Tek Mesajı Görüntüle
Old 09-25-2006, 12:30 AM   #9
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

3. Cinslere Bağlı Kişilik Özellikleri

Bir çocuğun psikolojik bakımdan erkek ya da kadın olması
sürecini açıklamaya çalışan pek çok kuram vardır. Bunlar, psikanalitik
kuram, toplumsal öğrenme kuramı ve bilişsel gelişim kuramı olarak
üç ana grupta toplanabilir.

a. Psikanalitik Kuram. Freud'a göre çocuklar doğuşta psikolojik
bakımdan iki-cinslidirler. Çocuklar cinse bağlı kimliklerini, ana-babalarıyla
ilişkilerindeki çatışmalı sevgi ve kıskançlık duygularını
çözerek kazanırlar. Erkek çocuk annesine duyduğu erotik sevgiden
vazgeçerek babasıyla özdeşleşmeye girdiğinde, kız çocuk da aynı şekilde
annesiyle özdeşleşmeye başladığında cinsel kimliğine kavuşma
yoluna girmiş demektir. Çocuklar, bu ilk adımdan sonra, kendi cinslerinden
anababalarının davranışlarını, tutumlarını ve değerlerini benimseyerek
cinsel kimliklerini toplumsal yönüyle de geliştirirler. Ancak,
kız çocuk için sorun erkek çocuk için olduğundan daha karmaşıktır.

Freud'a göre Oedipus yaşantısı kız çocukta üç tür değişime yol
açar. Önce, "erojen bölge değişimi" (Oedipus sırasında kız çocuk vajinal
erojenliği keşfeder); sonra, "sevgi nesnesi karşısında tutum değişimi"
(önceki fallik evrede kız çocuğun etkin ve saldırgan olan sevgisi
Oedipus yaşantısı nedeniyle gitgide edilginleşir); son olarak, "sevgi
nesnesi değişimi" (anneye duyulan etkin sevgi, yerini babaya duyulan
edilgin sevgiye bırakır). Şu halde kız çocuğun karşı cinselliğe ulaşması
ancak bu üçlü değişimden geçerek olanaklı olacaktır. Freud'a
göre erkek cinselliği çocukluktan yetişkinliğe kadar her zaman fallik
olduğu için basittir. Buna karşılık kadın cinselliği karmaşıktır: Önce
çocukluk sırasında erkeksidir (küçük fallus demek olan klitorisin
varlığıyla), sonra ergenlikte kadınsıdır (klitorisin reddedilmesi ve
erkeğin aracılığıyla vajenin keşfedilmesiyle).

Kadın cinselliğine ilişkin Freud'çu açıklama iğdiş edilme (castration)
olgusuna verilen öneme dayanır. Freud'a göre kız çocuğun psikoseksüel
gelişiminde en sarsıcı olay, başkalarının bir penisi olduğunu,
oysa kendisinin ona sahip olmadığını keşfetmesidir. Freud, "Kendi
iğdiş edilmişliğini keşfetmesi kız çocuğun yaşamında en kritik andır"
der. Kız çocuk bu keşfe, kendisinin de bir penisi olması isteğiyle,
ilerde bir penisi olacağı umuduyla ve penise sahip olan daha talihli insanlar
karşısında duyduğu imrenmeyle tepki gösterir. Kendi bedenini
erkek çocuğunkiyle karşılaştırarak eksik bulan kız çocuk, bu acı
gerçek yüzünden aşağılandığını hissetmiştir. İşte penis özlemi ya da
penise imrenme (penis envy) bu aşağılık duygusundan doğmaktadır.
Ayrıca bu imrenme sevgi nesnesiyle olan ilişkilerden de kaynaklanır;
kız çocuk sadece özsever gururunu doyurmak için değil, aynı zamanda
annesine duyduğu libidinal istekleri nedeniyle de bir penise sahip
olmak ister. Ancak, penis yokluğundan sorumlu tutulan anneye duyulan
düşmanlık ve bu çok istenen organı babadan edinme isteği kız
çocuğun babaya yönelmesine yol açar. Böylece başlangıçta hem erkek
hem de kız çocuklar sadece bir tek cinsi, erkek cinsini tanırlar.

Freud, penis imrenmesinin kadının sonraki gelişiminde silinmez
izler bıraktığını kabul eder. Örneğin, erkeklerle ilişkilerdeki bozukluklar
son çözümlemede penis imrenmesinin sonuçları olarak görülür;
kadının aşağılık duyguları penis yokluğu nedeniyle kendi cinsini horgörme
olarak yorumlanır; en güzel kadın olma ya da en saygın erkekle
evlenme gibi istekler de penis özleminin anlatımıdır, vb.

Karen Horney (1951), Freud'un ve diğer psikanalizcilerin penise
imrenmeyi kadın kişiliğinin temel taşı saymalarının iki nedene bağlı
olduğunu söylemektedir. Birincisi, mevcut kültürel önyargılarla uzlaşık
kuramsal verilere dayanan analizcilerin, kadının erkeğe egemen
olma, erkeği küçük düşürme, başarısına gıpta etme, erkekten yardım
almayı reddetme eğilimlerini penis imrenmesine maletme acelecilikleridir.
Daha iyi incelendiğinde, bu eğilimlerin nevrozlu kadınların
olduğu kadar nevrozlu erkeklerin de özellikleri olduğu açıkça görülecektir.
Öte yandan nevrozlu kadınların gözlemlenmesi, söz konusu
bütün eğilimlerin erkekler karşısında olduğu kadar diğer kadınlar ya
da çocuklar karşısında da duyulduğunu göstermektedir. İkinci etken,
kadın hastaların terapide sorunlarının penis imrenmesine dayalı açıklamalarla
ele alınmasını kolayca kabul etme eğilimini analizcilerin farketmemiş
olmasıdır. Bir kadının, doğanın haksızlığına uğrayarak iyi
niteliklerle donatılmadığını düşünmesi, gerçekte çevresinden çok şey
istediğini, istekleri doyurulmadığında çok öfkelendiğini, onu her
anlaşmazlıkta hoşgörüsüz kılan bir katılık ve yanılmazlık tutumu
geliştirdiğini kavramasından daha kolaydır.

Horney'e göre, bastırılmış dürtüleri gizleyen erkeklik isteklerinin
böyle bir rol oynaması kültürel etkenler yüzündendir. Adler'in de belirttiği
gibi, Batı kültüründe erkeklere özgü sayılan güç, başarı, cesaret,
bağımsızlık, cinsel özgürlük, eş seçme hakkı gibi nitelikler ya da
ayrıcalıklar kadınlarda erkekliğe ilgi duymaya yol açmaktadır. Ancak
Horney, penis imrenmesinin yaygın kültürde erkeksi sayılan niteliklere
sahip olma isteğinin simgesel bir anlatımından başka birşey olmadığı
görüşünde değildir; ona göre, penis imrenmesi çerçevesinde
yapılan yorumlar tüm kişilik yapısma bağlı güçlükleri anlamayı
engellemektedir.

Freud kadın kişiliği konusunda birbirine bağlı iki görüş daha ileri
sürmektedir. Birincisi kadınlığın "mazoşizm"le yakın ilişkisi olduğu,
ikincisi de kadında temel korkunun "sevgiyi yitirme korkusu" olduğudur.
Horney, kadınlık mazoşizmi görüşünü geliştiren Helene
Deutsch ve Sandor Rado gibi psikanalizcilerin, temel olarak penis
yokluğunu almalarını ve mazoşizmi özde cinsel saymalarını eleştirerek,
mazoşizmin öncelikle cinsel bir olgu olmadığını vurgulamaktadır.
Horney'e göre mazoşizm biyolojik değil kültürel nedenlere bağlıdır:
Mazoşizm, kendini silme ve bağımlı kılma yoluyla yaşamda bir güvenlik
ve doyum sağlama girişimini temsil eder. Bu tutumun temelindeki
kültürel etken de, kadının zayıflığını, birine dayanması gerektiğini,
yaşamının ancak kocası ve çocukları gibi başkalarıyla bir içerik
ve anlam kazanabileceğini vurgulayan erkek ideolojisidir. Aslında bu
etkenler de kendi başlarına mazoşist tutumlar yaratmazlar, fakat nevroz
gerçekten oluştuğunda kadında mazoşist tutumların egemen olmasından
bu etkenler sorumludur. Sevgiyi yitirme korkusu da, mazoşist
araçlardan birinin sevgi kazanma olması ölçüsünde, mazoşist niteliklerden
biridir. Ancak, kültürel etkenlere bağlı olarak, bu korku
sağlıklı kadın açısından da önem taşımaktadır. Çünkü kadın yüzyıllar
boyunca ekonomik ve siyasal sorumlulukların dışıda tutulmuş ve
yaşamını özel bir duygusal alanla sınırlı tutmak zorunda bırakılmıştır.
Bu durumun başka bir yönü de, aşkın ve bağlılığın salt kadına özgü
erdemler ve idealler olarak görülmesidir. Sevgiyi yaşamda önemi olan
biricik değer saymaya sevkeden kültürel koşullar, kadındaki "yaşlanma
korkusu"nu da belirlemektedir. Kadının elde edebileceği doyumlar
-aşk, seks, aile, çocuk- hep erkekler tarafından sunulduğu için erkeklerin
hoşuna gitmek yaşamsal bir zorunluluk olmuştur. Erotik çekiciliğe
verilen aşırı önem, kadının çekici yönleri yitip gitmeye başladığında
derin bir acı kaynağı olmaktadır. Bu korku kadında çekiciliğin
sonunu belirliyor görünen yaşla da sınırlanmaz, kadının tüm yaşamını
gölgeler ve zorunlu olarak yaşam karşısında büyük bir güvensizlik
duygusu yaratır. Bu korku, kadının erotizm alanı dışında kalan
olgunluk, bağımsızlık, düşünce özerkliği gibi nitelikleri değerlendirmesini
de engeller. Kadın, olgunluk yıllarına karşı sürekli bir kötüleme
tutumu geliştirirse ve bunları çöküş yılları olarak görürse, kişiliğini
eliştirme görevini aşk yaşamıyla ilgilendiği ölçüde üstlenemez artık.

Sonuç olarak, Horney (1951) şöyle demektedir: "Bizim kültürümüzde
bir kadının sevgiyi aşırı değerlendirmek, sevgiden verebileceğinin
fazlasını beklemek ve bu nedenle de sevgi yitiminden erkekten
daha fazla korkmak zorunda kalmasının gerçekçi nedenleri bunlar
olmuştur, bir ölçüde de hala bunlardır."

Psikanalizin kadın karşısındaki tutumunu değerlendirirken
unutulmaması gereken iki nokta vardır. Birincisi, bütün psikanalitik
kuramların aynı olmadığı, çoğunun geleneksel psikanalitik görüşten
hızla uzaklaştığı ve onu şiddetle eleştirdiğidir. İkinci nokta, klasik
psikanalizin temsilcisi olan Freud'un bile kadın konusudaki -biyolojiye
sıkıca bağlı- ilk görüşlerini zamanla yumuşattığı ve toplumsal-kültürel
koşulların önemini giderek teslim ettiğidir. Daha sonraki ve
günümüzdeki feminist akımların düşünce kaynaklarından birinin psikanaliz
olması da bunu göstermektedir.

b. Toplumsal Öğrenme Kuramı. Bu kurama göre, çocuklar
doğuşta esas olarak yansızdırlar ve başlangıçtaki biyolojik farklılıkları
daha sonraki cinsel kimlik farklılıklarını açıklamaya yetmez. Cinse
bağlı kimliğin kazanılması sürecinde seçici pekiştirme ve taklit temel
rolü oynar. Bu açıdan bakıldığında, çocuklar aynı cinsten anababanın
davranışını model aldıkları için ödüllendirilirler; toplum da daha sonra
sistemli ödül ve cezalarla bu tür takliti pekiştirir. Kızlar ve oğlanlar,
yetişkinler ve yaşıtları tarafından toplumun cinsine uygun saydığı davranış
için ödüllendirilir, uymayan davranış için de cezalandırılırlar.
Walter Mischel (1970), çocukların aynı cinsten modelleri karşı cinsten
modellerden daha fazla taklit ettiklerini, çünkü aynı cinsten modellerin
onları daha fazla sevdiğini düşündüklerini ileri sürmektedir.
Çocuklar aynı cinsten anababayı sevecen ve ödüllendirici gördüklerinde
bu etken önem kazanmaktadır. Albert Bandura, toplumsal öğrenme
kuramına yeni bir boyut katarak, çocukların, büyüklerin davranışını
taklit etmeye (imitation) ek olarak, "gözlemsel öğrenmeye" de (observational
learning) yöneldiklerini ileri sürmektedir. Bandura'ya göre,
çocuklar bir modelin davranışını zihinlerinde çözümlerler ve kendileri
için olumlu bir sonucu olduğuna inanmadıkça davranışı taklit etmezler.

Sonuç olarak, toplumsal öğrenme yaklaşımı, cinsiyet rollerinin
kazanılmasında ödülün, cezanın ve gözlemsel öğrenmenin önemini
vurgulamaktadır. Genellikle, gözlemsel öğrenmenin en azından pekiştirme
kadar önemli olduğuna inanılmaktadır. Bilişsel etkenlerin gözlemsel
öğrenmeye aracılık ettiği kabul edilmektedir.

c. Bilişsel Gelişim Kuramı. Bu kurama göre, çocuklar ilk olarak
kendilerini erkek ya da dişi olarak etiketlemeyi öğrenirler ve sonra
kendi cins kategorilerine uygun düşen davranışları kazanmaya yönelirler.
Bu süreç "kendi kendini toplumsallaştırma" (self-socialization)
olarak adlandırılır. Kohlberg'e göre, çocuklar kalıplaştırılmış bir erkeklik
ve dişilik anlayışı (aşırı basitleştirilmiş, abartılmış, karikatürleştirilmiş
bir imge) oluştururlar. Daha sonra bu kalıp imgeyi kendi
çevrelerini örgütlemede kullanırlar. Kendi cins kavramlarıyla uyuşan
davranışları seçer ve geliştirirler.

Toplumsal öğrenme kuramının görüşü şu sırayla özetlenebilir:
"Ödül istiyorum. Oğlanlara özgü şeyleri yaptığım için ödüllendirildim.
Dolayısıyla, bir oğlan olmak istiyorum." Oysa Kohlberg şu sıranın
izlendiğini ileri sürmektedir: "Ben bir oğlanım. Dolayısıyla, oğlanlara
özgü şeyleri yapmak istiyorum. Çünkü oğlanlara özgü şeyleri
yapmak ödüllendirilmektedir."

Küçük çocukların cinsiyet farklılıklarına ilişkin düşüncelerinde
genital anatomi görece çok az bir rol oynamaktadır. Çocuklar, 2-6
yaşlar arasında, her bireyin ya erkek ya da dişi olduğunu, değişmez
biçimde oğlanların erkek kızların kadın olacağını, erkek ya da dişi olmaya
ilişkin nitelemenin duruma ya da kişisel güdülere göre değişmeyeceğini
kavramaya başlamaktadırlar. Şu halde, bilişsel gelişim kuramında
cinsel kimliğin kazanılması üç evrede ortaya çıkıyor demektir.
Çocuk üç yaşında (birinci evre: cinsin özdeşliği) kendini doğru
olarak etiketleyebilir ve başkalarının cinsini de belirli bir doğrulukla
belirleyebilir. Dört yaşında (ikinci evre: cinsin kararlılığı) cinsin
değişmeyeceği gerçeğine ilişkin kısmi bir bilinç vardır. Bununla birlikte,
aşağı yukarı altı yaşına kadar, öncelikle fiziksel cins farklılıklarına
dayanan kesin bir cinsel kimlik kavramı kurulmuş değildir (üçüncü
evre: cinsin tutarlılığı). Bu ilerleme genel bilişsel gelişim örüntüsünü
izler ve cinsin değişmezliği nesnenin sürekliliğinin özel bir yönü olabilir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla