|
Forum Kalfası
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3039
Rep Puanı : 16800
Cinsiyet : Erkek
|
C. Aile döngüsü
Genç yetişkinlikte bütün toplumsal çevreler içinde yine aile çevresi
ağırlığını korur. Gelişimsel açıdan bakılacak olursa, ergenlikten
yetişkinliğe geçişte önemli bütün dönüm noktaları aile ile ilgilidir. Bu
dönüm noktalarını geçmek toplumda normatif olarak yetişkinliğe geçişi
belirler.
Aile yaşam döngüsü (family life cycle), yetişkin rollerinde birtakım
geçişler ve evrelerle belirlenir. Aile döngüsü içinde en önemli
dönüm noktaları, evlenme, ilk çocuğun doğumu, son çocuğun doğumu,
son çocuğun evden ayrılması (boş yuva) ve dulluktur. Sosyolog
Reuben Hill dokuz dönüm noktası saptamıştır.
1. Kuruluş: yeni evlenmiş, çocuksuz.
2. Yeni anababalar: ilk çocuk üç yaşına gelinceye kadar.
3. Okul öncesi: ilk çocuk 3-6 yaşlarında, belki yeni bir kardeş.
4. Okulçağı ailesi: ilk çocuk 6-12 yaşında, belki yeni bir kardeş.
5. Ergen çocuklu aile: ilk çocuk 13-19 yaşında, belki yeni bir
kardeş.
6. Genç yetişkinli aile: ilk çocuk 22 yaşında ya da daha büyük,
ilk çocuk evden ayrılıncaya kadar.
7. Yerleştirme yeri olarak aile: ilk çocuğun ayrılmasından son
çocuğun ayrılmasına kadar.
8. Anababalık sonrası aile: çocuklar evden ayrıldıktan sonra,
baba emekliye ayrılıncaya kadar.
9. Yaşlılık ailesi: babanın emekliye ayrılmasından sonra.
Hill'in bu evre görüşü sınırlıdır; çünkü evlenmeden birlikte yaşayan,
boşanmış ya da yeniden evlenmiş çiftlere uygulanamaz, çalışan
kadını dikkate almayışı açısından da eksiktir. Ayrıca, çağdaş karmaşık
toplumlarda insanlar yaşam üsluplarını seçme ve değiştirme
hakkına sahip olmak istemektedirler. "Yaşam üslubu", bir bireyin biyolojik,
toplumsal ve duygusal gereksinmelerini gidermeye çalıştığı
yaşam örüntülerinin tümüdür. Bir aile kurmak bütün toplumlarda varolan
bir yaşam üslubudur. Ancak aile döngüsünü oluşturan olaylar
toplumsal ve kültürel değişimlerin etkisi altındadır. Örneğin, evlilikten
son çocuğun yetiştirilmesine kadar geçen süre son yüzyıl içerisinde
gitgide kısalmıştır. Aile döngüsündeki bu tarihsel değişimler
aile döngüsünün de değişmesine neden olmuştur; ortayaşlı büyük anababalar,
dört kuşaklı aileler ortaya çıkmış, çiftlerin anababalık sonrası
dönemi uzamıştır. Aile döngüsündeki bu tür olaylar, bunların birey
üzerindeki toplumsal ve psikolojik etkilerine de dikkati çekmiştir. Örneğin,
ilk çocuğun doğuşu yalnızca "eş" oluştan "anababa" oluşa
doğru bir rol değişikliği getirmez, aynı zamanda benlik kavramı ve
güdülenme ile anababalarda çözülmemiş çocukluk çatışmalarını da
uyandırır.
Aile döngüsünün dönüm noktaları ailenin sırasal dönemler içinde
ilerleyici gelişimini içerir. Bu dönemlerin ayrılması yazarlara bağlı bir
keyfilik göstermektedir, yine de bu ayrımm konuyu açıklamak açısından
yararlı olduğu söylenebilir. Aşağıdaki açıklamada Kimmel'in
(1974), Hill ve Duvall'a dayanarak geliştirdiği şema izlenecektir.
Ayrıca bu şemaya evlilik öncesi döneminin de katılması uygun bulunmuştur.
Evlilik öncesi başlığı altında genellikle iki sorun incelenir: Eş
seçimi ve sevgi ilişkisi.
(0) Evlilik öncesi. Genellikle evlilikler bir seçme süreci sonucunda
gerçekleşir. "Eş seçimi"nde iki temel ilke vardır. "Benzerlik ilkesi"ne
göre, sınırlı bir bireyler grubu içinde, yaş, ırk, din, etnik köken,
toplumsal sınıf, eğitim ve kişilik benzerliğine dayanılarak seçim
yapılır. Benzerlik (homogami) ilkesi benzerlerin birbirini çektiği gerçeği
üzerine kurulmuştur. Buna karşılık "bütünlenme ilkesi", eşlerin
özellikle kişilik açısından farklı ve tamamlayıcı özellikleri nedeniyle
seçildiğini savunur. Bu ilke karşıtların birbirini çektiği gerçeğine
dayanmaktadır. Araştırmalar hangi ilkenin daha çok uygulandığını ortaya
koyamamıştır, ancak benzerlik ilkesinin daha geçerli olduğu yolunda
belirtiler vardır. Benzerlik ilkesinin daha geçerli olması, böyle bir
seçimin sosyoekonomik sınıf, din, eğitim gibi alanlarda daha az çatışmaya
yol açması, özellikle evliliğin ilk yıllarında karşılıklı toplumsallaşma
sürecinin daha kolay olması nedeniyle olabilir. Ayrıca, anababa
isteği ve toplumsal baskı da benzerlik ilkesi doğrultusundadır.
Eş seçimi konusundan önce araştırılması gereken temel bir sorun,
insanların neden evlendiği sorunudur. Her şeyden önce, evlenme yönünde
yoğun bir toplumsal baskı vardır. Bireyin evlenmesi gereken
anı belirleyen bir "toplumsal saat" bile vardır. Bu an geldiğinde bireyin
ailesi ve çevresi onun evlenmesini bekler. Psikolojik gelişimi, cinsel
çekim ve aşk etkenleri de evliliği çağrıştırır. Ancak psikoloji ve
sosyoloji kitapları aşk konusuyla doğrudan ilgilenmemişlerdir. McCurdy,
cinselliğin tümüyle tartışılmasına karşılık, iki konunun, yani
dinin ve aşkın tartışılmasında gösterilen çekingenliğe dikkati çekmektedir.
Kuşkusuz, Maslow ve Fromm gibi yazarlar bu konuda önemli
bir istisna oluşturmaktadırlar; ayrıca, kadın-erkek ilişkilerinde tabu
konu tanımayan günümüzün feminist yazarlarını da unutmamak gerekir.
Aşk konusundaki diğer bir ilginç tartışma da Batı kültüründeki romantik
mitos üzerindedir. Rougemont'a göre romantik aşk ile Hıristiyanlık
inancı arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun en güzel
örneği de "Tristan ve İzolde" söylencesinde görülür: Aşk, kirletilmekten
ancak ölümün sonsuzluğu içinde korunabilir! Romantik mitos
"Romeo ve Jülyet"de olduğu gibi sayısız edebiyat ürününe temel oluşturmuştur.
Hepsinin ortak yönü, iki aşığın önüne geçilemez ve değiştirilemez
bir nedenle birbirlerine ulaşamamalarıdır. Rougemont,
aşık olmanın her zaman sevmek anlamına gelmediğini de ileri sürmektedir;
aşık olmak bir durumdur, sevmek ise bir eylemdir; hıristiyanlığa
bağlı aşk anlayışı sadece bir durumu belirtmektedir ve sevme
eylemi değildir. Çünkü romantik aşkın özü, sevilen kişiyi son derece
değerli ve ulaşılamaz bir varlık olarak görmektir. Dünya yaşamını
horgören Ortaçağ Hıristiyanlık inancına göre insanca içgüdüler kötüdür,
günah kaynağıdır, ahlaksızlık belirtisidir. Cinselliği kirli sayan
bu inançta sevilen kişiyle cinsel ilişkiye girmek olanaksızdı. Rönesansta
ise aşk platonik yönünü yitirmiş, ama şiirselliğini sürdürmüştür.
