![]() |
Rıfat Ilgaz
ALİŞİM
Kasnağından fırlayan kayışa kaptırdın mı kolunu Alişim! Daha dün öğle paydosundan önce Zilelinin gitti ayakları, Yazıldı onun da raporu: "ihmalden!" Gidenler gitti Alişim, Boş kaldı ceketin sağ kolu... Hadi köyüne döndün diyelim, tek elle sabanı kavrasan bile Sarı öküz gün görmüştür, Anlar işin iç yüzünü! üzülme Alişim, sabana geçmezse hükmün Ağanın davarlarına geçer... Kim görecek kepenek altında eksiğini kapılanırsın boğaz tokluğuna. Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman beklesin mızrabını. Sağ yanın yastık ister Alişim sol yanın sevdiğini. Kızlarda emektar sazın gibi Çifte kol ister saracak! |
AYDIN MISIN
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu Gidip gelen kara kuşlar havada Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden Tabanında depremi kara güllelerin Duymuyor musun Kaldır başını kan uykulardan Böyle yürek böyle atardamar Atmaz olsun Ses ol ışık ol yumruk ol Karayeller başına indirmeden çatını Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm Alıp götürmeden büyük denizlere Çabuk ol Tam çağı işe başlamanın doğan günle Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden Her satırında buram buram alın teri Her sayfası günlük güneşlik Utanma suçun tümü senin değil Yırt otuzunda aldığın diplomayı Alfabelik çocuk ol Yollar kesilmiş alanlar sarılmış Tel örgüler çevirmiş yöreni Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende Benden geçti mi demek istiyorsun Aç iki kolunu iki yanına Korkuluk ol |
BİLMEYECEKLER
Geride kalanlara ne bırakacağım, Çocuklarıma, Onların da çocuklarına? Olsa olsa Karadeniz'den payıma düşeni� Beş on evlek yer gökyüzünden. Ne vermek istedimse sağlığımda, Ne veremedimse, Gizlenip kaçışlardan. Biliyorum bu yüzden Yokluğumu çekmeyecekler, Hep yaşıyormuşum gibi gelecek onlara Biraz ötelerde, uzaklarda. Babamız diyecekler, dedemiz, Dur durak bilmezdi, Dert nedir, tasa nedir bilmezdi� Neyi bildiğimi bilmeyecekler. |
BİR KOZADA
Geç kalmadık tam zamanı İş başlamaktaydı başladık Örüyoruz kozamızı birlikte Zaman da bir kozadır ipek böceğim Her solukta örülen Bir dışındayız bir içinde Bir gün bizim de dokunacak Atlasımız çalışkan ellerde Gül yaprağı inceliğinde duru Sabahların eridiği mavilikte Mekikler söyleyecek türkümüzü En güzeli bu değil mi övgünün En sürüp gideni ipekte İlk yağışla başladı diriliş Özsuyla buğulandı dalların ucu Yaprağa durdu dipten doruğa Bahçedeki dut ağacı |
BİR SINAVSA EĞER
Girdiğim çıktığım yerler tanığımdır Kapımı çalanlar gece yarılarında Okunan kararlar yüzüme karşı Korkmuyorum duygusal bitişlerden Tükenen kurşun kalemler tanığımdır Ölümle burun buruna bir gençlik boyu Sıtmasında vereminde Anadolu'nun Dönülmez bekleme kamplarında Suçsa suç, sorguysa sorgu, hapisse hapis Yaşamak gezin gözün arpacığın ucunda Elimde hep böyle tükenen bardak Yaşamak bir yürek işçiliği günümüzde Ölümün anlamı değişti birden Eskiden yataklarda beklerdik Ders mi sınav mı görev mi belli değil Gelecekse ayakta bulsun dimdik Açılan bir sorumsuz yaylım ateş Bir top karanfildir göğsümüzde |
BİRAZ DAHA SABIR
Gözünü yıldırmasın karakış, Altında sağlama yatağın, Hastanede sıran var. Ne kaldı ki şurada, Ekim, Kasım, derken Aralık Sabrın tükenmezse eğer, Heybelide'sin bahara doğru. Bilirsin can boğazdan gelir, Senin neyine şu bakır mangal, Çıksın çadırcılara... Bilmem işine yarar mı artık, Şu duvardaki palto, Yok işte çalışmaya dermanın! Hele otursun şu barış yerine, Sık dişini! Her şey düzelecek yakında, Her şey yoluna girecek; Doktor kapına gelecek, İlaçlar ayağına. Bakma kesildiğine terkosun Şerbet akacak çeşmelerden! Bu sıcağa kar mı dayanır, Dirilirsin bayrama varmadan, Kalkarsın ayağa. Sıtmalı kızının Doya doya öpersin yanaklarını. Biraz daha sabır, aslanım, Biraz daha sabır! |
BİZ DAR GEÇİT BEKÇİLERİ
Yaşam durur mu biz yerimizde saysak bile Hele bunalımlı bir döneme girdik mi Oluşturur çocuklarımızı mevsiminden önce Kapatır gerekirse arayı yaşamdır o Durmuş oturmuş adam çıkarır bir çocuktan Ya da bir delikanlı başında kavak yelleri Yaşam mı yapar bilemezsin yoksa biz mi Biz dar boğaz bekçileri yaşlılar Dalından koparır da sarsak ellerimizle Sıyırır kabuğundan cascavlak bırakırız İsteriz ki ezilmesinler ayak altında Çetin ceviz olsun evlatlarımız Süreriz önlerine tekel kitaplarını Sayfaları kırmızı kalemlerle çizilmiş Ders isteriz çalışsınlar ha babam ha Bir tıkaç kulaklarına öğütlerimizden Büyüsünler dizlerimizin dibinde Burun kemerlerimizde emekli gözlüğü Bir mandıra düşlerken yeni tasarılarda Geçip karşılarına azşekerlimizi içeriz Bir bakarız uyumuşlar büyümüşler Başlarına buyruk çetin ceviz olmuşlar Kara kara düşünür kaşırız ensemizi Düşünen bir babayızdır bir babahindi Ne beklemiştik önce ahlâk değil mi Biraz da saygı kendimiz için Erdemli olmalarını istemedik mi Mutlulukları değil miydi tek dileğimiz Hani şu ömür boyu beklediğimiz mutluluk Bekleyip de erişemediğimiz Bir ömür boyu da siz bekleyin demedik mi |
BİZ TAŞRA MEMURLARI
Kamyondan indiğim gün, Tanıttılar kahve arkadaşlarımı, İlk çayı kaymakamdan içtim İlk sigarayı tapucudan Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın diye, O akşam oynadık ilk prafayı, Kapıgı beş kuruştan Yemekten sonra çalındı En güzel plak şerefime! Dert yanarken gazetelerden Dört günlük diye en yenisi, Almaz oluverdik elimize. Bir kasabanın da bulunur kendine göre Taze havadisi; Akşama doğru, Selami Efendiyi dinle yetişir! Çok geçmeden bizim de karıştı Dedikoduya adımız Benim de merhabasını kolladıklarım oluyor Yer gösterip kahve ısmarladıklarım. Bile bile yenildiğim de oluyor Bizim muhasebeciye; Maaşımız vilayet bütçesinden, Pamuk ipliğine bağlı mesken bedelimiz Geçinmeye geldik ! Girince İhsan Efendi, Şöyle bir doğrulacaksın ister istemez Biz seçmezsek de mutemedizdir. Defter açmışız dükkânında O bilir tutarını maaşımızın, Başkandır yüzde yüz bu seçimde Arkası dağ gibi kaymakama dayalı. Kapı bir komşumuzdur, Kurtarır bizim sokağı çamurdan Hiç olmazsa köşe başına İki fener olsun astırır Kaymakam hoş sohbet adam İyi bektaşi fıkraları bilir. Hoşlanmasak da güldürür bizi, Karışmaz girdisine çıktısına kimsenin, Bayılır horoz dövüşüne Cami avlusunda kazanılmış Ne ünlü dövüşler biliriz! Kendi havasında Burhan Bey Dayanamaz peynirli pideye; Kimin yoğurdu kaymaklı Kimin yağı kekik kokar, Ona sor! İşinin ehli adamdır severiz Esnafa yıkım olmadan, Ayırır akla karayı... Şunun şurasında kaç kişiyiz ki, İste geldik gidiyoruz, Ne çıkar kötülükten! Gördün mü sorgu hakimini, Dünya umurunda değil, Nesine gerek elin beş keçisi. Piket tam meslek oyunu Kim demiş dut yemiş bülbül diye İste çözüldü dilinin bağı, Yüzlük kağıt var elinde... Bu kahvede geldi Bekir Efendi'nin Emeklilik emri... Çok iş var daha onda. Kim ne derse desin, aznifte yok üstüne Bayılır dört koluna bu oyunun. Nargilenin marpuçu bir elinde, İşte öbüründe domino taşları Sor, eliyle koymuş gibi bilir, Düşeş kimdedir... Hele bak, bir domuzluğu var, Hem dübeşe yirmi beş yazdıracak. Hem bağlayacak dört başı Kolayına mı usta oldu Tavlada ormancımız; Altınla ödedi her pulunu teker teker, Kendi kapısından iyi bilir, Se-yek kapısını Plaka tutmasına Hesab-ı cariden fazla yatar aklı Banka müdürü'nün. Hani Veznedar da yabana atılmaz Bakma para sayarken İki de bir süngere yapıştığına, Sen hüneri kağıt düzerken gör!.. Kahveden yönetir nüfusçu'muz Doğumla ölümü. Can ciğerdir Doktor'la; Şüphelidir yediklerinin ayrı gittiği. Başkâtibin çayı kıtlamadır, Kaymakam'ın gözünün önünde, Çay bardağında çeker konyağı, Yudum yudum çaktırmadan; Küçük yer söz olur! Hacizde olsa gerek icracı, Bugünde bulunmadı yoklamada, Hesabına çek iki çizgi daha, Kaldırır Köylere çıkmış olacak, Havalar da soğudu Hayvanı çift heybelidir, Benzinsiz çıkılmaz yola. Hele dönsün, bir âlem yaparız Komutan'ın evinde; Yeni plaklarımız da var. Heybeler boş dönecek değil ya, Kızarmış iki tavuk olsun bulunur, Arpalıktan dönüyor! |
BİZİM KASABAMIZ
Ortasındayız memleketin, Uzak değiliz Ankara'dan Yakınız yakın olmasına; Gelen olmaz, Halimizi gören olmaz. Asfaltmış yolları boydan boya, Lambalar yanarmış dizi dizi. Büyük laflar eden Büyük adamları varmış. Dayalı döşeli apartmanlarında Seçme insanlar yaşarmış, Yasarmış yaşamasına. Ama sokaklarında bizim kasabanın İdare lambası yanmaz, Göz gözü görmez, tozdan dumandan Oysa ki belediyemiz vardır Kavga dövüş seçtiğimiz Belediyesinde meclisimiz vardır, Vardır var olmasına. Kerpiçtir evlerimiz, Yatarız ahir sekisinde Bir yanımızda karımız, çocuğumuz Bir yanımızda çiftimiz, çubuğumuz Tezek yakarız odun yerine; Saç üstüne saman yakarız, Gaz yerine. Düğün olur, dernek olur, Kazım'ın gırnatasında aynı hava: "Ankara'nın taşına bak" ... Bir toprağımız vardır bize dost İki ağız buğday verir, Ama ne buğday Ambarlar almaz, gömeriz. Yıl olur tohumluk kalmaz elimizde, Tarla gider tapu gider. Uğraş didin altımızda hasır yok, Sen gel de işin çık içinden: "Tarla mı kesekli, biz mi kaçamıyok?" Fakili'ya tren gelir Kayseri'den, Biner gider işsiz kalan köylümüz. Bulgur gider, pekmez gider elimizden, Ankara'dan emir gelir, Nutuk gelir. "Nevürek, hemşerim, nevürek. Ağlayak da gözden mi olak, Dövünek de dizden mi olak." |
BU DA BİR ÖZGÜRLÜK ŞİİRİ
1944 yılındasın yanlışın yok, Kıştı girdiğin, temmuz ortasındasın. Emirle de olsa açıldı ya İşte demir kapılar ardına kadar, Dışardasın! Tepende ne zamandır unuttuğun güneş, Liman bildiğin gibi yerli yerinde Hazır Karadeniz seferine şu vapur, Şu mavna Haliç'ten geliyor. Poyrazdır bir uçtan bir uca esen Çekebilirsin ciğerlerine! Bu ses fren gıcırtısıdır, Durdu Beşiktaş tramvayı durakta. Gidemezsin elinde değil; Emrindesin insanı hiçe sayanların. Bir liseli talebeyle vurulu bileklerin Kırk mahkûmun sürüklediği zincire. Tek suçunuz hür insanlar gibi konuşmak, Kitaplar suç ortağınız! 1944 yılındasın yanlışın yok, Doğrudur dağıldığı esir pazarlarının, Tek forsa kalmadı kalyonlara çakılı, Roma sirklerinde atılmıyor köleler Aç aslanların ağzına, Çoktan yerle bir ettiler Bastil'i Kenar mahalleliler. Özgürlük şarkısıdır söylenen Volga boylarında. Ne Taif'tesin, ne Magosa zindanında Yalnız namı kalmıştır kaleme alanın "Vatan Kasidesi"ni. Seviyoruz her zamandan fazla Fikret'i Yeni anlaşıldı manâsı "Millet Şarkısı"nın, Aynı "Sis"tir memleketin üzerindeki. Bugün de vaktinde çıktı gazeteler Geçti ilk sayfalara Beşiktaş cinayeti; Ismarlama yazıları üstât kalemlerin Taksim'deki ziyafetten resimler� Çeyrek saat uzaktasın çok değil, O meşhur Babıali'den. Tek satır yok sayfalarda Bu zincirleme tutsaklık üstüne. Çekildi dış kapıdan demir sürgüler, Tuttu süngülüler yolları Topyekûn himayesindeyiz zincirlerin. |
BUNCA YÜZYILDIR
Biz uygarız haaa!.. Biz, diyorsam� Yanlış anlaşılmasın, Bir Türk olarak söylemiyorum Türklük adına değil, konuşmam� Hem ne haddime, Bu işin tapusunu taşıyanlar var cebinde. Aman yanlış anlaşılmasın, Biz, diyorsam� Dünyalılar adına konuşuyorum, Biraz da insan olaraktan, Biz diyorum, biz uygarız haaa!.. Kuşkuluyum durumumuzdan doğrusu, Uygarlıkta nerelerdeyiz, Kaç karış ilerde? Öyle ya bunca çaba Bir düzey tutturabilmek içindir, Bir amaca ulaşmak için olsa olsa. Soruyorum, nereye vardık, Arpa boyu yol alabildik mi? Hangi düzeydeyiz uygarlıkta? Hele bir göz atalım özgeçmişimize Neler yapmışız bu uğurda, Neler başarmışız insan olarak? Taş dönemi, kazma, balta Tunç dönemi, demir dönemi, Kılınç kalkan, top tüfek� Daha da önemlisi Uzayda perendeler ata ata Füzeler çağına girmek� Bütün bunlara izninizle Vurduk mu yaldızını sanatın, Uygarlığın görevi tamam! Tüm bu çabalar, sözümona, İnsan olmamız içindir, Uygarlık bi yana!.. Ne denli kalın kafalı, Ne denli dar görüşlüymüşüz ki Öğrenelim diye insanı iyice Kıymışız binlercesine acımadan. Yetmiyormuş gibi, Tüm ezilmişlere yıkmışız Bu kırımların suçunu bir de� Ne insanmışız, değil mi? Tüh be! |
CENAZE
Omuzlanınca tabutun ilk defa kurtuldu ayakların topraktan; pek muhteşem oldu medreseden çıkışın. Bir dilim ekmeği çok görenler yüzüne bakmayanlar sağlığında dikildiler yol üstüne bir selâmla ödediler bütün borçlarını� Üzülme, gelmiyor diye çelenkler peşinden, mevsimsiz oldu ölümün� Ne olurdu bir kış daha bekleseydin, bahar gelir çiçekler açardı� Ölümün kimseyi sevindirmedi, atsız arabasız kalktı cenazen. Zaten alçak gönüllü bir adamdın, herkesten uzak yaşadın cami avlusunda. Ölümün de gürültüsüz olsun! |
ÇEMBER
Büyük kentlerde artık Çocuklar çember çevirmiyorlar� Yazık! Sokaklar tıklım tıklım Çocuklara yer yok ki çevirsinler Ama büyüklerin altında dört teker Bir gidip bir geliyorlar! İş mi yaptıkları sanki! Belki iş� Kim bilir, Belki de gösteriş� Nerde bu hoyratça dönen tekerlekler Gösteriş için� Nerde o başımızı döndüren Şıkır şıkır çemberin güzelliği! |
ÇOCUKLARINIZ İÇİN
Savaş sonrası sayımlarda Şu kadar ölü, şu kadar yaralı Kadın, erkek sayısız kayıp� Elden ayaktan düşmüş Geride bir o kadar da sakat, O kara günleri anımsayalım diye� Zorumuz ne insan kardeşlerim, Amacınız kökümüzü kurutmaksa, Yetmiyor mu tayfunlar, taşkınlar, Bunca aç, bunca sayrı, kırım, kıyım, Sayısız işkence kurbanları� En kötüsü, Güngünden başımıza inen bu gökyüzü! Bu toplanıp dağılmalar ne oluyor Yüksek düzeylerde? Neden alçakgönüllü değilsiniz, Sözünüz mü geçmiyor birbirinize, Hangi dilden konuşuyorsunuz? Barışsa eğer istediğiniz Uçaklardan başlayın işe Önce çirkinleşen savaş uçaklarından� Ya insanları bir yana bırakıp Sivrisineklerin kökünü kurutun Ya da bataklıkları! Sonra geçin karasineklere! Ne kadar da çoğaldılar son sıcaklarda Yer gök tüm karasinek, Yaşamımızı karartmak için. Bir güç denemesi yapsanız da, Onların yaşamını siz karartsanız! Yoksa siz de mi barıştan yanasınız, Onların özgürlüğünden yana? Kolay değil, barıştan yana olmak Özveri gerek yüksek düzeylerde. Gene de bir nedeni olmalı, diyorum. Bu toplanıp toplanıp dağılmaların. Phantom'ların pazarlanması değilse Denizaltıların sığınmasıdır Dost limanlara Ya sağcı gerillaların barındırılması� Ah uzak görüşlü yetkililer, Bıraksanız da büyük sorunları bir yana, Biraz da ulusunuz için, Halkınız için konuşsanız� Çocuklarınız için� Kökleri kuruyup gitmeden! |
DEFNELER GİBİ
Sevdim döl döş torun torba Taflan gürlüğü çoğaldım Kimi tek başıma bozkır yalnızlığı Kimi çift yaşadım sarmaşıklarca Neler geldi geçti bir sevgiyi ayırdım Yaşamayı defneler gibi uzun ömürlü Pıtrak pıtrak üremeyi kök verip İçlerinden bir sevgiyi ayırdım Götürüldümse özgürlüğü yüzüstü koyup Ben bir yanda sen bir yanda suç kimin İşsizsem güçsüzsem onlar mı haklı Ben mi taktım bileklerime kelepçeyi Duvarları ben mi çektim boylu boyunca Ben mi vurdum kapılara çifte kilidi Yılmadımsa dişe diş savaşmaktan her çağda Sevişip kökleşmekten yorulmadımsa Söyleyin hadımlar kısırlar güçsüzler Boş öğretiler çığırtkanı yüreksizler Kötü mü ettim size karşı çıktımsa Sevdim haklıdan yana olabilmek için Çalışıp ezilenden senden yana Sevdim aldığım soluğu hak etmek için Ama sevdim halkımca |
DEFNELER ÖLMEZ
Bir mevsim var ki üşütür yeşilliğimi Ben geceyle gündüzü bilirim yılları değil. Ölümsüzlüğü getirdim kıyılarınıza Düşlerimde hep uzak denizler... Kıyılar... Gidemem, bağlıyım toprağıma. Dalımla yaprağımla, ben Bir savaş simgesiyim oysa İnsan kardeşlerimin gözünde! Utkular düşleyen başlar için Bir çelenk! Savaşlar, soykırımlar gördük, İskenderler, Sezarlar, Ne atlar kaldı onlardan, ne meydanlar... Gittiler, yıkılıp birer birer, Biz kaldık. En kıraç topraklarda tutunduk, Biz defneler. Dal kırılır, yaprak dökülür Ölür mü acılara katlanmasını bilenler, Direnenler tüm kırımlara karşı... Ölmez sevgiden yana olanlar Defneler ölmez! |
DÖRT MEVSİM
YÜZYIL'ımı dörde böldüm� Her bölümü bir mevsim, Biri kaldı, üçü gitti� YAZ'ı gitti, GÜZ'ü gitti, Karlı, tipili KIŞ'ı gitti, Yemyeşil bir bahar kaldı! |
DURMAK YOK
Başka iş gelse elimden Bırakırım kâğıdı, kalemi! Konuşmak bizim için değil, anladım, Hele yazmak� Ağzımızı açar açmaz suçlanırız! Savunmaya geçince de Hem suçlu oluruz, hem güçlü Suçumuz özgürlüğe özenmek, Gücümüz de olsa olsa bu özentiden! Durmadan suçlandığımız yetmez mi çocuklar, Bir de siz suçlamayın bizi! Düşünün ki ilerde Sizi de suçlayacaklar! Bir ata öğüdü benden! Sakın haaa, Analar babalar adına Tüm büyükler adına� Kendileri adına, daha çok, Paylamaya kalktılar mı sizi, Boynunuzu büküp Suçu üstlenivermeyin hemen, Direnin sonuna kadar! Ne gülmeniz ayıp, ne konuşmanız suç. Yüksek perdeden de olsa konuşun! Sınıflarda konuşun, salonlarda konuşun, Yeter ki dinleyenler bulunsun! Söylemek sizin için çocuklar, Çalıp oynamak da� Bu türküler atalardan kalmadı mı size, Bu halaylar, horonlar, zeybekler� Düğün dernek Kızlarımız için değil mi, bu süzülmeler, Yürümeler, tek tek basaraktan, Karşılıklı çiftetelliler� Olsa olsa durmak, oturmak suç! Ne miskinler varmış Uzak-Doğu'larda� Onlara bakarsanız çocuklarım, Yatmak, oturmaktan iyiymiş, Oturmak, ayakta durmaktan� Ayakta durmaksa, yürümekten iyi� Siz onlar gibi olmayın! Hele davranın çocuklar, Hoooop!.. Emineler, Aliler, Ayşeler, kalkın, Keremler, Zeynepler, Elifler siz de Denizler, Defneler tutuşun elele! Adları sabah ezanlarında Kulaklarına besmeleyle okunanlar, Durdular, Durmuşlar, Dursunlar, Ne duruyorsunuz!.. |
ELİF'İN BABASI
Bir yürekli kişiydi Elif'in babası bir aydın kişi Er kişi niyetine el bağladılar sağlığında Kıblesini şaşıranlar Amerikan gemilerine karşı diri diri Kıldılar namazını Dolmabahçe'de Bir öğle üzeri Demir atmış bağımsızlığımıza Gemiler gemiler çirkin gemiler Kış ortasında bir güneşli pazardı Sağdı henüz Vardır böyle pazarlar yaşantılarımızda Ama hiç bir pazar böylesine utanç verici Böylesine aşağılık olamazdı çağımızda Elif'in tutup elinden babası Gemiler gösterecekti dizi dizi Tutsaklığın kirli duvarlarına çizilmiş Sonra ışıklı yüzler gösterecekti gencecik Işıklı yüzlerde parça parça bulut Sonra satılmışlık sonra kahpelik Sonra yeniden sevinç yeniden umut Sonra cop sonra şiş bıçak kanca Benzin patlaması gaz kokusu kan Köpekliğin köleliğin zincir şakırtısı Ne varsa öğretecekti Elif'çiğine Çocuklar değil miydi büyük yüzdelerle Bütün borçlarımızı üzerlerine alan Ne varsa tutsaklık adına öğretecekti Ne varsa uygarlık adına sunulan Bırakıp bütün bildiklerini bir yana Bize alanlarda ölmesini öğretti. |
EVCİLİK
Küçüklerin en güzel yanı -Evcilik oynarlarken izledim- Korkmuyorlar gelin-güveyi olmaktan, Ayaküstü evleniveriyorlar, Evlerini bile dayayıp döşemeden. Kim bilir, Oyunu bile oyun diye oynamadıklarından! Demek onlarda iç içe Oyunla yaşam, Düşle gerçek. Bize gelince Biz de evcilik oynuyoruz ama Oyun olduğunu bile bile. Gene de çok şey bekliyoruz evlilikten Mutluluk bekliyoruz üstelik, Bulduğumuzla da yetinmiyoruz ki!.. |
GEÇ AZİZİM GEÇ
Biz de yaşarız azizim, Yaşamaya gelince, biz de yaşarız ama, Olmuyor cebimizden kattığımızla eğlenmek, Gönlümüzden katalım, Varlıklı kişileriz neşeden yana. Pazarımız hoş mu geçecek, Şart değil Büyükada, Heybeli; Çok bile gelir kayığı Hristo'nun: Sekiz arşın iki karış, Kız gibi Cibali yapısı. Bir işaretimize bakar Çıkmazsa balığı alesta, Aylardan temmuz, günlerden pazar; Yenikapi açıklarındayız... Bırakın Hasan geçsin küreğe, Utandırmaz bu kollar sahibini. Kabarmaz bu avuçlar On ikisinden beri nasırlıdır. Fazla külfet istemez, Bol sigaramız olsun, Köfte, ekmek, domates yeter. Karımız, sevgılımız yanımızda Başaltında şarap testisi... Dedik ya bugün pazar Belki genç arkadaşı "İlk defa güneşe çıkardılar", İsteriz bütün dostlar aramızda olsun; Kiminin Hanya'dan gelir selamı, Kiminin Konya'dan Sandalımız geniş değil, ne çare, Gönlümüz kadar. Ne yapalım bol şarabımız var ya, Onların sağlığına içecek; Gün ola harman ola!.. Anlarız biz de bu işlerden, Elimiz değdi de okşamadık mı, Şu "pür hayal" saçları ? Kim istemez "yâr"i uyutmasını "sine" de Batan güne karşı, "Bâde" içmesini "Yâr eli"nden? Gözü kör olsun feleğin, Gelecekten umudumuzu kesmedik, İçimiz öylesine ferah... Son kadehlere doğru sorsun, Sesi en güzelimiz bizden: "Gam, keder ne imiş?" Yontulmamış sesimizle cevabı hazır: "Geç azizim, geç!" |
GENÇLİK PARKI
Bütün sokakları bu kentin Gençlik Parkı'na açılır Bir sevgi ilkyaz sıcaklığında Bir türkü yükselir uygarlıktan yana Halktan yana emekten yana bilimden yana Alır karamsarlığımızı götürür Mavilikte açılır tomurcuk Bir halı dokunur yurt güzelliğinde Geleceğin yollarına serilir Genç dediğin boy atmalı özgürlüğe doğru Büyümeli yılların kısırlığında böyle dik Gün ışırken yerini almalı en önde Gençlik Parkı'nda coşkudan bayrak çekilmeli Nerdensiniz yitik umutlarım hangi çıkmazda Katılın bu aydınca şenliğe korkusuz Tükenmiş yalanı tutsak bilimin Susmuş ayakların sünepe ezgileri Bütün atılımlar gerçekten yana uyumlu Gökyüzü kızarmış gençlik ateşinden Evrene kardeşlik getirmeli bilim dediğin Yücelik getirmeli halkımıza mutluluk getirmeli Çözmeli kişiyi paslı zincirinden İşte beklediğin düş gözlerinin önünde Uysun adımların çağının gidişine Uysun adımların çağrısına gerçeklerin Başının içinde ilkyaz bulutu Altın toprak üstün yaprak Gençlik Parkı'ndasın |
GİDENLERİ ANLATIYORUM
İştahımın gücünden arta kalan Yarım dilim ekmekten utanıyorum Açların boyun büktüğü memlekette Kişi özgürlükten lâf etmemeli Sevince alabildiğine sevmeli Yoksun sevgilerle değil böyle Bir elmayı dişler gibi diri diri Ama genç ama ak saçlısın Evrene bir şey katmalı sevdin mi İnsan içince tam içmeli Sıyrılmalı bozukdüzenliğinden Mutluluktan bir şeyler getirmeli Sıra sıra yataklardan utanıyorum Umutsuz sönüp gidenlerden Gözler bakarken ateş böcekleri gibi Mayıs *******inden ses vermeli Kişi ölecekse insanca ölmeli Böyle tutsak böyle utanç içinde değil Bir sedyede boylu boyunca uzatılmış İki eli iki yanında gitmemeli |
GİDİŞİNİ ANLATIYORUM
Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için Saçlarını, gözlerini, ellerini Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak Termometrede yükselen çizgi çizgi Kim bilir nerelerde soğuyorsun Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen İnsan insan bakan gözbebeklerin Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder Ne gelirse onlardan gelir bana Çalışma gücü yaşama direnci Mutluluk gibi kazanılması zor Mutluluk gibi yitirilmesi kolay Bir açarsın ki mutluyum Bir kaparsın her şey elimden gitmiş |
GÖKDELEN
Yüzyıllara ışık tutan Bir kadın kıyıda ağlamaklı Yanaklarında öfke Eteklerinde kan Düşmüş gökkuşağı belinden Güneşli bir coğrafyada Çekmiş perdelerini gökdelen Bir bayrak çırpınıyor Takvimsiz bir kasırgada Asya kıyılarından esen Kitapların yazdığından Da önce başladı fırtına Düşürür yıldızlarını tek tek Çaresiz bir bayrak boşluğa |
GÖZLERİNDE AKİSLER
İçimde bir nağme var ufukların sesinden... Sıyrılsam vücudumun bir gün çerçevesinden Damla damla karışsam çamların kokusuna. Yorgun kartallar gibi bir sabah dönsem geri Martılara bıraksam lacivert enginleri Sonra dalsam dizinde bir bahar uykusuna. İklimleri çevirse genişleyen hududum İçsem bakışlarından geceyi yudum yudum Damla damla erisem o ılık gözlerinde. Gel, şimdi önümüzde alevlensin ufuklar Derin bakışlarına dizinsin sonsuzluklar Kendini seyredeyim karanlık gözlerinde. |
GÜNEŞTEN UZAK
Konuklarımız için yıkadık sizin için Kıyılarımızı bol köpüklü dalgalarla kıştan Nisan sabahlarının buğusu saçlarınızda Mavi gözlerinizde sevinç Telli turnalarla geldiniz En saydam mavilikleri çektik üstünüze Toroslar'dan Ağrılar'a kadar Üzüntülerden arındık sizin için En güleç yüzümüzle çıktık karşınıza Papatyalar gibi tekdüze Erkenden uyardık çiçeklerimizi Kalkınmamız sizden olacakmış Başımızın üstünde yeriniz Izgaralarda lüferler emrinizde Tabaklarda mayonezli levrekler Ağız tadıyla yiyemediğimiz Kirazlar canerikleri çilekler Bulutun kınalısı denizin mavisi bizde Yurdumuza bir renk de siz getirdiniz Esmerler sarışınlar yeşil gözlüler Hoş geldiniz Biz bu güneş ülkesinin çocukları Öfkeyle umutla beslenen Yaz geldi mi ebegümeci madımak Kar yağdı mı dağda bayırda Davarımız sığırımızla yarı tok yarı aç Biz bu güneş ülkesinin çocukları Kuru emzikle büyüyen gecekondularda Odsuz ocaksız Bu mevsimde sevilerden uzak Yoksun tüm aydınlıklardan Sabrımızdır geleceğin harcını özleştiren Bir tuğla bir tuğla daha Bir avcumuzda kum Bir avcumuzda kireç Günler günler boşuna harcanan Okunmuş bir mektup kirliliğinde Buruşturulup atılmış günler Yazısız kâğıtlarca anlamlı Alyuvarlarla beslenen özlem Kum kireç ölçek ölçek zaman Biz bu güneş ülkesinin çocukları Güneşi konuklara bırakan Oysa bardaklarda altın yeşili şarap Marmara'nın midyeleri soframızda Olgun domatesler taze soğan Derilerde Afrikalı yanıklığı Hoşi Ming'li savaş çocuklarıyla birlik Garcia Lorca'lı kızlarla bir arada Karşıda Nâzım'ı dalga dalga getiren deniz Oturup diz dize bir kıyıda Aynı balık çorbasını kaşıklayabilirdik Biz bu güneş ülkesinin çocukları Güneşi bulutların ötesinde bırakan |
GÜVERCİNİM UYUR MU?
"Güvercinim uyur mu, Çağırsam uyanır mı?" Sömürgen cami güvercinleri sizin olsun O doyumsuz lapacı güvercinler Kurşun buğusu güvercinleri severim ben Kanat uçları çelik yeşili Kuş dediğin piyerlotisiz yaşamalı Adaksız avlusuz şadırvansız Buluttan süzmeli suyunu Kuşçular çarşısında tüy dökmemeli Benim güvercinim tunç gagalı Kimlerin bakışı kardeşçedir Kimlerin bakışı düşmanca Kendisi hangi kavganın güvercinidir bilir Tüneyip acımanın saçaklarına Miskin sevilerle bitlenmez Kanadından çok pençesine güvenir Barış taklaları süzülmeler Gagalarda zeytin dalı Perendeler maviliklerde Tüm gösteriler resimlerde kalmalı Güvercin dediğin uyanık olmalı Tüyler duman duman öfkeden Yanıp tutuşmalı gözbebekleri Sevgiden tıpır tıpır bir yürek Özgürlüğünce dövüşken |
HEP BÖYLE
Anlaşıldı kara günler için doğmuşuz, İçli dışlı olmuşuz acılarla. Aydınlığın dar kapılarından Geçemeyiz güle oynaya Bayram kaçağıyız. Topladığımız gönül çiçekleri Kucağımızda sararıp solar Utanır da veremeyiz Sunamayız dilimiz dolaşır Oysa neler düşlemişizdir geceden. "Hepimiz�" diyor sevgili kızım Yeni yıl için çektiği telde, "Esenlikler dolu günler dileriz!" Benim de en içten dileğim bu� Daha çoğuna yetmiyor ki, gücümüz. Hep böyle sevgili kızım, Yıl boyu, İçiçe olacağız düşlerimizle� Biz dileklerle doğar, Yaşar gideriz, hep dileklerde. Mutluluklar esenlikler ne varsa Hep veresiyesinde yeni yılların, Günebakanız, ayçiçeğiyiz! |
HER DİLDE
Hangi dilde ağlar çocuklar, Hangi dilde güler Ağlamak her dilde tek anlamda Çince, İngilizce, Türkçe� Burnunu çeke çeke ağlamak Belki biraz çocukça. Ağlamak, hüngür hüngür, Ağlamak, içini çeke çeke İnsanca! Benim güzel çocuğum, Ya ağlatmak nece? Kölelerden, tutsaklardan başlatıp Günümüzün ozanlarına kadar� Gözleri bağlı Sorgularda, işkence evlerinde? Çağına yakışır yaşamayı Sevmeyi, düşünmeyi, çalışmayı Kısıtlayan tüm yasaklar Yasalardan değil yalnız, Sözlüklerden bile atılmalı! Zorla güzellik yok! Ozan da olsa dizelerinde Ağlatmaya zorlamak bizi, Ne ozanca, ne insanca, ne uygarca |
HEYBELİ
Fahir Onger'e Nasıl sevmezsin Heybeli'yi, Ne evim, ne bahçem var, Ne iskelesinde sandalım. Ne param var savuracak Çamlarına, denizine, ay ışığına! Ne asfaltına tırmanacak dermanım. Rüzgârında payım var, olsa olsa Bir nefeslik. Ben insanların belki en yorgunu, Denizin, güneşin özlemi bende, Bende yaşamanın, çalışmanın özlemi. Mevsimsiz sevmesini bilirim, Vakitsiz düşünmesini, Düşünüp düşünüp üzülmesini. Gülüşüm, bakışım ayrı, Belki üzgünüm biraz, yılgın değil, Farkındayım olup bitenlerin. Nasıl sevmezsin Heybeli'yi, Herkesin bağı bahçesi ayrılmış, Denizde kotrası yalısı. Ayırmış ayıran hastanesinde Bizim de yatağımızı. |
İÇELİM!
İşte bir aradayız! Sağlığından haber beklediklerimiz yanımızda, Ve aramızda uzun zamandır Yüzünü görmediklerimiz! Kimimiz mahpustan dönmüşüz Kimimiz sürgünden! Bu akşam keyfimiz yerinde, Günlük dertlerimizden sıyrılmışız, Nasıl kazanıldığını unutmuşuz paranın Elimiz o kadar açık; Harcayalım neşemiz için! İyisi gelsin şarabın, Yüklü olsun mezeler! Nöbetçisiz geçiyor akşamımız demek, Kilitsiz, demir parmaklıksız; İstersek burda keser konuşmamızı, Çıkarız kol kola, kelepçesiz. Dolaşırız canımızın çektiği sokakta. Özlemini çekmişiz uzun zaman Dostların ve aydınlığın. Duymuşuz her çeşit yanızlığı Tek başımıza. İki çift lâf etmenin karşılıklı, Ne demek olduğunu öğrenmişiz. Konuşalım, Bir suç olduğunu bilerek her sözümüzün. Güzel günlerin yaklaştığını söyleyelim, Dört yanımızı kollayarak. Ne olacak, bilir miyiz birazdan? Belki hesabı sorulacak neşemizin. Kaldıralım son kadehleri, Ayrılalım arkadaşlar, Ayrılırken öpüşelim! |
İSTEKLERİMİ ANLATIYORUM
Hastanenin saçağına kuşlar konuyor Güvercinler, gözleri umut yeşili Gidemem ciğerlerim yetmiyor solumaya Bu ayaklar benim değil ne zamandır Kolum kanadım sensin anlamıyorsun Özgürlüğüm, aydınlığım, inancım Hepsi senden mutluluğum gibi anlasana Yolumuzu düşman bakışlar çevirmiş Dişli ******* inmiş çevremize Gözlerindeki parıltı ışıtsın yolumu Hızımızı yitirmeden öfkemizi tüketmeden İnsanca bir şeyler katalım sevgimize *******den birlikte çıkalım ister misin Işığı birlikte aramamız güzel olacak Yataklarda sıramı beklemekten usandım Al götür bırakma beni ölümle yüz yüze Seni görmeliyim yanımda savaşırsak Eksiksem bir şeyler kat sevginden Yüreğindeki sıcaklıkla bütünle beni Yorgunsam gücünden ekle dirileyim Bitkinsem sağlığından ver cömertçe Aşıla yaşama tutkundan Büyük ülküler için elimden tut Al götür beni gerçeklerin çağrısına |
KARA TAŞ ÜSTÜNE
Bu kahır dolu şehirde Bir Nasip Teyze vardı. Başucumuzda sevgi Kapımızda sabır, Ortaktı çilemize. İçeride umudumuz ekmeğimiz, Sıcak yatağımızdı dışarda. Güzel günlerin peşinde Soluk soluğa yaşadı, Gözüpek, ağzı sıkı. Kapısı dosta açık; Kapandı yüzümüze. Bir Nasip Teyze vardı Bizim Nasip Teyze'miz. En değerli şeyini bize� Bize dünyasını bıraktı. |
KARDEŞLİK
Okullarda hep kardeşiz, Şaban kardeş, Ali kardeş, Osman kardeş Yıldız kardeş, Sevil kardeş... Hele hele kitaplarda. Şan kardeşi... Kan kardeşi, din kardeşi... Durmadan kardeş üretiyoruz. Tilki kardeş... Karga kardeş... Biri peynirimizi kapar, Biri tavuklarımızı yer! Tüplerde mi üreteceğiz, Kendi öz kardeşimizi? Benim saygıdeğer Hoca'm Tabancasız kardeşliği öğret bize, Kafeteryalarda. Alfabe'den Anayasa'dan önce Kurşunsuz sevişmeyi! |
KARTON KULELERDEN
Tükenen bir şey vardı yerine koyamadığınız Kurşundan bir bulut düşlerinizin üstünde Sınırları aşıyordu barut dumanları Tıkalıydı ciğerleriniz duymuyordunuz Çekirge sürülerini beslerken ulusça Simitsiz büyüyordu çocuklarımız Ellerimizde karne, açtık belgeli Kitaplarda bir şefin resmi vardı büyük Alfabeyi sökmüş, okuyup yazıyordunuz Sofralarınızda bolluk Kuşsütüne karışmıştı yalanlar Yiyordunuz içiyordunuz Yaşamıyordunuz ki Serçenin kursağında tohum Balıktınız martının gagasında Göreviniz alın terine yergi Uyurgezerlere dümtekti Her sokak kendi türküsünü söylerken Susardınız dört yol ağızlarında Alanlarda görünmezdiniz Ustaydınız güpegündüz düş görmekte Karton kulelerden baktınız gerçeklere Karataş yosunlanıp yeşeredursun Siz mermerler gibi aktınız Ölüm sınırlara gelmiş dayanmıştı Çağ dışı olmuştunuz gençliğinizde Mezar taşlarınızla kucak kucağa Takvimlerde oğlak burcu Dedenizin belinde kuşaktınız |
KASABAMIZ
Martıların düşürdüğü tohumdan Filizlendiğine inandığım kasabamız Yosun kokardı evleri Çarşıları midye kokardı Çekirdeği çölden gelen mesçitin Boy attığına şaşardım Bu deniz yüklü havada Nedense gelişemedi bir türlü En şirin yerine dikilen İrili ufaklı mezar taşları Belki de ölüler böyle istiyor. |
KISALAR, KÖSELER
Gelmişler de bir araya Ermişler, ermemişler, İşlerini yoluna koymak için Sırt sırta direnişe geçmişler. Sırt üstü gidince de, Düşmez kalkmaz Bir hacıyatmaz, demişler Yeni baştan Geçebilmek için direnişe Bir fırın ekmek yiyedursunlar Bu arada Yüceltmek isteyenler ünlerini Güçlerini çenelerine verip Korkağa çıkarmışlar adımızı. Öyle ya, Biz korksak onlar yüreklenecekler� Eee bu da bir avuntu, Bu da bir umut! Ama ne yapsın Sultan Mahmut! Zaman durmuyor ki durduğu yerde� Şu ırmaklar var ya, şu akarsular Neden tersine akmakta? Bakıyoruz, kısırlar daha kısır Sinsiler daha sinsi. Cüceler, bücürler, Küçükler, daha da küçük� Ah hele onlar, Yaşamadan kimliklerini eskitenler! |
KİTAPLAR
Üç odalı bir ev kiraladığım gün, kurtulacak kitaplarım merdiven altındaki şeker sandığından. Belki de gün geçtikçe, tabanında halı döşeli bir kitaplığım olacak. Benden söz açıldı mı önce kitaplarımın sayısı söylenecek sonra baremdeki derecem� Bense her şeyden uzak, kitaplarımın ortasında kendimi unutacağım! Evde bulunmadığım günler "Meşgul!" diyecek beni soranlara güler yüzlü hizmetçim. Başka bir gün masamın başında en kalın kitabımı okur görünürken bastıracak misafirlerim� En yakın dostumun bile dalgın dalgın bakıp yüzüne ismini soracağım! Çıkarırken gözlüğümü eski mahalle arkadaşıma "Nerede tanıştıktı, yabancı gelmiyor yüzünüz?" diyeceğim; dalgınlığım onları güldürmeyecek. Sorarlarsa dünyanın gidişini duvardaki büyük adam resimlerine bakarak Eflâtun'dan satırlar okuyacağım. |
KOMŞULUK
Derdimiz bize yeterken komşulardaki de tuz biber eker, Kâtiplerde gürültü çıkar çorap yüzünden, tasası bizim evdekilere� Malmüdürüne nüzül iner bir tahkikat sonunda derdini bizimkiler çeker, bozulur ağzımızın tadı� Ev dediğin dırıltısız olmaz hele böyle günde� Bizim de kendimize göre gürültümüz eksik değil; küçük başın küçük derdi. Hırlaştığımız olur et yüzünden, ekmek yüzünden, bakarsın düşüvermişiz komşuların diline� Zaten saklayamadı iç yüzümüzü raptiye ile tutturduğumuz perdeler, sırrımızı bilmeyen kalmadı� Gördüler tencereye tavaya fazlaca işimizin düşmediğini� Çamaşır günlerinde öğrendiler donuma gömleğime kadar. Söz oldu soğuk günlerde yatakta roman okuduğum� Hele sülâlemizdeki sadelik gitmedi kimsenin hoşuna� Ne olacaktı, yedi atası devletli olmazdı ya bodrum katındaki kiracının. |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 08:34 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.