessüm Ödülü'nü almak kadar iyi değil - yani benim gibi. Ama bir başlangıç, Harry, bir başlangıç."
Hany'ye candan bir edayla göz kırptı ve uzaklaştı. Harry şaşkınlıktan birkaç dakika olduğu yerde kalakaldı, sonra serada dersi olduğunu hatırlayarak, kapıyı açıp içeri süzüldü.
Profesör Sprout seranın ortasındaki ayaklıklı bir sıranın arkasında duruyordu. Sıranın üstünde farklı renklerde yirmi çift kulaklık vardı. Harry, Ron ile Hermione arasında yerini alınca, "Bugün Adamotları'nı yeniden saksılara ekiyoruz," dedi. "Kim bana Adamotları'nın özelliklerini söyleyebilir, bakalım?"
Elini ilk kaldıranın Hermione olmasına kimse şaşmadı.
"Adamotu, ya da Adamkökü, şifalı bir bitkidir," dedi Hermione. Her zamanki gibi, ders kitabını yutmutşa benziyordu. "Biçimleri değiştirilmiş ya da lanete uğramış kişileri eski hallerine döndürmede kullanılır."
"Mükemmel. Gryffindor'a on puan. Adamotu, birçok panzehirin önemli bir parçasını oluşturur. Ancak, aynı zamanda zararlıdır. Niye olduğunu kim söyleyebilir?"
Hermione elini gene ok gibi kaldırırken az daha Harry'nin gözlüğüne çarpıyordu.
Hemen, "Adamotu'nun çığlığı, duyan kişi için ölümcüldür," dedi.
"Aynen. On puan daha al. Şimdi, elimizdeki Adamotları henüz çok genç."
Konuşurken, bir sıra derin tepsiye işaret etti, herkes daha iyi görmek için ayaklarım sürüyerek öne geldi. İçinde morumsu yeşil renkte yüz kadar püsküllü küçük bitki, sıra sıra duruyordu. Hermione'nin, Adamotu "çığlığı"yla neyi kastettiği konusunda en ufak bir fikri olmayan Harry'ye hayli sıradan göründüler.
Profesör Sprout, "Herkes bir çift kulaklık alsın," dedi. Herkes pembe ve yumuşak tüylü olmayan bir kulaklık bulmaya çalışırken, bir itiş kakış oldu.
"Size takın dediğim zaman, kulaklarınızın tamamen tıkalı olduğundan emin olun. Tehlike geçip te çıkarma vakti gelince ben size tamam işareti vereceğim. Hadi bakalım - takın kulaklıkları."
Harry kulaklığını kulağına taktı. Sesi tamamen kestiler. Profesör Sprout kendi kulaklarına pembe yumuşacık tüylü kulaklık taktıktan sonra, cüppesinin kollarını sıvadı, püsküllü bitkilerden birini sıkıca yakaladı ve iyice çekti.
Harry kimsenin duyamayacağı bir şaşkınlık soluğu koyuverdi.
Topraktan kök yerine küçük, çamurlu ve son derece çirkin bir bebek çıkmıştı. Yapraklar hemen kafasından çıkıyordu. Açık yeşil, benekli bir cildi vardı ve besbelli ki ciğerlerinin tüm gücüyle haykırıyordu.
Profesör Sprout, masanın altından koca bir saksı alarak Adamotu'nu içine daldırdı. Sadece püsküllü yaprakları görünür kalana kadar onu koyu renk, nemli doğal gübrenin içine gömdü. Ellerinin tozunu silkeledi, başparmağını kaldırıp tamam işareti verdi ve kendi kulaklığını çıkardı.
"Adamotlarımız henüz sadece fide oldukları için çığlıkları da şimdilik öldürmez," dedi sakin sakin. Bir begonyaya su vermekten daha heyecan verici bir şey yapmamış gibiydi, "Gene de birkaç saat baygın kalmanıza yol açarlar. Geri döndükten sonraki ilk gününüzü kanırmak istemeyeceğinizden emin olduğum için, çalı strkep kulaklıklarınızın sıkı sıkı yerinde olduğundan emin olun diyorum. Toparlanma vakti gelince ben dikkatinizi çekerim."
"Her tepsiye dört kişi - burada çok saksı var - doğal gübre oradaki çuvallarda. Zehirli Tentacula'ya da dikkat edin, dişleri çıkıyor."
Konuşurken dikenli, koyu kırmızı bir bitkiye sağlam bir tokat attı. Böylece, sinsi sinsi onun omzunda ilerleyen uzun antenlerini geri çekmesini sağladı.
Harry, Ron ve Hermione'ye, Harry'nin yüzünü bildiği ama daha önce hiç konuşmamış olduğu kıvırcık saçlı, Hufflepuff lu bir oğlan katılmıştı.
Çocuk neşeyle, "Justin Finch-Fletchley" dedi, Harry'nin elini sıkarak. "Kim olduğunu biliyorum, tabii, meşhur Harry Potter... sen de Hermione Granger'sın, her şeyin birincisi..." (Hermione kendi eli de sıkılırken gülümsedi) "ve Ron Weasley. Uçan araba senindi, değil mi?"
Ron gülümsemedi. Besbelli Çığırtkan henüz aklından çıkmamıştı.
Justin, saksılarını ejderha pisliği gübresiyle doldurmaya başlarlarken, "O Lockhart da çok esaslı, değil mi?" dedi. "Ne kadar cesur adam. Kitaplarını okudunuz mu? Beni telefon kulübesinde bir ******** kıstırmış olsa korkudan ölürdüm, ama o sakin kalmış ve -pat - muhteşem yani.
"Ben Eton'a yazılmıştım, biliyor musunuz, onun yerine buraya geldiğim için ne kadar sevindiğimi size anlatamam. Tabii annem biraz hayal kırıklığına uğradı ama, sanırım ona Lockhart'ın kitaplarını okuttuğundan beri ailede tam eğitim görmüş bir büyücü bulunmasının ne kadar işe yarayacağını anlamaya başladı..." Ondan sonra pek konuşma şansları olmadı. Kulaklıklarını yeniden takmışlardı ve Adamotlan üzerinde yoğunlaşmaları gerekiyordu. Profesör Sprout çok kolay bir iş yapıyor gibi davranmıştı, ama değildi. Adamotları topraktan çıkmaktan hoşlanmıyorlardı, ama tekrar içeri girmekten de hoşlanmıyorlardı. Kıvranıyorlar, tekme atıyorlar, sağlam küçük yumruklarını savuruyorlar ve dişlerini gıcırdatıyorlardı. Harry pek şişman bir tanesini bir saksıya sıkıştırmak için tam on dakika uğraştı.
Dersin sonunda herkes gibi Harry de kan ter içinde kalmıştı, her yeri ağrıyordu ve toprağa bulanmıştı. Çabucak bir duş almak için yorgun argın şatoya döndüler, sonra da Gryffindor'lar, Biçim Değiştirme dersine koştu.
Profesör McGonagall'ın dersleri her zaman zordu, ama bugün daha da zorlaşmış gibiydi, Harry'nin geçen yıl öğrendiği her şey yaz sırasında aklından çıkıp gitmişti sanki. Sözde kınkanatlı bir böceği düğmeye dönüştürmesi gerekiyordu, ama bütün yaptığı, asasından kaçarak sıranın üstünde oradan oraya kaçan böceğine iyice egzersiz yaptırmak oldu.
Ron'un daha da ciddi sorunları vardı. Ödünç aldığı Büyülü Seloteyp'le asasını yamamıştı ama, asa tamir edilemeyecek kadar hasar görmüş gibiydi. Çatırdayıp duruyor, olmadık zamanda kıvılcımlar saçıyordu ve Ron böceğine biçim değiştirtmeye kalkışınca, onu çürük yumurta kokan kalın kurşuni bir duman içlide bırakıyordu. Ne yaptığını göremeyen Ron, kazayla böceği dirseğiyle ezdi ve yenisini istemek zoruunda kaldı. Profesör McGonagall bu durumdan hiç memnun kalmadı.
Harry öğle yemeği çanını duyunca rahat bir nefes aldı. Beyni sıkılmış sünger gibiydi. O ve Ron dışında herkes tek sıra olup sınıfı terk etti, ama Ron hâlâ çıldırmış gibi asasını sıraya vurup duruyordu.
"Aptal... işe yaramaz... şey..."
Harry, "Eve yazıp başka bir tane iste," dedi, asa maytap misali bir çat çut bombardımanı çıkartırken.
"Ya, evet, sonra da bir Çığırtkan daha yollasınlar, değil mi?" dedi Ron, şimdi tıslayan asasını çantasına koyarken. "Asanın kırılması senin kabahatin..."
Birlikte yemeğe indiler, Hermione'nin onlara Biçim Değiştirme dersinde yaptığı bir avuç kusursuz palto düğmesini göstermesi, Ron'un moralini düzeltmedi doğrusu.
Harry, telaşla konuyu değiştirerek, "Öğleden sonra ne var?" diye sordu.
Hermione hemen, "Karanlık Sanatlara Karşı Savunma," dedi.
Ron onun ders programını kaparak, "Neden Lockhart in bütün derslerinin etrafına küçük kalpler çizdin?" diye sordu.
Hermione kıpkırmızı kesilerek programını kaptı.
Yemeklerini bitirip dışarı, üstü kapalı avluya çıktılar. Hermione taş bir basamağa oturup burnunu yeniden Vampirlerle Seyahatler'e gömdü. Harry ve Ron birkaç dakika Quidditch üzerine konuştular. Derken Harry çok yakından idendiğini fark etti. Başını kaldırınca, önceki gece Seçmen Şapka'yı başına takarken gördüğü minicik, kurşuni saçlı oğlanın donup kalmış gibi gözlerini dikmiş, kendisine baktığını gördü. Normal bir Muggle fotoğraf makinesini andıran bir şeye sıkı sıkı sarılmıştı. Harry ona baktığı an yüzü parlak kırmızı bir renk aldı.
"Tamam mı, Harry? Ben... ben Colin Creevey'yim," dedi nefes nefese. İleri doğru da ürkek bir adım attı. Kamerayı umutla havaya kaldırarak, "Ben de Gryffindor'dayım," dedi. "Sence - yani sakıncası yoksa - bir resim çekebilir miyim?"
Harry, boş boş, "Resim mi?" diye tekrarladı.
Colin Creevey hevesle daha da öne gelerek, "Seninle tanıştığımı kanıtlamak için," dedi. "Hakkındaki her şeyi biliyorum. Herkes bana anlattı. Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen seni öldürmeye kalkınca nasıl hayatta kaldığını, onun nasıl yok olduğunu falan ve başında hâlâ şimşek şeklinde bir yara izi olduğunu" (bakışları Harry'nin saçlarının başladığı yeri taradı), "ve yatakhanemdeki bir çocuk diyor ki, eğer doğru iksirde banyo edersem, resimler hareket edermiş." Colin büyük, ürpertili bir heyecan soluğu aldı ve, "Burası müthiş ama, değil mi?" dedi. "Hogwarts'tan mektup gelene kadar yapabildiğim o tuhaf şeylerin sihir olduğunu bilmiyordum. Babam sütçüdür, o da inanamadı. Ben de bir sürü fotoğraf çekip eve, ona yolluyorum. Ve senin de bir fotoğrafını çekersem iyi olacak -" yalvarırcasına Harry'ye baktı, "- belki arkadaşın çeker, ben de senin yanında dururum, ha? Ve sonra, imzalayabilir misin?"
"İmzalı fotoğraf mı? İmzalı fotoğraflar mı dağıtıyorsun, Potter?"
Draco Malfoy'un sesi, yüksek ve incitici, avlu boyunca yankılandı. Colin'in tam arkasında durmuştu, iki yanında Hogwarts'tayken hep olduğu gibi iriyarı ve serseri kılıklı yardakçıları Crabbe ve Goyle vardı.
Malfoy, kalabalığa doğru, "Herkes sıraya girsin!" diye bağırdı, "Harry Potter imzalı fotoğraf dağıtıyor!"
Harry öfkeyle, yumruklarım sıkarak, "Hayır, dağıtmıyorum," dedi. "Kes sesini, Malfoy."
Bütün gövdesi aşağı yukarı Crabbe'nin boynu kalınlığındaki Colin, "Kıskanıyorsun, o kadar," dedi, şarkı söyler gibi.
Avludakilerin yarısı dinlediği için artık haykırması gerekmeyen Malfoy, "Kıskanmak mı?" dedi. "Neyi? Ben başımı kaplayan pis bir yara izi istemiyorum, sağ olun. Bana kalırsa, kafayı deldirmek insanı özel yapmaz."
Crabbe ve Goyle aptal aptal kişniyorlardı.
"Sümüklüböcek ye, Malfoy," dedi Ron öfkeyle. Crabbe gülmeyi kesti ve koca yumruklarını tehdit edici bir şekilde birbirine sürtmeye başladı.
"Dikkat et, Weasley," diye dudak büktü Malfoy. "Başına dert açmak istemezsin, değil mi? Yoksa anneciğin gelip seni yaka paça götürür." Tiz, insanın içine işleyen bir sesle, "Eğer küçük bir hata daha işlersen..." diye bağırdı.
Yakınlarda duran bir grup Slytherin beşinci sınıf öğrencisi buna yüksek sesle güldüler.
Malfoy, "Weasley imzalı bir fotoğraf istiyor, Potter," diye aptal aptal gülümsedi. "Ailesinin o evinden daha çok para edebilir."
Ron, tam Büyülü seloteyp'li asasını çekmişti ki, Hermione Vampirlerle Seyahatler'i pat diye kapattı ve fısıldadı: "Dikkat et!"
"Ne oluyor, neler oluyor?" Gilderoy Lockhart, turkuvaz cüppesi arkasında dalgalanarak uzun adımlarla onlara doğru geliyordu. "Kim imzalı fotoğraf dağıtıyor?"
Harry konuşmaya niyetlenirken, Lockhart omzuna kolunu atıverince vazgeçti. Pek neşeli görünen Lockhart gürledi. "Sormamalıydım! Gene karşılaştık, Harry!"
Lockhart'ın yanma yapışmış, küçük düşmenin utancıyla alev alev yanan Harry, Malfoy'un marifet yapmış gibi sırıtarak kalabalığa karıştığını gördü.
"Gel bakalım, Mr Creevey," dedi Lockhart, Colin'e gülümseyerek. "İkili bir portre, bundan âlâsı can sağlığı, hem ikimiz de imzalayacağız."
Colin el yordamıyla fotoğraf makinesini arandı ve arkalarında çalan zil öğleden sonra derslerinin başladığını duyururken, onların resmini çekti.
Lockhart kalabalığa, "Hadi bakalım, yürüyün," diye seslendi ve kendisi de, keşke iyi bir yok olma büyüsü bilseydim diye düşünen Harry yanına yapışmış halde, şatoya yürümeye Koyuldu.
Bir yan kapıdan içeri girerlerken, Lockhart, baba edasıyla, "Bilge olana tek söz yeter, Harry," dedi. "Orada genç Creevey'yle sana siper oldum - benim de fotoğrafımı çekince, okul arkadaşların senin pek fazla ortaya çıktığını düşünmezdi..."
Harry'nin kekelemelerine hiç kulak vermeyen Lockhart, gözlerini dikmiş onlara bakan öğrencilerin sıralandığı bir koridor boyunca ve merdivenlerden yukarı onu sürükledi.
"Sana şunu söyleyeyim ki, meslek hayatının bu aşamasında imzalı fotoğraf dağıtmak akıllıca bir iş değil -doğruyu söylemek gerekirse, biraz kendini beğenmiş görünürsün, Harry. Elbette bir gün benim gibi sen de nereye gitsen el altında bir deste bulundurmak zorunda kalabilirsin ama," bir kıkırtı koyuverdi, "henüz o noktaya gelmedin sanırım."
Lockhart’ın ders vereceği sınıfa gelmişlerdi, o da Harry'yi sonunda bıraktı. Harry cüppesini düzeltip sınıfın en arkasında bir sıraya gitti, orada önüne Lockhart'ın yedi kitabını birden yığın yapıp dizdi ki, gerçek olanına bakmaktan kaçınabilsin.
Sınıfın geri kalanı şamata yaparak içeri girdi. Ron ve Hermione, Harry’nin iki yanına oturdular.
Ron, "Yüzünde yumurta pişirilebilirdi," dedi. "Sen dua et te Creevey ile Ginny karşılaşmasın, yoksa bir Harry Potter Hayranları Kulübü kurarlar."
"Kes sesini," diye onu susturdu Harry. Hayatta en son ihtiyacı olan şey, Lockhart’in, "Harry Potter Hayranları Kulübü" laflarını duymasıydı.
Bütün sınıf oturunca, Lockhart yüksek sesle boğazını temizledi ve odaya sessizlik çöktü. Öne doğru uzandı, Neville Longbottom'ın ifritlerle Geziler kitabını aldı, kapağındaki kendi göz kırpan portresini gösterecek şekilde tuttu.
"Ben” dedi, resmini işaret edip kendisi de göz kırparak, "Gilderloy Lockhart'ım, Merlin Nişanı, Üçüncü Sınıf, Karanlık Sanatlar Savunma Birliği'nin Onur Üyesi ve beş kere üst üste Cadı Gündemi'nin En Büyüleyici Tebessüm Ödülü sahibi - ama bundan söz etmem ben. Ölüm Perisi Bandon'dan ona tebessüm- ederek kurtulmadım!"
Gülmelerini bekledi, birkaç kişi isteksizce gülümsedi.
"Görüyorum ki hepiniz kitaplarımı tam takım almışsınız - aferin. Bugün küçük bir testle başlarız diye düşündüm. Merak edecek bir şey yok - onlan ne kadar okuduğunuzu, ne kadarını hazmettiğinizi görmek için..."
Test kâğıtlarını dağıttıktan sonra yeniden sınıfın ön tarafına döndü ve, "Otuz dakikanız var," dedi. "Başlayın - şimdi"
Harry kâğıdına bakıp sorulan okudu:
ı. Gilderoy Lockhart'ın en sevdiği renk nedir?
2. Gilderoy Lockhart'ın gizli emeli nedir?
3. Sizce Gilderoy Lockhart'ın bugüne kadarki en büyük başarısı nedir?
Böyle devam edip gidiyordu işte, üç sayfadan da fazla sürüyordu. En son soru şuydu:
54. Gilderoy Lockhart'ın doğum günü ne zaman ve ona verilecek ideal armağan ne olabilir?
Yarım saat sonra Lockhart kâğıtları topladı ve sınıfın önünde onlara bir göz gezdirdi.
"Çık ok - hemen hemen hiçbiriniz benim en sevdiğim rengin leylak rengi olduğunu hatırlamamış. Yeti'yle Geçen Yılda öyle söylüyorum. Bazılarınızın da ********larla Yollarda'yı daha dikkatle okuması gerekiyor -on ikinci bölümde ideal doğum günü armağanımın bütün sihir insanları ile sihirden uzak olanlar arasında uyum sağlanması olacağını söylüyorum - ama Ogden'ın Eski Ateş Viskisi'nden büyük bir şişeye de hayır demem doğrusu!"
Onlara yeniden çapkınca göz kırptı. Ron arak Lockhart'a yüzünde bir inanamamazlık ifadesiyle bakmaya başlamıştı. Önde oturan Seamus Finnigan ve Dean Thomas, sessiz kahkahalarla sarsılıyorlardı. Öte yandan Hermione, Lockhart'ı kendinden geçmiş gibi dinliyordu, adı söylenince irkildi.
"... ama Miss Hermione Granger gizli emelimin dünyayı kötülükten kurtarmak ve kendi saç bakımı iksirleri setimi pazarlamak olduğunu biliyor - iyi kız! Aslında -" onun sınav kâğıtlarına baka, "tam not! Miss Hermione Granger nerede?"
Hermione titreyen elini kaldırdı,
"Mükemmel!" diye ağzı kulaklarında tebessüm etti Lockhart. "Adeta mükemmel! Gryffindor için on puan! Ve şimdi, işimize dönelim..."
Masasının arkasına eğildi ve büyük, kapaklı bir kafesi alarak üstüne koydu.
"Şimdi - sizi uyarıyorum! Sizi büyücü takımına malum en berbat yaratıklara karşı uyarmak benim görevim. Kendinizi bu odada en pis korkularınızla karşı karşıya bulabilirsiniz. Bilin ki ben buradayken size hiçbir zarar gelmez. Sizden sadece sakin kalmanızı istiyorum."
Harry her şeye rağmen kafese daha iyi bakmak için kitap yığınının yanından eğildi. Lockhart elini kapağın üstüne koydu. Dean ve Seamus artık gülmeyi kesmişti. Neville ise ön sıradaki yerinde sinmiş, oturuyordu.
Lockhart, alçak sesle, "Sizden çığlık atmamanızı istemeliyim," dedi. "Onları tahrik edebilir."
Ve bütün sınıf nefesini tutarken, Lockhart tek hamlede kapağı açtı.
"Evet," dedi dramatik biçimde. "Taze yakalanmış Cormuall cinperileri."
Seamus Finnigan kendini tutamadı. Lockhart’ın in bile dehşet çığlığı sayamayacağı bir kahkaha patlattı.
"Evet?" diye gülümsedi Lockhart ona.
"Eh, yani - pek de... tehlikeli sayılmazlar, değil mi?" diye kıkırdadı Seamus.
Lockhart parmağını sinir bozucu bir şekilde sallayarak, "O kadar emin olma!" dedi. "Küçük keratalar şeytan gibi numaracı olabilir!"
Cinperiler elektrik mavişiydi, boyları da yirmi santim kadardı. Sivri yüzleri vardı, sesleri ise öyle tizdi ki, insan bir sürü yarasanın tartışmasını dinler gibi oluyordu. Kapak kalkar kalkmaz anlaşılmaz bir şeyler konuşarak kendilerini oradan oraya atmaya başladılar. Parmaklıkları zıngırdatıp, en yakınlarındakilere bakarak yüzlerini acayip şekillere soktular.
"Peki öyleyse," dedi Lockhart, yüksek sesle. "Bakalım onlarla nasıl başa çıkacaksınız!" Sonra da kafesi açtı.
Pandomimden farksızdı. Cinperiler roket gibi her yöne fırladı gitti. İkisi Neville'i kulaklarından yakalayıp havaya kaldırdı. Birkaçı dosdoğru pencereden dışarı fırlayıp arka sırayı kırık cam parçalarına buladı. Geri kalanı da, saldıran bir gergedandan daha etkin biçimde sınıfı dağıtmaya koyuldu. Mürekkep şişelerini alıp sınıfın her yanına püskürttüler, kitaplarla kâğıtları parçaladılar, duvardaki resimleri yırttılar, çöp tenekesini tersyüz çevirdiler, çantalarla kitapları yakalayıp kırık camdan dışarı attılar. Birkaç dakika sonra öğrencilerin yansı sıralarının altına saklanmıştı, Neville de tavandaki kollu avizeden sarkıyordu.
"Hadi bakalım, toplayın onları, toplayın, sadece cinperi bunlar..." diye bağırdı Lockhart.
Kollarım sıvadı, asasını çıkardı ve böğürdü: "Peski-piksi Pesternomi!"
Hiç mi hiç faydası olmadı. Cinperilerden biri Lockhart'in asasını alıp onu da camdan dışan attı. Lockhart yutkundu ve kendi masasının altına girdi. Bir saniye sonra da kollu şamdan bel verince düşen Neville'in altında ezilmekten güç bela kurtuldu.Zil çaldı, herkes deli gibi çıkışa koştu. Bunu izleyen görece sakinlikte Lockhart doğruldu, hemen hemen kapıya varmış olan Harry, Ron ve Hermione'yi gördü ve, "Eh, onları yeniden kafese koymanızı siz üçünüzden isteyeyim," dedi. Yanlarından geçti, kapıyı arkasından çeki verdi.
Geri kalan cinperilerden biri kulağından ısırıp canını acıtınca, Ron, "Olup bitenlere inanabiliyor musunuz?" diye gürledi.
Hermione, "Bize birinci elden deneyim kazandırmak istiyor," dedi. Bir yandan da akıllıca bir Dondurma Büyüsü ile aynı anda iki ciperiyi hareketsiz hale getirip kafeslerine tıkmıştı.
"Birinci elden mi?" dedi Harry, ona dilini çıkaran ve ulaşamayacağı bir yere dans ederek kaçan bir cinperiyi tutmaya çalışırken. "Hermione, ne yaptığı konusunda zerrece fikri yoktu."
"Saçma," dedi Hermione. "Kitaplarını okudunuz -yaptığı bütün o şaşırtıcı şeylere baksanıza..."
"Yaptığım söylediği," diye mırıldandı Ron.

GeCeLeR 12-10-2006 01:36 AM

BÖLÜM 7 - Bulanık'lar ve Mırıltılar

Harry ondan sonraki birkaç günün pek çok dakikasını, Gilderoy Lockhart'ın bir koridordan geldiğini görünce sıvışarak geçirdi. Colin Creevey'den kaçmak daha zordu, çünkü Harry'nin ders programını ezberlemişe benziyordu. Anlaşılan hayatta hiçbir şey Colin'e günde altı yedi kere, "Tamam mı, Harry?" deyip de, "Selam, Colin," cevabını almak kadar heyecan vermiyordu. Harry bu cevabı verdiğinde sesi ne kadar öfkeli çıkarsa çıksın...
Hedwig, o felaket araba kazası yüzünden Harry'ye hâlâ kızgındı, Ron'un asası da hâlâ doğru dürüst çalışmıyordu. Hatta cuma sabahı Muska dersinde Ron'un elinden fırlamış ve minicik yaşlı Profesör Flitwick'i tam iki gözünün ortasından vurmuştu. Vurduğu yerde de büyük, nabız gibi atan yeşil bir çıban meydana getirmişti. Yani şöyle ya da böyle, Harry hafta sonuna ulaşmış olmaktan memnundu. O, Ron ve Hermione cumartesi sabahı Hagrid'i ziyaret etmeyi tasarlıyorlardı. Ama Harry, uyanmak istediği saatten birkaç saat önce,
Gryffindor Quidditch takımının kaptanı Oliver Wood tarafından sarsılarak uyandırıldı.
Harry, uyku sersemi, "N'oluyo yav?" dedi.
"Quidditch antrenmanı. Yürü hadi!"
Harry gözlerini kısarak pencereye baktı. Pembe ve altın rengi gökyüzünde ince bir sis asılı kalmıştı. Artık uyandığı için, kuşların şamatası sırasında nasıl olup da uyuduğunu anlayamıyordu.
"Oliver," dedi Harry, çatlak bir sesle, "gün henüz doğuyor."
"Aynen öyle." Wood uzun boylu, sağlam yapılı bir altıncı sınıf öğrencisiydi. O anda da gözleri çılgın bir coşkuyla yanıyordu. Canı gönülden, Yeni antrenman programımızın parçası," dedi. "Hadi, süpürgeni yakala da gidelim. Öbür takımların hiçbiri antrenmana başlamadı, bu yıla ilk başlayan biz olar
Harry esneyerek ve hafiften, bir gayret, yataktan kalktı, Quidditch cüppesini bulmaya çalıştı.
"Afferin sana," dedi Wood. "On beş dakika sonra sahada buluşuruz."
Vişne çürüğü rengi takım cüppesini bulup üşümemek için de pelerinini sırtına alınca, Harry, Ron'a bir not yazıp nereye gittiğini açıkladı. Sonra da Nimbus İki Bin'i omzunda, döne döne inen merdivenden aşağı, ortak salona indi. Portre deliğine tam gelmişti ki, arkasında bir tıkırtı duyuldu ve Colin Creevey telaş içinde merdivenlerden indi. Fotoğraf makinesi boynunda çılgın gibi sallanıyordu, elinde sımsıkı bir şey tutuyordu.
"Merdivende birinin senin adını söylediğini duydum, Harıy! Bak burda ne var! Banyo ettirdim, sana göstermek istedim..."
Harry, Colin'in burnunun ucunda salladığı fotoğrafa şaşkın şaşkın baktı.
Hareket eden, siyah beyaz bir Lockhart, Harry'nin kendi kolu olduğunu anladığı bir kolu çekiştirip duruyordu. Fotoğraf benliğinin iyi mücadele ettiğini ve görüntüye girmek istemediğini memnuniyetle fark etti. Harry bakarken Lockhart pes etti ve soluk soluğa kendini koyverip resmin beyaz kenarına dayandı. Colin hevesle, "İmzalayacak mısın?" dedi.
Harry kararlı şekilde, "Hayır," diye cevap verdi. Bir yandan da oda sahiden boş mu diye kontrol ediyordu. "Kusura bakma, Colin, acelem var - Quidditch antrenmanı."
Portre deliğine tırmanıp çıktı. "Vay canına! Beni de bekle! Daha önce hiç Quidditch maçı izlemedim!"
Colin de onan arkasından delikten geçti. Harry hemen, "Gerçekten sıkıcı olur," diye atıldı ama, Colin onu dinlemedi bile. Yüzü heyecandan parlıyordu.
Yanı sıra koşturarak, "Sen yüz yıldır bir bina takınanda oynayan en genç oyuncusun, değil mi, Harry? değil mi? Harika olmalısın. Ben hiç uçmadım. Kolay in • . ,<in kendi süpürgen mi? En iyi cinsten mi?"
Harry bundan nasıl kurtulacağını bilemiyordu. Gölgeli vardı sanki.
Collin soluk soluğa, "Quıdditch'i tam olarak anlamıyorum," dedi. "Dört top olduğu doğru mu? İki tanesi uçup insanları süpürgelerinden düşürmeye mi çalışıyor?"
Harry, canı sıkkın, "Evet," dedi. Kadere rıza göstermiş, Quidditch'in zor kurallarını anlatmaya razı olmuştu. "Onlara Bludger denir. İki takımda da ikişer Vurucu vardır, Bludger'lan takımlarından uzak tutmak için sopalar taşırlar. Gryffindor Vurucu'ları Fred ve George Weasley."
"Peki, öbür toplar neye yarar?" Colin, ağzı açık, Harry'ye baktığı için merdivende birkaç basamak tekerlendi.
"Ee, Quaffle, yani büyük kırmızı top, sayı yapan toptur. Her takımdaki üç Kovalayıcı Quaffle'ı birbirine atarak, sahanın ucundaki çemberlere sokmaya çakşırlar - sahanın ucunda, uzun direklerin ucuna takılı çemberlere." "Peki, ya dördüncü top -"
"İşte o Altın Snitch. Çok küçüktür, çok hızlıdır, yakalaması da zordur. Ama Arayıcı'mn işi de budur zaten, çünkü Snitch yakalanmadan Quidditch maçı bitmez. Ve hangi takımın Arayıcısı Snitch'i tutarsa, takımına fazladan yüz elli puan kazandırır."
Colin saygıyla, 'Ve Gryffindor Arayıcısı sensin, öyle mi?" diye sordu.
"Evet," dedi Harry, şatodan çıkıp çiğlere bulanmış çimenliği geçmeye başlarlarken. "Bir de Tutucu vardır. Çemberleri savunur. Hepsi bu kadar işte."
Ama Colin kaygan çimenleri geçip Quidditch sahasına varana kadar Harry'yi soru yağmuruna tutmaktan vazgeçmedi. Harry onu ancak soyunma odalanna gelince başından atabildi. Colin düdük gibi bir sesle arkasından bağırdı: "Gidip iyi bir yer bulayım, Harry!" Sonra da koşarak tribünlere gitti.
Gryffindor takımının geri kalanı soyunma odasına gelmişti bile. Gerçekten uyanmış görünen tek kişi de Wood'du. Fred ve George Weasley, şişkin gözler ve karmakarışık saçlarla, arkasındaki duvara dayanıp içi geçiveriyormuş gibi görünen dördüncü sınıf öğrencisi Alicia Spinnet'ın yanında oturuyorlardı. Alicia gibi Kovalayıcı olan Katie Bell ve Angelina Johnson da onların karşısında yan yana, esneyin duruyorlardı.
"Şükür geldin, Harry, nerde kaldın?" dedi Wood aceleyle. "Şimdi, sahaya çıkmadan önce sizinle çabucak konuşmak istiyorum, çünkü bütün yazı yeni bir antrenman programı hazırlayarak geçirdim. Sanırım bu program her şeyi değiştirecek."
Wood'un elinde Quidditch sahasının kocaman bir şeması vardı. Üzerine farklı renkte mürekkeplerle birçok çizgi, ok ve çarpı çizilmişti. Asasını çıkardı, tahtaya vurdu, oklar şema üzerinde tırtıl gibi kıvranmaya başladı. Wood yeni taktikleri hakkında konuşmaya başlarken, Fred Weasley’nin başı dosdoğru Alicia Spinner in omzuna düştü ve Fred horlamaya başladı.
İlk tahtanın açıklanması yaklaşık yirmi dakika aldı. Ama onun altında da bir tahta vardı, onun alfanda da bir üçüncüsü. Wood hiç durma ian monoton bir sesle konuşurken Harry iyice sersemlemişti.
En sonunda Wood, "İşte boy1 e," dedi ve Harry tam şu anda şatoda olsa kahvaltıda neler yiyor olacağı şeklindeki özlem dolu bir hayalden çekip aldı. "Anlaşıldı mı? Sorusu olan?"
Zıplayarak uyanan George, "Benim bir sorum var, Oliver," dedi. "Bunları bize dün hepimiz uyanıkken anlatamaz miydin?"
Bu sözler Wood'un hiç hoşuna gitmedi. Gözlerinden şimşekler çakarak hepsine baktı. "Size söylüyorum, beni iyice dinleyin. Quidditch Kupası'nı geçen yıl kazanmalıydık. En iyi takım biziz. Ama ne yazık ki, tamamen kontrolümüz dışındaki olaylar yüzünden..." Harry oturduğu yerde suçlu suçlu kıpırdandı. Geçen yıl son maçın yapıldığı günde baygın halde hastane kanadında yatıyordu. Böylece Gryffindor bir oyuncudan yoksun kalmış ve üç yüz yıllık tarihlerinin en berbat yenilgisine uğramışlardı.
Wood yeniden kendini kontrol edebilir hale gelene kadar bekledi. Besbelli son yenilgileri hâlâ ona ıstırap veriyordu.
"Bu yüzden de bu yıl her zamankinden daha sıkı çalışıyoruz... Hadi bakalım, şimdi gidip yeni kuramlarımızı uygulamaya koyalım!" diye haykırdı. Süpürgesini kavrayıp önleri sıra soyunma odasından çıktı. Takımı, bacaklar kaskatı, esneye esneye onu izledi.
Soyunma odasında o kadar uzun süre kalmışlardı ki, güneş bayağı yükselmişti. Ama sisten geriye kalanlar gene de stadyumdaki çimenlerin üzerinde asılıydı. Harry sahaya yürürken, tribünde oturan Ron ile Hermione'yi gördü.
Ron, inanamayarak, "Antrenman daha bitmedi mi?" diye sordu.
Harry, Ron ile Hermione'nin Büyük Salon'dan getirdikleri kızarmış ekmek ve marmelata hasetle bakarak, "Daha başlamadık ki," diye cevap verdi. "Wood bize yeni taktikler öğretiyor."
Süpürgesine binip ayaklarını hızla yere vurdu, havalandı. Serin sabah havası yüzünü kamçıladı ve onu Wbod'un uzun konuşmasından çok daha etkin biçimde uyandırdı. Yeniden Quidditch sahasında olmak harika bir duyguydu. Fred ve George'la yarışarak stadyumu son hızla fırdolayı döndü.
Köşeden hızla savrulurlarken, Fred, "O garip klik sesi de ne?" diye sordu.
Harry tribüne baktı. Colin en yukarıdaki yerlerden birine oturmuş, fotoğraf makinesini kaldırmış, art arda fotoğraf çekiyordu. Makinenin sesi ıssız stadyumda garip şekilde birkaç katı büyüyordu.
Tiz bir sesle, "Buraya bak, Harry! Buraya bak!" diye feryat etti.
"O da kim?" dedi Fred.
Harry, "Hiçbir fikrim yok," diye yalan söyledi. Ve hızını birden artırarak Colin'den mümkün olduğu kadar uzağa gitti.
Wood onlara doğru havada sıyrılıp gelirken, "Neler oluyor?" dedi. "O birinci sınıf öğrencisi niye fotoğraf çekiyor? Hiç hoşuma gitmedi bu. Yeni antrenman programımız hakkında bilgi almak isteyen bir Slytherin casusu olabilir."
Harry hemen atıldı: "O, Gryffindor'dan."
George da, "Ayrıca Slytherin'lerin casusa ihtiyacı yok, Oliver," dedi.
Wood, huysuz huysuz, "Niye böyle söylüyorsun ki?" diye sordu.
George parmağıyla işaret etti: çünkü bizzat kendileri burdalar da ondan."
Yeşil cüppeli insanlar sahaya doğru yürüyorlardı, ellerinde süpürgeler vardı.
Wood öfkesinden tıslarcasına, "İnanmıyorum!" dedi. "Ben sahayı bugün için ayırtmıştım! Şimdi icabına bakarız!"
Ok gibi aşağı doğruldu, öfkelendiği için gereğinden daha sert indi, birazcık sendeledi. Harry, Fred ve George ardından gittiler.
Wood, Slytherin kaptanına, "Flint!” diye gürledi. "Bu bizim antrenman saatimiz! Özel olarak geldik! Şimdi defolup gidebilirsiniz!"
Marcus Flint, Wood'dan da iriyarıydı. Yüzünde ifritimsi bir kurnazlık ifadesiyle cevap verdi: “Hepimize yetecek kadar yer var, Wood."
Angelina, Alicia ve Katie de gelmişlerdi Yüzleri Gryffindorlara dönük, hepsinin suratında alaycı bir sırıtmayla omuz omuza duran Slytherin takımında ise kız yoktu.
Wood, duyduğu kızgınlık yüzünden ağzından tükürükler saçarak, "Ama sahayı ben ayırttım!' dedi. "Ayırttım diyorum sana!"
"Ah," dedi Flint, "ama benim elimde de Profesör Snape'in özel olarak imzaladığı bir not var. Ben, Profesör S. Snape, yeni Arayıcılarını çalıştırma gereksinimi nedeniyle bugün Slytherin takımını Quidditch sahasında çalışma izni veriyorum."
Aklı dağılan Wood, "Yeni Arayıcı'nız mı var?" diye sordu. "Nerde?"
Ve önlerindeki altı iriyarı kişinin arkasında bir yedinci göründü. Solgun, sivri yüzünü baştan başa kaplayan övüngen gülümseyişle, daha küçük bir oğlan: Draco Malfoy.
Fred, hoşnutsuzlukla Malfoy'u süzerek, "Sen Lucius Malfoy'un oğlu değil misin?" dedi.
Flint, "Draco'nun babasından söz etmen ne garip," dedi. Bu arada, Slytherin takımı elemanlarının yüzündeki sırıtış daha da genişlemişti. "Dur, sana onun Slytherin takımına verdiği cömert armağanı göstereyim."
Yedisi birden süpürgelerinin sopalarım uzattılar. Erken sabah güneşinde Gryffindor oyuncularının burunları dibinde yedi tane pırıl pırıl cilalanmış, yepyeni sap ve yedi takım ince altın yazı belirdi: "Nimbus İki Bin Bir"
Rint kayıtsızca kendi süpürge sopasının ucundan bir toz zerresini süpürerek, "En son model," diye ekledi. "Geçen ay çıktı. Sanırım Nimbus İki Bin dizisinden çok daha iyi. Eski Tertemiz'lere gelince," Tertemiz Beş süpürgelerine sıkı bikıya sarılmış Fred ve George'a pis pis güldü, "onlarla yerleri süpürür."
Gryffindor takımından hiç kimse o anda söylenecek bir şey bulamadı. Malfoy öyle bir tebessüm ediyordu ki, soğuk gözleri birer çizgi halini almıştı.
"Bak sen," dedi Hint, "saha ihlali."
Ron ve Hermione neler olduğunu anlamak için çimenliği geçiyorlardı.
Ron, "Neler oluyor?" diye sordu Harry'ye. "Neden oynanıyorsunuz? Ya o burda ne yapıyor?”
Malfoy'a bakarak, Slytherin Quiddilch cüppesine bir anam vermeye çalışıyordu.
Malfoy, kendinden memnun bir edayla, "Ben yeni Slytherin Arayıcı'sıyım, Weasley," dedi. "Herkes de babamın takımımıza aldığı süpürgelere hayran hayran bakmakla meşguldü."
Ron önündeki yedi müthiş süpürgeye ağzı açık bakakaldı.
Malfoy sakin sakin, "Güzel, değil mi?" dedi. "Ama belki artık Gryffindor takımının da biraz altın bulup yeni süpürge alması gerekebilir. O Tertemiz Beş'leri piyangoya koyabilirsiniz. Müzelerin ilgisini çeker belki."
Slytherin takımı ulur gibi güldü.
Hermione, sert sert, "Hiç değilse," dedi, "Gryffindor takımındakilerin hiçbiri takıma girmek için rüşvet vermek zorunda kalmadı. Onlar, sadece yetenekleriyle takıma seçildi."
MaIfoy'un yüzündeki kendinden memnun ifade bir anda silindi.
ru kürürcesine, "Kimse senin fikrini sormadı, seni pis küçük Bulanık," dedi.
Harry hemen Malfoy'un çok kötü bir şey söylediğini anladı, çünkü bu laf ağzından çıkar çıkmaz bir kıyamettir koptu. Flint, Fred'le George'un onun üstüne atlamamaları için Malfoy'a siper olmak zorunda kaldı. Alicia, "Ne cüretle!" diye haykırdı. Ron, elini cüppesinin içine sokup asasını çıkardı ve, "Bunun hesabını vereceksin, Malfoy!" diye bağırarak Flint'in kolunun altından asasını büyük bir öfkeyle Malfoy'un yüzüne doğru uzattı.
Stadyumda büyük bir patlama sesi duyuldu, Ron'un asasının ters tarafından yeşil bir ışık fışkırdı, midesine vurdu ve onu sııtüstü çimenlere yuvarladı.
Hermione tiz bir sesle, "Ron! Ron! İyisin ya?" diye bağırdı.
Ron konuşmak için ağzını açtı, ama ağzından tek kelime çıkmadı. Onun yerine gürültüyle geğirdi, kucağına birkaç sümüklüböcek düştü.
Slytherin takımına gülmekten felç gelmişti sanki. Hint iki büklüm olmuş, düşmemek için yeni süpürgesine dayanıyordu. Malfoy dört ayak üstü yere kapanmıştı, yumruğuyla toprağı dövüyordu. Gryffindor takımı ise, geğirdikçe kocaman, pırıl pırıl sümüklüböcekler çıkaran Ron'un çevresine toplanmıştı. Kimse ona dokunmak istemiyordu.
Harry, Hermione'ye, "En iyisi onu Hagrid'e götürelim, en yakın orası," dedi. Hermione cesurca başını salladı ve ikisi Ron'u kollarından tutup ayağa kaldırdılar.
"Ne oldu, Harry? Ne oldu? Hasta mı? Ama sen onu iyileştirebilirsin, değil mi?" Colin yerinden kalkıp koşmuştu, şimdi de, sahadan ayrılırlarken yanları sıradans edercesine yürüyordu. Ron derin derin içini çekti, önünden aşağı daha fazla sümüklüböcek yuvarlandı.
Büyülenmiş gibi bakan Colin, "Vaay!" dedi ve fotoğraf makinesini kaldırdı. "Onu kıpırdatmadan tutabilir misin, Harry?"
Harry kızgınlıkla, "Çekil yolumdan, Colin!" dedi. Hermione'yle ikisi Ron'a destek olarak onu stadyumdan çıkardılar, Orman'ın kıyısına doğru okul arazisinden geçtiler.
Bekçinin kulübesi görününce, "Geldik sayılır, Ron," dedi Hermione. "Bir dakikada hiçbir şeyin kalmaz... neredeyse ordayız..."
Hagrid'in evine varmalarına altı yedi metre kalmıştı ki, ön kapı açıldı. Ama dışarı çıkan Hdgrid değildi. Bugün en uçuğundan leylak rengi cüppe giymiş olan Gilderoy Lockhart'tı.
"Çabuk, şuraya saklanın," diye fısıldadı Harry, Ron'u yakınlardaki bir çalının ardına çekerek. Biraz gönülsüz olsa da, Hermione de onları izledi.
Lockhart, Hagrid'e yüksek sesle, "Ne yaptığını bilirsen, çok basit!" diyordu. "Yardım gerekirse, nerede olduğumu biliyorsun! Sana kitabımdan bir tane vereceğim - şimdiye kadar almamış olmana şaşırdım. Bu gece bir tane imzalar, yollarım. Hadi bakalım, hoşça kal!" Ve uzun adımlarıyla şatoya doğru yürüdü.
Harry, o gözden kaybolana kadar bekledi, sonra Ron'u çalılığın arkasından çekip Hagrid'in ön kapısına götürdü. Telaşla kapıyı çaldılar.
Hagrid hemen geldi, pek suratsızdı. Ama kimlerin geldiğini görünce yüzü aydınlandı.
"Ne zaman geleceksiniz diye merak ediyordum -gelin, gelin içeri. Ben de Profesör Lockhart geri döndü sandım."
Harry ve Hermione, Ron'u eşikten içeri, tek odalı kulübeye geçirdiler. Bir köşede kocaman bir yatak vardı, ötekinde bir ateş neşeli neşeli çatırdıyordu. Harry, Ron'u bir iskemleye oturturken durumu çabucak açıkladı, ama Hagrid hiç de kaygılanmış görünmedi.
Güler yüzle, "Gireceğine çıksın daha iyi," dedi, onun önüne büyük bakır bir leğen çekti. "Hepsini çıkar bakalım, Ron."
Hermione, leğenin üzerine eğilen Ron'a endişeyle bakarak, "Sanırım durmasını beklemekten başka çare yok," dedi. "Bu lanetin tutması en iyi koşullarda bile zordur, ama kırık bir asayla olunca..."
Hagrid hamarat hamarat dolaşıp onlara çay yapıyordu. Zağan Fang, Harry'yi salyalara boğmakla meşguldü.
Harry, Fang'in kulaklarını kaşıyarak, "Lockhart senden ne istiyordu, Hagrid?" diye sordu.
"Bana kuyudan varek çıkarma nasihati veriyordu," diye homurdandı Hagrid. İyice fırçalanmış masasının üstündeki yarısı yolunmuş horozu kaldırdı, çaydanlığı koydu. "Sanki bilmezmişim gibi. Kovaladığı bir Ölüm Perisi'ni anlatıp duruyor. Tek kelimesi doğruysa, çaydanlığımı yerim."
Hagrid'in bir Hogwarts hocasını eleştirmesi ondan öyle beklenmez bir şeydi ki, Harry şaşkınlıkla bakakaldı. Ancak Hermione, her zamankinden daha tiz bir sesle, "Bence biraz haksızlık ediyorsun," dedi. "Profesör Dumbledore onun bu iş için en iyi adam olduğunu düşündü besbelli..."
"En iyi değil, tek adam," diye cevap verdi Hagrid. Onlara bir tabak melas şekerlemesi ikram etti. Ron ise leğenine doğru öğürüp duruyordu. "Tek derken ciddiyim. Karanlık Sanatlar dersi için birini bulmak gitgide zorlaşıyor. Anlıyorsunuz ya, insanlar bu işe girmeye pek hevesli değil. Uğursuz olduğunu düşünmeye başladılar. Bir süredir pek fazla dayanan çıkmadı. Söyleyin bakalım," dedi Hagrid, başıyla Ron'u işaret ederek, "kimi lanetlemeye çalışıyordu?"
"Malfoy, Hermione'ye bir şey dedi. Çok kötü bir şey olmalı, çünkü herkesin aklı başından gitti."
Ron, solgun ve ter içinde, masanın üstünden göründü. Boğuk bir sesle, "Kötüydü ama," dedi. "Malfoy ona 'Bulanık' dedi, Hagrid -"
Yeni bir sümüklüböcek dalgası görününce yeniden başını eğip kayboldu. Hagrid fena halde kızmış görünüyordu.
Hermione'ye dönüp hırlarcasına, "Diyemez!" dedi.
"Dedi işte. Ama ben de ne anlama geldiğini bilmiyorum. Çok kaba bir şey olduğunu biliyorum, tabii..."
Ron, yeniden kafasını kaldırıp, "Yapabileceği en büyük hakaretti," diye uludu. "Bulanık, doğuştan Muggle olan -yani sihirle ilgisi olmayan anne babadan biri için kullanılan bir isim, sahiden pis bir şey. Bazı büyücüler -Malfoy'un ailesi gibi- insanların safkan dediği şey oldukları için herkesten iyi olduklarını sanıyorlar." Küçük bir geğirti çıkardı, bir tanecik sümüklüböcek önüne tuttuğu eline düştü. Onu leğene atıp devam etti: "Yani, geri kalanlarımız bunun hiçbir şey ifade etmediğini biliyor. Neville Longbottom'a baksanıza safkan ama bir kazanı yerine oturtmaktan aciz."
Hagrid gururla, "Üstelik de kimse Hermione'mizin yapamayacağı bir büyü icat etmedi daha," dedi. Hermione parlak morumsu kırmızı renge büründü.
Ron, titreyen eliyle ter içindeki alnını sildi. "Birine bunu söylemek, iğrenç. Kirli kan, anlıyorsunuz ya. Sıradan kan. Çılgınlık bu. Zaten bugünlerde büyücülerin çoğu yarım kan. Muggle'larla evlenmesek soyumuz kururdu."
Gene geğirdi ve gözden kayboldu.
Hagrid, leğene çarpan sümüklüböceklerin takırtısını bastıran bir sesle, "Eh, onu lanetlemeye çalıştığın için sana kabahat bulmuyorum, Ron," dedi. "Ama belki de asanın ters teptiği isabet olmuştur. Bence oğlunu lanetlemiş olsan Lucius Malfoy dosdoğru okula gelirdi. Hiç değilse başın belaya girmemiş."
Harry, ağzından sümüklüböcekler boşalmasından daha büyük belanın ne olacağını soracaktı, ama soramadı. Hagrid'in melas şekerlemesi çenelerini birbirine yapıştırmıştı.
Hagrid, birden aklına bir şey gelmiş gibi, "Harry," dedi, "sana da sorulacak hesabım var. Duydum ki, imzalı fotoğraflar dağıtıyormuşsun. Niye bende yok?"
Aklı başından giden Harry, dişlerini zorlayarak açtı.
Hiddetle, "İmzalı fotoğraf falan dağıtmıyorum ben," dedi. "Eğer Lockhart hâlâ bunu söylüyorsa -"
Derken, Hagrid'in güldüğünü gördü.
Hagrid güler yüzle Harry'nin sırtına vurup onu yüzüstü masaya çakarak, "Şaka ediyordum," dedi. "Aslında yapmadığını biliyorum. Lockhart'a buna ihtiyacın olmadığını söyledim. Hiç çaba harcamadan ondan meşhur olduğunu söyledim."
Harry doğrulup çenesini ovuşturarak, "Bahse girerim bundan hiç hoşlanmamıştır," dedi.
Hagrid'in gözleri parladı. "Hoşlandığım sanmam. Sonra da ona kitaplarından hiçbirini okumadığımı söyledim, gitmeye karar verdi. Melas şekerlemesi ister misin, Ron?" diye sordu, yeniden ortaya çıkan Ron'a.
"Yok, sağol," dedi Ron, halsiz halsiz. "Riske girmesem iyi olur."
Harry ile Hermione çaylarını bitirince de Hagrid, "Gelin," dedi, "bakın ne yetiştiriyorum ben."
Hagrid'in evinin arkasındaki küçük sebze tarhında bir düzine balkabağı vardı. Harry'nin o güne kadar gördüğü en büyük balkabakları. Her biri, iri bir kaya boyundaydı.
Hagrid, hayatından memnun bir edayla, "Durumları iyi, değil mi?" dedi. "Cadılar Bayramı şöleni için... o vakte kadar yeterince büyümüş olurlar."
Harry, "Neyle büyüttün onları?" diye sordu.
Hagrid, yalnız olup olmadıklarını kontrol etmek için omzunun üstünden geriye baktı.
"Eh, onlara - anlarsın - birazcık yardım ettim."
Harry, Hagrid'in çiçekli pembe şemsiyesinin kulübenin arka duvarına dayalı olduğunu gördü. Daha önce de bu şemsiyeyi göründüğünden farklı bir şey sanmasına yol açacak şeyler olmuştu. Aslında, Hagrid'in eski okul asasının bunun içinde saklı olduğu yolunda güçlü bir kuşkusu vardı. Hagrid'in sihirden yararlanmaması gerekiyordu. Üçüncü sınıftayken Hogwarts'tan atılmıştı, ama Harry niye olduğunu öğrenememişti bir türlü -bu konu açılır açılmaz Hagrid'in yüksek sesle boğazını temizleyeceği tutar ve konu kapatılana kadar esrarengiz bir şekilde sağır kalırdı.
"Bir Büyütme Büyüsü, sanırım," dedi Hermione. Hem onaylamaz, hem de eğlenir gibi bir hali vardı. "Eh, doğrusu iyi iş yapmışsın."
Hagrid, Ron'a doğru başını sallayarak, "Küçük kız kardeşin de böyle söylüyordu," dedi. "Daha dün gördüm onu." Hagrid, sakalını oynatarak yan yan Harrye baktı. "Okul arazisini dolaşıyormuş, öyle dedi, ama bana kalırsa evimde birine rastlamayı umuyordu." Harry'ye göz kırptı. "Bana sorarsan o da hayır demezdi, yani imzalı bir..."
"Kes sesini," dedi Harry. Ron bir kahkaha patlattı, yer sümüklüböcek içinde kaldı.
Hagrid, "Dikkat et!" diye bağırarak, Ron'u kıymetli balkabaklarının uzağına çekti.
Yemek vakti neredeyse gelmişti, Harry ise şafaktan beri sadece birazcık melas şekerlemesi atmıştı ağzına. Yemek yemek için okula gitmek istiyordu. Hagrid'le vedalaşıp yukarı, şatoya doğru yürüdüler. Ron arada bir hıçkırıyordu, ama sadece iki pek küçük sümüklüböcek çıkarttı.
Serin Giriş Salonu'na henüz adım atmışlardı ki, bir sos duyuldu: "İşte oradasınız, Potter, Weasley." Profesör McGonagall haşin bir edayla onlara doğru yürüyordu. "İkiniz de cezalarınızı bu akşam çekeceksiniz."
Ron endişe içinde geğirmesini engelleyerek, "Ne yapacağız, Profesör?" diye sordu.
"Sen, Mr Filch'le birlikte ödül odasındaki gümüşleri parlatacaksın. Sihir falan istemem, Weasley - alnının teriyle."
Ron yutkundu. Okulun hademesi Argus Filch'ten bütün öğrenciler nefret ederdi.
"Ve sen, Potter, Profesör Lockhart'ın, hayranlarının mektuplarına cevap vermesine yardımcı olacaksın."
Harry umutsuzluk içinde, "Ah hayır!" dedi. "Ben de gidip ödül odasında çalışamaz mıyım?"
Profesör McGonagall kaşlarını kaldırarak, "Elbette hayır," dedi. "Profesör Lockhart özellikle seni istedi. Tam saat sekizde, ikinize de söylüyorum."
Harry ve Ron, derin üzüntüler içinde yorgun argın Büyük Salon'a yürüdüler. Hermione, yüzünde bir eh-siz-de-okulun-kurallarına-karşı-geldiniz-ama. bakışıyla arkalarından geliyordu. Harry etli böreğinden sandığı kadar hoşlanmadı. O da, Ron da, esas zor cezanın kendisininki olduğunu düşünüyordu.
Ron, dertli dertli, "Filch beni bütün gece orada tuta-çak," dedi. "Sihir yok ha! O odada yüz kupa olmalı. Ben Muggle usulü temizlikten anlamam ki."
Harry, acı acı, "İstediğin an değişirim," diye cevap verdi. "Ben Dursley'lerin yanında sık sık antrenman yaptım. Lockhart hayranlarının mektuplarına cevap vermek ha... o adam bir kâbus..."
Cumartesi öğleden sonrası eriyip gitti sanki. Aradan hiç vakit geçmemiş gibiydi ama, birden saat sekize beş var oldu. Harry ikinci kat koridorunda ayaklarım sürüyerek Lockhart'ın odasına doğru yola koyuldu. Dişlerini sıkıp kapıyı çaldı.
Kapı hemen açıldı. Lockhart tebessümler içinde aşağı, ona baktı.
"Ah, işte haylaz geldi," dedi. "İçeri gir, Harry, içeri gir."
Birçok mumun ışığında duvarlarda Lockhart'ın sayısız çerçeveli fotoğrafı pırıl pırıl parlıyordu. Hatta birkaç tanesini imzalamıştı bile. Masasının üzerinde de büyük bir yığın duruyordu.
Lockhart, Harry'ye, sanki bu büyük bir lütufmuş gibi, "O zarfların adreslerini yazabilirsin!" dedi. "Birincisi, Gladys Gudgeon'a, Tanrı onu korusun - muazzam bir hayranımdır."
Dakikalar salyangoz gibi geçti. Harry bıraktı, Lockhart'ın sesi dalga gibi aşıp üstünden geçsin. Arada bir, "Hımmm", "Doğru" ve "Evet" dedi, o kadar. Bazer. de kulağına şöyle cümleler çalınıyordu: "Ün, gelgeç gönüllü bir dosttur, Harry" ya da "Şöhretin sağı solu belli olmaz, unutma bunu."
Mumlar yanıp küçüldü, ışığın, Harry'yi gözleyen hareketli Lockhart yüzleri üzerinde dans etmesine yol açtılar. Harry yorgun elini ona bininci zarfmış gibi gelen zarfın üzerinde gezdirip, Veronica Smethley'nin adresini yazdı. Artık gitme vakti yaklaşmış olmalı, diye düşündü perişan halde, n'olur gitme vakti yaklaşmış olsun...
Ve birden bir şey duydu - ölen mumların damlamasından ve Lockhart'ın hayranları hakkındaki gevezeliğinden farklı bir şey.
Bir sesti, insanın iliğini kemiğini donduran bir ses. Soluk kesici, buz gibi soğuk bir zehir içeren bir ses.
"Gel... gel bana... deşeyim seni... parçalayayım seni... öldüreyim seni..."
Harry havaya kadar sıçradı, Veronica Smethley'nin sokağının adının üstünde leylak rengi büyük bir leke peydahlandı.
"Ne?" dedi yüksek sesle.
"Biliyorum!" dedi Lockhart. "En iyi satanlar listesinin tepesinde tam altı ay! Bütün rekorları kırdı!" Harry çıldırmış gibi, "Hayır," diyebildi. "O ses!" "Efendim?" Lockhart, şaşırmış görünüyordu. "Ne sesi?”
“O ses dedi ki - duymadınız mı?" Lockhart büyük bir hayretle Harry'ye bakıyordu. "Ne diyorsun sen, Harry? Belki de uykun geldi, ha? Vay canına - şu saate bak! Hemen hemen dört saat olmuş! Buna dünyada inanmazdım - zaman uçtu gitti, değil mi?"
Harry cevap vermedi. Sesi yeniden duymak için kulaklarını dört açmıştı, ama Lockhart'ın, her ceza aldığında böyle bir ikram beklememesi gerektiğini söyleyen sesinden başka ses yoktu. Kendini iyice afallamış hisseden Harry odadan çıktı.
Saat o kadar geç olmuştu ki, Gryffindor ortak salonu neredeyse boşalmıştı. Harry dosdoğru yatakhaneye gitti. Ron henüz gelmemişti. Pijamalarını giydi, yatağa yattı ve bekledi. Yarım saat sonra sağ kolunu ovalayan Ron geldi, kararmış odaya ağır bir cila kokusu da taşımıştı.
Yatağa çökerek, "Kaslarımın hepsi tutuldu," diye inledi. "Tatmin olana kadar tam on dört kere o Quidditch Kupası'nı bana parlattırdı. Sonra bir sümüklüböcek saldırısına daha uğradım, hem de Okula Hizmetler Özel Ödülü'nün üstüne boşaldı. Sümüklerini silmek asırlar aldı... Lockhart nasıl gitti?"
Neville, Dean ve Seamus'ı uyandırmak istemeyen Harry, yavaş sesle Ron'a tamı tamına neler duyduğunu söyledi.
Ron, "Ve Lockhart duymadığını söyledi, öyle mi?" diye sordu. Harry ay ışığında onun kaşlarını çattığını görebiliyordu. "Yalan mı söylüyordu dersin? Ama anlamıyorum - görünmez olan biri bile kapıyı açmak zorunda kalırdı."
"Biliyorum," dedi Harry, dört direkli yatağına yaslanıp tepesindeki tenteye bakarak. "Ben de anlamıyorum."

GeCeLeR 12-10-2006 01:36 AM

BÖLÜM 8 - Ölüm Günü Partisi

Ekim ayı geldi, okul arazisiyle şatonun üzerini nemli bir soğukla örttü. Öğretmenler ve öğrenciler arasındaki ani bir soğuk algınlığı salgını }tızünden Yönetici Madam Pomfrey'in işi başından aş çındı. Yaptığı Biberli İksir hemen etkisini gösteriyordu, ama iksiri içen kişi ondan sonra saatlerce kulaklarından dumanlar çıkarak dolaşıyordu. Percy, halsiz görünen Ginny Weasley'yi bu iksirden almaya zorlamıştı. Capcanlı kızıl saçlarının altından yükselen buhar, bütün kafasının alev aldığı izlenimini uyandırıyordu.
Günlerce şato pencerelerinde kurşun büyüklüğünde yağmur damlaları trampet çaldı. Gölün su dikeyi yükseldi, çiçek tarhları çamurlu derelere döndü, Hagid'in balkabakları şişti, bahçedeki sundurmalarla aynı boya geldiler. Ne var ki Oliver Wood'un düzenli antrenman yapma konusundaki coşkusu azalmamıştı. İşte Harrynin Cadılar Bayramından birkaç gün önceki fırtınalı bir cumartesi öğleden sonrası, sırılsıklam ıslanmış ve her tarafı çamur içinde Gryffindor Kulesi'ne dönmesinin nedeni de buydu.
Yağmur ve rüzgâr hesaba katılmasa bile, mutlu bir antrenman sayılmazdı. Sytherin takımını izleyerek casusluk yapan Fred ve George, yeni Nimbus İki Bin Bir süpürgelerin hızını gözleriyle görmüşlerdi. Slytherin takımının havada jet gibi uçan yedi yeşilimsi lekeden başka bir şey olmadığını söylediler.
Harry ıssız koridorda şap sup yürürken kendisi kadar dalgın görünen birine rastladı. Gryffindor Kulesi'nin hayaleti Neredeyse Kafasız Nick, mutsuzluk içinde bir pencereden dışarı bakarak kendi kendine söyleniyordu. "... istenilen özelliklere uymuyormuş... bir santimcik daha olaydı..."
"Selam, Nick," dedi Harry.
İrkilip geri dönen Nere'deyse Kafasız Nick, "Selam, selam," dedi. Uzun dalgalı saçlarına fiyakalı, tüylü bir şapka takmıştı, sert ve yuvarlak yakası olan bir tunik giymişti. Böylece neredeyle yerinden kopmuş olan boynunu gözlerden uzak tutuyordu. Sis kadar solgundu ve Harry onun içinden öbür tarafı, dışarıdaki karanlık gökyüzünü ve sel halinde boşanan yağmuru görebiliyordu.
"Canın sıkkın görünüyor, genç Potter," dedi Nick, konuşurken şeffaf bir mektubu katlayıp yeleğinin cebine koyarak.
"Senin de."
"Ah," Neredeyse Kafasız Nick zarif bir edayla elini salladı, "önemli bir sorun değil.. Aslında gerçekten katılmayı da istiyor değilim... başvurayım dedim ama, besbelli “İstenilen özelliklere uymuyormuşum."
Aldırmaz havasına rağmen, yüzünde çok acı bir ifade vardı.
Birden, "Ama sanırsın ki..." diye patladı, mektubu yeniden yerinden çıkartarak, "boynuna kör bir baltayla kırk beş kere vurulmasının Kafasızlar Avı'na katılacak bir özellik sağladığını sanırsın, değil mi?"
"Ah - evet," dedi Harry. Besbelli onaylaması gerekiyordu.
"Yani, bu işin çabucak ve tertemiz olmasını kimse benden fazla isteyemez. Keşke öyle olsa, kafam da doğru dürüst kopsaymış. Yani, böylece hem acı çekmekten kurtulurdum, hem de herkesin alayından. Ne var ki..." Neredeyse Kafasız Nick mektubu silkeleyerek açtı ve hiddetle okudu.
"Biz yalnızca kafaları bedenlerinden ayrılmış avcıları kabul edebiliyoruz. Aksi halde üyelerin At Sırtında Kafa Atıp Tutmak ve Kafa Polosu gibi av etkinliklerine katılmalarının imkânsız olacağını siz de takdir edersiniz. Bu yüzden de, büyük bir üzüntüyle, istenilen özelliklere uymadığınızı size bildirmek durumundayım. En iyi dileklerimle, Sir Patrick Delaney Podmore."
Neredeyse Kafasız Nick öfkeden köpürerek mektubu cebine tıkıştırdı.
"Kafamı sadece bir santim deriyle bir parça kas yerinde tutuyor, Harry! Çoğu kişi bunu pekâlâ da kafasız sayar ama hayır, Sir Kafası Usulünce Koparılmış Podmore'a bu yetmiyor."
Neredeyse Kafasız Nick derin derin birkaç kez nefes aldı, sonra daha sakin bir sesle, "Evet," dedi, "seni rahatsız eden şey neymiş bakalım? Elimden bir şey gelir mi?"
"Hayır. Tabii nereden yedi tane bedava Nimbus İki Bin Bir bulacağımızı biliyorsanız, o başka. Slyth..."
Harry'nin cümlesinin geri kalanı, ayak bilekleri hizasından gelen tiz mi tiz bir miyavlamada kayboldu gitti. Gözlerini aşağı çevirince kendini bir çift lamba misali sarı göze bakarken buldu. Mrs Norris'ti, hademe Argus Filch'in, öğrencilere karşı sonu gelmez savaşında vekili olarak kullandığı bir deri bir kemik gri kedi.
Nick hemen, "Burdan gitsen iyi olur, Harry," dedi. "Filch iyi bir gününde değil. Grip olmuş, üçüncü sınıftan birileri de kazayla beş numaralı mahzenin tavanına kurbağa beyni sıvamış. Bütün sabah onu temizledi ve şimdi de seni burada her yana çamur saçarken görürse..."
"Tamam,' dedi Harry, gerileyip Mrs Norris'in suçlayıcı bakıcından uzaklaşmaya çalıştı, ama yeterince hızlı davranamamıştı. Onu iğrenç kedisine bağlıyora benzeyen esrarengiz bir güçle o noktaya çekilen Argus Filch, Harry'nin sağ tarafındaki bir duvar örtüsünün içinden aniden belirdi. Deli gibi, kuralları ihlal eden kişiyi arıyordu. Başına kalın bir ekose eşarp sarmıştı, burnu ise her zamankinden daha da mordu.
"Pislik!" diye haykırdı. Harry'nin Quidditch cüppesinden damlamış çamurlu gölcüğe işaret ederken çenesi titriyordu, gözleri korku verecek şekilde yerinden uğramıştı. "Her yer karman çorman, her yer leş gibi! Artık yeter, yeter diyorum! Arkamdan gel, Potter!"
Harry'cik, Neredeyle Kafasız Nick'e umutsuzca el sallyarak Filch'in ardından aşağı indi. Böylece de yerdeki çamurlu ayak izi sayısını iki katına çıkardı.
Harry daha önce Filch'in odasına hiç girmemişti. Burası, çoğu öğrencinin girmekten kaçındığı bir yerdi. Oda pis ve kasvetliydi, penceresizdi, alçak tavandan sarkan tek bir petrol lambasıyla aydınlanıyordu İçeri hatif bir balık tava kokusu sinmiş gibiydi. Duvarların önünde tahta dosya dolapları vardı. Harry, üstlerindeki etiketlerden, onların Filch'in şimdiye kadar cezalandırmış olduğu her öğrenci hakkındaki ayrıntıları içerdiklerini anladı. Fred ve George'un kendilerine ait koca bir çekmeceleri vardı. Filch'in masasının arkasındaki duvarda iyice parlatılmış bir zincir ve pranga koleksiyonu asılıydı. Onun, öğrencileri bileklerinden tavana asmasına izin versin diye Dumbledore'a hep yalvardığını herkes bilirdi.
Filch, masasındaki tüy kutusundan bir tüy kalem yakaladı ve etrafta parşömen aranmaya başladı.
"Gübre," diye mırıldandı öfkeyle, "dumanı tüten ejderha pisliği... kur Dağa beyni... sıçan bağırsağı... artık yeter... ibret olsun diye... form nerde... evet..."
Masasının çekmecesinden kocaman bir parşömen tomarı çıkardı, koca kara tüy kalemini mürekkep hokkasına batırarak tomarı önünde açtı.
"Adı... Harry Potter. Suçu..."
"Bir parçacık çamur, hepsi o!" dedi Harry.
"Senin için bir parça çamur, beyim, ama benim için fazladan bir saat yerleri ovmak demek!" diye bağırdı
Filch. Şişkin burnunun ucunda bir damla, hiç de hoş olmayan bir şekilde titreşiyordu. "Suçu... şatoyu kirletmek... verilen hüküm..."
Akan burnuna dokunan Filch, soluğunu tutmuş, hükmünün okunmasını bekleyen Harry'ye pis pis baktı.
Ama tam Filch tüy kalemini indirirken, odasının tavanında muazzam bir KÜT! sesi duyuldu, petrol lambası zangırdadı.
"PEEVES!" diye haykırdı Filch, bir öfke kriziyle tüy kalemini savurdu. "Bu sefer yaktım çıranı, elimden kurtulamazsın!"
Ve dönüp Harry'ye bir bakış bile atmadan, Filch odadan paytak paytak koşarak çıktı, Mrs Norris de onun yanı sıra şimşek gibi gidiyordu.
Peeves okulun hortlağıydı, havada dolaşan cinsten sırıtkan bir tehditti. Kargaşa ve mutsuzluğa yol açmak için yaşardı. Harry, Peeves'i pek sevmezdi ama, zamanlaması için ona şükran duymaktan kendini alamadı. Peeves her ne yaptıysa (ki, sese bakılırsa, bu sefer büyük bir şeyin hakkından gelmişti) Filch'in dikkatini Harry'nin üstünden çeker diye umuyordu.
Belki de Filch'in geri dönüşünü beklemesi gerektiğini düşünerek, Harry masanın yanındaki güve yenikli koltuğa çöktü. Masada, onun yarı yarıya tamamlanmış formundan başka tek bir şey vardı: Üzerinde gümüşi yazılar olan kocaman, parlak, mor bir zarf. Filch geri dönüyor mu diye çabucak kapıya bir göz atarak zarfı aldı ve okudu.

