Tek Mesajı Görüntüle
Old 09-25-2006, 12:17 AM   #30
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3039
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

3. İş ve Meslek

İnsan yaşamının diğer dönemleri gibi yetişkinlik de ancak içinde
ortaya çıktığı toplumsal bağlamlarda anlaşılabilir; iş ve meslek yaşamı
da bunlardan biridir. Hem kadının hem de erkeğin yaşam süresinde
çalışma en önemli yeri tutar (ancak, çalışma konusunda bilinenlerin
çoğunun erkeğin çalışmasına ilişkin olduğunu hemen belirtmek gerek).

İnsanların neden çalıştıkları konusunda pek çok neden ileri sürülebilir
ve bu soruşturmanın sonu gelmez. Ancak çalışmanın insan mutluluğunun,
yaşam doyumunun, ruh sağlığının temellerinden biri olduğuna
da hiç kuşku yoktur. Nitekim Freud bir konuşmasında ruh sağlığının
temeli olarak "sevme ve çalışma"yı göstermiştir.Yaşamın bu
iki alanı yetişkinlik yıllarının temelini oluşturur.

A. Çalışmanın Anlamı

Erikson'un gelişim kuramında "yakınlığa karşı yalıtılmışlık" ve
"üretkenliğe karşı durgunluk" evreleri çalışma yaşamına da denk düşer.
Uzun süren bu evreler sadece iş alanındaki üretkenlik ve yaratıcılığı
değil, aynı zamanda yeni kuşaklar üretmeyi, onları yetiştirmeyi ve
sorunlarıyla ilgilenmeyi de içerir. Böylece bireysel çalışma, iş
ilişkilerine, aile yaşamına ve tüm topluma uzanan çok geniş bir etkileşim
alanını kapsar.

1) Kimlik ve üretkenlik: Erkekler ve kadınlar için "iş" uzun
süren bir fiziksel ve duygusal enerji yatırımını gerektirmektedir. Erkek
için de kadın için de bu yoğun uğraş, ergenlik yıllarının kimlik
bunalımının çözüldüğünü ve artık genç yetişkinliğe geçildiğini gösterir.
Meslek ve aile yaşamındaki başarı bireyin kimlik duygusunu
güçlendirdiği gibi bu kimliğe toplumsal bir temel de sağlar. Bireyin
işi onun kimliğinin belirgin bir parçasıdır ve adı, cinsiyeti ve uyruğuyla
birlikte kimliğini belirtmede önemli bir rol oynar. Kimlikle meslek
arasındaki bu sıkı bağ özellikle "doktorum", "avukatım", "polisim",
"sanatçıyım" gibi anlatımlarda daha da belirgindir. Meslek aynı
zamanda toplumsal sınıfı ve eğitim düzeyini de gösterir. Meslek rollerine
girmek yetişkinliğe girmeyi belirttiği gibi, işten alınan doyumu
da belirtir. İş rolündeki sıkıntı ve doyumsuzluklar, bir tür ketlenme ve
Erikson'un deyişiyle "üretkenlik bunalımı" olarak görülebilir. Bu duygusal
bunalım daha önceki yıllara ilişkin kimlik bunalımıyla ilişkilidir,
ancak yetişkinlik döneminde "ben kimim?" sorusu yerine, "ben
ne yapıyorum?" sorusu sorulur.

Derin doyum ve başarı duygusu ya da sıkıntı ve yetersizlik duygusu
bireyin yaşamının diğer alanlarını da etkiler. Aile ile iş arasındaki
etkileşim çoğunlukça bilinen ve yaşanan bir olgudur. Başka bir
deyişle, işteki sıkıntı ailenin önemini arttırır. İşteki doyumsuzluk aile
yaşamında ödünlenmek istenir, sonuçta sıkıntı bütün aile bireylerine
yansır, aile bu yükü kaldıramaz hale gelir ve aile bunalımları yaşanır.
Öte yandan, doyumsuz bir aile ilişkisi ve uyumsuz evlilik de işin doyum
yeri olarak görülmesine yol açabilir. Bu durumda iş, aile sıkıntılarından
uzaklaşmak için başvurulan bir kaçış yeridir. İkinci bir iş edinerek,
geç saatlere kadar çalışarak, iş yolculuklarına çıkarak işi doyum
kaynağı yapmaya çalışılır. Bazen de işinde yükselmek isteyen
biri iş ve aileyi rekabet alanı haline getirebilir, bu da aile içi gerilimi
artırabilir. Özellikle kadının çalışmadığı ailelerde, bu durumda kadın
ihmal edildiğini ve eve hapsedildiğini, erkek de karısı ve ailesi tarafından
engellendiğini ileri sürer; sonuç, eşlerin birbirine yabancılaşmasıdır.
Aslında ailedeki bu yabancılaşma bireyin işteki yabancılaşmasının
bir uzantısıdır.

2) Yabancılaşma: İş ve yabancılaşma olgusuna ilişkin açıklamalar
özelliklc Erich Fromm'un yapıtlarında yer almaktadır. Fromm'a
göre yabancılaşma, "kişinin kendisini bir yabancı gibi hissettiği yaşantı
biçimidir. kişi kendisiyle ve dış dünyayla üretici bir ilişki içinde
değildir". Yabancılaşma durumunda, "insanın kendi eylemleri, onun tarafından
yönetilmek yerine, onun üstünde, ona karşı işleyen yabancı
bir güç olup çıkar." Böylece insan, kendini kendi zenginliğinin etkin
yaratıcısı olarak değil de, kendini kendi dışındaki güçlere kaptırmış
zavallı bir nesne olarak algılar. Fromm'a göre çağdaş toplumda yabancılaşma
hemen her yeri kaplamış bir olgudur, özellikle çalışma ve
iş yaşamı etkilenmektedir bundan. Fromm (1982) bu durumu şöyle
betimlemektedir:

"Hem kişiliğin hem de malların satıldığı pazarda değerlendirme
ilkesi aynıdır. Birinde satışa sunulan, kişilikler;
ötekinde ise, mallardır. (...) Başarı büyük ölçüde, insanın
kendisini pazarda ne kadar iyi sattığına, kişiliği ile ne kadar
iyi rol yaptığına, dış görünüşünün etkililiğine, örneğin 'neşeli',
'sağduyulu', 'saldırgan', 'güvenilir', 'tutkulu' olup olmadığına
bağlıdır. (...) Başarı büyük ölçüde insanın kişiliğini
ne kadar iyi sattığına dayandığına göre, birey kendisini
bir mal ya da daha çok, hem satıcı hem de satılacak mal olarak
görür. (...) Çağdaş insan kendini aynı zamanda hem pazardaki
satıcı hem de satılacak mal olarak gördüğünde, özsaygısı,
denetiminin dışıdaki koşullara dayanır. Eğer başarılıysa
değerli, başarısızsa değersizdir." (Fromm, 1982).

Çalışmaya yüklenen anlamın ve iş doyumunun en güvenilir belirtilerinden
biri şu soruya verilen yanıtta ortaya çıkar: "Herşeye yeniden
başlayabilecek olsaydınız hangi işe girmek istersiniz?" 1972'de
ABD'nde işe yabancılaşma konusunda ülke çapında yapılan bir araştırmada,
beyaz yakalı işçilerin sadece % 43'ü ve mavi yakalı işçilerin
sadece % 24'ü aynı işi seçeceklerini söylemişlerdir. 1979'da Michigan
Üniversitesi'nce yapılan başka bir araştırmada işçilerin sadece % 46,7'si
işlerinde "çok doyumlu" olduklarını, % 60'ı başka bir işi yeğleyeceklerini,
% 61'i yaptıkları işi arkadaşlarına tavsiye edebileceklerini
belirtmişlerdir. Sonuç olarak, hemen hemen her işin kimi insanlara
sıkıcı geldiği söylenebilir. İş doyumunun, işi tutkuyla yapmak gibi bireysel,
kararlara katılmak gibi toplumsal etkenlere bağlı olduğu da
anlaşılmaktadır. Ayrıca, yaşlı kişilerin genç kişilerden daha fazla
işlerinde doyum buldukları araştırmalarda ortaya çıkmaktadır (Vander
Zanden, 1981).

Çalışmanın anlamı ile ilgili bir sorun da, kadınların ev işinin
"gerçek iş" sayılmamasıyla ilgilidir. Herşeyin değerini paranın belirlediği
bir toplumda kadınların ev işi küçümsenmektedir, çünkü parasal
girdisi olmayan bir iştir. Öte yandan, her şeyi erkeklerin belirlediği bir
toplumda kadınların ev işi onların "doğal" bir görevi, varoluşlarının
vazgeçilmez bir yönü olarak görülmektedir. Günümüzde bu tür geleneksel
kalıpyargıları aşmaya çalışan toplumlarda, kadınların ev işine
de ücret ödenmesi, evde çalışan kadınların da iş sigortasına bağlanması
ve emeklilik hakkına kavuşması söz konusu edilmektedir.

3) Kadınların çalışması. Yakın zamanlara kadar evinde oturması
gerektiği düşünülen kadınlar, bugün birçok ülkede ulusal
işgücünün yaklaşık yarısını oluşturmaktadırlar. Amerikalı ekonomist
Eli Ginzberg, kadınların son birkaç yılda işgücüne hızla katılışını
"yüzyılımızın en önemli olgusu" olarak nitelemektedir. Ancak, kadın
işgücünün genişlemesi ekonominin geleneksel yapısında hala çözüm
bekleyen bir yığın sorunu da birlikte getirmiştir. 1984'te Fransa Kadın
Hakları Bakanı Yvette Roudy, "Kadınlar daha önce de pek çok sanayi
devrimiyle randevuyu kaçırmışlardır. Umarım, birkez daha yolun kenarında
durup gelişime seyirci kalmazlar. Fakat öyle bir dönemde bulunuyoruz ki,
erkeklerle kadınlar arasındaki rol ve görev bölüşümü
kültürlere yerleşmiştir. Erkek çocuklar için 300 meslek varken, kız
çocuklar için sadece 30 meslek yolu bulunmaktadır" demektedir.

Kadınların iş dünyasında karşılaştıkları ilk sorunlardan biri, her
zaman, ücret düzeyinin en düşük olduğu sektörlerde çalışmak zorunda
kalmalarıdır. Bunun temel nedeni, daha başlangıçta kadınların ileride
yüksek ücret getirmeyecek ve yükselme olanağı sağlamayacak öğrenim
dallarına ve mesleklere yöneltilmeleridir. Kadınlar, dil, edebiyat, tarih
gibi insan bilimleri dallarına, öğretmenlik, hemşirelik, sekreterlik gibi
hizmet kollarına itilmektedirler; mühendislik, diplomatlık, yüksek düzeyde
yöneticilik, üniversite öğretim üyeliği, parlamenterlik, sendika
liderliği gibi alanlara kadınlar hala yaklaşamamakta ya da pek az ve
güçlükle girebilmektedirler. Sorumluluk gerektiren yüksek görevlerde
bulunan kadınların oranının gelişmiş Batı ülkelerinde bile henüz
çok ağır bir tempoyla değiştiği bilinmektedir (bk. Tablo 14).

Tablo 14

Kadınların Çalıştığı Sektörler

(1982 verileri, %)

Ülkeler - Tarım - Endüstri - Hizmet

Alm. Fed. Cumhuriyeti - 7,0 - 25,5 - 65,5

Fransa - 6,0 - 21.1 - 78,8

İtalya - 13,3 - 26.9 - 59,9

Hollanda - 2,5 - 12.1 - 85,4

Belçika - 1,7 - 16.0 - 82,3

Lüksemburg - 5,2 - 12.6 - 79,1

İngiltere - 1,2 - 19,7 - 79,1

İrlanda - 5,6 - 20,1 - 74,3

Danimarka - 5,5 - 13.5 - 81,0

Yunanistan - 41,6 - 18,2 - 40,2

AET 10 üye - 7,0 - 22,5 - 70,5

Kaynak: Avrupa Dergisi, No. 93, 1984.

Kadınların iş dünyasında yaşadıkları bir başka sorun, işsizlik bunalımı
karşısında kadınların daha elverişsiz durumda bulunmalarıdır.
Erkekler için işsizlik oranı % 10 iken, kadınlar için % 15' tir. Avrupa'da
kadın işsizlik oranı erkek işsizlik oranından İtalya'da üç, Fransa,
Hollanda ve Belçika'da iki kat yüksektir. Avrupa Ekonomik Topluluğunda
işsizlikten en çok etkilenen grubu genç kadınlar oluşturmaktadır.
İtalya'da 25 yaşın altındaki her iki kadından biri işsizdir; bu oran
Belçikada % 40'a, Hollanda ve Fransa'da % 35'e yaklaşmaktadır.

Kadınların çalışma yaşamında karşı karşıya kaldıkları en ciddi
sorun ise, ücret eşitsizliğidir. 1975 ve 1976 yıllarında AET düzeyinde
kabul edilen iki genelge, aynı iş için ya da eşit değer verilen iş için
cinsiyete dayalı her türlü ayrıma son verilmesi ilkesini içeriyordu;
ücretlerin belirlenmesi için kurulacak mesleki sınıflandırma sistemi
erkek ve kadın işçiler için ortak ölçütlere dayandırılmalı ve cinsiyet
ayrımını ortadan kaldırmalıydı, üye devletler bu genelgeye göre gereken
hukuksal düzenlemeleri ülkelerinde hemen yapmalıydılar. Oysa
bugün hiçbir AET ülkesinde gerçek anlamda bir ücret eşitliğine hala
ulaşılabilmiş değildir. Kadın ve erkeklerin aldığı ücretler arasındaki
farkın en yüksek olduğu ülkeler Lüksemburg, Yunanistan ve İrlanda
(% 30'u aşıyor), en düşük olduğu ülke ise İtalyadır (% 20'den az).
Aşağıdaki tablo, sanayideki ücret eşitsizliğinin AET ülkelerindeki durumunu
yıllara göre göstermektedir (Tablo 15).

Bütün bu olumsuz görünümlere karşın, Anne Wahl'ın (1984) dediği
gibi, "Kadınların çalışma alanında gösterdiği gelişme, çağımızın
en belirgin olgularından biridir. Avrupa Topluluğu'nda, 15-64 yaşlar
arasındaki kadın nüfusu içinde çalışan kadınların oranı, 1970'de % 44
iken, 1982'de % 50'ye yükselmiştir. Daha şimdiden, şu basit fakat
önemli sonuca varılabilir: Herhangi bir sosyolojik eğilim değişikliği
olmadığı takdirde, 21'nci yüzyılın başında, kadınların çalışma yaşamı
karşısındaki davranışı erkeklerinkiyle aynı olacaktır." (Avrupa Dergisi,
1984)
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla