Tek Mesajı Görüntüle
Old 12-10-2006, 01:29 AM   #12
GeCeLeR
Guest
 
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
Varsayılan

BÖLÜM 12 - Kelid Aynası

Noel yaklaşıyordu. Aralık ortalarında bir sabah Hogwarts'takiler uyanınca her yerin bir metre karla örtülmüş olduğunu gördüler. Göl donmuştu, Weasley kardeşler birkaç kartopuna büyü yapıp onları Quirrell'ın sarığında hoplattıkları için cezalandırıldılar. Hagrid, fırtınalı gökte mektup taşımayı nasılsa başarabilen birkaç baykuşu iyileştirip yeniden uçacak duruma getirdi.
Herkes tatili dört gözle bekliyordu. Gryffindor ortak salonuyla Büyük Salon'da ateş güldür güldür yanıyordu, ama esintili koridorlar buz gibi soğuktu, acı rüzgâr sınıf pencerelerini zangırdatıyordu. En kötüsü'de Profesör Snape'in zindanlardaki sınıfıydı; öylesine soğuktu ki sınıf, herkesin soluğu sis gibi yükseliyordu ağzından, öğrenciler sıcak kazanlarına sokulabildikleri kadar sokuluyorlardı.
İksir dersinin birinde, "Evlerinde istenmedikleri için Noel'i Hogwarts'ta geçirecek öğrencilere acıyorum," dedi Draco Malfoy.
Konuşurken Harry'ye bakıyordu. Crabbe'yle Goyle kıkırdadı. O sırada öğütülmüş aslanbalığı kılçığı ölçmekte olan Harry onlara aldırmadı. Malfoy Quidditch maçından beri daha da tatsız biri olup çıkmıştı. Slytherin'in yenilgisini içine sindirememiş, Gryffindor'urt bundan sonraki maçta Harry'nin yerine Arayıcı olarak koca ağızlı bir ağaç kurbağası oynatacağını söyleyerek herkesi güldürmeye çalışmıştı. Sonra da kimsenin bunu komik bulmadığını fark etmişti, herkes Harry'nin o hoplayan süpürgede nasıl durduğundan pek etkilenmişti çünkü. Malfoy da, kıskançlık ve öfke içinde, doğru dürüst bir ailesi olmadığını söyleyerek Harry'ye sataşmayı sürdürmüştü.
Harry'nin Noel'de Privet Drive'a gitmeyeceği doğruydu. Profesör McGonagall bir hafta önce gelmiş, tatilde okulda kalacakların listesini çıkarmıştı; Harry hemen yazdırmıştı adını. Hiç üzülmüyordu buna, geçirdiği en güzel Noel herhalde bu olacaktı. Ron'la kardeşleri de okulda kalacaktı, çünkü Mr ve Mrs Weasley Char-lie'yi görmek için Romanya'ya gidiyorlardı.
İksir dersinin sonunda zindanlardan çıkarken, önlerindeki koridoru kapayan koca bir köknar ağacıyla karşılaştılar. Dibinden fırlamış iki dev ayakla of-pof sesleri, ağacın arkasında Hagrid'in bulunduğunu gösteriyordu.
Ron, başını dalların arasından uzatarak, "Merhaba, Hagrid, yardım ister misin?" diye sordu.
"Yok, iyiyim, sağol, Ron."
Arkalarından Malfoy'un soğuk homurtusu duyuldu: "Yoldan çekilir misin? Sen de bahşiş mi koparmaya çalışıyorsun, Weasley? Hogvvarts'tan ayrılınca sen de bekçi olacaksın herhalde - sizin evinizin yanında Hagrid'in kulübesi saray gibidir."
Ron tam Malfoy'a saldırıyordu ki, merdivenlerde Snape göründü.
"WEASLEY!"
Ron, Malfoy'un cüppesinin yakasını bıraktı.
Hagrid, ağacın arkasından kocaman kıllı yüzünü uzatarak, "Ron'u kışkırtmaya çalışıyor, Profesör Snape," dedi. "Malfoy ailesine hakaret ediyordu."
Snape, hışırtılı sesiyle, "Ne olursa olsun, kavga etmek Hogwarts kurallarına aykırıdır," dedi. "Gryffindor'dan beş puan daha, Weasley. Daha fazla kesmediğime sevin. Hadi şimdi, yürüyün hepiniz."
Malfoy, Crabbe ve Goyle, ağacın dallarını itip sırıtarak uzaklaştılar, her yana kozalaklar saçıldı.
Roy, Malfoy'un arkasından dişlerini gıcırdatarak, "Bunun hesabını soracağım ondan," dedi. "Şu günlerde soracağım. Elime bir geçirirsem -"
"İkisinden de tiksiniyorum," dedi Harry, "Malfoy'dan da, Snape'ten de."
Hagrid, "Hadi, keyiflenin biraz, Noel yaklaşıyor," dedi. "Bakın ne söyleyeceğim size, benimle gelin de Büyük Salon'a bir göz atın, dehşet oldu."
Harry, Ron ve Hermione, Hagrid'le ağacının peşine takılıp Büyük Salon'a gittiler; Profesör McGonagall'la Profesör Flitwick, Noel süslemeleriyle uğraşıyordu.
"Ah, Hagrid, sonuncu ağaç - ilerideki köşeye koyar mısın?"
Salon çok görkemliydi doğrusu. Duvarlara çoban-püskülü ve ökseotundan yapılmış süslemeler asılmıştı, odaya tam on iki dev Noel ağacı yerleştirilmişti, bazıları incecik buzullarla parlıyor, bazıları da üstlerindeki yüzlerce mumla ışıldıyordu.
"Tatilinize kaç gün kaldı?" diye sordu Hagrid.
"Sadece bir," dedi Hermione. "Şimdi aklıma geldi Harry, Ron, yemeğe yarım saat var, kitaplıkta olmalıyız."
Ron, "Doğru, haklısın," dedi, asasının ucundan fışkırttığı altın baloncukları yeni ağacın dallarına asmakta olan Profesör Flitwick'ten zor ayırdı gözlerini.
Hagrid, onların peşine takılıp salondan çıkarken, "Kitaplığa mı?" diye sordu. "Tatilden hemen önce mi? Siz de çalışmaya amma meraklıymışınız haa?"
Harry, "Biz çalışmıyoruz ki," dedi neşeyle. "Sen Nicolas Flamel'in sözünü ettiğinden beri onun kim olduğunu araştırıyoruz."
"Ne yapıyorsunuz?" İyice şaşırmışa benziyordu Hagrid. "Bana bakın - söyledimdi size - bırakın bunu. Köpeğin neyi koruduğu sizi ilgilendirmez."
Hermione, "Biz sadece Nicolas Hamel'in kim olduğunu anlamaya Çalışıyoruz, o kadar," dedi.
"İstersen sen söyle de bizi bir dertten kurtar," dedi Harry. "Şimdiye kadar yüzlerce kitap karıştırdık, hiçbir yerde adını göremedik - bir ipucu ver - biliyorum, adını bir yerde okumuştum."
Hagrid, "Benden laf alamazsınız," diye kestirip attı.
"Öyleyse kendimiz arar buluruz," dedi Ron; homurdanıp duran Hagrid'den ayrılıp kitaplığa koştular.
Hagrid ağzından kaçırdığından beri Flamel'in adını arıyorlardı kitaplarda, Snape'in çalmaya çalıştığı şeyin ne olduğunu başka türlü nasıl öğrenebilirlerdi? Sorun, nereden başlayacağını bilmekti. Flamel'in, adını kitaplara geçirecek ne yaptığını bilmeden hiç de kolay olmuyordu bu iş. Yirminci Yüzyılın Büyük Sihirbazları'nda, Çağımızın Önemli Büyücüleri'nde yoktu; önemli Modern Büyücülük Buluşları'nda da, Büyücülükte Son Gelişmeler Üstüne Bir înceleme'de de adına rastlanmıyordu. Kitaplık da kitaplıktı hani; içinde on binlerce kitap, binlerce raf, yüzlerce bölme vardı.
Hermione incelemeye karar verdiği konuların ve kitap adlarının listesini çıkarırken, Ron da bir raftan rasgele kitaplar indirmeye koyuldu. Harry, Kısıtlı Bölüm'e yöneldi. Flamel'i orada bir yerlerde bulabileceğini düşünüyordu bir süredir. Ama o bölümdeki kitaplara bakabilmek için öğretmenlerin birinden imzalı bir kâğıt getirmesi gerekiyordu, öyle bir izin alamayacağını da biliyordu. Hogwarts'ta öğretilmeyen, sadece ileri düzeyde Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersini alan yüksek sınıf öğrencilerinin okuyabildiği, Kara Büyü'yle ilgili kitaplardı bunlar.
"Ne arıyorsun, çocuk?"
"Hiç," dedi Harry.
Kitaplık görevlisi Madam Pince, elindeki toz fırçasını salladı ona.
"Öyleyse dışarı. Hadi - git buradan!"
Harry ayaküstü bir yalan kıvıramadığına üzülerek kitaplıktan ayrıldı. Ron ve Hermione'yle birlikte, Flamel'i nerede bulabileceklerini Madam Pince'e sormamayı daha önce kararlaştırmışlardı. Söylerdi nasıl olsa, ama bunun Snape'in kulağına gitmesini göze alamazlardı.
Harry dışarıda, koridorda iki arkadaşım bekledi, bakalım onlar bir şey bulabilecekler miydi? Ama pek de umutlu değildi. İki haftadır arıyorlardı, ama kitaplığa sadece ders aralarında gidebildikleri için, bir şey bulamamaları da pek şaşırtıcı değildi doğrusu. Bütün istedikleri, Madam Pince'in soluğunu enselerinde duymadan şöyle uzun uzun araştırmaktı.
Beş dakika sonra, başlannı iki yana sallayarak, Ron'la Hermione geldiler yanına. Yemeğe gittiler.
"Ben yokken bakmayı sürdüreceksiniz, değil mi?" dedi Hermione. "Bir şey bulacak olursanız, bana bir baykuş yollarsınız."
Ron, "Sen de annenle babana sor bakalım, Flamel'ın kim olduğunu biliyorlar mı," dedi. "Onlara sormak daha güvenli."
"Elbette güvenlidir," dedi Hermione. "İkisi de dişçi."
Tatil başlayınca, Ron'la Harry öylesine eğleniyorlardı ki, Flamel'ı pek düşünmüyorlardı bile. Yatakhane onlara kalmıştı, ortak salon da her zamankinden tenhaydı, ocağın önündeki güzel koltuklara rahatça kurulabiliyorlardı. Saatlerce oturuyor, artık ne buldularsa şişe geçirip kızartıyor, Malfoy'u okuldan nasıl attırabileceklerini konuşuyorlardı - elbette olacak iş değildi bu, ama lafı bile güzeldi.
Ron, Harry'ye büyücü satrancı da öğretmeye başlamıştı. Tıpkı Muggle satrancı gibiydi bu, ama taşlar canlıydı, bu da askerlere savaşta komuta etmek gibi bir duygu uyandırıyordu oynayanda. Ron'un satranç takımı pek eskiydi, yıpranmıştı. Sahip olduğu her şey gibi, o da aileden kalmış tı - büyükbabasından. Ama yaşlı taşlar uysaldı doğrusu, Ron ne derse hemen yapıyorlardı.
Harry, Seamus Finnigan'dan ödünç aldığı taşlarla oynuyordu, doğrusu hiçbirinin güveni yoktu kendisine. Pek iyi bir oyuncu sayılmazdı, taşlar ne yapacağını söylüyor, boyuna bağırıp çağırıyorlardı: "Beni oraya yollama, atını görmüyor musun? Onu yolla. Onu yitirsek de önemi yok."
Noel'den bir gece önce, Harry ertesi günkü oyunları, yemekleri düşünerek yattı, armağan beklemiyordu kimseden. Ama ertesi sabah uyandığında ilk gördüğü, yatağının ayak ucuna bırakılmış küçük bir paket yığını oldu.
Kalkıp sabahlığını giyerken, Ron'un uykulu sesini duydu: "Mutlu Noeller."
"Sana da," dedi Harry. "Şuna bakar mısın? Armağan bırakmışlar!"
Ron, Harry'ninkinden biraz daha büyük olan kendi paket yığınına eğilerek, "Ne bekliyordun yani?" dedi. "Şalgam mı bırakacaklardı?"
Harry en üstteki paketi aldı. Kahverengi bir kâğıda sarılmış, üstüne de eğri büğrü harflerle Hagrid'den Harry'ye yazılmıştı. Kabaca yontulmuş tahta bir flüt çıktı paketten. Besbelli Hagrid yapmıştı bunu. Harry üfledi - baykuş sesine benzer bir ses duyuldu.
Çok daha küçük olan ikinci paketten bir not çıktı.
Noel kartını aldık; armağanını ilişik'e gönderiyoruz. Vernon Enişte ile Petunia Teyze. Nota bir ianecik bozukluk para, elli pens iliştirilmişti.
"Beni unutmamışlar," dedi Harry.
Ron elli pensten büyülenmişti sanki
"Acayip!" dedi. "Biçimi ne tuhaf! Pan mı bu?"
"Senin olsun," dedi Harry; Ron'un ne kadar sevindiğini görünce güldü. "Hagrid, teyzem, eniştem - ötekileri kim yollamış acaba?"
Ron, yüzü pembeleşerek, yamru yumru bir paketi gösterdi, "Şunun kimden geldiğini biliyorum galiba," dedi. "Annemden. Ona kimseden armağan beklemediğini söylemiştim - ah, olamaz," diye homurdandı sonra. "Sana Weasley kazağı örmüş."
Harry kâğıdı yırtarak paketi açmıştı bile. İçinden el örgüsü zümrüt yeşili bir kazakla evde yapılmış kurabiyeler çıktı.
Ron, kendi paketini açarak, "Bize her yıl kazak örer," dedi. "Benimki hep vişne çürüğüdür."
Harry, "Beni de düşünmesi ne kadar güzel," dedi; bir kurabiye attı ağzına - kurabiye de çok tatlıydı doğrusu.
Bir sonraki paketten de tatlı çıktı - Hermione'den koca bir kutu Çikolatalı Kurbağa.
Bir tek paket kalmıştı şimdi. Harry onu kaldırıp şöyle bir yokladı. Çok hafifti. Sonra açtı.
Sıvıya benzer gümüş rengi bir şey kayıverdi yere, kıvrılarak durdu, pırıl pırıl parlıyordu. Ron'un soluğu kesilmişti sanki.
“Bunları duymuştum," dedi fısıltıyla. Hermione'nin armağanını, Binbir Çeşit fasulye Şekerlemesi kurusunu yatağa bıraktı. "Eğer düşündüğüm şeyse bu - çok ender bulunan, çok değerli bir şeydir."
"Nedir bu?"
Harry, parlayan gümüş rengi kumaş parçasını yerden aldı. Dokununca bir tuhaf geliyordu insanın eline. Sudan dokunmuş bir kumaştı sanki.
Yüzünde derin bir hayranlıkla, "Bir Görünmezlik Pelerini bu," dedi Ron. "Evet - denesene."
Harry, pelerini sırtına attı; Ron bir çığlık kopardı.
"Öyle! Aşağı bak!"
Harry ayaklarına baktı; ama ayakları ortada yoktu. Ayna'ya koştu. Kendini gördü. Bedeni yok olmuştu, sadece kafası sallanıyordu havada. Pelerini başına çekti, görüntüsü bütün bütüne siliniverdi.
Ron, "Bir de not var!" dedi ansızın. "İçinden bir not düştü!"
Harry pelerini çıkarıp mektubu kaptı. Daha önce hiç görmediği incecik, süslü harflerle şunlar yazılıydı:
Baban ölmeden önce bunu bana bıraktı. Sana vermenin sırası geldi.
Onu iyi kullan. Mutlu Noaller dilerim.
İmza yoktu. Harry gözlerini nottan ayıramıyordu. Ron hayran hayran pelerine bakıyordu.
"Bunlardan biri için her şeyimi verirdim," dedi. "Her şeyimi. Ne oldu?"
"Yok bir şey," dedi Harry. Bir gariplik çökmüştü içine. Pelerini kim yollamıştı? bir zamanlar gerçekten babasının mıydı?
Bir şey düşünmeye, söylemeye fırsat kalmadan yatakhane kapısı açıldı, Fred ve George Weasley daldı içeri. Harry pelerini hemen ortadan kaldırdı. Onu bir başkasına göstermek istemiyordu daha.
"Mutlu Noeller!"
"Baksana - Harry de bir kazak almış!"
Fred de, George da birer mavi kazak giymişlerdi; birinin üstünde kocaman sarı bir F, ötekinin üstünde de kocaman sarı bir G vardı.
Harry'nin kazağını kaldırıp göstererek, "Ama onunki bizimkinden güzel," dedi Fred. "Aileden biri değilsen daha özen gösteriyor."
George, "Sen niye kazağını giymiyorsun, Ron?" diye sordu. "Hadi, giy şunu, hem güzel, hem sıcacık tutuyor."
Ron, kazağı gönülsüzce kafasından geçirirken, "Nefret ediyorum vişne çürüğünden," dedi.
"Seninkinin üstünde harf yok," dedi George. "Adını hiç unutmadığını düşünüyor herhalde. Ama biz de aptal değiliz ya - birimizin adı Gred, birimizin adı Forge"
"Nedir bu gürültü?"
Percy Weasley kapıdan başını uzattı, bütün bunları onaylamıyor gibiydi. O da armağanlarını aça aça gelmişti herhalde, koluna kocaman bir kazak açmıştı çünkü; Fred kazağı çekip aldı.
"P var! Herhalde Parlak Öğrenci anlamındadır! Hadi, Percy, giy şunu. Bak, biz hepimiz giydik. Harry'de bile var."
ikizler kazağı kafasından geçirmeye çalışırken, "Ben - istemiyorum -" diye homurdandı Percy; bu arada gözlüğü de düşmüştü.
George, "Bugün Sınıf Başkanlarıyla birlikte olmayacaksın," dedi. "Noel'de aile bir araya gelir."
Kazaktan kollarım bile geçirmesine fırsat vermeden Percy'yi karga tulumba odadan çıkardılar.
Harry hayatında böyle Noel yemeği yememişti. Nar gibi kızarmış yüz besili hindi, dağ gibi kızarmış, haşlanmış patates yığınları, tabaklar dolusu salam, kâseler dolusu tereyağlı bezelye, salçalar, yabanmersini sosları - adım başı da büyücü maytapları. Bu olağanüstü maytaplar, Dursley'lerin aldığı, içlerinden karton şapkalı küçücük plastik oyuncaklar fışkıran o incecik Muggle maytaplarına hiç mi hiç benzemiyordu. Harry, bir büyücü maytabı aldı Fred'le, maytap patlamakla kalmadı, top gibi gümbürdeyerek onları mavi bir dumana sardı, içinden de bir amiral şapkasıyla birkaç canlı fare çıktı. Yüce Masa'da, sivri büyücü külahı yerine çiçekli bir takke giymiş olan Dumbledore, Profesör Flitwick'in anlattığı fıkraya gülmekteydi.
Hindiden sonra alev alev Noel pastaları geldi. Diliminin içinden çıkan gümüş Orak'la az kalsın dişi kırılıyordu Percy'nin. Harry, şarap istedikçe kıpkırmızı kesilen Hagrid'e bakıyordu; sonunda Profesör McGonagall'ı yanağından öptü Hagrid; silindir şapkası yana yatmıştı Profesör McGonagall'ın, Harry onun kızmadığım görünce şaşırdı.
Sonunda masadan ayrıldığında, Harry'nin kucağı maytaplardan çıkanlarla doluydu, içlerinde bir yığın ışıklı patlamaz balon, bir kendi-siğilini-kendin-yap seti, bir de yepyeni büyücü satrancı takımı vardı. Beyaz fareler ortadan yok olmuşlardı, Harry onların Mrs Norris'e Noel yemeği olabileceklerini düşünerek üzüldü.
Harry ile Weasley'ler, bahçede korkunç bir kartopu savaşma tutuşarak mutlu bir öğleden sonra geçirdiler. Sonra, titreyerek, sırılsıklam, soluk soluğa, Gryffindor ortak salonundaki ocağın başına çöktüler. Harry, satranç takımının açılışını yaptı, Ron'un karşısında unutulmaz bir yenilgiye uğradı. Percy yardım etmeye kalk-masaydı belki o kadar da ezilmezdi.
Hindili sandviçlerini, tatlılarını, pastalarını yiyip çaylarını da yudumladıktan sonra herkesin üstüne bir ağırlık çöktü, Percy'nin, başkanlık rozetini çaldıkları için, Gryffindor koridorlarında Fred'le George'u kovalamasını seyrettiler.
Ömrü boyunca Harry'nin geçirdiği en güzel Noel'di bu. Yine de bütün gün kafasını bir şey kurcaladı durdu. Ancak yatağına uzanıp da bir başına kalınca rahat rahat düşünebildi bunu: Görünmezlik Pelerini'ni kim göndermişti acaba?
Ron, karnı hindiyle, pastayla dolu, yatağının yanındaki perdeleri çeker çekmez uykuya dalmıştı, kendisini tedirgin edecek bir konu da yoktu. Harry yatağının altına eğilip Pelerin'i çıkardı.
Babasının... bir zamanlar babasınındı bu. İpekten bile yumuşak, havadan bile hafif olan kumaş ellerinden kayıp gidiyordu. Notta ne yazılıydı: Onu iyi kullan.
Hemen denemeliydi onu, şimdi. Yatağından çıkıp Pelerin'e sarındı. Bacaklarına bakınca ay ışığından, gölgelerden başka bir şey göremedi. Çok tuhaf bir duyguydu bu.
Onu iyi kullan.
Ansızın uyandı Harry. Bu Pelerin'le bütün Hogwarts, önünde açılıvermişti. O karanlıkta, o sessizlikte bir heyecan kapladı bütün bedenini. Bununla her yere gidebilirdi, her yere, Filch de farkına bile varmazdı.
Ron uykusunda homurdandı. Harry onu uyandırsa mıydı acaba? Ama bir şey ona engel oldu - babasının Pelerin'i - bu kere - ilk kere - tek başına hareket etmek istiyordu.
Süzülerek yatakhaneden çıktı, merdivenden indi, ortak salonu da arkada bırakıp resimdeki delikten geçti.
Şişman Kadın, cırtlak sesiyle, "Kim var orada?" diye sordu. Hiçbir şey söylemedi Harry. Hızlı hızlı koridorda yürüdü.
Nereye gitmeliydi? Durdu, yüreği gümbür gümbür, düşündü. Birdenbire aklına geldi. Kitaplıktaki Kısıtlı Bölüm. İstediği kadar okuyabilecekti orada, Flamel'in kim olduğunu buluncaya kadar. Görünmezlik Pelerini'ne sımsıkı sarılarak yola koyuldu.
Kitaplık ürkütücüydü, karanlıktan göz gözü görmüyordu. Harry kitap raflarına giden yolu görebilmek için fenerini yaktı. Fener havada yüzüyor gibiydi sanki, Harry onu elinde tuttuğunu biliyordu gerçi, ama yine de bu görünüm tüylerini ürpertiyordu.
Kısıtlı Bölüm kitaplığın arkasındaydı. O bölümü ötekilerden ayıran ipin üstünden dikkatle atladı, kitap adlarını okuyabilmek için fenerini kaldırdı.
Pek bir anlam çıkaramadı adlardan. Dökülmüş, soluk yaldızlı harfler, Harry'nin bilmediği dillerde sözcükler oluşturuyordu. Bazı kitapların hiç adı yoktu. Bir kitabın üstünde ise kana benzeyen koyu bir leke vardı. Harry'nin ensesindeki saçlar dimdik oldu. Belki kendisine öyle geliyordu, ama kitaplar arasından bir fısıltının yükseldiğini duyar gibi oldu. Sanki onun orada olmaması gerektiğini biliyorlarmış gibi.
Bir yerden başlamalıydı. Feneri dikkatle yere koyarak en alt rafta ilginç görünüşlü bir kitap aramaya başladı. Gözüne kara cildi gümüş çizgili kocaman bir kitap ilişti. Güçlükle çıkardı onu, kitap çok ağırdı çünkü, dizlerinin üstüne koyarak açtı.
Sessizliği, insanın kanını donduran, kulakları sağır eden bir çığlık bozdu - kitap haykırıyordu! Harry hemen kapattı kapağını, ama çığlık kesilmedi, daha da yükselerek sürüp gitti. Harry geriye doğru sendeledi, fenere çarptı, anında söndü fener. Korkuya kapıldı Harry, dışarıdaki koridorda yaklaşan ayak sesleri duydu - kitabı yine rafa tıkıştırarak tabanları yağladı. Kapıda Filch'le karşılaştı; Filch'in çılgıncasına açılmış gözleri onu göremedi. Harry onun iki yana açılmış kollarının altından süzülerek koridora fırladı, kulaklarında kitabın çığlığı çınlıyordu hâlâ.
Kocaman bir zırhın önünde durabildi ancak. Kitaplıktan öyle bir kaçmıştı ki, nereye gittiğinin farkına bile varmamıştı. Belki de karanlık yüzünden, şimdi nerede olduğunu bilmiyordu. Mutfakların yanında böyle bir zırh olacaktı gerçi, ama orası herhalde beş kat aşağıda kalmıştı.
"Geceleri birinin dolaştığını görürsem hemen size gelmemi söylemiştiniz, Profesör. Biri kitaplığa girmiş -Kısıtlı Bölüm'e."
Harry yüzündeki kanın çekildiğini hissetti. Her nereye geldiyse, Filch oraya kestirme bir yol biliyordu anlaşılan, yumuşak, yapış yapış sesi gittikçe yaklaşıyordu çünkü; dehşet içinde, Snape'in yanıt verdiğini duydu.
"Kısıtlı Bölüm'e mi? Eh, pek uzakta olamazlar, yakalarız."
Filch'le Snape köşeyi dönüp yaklaşırlarken, Harry olduğu yere çakılıp kaldı. Onu göremezlerdi elbet, ama koridor öylesine dardı ki, biraz daha yaklaşacak olurlarsa mutlaka çarparlardı - Pelerin, somut bedenini ortadan kaldırmıyordu.
Olabildiği kadar sessizce, geriledi. Solda aralık bir kapı gördü. Tek umuduydu bu. Soluğunu tutarak, kapıyı kıpırdatmadan içeri süzülmeyi başardı; Snape'le Filch hiçbir şey fark etmediler. Geçip gittiler; Harry, derin derin soluyarak duvara yaslandı, onların uzaklaşan ayak seslerini dinledi. Az kalsın yakayı ele verecekti; ucuz atlatmıştı. Saklandığı odanın nasıl bir yer olduğunu anlayıncaya kadar birkaç saniye geçecekti.
Kullanılmayan bir sınıfa benziyordu burası. Duvar diplerinde masaları, sıraları andıran birtakım eşyalar seçiliyordu karanlıkta, bir de baş aşağı çevrilmiş bir çöp sepeti - ama duvara dayalı bir şey daha vardı ki, sırıtıyordu, sanki biri, ayak altında durmasın diye, onu getirmiş, oraya koymuştu.
Görkemli bir aynaydı bu, pençeye benzeyen iki ayak üstünde, süslü yaldızlı çerçevesiyle tavana kadar uzanıyordu. Tepesine de boydan boya bir yazı işlenmişti: Kelid stra ehru oyt ube cafru oyt on ıvohsi.
Filch'le Snape'ten ses gelmediği için korkusu yatışmaya başlayan Harry, aynaya bakmak istedi; kendini görmeyecekti, ama olsun - yaklaştı.
Çığlık atmamak için ağzını elleriyle kapamak zorunda kaldı. Arkasına döndü hızla. Kitabın haykırışında bile bu kadar çılgınca atmamıştı yüreği - aynada sadece kendini görmemiş, arkasında bir yığın insan daha görmüştü.
Ama oda boştu. Soluk soluğa, yine aynaya döndü usulca. Oradaydı işte, kendi yansımasını gördü, yüzü korkudan bembeyaz kesilmişti, arkasında en az on kişi daha vardı. Harry omzunun üstünden baktı - kimseler yoktu yine. Yoksa onlar da mı görünmezdi? Görünmez insanlarla dolu bir odaya mı girmişti, aynanın özelliği, ister görünür olsun, ister görünmez olsun, her şeyi yansıtmak mıydı?
Aynaya bir daha baktı. Kendi görüntüsünün arkasında duran bir kadın ona gülümsüyor, el sallıyordu. Kolunu uzattı, eli bir şeye değmedi. Kadın orada olsaydı ona dokunurdu, görüntüleri öylesine yakındı ki -ama havadan başka bir şey duymadı - kadın da, ötekiler de varlıklarını sadece aynada sürdürüyorlardı.
Çok güzel bir kadındı bu. Koyu kızıl saçları vardı, gözleri ise - gözleri tıpkı benim gözlerime benziyor, diye düşündü Harry, aynaya biraz daha yaklaştı. Yemyeşil - biçim aynı... Kadının ağladığım fark etti; gülümsüyordu, ama aynı anda da ağlıyordu. Yanında oturan uzun boylu, siyah saçlı, ince adam kolunu onun omzuna dolamıştı. Gözlük vardı gözünde, saçları dağınıktı. Arkası, tıpkı Harry'nin saçları gibi, yatmamıştı.
Harry o kadar yaklaşmıştı ki aynaya, burnu neredeyse kendi görüntüsüne değecekti.
"Anne?" diye fısıldadı. "Baba?"
Ona gülümseyerek baktılar sadece. Harry aynada ötekilerin de yüzlerine bakınca, hepsinin gözlerinin kendi gözleri gibi yeşil olduğunu gördü, burunları da aynıydı, ufak tefek ihtiyar bir adamın dizleri ise tıpkı
Harry'ninkiler gibi top toptu - yaşamı boyunca ailesini ilk kere görüyordu Harry.
Potter'lar gülümseyerek el salladılar ona, Harry de onlara özlemle baktı - ellerini aynaya dayamıştı - sanki uzanıp da ailesine dokunacakmış gibi. Büyük bir acı duyuyordu içinde - yarı sevinç, yarı hüzün.
Orada ne kadar kaldı, bilmiyordu. Görüntüler silinmedi - baktı, baktı - sonunda uzaklardan bir gürültüyle kendine geldi. Kalamazdı artık, yatağına dönmeliydi. Gözlerini annesinin yüzünden kaçırarak, "Döneceğim," diye fısıldadı, odadan hızla çıktı.
Ron, ters ters, "Beni uyandırabilirdin," dedi.
"Bu gece gelebilirsin. Yine gideceğim, sana aynayı
göstereyim."
Ron, "Annenle babanı görmek isterim," dedi merakla.
"Ben de senin aileni görmek isterim, bütün Weas-ley'leri - bana bütün kardeşlerini gösterirsin, hepsini."
"Zaten ne zaman istersen görebilirsin onları," dedi Ron. "Bu yaz bizim eve gelmen yeter. Neyse, belki sadece ölüleri gösteriyordur. Ama Flamel'ı bulamaman yazık olmuş doğrusu. Biraz salam alsana, hiçbir şey yemeyecek misin?"
Harrynin içinden yemek yemek gelmiyordu. Annesiyle babasını görmüştü, o gece bir daha görecekti. Flamel'ı unutmuş gibiydi. Sanki pek önemi yoktu bunun artık. Üç başlı köpeğin neyi beklediği kimin umurundaydı? Snape onu çalsa bile ne çıkardı?
"İyi misin?" dedi Ron. "Bir tuhaf görünüyorsun."
Harry'nin en büyük korkusu aynalı odayı bulamamaktı. Ertesi gece Ron'u da Pelerin'in altına alıp ağır ağır yola koyuldu. Kitaplıktan çıktıktan sonra izlediği yolu hatırlamaya çalıştı. Karanlık geçitlerde bir saat kadar dolaştılar.
"Donuyorum," dedi Ron. "Unutalım bunu, dönelim."
"Hayır!" diye fısıldadı Harry. "Buralarda bir yerde olacak."
Ters yöne süzülen uzun boylu bir cadı hayaletinin yanından geçtiler, başka kimseyle karşılaşmadılar. Ron ayaklarının donduğundan yakınmaya başlamıştı ki, Harry zırhı gördü.
"Burası - evet - burası!"
Kapıyı iterek açtılar. Harry Pelerin'i çıkarıp attı sırtından, aynaya koştu.
Oradalardı. Onu görünce, annesiyle babasının yüzleri ışıdı.
"Gördün mü?" diye fısıldadı Harry.
"Ben bir şey göremiyorum."
"Bak! Hepsi orada - hepsi..."
"Sadece seni görebiliyorum."
"Doğru dürüst bak, benim durduğum yerde dur."
Yana çekildi, ama Ron aynanın önüne geçince, o da ailesini göremez oldu; çizgili pijamasıyla Ron'u görüyordu sadece.
Ama Ron, büyülenmiş gibi, kendi görüntüsüne dikmişti gözlerim.
"Bana bak!" dedi.
"Aileni görebiliyor musun yanında?"
"Hayır - tek başımayım - ama değişmişim - daha büyümüşüm sanki - Öğrenciler Başkanı'yım!"
“Ne?"
"Evet - Bill'in taktığı rozetten var göğsümde - elimde de Okul Kupası'yla Quidditch Kupası - Quidditch kaptanı da olmuşum!"
Ron, gözlerini bu inanılmaz görüntüden ayırıp heyecanla Harry'ye baktı.
"Bu ayna geleceği de mi gösteriyor dersin?"
"Nasıl olur? Ailemde herkes öldü - bir daha bakayım-"
"Dün bütün gece baktın, bırak, azıcık da ben bakayım."
"Elinde Quidditch Kupası varsa var, ne olmuş yani? Ben annemle babamı görmek istiyorum."
"İtme beni -"
Ansızın koridorda kopan bir gürültü tartışmayı sona erdirdi. Ne kadar yüksek sesle konuştuklarının farkında bile olmamışlardı.
"Çabuk!"
Ron Pelerin'i tarn sırtlarına çekmişti ki, Mrs Norris'in ışıl ışıl gözleri belirdi kapıda. Ron'la Harry hiç kıpırdamadan öylece durdular, aynı şeyi düşünüyorlardı - Pelerin kedilerde de işe yarıyor muydu acaba? Kendilerine yüzyıllar gibi gelen bir bekleyişten sonra, Mrs Norris dönüp gitti.
"Güvenli değil burası - Filch'i çağırmaya gitmiştir, mutlaka bizi duydu. Hadi."
Ron, Harry'yi sürükleyerek odadan çıkardı.
Ertesi sabah kar hâlâ erimemişti.
Ron, "Satranç oynar mısın, Harry?" diye sordu.
"Hayır."
"Aşağı inip Hagrid'i görmeye gitsek?"
"Hayır... sen git..."
"Ne düşündüğünü biliyorum, Harry, aynayı düşünüyorsun. Bu gece gitme."
"Neden?"
"Bilmiyorum, içimde kötü bir his var - hem zaten Filch'ten, Snape'ten, Mrs Norris'ten yakayı zor sıyırdın. Seni görmezlerse görmesinler. Ya sana çarparlarsa? Ya bir şey devirirsen?"
"Hermione gibi konuşuyorsun."
"Ciddiyim, Harry, gitme."
Ama Harry'nin bir tek düşünce vardı kafasında, o da aynaya gitmekti, Ron da kendisini durduramazdı.
Üçüncü gece yolu çok daha çabuk buldu. Öyle hızlı yürüyordu ki, aklı başında birinin edemeyeceği kadar gürültü ediyordu, ama kimseyi görmedi.
İşte annesiyle babası karşısındaydı, gülümsüyorlardı, büyükbabalarından biri de keyifle baş sallıyordu. Harry aynanın tam karşısına, yere oturdu. Bütün geceyi orada, ailesinin yanında geçirmesine hiçbir şey engel olamazdı. Hiçbir şey.
Sadece -
"Eee - demek yine geldin, Harry?"
Harry bütün içinin buz kestiğini sandı. Arkasına baktı. Duvarın dibindeki sıralardan birinde Albus Dumbledore oturmaktaydı. Harry, ona fark etmeden dosdoğru aynaya gılmişti herhalde.
"Sizi - sizi görmedim, efendim."
"Görünmez olmak görme gücünü de azaltıyor galiba," dedi Dumbledore; Harry onun gülümsediğini görünce biraz rahatladı.
Dumbledore, sıradan kalkıp Harry'nin yanına çöktü. "Demek, sen de, senden önceki yüzlerce kişi gibi, Kelid Aynası'nın yarattığı mutluluğu buldun."
"Adının bu olduğunu bilmiyordum, efendim."
"Ama özelliğini anlamışsındır herhalde."
"Şey - ailemi gösteriyor bana -"
"Ron'u da Öğrenciler Başkanı olarak gösterdi.''
"Nereden biliyorsunuz?"
Dumbledore, yumuşak bir sesle, "Görünmez olmak için bir pelerin gerekmez bana," dedi. "Şimdi söylo bakalım, Kelid Aynası bizlere ne gösteriyor?"
Harry başını iki yana salladı.
"Ben söyleyeyim. Dünyanın en mutlu insanı, Kelid Aynası'nı sıradan bir ayna gibi kullanan insandır, ona bakınca kendini olduğu gibi görür. Anlatabildim mi?"
Harry düşündü. Sonra ağır ağır, "Ne istediğimizi gösteriyor bize... görmek istediğimizi..." dedi.
Dumbledore, "Hem evet, hem hayır," dedi usulca. "Bu ayna yüreklerimizin derinliklerinde yatan tutkuları, istekleri gösterir bize. Aileni hiç bilmedin sen, onları görürsün. Kardeşleri tarafından ezilen Ronald Weasley, kendisini onlardan üstün görür. Ama bu ayna bizi bilgiye, doğruya götürmez. Gösterdiklerinin gerçek olmadığını bilmeyenler onun önünde eriyip gitmişlerdir ya da akıllarını kaçırmışlardır.
"Ayna yarın yeni bir binaya götürülecek, Harry, bir daha gidip bakma ona. Günün birinde karşına çıkarsa da, hazırlıklı ol. Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmak doğru değildir, unutma bunu. Hadi, şimdi o eşsiz Pelerin'i sırtına geçir, yatağına git."
Harry ayağa kalktı.
"Efendim - Profesör Dumbledore? Size bir şey sorabilir miyim?"
Dumbledore gülümsedi. 'Tabii, sordun ya zaten. Ama istersen bir şey daha sorabilirsin."
"Ayna'ya bakınca siz ne görüyorsunuz?"
"Ben mi? Elimde bir çift yün çorapla kendimi görüyorum."
Harry boş boş baktı.
"İnsanın hiç yeteri kadar çorabı olmuyor," dedi
  Alıntı ile Cevapla