ŞÎPŞAK BÜYÜ
Mektupla Kurs
Yeni Başlayanlar İçin
Meraka kapılan Harry zarfı açtı ve içindeki parşömen desteyi çıkardı. Ön tarafında, gene kıvır kıvır gümüşi yazıyla şöyle diyordu:
Modern sihrin dünyasında kendinizi geride kalmış gibi mi hissediyorsunuz? Basit büyüyü bile yapamadığınız için kendinizi mazeret uydururken mi buluyorsunuz? Asanızla yaptığınız keder verici marifetler hiç alay konusu olmanıza yol açtı mı?
Bir çare var!
Şipşak Büyü yepyeni, hata yapmayan, çabuk sonuç alan, kolay öğreten bir kurstur. Yüzlerce cadıyla büyücü, Şipşak Büyü metodundan yararlanmıştır!
Topsham'h Madam Z. Nettles şöyle diyor: "Büyülü sözleri bir türlü hatırlayamıyordum, iksirlerim de bir aile şakası halini almıştı! Şimdi, bir Şipşak Büyü kursunun ardından, partilerde ilgi merkezi ben oluyorum ve dostlar, Kıvılcım Solüsyonumun reçetesini onlara vereyim diye bana yalvarıyorlar!"
Didsbury'den büyücü D. f. Pıcd şöyle diyor: "Eskiden karını benim zayıf büyülerime burun kıvırırdı, ama sizin müthiş Şipşak Büyü kursunuza başladıktan bir ay sonra, onu bir Tibet öküzüne çevirdim! Teşekkürler, Şipşak Büyü!"
Meraka kapılan Harry, zarfın içindekilerin geri kalanını da karıştırdı. Filch neden bir Şipşak Büyü istemiş olsundu ki? Yoksa bu onun gerçek bir büyücü olmadığı anlamına mı geliyordu? Harry tam "Birinci Ders: Asanızı Tutmak (Bazı Faydalı İpuçları’nı okuyordu ki, dışarıdan ayağını sürüyen birinin geldiğini duyunca Filch'in döndüğünü anladı. Parşömenleri zarfın içine tıkan Harry, tam kapı açılırken onu gerisin geri masanın üstüne bıraktı.
Filch zafere ulaşmış görünüyordu.
Mrs Norris'e, ağzı kulaklarında, "O kaybolan dolap son derece değerliydi!" diyordu. "Bu sefer Peeves'i buradan sürdüreceğiz, görürsün, şekerim."
Bakışları Harry'ye takıldı, sonra da Şipşak Büyü zarfına. Harry, zarfın başlangıçtaki yerinden yarım metre kadar uzakta durduğunu fark etti ama, iş işten geçmişti.
Filch'in solgun yüzü tuğla kırmızısına dönüştü. Harry kendini deprem dalgası boyunda bir öfke krizine hazırladı. Filch aksayarak masasının öbür ucuna gitti, zarfı aldı ve bir çekmeceye attı.
"Aldın mı... okudun mu?" diye kekeledi.
"Hayır," diye yalanı kıvırdı Harry hemen.
Filch, boğumları şişmiş ellerini ovuşturuyordu.
"Okuduğunu düşünseydim, benim özel... aslında benim olduğundan değil... bir dostun ricası... böyle olsa bile... ancak..."
Hany dehşete kapılmış, ona bakıyordu. Filch gözüne hiç bu kadar deli görünmemişti. Gözleri yerinden fırlamıştı, gevşek ve sarkık yanaklarından birine bir tik musallat olmuştu, ekose eşarbın da faydasını göremiyordu.
"Madem öyle... git... tek kelime söyleme... o değil ya... ama okumadınsa eğer... git şimdi, Peeves'in raporunu yazmam gerek... git..."
Şansına hayret eden Harry odadan ok gibi fırladı, koridoru geçti ve yukarı çıktı. Filch'in odasından ceza yemeden çıkmak bir tür okul rekoruydu herhalde.
"Harry! Harry! İşe yaradı mı?"
Neredeyse Kafasız Nick, bir sınıftan çıkıp kayarcasına geldi. Harry onun arkasında büyük bir siyah ve altın rengi dolabın enkazını görüyordu. Çok yüksekten düşmüş gibiydi.
Nick hevesle, "Peeves'i tam Filch'in odasının üstünde yere çarpsın diye ikna ettim," dedi. "Dikkatini çeler diye düşündüm..."
Harry şükranla, "Sen miydin o?" diye sordu. "Evet, işe yaradı, ceza bile almadım. Teşekkürler, Nick!"
Birlikte koridorda yürümeye koyuldular. Harry, Neredeyse Kafasız Nick'in, Sir Patrick'in ret mektubunu hâlâ elinde tuttuğunu fark etti.
"Keşke Kafasızlar Avı konusunda senin için yapabileceğim bir şey olsa," dedi.
Neredeyse Kafasız Nick birden olduğu yerde durdu, Harry de dosdoğru onun içinden geçti. Keşke geçmeseydim diye düşündü. Buz gibi bir duşa girmekten farksızdı.
Nick heyecanla, "Ama benim için yapabileceğin bir şey var," dedi. "Harry - çok fazla şey mi istemiş olurum yoksa - ama hayır, istemezdin..."
"Ne ama?"
"Eh işte, bu Cadılar Bayramı benim beş yüzüncü ölüm günüm," dedi Neredeyse Kafasız Nick, dikleşerek ve vakur bir görünüm takınarak.
"Ah," dedi Harry. Üzgün mü, yoksa mutlu mu görünmesi gerektiğinden emin değildi. 'Tamam."
"Geniş zindanlardan birinde parti veriyorum. Ülkenin her yanından dostlar gelecek. Sen katılabilirsen benim için öyle bir şeref olur ki. Mr Weasley ile Miss Granger'ın da başımın üstünde yeri var, tabii - ama siz herhalde şölene gideceksiniz." Endişeyle bekliyordu.
"Hayır," dedi Harry hemen, "gelirim..."
"Aziz dostum! Harry Potter benim Ölüm Günü Parti'mde. Ve," durakladı, çok heyecanlı görünüyordu. "Sir Patrick'e beni ne kadar korkutucu ve etkileyici bulduğundan söz edebilir misin acaba?"
'Ta... tabii," dedi Harry.
Neredeyse Kafasız Nick, ağzı kulaklarında ona baktı.
Harry nihayet üstünü değiştirip ortak salonda onunla Ron'a katılınca, Hermione hevesle, "Bir Ölüm Günü Partisi, ha?" dedi. "Bahse girerim ki böyle bir partiye gittiğini söyleyebilecek çok az kişi vardır - müthiş olacak!"
İksir ev ödevinin yarısında olan Ron, hırçın hırçın, "İnsan niye öldüğü günü kutlamak istesin ki?" diye sordu. "Bana çok iç karartıcı geliyor..."
Yağmur, şimdi mürekkep siyahı olan pencere camlarını hâlâ dövüyordu, ama içeride her şey pırıl pırıldı, neşeliydi. Şöminenin alevleri, insanların oturmuş okuduğu, konuştuğu, ev ödevlerini yaptığı yumuşacık koltuklara yansımıştı. Fred ve George ise, bir Semender’e Filibuster Maytabı yedirilirse ne olacağını anlamaya çalışıyorlardı. Fred, cırtlak turuncu, ateşte yaşayan kertenkeleyi bir Sihirli Yaratıkların Bakımı sınıfından çalmıştı. Semender şimdi, meraklı insanlar yumağıyla çevrilmiş olarak bir masa üzerinde için için yanıyordu.
Harry tam Ron ve Hermione'ye Filch ile Şipşak Büyü kursundan söz edecekti ki, Semender birden havaya vınladı. Deli gibi odanın etrafında dönenirken gürültülü kıvılcımlar ve çat çut sesleri çıkarıyordu. Percy'nin Fred ve George'a sesi kısılana kadar avaz avaz bağırışı, Semender'in ağzından yağmur gibi yağan mandalina rengi yıldızların görkemli gösterisi ve buna eşlik eden patlamalar hem Filch'i, hem de Şipşak Büyü'yü Harry'nin aklından uzaklaştırdı.
Cadılar Bayramı geldiğinde, Harry, Ölüm Günü Partisi'ne gitmek için düşüncesizce söz verdiğine çoktan pişman olmuştu. Okulun geri kalanı mutluluk içinde Cadılar Bayramı şölenini bekliyordu. Büyük Salon hor zamanki gibi canlı yarasalarla donatılmıştı. Hagrid'in muazzam balkabaklarının içleri oyulmuş, üç kişinin ,girip oturabileceği fenerler haline getirilmişlerdi. Dumbledore'un eğlence olsun diye, dans eden bir iskelet topluluğuyla anlaştığı yolunda söylentiler vardı.
Hermione bir patron edasıyla Harry'yi uyardı: "Söz sözdür, Harry ölüm Günü Partisi'ne gideceğim dedin bir kere."
Böylece, saat yedide Harry, Ron ve Hermione ağzına kadar dolu, altın tabaklar ve mumlarla davet edici bir şekilde pırıl pırıl parlayan Büyük Salon'un kapısını es geçtiler ve onun yerine zindanlara doğru yürüdüler.
Neredeyse Kafasız Nick'in partisine giden geçidin iki yanına da mumlar dizilmişti. Ama bunlar şen bir hava yaratmaktan çok uzak, uzun, ince, kapkara mumlardı. Hepsi parlak mavi bir alevle yanıyor ve çocukların yaşayan yüzlerine bile loş, hayaletimsi bir ışık vurduruyordu. Harry titreyip cüppesine sıkıca sarınırken, bin tırnağın muazzam bir karatahtayı tırmalamasından çıkıyora benzeyen bir ses duydu.
Ron, "Buna müzik mi diyorlar yoksa?" diye fısıldadı. Bir köşeyi döndüler ve siyah kadife perdeler asılı bir kapıda duran Neredeyse Kafasız Nick'i gördüler.
"Sevgili dostlarım," dedi yas tutar bir havayla, "hoş geldiniz, hoş geldiniz... gelebilmenize o kadar sevindim ki..."
Tüylü şapkasını çıkarıp reverans yaparak onları içeri aldı.
İnanılmaz bir manzaraydı. Zindan yüzlerce inci beyazı, saydam insanla doluydu. Çoğu, kalabalık dans pistinin etrafında uçuyor ve kara perdeli bir platformdaki orkestranın çaldığı otuz müzikal testereden çıkan korkunç, titrek sesle vals yapıyordu. Tepedeki avizedeki bin kara mumdan gece mavisi bir ışık geliyordu. Solukları önlerinde sis gibi yükseliyordu: Bir buzluğa girmek gibiydi.
Ayaklarını ısıtmak isteyen Harry, "Etrafa bir göz atalım mı?" diye sordu.
Ron kaygılı bir edayla, "Kimsenin içinden geçmemeye dikkat edin," dedi. Dans pistinin etrafından dolaştılar. Bir grup kasvetli rahibenin, zincirlerle bağlı pejmürde bir adamın ve başından ok çıkan bir şövalyeyle konuşan şen şakrak Hufflepuff hayaleti Şişman Keşiş'in yanından geçtiler. Harry hayaletlerin, girişi kan lekeleriyle kaplı, sıska, gözünü dikip bakan Slyterin hayaleti Kanlı Baron'un çok uzağından görünce şaşırmadı.
Hermione birden durarak, "Ah, hayır," dedi. "Geri dönün, geri dönün. Mızmız Myrtle'la konuşmak istemiyorum..."
Çabucak arkaya dönüp giderlerken Harry, "Kim?" dedi.
"Birinci kattaki kızlar tuvaletinin hayaleti, orayı mesken tutmuş."
"Bir tuvaleti mi mesken tutmuş?"
"Evet. Bir süredir bozuk, çünkü ikide bir sinir krizi geçiriyor ve orayı su bastırıyor. Ben oraya elimden geldiğince gitmezdim zaten, o yüzünüze karşı feryat ederken tuvalete girmek acayip zor..."
"Bak, yemek!" dedi Ron.
Zindanın öbür tarafında, gene siyah kadife örtülü uzun bir masa vardı. Hevesle yaklaştılar, ama bir an sonra dehşet içinde oldukları yerde kalakaldılar. Koku hayli iğrençti. Güzel gümüş tabaklara büyük, kokmuş balıklar yerleştirilmiş, kömür karası pastalar tepsilere yığılmıştı; kurtlanmış koca bir tabak sakatat yemeği ile kürkümsü yeşil bir küfle kaplanmış bir dilim peynir de vardı. Şeref mevkiinde ise mezar taşı biçiminde, kurşuni renkte muazzam bir pasta duruyordu. Üzerine katran gibi bir kremayla şunlar yazılmıştı:
Sir Nicholas de Mimsy Porpington 31 Ekim 1492'de öldü
Harry, tostoparlak çömelmiş halde masaya yaklaşan bir hayaleti hayretler içinde gözledi. Hayalet, kokmuş som balıklarından birinin içinden geçecek şekilde ağzını açmıştı.
Harry ora, "İçinden geçerken tadını alabiliyor musunuz?" diye sordu.
Hayalet hüzünlü bir şekilde, "Hemen hemen," dedi ve kayıp gitti.
Hermione, bilmiş bilmiş, "Sanırını daha güçlü bir tadı olsun diye kokmaya bırakmışlar” dedi. Bir yandan da burnunu tutarak çürük saknfat yemeğini görmek için üstüne eğiliyordu.
Ron, "İlerleyelim mi?" dedi. "Midem bulandı."
Ancak tam dönmüşlerdi ki, küçük bir adam bir hamlede masanın altından fırladı ve tam karşılarında havada durdu.
Harry dikkatli bir şekilde, "Selam, Peeves," dedi. Çevrelerindeki hortlakların aksine, Peeves, solgun ve saydamın tam tersi bir kılıktaydı. Parlak turuncu bir parti şapkası takmıştı, yerinde dönen bir papyon kravatı vardı. Geniş, kötücül yüzünde de koca bir tebessüm.
"Kuruyemiş ister misiniz?" diye sordu tatlı tatlı, onlara bir kâse mantarlı fıstık uzatarak.
"Hayır, teşekkürler," dedi Hermione.
Peeves, gözleri fıldır fıldır oynayarak, "Zavallı Myrtle'dan söz ettiğini duydum," dedi. "Zavallı Myrtle için kaba şeyler söyledin." Derin bir nefes alıp böğürdü. "OYY! MYRTLE!"
Hermione, deli gibi, "Ah hayır, Peeves," diye fısıldadı. "Ona neler söylediğimi söyleme, sahiden çok üzülür. Onu kastetmemiştim zaten, ona bir itirazım yok - şey... selam, Myrtle."
Bir kızın tıknaz hayaleti kayıp gelmişti. Harry'nin gördüğü en üzgün yüzü, düz saçlar ve kalın, incili gözlüğün arkasında yarı yarıya saklamıştı.
"Ne?" dedi, somurtkan bir edayla.
Hermione sahte ve tiz bir sesle, "Nasılsın, Myrtle?" dedi. "Seni tuvalet dışında görmek ne güzel."
Myrtle burnunu çekti.
Peeves sinsi sinsi Myrte'ın kulağına, "Miss Granger az önce senden bahsediyordu," dedi.
Hermione gözlerinden ateşler saçarak Peeves'e baktı. "Sadece şey diyordurr... şey... bu gece ne kadar güzel göründüğünü."
Myrtle kuşkuyla Hermione'yi süzdü. Küçük, saydam gözlerine gümüşi yaşlar dolarken, "Benimle alay ediyorsun," dedi.
"Hayır - doğru söyüyorum - az önce Myrtle'ın ne güzel göründüğünü söylemedim mi?" dedi Hermione, Harry ile Ron'un kaburgalarını acıtacak gibi dürterek.
"Ah, evet..." "Dedi ya..."
"Bana yalan söylemeyin," diye hıçkırdı Myrtle, şimdi yaşlar yüzünden aşağı sel gibi akıyor, Peeves de omzunun üstünden bakıp kıkır kıkır gülüyordu. "İnsanların arkamdan benim için neler dediğini bilmiyorum mu sanıyorsunuz? Şişko Myrtie! Çirkin Myrtle! Mutsuz, mızmız, mıymıntı Myrtie!"
Peeves kulağına, "Sivilceli'yi unuttun," dedi. Mızmız Myrtle ıstıraplı hıçkırıklara boğuldu ve zindandan kaçtı. Peeves de ardından fırlayarak onu küflü fıstık yağmuruna tuttu. Bir yandan da bağırıyordu: "Sivilceli! Sivilceli!"
"Hey Tanrım," dedi Hermione hüzünle. Neredeyse Kafasız Nick şimdi kalabalığın içinden onlara doğru kayıyordu. "Eğleniyor musunuz?" "Ah, evet” diye yalan söylediler. "Doğrusu katılım hiç de kötü sayılmaz," dedi Neredeyse Kafasız Nick iftiharla. "Dertli Dul kalkıp ta Kent'ten geldi... Eh, artık konuşmamı yapmanın vakti geldi sanırım. Gideyim de orkestrayı uyarayım..."
Ancak orkestra tam o anda çalmayı kesti. Bir av borusu çalarken onlar ve zindandaki herkes sustu, heyecanla etraflarına bakınmaya koyuldular.
Neredeyse Kafasız Nick, acı acı, "İşte buyrun," dedi.
Zindan duvarından, her birinin sıranda kafasız bir binicinin bulunduğu bir düzine at fırlayıp çıktı. Hazır bulunanlar alkışladı. Harry de tam alkışlamaya başlayacakken, Nick'in yüzündeki ifadeyi görünce hemen kesti.
Atlar dörtnala dans pistinin ortasına gelip durdu, şaha kalkıp öne atıldılar ve sakallı kafası kolunun altında olan öndeki iriyarı bir hayalet boruyu çalarak aşağı atladı. Kalabalığın üzerinden görebilmek için kafasını havaya kaldırdı (herkes güldü) ve yeniden boynunun üstüne bastırarak uzun adımlarla Neredeyse Kafasız Nick'in yanına geldi.
"Nick!" diye gürledi. "Nasılsın? Kafan hâlâ sarkıp duruyor mu orda?"
Hohhoho diye canı yürekten bir kahkaha attı ve Neredeyse Kafasız Nick'in omzuna vurdu.
Nick resmiyetle, "Hoş geldin, Patrick," dedi.
Patrick ise Harry, Ron ve Hermione'yi görmüştü. Çok şaşırmış gibi sahte bir sıçrayışla havaya yükselerek, "Canlı canlı insanlar!" dedi. Öyle sıçradı ki başı yeniden düştü (kalabalık, uluya uluya güldü).Neredeyse Kafasız Nick kapkara bir edayla, "Çok komik," dedi.
Sir Patrick'in başı yerden, "Nick'e aldırmayın!" diye bağırdı. "Ava katılmasına izin vermedik diye hâlâ canı sıkkın! Ama ne diyeyim - adama baksanıza -"
Nick'in anlamlı bir bakış attığı Harry, "Bence," dedi telaşla, "Nick çok korkutucu ve... şey."
"Ha!" diye feryat etti Sir Patrick'in başı. "Bahse girerim senden bunu söylemeni istemiştir!"
Neredeyse Kafasız Nick, "Herkes dikkatini benim üstümde toplarsa," dedi, "konuşma yapma vaktim geldi!" Platforma yürüyüp çıktı, buz mavisi bir projektör ışığının içine girdi.
"Benim müteveffa, matemi tutulmuş lordlarım, leydilerim ve centilmenler, büyük bir üzüntüyle..."
Ama kimse sonrasını duymadı. Sir Patrick ile Kafasızlar Avı'nın geri kalan üyeleri bir Kafa Hokeyi oyunu başlatmışlardı, kalabalık da izlemek için dönüyordu. Neredeyse Kafasız Nick dinleyicilerinin ilgisini yeniden çekmek için boşa çaba harcadı, ama Sir Patrick'in kafası alkışlar arasında yanından geçip gidince vazgeçti.
Harry artık çok üşümüştü, üstelik de acıkmıştı.
Ron, orkestra yeniden çalmaya başlayıp hayaletler yeniden dans pistine çıkınca, "Buna daha fazla dayanamayacağım," diye mırıldandı, dişleri takırdayarak.
Harry ona hak verdi: "Hadi gidelim."
Onlara bakan herkese başlarıyla selam verip gülümseyerek geri geri kapıya doğru gittiler. Bir dakika sonra da kara mumlarla dolu geçitten telaşla geçiyorlardı.
Ron umutla, "Puding bitmemiş olabilir," dedi. Önlerine düşmüş, Giriş Salonu'nün merdivenlerine doğru gidiyordu.
Ve Harry o zaman sesi duydu.
"... deş... parçala... öldür..."
Aynı sesti, Lockhart’ın odasında duyduğu o soğuk,canice ses.
Sendeleyerek durdu, taş duyar? tutunarak var gücüyle dinledi. Çevresine bakındı, loş geçidi boydan boya gözden geçirdi.
"Harry, ne olu...?"
"Gene o ses - susun bir dakika -"
"... öyyyle açım... öyle uzun zamandır.."
Harry ısrarla, "Dinleyin!" dedi. Ron ve Hermione donup kalarak onu gözlediler.
"... öldür... öldürme vakti..."
Ses giderek uzaklaşıyordu. Harry onun hareket edip gittiğinden, yukarı çıktığından emindi. Karanlık tavana bakarken korku ve heyecan karışımı bir duyguya kapıldı: Nasıl olur da yukan çıkardı? Taş tavanların etkilemediği bir hortlak mıydı?
"Buradan," diye bağırdı ve merdivenlerden yukarı, Giriş Salonu'na doğru koşmaya başladı. Burada bir şey duymaya çalışmak umutsuzdu, Büyük Salon'dan Cadılar Bayramı şöleninin uğultusu yansıyordu. Harry mermer merdivenlerden birinci kata koştu, Ron ve Hermione arkasından takırdıyorlardı. "Harry, biz neyin -" "HİŞŞT!" Harry duymaya çalıştı. Uzaklardan, bir üst kattan,gittikçe hafifleyen sesi duydu: "... Kan kokusu alıyorum... KAN KOKUSU ALIYORUM!"
Harry'nin midesi sıkıştı. "Birini öldürecek!" diye bağırdı, Ron ve Hermione'nin şaşkın yüzlerini görmezden gelerek bir sonraki merdivenin basamaklarını üçer üçer çıktı, bir yandan da kendi ayak seslerinin ötesini dinlemeye çalışıyordu.
Harry, peşinde hızlı hızlı soluk alan Ron ve Hermione ile, ikinci katın tamamını hızla dolaştı ve bir köşeyi dönüp son, ıssız geçide gelene kadar durmadı.
Ron, yüzündeki teri silerek, "Harry, neyin nesiydi bu?" diye sordu. "Ben hiçbir şey duymadım..."
Ama Hermione birden hızla içini çekti ve koridorun aşağısını işaret etti.
"Bakın!"
İlerdeki duvarda bir şey parlıyordu. Yavaşça, karanlıkta etrafı kollayarak yaklaştılar. Duvarın iki pencere arasında kalan kısmına, koskoca harflerle, meşalelerin alevinde titreşip duran bir şeyler yazılmıştı.
SIRLAR ODASI AÇILDI. VARİSİN DÜŞMANLARI, KENDİNİZİ KOLLAYIN.
"O da ne öyle - altında asılı olan ne?" dedi Ron, sesi titreyerek.
Daha yakına gelirlerken Harry az daha kayıp düşüyordu. Yerde koca bir su gölcüğü vardı. Ron ve Hermione onu tuttu, mesaja doğru yavaş yavaş ilerledir. Gözlen, mesajın altındaki kara bir gölgeye dikilmişti.
Üçü birden ne olduğunu aynı anda fark etti ve üçü birden bir şapırtıyla geriye sıçradı.
Hademenin kedisi Mrs Norris, meşale halkasına kuyruğundan asılmıştı. Tahta gibi sertti, gözleri faltaşı gibi açılmış bakıyordu.
Birkaç saniye kıpırdamadılar. Sonra Ron, "Gidelim burdan," dedi.
Harry, sıkıntıyla, "Yardım etmeye çalışmamız gerekmez mi?" diye sordu.
"İnan bana," dedi Ron. "Bizi burada bulmalarını istemeyiz."
Ama çok geç kalmışlardı. Uzaklardan gelen ve gök gürültüsünü andıran bir uğultu, onlara şölenin sona erdiğini anlattı. Durdukları koridorun iki tarafından merdivenleri çıkan yüzlerce ayağın sesi ile, doymuş insanların keyifli konuşmaları geliyordu. Bir an sonra ise öğrenciler her iki yanından geçide dalmışlardı.
Bütün o gevezelik, koşuşturma, gürültü, öndekıler asılı kediyi görünce bir anda kesildi. Harry, Ron ve Hermione koridorun ortasında tek başlarına kalakalmışlardı, susan öğrenciler tüyler ürpertici manzarayı görmek için önlerindekileri itiyorlardı.
Derken birisi sessizliğin ortasında haykırdı.
"Varisin düşmanları, kendinizi kollayın! Sıra sizde, Bulanıklar!"
Draco Malfoy'du. İte kaka kalabalığın önüne gelmişlerdi, hareketsiz kedi manzarası karşısında sırıtırken soluk gözleri canlanmış, genelde kansız olan yüzü kızarmıştı.

GeCeLeR 12-10-2006 01:37 AM

BÖLÜM 9 - Duvardaki Yazı

"Neler oluyor burda? Neler oluyor?"
Besbelli Malfoy'un haykırışı üzerine olay yerine yönelen Argus Filch, kalabalığı yara yara geldi. Derken Mrs Norris'i gördü ve geri çekildi, dehşet içinde ellerini yüzüne kapattı.
"Kedim! Kedim! Mrs Norris'e ne oldu?" diye feryat etti.
Ve faltaşı gibi açılmış gözleri Harry'ye takıldı.
"Sen!" diye acı acı bağırdı. "Sen! Kedimi öldürdün! Onu sen öldürdün! Seni öldüreceğim! Ben..."
"Argus!"
Dumbledore, arkasında öğretmenlerden bazılarıyla olay yerine gelmişti. Hemen Harry, Ron ve Hermione'nin yanından geçerek Mrs Norris'i meşale halkasından çözdü.
"Benimle gel, Argus," dedi Filch'e. "Siz de Mr Potter, Mr Weasley, Miss Granger."
Lockhart hevesle öne çıktı.
"En yakını benim odam, Müdürüm - hemen üst katta - lütfen kendinizi evinizde..."
"Teşekkür ederim, Gilderoy," dedi Dumbledore.
Sessiz kalabalık, geçsinler diye açıldı. Heyecanlanmış görünen ve kendini önemseyen Lockhart, Dumbledore'un arkasından seğirtti. Profesör McGonagall ile Profesör Snape de öyle.
Lockhart'ın karanlık odasına girerlerken duvarlarda pıtır pıtır bir hareket sezildi. Harry, resimlerdeki Lockhart'lardan birkaçının, saçları bigudili halde sıvıştığını gördü. Gerçek Lockhart ise masasındaki mumları yakarak geriye çekildi. Dumbledore, Mrs Norris'i cilalı yüzeye yatırıp muayene etmeye koyuldu. Harry, Ron ve Hermione birbirlerine tedirgin bakışlar atarak, mum ışığı havuzunun dışındaki iskemlelere çöküp izlemeye koyuldular.
Dumbledore'un uzun, kemerli burnunun ucu Mrs Norris'in kürkünden iki santim kesti . Yarım aygözlükleriyle ona yakından bakıyor, parmaklarıyla dürtüyor, yokluyordu. Profesör McGonagall da kedinin aşağı yukarı onun kadar yakınına eğilmiş, gözleri kısık, bakıyordu. Snape, yarısı gölgede kalmış, onların arkasında dikiliyordu, yüzünde çok tuhaf bir ifade vardı: Sanki gülümsememek için kendini zor tutuyor gibiydi. Lockhart ise etraflarında dönüp duruyor, boyuna tavsiyelerde bulunuyordu.
"Onu öldüren kesinlikle bir lanet - herhalde Transmogrifya İşkencesi'dir. Kullanıldığını birkaç kez gördüm, orda olmayışım ne yazık. Tam da onu kurtarabilecek karşılaneti bilirken..."
Lockhart'ın lafları, Filch'in kuru, kederli hıçkırıklarıyla kesiliyordu. Filch masanın yanındaki bir iskemleye yığılmıştı, ellerini yüzüne kapatmıştı, Mrs Norris'e bakamıyordu. Harry ondan o kadar nefret ettiği halde, biraz olsun acımaktan kendini alamadı. Ama kendisine acıdığı kadar değil, çünkü Dumbledore Filch'e inanırsa, onu okuldan atardı, burası kesin.
Şimdi Dumbledore garip sözler mırıldanıyor ve Mrs Norris'e asasıyla vuruyordu, ama hiçbir şey olmuyordu. Kedi, sanki az önce içi doldurulmuş gibi görünmeyi sürdürdü.
"... Buna çok benzer bir şeyin Uagadugu'da olduğunu hatırlıyorum," dedi Lockhart, "bir dizi salgın; hikâyenin tamamı otobiyografimdedir. Kasaba halkına çeşitli tılsımlar dağıttım, bu da meseleyi hemen çözdü..."
O konuşurken duvarlardaki Lockhart fotoğrafları da onaylarcasına kafalarını sallıyorlardı. Birisi saçındaki fileyi çıkarmayı unutmuştu.
Sonunda Dumbledore doğruldu.
Yumuşak bir sesle, "Ölü değil, Argus," dedi.
Engel olduğu cinayetleri sayan Lockhart birden durdu.
"Ölü değil mi?" diye hıçkırdı Filch, parmaklarının arasından Mrs Norris'e bakarak. "Ama niye böyle kasktı ve donmuş?"
"Taş haline getirilmiş," dedi Dumbledore ("Ah! Ben de öyle düşünmüştüm!" dedi Lockhart). "Ama nasıl, bilemiyorum..."
"Ona sor!" diye feryat etti Flich, kızarmış ve yaşlarla ıslanmış yüzünü Harry'ye çevirerek.
Dumbledore kesinlikle, "Hiçbir ikinci sınıf öğrencisi bunu yapamaz," dedi. "Bu en ileri türden Karanlık Büyü..."
Şişkin yüzü mosmor hale gelen Filen, "Yaptı, o yaptı!" diye tükürükler saçtı. "Duvara ne yazdığını gördün! Benim... odamda şey buldu... biliyor... benim şey olduğumu..." Filch'in yüzü korkunç bir şekle girdi. "Benim Kofti olduğumu biliyor."
Harry, duvardaki Lockhart'ta dahil, herkesin ona bakıyor olmasının verdiği rahatsızlık içinde, "Ben Mrs Norris'e elimi bile sürmedim!" dedi yüksek sesle. "Ve Kofti'nin ne olduğunu da bilmiyorum."
"Palavra!" diye hırladı Filch. "Şipşak Büyü mektubumu gördü!"
Snape, gölgelerin içinden, "Konuşmama izin varsa, Müdür Bey," deyince, Harry'nin içindeki kötü bir şeyler olacak duygusu arttı. Snape'in söyleyeceği hiçbir şeyin ona hayrı dokunmayacağından emindi.
Snape, dudağı hafif bir alaycı gülüşle bükülür gibi olurken, "Potter ve arkadaşları sadece yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuş olabilirler," dedi. "Ama burda gerçekten de şüphe uyandırıcı koşullarla karşı karşıyayız. Üst kat koridorunda ne işleri vardı? Niye Cadılar Bayramı şöleninde değillerdi?"
Harry, Ron ve Hermione hep birlikte Ölüm Günü Partisi'ni açıklamaya koyuldular: "... yüzlerce hayalet vardı, hepsi size orada olduğumuzu söyler..."
Snape, kara gözleri mum ışığında parıldayarak, "Peki, niye daha sonra şölene katılmadınız?" diye sordu. "Niye o koridora gittiniz?"
Ron ve Hermione, Harry'ye baktı.
"Çünkü... çünkü..." dedi Harry, kalbi gümbür gümbür atarak. İçinden bir şey oraya bedensiz bir ses tarafından götürüldüğünü iddia etmenin kulağa çok abartılı geleceğini söylüyordu. Başka kimsenin değil, bir tek onun duyduğu bir ses. "Çünkü yorgunduk ve yatmak istiyorduk," dedi.
Snape, sıska yüzünde muzaffer bir tebessüm pırpır ederek, "Yemek yemeden mi?" diye sordu. "Hayalet partilerinde canlı insanlara göre yemekler ikram edildiğini sanmazdım".
Ron yüksek sesle, "Aç değildik," dedi, tam o anda karnı guruldadı.
Snape'in pis gülüşü yüzüne yayıldı.
"Müdür Bey, bence Potter gerçeği tam olarak söylemiyor. Bize bütün hikâyeyi anlatana kadar bazı ayrıcalıklardan yoksun bırakılması iyi bir fikir olabilir. Ben şahsen, dürüstçe konuşmaya hazır olana kadar onun Gryffindor Quidditch takımından çıkarılması gerektiğini sanıyorum."
Profesör McGonagall, sert sert, "Yok canım, Severus," dedi. "Çocuğun Quidditch oynamasını engellemek için bir neden göremiyorum. Bu kedinin başına süpürgeyle vurulmamış. Potter'ın yanlış bir şey yaptığı konusunda bir kanıt yok."
Dumbledore, Harry'ye içini okumak istermiş gibibakıyordu. Pırıl pırıl açık mavi bakışı, Harry'de röntgene girmiş duygusu uyandırdı.
Kararlı bir şekilde, "Suçluluğu kanıtlanana kadar masumdur, Severus," dedi.
Snape öfkeden deliye dönmüş gibiydi. Flitch de öyle.
Gözleri yerinden uğrayarak, "Kedimi taşa çevrildi!" diye haykırdı. "Birine ceza verildiğini görmek istiyorum!"
Dumbledore sabırla, "Onu tedavi edebiliriz, Argus," dedi. "Madam Sprout kısa süre önce birtakım Adamotlan elde etti. Onlar normal boylarına varır varmaz, Mrs Norris'i yeniden canlandıracak bir iksir yaptıracağım."
Lockhart, "Ben yaparım," diye atıldı. "En az yüz kere yapmış olmalıyım. Uykumda bile yaparım Adamotu İyileştirme Sıvısı'nı..."
"Pardon," dedi Snape buz gibi bir sesle, "ama sanırım bu okulun İksir hocası benim."
Tuhaf bir sessizlik oldu.
Dumbledore Harry, Ron ve Hermione'ye, "Gidebilirsiniz," dedi.
Koşmadan ne kadar hızlı gidebilirlerse o hızla uzaklaştılar. Lockhart'ın odasının bir kat yukarısına vardıklarında da boş bir sınıfa girip kapıyı yavaşça arkalarından kapadılar. Harry, gözlerini kısarak arkadaşlarının kararmış yüzlerini süzdü.
"Duyduğum sesten söz etse miydim dersiniz?"
Ron hiç tereddüt etmeden, "Hayır," dedi. "Başkahiç kimsenin duymadığı sesler duymak hayra alamet değildir, büyücüler dünyasında bile."
Ron'un sesindeki bir şey Harryi rahatsız etti. "Bana inanıyorsun, değil mi?"
Ron hemen, 'Tabii inanıyorum," dedi. "Ama... kabul et ki garip..."
"Garip olduğunu biliyorum. Baştan aşağı garip. Duvardaki o yazı ne demek istiyordu? Oda açıldı... ne demek bu?"
Ron yavaş yavaş, "Biliyor musun, ben sanki bunu duydum," dedi. "Sanırım birisi bir vakitler Hogwarts'ta bir gizli oda olduğundan söz etmişti... Bill olabilir..."
"Ya Kofti de ne demek oluyor?" diye sordu Harry.
Ron kıs kıs gülmesine zor engel olunca da, şaşırdı.
"Eh... yani aslında komik değil ama, Filch olduğu için... Bir Kofti, büyücü ailesinde doğan, ama sihirli gücü olmayan kişidir. Muggle doğumlu büyücülerin tersi gibi bir şey. Ama Kofti'lere çok az rastlanır. Eğer Filch bir Şipşak Büyü kursundan sihir öğrenmeye çalışıyorsa, evet, Kofti olmalı. Bu da birçok şeyi açıklar. Örneğin, öğrencilerden niye bu kadar nefret ettiğini." Ron kendinden memnun bir şekilde gülümsedi. "Çekemiyor."
Bir yerlerde bir saat çaldı.
"Gece yarısı," dedi Harry. "Snape gelip de bize başka bir suç kondurmaya kalkışmadan yatmaya gitsek iyi olacak."
Birkaç gün okulda herkes sadece Mrs Norris'e yapılan saldırıdan söz etti. Filch, onun saldırıya uğradığı yerde volta vurarak kimsenin olayı unutmamasını sağladı. Sanki saldırganın geri döneceğini düşünür gibiydi. Harry onu duvardaki mesajı "Mrs Skover'ın Her İşe Yarayan Sihirli Kir Çıkartıcısı"yla silerken görmüştü. Ama ne fayda! Kelimeler taşın üzerinde eskicide olduğu gibi parıldayıp duruyordu. Filch suç mahallini gözaltında tutmadığı zaman da kan çanağı gibi gözlerle koridorlarda sinsi sinsi dolaşıyor, hiçbir şeyden kuşkulanmayan öğrencilerin üstüne atlayıp onları "yüksek sesle nefes almak" ve "mutlu görünmek" gibi nedenlerle cezalandırmaya çalışıyordu.
Ginny Weasley, Mrs Norris'in başına gelenlerden çok rahatsız olmuştu. Ron'a bakılırsa, kedileri çok severdi.
Ron ona moral vermek istercesine, "Bahse girerim ki sen Mrs Norris'i aslında pek tanımamıştın," demişti. "Doğru söylüyorum, onsuz hayatı daha iyi." Ginny'nin dudakları titremeye başlamıştı. "Böyle şeyler Hogwarts'ta sık sık olmaz," diye güvence verdi Ron ona. "Bunu yapan kaçığı yakalayacaklar ve hemen buradan uzaklaştıracaklar. Umarım, okuldan atılmadan önce Filch'i de taşlaştıracak vakti olur. Şaka ediyorum..." diye ekledi Ron bir acele, çünkü Ginny'nin beti benzi atmıştı.
Saldırı Hermione'yi de etkilemişti. Gerçi zamanın çoğunu okumakla geçirmek Hermione için alışılmış bir şeydi, ama şimdi başka bir şey yapmaz hale gelmişti neredeyse. Harry ve Ron ona nesi olduğunu sorduklarında da pek bir cevap aiamıyorlardı. Ertesi çarşamba anladılar nesi olduğunu.
Harry İksir dersinden geç çıktı, Snape onu sınıfta tutup sıralardaki tüp solucanlarını kazıtmıştı. Çabucak yemek yedikten sonra kitaplıkta Ron'u bulmaya gitti. O sırada Bitkibilim dersindeki Hufflepuff lı çocuk Justin Finch Fletchiey'nin karşıdan geldiğini gördü. Harry tam selam vermek için ağzını açmıştı ki, Justin onu gördü, anında geri döndü ve hızla ters yönde uzaklaştı.
Harry, Ron'u kitaplığın arka tarafında, Sihir Tarihi ev ödevini ölçerken buldu. Profesör Binns "Avrupalı Büyücülerin Ortaçağ Toplantısı" üzerine bir metrelik bir kompozisyon istemişti.
"İnanmıyorum, hâlâ yirmi santimn kısa..." dedi Ron öfkeyle. Parşömeninin ucunu bıraktı, o da yeniden kıvrılıp tomar oldu. "Ve Hermione tam yüz kırk santim yazdı, üstelik de yazısı küçüktür."
"Nerde o?" dedi Harry, metreyi alıp kendi ev ödevinin tomarını açarak.
Ron raflar arasında bir yere işaret etti. "Oralarda bir yerde. Başka bir kitap arıyor. Bence Noel'den önce bütün kitaplığı bitirmeye niyetli."
Harry ona, Justin Finch Fletchley'nin nasıl kendisinden kaçtığını anlattı.
"Neden aldırıyorsun, bilmem, ben hep onun biraz salak olduğunu düşünmüşümdür." Ron bir yandan da, yazısını mümkün olduğu kadar büyüterek harıl harıl yazıyordu. "Saçmalayıp duruyordu, yok Lockhart harikaymış da, yok bilmem ne..."
Hermione kitap rafları arasından ortaya çıktı. Sinirli görünüyordu, ama neyse ki sonunda onlarla konuşacak hale geldi.
Harry ve Ron'un yanına oturarak, "Hogwarts: Bir Tarih'in bütün kopyaları dışarda," dedi. "İki haftalık da bir kelime listesi var. Keşke benimkini evde bırakmasaydım, ama bütün o Lockhart kitapları varken sandığa sığdıramadım."
"Niye istiyorsun ki?" dedi Harry. "Herkes neden istiyorsa ondan. Sırlar Odası efsanesini okumak için."
Harry hemen, "O da ne?" dedi. Hermione dudağını ısırdı. "İşte mesele de burda ya. Hatırlayamıyorum. Ve hikâyeyi de başka hiçbir yerde bulamıyorum..."
Ron saatine baktı ve çaresiz bir halde, "Hermione," dedi, "n'olur kompozisyonunu okuyayım."
Hermione birden sertleşti. "Hayır, vermem. Bitirmek için tam on günün vardı."
Zil çaldı. Ron ve Hermione atışa çekişe öne geçip Sihir tarihi dersinin yolunu tuttular.
Sihir Tarihi, dersi programlarındaki en ruhsuz dersti. Derse Profesör Binns de hayalet olan tek öğretmen giriyordu. Sınıflarındaki tek heyecanlı şey, sınıfa karatahtada . v^esinden ibaretti. Çoğu kişi çok yaşlı ve buruş buruş Binns'in öldüğünü fark etmediğini söylerdi.
Binns ders vermek için ayağa kalkmış, bedenini öğretmenler odası şöminesinin önündeki koltukta bırakmıştı. Günlük temposu bundan sonra da hiç mi hiç değişmemişti.
Bugün de her zamanki kadar sıkıcıydı. Profesör Binns notlarını açtı ve eski bir elektrikli süpürge gibi yavan, yeknesak bir sesle okumaya başladı. Derken sınıftaki hemen hemen herkes sersemleşti. Bazen bir isim ya da tarihi yazmalarına yetecek kadar bir süreyle kendilerine geliyor ve sonra da yeniden uykuya dalıyorlardı. Profesör yarım saattir konuşuyordu ki, daha önce hiç görülmedik bir şey oldu. Hermione elini kaldırdı.
Profesör Binns, 1289 Uluslararası Büyücüler Konvansiyonu üzerine öldüresiye kasvet verici bir nutkun orta yerinde kafasını kaldırıp ona baktı.
"Miss... şey..."
"Granger, Profesör," dedi Hermione, berrak bir sesle. "Acaba bize Sırlar Odası hakkında bir şeyler anlatabilir misiniz diye merak ediyordum."
Ağzı açık oturmuş, pencereden dışarısını seyreden Dean Thomas zıplayarak branşından kurtuldu. Lavender Brown başını kollarından kaldırdı, Neville'in dirseği sıradan kaydı.
Profesör Binns gözlerini kırpıştırdı.
Kuru, hırıltılı sesiyle, "Benim dersim Sihir Tarihi," dedi. "Ben olgularla uğraşırım, Miss Granger, mitler ve efsanelerle değil." Tebeşir kırılır gibi küçük bir sesle boğazını temizleyip devam etti: "O yılın eylül ayında, Sarclonyalı büyücülerden oluşan bir alt komite..."
Kekeleyerek durdu. Hermione'nin eli gene havada sallanıyordu. "Miss Granger?" "Lütfen, efendim, efsanelerin temeli hep olgulardadeğil midir?"
Profesör Binns ona öyle hayıetle bakıyordu ki, Harry daha önce diri ya da ölü hiçbir öğrencinin onun sözünü kesmediğinden emin oldu.
Profesör Binns ağır ağır, "Şeyy," dedi, "evet sanırım böyle bir iddiada bulunulabilir." Hermione'ye, sanki daha önce hiçbir öğrenciyi doğru dürüst görmemiş gibi baktı. "Ancak, sözünü ettiğiniz efsanî son derece sansasyonel, hatta gülünç bir hikâye..."
Ama şimdi bütün sınıf Profesör Binns'in her kelimesini can kulağıyla dinliyordu. Domuş gözlerle hepsine baktı, hepsinin yüzü ona çevriliydi. Horry onun böylesine sıradışı bir ilgi gösterisi karşısında neye uğradığını şaşırmasını anlayabiliyordu.
Yavaşça, "Ah, evet..." dedi. "Bir bakayım... Sırlar Odası..."
"Tabii, hepiniz Hogwarts'ın bin yılı aşkın süre önce -tam tarihi bilinmiyor- dönemin en büyük cadıları ve büyücüleri tarafından kurulduğunu biliyordunuz. Dört okul binasına onların adı verildi: Godric Gryffindor, Helga Hufflepuff, Rowena Ravenclaw ve Salazar Slytherin. Bu şatoyu birlikte yaptılar, meraklı Muggle gözlerinden uzakta. Çünkü o çağ, sıradan insanlar sihirden korktuğu, cadılarla büyücülerin de fazlasıyla cezalandırıldığı bir çağdı."
Durup, sulanmış göllerini odada gezdirdi ve devam etti: "Kurucular birkaç yıl uyum içinde çalıştılar, sihre yatkınlık gösteren gençler bulup onları eğitmek için şatoya getirdiler. Ama sonra aralarında anlaşmazlık çıktı. Slytherin ile diğerler: arasındaki uçurum büyümeye başladı. Slytherin, Hogwarts'a kabul edilen öğrenciler konusunda daha seçici davranılmasını istiyordu. Sihir öğreniminin sadece özbeöz sihirbaz aileler arasında kalması gerektiğine inanı 'ordu. Muggle anne babası olan çocukları almaktan hoşlanmıyordu, çünkü onların güvenilir olduklarına inanmıyordu. Bir süre sonra bu konu üzerinde Slytherin ile Gryffindor arasında ciddi bir tartışma patlak verdi ve Slytherin okuldan ayrıldı."
Profesör Binns yeniden duraklayarak dudaklarını büzdü, kırışmış yaşlı bir tosbağaya benziyordu.
"Güvenilir tarihsel kaynaklar bu kadarını söylüyor, ama bu dürüst olgular, Sırlar Odası'nın gerçekdışı efsanesinin gölgesinde kaldı. Hikâyeye bakılırsa, Slytherin şatoda gizli bir oda inşa etmişti ve diğerleri bu konuda hiçbir şey bilmiyordu.
"Efsaneye göre, Slytherin, kendi hakiki vârisi okula gelene kadar başka kimse açamasın diye Sırlar Odasını mühürledi. Oda'nın mührünü ancak vâris açabilecek, içerdeki dehşeti o dışarı salıverecek ve bununla, okulu sihir çalışmaya layık olmayanlardan arındıracaktı."
O, hikâyeyi anlatmayı bitirince bir sessizlik oldu, ama bu, Profesör Binns'in sınıflarını dolduran o bildik, uykulu sessizlik değildi. Herkeb bir şeyler daha anlatır diye umarak ona bakmayı sürdürürken, havada tedirginlik seziliyordu. Profesör Binns biraz sinirlenmiş görünüyordu.
"Saçmalığın daniskası, elbette," dedi. "Okul, doğal olarak, böyle bir odanın varlığım kanıtlamak için en bilgin cadılar ve büyücüler tarafından defalarca arandı. Böyle bir oda yok. Kolay aldananları korkutmak için anlatılan bir hikâye."
Hermione'nin eli yeniden havaya kalkmıştı. "Efendim - içerdeki dehşet'le neyi kastediyorsunuz?"
Profesör Binns kuru, ıslık gibi sesiyle, "Onun sadece Slytherin'in vârisinin kontrol edebileceği bir tür canavar olduğuna inanılıyor," dedi.
Sınıftaki öğrenciler birbirlerine kaygılı bakışlar attı. "Söylüyorum size, öyle bir şey yok," dedi Profesör Binns, notlarını karıştırarak. "Oda da yok, canavar da." "Ama efendim," dedi Seamus Finnigan, "eğer Oda sadece Slytherin'in vârisi tarafından açılacaksa, başka hiç kimse de onu bulamayacak demektir, değil mi?"
Profesör Binns kızgın bir tonla, "Saçmalık, O'Fla-herty," dedi. "Eğer onca Hogwarts müdürü ve müdiresi onu bulmayı beceremediyse..."
"Ama Profesör," dedi incecik bir sesle Parvati Patil, "onu açmak için Kara Büyü lazım herhalde..."
"Bir büyücünün Kara Büyü kullanmaması, kullanamadığı anlamına gelmez, Miss Pennyfeather," diye cevabı yapıştırdı Profesör Binns. "Tekrar ediyorum, eğer Dumbledore gibileri..."
"Ama belki de Slytherin'le akraba olmak gerekiyordur," diye başladı Dean Thomas, "bu yüzden de Dumbledore..." Ama artık Profesör Binns'in canına yetmişti.
"Bu kadarı yeter," dedi sert bir edayla. "Bu bir mit! Böyle bir şey yok! Slytherin'in değil oda, gizli bir süpürge dolabı inşa ettiği konusunda bile kanıt yok, hem de hiç! Size böyle aptalca bir hikâye anlattığıma pişman oldum! Mübaadenizle artık tarihe dönelim! Somut, inanılır, doğrulanabilir olgulara."
Beş dakika içinde sınıf her zamanki uyuşukluğuna dalıp gitmişti.
Dersin sonunda hınca hınç koridorlardan geçmeye çalışırlarken, Ron, "Salazar Slytherin'in yaşlı bir kaçık olduğunu biliyordum," dedi Harry ve Hermione'ye. Akşam yemeğinden önce çantalarını bırakacaklardı. "Ama bu safkan işini onun başlattığından haberim yoktu. Bana para verseler onun binasında olmam. Doğru söylüyorum, eğer Seçmen Şapka beni Slytherin'e koymaya çalışsaydı, ilk trenle dosdoğru eve dönerdim."
Hermione hararetle başını salladı, ama Harry bir şey söylemedi. Birden berbat bir durguyla midesi kasılmıştı.
Harry daha önce Ron'a da, Herrmione'ye de Seçmen Şapka'nın ciddi ciddi onu Slytherin'e koymayı düşündüğünü söylememişti. Daha dünmüş gibi, bir yıl önce
Şapka'yı başına koyduğunda kulağına konuşan küçük sesi hatırlıyordu.
"Biliyor musun, büyük usta olabilirsin sen, hepsi kafanın içinde, Slytherin de büyük ustalık yolumla çok şey kazandırabilir sana..."
Ama Slytherin binasının kara büyücüler çıkarma konusundaki şöhretini zaten duymuş olan Harry, umutsuzca şöyle düşünmüştü: "Slytherin olmasın!" Sonra da Şapka demişti ki: "Eh, öyle istiyorsun madem... Gryffindor..."
Kalabalıkla sürüklenirlerken, yanlarından Colin Creevey geçti.
"Merhaba, Harry!"
"Selam, Colin," dedi Harry otomatik olarak.
"Harry, Harry - sınıfımda bir çocuk diyor ki sen..."
Ama Colin öyle küçüktü ki, onu Büyük Salon'a doğru atan insan seline karşı koyamadı. "Görüşürüz, Harry!" diye ciklediğini duydular. Sonra da gitti.
Hermione, "Sınıfındaki çocuk senin hakkında ne diyormuş acaba?" dedi merakla.
"Herhalde Slytherin'in vârisi olduğumu," dedi Harry, midesi daha da beter kasıldı. Justin Finch Fletchley'nin öğle yemeği vaktinde ondan nasıl kaçtığını hatırlamıştı.
Ron tiksintiyle, "Buradakiler de her şeye inanır," dedi.
Kalabalık seyrekleşti, bir sonraki merdiveni rahatça çıktılar.
Ron, "Gerçekten bir Sırlar Odası var mı dersin?" diye sordu Hermione'ye.
Kız kaşlarını çattı. "Bilmiyorum. Dumbledore Mrs Norris'i tedavi edemedi. Bu da aklıma, ona saldıranın şey olmadığını getiriyor... insan..."
O konuşurken bir köşeyi döndüler ve kendilerini saldırının olduğu koridorun sonunda buldular. Durup baktılar. Sahne tıpkı o geceki gibiydi, ama artık meşale halkasından sarkan kaskatı bir kedi yoktu. Üzerinde "Oda açıldı" yazan duvarın önünde boş bir sandalye duruyordu.
Ron, "Filch orada nöbet tutuyor," diye mırıldandı.
Birbirlerine baktılar. Koridor boştu.
Harry, çantasını yere koyarak, "Bir göz atmanın zararı olmaz," dedi. Dizlerinin üstünde sürünerek ipucu aramaya koyuldu.
"Yanık işaretleri!" dedi. "Burda - ve burda..."
"Gel de şuna bak!" dedi Hermione. "Ne tuhaf..."
Harry ayağa kalkıp, duvardaki mesajın yanındaki pencereye gitti. Hermione en üstteki camı işaret ediyordu. Yirmi kadar örümcek, besbelli camdaki küçük bir çatlaktan dışarı çıkmak için koşuşturuyordu. Uzun, gümüşümsü bir bağ, sanki hepsi dışarı çıkma telaşı içinde ona tırmanmış gibi, ip misali sarkmıştı.
Hermione hayretle, "Örümceklerin hiç böyle davrandığını gördün mü?" diye sordu.
"Hayır," dedi Harry. "Ya sen, Ron? Ron?"
Omzunun üstünden geriye baktı. Ron adamakıllı geri çekilmiş duruyordu, koşup kaçma güdüsüne karşı direnir gibiydi.
"N'oldu?" diye sordu Harry.
Ron gergin bir halde cevap verdi: "Örümceklerden... hiç... hoşlanmam."
Hermione şaşkınlıkla Ron'a baktı. "Bundan hiç haberim yoktu. Defalarca iksirlerde örümcek kullandın..."
Ron, pencereden başka her yere bakmaya özen göstererek, "Ölü oldukları zaman aldırmıyorum," dedi. "Hareket ediş şekilleri hoşuma gitmiyor..."
Hermione kıkırdadı.
"Hiç de komik değil," dedi Ron, öfkeyle. "İlle de öğrenmek istiyorsan, ben üç yaşındayken Fred oyuncak... oyuncak ayımı kocaman iğrenç bir örümceğe dönüştürdü. Çünkü oyuncak süpürgesini kırmıştım. Ayına sarılırken birden bir sürü bacağı olsa senin de hoşuna gitmezdi..."
Titreyerek sustu. Hermione belli ki hâlâ gülmemeye çalışıyordu. Konuyu değiştirmekte isabet olacağını hisseden Harry, "Yerdeki suyu hatırlıyor musunuz?" dedi. "O nereden gelmişti? Biri kurulamış."
Kendini toparlayarak birkaç adım atan Ron, "Buradaydı," dedi. Filch'in iskemlesini geçmiş, eliyle işaret ediyordu. "Bu kapıyla aynı hizada."
Pirinç kapı tokmağına uzandı, ama birden yanmış gibi elini geri çekti.
"N'oldu?" dedi Harry.
"Oraya giremeyiz. Kızlar tuvaleti."
Ayağa kalkıp onun yanına gelen Hermione, "Hadi, Ron," dedi. "Orada kimse olmaz ki. Orası Mızmız Myrtle'ın yeri. Hadi gelin, bir bakalım."
Ve "Tuvalet Bozuk" yazısına aldırmadan kapıyı açtı.
Harry'nin görüp göreceği en kasvetli, kederli tuvaletti burası. Büyük, çatlak ve lekeli bir aynanın altında bir sıra çentik çentik taş lavabo vardı. Yerler ıslaktı, şamdanlarında ağır ağır yanan küçücük kalmış birkaç mumdan gelen sönük ışığı yansıtıyorlardı. Tuvaletlere giden tahta kapılar pul pul kalkmıştı, çizilmişti. Bir tanesi menteşelerinden sarkıyordu.
Hermione parmağını dudaklarına götürdü ve sondaki tuvalete doğru yürüdü. Oraya gidince, "Selam, Myrtle," dedi. "Nasılsın?"
Harry ile Ron da bakmaya gittiler. Mızmız Myrtle, tuvaletin sifonu üzerinde uçarak, çenesindeki bir sivilceyle oynuyordu.
Ron ve Harry'ye kuşkuyla bakarak, "Burası kızlar tuvaleti," dedi. "Onlar kız değil."
"Hayır," diye durumu kabul etti Hermione. "Ben onlara sadece burasının... hımm... ne kadar güzel olduğunu göstermek istedim."
Elini belli belirsiz şekilde, pis eski aynayla ıslak yerlere doğru salladı.
Harry "Bir şey görüp görmediğim sor," dedi.
"Ne fısıldıyorsun sen öyle?" dedi Myrtle, ona bakarak.
Harry çabucak, "Hiçbir şey," dedi. "Biz şeyi sormak istemiştik..."
Myrtle, ağladı ağlayacak bir sesle, "Keşke insanlar arkamdan konuşmaktan vazgeçseler!" dedi. "Benim de duygularım var, biliyorsunuz, ölü bile olsam."
"Myrtle, kimse seni üzmek istemiyor” dedi Hermione. "Harry sadece..."
"Kimse beni üzmek istemiyor, ha! Buna bayıldım işte!" diye bağırdı Myrtle. "Burada hayatım tam bir ıstırap içinde geçti ve şimdi de insanlar gelmiş, ölümümü mahvediyor!"
Hermione hemen, "Biz sana son zamanlarda burada tuhaf bir şeyler görüp görmediğini sormak istemiştik," dedi. "Çünkü Cadılar Bayramı'nda bu tuvaletin kapısının önünde bir kedi saldırıya uğramış."
"O gece buralarda birini gördün mü?" dedi Harry.
Myrtle dramatik bir edayla cevap verdi: "Dikkat etmiyordum. Peeves beni öyle üzdü ki, buraya geldim ve kendimi öldürmeye çalıştım. Tabii o zaman da hatırladım ki ben... ben..."
"Zaten ölüsün," dedi Ron, yardımcı olmak isteyen bir edayla.
Myrtle trajik bir hıçkırık koyuverdi, havada yükseldi, döndü ve tepesi üstü tuvalete daldı. Hepsinin üstüne su sıçratarak gözden kayboldu. Bastırmaya çalıştığı hıçkırıkların yönünden, U kıvrımının oralarda bir yerde durduğu anlaşılıyordu.
Harry ve Ron ağızları açık bakakaldılar. Ama Hermione bezgin bezgin omuzlarını silkti. "Doğruyu söylemek gerekirse, bu, Myrtle'ın neşeli anlarından biriydi... Hadi, gelin."
Harry, Myrtle'in suya boğulmuş hıçkırıklarının üstüne kapıyı henüz tam olarak çekmemişti ki, yüksek perdeden bir ses üçünün de yerlerinden sıçramalarına yol açtı.
"RON!"
Percy Weasley, sınıf başkanı rozeti pırıl pırıl, yüzünde gerçekten şoka girmiş bir insanın ifadesiyle, merdivenlerin başında kalakalmıştı.
"Orası kızlar tuvaleti!" dedi soluk soluğa. "Sen orada ne..."
Ron, "Şöyle bir bakıyordum," diye omuzlarını silkti. "Anlarsırı ya, ipuçları..."
Percy, Harry'ye Mrs Weasley'yi fena halde hatırlatan bir şekilde şişti.
"Oradan - hemen - çekil -" dedi, uzun adımlarla onlara doğru geldi. Kollarını sallayarak üçünü önüne katü. "Gören ne der, aldırmıyor musun? Herkes akşam yemeğindeyken dönüp buraya gelmek..."
Olduğu yerde durup gözlerinden şimşekler saçarak Percy'ye bakan Ron hararetle, "Niye burda olmayacakmışız?" dedi. "Dinle, o kediye parmağımı bile dokundurmadım ben!"
Percy öfkeyle, "Ben de Ginny'ye öyle dedim," dedi. "Ama hâlâ senin okuldan atılacağını düşünüyor. Onu hiç bu kadar üzgün görmemiştim, ağla ağla gözleri çıkacak. Onu düşünebilirdin, bütün birinci sınıflar bu iş yüzünden gereğinden fazla heyecanlandı..."
Kulakları kızarmaya başlayan Ron, "Senin Ginny'ye aldırdığın yok," dedi. "Sen sadece Öğrenciler Başkanı olma şansını yitirmekten korkuyorsun."
Percy ters ters, "Gryffindor'dan beş puan!" dedi. Bir yandan da rozetine dokunuyordu. "Umarım bu sana ders olur! Dedektifliği bırak, yoksa anneme yazarım!”
Dönüp gitti, onun ensesi de Ron'un kulakları kadar kırmızıydı.
Harry, Ron ve Hermione o gece ortak salonda Percy den mümkün olduğu kadar uzak koltuklar seçtiler. Ron hâlâ çok sinirliydi, Muska ev ödevinde mürekkep lekeleri bırakıp duruyordu. Onlan çıkarmak için dalgın dalgın elini asasına uzatınca, asa parşömeni alevler içinde bıraktı. Üstünden, neredeyse ev ödevinden çıktığı kadar dumanlar çıkan Ron, Temel Büyüler Kitabı, ikinci Sınıfı pat diye kapattı. Hermione de, Harry'yi şaşırtarak onu izledi.
Yumuşak bir sesle, sanki az önce yapmakta oldukları bir konuşmayı devam ettiriyormuş gibi, "Kim olabilir ama?" dedi. "Kim bütün Kofti'lerle anne babası Muggle olanların Hogwarts'tan çıkarılmasını isteyebilir?"
"Düşünelim bakalım," dedi Ron, yapmacık bir hayretle. "Anne babası Muggle olanlara pislik gözüyle bakan kimi tanıyoruz?"
Hermione'ye baktı. Hermione de ona, ama ikna olmuş görünmüyordu.
"Eğer Malfoy'dan söz ediyorsan..."
"Tabii ki ondan söz ediyorum! Duymadın mı ne dedi? 'Sıra sizde, Bulanıklar!' Hadi canım, o olduğunu anlamak için pis, fare suratına bakmak yeter..."
Hermione kuşkuyla, "Slytherin'in vârisi Malfoy, ha!" dedi.
Harry de kitaplarını kapattı. "Ailesine baksana," dedi. "Hepsi Slytherin'de okumuş, bununla övünüp duruyor. Babası da yeterince kötü."
"Sırlar Odası'nın anahtarı yüzyıllardır onlarda olabilir!" dedi Ron. "Babadan oğula geçiyordur..."
Hermione ihtiyatla, "Eh," dedi. "Sanırım mümkün..."
Harry umutsuzca, "İyi de, nasıl kanıtlayacağız?" diye sordu.
"Bir yolu olabilir." Hermione daha da alçak sesle konuşuyordu, odanın karşı tarafındaki Percy'ye bir göz attı. "Zor, tabii. Ve tehlikeli, çok tehlikeli. Sanırım elli tane falan okul kuralım ihlal etmek gerekecek."
Ron sinirlenmişti. "Eğer bir ay içinde falan açıklama isteği duyarsan, bize de haber verirsin, değil mi?" dedi.
Hermione soğuk bir edayla cevap verdi: "Peki öyleyse. Bize gereken şey, Slytherin ortak salonuna gidip biz olduğumuzu anlamadan Malfoy'a birkaç soru sormak."
Ron gülerken Harry, "Ama bu imkânsız, Hermione," dedi.
"Hayır, değil. Bize sadece biraz Çok Özlü İksir lazım, hepsi bu."
"O da ne?" dedi Ron ve Harry bir ağızdan.
"Snape birkaç hafta önce sınıfta sözünü etti."
"İksir'de Snape'i dinlemekten başka yapacak şeyimiz yok mu sanıyorsun?" diye mırıldandı Ron.
"Seni başka birine dönüştürüyor. Düşünün bir! Üç Slytherin'li öğrenciye dönüşebiliriz. Kimse biz olduğumuzu anlamaz. Malfoy da bize her şeyi söyler herhalde. Orda olup duyabilsek, belki şu anda bile Slytherin ortak salonunda bunları söyleyip övünüyordur."
Ron kaşlarım çattı. "Bence bu Çok Özlü İksir işinde bir bityeniği var," dedi. "Ya sonsuza kadar üç Slytherin'li görünümünde kalırsak?"
Hermione sabırsızlıkla elini salladı. "Bir süre sonra geçiyor. Ama reçeteyi elde etmek zor olacak. Snape bunun Fevkalade Muktedir îksirler diye bir kitapta olduğunu söylemişti. Kitaplığın Kısıtlı Bölümü'nde olması gerekir."
Kısıtlı Bölüm'den kitap almanın tek yolu vardı: Bir öğretmenin yazılı iznini götürmeliydiniz.
Ron, "Aslında kitabı niye isteyeceğimizi anlamak zor," dedi. "Eğer iksirlerden birini yapmaya çalışmaya-caksak..."
"Bence," dedi Hermione, "kendimize sadece teoriyle ilgileniyormuş süsü verirsek, bir şansımız olabilir..."
"Hadi canım, hiçbir öğretmen inanmaz buna," dedi Ron. "Basbayağı kalın kafalı olması gerek..."

GeCeLeR 12-10-2006 01:37 AM

ONUNCU BÖLÜM
Serseri Bludger


Profesör Lockhart, cinperi felaketinden beri sınıfa canlı şeyler getirmiyordu. Onun yerine onlara kitaplarından bölümler okuyor, bazen de daha dramatik bölümleri oynatıyordu. Bu yeniden canlandırmalar için kendine yardımcı olarak da genellikle Harry'yi seçiyordu. Harry şimdiye kadar, kurbanı olduğu Boşboğaz Lanet'ter Lc Hit-trt sayesinde kurtulan basit bir Transilvanya köylüsünü, kafasını üşütmüş bir Yeti'yi ve Lockhart onu .a 'ikilendiğinden beri kıvırcık salata dışında bir şey yememiş bir vampiri oynamak zorunda kalmıştı.
Bir sonraki Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinde bu sefer de ******** rolü oynamak için kendini sınıfın önüne çeke çeke çıkarılmış buldu. Lockhart'ın keyifi olmasını istemek için çok geçerli bir nedeni olmasa, bunu yapmayı reddedecekti.
“Yüksek sesle güzel bir uluma, Harry - hah şöyle -ve sonra, inanır mısınız bilmem, üstüne çullandım - işte böyle - yere yapıştırdım -gördüğünüz gibi - tek elle onu yerde tutmayı becerdim - ötekiyle de asamı gırtlağına dayadım - sonra geri kalan kuvvetimi topladım ve acayip karmaşık Homorfus Büyüsü'nü yaptım - açması bir inilti çıkardı - devam et, Harry - daha yüksek - bu - kürkü yok oldu - tırnakları büzüldü - ve yeniden bir adama döndü. Basit ama etkin - ve bir köy daha beni sonsuza kadar, onları her ay ******** saldırılarının dehşetinden kurtaran kişi olarak hatırlayacak."Zil çalınca Lockhart ayağa kalktı.
"Ödev: Wagga Wagga ********ını yenişim üzerine bir şiir yazın! En iyi kompozisyonun sahibine Sihirli Ben'in imzalı kopyaları!"
Öğrenciler çıkmaya başladı. Harry sınıfın arkasına, Ron ve Hermione'nin onu bekledikleri yere döndü.
"Hazır mıyız?" diye mırıldandı.
Hermione sinirli sinirli, "Herkes gidene kadar bekleyin," dedi. "Şimdi."
Elinde bir kâğıt parçasını sıkı sıkı tutarak Lockhart'in masasına yaklaştı. Harry ve Ron hemen arkasındaydı.
"Şey... Profesör Lockhart?" diye kekeledi. "Ben kitaplıktan bu... bu kitabı almak istiyordum. Sadece bilgi edinmek üzere okumak için." Eli hafifçe titreyerek kâğıdı uzattı. "Ama mesele şu ki, kitaplığın Kısıtlı Bölümü'nde. Bir öğretmenin imzasına ihtiyacım var - eminim ki bu kitap sizin Gulyabanilerle Gezip Tozmakta, etkisini ağır ağır gösteren zehirler konusunda dediklerinizi anlamama yardımcı olacak..."
Lockhart, "Gulyabanilerle Gezip Tozmak ha!" dedi,
Hermione'den notu alarak ona ağzı kulaklarında gülümsedi. "Belki de en sevdiğim kitabım. Hoşuna gitti mi?"
"Ah, evet," dedi Hermione hevesle. "Hele sonuncu gulyabaniye çay süzgeciyle kapan kurmanız ne kadar akıllıca..."
"Eh, sanırım kimse benim bu yılki en iyi öğrencime biraz iltimas geçmeme karşı çıkmaz” dedi Lockhart dostça ve devasa bir tavuskuşu tüyü çıkardı. Ron'un yüzündeki tiksinme ifaç esini yanlış yorumlayarak, "Evet," diye devam etti, “Güzel, değil mi? Genellikle kitap imzalamak için sakların ama..."
Kâğıda koskoca, kıvrımlı bir imza atıp Hermione'ye geri verdi.
Hermione beceriksiz parmaklarla notu katlayıp çantasına koyarken de, "Eh, Harry," dedi Lockhart. "Demek yarın sezonun ilk Quidditch maçı var, öyle mi? Gryffindor-Slytherin maçı sanırım. Senin yararlı bir oyuncu olduğunu duydum. Ben de bir Arayıcı'ydım. Milli Takım denemelerine çağırıldım ama, hayatımı Karanlık Güçlerin ortadan kaldırılmasına adamaya karar verdim. Gene de, eğer biraz özel antrenmana ihtiyacın olursa, lütfen çekinmeden söyle. Aynı derecede iyi olmayan oyunculara bildiklerimi aktarmak beni hep memnun eder..."
Harry'nin boğazından ne idüğü belirsiz bir ses yükseldi, sonra da Ron ve Hermione'nin arkasından, bir acele, odadan çıktı.
Ucu nottaki imzayı inceleri rken, "İnanmıyorum”dedi Harry. "Hangi kitabı istediğimize bakmadı bile."
"Beyinsiz bir rezil de ondan," dedi Ron. "Ama kime ne, istediğimizi elde ettik ya."
Kitaplığa doğru koşarcasına giderlerken, Hermione tiz bir sesle, "Beyinsiz bir rezil değil işte," dedi.
"Bu yılki en iyi öğrencisi olduğunu söyledi diye..." Kitaplığın her şeyi saran sükûnetine girince seslerini alçaktılar.
Kitaplık görevlisi Madam Pince zayıf, sinirli bir kadındı, yeterince beslenmemiş bir akbabayı andırırdı.
"Fevkalade Muktedir iksirler mi?" diye tekrarladı kuşkuyla, bir yandan da notu Hermione'nin elinden almaya çalışıyordu. Ama Hermione bırakmıyordu.
Soluk soluğa, "Bende kalabilir diye umuyordum,"dedi.
Ron notu onun elinden kurtarıp Madam Pince'in önüne doğru iterek, "Hadi ama," dedi. "Sana başka bir imza alırız. Lockhart her şeyi imzalar, yeter ki imzalayabileceği kadar bir süre sabit kalsın."
Madam Pince, sanki sahte olduğundan endişe ediyormuş gibi, notu ışığa tuttu. Ama not bu sınavdan geçti. Azametle yürüyüp yüksek raflar arasında kaybolan Madam Pince, birkaç dakika sonra büyük ve küflüymüş gibi görünen bir kitabı taşıyarak geri döndü. Hermione kitabı dikkatle çantasına yerleştirdi. Çok hızlı yürümemeye ya da suçlu görünmemeye özen göstererek kitaplıktan çıktılar.
Beş dakika sonra gene Mızmız Mrytle'ın bozuk tuvaletinde üslenmişlerdi. Hermione, Ron'un itirazlarını,buranın aklı başında bir kimsenin geleceği son yer olduğunu söyleyerek çürütmüştü. Yani, kendi kendilerine kalacakları kesindi. Mızmız Myrtle kendi tuvaletinde gürültüyle ağlıyordu, ama onlar ona aldırmıyordu, o da onlara.
Hermione Fevkalade Muktedir iksirleri dikkatle açtı, üçü de nemli ve benekli sayfaların üstüne eğildiler. Daha ilk bakışta, kitabın neden Kısıtlı Bölüm'de olduğu belliydi. İksirlerden bazıları, düşünmesi bile insanı neredeyse korkutacak cinsten tüyler ürpertici sonuçlara yol açıyordu. Üstelik kitapta pek nahoş çizimler de vardı. İçlerinden biri, içi dışına çıkmışa benzeyen bir adamı, biri de başından birkaç çift fazladan kol bacak çıkmış bir cadıyı gösteriyordu.
Hermione, üzerinde Çok Özlü iksir yazan sayfayı bulunca, heyecanla, "İşte," dedi. Başka bir insana dönüşmenin ortasında olan insanların çizimleriyle süslüydü. Harry ressamın onların yüzündeki büyük acıyı hayal etmiş olmasını gönülden diledi.
Reçeteye bakarlarken, Hermione, "Bu gördüğüm en karmaşık iksir," dedi. Sonra da mırıldanarak parmağını malzeme listesinden aşağı doğru indirdi. "Zarkanatlı sinekler, sülükler, hardalotu ve çobandeğneği. Eh, bunlar yeterince kolay, hepsi öğrenci dolabında var, oradan alabiliriz. Ayy, bakın, iki boynuzlu bir atın boynuzunun tozu - bunu nereden buluruz, bilmiyorum... Yüzülmüş doğranmış kanguru derisi - bu da nazik bir konu - ve tebii kime dönüşmek istiyorsan ondan bir parça."
Ron sertçe, "Pardon?" diye sordu. "Ne demek İstiyorsun yani, kime dönüşmek istiyorsan ondan bir parça diye? İçinde Crabbe'nin ayak tırnakları olan hiçbir şeyi içecek değilim..."
Hermione sanki onu duymamış gibi devam etti. "Ama henüz bu konuda dertlenmemize gerek yok, çünkü onları en son içine atıyoruz."
Ron nutku tutulmuş halde Harry'ye döndü, ama onun da başka sıkıntısı vardı.
"Ne kadar çok şey çalmak zorunda kalacağımızın farkında mısın, Hermione? Yüzülmüş doğranmış kanguru derisi; bu kesinlikle öğrenci dolabında yoktur. Ne yapacağız yani, Snape'in özel stokundan almak için odasına mı gireceğiz? Bilmiyorum, bu iyi bir fikir mi ama..."
Hermione kitabı pat diye kapattı.
"Eh, eğer ikiniz ödleklik edecekseniz, mesele yok," dedi. Yanaklarında pespembe lekeler vardı, gözleri de her zamankinden parlaktı. "Ben kurallara karşı çıkmak istemiyorum, anlıyorsunuz ya. Sadece ana babası Muggle olanları tehdit etmenin, zor bir iksir kaynatmaktan çok daha kötü olduğunu düşünüyorum. Ama eğer siz vâris Malfoy mu, değil mi öğrenmek istemiyorsanız, şimdi dosdoğru Madam Pince'e gider ve kitabı geri.."
Ron, "Senin bizi kurallara karşı gelmeye ikna edeceğin günü göreceğimi hiç sanmazdım," dedi. "Pekâlâ, yapıyoruz. Ama ayak tırnağı yok, tamam mı?"
Daha mutlu görünen Hermione kitabı yeniden açarken, Harry, "Yapmak ne kadar alacak, peki?” diye sordu.
"Eh, hardalotunu dolunayda toplamak gerektiğine, zarkanatlı sineklerin de j irini bir gün ağır ağır pişmesi gerektiğine göre... bir ayda hazır olur sanırım, eğer bütün malzemeleri bulabilirsek."
"Bir ay mı?" dedi Ron. "Bir ayda Malfoy okuldaki Muggle ana babalılanr yarısına saldırabilir!" Hermione'nin gözlerinin yeniden tehlikeli bir şekilde kısıldığını görünce hemen ekledi: "Ama elimizdeki en iyi plan bu, öyleyse tam gaz diyorum."
Ancak, Hermione tuvaletten çıkmaları için yol açıkmı diye kontrol ederken, Ron gene de Harry'ye fısıldadı. "Eğer yarın Malfoyu süpürgesinden düşürebilirsen işi çok daha sorunsuz hallederiz."
Harry cumartesi sabahı erkenden uyandı ve bir süre yatarak o günkü Quidditch maçını düşündü. Sinirliydi, özellikle Gryffindor kaybederse Wood'un ne yapacağı düşüncesi onu rahatsız ediyordu. Ama altının satın alabileceği en hızlı yarış süpürgelerine binmiş bir takımla karşı karsıya gelme fikri de yeterince sinir bozucuydu. Slytherin'i yenmeyi hiç bu kadar istememişti. İçi çalkalanarak yarım saat orada yattıktan sonra kalktı, giyindi ve erkenden kahvaltıya indi. Gryffindor takımının geri kalanını orada buldu, uzun boş bir masada kafa kafaya vermiş oturuyorlardı. Gergin görünüyorlar, pek konuşmuyorlardı.
Saat on bire gelirken, bütün okul Quidditch stadyumuna doğru yola koyuldu. Bunaltıcı bir gündü, havada fırtına kokusu vardı. Harry tam soyunma odasına girerken, Ron ve Hermione koşarak ona şans dilemeye geldiler. Takım, parlak kırmızı Gryffindor cüppelini giydi. Sonra da Wood'un maç öncesi hep yaptığı moral verici konuşmayı dinlemek için oturdular.
Wood, "Siymerin'in bizimkilerden iyi süpürgeleri vAr, diye söze başladı, "bunu inkâra gerek yok. Ama bizin süpürgelerimizin üstünde daha iyi adamlar var. Onlardan iyi çalıştık, her türlü havada uçtuk -" ("Bak bu doğru," diye mırıldandı George Weasley. "Ağustostan beri doğru dürüst kuruyamadım") "- ve onları o küçük sümüklü Malfoy'u parayla takımlarına aldıklarına pişman edeceğiz."
Coşkuyla göğsü kabaran Wood, Harry'ye döndü.
"Arayıcı olmak için sadece zengin bir babanın yetmediğini onlara göstermek sana kalıyor, Harry. Ya o Snitch'i Malfoy'dan önce yakala, ya da denerken öl, Harry, çünkü bugün kazanmamız gerekiyor, kazanmalıyız"
"Yani herhangi bir baskı yok, Harry," dedi Fred, göz kırparak.
Sahaya çıkarlarken büyük bir gürültüyle karşılandılar; daha çok lehte tezahürat, çünkü Ravenclaw ve Hutflppuff da Slytherin'in yenilmesini çok istiyordu. Ne var ki kalabalıktaki Slytherin'ler gene de yuhalan ve ıslıklarının duyulmasını sağladılar. Quidditch hocası Madam Hooch, Flint ve Wood'dan el sıkışmalarını istedi. Onlar da birbirlerine tehdit edici bakışlar atıp, birbirlerinin elini gereğinden biraz daha fazla sıkarak bunu yaptılar.
"Ben düdük çalınca," dedi Madam Hooch, "üç... iki... bir..."
Kalabalığın bağırtısı onlara hız verirken, on dört oyuncu kurşuni gökyüzüne doğru yükseldi. Harry hepsinden yükseğe uçarak Snitch'i bulmak için çevreyi taradı.
Malfoy, süpürgesinin hızını göstermek istermiş gibi ok misali onun altından geçerken, "Keyfin yerinde mi, Yaralı Kafa?" diye haykırdı.
Harry'nin cevap verecek vakti yoktu. Tam o anda ağır, kara bir Bludger hızla üzerine geliyordu. Öyle ucu ucuna kaçtı ki, geçerken saçını sıyırdığını hissetti.
"Ucuz atlattın, Harry!" dedi George, sopası elinde onun yanından şimşek gibi geçerken. Bludger'ı Slytherin'e gerisin geri göndermeye hazırlanıyordu. Harry onun Bludger'a Adrian Pucey yönünde güçlü bir darbe vurduğunu gördü. Ama Bludger havada yön değiştirdi ve gene, dosdoğru Harry'ye geldi.
Harry ondan kaçınmak için hemen aşağı indi, George da Malfoy'a doğru hızla vurmayı başardı. Bludger gene bir bumerang gibi yarı yolda döndü ve Harry'nin başına doğruldu.
Harry hızını artırıp şimşek gibi sahanın öbür ucuna yollandı. Bludger'ın, arkasından ıslık çalarak geldiğini duyabiliyordu. Neler oluyordu? Bludger'lar asla böyle bir oyuncu üzerinde yoğunlaşmazdı. Onların görevi,mümkün olduğu kadar çok kişiyi süpürgesinden düşürmeye çalışmaktı.
Fred Weasley diğer uçta Bludger'ı bekliyordu. O, topa bütün kuvvetiyle vururken, Harry kafasını eğdi, Bludger'ın yönü değişti.
Fred sevinçle, "İşini gördük!" diye bağırdı, ama yanılıyordu. Sanki mıknatısla Harry'y e çekiliy örmüş gibi Bludger bir kez daha onun ardından hamle etti, Harry de son sürat kaçmak zorunda kaldı.
Yağmur başlamıştı. Harry ağır damlaların yüzüne düştüğünü hissediyordu, gözlüğü ıslanıyordu. Oyunun geri kalanında neler olup bittiği konusunda en ufak bir fikri yoktu. Ta ki, maçı anlatan Lee Jordan'ın, "Slytherin sıfıra karşı altmış puanla önde," dediğini duyana kadar.
Slytherin'lerin üstün süpürgeleri görevlerini yerine getiriyordu besbelli. Bu arada çılgın bludger da Harry'yi düşürmek için elinden geleni yapıyordu. Fred ve George şimdi iki yandan onun o kadar yakınından uçuyorlardı ki, Harry harman döver gibi havada savrulan kollardan başka bir şey göremiyordu. Snitch'i de değil yakalama, görme şansı bile elde edememişti.
Fred, "Birisi - bu - Bludgerla - oynamış -" diye homurdanarak, sopasını var gücüyle yeniden Harry'ye bir saldırı düzenleyen Bludger'a savurdu.
George, hem Wood'a işaret etmeye, hem de Bludger'm Harry'nin burnunu kırmasını önlemeye çalışırken, "Mola almamız gerek," dedi.
Anlaşılan Wood mesajı almıştı. Madam Hooch düdük çaldı, Harry, Fred ve George, hâlâ çılgın Bludgerdan kaçınarak balıklama aşağı daldılar.
Gryffindor takımı bir araya toplandı. Seyirciler arasındaki Slytherin'ler takımları lehinde tezahürat yaparken, Wood, "Neler oluyor?" diye sordu. "Bizi yere yapıştırdılar. Fred'le George, Bludger Angelina'nın sayı yapmasını önlerken siz nerelerdeydiniz?"
George öfkeyle, "Yedi metre yukarda, öbür Bludger'ın Harry'yi öldürmesini engellemeye çalışıyorduk, Oliver," dedi. "Biri o Bludger'a bir şeyler yapmış -Harry'yi rahat bırakmıyor, oyun boyunca başka kimseye gitmedi. Slytherin'in bununla bir ilgisi olmalı."
Wood kaygıyla, "Ama Bludger'lar son antrenmanımızdan beri Madam Hooch'un odasında kilitli," dedi. "Antrenmanda da hiçbir şeyleri yoktu."
Madam Hooch onlara doğru geliyordu. Onun omzunun üstünden Harry, Slytherin takımının yuhalayarak onun yönünde işaret ettiklerini görebiliyordu.
Madam Hooch gittikçe yaklaşırken, "Dinleyin" dedi Harry, "ikiniz hep benim çevremde uçtuğunuz sürece Snitch'i ancak kolumdan içeri uçarsa yakalarım. Takımın geri kalanına dönün, bırakın o serseriyle ben ilgileneyim."
"Salaklık etme," dedi Fred. "Kafanı koparacak."
Wood, bir Harry'ye, bir Weasley'lere bakıyordu.
Alicia Spinnet kızgınlıkla, "Oliver, bu çılgınlık," dedi. "Harry'nin kendi başına o şeyle başa çıkmasına izin veremezsin. Bir soruşturma isteye...."
"Eğer şimdi durursak, maçı gözden çıkarmamız gerekir!" dedi Harry. "Ve bir çılgın Bludger yüzünden Slytherin'e maç verecek değiliz! Hadi Oliver, onlara beni rahat bırakmalarını söyle!"
George, Wood'a hiddetle, "Bu senin suçun," dedi. "Ya Snitch'i yakala ya da denerken öl - ona böyle aptalca şey söylenir mi?!"
Madam Hooch yanlarına gelmişti.
"Oyuna devam etmeye hazır mısınız?" diye sordu Wood'a.
Wood, Harry'nin yüzündeki kararlı ifadeye baktı.
"Tamam," dedi. "Fred, George, Harry'yi duydunuz - onu rahat bırakın, Bludger'la kendisi başa çıksın."
Yağmur şimdi daha da hızlı yağıyordu. Madam Hooch'un düdüğü üzerine Harry yere tekmeyi basıp yükseldi ve Bludger'in arkasında olduğunu belli eden hışırtıyı duydu. Harry daha, daha da fazla yükseldi. Kavisler çizdi, helezon çizdi, dimdik daldı, zikzaklar yaptı, yuvarlandı. Başı dönüyordu, ama gene de gözlerini iyice açık tuttu. Bludger'ın vahşi bir başka dalışından kaçınmak için, yağmur gözlük camlarını beneklendirir ve burun deliklerinden içeri girerken tepe üstü döndü. Kalabalığın güldüğünü duyuyordu. Evet, çok aptal görünüyor olmalıydı, ama serseri Bludger ağırdı ve onun kadar hızla yön değiştiremiyordu. Stadyumun kenarlarında lunaparktaki eğlence trenlerini andıran bir tur başlattı. Gümüş yağmur tabakaları arasından, Adrian Pucey'nin Wood'un yanından geçmeye çalıştığı Gryffindor kalesini görmeye çalıştı.
Kulaklarındaki ıslık sesi Harry'ye, Bludger'ın onugene kıl payı kaçırdığını anlattı. Dosdoğru geriye dönüp ters yönde hızlandı.
Harry havanın ortasında Bludger'dan kaçmak için saçma sapan bir topaç dönüşü yapmak zorunda kaldığı sırada, Malfoy, "Bale eğitimi mi yapıyorsun, Potter?" diye haykırdı. Harry uçup gitti, Bludger biraz arkasından onu izliyordu. Harry dönüp nefretle Malfoy'a bakarken, Altın Snitch'i gördü. Malfoy'un sol kulağının birkaç santim yukarısmdaydı - ve Harry'ye gülmekle meşgul olan Malfoy, topu görmemişti.
Harry endişe dolu bir anda, ya Malfoy kafasını kaldırıp da Snitch'i görürse diye son hızla onun yanma gitmeye cesaret edemedi. Havanın ortasında asılı kaldı. BUM!
Gereğinden bir saniye daha fazla hareketsiz kalmıştı. Bludger sonunda onu yakaladı, dirseğine vurdu, Harry kolunun kırıldığını hissetti. Gözleri bulanık, kolundaki kavurucu acıyla sersemlemiş, yağmurdan sırılsıklam süpürgesinde yana doğru kaydı. Bir dizi hâlâ süpürgenin üzerinde kıvrılmış duruyordu, sağ kolu hiçbir işe yaramaz halde yandan aşağı sarkıyordu. Bludger ikinci bir saldırı için süratle geldi, bu sefer yüzünü hedef almıştı. Harry ona şaşırtmaca verdi, uyuşmuş beynine iyice yerleşmiş bir fikir vardı: Malfoy'a git.
Bir yağmur ve ağrı bulutu arasında, aşağısmdaki parıldayan, pis pis gülen yüze doğru daldı ve gözlerinin korkudan büyüdüğünü gördü. Malfoy, Harry'nin ona saldırdığını sanmıştı.
"N'oluy..." diye soluğunu tuttu, Harry'nin yolundan kaçtı.
Harry sağlam elini süpürgeden çekerek delice hamle etti. Parmaklarının soğuk Snitch'i kavradığını hissediyordu, ama şimdi süpürgesini sadece bacaklarıyla tutuyordu. O dosdoğru yere iner, bir yandan da bayılmamaya çalışırken, aşağıdaki kalabalıktan bir haykırış yükseldi.
Pat diye çamura vurdu, süpürgesinden yuvarlandı. Kolunun çok garip bir açısı vardı. Acıyla aklı karışmış halde, sanki çok uzaktan geliyormuş gibi ıslıklar ve haykırışlar duydu. Dikkatini sağlam elindeki Snitch üzerinde topladı.
"Aha," dedi belli belirsiz, "kazandık."
Ve bayıldı.
Kendine geldiğinde yüzüne yağmur vuruyordu, hâlâ sahada yatıyordu ve üzerine birisi eğilmişti. Parıldayan dişler gördü.
"Ah hayır, sen değil," diye inledi.
Lockhart, çevrelerini sarmış kaygılı Gryffindor seyircilerine, "Ne söylediğini bilmiyor," dedi. "Merak etme Harry, kolunu halletmek üzereyim."
"Hayır!" dedi Harry. "Böyle kalsın, daha iyi, mersi..."
Doğrulmaya çalıştı, ama acı müthişti. Yakınlarda aşina bir klik sesi duydu.
Yüksek sesle, "Bunun fotoğrafını istemiyorum, Colin," dedi.
Lockhart onu teskin etti: "Sen uzan bakalım, Harry.
Olup olacağı basit bir büyü. Sayamayacağım kadar çok kullanmışımdır."
Harry, sıkılmış dişler arasından, "Niye hastane kanadına gitmiyorum ki?" diye sordu.
Arayıcısı sakatlandığı halde sırıtmaktan kendini alamayan, çamurlar içindeki Wood, "Gerçekten de gitmesi gerek, Profesör," dedi. "Harika bir yakalayıştı, Harry, cidden müthişti. En iyi yakalayışın diyebilirim."
Harry, çevresindeki bacak ormanı arasından, Fred ve George Weasley'nin serseri Bludger'ı bir kutuya koymaya çalıştıklarını gördü. Hâlâ aslanlar gibi mücadele ediyordu.
Cüppesinin yeşim yeşili kollarını sıvayan Lockhart, "Geri çekilin," dedi.