Daha sonra Romantizm hareketi romantik aşk anlayışını doruk noktasına
ulaştırmıştır. Fransız Devrimi'nden sonra da, evliliğin romantik
aşka dayanması gerektiği görüşü gelişmeye başlamış ve yakın zamanlara
kadar gelmiştir.
Sevgi, psikologların sistematik araştırmalara ancak yeni yeni
giriştikleri bir konudur. Zimbardo'ya (1979) göre bu gecikmenin nedeni,
konunun tartışılamayacağına ilişkin tabular, sevginin akılcı açıklamalara
konu olamayacağına ilişkin yaygın inançlardır. Araştırmayı
engelleyen bir başka neden de, sevgiyi tanımlama güçlüğüydü. Filozoflar
ve toplum bilimciler sevginin biçimleri ve ögeleri konusunda
farklı düşünüyorlardı. Bilimsel araştırma açısında önemli bir güçlük
de, sevgi ile hoşlanma, aşk ile sıradan sevgi arasında ayırım yapmak
konusunda ortaya çıkmıştı. Hatfield ve Walster (1978) aşktan söz etmek
için üç temel koşulun olması gerektiğini belirtmektedir. Her şeyden
önce, kişinin bu kavrama inandığı ve gençlerin düşsel ve gerçek
yaşam betimlemelerinde buna göre eğitildiği bir kültürde yetişmiş olmak
gerekmektedir. Aşkın ortaya çıkması için ikinci koşul uygun kişinin
varlığıdır. İnsanların çoğu için bu, karşı cinsten, aşağı yukarı
aynı yaşta, fiziksel çekiciliği olan, başka bir derin ilişkiye girmemiş
biri demektir. Üçüncü koşul aşık olmakla ilgilidir. Herhangi bir heyecansal
uyanış aşk olarak "yorumlanabilir". Bu heyecansal uyanış bir
insanın potansiyel sevgi objesine nasıl tepki vereceğini belirlemektedir.
Başka bir deyişle aşk, uygun bir etiketlemenin eşlik ettiği fizyolojik
bir uyanıştan ibarettir. Hatfield erkeklerin ve kadınların bir ilişkiden
beklentilerinin aynı olduğunu saptamaktadır. Her iki cins de sevgi
've' seks istiyor, her ikisi de yakınlık 've' ilişkiyi denetleme gücü
istiyor. Ne var ki, erkekler kadınlardan daha kolay aşık oluyorlar, kadınlar
ise aşktan erkeklerden daha kolay çıkıyorlar.
Hendrick ve Hendrick (1986), tümel bir sevgi kavramına dayanan
ilk kuramların yerini bugün çok boyutlu yapılar kullanan kuramların
aldığını belirtmektedir. Onlara göre, psikolojide sevgi konusunda
ilk çalışmalar kuram geliştirme yönünde olmuştu, daha sınırlı ikinci
yaklaşım ise ölçme aracı geliştirme yünündeydi. 1970'lerde Rubin,
sevme ile hoşlanma arasındaki benzerlik ve farklılıkları ilk kez ele
almış ve bunları ölçecek bir araç geliştirmeye çalışmıştır. Rubin'in "Sevgi
Ölçeği"nde üç ana öge vardır: Yakınlık kurucu ve bağlayıcı gereksinmeler,
yardım etme eğilimi, tekelcilik ve kendine mal etme. "Hoşlanma
Ölçeği" ise benzerlik, olgunluk, zeka gibi ögeleri içermektedir.
Öte yandan, Dion sevgide beş değişik üslup olduğunu saptamaktadır:
Uçarı, ihtiyatlı, akılcı, tutkulu, coşkulu. Lee'nin aşk üslupları tipolojisi
daha karmaşıktır. Üç birincil aşk üslubu: Eros (tutkulu aşk), Ludus
(oyun gibi aşk), Storge (arkadaşça aşk) ve üç ikincil aşk üslubu: Mania
(sahiplenici. bağımlı aşk), Pragma (mantıksal, alışveriş gibi aşk),
Agape (özgeci, verici aşk). Bu ikincil üsluplar birincillerin ikili
bileşimlerinden oluşmaktadır. Örneğin, "mania" eros ve ludusun, "pragma"
storge ve ludusun, "agape" eros ve storgenin bileşimidir; ama herbirinin
kendine özgü nitelikleri çok farklıdır. Hendrick'in Lee'nin tipolojisine
dayanarak geliştirdiği ölçme aracından madde örnekleri verebiliriz.
Tutkulu aşk: "Ben ve sevgilim birbirimize ilk görüşte vurulduk."
Oyun gibi aşk: "Aşk sorunlarımdan kolayca ve çabucak sıyrılabilirim"
Arkadaşça aşk: "En güzel sevgi uzun bir dostlukta yeşerir."
Mantıksal aşk: "En iyisi aynı özelliklere sahip birini sevmektir."
Sahiplenici aşk: "Sevdiğim bana ilgi göstermezse hasta olurum." Özgeci
aşk: "Sevdiğimin yerine ben acı çekmeyi yeğlerim." Bu araçla yapılan
araştırmaların ilk bulguları, erkeklerin aşkta kadınlardan daha fazla
oyun peşinde (ludic) olduklarını, kadınların ise erkeklerden daha fazla
pragmatik, daha arkadaşça, daha manik olduklarını göstermektedir.
Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, araştırmacılar aşkta genellikle
iki temel tür ayıt etmektedirler. Tutkulu aşk (passionate love) heyecansal
yoğunluk, eşle derinliğine birleşme ve ateşli cinsel tutku içerir. Arkadaşça
aşk (companionate love) ise, eşlerin birbirine güven duyduğu
ve bağlı olduğu, bir arada olmaktan zevk aldığı, huzurlu, kararlı bir
ilişkidir. Tutkulu aşkın doğal ömrünün yaklaşık iki yıl olduğu görülmektedir.
Ancak, tutkulu aşk bazı ilişkilerde yaşamsal bir öge olarak
sürebilmektedir. Örneğin, çoğu otuz yıllık evli bir grup orta yaşlı kadında
tutkulu aşkın evlilik ilişkilerinde önemli bir rol oynadığı, evlilik
doyumuyla ve cinsel doyumla güçlü bir bağı olduğu saptanmıştır. Bazı
araştırmalar da arkadaşça aşkın evlendikten sonra derinleştiğini, romantik
aşkın evliliğin ilk on beş-yirmi yılı sırasında azaldığını göstermektedir.
Evlilikteki sevgide romantik aşka benzeyen duygusal bir yön varsa
da, daha çok etkin (aktif) sevgi söz konusudur. Evlenme kararı romantik
aşka bağlı olarak alınmaz, mutlu ya da mutsuz sonuçlara katlanmayı
içeren sevme kararına dayanılarak alınır. Psikolojide sevgi
konusunda en gerçekçi tanımlardan biri Adler'e ( 1984) aittir: "Sevgi,
dostça bir işbirliğidir."'
"Sevgi ve evlilik yaşamında karşımıza çıkan sorunlar,
ilke olarak genel toplumsal sorunlardan değişik bir yapı
göstermez. Bu konuda da bizi aynı güçlükler ve aynı görevler
bekler. Sevgi ve evliliğe her şeyin insanın gönlünce gerçekleştiği
bir cennet gözüyle bakmak yanlıştır. Dört bir yanda
yapılacak işler bizi bekler, bizimle birlikte karşımızdaki
bir başka kişinin çıkarlarını düşünerek söz konusu işleri
yapmamız gerekir. Toplumsal uyumla ilgili normal sorunların
dışında sevgi ve evlilik, her iki taraftan da olağanüstü
bir duygudaşlık, karşısındakiyle özdeşleşme bakımından
olağanüstü bir yetenek ister. Toplumsal ilginin içyüzünü
kavrayan bir kimse, sevgi ve evlilik sorunlarının da, ancak
tam bir eşitlik ve aynı haklara sahip olma ilkesi temel alınarak
doyurucu biçimde çözülebileceğini bilir. Tek başına
sevgi sorunları çözemez; ancak sağlam bir temele dayanan
eşitlik ilkesi, sevginin gereken yolu izlemesini sağlayacak
ve evliliği başarıya götürecektir". (Adler, 1984)
(1) Kuruluş: Bu dönem evlilikle başlar ve ilk çocuğun doğuşuna
kadar sürer. Evlilik, bekarlık rollerinden evli çift rollerine geçişi
gösterir. Bu yeni rol çiftin hirbiri ile, kendi anababaları ile, diğer
çiftlerle ve bir bütün olarak toplumla olan ilişkilerini etkiler. Evlilik
bir bakıma eski rollerden gelecek rollere geçişi simgeler. Evliliğin ilk
döneminin en önemli görevi, her iki kişiyi de mutlu edecek ortak bir yaşam
biçimi bulmak, doyurucu cinsel etkileşimı örüntülerini keşfetmektir.
Ortak kararlar alma, aile sorumluluklarını paylaşma, çatışmaları
çözme yollarını öğrenme görevleri de yeni çift için çok önemlidir.
Romantik görüşlere karşın evliliğin ilk yılları en çetin yıllardır, bu
yıllardaki düşkırıklığı ve karşılıklı toplumsallaşma başarısızlığı erken
boşanmaların nedenidir. Boşanmaların özellikle ikinci ve dördüncü
yıllarda en üst düzeyde olduğu, boşanma olasılığının evliliğin uzunluğu
ile düşüş gösterdiği bulunmuştur. Evliliğin ilk yıllarındaki sorunlar
çoğunlukla yaşam koşulları, maddi durum. seks, genel uyumsuzluk,
anabaha müdahalesi olarak belirmektedir. Koller, ilk yıllarda boşanmanın
büyük ölçüde çiftlerin evlilikten gerçek olmayan beklentileri
sonucu ortaya çıktığını belirtmektedir. Birdwhitsell, sorunun çiftlerden
çok toplumdan kaynaklandığını, toplumun evlilik kurumunu
idealleştirdiğini ve sorunu olmayan bir yaşantı olarak sunduğunu ileri
sürmektedir.
Evliliğin ilk yıllarında cinsel ilişki sıklığı yüksektir ve Kinsey
verilerine göre yaşla düşmektedir. Yaşa bağlı düşüş daha çok erkek
örüntüsünü yansıtmaktadır; çünkü evli ve bekar erkeklerde orgazm
sıklığı düşüşleri koşutluk gösterirken, bekar kadınlarda yaşla çok az
değişim gösterdiği görülmektedir. Genel orgazm sıklığı kadınlarda 31-35
yaşları arasında, erkeklerde ise 21-30 yaşları arasında en yüksek
düzeye çıkmaktadır.
(2) Yeni anababalar: Evlilikte ikinci dönem anababalıktır;
gebelik ve ilk çocuğun doğumuyla başlar ve karıkocalıktan anababalığa
doğru bir rol değişimini içerir. Bu noktaya kadar çift oldukça
oturmuş bir ilişki gerçekleştirmiştir, ancak üçüncü kişi olan bebeğin
aileye katılması eski dengeyi bozabilir ve bu kesinti de kızgınlık ve
kıskançlık yaratabilir. Le Masters evliliğin bu dönemini incelemiş ve
ailelerin % 83'ünün ilk çocuğun doğumu ile yoğun bir bunalım yaşadıklarını
bulmuştur. Le Masters'a göre bu bunalım evresinin nedeni,
kötü evlilik, kişilik uyumsuzluğu, bebeğin istenmemesi değil, çiftin bu
yeni rol için hazırlığa sahip olmamasıdır. Anababa olmayı romantikleştiren
çiftler, bebek alışılagelen düzeni bozan biri olarak ortaya çıkınca
bunalım yaşamaktadırlar. Bu bunalıma, anababa oluşla birlikte
yetişkinliğe en son adımın atılmış olması ve yetişkin sorumluluklarının
bilinci de katkıda bulunuyor olabilir. Knox anababa rolüne uyumsuzluk
nedenlerini şöyle özetlemektedir: Gebeliğe karşı olumsuz tutumlar,
anababalığa ilişkin yetersizlik duyguları, bebekle deneyim
yoksunluğu, rol değişimini kabule istekli olmamak.
(3) Okulöncesi ailesi: Ailedeki ilk çocuk şimdi üç ile altı yaşları
arasındadır. İkinci bir çocuk doğmuş olabilir ve onunla ilgili sorunlar
da önemli olabilir (ama her dönemde ailenin ilk deneyimine dayanmakta
açıklama açısından kolaylık vardır). Bu dönemin görevleri,
eşler arasındaki yakın ilişkiyi sürdürürken, genişleyen aile için yer,
maddi olanak bulmak ve çocukları yetiştirmektir. Çocuk yetiştirme
görevi özellikle önemlidir; besleme, toplumsallaştırma, en üst düzeyde
duygusal gelişime olanak sağlama görevlerini içerir. Anababalar,
çocuklarıyla tam bir insan olarak etkileşime girebilmek için büyüyen
çocuklarıyla birlikte değişebilmelidirler. Toplumsallaşma süreci içinde
anababalar çocuklarına toplumun değer ve kurallarını öğretirken,
kendileri de çocukları tarafından toplumsallaştırılırlar. Nasıl anababa
olunacağını öğrenmenin karmaşık süreci içinde çocuklar ve anababalar
birlikte büyürler. Bazen anababalar çocuklarını en doğru biçimde
yetiştirme konusunda kaygı duyarlar, bu doğal ve gerçekçi bir kaygıdır.
Ancak çocukların da oldukça dayanıklı varlıklar olduklarını ve
güç koşullarda bile büyüyüp gelişmeyi başardıklarmı unutmamak gerekir.
Çocuklara mutlaka mükemmel anababalar gerektiğini söylemek
doğru olmaz. Belki anababalar için en iyi yöntem, kendileri ve çocukları
için en gerçekçi ve etkili yolu kendilerinin seçmesidir.
(4) Okulçağı ailesi: Bu dönem ailenin en büyük çocuğunun
okula başlamasıyla başlar. Bu dönemde sıklıkla görülen bir değişim
annenin yeniden işe dönmesidir. Hoffman, annenin çalışmasının anne-çocuk
ilişkisi üzerindeki etkilerini araştırmış ve annenin çalışma karşısındaki
tutumunun, çocuğun anneye olan tepkisini ve annenin çocuğa
karşı davranışını, çalışıp çalışmamasından daha fazla etkilediğini
bulmuştur. Başka bir deyişle, çalışan ve işlerini seven anneler, çocuklarına
daha iyi davranmakta, buna karşılık çalışan ve işlerini sevmeyen
anneler çocuklarıyla daha az ilgilenmekte, çocuklar da anneye
düşman olmaktadırlar. Aynı gerçek çalışmayan anneler için de geçerlidir,
çünkü çalışmadıkları için kendilerini kapana kısılmış hissediyorlarsa
çocukları da bundan olumsuz etkilenmektedir.
(5) Ergen çocuklu aile: Bu dönem en büyük çocuğun erinliğe
ulaşmasıyla başlar. Bu dönemde aile ekonomik yönden oldukça dengelenmiştir,
aile genellikle büyüklük sınırlarına ulaşmıştır, bütün üyeler
aynı evde yaşamaktadır. Bu dönemin temel konuları, çocuklar için
okul, meslek ve eş seçimi üzerinde yoğunlaşır; çocuklarda cinsellik,
bağımsızlık ve hareketlilik gitgide artar; sigara, alkol, uyuşturucu kullanma
kaygıları ortaya çıkar. Bu sorunlar ailede bunalımlara yol açabilir,
ergenlerle birlikte anababalar da bundan etkilenir. Aile içindeki
kuşak çatışması toplumdaki kuşaklar çatışmasından daha küçük çaplıdır,
çünkü ailedeki kuşaklar birbirlerine daha fazla benzerler. Araştırmalarda
gençler genellikle hem kendi kuşaklarıyla, hem de aileleriyle
dayanışma duygusu içinde olduklarını belirtmektedirler. Aile içindeki
kuşak farklılığı, -ailenin toplumsallaşma ve kültürel aktarım konularındaki
güçlüklerini yansıtmaktadır. Bengston'a göre, gençler kuşaklar
arasında algıladıkları farklılıkları abartırken, anababalar -özellikle büyük
anababalar- aynı farklılıkları küçümsemek eğilimindedirler.
(6) Yerleştirme yeri olarak aile: Bu dönem çocukların evlenme
ya da ayrı yaşama yoluyla evden ayrılmalarını içerir. Bu dönemde
aileler çocuklarını bırakmakta, dünyaya yerleştirmekte, çocuklar da
daha fazla bağımsızlık ve özerklik kazanmaktadırlar. Bu dönem anababalar
için, özellikle, ilgisini o zamana kadar ailesi üzerinde odaklaştırmışsa
anneler için sıkıntılı ve zor bir dönemdir. Çocukların ayrılması
anneler için önemli bir rol değişimini gerekli kılar. Üstelik bu
durum çoğunlukla annenin menopoz sıkıntıları dönemine rastlar. Bu
biyolojik değişim "boş yuva" olgusuyla birleşince kadınlar için bunalım
başlar. Üstelik bu dönemde koca da mesleğinin tepe noktasına
çıkmak için uğraşıp durmakta ve karısından uzak kalmaktadır. Bu
olayların etkileşimi karıkoca için psikolojik bir bunalım kaynağı olabilir.
Diğer bir etken de kadınların cinsel ilgilerindeki artıştır, oysa kocalar
işleri nedeniyle cinsel yakınlığa daha az ilgi duyarlar.
(7) Anababalık sonrası aile: Son çocuğun aileden ayrılmasından
sonra ortaya çıkan dönemdir. Pineo, evlilik mutluluğunun 20-25
yıllık çocuk yetiştirme süresince ilk yıllara göre gitgide azaldığını
bulmuştur; Deutscher ise, anababalık sonrası evlilik mutluluğunun önceki
dönemlerden daha az olmadığını belirtmektedir. Rollins ve Feldman,
evlilik mutluluğunun çocukları yerleştirme döneminde azaldığını, ama
anababalık sonrası dönemde arttığını saptamaktadır. Bu dönemde karşılaşılan
sorunların başında, çiftlerin yaşlanan anababalarına bakmaları,
daha sonra da onların ölümünün yarattığı duygularla başa çıkmaları
sorunu gelmektedir. Bir başka sorun da, anababaların artık
büyükanne ya da büyükbaba olmaları ve bunun gerektirdiği rol değişimini
göstermeleridir.
(8) Yaşlılık ailesi: Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla
başlar, karısı çalışıyorsa o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli
olacaktır. Emeklilik ve ortaya çıkan boş zamanın değerlendirilmesi bu
dönemin en önemli sorunlarıdır. Gelir düşüşü yaşam düzeyinde de düşüşe
neden olmaktadır, sağlık sorunları da bütün bu sorunlara eklenmektedir.
Buraya kadar yapılan açıklama yaşam döngüsünün tümünü kapsamakla
birlikte, orta yıllara ve yaşlılığa ilişkin açıklamalar kısa tutulmuş
ve ayrıntılar ilgili bölümlere bırakılmıştır. Bütün bu açıklamaların
aile olgusu çerçevesinde yer aldığı açıkça görülmektedir. Oysa
yetişkinler için aile dışında da birtakım yaşama biçimleri olabileceği
kuşkusuzdur.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...
Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
|