GeCeLeR 12-10-2006 01:37 AM

Harry halsiz halsiz, "Hayır - yapmayın -" diyebildi, ama Lockhart asasını fıldır fıldır döndürüyordu bile. Bir saniye sonra da Harry'nin koluna doğrultmuştu.
Harry'nin omzunda garip ve nahoş bir duyum başladı, parmak uçlarına kadar her yere yayıldı. Sanki kolunun havası indirilmiş gibiydi. Neler olduğuna bakmaya cesaret edemiyordu. Gözlerini kapatmış, yüzünü kolundan uzağa çevirmişti. Ama çevresindekiler birden soluklarını tutup, Colin Creevey de deliler gibi makinesinin düğmesine basmaya başlayınca, en berbat korkularının gerçekleştiğini anladı. Kolunda artık acı hissetmiyordu - ama kolu da artık kol hissi vermiyordu zaten.
"Ah," dedi Lockhart. "Evet. Eh, bu bazen olabiliyor. Ama mesele şu ki, kemikler artık kırık değil. Akılda tutmamız gereken bu. Hadi Harry, şimdi hpış tıpış hastane kanadına git bakalım - ah, Mr Weasley, Miss Granger, ona eşlik eder misiniz? - Ve Madam Pomfrey de yapabilir - şey - seni biraz toparlayabilir."
Harry ayağa kalkarken kendini tuhaf şekilde dengesiz hissetti. Derin bir nefes alarak sağ tarafına baktı. Gördükleri az daha yeniden bayılmasına sebep oluyordu.
Cüppesinin kol deliğinden kalın, teri rengi bir kauçuk eldivene benzeyen bir şey sarkıyoıdu. Parmaklarını oynatmaya çalıştı. Hiçbir şey olmadı.
Lockhart, Harry'nin kemiklerini düzeltmemişti. Onları ortadan kaldırmıştı.
Madam Pomfrey, bu durumdan hiç memnun olmadı.
"Dosdoğru bana gelmeliydin!" diye patladı. Bir yandan da, yarım saat önce çalışan bir koldan kalan hüzün verici, gevşek şeyi yukarı kaldırıyordu. "Ben kemikleri bir saniyede düzeltirim - ama onları yeniden büyütmek..."
Harry umutsuzca, "Ama yapabilirsiniz, değil mi?" dedi.
"Yaparım elbette, ama acı verecek," dedi Madam Pomfrey ürkütücü bir tavırla. Sonra da Harry'ye bir pijama attı. "Gece bufda kalman gerek..."
Ron. onun pijamasını giymesine yardım ederken,
Hermione de Harry'nin yatağı etrafına çekilen perdenin arkasında bekledi. Lastik gibi, kemiksiz kolu pijamanın koluna sokmak hiç de kolay değildi.
Ron, Harry'nin gevşek parmaklarını pijamanın manşetinden dışarı çekerken, perdenin ardından seslendi: "Şimdi Lockhart'ı nasıl koruyacaksın bakalım Hermione? Harry kemiklerinin alınmasını istese, bunu söylerdi."
"Herkes hata yapabilir. Hem artık acımıyor, değil mi Harry?"
"Hayır," dedi Harry. "Ama başka bir şey yaptığı da yok."
O kendini yatağa atarken, kolu anlamsız biçimde çırpınıyordu.
Hermione ve Madam Pomfrey, perdenin ardından göründüler. Madam Pomfrey'in elinde, üzerinde "İskeBüy" yazan büyük bir şişe vardı.
"Zor bir gece geçireceksin” dedi. Dumanlan tüten şeyi büyük bir kulpsuz bardağa doldurup ona uzattı. "Kemikleri yeniden büyütmek pis bir iştir."
İskeBüy içmek de öyleydi. Yutarken Harry'nin ağzını ve boğazını yaktı, onu öksürttü, tıksırttı. Hâlâ tehlikeli sporlar ve işinin ehli olmayan hocalar hakkında söylenip duran Madam Pomfrey gitti, Ron ve Hermione'yi, Harry'nin biraz su içmesine yardımcı olsunlar diye bıraktı.
Ron, yüzünde bir sırıtış belirirken, "Kazandık ya, ona bak," dedi. "Ne biçim yakaladın ama. Malfoy’un yüzü... öldürmeye hazır görünüyordu!"
Hermione karanlık bir edayla, "O Bludger'ı nasıl öyle ayarladığını merak ediyorum," dedi.
Harry yastığa kendini bıraktı. "Bunu da Çok Özlü İksir içince ona soracağımız sorular listesine dahil edebilirsin. Umarım tadı bundan iyidir."
"İçinde Slytherin'lerden parçalar olduğu halde mi?" dedi Ron. "Şaka ediyor olmalısın."
Hastane kanadının kapısı o anda ardına kadar açıldı. Leş gibi ve sırılsıklam Gryffindor takımı, Harry'yi ziyarete gelmişti.
"inanılmaz bir uçuştu, Harry," dedi George. "Az önce Marcus Flint'in Malfoy'a avaz avaz bağırdığını duydum. Snitch başının üstündeyken farkına varmamak hakkında bir şeyler işte. Malfoy hiç de hayatından memnun görünmüyordu."
Yanlarında pastalar, tatlılar ve şişeler dolusu balkabağı suyu getirmişlerdi. Harry'nin yatağının etrafında toplandılar ve tam umut verici bir parti başlamak üzereydi ki. Madam Pomfrey fırtına bulutu gibi gelip bağırdı. "Bu çocuğun istirahata ihtiyacı var, otuz üç kemik büyütecek! Dışarı! DIŞARI DEDİM!"
Ve Harry, gevşek kolundaki bıçak saplanmış gibi sancılardan dikkatini çekecek hiçbir şey olmaksızın, tek basma kaldı.
Saatler sonra zifiri karanlıkta birden uyandı ve küçük bir ıstırap çığlığı attı. Kolu şimdi sanki büyük kıymıklarla doluymuş gibiydi. Bir saniye onu uyandıranın bu olduğunu düşündü. Sonra dehşetle, birinin karanlıkta süngerle alnını sildiğini fark etti.
"Çekil surdan!" diye yüksek sesle bağırdı önce. Sonra da "Dobby!" dedi.
Ev cininin yerinden uğramış, tenis topu büyüklüğünde gözleri karanlıkta Harry'ye bakıyordu. Uzun, sivri burnundan aşağı tek bir gözyaşı süzülüyordu.
Bedbaht bir ifadeyle, "Harry Potter okula döndü," diye fısıldadı. "Oysa Dobby, Harry Potter'ı uyardı da uyardı. Ah efendim, niye Dobby'ye kulak asmadınız? Harry Potter neden treni kaçırınca eve dönmedi?"
Harry yastığına yaslanıp doğrularak Dobby'nin süngerini itti.
"Burada ne yapıyorsun?" dedi. 'Treni kaçırdığımı nereden biliyorsun?"
Dobby'nin dudağı titredi, Harry de birden kuşkuya kapıldı.
Yavaş yavaş, "Sendin!" dedi. "Bölümün bizi geçirmesini sen engelledin!"
Başını hızla sallayan, kulakları lap lap vuran Dobby, "Evet efendim, gerçekten öyle," dedi. "Dobby saklanıp Harry Potter'ı gözledi Ve kapıyı mühürledi ve Dobby'nin daha sonra ellerini ürülemesi gerekti -" Harry'ye on uzun, bandajlı parmak gösterdi, "- ama Dobby aldırmadı, efendim, çünkü Harry Potter'ın emniyette olduğunu düşünüyordu. Ve Dobby, Harry Potter'ın okula başka bir şekilde gidebileceğini asla düşünmedi!"
Öne arkaya beşik gibi gidip gelerek, çirkin kafasını sallıyordu.
"Dobby, Harry Potter'ın yeri den Hogwarts'a döndüğünü duyunca öyle altüst oldu ki, efendisinin yemeğini yaktı! Dobby hiç öyle dayak yememiştir, efendim..."
Harry yeniden kendini yastıkların arasına bıraktı.
Büyük bir öfkeyle, "Az daha Ron'la beni okuldan attırıyordun," dedi. "Bu kemikler yerine gelmeden kaybolsan iyi olur, Dobby, yoksa gırtlağını sıkarım."
Dobby halsiz halsiz gülümsedi.
"Dobby ölüm tehditlerine alışkır. efendim. Dobby evde onlardan günde beş tane alıyor."
Burnunu, üzerine giydiği pis yastık kılıfının bir köşesine silerken öyle acınacak bir hali vardı ki, Harry her şeye rağmen hırsının geçtiğini hissetti.
Merakla, "Niye bu şeyi giyiyorsun, Dobby?" diye sordu.
"Bunu mu, efendim?" dedi Dobby, yastık kılıfım çekiştirerek. "Bu, ev cininin köleliğinin işaretidir, efendim. Dobby ancak efendileri ona giyecek şeylar verirse serbest kalır, efendim. Aile Dobby'ye bir çorap bile vermemeye dikkat ediyor, efendim, yoksa evi sonsuza kadar terk etmekte özgür kalır."
Dobby kocaman gözlerini kılıfıyla sildi ve birden, "Harry Potter mutlaka eve gitmeli!" dedi. "Dobby sanmıştı ki, kendi Bludger'ı bu işe yeter..."
"Senin Bludger'ın mı?" dedi Harry, öfkesi gene dalga dalga yükselerek. "Ne demek yani senin Bludgerin? O Bludger'in beni öldürmeye çalışmasını sen mi sağladın?"
Dobby dehşete kapıldı. "Sizi öldürmek değil, efendim, asla sizi öldürmek değil! Dobby, Harry Potter'ın hayatını kurtarmak istiyor! Burada kalacağına ciddi şekilde yaralanmış olarak eve gönderilsin, daha iyi, efendim! Dobby sadece Harry Potter'ın eve gidecek kadar sakatlanmasını istedi!"
Harry kızgın kızgın, "Ya, hepsi bu mu?" dedi. "Benim eve parçalar halinde gönderilmemi neden istediğini söylemeyeceksin herhalde?"
"Ah, Harry Potter bir bilseydi!" Dobby inledi, paramparça yastık kılıfına daha da fazla yaş döktü. "Bizim, ayaktakımının, kölelerin, sihir dünyasının tortularının gözündeki anlamını bir bilse! Dobby, Adı Anılmaması Gereken Kişi gücünün zirvesindeyken durumun nasıl olduğunu hatırlıyor, efendim! Biz ev cinlerine haşarat muamelesi ediliyordu, efendim! Gerçi Dobby'ye gene ediliyor ya, efendim..." diye durumunu kabul etti, yüzünü yastık kılıfıyla kurulayarak. "Ama efendim, benim türümdekilerin çoğunun koşulları, siz Adı Anılmaması Gereken Kişi'ye karşı zafer kazandığınızdan beri iyileşti. Harry Potter hayatta kaldı, Karanlık Lord'un gücü kırıldı ve yeni bir şafak doğdu, efendim; ve Harry Potter karanlık günlerin asla sona ermeyeceğini düşünenlerimiz için bir umut ışığı gibi parladı, efendim... Ve şimdi Hogwarts'ta korkunç şeyler olmak üzere, belki de şimdiden oluyor ve Dobby, Harry Potter'ın burada kalmasına izin veremez, çünkü tarih kendini tekrarlıyor, madem Sırlar Odası bir kez daha açıldı..."
Dobby donup kaldı, korkudan nutku tutulmuştu, sonra Harry'nin yatağının yanındaki komodinde duran su sürahisini yakaladığı gibi kendi kafasına vurdu ve gözden kayboldu. Bir saniye sonra, gözler şaşı, "Kötü Dobby, çok kötü Dobby..." diye mırıldanarak yeniden yatağa doğru süründü.
Harry, "Demek sahiden bir Sırlar Odası var," diye fısıldadı. "Ve - daha önce açıldı mı demiştin? Anlat bana, Dobby!"
Dobby'nin eli su sürahisine doğru yavaş yavaş ilerlerken, cinin kemikli bileğini yakaladı. "Ama ben Muggle ana babadan doğmadım - ben nasıl Oda'nın tehdidi altında olabilirim ki?"
"Ah efendim, zavallı Dobby'ye daha fazlasını sormayın, sormayın," diye inledi cin, gözleri karanlıkta kocaman görünüyordu. "Burada karanlık işler planlanıyor, ama onlar olduğu zaman Harry Potter burada olmamalı. Eve gidin, Harry Potter. Eve gidin. Harry Potter bu işe karışmamalı, efendim, çok tehlikeli..."
Harry, Dobby'nin kendi kendisine gene su sürahisiyle vurmasını engellemek için bileğini sıkı sıkı tutarak, "Kim, Dobby?" diye sordu. "Kim açtı? Geçen sefer kim açmıştı?"
"Dobby söyleyemez, efendim. Dobby söyleyemez, Dobby söylememeli!" diye ciyakladı cin. "Eve gidin, Harry Potter, eve gidin!"
Harry hiddetle, "Hiçbir yere gitmiyorum!" dedi. "En iyi arkadaşlarımdan biri Muggle ana babadan doğma, eğer Oda sahiden açıldıysa ilk sırada o yer alacak..."
Dobby bir tür sefil coşku içinde, "Harry Potter arkadaşları için kendi hayatını tehlikeye atıyor!" diye inledi. "Ne kadar soylu bir şey! Ne kadar yiğitçe! Ama o kendini kurtarmalı, evet, Harry Potter asla..."
Dobby birden donup kaldı, yarasa kulakları titreşiyordu. Harry de duymuştu. Dışarıdaki geçitten aşağı doğru ayak sesleri geliyordu.
Cin, dehşet içinde, "Dobby gitmeli!" diye soludu, sonra gürültülü bir çatlama sesi duyuldu, Harry'nin yumruğu şimdi boş havayı tutuyordu. Ayak sesleri yaklaşırken yatağa yata, gözlerini hastane kanadının karardık kapısına dikti.
Bir an sonra Dumbledore sırtında uzun, yünlü ropdöşambr ve gece takkesiyle geri geri yatakhaneye giriyordu. Heykele benzeyen bir şeyin bir ucunu tutuyordu. Bir saniye sonra, ayaklarını taşıyan Profesör McGonagall da göründü. Birlikte onu bir yatağa attılar.
Dumbledore, "Madam Pomfrey'i bul," diye fısıldadı ve Profesör McGonagall, Harry'nin yatağının ayakucundan hızla geçip gözden kayboldu. Harry kıpırdamadan yatarak, kendine uyur süsü verdi. Telaşlı sesler duyuyordu, derken Profesör McGonagall, hemen arkasında geceliğinin üstüne bir hırka giymiş Madam Pomfreyle birlikte göründü. Harry, onun soluğunu hızla içine çektiğini duydu.
Madam Pomfrey, yataktaki heykelin üzerine eğilerek Dumbledore'a, "Ne oldu?" dedi fısıltıyla.
"Bir saldırı daha. Minerva onu merdivenlerde bulmuş."
Profesör McGonagall, "Yanında bir salkım üzüm vardı," dedi. "Sanırız Harry'yi ziyaret etmek için gizlice buraya girmeye çalışıyordu."
Harry'nin midesi fena halde kasıldı. Ağır ağır ve dikkatle, yataktaki heykele bakabilmek için kendini birkaç santim yükseltti. Heykelin boş boş bakan yüzüne ay ışığı vurdu.
Colin Creevey'ydi. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı, elleri fotoğraf makinesini önünde tutarken kasılıp kalmıştı.
"Taşlaşmış mı?" diye fısıldadı Madam Pomfrey.
Profesör McGonagall, "Evet," dedi. "Ama düşündükçe titriyorum... Ya Albus sıcak kakao almak için aşağı inmeseydi, kim bilir neler..."
Üçü de Colin'e baktı. Sonra Dumbledore eğildi ve Colin'in kaskatı ellerinden fotoğraf makinesini aldı.
Profesör McGonagall hevesle, "Sence saldırganının bir resmini çekmeyi başarmış mıdır?" diye sordu.
Dumbledore cevrp vermedi. Fotoğraf makinesinin arkasını açtı.
"Aman Tanrım!" dedi Madam Pomfrey.
Makineden tıslayarak buhar fışkırdı. Yanmış plastiğin keskin kokusu, üç yatak ötedeki Harry'ye kadar geldi.
Madam Pomfrey hayretle, "Erimiş," dedi. "Hepsi erimiş..."
"Bu ne demek oluyor, Albus?" diye sordu Profesör McGonagall telaşla.
"Şu demek oluyor ki," dedi Dumbledore, "Sırlar Odası gerçekten bir kez daha açılmış."
Madam Pomfrey elini ağzına götürdü. Profesör McGonagall ise Dumbledore'a bakakaldı.
"Ama Albus... yani... kim?"
"Mesele kim olduğunda değil," dedi Dumbledore, gözleri Colin'in üstünde. "Mesele, nasıl olduğunda..."
Harry, Profesör McGonagall'ın yüzünü görebildiği kadarıyla, onun da kendisinden fazla bir şey anlamadığını gördü.

GeCeLeR 12-10-2006 01:37 AM

ON BİRİNCİ BÖLÜM
Düello Kulübü


Pazar sabahı Harry uyandığında yatakhane kış güneşiyle aydınlanmıştı, kolu da yeniden kemiklenmişti. Biraz sertti ama, olsun. Hemen yerinde doğruldu ve Colin'in yatağına baktı, ama yatak yüksek perdelerle gözden uzak tutulmuştu. Madam Pomfrey, elinde bir kahvaltı tepsisi, telaşla geldi, Harry’nin kollarıyla parmaklarını büküp uzatmaya koyuldu.
"Her şey yerli yerinde," dedi, Harry sol eliyle acemi acemi yulaf lapasını yerken. "Kahvaltın bitince gidebilirsin."
Harry mümkün olan hızla giyinip Gryffindor Kulesi'ne, Ron ve Hermione'ye Colin ve Dobbyi anlatmaya koştu. Ama orada değillerdi. Harry çıkıp onları aramaya başladı. Hem nereye gittiklerini merak ediyordu, hem de kemiklerinin yerine gelip gelmediğiyle ilgilenmediler diye birazcık gücenmişti.
Kitaplığın önünden geçerken Percy Weasley dışarı çıktı, geçen sefer karşılaştıklarından çok daha keyifli görünüyordu.
"Ah, selam, Harry" dedi. "Dün mükemmel uçtun, gerçekten mükemmel. Gryffindor biraz önce Okul Kupası liderliğinde öne geçti elli puan kazandın!"
"Ron ya da Hermione'yi görmedin, değil mi?" dedi Harry.
"Hayır görmedim," dedi Percy, gülümsemesi soldu. "Umarım Ron bir başka kızlar tuvaletinde değildir..."
Harry zoraki güldü, Percy'nin gözden kaybolmasını izledi ve sonra dosdoğru Mızmız Myrtle'ın tuvaletine gitti. Ron ve Hermione'nin gene orada olmaları için bir neden göremiyordu, ama çevrede Filch ya da herhangi bir Sınıf Başkanı var mı diye kontrol ettikten sonra kapıyı açtı. Kilitli bir tuvaletten seslerinin geldiğini duydu.
Kapıyı arkasından kapatarak, "Benim," dedi. Tuvaletten önce bir tangırtı, sonra bir şapırtı ve kesik bir soluma duyuldu. Hermione'nin gözünün anahtar deliğinden baktığını gördü.
"Harry!" dedi. "Bizi öyle korkuttun ki. Gel içeri, kolun nasıl?"
"İyi," dedi Harry, tuvalete sığışarak. Klozetin üstüne eski bir kazan oturtulmuştu, kapağın altından gelen çıtırtıdan ateş yaktıklarını anladı. Portatif, suya dayanıklı ateşler yaratmak, Hermione'nin bir özelliğiydi.
"Seninle buluşmaya gelecektik, ama Çok Özlü İksir’e başlamaya karar verdik," diye açıkladı Ron, Harry kapıyı güçbela yeniden kapatırken. "Onu saklamak için en emin yerin burası olduğunu düşündük."
Harry onlara Colin olayım anlatmaya çalıştı, ama Hermione sözünü kesti. "Biliyoruz, Profesör McGonagall bu sabah Profesör Flitwick'e söylerken duyduk. İşte bunun için işe başlasak iyi olur dedik..."
Ron hırlarcasına, "Malfoy'dan ne kadar erken itiraf kopartırsak, o kadar iyi," dedi. "Ne düşünüyorum, biliyor musun? Quidditch maçından sonra öyle sinirlendi ki, hıncını Colin'den aldı."
Harry, çobandeğneği demetlerini koparıp koparıp iksirin içine atan Hermione'yi gözleyerek, "Bir şey daha var," dedi. "Dobby gece yarısı beni ziyarete geldi."
Ron ve Hermione hayret içinde başlarını kaldırıp ona baktılar. Harry onlara Dobby'nin kendine anlattığı -ya da anlatmadığı- her şeyi anlattı. Ron ve Hermione ağızları açık dinlediler.
Hermione, "Sırlar Odası önceden de açılmış mı?" diye sordu.
Ron, zafer kazanmış birinin edasıyla "Şimdi oldu," dedi. "Lucius Malfoy burada okuldayken Oda'yı açmış olmalı, demek şimdi de bizim sevgili Draco'ya bu işin nasıl yapılacağını anlattı. Keşke Dobby sana orada ne tür bir canavar olduğunu söyleseydi. Sinsi sinsi okulda dolaşırken nasıl olup da birinin onun farkına varmadığını bilmek istiyorum."
Hermione, kazanın dibine sülükleri bırakarak, "Belki de kendini görünmez hale getirebiliyordur," dedi. "Ya da kılığını değiştiriyordur - kendine bir zırh ya da başka bir şey süsü veriyordur. Bukalemun Gulyabaniler hakkında bir şeyler okumuştum..."
Ron, sülüklerin üstüne ölü zarkanatlılardan koyarken, "Sen gereğinden fazla okuyorsun, Hermione," dedi. Boş zarkanatlı torbasını buruşturarak dönüp Harrye baktı.
"Demek Dobby trene girmemizi engelledi ve kolunu kırdı..." Başını salladı. "Biliyor musun ne diyeceğim, Harry? Eğer hayatını kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmezse, seni öldürecek."
Colin Creevey'nin saldırıya uğradığı ve hastane kanadında ölü gibi yattığı haberi pazartesi sabahı bütün okula yayılmıştı. Hava birden söylentiler ve kuşkularla yoğunlaştı. Birinci sınıflar şimdi şatoda, sanki tek başlarına bir yere giderlerse saldırıya uğramaktan korkuyorlarmış gibi birbirlerinin dibinden ayrılmadan gruplar halinde dolaşıyorlardı.
Muska dersinde Colin Creevey'nin yanında duran Ginny Weasley perişan olmuştu. Harry ise, Fred ve George'un onu neşelendirmek için yanlış bir yöntem izlediklerini düşünüyordu. Sırayla ya kürklere ya çıbanlara bürünüyorlar, heykellerin arkasından onun önüne atlıyorlardı. Ancak hiddetten saralı gibi titreyen Percy, onlara, Mrs Weasley'ye yazıp Ginny'nin kâbus gördüğünü bildireceğini söyleyince durdular.
Bu arada, öğretmenlerden habersiz okulda hararetli bir tılsım, muska ve koruyucu malzeme ticareti alıp yürümüştü. Neville Longbottom, berbat kokan büyük bir yeşil soğan, ucu sivri mor bir kristal ve kokmuş bir sukeleri kuyruğu aldıktan sonra, diğer Gryffindor'lu çocuklar ona tehlikede olmadığından söz ettiler. Safkandı ve saldırıya uğrama ihtimali çok zayıftı.
Neville, "Önce Filch'i hedef aldılar” dedi, tombul yüzü korku içinde. "Ve herkes biliyor ki, ben de nerdeyse bir Kofti'yim."
Aralık ayının ikinci haftasında Profesör McGonagall her zaman olduğu gibi dolaşıp, Noel'de okulda kalacak olanların isimlerini topladı. Harry, Ron ve Hermione listeyi imzaladılar. Malfoy'un kaldığını duymuşlardı, bu da onlara çok kuşkulu görünüyordu. Tatil, Çok Özlü İksir'i deneyip Malfoy'dan bir itiraf almaya çalışmak için en uygun dönemdi.
Ne yazık ki, iksir henüz yarı yarıya bitmişti. Hâla çift boynuzlu atın boynuzu ile kanguru derisine ihtiyaçları vardı ve bunları alabilecekleri tek yer de Snape'in özel stoklarıydı. Harry şahsen, odasını soyarken Snape tarafından yakalanmaktansa, Slytherin'in efsanevi canavarıyla karşı karşıya gelmeyi yeğleyeceğini hissediyordu.
Perşembe öğleden sonrasının iki saatlik İksir dersi gittikçe yaklaşırken, Hermione onları kamçılamak istercesine, "İhtiyacımız olan şey," dedi, "bir an dikkati dağıtmak. O sırada içimizden biri Snape'in odasına girer ve bize ne gerekiyorsa alır."
Harry ve Ron endişe içinde ona baktılar.
Hermione, çok normal bir şey söylüyormuş gibi, "Aslında hırsızlığı ben yapsam daha iyi olacak sanırım," diye devam etti. "Siz ikiniz başınızı bir kere daha belaya sokarsanız okuldan atılırsınız, oysa benim sicilim temiz. Yani sizin yapmanız gereken tek şey, Snape'ı beş dakika kadar meşgul edecek bir karmaşa yaratmak."
Harry dermansız dermansız gülümsedi. Snape'in İksir dersinde kasıtlı olarak karmaşa yaratmak, uyuyan bir ejderhanın gözüne parmak sokmak kadar güvenliydi.
İksir dersleri büyük zindanlardan birinde yapılıyordu. Perşembe gününün dersi de her zamanki gibi devam ediyordu. Tahta sıralar arasında buharlar yükselen yirmi kazan duruyordu. Hepsinin üstünde pirinç teraziler ve malzeme kavanozları vardı. Snape dumanların arasında dolaşıyor, Slytherin'lerin takdir dolu alaylı sırıtışları arasında, Gryffindor'lann yaptıkları işi huysuz huysuz eleştiriyordu. Snape'in gözde öğrencisi Draco Malfoy, Ron ve Harry'ye kirpibalığı gözleri atıp duruyordu. Karşılık verirlerse, "bu haksızlık ama" demeye fırsat bulamadan cezalandırılacaklarını biliyorlardı.
Harry'nin Şişme Solüsyonu pek bir cıvık olmuştu, ama aklında daha önemli şeyler vardı. Hermione'nin işaretini bekliyordu, bu yüzden de Snape yanında durup sulu iksirine burun kıvırırken onu dinlemedi bile. Snape dönüp de Neville'e zorbalık etmeye gidince, Hermione, Harry ile göz göze geldi ve başını salladı. Harry hızla kazanın altına doğru eğildi, Fred'in Fili buster maytaplarından birini cebinden çıkardı ve asasıyla çabucak dürttü. Maytap vızıldayıp fışırdamaya koyuldu. Birkaç saniyesi olduğunu bilen Harry doğruldu, nişan aldı ve onu havaya fırlattı. Maytap tam hedefe vurup, Goyle'un kazanına düştü.
Goyle'un iksiri patladı, yağmur gibi bütün sınıfın üstüne yağdı. Üstüne Şişme Solüsyonu yağanlar çığlık attı. İksirin bir kısmı cepheden Malfoy'un suratına çarptı, burnu balon gibi şişmeye başladı. Goyle, elleri yemek tabağı büyüklüğünü almış gözlerinin üstünde, sendeleyerek dolaşıyordu. Snape ise sınıfı sakinleştirip ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu kargaşa sırasında Harry, Hermione'nin sessizce kapıdan çıktığını gördü.
"Susun! SUSUN!" diye kükredi Snape. "Yüzüne iksir gelenler, Şiş İndirme Sıvısı içir buraya gelsin. Bunu kimin yaptığını bulunca..."
Harry, Malfoy'un, küçük bir kavun kadar büyümüş burnunun ağırlığı altında başı yere eğik koşmasını gözlerken gülmemek için kendini zor tuttu. Sınıfın yarısı Snape'in masasına hücum etmişti. Kiminin kollan sopa gibi şişmişti, aşağı çekiyordu, ötekiler dev gibi dudakları yüzünden konuşamıyordu. Harry, cüppesinin önü şişmiş Hermione'nin zindandan içeri süzülüp girdiğini gördü.
Herkes bir doz panzehir aldıktan ve çeşitli şişikler indikten sonra, Snape, Goyle'un kazanına gitti, kepçeyi daldırıp maytabın eğri büğrü, kara kalıntılarını çıkardı. Ani bir sessizlik oldu.
Snape, "Eğer bunu kimin attığını öğrenirsem," diye fısıldadı, "onun atılmasını kesinlikle sağlayacağım."
Harry yüzüne şaşkın olduğunu umut ettiği bir ifade verdi. Snape dosdoğru ona bakıyordu. On dakika sonra çalan zil Harry'yi ancak bu kadar memnun edebilirdi.
Hızlı hızlı Mızmız Myrtle'ın tuvaletine giderlerken, Harry, Ron ve Hermione'ye, "Benim yaptığımı biliyor," dedi. "Bunu anladım."
Hermione yeni malzemeleri kazana atıp hummayla karıştırmaya başladı.
Sevinçle, "On beş günde hazır olur," dedi.
Ron, güvence verircesine, "Snape sen olduğunu kanıtlayamaz," dedi Harry'ye. "Ne yapabilir ki?"
İksir köpüklenir ve kabarcıklar oluştururken, Harry, "Snape'i tanıdığım kadarıyla," dedi, "pis bir şey."
Bir hafta sonra Harry, Ron ve Hermione tam Giriş Salonu'ndan geçiyorlardı ki, duyuru tahtası çevresinde toplanmış küçük bir insan kümesi gördüler. Az önce iğnelenmiş bir parşömeni okuyorlardı. Seamus Finnigan ve Dean Thomas, heyecan içinde, onları yanlarına çağırdılar.
Seamus, "Bir Düello Kulübü kurmuşlar!" dedi. "İlk toplantı bu gece! Doğrusu düello dersine bir itirazım olmaz, bugünlerden birinde işe yarayabilir..."
"Ne, sence Slytherin'in canavarı düello edebilir mi?" diye sordu Ron, ama o da duyuruyu ilgiyle okudu.
Yemeğe giderlerken Harry ve Hermione'ye, "Yararlı olabilir," dedi. "Gidelim mi?"
Harry ve Hermione gitmeye dünden razıydılar. Böylece o akşam saat sekizde hepsi bir telaş Büyük Salon'a döndü. Uzun yemek masaları ortadan kalkmıştı, duvarlardan birinin önüne yukarıda uçan binlerce mumla aydınlatılan altın bir sahne konmuştu. Tavan bir kez daha kadife siyahlığındaydı ve okulun büyük kısmı onun altında toplanmış gibiydi, hepsi ellerinde asalarını taşıyor ve heyecanlı görünüyorlardı.
Gevezelik eden kalabalığa sokulurlarken, Hermione, "Bize kim ders verecek, merak ediyorum," dedi. "Birisi bana Flitwick'in gençliğinde düello şampiyonu olduğunu söylemişti, belki de odur."
"Şey olmasın da..." diye söze başladı Harry, ama sözünü bir iniltiyle noktaladı. Koyu erik rengi bir cüppe içinde göz kamaştırıcı görünen Gilderoy Lockhart sahneye çıkıyordu, yanındaki ise her zamanki gibi kara bir cüppe giymiş oıan Snape'ten başkası değildi.
Lockhart sussunlar diye kolunu salladı ve, "Buraya toplanın!" diye seslendi. "Toplanın! Herkes beni görebiliyor mu? Hepiniz beni duyabiliyor musunuz? Mükemmel!
"Şimdi, Profesör Dumbledore bana bu küçük Düello Kulübü'nü başlatma izni verdi ki, kendinizi savunmanız gerekecek durumlar için sizi eğiteyim - ben de pek çok vesileyle bunu yaptım - tam ayrıntılar için, basılı eserlerime bakın.
"Size asistanım Profesör Snape'i takdim edeyim," dedi Lockhart, koca bir tebessümle. "Bana kendisinin de düellodan birazcık anladığını söyledi ve başlamadan önce kısa bir gösteri yapmamıza sportmence razı geldi. Şimdi, siz gençlerin üzülmenizi istemiyorum - onunla işim bittiği vakit İksir hocanız gene burda olacak, hiç korkmayın!"
Ron, Harry'nin kulağına, "Birbirlerinin işini bitirseler iyi olmaz mı?" diye fısıldadı.
Snape'in üst dudağı kıvrılmıştı. Harry, Lockhart'ın neden hâlâ gülmekte olduğunu merak etti. Eğer Snape ona böyle bakıyor olsaydı, Harry şu anda ters yönde koşabildiği kadar hızla kaçıyor olurdu.
Lockhart ve Snape birbirlerine döndüler ve reverans yaptılar; hiç değilse Lockhart yaptı, hem de ellerini kıvırıp durarak. Snape ise başını öfkeyle şöyle bir sallamakla yetindi. Sonra asalarını tıpkı kılıç gibi kaldırıp önlerinde tuttular.
Lockhart sessiz kalabalığa, "Gördüğünüz gibi," dedi, "asalarımızı kabul edilmiş dövüş pozisyonunda tutuyoruz. Üçe kadar sayınca, ilk büyülerimizi yapacağız. Tabii ikimiz de öldürmeyi amaçlamayacağız."
Snape'in dişlerini göstermesini gözleyen Harry, "Ben olsam bu konuda bahse girmezdim," diye mırıldandı.
"Bir-iki-üç-"
ikisi de asalarını havaya ve omuzlarından arkayasalladılar. Snape, "Expelliarmus!" diye bağırdı. Göz kamaştırıcı bir kırmızı ışık patladı ve Lockhart havaya fırladı, geriye doğru uçarak sahneden uzaklaştı, duvara çarptı ve kayarak yere yayılıp kaldı.
Malfoy ve bazı Slytherin'ler sevinç çığlıkları attılar. Hermione parmaklarının ucuna kalkmıştı. "Sizce iyi midir?" diye sordu parmaklarının arasından, incelmiş bir sesle.
"Kime ne?" dedi Harry ve Ron bir ağızdan. Lockhart sendeleyerek ayağa kalkıyordu. Şapkası düşmüş, dalgalı saçları havaya dikilmişti.
Platforma doğru yıkdacakmış gibi yürürken, "İşte böyle!" dedi. "Bu bir Silahsız Bırakma Büyüsüydü, gördüğünüz gibi, asamı kaybettim - ah, teşekkür ederim, Miss Brown. Evet onlara bunu göstermek harika bir fikir, Profesör Snape, ama müsaadenizle şunu söyleyeyim ki, ne yapacağınız pek aşikârdı. Eğer sizi durdurmak isteseydim, bu fazlasıyla kolay olacaktı. Ne var ki, bunu izlemelerinin öğretici olacağını düşündüm..."
Snape'in yüzünde canice bir ifade vardı. Herhalde Lockhart da bunu fark etti ki, "Gösteri yeter!" dedi. "Şimdi aranıza geleceğim ve hepinizi ikişer ikişer ayıracağım. Profesör Snape, bana yardım etmek isterseniz..." Kalabalığın arasında dolaşıp insanları eşleştirdiler. Lockhart, Neville ile Justin Finch Fletchley'yi eşleştirdi, ama Snape, Harry ile Ron'un yanına ondan önce varmıştı.
"Rüya takımını ayırma vakti geldi sanırım," dedi küçümseyen bir gülüşle. "Weasley, sen Finnigan'la eş ol. Potter -"
Harry otomatik olarak Hermione'ye doğru yürümüştü.
"Sanmıyorum," dedi Snape soğuk soğuk gülümseyerek. "Mr Malfoy, buraya gelir misiniz? Bakalım meşhur Potter'ın hakkından gelebilecek misiniz. Ve siz, Miss Granger - siz de Miss Bulstrode'la eşleşebilirsiniz."
Malfoy, yılışık yılışık sırıtarak cakalı bir yürüyüşle geldi. Onun arkasından, Harry'ye bir zamanlar Cadalozlarla Tatiller'de gördüğü bir resmi hatırlatan Slytherin'li bir kız yürüyordu. İriydi, tıknazdı, koca çenesi saldırgan bir şekilde ileri uzanmıştı. Hermione ona mecalsiz bir gülüşle baktı, kız bana mısın demedi.
Yeniden platforma çıkmış olan Lockhart, "Yüzünüzü eşinize dönün," diye seslendi, "ve reverans yapın!"
Harry ve Malfoy, gözlerini birbirlerinden ayırmayarak başlarını hafifçe eğdiler.
"Asalar hazır!" diye haykırdı Lockhart. "Üçe kadar sayınca, rakibinizi silahsız bırakmak için büyü yapın -sadece silahsız bırakmak için - kaza olsun istemeyiz. Bir... iki... üç..."
Harry asasını omzunun üstünden savurdu, ama Malfoy daha "iki"de başlamıştı. Büyüsü Harry'ye öyle hızla çarptı ki, Harry kendini tavayla kafasına vurulmuş gibi hissetti. Sendeledi, ama her şey yerli yerinde gibiydi ve daha fazla vakit kaybetmeden asasını Malfoy'a doğru tutup bağırdı: "Rictusempra!"
Gümüş bir ışık Malfoy'un karnına çarptı, Malfoy hırıldayarak iki büklüm oldu.
Malfoy dizlerinin üstüne çökerden, Lockhart, itişip kakışan kalabalığın üzerinden, "Sadece silahsız bırakın dedim!" diye dehşet içinde bağırdı. Harry, Malfoya bir Gıdıklanma Büyüsü yapmıştı, o da gülmesini kesemiyordu bir türlü. Harry geriye çekildi, içinde sanki o yerde yatarken Malfoy'u büyülemek sportmence olmazmış gibisinden belli belirsiz bir duygu vardı. Hataydı tabii. Malfoy, soluk almaya çalışarak abasını Harry'nin dizlerine tuttu, soluğu kesilerek, "Tartntallegra!" diye bağırdı. Bir saniye sonra Harry'nin bacakları onun kontrolü dışında bir tür step yaparak dans etmeye koyuldular.
"Durun! Durun!" diye bağırdı Lockhart, ama Snape idareyi ele aldı.
"Finite Incantatem!" diye bağırdı. Harry’nin ayaklan dans etmeyi bıraktı, Malfoy gülmeyi kesti, kafalarını kaldırıp bakabildiler.
Sahnenin üzerinde yeşilimsi bir duman asılıydı. Hem Neville hem de Justin soluk soluğa yerde yatıyorlardı. Ron, yüzü kül rengine dönmüş Seamus'ı tutuyor, kırık asası ne yaptıysa onun için özür diliyordu. Ama Hermione ile Millicent Bulstrode hâlâ hareket halindeydi. Millicent, Hermione'yi kafakola almıştı, Herrnione acıyla inliyordu. Her ikisinin asası da unutulmuş halde yerde duruyordu. Harry ileri atlayıp Millicent’i gtriye çekti. Hiç kolay olmadı, kız Harry'den çok iriydi.
Lockhart kalabalığın arasında kayar gibi ilerleyip düelloların sonuçlarına bakarak, "Vay, vay," dedi. "Kalk ayağa, Macmillan... Dikkat edin, Miss Fawcett... Parmağınla iyice sık, birazdan kanaması geçer, Boot...
Salonun ortasında telaş içinde durarak, "Ben en iyisi size dostça olmayan büyüleri nasıl engelleyeceğinizi öğreteyim," dedi. Kara gözleri parlayan Snape'e baktı, sonra da hemen gözlerini kaçırdı. "Gönüllü bir çift alalım - Longbottom ve Finch-Fletchley, ne dersiniz?"
Büyük ve kötü kalpli bir yarasa gibi uçarcasına gelen Snape, "Kötü bir fikir, Profesör Lockhart," dedi. "Longbottom en basit büyülerde bile felakete yol açar. Finch-Fletchley'den kalanları bir kibrit kurusu içinde hastane kanadına göndeririz." Neville'in yuvarlak, pembe yüzü daha da pembeleşti. Snape çarpık bir gülümseyişle, "Malfoy'la Potter'a ne dersiniz?" diye sordu.
"Harika fikir!" dedi Lockhart, Harry ve Malfoy'a Salon'un ortasına gelsinler diye işaret etti. Kalabalık da onlara yer açmak için geri çekildi.
"Şimdi, Harry," dedi Lockhart, "Draco asasını sana doğrulttuğunda, şöyle yapacaksın."
Kendi asasını kaldırdı, karmaşık bir solucan gibi bükme numarası denedi, asayı düşürdü. Hemen yerden alıp, "Hey - asam biraz fazla heyecanlanmış," deyince, Snape pis pis güldü.
Snape, Malfoy'un yanına geldi, eğildi ve kulağına bir şeyler söyledi. Malfoy da pis pis güldü. Harry kaygıyla Lockhart'a bakarak, "Profesör," dedi, "o engellemeyi bana gene gösterir misiniz?"
"Korktun mu?" diye mırıldandı Malfoy, Lockhart’ın duymayacağı bir şekilde.
"İsterdin değil mi?" dedi Harry, ağzının kenarıyla.
Lockhart neşeyle Harry'nin omzuna bir şaplak attı. "Yaptığımı yap yeter, Harry!"
"Ne, asamı mı düşüreyim yani?"
Ama Lockhart onu dinlemiyordu.
"Üç - iki - bir - başla!" diye bağırdı.
Malfoy asasını hemen kaldırıp böğürdü, "Serpensortia!"
Asasının ucu patladı. Donakalan Harry, ucundan uzun, kara bir yılanın fırlayıp ikisinin arasında küt diye yere düşmesini, sonra da saldırmaya hazırlanmasını izledi. Kalabalık çığlıklar atarak hızla geri çekilip yer açtı. Harry'nin öfkeli yılanla göz göze, hiç kıpırdamadan duruşunun manzarasından çok hoşlandığı belli olan Snape, tembel tembel, "Kıpırdama, Potter," dedi. "Ben onu hallederim..."
"izninizle!" diye bağırdı Lockhart. Asasını yılana salladı. Büyük bir çatırtı duyuldu ve yılan yok olacağına üç metre havaya uçup pat diye yere düştü. Fena hiddetlenmiş halde, vahşice tıslayarak dosdoğru Justin Finch-Fletchley'ye doğru kaydı. Dişleri açıkta, vurmaya hazır, yeniden kafasını kaldırdı.
Harry bunu ona neyin yaptırdığından emin değildi. Hatta bunu yapmaya karar verdiğinin bile farkında değildi. Bütün bildiği, bacaklarının sanki tekerlek üzerindeymiş gibi onu taşıması ve aptal gibi yılana bağırmasıydı: "Rahat bırak onu!" Ve mucize gibi -anlaşılmaz biçimde-, yılan, gözleri şimdi Harry'de, kalın siyah bir bahçe hortumu kadar uysal, yere kıvrıldı. Harry korkunun içinden çıkıp gittiğini hissetti. Yılanın artık kimseye saldırmayacağını biliyordu, ama nasıl olup da bildiğini açıklayamazdı.
Başını kaldırıp sırıtarak Justin'e baktı, Justin'in rahatlamış ya da şaşkın olmasını bekliyordu. Hatta belki de şükran dolu - ama kesinlikle kızgın ve korkmuş değil.
"Sen neyle oynadığını sanıyorsun?" diye haykırdı
Justin ve daha Harry bir şey söyleyemeden dönüp fırtına gibi Salon'dan çıktı.
Snape ilerledi, asasını salladı, yılan küçük bir kara bulut içinde kayboldu. Şimdi Snape bile Harry'ye beklenmedik bir şekilde bakıyordu: Bu, kurnazca ve hesapçı bir bakıştı, Harry bu bakıştan hiç hoşlanmadı. Duvarlar boyunca yayılan uğursuz bir mırıldanmanın hayal meyal farkındaydı. Sonra birinin cüppesini arkadan çekiştirdiğini hissetti.
Ron'un sesi kulağının dibinde, "Hadi," dedi. "Kıpırda - gel hadi..."
Ron onu Salon'dan çıkardı, Hermione de yanlarında bir koşu geliyordu. Onlar kapıdan geçerken iki taraftaki insanlar sanki bir şeyin bulaşmasından korkuyormuş gibi açıldılar. Harry'nin olup bitenler hakkında hiçbir fikri yoktu. Ron ile Hermione de onu boş Gryffindor ortak salonuna sürükleyene kadar bir şey açıklamadılar. Sonra Ron Harry'yi bir koltuğa iterek, "Sen bir Çatalağızsın," dedi. "Niye bize söylemedin?"
"Neyim ne?" dedi Harry.
"Bir Çatalağız!" dedi Ron. "Yılanlarla konuşabiliyorsun!"
"Biliyorum. Yani, bunu sadece ikinci kez yaptım. Bir seferinde hayvanat bahçesinde kuzenim Dudley'nin üzerine bir boa yılanı salmıştım -uzun hikâye- ama bana Brezilya'ya hiç gitmediğini söylüyordu ve ben de böyle bir şeyi yapmaya niyet bile etmeden onu bir tür serbest bıraktım. Büyücü olduğumu öğrenmeden önceydi..."
"Bir boa yılanı sana Brezilya'ya hiç gitmemiş olduğunu mu söyledi?" diye zayıf bir sesle tekrarladı Ron.
"N'olmuş?" dedi Harry. "Bahse girerim ki burada bir sürü kişi bunu yapabilir."
"Ah hayır, yapamazlar. Çok sık rastlanan bir yeti değildir. Harry, bu kötü."
Kendini hayli kızgın hissetmeye başlayan Harry, "Nedir kötü olan?" dedi. "Herkese neler oluyor? Dinle, eğer o yılana Justin'e saldırmamasını söylemesey-dim..."
"Ah, öyle mi dedin?"
"Ne demek istiyorsun? Sen de oradaydın ya... duydun beni."
"Ben senin Çataldili konuştuğunu duydum, hepsi bu," dedi Ron. "Yılan dilinde konuştuğunu. Herhangi bir şey söylüyor olabilirdin. Justin'in paniğe kapılmasına şaşmamalı. Sanki yılanı onun üstüne salıyor gibiydin. Tüyler ürperticiydi, anlıyor musun?"
Harry, ağzı açık, ona bakakaldı.
"Başka bir dil mi konuştum? Ama - fark etmedim -bir dili konuşabildiğimi bilmeden nasıl konuşurum ki?"
Ron başını salladı. O da, Hermione de, birisi ölmüş gibi görünüyorlardı. Harry bu kadar korkunç olanın ne olduğunu anlamıyordu.
"Bana pis, koca bir yılanın Justin'in kafasını koparmasına engel olmanın niye kötü olduğunu söylemek ister misiniz?" dedi. "Nasıl yaptığımın ne önemi var? Justin, Kafasızlar Avı'na katılmak zorunda kalmadıktan sonra?"
"Önemi var," dedi Hermione alçak sesle, "çünkü yılanlarla konuşmak, Salazar Slytherin'in meşhur bir özelliğiydi. Onun için Slytherin binasının simgesi bir yılan."
Harry'nin ağzı açık kaldı.
"Aynen," dedi Ron. "Ve şimdi de bütün okul onun, senin büyük-büyük-büyük-büyük deden falan olduğunu düşünecek."
"Ama değil," dedi Harry, pek açıklayamadığı bir paniğe kapılmıştı.
"Bunu kanıtlaman zor olacak," dedi Hermione. "Bin yıl önce yaşamıştı; nerden bilebiliriz ki, belki de öyledir."
Harry o gece saatlerce uyanık kaldı. Dört direkli yatağının perdelerindeki bir aralıktan kule penceresinin önünde karın yağmaya başlamasını seyretti ve merak etti.
Salazar Slytherin'in soyundan geliyor olabilir miydi? Nerden baksanız, babasının ailesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Dursley'ler büyücü akrabalarına ilişkin sorulan hep yasaklamışlardı.
Harry alçak sesle Çataldili'nde bir şey söylemeye çalıştı. Kelimeler gelmedi. Anlaşılan bunu yapmak için bir yılanla karşı karşıya olması gerekiyordu.
"Ama ben Gryffindor'dayım," diye düşündü Harry. "Bende Slytherin kanı olsa, Seçmen Şapka beni buraya koymazdı..."
"Ah," dedi beyninde melun, küçük bir ses, "ama Seçmen Şapka seni Slytherin'e koymak istedi, hatırlamıyor musun?"
Harry öbür yana döndü. Ertesi gün Bitkibilim dersinde Justin'e, yılanı üstüne salmadığını, durdurduğunu açıklayacaktı. Yastığına bir yumruk atarak, öfkeyle, salak olmayan herkes bunu anlardı zaten diye düşündü.
Ne var ki ertesi sabah, gece başlamış olan kar öyle sıkı bir tipiye dönüştü ki, sömestrin son Bitkibilim dersi iptal edildi. Profesör Sprout, Adamotları'na çorap giydirip eşarp takmak istiyordu. Adamotları'nın çabucak büyüyüp Mrs Norris ile Colin Creevey'yi canlandırmaları önem kazandığı için, bu netameli operasyonu kendinden başkasına emanet edemezdi.
Harry, Gryffindor ortak salonundaki şöminenin yanında bunu dert edinirken, Ron ve Hermione de boşderslerini büyücü satrancı oynayarak değerlendiriyorlardı.
Ron'un fillerinden biri, kendi atından şövalyesini düşürüp satranç tahtasının dışına çekerken öfkelenen Hermione, "Tanrı aşkına, Harry," dedi. "Madem senin için bu kadar önemli, git, Justin'i bul öyleyse."
Harry ayağa kalktı ve portre deliğinden çıktı; Justin nerede olabilir diye düşünüyordu.
Her pencerenin ardındaki iri, döne döne yağan kurşuni karlar yüzünden şato, gündüzleri normalde olduğundan daha karanlıktı. Harry titreyerek derslerin yapıldığı sınıfların yanından geçti, içerde neler olduğunu kolladı. Profesör McGonagall, seslerden anlaşıldığına göre, arkadaşını porsuğa dönüştürmüş birine bağırıyordu. Bir göz atma isteğine karşı koyan Harry, Justin bu boş derste belki de eksik bir ödevi tamamlıyordur diye düşünerek, önce kitaplığa bakmaya karar verdi.
Gerçekten de Bitkibilim'de olması gereken bir grup Hufflepuff’lu kitaplığın arkasında oturuyordu, ama çalışıyor gibi bir halleri yoktu. Sıra sıra yüksek kitap rafları arasından geçen Harry, onların kafa kafaya vermiş, besbelli ilginç bir sohbete daldıklarını görüyordu. Justin'in aralarında olup olmadığını göremiyordu. Tam onlara doğru yürüyordu ki, söyledikleri bir şey kulağına çarptı ve Görünmezlik bölümüne gizlenip dinlemeye başladı.
"Her neyse," diyordu topluca bir çocuk, "Justin'e bizim yatakhanede saklanmasını söyledim. Yani eğer Potter onu bir sonraki kurban olarak seçmişse, bir süre ortada görünmese iyi eder. Tabii Justin, Potter’a, Muggle anne babadan doğma olduğunu ağzından kaçırdı kaçıralı böyle bir şeyin olmasını bekliyor. Justin ona düpedüz Eton'a kaydolduğunu söylemiş. Bu, ortalıkta dolaşan Slytherin vârisine söylenecek türden bir şey değil, ha?"
Sarı örgülü bir kız, endişeyle, "Yani kesinlikle Potter'dır diyorsun, öyle mi, Ernie?" dedi.
Topluca çocuk ağır başlı bir şekilde, "Hannah" dedi, "o bir Çatalağız. Herkes bunun kara bir büyücünün işareti olduğunu bilir. Sen hiç yılanlarla konuşabilen doğru dürüst birini duydun mu? Slytherin'in kendisine de Çataldilli derlermiş."
Bunun üzerine epeyce bir mırıldanma oldu ve Ernie devam etti: "Duvarda ne yazdığını hatırlamıyor musunuz? Vârisin Düşmanları, Kendinizi Kollayın. Potter'la Flitch arasında bir kapışma oldu. Hemen ardından bir baktık, Flitch'in kedisine saldırılmış. O birinci sınıf öğrencisi Creevey, Quidditch maçında Potter’i kızdırıyordu, çamurda yatarken fotoğrafını çekiyordu. Hop, bir bakıyoruz, Creevey'ye saldırılmış."
Hannah pek emin olmadan, "Ama hep öyle hoş görünür ki," dedi. "Ve, biliyorsunuz, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'i yok eden de o. Yani, o kadar da kötü olamaz, değil mi?"
Ernie sesini esrarengiz bir şekilde alçalth, Hufflepuff lar ona daha fazla yaklaştılar, Harry de Ernie'nin ne dediğini duymak için daha yakına geldi.
"Kimse Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in saldırısından nasıl sağ çıktığını bilmiyor. Demek istediğim, bunlar olduğunda o bir bebekmiş. Paramparça olmalıydı. Böyle bir lanetten ancak sahiden güçlü bir Kara Büyücü kurtulabilir." Sesini daha da alçaltıp neredeyse fısıltı düzeyine indirdi. "Belki de Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen onu sırf bu yüzden öldürmek istedi. Onunla rekabet edecek bir başka Karanlık Lord istemiyordu. Merak ediyorum, acaba Potter başka nasıl güçler gizliyor?"
Harry daha fazla dayanamadı. Yüksek sesle boğazını temizleyerek kitap raflarının ardından çıktı. Eğer bu kadar kızgın olmasa, karşısındaki manzarayı komik bulurdu: Hufflepuff ların her biri, sanki onu görür görmez taşlaşmış gibi davranıyordu, Ernie'nin ise yüzünün rengi çekilmişti.
"Selam," dedi Harry. "Justin Finch Fletchley'yi arıyordum."
Hufflepuff lann en çok korktukları şey başlarına gelmişti. Hepsi korkuyla Ernie'ye baktı.
Ernie, titrek bir sesle, "Onu niye arıyorsun?" dedi.
"Düello Kulübü'nde yılanla aslında ne olduğunu ona anlatmak. istiyordum."
Ernie beyaz dudaklarını ısırdı, sonra da derin bir nefes alıp, "Hepimiz ordaydık," dedi. "Ne olduğunu gördük."
"Öyleyse, ben onunla konuştuktan sonra yılanın geri çekildiğini fark ettiniz, değil mi?"
Ernie, konuşurken titrediği halde inatla, "Ben sadece," dedi, "senin Çataldili konuştuğunu ve yılanı Justin'e doğru kovaladığını gördüm."
"Ben yılanı ona doğru kovalamadım!" dedi sesi öfkeyle titreyen Harry. "Ona dokunmadım bile!"
"Kılı kılına kaçtı," dedi Ernie. "Ve aklına garip şeyler geliyorsa eğer," diye telaşla ekledi, "sana dokuz cadı ve büyücü kuşağında geriye doğru ailemin izini sürebileceğini, kanımın herkesinki kadar saf olduğunu söyleyebilirim, yani..."
Harry şiddetle, "Ne tür kanın olduğu umurumda bile değil!" dedi. "Muggle ana babadan doğanlara niye saldıracakmışım ki?"
Ernie hemen, "Duyduğuma göre birlikte yaşadığın Muggle'lardan nefret ediyormuşsun," dedi.
"Dursley'lerle birlikte yaşayıp da onlardan nefret etmemek mümkün değil. Senin denemeni görmek isterdim."
Gerisin geri dönüp hışım gibi kitaplıktan çıktı, böylece de büyük bir büyü kitabının yaldızlı kapağım parlatan Madam Pince'in ona kınayıcı bir bakış atmasına yol açtı.
Harry koridordan yukarı doğru sarsak sarsak yürüdü, nereye gittiğinin bile pek farkında sayılmazdı, öylesine öfkelenmişti. Bunun sonucunda da çok büyük ve sert bir şeye çarpıp sırtüstü yere serildi.
Yukarı bakarak, "Ah, selam, Hagrid," dedi.
Hagrid'in yüzü yünlü, karla kaplı bir yün başlıkla tamamen gizlenmişti, ama gene de ondan başkası olamazdı. Çünkü köstebek kürkü paltosuyla neredeyse bütün koridoru dolduruyordu. Muazzam, eldivenli ellerinin birinden ölü bir horoz sarkıyordu.
Konuşabilmek için başlığını çıkartarak, "İyi misin, Harry?" dedi. "Niye derste değilsin?"
"İptal oldu," dedi Harry, ayağa kalkarak. "Sen burada ne yapıyorsun?"
Hagrid ölü horozu havaya kaldırdı.
"Bu sömestr öldürülen ikinci horoz," diye açıkladı. "Ya tilkiler ya da bir Kan Emen Karaayı. Kümeste büyü kullanmak için Müdürün izni gerek."
Kalın, karla kaplı kaşlarının altından Harry'ye daha dikkatle baktı.
"İyi olduğundan emin misin? Kızmış ve sıkılmış gibi bir halin var."
Harry ona Ernie ile diğer Hufllepuff larm kendisi hakkında söylediklerini tekrarlamaya dayanamadı.
"Hiçbir şey yok," dedi. "Gitsem iyi olur, Hagrid, bundan sonra Biçim Değiştirme dersi var, benim de kitaplarımı almam gerek."
Kafası hâlâ Ernie'nin onun hakkında söylediklerinde, yürüyüp gitti.
"Justin, Potter'a Muggle anne babadan doğma olduğunu ağzından kaçırdı kaçıralı böyle bir şeyin olmasını bekliyor..."
Harry merdivenlerden yukarı ayaklarını vura vura çıktı ve bir başka koridoru döndü, çok karanlıktı. Gevşemiş bir pencere camından içeri giren kuvvetli, buz gibi hava cereyanı meşaleleri söndürmüştü. Geçidin yarısına gelmişti ki, yerde yatan bir şeye takılıp tepe üstü uçtu.
Gözlerini kısıp neye takıldığına bakmak için döndü ve ona sanki midesi eriyip bitmiş gibi geldi.
Justin Finch Fletchley, kaskatı ve soğuk, yerde yatıyordu. Yüzünde bir şok ifadesi donup kalmıştı, gözleri boş boş tavana bakıyordu. Hepsi de bu değildi. Onun yanında başka biri vardı, Harry'nin gördüğü en tuhaf manzara.
Bu, artık inci beyazı ve şeffaf değil, kara ve dumanlı olan Neredeyse Kafasız Nick'ti. Yerin on beş santim yukarısında hareketsiz ve yatay durumda duruyordu. Başı yan yarıya düşmüştü ve yüzünde de Justin'inkinin tıpatıp eşi bir şok ifadesi vardı.
Harry ayağa kalktı, hızlı hızlı nefes alıyordu, kalbi kaburgalarının üstünde trampet çalıyor gibiydi. Çaresizlik içinde ıssız koridorun başına sonuna baktı ve iki bedenden olabildiğince hızla uzaklaşan çizgi halinde örümcekler gördü. Duyulan tek ses, her iki taraftaki sınıflardan gelen alçak perdeden öğretmen sesleriydi.
Koşabilirdi, kimse de onun burada olduğunu bilmezdi. Ama ikisini orda öyle yatarken bırakamazdı... yardım bulmalıydı. Bununla bir ilgisi olmadığına kimse inanır mıydı acaba?
Orada panik halinde dururken, hemen yanında bir kapı gümbürtüyle açıldı, hortlak Preeves ok gibi dışarı fırladı.
"Hey, işte küçük kaçık Potter!" diye gevrek gevrek güldü Peeves, yanından geçerken de Harry'nin gözlüğünü düşürdü. "Potter neyin peşinde? Potter niye sinsi sinsi..."
Peeves, havada attığı taklanın ortasında durdu. Tepe üstüyken, Justin ve Neredeyse Kafasız Nick'i görmüştü. Hop diye doğruldu, ciğerlerini doldurdu ve daha Harry onu durduramadan feryadı bastı: "SALDIRI! SALDIRI! BİR SALDIRI DAHA! ÖLÜMLÜLER DE EMNİYETTE DEĞİL, HAYALETLER DE! KAÇIN, CANINIZI KURTARIN! SALDIRIIII!"
Pat - pat - pat: Koridorda birbiri ardınca kapılar açıldı, insanlar dışarı uğradı. Birkaç uzun dakika boyunca öyle bir karışıklık sahnesi meydana geldi ki, Justin ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı, insanlar da Neredeye Kafasız Nick'in içinde duruyorlardı. Harry, öğretmenler öğrencilere susun diye bağırırken, kendini duvara yapışmış buldu. Profesör McGonagall koşarak geldi, arkasında sınıfı vardı, birinin saçı hâlâ siyah beyaz çubukluydu. Asasını şiddetle çatırdattı, sessizlik sağlandı, o da herkese sınıflarına gitmelerini emretti. Ortalık henüz durulmuştu ki, Hufflepuff lı Ernie soluk soluğa sahneye çıktı.
Parmağını dramatik bir edayla Harry'ye doğru uzatarak, yüzü bembeyaz, haykırdı: "iki elin kızıl kanda yakalandın!"
Profesör McGonagall sertçe, "Bu kadarı yeter, Macmillan!" dedi.
Tepede, şimdi hain bir ifadeyle sırıtan Peeves sağa sola hoplayarak sahneyi inceliyordu. Peeves her zaman kaostan hoşlanırdı. Öğretmenler, Justin ile Neredeyse Kafasız Nick'in üstüne eğilip onları incelerken, Peeves bir şarkıya başladı:
"Ah Potter, seni katır, ah sen neler yaptın?
Öğrencileri öldürdün de bunu marifet sandın..."
Profesör McGonagall, havlarcasına, "Yeter arhk, Peeves!" dedi, Peeves de Harry'ye dilini çıkararak bir anda geriye gitti.
Justin, Profesör Flitwick ve Astronomi bölümünden Profesör Sinistra tarafından hastane kanadına taşındı. Ama kimse Neredeyse Kafasız Nick için ne yapacağını bilemiyor gibiydi. Sonunda Profesör McGonagall havadan koca bir yelpaze yaptı, bunu da Neredeyse Kafasız Nick'i merdivenlerden yukarı sürükleme talimatıyla Ernie'ye verdi. Ernie de bunu yaptı; sessiz, kara bir hoverkraftmış gibi Nick'i yelpazeleyip götürdü. Böylece Harry ile Profesör McGonagall baş başa kaldılar.
"Buradan, Potter."
"Profesör," dedi Harry hemen, "yemin ederim ki ben..."
Profesör McGonagall kısaca, "Mesele benim elimden çıktı, Potter," dedi.
Sessizce bir köşeyi döndüler, Profesör McGonagall büyük ve son derece çirkin bir hayvanı resmeden oluk ağzının önünde durdu.
"Limon şerbeti!" dedi. Besbelli bu bir parolaydı, çünkü hayvan birden canlandı ve arkasındaki duvar yarılırken kenara zıpladı. Harry, neler olacağından korksa bile, şaşmaktan kendini alamadı. Duvarın gerisinde kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan ve bir yürüyen merdiven gibi sarsıntısız yükselen basamaklar vardı. O ve Profesör MacGonagall merdivene binerlerken, Harry duvarın arkalarından kapandığım duydu. Daireler halinde gittikçe daha yukarı çıkarak yükseldiler ve sonunda, birazcık başı dönen Harry, ileride pırıl pırıl meşe bir kapı gördü. Üzerinde kartal başlı, kanatlı aslan şeklinde pirinç bir tokmak vardı.
Nereye götürüldüğünü anladı. Burası Dumbledore'un yaşadığı yer olmalıydı

GeCeLeR 12-10-2006 01:38 AM


ON İKİNCİ BÖLÜM
Çok Özlü iksir


Üstteki taş sahanlıkta merdivenden indiler. Profesör McGonagall kapıya vurdu. Kapı sessizce açıldı, içeri girdiler. Profesör McGonagall, Harry'ye beklemesini söyleyip onu orada yalnız bıraktı.
Harry etrafına baktı. Bir şey kesindi: Harry'nin bu yıl şimdiye kadar ziyaret ettiği bütün öğretmen odaları içinde, Dumbledore'unki kesinlikle en ilginç olanıydı. Eğer biraz sonra okuldan atılacağım diye ödü kopmuş olmasa, buraya bir göz atma şansı bulduğu için çok memnun olurdu.
Daire şeklinde büyük, güzel bir odaydı, garip seslerle doluydu. Cılız bacaklı masalarda birçok tuhaf gümüş alet duruyordu, pırpır ediyor ve küçük duman bulutları çıkarıyorlardı. Duvarlar eski müdürler ve müdirelerin portreleriyle doluydu, hepsi çerçevelerinde tatlı tatlı kestiriyordu. Ayrıca muazzam, pençe ayaklı bir masa da vardı ve onun ardındaki bir rafta eski püskü, yırtık pırtık bir büyücü şapkası duruyordu - Seçmen Şapka.
Harry durakladı. Duvarlardaki uyuyan cadılarla büyücülere ihtiyatla göz attı. Şapka'yı yeniden takıp denemenin ne zararı olabilirdi ki? Anlamak için... kendisini gerçekten doğru binaya koyduğundan emin olmak için.
Sessizce masanın arkasına geçti, Şapka'yı raftan aldı ve başına taktı. Çok büyüktü; kayıyor, gözlerinin üstüne düşüyordu, tıpkı son taktığında olduğu gibi. Harry Şapka'nın siyah astarına bakarak bekledi. Sonra küçük bir ses, "Kulağına kar suyu mu kaçtı, Harry Potter?" dedi.
"Hımm, evet," diye mırıldandı Harry. "Şey... sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim - şeyi öğrenmek istiyordum..."
Şapka akıllı akıllı, "Seni doğru binaya koyup koymadığımı merak ediyorsun," dedi. "Evet... seni yerleştirmek özellikle zordu. Ama daha önce dediğimden şaşmam -" Harry'nin kalbi yerinden hopladı "- Slythe-rin'de sahiden de başarılı olurdun."
Harry'nin midesi taş gibi oldu. Şapka'nın sivri yanından tutup başından çıkardı. Şapka gevşek gevşek elinden sarktı, pis ve soluktu. Harry midesinin bulandığını hissederek onu yeniden rafına koydu.
Hareketsiz ve sessiz duran Şapka'ya, "Yanılıyorsun," dedi. Şapka kıpırdamadı. Harry, onu kollayarak geri geri gitti. Derken arkasında garip, boğuk bir ses duydu ve hızla geri döndü.
Meğer odada yalnız değilmiş. Kapının arkasındaki altın tünekte, yarısı yolunmuş bir hindiye benzeyen, tiridi çıkmış bir kuş duruyordu. Harry ona bakakaldı, kuş da yeniden o boğuk sesi çıkartıp nefretle ona baktı. Onun çok hasta göründüğünü düşündü. Gözleri donuk bakıyordu ve Harry ona baktığı sırada kuyruğundan birkaç tüy daha düştü.
Harry ihtiyacı olan tek şeyin, o odasında yalnızken Dumbledore'un sevgili kuşunun ölmesi olduğunu düşünüyordu ki, kuş birden alev alev yanmaya başladı.
Harry şok içinde feryat etti ve geri geri gidip masaya çarptı. Heyecanla etrafına bakınıp bir yerlerde bir bardak su aradı, ama göremedi. Bu arada kuş bir ateş topu halini almıştı. Son bir vahşi çığlık attı, bir saniye sonra yerde dumanları tüten bir kül yığınından ibaret kalmıştı.
Odanın kapısı açıldı. Dumbledore, çok sıkıntılı bir edayla içeri girdi.
"Profesör," diyebildi Harry soluk soluğa, "kuşunuz - ben bir şey yapmadım - kendisi alev aldı..."
Dumbledore gülümseyince de çok şaşırdı.
"Eh, vakti gelmişti doğrusu. Günlerdir berbat görünüyordu. Ben de ona gayret etmesini söylüyordum."
Harry'nin yüzündeki sersemlemiş ifadeyi görüncı de kıkırdadı.
"Fawkes bir Anka kuşudur, Harry. Ankalar ölme vakti gelince alev alırlar, sonra da küllerinden yenide doğarlar. Gözünü üstünden ayırma..."
Harry hızla geri dönünce minicik, buruş buruş, yeni doğmuş bir kuşun kafasını küllerden uzattığını gördü. Küçük kuş, yaşlı olanı kadar çirkindi denilebilir.
Dumbledore masasının arkasına oturarak, "Onu bir Yanma Günü'nde görmen ne yazık," dedi. "Genellikle çok yakışıklıdır: Harikulade kırmızı ve altın rengi tüyleri vardır. Büyüleyici yaratıklar bu Anka kuşları. Çok ağır yükler taşıyabilirler, gözyaşlarının iyileştirici gücü vardır ve çok sadık hayvanlardır."
Fawkes'un alev almasının şoku içinde, Harry oraya niye geldiğini unutmuştu. Ama Dumbledore masanın arkasındaki yüksek arkalıklı sandalyeye oturup insanın içine işleyen açık mavi bakışlarını üzerine dikince, hemen hatırladı.
Ancak, daha Dumbledore ağzını açıp tek kelime edemeden odanın kapısı çok şiddetli bir çatırtıyla arkaya savruldu ve Hagrid içeri daldı. Gözlerinde çılgınca bir bakış vardı, başlığı darmadağınık saçlı siyah kafasının üstüne tünemişti, ölü horoz da hâlâ elinden sarkıyordu.
Hagrid hararetle, "Harry değildir, Profesör Dumbledore!" dedi. "O çocuk bulunmadan birkaç saniye önce Haıry'yle konuşuyordum ben, asla vakti olamaz, efendim..."
Dumbledore bir şeyler söylemeye çalıştı, ama Hagrid söylenip durmayı sürdürdü, heyecan içinde horozu sallayıp duruyor, her tarafa tüyler saçıyordu.
"... O olamaz ki, olamaz, eğer gerekirse Sihir Bakanlığı'nın önünde yemin ederim..."
"Hagrid, ben..."
"... Yanlış çocuğu yakaladınız efendim, ben biliyorum ki Harry asla..."
"Hagrid!" dedi Dumbledore yüksek sesle. "Ben Harry'nin onlara saldırdığım düşünmüyorum ki."
"Ah," dedi Hagrid, horoz gevşek halde aşağı sarkarken. “Tamam, öyleyse dışanda beklerim, Müdürüm."
Ve hayli mahcup halde paldır küldür dışarı çıktı.
Dumbledore masasının üstündeki horoz tüylerini eliyle süpürürken, Harry umutla, "Ben olduğumu düşünmüyor musunuz, Profesör?" diye tekrarladı.
"Hayır, Harry, düşünmüyorum," dedi Dumbledore, yüzüne yeniden sıkıntılı bir ifade geldiği halde. "Ama gene de seninle konuşmak istiyorum."
Dumbledore uzun parmaklarının uçlarını bitiştirmiş onu gözden geçirirken, Harry sinirli bir şekilde bekledi.
Yumuşak bir sesle, "Bana söylemek istediğin bir şey olup olmadığını sana sormalıyım, Harry," dedi. "Herhangi bir şey."
Harry ne söyleyeceğini bilemedi. Malfoy'un, "Sıra sizde, Bulanık'lar!" diye bağırmasını ve Mızmız Myrtle'nin tuvaletinde ağır ağır kaynayan Çok Özlü İksiri düşündü. Sonra iki kez duyduğu bedensiz sesi düşündü ve Ron'un dediğini hatırladı: "Başka hiç kimsenin duymadığı sesler duymak hayra alamet değildir, büyücüler dünyasında bile." Herkesin onun hakkında neler dediğini de düşündü, bir de şu ya da bu şekilde Salazar Slytherin'le ilişkisi olduğuna dair gittikçe artmakta olan korkusunu...
"Hayır," dedi Harry. "Hiçbir şey yok, Profesör."
Justin ve Neredeyse Kafasız Nick'e yapılan çifte saldırı, o ana kadar endişe olan şeyi gerçek bir paniğe dönüştürdü. Tuhaftır, insanları asıl kaygılandıran Neredeyse Kafasız Nick'in kaderi oldu. Bir hayalete bunu kim yapabilir ki, diye sordular birbirlerine, hangi müthiş güç zaten ölmüş birine zarar verebilir? Öğrenciler Noel'de evlerine gidebilsinler diye Hogwarts Ekspresi'nde yer ayırtmak için koşuşturdular.
Ron, Harry ile Hermione'ye, "Bu gidişle sadece biz kalacağız," dedi. "Biz, Malfoy, Crabbe ve Goyle. Ne kadar neşeli bir tatil olacak."
Malfoy ne yaparsa daima onu yapan Crabbe ve Goyle, tatilde de okulda kalmak için adlarını yazdırmışlardı. Ama Harry öğrencilerden çoğunun gitmesinden hoşnuttu. İnsanların, sanki bir anda dişleri uzayacak, ya da zehir tükürecekmiş gibi koridorda yanından geçerken kavis çizmelerinden de, o geçerken herkesin mırıldanmasından, parmağıyla işaret etmesinden ve fısıldamasından da bezmişti.
Ancak Fred ve George bunu çok komik buluyorlardı. Kendi işlerini bırakıp, Harry koridorda yürürken onun önünde uygun adım gidiyor, "Slytherin'in vârisine yol açın, ciddi şekilde melun büyücü geliyooor!" diye bağırıyorlardı.
Percy bu davranışları hiç onaylamıyordu.
Soğuk soğuk, "Bunda gülecek bir şey yok," dedi.
Fred, "Hey, yoldan çekil, Percy," dedi. "Harry'nin acelesi var."
George kahkahasını zor tutarak, "Evet," dedi, "zehirli dişi olan hizmetkânyla bir fincan çay içmek için Sırlar Odası'na uğrayıverecek."
Ginny de bunu hiç komik bulmuyordu.
Fred, Harry'ye yüksek sesle, bundan sonra kime saldırmayı planladığını sorunca ya da George karşılaştıkları zaman Harry'yi koca bir diş sarımsakla uzaklaştırıyormuş gibi yapınca, "Ah, yapmayın," diye feryatediyordu kız.
Harry ise aldırmıyordu. Fred ve George'un, onun Slytherin'in vârisi olması fikrini hiç değilse komik bulmaları, kendini daha iyi hissetmesine yol açıyordu. Ama onların maskaralıkları, yaptıklarına her gördüğünde daha da ekşi bakan Draco Malfoy'u kızdırıyor gibiydi.
Ron bilmiş bilmiş, "Çünkü aslında vârisin kendisi olduğunu söylemek için çatlıyor da ondan," dedi. "Birisinin onu bir şeyde yenmesinden nasıl nefret eder bilirsiniz, onun pis işinin şerefi de sana kalıyor."
Hermione halinden memnun bir ses tonuyla, "Uzun sürmeyecek ama," dedi. "Çok Özlü İksir hemen hemen hazır. Ondan gerçeği öğrenmemiz gün meselesi."
Sonunda sömestr sona erdi ve şatonun üstüne arazideki kar kadar derin bir sessizlik çöktü. Harry bunu kasvetli olmaktan çok huzur verici buluyordu. Gryffindor Kulesi'nin Hermione ve Weasley'lerle ona kalmasından da hoşnuttu. Kimseyi rahatsım etmeden gürültülü bir şekilde Patlamalı Pişti oynayabiliyorlar ve kendi aralarında düello antrenmanı yapıyorlardı. Fred, George ve Ginny, Mr ve Mrs Weasley ile birlikte Mısır'da Bill'i ziyaret etmektense okulda kalmayı tercih etmişlerdi. Onların çocukça bulduğu davranışlarını hiç onaylamayan Percy ise, Gryffindor ortak salonunda pek oturmuyordu. Onlara kendisinin sadece, bir Sınıf Başkanı olarak bu sorunlu dönemde öğretmenleri desteklemek için Noel'de okulda kaldığını kendini beğenmiş bir tavırla söylemişti zaten.
Noel sabahı hava soğuk, her yer beyazdı. Yatakhanelerinde kalan tek öğrenciler olan Harry ve Ron, tam tekmil giyinmiş, elinde ikisine de aldığı hediyelerle paldır küldür içeri dalan Hermione tarafından erkenden uyandırıldılar.
"Kalkın," dedi yüksek sesle, penceredeki perdeleri çekerek.
Ron, gözlerini ışıktan koruyarak, "Hermione," dedi, "buraya girmemen gerekir."
"Sana da mutlu Noeller," dedi Hermione, hediyesini ona atarak. "Bir saattir ayaktayım, İksir'e biraz zarkanatlı sinek daha kattım. Artık hazır."
Harry birden, uykusu açılarak yerinde doğruldu.
"Emin misin?"
"Kesin," dedi Hermione, onun dört direkli yatağının ucuna oturabilmek için fare Scabbers'ı öteye iterek. "Eğer yapacaksak, bu gece olmalı derim." . Tam o anda Hedwig odaya süzüldü, gagasında çok küçük bir paket vardı.
O, yatağına konarken, "Selam," dedi Harry mutlulukla. "Artık benimle konuşuyor musun?"
Hedwig çok muhabbetti bir şekilde onun kulağını kemirdi. Aslında bu hareketi, Dursley'lerden geldiği anlaşılan paketten çok daha iyi bir hediyeydi. Harry'ye bir kürdan yollamışlardı, bir de not vardı ve yaz tatilinde de Hogwarts'ta kalıp kalamayacağını öğrenmesini istiyorlardı.
Harry'nin diğer Noel hediyeleri çok daha memnuniyet vericiydi. Hagrid ona koca bir teneke melas şekerlemesi yollamıştı; Harry yemeden önce onu şöminenin yanında yumuşatmaya karar verdi. Ron, en sevdiği Quidditch takımı hakkında ilginç olgular içeren Cannon'larla Uçmak adlı bir kitap vermişti. Hermione ise ona kartal tüyünden yapılma lüks bir tüy kalem getirmişti. Harry son hediye paketini açınca, Mrs Weasley'den gelen, elde örülmüş yeni bir yelekle, kocaman bir erik pastası buldu. Onun kartını yeni bir suçluluk dalgasıyla yerine yerleştirdi. Mr Weasley'nin, Şamarcı Söğüt'e çarptığından beri bir daha görünmeyen arabasını düşündü ve Ron'la ikisinin birazdan yapmayı planladıkları kurallara karşı gelme harekâtını.
Hiç kimse, hatta daha sqnra Çok Özlü İksir içme korkusuna kapılmış biri bile, Hogwarts'ın Noel yemeğinden hoşlanmamazlık edemezdi.
Büyük Salon muhteşem görünüyordu. Bir düzine buzlanmış Noel ağacı ile tavanda çaprazlamasına uzanan kalın çobanpüskülü ve ökseotu süslemeleri yetmiyormuş gibi, tavandan ılık ve kuru, sihirli kar yağıyordu. Dumbledore, en sevdiği Noel ilahilerinden birini söylerken onların başını çekti. Hagrid içtiği her yumurtalı, sütlü viski kadehiyle birlikte sesini daha da yükseltti. Fred'in sınıf başkanı rozetini büyülediğinin ve şimdi rozetin üstünde "Salak Başı" yazdığının farkında bile olmayan Percy, hepsinin niye kıs kıs güldüklerini sorup durdu. Harry, Slytherin masasındaki Draco Malfoy'un, yeni yeleği için yüksek sesle incitici görüşler ileri sürmesine bile aldırmadı. Biraz şansları olursa Malfoy nasıl olsa birkaç saat içinde hak ettiği cezayı bulacaktı.
Harry ve Ron, Noel pudinglerinin üçüncü tabağını henüz bitirmişlerdi ki, o akşam için yaptıkları planlan sonuca vardırmak için Hermione önlerine düşüp onları dışarı çıkardı.
Alelade bir şey söylüyormuş gibi, "Dönüşeceğimiz insanlara ait bir şeye hâlâ ihtiyacımız var," dedi. Sanki onları deterjan almak için süpermarkete yolluyordu. "Ve elbette, Crabbe ile Goyle'a ait bir şey alabilirsek iyi olur. Onlar Malfoy'un en iyi arkadaşları, onlara her şeyi söyler. Bir de hakiki Crabbe ile Goyle'un, biz Malfoy'u sorgularken pat diye gelmemelerini garantiye almak zorundayız."
Harry ile Ron'un yüzlerindeki afallamış ifadeye aldırmayarak, "Hepsi düşünüldü," diye sakin sakin devam etti. İki tombul, çikolatalı pastayı onlara gösterdi.
"İçlerine çok basit bir Uyku Sıvısı koydum. Sizin bütün yapacağınız Crabbe ile Goyle'un bunları bulmasını sağlamak. Ne kadar açgözlü olduklarını biliyorsunuz, mutlaka yerler. Uykuya daldıkları zaman saçlarından birkaç tel alın ve onları da süpürge dolabına saklayın." Harry ve Ron inanmazcasma birbirlerine baktılar. "Hermione, hiç sanmam..." "İşler fena halde ters gidebilir..." Ama Hermione'nin gözlerinde, zaman zaman Profesör McGonagall'ınkinde olan cinsten çelikimsi bir parıltı vardı.
"Crabbe ve Goyle'un saçları olmazsa İksir hiçbir şeye yaramaz," dedi. "Malfoy hakkında araştırma yapmak istiyorsunuz, değil mi?"
"Ah, tamam, tamam," dedi Harry. "Peki ama sen? Sen kimin saçının tellerini koparıyorsun?"
Hermione, yüzü ışıldayarak, "Benimki bende zaten," dedi, cebinden küçük bir şişe çıkarıp onlara içindeki tek bir saç telini gösterdi. "Mülicent Bulstrode'un Düello Kulübü'nde benimle güreşmesini hatırlıyor musunuz? Beni boğmaya çalışırken cüppemin üstünde bunu bıraktı! Şimdi de Noel tatili için evde - ben Slytherin'lere geri dönmeye karar verdiğimi söyleyeceğim, hepsi bu."
Hermione, Çok Özlü İksir’ini bir daha kontrol etmek için fırlayıp gidince, Ron yüzünde kaçınılmaz kötü kadere boyun eğmiş bir ifadeyle Harry'ye döndü.
"Hayatında hiç işlerin bu kadar ters gidebileceği bir plan duydun mu?"
Ama operasyonun birinci aşaması, Harry ve Ron'u fevkalade şaşırtacak şekilde Hermione'nin dediği kadar rahat geçti. Noel çayından sonra ıssız Giriş Salonu'nda pusuya yatıp, Slytherin masasında tek başlanna kalmış, dördüncü meyveli pandispanyalarını götüren Crabbe ve Goyle'u beklediler. Harry çikolatalı pastaları tırabzanın ucuna koymuştu. İkisinin Büyük Salon'dan çıktıklarını görünce de, hemen ön kapının yanındaki bir zırhın arkasına gizlendiler.
Crabbe pastaları neşeyle Goyle'a gösterip hemen kaparken, Ron heyecanla, "Bu kadar da aptal olunur mu?" diye fısıldadı. Salak salak sırıtarak pastaları tek lokmada koca ağızlarına attılar. Bir an ikisi de yüzlerinde bir zafer ifadesiyle, obur obur çiğnedi. Sonra, en ufak bir ifade değişikliği olmaksızın, ikisi de sırtüstü yere serildi.
En zor tarafı, onları salonun öbür yanındaki dolaba saklamak oldu. Kovalarla tahta bezleri arasına onları güvenli bir şekilde yerleştirdikten sonra, Harry, Goyle'un alnını kaplayan kıllardan bir iki tane aldı. Ron da Crabbe'nin saçından birkaç tel kopardı. Ayakkabılarını da çaldılar, çünkü kendi ayakkabıları Crabbe ve Goyle'unkiler boyunda ayaklar için pek küçüktü. Sonra, az önce yaptıklarına hâlâ şaşarak, Mızmız Myrtle'ın tuvaletine koştular.
Hermione'nin kazanı karıştırdığı bölmeden gelen kalın, kara duman yüzünden içerde nerdeyse göz gözügörmüyordu.Cüppelerini yüzlerinin üstüneçeken Harry ve Ron, yavaşça kapıya vurdu.
"Hermione?"
Sürgünün çekildiğini duydular, Hermione ortaya çıktı, yüzü parlıyordu ve endişeli görünüyordu. Arkasında kaynayan, melas kıvamındaki İksir'in cup cup ettiğini duydular. Klozetin üstünde üç cam su bardağı hazırdı. Hermione soluk soluğa, "Aldınız mı?" diye sordu. Harry, Goyle'un saçını gösterdi. "İyi. Ben de çamaşırhaneden bu cüppeleri yürüttüm," dedi Hermione; elinde küçük bir çuval tutuyordu. "Crabbe ve Goyle olduğunuz zaman size daha büyük cüppeler gerek."
Üçü de gözlerini kazana dikti. Yakından bakınca, İksir, kıvamlı, koyu renk çamura benziyordu, ağır ağır kaynayıp duruyordu.
Hermione, Fevkalade Muktedir îksirler'm beneklenmiş sayfasını kaygıyla tekrar okuyarak, "Her şeyi doğru yaptığımdan eminim," dedi. "Kitapta nasıl görüneceği yazılıysa, öyle görünüyor... İçtikten sonra kendi halimize dönmeden önce tam bir saatimiz olacak." "Şimdi n'apıyoruz?" diye sordu Ron. "Üç bardağa bölüp saçları ekliyoruz." Hermione her bardağa İksiri kepçe kepçe doldurdu. Sonra, eli titreyerek, Millicent Bulstrode'un saçını içinde olduğu şişeden ilk bardağa döktü.
İksir, kaynayan bir çaydanlık misali tısladı ve deli gibi köpürdü. Bir saniye sonra hastalıklı bir sarıya dönmüştü.
Ron, nefretle bakarak, "Öğğğ - Millicent Bulstrode'un özü," dedi. "Eminim tadı da iğrençtir."
"Seninkini ekle” dedi Hermione.
Harry, Goyle'un saçını ortadaki bardağa koydu, Ron da Crabbe'ninkini son bardağa. Her iki bardak da tısladı ve köpürdü. Goyle'unki sümüğün haki rengine dönüştü, Crabbe'ninki de koyu, kasvetli bir kahverengiye.
Ron ve Hermione bardaklarına uzanırken, Harry, "Durun bir dakika," dedi. "Hepsini burada içmesek iyi olur: Crabbe ve Goyle'a dönüşünce buraya sığmayız. Eh, Millicent Bulstrode de pek cinperi takımından sayılmaz."
"İyi fikir” dedi Ron, kapının kilidini açarak. "Ayrı ayrı bölmelere girelim."
Harry, Çok Özlü İksir'in bir damlasını bile ziyan etmemeye özen göstererek ortadaki bölmeye süzüldü.
"Hazır mısınız?" diye seslendi.
Ron ve Hermione'nin sesleri geldi: "Hazırız."
"Bir... iki... üç..."
Harry burnunu tutarak İksir'i iki büyük yudumda içti. Fazla pişmiş lahana tadındaydı.
Birden içi sanki canlı yılanlar yutmuş gibi kıvır kıvır etmeye başladı - iki büklüm oldu, kusacak mıyım diye merak etti - sonra midesinden el ve ayak parmaklarının uçlarına kadar yakıcı bir duygu hızla yayıldı. Onun ardından da korkunç bir erime duygusu geldi, Harry diz üstü yere çöktü, dört ayak üstünde durdu. Vücudunun her yerinde derisi sıcak mum gibi kaynıyordu ve gözlerinin önünde elleri büyümeye başladı, parmaklan kalınlaştı, tırnakları enine gitti, ellerinin boğum yerleri şişip kocaman oldu. Omuzlan acı veren bir şekilde genişledi ve alnındaki karıncalanma, ona saçının aşağı, kaşlarına doğru ilerlediğini haber verdi; göğsü halkalarını kopartan bir varil gibi gelişirken cüppesi yırtıldı, ayakları dört numara küçük pabuçlar içinde işkence çekiyordu.
Her şey başladığı hızla bitti. Harry soğuk taş döşemede yatmış, Myrtle'ın en dipteki tuvalette mutsuzca boğazlanır gibi sesler çıkarışını dinliyordu. Ayakkabılarını güçlükle ayağından atıp kalktı. Demek Goyle olmak insanda böyle bir duygu uyandınyordu. Koca elleri titreyerek, ayak bileklerinden otuz santim yukarda duran eski cüppesini çıkardı, yedek cüppeyi giydi ve Goyle'un kayık gibi pabuçlarının bağcıklarını bağladı. Saçını gözlerinden çekmek için elini kaldırdı. Eline sadece, alnına kadar inen kısa, tel gibi kıllar çarptı. Sonra gözlüğünün gözlerini bulutlandırdığını fark etti, çünkü besbelli Goyle'un onlara ihtiyacı yoktu. Gözlüğünü çıkarıp seslendi: "İkiniz de iyisiniz, değil mi?" Ağzından Goyle'un gıcırtılı, alçak sesi çıktı.
Sağ tarafından Crabbe'nin derin homurdanması geldi:
"Evet."
Harry kapının kilidini açıp çatlak aynanın önüne gitti. Goyle donuk, çökük gözleriyle ona baktı. Harry kulağını kaşıdı. Goyle da öyle.
Ron'un kapısı açıldı. Birbirlerine baktılar. Solgun ve şaşkın görünüşü hariç, Ron'u Crabbe'den ayırmanın imkânı yoktu. Biçimsiz saç tıraşından tutun da uzun, goril kollarına kadar.
Ron aynaya yaklaşıp Crabbe'nin yassı burnuna parmağıyla bastırarak, "İnanılmaz bir şey bu," dedi. "inanılmaz."
Harry, Goyle'un kalın bileğini kesen saatini gevşetti. "Yola koyulsak iyi olur. Daha Slytherin ortak salonunun nerede olduğunu Öğrenmemiz gerek. Umarım, arkasına düşecek birini buluruz..."
Harry'ye bakan Ron, "Goyle'un düşündüğünü görmenin ne kadar acayip olduğunu bilmiyorsun," dedi. Sonra Hermione'nin kapısına vurdu. "Hadi, gitmemiz gerek..."
Tiz bir ses ona cevap verdi: "Ben... ben gelmesem daha iyi olacak gibi. Siz bensiz gidin."
"Hermione, Millicent Bulstrode'un çirkin olduğunu biliyoruz, kimse sen olduğunu anlamayacak."
"Hayır - aslında - geleceğimi sanmıyorum. Siz ikiniz çabuk olun, vakit kaybediyorsunuz."
Harry şaşkın şaşkın Ron'a baktı.
"Bak şimdi Goyle'a benzedin işte," dedi Ron. "Öğretmenlerden biri ona bir soru sorunca hep böyle bakar."
"Hermione, iyi misin?" dedi Harry kapıdan. "İyiyim - ben iyiyim... Gidin hadi..." Harry saatine baktı. Kıymetli altmış dakikalannın beş dakikası geçmişti bile.
"Sonra burada buluşuruz, tamam mı?" dedi. Harry ve Ron tuvaletin kapısını ihtiyatlı bir şekilde çıktılar, etrafta kimsenin olmadığını görünce de dışan çıktılar.
Harry Ron'a, "Kollarını öyle sallama," diye mırıldandı.
"Ne?"
"Crabe onları şöyle bükmeden tutar."
"Bu nasıl?" "Evet, daha iyi."
Mermer merdivenlerden aşağı indiler. Şimdi sadece Slytherin ortak salonuna kadar izleyecekleri bir Slytherin'e ihtiyaçları vardı, ama ortada kimsecikler görünmüyordu.
"Bir fikrin var mı?" diye mırıldandı Harry. Ron, zindanların girişini işaret ederek, "Slytherin'ler kahvaltıya hep oradan çıkıp gelir," dedi. Daha bu kelimeler ağzından yeni çıkmıştı ki, uzun dalgalı saçlı bir kız girişte göründü.
"Kusura bakma," dedi Ron, hızla yanına giderek, "ortak salonumuza nereden gidildiğini unuttuk."
"Pardon, anlayamadım," dedi kız kasılarak. "Salonumuz mu? Ben bir Ravenclaw'ım."
Yürüyüp giderken, kuşkuyla dönüp onlara baktı. Harry ve Ron taş merdivenlerden aşağıdaki karanlığa hızla indiler; Crabbe ve Goyle'un koca ayakları yere vurdukça ayak sesleri özellikle gürültülü bir şekilde yankılanıyordu. Anlaşılan bu iş sandıkları kadar kolay olmayacaktı.
Labirenti andıran geçitler ıssızdı. Okulun altında daha, daha da derinlere doğru yürüdüler, sürekli olarak
saatlerine bakıp ne kadar vakitleri kaldığını kontrol ediyorlardı. Çeyrek saat sonra, tam umutlarını yitirmek üzereyken, ileride ani bir hareket sezdiler.
"Ahha!" dedi Ron heyecanla. "İşte onlardan biri!"
Söz konusu kişi, yan odalardan birinden çıkıyordu. Ancak hızla yakınına gittiklerinde, bütün umutları kırıldı. Bir Slytherin değildi, Percy'ydi.
Ron hayretle, "Sen burada ne yapıyorsun?" dedi.
Percy alınmış göründü.
Resmi bir edayla, "O," dedi, "senin üstüne vazife değil. Crabbe'sin, değil mi?"
"Ne... ah, evet," dedi Ron.
Percy sert sert, "Eh, yatakhanenize gidin," dedi. "Bugünlerde karanlık koridorlarda gezinmek hiç de güvenli değil."
"Sen dolaşıyorsun ama," dedi Ron.
Percy dikleşerek, "Ben," dedi, "bir Sınıf Başkanı'yım. Hiçbir şey bana saldırmaz."
Birden Harry ve Ron'un arkasında bir ses yankılandı. Draco Malfoy onlara doğru geliyordu ve Harry hayatında ilk kez onu görmekten memnuniyet duydu.
Draco, kelimeleri uzata uzata, "İşte burdasınız," dedi onlara bakarak. "Bunca saattir Büyük Salon'da tıkmıyor muydunuz? Sizi arıyordum, size çok komik bir şey göstermek istiyorum."
Sonra onu yerin dibine geçirmek istercesine Percy'ye baktı.
"Ya sen burada ne yapıyorsun, Weasley?" dedi, dudak bükerek.
Percy fena halde öfkelenmiş göründü. "Bir Sınıf Başkanı'na daha fazla saygı göstermen gerekir!" dedi. "Tavrın hiç hoşuma gitmiyor!"
Malfoy gene alaylı alaylı dudak büktü ve Harry ile Ron'a peşinden gelmelerini işaret etti. Harry az daha Percy'den özür dileyecekti, ama tam vaktinde kendine hâkim oldu. Ron'la ikisi Malfoy'un arkasından koşturdular. Bir sonraki geçide dönerlerken, Malfoy, "O Peter Weasley..." dedi.
Ron otomatik olarak, "Percy," diye düzeltti. "Her neyse," dedi Malfoy. "Son zamanlarda hep sinsi sinsi dolaştığını görüyorum. Ve bahse girerim ki, ne yapmak istediğini biliyorum. Tek başına Slytherin'in vârisini yakalamak istiyor."
Kısa, alaylı bir kahkaha attı. Harry ve Ron birbirlerine heyecanlı heyecanlı baktılar.
Malfoy çıplak, nemli bir taş duvann yanında durdu. "Yeni parola neydi?" diye sordu Harry'ye. "Şeyyy..." dedi Harry.
"Ah evet - safkan!" dedi Malfoy, ona kulak bile vermeden. Duvarda gizlenmiş taş bir kapı kayarak açıldı. Malfoy içinden geçti, Harry ve Ron da ardından gittiler. Slytherin ortak salonu, yeraltında uzun, alçak tavanlı bir odaydı. Pürüzlü taş duvarları ve tavanı vardı, bu tavandan zincirlerle yuvarlak, yeşilimsi lambalar sarkıtılmıştı. İleride, rafıyla kenarları özenle oyulmuş bir şöminenin içinde çıtır çıtır bir ateş yanıyordu, oyma koltuklarda şömine önünde oturan birkaç Slytherin'in siluetleri görünüyordu.
Malfoy, Harry ile Ron'a ateşin gerisindeki iki boş koltuğu göstererek, "Burada bekleyin," dedi. "Gidip de getireyim - babam az önce gönderdi..."
Malfoy'un onlara ne göstereceğini merak eden Harry ile Ron oturdular ve kendilerim evlerinde hisse-diyormuş gibi görünmeye çalıştılar.
Bir dakika sonra gelen Malfoy'un elinde gazete kupürüne benzeyen bir şey vardı. Ron'un burnunun dibine soktu.
"Ne biçim güleceksin," dedi.
Harry, Ron'un gözlerinin şokla açıldığını gördü. Ron kupürü çabucak okudu, pek zoraki güldü ve Harry'ye uzattı.
Gelecek Postası'ndan kesilmişti ve şöyle diyordu: SİHİR BAKANLIĞI'NDA SORUŞTURMA
Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi Başkanı Arthur Weasley, bir Muggle arabasını büyülediği için elli Galleon cezaya çarptırıldı.
Sihirli arabanın bu yılın başlarında kaza yaptığı Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulunun yönetim kurulu üyelerinden Mr Lucius Malfoy, bugün Mr Weasley'nin istifa etmesini istedi.
Mr Malfoy, muhabirimize, "Weasley, Bakanlığın adına gölge düşürdü," dedi. "Belli ki bizim yasalarımızı hazırlamaya uygun değil, yaptığı o gülünç Muggle Koruma yasası da derhal iptal edilmeli."
Yorumunu almak için Mr Weasley'ye ulaşılamadı,ama eşi muhabirlere oradan gitmelerini, yoksa aile gulyabanisini üstlerine salacağını söyledi.
Harry kupürü ona geri verirken, "Eee?" dedi Malfoy sabırsızlıkla. "Sence komik değil mi?" Harry ruhsuzca, "Hah ha," dedi. Malfoy küçümseyen bir tavırla, "Arthur Weasley, Muggle'lan öyle çok seviyor ki," dedi, "asasını ortadan kırıp onlara katılması gerekir. Weasley'lerin davranışlarına bakarsan, safkan olduklarını hayatta anlamazsın." Ron'un -ya da Crabbe'nin- yüzü öfkeyle kasılmıştı. Malfoy, "Senin neyin var, Crabbe?" diye tersledi. Ron, "Karnım ağrıyor," diye homurdandı. "Eh, o zaman hastane kanadına git ve ordaki bütün Bulanıklara benim için bir tekme at" dedi Malfoy, alaylı alaylı gülerek. "Biliyor musunuz, Gelecek Postası'nın henüz bu saldırıları yazmayışına şaşıyorum." Düşünceli bir hali vardı. "Sanırım Dumbledore işi hasır altı etmeye çalışıyor. Kısa süre sonra buna son vermezse, kovulacak. Babam Dumbledore'un buranın başına gelen en berbat şey olduğunu söylüyor. Muggle ana babadan doğanlara bayılıyor. Doğru dürüst bir Müdür, asla o Creevey gibi pislikleri buraya almazdı."
Malfoy hayali bir fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekmeye başladı ve Colin'in gaddarca ama aslına uygun bir taklidini yaptı: "Potter, fotoğrafını çekeyim mi, Potter? İmzanı alabilir miyim? Pabuçlarını yalayabilir miyim, lütfen, Potter?"
Ellerini aşağı indirip Harry'yle Ron'a baktı.
"Sizin ikinizin neyi var?"
Harry ve Ron iş işten geçtikten sonra kendilerini zorlayıp güldüler, ama Malfoy tatmin olmuş görünüyordu. Belki de Crabbe ve Goyle zaten her şeyi geç anlıyorlardı.
Malfoy yavaş yavaş, "Aziz Potter, Bulanıkların dostu," dedi. "Gerçek büyücü ruhuna sahip olmayanlardan biri de o, yoksa o kakavan Granger Bulanığıyla takılmazdı. Bir de insanlar onu Slytherin'in vârisi sanıyor!"
Harry ve Ron soluklarını tutup beklediler. Malfoy'un onlara vârisin kendisi olduğunu söylemesine birkaç saniye kalmıştı, kesin. Ama sonra...
Malfoy hırçın hırçın, "Keşke kim olduğunu bilseydim," dedi. "Onlara yardımım olurdu."
Ron'un ağzı açılınca, Crabbe'nin yüzü her zamankinden de daha aptalca göründü. Neyse ki Malfoy fark etmedi, kafasını hızla çalıştıran Harry de, "Bütün bunların gerisinde kimin olduğu konusunda bir fikrin olmalı..." diyecek oldu.
Malfoy, "Biliyorsun ki yok, Goyle," diye tersledi onu. "Sana kaç kere söyleyeceğim. Ve babam da bana Oda'nın son açılışı hakkında hiçbir şey söylemiyor. Tabii, elli yıl önceymiş, onun döneminden de önce, ama bu konuda her şeyi biliyor ve her şeyin gizli tutulduğunu, gereğinden fazlasını bilirsem şüphe uyandıracağımı söylüyor. Ama bildiğim bir şey var: Geçen sefer Sırlar Odası açıldığında, bir Bulanık öldü. Bahse girerim ki, bu sefer de onlardan birinin öldürülmesine pek bir şey kalmamıştır. Umarım Granger olur," dedi zevkle.
Ron, Crabbe'nin devasa yumruklarım sıkıyordu. Ron Malfoy'u yumruklarsa kendilerini biraz ele vereceklerini düşünen Harry, ona uyancı bir bakış attıktan sonra, "Geçen sefer Oda'yi açan kişinin yakalanıp yakalanmadığını biliyor musun?" diye sordu.
"Ah, evet... her kimse okuldan atıldı. Sanırım hâlâ Azkaban'dadır."
Harry hayretle, "Azkaban mı?" dedi.
Malfoy ona inanmazlıkla bakarak, "Azkaban - büyücü hapishanesi, Goyle," dedi. "Doğru söylüyorum, hani biraz daha ağır olsan geri geri gideceksin."
Koltuğunda rahatsız rahatsız kıpırdandı. "Babam dikkati üstüme çekmememi, işi halletmeyi Slytherin'in vârisine bırakmamı söylüyor. Okulun bütün Bulanık pisliğinden temizlenmesi gerek diyor, ama karışmak olmazmış. Tabii onun da şu anda başında bir sürü dert var. Sihir Bakanlığı'nın geçen hafta Malikânemize baskın düzenlediğini biliyor musunuz?"
Harry, Goyle'un donuk yüzüne endişeli bir ifade oturtmaya çalıştı.
"Evet..." dedi Malfoy. "Neyse ki pek fazla bir şey bulamadılar. Babamın son derece değerli Karanlık Sanat malzemeleri var. Ama neyse ki, bizim de kendi misafir odamızın döşemesi altında kendi gizli odamız var..."
"Ho!" dedi Ron.
Malfoy ona baktı. Harry de. Ron kızardı. Saçları bile kızıllaşmaya başlamıştı. Burnu da uzuyordu - saatleri dolmuştu. Ron kendi haline geri dönüyordu ve Harry'ye attığı dehşet dolu bakışa bakılırsa, Harry de öyleydi.
İkisi birden ayağa fırladılar.
Ron, "Karnım için ilaç," diye homurdandı. İşi daha fazla uzatmadan Slytherin ortak salonunu boydan boya hızla geçtiler, kendilerini taş duvara attılar, geçit boyunca koştular. Bir yandan da, Malfoy her şeye rağmen bir şey fark etmemiş olsa diye umut ediyorlardı. Harry ayaklarının Goyle'un koskoca ayakkabıları içinde kaydığını hissediyordu ve küçüldükçe de cüppesini havaya kaldırması gerekiyordu. Karanlık Giriş Salonu'nun merdivenlerinden ok gibi yukarı fırladılar, salon Crabbe ile Goyle'u kilitledikleri dolaptan gelen boğuk darbe sesleriyle dolmuştu. Onların ayakkabılarını dolap kapısı önünde bırakarak çoraplarıyla mermer merdivenlerden yukarı, Mızmız Myrtle'ın tuvaletine kadar tabana kuvvet koştular.
Ron, tuvalet kapısını arkalarından kapatarak, soluk soluğa, "Eh, vaktimizi tamamen ziyan ettik denemez," dedi. "Saldırılan kimin yaptığını hâlâ bilmiyoruz, tamam ama, yann babama yazıp ona Malfoy'ların misafir odalarının altını kontrol etmesini söyleyeceğim."
Harry çatlak aynada yüzüne baktı. Normale dönmüştü. Ron Hermione'nin bölmesinin kapısını yumruklarken, o da gözlüğünü taktı.
"Hermione, çık dışarı, sana anlatacak bir sürü şeyimiz var".
"Gidin şurdan!" diye cikledi Hermione. Harry ve Ron birbirlerine baktılar. "N'oluyor?" dedi Ron. "Artık normale dönmüş olmalısın, biz..."
Ama Mızmız Myrtle birden bölme kapısından kayarak çıktı. Harry onu hiç bu kadar mutlu görmemişti. "Aaaaaah, bir görseniz," dedi. "Öyle korkunç ki!" Sürgünün çekildiğini duydular ve Hermione ağlayarak dışarı çıktı, cüppesini başına kapatmıştı.
Ron ne diyeceğini bilemeden, "Ne var?" dedi. "Millicent'in burnu gitmedi mi, nedir?"
Hermione cüppesinin eteklerini bıraktı, Ron gerileyip lavaboya yapıştı.
Kızın yüzü kapkara tüylerle örtülüydü. Gözleri sapsarı olmuştu ve saçının arasından uzun, sivri kulaklar çıkıyordu.
"Bir ke... kedi kılıymış!" diye uludu. "Mi... Millicent Bulstrode'un bir kedisi olmalı! Ve İk... İksir'in de hayvan dönüşümü için kullanılmaması gerekiyor!" "Vay canına!" dedi Ron. Myrtle, hayatından memnun, "Seninle çok fena alay edecekler!" dedi.
Harry hemen, "Tamam, Hermione," dedi. "Seni hastane kanadına götürürüz. Madam Pomfrey asla fazla soru sormaz..."
Hermione'yi tuvaletten çıkmaya ikna etmek epeyce vakit aldı. Mızmız Myrtle onlan içten bir kahkahayla uğurladı.
"Herkes kuyruğun olduğunu anlayana kadar bekle hele!"

GeCeLeR 12-10-2006 01:39 AM

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Çok Gizli Günce


Hermione birkaç hafta hastane kanadında kaldı. Okulun geri kalan öğrencileri Noel tatilinden dönünce, onun ortadan kaybolması üzerine bir söylenti dalgasıdır başladı, tabii herkes onun saldırıya uğradığını düşünmüştü. Ona bir göz atabilmek için o kadar çok öğrenci sıralar halinde hastane kanadının önünden geçti ki, Madam Pomfrey perdeleri yeniden yerinden çıkarttı ve tüylü bir yüzle görünme ayıbından onu kurtarmak için Hermione'nin yatağının çevresine astı.
Harry ve Ron her akşam onu ziyarete gidiyorlardı. Yeni sömestr başlayınca da ona her günün ev ödevlerini getirdiler.
Ron, bir akşam Hermione'nin yatağının yanına kitapları yığarak, "Benim bıyığım çıksa, derse elimi bile sürmezdim," dedi.
Hermione hamarat hamarat, "Aptallık etme, Ron," dedi, "geri kalmamam gerek". Yüzündeki bütün tüyler düştüğü, gözleri de yavaş yavaş kahverengiye döndüğü için morali çok düzelmişti. "Yeni ipuçlan yok, ha?" diye fısıldadı, Madam Pomfrey duymasın diye.
"Hiç," dedi Harry sıkıntıyla. Ron, belki yüzüncü kez, "Malfoy olduğundan öyle emindim ki," dedi.
"O da ne?" dedi Harry, Hermione'nin yastığının altından ucu çıkan altın yaldızlı bir şeyi göstererek.
Hermione hemen, "Sadece bir Geçmiş Olsun kartı," dedi; onu ortadan kaldırmaya çalıştı, ama Ron daha çabuk davrandı. Çekip aldı, açtı ve okudu:
"Miss Granger, acil şifalar dilerim, endişeli hocanız Profesör Gilderoy Lockhart'tan, Merlin Nişanı, Üçüncü Sınıf, Karanlık Sanatlar Savunma Birliği'nin Onur Üyesi ve beş kere üst üste Cadı Gündemi'nin En Büyüleyici Tebessüm Ödülü sahibi."
Ron tiksinerek Hermione'y e baktı. "Yastığının altında bununla mı uyuyorsun?" Neyse ki Madam Pomfrey, elinde akşam ilaçlan, telaşla geldi de, Hermione cevap vermekten kurtuldu.
Yatakhaneden ayrılıp Gryffindor Kulesi'ne giden merdivenlerden çıkarlarken, Ron, Harry'ye, "Lockhart tanıdığın en yapmacık herif, değil mi?" dedi. Snape onlara öyle çok ev ödevi vermişti ki, Harry bunlan bitirene kadar altıncı sınıfa geleceğini düşünüyordu. Ron ise, keşke Saçı Havaya Dikme İksiri'ne kaç fare kuyruğu konduğunu Hermione'ye sorsaydım diye hayıflanmaktaydı. Tam o sırada üst kattan kulaklarına, taşkınlık yapan öfkeli birinin gürültüsü geldi.
Merdivenlerden yukan doğru hızlanırlarken Harry,
"Bu, Filtch diye mırıldandı. Görünmeyecek bir mesafede durup can kulağıyla dinlediler.
Ron gergin bir şekilde, "Kimse saldırıya falan uğramamıştır, değil mi?" dedi.
Kıpırdamadan durup başlanru Filch'in pek isterikmiş izlenimi uyandıran sesinin geldiği yöne doğru eğdiler.
"... benim için yapacak daha da çok iş demek bu! Bütün gece yerleri sileceğim, sanki yeterince işim yokmuş gibi! Bu artık bardağı taşıran son damla, Dumbledore’a gidiyorum..." Ayak sesleri uzaklaşıp kayboldu, ileride bir kapının çarpıldığını duydular.
Başlarını köşeden uzattılar. Belli ki Filch her zamanki nöbet yerinde oturuyordu. Bir kez daha, Mrs Norris'in saldırıya uğradığı yerdeydiler. Bir bakışta Filch'in niye bağırdığını anladılar. Sular koridorun yarısını sel gibi kaplamıştı ve Mızmız Myrtle'ın tuvaletinin altından daha hâlâ sızıyor gibiydi. Artık Filch bağırmayı kestiği için, Myrtle'ın feryat figanının tuvalet duvarlarından yankılandığını duyabiliyorlardı. "Şimdi ne oldu buna?" dedi Ron. Harry, "Gidip bakalım," dedi. Cüppelerini bilekleri hizasına kaldınp seller içinden geçtiler, üzerinde "Bozuk" yazan kapıya vardılar, her zamanki gibi yazıya aldırmayıp içeri girdiler.
Mızmız Myrtle, böyle bir şey mümkünse eğer, öncekinden daha da yüksek sesle ve şiddetle ağlıyordu. Her zamanki tuvaletinde saklanıyor gibiydi. Hem duvarları hem de yeri sırılsıklam eden su baskını sırasında mumlar söndüğü için içerisi karanlıktı.
"Ne oldu, Myrtle?" diye sordu Harry.
"O da kim?" diye guruldadı Myrtle, perişan halde. "Bana bir şey atmaya mı geldin?"
Harry suların içinden onun bölmesine doğru yürüyerek sordu: "Sana niye bir şey atayım ki?"
Myrtle, "Bana sorma!" diye bağırdı. Bir su dalgası daha fışkırtarak tuvaletten çıkıp, zaten ıslak olan döşemeyi büsbütün ıslattı. "Ben burada kendi işime bakıyorum ve birisi bana kitap atmanın komik olduğunu düşünüyor..."
Harry, makul bir şekilde, "Ama birinin sana bir şey atması canını yakamaz ki," dedi. "Yani, içinden geçip gider, değil mi?"
Yanlış bir şey söylemişti. Myrtle şişindikçe şişindi ve haykırdı: "Hadi hepimiz Myrtle'a kitaplar atalım, çünkü o bunu hissedemez! Karnından geçirirseniz on puan! Başından geçerse elli puan! Ayy, ha ha ha! Ne hoş oyun, demiyorum!"
Harry, "Kim attı peki?" diye sordu. "Bilmiyorum...Ben U kıvrımında oturuyordum, ölümü düşünüyordum ve dosdoğru kafamın içinden geçti," dedi Myrtle, gözlerinden ateşler saçarak onlara bakıyordu. "Orada duruyor, ıslandı."
Harry ve Ron, Myrtle'in parmağıyla işaret ettiği yere, lavabonun altına baktılar. Orada küçük, ince bir kitap vardı. Kapağı siyahtı, yırtık pırtıktı ve tuvaletteki her şey kadar ıslaktı. Harry onu almak için bir adım attı, ama Ron birden kolunu uzatıp ona engel oldu. "Ne var?" dedi Harry.
"Aklını mı kaçırdın? Tehlikeli olabilir." "Tehlikeli mi?" dedi Harry, gülerek. "Hadi canım, nasıl tehlikeli olabilirmiş?"
Kitaba endişeyle bakan Ron, "Duysan şaşarsın," dedi. "Bakanlığın el koyduğu kitaplar arasında -babam söyledi- insanın gözlerini yakan biri vardı. Ve Bir Büyücünün Soneleri'ni okuyan herkes hayatının geri kalanında kafiyeli konuşuyordu. Ve Bath'taki yaşlı bir cadının asla okumayı bırakamadığmız bir kitabı vardı. Burnun kitabın içinde, her şeyi tek elle yapmaya çalışarak öyle dolaşıp duruyordun. Ve..."
“Tamam, tamam, ne demek istediğini anlıyorum." Küçük kitap, ne idüğü belirsiz ve sırılsıklam, yerde duruyordu.
Harry, "Eh, bakmazsak nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz," dedi ve Ron'a şaşırtmaca verip kitabı yerden aldı.
Alır almaz da bir günce olduğunu gördü, kapağındaki soluk tarihten elli yıllık olduğunu anladı. Hevesle açtı. Birinci sayfada mürekkeple yazılmış ve bulaşmış “T. M. Riddle" adı zar zor okunuyordu.
İhtiyatla yaklaşıp Harry’nin omzundan bakan Ron, "Hey, bir dakika," dedi. "Ben bu adı biliyorum... T. M. Riddle elli yıl önce okula yaptığı özel hizmetler için ödül aldı."
Harry şaşkınlıkla, "Nereden biliyorsun?" diye sordu.
"Çünkü cezadayken Flich bana onun şildini elli kez parlattırdı da, onun için biliyorum," dedi Ron, küskün küskün. "Üzerine sümüklüböcek çıkardığım ödül oydu. Eğer sen de bir ismin üzerinden bir saat sümük silmiş olsan, sen de hatırlardın."
Harry ıslak sayfalan birbirinden ayırdı. Tamamen boştular. Hiçbirinde en ufak bir yazı izi yoktu, hatta "Mabel Teyze'nin doğum günü" ya da "üç buçukta dişçi" gibi notlar bile.
Hayal kırıldığına uğrayarak, "Hiç yazmamış," dedi.
Ron merakla, "Acaba niye birisi onu tuvalete attı?" diye sordu.
Harry kitabın arka kapağını çevirince, Vauxhall Yolu, Londra'daki bir gazete bayiinin basılı adını gördü.
Düşünceli düşünceli, "Muggle anu babadan doğmuş olmalı," dedi, "Vauxhall Yolu'ndar. günce satın almış olduğuna göre..."
Ron, "Eh, sana pek faydası yok," dedi. Sesini alçalttı. "Myrtle'ın burnundan geçirebilirsen, elli puan."
Ama Harry günceyi cebine koydu.
Hermione hastane kanadını bıyıklan dökülmüş, kuyruksuz ve tüysüz olarak, şubat başında terk etti. Gryffindor Kulesi'ne döndüğü ilk akşam Harry ona T. M. Riddle'ın güncesini göstererek, nasıl bulduklarını anlattı.
Hermione coşkuyla, "Ah, gizli güçleri olabilir," dedi. Günceyi eline alıp yakından baktı.
Ron, "Eğer varsa, doğrusu iyi saklıyor," dedi.
"Belki de utangaçtır. Niye atmadığını bilmiyorum, Harry."
"Keşke başkasının onu niye atmak istediğini bilseydim. Ayrıca, Riddle'ın nasıl olup da Hogwarts'a özel hizmetleri nedeniyle ödül aldığını da bilmek isterdim." "Her şey olabilir," dedi Ron. "Belki otuz tane S.B.D. almıştır ya da bir hocayı dev mürekkep balığından kurtarmıştır. Belki Myrtie'ı o öldürdü, ki bu da herkese iyilik sayılır..."
Ama Harry, Hermione'nin dikkatli bakışlarından, onun da kendisiyle aynı şeyi düşündüğünü anlamıştı. "Ne?" dedi Ron, bir birine, bir ötekine bakarak. "Eh, Sırlar Odası elli yıl önce açılmış, değil mi?" dedi Harry. "Malfoy öyle dedi..." "Eveet..." dedi Ron yavaşça. Hermione günceye heyecanla vurdu. "Ve bu günce de elli yıllık." "Eee?"
"Of, Ron, uyan artık," diye tersledi Hermione. "Oda'yı son kez açan kişinin elli yıl önce okuldan uzaklaştırıldığını biliyoruz. T. M. Riddle'ın elli yıl önce özel hizmet ödülü aldığını biliyoruz. Eh, ya Riddle ödülünü Slytherin'in vârisini yakaladığı için aldıysa? Güncesi belki de bize her şeyi anlatır: Oda nerde, nasıl açılır ve orada ne tür bir yaratık yaşar gibi. Bu seferki saldırıların arkasında olan kişi de bu güncenin etrafta dolaşmasını istemez, değil mi?"
"Çok parlak bir teori, Hermione” dedi Ron. "Sadece ufacık bir kusuru var. Bu güncede hiçbir şey yazılı değil"
Ama Hermione asasını çantasından çıkartıyordu.
"Görünmez mürekkep olabilir!" diye fısıldadı.
Günceye üç kere vurdu. "Aparecium!"
Hiçbir şey olmadı. Yılmayan Hermione elini çantasına soktu ve parlak kırmızı bir silgiye benzer bir şey çıkardı.
"Bu bir İfşaatçı," dedi. "Diagon Yolu'ndan aldım."
"l Ocak"ın üstüne sıkı sıkı bastırıp sildi. Hiçbir şey olmadı.
"Diyorum size, orda bulunacak bir şey yok," dedi Ron. "Riddle'a Noel'de günce hediye etmişler, ama yazma zahmetine katlanmamış." odasına gitti. Yanında meseleyle ilgilenen Hermione ve hiç ikna olamamış Ron da vardı. Onlara bu ödül odasını ona hayat boyu yetecek kadar gördüğünü söylemişti.
Riddle'ın cilalı altın şildi köşedeki bir camlı dolaba tıkıştırılmıştı. Üzerinde ona niye verildiğinin ayrıntıları yazmıyordu ("İsabet, yoksa daha büyük olurdu, ben de hâlâ onu parlatıyor olurdum," dedi Ron). Gene de, eski bir Sihir Liyakatı'nın üstünde, bir de eski Öğrenciler Başkanları listesinde adını buldular.'
Ron tiksintiyle burnunu buruşturarak, "Percy gibi biri olsa gerek," dedi. "Sınıf Başkanı, Öğrenciler Başkanı - herhalde bütün derslerde birincidir."
Hermione, "Bunu kötü bir şeymiş gibi söylüyorsun, Ron," dedi, biraz incinmiş bir sesle.
Harry kendi kendine bile Riddle'ın güncesini niye atmadığını açıklayamıyordu. Aslında mesele şuydu: Güncenin boş olduğunu bildiği halde, dalgın dalgın eline alıp sayfalarını karıştırıyordu boyuna, sanki bitirmek istediği bir hikâyeymiş gibi. Ve Harry, T. M. Riddle adını daha önce hiç duymadığından emin olduğu halde, ona sanki kendisi için bir anlam taşıyormuş gibi geliyordu. Sanki Riddle çok küçükken sahip olduğu, yarı yarıya unutulmuş bir arkadaşmış gibi. Ne var ki, bu saçmaydı. Hogwarts'tan önce hiç arkadaşı olmamıştı. Dudley bunun çaresine bakmıştı.
Harry gene de Riddle hakkında bir şeyler daha öğrenmeye kararlıydı. Bu yüzden de ertesi gün şafak vakti, Riddle'ın özel ödülünü incelemek için ödül odasına gidecekti.
Güneş artık gene Hogwarts üzerinde hafiften parlamaya başlamıştı. Şatonun içinde de moral yükselmişti. Justin ve Neredeyse Kafasız Nick'e yapılan saldırılan yenileri izlememişti. Madam Pomfrey memnuniyetle, Adamotları'nın daha kaprisli olduklarını, sır sakladıklarını bildirmişti. Bu ise onların hızla çocukluk çağını geride bıraktıklarını gösteriyordu.
Harry bir öğleden sonra onun Filch'e şefkatle, "Ergenlik sivilceleri kaybolur kaybolmaz, yeniden saksıya dikilmeye hazır olacaklar," dediğini duydu. "Ondan sonra da onları kesip kaynatmak için fazla beklemek gerekmez. Göz açıp kapayana kadar Mrs Norris'ine kavuşacaksın."
Harry, belki de Slytherin'in vârisi cesaretini kaybetmiştir diye düşünüyordu. Bütün okul böylesine uyanık ve kuşkucuyken, Sırlar Odası'nı açmak gittikçe daha rizikolu bir hal alıyor olmalıydı. Belki de canavar, her neyse, şimdiden elli yıl daha kış uykusuna yatmaya hazırlanıyordu...
Hufflepuff tan Ernie Macmillan ise, bu neşeli bakış açısını benimsememişti. Hâlâ suçlunun Harry olduğundan, Düello Kulübü'nde "kendini ele verdiğinden" emindi. Peeves'in de pek yardımı olmuyordu doğrusu. Kalabalık koridorlarda birden ortaya çıkıp, "Ah Potter, seni katır..."ı söylüyordu. Şimdi şarkının yanına bir de dans numarası katmıştı.
Gilderoy Lockhart ise, saldırılan durduranın kendisi olduğunu düşünüyor gibiydi. Harry onun, Gryffindorlar Biçim Değiştirme dersi için sıraya girerken, Profesör McGonagall'la konuşmasını duymuştu.
Parmağıyla burnuna bilmiş bilmiş vurup göz kırparak, "Artık herhangi bir sorun çıkacağını sanmıyorum, Minerva," demişti. "Sanırım Oda bu sefer bütün bütün kilitlendi. Suçlu onu yakalamamın an meselesi olduğunu anlamıştır. Ben onlara kendimi iyice göstermeden şimdi durmak akıllıca bir şey.
"Biliyor musun, okulun aslında moral yükseltecek bir şeye ihtiyacı var. Geçen sömestrin anılarını yıkayıp atacak bir şey! Şimdilik başka bir şey söylemiyorum ama, sanırım tam da yapılacak şeyi biliyorum..."
Burnuna bir kez daha dokunup gitmişti. Lockhart’ın moral yükseltici konusundaki fikri, on dört Şubat günü kahvaltıda anlaşıldı. Harry bir önceki gece geç saatlere kadar süren bir Quidditch antrenmanı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı, Büyük Salon'a telaşla indiğinde biraz gecikmişti. Bir an, yanlış kapıdan girdiğini düşündü.
Duvarlar büyük, cırtlak pembe çiçeklerle kaplıydı. Daha da beteri, açık mavi tavandan kalp biçiminde konfetiler yağıyordu. Harry, Ron'un kusmak üzereymiş gibi oturduğu, Hermione'nin de kıkırdayıp durduğu Gryffindor masasına gitti.
Yerine oturup, pasürmasındaki konfetileri süpürürken, "Neler oluyor?" diye sordu onlara.
Besbelli konuşamayacak kadar iğrenmiş olan Ron, parmağıyla öğretmenler masasını gösterdi. Dekorasyona uygun cırtlak pembe bir cüppe giymiş olan Lockhart eliyle susmalarını işaret etti. İki yanındaki öğretmenlerin yuzleri taş gibiydi. Harry oturduğu yerden Profesör McGonagali'ın yanağında bir kasın seğirdiğini görebiliyordu. Snape'in ise, birisi ona az önce zorla bir koca sürahi İskeBüy içirmiş gibi bir hali vardı.
Lockhart, "Mutlu Sevgililer Günleri!" diye bağırdı. "Ve şimdiye kadar bana kart göndermiş olan kırk altı kişiye teşekkür etmek istiyorum! Evet, hepinize bu küçük sürprizi hazırlayayım dedim - üstelik hepsi bu kadar da değil!"
Lockhart ellerini çırptı, Giriş Salonu'nun kapılarından içeri bir düzine somurtkan cüce girdi. Üstelik de öyle sıradan cüceler değil. Lockhart hepsine altın kanatlar taktırmıştı, ellerinde arplar vardı.
Lockhart, ağzı kulaklarında, "Benim dost canlısı, kart taşıyıcı aşk meleklerim!" dedi. "Bugün okulda dolaşıp Sevgililer Günü mesajlarınızı dağıtacaklar! Eğlence burada da bitmiyor! Eminim ki meslektaşlarım da bu olayın havasına girmek isteyeceklerdir! Neden Profesör Snape'ten size Aşk İksiri yapmayı öğretmesini istemeyesiniz ki? Hem aklımdayken, Profesör Flitwick Gönül Çelen Sihirler konusunda tanıdığım herhangi bir büyücüden fazlasını biliyor, sinsi ihtiyar köpek!"
Profesör Flitwick yüzünü ellerine gömdü. Snape sanki ondan Aşk İksiri isteyecek ilk kişiye zorla zehir yedirecekmiş gibi duruyordu.
İlk dersleri için Büyük Salon'dan çıkarlarken, Ron, "N'olur, Hermione, bana o kırk altı kişiden biri olmadığını söyle," dedi. Hermione birden çantasında harıl harıl ders programını aramaya koyuldu ve Ron'a cevap vermedi.
Cüceler bütün gün boyu sınıflara dalarak, hocaların kızmasına aldırmadan Sevgililer Günü mesajları taşıdılar. Akşamüstüne doğru ise, Gryffindor'lar Muska dersine gitmek için merdiveni çıkarlarken, birisi Harry'ye yetişti.
Özellikle korkunç suratlı bir cüce, Harry’nin yanına gelmek için insanları dirsekleyerek, "Lo, sen! Harry Potter!" diye bağırdı.
Sıra olmuş ve aralarında Ginny Weasley'nin de bulunduğu birinci sınıfların gözü önünde bir Sevgililer Günü mesajı alacağını düşününce her yanını ateş basan Harry kaçmaya çalıştı. Ama cüce, insanların incik kemiklerini tekmeleyerek kalabalığın arasından hızla geçti ve daha iki adım atmadan ona yetişti.
Arpının telini tehditkâr bir şekilde tınlatarak, "Şahsen Harry Potter'a verilecek müzikli bir mesajım var," dedi.
Harry kaçmaya çalışarak, "Burda değil" diye fısıldadı.
"Kıpırdama!" diye homurdandı cüce, Harry'nin çantasından yakalayıp onu geri çekti.
Harry çantasına sarılarak, "Bırak beni!" diye hırladı.
Çantası gürültülü bir yırtılışla ikiye ayrıldı. Kitapları, asası, parşömeni ve tüy kalemi yere döküldü, mürekkep şişesi de hepsinin üstüne.
Cüce şarkı söylemeye başlamadan önce hepsini toplamak isteyen Harry, yerlerde sürünerek koridorda yolun tıkanmasına yol açtı.
Draco Malfoy'un soğuk sesi, kelimeleri uzata uzata, "Neler oluyor burda?" diye sordu. Harry her şeyi hummaya kapılmış gibi yırtık çantasına tıkmaya başladı, Malfoy müzikli Sevgililer Günü mesajını duymadan önce kaçmak için çaresizce çırpınıyordu.
Bir başka aşina ses, "Bu hengâme de neyin nesi?" diye sordu; Percy Weasley gelmişti.
Aklı başından giden Harry bir koşu kopanp gide yim dedi, ama cüce dizlerine yapıştığı gibi onu yere yıktı.
Harry’nin ayak bileklerine oturup, 'Tamam," dedi. "İşte şarkılı Sevgililer Günü mesajın:
"Taze kurbağa turşusu yeşilidir gözleri,
Saçları simsiyah, tıpkı karatahta gibi.
Keşke benim olabilseydi, öyle harika ki,
Ne kahraman, Karanlık Lord'u alt etti."
Harry oracıkta buharlaşabilmek için Gringotts'taki bütün altını bağışlayabilirdi. Herkesle birlikte yiğitçe gülmeye çalışarak ayağa kalktı. Ayakları cücenin ağırlığından uyuşmuştu. Percy Weasley de, bazılarının gülmekten gözlerinden yaşlar geldiği kalabalığı dağıtmak için elinden geleni yaptı.
"Hadi gidin, hadi gidin, zil çalah beş dakika oldu, sınıflarınıza, hadi," dedi, daha küçük öğrencileri kış kış edip uzaklaştırarak. "Ve sen de, Malfoy."
Harry oraya bakınca Malfoy’un eğilip yerden bir şey kaptığını gördü. Malfoy, pis pis sırıtarak aldığı şeyi Crabbe ve Goyle'a gösterdi. Harry onun Riddle'ın güncesini aldığını anladı.
Sakin sakin, "Onu geri ver," dedi.
Kapaktaki yılı fark etmediği anlaşılan ve bunu Harry’nin kendi güncesi sanan Malfoy, "Doğrusu merak ediyorum, acaba Potter buraya ne yazmış?" dedi Bakanlar birden sustu. Ginny dehşet içinde bir günceye, bir Harry’e bakıyordu.
Percy sertçe, "Ver onu, Malfoy," dedi. Malfoy günceyi alay edercesine Harry’e doğru sallayarak, "Bir bakayım da öyle," dedi.
Percy tam, "Sınıf Başkanı olarak..." diye lafa başla-mıştı ki, Harry’nin tepesinin tası attı. Asasını çıkartarak, "Expelliarmus!" diye bağırdı ve tıpkı Snape'in Lockhartı silahsızlandırması gibi Malfoy da güncenin ellerinden havaya fırladığını gördü. Ağzı kulaklarında sırıtan Ron, günceyi yakaladı.
Percy yüksek sesle, "Harry!" dedi. "Koridorlarda sihir yok. Bunu bildirmek zorundayım, biliyorsun!"
Ama Harry aldırmıyordu bile, Malfoy'a haddini bildirmişti, bu da her gün Gryffindor'dan beş puan indirilmesine değerdi. Malfoy fena halde kızmışa benziyordu ve Ginny sınıfına girmek için yanından geçtikten sonra kin dolu bir sesle arkasından bağırdı: "Bence Potter senin Sevgililer Günü mesajını beğenmedi!"
Ginny yüzünü elleriyle kapatıp sınıfa koştu. Ron dişlerini göstererek asasını çıkardı, ama Harry onu uzaklaştırdı. Ron'un Muska dersinin tamamını geğirip sümüklüböcek çıkararak geçirmesi gerekmezdi.
Harry, Riddle'ın güncesinde bir acayiplik olduğunu ancak Profesör Flitwick'in dersine girdikleri zaman fark etti. Bütün diğer kitaplan kıpkırmızı mürekkebe bulanmıştı. Ancak günce, üzerine mürekkep şişesi dökülmeden önce olduğu kadar temizdi. Bunu Ron'a anlatmaya çalışta, ama Ron'un başı yeniden asasıyla derde girmişti. Ucundan büyük mor kabarcıklar çıkıyordu çünkü, bu yüzden de başka bir şeyle ilgilenmiyordu.
Harry o gece yatakhanesindeki herkesten önce yatmaya gitti. Biraz Fred ve George'un bir kez daha "Taze kurbağa turşusu yeşilidir gözleri"m söylemelerine tahammül edebileceğini sanmadığı için, biraz da Riddle'ın güncesini yeniden incelemek istediği için. Oysa Ron'un, vaktini ziyan ettiğini düşüneceğini biliyordu.
Harry dört direkli yatağına oturup, hiçbirinde tek bir kırmızı mürekkep lekesi olmayan boş sayfalan çevirdi. Sonra yatağının yanındaki komodinden yeni bir şişe çıkardı, tüy kalemini içine batırdı ve güncenin birinci sayfasına mürekkep damlattı.
Mürekkep bir saniye kadar kâğıdın üzerinde parladı ve sonra, sanki sayfanın içine emiliyormuş gibi, yok oldu. Heyecanlanan Harry, tüy kalemini yeniden mürekkebe batırdı ve, "Benim adım Harry Potter," diye yazdı.
Kelimeler bir an için sayfada panldayıp, hiçbir iz bırakmadan kayboldular. Sonra, nihayet, bir şeyler oldu.
Sayfanın içinden, Harry'nin kendi mürekkebiyle yazılmış, ama onun asla yazmadığı kelimeler gerisin geri geldi.
"Merhaba, Harry Potter. Benim adım Tom Riddle. Güncemi nasıl ele geçirdin?"
Bu kelimeler de silinip gitti ama, Harry cevabı yazmaya başlamadan önce değil.
"Birisi onu bir tuvalete atıp sifonu çekmeye kalktı."
Merakla Riddle'ın cevabını bekledi.
"Neyse ki anılarımı mürekkepten daha kalıcı bir şekilde kaydetmişim. Ama bu güncenin okunmasını istemeyenler olacağını biliyordum hep."
"Ne demek istiyorsun?" diye karaladı Harry, heyecandan kâğıda mürekkep damlatarak.
"Demek istiyorum ki, bu güncede korkunç şeylerin anıları var. Hasır altı edilen şeyler. Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda olan şeyler."
Harry çabucak, "Şimdi ben de ordayım," diye yazdı. "Hogwarts'tayım ve korkunç şeyler oluyor. Sırlar Odası hakkında bir şey biliyor musun?"
Kalbi gümbür gümbür çarpıyordu. Riddle'ın cevabı hemen geldi ve sanki bütün bildiklerini anlatmak istiyormuş gibi, yazısı daha özensiz bir hal aldı.
"Elbette Sırlar Odası'nı biliyorum. Benim dönemimde bize bunun bir efsane olduğunu, var olmadığını söylerlerdi. Ama bu bir yalandı. Ben beşinci sınıftayken Oda açıldı ve canavar birkaç öğrenciye saldırdı, sonunda birini öldürdü. Oda'yı açan kişiyi yakaladım, okuldan atıldı. Ama Müdür Profesör Dippet, Hogwarts'ta böyle bir şey olmasından utanç duyduğu için, gerçeği söylememi yasakladı. Kızın tuhaf bir kazada öldüğü hikayesi yayıldı. Bana zahmetlerim için güzel, parlak, oymalı bir ödül verdiler ve ağzımı kapalı tutayım diye uyardılar. Ama gene olabileceğini biliyorum. Canavar yaşıyordu ve onu serbest bırakma gücüne sahip olan kişi de hapiste değildi."
Harry cevap yazma telaşıyla az daha mürekkep şişesini deviriyordu.
"Şimdi gene oluyor. Üç saldırı oldu, kimse de arkalarında kimin olduğunu bilmiyor. Geçen seferki kimdi?"
Riddle'ın cevabı geldi: "istersen sana gösterebilirim.
Benim sözüme güvenmek zorunda değilsin. Seni onu yakaladığım geceki hafızamın içine alabilirim."
Harry’nin tüy kalemi güncenin üstünde, havada kalakaldı. Riddle ne demek istiyordu? İnsan nasıl başka birinin hafızasının içine alınabilirdi? Endişeyle, kararmakta olan yatakhanenin kapısına baktı. Geriye, günceye baktığında yeni kelimelerin oluştuğunu gördü. "Sana göstereyim."
Harry bir saniyeden kısa süre durdu, sonra bir kelime yazdı. "Tamam."
Güncenin yapraklan şiddetli bir rüzgâra yakalanmış gibi çevrilmeye başladı, haziran ayının ortasında durdu. Ağzı açık bakan Harry, on üç Haziran'ın küçük karesinin minicik bir televizyon ekranına dönüştüğünü gördü. Elleri hafifçe titreyerek, gözünü küçük pencereye dayamak için kitabı kaldırdı ve daha ne olduğunu anlayamadan, öne doğru eğildi. Pencere genişliyordu, bedeninin yatağını terk ettiğini hissetti. Sayfadaki açıklıktan bir renk ve gölge anaforuna doğru tepe üstü daldı.
Ayaklarının yere vurduğunu hissetti ve çevresindeki flu şekiller birden netleşirken, titreyerek orda durdu. Nerede olduğunu hemen anladı. Uyuyan portrelerin bulunduğu bu daire şeklindeki oda Dumbledore'un odasıydı - ama masada oturan Dumbledore değildi. Birkaç tutam beyaz saç dışında kelleşmiş, porsumuş, zayıf bir büyücü mum ışığında bir mektup okuyordu. Harry bu adamı daha önce hiç görmemişti.
Titrek bir şekilde, "Özür dilerim," dedi. "Böyle içeri dalmak istemezdim, ama...
Ama büyücü bakmadı. Biraz kaşlarını çalarak okumayı sürdürdü. Harry masaya biraz daha yaklaştı ve kekeledi: "Şey - gitsem iyi olur, değil mı?"
Büyücü gene de ona aldırmadı. Hatta onu duymamış gibi görünüyordu. Sağır olabileceğini düşünen Harry sesini yükseltti.
"Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim, şimdi gidiyorum," dedi, yarı yarıya bağırarak.
Büyücü içini çekerek mektubu katladı, ayağa kalktı, Harry'ye hiç bakmaksızın yanından geçti, penceresindeki perdeleri çekmeye gitti.
Pencerenin dışındaki gökyüzü yakut kırmızısıydı; günbatımıydı anlaşılan. Büyücü yeniden masasına döndü, oturdu ve kapıyı kollayarak başparmaklarını döndürdü.
Harry odayı gözden geçirdi. Anka kuşu Fawkes yoktu, pırpır eden gümüş aletler yoktu. T. M. Riddle'in bildiği haliyle Hogwarts'tı, yanı l\ı t .ı ı. Iv.ı ını-yücü de o zamanki Müdür'dü, PUMİ-!•• • -;.'. dişi, Harry ise, bir hortlaktan başka l •• 50 yıl öncesinin insanlarına gorünmüyordu.
Odanın kapısı vuruldu.
Yaşlı büyücü mecalsiz bir sesle, "t. ; 1.1/' dedi.
On altı yaşlarında bir oğlan ic'-rı ",n ip ucu sivri kasım çıkardı. Göğsünde gümür bir sınıf Başkanı rozeti parlıyordu. Harry'den çok daha uzundu, ama r: bi kapkara sat. l ivdi
"Ah, Riddle," dedi Müdür.
"Beni görmek mi istediniz, Profesör Dippet?" dedi Riddle; endişeli görünüyordu.
"Otur," dedi Dippet. "Az önce, bana gönderdiğin mektubu okuyordum."
"Ah," dedi Riddle. Oturdu, ellerini sıkı sıkı birbirine kavuşturdu.
"Sevgili oğlum," dedi Dippet şefkatle. "Yazın senin okulda kalmana izin veremem. Tatilde eve gitmek istersin tabii, değil mi?"
Ridle hemen “Hayır," dedi. Hogwarts’da kalmayı tercih ederim, oraya... o şeye... dönmektense...
Dippet merakla, "Sanırım tatillerde bir Muggle yetimhanesinde kalıyorsun, değil mi?" diye sordu.
"Evet, efendim," dedi Riddle, biraz kızararak.
"Muggle ana babadan mısın?"
"Yarım kan, efendim," dedi Riddle. "Muggle baba,cadı anne."
"Ve annenle babanın ikisi de..."
"Annem ben doğduktan kısa süre sonra ölmüş, efendim. Ancak benim adımı koyacak kadar yaşadığını söylediler yetimhanede: Tom, babamın adı diye, Marvoldo da büyükbabamın."
Dippet halden anlar bir şekilde dilini şaklattı.
"Mesele şu ki, Tom," diye içini çekti, "senin için özel düzenlemeler yapılabilirdi, ama şimdiki durumda..."
"Yani bu saldırılardan sonra mı demek istiyorsunuz, efendim?" diye sordu Riddle. Harry'nin yüreği yerinden oynadı, bir şey kaçırırsam diye daha da sokuldu.
"Tam da onu demek istiyorum," dedi Müdür. "Sevgili oğlum, sömestr sona erince senin şatoda kalmana izin vermemin ne kadar aptalca olduğunu anlamalısın. Hele son trajedinin ışığında... o zavallı kızcağızın ölümü... Yetimhanende çok daha güvencede olursun. Aslında Sihir Bakanlığı şu sıralarda okulu kapatmaktan söz ediyor. Bütün bu nahoş olayların... şey... kaynağını saptamada bir adım atmış değiliz..."
Riddle'ın gözleri bürünmüştü.
"Efendim - ya o kişi yakalanırsa... Her şey sona ererse..."
"Ne demek istiyorsun'" diye sordu Dippet, sesinde bir ciklemeyle, iskemlesinde doğrularak. "Riddle, bu saldırılar konusunda bir şey bildiğini mi ima ediyorsun?"
Riddle hemen, "Hayır efendim," dedi.
Ama Harry bu "hayır"ir. kendisinin Dumbledore'a söylediği "hayır" gibi bir cevap olduğundan emindi...
Dippet, biraz hayal kırıklığına uğramış görünerek gene geriye yaslandı.
"Gidebilirsin, Tom..."
Riddle iskemlesinden kaydı ve sert adımlarla odadan dışarı çıktı. Harry onu izledi.
Döne döne inen hareketli merdivenden indiler, karanlıklaşan koridordaki çirkin hayvanın yanında merdiveni terk ettiler. Riddle durdu, Harry de durup onu gözledi. Harry, Riddle'in ciddi ciddi düşündüğünü görebiliyordu. Dudağını ısırıyordu, alnı kırışmıştı.
Sonra birden bir karara varmış gibi, hızla uzaklaştı. Harry de sessizce onun arkasından gitti. Giriş Salonu'na varana kadar kimseyi görmediler. Orada uzun, kumral saçlarını serbest bırakmış, kumral sakallı, uzun boylu bir büyücü mermer merdivenden Riddle'a seslenene kadar başka kimseye rastlamadılar.
"Bu geç saatte buralarda niye dolaşıyorsun, Tom?" Harry, ağzı açık, büyücüye bakakaldı. Karşısındaki, elli yıl daha genç bir Dumbledore'dan başkası değildi. Riddle, "Müdürü görmem gerekti, efendim," dedi. Dumbledore, Riddle'a, Harry'nin o kadar iyi tanıdığı, insanın içine işleyen bakışla bakarak, "Eh, hadi, yatağa koş bakalım," dedi. "Bugünlerde koridorlarda dolaşmamak en iyisi. Biliyorsun..."
Derin derin içini çekti, Riddle'a iyi geceler diledi ve gitti. Riddle onun gözden uzaklaşmasını izledi ve sonra, peşinde Harry'yle, hızla taş basamaklardan aşağı, zindanlara indi.
Ama Harry, Riddle'ın onu saklı bir geçide ya da gizli bir tünele değil de, Snape'le İksir dersi yaptıkları zindana götürdüğünü görünce hayal kırıklığına uğradı. Meşaleler doğru dürüst yakılmamıştı, Riddle kapıyı iyice itti. Artık Harry sadece kapının yanında hiç kıpırdamadan durup dışardaki geçidi gözleyen Riddle'ı görebiliyordu.
Harry'ye sanki orada bir saat durmuşlar gibi geldi. Bütün görebildiği, kapıda durmuş, aralıktan bakan, heykel gibi bekleyen Riddle'ın siluetiydi. Ve tam Harry'nin artık hiçbir beklentisi kalmayıp gerginliği ortadan kalkmışken ve keşke bugüne dönsem diye düşünürken, kapının arkasında bir şeyin hareket ettiğini duydu.
Birisi geçitte ses çıkarmadan gidiyordu. Her kimse, Riddle ile ikisinin saklandıkları zindanın yanından geçtiğim duydu. Gölge gibi sessiz Riddle, kapıdan dışan süzüldü ve onu izledi. Kendi sesinin duyulmadığını unutan Harry de, parmaklarının ucunda onun arkasından yürüdü.
Belki beş dakika ayak seslerini izlediler. Ta ki Riddle, başı yeni seslerin yönünde eğilmiş, birden durana kadar. Harry bir kapının gıcırdayarak açıldığını, sonra da birisinin boğuk bir fısıltıyla konuştuğunu duydu.
"Gel hadi... seni burdan çıkarmamız gerek... gel bakayım... kutuya..."
Bu sesin aşina bir yanı vardı.
Riddle birden bir zıplayışta köşeyi döndü. Harry de arkası sıra ilerledi. Açık bir kapının önünde, yanında çok büyük bir kutuyla çömelmiş dev gibi bir çocuğun siluetini görebiliyordu.
Riddle sertçe, "İyi akşamlar, Rubeus," dedi.
Çocuk kapıyı çarpıp kapattı ve ayağa kalktı.
"Burda n'apıyorsun, Tom?"
Riddle daha da yaklaştı.
"Her şey bitti," dedi. "Seni ele vermek zorundayım, Rubeus. Saldırılar durmazsa Hogwarts'ı kapatmaktan söz ediyorlar."
"Sen ne diy..."
"Kimseyi öldürmeye niyetin olduğunu sanmıyorum. Ama canavarlardan iyi ev hayvanı olmaz. Sanırım bacakları açılsın diye çıkardın ama..."
İriyarı çocuk, geri geri kapalı kapıya doğru giderek, "O kimseyi öldürmedi, asla!" ded . Harry arkasından doğru garip bir hışırdamayla birlikte, klik klik sesini duyabiliyordu.
Daha da yaklaşan Riddle, "Hadi Rubeus," dedi. "Ölen kızın annesiyle babası yarın buraya gelecek. Hogwarts'ın hiç değilse onları, kızların öldürenin imha edildiği konusunda temin etmesi lazın "
Çocuk, "O değildi!" diye kükredi, sesi karanlık geçitte yankılanıyordu. "O yapmaz! Asla yapmaz!"
Riddle asasını çıkararak, "Kenara çekil," dedi.
Asanın büyüsü, koridoru birden alev li bir ışıkla aydınlattı. İriyarı çocuğun arkasındaki kap1 öyle bir güçle açıldı ki, onu karşıdaki duvara çarptı. Ve içerden Harry'ye kimsenin duymadığı, ama sanki kendisinin duyduğu uzun, acı bir çığlık attıran bir şey çıktı.
Muazzam, alçak, kıllı bir beden ve bir kalın bacaklar karmaşası; birçok gözün pırıltısı ve bir çift ustura gibi keskin kıskaç - Riddle yeniden asasını kaldırdı, ama çok geç kalmıştı. O şey onu çarpıp düşürdü ve koridordan aşağı son hızla uzaklaştı. Riddle zorlukla ayağa kalktı, arkasından baktı, asasını kaldırdı, ama o devasa çocuk Riddle'ın üstüne atladı, asasını aldı ve, "HAAAYIIIR!" diye bağırarak onu yeniden yere yapıştırdı.
Her şey fini fırıl döndü, karanlık mutlak bir hal aldı, Harry düştüğünü hissetti ve şiddetli bir darbe de, kollan bacakları dört bir yana açılmış olarak, Gryffindor yatakhanesindeki dört direkli yatağına indi. Riddle'ın güncesi karnının üstünde duruyordu.
Daha soluğuna kavuşamadan yatakhane kapısı açıldı ve Ron içeri girdi.
"Demek burdasın," dedi.
Harry doğrulup oturdu. Terliyor ve titriyordu.
Ron kaygıyla ona bakarak, "Neyin var?" diye sordu.
"Hagrid'di, Ron. Elli yıl önce Sırlar Odası'nı Hagrid açtı."

GeCeLeR 12-10-2006 01:39 AM

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Cornelius Fudge


Harry, Ron ve Hermione, Hagrid'in büyük ve korkunç yaratıklara karşı talihsiz bir sevgi beslediğini zaten biliyorlardı. Onların Hogwarts'taki ilk yılları sırasında, küçük ahşap evinde bir ejderha yetiştirmeye çalışmıştı. "Fluffy" ismini verdiği üç başlı dev köpek de unutulacak cinsten değildi hani. Ve Harry, eğer çocukken şatonun içinde bir yerde bir canavarın saklandığını öğrenmişse, Hagrid'in onu görebilmek için elinden geleni ardına koymayacağından emindi. Büyük olasılıkla canavarın bunca zamandır kapatılmış olmasından utanç duymuş ve onun çok sayıdaki bacaklarını biraz açmaya hakkı olduğunu düşünmüştü; Harry on üç yaşındaki Hagrid'i canavara tasma takmaya çalışırken hayal edebiliyordu. Öte yandan Hagrid'in kimseyi öldürmek istemeyeceğinden de bir o kadar emindi.
Harrv neredeyse keşke Riddle'ın güncesini nasıl çalıştıracağımı keşfetmemiş olsam diyecekti. Ron ve Hermione ona gordüğünü defalarca anlattırmışlardı. Artık anlatmaktan da, bunun ardından gelen uzun ve dolambaçlı konuşmalardan da usanmıştı.
"Riddle yanlış kişiyi yakalamış olabilir," dedi Hermione. "Belki de insanlara saldıran başka bir canavardı..."
"Sence burası kaç canavar barındırabilir ki?" diye sordu Ron ruhsuz ruhsuz.
"Hagrid'in ihraç edildiğini zaten biliyorduk," dedi Harry perişan halde. "Hagrid atıldıktan sonra saldırılar durmuş olmalı. Yoksa Riddle ödülünü alamazdı."
Ron başka bir yaklaşım denedi.
"Riddle gerçekten de Percy'ye benziyor. Kim ona Hagrid'i ispiyonla dedi ki?"
"Ama canavar birini öldürmüştü, Ron," dedi Hermione.
"Ve Hogwarts kapatılırsa, Riddle bir Muggle yetimhanesine dönecekti," dedi Harry. "Burada kalmayı istediği için onu suçlamıyorum..."
Ron dudağını ısırdı ve tereddütle konuştu: "Hagrid'e Knockturn Yolu'nda rastlamıştın, değil mi, Harry?"
"Et Yiyen Sümüklüböcek Kovucusu alıyordu," diye cevap verdi Harry çabucak.
Üçü de sustu. Uzun bir sessizliğin ardından, Hermione tereddütlü bir sesle en zor soruyu dile getirdi: "Sizce gidip Hagrid'e işin aslını sormalı mıyız?"
"İşte bu, şenlikli bir ziyaret olurdu," dedi Ron. "Merhaba, Hagrid, söylesene, son zamanlarda şatoya çılgın ve kıllı bir şey saldın mı?"
Sonunda, bir saldırı daha olana dek Hagrid'e bir şey söylememeye karar verdiler. Günler geçti. Bedensiz sesten gık çıkmayınca, Hagrid’e neden okuldan atıldığı konusunu açmanın hiçbir zaman gerekmeyeceğine dair umutları arttı. Justin ve Neredeyse Kafazıs Nick taşlaşalı beri neredeyse dört ay geçmişti ve hemen hemen herkes, saldırgan her kimse artık sonsuza dek emekliye ayrıldığını düşünüyordu. Peeves nihayet "Ah Potter, seni katır" şarkısından sıkılmıştı. Bir gün Bitkibilim dersinde Ernie Macmillan gayet kibar bir şekilde Harry'den sıçrayan şapkalı mantar kovasını uzatmasını rica etmişti. Marttaysa birçok Adamotu, Üç Numaralı Sera'da gürültülü ve velveleli bir parti yaptı. Profesör Sprout buna çok sevindi.
"Birbirlerinin saksılarına doğru hareket etmeye başladıkları zaman, tamamen olgunlaştılar demektir," dedi Harry'ye. "Ondan sonra hastane kanadındaki o zavallıları iyileştirebiliriz."
İkinci sınıflara Paskalya tatili sırasında kafa yoracak yeni bir şey çıkmıştı. Üçüncü sınıf için derslerini seçme vakti gelmişti ve en azından Hermione bu konuyu çok ciddiye alıyordu.
Ron ve Harry'ye, "Bütün geleceğimizi etkileyebilir bu," dedi. Yeni listeleri inceleyip dersleri işaretliyorlardı.
"Ben İksiri bırakmak istiyorum," dedi Harry.
"Bırakamıyoruz," dedi Ron, içi kararmış bir halde. "Eski derslerimize devam etmek zorundayız, yoksa ben Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'dan kurtulurdum."
"Ama o ders çok önemli!" dedi şok geçiren Hermione.
"Lockhart'ın öğrettiği haliyle değil," dedi Ron. "Ondan cinperileri salıvermemem gerektiği dışında hiçbir şey öğrenmedim."
Neville Longbottom'a ailesindeki bütün cadılar ve büyücülerden mektup gelmişti. Hepsi de hangi dersleri seçmesi gerektiği konusunda farklı farklı öğütler veriyordu. Neville'cik kafası karışmış ve endişelenmiş halde oturmuş, dili dışarıda, ders listesini okuyor, insanlara Aritmansi'nin Eski Tılsımlar dersinden daha zor görünüp görünmediğini soruyordu. Tıpkı Harry gibi Muggle'ların yanında büyümüş olan Dean Thomas, sonunda gözlerini kapatıp asasını listenin üstünde gezdirmeye ve asanın ucu hangi derse rast gelirse onu seçmeye başladı. Hermione ise kimseden öğüt almadı, ama sonunda bütün derslere yazıldı.
Harry, Vernon Enişte ve Petunia Teyze'yle büyücülük kariyerini konuşmaya kalksa ona ne söylerlerdi diye düşünüp kendi kendine acı acı gülümsedi. Gerçi kimsenin ona rehberlik etmediği de söylenemezdi: Percy Weasley tecrübesini paylaşmaya can atıyordu.
"Hangi yönde ilerlemek istediğine bağlı, Harry," dedi. "Gelecek üzerine düşünmek için hiçbir zaman çok erken sayılmaz, bu yüzden ben Kehanet'i tavsiye ederim. Herkes Muggle Araştırmaları'nın zayıf bir seçenek olduğunu söylüyor, ama ben şahsen büyücülerin sihirden uzak toplumu iyi kavraması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de onlarla yakın temas halinde çalışıyorsan - babama bak mesela, sürekli Muggle işleriyle uğraşmak zorunda. Ağabeyim Charlie hep açık havayı seven bir tipti, o yüzden Sihirli Yaratıkların Bakımı'nı tercih etti. Güçlü yanlarını öne çıkar, Harry."
Ama Harry'nin iyi yaptığına inandığı tek şey Quidditch oynamaktı. Sonunda Ron'un seçtiği derslerin aynılarını seçti, bu derslerde başarısız olursa en azından yanında ona yardım edecek bir dost olur diye düşünüyordu.
Gryffindor'un bir dahaki Quidditch maçı Hufflepuff laydı. Wood her gece akşam yemeğinden sonra takım halinde antrenman yapmaları konusunda ısrar ediyordu, bu yüzden Harry, Quidditch ve ödevler dışında pek az şeye vakit bulabiliyordu. Gene de antrenmanlar giderek daha iyi, hiç değilse daha kuru hale geliyordu. Harry cumartesi günkü maçtan önceki akşam süpürgesini bırakmak için yatakhaneye gittiğinde, Gryffindor'un Quidditch Kupası şansının çok yüksek olduğuna inanıyordu.
Ne var ki neşesi pek uzun sürmedi. Yatakhaneye çıkan merdivenlerin tepesinde, deliye dönmüş görünen Neville Longbottom'la karşılaştı.
"Harry, kim yaptı bilmiyorum. Ama içeride -"
Harry'yi korku dolu gözlerle izleyen Neville, kapıyı itip açtı.
Harry'nin sandığının içindekiler her tarafa saçılmıştı. Yırtılmış pelerini yerde yatıyordu. Uyku kıyafeti karyolasından çıkarılmış, yatağının yanındaki dolabının çekmeceleri açılıp içindekiler şiltenin üstüne dağıtılmıştı.
Harry, ağzı açık halde, İfritlerle Geziler'den koparılmış sayfaların üzerine basarak yatağa yaklaştı.
O ve Neville battaniyeleri yeniden yatağın üzerine çekerken, Ron, Dean ve Seamus içeri girdi. Dean yüksek sesle küfretti.
"Neler oldu Harry?"
"Hiçbir fikrim yok," dedi Harry. Ama Ron Harry'nin cüppelerini inceliyordu. Bütün cepler tersyüz edilmişti.
"Biri bir şey arıyormuş. Kayıp bir şey var mı?"
Harry bütün eşyalarını alıp sandığının içine atmaya başladı. Lockhart'ın kitaplarının sonuncusunu da koymuştu ki, neyin kayıp olduğunun farkına vardı.
Alçak sesle Ron'a, "Riddle'in güncesi gitmiş," dedi.
"Ne?"
Harry başıyla yatakhane kapısını işaret etti, Ron da peşinden gitti. Telaşla Gryffindor ortak salonuna indiler ve yarı yarıya boş olan salonda tek başına oturmuş, Kolaylaştırılmış Eski Tılsımlar adında bir kitap okuyan Hermione'ye katıldılar.
Hermione haberi duyunca donakaldı.
"Ama - ancak bir Gryffindor çalmış olabilir - başka kimse parolamızı bilmiyor..."
"Kesinlikle," dedi Harry.
Ertesi gün kalktıklarında pasparlak bir gün ışığı ve hafif, taze bir meltem vardı.
"Şartlar Quidditch için mükemmel!" dedi Wood, hevesli bir şekilde. Gryffindor masasında takımın tabaklarını sahanda yumurtayla dolduruyordu. "Harry, canlan bakalım, doğru dürüst bir kahvaltıya ihtiyacın var.
Harry ise kalabalık Gryffindor masasında göz gezdiriyor, Riddle'ın güncesinin yeni sahibinin gözlerinin önünde olup olmadığını merak ediyordu. Hermione hırsızlığı bildirmesi konusunda ısrar etmişti, ama bu fikir Harry'nin hoşuna gitmemişti. Bir öğretmene günce hakkındaki her şeyi anlatması gerekecekti o zaman. Hem kaç kişi Hagrid'in elli yıl önce neden okuldan atıldığını biliyordu ki? Bu konuyu yeniden gündeme getiren kişi olmak istemiyordu.
Gidip Quidditch malzemelerini almak için Ron ve Hermione'yle birlikte Büyük Salon'dan ayrılırken, Harry'nin giderek artan endişelerine bir yenisi eklendi. Tam mermer merdivenlere adım atmıştı ki, sesi gene duydu: "Bu defa ölüm... bırak deşeyim... parçalayayım..."
Harry bağırdı, Ron'la Hermione korku içinde gerilediler.
"Ses!" dedi Harry, omzunun üstünden bakarak. "Gene o sesi duydum - siz duymadınız mı?"
Ron hayır anlamında kafasını salladı, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Hermione ise elini alnına vurdu.
"Harry, anladım galiba! Kitaplığa gitmem gerek!"
Arkasını döndü ve merdivenlerden yukarı doğru koşarak uzaklaştı.
"Neyi anlamış?" dedi Harry, dikkati dağılmış bir şekilde. Hâlâ etrafına bakmıyor, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu.
"Benden daha çok şey anladığı kesin," dedi Ron, kafasını sallayarak.
"İyi de niye kitaplığa gitmesi gerekiyor?"
"Çünkü Hermione hep öyle yapar," dedi Ron, omuz silkerek. "Şüphede olduğunda, kitaplığa git."
Harry kararsız bir halde,ne yakalamaya çalışarak bekledi, ama arkasındaki büyük Salon'dan insanlar çıkmaya başlamıştı. Yüksek sesle konuşuyorlar, ön kapılardan çıkıp Quidditch sahasına doğru ilerliyorlardı.
"Haydi, yürü," dedi Ron. "Saat on bir, maç başlayacak."
Harry, Gryffindor Kulesi'ne fırladı, Nimbus İki Bin'ini aldı ve okul arazisinden geçmekte olan kalabalığa katıldı. Ama aklı hâlâ şatoda, bedensiz sesteydi ve soyunma odasında parlak kırmızı cüppesini giyerken içini rahatlatan tek şey, herkesin maçı seyretmek için dışarıda olmasıydı.
Takımlar sahaya çıktığında büyük bir alkış koptu. Olıver Wood kale direklerinin etrafında bir ısınma uçuşuna çıktı, Madam Hooch topları serbest bıraktı. Kanarya sarısıyla sahaya çıkan Hufflepufflar ise bir yumak olmuş, taktiklerini son kez gözden geçiriyorlardı.
Harry tamsüpürgesine biniyorduki,Profesör McGonagall yarı yürür yarı koşar halde sahaya çıktı. Elinde koca bir megafon vardı. Harry'nin yüreği daraldı.
Profesör McGonagall megafonu ağzına götürüp, tıklım tıklım stadyuma, "Maç iptal edilmiştir," diye seslendi. Yuhlar ve bağırışlar yükseldi. Yıkılmış görünen Oliver Wood, sahaya girdi ve süpürgesinden inmeksizin Profesör McGonagall'in yanına koştu.
"Ama Profesör!" diye bağırdı. "Oynamak zorundayız... Kupa... Gryffindor..."
Profesör McGonagall ona aldırmayarak megafondan seslenmeye devam etti: "Bütün öğrenciler binalarının ortak salonlarına gitsin, orada Bina Sorumluları size gerekli bilgiyi verecek. Elinizi çabuk tutun, lütfen!" Sonra megafonu indirip Harry'yi yanına çağırdı. "Potter, benimle gelsen iyi olur..." Harry bu sefer nasıl olup da Profesör'ün ondan şüphelenmiş olabileceğini merak ederken, Ron'un yakınıp duran kalabalığın arasından sıyrıldığını gördü; onlar şatoya doğru ilerlerken, Ron koşarak yanlarına geldi. Profesör McGonagall, Harry'yi çok şaşırtarak buna itiraz etmedi.
"Evet, belki sen de gelmelisin, Weasley." Etraflarındaki öğrenci yığınının bir kısmı maçın iptal edilmesinden dolayı homurdanıyor, diğerleriyse endişeli görünüyordu. Harry ve Ron, Profesör McGonagall'ın peşi sıra okula döndüler ve mermer merdivenleri çıktılar. Ama bu defa kimsenin odasına götürülmüyorlardı.
Hastane kanadına yaklaşırlarken, Profesör McGonagall şaşırtıcı derecede yumuşak bir sesle, "Bu sizi biraz sarsabilir," dedi. "Yeni bir saldırı gerçekleşti... yeni bir çifte saldırı."
Harry'nin iç organları sanki takla atmıştı. Profesör McGonagall kapıyı açtı, Harry ile Ron içeri girdi.
Madam Pomfrey uzun ve kıvırcık saçlı, beşinci sınıf ödentisi bir kızın üzerine eğilmişti. Harry kızı tanıdı: Yanlışlıkla Slytherin ortak salonuna nasıl gideceklerini sordukları Ravenclaw'du bu. Onun yanındaki yataktaysa...
"Hermione!" diye inledi Ron.
Hermione kıpırtısız bir şekilde yatıyordu. Gözleri açık ve cam gibiydi.
"Kitaplığın yakınında bulundular," dedi Profesör McGonagall. "Sanırım ikiniz de bunun hakkında bir şey söyleyecek durumda değilsiniz? Onların yanında, yerde duruyordu..."
Elinde küçük, yuvarlak bir ayna vardı.
Harry ve Ron başlarını iki yana doğru salladılar. İkisinin de gözleri Hermione'deydi.
"Sizinle Gryffindor Kulesi'ne geleyim," dedi Profesör McGonagall üzüntüyle. "Zaten öğrencilere duyuru yapmam gerekecek."
"Bütün öğrenciler akşam saat altıda binalarının ortak salonlarına dönecek. Hiçbir öğrenci o saatten sonra yatakhaneden ayrılmayacak. Her derse bir öğretmen eşliğinde gideceksiniz. Hiçbir öğrenci yanında bir öğretmen olmadan tuvalete gitmeyecek. Bundan sonraki bütün Quidditch antrenmanları ve maçları ertelenmiştir. Artık akşam etkinlikleri de yapılmayacak."
Ortak salon doluşmuş olan Gryfindorlar Profesör McGonagall'ı sessizce dinledi. Profesör, okuduğu parşömeni katladı ve boğuk bir sesle devam etti: "Nadiren bu kadar üzüntülü olduğumu açıklamama herhalde gerek yok. Bu saldırıların arkasındaki suçlu yakalanana kadar okulun kapatılma ihtimali yüksek. Bu konuda bir şey bildiğini düşünen varsa, hemen öne çıkmasını istiyorum."
Biraz zorlanarak portre deliğinden tırmanıp dışarı çıktı, Gryffindor'lar o çıkar çıkmaz aralarında konuşmaya başladılar.
Weasley ikizlerinin arkadaşı Lee Jordan parmaklarıyla sayarak, "Şimdiye kadar iki Gryffindor -hem de bir Gryffindor hayaletini hesaba katmadan-, bir Ravenclaw ve bir Hufflepuff etti," diye kükredi. "Öğretmenlerden hiçbiri Slytherin'lere bir şey olmadığını fark etmedi mi? Bütün bunların Slytherin'den kaynaklandığı açık değil mi? Slytherin'in vârisi, Slytherin canavarı -niye bütün Slytherin'leri defetmiyorlar?" Sözleri onaylamadır ve alkışlarla karşılandı.
Porcy Weasley, Lee'nin arkasındaki bir sandalyede oturuyordu, ama bir fikir bildirmeye niyeti yok gibiydi. Solgun görünüyordu.
George, "Percy şokta," dedi Harry'ye sessizce. "O Ravenclaw'lu kız, yani Penelope Clearwater... bir Sınıf Başkanı'ydı. Sanırım canavarın bir Sınıf Başkanı'na saldırmaya cüret edeceği hiç aklına gelmemişti."
Ama Harry yarım yamalak dinliyordu. Hastane yatağında taştan yapılmış gibi kaskatı yatan Hermione'nin görüntüsü gözünün önünden gitmiyordu. Üstelik suçlu bir an önce yakalanmazsa, Harry hayatının geri kalanını Dursley'lerin yanında geçireceğe benziyordu. Tom Riddle'ın Hagrid'i ele vermesinin sebebi, okulun kapanması halinde bir Muggle yetimhanesine gidecek olmasıydı. Şimdi Harry onu çok iyi anlıyordu.
"Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Ron sessizce. "Sence Hagrid'den şüpheleniyorlar mıdır?"
Harry kararlı bir şekilde, "Gidip onunla konuşmamız lazım," diye cevap verdi. "Bu sefer onun sorumlu olduğuna inanmıyorum, ama geçen sefer canavarı o serbest bıraktıysa, en azından Sırlar Odası'na nasıl girileceğini biliyordur. Bu da bir başlangıç."
"Ama McGonagall sınıfta değilsek kulede kalmamız gerektiğini söylemişti -"
"Sanırım," dedi Harry sessizce, "babamın eski Pelerin'ini çıkarmamızın vakti geldi gene."
Harry'ye babasından bir tek şey miras kalmıştı: uzun ve gümüşi Görünmezlik Pelerini. Bu pelerin kimseye çaktırmadan okuldan dışarı çıkıp Hagrid'i ziyaret etme konusundaki tek şanslarıydı. Her zamanki saatte yataklanna yattılar; Neville, Dean ve Seamus Sırlar Odası hakkındaki konuşmalarını bitirip uyuyana kadar beklediler, sonra da kalkıp Pelerin', üstlerine geçirdiler. Şatonun karanlık ve ıssız koridorlanndaki yolculukları eğlenceli değildi. Daha önce de gece vakti şatoda defalarca dolaşmış olan Harry, koridorları günbatımından sonra hiç bu kadar kalabalık görmemişti. Öğretmenler, Sınıf Başkanlan ve hayaletler sürüler halinde koridorda volta atıyor, alışılmadık bir şey var mı diye etrafı kolluyorlardı. Görünmezlik Pelerini ses çıkarmalarını engellemiyordu, bu yüzden Snape’in nöbet tuttuğu noktanın birkaç metre ötesinde Ron ayak parmağını çarpınca epey gergin bir an yaşadılar. Neyse ki tam da Ron'un lanet okuduğu anda Snape hapşırdı. Meşeden yapılma ön kapılara ulaşıp dışarı çıktıklarında çok rahatladılar.
Açık, bol yıldızlı bir geceydi. Hagrid'in evinin ışıklı pencerelerine doğru hızla yürümeye başladılar, Pelerin'i ancak kapıya gelince çıkardılar.
Vuralı birkaç saniye olmuştu ki, kapı hızla açıldı ve Hagrid karşılarına dikildi. Onlara bir arbalet -Bir sap üstüne oturtulmuş ahşap ya da metal yaydan, zen bir tel yardımıyla ok fırlatan silah. (Ed. n.)- doğrultmuştu, zağar Fang ise arkasında deli gibi havlıyordu.
Silahı indirip gözünü onlara dikerek, "Ha,” dedi. "Ne arıyorsunuz burada?"
İçeri girerlerken Harry arbaleti işaret ederek sordu:
"O niye?"
"Hiç... hiç," diye geveledi Hagrid. "Beni... önemli bir şey değil... Oturun... çay yapayım..."
Eli ayağına dolanmıştı. Çaydanlıktaki suyu ateşin üzerine döktü, neredeyse söndürüyordu. Sonra da koca eliyle sinirli bir şekilde çay demliği kırdı.
"İyi misin, Hagrid?' diye sordu Harry. "Hermione'ye olanları duydun mı?"
"Ha, evet, duydum," dedi Hagrid, biraz çatlak bir sesle.
Gergin bir şekilde pencerelere bakıp duruyordu. İkisine de büyük birer fincan kaynamış su koydu (içine çay poşeti koymayı untmuştu). Sonra tabağa bir dilim meyveli kek koyuy ordu ki, biri kapıya sertçe vurdu.
Hagrid meyveli keki düşürdü. Harry ve Ron panik içinde birbirlerine baktıklar, sonra, üstlerine Görünmezlik Pelerini'ni geçirip bir köşeye çekildiler. Hagrid saklandıklarından emin olduktan sonra arbaletini aldı ve bir kez daha kapısını açtı.
"İyi akşamlar, Hagrid."
Dumbledore'du. İçeri girdi, son derece ciddi görünüyordu. Arkasından çok ciddi görünümlü biri daha içeri girdi.
Yabancı, karmakarışık beyaz saçlan olan, kaygılı bir ifade takınmış, kısa boylu ve tombalak bir adamdı. Tuhaf ve karma bir kıyafeti vardı: ince çizgili bir takım elbise, parlak kırmızı bir kravat, siyah uzun bir pelerin ve uçları sivri mor çizmeler. Koltuk altında limon yeşili bir melon şapka taşıyordu.
"Babamın patronu!" dedi Ron heyecanla. "Cornelius Fudge, Sihir Bakanı!"
Harry sussun diye Ron'a sıkı bir dirsek attı.
Hagrid'in beti benzi atmıştı ve terliyordu. Sandalyelerinden birine yığıldı ve bir Dumbledore'a, bir Cornelius Fudge'a bakmaya başladı.
"Durum kötü, Hagrid," dedi Fudge, hızlı ve sertçe. "Durum çok kötü. Gelmek zorunda kaldım. Muggle çocuklarına yönelik dört saldırı. Bıçak kemiğe dayandı. Bakanlığın harekete geçmesi gerekiyor."
"Ben asla," dedi Hagrid, Dumbledore'a yakarırcasına bakarak, "biliyorsunuz, Profesör Dumbledore, efendim, ben asla..."
Dumbledore, Fudge'a kaşlarını çatarak, "Cornelius, şunun anlaşılmasını istiyorum ki, ben Hagrid'e tüm kalbimle güveniyorum."
"Bak, Albus," dedi Fudge, rahatsız bir şekilde. "Hagrid'in sabıkası var. Bakanlık bir şeyler yapmak zorunda - okul yönetim kurulu temasa geçti."
"Gene de, Cornelius, Hagrid'i götürmenin duruma en ufak bir faydası bile olmayacak," dedi Dumbledore. Gözleri Harry'nin daha önce hiç görmediği bir alevle parlıyordu.
"Meseleye bir de benim açımdan bak," dedi Fudge. Bir taraftan da melon şapkasıyla oynuyordu. "Büyük baskı altındayım. Bir şeyler yaptığımı görmeleri gerekiyor. Eğer sorumlunun Hagrid olmadığı ortaya çıkarsa, geri dönecek ve tek kelime bile edilmeyecek. Ama onu götürmek zorundayım. Zorunluyum buna. Görevim gereği..."
"Beni götürmek mi?" dedi Hagrid. Titriyordu. "Nereye götürmek?"
Fudge, gözlerini Hagrid'inkilerden kaçırarak, "Sadece kısa bir süre için," dedi. "Bu, ceza değil, Hagrid, daha çok bir önlem. Başka biri yakalanırsa salıverileceksin ve senden gereken şekilde özür dilenecek..."
"Azkaban'a değil, değil mi?" diye hırıltılı bir sesle sordu Hagrid.
Daha Fudge cevap veremeden, kapı bir kez daha sertçe çalındı.
Kapıya Dumbledore baktı. Şimdi dirsek yeme sırası Harry'deydi, çünkü duyulabilecek biçimde nefesini tutmuştu.
Hagrid'in kulübesinden içeri Mr Lucius Malfoy girdi. Üzerinde uzun, siyah bir seyahat pelerini, yüzündeyse soğuk ve memnun bir gülümseme vardı. Fang hırlamaya başladı.
"Demek geldin, Fudge," dedi, onaylarcasma başını sallayarak. "Güzel, güzel..."
"Sen burada ne arıyorsun?" dedi Hagrid öfkeyle. "Çık evimden!"
"Azizim, inan ki keyfimden gelmedim evine... Tabii ki buna bir ev diyorsan," dedi Lucius Malfoy, pis pis sj-rıtıp küçük kulübeye göz gezdirirken. "Okula baktım, bana Müdürün burada olduğu söylendi."
"Peki benden tam olarak ne isliyorsun, Lucius?" diye sordu Dumbledore. Kibarca konuşuyordu, ama o alev hâlâ gözlerindeydi.
"Çok üzücü bir durum, Dumbledore," dedi Mr Malfoy ağır acır. Bir parşömen çıkardı. "Ama yönetim kurulu üyeleri artık çekilmen gerektiği görüşünde. Bu bir Uzaklaştırma Emri - üzerinde on iki imzayı da bulacaksın Korkarım senin artık becerini kaybetmeye başladığın görüşündeyiz. Şimdiye kadar kaç saldırı oldu? Tat öğleden sonra iki tane daha oldu, değil mi? Bu gidişle Hogwarts'ta hiç Muggîe çocuğu kalmayacak ve ruhimiz bunun okul nasıl korkunç bir kayıp olacağını biliyoruz."
nn, bak, iv , ' iedi l'. - telaşla "Dumbledore' un uzaklaştırılması... yo, yo... şu an son düşüneceğimiz şey..."
"Müdür'ün göreve atanması ya da görevden uzaklaştırılması yönetim kurulu üyelerimizi ilgilendiren bir mesele, Fudge," dedi Mr. Malfoy yumuşak bir sesle. "Ve Dumbledore bu s; l iınl m durduramadığından..."
"Bak, Lucius, eğer Dumbledore durduramıyorsa -" dedi Fudge. Üst dudağı seyirtmeye başlamıştı. "Yani demek istediğim, o zaman kim durdurabilir ki?"
Mr Malfoy iğrenç bir gülümsemeyle, "Bunu göreceğiz," dedi. "Ama on ikimiz de oyumuzu..."
Hagrid ayağa fırladı, salkım saçak siyah kafası tamamı sıyırmıştı.
"Peki kabul etmeleri için kaçını tehdit ettin, kaçına şantaj yaptın, Malfoy? Ha?" diye kukredi.
"Ah, ah... Biliyor musun, bir gün bu sinirin başını belaya sokacak, Hagrid," dedi Mr Malfoy. "Sana Azkaban gardiyanlarına da böyle bağırmamanı tavsiye ediyorum. Bundan hiç hoşlanmayacaklardır."
"Dumbledore'u uzaklaştıramazsın!" diye bağırdı Hagrid, Fang'in sepetinde sinip inlemesine sebep olarak. "Onu uzaklaştır da Muggle çocuklarının hiçbir şansı kalmasın! Bundan sonra ölümler başlasın!"
"Sakin ol, Hagrid," dedi Dumbledore sert bir sesle. Lucius Malfoy'a baktı.
"Eğer yönetim kurulu üyeleri benim çıkarılmamı istiyorlarsa, Lucius, tabii ki çekilirim."
"Ama -" diye kekeledi Fudge.
"Hayır!" diye gürledi Hagrid.
Dumbledore parlak mavi gözlerini Lucius'un soğuk gri gözlerine dikmişti.
"Gene de," dedi Dumbledore, herkes her sözcüğü duyabilsin diye tane tane konuşarak, "göreceksin ki, ancak burada bana sadık kimse kalmadığında bu okuldan gerçekten ayrılmışım demektir. Ayrıca göreceksin ki, Hogwarts'ta isteyen herkese yardım edilir."
Harry, Dumbledore'un gözlerinin bir anlığına onun ve Ron'un saklandığı köşeye doğru kaydığından neredeyse sezdi.
"Takdire şayan duygular," dedi Malfoy eğilerek. "Hepimiz senin... ee, nasıl desem... oldukça bireysel yönetim üslubunu özleyeceğiz, Albus. Ve arkandan gelen kişinin... ee... 'ölümleri' önleyeceğini umuyoruz."
Kulübenin kapısına doğru yürüdü, kapıyı açtı ve eğilerek Dumbledore'u dışarı davet etti. Elini şapkasında gezdiren Fudge, Hagrid'in ondan önce çıkmasını bekliyordu. Ama Hagrid yerinde kaldı, derin bir soluk aldı ve dikkatli bir şekilde, "Eğer birileri bir şey bulmak istiyorsa, bütün yapmaları gereken örümcekleri takip etmek," dedi. "Örümcekler onları doğru yere götürür! Tek söyleyeceğim bu."
Fudge şaşkınlık içinde ona baktı.
"Tamam, geliyorum," dedi Hagrid, köstebek derisi paltosunu üzerine geçirerek. Ama tam Fudge'ın ardından kapıdan çıkacaktı ki, bir kez daha durup yüksek sesle devam etti: "Bir de birilerinin ben yokken Fang'i beslemesi gerekecek."
Kapı kapanınca Ron Görünmezlik Pelerini'ni çıkardı.
"İşte şimdi başımız dertte," dedi boğuk bir sesle. "Artık Dumbledore yok. Bu gece okulu kapatsalar yeridir. O yokken her gün bir saldırı olur."
Fang ulumaya, kapalı kapıyı tırmalamaya koyuldu.

GeCeLeR 12-10-2006 01:39 AM

ON BEŞİNCİ BÖLÜM
Aragog


Şatonun çevresindeki topraklara yaz çöküyordu. Hem gök, hem de göl Cezayir menekşesi bir maviye dönmüş, seralarda lahana büyüklüğünde çiçekler açmaya başlamıştı. Ama Harry şatonun penceresinden bakıp da ayaklarının dibinde Fang'le dolaşan Hagrid'i görmedikçe bu manzaradan keyif alamıyordu. Hatta bu haliyle dışarının şatonun içinden daha iyi olmadığı bile söylenebilirdi - ki şatonun içinde de işler yeterince kötüydü.
Harry ve Ron, Hermione'yi ziyaret etmeye çalışmışlardı, ama artık ziyaretçilerin hastane kanadına girmesi yasaklanmıştı.
Madam Pomfrey hastane kapısının aralığından onlara, "Bundan böyle riziko almıyoruz," demişti. "Hayır, kusura bakmayın ama saldırganın her an geri dönüp bu insanların işini bitirmesi mümkün..."
Dumbledore gittikten sonra korku daha önce olmadığınca yaygınlaştı. Öyle ki, şato duvarlarının dışını ısıtan güneş, tirizlerle ayrılmış pencerelerden içeri giremiyor gibiydi. Okulda endişeli ve gergin görünmeyen tek bir surat bile yoktu. Koridorlarda yankılanan her kahkaha kulak tırmalayıcı ve anormal kaçıyor, hemen bastırılıyordu.
Harry kendine sürekli Dumbledore'un son sözlerini tekrar ediyordu. "Ancak burada bana sadık kimse kalmadığında bu okuldan gerçekten ayrılmışım demektir... Hogwarts'ta isteyen herkese yardım edilir." Ama bu sözlerin ne faydası vardı? Herkes onlar kadar şaşkın ve korkmuşken, tam olarak kimden yardım isteyeceklerdi?
Hagrid'in örümcekler hakkındaki ipucunu anlamak çok daha kolaydı. Ancak sorun şuydu ki, şatoda takip edilecek tek bir örümcek bile kalmamıştı. Harry gittiği her yere bakıyor, Ron da (hayli isteksizce) ona yardım ediyordu. Elbette artık şatonun içinde kendi başlarına dolaşmalarına izin verilmemesi ve diğer Gryffindor'larla sürü halinde dolaşmak zorunda kalmaları işlerini epey güçleştiriyordu. Diğer öğrencilerin çoğu öğretmenlerin onları sınıftan sınıfa gütmelerinden memnun görünüyordu, ama Harry bu durumu çok sıkıcı buluyordu.
Ancak birisi, bu dehşet ve kuşku atmosferinden son derece hoşnut gibiydi. Draco Malfoy okulda Öğrenciler Başkam seçilmiş gibi bir havayla dolaşıyordu. Harry onun neden bu kadar memnun olduğunu anlamamıştı. Ta ki, Dumbledore ve Hagrid'in gitmesinden bir gece sonraki İksir dersinde Malfoy'un arkasında oturup, onun keyifli bir ses tonuyla Crabbe ve Göyle'a söylediklerini işitene kadar.
"Dumbledore'dan kurtulma işini babamın başaracağını hep düşünmüştüm zaten," dedi, alçak sesle konuşmaya gerek görmeyerek. "Size de söylemiştim, babam Dumbledore'un bu okula gelmiş en kötü Müdür olduğunu düşünüyor. Belki şimdi doğru dürüst bir Müdürümüz olur. Sırlar Odası'nın kapalı tutulmasını istemeyecek biri. McGonagall fazla dayanmaz, o yalnızca idareten bu görevde..."
Snape, Hermione'nin boş sandalyesi ve kazanı konusunda yorum yapmadan Harry'nin yanından geçti.
"Efendim," dedi Malfoy yüksek sesle. "Efendim, niye Müdürlük için siz başvurmuyorsunuz?"
"Hadi, hadi, Malfoy," dedi Snape, ama yüzüne ufak bir gülümseme yerleşmesine engel olamamıştı. "Yönetim kurulu üyeleri Profesör Dumbledore'u sadece geçici olarak uzaklaştırdı. Sanırım yakında gene bizimle olacağını söylemek yanlış olmaz."
"Ya, tabii," dedi Malfoy, muzaffer bir sırıtışla. "Bence bu iş için başvursanız, babamın oyunu alırdınız. Ben babama buradaki en iyi öğretmen olduğunuzu söylerim, efendim."
Snape pis pis sırıtarak zindanda gezindi, ama neyse ki kazanına kusma taklidi yapan Seamus Finnigan'ı görmedi.
"Şimdiye kadar bütün Bulanık'ların pullarını pırtılarını toplamamış olmasına çok şaşırdım," diye devam etti Malfoy. "Bundan sonrakinin öleceğine beş Galleon'a iddiaya girerim. Ne yazık ki bu, Granger'ın başına gelmedi..."
Tam o anda zil çaldı. Bu şanslı bir durumdu, çünkü Malfoy'un son sözleri üzerine Ron taburesinden fırlamıştı, ama çantalarla kitapları toplama telaşı arasında, onun Malfoy'a erişme çabaları fark edilmedi.
"Bırakın beni," diye hırladı Ron. Harry ve Dean onu kollarından tutuyordu. "Umrumda değil, asaya da ihtiyacım yok, onu ellerimle öldüreceğim -"
Snape sınıfa, "Elinizi çabuk tutun, sizi Bitkibilim'e götürmem gerekiyor," diye bağırdı; timsah dizilişiyle yola koyuldular. Harry, Ron ve Dean en arkadaydı, Ron hâlâ kurtulmaya çalışıyordu. Ancak Snape onları şatonun dışına kadar götürüp ayrıldığında ve sebze tarhını geçerek seraların yolunu tuttuklarında, onu bırakmanın güvenli olduğuna karar verdiler.
Bitkibilim dersi çok durgundu; aralarında iki kişi yoktu: Justin ve Hermione.
Profesör Sprout hepsine Habeşistan Büzüşmüşinciri'ni budatmaya başladı. Harry gübre yığınının üstüne bir kucak dolusu solmuş sap koymaya gittiğinde, kendini Ernie Macmillan'la yüz yüze buldu. Ernie derin bir soluk aldı ve çok resmi bir biçimde konuşmaya başladı: "Harry, senden şüphelendiğim için özür dilemek istiyorum. Senin Hermione Granger'a asla saldırmayacağını biliyorum ve dediklerimin hepsinden dolayı özür diliyorum. Şimdi aynı saftayız ve -"
Tombul elini uzattı, Harry bu eli sıktı. Ernie ve arkadaşı Hannah, Harry ve Ron'un yanına gelip onlarla aynı Büzüşmüşincir üzerinde çalışmaya başladılar.
Ernie ölmüş dalları kopararak, "O Draco Malfoy denen tip," dedi, "bütün bu olanlardan dolayı çok memnun görünüyor, değil mi? Biliyor musunuz, bence Slytherin'in vârisi o olabilir."
"Ne kadar da akıllısın," dedi Ron. Ernie'yi Harry kadar kolay affetmiş görünmüyordu.
"Peki sen onun Malfoy olduğuna inanıyor musun, Harry?" diye sordu Ernie.
"Hayır," dedi Harry. Bunu o kadar kesin bir şekilde söylemişti ki, Ernie ve Hannah ona gözlerini dikip baktılar.
Bir saniye sonra Harry'nin gördüğü şey, budama makasıyla Ron'un eline vurmasına sebep oldu.
"Ah! Ne yap -"
Harry bir iki metre ötesini, yeri işaret ediyordu. Çok sayıda örümcek toprağın üstünde koşuşturuyorlardı.
"Ha, evet," dedi Ron, memnun görünmeye çalışıp beceremeyerek. "Ama onları şu anda takip edemeyiz..."
Ernie ve Hannah merakla kulak kabartmışlardı.
Harry örümceklerin kaçışını izledi.
"Yasak Orman'a gidiyorlar galiba..."
Şimdi Ron daha da mutsuz görünüyordu.
Dersin sonunda Profesör Snape sınıfı Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersine götürdü. Harry ve Ron, kimse kulak misafiri olmadan konuşabilmek için epey arkadan geliyorlardı.
"Gene Görünmezlik Pelerini'ni kullanmak zorundayız," dedi Harry. "Fang'i de yanımıza alabiliriz. Hagrid'le birlikte Orman'a gitmeye alışık, yardımcı olabilir."
"Evet," dedi Ron. Asasını endişeli bu şekilde parmaklarının arasında çeviriyordu. Lockhart'ın sırıtarak her zamanki gibi arka sıralara ilerlerken, ”Orman'da ********lar yok muydu?" diye sordu.
Bu soruyu cevaplamamayı tercih eden Harry, "Orada iyi şeyler de var. Atadamlar iyidir, tek boynuzlu atlar da öyle," dedi.
Ron daha önce hiç Yasak Orman'a gitmemişti. Harry bir kez gitmişti ve bir daha hiç gitmeyeceğini ummuştu.
Lockhart hoplayarak sınıfa girdi ve bütün öğrenciler gözlerini ona dikti. Bütün öğretmenler her zamankinden daha tatsız görünüyordu, ama Lockhart'in neşeli olduğu rahatlıkla söylenebilirdi.
"Haydi ama," diye seslendi etrafına bakarak. "Niye herkesin suratı asık böyle?"
Herkes kızgın gözlerle birbirine baktı, ama kimse cevap vermedi.
"Farkında değil misiniz," dedi Lockhart, sanki hepsi biraz geçi zekâlıymış gibi ağır ağır konuşarak. "Tehlike geçti! Suçlu alınıp götürüldü."
"Kim demiş?" dedi Dean Thomas yüksek sesle.
"Delikanlı, Sihir Bakanı suçluluğundan yüzde yüz emin olmasa, Hagrid'i götürmezdi," dedi Lockhart. Ses tonu, iki kere ikinin dört ettiğini açıklayan birininki gibiydi.
"Hayır, götürürdü," dedi Ron, Dean'inkinden de yüksek sesle.
Lockhart kendinden memnun bir ses tonuyla, "Sanırım Hagrid'in tutuklanması hakkında senden birazcık daha fazla şey biliyorum, Mr Weasley," dedi.
Ron aynı fikirde olmadığını söyleyecekti ki, lafının ortasında Harry ona sıra altından sert bir tekme attı.
"Orada değildik, unutma," diye homurdandı Harry.
Ama Lockhart'ın tiksinti verici neşesi, zaten öteden beri Hagrid'in işe yaramaz biri olduğunu düşündüğüne dair imaları ve artık her şeyin bitmiş olduğu konusundaki güveni Harry'nin o kadar sinirine dokundu ki, Gulyabanilerle Gezip Tozmak'ı Lockhart'ın aptal suratına fırlatmak için yanıp tutuşuyordu. Bunun yerine Ron'a bir mesaj karalamakla yetindi: "Bu gece şu işi yapalım."
Ron mesajı okudu, yutkundu ve yana, normalde Hermione'nin oturduğu boş sıraya baktı. Bu görüntü kararlılığını artırmış gibi göründü ve başını evet anlamında salladı.
Bugünlerde Gryffindor ortak salonu hep çok kalabalıktı, çünkü saat altıdan sonra Gryffindor'ların gidecek başka yerleri yoktu. Dahası, konuşacakları çok şey vardı. Bunun sonucunda da ortak salon gece yarısını geçinceye kadar boş kalmıyordu.
Harry akşam yemeğinden sonra gidip sandığından
Görünmezlik Pelerini'ni aldı ve akşamın geri kalanı boyunca onun üstünde oturarak odanın boşalmasını bekledi. Fred ve George, Harry ve Ron'u birkaç el Patlamalı Pişti oynamaya davet etti, Ginny de çok suskun bir haldi her zaman Hermione'nin oturduğu sandalyeye oturarak onlan izledi. Harry ve Ron maçı çabuk bitirmek için oyunları bilerek kaybediyorlardı, ama gene de Fred, George ve Ginny yatmaya gittiğinde vakit gece yarısını geçmişti.
Harry ve Ron uzaktan iki yatakhane kapısının kapanma sesini duyduktan sonra Pelerin'i aldılar, üzerlerine geçirdiler ve portre deliğinden tırmandılar.
Gene bütün öğretmenleri atlatmaya çalışarak, şato boyunca zor bir yolculuk yaptılar. Sonunda Giriş Salonu'na ulaştılar, meşeden yapılma ön kapıların üstündeki sürgüyü çektiler, çok az araladıkları kapıların arasından gacırdatmamaya çalışarak geçtiler ve ay ışığına çıktılar.
Siyah çimin üstünde yürürken, "Tabii," dedi Ron birdenbire, "Ormana vardığımızda takip edecek bir şey bulamayabiliriz de. O örümcekler oraya gitmemiş olabilir. Biliyorum, genel olarak o yönde hareket ediyor gibiydiler, ama..."
Sesi umut dolu bir şekilde azalarak sessizliğe karıştı.
Hagrid'in evine ulaştılar. Boş pencereleriyle üzücü ve acıklı görünüyordu. Harry ön kapıyı açtığında, Fang onları görüp sevinçten çıldırdı. Ortalığı inleten şiddetli havlamalarıyla şatodaki herkesi uyandıracağı endişesiyle ona çabucak şöminenin üstündeki bir teneke kaptan melas şekerlemesi verdiler, yer yemez Fang'in dişleri birbirine yapıştı.
Harry Görünmezlik Pelerini'ni Hagrid'in masasının üstüne bıraktı. Zifiri karanlık Orman'da ona gerek olmayacaktı.
Harry bacağına vurarak, "Haydi, Fang, yürüyüşe çıkıyoruz," dedi ve Fang onların ardından hoplaya zıplaya evden dışan çıktı, Orman'ın ucuna kadar hızla koştu ve büyük bir çınarın dibine gidip bacağını kaldırdı.
Harry asasını çıkarıp, "Lumos!" diye mırıldandı. Asanın ucunda, patikada örümcek aramak için ancak yeterli olacak, minicik bir ışık belirdi.
"İyi fikir," dedi Ron. "Ben de kendiminkini yakardım, ama biliyorsun,patlar matlar şimdi..."
Harry parmağıyla Ron'un omzuna dokunup çimeni işaret etti. İki örümcek aceleyle asanın ışığından ağaçların gölgesine kaçıyorlardı.
'Tamam," dedi Ron, sanki en kötü ihtimale karşı hazırmış gibi iç çekerek. "Hazırım. Gidelim."
Böylece, yanlarında koşuşturan, ağaç köklerini ve yapraklan koklayan Fang'le birlikte Orman'a girdiler. Harry’nin asasının ışıltısıyla, örümceklerin patika boyunca oluşturduğu kesintisiz çizgiyi izlediler. Konuşmadan, kırılan dallar ve hışırdayan yapraklar dışında bir ses çıkacak mı diye kulak kesilerek, yirmi dakika kadar yürüdüler. Sonra, artık ağaçlar tepelerindeki yıldızları görmelerine izin vermeyecek kadar sıklaşmış ve
Harry'nin asası karanlıklar denizinde tek başına parlamaya başlamıştı ki, örümcek rehberlerinin patikadan ayrıldığını gördüler.
Harry durup örümceklerin nereye gittiğini görmeye çalıştı, ama kendi küçük ışık küresinin dışındaki her yer zifiri karanlıktı. Daha önce Orman'ın hiç bu kadar derinlerine girmemişti. Buraya son geldiğinde Hagrid'in Orman'daki patikadan ayrılmamasını tembih ettiğini net bir biçimde hatırlıyordu. Ama Hagrid şimdi çok uzakta, büyük ihtimalle Azkaban'da bir hücredeydi ve sonuçta örümcekleri izlemesini söyleyen de gene oydu.
Eline ıslak bir şey değdi ve Harry arkaya kaçayım derken Ron'un ayağına bastı. Ama eline değen şey yalnızca Fang'in burnuydu.
Karanlıkta ancak asanın ışığını yansıtan gözlerini seçebildiği Ron'a, "Ne dersin?" diye sordu. "Buraya kadar geldik," dedi Ron. Örümceklerin hızla uzaklaşan gölgelerini izleyerek sık ağaçların arasına girdiler. Artık pek hızlı ilerleyemiyorlardı; önlerine karardıkta hemen hiç görünmeyen ağaç kökleri ve kütükler çıkıyordu. Harry, Fang'in sıcak nefesini elinde hissedebiliyordu. Harry’nin çömelip asa ışığında örümcekleri bulabilmesi için birkaç kez durmak zorunda kaldılar.
Onlara en az yarım saat gelen bir süre boyunca, cüppeleri alçak dallara ve çalılara takılarak yürüdüler. Bir süre sonra yerin aşağı doğru eğim kazandığını gördüler, ama ağaçlar her zamanki kadar sıktı.
Derken Fang ansızın, ormanın içinde yankılanan gür bir havlamayla hem Harry'nin hem de Ron'un ödünü patlattı.
"Ne var?" dedi Ron, Harry'nin dirseğine sıkı sıkı yapışıp zifiri karanlıkta göz gezdirerek.
"Orada hareket eden bir şey var," diye soludu Harry. "Dinle... Büyük bir şey galiba."
Dinlediler. Sağlarında, biraz uzakta büyük şey dallan kırarak ağaçların arasında ilerliyordu.
"Yo hayır," dedi Ron. "Yo hayır, yo hayır, yo -"
"Kes sesini," dedi Harry telaşla. "Seni duyacak,"
"Beni mi duyacak?" dedi Ron, fazlasıyla yüksek bir sesle. "Fang'i çoktan duydu bile!"
Orada korkmuş bir halde durup beklerlerken, sanki karardık göz yuvarlarına bastırıyordu. Tuhaf bir gümbürdeme oldu, sonra her şey sessizleşti.
"Sence ne yapıyor?" dedi Harry.
"Herhalde üstümüze atılmaya hazırlanıyordur."
Tüyleri diken diken, kımıldamaya cesaret edemez halde beklediler.
"Sence gitmiş midir?" diye fısıldadı Harry.
"Bilmiyo -"
Sonra sağ taraflarında ani ve çok güçlü bir ışık belirdi. Karanlıkta öylesine parlıyordu ki, ikisi de gözlerini korumak için ellerini kaldırdılar. Fang ciyakladı ve kaçmaya çalıştı, ama dikenlere gömüldü ve daha da yüksek sesle ciyakladı.
"Harry!" diye bağırdı Ron, rahatlamış bir sesle. "Harry, bu bizim araba!"
"Ne?"
"Gel!"
Harry, Ron'un arkasında, taküa tökezleye ışığa doğruı gitti. Az sonra bir açıklığa geldiler.
Mr Weasley'nin arabası, kalın akaçların ortasında ve sık dalların altında duruyordu. İçinde kimse yoktu ve farları yanıyordu. Ron, ağzı açık halde ona doğru yürüdüğünde, araba da sahibini karşılayan büyük, turkuvaz rengi bir köpek gibi hafif hafif ona doğru ilerledi.
Ron arabanın etrafında dolaşarak, "Bunca süredir buradaymış!" dedi sevinçle. "Şuraya bak. Orman onu vahşileştirmiş..."
Arabanın çamurlukları çizilmiş ve çamura bulanmışta. Besbelli kendi başına Orman'da geziniyordu. Fang bu durumdan pek hoşlanmamıştı. Dibinden ayrılmadığı Harry onun titremesini hissedebiliyordu. Nefesi normale dönen Harry, asasını cüppesinin içine soktu.
"Bir de bize saldıracağını sandık!" dedi Ron, arabaya yaslanıp onu okşayarak. "Ben de nereye gittiğini merak ediyordum!"
Harry örümcek var mı diye parlak ışıkta yerlere bakındı, ama hepsi farların göz kamaştırıcı parıltısından kaçmıştı.
"İzi kaybettik," dedi. "Haydi, gidip onları bulalım." Ron cevap vermedi. Kımıldamadı. Gözleri tam Harry'nin arkasında, Orman zemininin üç metre kadar üstünde bir noktaya sabitlenmişti. Yüzü korkudan faskan kesilmişti.
Harry’nin arkasına dönecek zamanı bile olmadı.
Yüksek bir şaklama sesi duyuldu ve aniden uzun ve kıllı bir şeyin onu bedeninin tam ortasından tutup yerden kaldırdığını hissetti. Baş aşağı duruyordu. Dehşet içinde çırpınırken gene şaklama sesleri duydu. Ron'un bacaklarının da yerden ayrıldığını gördü ve Fang'in inlediğini ve uluduğunu duydu. Hemen ardından, karanlık ormanın içlerine doğru sürüklenmeye başladı.
Harry baş aşağı sallanır halde, onu yakalamış olan şeyin altı adet çok uzun, kıllı bacakla yürüdüğünü gördü. Ön iki bacak ise, onu bir çift parlayan kıskacın hemen altında sıkı sıkı tutuyordu. Arkasında yaratıklardan birinin daha sesini duyuyordu, şüphesiz o yaratık da Ron'u taşıyordu. Orman'ın tam kalbine gidiyorlardı. Harry, Fang'in kendini üçüncü bir canavardan kurtarmaya çalıştığını, yüksek sesle inlediğini duyuyordu. Ama Harry istese de haykıramazdı; sesini o açıklıkta, arabanın yanında bırakmış gibiydi.
Ne kadar süredir yaratığın pençesinde olduğunu bilmiyordu; tek bildiği, bir anda karanlığın biraz çekildiğiydi. Yapraklarla dolu zeminin şimdi örümcek kaynadığım görebiliyordu. Boynunu yana eğince, muazzam bir oyuğun kenarına geldiklerini fark etti. Oyuk ağaçlardan arındırılmıştı ve bu sayede Harry, yıldızların ışıklan altında, ömründe gördüğü en berbat sahneye bakakaldı.
Örümcekler. Ama yerdeki yaprakların üzerinde gezinenler gibi ufacık örümcekler değil. At büyüklüğünde, sekiz gözlü, sekiz bacaklı, siyah, kıllı, devasa örümcekler. Harry'yi taşıyan koca örümcek dik yokuştan aşağı, oyuğun ortasında bulunan, tepesi sisli bir kubbeyle kaplı bir ağa doğru ilerledi. Arkadaşlanysa, taşıdığı yükü görmenin heyecanından kıskaçlarını şaklatarak çevresini sarıyordu.
Örümcek onu bıraktığında Harry dört ayak üstüne yere düştü. Ron ve Fang de sesli bir şekilde hemen yanında yere yapıştılar. Fang artık ulumuyordu, sessizce sinip kalmıştı. Harry kendini nasıl hissediyorsa Ron da aynen öyle görünüyordu. Ağzı sessiz bir çığlık atıyormuşçasına açılmış, gözleri yerinden uğramıştı.
Harry birdenbire onu bırakan örümceğin bir şeyler söylediğini fark etti. Ne dediğini çıkarmak zordu, çünkü konuştuğu her sözcükle birlikte kıskaçlarını şaklatıyordu.
"Aragog!" diye seslendi. "Aragog!" Ve tepesi sislerle kaplı ağın ortasından, küçük bir fil boyunda bir örümcek yavaş yavaş ortaya çıktı. Siyah bedeninde ve bacaklarında gri bölgeler vardı ve çirkin, kıskaçlı kafasındaki gözleri süt beyazıydı. Kördü. "Ne var?" diye sordu kıskaçlarını hızla şaklatarak. "İnsanlar," diye kıskaçlarını şaklattı Harry'yi getiren örümcek.
"Hagrid mi?" diye sordu Aragog. Yaklaştı, süt beyazı rengindeki sekiz gözü belli belirsiz geziniyordu.
"Yabancılar," diye kıskaçlarını şaklattı Ron'u getiren örümcek.
Aragog, "Öldürün onları," diye kıskaçlarım şaklattı
huysuzca. "Uyuyordum..."
"Biz Hagrid'in arkadaşıyız," diye bağırdı Harry.
Sanki kalbi göğüs kafesinden fırlamış, gırtlağının içinde atıyordu.
Oyuğun dört bir yanında örümceklerin kıskaçları şak, şak, şak etmeye başladı.
Aragog duraksadı.
"Hagrid daha önce oyuğumuza hiç insan göndermedi," dedi yavaşça.
"Hagrid'in başı dertte," dedi Harry, hızlı hızlı soluyarak. "O yüzden geldik."
"Dertte mi?" dedi yaşlı örümcek. Harry saklayan kıskaçların altında saklı bir endişe sezdi. "Ama niye sizi gönderdi?"
Harry ayağa kalkmayı düşündü, ama bundan vazgeçti; bacaklarının tutacağını sanmıyordu. O da yerden kalkmadan, elinden geldiğince sakin bir sesle konuştu.
"Okulda Hagrid'in öğrencilerin üstüne bir - bir şey - saldığını sanıyorlar. Onu Azkaban'a gönderdiler."
Aragog öfkeyle kıskaçlarını şaklattı, oyuğun her tarafındaki örümcekler de ona katıldılar. Bu, alkışa benzeyen bir sesti, ama tek farkla: Genellikle alkış, Harry'nin korkudan midesinin düğümlenmesine sebep olmazdı.
"Ama bu yıllar önceydi," dedi Aragog huysuzca. "Uzun yıllar önce. İyi hatırlıyorum. Onu bu yüzden okuldan çıkarmışlardı. Sırlar Odası dedikleri yerdeki yaratığın ben olduğuma inanıyorlardı. Hagrid'in Oda'yı açıp beni serbest bıraktığını düşünmüşlerdi."
"Yani sen... sen Sırlar Odası'ndan gelmedin mi?" dedi Harry. Alnında soğuk ter damlalarını hissedebiliyordu.
"Ben ha!" dedi Aragog, kızgın bir şeküde kıskaçlarını şaklatarak. "Ben şatoda doğmadım. Uzak bir diyardan geliyorum. Ben daha yumurtayken bir gezgin beni Hagrid'e vermiş. Hagrid o zaman küçük bir çocuktu, ama bana baktı, beni şatodaki bir dolapta sakladı, masadaki artıklarla besledi. Hagrid benim iyi arkadaşımdır ve iyi bir insandır. Keşfedilip bir kızın ölümüyle suçlandığımda, beni korudu. O zamandan beri burada, Orman'da yaşıyorum ve Hagrid beni hâlâ ziyaret ediyor. Bana bir eş bile buldu - Mosag. Hagrid'in iyiliği sayesinde ailemizin nasıl genişlediğini görüyorsunuz..."
Harry cesaretinin son damlasını da kullanarak konuştu.
"Yani sen - sen hiç kimseye saldırmadın mı?"
"Asla!" diye gakladı yaşlı örümcek. "İçgüdülerim gereği bunu yapardım, ama Hagrid'e saygımdan dolayı insanlara hiç zarar vermedim. Öldürülen kızın bedeni bir tuvalette bulundu. Ben içinde büyüdüğüm dolabın dışında şatoda hiçbir yeri görmedim. Türümüz karanlığı ve sessizliği sever..."
"Ama o zaman... O kızı öldürenin ne olduğunu biliyor musun?" dedi Harry. "Çünkü neyin nesiyse, geri döndü ve gene insanlara saldırıyor -"
Sözleri, gürültülü şaklamalarla ve kızgın kızgın hareket eden bacaklardan çıkan seslerle kesildi. Her tarafında iri siyah şekiller kıpırdanıyordu.
"Şatoda yaşayan şey," dedi Aragog, "çok eski zamanlardan kalma, biz örümceklerin her şeyden çok korktuğu bir yaratık. Onun varlığını okulda hissettiğimde, beni bırakması için Hagrid'e nasıl yalvardığımı iyi hatırlıyorum."
"Nedir o?" dedi Harry telaşla.
Gene gürültülü şaklamalar, hışırdamalar. Örümcekler çemberi daraltıyor gibi görünüyordu.
"Ondan söz etmeyiz!" dedi Aragog şiddetle. "Onun ismini söylemeyiz! Bana defalarca sormasına karşın, o korkunç yaratığın adını Hagrid'e bile hiç söylemedim."
Harry üstelemek istemiyordu, özellikle de örümcekler dört bir yandan yaklaşırken. Aragog konuşmaktan yorulmuş gibiydi. Yavaş yavaş kubbeli ağına dönüyordu, ama diğer örümcekler adım adım Harry ve Ron'a yaklaşıyorlardı.
Arkasında yaprakların hışırdadığını duyan Harry, Aragog'a ümitsizce, "Biz gidelim o zaman," diye seslendi.
"Gitmek mi?" dedi Aragog yavaşça. "Sanmıyorum..."
"Ama - ama -"
"Oğullarım ve kızlarım emrime uyup Hagrid'e zarar vermiyor. Ama onları taze etten mahrum edemem, hele böyle kendi isteğiyle ayağımıza gelmişken. Hoşça kal, Hagrid'in arkadaşı."
Harry hızla döndü. Birkaç metre ötesinde, örümceklerin oluşturduğu yüksek bir duvar vardı. Kıskaçlarını şaklatıyorlar, çok sayıdaki gözleri çirkin, siyah kafalarında parıldıyordu.
Harry elini asasına götürdü, ama bir faydası olmayacağını biliyordu. Sayıları çok fazlaydı. Ama tam savaşarak ölmeye hazır bir halde ayağa kalkarken, uzun ve yüksek bir ses duyuldu, oyuğu bir ışık kapladı.
Mr Weasley'nin arabası, farlan açık, korna çalarak yokuş aşağı yıldırım gibi iniyor, yoluna çıkan örümcekleri deviriyordu. Devrilen örümceklerin bir kısmı sırtüstü düşüyor, bacakları yukarı dikilmiş halde çırpınıyordu. Araba Harry ve Ron'un önünde tiz bir gıcırtıyla durdu ve kapıları açıldı.
"Fang'i al!" diye seslendi Harry, ön koltuğa doğru dalışa geçerek. Ron zağarı belinden kaptı ve ciyaklar halde arka koltuğa fırlattı. Kapılar hızla kapandı. Ron gaza dokunmadı bile, ama arabanın ona ihtiyacı yoktu; motor gürledi, örümcekleri devirerek yola koyuldular. Yokuş yukarı hızlanarak oyuktan çıktılar; kısa süre sonra Orman'da sağa sola çarparak ilerliyorlardı. Dallar pencereleri kırbaçlarken araba akıllıca en geniş açıklıklardan gidiyor, belli ki bildiği bir yolu takip ediyordu.
Harry başını yana çevirip Ron'a baktı. Ağzı hâlâ sessiz bir çığlık atarmışçasına açıktı, ama artık gözleri yerinden uğramış gibi görünmüyordu. "İyi misin?"
Ron dosdoğru ileri bakıyor, konuşamıyordu. Çalılığın içinden çarpa çarpa ilerlerlerken, Fang arka koltukta uluyup duruyordu. Harry büyük bir meşenin yanından geçerlerken park aynasının kırıldığını gördü. Gürültülü, sallantılı bir on dakikanın ardından ağaçlar seyreldi ve Harry gene arada bir gökyüzünü görebilmeye başladı.
Araba öyle ani bir biçimde durdu ki, az kalsın ön cama yapışıyorlardı. Orman'ın kıyısına ulaşmışlardı. Fang dışarı çıkma telaşıyla cama doğru atıldı ve Harry kapıyı açınca fırlayıp ağaçların arasından, kuyruğu bacaklarının arasında, Hagrid'in evinin yolunu tuttu. Harry de indi. Bir dakika kadar sonra Ron da uzuvlarını yeniden hissetmeye başlamış gibiydi, hâlâ boynu kaskatı ve dalgın halde arabadan indi. Harry arabayı şükranla okşadıktan sonra, araba geri geri Orman'ın içine doğru ilerleyip gözden kayboldu.
Harry Görünmezlik Pelerini'ni almak için Hagrid'in kulübesine döndü. Fang sepetinde, bir battaniyenin altında tir tir titriyordu. Harry yeniden dışarı çıktığında Ron'u balkabağı tarhının içinde, midesi altüst olmuş durumda buldu.
"Örümcekleri izleyin, ha?" dedi Ron güçsüz bir halde. Koluyla ağzını sildi. "Hagrid'i hiç affetmeyeceğim. Hayatta olduğumuz için şanslıyız."
"Eminim Aragog'un onun arkadaşlarına zarar vermeyeceğini düşünmüştü."
"Hagrid'in sorunu da bu ya zaten!" dedi Ron, kulübenin duvarına vurarak. "Hep canavarların sanıldığı kadar kötü olmadığını düşünüyor. Peki, sonuçta bu ona ne kazandırdı? Azkaban'da bir hücre!" Artık engel olunamaz bir şekilde titriyordu. "Bizi oraya göndermenin ne anlamı vardı? Merak ediyorum, ne öğrendik?"
"Hagrid'in Sırlar Odası'nı hiç açmadığını," dedi
Harry. Pelerin'1 Ron'un üstüne çekti ve yürütmek için kolunu dürttü. "O masumdu."
Ron yüksek sesle burnundan soludu. Belli ki dolapta Aragog beslemek ona pek masum bir şey gibi görünmüyordu.
Şatoya yaklaşınca Harry ayaklarını saklasın diye Pelerin'i düzeltti, sonra gacırdayan ön kapılan iterek açtı. Giriş Salonu'nü dikkatle geçip mermer merdivenleri çıktılar, tetikteki gözcülerin yürüdüğü yerlerden geçerken nefeslerini tuttular. Sonunda Gryffindor ortak salonuna ulaşıp rahatladılar. Ateş artık köze dönüşmüştü. Pelerin'i çıkarıp, yatakhanelerine giden dönen merdiveni tırmandılar.
Ron üstündekileri çıkarmaya zahmet bile etmeden kendini yatağa fırlattı. Ancak Harry’nin pek uykusu yoktu. Dört direkli yatağının kenarında oturdu ve Aragog'un söylediklerinin her kelimesi üzerine uzun uzun düşünmeye başladı.
Şatoda bir yerlerde saklanan yaratık, Voldemort'un canavar olanı gibi bir şeye benziyordu - diğer canavarlar bile onun adını söylemek istemiyorlardı. Ama o ve Ron bu yaratığın ne olduğunu ya da kurbanlarını nasıl taşlaştırdığını bulmak konusunda bir arpa boyu yol almış değillerdi. Hagrid bile Sırlar Odası'nın içindeki şeyin ne olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti.
Harry bacaklarını yatağına çekti ve yastıklarına yaslanarak kule penceresinden ayın pırıltısını izlemeye başladı.
Başka ne yapabileceğini bilmiyordu. Her yerde bir çıkmaza toslamışlardı. Riddle yanlış kişiyi yakalamıştı, Slytherin'in vârisi kurtulmuştu ve kimse bu kez Sırlar Odası'nı açanın aynı kişi mi yoksa bir başkası mı olduğunu bilemezdi. Soracak başka kimse kalmamıştı. Harry uzanıp gene Aragog'un söylediklerini düşündü.
Tam uyku bastırmıştı ki, son bir umut kapısı fark etti ve birden doğrulup oturdu.
"Ron," diye fısıldadı karanlıkta. "Ron!"
Ron, Fang'inkini andırır bir ciyaklamayla uyanıp çılgın bir halde etrafına bakındı, sonra Harry'yi gördü.
"Ron - o ölen kız. Aragog onun bir tuvalette bulunduğunu söylemişti," dedi Harry, köşede Neville'in burnunu çeke çeke horlamasına aldırmadan. "Ya hiç tuvaletten ayrılmadıysa? Ya hâlâ oradaysa?"
Ron ay ışığında kaşlarını çatarak gözlerini ovuşturdu. Sonra anladı.
"Hayır, o olamaz - Mızmız Myrtle'dan bahsetmiyorsun, değil mi?"

GeCeLeR 12-10-2006 01:40 AM

ON ALTINCI BÖLÜM
Sırlar Odası


"Tuvalette onca zaman geçirdik, hemen dibimizdeydi," dedi Ron ertesi gün kahvaltıda acı acı. "Ona sorabilirdik, ama şimdi..."
Örümcek aramak yeterince zor olmuştu zaten. Öğretmenleri atlatıp bir kızlar tuvaletine girmek, hele ilk saldırının gerçekleştiği yerin hemen yanı başındaki tuvalete girmek, imkânsıza yakın olacaktı.
Ama o günkü ilk dersleri Biçim Değiştirme sırasında, haftalardır ilk kez Sırlar Odası'nı akıllarından çıkaran bir şey oldu. Ders başlayalı on dakika olmuştu ki, Profesör McGonagall haziranın birinci günü, yani tam bir hafta sonra sınavların başlayacağını söyledi.
"Sınavlar mı?" diye uludu Seamus Finnigan. "Hâlâ sınav mı oluyoruz?"
Harry'nin arkasından bir gümbürtü yükseldi. Neville Longbottom'ın asası elinden kayıp sırasının ayaklarından birini yok etmişti. Profesör McGonagall kendi asasını sallayarak bacağı geri getirdi ve kaşlannı çatarak Seamus'a döndü.
"Şu sıralarda okulu açık tutmamızın tek amacı eğitime devam etmenizi sağlamak," dedi sertçe. "Bu yüzden her zamanki gibi sınav yapılacak, eminim hepiniz öğrendiklerinizi sıkı sıkı tekrar ediyorsunuzdur."
Sıkı sıkı tekrar etmek mi?! Şatoda şartlar böyleyken sınav yapılacağı Harry'nin hiç aklına gelmemişti. Odayı isyankâr homurdanmalar sardı, bu durum da Profesör McGonagall'ın kaşlarını daha da çatmasına neden oldu. "Profesör Dumbledore, okulu mümkün olduğunca normal bir şekilde devam ettirme talimatı vermişti," dedi. "Buna bu yıl ne kadar öğrendiğinizi kontrol etmenin de dahil olduğunu söylememe herhalde gerek yoktur.'
Harry başını eğip, terliğe çevirmesi gereken bir çift tavşana baktı. Bu yıl şimdiye kadar ne öğrenmişti? Bir sınavda işine yarayacak hiçbir şey gelmiyordu aklına.
Ron ise sanki az önce biri ona gidip Yasak Orman'da yaşamasını söylemiş gibi görünüyordu.
Tiz bir ıslık çalmaya başlamış olan asasını kaldırarak, "Bununla sınava girdiğimi düşünebiliyor musun?" diye sordu Harry'ye.
İlk sınavlarından üç gün önce, Profesör McGonagall kahvaltıda bir duyuru daha yaptı.
"Müjdem var," dedi. Bunun üzerine Büyük Salon, sessizleşeceğine gürültüye boğuldu.
"Dumbledore geri dönüyor!" diye neşeyle bağırdı birkaç kişi.
Ravenclaw masasından bir kız, "Slytherin'in vârisini yakaladınız!" diye çığlık attı.
"Quidditch maçlarına devam ediliyor!" diye kükredi Wood heyecanla.
Gürültü dinince, Profesör McGonagall lafına devam etti: "Profesör Sprout sonunda Adamotları'nın kesime hazır olduğunu söyledi bana. Bu gece, taşlaşmış olanları eski hallerine döndürebileceğiz. Herhalde söylememe gerek yoktur: İçlerinden biri bize, onlara kimin ya da neyin saldırdığını söyleyebilir. Ben bu korkunç yılın suçluyu yakalamamızla sona ereceği konusunda umutluyum."
Salonu bir coşku seli kapladı. Harry, Slytherin masasına baktı ve Draco Malfoy'un bu coşkuyu paylaşmadığını görünce şaşırmadı. Ron ise günlerdir olmadığı kadar mutlu görünüyordu.
"Myrtle'a sormuşuz sormamışız, fark etmeyecek o zaman!" dedi Harry'ye. "Herhalde Hermione'yi uyandırdıklarında, merak ettiğimiz her şeyin cevabını verebilecek! Hoş, üç gün sonra sınavların başladığını öğrendiğinde deliye dönecek ya. Dersleri tekrar etmedi çünkü. Belki de sınavlar bitene kadar onu öyle bırakmak daha nazikçe bir hareket olur."
O sırada Ginny Weasley geldi ve Ron'un yanına oturdu. Gergin ve kaygılı görünüyordu, Harry onun ellerini kucağında kıvırıp durduğunu gördü.
“Ne oldu?" dedi Ron, biraz daha lapa alarak. Ginny bir şey söylemedi, ama yüzünde korku dolu bir ifadeyle Gryffindor masasına göz gezdirdi. Yüzündeki ifade Harry'ye birini hatırlatıyordu ama, kimi hatırlattığını çıkaramıyordu.
"Çıkar ağzındaki baklayı," dedi Ron, ona bakarak. Harry birden Ginny'nin kimi andırdığını fark etti. Sandalyesinde hafif hafif ileri geri sallanıyordu. Tıpkı Dobby’nin yasak bilgi vermenin eşiğine geldiğinde sallandığı gibi.
"Bir şey söylememlazım," diyemırıldandı, Harry'ye bakmamaya dikkat ederek. "Nedir?" dedi Harry.
Ginny sanki doğru sözcükleri bulamıyormuş gibi görünüyordu.
"Ne?" dedi Ron.
Ginny ağzını açtı, ama ses çıkmadı. Harry öne doğru eğilip, Ginny ve Ron dışında kimse onları duymasın diye usulca konuştu.
"Sırlar Odası'yla ilgili bir şey mi? Bir şey mi gördün? Tuhaf davranan birini mi?"
Ginny derin bir soluk aldı ve tam o anda Percy Weasley çıkageldi. Yorgun ve solgun görünüyordu.
"Yemeğini bitirdiysen, yerine oturacağım, Ginny. Açlıktan ölüyorum. Devriye görevim yeni bitti."
Ginny sandalyesine elektrik verilmiş gibi fırladı, Percy'ye kaçamak, korku dolu bir bakış fırlattı ve uzaklaştı. Percy oturup masanın ortasından bir fincan kaptı. "Percy!" dedi Ron kızgın bir sesle. "Tam bize önemli bir şey söylemek üzereydi!"
Percy çayını yudumlamaktayken, birden tıkandı. "Ne tür bir şey?" dedi öksürerek.
"Tam ona tuhaf bir şey görüp görmediğini sormuştum, oda-".
"Ha - o mesele - onun Sırlar Odası'yla bir ilgisi yok," dedi Percy hemen.
"Nereden biliyorsun?" dedi Ron Kaşlarını kaldırmıştı.
"Şey, ee, ille de bilmeniz gerekiyor... Ginny, ee, geçen gün ben tam şey, neyse – mesele şu ki beni bir şey yaparken gördü, ben de, ehem, bundan kimseye bahsetmemesini istedim. Doğrusu onun sır tutacağım düşünmüştüm. Önemli bir şey değil, gerçekten, ama ben yine de..."
Hany, Percy’yi hiç bu kadar rahatsız görmemişti.
"Ne yapıyordun, Percy?" dedi Ron sırıtarak. "Haydi, söyle bize, gülmeyeceğiz."
Percy onun gülümsemesine cevap vermedi.
"Şu ekmeği uzatsana, Harry, açlıktan ölüyorum."
Harry ertesi gün bütün esrarın kendilerinin yardımı olmadan da çözülebileceğini biliyordu, ama Myrtle'la konuşma fırsatı çıkarsa bunu es geçecek de değildi. Ve onun şansına, sabahın ortasında Gilderoy Lockhart onları Sihir Tarihi dersine götürürken, o fırsat çıktı.
Lockhart tehlikenin geçtiği konusunda onlara defalarca temin etmiş, her seferinde de yanıldığı hemen ortaya çıkmıştı. Yine de artık koridorda başlarına bir şey gelmesin diye onlara eşlik etmenin boşuna zahmet olduğuna bütün kalbiyle inanıyordu. Saçı her zamanki gibi parlak değildi; gecenin büyük bir bölümünde uyumamış ve dördüncü katta devriye gezmişe benziyordu. "Bunu bir kenara yazın," dedi, onların başında bir köşeyi dönerek, "O zavallı taşlaşmış insanların ağzından çıkacak ilk kelime, "Hagrid'di," olacak. Doğrusu Profesör McGonagall'ın bütün bu güvenlik önlemlerini gerekli bulmasına şaşıyorum."
"Bence haklısınız, efendim," dedi Harry. Ron şaşkınlıktan kitaplarını düşürdü.
"Teşekkür ederim, Harry," dedi Lockhart kibarca. Hufflepufflardan oluşan uzun bir sıranın geçmesini beklediler. "Yani biz öğretmenlerin, öğrencileri sınıflarına götürmek ve bütün gece nöbet tutmak dışında da yeterince işi var zaten..."
"Doğru," dedi Ron, Harry'nin ne yapmak istediğini anlayarak. "Niye bizi burada bırakmıyorsunuz, efendim, sadece bir koridorluk yolumuz kaldı."
"Bir şey diyeyim mi, Weasley, sanırım öyle yapacağım," dedi Lockhart. "Gidip bir sonraki dersime hazırlanmalıyım."
Ve hızla yanlarından ayrıldı.
"Derse hazırlanacakmış,” diye dudak büktü Ron arkasından. "Saçımı tarayacağım desene şuna."
Arkada kalıp diğer Gryfrmdor'lann gitmesini beklediler, sonra da bir yan koridora dalıp hızla Mızmız Myrtle'ın tuvaletine doğru ilerlediler. Ama tam zekice planlarından dolayı birbirleri;kutluyorlardı ki... "Potter! Weasley! Ne yapıyorsunuz?"
Profesör McGonagall'dı bu. Kızgınlıktan dudaklarını öyle sıkmıştı ki, ağzı zar zor seçiliyordu.
"Biz - biz -" diye geveledi Ron. "Biz gidip -" "Hermione'ye bakacaktık," dedi Harry. Ron da, Profesör McGonagall da gözlerini ona diktiler.
"Onu çok uzun süredir görmedik, Profesör," diye aceleyle devam etti Harry, Ron'un ayağına basarak. "Gizlice hastane kanadına girip, ona Adamotları'nın hazır olduğunu ve, şeyy, merak etmemesini söyleyecektik."
Profesör McGonagall hâlâ gözlerini dikmiş ona bakıyordu ve Harry onun ha patladığını ha patlayacağını düşünüyordu. Ama Profesör onun yerine, tuhaf, kısık bir sesle konuştu.
"Tabii," dedi. Harry şaşkınlık içinde, boncuk gibi gözünün kenarında bir damla yaşın parıldadığını gördü. "Tabii, biliyorum bundan en çok etkilenenler, onların arkadaşları... Çok iyi anlıyorum. Evet, Potter, tabii ki Miss Granger’ı ziyaret edebilirsiniz. Ben Profesör Binns'e nereye gittiğinizi söylerim. Madam Pomfrey'e benim izin verdiğimi söyleyin."
Harry ve Ron, bunu ceza almadan atlattıklarına inanmakta güçlük çekerek uzaklaştılar. Köşeyi döndüklerinde, Profesör McGonagall'in burnunu çektiğini açık bir şekilde duydular.
"İşte bu," dedi Ron hararetle, "şimdiye kadar uydurduğun en iyi hikâyeydi."
Şimdi hastane kanadına gidip Madam Pomfrey'e, Hermione'yi ziyaret etmek için Profesör McGonagall'dan izin aldıklarını söylemekten başka çareleri yoktu.
Madam Pomfrey, pek gönülsüzce olsa da, onları gene içeri aldı.
"Taşlaşmış biriyle konuşmanın hiç anlamı yok," dedi. Hermione'nin yanı başındaki sandalyeye oturduklarında ona hak vermek zorunda kaldılar. Hermione'nin yüzündeki ifadeden anlaşıldığına göre, ziyaretçileri olduğundan haberi bile yoktu. Pekâlâ onun yerine yatağının yanındaki dolaba da söyleyebilirlerdi endişelenmemesini.
"Yine de saldırganı gördü mü merak ediyorum," dedi Ron, üzüntüyle Hermione'nin kaskatı suratına bakarak. "Çünkü herkese sinsice yaklaşıp saldırdıysa kimse görmemiş olacak..."
Ama Harry, Hermione'nin yüzüne bakmıyordu. Dikkatini onun sağ eline vermişti. Hermione'nin sağ eli battaniyesinin üstünde sımsıkı kapalı duruyordu ve Harry başını yaklaştırıp baktığında, yumruğunun içinde bir parça kâğıt olduğunu gördü.
Madam Pomfrey'in etrafta olmadığını gördükten sonra, Ron'a bunu gösterdi.
"Çıkarmaya çalış," diye fısıldadı Ron. Sandalyesini Madam Pomfrey'in Harry'yi görmesine engel olacak bir açıya çekti.
Kolay iş değildi. Hermione'nin eli kâğıdı öyle sıkı tutuyordu ki, Harry onu yırtacağından emindi. Ron, Madam Pomfrey'i kollarken, Harry kâğıdı büktü, çekti ve sonunda, gerilimli dakikaların ardından, Hermione'nin elinden kurtarmayı başardı.
Çok eski bir kitaplık kitabından koparılmış bir sayfaydı bu. Harry kâğıdı hevesle düzeltti. Ron da okuyabilmek için eğildi.
Bu topraklarda gezen onca korkunç hayvanın ve canavarın hiçbiri, Basilisk ya da diğer adıyla Yılanların Kralından daha garip, ondan daha ölümcül değildir. Devasa boyutlara ulaşabilen ve yüzyıllarca yaşayabilen bu yılan, bir karakurbağasının altında kırılmış bir tavuk yumurtasından doğar. Öldürme yöntemleri hayret vericidir, çünkü öldürücü ve zehirli dişlerinin dışında, Basilisk'in bir de katil bakışları vardır: Gözlerinden çıkan ışına maruz kalan herkes ani bir şekilde can verir, örümcekler, can düşmanları oları Basilisk geldiğinde kaçar. Basilisk ise sadece horozun ötüşünden kaçar, çünkü horozun ötüşü onun için ölümcüldür.
Bunun hemen altına, Harry'nin Hermione'ye ait olduğunu çıkardığı bir el yazısıyla, tek bir kelime yazılmıştı. Borular.
Sanki biri aniden zihninde bir lamba yakmıştı.
"Ron," diye soludu, "işte bu. İşte cevap bu. Oda'daki canavar bir Basilisk - dev bir yılan! İşte bu yüzden ben her yerde o sesi duyuyordum, ama başka kimse duyamıyordu. Çünkü ben Çataldili anlıyorum..."
Harry etrafındaki yataklara baktı.
"Basilisk insanları, onlara bakarak öldürüyor. Ama kimse ölmedi çünkü kimse onun gözlerine doğrudan bakmadı. Colin onu kamerasından gördü. Basilisk ka- meranın içindeki filmi yaktı, ama Colin sadece taşlaştı. Justin... Justin, Basilisk'i Neredeyse Kafasız Nick'in içinden görmüş olmalı! Bütün darbeyi Nick aldı, ama yine ölemezdi ya... Hermione ve Ravenclaw'lu o Sınıf Başkanı ise yanlarında aynayla bulundular. Hermione canavarın bir Basilisk olduğunu henüz öğrenmişti. Eminim karşısına çıkan ilk kişiyi, köşeyi dönmeden önce aynayla bakması konusunda uyarmıştır! O kız da aynasını çıkardı - ve -"
Ron'un ağzı bir karış açık kalmıştı.
"Peki ya Mrs Norris?" diye sordu merakla.
Harry uzun uzun düşünüp, Cadılar Bayramı gecesindeki sahneyi gözünün önüne getirdi.
"Su..." dedi usulca. "Mızmız Myrtle'ın tuvaletinden sızan su. Eminim Mrs Norris sadece Basilisk'in yansımasını gördü..."
Elindeki kâğıda hevesle göz gezdirdi. Okudukça her şey iyice yerine oturuyordu.
"Horoz ötüşü onun için ölümcüldür!" diye okudu yüksek sesle. "Hagrid'in horozları öldürülmüştü! Slytherin 'n vârisi, Sırlar Odası açıldıktan sonra şatonun yakınlarında bir horoz olsun istemiyordu! Örümcekler ondan kaçar! Her şey uyuyor!"
"Peki ama Basilisk etrafta nasıl dolaşıyordu?" dedi Ron. "İğrenç, koca bir yılan... Biri görürdü..."
Ancak Harry, Hermione'nin sayfanın dibine yazdığı kelimeyi gösterdi.
"Borular," dedi. "Borular... Ron, dolaşmak için tesisatı kullanıyor. O sesi duvarların içinde duyuyordum..."
Ron birdenbire Harry'nin koluna yapıştı.
"Sırlar Odası'nın girişi!" dedi boğuk bir sesle. "Ya bir tuvaletteyse? Ya-"
"- Mızmız Myrtle'ın tuvaletindeyse," dedi Harry.
Öylece kaldılar. Heyecan iliklerine kadar işlemişti. İnanamıyorlardı.
"Bu demektir ki," dedi Harry, "okuldaki tek Çatalağız ben olamam. Slytherin'in vârisi de Çatalağız. Basilisk'i öyle kontrol ediyorlardı."
"Ne yapacağız?" dedi Ron. Gözleri parıldıyordu. "Doğruca McGonagall'a mı gitsek?"
"Öğretmenler odasına gidelim," dedi Harry, ayağa fırlayarak. "On dakika içinde orada olur, teneffüs olmak üzere."
Koşarak aşağı indiler. Başka bir koridorda dolaşırken görülmek istemediklerinden, doğruca bomboş olan öğretmenler odasına girdiler. Koyu renk tahta sandalyeleri olan, büyük, panellerle kaplı bir odaydı bu. Heyecandan oturamayan Harry ve Ron, odanın içinde volta atmaya başladılar.
Ama teneffüs zili asla çalmadı. Onun yerine, koridorlarda Profesör McGonagall'ın sihirle güçlendirilmiş sesi yankılandı.
"Bütün öğrenciler binalanndaki yatakhanelere dönsün. Bütün öğretmenler, öğretmenler odasına. Hemen, lütfen."
Harry dönüp Ron'a baktı.
"Yeni bir saldırı daha olamaz, değil mi? Şimdi mi oldu yani?"
"Ne yapacağız?" dedi Ron, afallamış bir halde. "Yatakhaneye mi döneceğiz?"
"Hayır," dedi Harry. Etrafına bakındı. Sol tarafında, öğretmenlerin pelerinleriyle dolu, çirkin bir gardırop vardı. "Şuraya. Neler olmuş bir duyalım. Sonra onlara öğrendiklerimizi anlatabiliriz."
Gardıroba saklanıp tepelerinde yüzlerce kişinin koşuşturmasını dinlediler. Sonra öğretmenler odasının kapısı hızla açıldı. Küf kokulu pelerin yığınının arasından, öğretmenlerin odaya girişini izlediler. Bazıları şaşkın, diğerleriyse düpedüz korkmuş görünüyordu. Sonra Profesör McGonagall geldi.
"Sonunda olan oldu," dedi sessiz odaya. "Canavar, bir öğrenciyi alıp götürdü. Hem de Oda'nın içine."
Profesör Flitwick bir çığlık kopardı. Profesör Sprout ellerini ağzına kapadı. Snape iskemlesinin arkasını sıkıca kavradı ve, "Bundan nasıl emin olabiliyorsunuz?" dedi.
"Slytherin'in vârisi," dedi Profesör McGonagall. Bembeyaz kesilmişti. "Bir mesaj daha bıraktı. Tam ilkinin altına, iskeleti sonsuza dek Oda'da yatacak."
Profesör Flitwick gözyaşlarına boğuldu.
"Kim?" dedi Madam Hooch. Dizleri güçten düşmüş halde sandalyesine gömülmüştü. "Hangi öğrenci?"
"Ginny Weasley," dedi Profesör McGonagall.
Harry tam yanında Ron'un sessizce gardırop zeminine doğru kaydığını hissetti.
Profesör McGonagall, "Yarın bütün öğrencileri eve göndermemiz gerekecek," dedi. "Hogwarts'ın sonu bu. Dumbledore her zaman derdi ki..."
Öğretmenler odasının kapısı bir kez daha hızla açıldı. Harry bir an girenin Dumbledore olduğunu sandı. Ama Lockhart'tı ve yüzü sevinçle parlıyordu.
"Çok özür dilerim - uyuyakalmışım - ne kaçırdım?"
Diğer öğretmenlerin ona, nefreti son derece andıran bir duyguyla baktığını fark etmemiş gibiydi. Snape öne çıktı.
"Tam da adamı," dedi. "Tam gereken kişi. Bir kız canavar tarafından kaçırıldı, Lockhart. Sırlar Odası'na götürüldü. Sonunda kendini gösterme zamanın geldi."
Lockhart'in beti benzi attı.
"Doğru, Gilderoy," diye katıldı Profesör Sprout. "Tam da dün gece, Sırlar Odası'na girişin nerede olduğunu baştan beri bildiğini söylemiyor muydun sen?"
"Ben - şey, ben -" diye tükürür gibi konuştu Lockhart.
"Evet, bana oranın içinde ne olduğunu kesinlikle bildiğini söylemedin mi?" diye katıldı Profesör Flitwick.
"De-dedim mi öyle bir şey? Hatırlamıyorum..." "Ben şunu kesinlikle hatırlıyorum ki, Hagrid yakalanmadan canavarla şansını deneyemediğine üzüldüğünü söylemiştin," dedi Snape. "Bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarını, daha en başından istediğini yapmakta serbest bırakılman gerektiğini söylememişmiydin?"
Lockhart yüzleri taş gibi kaskatı duran meslektaşlarına baktı.
"Ben... ben hiç... Galiba yanlış anlamışsınız..."
"O halde bu işi sana bırakıyoruz, Gilderoy," dedi Profesör McGonagall. "Bu iş için bu gece çok uygun bir zaman. Kimsenin ayağının altında dolaşmamasını sağlayacağız. Canavarla kendi başına kapışabileceksin. İşte nihayet sana istediğin serbestlik."
Lockhart ümitsizce etrafına bakındı, ama kimse yardımına koşmadı. Artık hiç de yakışıklı görünmüyordu. Dudağı titriyordu ve otuz iki dişini sergileyen gülümsemesi olmadan cılız ve zavallı görünüyordu.
"P-pekâlâ," dedi. "Ben - ben odamda, hazırlanıyor olacağım."
Ve odadan çıktı.
"İşte oldu” dedi Profesör McGonagall. Burun delikleri titriyordu. "Bu sayede asıl o ayak altından çekilir. Bina Sorumluları gidip olanlar hakkında öğrencilerine bilgi vermeli. Hogwarts Ekspresi'nin yarın ilk iş onları eve götüreceğini söyleyin. Diğerleri lütfen yatakhane dışında öğrenci kalıp kalmadığını kontrol etsin."
Öğretmenler kalkıp birer birer çıktılar.
Büyük ihtimalle Harry'nin hayatının en kötü günüydü bu. O, Ron, Fred ve George, Gryffindor ortak salonunun bir köşesinde oturmuşlar, birbirlerine tek kelime bile edemiyorlardı. Percy orada değildi. Mr ve Mrs
Weasley'ye bir baykuş göndermeye gitmiş, sonra da kendini yatakhanesine kapatmıştı.
Hiçbir öğleden sonra o gün olduğu kadar uzun sürmemişti ve Gryffindor Kulesi hiçbir zaman o kadar kalabalık ama o kadar sessiz olmamıştı. Günbatımına doğru, Fred ve George artık orada oturamayıp yatmaya çıktılar.
Ron, öğretmenler odasındaki gardıroba girdiklerinden beri ilk kez konuşarak, "Bir şey biliyordu, Harry," dedi. "O yüzden kaçırıldı. Percy'yle ilgili aptalca bir şey değildi bu. Sırlar Odası'yla ilgili bir şey keşfetmişti. Herhalde o yüzden -"
Ron deli gibi gözlerini ovuşturdu. "Yani, o bir safkandı. Başka bir sebebi olamaz."
Harry güneşin kan kırmızısı bir renkte, ufkun altına gömülmekte olduğunu görebiliyordu. Şimdiye kadar kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti. Keşke elinden bir şey gelseydi. Ne olursa.
"Harry," dedi Ron, "sence ufak bir ihtimal de olsa o hâlâ - yani -"
Harry ne diyeceğini bilemiyordu. Ginny nasıl hâlâ hayatta olabilirdi ki?
"Bir şey diyeyim mi?" dedi Ron. "Bence gidip Lockhart'la konuşalım. Ona bildiklerimizi anlatalım. Oda'ya girmeye çalışacak. Ona Oda'nın nerede olduğunu düşündüğümüzü söyleriz, orada bir Basilisk olduğunu da söyleriz."
Harry'nin aklına başka bir şey gelmediğinden ve bir şeyler yapmak istediğinden, kabul etti. Etraflarındaki Gryffindor'lar o kadar perişandı ve Weasley'ler için o kadar üzülüyorlardı ki, kalkıp salonu geçerek portre deliğinden çıktıklarında kimse onları durdurmaya kalkışmadı.
Lockhart'ın odasına giderlerken karanlık basmak üzereydi. İçeride epey faaliyet var gibiydi. Kulaklarına sürtünme, vurma ve telaşlı ayak sesleri geliyordu.
Harry kapıyı çaldığında içeride ani bir sessizlik oldu. Sonra kapı olabilecek en az şekilde aralandı ve o aralıktan Lockhart'ın gözünün dışarı baktığını gördüler.
"Ah... Mr Potter... Mr Weasley..." dedi, kapıyı biraz daha aralayarak. "Şu anda hayli meşgulüm. Kısa sürecekse..."
"Profesör, elimizde sizin için bazı bilgiler var," dedi Harry. "İşinize yarayacağını düşünüyoruz."
"Ee - şey - aslında pek de -" Lockhart'ın yüzünün görebildikleri tarafı çok rahatsız görünüyordu. "Yani -şey - peki."
Kapıyı açtı ve içeri girdiler.
Odası neredeyse tamamen toparlanmıştı. Yerde iki tane büyük, açık sandık duruyordu. Birine yeşim yeşili, leylak rengi, gece yarısı mavisi cüppeler aceleyle yerleştirilmişti; diğerine de kitaplar tıkılmıştı. Duvarları kaplayan fotoğraflar şimdi masanın üstündeki kutulara konmuştu.
"Bir yere mi gidiyorsunuz?" dedi Harry.
"Ee, şey, evet," dedi Lockhart, konuşurken kapının arkasından kendisinin gerçek boyutlarda bir posterini çıkarıp katlamaya başlayarak. "Ani bir şey çıktı... gitmem gerekiyor..."
"Peki ya kız kardeşime ne olacak?" dedi Ron sarsılarak.
"Şey, ona gelince - ne talihsizlik," dedi Lockhart, gözlerini onlardan kaçırarak. Bir çekmeceyi açıp içindekileri bir çantaya boşaltmaya başlamıştı. "Kimse buna benim kadar üzül..."
"Siz Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenisiniz!" dedi Harry. "Şimdi gidemezsiniz! Tam da ortada bu kadar karanlık şeyler olurken!"
Lockhart şimdi cüppelerinin üstüne çoraplarını yerleştirmeye başlamıştı. "Şey, şunu söylemeliyim ki... bu işi kabul ettiğimde..." diye mırıldandı, "iş tanımında böyle... böyle bir şey.."
"Yani kaçıyor musun?" dedi Harry inanamayarak. "Kitaplarında yaptığın onca şeyden sonra?"
"Kitaplar yanıltıcı olabilir," dedi Lockhart dikkatle.
"Onları sen yazdın!" diye bağırdı Harry.
"Evlat," dedi Lockhart, doğrulup Harry'ye kaşlarını çatarak. "Lütfen sağduyunu kullan. Eğer insanlar o işleri benim yaptığımı düşünmeseler, kitaplarım bunun yarısı kadar satmazdı. Kimse yaşlı ve çirkin bir Ermeni büyücünün yaptıklarını okumak istemiyor, her ne kadar bir köyü ********lardan kurtarmış olsa da. Ön kapakta korkunç görünüyor. Giyinmekten zerre kadar anladığı yok. Bandon Ölüm Perisi'ni kovan cadıysa tavşan dudaklıydı. Yani, hadi ama..."
"Yani diğer insanların yaptığı şeyleri kendine mi mal ediyordun sadece?" dedi Harry inanamayarak.
"Harry, Harry," dedi Lockhart, sabırsızca başını sallayarak. "Hiç de o kadar basit değil. Yoğun çalıştım. Bu insanları bulmam gerekiyordu. Yaptıkları şeyleri tam olarak nasıl yaptıklarını sormam gerekiyordu. Sonra da her şeyi kendilerinin yaptıklarını hatırlamasınlar diye onlara Hafıza Büyüsü yapmam gerekiyordu. Gurur duyduğum bir şey varsa, o da Hafıza Büyü'lerimdir. Hayır, hiç de kolay olmadı, Harry. Sırf kitap imzalamaktan, fotoğraf çektirmekten ibaret değil bu iş. Şöhret istiyorsan, uzun ve zahmetli bir çalışmaya hazırlıklı olmalısın."
Sandıklarının kapaklarını kapattı ve kilitledi.
"Bir bakalım," dedi. "Oldu, sanırım her şey tamam. Evet. Yalnızca bir şey kaldı geriye."
Asasını çekip onlara döndü.
"Çok özür dilerim, çocuklar, ama şimdi size Hafıza Büyüsü yapmak zorundayım. Sırlarımı herkese açıklayarak ortalıkta dolaşmanıza izin veremem. Sonra tek bir kitap bile satamam..."
Harry tam vaktinde asasına uzandı. Lockhart kendininkine ancak ulaşmıştı ki, Harry bağırdı: "Expelliarmus!"
Lockhart arkaya uçup sandığının üstüne düştü. Asası da havaya fırlamıştı; Ron onu yakalayıp pencereden dışarı fırlattı.
Harry öfkeyle, "Profesör Snape'in bize bunu öğretmesine izin vermemeliydin," dedi vye Lockhart'ın sandığını tekmeleyerek kenara itti. Lockhart kafasını kaldırmış ona bakıyordu, yine zavallı görünüyordu. Harry asasını hâlâ ona doğru tutuyordu.
"Ne yapmamı istiyorsunuz?" dedi Lockhart güçsüzce. "Sırlar Odası'nın nerede olduğunu bilmiyorum. Elimden hiçbir şey gelmez."
"Şanslısın," dedi Harry, asasının ucunu Lockhart'dan ayırmadan onu ayağa kalkmaya zorlayarak. "Nerede olduğunu biz biliyoruz galiba. Dahası, içinde ne olduğunu da. Gidelim."
Lockhart'la birlikte odadan çıktılar, en yakın merdivenlerden aşağı indiler, duvarda mesajların parladığı koridoru geçtiler ve Mızmız Myrtle'ın tuvaletinin kapısına geldiler.
Önden Lockhart'ı gönderdiler. Harry onun titrediğini gördüğüne memnun oldu.
Mızmız Myrtle son tuvaletin sifonunun üstünde oturuyordu.
"Ha, sen miydin," dedi Harry'yi görünce. 'Bu defa ne istiyorsun?"
"Sana nasıl öldüğünü sormak istiyorum," dedi Harry.
Birden Myrtle'ın görünümü baştan aşağı değişti. Sanki ona hiç bu kadar gurur verici bir soru sorulmamış gibi görünüyordu.
"Ah, korkunçtu," dedi zevkle. "Tam burada oldu. Bu bölmede öldüm. Çok iyi hatırlıyorum. Olive Hornby gözlüğümle alay edip durduğundan, saklanmıştım. Kapı kilitliydi, ağlıyordum. Sonra birinin içeri girdiğini duydum. Tuhaf bir şey söyledi. Başka bir dildeydi sanırım. Neyse, bana garip gelen, konuşanın bir erkek olabilirdi. Ben de ona gidip kendi tuvaletini kullanmasını söylemek için kapıyı açtım ve -" Myrtle önemli önemli şişindi, yüzü parıldıyordu. "Öldüm."
"Nasıl?" dedi Harry.
"Hiçbir fikrim yok," dedi Myrtle alçak sesle. "Sadece büyük, sarı bir çift göz gördüğümü anımsıyorum. Bütün bedenim zapt edilmişti sanki, sonra uzaklara doğru süzülmeye başladım..." Harry'ye hülyah gözlerle baktı. "Sonra yine geri döndüm. Çünkü Olive Hornby'ye musallat olmaya kararlıydım.. Ah, gözlüğüme güldüğüne nasıl pişman oldu bilemezsin."
"Gözleri tam olarak nerede görmüştün?" dedi Harry.
"Şurada bir yerde." Parmağıyla tuvaletinin önündeki lavabo civarını işaret ediyordu.
Harry ve Ron hemen oraya gittiler. Lockhart yüzünde katıksız bir dehşet ifadesiyle, epey geride duruyordu.
Sıradan bir lavaboya benziyordu. Her santimetresini incelediler, alttaki borular da dahil her rarafına baktılar. Sonra Harry bir şey gördü: Bakır musluk ların birinin kenarına minicik bir yılan kazınmıştı
Harry musluğu çevirmeye çalışırken, Myrtle rieşpv le, "O musluk hiçbir zaman çalışmamıştır," dedi
"Harry" dedi Ron, “bir şey büyle Çataldili'nde bi şey."
"Ama -};Harry ciuaünmev Lı^ıau*b.......
yalnızca karşısında gerçek bir yılan olduğu zaman Çataldili konuşabilmiş ti Minicik aynaya dikkatle onun örnek bir yılan olduğunu düşünerek;
"Açıl," dedi.
Ron'a baktı, ama Ron başım hayır anlamında salladı.
"İngilizce," dedi.
Harry yine yılana bakıp, irade gücüyle kendini onun gerçek olduğuna inandırmaya çalıştı. Başını biraz oynatınca, mum ışığında sanki kıpırdıyor gibi görünüyordu.
"Açıl," dedi.
Ancak kulağına gelen bu değildi; ağzından garip bir tıslama çıkmıştı. Musluk göz alıcı beyaz bir ışıkla parladı ve dönmeye başladı. Az sonra lavabo da hareket etmeye başladı. Lavabo gömülüp gözden kayboldu ve ardında geniş bir boru bıraktı. Bir insanın içine sığabileceği kadar geniş bir boru.
Harry, Ron'un nefesini tuttuğunu duydu ve bir kez daha yukarı baktı. Ne yapacağına karar vermişti. "Ben oraya iniyorum," dedi.
Tam da Oda'ya girişi bulmuşken, Ginny'nin hayatta olduğuna dair ufacık, küçücük bir ihtimal bile olsa, gitmemezlik edemezdi. "Ben de," dedi Ron. Kısa bir sessizlik oldu.
"Eh, bana pek ihtiyacınız yok gibi görünüyor," dedi Lockhart, eski gülümsemesini andıran bir ifadeyle. "Ben ufak ufak -"
Elini kapının kulpuna götürdü, ama Ron ve Harry asalarım ona doğrulttular.
"Önden buyur," diye hırladı Ron.
Lockhart, beti benzi atmış ve asasız halde, açıklığa yaklaştı.
"Çocuklar," dedi zayıf bir sesle. "Çocuklar, bunun ne faydası olacak?"
Harry onu asasıyla sırtından dürttü. Lockhart bacaklarını borunun içine soktu.
"Bence bu hiç -" diyordu ki, Ron onu itti ve Lockhart kayarak gözden kayboldu. Harry de hemen onu izledi. Yavaşça boruya girdi, sonra kendini bıraktı.
Sonsuz, yapış yapış, karanlık bir kaydıraktan aşağı son hızla kaymaya benziyordu bu. Her yöne doğru başka bir sürü boru ayrıldığını görüyordu. Ama hiçbiri onlarınki kadar geniş değildi. İçinde kaydıkları boru kıvrılıyor, dönüp duruyor, çok dik bir eğimle aşağı doğru iniyordu. Harry okulun altında, zindanların da aşağısında bir yere doğru düşmekte olduğunu anlamıştı. Arkasında Ron'un dönemeçlerde sağa sola çarptığını duyabiliyordu.
Tam yere çarptığında ne olacağı konusunda endişelenmeye başlamıştı ki, boru düzleşti ve Harry borunun ucundan fırlayarak, ıslak bir darbe sesiyle yere indi. İçinde ayakta durulabilecek kadar geniş olan karanlık, taştan bir tünele gelmişlerdi. Lockhart biraz ileride ayağa kalkıyordu. Yapış yapış bir şeyle kaplıydı ve korkudan bembeyazdı. Ron da hızla borudan fırlarken Harry kenara çekildi.
"Okulun kilometrelerce altında olmalıyız," dedi Harry. Sesi kapkara tünelde yankılandı.
Ron, karanlık ve yapış yapış duvarlara gözlerini kı- sarak bakıp, "Büyük ihtimalle gölün altında bir yerde," dedi.
Dönüp ileride uzanan karanlığa baktılar.
Harry, "Lumos!" diye mırıldandı ve asası bir kez daha aydınlandı. "Haydi," dedi Ron ve Lockhart'a. Adımları ıslak zeminde gürültüyle şapırdayarak ilerlemeye başladılar.
Tünel öylesine karanlıktı ki, anca. biraz önlerini görebiliyorlardı. Islak duvarlara yansıyan gölgeleri asa ışığında korkunç görünüyordu.
"Unutmayın," dedi Harry sessizce, "en ufak bir hareket görürseniz, hemen gözlerinizi kapatın..."
Ama tünel mezar gibi sessizdi ve duydukları ilk ses, Ron'un bir şeyin üstüne basmasından çıkan çatırtı oldu. Sonra bunun bir fare kafatası olduğu ortaya çıktı. Harry asasını indirip aşağı baktı, yerin Küçük hayvan kemikleriyle kaplı olduğunu gördü. Eğer Ginny'yi bulurlarsa onun neye benziyor olacağını düşünmemeye çalışarak ilerleyip karanlık bir köşeyi döndü.
Ron, Harry'nin omzunu sıkıca tutarak, 'Harry, orada, yukarıda bir şey var..." dedi boğuk bir sesle.
Oldukları yerde donakalıp baktılar. Harry tünel boyunca uzanmış, devasa ve kıvrımlı bir şeyin sadece ana hatlarını görebiliyordu. Gördüğü şey kımıldamıyordu.
"Belki uyuyordur," diye soludu, arkaya dönüp diğer ikisine bakarak. Lockhart elleriyle gözlerini kapatmıştı. Harry o şeye bakmak için yine önüne dördü; kalbi öylesine hızlı çarpıyordu ki, canı yanıyordu.
Asasını havaya kaldırdı ve gözlerini kısabildiğince kısarak ağır ağır ilerledi.
Işık, dev gibi bir yılan derisini aydınlattı. Parlak, zehirli yeşil renkte parlayan deri, tünel zemininde boylu boyunca uzanıyordu. Bu deriyi döken yaratık en az altı metre boyunda olmalıydı.
"Vay be," dedi Ron güçsüzce.
Arkalarında ani bir kıpırtı oldu. Gilderoy Lockhart'ın dizleri çözülmüştü.
Ron asasını Lockhart'a doğrultarak, sert bir sesle, "Kalk ayağa," dedi.
Lockhart ayağa kalktı - ve Ron'un üzerine atılıp onu yere devirdi.
Harry öne fırladı, ama artık çok geçti. Lockhart nefes nefese doğruluyordu, elinde Ron'un asası, yüzünde de yine parıldayan bir gülümseme vardı.
"Macera burada sona eriyor, çocuklar!" dedi. "Bu deriden bir parça alıp okula geri döneceğim ve onlara kızı kurtarmak için çokgeciktiğimi, sizinse onun parçalanmış bedenini gördüğünüzde trajik bir biçimde aklınızı yitirdiğinizi söyleyeceğim. Anılarınızla vedalaşın!" Ron'un Büyülü Seloteyp'le yapıştırılmış asasını başının üstüne kaldırdı ve bağırdı: "Obliviate!"
Asa küçük bir bomba gücüyle patladı. Harry kollarıyla başını kapattı ve çökmeye başlayan tünel tavanının altında kalmamak için, yılan derisinin üstünde kaya kaya kaçtı. Az sonra tek başına, kopmuş kaya parçalarından oluşan sert bir duvarın önünde duruyordu. "Ron!" diye seslendi. "İyi misin? Ron!"
"Buradayım!" diye Ron'un boğuk sesi geldi yıkılmış taşların ardından. "İyiyim. Ama bu rezil iyi değil -asa onu uçurdu."
Tok bir darbe sesi ve yüksek bir "of!" duyuldu. Ron, Lockhart'ı incik kemiğinden tekmelemiş olmalıydı.
"Şimdi ne yapacağız?" dedi Ron'un sesi, ümitsizce. "Buradan geçemeyiz. Çok uzun sürer..."
Harry kafasını kaldırıp tünelin tavanına baktı. Tavanda kocaman çatlaklar belirmişti. Hiç bu kayalar kadar büyük bir şeyi büyüyle kırmaya kalkışmamıştı ve şimdi de bunu denemenin sırasıymış gibi görünmüyordu - tünel çökse ne olurdu sonra?
Kayaların ardından bir darbe sesi ve bir "of!" daha geldi. Vakit kaybediyorlardı. Ginny zaten saatlerdir Sırlar Odası'ndaydı. Harry yapacak tek bir şey olduğunu biliyordu.
"Burada bekle," diye seslendi Ron'a. "Lockhart'la birlikle bekle. Ben devam edeceğim. Bir saat içinde dönmezsem..."
Çok anlamlı bir sessizlik oldu.
"Bu kayaların bir bölümünü yerlerinden oynatmaya çalışacağım," dedi Ron. Sesinin sakin çıkması için çaba gösteriyor gibiydi. "Böylece - böylece döndüğünde buradan geçebilirsin. Ve Harry -"
"Birazdan görüşürüz," dedi Harry, titreyen sesine biraz güven aşılamaya çalışarak.
Ve dev yılan derisini ardında bırakıp yalnız başına devam etti.
Ron'un kayaları oynatmaya çalışmasının gürültüsü az sonra duyulmaz olmuştu. Tünel kıvrıldı da kıvrıldı. Harry'nin bedenindeki bütün sinirler tatsız bir şekilde ürperiyordu. Tünelin sona ermesini istiyor, ama sonunda karşısına çıkacak olan şeyden de korkuyordu. Sonra, nihayet, bir dönemeci daha döndüğünde, karşısına bir duvar çıktı. Duvarın üzerinde birbirlerine dolanmış, gözlerinde iri, parlayan zümrütlerin bulunduğu iki yılan vardı.
Harry duvara yaklaştı. Gırtlağı kurumuştu. Bu taştan yılanların gerçek olduğunu hayal etmesine hiç gerek yoktu, gözleri tuhaf bir şekilde canlı görünüyordu.
Ne yapması gerektiğini tahmin edebiliyordu. Gırtlağını temizledi. Sanki zümrüt gözler yanıp sönmüştü.
"Açıl," dedi Harry, belli belirsiz bir tıslamayla.
Duvar aralanırken yılanlar birbirlerinden ayrıldı. Duvarın iki yarısı sessizce gözden kayboldu ve Harry, baştan aşağı titreyerek, içeri girdi.

GeCeLeR 12-10-2006 01:40 AM

ON YEDİNCİ BÖLÜM
Slytherin'in Vârisi



Çok uzun, loş bir odanın başında duruyordu. Gene oyma yılanlarla bezenmiş yüksek taş sütunlar karanlığın içinde kaybolan bir tavana yükseliyor ve odayı kaplamış olan garip, yeşilimsi soluk ışığın üzerine uzun siyah gölgeler düşürüyordu.
Kalbi küt küt atan Harry, orada öylece durup ürpertici sessizliği dinledi. Basilisk karanlık bir köşede, bir sütunun arkasında olabilir miydi? Peki ya Ginny neredeydi?
Asasını çıkardı ve yılanlı sütunların arasından ilerledi. Dikkatle attığı adımlar, gölgeli duvarlardan yüksek sesle yankılanıyordu. Gözlerini kısmıştı, en ufak bir hareket belirtisinde kapamaya hazırlanıyordu. Taştan yılanların boş göz yuvarları sanki onu izliyordu. Birkaç kez içlerinden birinin kımıldadığını sanarak midesi kasıldı.
Sonra, son iki sütunun hizasına geldiğinde, arka duvarın önünde Oda'nın kendisi kadar yüksek bir heykel görüntüye girdi.
Harry yukarıdaki dev suratı görmek için başını kaldırmak zorunda kaldı. Çok yaşlı ve maymunsu bir surattı bu. Yerleri süpüren taştan büyücü cüppesinin neredeyse en altına kadar uzanan ince bir sakalı vardı. Kurşuni renkli iki devasa ayağı, odanın zeminine basıyordu. Ayakların arasındaysa, yere yüzüstü uzanmış, küçük, siyah cüppeli ve alev gibi kızıl saçlı bir beden duruyordu.
Harry, "Ginny!" diye mırıldandı ve onun yanına koşarak dizlerinin üzerine çöktü. "Ginny! Ölmüş olma! Lütfen ölmüş olma!" Asasını kenara fırlattı, Ginny'yi omuzlarından tutup çevirdi. Yüzü mermer kadar beyaz ve soğuktu, ama gözleri kapalıydı, yani taşlaşmış değildi. Ama o zaman...
"Ginny, lütfen uyan," dedi Harry ümitsizce, onu sarsarak. Ginny'nin başı kukla gibi iki yana gidip geldi.
"Uyanmayacak," dedi yumuşak bir ses.
Harry irkildi, dizlerinin üstünde arkaya döndü.
Uzun boylu, siyah saçlı bir erkek çocuk en yakın sütuna yaslanmış, onları izliyordu. Hatları tuhaf bir şekilde bulanıktı, Harry onu buğulu bir camın arkasından görür gibiydi. Gene de kim olduğuna şüphe yoktu.
"Tom - Tom Riddle?"
Riddle, gözlerini Harry'nin yüzünden ayırmayarak, başını salladı.
"Nasıl yani, uyanmayacak?" dedi Harry çaresizce. "O sakın - sakın...?"
"Yaşıyor," dedi Riddle. "Ama ölümün eşiğinde."
Harry ona uzun uzun baktı. Tom Riddle elli yıl Önce Hogwarts'ta okumuştu. Ama işte şimdi buradaydı, etrafında tuhaf, puslu bir ışık vardı ve on altısından bir gün bile büyük değildi.
"Sen bir hayalet misin?" dedi Harry, ne düşüneceğini bilemeyerek.
"Bir anı” dedi Riddle sessizce. "Elli yıldır bir güncede saklanmış bir anı."
Heykelin dev ayak parmaklarının civarında bir yeri işaret etti. Orada, yerde, Harry'nin Mızmız Myrtle'ın tuvaletinde bulduğu küçük, siyah günce açık duruyordu. Bir an için Harry güncenin oraya nasıl gelmiş olduğunu merak etti - ama ilgilenilmesi gereken daha acil meseleler vardı.
"Bana yardım etmelisin, Tom," dedi Harry, Ginny'nin başını bir kez daha kaldırarak. "Onu buradan çıkarmak zorundayız. Bir Basilisk var... Nerede olduğunu bilmiyorum, ama her an ortaya çıkabilir. Lütfen bana yardım et..."
Riddle kılını bile kıpırdatmadı. Harry kan ter içinde Ginny'nin yarısını yerden kaldırmayı başardı ve asasını almak için eğildi.
Ama asası gitmişti.
"Asamı gördün mü...?"
Başım kaldırdı. Riddle hâlâ onu izliyordu - bir taraftan da uzun parmaklarının arasında Harry'nin asasını çeviriyordu.
"Sağol," dedi Harry, elini asasına doğru uzatarak.
Riddle'ın dudaklarına bir gülümseme yerleşti. İstifini bozmadan asayı çevirip Harry'ye bakmaya devam etti.
"Dinle," dedi Harry telaşla. Dizleri Ginny'nin ağırlığıyla bükülmüştü, "gitmemiz gerekiyor! Basilisk gelirse..."
"Çağrılana kadar gelmez," dedi Riddle sakin sakin.
Harry artık Ginny'yi taşıyamıyordu, onu gene yere bıraktı.
"Ne demek istiyorsun?" dedi. "Bak, asamı geri ver, ona ihtiyacım olabilir."
Riddle'ın gülümsemesi yüzüne yayıldı.
"İhtiyacın olmayacak," dedi.
Harry ona dikkatle baktı.
"Nasıl yani, ihtiyacım - ?"
"Bu anı çok bekledim, Harry Potter," dedi Riddle. "Seni görme fırsatını. Seninle konuşma fırsatını."
"Bak," dedi Harry, sabrını yitirerek. "Galiba anlamadın. Şu anda Sırlar Odası'ndayız. Daha sonra konuşabiliriz."
"Şimdi konuşacağız," dedi Riddle, yüzünde hâlâ kulaklarına kadar yayılmış bir gülümsemeyle. Harry'nin asasını cebine koydu.
Harry ona bakakaldı. Burada çok tuhaf bir şeyler oluyordu.
"Ginny nasıl bu hale geldi?" diye sordu usulca.
"Bu ilginç bir soru," dedi Riddle, hoşnut bir şekilde. "Epey de uzun bir hikâye. Sanırım Ginny'nin bu hale gelmesinin gerçek sebebi, görünmez bir yabancıya kalbini açıp bütün sırlarını dökmesi."
"Neden bahsediyorsun sen?"
"Günce," dedi Riddle. "Benim güncem. Küçük Ginny aylardır o günceye yazıyor, bana bütün açması endişelerini ve üzüntülerini anlatıyor: Ağabeylerinin onunla nasıl dalga geçtiklerini, okula nasıl elden düşme cüppelerle ve kitaplarla gelmek zorunda kaldığını, nasıl -" Riddle'in gözleri parladı "- ünlü, iyi kalpli, muhteşem Harry Potter’in onu asla sevmeyeceğim..."
Riddle konuşurken gözlerini Harry'nin yüzünden hiç ayırmıyordu. Gözlerinde adeta aç bir bakış vardı.
"On bir yaşındaki bir kızın küçük ve saçma sapan dertlerini dinlemek çok sıkıcı bir şey," diye devam etti. "Ama sabırlıydım. Ona cevap yazdım, anlayış gösterdim, nazik davrandım. Ginny beni çok sevdi. Şimdiye kadar kimse beni senin gibi anlamadı, Tom... iyi ki içimi dökebileceğim bu günce var elimde... Cebimde taşıyabileceğim bir arkadaşım olması gibi bir şey bu..."
Riddle kahkaha attı. Ona uymayan, tiz, soğuk bir kahkahaydı bu. Harry'nin tüylerini ürpertti.
"İtiraf etmek gerekirse, Harry, ben her zaman ihtiyacım olan kişileri etkim altına alabilmişimdir. Ginny de bana ruhunu açtı, ruhu da tam istediğim şeydi zaten. Onun en derindeki korkularıyla, en gizli sırlarıyla beslenerek gittikçe kuvvetlendim. Güçlü hale geldim, küçük Miss Weasley'den çok daha güçlü bir hale geldim. Yeterince güçlenip Miss Weasley'ye ben birkaç sırrımı dökmeye, kendi ruhumun bir parçasını ona aktarmaya başladım..."
"Ne demek istiyorsun?" dedi Harry. Ağzı fena halde kurumuştu.
"Hâlâ anlamadın mı, Harry Potter?" dedi Riddle yumuşak bir sesle. "Sırlar Odası'nı Ginny Weasley açtı. Okulun horozlarını o boğazladı, duvarlara tehditkâr mesajları o yazdı. Slytherin'in yılanını Bulanıkların ve Kofti'nin kedisinin üstüne o saldı." "Hayır," diye fısıldadı Harry.
"Evet," dedi Riddle sakince. "Tabii ki ilk başta ne yaptığının kendi de farkında değildi. Çok eğlenceliydi. Keşke günceye yazdıklarım görebilseydin... Çok daha ilginç bir hale geldiler... Sevgili Tom," diye anlattı, Harry'nin dehşete düşmüş suratını izleyerek, "sanırım hafızamı yitiriyorum. Cüppemin her tarafı horoz tüyü içinde, bunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Sevgili Tom, Cadılar Bayramı gecesinde ne yaptığımı hatırlayamıyorum, ama bir kedi saldırıya uğradı ve üstüm başım boya içinde. Sevgili Tom, Percy bana solgun olduğumu ve kendimde olmadığımı söyleyip duruyor. Sanırım benden şüpheleniyor... Bugün bir saldırı daha oldu ve ben gene nerede olduğumu hatırlamıyorum. Tom, ben ne yapacağım? Galiba çıldırıyorıım... Sanırım herkese saldıran kişi benim, Tom!"
Harry yumruklarını sıkmıştı, tırnakları avucuna batıyordu.
"Aptal, küçük Ginny'nin, güncesine güvenmekten vazgeçmesi epey zaman aldı," dedi Riddle. "Ama sonunda şüphelenmeye başladı ve ondan kurtulmaya çalıştı. İşte burada sen devreye girdin, Harry. Onu buldun. Ne kadar sevindim, anlatamam. Onu ele geçirebilecek o kadar kişi varken, kalkıp sen buldun... Yani karşılaşmaya en çok can attığım insan..."
"Peki niye benimle karşılaşmak istiyordun?" dedi
"Harry. Kızgınlık tüm bedenini sardığından, sesini sakin tutmak için çaba sarf etmesi gerekmişti.
"Çünkü Ginny bana senden söz etmişti, Harry," dedi Riddle. "O hayret verici hayat hikâyeni baştan sona anlatmıştı." Gözleri Harry'nin alnındaki şimşek biçimindeki yara izine kaydı ve yüzüne daha da aç bir ifade yerleşti. "Senin hakkında daha çok şey öğrenmem gerektiğini, seninle konuşmam, karşılaşabilirsem de karşılaşmam gerektiğini biliyordum. Ben de güvenini kazanmak için sana koca angut Hagrid'i yakaladığım o ünlü anı göstermeye karar verdim."
"Hagrid benim arkadaşım," dedi Harry. Artık sesi titriyordu. "Ve sen onu suçlu gösterdin, değil mi? Senin bir yanlışlık yaptığını düşünmüştüm, ama -" Riddle gene o tiz kahkahasını attı. "Bana mı inanacaklardı, Hagrid'e mi, Harry? Eh, olay yaşlı Armando Dippet'ın gözüne nasıl göründü tahmin edersin artık. Bir tarafta Tom Riddle. Yoksul ama çok zeki, ailesiz ama çok cesur, Sınıf Başkanı, örnek öğrenci. Diğer taraftaysa iriyan, kaba saba Hagrid. Her hafta başı derde giren, yatağının altında ******** yavrusu yetiştirmeye çalışan, gizlice Yasak Orman'a girip ifritlerle güreşen Hagrid. Ama itiraf etmeliyim, planın böyle tıkır tıkır işlemesine ben bile şaşırdım. Hagrid'in Slytherin'in vârisi olamayacağını birinin fark etmiş olması gerektiğini düşünmüştüm. Sırlar Odası hakkında öğrenebildiğim her şeyi öğrenmek ve odanın girişini keşfetmek benim bile beş yılımı almıştı... Sanki Hagrid'in o kadar aklı ya da o kadar gücü varmış gibi!
"Sadece Biçim Değiştirme öğretmeni Dumbledore, Hagrid'in masum olduğuna inanıyormuş gibiydi. Dippet'ı, Hagrid'i orada tutup bekçi olarak yetiştirmeye ikna etti. Evet, sanırım Dumbledore tahmin etmiş olabilir. Dumbledore beni öbür öğretmenler kadar seviyora benzemiyordu hiç..."
"Eminim Dumbledore senin ruhunu okumuştu," dedi Harry, dişlerini sıkarak.
"Hagrid uzaklaştırıldıktan sonra beni sinir bozucu bir göz hapsine aldığı kesin," dedi Riddle kayıtsızca. "Hâlâ okulda okurken Oda'yı yeniden açmanın güvenli olmadığını biliyordum. Ama onu aramakla geçirdiğim onca yılın boşa gitmesine izin verecek de değildim. Ardımda benim on altı yasmadaki benliğimi barındıran bir günce bırakmaya karar verdim. Böylece, şansım yaver giderse bir gün başka birini kendi izimden götürüp Salazar Slytherin'in soylu çalışmasını sonuca erdirebilecektim."
"Eh, sonuca erdirmiş değilsin," dedi Harry muzaffer bir şekilde. "Bu sefer kimse ölmedi, kedi bile. Birkaç saat içinde Adamotu Sıvısı hazır olacak ve taşlaşmış olan herkes eski haline dönecek."
"Söylememiş miydim?" dedi Riddle sessizce. "Artık Bulanıkları öldürmek umurumda değil. Aylardır yeni hedefim sensin." Harry ona bakakaldı.
"Günce bir dahaki sefer açıldığında nasıl kızdığımı düşün bir. Çünkü bana yazan sen değildin, Ginny'ydi. Anlıyorsun ya, seni günceyle görmüş ve paniğe kapılmıştı. Ya sen güncenin nasıl işlediğini bulduysan, ben de onun bütün sırlarını sana anlattıysam? Daha beteri, ya sana horozlan boğazlayanın kim olduğunu söylediysem? Bu yüzden salak, küçük velet yatakhane boşalana kadar bekledi ve günceyi çalıp gene ele geçirdi. Ama ben ne yapmam gerektiğini biliyordum. Senin Slytherin'in vârisinin peşinde olduğunu anlamıştım. Ginny'nin bana anlattıklarından, senin bu gizemi çözmek için elinden geleni ardına koymayacağını biliyordum, özellikle de en iyi arkadaşlarından biri saldırıya uğrarsa. Ginny de bana bütün okulun senin çataldilini bildiğinden bahsettiğini anlatmıştı...
"Ben de Ginny'nin duvara kendi veda mesajını yazmasını ve buraya, aşağı inip beklemesini sağladım. Debelendi, ağladı ve çok sıkıcılaştı. Ama içinde pek y.\ a m kalmadı artık: Günceye çok fazlasını aktardı. Öyle ki, nihayet sayfaların içinden kurtulabildim. Fakat buraya geldiğimizden beri senin ortaya çıkmanı bekli yordum. Geleceğini biliyordum. Sana soracağım çok şey var, Harry Potter."
"Ne gibi?" dedi Harry öfkeyle. Yumrukları hâla sıkılıydı.
"En başta," dedi Riddle, memnun memnun gülür seyerek, "nasıl oluyor da olağanüstü büyü yeteneği o mayen bir bebek, gelmiş geçmiş en büyük büyücüyü yenmeyi başarıyor? Lord Voldemort'un güçleri yol olurken, nasıl oldu da sen sadece küçük bir yara izi ile atlattın?"
Şimdi aç gözlerinde garip bir kırmızı parıltı vardı.
"Nasıl kurtulduğum niye umrunda ki?" dedi Harry yavaşça. "Voldemort senin döneminden sonraydı."
"Voldemort," dedi Riddle yumuşak bir sesle, "benim geçmişim, bugünüm ve geleceğim, Harry Potter..."
Harry'nin asasını çıkarıp havada çizgiler çekmeye başladı ve ortaya üç ışıyan sözcük çıktı:
TOM MARVOLDO RİDDLE
Sonra asayı bir kez salladı ve adının harfleri yeni bir düzende bir araya geldiler:
ADIM LORD VOLDEMORT
"Gördün mü?" diye fısıldadı. "Zaten Hogwarts'ta kullandığım bir isimdi bu. Tabii ki sadece en samimi arkadaşlarım biliyordu. Sonsuza kadar pis Muggle babamın adını mı kullanacaktım sanıyorsun? Damarlarımda annem tarafından Salaza; Slytherin'in kanı akarken? Sırf karısının bir cadı olduğunu öğrendiği için beni daha doğmadan terk eden, ayaktakımmdan pis bir Muggle'ın adını mı taşıyacaktım? Hayır, Harry. Kendime yeni bir isim buldum. Bir gün ben dünyanın en büyük sihirbazı olduğumda, bütün büyücülerin ağızlarına almaktan korkacağı bir isim!"
Harry'nin beyni sanki tıkanmıştı. Riddle'a, yani daha sonra büyüyüp Harry'nin annesini, babasını ve daha birçok insanı öldüren yetim çocuğa bakakaldı... Sonunda kendini zorlayıp konuştu.
"Aslında değilsin," dedi nefretle dolu, alçak bir sesle.
"Ne değilim?" diye sordu hemon Riddle. "Dünyanın en büyük sihhbazı değilsin," dedi Harry, hızlı hızlı soluyarak. "Hiç kusura bakma, seni hayal kırıklığına uğratıyorum, ama dünyanın en büyük büyücüsü Albus Dumbledore. Herkes öyle diyor. Güçlü olduğun zaman bile cesaret edip Hogwarts'ı ele geçirmeye kalkışmadın. Sen okuldayken Dumbledore senin ruhunu okumuştu ve bugünlerde sakandığın yerde de seni hâlâ korkutuyor."
Riddle'ın yüzünden gülümseme uçup gitmiş, yerini son derece çirkin bir görünüm almıştı.
"Benim anım bile Dumbledore'u okuldan uzaklaştırmaya yetti!" diye tısladı.
"Sandığın kadar da gitmiş değil o!" diye cevabı yapıştırdı Harry. Gelişigüzel konuşuyor, Riddle'ı korkutmaya çalışıyor, söylediklerine kendi de inanmak istiyordu.
Riddle ağzını açtı, ama donakaldı. Bir yerden müzik sesi geliyordu. Riddle hızla arkasına dönüp boş odaya baktı. Müziğin sesi gidecek yükseliyordu. Ürpertici, tüyleri diken diken eden, dünya dışından geliyor gibi bir müzikti; Harry'nin şarlan dikildi ve kalbi sanki şişip iki misline ulaştı. Soma, tam ses iyice yükselip Harry'ye müziğin göğüs kafesinin içinde çaldığını düşündürmeye başlamıştı ki, en yakın sütunun tepesi alevlendi.
Kuğu büyüklüğünde kıpkırmızı bir kuş ortaya çıkmıştı. Kemerli tavana doğru şarkısını söylüyordu. Bir tavuskuşununki kadar uzun, pırıl pırıl bir kuyruğu ve buruşuk bir bohçayı kavramış, altın rengi parlayan, pençeleri vardı.
Hemen sonra, kuş doğruca Harry'nin üstüne uçmaya başladı. Taşıdığı buruşuk şeyi Harry'nin ayaklarına bıraktı ve bütün ağırlığıyla omzuna kondu. Koca kanatlarını katladığında, Harry kafasını kaldırıp onun uzun, keskin gagasını ve boncuk gibi kara gözlerini gördü.
Kuş şakımayı bırakmıştı. Harry'nin yanağının yanında kımıldamadan, sıcacık duruyor, dik dik Riddle'a bakıyordu.
"Bir Anka kuşu..." dedi Riddle, kuşa bilmiş bilmiş bakarak.
"Favkes?" diye soludu Harry. Kuşun altın pençeleri omzunu hafifçe sıktı.
"Ona gelince -" dedi Riddle, Fawkes'un bıraktığı buruşuk şeye bakarak, "o da okulun eski Seçmen Şapka'sı."
Öyleydi. Yamalı, yıpranmış ve tozlu Şapka, Harry'nin ayaklarının dibinde hareketsiz yatıyordu.
Riddle gene kahkahalarla gülmeye koyuldu. Öylesine gülüyordu ki, karanlık oda kahkahalarıyla çınlıyor, sanki aynı anda on Riddle kahkaha atıyormuş hissi veriyordu.
"Dumbledore'un savunucusuna gönderdiklerine bak! Şakıyan bir kuş ve eski bir şapka! Şimdi kendini cesur hissediyor musun, Harry Potter? Şimdi kendini güvende hissediyor musun?"
Harry cevap vermedi. Fawkes'un ya da Seçmen Şapka'nın neye yarayacağını bilmiyordu, ama artık yalnız değildi. Giderek artan bir cesaretle Riddle'ın kahkahasının dinmesini bekledi.
"İşe koyulalım, Harry," dedi Riddle. Hâlâ ağzı kulaklarındaydı. "İki kez -senin geçmişinde, benimse geleceğimde- karşı karşıya geldik. Ve ikisinde de seni öldürmeyi başaramadım. Nasıl kurtuldun? Bana her şeyi anlat. Ne kadar konuşursan," dedi yumuşak bir sesle, "o kadar hayatta kalırsın."
Harry hızla düşünüyor, şansını tartıyordu. Asa Riddle'd aydı. Harry'deyse Fawkes ve Seçmen Şapka vardı ve ikisi de bir düelloda işe yaramazdı. Evet, durum kötü görünüyordu. Ama Riddle orada dururken, yaşam Ginny'yi yavaş yavaş terk ediyordu... Harry bu arada Riddle'ın hatlarının giderek belirginleşip katılaştığının farkına vardı. Eğer Riddle'la arasında mutlaka bir kavga olacaksa, sonra olmasmdansa hemen olması daha iyiydi.
"Bana saldırdığında güçlerini neden yitirdiğini kimse bilmiyor," dedi Harry birden. "Ben kendim de bilmiyorum. Ama beni niye öldüremediğini biliyorum. Çünkü annem beni kurtarmak için can verdi. Ayaktakımı, Muggle çocuğu annem," diye ekledi, bastırılmış bir öfkeyle titreyerek. "Senin beni öldürmene engel oldu. Senin gerçek halini gördüm, geçen yıl gördüm seni. Yıkılmış durumdasın. Yaşıyor musun ölü müsün, belli değil. İşte bütün o gücün seni getirdiği yer. Saklanıyorsun. Çirkinsin, iğrençsin!"
Riddle'ın yüzü çarpıldı. Sonra kendini zorladı ve yüzüne korkunç bir gülümseme yerleşti.
"Demek öyle. Annen seni kurtarmak için öldü. Evet, bu güçlü bir karşı muskadır. Şimdi anlıyorum -senin hiçbir özelliğin yokmuş demek. Merak ediyordum, anlıyorsun ya. Çünkü ikimizin arasında tuhaf benzerlikler var, Harry Potter. Bunun sen bile farkına varmış olmalısın. İkimiz de yarım-kanız, yetimiz, Muggle'lar tarafından büyütüldük. Büyük ihtimalle muhteşem Slytherin'den beri Hogwarts'a bizden başka Çatalağız gelmemiştir. Hatta fizik olarak bile biraz benziyoruz birbirimize... Ama sonuçta, seni benden kurtaran sadece şansmış. Bütün bilmek istediğim buydu."
Harry, gergin gergin, Riddle'ın asasını kaldırmasını bekledi. Ama Riddle'ın suratına gene bir gülümseme yayılmıştı.
"Şimdi, Harry, sana bir ders vereceğim. Haydi, Salazar Slytherin'in vârisi Lord Voldemort'un güçlerini ünlü Harry Potter'a ve Dumbledore'un ona sunabildiği en iyi silahlara karşı deneyelim."
Fawkes'a ve Seçmen Şapka'ya alayla baktı, yürüyerek uzaklaştı. Korkuyu uyuşmuş bacaklarında hissetmeye başlayan Harry, gözlerini ondan ayırmadan izliyordu. Riddle iki sütun arasında durdu ve başını kaldırıp Slytherin'in yukarıda yarı karanlığa gömülmüş taştan yüzüne baktı. Riddle ağzını açıp tısladı - ama Harry onun söylediklerini anladı.
"Konuş benimle, Slytherin, Hogwarts Dörtlüsünün en büyüğü."
Harry, Fawkes'un omzunda yalpalamasına sebep olarak hızla döndü ve kafasını kaldırıp heykele baktı.
Slytherin'in taştan, devasa yüzü kımıldıyordu. Harry, dehşet içinde, ağzın giderek açıldığını ve kocaman bir siyah delik oluşturduğunu gördü.
Ve ağzın içinde bir şey hareket etmeye başladı. Bir şey heykelin derinliklerinden yukarı doğru çıkıyordu.
Harry sırtı Oda'nın karanlık duvarına çarpana kadar geriledi. Gözlerini kapatırken Fawkes'un kanadının yanağını yaladığını ve kuşun havalandığını hissetti. Harry, "Bırakma beni!" diye bağırmak istiyordu, ama bir Anka kuşunun yılanlar kralına karşı ne şansı olabilirdi ki?
Dev gibi bir şey odanın zeminine çarptı, Harry zeminin titrediğini hissetti. Neler olduğunun farkındaydı, hissedebiliyordu. Dev yılanın Slytherin'in ağzından kıvrılarak çıktığını görür gibiydi. Sonra Riddle'ın tıslamasını duydu: "Öldür onu."
Basilisk Harry'ye doğru ilerliyordu, Harry onun ağır gövdesinin tozlu yerde süründüğünü duyabiliyordu. Gözleri hâla sımsıkı kapalı halde, etrafına elleriyle dokunup yolunu bulmaya çalışarak körü körüne yana doğru koşmaya başladı. Riddle kahkahalarla gülüyordu...
Harry takıldı. Taş zemine sert bir şekilde düştü, ağzına kan tadı geldi. Yılan yalnızca birkaç metre ötesindeydi, üzerine geldiğini duyabiliyordu.
Tepesinde gürültülü, patlamayı andıran bir tükürme sesi duydu ve hemen ardından bir şey Harry'ye öyle bir çarptı ki, onu duvara çaldı. Artık her an dişlerin vücuduna saplanmasını bekliyordu ki, gene vahşi tıslamalar duydu, bir şey deli gibi sunanlara çarpıp duruyordu.
Elinde değildi. Gözlerini çok az açıp neler olduğuna baktı.
Parlak, zehir yeşili renkte ve bir meşenin gövdesi kalınlığında olan dev yılan havaya dikilmişti, kocaman küt kafası sütunların arasında sarhoş gibi sallanıyordu. Harry tir tir titreyerek, gene ona doğru dönerse diye gözlerini kapatmaya hazırlanırken, yılanın dikkatini dağıtan şeyin ne olduğunu gördü.
Fawkes yılanın kafasının etrafında uçuyor, Basilisk ise bir kılıç kadar uzun ve keskin dişleriyle çılgınca onu yakalamaya çalışıyordu.
Fawkes dalışa geçti. Altın renkli uzun gagası gözden kayboldu ve aniden yere kapkara kan boşandı. Yılanın kuyruğu savrulup Harry'yi sıyırdı geçti ve Harry daha gözlerini kapatamadan, ona doğru döndü. Harry onun yüzüne baktı ve iki koca yuvarlak sarı gözünün Anka kuşu tarafından deşilmiş olduğunu gördü. Yere kan boşalıyor, yılan acı içinde tükürüp duruyordu.
"Hayır!" diye bağırdığını duydu Riddle'ın. "Kuşu bırak! Kuşu bırak! Çocuk arkanda! Hâlâ onun kokusunu alabilirsin! Öldür onu!"
Ne yapacağını bilemeyen kör yılan sallanıyordu, hâlâ ölümcüldü. Fawkes başının çevresinde tur atıyor, ürpertici şarkısını söylüyor, arada bir Basilisk'in pullu burnuna saldırıyordu. Yılanın harap olmuş gözlerinden hâlâ kan boşalıyordu.
"Yardım edin, yardım edin," diye deli gibi mırıldandı Harry. "Yok mu yardım edecek!"
Yılanın kuyruğu bir kez daha sallandı. Harry eğildi. Suratına yumuşak bir şey çarptı.
Basilisk kuyruğuyla Seçmen Şapka'yı Harry'nin kollarına fırlatmıştı. Harry şapkayı yakaladı. Elinde bir bu kalmıştı, tek şansı buydu. Şapkayı hemen kafasına geçirdi ve Basilisk kuyruğunu yeniden sallarken kendini yere fırlattı.
Başına büyük gelen Şapka'nın gözlerini kapattığı Harry, "Yardım et... yardım et..." diye düşündü. "Lütfen yardım et bana!"
Bir yanıt duyulmadı. Bunun yerine Şapka sanki görünmez bir el onu sıkıyormuş gibi daraldı.
Çok sert ve ağır bir şey Harry'nin kafasının üstüne çarptı, neredeyse onu bayıltacaktı. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuşarak Şapka'yı tepesinden yakalayıp çıkardı ve altında uzun ve sert bir şey olduğunu hissetti.
Şapka'nın içinde pırıl pırıl bir gümüş kılıç belirmişti. Kabzasında yumurta büyüklüğünde yakutlar parlıyordu.
"Çocuğu öldür! Kuşu bırak! Çocuk arkanda! Burnunu kullan-kokla onu!"
Harry ayağa kalkmıştı, hazırdı. Basilisk'in kafası alçalıyor, bedeni dolanıyor, Harry'ye dönmek için kıvrılırken sütunlara çarpıyordu. Onun kanla dolmuş, dev gibi göz yuvarlarım görebiliyordu. Ağzını kocaman, onu olduğu gibi yutabilecek kadar açtığını gördü. Ağzının içindeki kılıç gibi, ince, parlayan, zehirli dişleri de...
Körü körüne ileri atıldı yılan. Harry eğildi ve yılan Oda duvarına tosladı. Gene atıldı, çatal dili Harry'nin yan tarafına kırbaç gibi çarptı. Harry gümüş kılıcı iki eliyle kaldırdı.
Basilisk gene atıldı, bu defa doğru nişan almıştı. Harry bütün ağırlığını kılıca verdi ve onu kabzasına kadar yılanın üst damağına sapladı.
Ama ılık kan kollarına boşalırken, Harry dirseğinin hemen üstünde keskin bir acı hissetti. Uzun, zehirli bir diş koluna gittikçe daha çok saplanıyordu. Basilisk yana devrilip çırpınarak yere düştüğünde, diş kırıldı.
Harry yere yığıldı. Bedenine zehir salmakta olan dişi yakaladı ve çekip kolundan çıkardı. Ama artık çok geç olduğunu biliyordu. Yaradan son derece yakıcı bir acı ağır ağır ama inatla bedenine yayılıyordu. Dişi yere bırakıp cüppesinin kendi kanına bulanmasını izlerken, görüşü bulanmaya başladı. Oda donuk bir renk anaforunda yitip gidiyordu.
Aniden yanından bir kırmızılık geçti ve Harry dibinde hafif bir pençe takırdaması duydu.
"Fawkes," dedi Harry kısık sesle. "Müthiştin, Fawkes..." Kuşun güzel başını, yılan dişinin kolunda deştiği yere yasladığını hissetti.
Yankılanan ayak sesleri duyuyordu, sonra kara bir gölge önüne geldi.
"Sen öldün, Harry Potter," dedi Riddle'ın sesi, tepesinde. "Öldün. Dumbledore'un kuşu bile bunun farkında. Ne yapıyor, görüyor musun, Potter? Ağlıyor."
Harry gözlerini kapatıp açtı. Fawkes'un kafası bir netleşti, bir bulanıklaştı. Parlak tüylerden aşağı iri, inci gibi damlalar süzülüyordu.
"Burada oturup senin ölüşünü seyredeceğim, Harry Potter. Hiç acele etme. Vaktim var."
Harry kendini sersemlemiş hissediyordu. Etrafındaki her şey dönüyormuş gibi görünüyordu.
"İşte Harry Potter'in sonu," dedi Riddle'ın uzaklardan gelen sesi. "Sırlar Odası'nda tek başına, arkadaşları tarafından terk edilmiş, akılsızca meydan okuduğu Karanlık Lord'a sonunda yenilmiş. Yakında sevgili Bulanık annene kavuşacaksın, Harry... Sana fazladan on iki yıllık ödünç süre sağladı... ama Lord Voldemort sonunda seni hakladı. Böyle olacağını biliyordun herhalde."
Eğer ölmek buysa, diye düşündü Harry, o kadar da kötü değilmiş. Acısı bile diniyordu...
Ama bu ölmek miydi? Oda iyice kararacağına, gene netleşmeye başlamıştı. Harry kafasını hafifçe salladı. Fawkes hâlâ kafasını Harry'nin koluna yaslamış, orada duruyordu. İnci gibi gözyaşları yaranın etrafında parıldıyordu - ama artık yara yoktu.
"Çekil oradan, kuş," dedi Riddle'ın sesi birden. "Çekil onun yanından. Çekil dedim sana!"
Harry başını kaldırdı. Riddle, Harry'nin asasını Fawkes'a doğrultmuştu; tabanca patlaması gibi bir gümbürtü çıktı ve Fawkes gene altın rengi ve kırmızı bir leke gibi havalandı.
Riddle, Harry'nin koluna bakarak, "Anka kuşu gözyaşları..." dedi sessizce. "Elbette... iyileştirici güç... unutmuştum..."
Harry'nin yüzüne baktı. "Ama bir şey fark etmez. Aslına bakarsan, böyle olmasını tercih ederim. Yalnızca sen ve ben, Harry Potter... sen ve ben..."
Asayı kaldırdı.
Sonra gene kanat çırpma sesleri arasında Fawkes bir kez daha yükseldi ve Harry'nin kucağına bir şey düştü - günce.
Bir an için Harry de, hâlâ asasını ona doğrultmuş olan Riddle da günceye baktılar. Sonra Harry hiç düşünmeden ve kafa yormadan, sanki baştan beri niyeti buymuş gibi, yanında yerde duran Basilisk dişini aldı ve onu kitabın kalbine sapladı.
Upuzun, korkunç, kulak yırtıcı bir çığlık duyuldu. Günceden bir mürekkep seli boşanmaya, Harry'nin ellerine ve yere akmaya başladı. Riddle kıvranıyor, çırpınıyor, çığlık atıyor, sallanıyordu, sonra birden...
Yok olmuştu. Harry'nin asası patırtıyla yere düştü ve sessizlik çöktü. Yani, günceden hâlâ sızmakta olan mürekkebin yere şıp şıp damlaması dışında bir sessizlik... Basilisk zehri güncenin ortasında cızırdayan bir delik açmıştı.
Baştan aşağı titreyen Harry, kendini doğrulttu. Sanki Uçuç tozuyla kilometrelerce seyahat etmiş gibi başı dönüyordu. Ağır ağır asasını ve Seçmen Şapka'yı yerden aldı ve bütün gücüyle asılarak, parlayan kılıcı Basilisk'in üst damağından kurtardı.
Sonra Oda'nın sonundan belli belirsiz bir inilti geldi. Ginny kıpırdıyordu. Harry koşarak yanma giderken, doğrulup oturdu. Şaşkın gözleri ölü Basilisk'in dev bedeninden kanla kaplı cüppesinin içindeki Harry'ye, sonra da elindeki günceye kaydı. Sarsılarak iç çekti ve yüzünden aşağı gözyaşları süzülmeye başladı.
"Harry - ah, Harry - k-kahvalhda sana söylemeye çalıştım, ama Percy'nin önünde s-söyleyemezdim. O bendini, Harry - ama - y-yemin ederim böyle bir şey - R-Riddle yaptırdı bunları, beni e-ele geçirdi - ve - o - o şeyi nasıl öldürdün? Riddle n-nerede? Son h-hatırladı-ğım şey, onun günceden çıktığı -"
"Her şey yolunda," dedi Harry, günceyi kaldırıp Ginny'ye diş deliğini göstererek. "Riddle'ın işi bitti. Bak! Hem onun hem de Basilisk'in işi bitti. Haydi, Ginny, çıkalım buradan -"
Harry onu zar zor ayağa kaldırırken, Ginny, "Okuldan atılacağım!" diye ağlıyordu. "B-Bill buraya geldiğinden beri Hogwarts'a gelmeyi dört gözle bekliyordum, ş-şimdiyse ayrılacağım ve - a-annemle babanı ne diyecek?"
Fawkes, Oda'nm girişinde havada gezinerek onları bekliyordu. Harry Ginny'yi itekleyerek yürüttü; ölü Basilisk'in kıpırtısız kıvrımlarının üstünden geçip karanlığın içinden ilerlediler ve tünele döndüler. Harry arkasında taş kapıların hafif bir tıslamayla kapandığını duydu.
Birkaç dakika karanlık tünelde yol aldıktan sonra, Harry'nin kulağına yerinden oynayan kayaların uzaktan gelen sesi çalındı.
"Ron!" diye seslendi Harry, hızlanarak. "Ginny iyi! Yanımda!"
Ron'un boğuk bir sevinç çığlığı attığını duydu. Bir sonraki dönemeci döndüklerinde, taşların arasında açmayı başardığı büyükçe bir delikten bakan hevesli yüzünü gördüler.
"Ginny!" Ron bir kolunu hemen delikten dışarı uzattı ve önce onu içeri çekti. "Yaşıyorsun! İnanamıyorum! Neler oldu?"
Ona sarılmaya çalıştı, arna gene ağlamaya başlayan Ginny buna izin vermedi.
"Ama sen iyisin, Ginny," dedi Ron, gözleri gülerek. "Hepsi bitti artık, bitti - o kuş nereden çıktı?"
Fawkes, Ginny'nin ardından delikten süzülüp geçmişti.
"Dumbledore'un," dedi Harry, delikten kendi geçerek.
"Ve nasıl oluyor da elinde bir kılıç var?" dedi Ron, Harry'nin elindeki parlayan silaha faltaşı gibi açılmış gözlerle bakarak.
"Buradan çıktığımızda açıklarım," dedi Harry, yan gözle Ginny'ye bakarak. "Ama -"
"Sonra," dedi Harry hemen. Ron'a henüz Oda'yı kimin açtığını söylemenin iyi bir fikir olduğunu düşünmüyordu, en azından Ginny'nin önünde. "Lockhart nerede?" "Arkada," dedi Ron sırıtarak. Başıyla geriyi, boruya doğru bir yeri işaret etti. "Kötü durumda. Gel de bak."
Büyük, al kanatlan karanlıkta yumuşak bir altın parıltısı saçan Fawkes'un öncülüğünde, borunun ağzına doğru yürüdüler. Gilderoy Lockhart orada oturmuş, usul usul bir şarkı mırıldanıyordu.
"Hafızası kayboldu," dedi Ron. "Hafıza Büyüsü geri tepti. Bizim yerimize onu vurdu. Kim olduğu, nerede olduğu ya da bizim kim olduğumuz konusunda en ufak bir fikri yok. Gelip burada beklemesini söyledim. Kendisi için tehlikeli olmaya başlamıştı." Lockhart onlara uslu uslu baktı. "Merhaba," dedi. "Garip bir yer burası, değil mi? Burada mı yaşıyorsunuz?"
"Hayır," dedi Ron, Harry'ye bakıp kaşlarını kaldırarak.
Harry başını eğip uzun, karanlık boruya baktı. "Buradan nasıl geri döneceğiz, düşündün mü?" diye sordu Ron'a.
Ron başım hayır anlamında salladı. O anda Fawkes, Harry'nin yanından uçarak geçti. Şimdi onun önünde kanat çırpıyordu, boncuk gözleri karanlıkta parlıyordu. Uzun, altın rengi kuyruk tüylerini sallıyordu. Harry ona ne yapacağını bilemeden baktı.
Ron şaşırmış bir halde, "Tutunmanı istiyor sanki," dedi. "Ama bir kuş senin ağırlığını oradan nasıl yukarı taşır?"
"Fawkes," dedi Harry, "alelade bir kuş değil." Hızla diğerlerine döndü. "Birbirimize tutunmamız gerekiyor. Ginny, Ron'un elinden tut. Profesör Lockhart-"
"Senden bahsediyor," dedi Ron, Lockhart'a sertçe.
"Ginny'nin öbür elini tut."
Harry kılıcı ve Seçmen Şapka'yı kemerine soktu. Ron, Harry'nin cüppesinin arkasını kavradı ve Harry uzanıp Fawkes'un tuhaf bir şekilde sıcak olan kuyruk tüylerine tutundu.
Bütün bedenini olağanüstü bir hafiflik hissi sarmış gibiydi ve hemen sonra, vıjjt diye havalanıp borudan yukarı çıkmaya başladılar. Harry, Lockhart'ın aşağıda sallandığını ve, "İnanılmaz! İnanılmaz! Bu sihir gibi bir şey!" dediğini duyabiliyordu. Serin hava Harry'nin saçını yalıyordu ve daha tadına doyamadan yolculuk bitti - dördü de Mızmız Myrtle'ın tuvaletinin ıslak zeminine düştüler. Lockhart şapkasını düzeltirken, boruyu saklayan lavabo eski yerine dönmeye başladı.
Myrtle onlara yuvalarından uğramış gözlerle baktı.
"Yaşıyorsun," dedi Harry'ye kayıtsızca.
Harry gözlüklerinden kan izlerini ve yapış yapış sıvıyı temizleyerek, sert sert, "Bu kadar üzülmene gerek yok," diye cevap verdi.
"Yani... düşünüyordum da... ölmüş olsaydın, memnuniyetle tuvaletimi seninle paylaşabilirdim," dedi Myrtle, utançtan gümüşi bir renk alarak.
"Öğğğ!" dedi Ron, tuvaletten çıkıp karanlık, boş koridora adım attıklarında. "Harry! Bence Myrtle senden haşlanmaya başladı! Sana rakip çıktı, Ginny!"
Ama Ginny'nin gözlerinden hâlâ yaşlar süzülüyordu.
"Şimdi nereye?" dedi Ron, Ginny'ye kaygılı gözlerle bakarak. Harry parmağıyla işaret etti.
Fawkes onlara yol gösteriyor, koridorda altın gib; ışıl ışıl parlıyordu. Onun peşinden yürüdüler ve az sonra kendilerini Profesör McGonagall'ın odasının önünde buldular.
Harry kapıyı tıklattı ve açtı.

GeCeLeR 12-10-2006 01:41 AM


ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
Dobby'nin Ödülü


Harry, Ron, Ginny ve Lockhart, pislikle ve yapış yapış bir sıvıyla ve (Harry'nin durumunda) kanla kaplı bir halde kapının önünde beklerlerken kısa bir sessizlik oldu. Sonra bir çığlık koptu.
"Ginny!"
Mrs Weasley'ydi bu. Ateşin önünde oturmuş ağlarken ayağa fırlamıştı. Mr Weasley de onu takip etti ve ikisi koşup kızlarına sarıldılar.
Ancak Harry'nin gözleri onlara değil, daha ileride bir noktaya takılmıştı. Profesör Dumbledore şöminenin orada durmuş onlara gülümsüyor, yanındaysa Profesör McGonagall göğsünü tutarak derin derin nefes alıyordu. Fawkes, Harry'nin kulağının yanından geçip giderek Dumbledore'im omzuna konduğu sırada, Harry ve Ron kendilerini Mrs Weasley'nin kollarında buldular.
"Onu kurtardınız! Onu kurtardınız! Nasıl başardınız bunu?"
"Sanırım bunu öğrenmeyi hepimiz istiyoruz," dedi Profesör McGonagall halsiz halsiz.
Mrs Weasley, Harry'yi bıraktı. Harry bir anlık tereddüdün ardından yürüyüp Seçmen Şapka'yi, yakut kakmalı kılıcı ve Riddle'ın güncesinden arta kalanları masanın üstüne bıraktı.
Sonra da onlara her şeyi anlatmaya başladı. Neredeyse on beş dakika boyunca, çıt çıkarmadan onu dinlediler: bedensiz sesi duyuşunu ve Hermione'nin onun duyduğu şeyin borularda gezinen bir Basilisk olduğunu keşfedişini; Ron'la birlikte örümcekleri takip ederek Orman'a gitmelerini ve Aragog'un onlara Basilisk'in son kurbanının öldüğü yeri söylemesini; söz konusu kurbanın Mızmız Myrtle olduğunu ve Sırlar Odası'nın girişinin onun tuvaletinde bulunduğunu tahmin etmelerini...
"Güzel," diye onu yüreklendirdi Profesör McGonagall, "demek böylece girişin nerede olduğunu buldunuz - ve bu yolda okuldaki yüz kadar kuralı çiğnediniz... ama nasıl oldu da hepiniz oradan sağ çıkmayı başardınız, Potter?"
Ve böylece, artık konuşmaktan sesi kısılmaya başlayan Harry onlara Fawkes'un nasıl tam vaktinde imdadına yetiştiğini ve Seçmen Şapka'nın nasıl ona kılıcı verdiğini anlattı. Ama sonra duraksadı. O ana kadar özenle Riddle'ın güncesinden -ya da Ginny'den- bahsetmemişti. Ginny başını Mrs Weasley'nin omzuna yaslamış duruyor, hâlâ yanaklarından aşağı gözyaşları süzülüyordu. Ya onu atarlarsa diye düşündü Harry panik içinde. Riddle'ın güncesi artık çalışmaz durumdaydı... Ona her şeyi yaptıranın Riddle olduğunu nasıl ispat edebilirlerdi ki?
Harry içgüdüsel bir hareketle Dumbledore'a baktı. Dumbledore hafifçe gülümsüyor, ateşin ışığı yarım ay şeklindeki gözlüğünden yansıyordu.
"Beni en çok ilgilendiren," dedi Dumbledore hafifçe, "Lord Voldemort'un Ginny'yi nasıl etkisi altına alabildiği... Çünkü bütün kaynaklarım onun şu anda Arnavutluk'ta bir ormanda saklandığını söylüyor."
Harry'nin her tarafını sıcak, muhteşem bir rahatlama hissi kapladı.
"N-ne?" dedi Mr Weasley afallamış bir sesle. "Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen, Ginny'yi e-etkisi altına mı aldı? Ama Ginny... o hiç... ha?"
"Bu günce yüzünden oldu," dedi Harry hemen, günceyi alıp Dumbledore'a göstererek. "Riddle on altı yaşındayken yazmış bunu."
Dumbledoıe günceyi Harry'den alıp uzun, kemerli burnunun üzerinden yanmış ve ıslak sayfalara dikkatle baktı.
"Müthiş," dedi yumuşak bir sesle. "Elbette, o belki de Hogwarts'a gelmiş en parlak öğrenciydi." Tam anlamıyla sersemlemiş olan Weasley'lere döndü.
"Çok az kişi Lord Voldemort'un adının bir zamanlar Tom Riddle olduğunu biliyor. Ben onun öğretmeniydim, elli yıl önce, Hogwarts'ta. Okuldan ayrıldıktan sonra ortadan kayboldu... uzaklara gitti, her yeri gezdi... en kötülerimizle düşüp kalktı, Karanlık Sanatlara öylesine gömüldü, o kadar çok sayıda tehlikeli, büyülü dönüşüm geçirdi ki, Lord Voldemort olarak yeniden ortaya çıktığında neredeyse tanınmayacak durumdaydı.
Hemen hemen hiç kimse vaktiyle burada Öğrenciler Başkanı olan akıllı, yakışıklı çocukla Lord Voldemort arasında bir bağlantı kuramadı."
"Peki ya Ginny," dedi Mrs VYeasley, "bizim Ginny' mizin o - onunla ne alâkası olabilir ki?"
"G-güncesi!" dedi Ginny hıçkırarak. "G-güneeye yazıyordum, o da bütün yıl boyunca bana y-yazıyordu -"
"Ginny!" dedi Mr Weasley, dehşete düşmüş halde. "Sana hiçbir şey öğretemedim mi ben? Kaç kere söyledim sana. Kendi kendine düşünebilen bir şeye, beyninin nerede saklı olduğunu göremiyorsan, güvenme. Niye günceyi bana ya da annene göstermedin? Öyle şüpheli bir nesnenin Karanlık Sihir'le dolu olduğu apaçık!"
"B-bilmiyordum," dedi Ginny ağlayarak. "Annemin verdiği kitaplardan birinin içinde buldum onu. B-birinin onu oraya koyduğunu, sonra da unuttuğunu sandım..."
"Miss Weasley'nin hemen hastane kanadına gitmesi gerekiyor," dedi Dumbledore katı bir ses tonuyla. "Bu onun için korkunç bir sınama oldu. Ceza verilmeyecek. Ondan daha yaşlı ve daha bilge büyücüler bile Lord Voldemort tarafından kandırıldı." Gidip kapıyı açtı. "Yatak istirahatı ve belki de büyük bir fincan sıcak çikolata. Benim keyfimi hep yerine getirir bu," diye ekledi, ona gözlerinde müşfik bir ışıkla bakarak. "Madam Pomfrey'i hâlâ ayakta bulacaksınız. Adamotu suyu veriyor - tahminimce Basilisk'in kurbanları kendilerine gelmek üzeredir."
"Yani Hermione iyi durumda!" dedi Ron sevinçle.
"Kalıcı bir hasar yok," dedi Dumbledore.
Mrs Weasley Ginny'yi dışarı çıkardı, Mr Weasley de yüzünde hâlâ epey sarsılmış bir ifadeyle onu izledi.
"Bak ne diyeceğim, Minerva," dedi Dumbledore McGonagall'a, düşünceli bir edayla. Bütün bunlardan sonra bir şölen iyi gider. Gidip mutfaklara haber verir misin?"
Profesör McGonagall hemencecik, "Evet," dedi ve kapıya doğru yürüdü. "Potter ve Weasley ile ilgilenmeyi sana bırakıyorum, olur mu?"
"Kesinlikle," dedi Dumbledore.
Profesör McGonagall çıktı. Harry ve Ron ne yapacaklarını bilemeyerek Dumbledore'a baktılar. Profesör McGonagall ilgilenme ile tam olarak neyi kastetmişti acaba? Herhalde - herhalde cezalandırılacak olamazlardı, değil mi?
"İkinize de bir kez daha okulun kurallar mı çiğnerseniz atılacağınızı söylediğimi hatırlıyorum” dedi Dumbledore.
Ron dehşetle ağzını açtı.
"Bu da şunu gösteriyor ki, en iyilerimiz bile bazen tükürdüğünü yalamak zorunda kalabilir," diye devam etti gülümseyerek. "İkiniz de Okula Hizmet Özel Ödülü alacaksınız ve - bir bakalım - evet, sanırım Gryffindor için iki yüzer puan."
Ron, Lockhart'ın Sevgililer Günü çiçekleri katlar pembe bir renk aldı ve ağzını kapattı.
"Ama içimizden birinin bu tehlikeli maceradaki rolü konusunda ağzını bıçak açmıyor," diye ekledi Dumbledore. "Nedir bu alçakgönüllülük, Gilderoy?"
Harry irkildi. Lockhart'ı tamamen unutmuştu. Dönüp baktığında odanın bir köşesinde, yüzünde hâlâ belli belirsiz bir gülümsemeyle durduğunu gördü. Dumbledore onunla konuştuğunda, kime hitap edildiğini anlamak için omzunun üstünden arkaya baktı.
"Profesör Dumbledore," dedi Ron çabucak, "Sırlar Odası'nda bir kaza oldu. Profesör Lockhart -"
"Ben bir Profesör müyüm?" dedi Lockhart biraz şaşırarak. "Aman Tanrım. Herhalde ümitsiz bir vakaydım, değil mi?"
"Bize Hafıza Büyüsü yapmaya çalıştı ve asa geri tepti," diye açıkladı Ron, Dumbledore'a alçak sesle.
"Bak sen," dedi Dumbledore, başını iki yana sallayarak. Uzun, gümüşi bıyığı titriyordu. "Demek kılıcın kendine saplandı, Gilderoy!"
"Kılıç mı?" dedi Lockhart anlamayarak. "Kılıcım yok. Ama o çocukta var." Harry'yi gösterdi. "Size bir tane ödünç verebilir."
"Profesör Lockhart'ı da hastane kanadına götürür müsün?" dedi Dumbledore Ron'a. "Harry'yle birkaç kelime daha konuşmak istiyorum..."
Lockhart sakin sakin dışarı çıktı. Ron da çıkarken dönüp Dumbledore'a ve Harry'ye meraklı bir bakış fırlattı.
Dumbledore ateşin yanındaki sandalyelerden birine geçti.
"Otur, Harry," dedi. Harry nedensiz bir kaygıyla oturdu.
"En başta, Harry, sana teşekkür etmek istiyorum," dedi Dumbledore, gözleri yeniden parıldayarak. "Oda'da bana gerçek bir sadakat göstermiş olmalısın. Başka hiçbir şey Fawkes'un sana gelmesini sağlayamazdı."
Uçarak dizine konan Anka kuşunu okşadı. Dumbledore ona bakarken, Harry şaşkın şaşkın sırıttı.
"Demek Tom Riddle'la karşılaştın," dedi Dumbledore düşünceli düşünceli. "Sanırım seninle çok ilgilenmiştir..."
Birden, Harry öteden beri dilinin ucunda olan bir şeyi söyledi.
"Profesör Dumbledore... Riddle onun gibi olduğumu söyledi. Tuhaf benzerlikler, dedi..."
"Dedi mi bunu gerçekten?" Kalın, gümüş rengi kaşlarının altından düşünceli düşünceli Harry'ye bakıyordu. "Peki sen ne düşünüyorsun, Harry?"
"Onun gibi olduğumu düşünmüyorum!" dedi Harry, istediğinden daha yüksek bir sesle. "Yani, ben -ben Gryffindor'luyum, ben..."
Ama gene içindeki bir şüphe yüzeye çıktı ve lafı yanda kaldı.
"Profesör," diye yeniden konuştu bir süre sonra. "Seçmen Şapka bana - Slytherin'de başarılı olacağımı söylemişti. Herkes bir süre benim Slytherin'in vârisi olduğumu düşündü... Çataldili konuşabiliyorum diye..."
"Çataldili konuşabiliyorsun, Harry," dedi Dumbledore sakince, "çünkü Lord Voldemort -yani Salazar Slytherin'in soyundan gelen son kişi- Çataldili konuşa- biliyor. Yanılmıyorsam, sendeki o yara izine sebep olduğu gece kendi güçlerinin bir kısmı sana geçti. Eminim bunu isteyerek yapmamıştır..."
"Voldemort kendinden bir parçayı benim içime mi koydu?" dedi Harry, çarpılmış gibi. "Şüphesiz öyle görünüyor."
"O halde Slytherin'de olmam gerekiyor," dedi Harry, Dumbledore'un yüzüne çaresizce bakarak. "Seçmen Şapka benim içimde Slytherin'in gücünü gördü ve -"
"Seni Gryffindor'a koydu," dedi Dumbledore sakince. "Beni dinle, Harry. Sende Salazar Slytherin'in kendi eliyle seçtiği öğrencilerinde aradığı özelliklerden birçoğu var. Kendi çok nadide yeteneği olan Çataldili... sorunlara çözüm bulma yeteneği... kararlılık... kurallara karşı belli bir kayıtsızlık," diye ekledi bıyığı gene titreyerek. "Ama Seçmen Şapka seni Gryffindor'a koydu. Niye böyle olduğunu biliyorsun. Düşün bir."
"Beni Gryffindor'a koymasının tek sebebi," dedi Harry yılgın bir sesle, "çünkü Slytherin'e girmek istemedim..."
"Kesinlikle," dedi Dumbledore, bir kez daha gözleri pırıl pırıl gülümseyerek. "Bu da seni Tom Riddle'dan çok farklı hale getiriyor. Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey, yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir, Harry." Harry nutku tutulmuş halde sandalyesinde oturuyordu. "Eğer yerinin Gryffindor olduğuna dair kanıt istiyorsan, Harry, o zaman şuna daha yakından bak."
Dumbledore,ProfesörMcGonagall'mmasasına uzanıp kan lekeli, gümüş kılıcı aldı ve Harry'ye verdi. Harry, yakutları şöminenin ışığında pırıl pırıl parlayan kılıcı, elinde yavaş yavaş çevirdi. Ve kabzanın tam altına oyulmuş ismi gördü. Godric Gryffindor.
Dumbledore, "Yalnızca gerçek bir Gryffindor onu Şapka'dan çıkarabilirdi, Harry," demekle yetindi.
Bir süre ikisi de konuşmadılar. Sonra Dumbledore, Profesör McGonagall'ın masasının çekmecelerinden birini açtı ve bir tüy kalemle bir şişe mürekkep çıkardı.
"Sana gereken şey, biraz yiyecek ve uyku, Harry. Bence aşağı inip şölene katıl, ben de bu arada Azkaban'a yazayım - bekçimize ihtiyacımız var. Ayrıca Gelecek Postası için bir ilan da hazırlamalıyım," diye ekledi, kara kara düşünerek. "Yeni bir Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenine ihtiyacımız olacak. Ah, ne çabuk tüketiyoruz onları, değil mi?"
Harry ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Ama tam kulpa uzandığı anda kapı öyle bir hızla içeri doğru savruldu ki, duvara çarpıp geri döndü.
Lucius Malfoy, yüzünde öfkeli bir ifadeyle kapının eşiğinde duruyordu. Ve koltuk altında sinmiş bir şekilde, bandajlara sarılı Dobby vardı.
"İyi akşamlar, Lucius," dedi Dumbledore tatlı tatlı. Mr Malfoy hızla odaya girerken neredeyse Harry'yi deviriyordu. Dobby de yüzünde acınacak bir dehşet ifadesiyle, pelerininin eteğine çömelmiş halde, onun peşinden sürüklendi.
"Demek öyle!" dedi Lucius Malfoy, soğuk gözlerini Dumbledore'dan ayırmadan. "Geri döndün. Yönetim kurulu üyeleri seni uzaklaştırdı, ama gene de Hogwarts'a dönmekten geri durmadın."
"Aslına bakarsan, Lucius," dedi Dumbledore, soğukkanlılıkla gülümseyerek, "diğer on bir yönetim kurulu üyesi bugün benimle irtibat kurdu. Doğrusu bir baykuş fırtınasına yakalanmaktan farkı yoktu. Arthur Weasley'nin kızının öldürüldüğünü duymuşlardı ve benim hemen dönmemi istiyorlardı. Bu iş için en iyi adamın ben olduğumu düşünüyor gibiydiler yani. Ayrıca bana çok garip hikâyeler anlattılar. Bazıları senin onları, uzaklaştırılmamı kabul etmezlerse ailelerini lanetlemekle tehdit ettiğini düşünüyordu."
Mr Malfoy her zamankinden de solgunlaştı, ama gözleri hâlâ öfkeyle kısılmış durumdaydı.
"Öyleyse - saldırıların önüne geçtin mi bari?" diye küçümseyerek güldü. "Suçluyu yakaladınız mı?"
"Yakaladık," dedi Dumbledore, gülümseyerek.
"Ee?" dedi Mr Malfoy sertçe. "Kimmiş?"
"Geçen seferki kişi, Lucius," dedi Dumbledore. "Ama bu defa Lord Voldemort başka birinin aracılığıyla hareket ediyormuş. Bu günce sayesinde."
Mr Malfoy'u dikkatle izleyerek, ortasında büyük bir delik bulunan küçük, siyah kitabı havaya kaldırdı. Harry ise Dobby'yi izliyordu.
Ev cini çok tuhaf bir şey yapıyordu. Koca gözleri anlamlı anlamlı Harry'ye odaklanmış halde, bir günceyi bir Mr Malfoy'u gösteriyor ve sonra da yumruğuyla kendi kafasına sertçe vuruyordu.
"Anlıyorum..." dedi Mr Malfoy Dumbledore'a, yavaşça.
"Akıllıca bir plan," dedi Dumbledore ifadesiz bir sesle. Hâlâ Mr Malfoy'un gözlerinin içine bakıyordu. "Çünkü eğer Harry -" Mr Malfoy, Harry'ye keskin bir bakış fırlattı, "ve arkadaşı Ron bu kitabı keşfetmese, bütün suç Ginny Weasley'nin üstüne kalabilirdi. Kimse onun kendi iradesiyle hareket etmediğini kanıtlayamazdı..."
Mr Malfoy tek kelime bile etmedi. Yüzü aniden bir maske görünümü almıştı.
"Düşünsene bir," diye devam etti Dumbledore, "işte o zaman neler olurdu... Weasley'ler önde gelen safkan ailelerimizden biri. Kendi kızının Muggle'lara saldırdığı ve onları öldürdüğü ortaya çıksa, bunun Arthur Weasley ve Muggle Koruma Yasası üzerindeki etkisi ne olurdu, düşün. Güncenin ele geçmesi ve Riddle'ın anılarının içinden silinmiş olması büyük şans. Yoksa sonuç ne olurdu kim bilir..."
Mr Malfoy kendini zorlayarak konuştu.
"Büyük şans," dedi kaskatı bir edayla.
Ve Dobby, hâlâ onun arkasında, bir günceyi bir Lucius Malfoy'u işaret ediyor, sonra da kendi kafasını yumrukluyordu.
Ve Harry birden anladı. Dobby'ye başını salladı ve Dobby ceza olsun diye kulaklarını bükerek bir köşeye çekildi.
"Güncenin nasıl Ginny'nin eline geçtiğini öğrenmek islemiyor musunuz, Mr Malfoy?" dedi Harry.
Lucius Malfoy hızla ona döndü.
"Nereden bileyim ben küçük, aptal kızın onu eline nasıl geçirdiğini?" dedi.
"Çünkü bunu ona siz verdiniz," dedi Harry. "Flo-urish ve Blotts'ta. Onun eski Biçim Değiştirme kitabını aldınız ve günceyi gizlice içine yerleştirdiniz, değil mi?"
Mr Malfoy'un beyaz ellerini yumruk yapıp açtığını gördü.
"İspatla," diye tısladı.
"Ah, işte bunu kimse başaramaz," dedi Dumbledore, Harry'ye gülümseyerek. "Riddle kitabın içinden çıkıp gittikten sonra imkânsız bu. Öte yandan, Lucius, sana bundan böyle Lord Voldemort'un eski okul eşyalarını başkalarına vermemeni tavsiye ediyorum. Başka eşyalar da masum ellere geçerse, sanırım en azından Arthur Weasley onların izini sürer ve ne yapıp edip sana ait olduklarını bulur..."
Lucius Malfoy bir süre öylece durdu. Harry onun sağ elinin bir an asasına ulaşmak istermiş gibi kıpırdadığını açıkça gördü. Ama Malfoy bunu yapmadı ve ev cinine döndü.
"Gidiyoruz, Dobby!"
Kapıyı sertçe çekip açtı ve cin koşarak yanına geldiğinde onu kapıdan dışarı tekmeledi. Dobby'nin koridor boyunca acı içinde ayakladığım duyabiliyorlardı. Harry durup iyice düşündü. Sonra birden aklına bir fikir geldi.
"Profesör Dumbledore," dedi aceleyle, "şu günceyi
Mr Malfoy'a geri verebilir miyim, lütfen?"
"Elbette, Harry," dedi Dumbledore sakince. "Ama elini çabuk tut. Şölen var, unutma."
Harry günceyi kaptı ve odadan dışarı fırladı. Dobby'nin acı dolu ayaklamalarının köşenin oradan uzaklaştığını duyabiliyordu. Planının yürüyüp yürümeyeceğini düşünerek, bir ayağından yapış yapış, pis çorabını çabucak çıkardı ve günceyi onun içine soktu. Sonra hızla karanlık koridorda koşmaya başladı.
Onları merdivenlerin başında yakaladı.
"Mr Malfoy," dedi soluk soluğa, kayıp durarak. "Size bir şey getirdim."
Ve kokulu çorabı Lucius Malfoy'un eline tutuşturdu.
"Bu da neyin...?"
Mr Malfoy çorabı yırtıp günlüğün üstünden çıkardı, kenara fırlattı ve öfkeyle bir günceye bir Harry'ye baktı.
"Bu gidişle senin sonun da layığını bulan aileninki gibi olacak, Harry Potter," dedi usulca. "Onlar da her işe burnunu sokan aptallardı."
Gitmek için arkasını döndü.
"Gel, Dobby. Gel dedim!"
Ama Dobby kımıldamadı. Elinde Harry'nin iğrenç, yapış yapış çorabını tutuyor, ona sanki paha biçilmez bir hazineymiş gibi bakıyordu.
"Sahip Dobby'ye bir çorap verdi," dedi cin hayretle. "Sahip onu Dobby'ye verdi."
"Ne?" dedi Mr Malfoy sinirle. "Ne dedin sen?"
"Dobby'nin bir çorabı var," dedi Dobby inanamayarak. "Sahip onu attı, Dobby de tuttu ve Dobby -Dobby özgür."
Lucius Malfoy, cine bakar halde, dondu kaldı. Sonra Harry'nin üstüne atıldı.
"Bana bir hizmetkâra mal oldun, çocuk!"
Dobby birden bağırdı: "Harry Potter'a zarar vermeyeceksin!"
Bir gümbürtü duyuldu ve Mr Malfoy arkaya doğru uçtu. Merdivenlerden üçer beşer düşerek alt kattaki zemine yığıldı. Ayağa kalktı, yüzü mosmor kesilmişti. Asasını çıkardı, ama Dobby uzun parmağını tehditkâr bir şekilde ona doğru uzattı.
Mr Malfoy'a işaret ederek, "Şimdi gideceksin," dedi korkutucu bir edayla. "Harry Potter'a dokunmayacaksın. Şimdi gideceksin."
Lucius Malfoy'un başka seçeneği yoktu. İkisine tepesi atmış, son bir bakış fırlattı ve pelerinini omzunun üstünden atarak hızla yürüyüp gözden kayboldu.
"Harry Potter, Dobby'yi özgürlüğüne kavuşturdu!" dedi o. tiz bir sesle, kafasını kaldırıp Harry'ye bakarak. Küre misali gözlerinde en yakın pencereden sızan ay ışığı panldıyordu. "Harry Potter, Dobby'yi serbest bıraktı!"
"En azından bunu yapmalıydım, Dobby," dedi Harry sırıtarak. "Sen bir daha hayatımı kurtarmaya kalkmayacağına söz ver, yeter."
Birden cinin çirkin, kahverengi suratının tam ortasında, bütün dişlerini gösteren kocaman bir gülümseme belirdi.
"Tek bir sorum var, Dobby," dedi Harry, Dobby titreyen ellerle Harry'nin çorabını giyerken. "Bana bütün bunların Adı Anılmaması Gereken Kişi'yle bir ilgisi olmadığını söylemiştin, hatırlıyor musun? Ee -"
"O bir ipucuydu, efendim," dedi Dobby, sanki bariz bir şeyden bahsediyormuş gibi gözleri irileşerek. "Dobby size bir ipucu veriyordu. Adını değiştirmeden önce Kara Lord'un adı söylenebiliyordu, anladınız mı?"
"Evet," dedi Harry bezgin bir halde. "Eh, ben gitsem iyi olur. Bir şölen var, üstelik arkadaşım Hermione de kendine gelmiş olmalı..."
Dobby kollarını Harry'nin beline dolayarak ona sarıldı.
"Harry Potter, Dobby'nin sandığından da daha büyük!" diye ağladı. "Elveda, Harry Potter". Ve büyük bir çatırtıyla, Dobby yok oldu.
Harry birçok Hogwarts şölenine katılmıştı, ama hiçbiri bunun gibi değildi. Herkes pijamalarıylaydı ve kutlamalar gece boyunca sürdü. Harry en iyi bölümün hangisi olduğuna karar veremiyordu. Hermione'nin, "Çözdün! Çözdün!" diye çığlık atarak ona doğru koşması mı; Justin'in Hufflepuff masasından koşarak gelip elini sıkması ve ondan şüphelenmiş olduğu için özür dilemesi mi; Hagrid'in üç buçukta gelip Harry'yle Ron'un omuzlarına, onları meyveli kremalı kek dolu tabaklarının içine düşürecek kadar hızlı şaplak atması mı;
Ron'la onun dört yüz puanının Gryffindor'a ikinci yıl üst üste Bina Kupası'nı kazandırması mı; Profesör McGonagall'ın kalkıp bütün sınavların okulun armağanı olarak iptal edildiğini söylemesi mi ("Yo, hayır!" demişti Hermione); Dumbledore'un, Profesör Lockhart'ın gidip hafızasını geri kazanması gerektiği için maalesef bir dahaki sene geri dönmeyeceğini duyurması mı? Sonuncusunun yol açtığı coşkuya birçok öğretmen de katıldı.
"Yazık," dedi Ron, biraz daha reçelli çörek alarak. "Tam da ona alışmaya başlamıştım."
Yaz döneminin geri kalan bölümü pırıl pırıl güneş ışığıyla geçti. Hogwarts normale dönmüştü, sadece birkaç küçük değişiklik vardı: Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersi iptal edildi ("ama biz nasılsa o konuda yeterince antrenman yaptık," dedi Ron, pek canı sıkkın görünen Hermione'ye) ve Lucius Malfoy yönetim kurulu üyeliğinden çıkarıldı. Draco artık okulda, orası kendine aitmiş gibi bir edayla dolaşmıyordu. Aksine, gücenik ve somurtkan görünüyordu. Diğer taraftan, Ginny Weasley gene son derece mutluydu.
Hogwarts Ekspresi'yle eve dönüş yolculuğu vakti çok çabuk geldi. Harry, Ron, Hermione, Fred, George ve Ginny'nin kendilerine ait bir kompartımanları vardı. Tatilden önce büyü yapabilecekleri son birkaç saatin tadını çıkardılar. Patlamalı Pişti oynadılar, Fred ve George'un Filibuster Maytapları'nın sonuncularını ateşlediler ve büyüyle birbirlerini silahsız bırakmaya çalıştılar. Harry bu konuda çok iyi hale gelmeye başlamıştı.
Neredeyse King's Cross'a varmışlardı ki, Harry'nin aklına bir şey geldi.
"Ginny - Percy'yi ne yaparken gördün de kimseye söylemeni istemedi?"
"Ha, o mu?" dedi Ginny kıkırdayarak. "Şey -
Percy'nin bir kız arkadaşı var."
Fred, George'un kafasına bir kitap bohçası düşürdü.
"Ne?"
"Şu Ravenclaw'lu Sınıf Başkanı, Penelope Clearwater," dedi Ginny. "Yaz boyunca ona mektup yazıyordu. Okulun her yerinde gizli gizli onunla buluşuyordu. Bir gün boş bir sınıfta öpüşürlerken yakaladım onları. Kız o saldırıya uğradığında Percy öyle üzüldü ki. Onunla dalga geçmezsiniz, değil mi?" diye ekledi endişeyle.
"Aklımızın ucundan bile geçmez," dedi Fred. Yüzünde sanki doğum günü erken gelmiş gibi bir ifade vardı.
"Kesinlikle," dedi George, pis pis gülerek.
Hogwarts Ekspresi yavaşladı ve sonunda durdu.
Harry bir tüy kalem ve bir parça parşömen çıkardı ve Ron'la Hermione'ye döndü.
"Buna telefon numarası deniyor," dedi Ron'a ve telefon numarasını iki kez yazarak parşömeni ikiye yırtıp ikisine de birer parça verdi. "Babana geçen yaz telefonun nasıl kullanıldığını anlatmıştım, hatırlayacaktır. Beni Dursley'lerden ara, olur mu? Sadece Dudley'yle konuşarak iki ay daha geçiremem..."
Trenden inip sihirli bölmeye doğru yürüyen kalabalığa katılırlarken, Hermione, “Teyzenle enişten gurur duyacaklar ama, değil mi?" dedi. "Yani bu yıl yaptıklarını duyunca."
"Gurur duymak mı?" dedi Harry. "Aklını mı oynattın sen? Ölmem için o kadar fırsat çıkmışken ve ben bunu başaramamışken mi? Sinirden çılgına dönecekler..." Ve hep birlikte geçitten geçerek Muggle dünyasına doğru yürüdüler.

...............THE END.............

GeCeLeR 12-10-2006 01:42 AM

Harry Potter & Azkaban Tutsağı ( 3 )

BİRİNCİ BÖLÜM
Baykuş Postası


Harry Potter birçok açıdan son derece sıra dışı bir çocuktu. Her şeyden önce, yaz tatilinden yılın başka herhangi bir zamanından nefret ettiğinden daha fazla nefret ediyordu. Sonra gerçekten ev ödevini yapmak istiyordu, ama gecenin biı*- vaktinde, gizlice yapmak zorundaydı. Ayrıca da bir büyücüydü.
Saat gece yansına yaklaşıyordu ve Harry yüzükoyun yatağında yatıyordu. Battaniyeleri çadır gibi başının üstüne çekmişti, bir elinde bir fener vardı ve deri ciltli büyük bir kitabı (Bathilda Bagshot'un yazdığı Sihir Tarihi'ni) yastığa dayamıştı. Harry, kartal tüyünden kaleminin ucunu sayfadan aşağı doğru indirirken, bir yandan da kaşlarını çattı. "On Dördüncü Yüzyılda Cadüann Yakılması Tamamen Anlamsızdı - tarhsın" konulu kompozisyonu yazmada ona yardımcı olabilecek bir şey arıyordu.
Tüy kalem, işe yarar görünen bir paragrafın tepesinde durakladı. Harry yuvarlak gözlüğünü burnundan yukarı iterek, fenerini kitaba daha da yaklaştırdı ve okudu:
Büyü-dışı insanlar (ki genellikle Mııggle diye bilinirler) ortaçağda büyüden özellikle korkarlardı, ama onu tanımakta pek de başarılı değildiler. Gerçek bir cadı ya da büyücüyü yakaladıkları ender durumlarda, yakmanın hiç mi hiç etkisi olmazdı. Cadı ya da büyücü basit bir Alev Dondurma Büyüsü uygular, sonra da, bir yandan hafif, gıdıklayıcı bir hissin keyfini çıkarırken, bir yandan da acıyla haykırıyor taklidi yapardı. Hatta Acayip VVen-delin yakılmaktan öyle hoşlanırdı ki, çeşitli kılıklara bürünmüş olarak tam kırk yedi kere kendisini yakalamalarına izin vermişti.
Harry tüy kalemini dişlerinin arasına sıkıştırıp, mürekkep şişesiyle bir parşömen tomarı almak için yastığının altına uzandı. Yavaşça ve büyük bir özenle mürekkep şişesinin kapağını açtı, kalemini içine batırdı ve yazmaya başladı. Arada bir durup dinliyordu, çünkü Dursley'lerden biri banyoya giderken tüy kaleminin hışırtısını duyarsa, kendini yazın geri kalan bölümünde merdivenin altındaki dolaba kilitlenmiş bulabilirdi.
Privet Drive 4 numarada oturan Dursley ailesi, Harry'nin yaz tatillerinden hoşlanmayışının nedeniydi. Vernon Enişte, Petunia Teyze ve oğullan Dudley, Harry'nin hayattaki tek akrabalarıydı. Hepsi Muggle'dı ve büyüye karşı pek ortaçağ usulü bir tavır benimsemişlerdi. Harry'nin cadı ve büyücü olan ölmüş annesiyle babasının adı, Dursley'lerin çatısı altında asla anılmazdı. Petunia Teyze ve Vernon Enişte yıllar boyunca Harry'yi mümkün olduğunca ayak altında çiğneyerek içindeki
10
sihri ezebüeceklerini umut etmişlerdi. Ama, hiddetten köpürseler de başarıya erişememişlerdi ve şimdi de ya birisi Harry'nin hayatının son iki yılını Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda geçirdiğim anlarsa diye dehşet içinde yaşıyorlardı. Bugünlerde Dursley'lerin en fazla yapabildiği şey, Harry'nin büyü kitaplarını, asasını, kazanını ve süpürgesini yaz tatilinin başında saklayarak komşularla konuşmasını yasaklamaktı.
Büyü kitaplarından böylece aynlmak Harry için gerçek bir sorun oluşturuyordu, çünkü Hogwarts'taki öğretmenleri tatil için ona bir sürü ev ödevi vermişti. Kompozisyonlardan birini, Ufalma İksiri hakkındaki baş belası kompozisyonu, en sevmediği öğretmeni Profesör Snape için yazması gerekiyordu. Snape, Harry'ye bir ay ceza vermek için herhangi bir bahane bulmaktan pek memnun.kalırdı. Harry de bu yüzden tatilin ilk haftasında eline geçen şansa sıkı sıkıya sarılmıştı. Vernon Enişte, Petunia Teyze ve Dudley, Vernon Enişte'ye şirketin verdiği yeni arabaya hayranlıklarını belirtmek için ön bahçeye gittiklerinde (çok yüksek sesle ki komşular da duyabilsin), Harry usul usul aşağı inmiş, merdivenin altındaki dolabın kilidini açmış, kitaplarından bir kısmını kaptığı gibi yatak odasına getirip saklamıştı. Çarşaflarda mürekkep lekesi bırakmadıkça, Dursley'ler onun geceleri sihir çalıştığını asla anlamazdı.
Harry o anda teyzesi ve eniştesiyle bir sorun çıkmasın diye çok özen gösteriyordu, çünkü zaten aralan li-moniydi. Hem de, tatil başladıktan bir hafta sonra kendisi gibi bir büyücüden telefon geldi diye.
11
Harry'nin Hogvvarts'taki en iyi arkadaşlarından biri olan Ron Weasley, hepsi büyücü olan bir aileden geliyordu. Yani Harry'nin bilmediği birçok şeyi biliyordu, ama daha önce hiç telefon etmemişti. Şu şanssızlığa bakın ki telefona Vernon Enişte cevap vermişti. "Buyrun, ben Vernon Dursley." O sırada tesadüfen odada olan Harry, Ron'un sesinin cevap verdiğini duyunca donup kalmıştı.
"ALO? ALO? BENİ DUYUYOR MUSUNUZ? BEN - HARRY - POTTER'LA GÖRÜŞMEK - İSTİYORUM!" Ron öyle bağırıyordu ki, Vernon Enişte yerinden zıpladı ve ahizeyi kulağından yarım metre uzakta tuttu, ona öfke ve hayret karışımı bir ifadeyle bakıyordu.
Ağızlık yönünde, "KİMİNLE GÖRÜŞÜYORUM?" diye kükredi. "KİMSİNİZ?"
Ron, "RON - WEASLEY!" diye haykırdı ona cevap olarak. Sanki Vernon Enişte ile ikisi bir futbol sahasının iki ucundan konuşuyorlardı. "BEN - HARRY'NİN -OKULDAN- ARKADAŞIYIM -"
Vernon Enişte'nin bakışları bir anda, olduğu yerde kalakalmış Harry'ye döndü.
"BURADA HARRY POTTER FALAN YOK!" diye kükredi. Şimdi, sanki patlamasından korkuyormuş gibi, ahizeyi kol boyu uzaklıkta tutuyordu. "HANGİ OKULDAN SÖZ ETTİĞİNİ BİLMİYORUM! BİR DAHA ASLA BENİ ARAMA! SAKIN AİLEMİN YANINA YAKLAŞMA!"
Ve zehirli bir örümceği atıyormuş gibi, ahizeyi telefonun üstüne fırlattı.
12
Bunu izleyen kavga, o zamana kadarki en berbat kavgalardan biri oldu.
Vernon Enişte, Harry'yi tükürük içinde bırakarak, "SEN BENİM TELEFONUMU NE CESARETLE ŞEY GİBİ - SENİN GİBİ İNSANLARA VERİRSİN!" diye kükredi.
Ron belli ki Harry'nin başını derde soktuğunu fark etmişti, çünkü bir daha aramadı. Hogwarts'taki öbür arkadaşı, Hermione de onunla bağlantı kurmamıştı. Harry, Ron'un aramasın diye onu uyardığından kuşkulanıyordu. Yazık, çünkü Harry'nin sınıfının en akıllı cadısı Hermione, annesiyle babası Muggle olduğu için telefonu nasıl kullanması gerektiğini pek güzel biliyordu ve herhalde Hogwarts'a gittiğini söylemeyecek kadar da aklı selim sahibiydi.
Böylece Harry beş uzun hafta boyunca büyücü arkadaşlarının hiçbirinden haber alamadı, yani bu yaz da neredeyse geçen yaz kadar berbat geçmeye aday görünüyordu. Sadece bir tek, çok küçük iyileşme vardı: Ondan, arkadaşlanna mektup göndermek için yararlanmayacağına yemin ettikten sonra, Harry'nin geceleri baykuşu Hedwig'i dışarı salmasına izin verilmişti. Vernon Enişte, Hedwig'in kafesinde hep kapalı kalınca çıkardığı şamata yüzünden pes etmişti.
Harry, Acayip YYendelin hakkında yazmayı bitirdi, durup yine dinledi. Karanlık evin sessizliği sadece azman kuzeni Dudley'nin uzaktan gelen homurtulu horultusuy-la bozuluyordu. Saat çok geç olmalıydı. Harry'nin gözleri yorgunluktan kaşınıyordu. Belki de bu kompozisyonu ertesi gece bitirirdi...
13
Mürekkep şişesinin kapağını kapattı, yatağının altından eski bir yastık kılıfını çekip aldı, fenerini, Sihir Tarihi'ni, kompozisyonunu, tüy kalemiyle mürekkebi içine koydu, yataktan kalkıp hepsini yatağının altındaki gevşek bir tahtanın dibine gizledi. Sonra ayağa kalktı, gerindi ve yatağının yanındaki komodinin üstünde duran ışıklı çalar saatin kaçı gösterdiğine baktı.
Gecenin biriydi. Harry aniden midesinde tuhaf bir sarsınh hissetti. Farkına bile varmadan tam bir saattir on üç yaşındaydı.
Harr/nin bir başka sıra dışı yanı da, doğum günlerini hiç beklememesiydi. Ömründe hiç doğum günü kartı almamıştı. Dursley'ler onun son iki doğum gününü tamamen bilmezlikten gelmişlerdi, .bu seferkini hatırlayacaklarım sanmak için de hiçbir nedeni yoktu.
Harry karanlık odayı boydan boya yürüdü, Hed-wig'in büyük, boş kafesinin yanından geçip açık pencereye gitti. Pervaza yaslandı, battaniyenin altında onca zaman kaldıktan sonra serin gece havasının yüzüne vuruşu pek hoştu. Hedwig gelmeyeli iki gece olmuştu. Harry onun için kaygılanmıyordu -daha önce de bu kadar süreyle gittiği olmuştu- ama geriye çabuk döneceğini umut ediyordu. Bu evde onu görünce irkilmeyen tek canlı oydu.
Harry, yaşına göre ufak tefek ve zayıf olsa da, son yılda birkaç santim uzamıştı. Ama kuzgun karası saçları her zaman nasılsa öyleydi: Ne yaparsa yapsın inatla dağınık kalıyordu. Gözlüklerinin arkasındaki gözleri parlak yeşildi ve alnında, saçının arasından açıkça görülebilen, şimşek biçiminde ince bir yara izi vardı.
14
Harry'ye ilişkin sıra dışı şeylerin içinde en olağanüstü olanı bu yara iziydi. İz, Dursley'lerin on yıldır söyledikleri gibi, Harry'nin annesiyle babasını öldüren araba kazasından yadigâr kalmamıştı. Çünkü Lily ve James Potter bir araba kazasında ölmemişlerdi. Öldürülmüşlerdi, yüzyılın en fazla korkulan Karanlık Büyücüsü, Lord Voldemort tarafından. Voldemort'un laneti, Harry'yi öldüreceğine kendisine geri dönünce, Harry bu saldırıdan yalnızca alnında bir yara iziyle kurtulmuştu. Canını zor kurtaran Voldemort ise kaçmıştı...
Ne var ki Harry daha sonra onunla Hogvvarts'ta karşı karşıya gelmişti. Karanlık pencerede durmuş son karşılaşmalarını hatırlarken, on üçüncü doğum gününe ulaştığı için bile talihli olduğunu kabul etti.
Hedwig'den bir işaret görmek için yıldızlı gökyüzünü bakışlarıyla taradı. Belki de gagasından sarkan ölü bir fareyle, övgü bekleyerek, ona doğru süzülüyordu Çatıların üzerinden dalgın dalgın bakan Harry'nin ne gördüğünün farkına varması birkaç saniye sürdü.
Altın ^ron üstüne silueti çizilmiş ve her an daha da büyüyen, iri, garip şekilde yan yan giden bir yaratık vardı ve Harry'nin yönünde kanat çırpıyordu. Harry hayli hareketsiz durarak onun gittikçe alçalmasını gözledi. Bir an için, eli pencere mandalında, tereddüt etti, acaba kapasam mı diye düşünüyordu, ama o sırada garip yaratık Privet Drive'ın sokak lambalarından birinin üzerinden süzüldü ve onun ne olduğunu anlayan Harry yana sıçradı.
Üç baykuş süzülerek pencereden içeri girdi, iki ta-
15
nesi baygına benzeyen üçüncüyü taşıyordu. Yumuşak bir pat sesiyle Harry'nin yatağına kondular, büyük ve kurşuni renkte olan ortadaki baykuş dosdoğru yatağa devrildi ve hareketsiz kaldı. Bacaklarına koca bir paket bağlanmıştı.
Harry baygın baykuşu hemen tanıdı - Adı Errol'dı ve VVeasley ailesine aitti. Harry anında yatağa koştu, Er-roî'ın bacaklarmdaki ipleri çözdü, paketi çıkardı ve sonra da onu Hedwig'in kafesine taşıdı. Errol mahmur gözlerinden birini açtı, cılız bir ötüşle teşekkür etti ve lakır lakır su içmeye koyuldu.
Harry diğer iki baykuşun yanına döndü. Bunlardan biri, büyük, kar beyazı dişi baykuş, kendi kuşu Hed-wig'di. O da bir paket taşıyordu ve kendinden pek hoşnut görünüyordu. Onu yükünden kurtaran Harry'ye gagasıyla sevgi dolu bir öpücük verdi, sonra da Errol'ın yanına gitmek için odanın öbür yanına uçtu.
Harry güzel, kahverengi bir kuş olan üçüncü baykuşu tanımadı, ama nereden geldiğini hemen anladı. Çünkü üçüncü pakete ek olarak, Hogwarts armasının bulunduğu bir mektup taşıyordu. Harry bu baykuşu görevinden azat edince, hayvan kendini beğenmiş bir şekilde tüylerini kabarttı, kanatlarını gerdi ve pencereden dışarı uçup geceye karıştı.
Harry yatağına oturdu, Errol'ın paketini kaptı, ambalaj kâğıdını koparıp açtı ve içinde altın yaldızlı kâğıda sarılı bir hediyeyle ilk doğum günü kartını buldu. Parmaklan hafifçe titreyerek zarfı açtı. İki parça kâğıt düştü - bir mektup ve bir gazete kupürü.
16
Kupür belli ki büyücülerin gazetesi Gelecek Posta-sz'ndan kesilmişti, çünkü siyah-beyaz resimdeki insanlar hareket ediyorlardı. Harry kupürü alıp kırışıklarını düzeltti ve okudu.
SİHİR BAKANLIĞI GÖREVLiSi BÜYÜK ÖDÜLÜ KAPTI
Sihir Bakanlığı Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi Başkanı Arthur VVeasley, Gelecek Posta-sı'mn yıllık Büyük ödül Galleon Çekilişini kazandı.
Çok memnun görünen Mr VVeasley, Gelecek Postası 'na, "Altınları Mısır'da bir tatil yaparak harcayacağız," dedi. "En büyük oğlumuz Bili orada, Gringotts Büyücülük Bankasının lanet bozucusu olarak çalışıyor."
VJeasley ailesi Mısır'da bir ay geçirdikten sonra, yeni okul yılının başlangıcı nedeniyle, Weasley çocuklarından beşinin devam ettiği Hogwarts'a geri dönecek.
Harry hareket eden resmi inceledi ve büyük bir piramit önünde duran dokuz VVeasley'nin birden ona coşkuyla el salladığını görünce yüzüne bir tebessüm yayıldı. Tombul küçümen Mrs VVeasley; uzun boylu, saçlan açılmakta olan Mr VVeasley; altı oğul ve bir kız. Siyah-beyaz resimde görünmese bile, hepsi de alev gibi kızıl saçlı. Resmin tam ortasında, uzun boylu ve leylek bacaklı Ron duruyordu, faresi Scabbers omzundaydı, kolunu da küçük kardeşi Ginny'ye dolamıştı.
Harry büyük bir altın yığınını kazanmayı çok iyi huylu ve son derece yoksul olan VVeasley'lerden daha
17
fazla hak edecek birilerim düşünemiyordu. Ron'un mektubunu alıp açtı.
Sevgili Harry,
Mutlu yıllar!
Eak, o telefon için gerçekten üzgünüm. Umarım Muggle'lar burnundan getirmemiştir. Babama sordum, o da herhalde bağırmamam gerektiğini söyledi.
Burada, Mısır'da her şey harika. Bili bize mezarları gezdirdi, bu eski Mısırlı büyücülerin onlara koyduğu lanetlere inanamazsın Annem Ginny'nin sonuncusuna girmesine izin vermedi. Orası, mezara izinsiz dalan ve fazladan başlan falan çıkmış Muggle'İann değişime uğramış iskeletlerimle doluydu.
Babam Gelecek Postası'nın çekilişini kazanınca inanamadım buna. Yedi yüz galleon! Çoğu bu tatile gitti, ama bana önümüzdeki yü için yeni bir asa alacaklar.
Harry, Ron'un eski asasının çatladığı olayı çok iyi hatırlıyordu. Asa, ikisinin binip Hogwarts'a uçtukları araba okul arazisinde bir ağaca çarpınca çatlamıştı.
Yeni sömestr başlamadan bir hafta kadar önce geleceğiz, benim asamı ve yeni kitaplarımızı almak için Londra'ya gideceğiz. Oyada seninle karşılaşma şansı var mı?
Mııggle'larm moralini bozmasına izin verme!
Londra'ya gelmeye çalış,
Ron
18
Not: Percy, Öğrenci Başı oldu. Mektubu geçen hafta aldı.
Harry fotoğrafa bir göz attı. Hogwarts'ta yedinci ve son yılında olan Percy'nin pek kendini beğenmiş bir hali vardı. Öğrenci Başı rozetini, düzenli saçlarının tepesine fütursuzca tünemiş olan fesine iğnelemişti, bağa çerçeveli gözlüğü Mısır güneşinde parıldıyordu.
Harry şimdi de hediyesini alıp açtı. Paketin içinde minyatür bir cam topaca benzeyen bir şey vardı. Altında da Ron'dan bir başka not.
Harry - bu bir Cep Sinsioskopu. Etrafta güvenilmez biri varsa, parlaması ve olduğu yerde dönmesi gerekiyor. Bili bunun büyücü turistler için satılan saçma sapan bir şey olduğunu söylüyor, güvenilir değilmiş. Dün akşam yemeğinde yanıp durdu da ondan. Ama Bili o sırada Fred'le George'un çorbasına böcek koyduklarının farkında değildi.
Eyvallah - Ron
Harry, Cep Sinsioskopu'nu komodinin üstüne koydu, sivri ucunda dengelenen alet kıpırtısız durmuş, Harry'nin saatinin fosforlu akrebiyle yelkovanını yansı-Uyordu. Harry birkaç saniye mutlulukla ona baktı, sonra Hedvvig'in gönderdiği paketi eline aldı.
Bunda da ambalajı içinde bir hediye, bir kart ve bir mektup vardı. Bu seferkiler Hermione'den gelmişti.
19
Sevgili Harry,
Ron bana yazıp Vernon Enışte'ne ettiği telefondan söz ettL Umarım iyisindir.
Şu anda Fransa'da tatildeyim ı ve bunu sana nasıl göndereceğimi bilmiyorum -ya Gümrük'te açarlarsa? -derken Hedwig çıkageldi! Sanırım, bir değişiklik olsun diye doğum gününde bir şey almar>dnn emin olmak istiyordu. Hediyeni baykuş-siparişiyle {»Mrttim; Gelecek Postası'nöa ilanı vardı (Onu da buraya getirtiyorum, büyücülük dünyasında olup bitenin*, izleyebilmek öyle iyi oluyor ki). Ron 'la ailesinin bir hafi 7 önce çıkan resmini gördün mü? Eminim bir sürü şey öğreniyordur, gerçekten kıskanıyorum - eski Mısır büyücüleri muhteşemdi.
Burada da ilginç bir yerel büyücülük tarihi var. öğrendiğim bazı şeyleri eklemek için bütün Sihir Tarihi kompozisyonumu yeniden yazdım. Umarım çok uzun olmamıştır, Profesör Binns'in istediğinden iki parşömen tomarı daha fazla.
Ron tatilin son haftasında Londra'da olacağını söylüyor. Sen de gelebilir misin? Teyzenle enişten gelmene izin verir mi? Keşke gelebilsen. Olmazsa seni Eylül'ün birinde Hogwarts Ekspresi'nde görürüm!
Sevgiler
Hermione
Not: Ron, Percy'nin öğrenci Başı olduğunu söylüyor. Eminim bu sahiden hoşuna gitmiştir. Ron pek memnun kalmışa benzemiyor.
20
Harry, Hermione'nin mektubunu bir kenara koyup hediyesini alırken yine güldü. Paket çok ağırdı. Hermi-one'yi tanıdığı için, hediyenin çok zor büyülerle dolu koca bir kitap olacağından emindi - değildi oysa. Kâğıdı yırtıp da üzerinde simden harflerle Süpürge Bakım Seti yazan parlak siyah deri bir çanta görünce kalbi deli gibi çarptı.
Harry, "Vay canına, Hermione!" diye fısıldadı, çantanın içine bakmak için fermuarını açtı.
İçinde büyük bir kavûnoz Fleetvvood Sap Rötuş Cilası, pırıl pırıl gümüş bir Kuyruk Çalısı Makası, uzun yolculuklarda süpürgenize tutturmak için minik pirinçten bir pusula ve bir Kendi Kendine Süpürge Bakımı Elki-tabı vardı.
Arkadaşlan dışında Harry, Hogvvarts'ı en çok Qu-idditch için özlüyordu: Sihir dünyasının bu en popüler sporu son derece tehlikeliydi, çok heyecanlıydı ve süpürgeler üzerinde oynanıyordu. Harry ise çok iyi bir Quidditch oyuncusuydu, Hogwarts binalarından birinin takımına son yüzyıl içinde seçilen en genç oyuncu olmuştu. En değerli hazinelerinden biri de, yanş süpürgesi Nimbus İki Bin'di.
Harry deri çantayı bir yana bırakıp son paketini eline aldı. Ambalaj kâğıdı üzerindeki eğri büğrü yazıyı hemen tanıdı: Paket, Hogwarts bekçisi Hagrid'den geliyordu. Üstteki kâğıt tabakasını yırtanca gözüne yeşil ve derimsi bir şey çarptı, ama daha onu doğru dürüst açamadan paket garip bir şekilde titredi ve içinde her ne varsa, gürültülü bir takırtı geldi - sanki çenesi varmış gibi.
Harry donup kaldı. Hagrid'in ona kasıtlı olarak as-
21
la tehlikeli bir şey göndermeyeceğini biliyordu, ne var ki Hagrid tehlikeli şeyler konusunda normal bir insan gibi düşünmezdi. Dev örümceklere dostluk gösterdiği, meyhanelerdeki adamlardan hırçın, üç başlı köpekler satın aldığı ve kulübesine gizlice yasadışı ejderha yumurtaları soktuğu görülmüştü.
Harry pakete endişeyle dokundu. Paket yeniden yüksek sesle takırdadı. Harry komodininin üstündeki lambaya uzandı, bir eliyle onu sıkıca yakaladı ve vurmaya hazır şekilde başının üstüne kaldırdı. Sonra öbür eliyle ambalaj kâğıdının geri kalanını yakalayıp çekti.
Ve dışan bir şey düştü - bir kitap. Harry üzerinde altın yaldızlı harflerle Canavar Kitap: Canavarlar yazan güzel, yeşil kapağını şöyle bir görebilmişti ki, kitap yan tarafına atladı ve garip bir yengeç gibi, yatağın üzerinde yan yan seğirtti.
"Ahha!" diye mırıldandı Harry.
Kitap gürültülü bir tıkırtıyla yataktan yuvarlandı ve odanın öbür yanına doğru hızla atıldı. Harry çaktırmadan onu izledi. Kitap çalışma masasının altındaki karanlık boşlukta saklanıyordu. Dursley'lerin hâlâ mışıl mışıl uyuyor olması için dua eden Harry dört ayak üstüne çöküp ona doğru uzandı.
"Ayy!"
Kitap elinin üstüne kapandı, sonra da hâlâ kapakları üzerinde seğirterek onun yanından çırpınıp geçti. Harry fırladı, ileri atıldı ve kitabı yere yapıştırmayı başardı. Yandaki odada uyuyan Vernon Enişte yüksek sesle, uykulu bir homurtu salıverdi.
22
Harry mücadele eden kitabı kollarının arasına iyice kıstırıp şifonyere koştu, bir kemer çıkararak kitabın çevresine sıkıca tutturdu. Bu arada Hedwig ve Errol il-giyie onu izliyorlardı. Canavar Kitap öfkeyle ürperdi, ama artık ne kuş kanadı gibi çırpınıyordu, ne de ısırabi-liyordu. Harry de onu yatağın üstüne atıp Hagrid'in kartına uzandı.
Sevgili Harry, Nice yıllara!
Bu, önümüzdeki yıl sana yararlı olur dedim. Daha fazlasını lıurda söylemem. Seni görünce anlatırım.
Umarım Muggle'lar sana iyi muamele ediyorlardır.
En iyi dileklerimle,
Hagrid
Harry, Hagrid'in ısıran bir kitabın yararlı olacağını düşünmesini tekinsiz buldu, ama Hagrid'in kartını da Ron ve Hermione'ninkinin yanına yerleştirdi. Ağzı kulaklarına varmıştı. Geriye sadece Hogwarts'tan gelen mektup kalmıştı artık.
Bunun her zamankinden kalın olduğunu fark eden Harry, zarfı açtı, içindeki ilk parşömen sayfasını çıkardı ve okudu:
Sevgili Mr Potter,
Yeni okul yılının ı EylüJ'de başlayacağın^ bildirmek isteriz. Hogıvarts Ekspresi, King's Cross Istasyonıı'nda Peron Dokuz Üç Çeyrek'ten saat on birde kalkacak.
23
Üçüncü sınıfların bazı hafta sonlarında Hogsmeade köyünü ziyaret etmelerine izin veriliyor. Lütfen ilişikteki izin belgesini imzalaması için anne-babanıza ya da velinize ver in.
Önümüzdeki yıl için gerekli olan kitapların listesi ilişiktedir.
Saygılarımla,
Profesör M. McGonagall
Müdür Yardımcısı
Harry, Hogsmeade izin belgesini zarftan çekip baktı, artık gülümsemiyordu. Hafta sonlarında Hogsme-ade'i ziyaret etmek harika olurdu; orasının tamamen büyücülere ait bir köy olduğunu biliyordu ve daha adımını bile atmamıştı. İyi de, Vernon Enişte ya da Petunia Teyze'yi bu belgeyi imzalamaya nasıl ikna edecekti?
Çalar saate baktı. Sabahın ikisi olmuştu.
Hogsmeade belgesi hakkında ertesi sabah uyanınca üzülmeye karar veren Harry yeniden yatağına gitti ve kendisi için yaptığı, Hogwarts'a dönene kadar kaç gün kaldığını gösteren çizelgede bir günü daha karalamak için uzandı. Soma gözlüğünü çıkarıp, gözleri açık, yüzü üç doğum günü Vartına dönük, yatağa uzandı.
Ne kadar sıra dışı olursa olsun, Harry Potter o anda herkesin hissettiklerini hissediyordu: Ömründe ilk kez, o gün doğum günü olduğu için mutluydu.

GeCeLeR 12-10-2006 01:43 AM

İKİNCİ BÖLÜM
Marge Hala'nın Büyük Hatası



Harry ertesi sabah kahvaltıya indiğinde, üç Dursley de kahvalh masasının etrafında oturuyordu. Yepyeni bir televizyonu izliyorlardı, buzdolabı ile salondaki televizyon arasındaki yolun uzunluğundan yüksek sesle şikâyet edip duran Dudley için bir "eve hoş geldin" hediyesi. Dudley yazlan vaktinin çoğunu, küçük domuz gözleri ekrana çivilenmiş, beş gıdısı o yerken sürekli titreyerek, mutfakta geçirirdi.Harry, Dudley ile boynu kısa, bıyığı gür, iriyarı, kalıplı Di adam olan Vernon Enişte'nin arasına oturdu. Harry'ye uvıllu yıllar dilemek bir yana, Dursley'4er onun odaya girdiğini fark ettikleri yolunda bir işaret bile vermediler, ama Harry bu muameleye öyle alışkındı ki aldırmadı. Kendine bir parça kızarmış ekmek aldı, sonra da kaçak bir mahkûm hakkındaki bir haberin orta yerinde olan televizyondaki spikere baktı.
"... halk, Black'in silahlı ve son derece tehlikeli olduğu konusunda uyarılmıştır. Özel bir telefon hattı kurulmuştur, Black'i görenler hemen buraya haber vermelidir."
25
Vernon Enişte, gazetesinin üstünden tutsağa bakarak, "Onun beş para etmediğini bize söylemelerine gerek yok," diye homurdandı "Şu haline bak, pis serseri! Saçına bakın şunun!"
Yan yan Harry'ye pis bir bakış attı, Harry'nin dağınık saçları onun için hep bir kızgınlık kaynağı olmuştu. Ama kupkuru yüzü, dirseğine kadar inen keçeleşmiş, arapsaçı gibi saçlarla çevrili olan televizyondaki adamla karşılaştırınca, Hany kendini gerçekten temiz pak hissetti.
Spiker yeniden ortaya çıkmıştı.
"Tarım ve Balıkçılık Bakanlığı'nın bugün ilan edeceği..."
Vernon Enişte spikere kötü kötü bakarak, "Dur bakalım!" dedi havlarcasına. "Bize manyağın nereden kaçtığını söylemedin! Bunun ne yaran var? Deli herif şu an sokakta buraya doğru geliyor olabilir!"
Kemikli ve at suratlı Petunia Teyze, şimşek gibi dönerek mutfak penceresinden dikkatle dışarı baktı. Harry onun özel telefon hattını arayacak kişi olmaya bayılacağını biliyordu. Petunia Teyze dünyanın en meraklı kadınıydı ve hayatının büyük kısmını sıkıcı, yasalara saygılı komşularını casus gibi gözleyerek geçirmişti.
Vernon Enişte kocaman mor yumruğuyla masaya vurarak, "Ne zaman öğrenecekler?" dedi, "Böyle insanlarla başa çıkmanın tek yolu idam!"
Hâlâ gözlerini kısmış, kapı komşusunun çalı fasulyelerine bakan Petunia Teyze, "Çok doğru," dedi.
26
Vernon Enişte fincamndaki çayı bitirdi, saatine baktı ve ekledi: "Hemen çıksam iyi olur, Petunia, Marge'm treni saat onda geliyor."
Aklı yukarı kattaki Süpürge Bakım Seti'nde olan Harry, bu nahoş darbeyle dünyaya döndü.
"Marge Hala mı?" diye kekeledi. "O - o buraya gelmiyor, değil mi?"
Marge Hala, Vernon Enişte'nin kardeşiydi. Harry ile onun arasında kan bağı olmadığı halde (Harry'nin annesi, Petunia Teyze'in kardeşiydi) ömür boyu ona "hala" demeye zorlanmıştı. Marge Hala kent dışında, buldok yetiştirdiği büyük bahçeli bir evde otururdu. Privet Drive'da pek kalmazdı, çünkü kıymetli köpecik-lerini bırakmaya içi elvermezdi, ama onun ziyaretlerinin her biri Harry'nin aklına korkunç bir canlılıkla kazınmıştı.
Dudle/nin beşinci doğum günü partisinde Marge Hala, Harry'nin, yeğenini müzikli biblolar oyununda yenmesini önlemek için bastonuyla incik kemiklerine vurmuştu. Birkaç yü sonra Noel'de gelmiş, Dudley'ye bilgisayarlı bir robot, Harry'ye de köpek bisküvisi getirmişti. Onun Hogwarts'a başlamasından bir önceki yılda yaptığı son ziyarette Harry kazayla en sevdiği köpeğinin patisine basmıştı. Ripper, Harry'yi bahçeye kadar kovalamış, o da bir ağaca tırmanmıştı ve Marge Hala saat gece yarısını geçene kadar onu çağırmayı reddetmişti. Bu olayın anısı hâlâ Dudley'nin gözlerinin gülmekten yaşarmasına yol açıyordu.
Vernon Enişte, "Marge bir hafta burada kalacak,"
27
diye hırladı, "ve hazır konu açılmışken," dedi, şişman parmağıyla tehdit edici şekilde Harry'yi göstererek, "ben onu almadan önce bazı şeyleri açıklığa kavuşturmamız gerekiyor."
Dudley yılışık yılışık sırıtarak televizyon izlemekten vazgeçti. Vernon Enişte'nin Harry'ye zorbalık etmesini izlemek onu en fazla eğlendiren şeydi.
"Önce," diye hırladı Vernon Enişte, "Marge'la konuşurken terbiyeni takınacaksın."
Harry acı acı, "Tamam," dedi, "o da takınırsa."
"İkinci olarak," dedi Vernon Enişte, Harry'nin cevabını duymamış gibi davranıyordu, "Marge senin anormalliğin haVkında hiçbir şey bilmediği için, o buradayken hiçbir - ama hiçbir acayip şey istemiyorum. Adam gibi davran, anlıyor musun?"
Harry dişlerini sıkarak, "O davranırsa, ben de davranırım," dedi.
"Ve üçüncü olarak," dedi Vernon Enişte, hain küçük gözleri şimdi kocaman mor yüzünde çizik çizik olmuştu, "Marge'a senin St Brutus İflah Olmaz Suçlu Çocuklar Güvenlik Merkezi'ne gittiğini söyledik."
"Ne?" diye feryat etti Harry.
"Ve sen de öyle diyeceksin, yoksa karışmam," dedi Vernon Enişte, tükürürcesine.
Harry, yüzü bembeyaz, küplere binmiş halde oracıkta oturmuş Vernon Enişte'ye bakıyor, duyduklarına inanamıyordu. Marge Hala bir haftalık bir ziyaret için geliyordu - bu, Dursley'lerin ona verdiği en berbat doğum günü hediyesiydi, eniştesinin eski çorapları dahil.
28
Vernon Enişte ağır ağır ayağa kalkarak, "Eh, Petu-nia/' dedi, "öyleyse ben istasyona gidiyorum. Sen de gelmek ister misin, Dudd?"
"Hayır," dedi Dudley, babası Harry'yi tehdit etmeye son verdiği için yine televizyonu izlemeye koyulmuştu.
Petunia Teyze, Dudley'nin kalın telli san saçlarını düzeltti. "Duddy halası için şıkır şıkır giyinecek. Anneciği ona yepyeni, güzel mi güzel bir papyon kravat aldı."
Vernon Enişte, Dudley'nin besili omzuna bir şaplak attı.
"Öyleyse birazdan görüşürüz," dedi ve mutfaktan çıktı.
Dehşetten kendinden geçmiş gibi oturan Harry'nin aklına birden bir fikir geldi. Kızarmış ekmeğini bırakarak hemen ayağa kalktı ve ön kapıya giden Vernon Enişte'nin ardına düştü.
Eniştesi araba ceketini giymekteydi.
Dönüp de Harry'nin ona baktığını görünce, "Seni götürmüyorum," diye hırladı.
Harry soğuk soğuk, "Sanki gelmek isteyen var da," dedi. "Size bir şey sormak istiyorum."
Vernon Enişte kuşkuyla ona baktı.
"Hog - yani okulumdaki üçüncü sınıfların bazen köyü ziyaret etmesine izin veriliyor," dedi Harry.
Vernon Enişte kapının yanındaki bir kancadan araba anahtarlarını alarak, "Ee?" diye lafı ağzına tıkadı.
Harry telaşla, "İzin belgesini imzalamanız gerek," dedi.
29
Eniştesi, "Niye imzalayacakmışım peki?" diye dudak büktü.
"Eh," dedi Harry, kelimelerini dikkatle seçerek, "zor iş olacak çünkü, Marge Hala'ya numara yapmak, o şeye gidiyorum diye, neydi hani St..."
Vernon Enişte, "St Brutus İflah Olmaz Suçlu Çocuklar Güvenlik Merkezi!" diye böğürdü ve Harry sesinde belirgin bir panik tınısı duyarak memnun oldu.
Onun kocaman, mor renkli yüzüne sakin sakin bakarak, "Aynen öyle," dedi. "Uzun uzun ezberlemek gerek. Üstelik de inandırıcı şekilde söylemeliyim, değil mi? Ya kazayla ağzımdan bir şey kaçınrsam?"
"Eşek sudan gelene kadar dayak yersin o zaman, ona göre!" diye kükredi Vernon Enişte, yumruğu havada Harry'nin üstüne yürüyerek. Ama Harry pes etmedi.
Azimle, "Bana eşek sudan gelene kadar dayak atmak Marge Hala'mn söyleyebileceklerimi unutmasını sağlamaz," dedi.
Vernon Enişte durdu, yumruğu hâlâ havadaydı, yüzü çirkin bir patlıcan moruna bürünmüştü.
Harry çabucak, "Ama izin belgemi imzalarsanız," dedi, "yemin ederim ki sözde hangi okula gittiğimi hatırlarım ve davranışlarım da tıpkı bir Mug - yani normal olurum, falan."
Harry, Vernon Enişte'nin meseleyi yeniden düşündüğünü görüyordu, dişleri meydanda olsa ve alnında bir damar atsa bile. '
Sonunda, "Tamam," diye kesip attı. "Marge'ın ziyareti sırasında davranışlarını dikkatle izleyeceğim. Eğer
30
bu ziyaretin sonunda yoldan çıkmaz ve dediklerimi doğrulamış olursan, kahrolası belgeni imzalarım."
Hışımla döndü, ön kapıyı açtı ve öyle hızla çarptı ki, tepedeki küçük renkli camlardan biri yere düştü.
Harry mutfağa dönmedi. Üst kata, kendi yatak odasına çıktı. Gerçek bir Muggle gibi hareket edecekse, işe şimdiden başlaması isabet olurdu. Yavaşça ve üzüntüyle bütün hediyelerini, doğum günü kartlarım topladı, ev ödeviyle birlikte gevşek döşeme tahtasının altına sakladı. Sonra Hedwig'in kafesine gitti. Errol kendine gelmiş görünüyordu, o ve Hedwig, kafaları kanatlarının altında uyuyorlardı. Harry içini çekti, sonra ikisini de dürtüp uyandırdı.
Kederle, "Hedwig," dedi, "bir hafta kadar buralarda görünmemen gerek. Errol'la git, Ron sana göz kulak olur. Ona durumu açıklayan bir not yazarım. Bana da öyle bakma" - Hedwig'in kehribar rengi büyük gözlerinde suçlayıcı bir ifade vardı, "benim kabahatim değil. Ron ve Hermione ile birlikte Hogsmeade'i ziyaret edebilmemin tek yolu bu."
On dakika sonra Errol ve (bacağına Ron için bir not bağlanmış olan) Hedwig, pencereden dışarı süzülüp gözden kayboldular. Şimdi kendini gerçekten berbat hisseden Harry de boş kafesi gardırobuna koyup ortadan kaldırdı.
Ama Harry'nin acı acı düşünecek pek vakti olmadı. Daha ancak kafesi kaldırmıştı ki, Petunia Teyze aşağı inip konuklarını karşılasın diye, yukarı, Harry'ye feryat etmeye koyuldu.

O, hole vanr varmaz da, "Saçma bir şeyler yap!" dedi telaşla.
Harry saçını dümdüz yatırmaya çalışmanın bir anlamını göremiyordu. Marge Hala onu eleştirmeye bayılırdı, yani Harry ne kadar bakımsız görünürse o da o kadar mutlu olacaktı.
Pek az sonra, Vernon Enişte'nin arabasının geri geri park yerine girerken çakılları ezdiği duyuldu, derken araba kapılan vuruldu ve bahçe patikasından ayak sesleri geldi.
Petunia Teyze, "Kapıyı aç!" diye tısladı Harry'ye.
Midesinde büyük bir sıkıntıyla, Harry kapıyı çekip açtı.
Eşikte Marge Hala duruyordu. Vernon Enişte'ye çok benziyordu: İriyan, kalıplı ve mor yüzlüydü, hatta kardeşininki kadar gür olmasa bile bir bıyığı da vardı. Bir elinde muazzam büyüklükte bir bavul tutuyordu, diğer kolunun altına da ihtiyar ve kötü huylu bir buldok sıkıştırmıştı.
Marge Hala, "Benim Dudd'ım nerde?" diye kükre-di. "Nerde benim canımın içi?"
Dudley holden badi badi geldi, san saçları şişman kafasına sımsıkı yapıştırılmıştı, gıdılarının altından bir papyon kravat güçbela görünüyordu. Marge Hala bavulu Harry'nin karnına doğru savurarak onun nefesini kesti, tek koluyla Dudley'yi sıkıca sardı ve yanağına koca bir öpücük kondurdu.
Harry, Dudley'nin Marge Hala'ya, sadece onun sarılmalarına iyi para verdiği için tahammül ettiğini bili-
32
yordu. Ayrıldıklarında Dudley tombu1 eliyıe elbette ki gıcır gıcır bir yirmi sterlinlik banknotu sıkı sıkıya tutmuştu.
Marge Hala, sanki o bir şapka askısıymış gibi Harry'nin yanından hızla geçerek, "Petunia!" diye haykırdı. Marge Hala ile Petunia Teyze Öpüştüler, daha doğrusu, Marge Hala koca çenesini Petunia feyze'nın yanak kemiğine tosladı.
O sırada Vernon Enişte içeri girdi, kapıyı kaparken neşeyle güldü.
"Çay ister misin, Marge?" dedi. "Ya Ripper m ister?"
Harry'yi holde bavulla bir başına bırakarak hep^ı sürü halinde mutfağa giderlerken, Marge Hala, "Ripper benim fincanımdan biraz çay içebilir" dedi. Ama Harry'nin şikâyeti yoktu, Marge Hala'dan kurtulmasını sağlayan her bahane ona uyardı. Bu yüzden bavulu üst kata, yedek yatak odasına taşımaya koyuldu, mümkün olduğu kadar uzun sürede.
Mutfağa döndüğünde, Maıge Hala'ya çay ve meyveli kek ikram edilmiş d, Ripper da bir köşede gürültülü gürül+üh\ bir şeyler yutuyordu. Harry, Petunia Teyze'nin, tertemiz döşemesini kirleten çay ve salya lekele-rini görünce hafifçe irkildiğini fark etü. Hayvanlardan nefret ederdi o.
Vernon Enişte, "Öteki köpeHere kim bakıyor, Marge?" diye sordu.
Marge Hala, "Ah, onları Albay Fubster'a emanet ettim," dî^e gürledi. ''Artık emekli, hiç değilse oyalan-i-
33
çak bir şeyi olur. Ama zavallı ihtiyar Ripper'ı bırakamadım. Benden uzakta kalınca özleyip dertleniyor."
Harry yerine oturunca Ripper yeniden hırlamaya başladı. Bu hırlama da Marge Hala'run ilk kez Harry'ye di ckat etmesine yol açtı.
"Ya!" dedi havlarcasma. "Hâlâ burdasın, öyle mi?"
"Evet" dedi Harry.
"Öyle nankör nankör 'evet' deme bana," diye hyrla-dı Marge Hala. "Vernon ile Petunia'nm sana bakmaları ne nimet. Ben olsam yapmazdım. Benim kapıma bırakılmış olsan, dosdoğru bir yetimhaneye giderdin."
Harr/nin, Dursley'lerle yaşayacağına bir yetimhanede yaşamayı tercih edeceğini söylemek için içi gidiyordu, ama Hogsmeade belgesi düşüncesi onu durdurdu. Yüzüne zorla acılı bir gülümseme yerleştirdi.
"Yılışık yılışık sırıtma öyle!" diye gürledi Marge Hala. "Görüyorum ki, seni son görüşümden beri hiç ıslah olmamışsın. Okul seni biraz adam eder diye ummuştum." Çayından koca bir yudum alıp bıyığını sildi. "Onu nereye yolladım demiştin, Vernon?"
Vernon Enişte hemen, "St Brutus," dedi. "Umutsuz vakalar için birinci smıf bir kurumdur."
"Anlıyorum," dedi Marge Hala. Ve masanın karşı ucundan havladı: "St Brutus'ta sopa var mı, çocuk?"
"Şey..."
Vernon Enişte, Marge Hala'mn ardından başını ters ters aşağı yukarı salladı.
"Evet," dedi Harry. Sonra bir iş yapıyorsa tam yapması iyi olur duygusuna kapılarak ekledi: "Her zaman."
34
"Mükemmel," dedi Marge Hala. "Ben hak eden insanlara vurmamak şeklindeki bu saçma sapan çekingenliği, kaypaklığı kabul etmem. Yüz olaydan doksan dokuzunda gerekli olan iyi bir sopadır. Sen sık sık dayak yedin mi?"
"A, evet," dedi Harry, 'hem de defalarca."
Marge Hala gözlerini kıstı.
"Sesinin tonundan hoşlanmıyorum hiç, çocuk," dedi. "Yediğin dayaktan böyle kayıtsızca söz edebiliyorsan, sana yeterince sopa çekmediler demektir. Petunia, senin yerinde olsam onlara yazarım. Bu çocuğun durumunda aşın şiddet kullanımını onayladığını açıkça belirt."
Vernon Enişte herhalde Hanenin pazarlıklarını unutacağından endişeleniyordu ki, konuyu anında değiştirdi.
"Bu sabahki haberleri dinledin mi, Marge? Kaçak mahkûma ne dersin, ha?"
Marge Hala kendini evinde hissetmeye hazırlanırken, Harry, dört numaralı evde onsuz hayatı özlediğini fark etti. Vernon Enişte ile Petunia Teyze, çoğu kez Harr/yi ayak altından çekilmeye teşvik ederlerdi, doğrusu Harry'nin de cennet canına minnetti. Öte yandan Marge Hala, Harr/yi her an gözünün önünde istiyordu ki, ıslah olması için önerilerini boru sesiyle ilan edebilsin. Harry'yi Dudley ile karşılaştırmaktan pek hoşlanır-
35
di ve Dudley'ye pahalı hediyeler alırken, sanki niye hediye almadığını sorsun diye, gözlerinden ateş saçarak, ona meydan okurcasına Harry'ye bakardı. Harry'yi neyin böyle kifayetsiz yaptığına ilişkin karanlık imalarda da bulunurdu.
Üçüncü gün öğle yemeğinde, "Çocuk böyle oldu diye kendini suçlamamalısın, Vernon," demişti. "Eğer insanın içinde bir çürüme varsa, kimsenin elinden bir şey gelmez."
Harry dikkatim yemeğe vermeye çalıştı, ama elleri titriyordu, yüzü de öfkeden kızarmaya başlamıştı. Kendi kendine, belgeyi unutma, dedi. Hogsmeade'i düşün. Hiçbir şey söyleme. Kalkma -
Marge Hala şarap kadehine uzandı.
"Yetiştirmenin temel kurallarından biridir bu," dedi. "Köpeklerde hep görülür. Eğer dişi köpekte bir bozukluk varsa, yavrusunda da olur -"
Tam o anda Marge Hala'nın şarap kadehi elinde patladı. Cam parçacıkları dört bir yana uçuştu, Marge Hala abuk sabuk sesler çıkardı, gözlerini kırpıştırdı, koca kırmızı yüzü sırılsıklam olmuştu.
Petunia Teyze, "Marge!" diye cikledi. "Marge, iyi misin?"
Marge Hala yüzünü peçetesiyle silerek, "Endişelenecek bir şey yok," dedi. "Fazla sıkmış olmalıyım. Geçenlerde Albay Fubster'm evinde de aynı şeyi yaptım. Yaygaraya gerek yok;. Petunia, sıktım mı sıkarım..."
Ama hem Petunia Teyze, hem de Vernon Enişte şüpheyle Harry'ye bakıyorlardı, o da pudinginden vaz-
36
geçip mümkün olduğu kadar erkenden masadan kaçmaya karar verdi.
Hole çıktığında duvara yaslanıp derin derin nefes aldı. Kontrolünü kaybedip bir şeyi patlatmayalı çok olmuştu. Bir daha böyle bir olayı kaldıramazdı. Tehlikede olan tek şey de Hogsmeade belgesi değildi - eğer bu şekilde devam ederse, Sihir Bakanlığı'yla başı derde girecekti.
Harry hâlâ yaşça küçük bir büyücüydü, büyücülük yasaları onun okul dışında sihre başvurmasını yasaklıyordu. Sicili de pek temiz sayılmazdı. Daha geçen yaz, Privet Drive'de bir daha sihir kullanıldığı Bakanlığın kulağına çalmırsa, Harry'nin Hogwarts'tan atılacağım oldukça açıklıkla bildiren resmi bir uyarı almıştı.
Dursley'lerin masadan kalktığım duydu ve hızla yukarı çıkıp ayak altından çekildi.
Harry sonraki üç günü, Marge Hala onunla uğraşmaya girişince Kendi Kendine Süpürge Bakımı Elkitabı'm düşünmek için kendini zorlaması sayesinde atlattı. Hayli işe yarıyor gibiydi, ama bakışlarının cam gibi ol-T,lasına da yol açıyordu anlaşılan, çünkü Marge Hala Harry'nin akılca normalin altında olduğu yolundaki fİKrini dile getirmeye başlamıştı.
Sonunda, en sonunda, Marge'ın konukluğunun son akçamı geldi. Petunia Teyze göz alıcı ymekler yapmıştı, Vernoıı Enişte de birkaç şişe şarap açmıştı. Harry'nin
37
kusurları hakkında tek laf edilmeden çorbalarını içip somon balıklarım yediler; limon u kremalı pastayı yerlerken, Vernon Enişte matkap yarjım şirketi Grunnings hakkındaki uzun bir nutukla heprini sıkıntıdan patlattı. Derken Petunia Teyze kahve yapl. ve Vernon Enişte bir şişe konyak çıkardı.
"Seni baştan çıkarabilir miyim, Marge?"
Marge Hala zaten yeterince şarap içmişti. Koskoca yüzü kıpkırmızı olmuştu.
"Öyleyse, azıcık," diye kıkır kıVu: güldü. "Ondan biraz daha fazla... birazcık daha... hal. işte."
Dudley dördüncü pasta dilimin] yiyordu. Petunia Teyze, serçe parmağı havada, kahvesv'ni yudumluyor-du. Harry aslında yok olup yatak ocesına gitmek istiyordu, ama Vernon Enişte'nin küçük gözlerinin kızgın bakışıyla karşılaşınca biraz daha dayanması gerektiğini anladı.
Marge Hala dudaklarını şaplatıp boş konyak kadehini yerine koyarken, "Ooh," dedi. "Nefis yemekti, Petunia. On iki köpeğe bakmak zorunda olduğum için normalde akşamlan kızartmayla falan idare ediyorum..." Gürültüyle geğirdi, tüvit örtülü şişkin kainim sıvazladı. "Pardon. Ama sağlıklı cüssede bir çocuk görmek hoşuma gider," diye devam etti, Dudley'ye göz kırparak. "Sen boylu boslu, sağlam bir adam olacaksın, Dudd, baban gibi. Evet, biraz daha konyak alırım, Vernon..."
"Şuna gelince -" >
Başıyla aniden Harr/yi işaret etti, Harry mic1 esinin kasıldığını hissetti. Elkitabı diye düşündü hemer:.
38
"Bunun hain, çelimsiz bir görünüşü var. Köpeklerde de olur. Geçen yıl Albay Fubster'a bir tanesini boğdurdum. Sıçan gibi bir şeydi. Cılız. Cinsi bozuk."
Harry, kitabının on ikinci sayfasını hatırlamaya çalışıyordu: Gönülsüz Geri Çeviricilere Şifa Verme Büyüsü.
"Her şey kanda biter, geçen gün de diyordum ya. Kötü kan kendini belli eder. Şimdi, senin ailen aleyhinde bir şey demiyorum, Petunia" - Petunia Teyze'nin kemikli elini kendi kürek gibi eliyle okşadı, "ama kız kardeşin kötü tohumdu. En iyi ailelerde bile çıkar. Sonra da beş para etmez biriyle kaçtı, işte sonucu karşımızda duruyor."
Harry gözlerini dikmiş tabağına bakıyordu, kulaklarında garip bir çınlama vardı. Süpürgenizi kuyruğundan şifaca yakalayın, diye düşündü. Ama gerisini hatırlamıyordu. Marge Hala'nın sesi, tıpkı Vernon Enişte'nin matkaplarından biri gibi, onu deliyordu sanki.
"Bu Potter," dedi Marge Hala yüksek sesle, bir yandan da konyak şişesini alıp hem bardağına biraz daha koydu, hem de masa örtüsüne biraz daha sıçrattı. "Bana ne iş yaptığını hiç söylememiştiniz, değil mi?"
Vernon Enişte ve Petunia Teyze son derece gergin görünüyorlardı. Hatta Dudley, ağzı açık, annesiyle babasına bakmak için gözlerini pastasından bile ayırdı.
Vernon Enişte, Harry'ye belli belirsiz bir bakış atarak, "O-çalışmazdı," dedi. "İşsizdi."
"Düşündüğüm gibi!" dedi Marge Hala, konyağı bir yudumda kafasına dikti, çenesini kol ağzına sildi. "Aylak, metelik etmez, tembel bir otlakçı -"
•39
' Delildi/' dedi Harry birden. Masaya bir sessizlik çöktü. Harry sapır sapır titriyordu. Hayatında böyle öf-kelenmemişti.
"DAHA KONYAK!" diye haykırdı Vernon Enişte, bembeyaz olmuştu. Şişenin hepsini Marge Hala'nm kadehine boşalttı. "Sen, çocuk," diye hırladı Harry'ye. "Yatağına, hadi -"
"Hayır, Vernon," diye hıçkırdı Marge Hala, elini havaya kaldırdı, minik kanlı gözlen Harry'ye dikilmişti. "Devam et, çocuk, devam et. Anne babanla gurur duyuyorsun, öyle mi? Gidip kendilerini bir araba kazasında öldürtüyorlar (sarhoştular herhalde) -"
Kendini bir anda ayağa dikilmiş bulan Harry, "Araba kazasında ölmediler!" dedi.
"Aıaba kazasında öldüler, seni pis küçük yalancı ve seni bu namuslu, çalışkan insanların başına yük olmaya bıraktılaı" diye feryadı bastı, öfkeyle şişmişti. "Sen küstah, nankör küçük -"
\ na Marge Hala birden konuşmayı kesti. Bir an için söyleyecek söz bulamamıştı sanki. Şişiyor gibiydi, ifade edilemez bir kızgınlıkla - ama şişmesi durmuyordu. Koca kırmızı yüzü genişlemeye başladı, minik gözleri yerinden uğradı, ağ/ı da konuşamayacak kadar gerildi. Bir saniye sonra tüvit ceketinin birkaç düğmesi yerlerinden fırlayıp duvarlardan sekti - dev bir balon gibi sinyordu, göbeği tüvit kemerinden kurtulmuştu, parmaklarının her biri salam rulosu gibi olmuştu...
Onun bedeni iskemlesinden tavana doğaı yükselmeye başlarken, Vernon Enişte ve Petuııia Teyze aynı
40
anda "MARGE!" diye feryadı bastılar. Artık Marge Hala yusyuvarlak olmuştu, domuz gözlü bir cankurtaran şamandırasına benziyordu, havada süzülüp inme inmiş gibi sesler çıkarırken elleriyle ayaklan garip bir şekilde iki yana açılmıştı. Ripper kayarak odaya girdi, deli gibi havladı.
"HAAYIIIIR!"
Vernon Enişte, Marge'm ayaklarından birini yakalayıp onu yeniden aşağı çekmeye çalıştı, az daha o da havalanıyordu. Bir saniye sonra Ripper ileri atlayıp dişlerini Vernon Enişte'nin bacağına geçirmişti.
Harry, kimse onu durduramadan yemek odasından çılgın gibi çıktı, merdivenlerin altındaki dolaba yöneldi. O yaklaşırken, dolap kapısı sihirli bir şekilde açıldı. Birkaç saniyede sandığım, güçlükle de olsa, ön kapıya taşımıştı. Yukarı fırladı ve kendini yatağın altına atarak gevşek tahtayı çıkardı, kitapları ve doğum günü arma-ğanlarıyla dolu yastık kılıfını aldı. Sürünerek çıktı, Hedwig'in boş kafesini kaptı, aşağıya, sandığının yanına koştu. Tam o sırada Vernon Enişte, pantolonunun bir paçası kan içinde ve parçalanmış, yemek odasından dışarı fırladı.
"ÇABUK BURAYA GEL!" diye böğürdü. "BURAYA DÖN, DÜZELT ONU!"
Ama Harry'yi tepeden tırnağa pervasız bir öfke bürümüştü. Sandığını bir tekmede açtı, asasını çıkardı ve Vernon Enişte'ye doğrulttu.
Soluk soluğa, "Hak etti bunu," dedi. "Layığını buldu. Benden uzak dur."
41
El yordamıyla arkasında kapının kilidini aradı. "Ben gidiyorum," dedi. "Artık canıma yetti." Bir an sonra karanlık, sessiz sokaktaydı, kolunun altında Hedwig'in kafesi, ağır sandığını sürüklüyordu.
42

GeCeLeR 12-10-2006 01:43 AM

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hızır Otobüs


Harry birkaç sokak uzaklaştıktan sonra Magnolia Crescenf ta alçak bir duvarın dibine yığıldı. Sandığını çekerken harcadığı çabadan dolayı soluk soluğa kalmıştı. Orada öyle, sessizce oturdu. Kanı hâlâ beynindeydi, kalbinin deli gibi çarpışını dinliyordu.
Ama karardık sokakta on dakika kadar tek başına durduktan sonra, içinde yeni bir duygu kabardı: panik. Hangi açıdan bakarsa baksın, daha önce kendini hiç böylesine kötü bir açmazda bulmamıştı. Tek başına karanlık Muggle dünyasında mahsur kalmıştı ve gidecek hiçbir yeri yoktu. Daha da beteri, az önce okkalı bir büyü yapmıştı, bu da kesinlikle Hogvvarts'tan atılacağı anlamına geliyordu. Genç Yaşta Büyücülüğün Kısıtlanması Kararnamesi'ni öyle bir ihlal etmişti ki, şimdi o burada otururken Sihir Bakanlığı temsilcilerinin üzerine çullanmamasına şaşıyordu.
Harry ürperdi ve Magnolia Crescent'ı gözleriyle taradı. Ona ne olacaktı şimdi? Tutuklanacak mıydı, yoksa büyücülük dünyasından bütün bütüne dışlanacak mıy-
43
di? Ron'la Hermione'yi düşündüğünde içi adamakıllı burkuldu. Suçlu olsa da olmasa da Ron'la Hermi-one'nin ona böyle bir durumda yardım etmek isteyeceklerinden emindi. Ama ikisi de yurtdışmdaydı ve Hedwig olmadığından onlarla irtibat kurmak mümkün değildi.
Yanında Muggle parası da yoktu. Sandığının dibindeki para kesesinde biraz büyücü altını vardı, ama annesinin ve babasının ona bıraktığı servetin geri kalanı Londra'daki Gringotts Büyücüler Bankası'nda bir kasadaydı. Sandığını çeke çeke ta Londra'ya götürmesine imkân yoktu. Tabii eğer...
Hâlâ elinde tuttuğu asasına baktı. Eğer zaten okuldan atılmışsa (şimdi kalbi acı verecek kadar hızla çarpıyordu), biraz daha büyü yapmasının bir zararı olmazdı herhalde. Baba yadigârı Görünmezlik Pelerini yanındaydı - sandığa büyü yapıp tüy gibi hafifleştirse, süpürgesine bağlasa ve üzerine Pelerin'i geçirip Londra'ya uçsa ne olurdu sanki? O zaman kasasından parasının geri kalanını alabilir ve... dışlanmış biri olarak hayatına başlayabilirdi. Korkunç bir tablo, ama bu duvarın dibinde de sonsuza kadar oturamazdı ya. Yoksa Muggle polisine gecenin yarısında bir sandık dolusu büyü kitabı ve bir süpürgeyle dışarıda ne işi olduğunu açıklamak zorunda kalabilirdi.
Harry yine sandığının içindekileri karıştırıp Görünmezlik Pelerini'ni aramaya koyuldu - ama daha Pele-lin'i bulamadan, aniden doğruldu ve bir kez daha etrafına bakındı.
44
Ensesindeki tuhaf bir ürperti Harry'de gözetlendiği duygusunu uyandırmıştı. Ne var ki, sokak bomboştu ve büyük, kare biçimindeki evlerin hiçbirinde ışık yanmıyordu.
Yeniden sandığına eğildi, ama neredeyse eğilir eğilmez, eli asasında, tekrar ayağa dikildi. Bir şey duymaktan çok, bir şey hissetmişti: Birisi ya da bir şey arkasındaki çitle garaj arasındaki dar boşlukta duruyordu. Harry gözlerini kısarak karanlık sokağa baktı. O şey bir hareket etse, sokak kedisi mi yoksa başka bir şey mi, anlayacaktı.
Harry, "Lumos," diye fısıldadı ve asasının ucunda gözlerini kamaştıran bir ışık belirdi. Asayı başının üstüne kaldırınca iki numaranın çakıllı çimentodan duvarı birden aydınlandı. Garaj kapısı parlaklaştı ve Harry tam ikisinin ortasında çok büyük bir şeyin heybetli siluetini apaçık gördü. Kocaman, ışıl ışıl gözleri vardı.
Harry irkilip geriledi. Ayakları sandığa çarptı, tökezledi. Düşüşünü kesmek için kolunu savururken asası elinden fırladı ve Harry olanca ağırlığıyla suyoluna yığıldı.
Sağır edici bir GÜM sesi duyuldu ve Harry ansızın ortaya çıkan kör edici ışıktan korunmak için ellerini kaldırıp gözlerine siper ettiT..
Bir çığlık atarak arkasındaki kaldırıma doğru yuvarlandı. Tam zamanında. Bir saniye sonra devasa bir çift tekerlek ve far, kulak tırmalayan bir frenle' Harry'nin az önce yattığı yerde durdu. Harry başını kaldırdığında tekerlek ve farların üç katlı, iflah olmaz
45
derecede mor bir otobüse ait olduğunu gördü. Otobüs adeta orada bitivermişti. Ön camında altın harflerle Hz-zır Otobüs yazıyordu.
Harry bir an için düşüşten dolayı sersemledim mi acaba diye merak etti. Derken otobüsten mor üniformalı bir biletçi çıktı ve yüksek sesle gecenin karanlığına doğru konuşmaya başladı.
"Mahsur kalmış cadıların ve büyücülerin acil durum taşıtı Hızır Otobüs'e hoş- geldiniz. Asanızı tuttuğunuz elinizi uzatın, otobüse atlayın, sizi istediğiniz yere götürelim. Benim adım Stan Shunpike, biletçiniz
//
Biletçi lafını yanda bıraktı. Hâlâ yerde oturmakta olan Harry'yi yeni görmüştü. Hkrry asasını tekrar eline alıp zar zor ayağa kalktı. Yakından bakınca Stan Shun-pike'ın kendinden yalnızca birkaç yaş büyük olduğunu gördü; en fazla on sekizinde ya da on dokuzundaydı. İri, kepçe kulakları ve epeyce sivilcesi vardı.
"Yerde naapıyodun ööle?" dedi Stan, profesyonel tavrını bir kenara bırakarak.
"Düştüm," dedi Harry.
Kıs kıs gülüp, "Ne diye düştün ki?" dedi Stan.
"Bilerek düşmedim," dedi Harry, bozularak. Kotunun bir dizi yırtılmıştı ve düşüşünü kesmek için kullandığı eli kanıyordu. Birden niye düştüğünü hatırladı ve dönüp garajla çit arasındaki dar yola baktı. Hızır Oto-büs'ün farlarıyla apaydınlık olan yol boştu.
"Nereye bakıyosun?" dedi Stan.
"Büyük, siyah bir şey vardı," dedi Harry, kendin-
46
den pek emin olmadan boşluğu işaret ederek. "Köpek gibi bir şey... ama dev gibi..."
Dönüp Stan'e baktı. Stan'in ağzı hafifçe açıktı. Harry tedirginlik içinde, Stan'in gözlerinin alnındaki yara izine kaydığını gördü.
"O başındaki de ne ööle?" dedi birden Stan.
"Hiç," dedi Harry hemen, yara izini saçıyla örterek. Sihir Bakanlığı onu arıyorsa, işlerini kolaylaştırmak istemiyordu.
"Adın ne?" diye üsteledi Stan.
"Neville Longbottom," dedi Harry, aklına gelen ilk ismi söyleyerek. "Ee - bu otobüs," diye devam etti hiç beklemeden, Stan'in dikkatini başka yere çekmeyi umarak, "her yere gider mi demiştin?"
'Tabii," dedi Stan gururla, "nereye istersen. Karada olsun da. Suda beş para etmez. - Baksana," dedi yine şüpheci bir ifadeyle, "bize sinyal gönderdin, di mi? Asam kaldırıp, di mi?"
"Evet," dedi Harry hemen. "Baksana, Londra'ya gitmek ne l ^dar tutar?"
"On bir Sickle," dedi Stan, "ama on üçe sıcak çikolata da veriyoruz, on beşeyse^bi şişe sıcak suyla istediin renk diş fırçası ahyosun."
Harry bir kez daha sandığını karıştırıp para kesesini çıkardı ve Stan'in eline bir miktar gümüş bıraktı. Sonra Stan'le birlikte Harry'nin sandığını ve onun üstünde dengede duran Hedwig'in kafesini kaldırıp otobüsün basamaklarından çıkardılar.
İçeride koltuk yoktu; onun yerine, perdeli pencere-
47
lerin yanında yarım düzine kadar pirinç somya duruyordu. Bütün yatakların \anmdaki mesnetlerde yanan mumlar, ahşap kaplı duvarları aydınlatıyordu. Otobüsün arkasında, gece takkesi giymiş bir büyücü, "Sağ ol, ama şimdi olmaz, sülük turşusu kuruyorum/' dedi ve uykusunda döndü.
"Sen şuraya geç," diye fısıldadı Stan. Harry'nin sandığını, direksiyonun önünde rahat bir koltukta oturan şoförün tam arkasındaki yatağın altına tıktı. "Bu şoförümüz, Ernie Prang. Ern, bu Neville Longbottom."
Çok kalın camlı bir gözlük takmış yaşlı bir büyücü o}an Ernie Prarıg, Harry'yi başıyla selamladı. Harry yine tedirgin tedirgin perçemim düzeltip yatağının üstüne oturdu.
Stan, Ernie'nin yanındaki koltuğa oturup, "Hadi gazla, Ern," dedi.
Yine muazzam bir GÜM sesi çıkh ve Harry kendini yatağa yapışmış buldu, Hızır Otobns'ün hızıyla arkaya doğru fırlamıştı. Doğrularak karanlık pencereden dışarı baktı ve şimdi bambaşka bir caddede gittiklerini gördü. Stan, Harry'nin yüzündeki afallamış ifadeyi büyük bir keyifle izliyordu.
"Sen bize sinyal göndermeden önce burdaydık işte," dedi. "Nerdeyiz, Ern? Galle/de bi yerde mi?"
"Haa," dedi Ernie.
"Nasıl oluyor da Muggle'lar otobüsü duymuyor?" dedi Harry.
"Onlar mı?!" dedi Stan küçümseyen bir tavırla. "Onlar dooru dürüs dinlemezler, di mi? Dooru dürüs
48
bakmazlar da ayrıca. Hiçbişiyin farkına varmaz onlar."
"Gidip Madam Marsh'ı uyandırsan iyi olur, Stan," dedi Ern. "Bir dakika içinde Abergavenny'de olacağız."
Stan, Harry'nin yatağını geçip dar bir tahta merdivenden yukarı çıkarak gözden kayboldu. Harry hâlâ pencereden dışan bakıyor, kendini anbean daha da tedirgin hissediyordu. Ernie direksiyon kullanma konusunda ustalaşmışa benzemiyordu. Hızır Otobüs kaldırıma çıkıp duruyor, ama hiçbir şeye çarpmıyordu; o ge-1 irken sıra sıra sokak lambası, posta kutusu ve çöp bidonu çil yavrusu gibi dağılıyor, o geçtikten sonra yine yerlerine dönüyorlardı.
Stan arkasında seyahat pelerinli, hafiften yeşil bir cadıyla döndü.
"İşte geldik, Madam Marsh," dedi neşeyle. Ern frene asıldı ve yataklar otobüsün içinde yarım metre kadar öne kaydı. Madam Marsh ağzına bir mendil tıkıştırarak basamaklardan düşe kalka indi. Stan arkasından onun çantasını attı ve kapıları çarparak kapadı; yine GÜM diye bir ses çıktı ve dar bir taşra yolunda yıldırım gibi gitmeye başladılar. Ağaçlar hoplayarak yollarından çekiliyordu.
Harry sürekli GÜM'leyen ve yüz millik sıçramalar yapan bir otobüste olmasa da uyuyamazdı. Başına neler geleceğim ve Dursley'lerin Marge Hala'yı tavandan indirmeyi becerip beceremediklerini düşünmekten kendini alıkoyamıyor, midesi bulanıyordu.
Stan bir Gelecek Postası çıkarmış, dili dişlerinin ara-
49
sında, onu okuyordu. Uzun, çitileşmiş saçlı, çökük yüzlü bir adamın fotoğrafı Harry'ye birinci sayfadan yavaşça göz kırptı. Adam Harry'ye tuhaf bir biçimde tanıdık geliyordu.
"O adam!" dedi Harry, dertlerini bir an için unutarak. "Muggle haberlerine çıkmıştı!"
Stanley birinci sayfaya göz atıp kıkırdadı.
"Sirrus Black," dedi, başını evet anlamında sallayarak. "Tabii Muggle haberlerine çıkar, Nevüle. Hiçbişi-den haberin yok galba senin..."
Harry'nin boş boş baktığım görünce üstünlük taslar bir tavırla güldü, birinci sayfayı çıkarıp Harry'ye uzattı.
"Daha çok gaste okuman lazım, Nevilîe."
Harry gazeteyi mum ışığına doğru kaldırıp okumaya başladı:
BLACK HÂLÂ YAKALANAMADI
Sihir Bakanhğı'mn bugün yaptığı açıklamaya göre, muhtemelen şimdiye dek Azkaban kalesine kapatılmış en rezil tutsak olan Sirius Black, hâlâ yakalanamadı.
Sihir-Bakanı Corneliııs Fudge bu sabah yaptığı açıklamada, "Black'i yeniden yakalamak için elimizden geleni yapıyor ve büyücü toplumundan sakin olmalarını rica ediyoruz," dedi.
Yudge, Muggle Başbakanı'nı krizden Mberdar ettiği için Uluslararası Sihirbazlar Federasyonıı'nun bazı üyelerince sert bir şekilde eleştiriliyor.
Fudge sinirli bir tavırla, "Ama bunu yapmak zorundaydım sonuçta," dedi. "Black deli. Is'ter Muggle olsun
50
ister büyü dünyasından biri, karşısına çıkan herkes için büyük bir tehlike oluşturuyor. Başbakan'dan Black'in gerçek kimliği hakkında kimseye tek kelime etmeyeceği konusunda güvence aldım. Zaten söylese de kim inanır ki?"
Muggle'lara Black'in tabanca (Muggle'lann birbi'-lerini öldürmede kullandıkları bir tür metal asa) taşıd ğı söylendi. Büyücü t'oplumuysa, Black'in on iki yıl önce on üç kişiyi tek bir lanetle öldürdüğündeki gibi bir kctli-amın korkusuyla yaşıyor.
Harry, Sirius Black'in çökük yüzünün canlı görünen yegâne bölgesi olan gölgeli gözlerinin içine baktı. Şimdiye kadar hiç vampirle karşılaşmamış, ama Karanlık Sanatlara Karşı Savunma derslerinde resimlerini görmüştü ve Black mum gibi beyaz teniyle tam bir vampire benziyordu.
Harry'nin haberi okumasını izleyen Stan, "Korkunç bişi, di mi?" dedi.
"On üç kişiyi mi öldürmüş?" dedi Harry, sayfayı Stan'e uzatarak. "Tek bir lanetle, ha?"
"Evet," dedi Stan. "Hem de şahitlerin önünde falan. Güpegündüz. Ortalık baya bi karışmıştı, di mi Ern?"
"Haa," dedi Ern kasvetli kasvetli.
Stan, elleri arkasında, Harry'yi daha iyi görebilmek için koltuğunda döndü.
"Black, Kim-Olduunu-Bilirsin-Sen'in önemli des-"ekçilerindendi," dedi.
"Ne, Voldemort'un mu?" dedi Harry düşünmeden.
51
Stan sivilcelerine kadar bembeyaz kesildi; Ern direksiyonu öyle hızlı çevirdi ki, bu defa bir çiftlik evi otobüsün önünden kaçmak için olduğu gibi kenara sıçramak zorunda kaldı.
"Kafana saksı falan mı düştü senin?" diye viyakladı Stan. "Ne diye ismini sölüyosun k\7"
"Affedersiniz," dedi Harry te.kşla. "Affedersiniz, unuttum -"
"Unuttun mu?!" dedi Stan tel »izce. "Üff, kalbim ööle bi atıyo ki..."
"Yani - yani Black, Kim-Oldug unu-Bilirsin-Sen'in destekçisiymiş, öyle mi?" diye özü: dilercesine lafını düzeltti Harry.
"Evet," dedi Stan, hâlâ göğst nü sıvazlayarak. "Evet, doğru. Kim-Olduunu-Bilirsin-£en'le çok yakınmış diyolar... neyse, küçük 'Arry Potter, Kim-Olduunu-Bilirsin-Sen'e gününü gösterince" - o sırada Harry yine tedirgin bir halde perçemini düzeltti - "Kim-Olduunu-Bilirsin-Sen'in bütün müritleri birer birer avlandı, di mi Ern? Çoğu zaten biliyodu işlerinin bittiğini, kuşu kuşu geldiler. Ama Sirius Black ööle yapmadı. Kim-Oldu-unu-Bilirsin-Sen başa geçse, onun saakolu olcaanı dü-şünüyomuş diye duydum.
"Neyse, Black'i Muggle'larla dolu bi caddenin ortasında kıstırıyolar, o da asasını çekip caddenin yansını havaya uçuruyo. Bi büyücü ve o sırada orda olan on iki Muggle hapı yutuyo. Dehşet, di mi? Bi de Black ondan soora naapıyo biliyo musun?" diye dramatik bir adayla fısıldadı Stan.
52
"Ne?"
"Gülüyo," dedi Stan. "Orda ööle durup gülüyo. Sihir Bakanlığı'ndan destek kuvvetleri gelince de kuşu kuşu gidiyo onlarla, bu arada da katıla katıla gülmeye devam ediyo. Deli çünkü, di mi Ern? Deli, di mi?"
"Azkaban'a gittiğinde deli değildiyse de, şimdi olmuştur," dedi Ern sıkıntılı bir sesle. "O yere adım atacağıma kellemi keserim. Gerçi, yanlış anlama... yaptığından sonra, hak etti bunu..."
"Olayın üstünü örtmek için baya bi uğraştılar, di mi Ern?" dedi Stan. "Koca bi cadde havaya uçuyo, o kadar Muggle ölüyo falan. Nooldu demişlerdi, Ern?"
"Gaz patlaması," diye hırıldadı Ernie.
"Şimdi de dışarda," dedi Stan, Black'in gazete fo-toğrafındaki kupkuru suratını inceleyerek. "Daa önce Azkaban'dan kaçan olmamış*! hiç, di mi Ern? Naşı yaptı, hiç kafam basmıyo. Korkutucu, di mi? Gerçi o Azka-ban muhafızlarına karşı pek şansı yok bence, ha Ern?"
Ernie birden ürperdi.
"Başka bir şeyden bahsetsene, Stan, haydi aslanım. O Azkaban muhafızları tüylerimi diken diken ediyor."
Stan gazeteyi isteksizce bir kenara bıraktı. Harry de Hızır Otobüs'ün penceresine yaslandı. Kendini daha da kötü hissediyordu. Stan'in birkaç gece sonra yolcularına neler anlatacağını hayal etmekten de kendini alamıyordu.
"Şu 'Arry Potter'ı duydun, di mi? Halasım uçurmuş havaya yav! Geçende burda bizlt ydi, Hızır Otobüs'te, di mi Ern? Kirişi kırmaya çalışıyodu..."
53
Harry de tıpkı Sirius Black gibi büyücü yasalarını çiğnemişti. Marge Hala'yı şişirmek onu Azkaban'a gönderecek kadar kötü bir suç muydu? Harry büyücü hapishanesi hakkında .hiçbir şey bilmiyordu, ama orası hakkında konuşan herkesin ses tonunda aynı korku vardı. Daha geçen yıl Hogvvarts bekçisi Hagrid orada iki ay geçirmişti. Harry, Hagrid'e nereye gideceğini söylediklerinde yüzüne yerleşen dehşet ifadesini kolay kolay unutamayacaktı. Üstelik Hagrid, Harry'nin tanıdığı en cesur insanlardan biriydi.
Hızır Otobüs karanlığın içinde çalıları ve direkleri, telefon kulübelerini ve ağaçları etrafa saçarak yoluna devam etti, Harry de kuştüyü yatağında sessiz ve perişan bir halde yattı. Bir süre sonra, Harry'nin sıcak çikolata için gereken parayı verdiği Stan'in aklına geldi, ama tam servis yaparken otobüs birdenbire Angle-sea'den Aberdeen'e sıçrayınca çoğunu Harry'nin yastığının üstüne döktü. Arada bir, gecelikli ve terlikli bir büyücü ya da cadı alt kata geliyor, otobüsten iniyordu. Hepsi de inmekten çok memnun görünüyordu.
Sonunda otobüste yolcu olarak bir tek Harry kaldı.
"Pekâlâ, Neville," dedi Stan, ellerini çırparak. "Londra'da nereye?"
"Diagon Yolu," dedi Harry.
'Tamam," dedi Stan, "sıkı tutun o zaman..."
GÜM
Charing Cross Caddesi'nde yıldırım hızıyla ilerli-yorlardı.'Harry doğrulup binaların ve bankların otobüsün önünden kıl payı kaçmalarını izledi. Gökyüzünün
54
rengi açılmaya başlamıştı. Bir iki saat ortalıkta görün-meyecek, açılır açılmaz Gringotts'a gidecek, sonra da yola koyulacaktı - ama nereye, kendi de bilmiyordu.
Ern frenlere asıldı ve Hızır Otobüs küçük ve derme çatma bir meyhanenin önünde durdu. Bu, arkasında Diagon Yolu'na sihirli bir geçiş bulunan Çatlak Kazan'di.
"Teşekkürler," dedi Harry, Ern'e.
Basamaklardan aşağı atlayıp, Stan'e saldığı ve Hedwig'in kafesini kaldırıma indirmesinde yardımcı oldu.
"Eh," dedi Harry, "hoşça kal!"
Ama Stan onunla ilgilenmiyordu. Otobüsün kapısının ağzında durmuş, faltaşı gibi gözlerle Çatlak Kazan'in kafir anlık girişine bakıyordu.
"İşte buradasın, Harry," dedi bir ses,
Harry daha arkasını dönemeden, omzunda bir el hissetti. Aynı anda Stan'in seslendiğini duydu: "Vay canına! Ern, çabuk buraya gel! Çabukl"
Harry omzundaki elin sahibine baktığında başından aşağı kaynar sular boşandı - gidip Sihir Bakanı Corneıius Fudge'ın ta kendisine toslamıştı.
Stan kaldırıma, hemen onların yanına atladı.
"Neville'e naşı hitap ettiniz, Bakanım?"Medi heyecanla.
Uzun, ince çizgili bir pelerin giymiş, tombalak, ufak tefek bir adam olan Fudge, üşümüş ve yorgun görünüyordu. ^
"Neville mi?" dedi. "Bu Harry Potter."
55
"Biliyordum!" diye bağırdı Stan neşeyle. "Ern! Ern! Bil bakalım Neville kimmiş, Ern! 'Arry Potter'mış! Yara izini görebiliyorum!"
"Evet," dedi Fudge, durumu tartarak. "Hızır Oto-büî'ün Harry'yi almasına çok memnun oldum, ama şrndi onunla Çatlak Kazan'a girmemiz gerekiyor..."
Fudge, Harry'nin omzunu daha sıkı tutup onu Çatlak Kazan'a doğru yönlendirdi. Kapı aralığından, barın arkasında elinde bir fener bulunan, kambur duruşlu biri görünüyordu. Mekânın pörsük derili, dişsiz sahibi Tom'du bu.
"Onu bulmuşsunuz, Bakanım!" dedi Tom. "Bir şey arzu eder misiniz? Bira? Brendi?"
"Belki bir demlik çay," dedi Fudge. Hâlâ Harry'nin omzunu bırakmamıştı.
Arkalarından sürtünme ve öfüldeme sesleri geldi ve içeri Stan'le Ern girdi. Harry'nin sandığını ve Hed-wig'in kafesini taşıyorlar, etraflarına heyecanlı heyecanlı bakıyorlardı.
Stan, Harry'ye parlayan gözlerle bakarak, "Ne diye bize kim olduğunu söylemedin, Neville, ha?" dedi. Bu arada Ernie baykuşu andıran suratıyla Stan'in omzunun üstünden sahneyi ilgiyle izliyordu.
"Bir de özel konuk salonu rica edeceğiz, Tom," dedi Fudge anlamlı anlamlı.
Tom, Fudge'ı barın arkasındaki geçide götürürken, Harry de Stan'le Ern'e perişan bir sesle, "Hoşça kalın," dedi.
"Hoşça kal, Neville!" diye seslendi Stan.
56
Fudge, Harry'yi Tom'un fenerinin ışığında dar geçitten yürüttü. Az sonra küçük bir salona girdiler. Tom parmaklarını şıklath ve aniden ızgarada bir ateş yanmaya başladı. Tom eğilip selam vererek odadan çıktı.
Fudge ateşin yanında bir sandalyeyi göstererek, "Otur, Harry/' dedi.
Harry oturdu. Ateşin parlaklığına rağmen tüyleri diken dikendi. Fudge ince çizgili pelerinini çıkarıp bir kenara attı, sonra da şişe yeşili takım elbisesinin pantolonunu çekiştirip Harry'nin karşısına oturdu.
"Benim adım Cornelius Fudge, Harry. Sihir Baka-ru'yım."
Harry bunu zaten biliyordu elbette; Fudge'ı daha önce bir kez görmüştü. Ama o sırada babasının Görün-mezlik Pelerini'ni giymiş olduğu için, Fudge'ın bunu bilmemesi gerekiyordu.
Hancı Tom yeniden içeri girdi. Gece kıyafetinin üstüne bir önlük takmıştı ve bir tepsinin içinde çayla sıcak ekmek taşıyordu. Tepsiyi Fudge'la Harry'nin arasındaki masaya i,~>yup salondan çıktı, kapıyı da arkasından kapattı.
"Evet, Harry," dedi Fudge, bir taraftan çay koyarak. "Hepimizi zor duruma düşürdüğünü söylemeliyim. Teyzenle eniştenin evinden öyle kaçıp gitmek! Sandım ki... ama sağ salim buradasın, önemli olan da bu."
Fudge sıcak bir ekmek üzerine tereyağı sürüp tabağı Harry'nin önüne itti.
"Ye biraz, Harry, yürüyen bir ölüye benzemişsin. Pekâlâ... Miss Marjorie Dursley'nin şişirilmesi olayını
57
hallettiğimizi duymak hoşuna gider herhalde. Büyü Kazalarını Düzeltme Dairesi'rfin iki üyesi birkaç saat önce Privet Drivo'a gönderildi. Miss Dursley'nin havası indirildi ve hafızası değiştirildi. Olayı hiç hatırlamıyor. Böylece mesele kapandı, kimse de zarar görmedi."
Fudge fincanının üzerinden Harry'ye, en sevdiği yeğenini süzen bir amca gibi baktı. Kulaklarına inanamayan Harry konuşmak üzere ağzını açtı, ama aklına söyleyecek hiçbir şey gelmeyince yeniden kapattı.
"Ne o, teyzenle eniştenin tepkisinden mı kaygılanıyorsun?" dedi Fudge. "F-h, ikisinin de son derece kızgın olduğunu inkâr etmeyeceğim, Harry. Ama Noel'i ve Paskalya'yı Hogwarts'ta geçirmen şartıyla gelecek yaz seni almaya hazırlar."
Harry'nin dili çözüldü.
."Ben Noel ve Paskalya tatillerinde hep Hogwarts'ta kalıyorum zaten/' dedi. "Ve bir daha da hiç Privet Dri-ve'a dönmek istemiyorum."
"Yapma ama, eminim biraz sakinleştikten sonra fikrin değişecek," dedi Fudge endişeli bir ses tonuyla. "Ne de olsa onlar ailen, Harry ve eminim birbirinizi çok seviyorsunuz... şeyy, yani çok derinden derine."
Harr/nin aklına Fudge'a işin aslını anlatmak gelmedi. Hâlâ kendisine ne olacağını öğrenmeyi bekliyordu.
"Geriye kalan tek şey," dedi Fudge, kendisine ikinci bir tereyağh ekmek hazırlayarak, "tatilinin son iki haftasını nerede geçireceğine karar vermek. Benim önerim burada, Çatlak Kazan'da bir oda tutup -"
58
"Bir dakika/' diye lafını kesti Harry. "Peki ya cezam?"
Fudge ona gözlerini kırpıştırdı.
"Ceza mı?"
"Yasaları çiğnedim!" dedi Harry. "Genç Yaşta Büyücülüğün Kısıtlanması Kararnamesi!"
"Canım, seni öyle ufacık bir şey için cezalandıracak değiliz ya!" dedi Fudge, elindeki ekmeği sabırsızca sallayarak. "Bir kazaydı! Sırf halalarını şişirdiler diye insanları Azkaban'a göndermeyiz biz!"
Ama bu, Harr/nin geçmişte Sihir Bakanlığı'yla yaşadıklarına pek uyan bir durum değildi.
"Geçen yıl bir ev cini eniştemin evinde bir puding patlattı diye resmi bir ihtar aldım!" dedi Harry kaşlarını çatarak. "Sihir Bakanlığı orada bir kez daha büyü yapılırsa Hogwarts'tan atılacağımı söylemişti!"
Harr/nin gözleri onu yanıltmıyorsa, Fudge birden biraz sarsaklaşmıştı.
"Şartlar değişir, Harry... şunu da dikkate almalıyız ki... şu anki iklimde... e ahlmayı'z'stemiı/orstm herhalde?"
'Tabii ki istemiyorum/' dedi Harry.
"Eh, o zaman neyi tartışıyoruz?" dedi Fudge, şen bir kahkaha atarak. "Şimdi sen bir ekmek al, Harry. Ben de gidip bakayım, Tom'un senin için bir odası var mıymış/' * .
Fudge odadan çıktı ve Harry arkasından bakakaldı. Son derece tuhaf bir şeyler dönüyordu ortada. Fudge madem yaptıkları için Harry'yi cezalandırmayacakh, niye Çatlak Kazan'da onu beklemişti? Hani düşünüyor-
59
du da, herhalde genç yaşta büyü yapma olaylarıyla ilgilenmek Sihir Bakanı'nın kendisine düşmezdi.
Fudge yanında hancı Tom'la geri döndü.
"On bir numaralı oda boş, Harry," dedi Fudge. "Çok rahat edeceğini sanıyorum. Senden bir tek şey istiyorum, Harry, eminim anlayışla karşılayacaksındır: Senin Muggle Londra'sında dolaşmanı istemiyorum, oldu mu? Diagon Yolu'ndan çıkma. Ve her gece karanlık basmadan buraya döneceksin. Eminim anlıyorsun-dur. Tom benim için sana göz kulak olacak."
"Tamam," dedi Harry ağır ağır, "ama niye -?"
,"Seni yeniden kaybetmek istemeyiz, değil mi?" dedi Fudge, candan bir kahkahayla. "Yo, yo... nerede olduğunu bilmemiz daha iyi... yani..."
Fudge yüksek sesle gırtlağını temizledi ve ince çizgili pelerinini aldı.
"Eh, ben artık gideyim, yapacak iş çok."
"Black'le ilgili bir, gelişme var mı?" diye sordu Harry.
Fudge'in parmakları pelerininin gümüşi ipliklerinden kaydı.
"Ne, ne? Ha, duydun demek - şey, şu anda bir şey yok, ama an meselesi. Azkaban muhafızları şimdiye kadar hiç başarısızlığa uğramadılar... ve daha önce onları hiç böyle öfkeli görmemiştim."
Fudge hafifçe omuz silkti.
"Peki, hoşça kal."
Elini uzattı, onun elini sıkarken Harry'nin aklına birden bir fikir geldi.
60
"Şey - Bakanım? Bir şey sorabilir miyim?"
"Elbette," dedi Fudge gülümseyerek.
"Şey, Hogwarts'ta üçüncü sınıfların Hogsmeade'i ziyaret etmesine izin veriliyor, ama teyzemle eniştem izin belgemi imzalamadılar. Siz imzalayabilir misiniz acaba?"
Fudge rahatsız olmuşa benziyordu.
"Ah," dedi. "Hayır, hayır, kusura bakma Harry, ama ben senin ebeveynin ya da velin değilim -"
"Ama siz Sihir Bakanı'siniz," dedi Harry hevesle. "Eğer siz bana izin verirseniz -"
"Hayır, kusura bakma Harry, ama kurallar böyle," dedi Fudge kararlı bir tavırla. "Belki Hogsmeade'e gelecek yıl gidebilirsin. Aslında, bana sorarsan, gitme daha iyi... evet... eh, ben gideyim. İyi tatiller, Harry."
Fudge son bir kez gülümsedikten ve Harry'nin elini sıktıktan sonra odadan çıktı. Tom, Harry'ye gülümseyerek yanına geldi.
"Lütfen beni takip edin, Mr Potter," dedi. "Eşyalarınızı yukarı çıkardım bile..."
Harry, Tom'un peşinden şık bir tahta merdiveni çıktı ve kapısında pirinç rakamlarla on bir yazan bir odaya geldi. Tom kapıyı açtı.
İçeride çok rahat görünen bir yatak, iyi cilalanmış meşeden eşyalar ve coşkuyla çıtırdayan bir ateş vardı. Ve dolabın üstünde de -
"Hedwig!" dedi Harry, heyecandan soluğu kesilerek.
Kar beyaz baykuş gagasını tıkırdattı ve uçup Harry'nin koluna kondu.
61
"Çok akıllı bir baykuşunuz var/' dedi Tom gülerek. "Siz geldikten beş dakika sonra o da geldi. Bir şeye ihtiyacınız olursa, istemekten çekinmeyin, Mr Potter."
Eğilip selam verdi ve odadan çıktı.
Harry uzun süre yatağının üstünde oturup dalgın dalgın Hedwig'i okşadı. Pencereden görünen gökyüzü hızla koyu kadife maviden soğuk çelik grisine, sonra da alfan benekli bir pembeye döndü. Harry yalnızca birkaç saat önce Privet Drive'dan ayrıldığına, okuldan atılmadığına ve şimdi önünde Dursley'lerden uzak iki hafta bulunduğuna inanmakta güçlük çekiyordu.
"Çok garip bir geceydi, Hedwig," dedi esneyerek.
Ve gözlüğünü bile çıkarmadan, yastıklarının üzerine yığılıp uykuya daldı.
62

GeCeLeR 12-10-2006 01:44 AM

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çatlak Kazan


Harry'nin bu tuhaf yeni özgürlüğüne alışması birkaç gününü aldı. Daha önce hiç istediği saatte kalkmamış, istediği şeyi yememişti böyle. Şimdi Diagon Yolu'ndan çıkmadığı sürece istediği yere bile gidebiliyor-du. Ve bu uzun, parke taşlı cadde dünyanın en harikulade büyücü dükkânlarıyla dolu olduğundan, Fudge'a verdiği sözü tutmayıp da Muggle dünyasına dönmek Harry'nin aklının ucundan dahi geçmiyordu.
Her sabah Çatlak Kazan'da kahvaltısını ederken diğer konukları izlemek Harry'nin hoşuna gidiyordu: alışverişe gelmiş taşralı ufak tefek, komik cadılar; Biçim Değiştirme Güncesi'nde çıkan son makale üzerine tartışan saygın büyücüler; vahşi görünümlü sihirbazlar, kaba saba cüceler... Hatta bir keresinde, kalın yün başlığının altından bir tabak çiğ böbrek sipariş eden, şüpheli bir şekilde cadaloza benzeyen birini bile görmüştü.
Harry kahvaltıdan sonra arka bahçeye çıkıyor, asa-sıyla çöp tenekesinin üstündeki soldan üçüncü tuğlaya
63
tıklıyor ve geri çekilip duvarın içinde Diagon Yolu'na açılan kemerli geçidin ortaya çıkmasını bekliyordu.
Harry uzun, güneşli günleri dükkânları gezerek ve açıkhava kafelerinde rengârenk şemsiyelerin altında yemek yiyerek geçiriyordu. Kafelerdeki diğer müşteriler birbirlerine aldıkları şeyleri gösteriyor ("bu bir ays-kop, dostum - artık ay çizelgeleriyle debelenmeye paydos, gördün mü?") ya da Sirius Black vakasını tartışıyorlardı ("şahsen ben, o Azkaban'a dönene dek çocukları dışarı bırakmayacağım"). Harry ödevlerini battaniyelerin altında, fener ışığında yapmaktan da kurtulmuştu. Artık Florean Fortescue'nun Dondurma Dük-kânı'nda oturup, ara sıra Florean Fortescue'nun kendisinden de yardım alarak ödevlerini bitirebilirdi. Fortes-cue hem ortaçağ cadıları hakkında çok şey biliyor, hem de Harry'ye her yarım saatte bir bedava sundae veriyordu.
Gringotts'taki kasasına gidip para kesesini altın Galleon'lar, gümüş Sickle'lar ve bronz Knut'larla doldurduktan sonra, hepsini bir çırpıda harcamamak için Harry'nin nefsine epey hâkim olması gerekti. Hog-warts'a daha beş yıl boyunca gideceğini ve büyü kitapları için Dursley'lerden para istemenin nasıl bir his olacağını kendine tekrar tekrar hatırlatarak, som altından, çok şık bir Tükürenbilye takımını almamayı başardı (miskete çok benzeyen bu büyücü oyununda, taşlar sayı kaybeden oyuncunun suratına iğrenç kokulu bir sıvı fışkırtıyordu). Büyük bir cam topun içindeki mükemmel galaksi modeline de epey içi gitti, bu modeli satın
64
alsaydı Astronomi dersinden ömür boyu kurtulurdu. Ama iradesini en çok zorlayan şey, Çatlak Kazan'a geldikten bir hafta sonfa, en sevdiği dükkân olan Kaliteli Quidditch Malzemeleri'nde karşısına çıktı.
Dükkândaki kalabalığın nereye baktığını merak eden Harry güçbela içeri girip heyecanlı cadıların ve büyücülerin arasından itiş kakış ilerlerken, gözüne yeni kurulmuş bir platform ilişti. Platformun üstünde, hayatında gördüğü en muhteşem süpürge duruyordu.
"Yeni çıkmış... prototip..." diyordu köşeli çeneli bir büyücü, yanındaki arkadaşına.
Harry'den daha küçük bir erkek çocuğu babasının koluna yapışmış sallanarak, "Dünyadaki en hızlı süpürge bu, değil mi baba?" diye ayaklıyordu.
"İrlanda Milli Takımı bu bebeklerden daha demin yedi tane sipariş etti!" dedi dükkânın sahibi kalabalığa. "Biliyorsunuz, o takım Dünya Kupası'nm favorisi!"
Önünde duran iriyan cadı çekilince, Harry süpürgenin yanındaki levhayı okuyabildi:
ATEŞOKU
Bu son model sürat süpürgesitıin dişbudak ağacından yapılma, son derece ince işlenmiş ve pürüzsüz sapı, cam gibi bir cilaya ve elle kazınmış kendi kayıt numarasına sahip. Süpürge kuyruğunda bulunan, tek tek özel olarak seçilmiş huş ağacı dallarının aerodinamik açıdan kusursuzluğu, Ateşoku'na benzersiz bir denge kazandırıp hata payını sıfıra indiriyor. Ateşoku saatte sıfır kilo-
65
metreden 250 kilometreye on saniyede çıkıyor. Bozulamaz fren büyüsü de cabası. Talep üzerine fiyat bildirilir.
Talep üzerine fiyat bildirilir... Harry, Ateşoku'nun kaç al tır a mal olacağım düşünmek bile istemiyordu. Hayatında hiçbir şeyi bu kadar çok istememişti - ama şimdiye dek kendi Nimbus İki Bin'iyle de hiç Quid-ditch maçı kaybetmemişti. Zaten iyi bir süpürgesi varken, Ateşoku almak için Gringotts'taki kasasını boşaltmasının ne anlamı vardı? Harry fiyat sormadı, ama o günden sonra hemen her gün Ateşoku'na bakmak için oraya geri döndü.
Öte yandan, Harry'nin gerçekten alması gereken şeyler de vardı. Aktara gidip İksir malzemeleri stoğunu yeniledi. Artık okul cüppeleri kollarına ve bacaklarına kısa gelmeye başladığından, Madam Malkin'in Her Duruma Göre Cüppeleri'ne gidip kendine yeni cüppe aldı. Elbette en önemli işi, yeni dersleri Sihirli Yaratıkların Bakımı ve Kehanet de dahil, yeni okul kitaplarını almaktı.
Harry dükkânın vitrinine baktığında şaşırdı. Camın arkasında her zamanki altın kabartmalı, parke taşı boyunda büyü kitapları yerine büyük bir demir kafes, içinde de yüz tane kadar Canavar Kitap: Canavarlar duruyordu. Hiddetle güreş tutmuş olan kitaplar boğuşuyor, birbirlerini kapmaya çalışıyor, bu arada yırtılan sayfalar da dört bir yana saçılıyordu.
Harry cebinden kitap listesini çıkardı ve ilk kez listede neler olduğuna baktı. Canavar Kitap: Canavarlar, Si-
66
hirli Yaratıkların Bakımı için temel kitap olarak geçiyordu. Harry, Hagrid'in niye kitabın işine yarayacağını söylediğini şimdi anlıyordu. İçi rahatladı; Hagrid yine korkunç bir hayvan edinip yardıma muhtaç mı kaldı acaba diye merak etmişti.
Flourish ve Blotts'a girerken, görevli aceleyle yanına geldi.
"Hogvvarts mı?" dedi hemen. "Yeni kitaplarını mı almaya geldin?"
"Evet," dedi Harry. "Gerekenkitaplar-"
Görevli, Harry'yi kenara itip, "Kaçıl oradan," dedi sabırsızca. Ellerine çok kalın eldivenler geçirdi, büyük, yumrulu bir baston kaptı ve Canavar Kitap'ların kafesine doğru ilerledi.
"Dur," dedi Harry çabucak. "Bende ondan var zaten."
"Var mı?" Adamın yüzünde muazzam bir rahatlama ifadesi belirmişti. "Şükürler olsun, zaten bu sabah beş kez ısırıldım -"
Birden vahşi bir yırtılma sesi havayı yardı; Canavar Kitaplardan ikisi bir üçüncüyü yakalamış, orasından burasından çekiştirip parçalıyordu.
"Kesin! Kesin!" diye bağırdı görevli, elindeki bastonu parmaklıkların arasından uzahp kitapları ayırarak. "Bir daha hayatta bu kitapları satmam! Burası tımarhaneye döndü! Oysa iki yüz tane Görünmez Kitap: Görünmezlik aldığımızda, artık bundan kötüsü o^az diye düşünmüştüm - bir servete mal olmuşlardı ve bir tanesini bile bulamamıştık... Ee, sana başka nasıl yardımcı olabilirim?"
67
T "Evet," dedi Harry, kitap listesine bakarak. "Cas-sandra Vablatsky'den Geleceğin Sis Perdesini Aralamak'1 almam gerekiyor."
"Oo, Kehanet'e başlıyoruz, ha?" dedi adam. Eldivenlerini çıkarıp Harry'yi dükkânın arka tarafına götürdü. Orada fal bakmaya ayrılmış bir köşe vardı. Küçük bir masanın üstü öngörülemezi Öngörmek: Kendinizi Şoklara Karşı Yalıtın ve Kırık Toplar: Fallar Melunlaşınca gibi kitaplarla doluydu.
Küçük bir merdivene tırmanmış olan görevli, "Buyur," diyerek kalın, kara kaplı bir kitap uzattı. "Geleceğin Sis Perdesini Aralamak. Temel fal bakma yöntemleri için çok iyi bir rehber. El falı, kristal küreler, kuş bağırsakları..."
Ama Harry dinlemiyordu. Gözü küçük bir masanın üstündeki bir vitrinde duran başka bir kitaba takılmıştı: ölüm Alametleri: Ecel Kapıya Dayandığında Yapabilecekleriniz.
"Yerinde olsam onu okumazdım," dedi Harry'nin hangi kitaba baktığını gören tezgâhtar nazikçe. "Her tarafta ölüm alametleri görmeye başlarsın, insanı korkudan öldürmek için birebir."
Ama Harry'nin gözü hâlâ kitabın kapağındaydı; ayı büyüklüğünde, gözleri parlayan siyah bir köpek vardı kapakta. Tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu...
Tezgâhtar Geleceğin Sis Perdesini Aralamak'1 Harry'nin eline tutuşturdu.
"Başka bir şey var mı?"
"Evet," dedi Harry, gözlerini köpeğinkilerden ayı-
68
np şaşkın bir halde kitap listesine bakarak. "Şeyy - Orta Sınıflar için Biçim Değiştirme ve Üçüncü Sınıflar için Temel Büyüler Kitabı almam gerekiyor."
Harry on dakika sonra koltuk altında yeni kitaplarıyla Flourish ve Blotts'tan çıktı ve nereye gittiğinin pek farkında olmadan, yürürken birkaç kişiye çarparak Çatlak Kazan'm yolunu tuttu.
Merdivenleri çıkıp odasına girdi ve kitaplarını yatağın üstüne bıraktı. Biri temizliğe gelmişti; pencereler açıktı ve içeri güneş ışığı giriyordu. Harry arka taraftaki gözden uzak Muggle caddesinden otobüslerin geçtiğini duyabiliyordu, aşağıda Diagon Yolu'nda gezen görünmez kalabalığın sesini de. Lavabonun üstündeki aynada kendini gördü.
"Bu bir ölüm alameti olamaz," dedi yansımasına, boyun eğmez bir tavırla. "Magnolia Crescent'ta o şeyi gördüğümde panik içindeydim. Büyük ihtimalle sadece bir sokak köpeğiydi..."
Elini istemsizce kaldırıp saçını düzleştirmeye çalıştı.
"O konuda kazanamayacağın bir mücadeleye giriyorsun, güzelim," dedi aynası muzip bir sesle.
Günler geçtikçe, Harry her gittiği yerde Ron'un ve Hermione'nin izine rastlamak için etrafına bakınır oldu. Okulun açılması yaklaştığından, artık Diagon Yolu'na bir sürü Hogwarts öğrencisi gelmeye başlamıştı. Harry,
69
Kaliteli Quidditch Malzemeleri'nde, Gryffindor'dan arkadaşları Seamus Finnigan ve Df.an Thomas'la karşılaşmıştı. Onlar da Ateşoku'ndan gözlerini alamıyorlardı. Aynca Flourish ve Blotts'un önvnde toparlak suratlı, unutkan bir çocuk olan Neville Longbottom'a da rastladı. Harry durup onunla sohbet etmedi; görünüşe bakılırsa Neville kitap listesini kaybetnuşfi ve çok sert biri gibi görünen ninesi onu haşlıyordu H ırry, Sihir Bakan-hğı'ndan kaçarken Neville'miş gibi yaptığını ninenin hiç öğrenmemesini umdu.
Tatilin son günü uyandığında, Ron ve Hermi-one'yle hiç olmadı ertesi gün Hog\ 'Arts Ekspresi'nde buluşacağını düşünüyordu. Kalktı, g \nndi, Ateşoku'na son bir kez bakmaya gitti. Tam nerede öğle yemeği yiyeceğini düşünürken, biri ona seslendi. Harry dönüp baktı.
"Harry! HARRY!"
İşte ikisi de oradaydılar. Florean Fortescue'nun Dondurma Dükkânı'nın önünde oturuyorlardı. Ron çok çilli, Hermione'yse çok bronz görünüyordu, ikisi de ona çılgınca el sallıyorlardı.
"Nihayet!" dedi Ron, Harry otururken ona sırıtarak. "Çatlak Kazan'a uğradık, ama çıktığını söylediler. Biz de önce Flourish ve Blotts'a gittik, sonra Madam Malkin'e, sonra -"
"Bütün okul malzemelerimi geçen hafta aldım," diye açıkladı Harry. "Hem siz benim Çatlak Kaan'da kaldığımı nereden biliyorsunuz?"
"Babam," dedi Ron kısaca.
70
Sihir Bakanlığı'nda çalışan Mr Weasley elbette Mar-ge Hala'nın başına gelenlerin öyküsünü duymuş olmalıydı.
"Halanı gerçekten de şişirdin mi, Harry?" dedi Her-mione, çok ciddi bir sesle.
"Öyle yapmak istememiştim/' dedi Harry. Ron bir kahkaha patlatmıştı. "Sadece - kontrolümü kaybettim."
"Komik değil, Ron/' dedi Hermione sert bir şekilde. "Cidden, Harry nasıl atılmadı şaşıyorum."
"Ben de," diye itiraf etti Harry. "Bırak atılmayı, tutuklanacağım sandım." Ron'a baktı. "Baban Fudge'ın beni niye bıraktığını bilmiyor, değil mi?"
Ron omuz silkip, "Sensin diyedir herhalde, değil mi?" dedi. Hâlâ kıkırdıyordu. "Ünlü Harry Potter falan. Ben öyle halamı teyzemi şişirmeye kalksam, Bakanlık bana ne yapar, düşünmek bile istemiyorum. Gerçi önce toprağı kazıp çıkarmanız gerekirdi, çünkü annem öldürürdü beni. Neyse, bu akşam bunu babama kendin sorabilirsin. Bu gece biz de Çatlak Kazan'da kalıyoruz! Böylece yarın King's Cross'a bizimle gelebilirsin! Hermione de orada kalıyor!"
Hermione gözleri gülerek evet anlamında başını salladı. "Annemle babam bu sabah bütün Hogwarts eşyalarımla birlikte beni buraya bıraktı."
"Harika!" dedi Harry neşeyle. "Ee, bütün yeni kitaplarınızı, öteberinizi aldınız mı?"
"Şuna bak," dedi Ron, uzun ince bir kutu çıkarıp açarak. "Yepyeni bir asa. Otuz beş santim, söğüt, bir tane tekboynuzlu at kuyruğu tüyü var. Bütün kitapları-
71
mızı da aldık" - iskemlesinin altındaki büyük bir çantayı işaret etti. "Şu Canavar Küap'lara ne diyorsun? İki tane istediğimizi söylediğimizde tezgâhtar az daha ağlayacaktı."
Harry, Hermione'nin yanındaki iskemlenin üstünde duran bir değil üç tane tıka basa dolu çantayı işaret ederek, "Onlar ne, Hermione?" diye sordu.
"Eh, ben sizden daha çok yeni derse kaydoldum, öyle değil mi?" dedi Hermione. "Onlar ders kitaplarım: Aritmansi, Sihirli Yaratıkların Bakımı, Kehanet, Eski Tılsımlar, Muggle Araştırmaları -"
"Niye Muggle Araştırmaları alıyorsun ki?" dedi Ron, Harry'ye bakıp gözlerini devirerek. "Sen Mugg-le'lardan doğmasın! Annenle baban Muggle! Mugg-le'larla ilgili bilinecek her şeyi biliyorsun zaten!"
"Ama onları büyücülerin bakış açısından görmek muhteşem olacak," dedi Hermione ciddi ciddi.
"Bu yıl hiç yemek yemeyi ya da uyumayı düşünüyor jnusun, Hermione?" diye sordu Harry. Ron kıs kıs güldü. Ama Hermione onlara aldırış etmedi.
"Hâlâ'im Galleon'um var," dedi çantasını kontrol ederek. "Doğum günüm eylülde, annemle babam kendime şimdiden bir hediye alayım diye bana biraz para verdiler."
"Şeyle iyi bir kitaba ne dersin?" dedi Ron masum bir ede yla.
"Hayır, sanmıyorum," dedi Hermione istifini bozmadan. "Aslında bir baykuş istiyorum. Harry'nin Hed-wig'i var, seninse Errol'ın -"
72
"Yok," dedi Ron. "Errol bir aile baykuşu. Benim sadece Scabbers'ım var." Cebinden faresini çıkardı. "Ve ona bir baktırtmak istiyorum/' diye ekledi, Scabbers'ı masanın üstüne koyarak. "Sanırım Mısır ona pek uymadı."
Scabbers normalde olduğundan çok daha zayıf görünüyordu, üstelik bıyıklarında da belirgin bir sarkma vardı.
Artık Diagon Yolu'nu çok iyi bilen Harry, 'Tam şurada bir sihirli-hayvan dükkânı var," dedi. "Sen Scabbers için bir şey verebilirler mi bakarsın, Hermione de baykuşunu alır."
Dondurmalarını ödediler ve karşıya geçip Sihirli Hayvanevi'ne gittiler.
İçeride ayakta duracak pek yer yoktu. Kafeslerden bir santim bile duvar görünmüyordu. İçerisi çok kokuyordu, çok da gürültülüydü, çünkü kafeslerin içindekiler ya cikliyor, ya viyaklıyor, ya vıdı vıdı ediyor, ya da tıslıyordu. Kasadaki cadı çift-uçlu su kelerlerinin bakımı hakkında bir büyücüye tavsiyelerde bulunuyordu. Harry, Ron ve Hermione kafesleri inceleyerek beklediler.
İki kocaman, mor kara kurbağası oturmuş, ıslak yutma sesleri çıkarıyor, ölü kurt sinekleriyle kendilerine bir ziyafet çekiyorlardı. Mücevherlerle bezeli dev bir tosbağa pencerenin kenarında ışıl ışıl parlıyordu. Zehirli turuncu salyangozlar cam kaplarının kenarından ağır ağır süzülüyorlardı. Şişman, beyaz bir tavşansa pat diye ipek bir silindir şapkaya dönüşüyor, sonra pat diye
73
normale dönüyordu. Her renkten kedi, bir kafes dolusu gürültücü kuzgun, bir sepet dolusu yüksek sesle vınlayan komik, kaymak rengi yün topağı vardı. Bir tezgâhın üstünde de, uzun tüysüz kuyruklarını kullanarak bir tür ip atlama oyunu oynayan parlak siyah farelerle dolu bir kafes duruyordu.
Çift-uçlu su kelercisi büyücü dükkândan çıkınca, Ron tezgâha yaklaştı.
"Benim farem," dedi cadıya. "Mısır7dan döndüğümüzden beri biraz solgun."
"Tezgâha yatır," dedi cadı, cebinden ağır, siyah bir gözlük çıkararak.
Ron iç cebinden Scabbers'ı çıkarıp diğer farelerin bulunduğu kafesin yanma koydu. Fareler ip atlama numaralarını bırakıp daha iyi görebilmek için tele yaklaştılar.
Ron'un her şeyi gibi fare Scabbers da elden düşmeydi (daha önce ağabeyi Percy'ye aitti) ve biraz hırpalanmış haldeydi. Kafesteki farelerin yanında iyiden iyiye efkârlı görünüyordu.
"Hm," dedi cadı, Scabbers'ı kaldırarak. "Bu fare kaç yaşında?"
"Bilmiyorum," dedi Ron. "Bayağı yaşlı. Eskiden ağabeyimindi."
"Ne tür güçleri var?" dedi cadı, Scabbers'ı yakından inceleyerek.
"Ee -" dedi Ron. İşin aslı, Scabbers en ufak bir güç kırıntısı bile göstermemişti hiç. Cadının gözleri Scab-bers'ın lime lime olmuş sol kulağından bir parmağı eksik ön patisine kaydı. Yüksek sesle cık-cık'ladı.
74
"Bu farenin imam gevremiş."
"Percy onu bana verdiğinde böyleydi zaten," dedi Ron, kendini savunurcasına.
"Böyle sıradan, normal bir bahçe faresinin üç yıldan falan çok yaşaması beklenemez," dedi cadı. "Daha zor yıpranan bir şey arıyorsan, bunlardan biri hoşuna gider belki..."
Hemen yine ip atlamaya başlayan siyah fareleri işaret etti. "Gösterişçiler," diye mırıldandı Ron.
"Eğer yenisini istemiyorsan, bu Fare Toniği'ni deneyebilirsin," dedi cadı, tezgâh altından küçük bir kırmızı şişe çıkararak.
"Tamam," dedi Ron. "Ne kadar - AH!"
Ron'un kafası öne düştü. En üst kafesten kocaman, turuncu bir şey atlayıp kafasına inmiş ve deli gibi tükürük saçarak Scabbers'ın üstüne doğru fırlamıştı.
"HAYIR, CROOKSHANKS, HAYIR!" diye bağırdı cadı. Ama Scabbers ellerinin arasından sabun gibi kayıp yüzükoyun yere yapıştı, sonra da kapı istikametinde sıvıştı.
"Scabbers!" diye bağırdı Ron, onun peşinden dükkândan dışarı fırlayarak. Harry de Ron'u izledi.
Scabbers'ı bulmaları neredeyse on dakika sürdü. Kaliteli Quidditch Malzemeleri'nin önündeki bir kâğıt sepetine sığınmıştı. Ron tir tir titreyen fareyi cebine koydu ve başına masaj yaparak doğruldu.
"O da neydi öyle?"
"Ya çok büyük bir kediydi, ya da küçük bir kaplan," dedi Harry.
75
"Hermione nerede?"
"Herhalde baykuşunu alıyordur."
Kalabalık caddede Sihirli Hayvanevi'ne doğru ilerlediler. Oraya vardıklarında Hermione dükkândan çıktı, ama bir baykuşla değil. Kollarını kocaman sarman kediye sıkı sıkı sarmıştı.
"O canavan satın mı aidini" dedi Ron, şaşkınlıktan bir karış açık ağzıyla.
"Nefis, değil mi?" dedi Hermione. Heyecandan yüzünü al basmıştı.
Bu, görüşe göre değişir, diye düşündü Harry. Kedinin turuncu tüyleri kalın ve kabarıktı, ama biraz çarpık bacaklı olduğu kesindi. Suratıysa somurtkan ve garip bir şekilde ezik görünüyordu, sanki duvara toslamış gibiydi. Ancak şimdi Scabbers ortalıkta olmadığından, kedi Hermione'nin kollarında, halinden memnun, mı-rıldıyordu.
"Hermione, o şey az daha kafa derimi yüzüyordu!" dedi Ron.
"Ama isteyerek yapmadı, değil mi, Crookshanks?"
"Peki ya Scabbers?" dedi Ron, göğüs cebindeki şişkinliği göstererek. "Dinlenmeye ve gevşemeye ihtiyacı var! O şey ortadayken nasıl olacak bu?"
"Aklıma geldi de, Fare Toniği'ni unuttun," dedi Hermione, küçük kırmızı şişeyi Ron'un eline şamar atar gibi bırakarak. "Endişelenmeyi de bırak, Crookshanks benim yatakhanemde'y atacak, Scabbers ise seninkinde. Ne var bunda? Zavallı Crookshanks, cadının söylediğine göre asırlardır oradaymış: Kimse onu istememiş."
76
"Neden acaba!" dedi Ron alaylı alaylı. Çatlak Kazan'in yolunu tuttular.
Oraya vardıklarında Mr Weasley barda oturmuş, Gelecek Postesz'm okuyordu.
"Harry!" dedi başını kaldırıp gülümseyerek. "Nasılsın?"
"İyiyim, sağ olun," dedi Harry, üçü eşyalarıyla birlikte Mr Weasley'ye katılırlarken.
Mr VVeasley gazetesini bıraktı. Harry artık kendisine tanıdık gelen Sirrus Black fotoğrafının gazeteden ona baktığını gördü.
"Onu hâlâ yakalayamadılar öyleyse." dedi.
"Hayır," dedi Mr Weasley. Yüzünde son derece ciddi bir ifade vardı. "Bakanlık'ta hepimizi gündelik işlerimizden çekip onu arama çalışmasına yönlendirdiler, ama şimdiye kadar şansımız yaver gitmedi."
"Onu yakalasak ödül alır mıydık?" diye sordu Ron. "Biraz daha para bulsak iyi olurdu -"
"Saçmalama, Ron," dedi Mr Weasley. İkinci bakışta, çok gergin görünüyordu. "Black on üç yaşında bir çocuğa yakalanmaz. Onu Azkaban muhafızları yakalayacak, şuraya yazıyorum."
O anda Mrs VVeasley bara girdi. Elleri alışveriş tor-balanyla doluydu. Arkasından da Hogwarts'ta beşinci senelerine başlayacak olan ikizler Fred ve George, yeni Öğrenci Başı seçilmiş olan Percy ile VVeasley'lerin en küçük çocuğu ve tek kızı olan Ginny içeri girdi.
Baştan beri Harry'ye zaafı olan Ginny, onu gördüğünde her zamankinden de çok utanmış gibiydi, belki
77
de Harry geçen y ü Hogwarts'ta onun hayatını kurtardığı için. Kıpkırmızı kesilerek, Harry'nin gözlerine bakmadan "merhaba" diye mırıldandı. Percy ise sanki Harry ile tanışmamışlar gibi resmi bir şekilde elini uzattı. "Harry. Seni görmek ne güzel."
"Merhaba, Percy," dedi Harry. Gülmemek için kendini zor tutuyordu.
"Umarım iyisindir," dedi Percy şişinerek. Harry'nin elini sıkmayı da bırakmamıştı. Bu, belediye başkanına takdim edilmek gibi bir şeydi.
"Çok iyiyim, sağ ol -"
"Harry!" dedi Fred, Percy'yi dirseğiyle önünden çekip abartılı bir şekilde eğilerek. "Seni görmek muhteşem, azizim -"
"Harika," dedi George, Fred'i itip Harry'nin elini kaparak. "Kesinlikle fiyakalı."
Percy'nin alnı kırıştı.
"Haydi, yeter," dedi Mrs VVeasley.
"Anne!" dedi Fred, sanki onu yeni görmüş gibi. Annesinin de elini yakaladı. "Seni görmek ne fevkalade -"
"Yeter dedim," dedi Mrs VVeasley, elindekileri boş bir sandalyeye bırakarak. "Merhaba, Hany7çiğim. Herhalde müjdemizi duymuşsundur." Percy'nin göğsündeki yepyeni gümüş rozeti gösterdi. "Ailedeki ikinci Öğrenci Başı!" dedi, göğsü kabararak.
"Ve sonuncu," dedi Fred, usulca.
"Ona ne şüphe," dedi Mrs VVeasley, birden kaşlarını çatarak, "ikinizi Sınıf Başkanı yapmadıklarının farkındayım."
78
"Niye Sınıf Başkanı olmak isteyelim ki?" dedi Geor-ge. Bu fikir ona tiksinti vermiş gibiydi. "Hayatın ne zevki kalır o zaman?"
Ginny kikirdedi.
"Kız kardeşinize daha iyi örnek olmalısınız!" diye çıkıştı Mrs Weasley.
"Ginny'nin örnek alacak başka ağabeyleri var, anne," dedi Percy mağrur bir edayla. "Ben gidip yemek için üstümü değiştireyim..."
Percy gidince George derin bir oh çekti.
"Onu bir piramide kapatmaya çalıştık," dedi Harry'ye. "Ama annem bizi gördü."
O geceki yemek çok keyifli geçti. Hana Tom salondaki üç masayı birleştirdi ve yedi VVeasley, Harry ve Hermione beş leziz yemeği afiyetle yediler.
Enfes çikolatalı pudinglerine sıra gelince, "Yarın King's Cross'a nasıl gidiyoruz, baba?" diye sordu Fred.
"Baka^hk iki araba gönderiyor," dedi Mr VVeasley.
Herkes başım çevirip ona baktı.
"Niye?" diye sordu Percy merakla.
"Senin sayende, Perce," dedi George ciddi bir ses tonuyla. "Kaportalarının üzerinde küçük bayraklar da olacak, onlann üstünde de ÖB yazacak -"
"- Öküz Başlı anlamına," dedi Fred.
Percy ve Mrs VVeasley dışında herkesin gülmekten burnundan puding fışkırdı.
79
Percy vakur bir sesle, "Bakanlık niye araba gönderiyor, baba?" diye sordu yine.
"Şey, bizim artık bir arabamız olmadığından," dedi Mr Weasley, "ve ben orada çalıştığımdan, bana bir iyilikte bulunuyorlar..."
Sesi rahattı, arna Harry onun kulaklarının kızardığını fark etti. Tıpkı baskı altında olduğu zamanlarda Kon'un kulaklarının kızarması gibi.
"İyi de ediyorlar," dedi Mrs VVeasley hemen. "Ne kadar bagajımız var farkında mısınız? Muggle Metro-su'nda çok güzel bir tablo çizerdiniz... Hepiniz eşyalarınızı topladınız, değil mi?"
"Ron yeni eşyalarının hepsini sandığına koymadı daha," dedi Percy, ıstıraplı bir sesle. "Onları benim yatağıma yığdı."
Mrs Weasley masanın öbür ucundan seslendi: "Gidip bütün eşyalarını toplasan iyi olur, Ron. SabaMeyin pek vaktimiz olmayacak." Ron, kaşlarını çatarak Percy'ye baktı.
Yemekten sonra herkesin karnı doymuş ve uykusu gelmişti. Eşyalarını kontrol etmek için birer birer odalarına çıktılar. Ron ve Percy, Harry'nin yanındaki odadaydılar. Harry sandığını yeni kapatıp kilitlemişti ki, duvarın öbür tarafından kızgın sesler duydu ve neler olduğuna bakmaya gitti.
On iki numaranın kapısı aralıktı ve Percy bas bas bağırıyordu.
"Burada, komodinin üstündeydi, cilalamak için çıkarmıştım -"
80
Ron da bağırarak, "Ona dokunmadım bile, tamam mı?" diye karşılık verdi.
"Ne oldu?" dedi Harry.
"Öğrenci Başı rozetim gitmiş," dedi Percy, hızla Harry'ye dönerek.
"Scabbers'ın Fare Toniği de," dedi Ron, sandığını boşaltıp aranarak. "Sanırım barda unuttum -"
"Rozetimi bulana kadar hiçbir yere gitmiyorsun!" diye bağırdı Percy.
Harry, Ron'a, "Scabbers'ın toniğini ben alırım, eşyalarımı topladım nasılsa," dedi ve aşağı indi.
Bara giden geçidin yarısına gelmişti ki, salondan iki kızgın ses daha geldi kulağına. Seslerin Mr ve Mrs We-asley'ye ait olduğunu hemen anladı. Tereddüt etti, onları kavga ederken duyduğunu bilsinler istemiyordu. Ama kendi adını da duyunca durdu ve salonun kapısına yaklaştı.
"... ona söylememenin hiç anlamı yok," diyordu Mr VVeasley hararetle. "Bunu bilmek Harry'nin hakkı. Fud-ge'a anlatmaya çalıştım, ama o Harry'ye çocuk gibi muamele etmekte ısrarlı. O on üç yaşında ve -"
"Arthur, gerçeği söylersen ödü kopar!" dedi Mrs VVeasley tiz bir sesle. "Okula bunu kafasına takmış olarak mı yollamak istiyorsun onu? Tanrı aşkına, bilmediği için mutlu o!"
"Niyetim onu perişan etmek değil, tetikte olmasını sağlamak," diye kendini savundu Mr VVeasley. "Harry ile Ron'un nasıl olduğunu biliyorsun, akıllarına eseni yapıyorlar - şimdiye dek iki kez Yasak Orman'a düştü-
81
ler! Ama Harry bu yıl öyle bir şey yapmamalı! Evden kaçtığı gece başına neler gelebilirdi diye bir düşünüyorum d".! Hızır Otobüs onu almasaydı, her iddiasına varım ki Bakanlık bulmadan ölmüş olurdu."
"Ama ölmedi, gayet iyi, o zaman ne anlamı var -"
"Molly, Sirius Black'in deli olduğunu söylüyorlar. Belki öyledir, ama Azkaban'dan kaçabilecek kadar akıl-lıymış demek, hem de böyle bir şey imkânsız sayıldığı halde. Üç hafta oldu, kimse izine rastlamadı. Fudge'm Gelecek Postasz'na söyleyip durduğu şeyler umurumda değil, Black'i yakalamamız, kendi kendine büyü yapan asalar üretmemiz kadar uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Kesin olan tek şey, Black'in neyin peşinde olduğu -"
"Ama Harry, Hogwarts'ta tamamen güvende olacak." .
"Azkaban'ın da tamamen güvenli bir yer olduğunu düşünüyorduk. Black, Azkaban'dan kaçabildiyse, Hog-warts'a da girebilir."
"Ama kimse Black'in Harry'nin peşinde olduğunda •> emin değil -"
Tahtadan tok bir ses çıktı. Harry, Mr VVeasley'nin yumruğunu masaya vurduğuna emindi.
"Molly, sana kaç kere söylemem gerekiyor? Basına anlatmadılar, çünkü Fudge bunun gizli kalmasını istiyordu. Ama Black'in kaçtığı gece, Fudge, Azkaban'a gitti. Muhafızlar Fudge'a Black'in bir süredir uykusunda konuştuğunu söylemişler. Hep aynı şeyi söylüyormuş: "O, Hogwarts'ta... o, Hogvvarts'ta." Black çıldırmış, Molly, Harry'nin ölmesini istiyor. Bana sorarsan
82
Harry'yi öldürmenin Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'i yeniden güçlü kılacağını sanıyor. Harry'nin Kim-Olduğu-nu-Bilirsin-Sen'i durdurduğu gece Black her şeyini yitirdi, Azkaban'da da bunu saplantı haline getirebileceği on iki yıl geçirdi..."
Bir sessizlik oldu. Gerisini de duymak için yanıp tutuşan Harry, kapıya iyice yanaştı.
"Arthur, tabii ki neyin doğru olduğuna inanıyorsan onu yapmalısın. Ama Albus Dumbledore'u unutuyorsun. Dumbledore Müdür olduğu sürece kimsenin Harry'ye Hogwarts'ta zarar verebileceğini sanmıyorum. Herhalde onun da bütün bunlardan haberi vardır."
"Tabii ki haberi var. Ona Azkaban muhafızlarının okul arazisinde mevzilenmesinin bir mahzuru olup olmadığını sorduk. Hoşuna gitmedi, ama kabul etti."
"Hoşuna gitmedi mi? Black'i yakalayacaklarsa niye hoşuna gitmesin ki?"
"Dumbledore, Azkaban muhafızlarından pek hoşlanmıyor," dedi Mr VVeasley sıkıntıyla. "Aslına bakarsan, ben de... ama Black gibi bir büyücüyle uğraşıyorsan, normalde uzak durmak isteyeceğin kişilerle güç birliği yapman gerekir bazen."
"Eğer Harry'yi kurtanrlarsa -"
"- o zaman bundan sonra onlar hakkında tek bir kötü söz bile söylemem," dedi Mr VVeasley bitkin bir sesle. "Geç oldu, Molly, yukarı çıksak iyi olur..."
Harry iskemlelerin gıcırtısını duydu. Elinden geldiğince sessiz bir şekilde, bara giden geçitten indi ve göz-
83
den kayboldu. Salonun kapısı açıldı. Birkaç saniye sonra kulağına gelen seslerden, Mr ve Mrs Weasley/nin merdivenleri çıktığını anladı.
Fare Toniği şişesi yemekte oturdukları masanın altında duruyordu. Harry, Mr ve Mrs VVeasley'nin odalarının kapısının kapandığını işitene kadar bekledi, sonra elinde şişeyle yukarı çıktı.
Fred ve George gölgelerin içinde eğilmiş, Perc/nin rozetini bulmak için Ron'la birlikte kald;ğı odanın altını üstüne getirmesini dinleyerek kahkahadan kınlıyorlardı.
Fred, "Rozeti biz aldık," diye fniıdadı Harry'ye. "Biraz geliştiriyoruz."
Şimdi rozetin üstünde öğrenci Koa wşı yazıyordu.
Harry kendini zorlayarak güldü, gidip Ron'a Fare Tonigi'ni verdi ve kendini odasına kapayıp yatağına uzandı.
Demek Sirrus Black onun peşindeydi. Bu her şeyi açıklıyordu. Fudge ona yumuşak davranmıştı, çünkü onu sağ salim görünce çok rahatlamıştı. Harry'ye Di-agon Yolu'nda kalma sözü verdirmişti, çünkü oradaki çok sayıda büyücü onu gözaltında tutabilirlerdi. Yann onlan istasyona götürmesi için iki Bakanlık arabası göndermedeki amacı da, VVeasley'lerin trende Harry'ye göz kulak olmalarıydı.
Harry yan odadan gelip duvarda eriyen bağırışları dinleyerek yatağında yatıp, niye daha fazla korkmadığını merak etti. Sinüs Black tek bir lanetle on üç kişiyi öldürmüştü; Mr ve Mrs VVeasley, Harry gerçeği bilirse
84
paniğe kapılır diye düşünüyordu besbelli. Ama Harry Mrs VVeasley'yle tamamen aynı fikirdeydi: Dünyanın en güvenli yeri, Dumbledore'un olduğu yerdi. Herkes sürekli Dumbledore'un hayatta Lord Voldemort'un korktuğu tek insan olduğunu söylemiyor muydu? Herhalde Voldemort'un sağ kolu olan Black de ondan aynı derecede korkardı.
Bir de şu herkesin sözünü ettiği Azkaban muhafızları vardı. Çoğu kişinin korkudan kendini kaybetmesine sebep oluyor gibiydiler. Eğer onlar okulda mevzile-niyorsa, Black'in içeri girme şansı çok küçük görünüyordu.
Hayır, bütün bunların içinde Harr/nin canını en çok sıkan şey, artık Hogsmeade'e gitme şansının sıfıra yakın olmasıydı. Kimse Black yakalanana kadar Harr/nin şatonun güvenli ortamından ayrılmasını istemeyecekti; hatta, tehlike geçene kadar, attığı her adımın dikkatle izleneceğini düşünüyordu.
Karanlık tavana kaşlarını çatarak baktı. Kendi başının çaresine bakamaz mı sanıyorlardı? Lord Volde-mort'dan üç kere kurtulmuştu, hepten işe yaramaz biri değildi...
Durup dururken, MagnoLa Crescent'ta gölgelerin içinde gördüğü yaratığın resmi gözünün önüne geldi. Ecel kapıya dayandığında yapabilecekleriniz...
"öldürülmeyeceğim" dedi Harry yüksek sesle.
"Hah şöyle, güzelim," dedi aynası uykulu bir sesle.
85


Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 03:22 AM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.