|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 5 - Şamarcı Söğüt
Yaz tatilinin sonu, Harry'ye göre pek çabuk geldi. Hogwarts'a geri dönmek istiyordu, ama Kovuk'ta geçen bir ayda ömrünün en mutlu günlerini yaşamıştı. Dursley'leri ve Privet Drive'da bir daha göründüğünde nasıl buyur edileceğini düşündükçe, Ron'u kıskanmaktan kendini alamıyordu.
Son akşamlarında Mrs Weasley, sihir marifetiyle, Harry'nin en çok sevdiği şeylerin hepsini içeren ve ağız sulandırıcı cinsten bir melas pudingiyle noktalanan görkemli bir yemek hazırladı. Fred ve George, akşamı bir Filibuster maytaplan gösterisiyle sona erdirdiler. Mutfağı, en azından yarım saat sureyle tavandan duvara zıplayıp duran kırmızı ve mavi yıldızlarla doldurdular. Derken sıra son bir fincan sıcak çikolataya, sonra da yatağa geldi.
Ertesi sabah yola çıkmak çok vakit aldı. Horoz öter ötmez kalkmışlardı, ama nasılsa daha yapacak pek çok iş var gibiydi. Mrs Weasley keyifsiz bir şekilde, yedek çorap ve tüy kalemleri arayarak sağa sola koşturuyordu, insanlar yarı yarıya giyinmiş, ellerinde kızarmış ekmek dilimleriyle merdivenlerde birbirine çarpıyordu. Mr Weasley ise Ginny'nin sandığını arabaya taşırken bahçede serseri bir tavuğa çarpıp düştü, az daha boynu kırılıyordu.
Harry sekiz kişinin, altı büyük sandığın, iki baykuşun ve bir farenin nasıl olup da küçük bir Ford Anglia'ya sığacağını anlamıyordu. Mr Weasley'nin eklediği özellikleri hesaba katmamıştı, tabii.
Bagajı açarak, sandıklar kolayca sığacak şekilde nasıl sihirle genişletilmiş olduğunu Harry'ye gösterirken, "Molly'ye tek kelime etmek yok ha," diye fısıldadı.
Sonunda hepsi arabaya binince, Mrs Weasley, Harry, Ron, Fred, George ve Percy'nin yan yana rahat rahat oturduğu arka koltuğa baktı ve, "Muggle'lar gerçekten de sandığımızdan çok şey biliyor, değil mi?" dedi. O ve Ginny, bir park sırasına benzeyecek şekilde uzatılmış ön koltuğa geçtiler. "Yani, dışardan bakınca bu kadar geniş olduğunu hiç anlamazsınız, değil mi?"
Mr Weasley motoru çalıştırdı. Yuvarlana yuvarlana bahçeden dışarı çıkarlarken, Harry eve son kez bakmak için arkasına döndü. Onu ne zaman yeniden göreceğini merak etmesine fırsat kalmadan geri döndüler: George, Filibuster maytap kutusunu unutmuştu. Ondan beş dakika sonra da bahçede kayarak durdular ki Fred süpürgesini almak için eve girebilsin. Ginny feryat edip güncesini unuttuğunu söylediğinde hemen hemen otoyola çıkmışlardı. O yeniden güçbela arabaya tırmandığında ise çok gecikmişlerdi, herkesin de sinirleri gerilmişti.
Mr Weasley önce saatine, sonra karısına baktı.
"Molly, canım..."
"Hayır, Arthur."
"Kimse görmez. Buradaki küçük düğme, benim koyduğum bir Görünmezlik Motoru. Bizi havalandırır, sonra da bulutların üzerinde uçarız. 10 dakikada orada oluruz, kimsenin de haberi olmaz..."
"Hayır, dedim, Arthur, gün ışığında olucak şey değil."
King's Cross'a on bire çeyrek kala vardılar. Mr Weasley yolu koşarak geçip sandıklar için araba buldu. Sonra da, bir telaş, hepsi istasyona koştu.
Harry bir yıl önce Hogwarts Ekspresi'ne binmişti. İşin zor yanı, Muggle gözlerine görünmeyen Peron Dokuz Üç Çeyrek'e girmekti. Bunu yapmak için dokuz ve on sayılı peronları ikiye bölen katı bir bölmenin içinden geçmeniz gerekiyordu. İnsanın canı acımıyordu, ama Muggle'lardan hiçbiri sizi yok olurken fark etmesin diye dikkat etmek gerekiyordu.
Bölmeden geçip kayıtsız bir edayla yok olmak için sadece beş dakikaları kaldığını gösteren tepedeki saate endişeyle bakan Mrs Weasley, "Önce Percy," dedi.
Percy hızla ilerledi ve yok oldu. Mr Weasley onu izledi, sonra da Fred ve George gitti.
Mrs Weasley, Harry ve Ron'a, "Ben Ginny'yi alıyorum, siz ikiniz de hemen bizim arkamızdan gelin” dedi. Ginny’nin elini sıkı sıkı tutup yürüdü. Göz açıp kapayana kadar gitmişlerdi.
"Beraber gidelim, bir dakikamız kaldı," dedi Harry'ye.
Harry, Hedwig'in kafesinin sandığının üstüne güvenli bir şekilde tutturduğundan emin olduktan sonra, el arabasını bölmeyle karşı karşıya gelecek şekilde sürdü. Kendinden son derece emindi. Bu iş Uçuç tozu kullanmanın yarısı kader bile rahatsız değildi. İkisi de el arabası tutamaklarının üzerine eğildiler ve gittikçe hızlanarak azimle bölmeye doğru yürüdüler. Birkaç metre kala bir koşu kopardılar ve...
KÜÜT.
Her iki el arabası da bölmeye çarpıp geriye savruldu. Ron'un sandığı gümbürtüyle yere düştü. Harry dengesini kaybedip yuvarlandı, Hedwig'in kafesi ise parlak zemine çarptı, Hedwig canhıraş çığlıklar atarak, yuvarlanarak uzaklaştı. Çevrelerindeki herkes onlara baktı, yakındaki bir bekçi de, "Ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz siz?" diye bağırdı.
Harry kalkarken kaburgalarını tutarak, "El arabasının kontrolünü kaybettim” dedi soluk soluğa. Ron, Hedwig'i yerden kaldırmaya koştu. Kuş öyle bir kıyamet koparmıştı ki, çevrelerindeki kalabalıktan hayvanlara zalimce davranmakla ilgili mırıltılar yükselmeye başlamıştı.
Harry dişlerinin arasından Ron'a, "Niye geçemiyoruz?" dedi.
"Bilmem..."
Ron çılgın gibi etrafa baka. On kadar meraklı hâlâ onları izliyordu.
"Treni kaçıracağız," diye fısıldadı. "Geçişin niye kendini kapattığını anlamıyorum..."
Harry midesinin tam ortasında tatsız bir duyguyla başını kaldırıp devasa saate baktı. On saniye... dokuz saniye...
El arabasını ihtiyatla öne doğru sürdü, ta ki bölmeyle tam karşı karşıya gelene kadar. Sonra da bütün gücüyle itti. Katı metal yol vermedi.
Üç saniye... iki saniye... bir saniye...
Ron sersemlemiş halde, "Gitti," dedi. 'Tren gitti. Ya annemle babam dönüp yanımıza gelemezse? Yanında hiç Muggle parası var mı?"
Harry acı acı güldü. "Dursley'ler bana altı yıldır harçlık vermedi."
Ron kulağını soğuk bölmeye yapıştırdı.
Gergin bir halde, "Hiçbir şey duyamıyorum," dedi. "Ne yapacağız şimdi? Annemle babamın dönüp yanımıza gelmesi ne kadar vakit alır, bilmiyorum."
Etraflarına baktılar. İnsanlar hâlâ onları gözlüyordu, daha çok da Hedwig'in bitmek tükenmek bilmez feryatları yüzünden.
"Bence en iyisi gidip arabanın yanında beklemek. Çok fazla dikkat çekiy..."
"Harry!" dedi Ron, gözleri parlayarak. "Araba!"
"N'olmuş arabaya?"
"Onunla Hogwarts'a uçabiliriz!"
"Ama ben sanıyordum ki..."
"Burda takıldık kaldık, tamam mı? Ve okula da gitmemiz gerek, ha? Eğer gerçekten acil bir durum varsa, yaşı tutmayan büyücülerin bile sihir kullanmasına izin verilir. Kısıtlama'nın on dokuzuncu bölümü mü ne..."
Harry'nin panik duygusu birden heyecana dönüştü.
"Uçurabilir misin?"
Ron el arabasını çıkışa döndürerek, "Sorun değil," dedi. "Hadi, gidelim. Acele edersek Hogwarts Ekspresi'ni izleyebiliriz."
Meraklı Muggle'lar kalabalığının arasından geçerek istasyondan çıktılar, eski Ford Anglia'nın park edilmiş olduğu yan yola geldiler.
Ron asasının birkaç dokunuşuyla mağarayı andıran bagajı açtı. Sandıklarını gerisin geri içeri koydular, Hedwig'i arka koltuğa yerleştirip kendileri öne oturdular.
Asasının bir başka dokunuşuyla marşı çalıştıran Ron, "Dikkat et, kimse bize bakıyor olmasın," dedi. Harry başım pencereden çıkardı: İlerdeki anayolda trafik gürültüyle akıyordu, ama onların sokağı boş görünüyordu.
"Tamam "
Ron, gösterge tablosundaki minik gümüş bir düğmeye bastı, içinde bulundukları araba gözden kayboldu onlar da. Harry altındaki koltuğun titrediğini hissediyordu, motorun sesini duyuyordu, dizlerindeki elleriyle burnunun üstündeki gözlüğünü de hissediyordu. Ama görebildiği kadarıyla, park edilmiş arabalarla dolu pis bir sokakta yerin biraz yukarısında havada uçan bir çift gözbebeğiydi.
Sağından Ron'un sesi, "Gidelim hadi," dedi.
Yer ile iki yandaki kirli bunlar aşağıda kaldı, araba yükselince gözden uzaklaştı. Birkaç saniye sonra bütün Londra, dumanlı ve ışıl ışıl, altlarında yatıyordu.
Derken patlamayı andıran bir ses duyuldu, arabayla Harry ve Ron yeniden görünür hale geldiler.
"Hey," dedi Ron, Görünmezlik Motoru'nü kurcalayarak. "Bozuk..."
İkisi birden düğmeyi yumruklamaya koyuldular. Araba kayboldu. Sonra bir anda geri döndü.
"Sıkı tutun!" Ron ayağını gaz pedalına bastırdı, dosdoğru alçaktaki pamuk gibi bulutların arasına daldılar. Her şey donuk ve puslu bir hal aldı.
Her yandan üstlerine bastıran kalın bulut kitlesine gözlerini kırpıştırarak bakan Harry, "Şimdi ne yapacağız?" dedi.
"Hangi yönde gittiğimizi anlamak için treni görmemiz gerek."
"Aşağı in öyleyse, çabucak..."
Gene bulutların altına düştüler, koltuklarında dönerek aşağıyı süzdüler...
"Görüyorum!" diye haykırdı Harry. "İleride... orda!"
Hogwarts Ekspresi, kıpkırmızı bir yılan misali, aşağıda ok gibi gidiyordu.
Gösterge tablosundaki pusulayı kontrol eden Ron, "Kuzeye gidiyor," dedi. "Peki, yarım saatte bir kontrol etsek yeter demek ki. Sıkı tutun..." Bir hamlede bulutların içinden yukarı geçtiler. Bir dakika sonra bir güneş ışığı parıltısı içine dalmışlardı.
Bambaşka bir dünyaydı. Arabanın tekerlekleri pamuksu bulut denizinin kenarına değiyordu, gökyüzü kör edici beyazlıktaki güneşin altında parlak, bitmez tükenmez bir maviydi.
"Şimdi tek derdimiz, uçaklar," dedi Ron.
Birbirlerine bakıp gülmeye başladılar, sonra da susamadılar bir türlü.
Sanki akıl almaz bir rüyanın içine atılmıştılar. İnsan ancak böyle yolculuk yapmalı, diye düşündü Harry: Sıcak, parlak güneş ışığıyla dolu, torpido gözünde koca bir karamela paketi olan bir arabayla kar gibi bulut kıvrımları ve kulelerinin yanından geçmek. Hogwarts şatosunun önündeki gepgeniş çimenliğe tereyağından kıl çeker gibi ve pek gösterişli şekilde indiklerinde, Fred ve George'un yüzlerindeki kıskanç ifadeyi görme beklentisi de cabası.
Gittikçe daha kuzeye giderken düzenli olarak treni kontrol ediyorlardı, bulutların altına her indiklerinde başka bir manzarayla karşılaşıyorlardı. Londra kısa sürede gerilerde kalmıştı. Yerini önce derli toplu yeşil tarlalar almış, sonra geniş, morumsu çalılıklar gelmişti. Aşağıda bazen minik, oyuncaktan farksız kiliseleriyle köyler, bazen de rengârenk karıncalan andıran arabalarıyla büyük bir kent görünüyordu.
Ancak olaysız birkaç saatin ardından Harry artık durumun başlangıçtaki kadar eğlenceli olmadığını kabul etmek zorunda kaldı. Karamelalar onları çok susatmıştı ve içecek bir şey yoktu. Ron'la ikisi kazaklarını çıkarmışlardı, ama Harry'nin sırtındaki tişört koltuğunun arkasına yapışmıştı, gözlüğü de terli burnundan aşağı kayıp duruyordu. Artık acayip bulut biçimlerini fark etmeyi bırakmıştı. Özlem içinde binlerce metre aşağıdaki treni düşünüyordu. İnsan orada tombul bir cadının sürdüğü el arabasından buz gibi balkabağı suyu alabilirdi. Neden Peron Dokuz Üç Çeyrek'e geçememislerdi ki sanki?
Saatler sonra, güneş altlarındaki buluttan zemine doğru batmaya başlayıp bulutlan koyu pembe bir renge bururken, Ron karga gibi bir sesle, "Daha da uzakta olamaz, değil mi?" dedi. "Treni kontrol etmeye hazır mısın?"
Tren hâlâ tam altlarındaydı, karla kaplı dağların yanından dolanarak geçiyordu. Bulutların tentesi altında hava daha da karanlıktı.
Ron ayağını gaza bastı ve arabayı yeniden yükseltti ama, tam o bunu yaparken motor inlemeye başladı.
Harry ve Ron birbirlerine endişeli bakışlar attılar.
Ron, "Yoruldu herhalde," dedi. "Daha önce hiç bu kadar uzağa gitmemişti..."
Ve ikisi de, gökyüzü gittikçe kararırken inleme sesinin de gitgide arttığını fark etmiyormuş gibi davrandılar. Yıldızlar karanlıkta tomurcuklanıyordu. Harry kazağını yeniden giydi, cam sileceklerinin sanki durumu protesto ediyormuş gibi daha halsizce hareket etmelerini de görmezlikten gelmeye çalıştı.
"Pek bir şey kalmadı” dedi Ron. Harry'den çok arabayla konuşur gibi bir hali vardı. "Artık pek bir şey kalmadı." Sonra da kaygılı bir edayla gösterge tablosuna okşarcasına vurdu.
Az sonra yeniden bulutların altına indiklerinde, tanıdıkları bir nirengi noktasını karanlıkta görmek için gözlerini kısmaları gerekti.
"işte!" diye haykırdı Harry, Ron'la Hedwig'i de yerlerinden sıçrattı. "Dosdoğru ileride!"
Gölün üzerindeki yarın tepesinde duran Hogwarts şatosunun silueti, birçok kulesiyle karanlık ufka vurmuştu.
Ama araba da titremeye ve yükselti kaybetmeye başlamıştı.
"Hadi," dedi Ron kandırmak istercesine, direksiyonu biraz salladı. "Geldik sayılır, hadi..."
Motor inim inim inledi. Kaportanın altından ince buhar fıskiyeleri fışkırıyordu. Göle doğru uçarlarken Harry kendini koltuğunun kenarlarına sımsıkı yapışmış buldu.
Araba pis bir yalpa vurdu. Camından bakan Harry, suyun düzgün, kara, parlak yüzeyini bir mil aşağıda gördü. Ron'un direksiyondaki parmaklarının boğumları bembeyaz olmuştu. Araba yeniden yalpaladı.
"Hadi," diye mırıldandı Ron.
Gölün üzerindeydiler... şato hemen ilerideydi... Ron ayağını gaza bastı. Bir şeyler gürültüyle şangırdadı, bir cızırtı duyuldu ve motor tamamen sustu.
"Hey," dedi Ron, sessizliğe.
Arabanın burnu düştü. Gittikçe hız alarak düşüyorlardı, dosdoğru kalın şato duvarının üstüne gidiyorlardı.
Ron, direksiyonu tam devir döndürerek, "Haayııır!" diye haykırdı. Araba büyük bir kavis çizerken taş duvara vurmaktan birkaç santimle kurtuldular. Karanlık seraların üzerinde uçtular, sonra sebze tarhını geçtiler, onun ardından da siyah çimenleri. Bu arada boyuna yükselti kaybediyorlardı.
Ron direksiyonu büsbütün bırakıp arka cebinden asasını çıkardı.
"DUR! DUR!" diye bağırdı, bir yandan da gösterge tablosuyla ön cama pat pat vuruyordu. Ama hâlâ aşağı düşüyorlardı, toprak hızla onlara doğru yükseliyordu.
"O AĞACA DİKKAT ET!" diye böğürdü Harry, direksiyona atıldı, ama çok geç...
KÜÜT.
Madenin tahtaya vurmasından çıkan sağır edici patırtıyla koca ağaç gövdesine çarptılar ve yere vurdular. Ezilen kaportanın altından buhar dalgaları çıkıyordu. Hedwig dehşet içinde bağırıyordu. Harry'nin başını ön cama vurduğu yerde golf topu büyüklüğünde bir şiş zonkluyordu. Sağında ise Ron pes perdeden umutsuz bir inilti kopardı.
"İyi misin?" dedi Harry hemen.
Ron, sesi titreyerek, "Asam," dedi. "Asama bak."
Asa kırılmış, nerdeyse ikiye ayrılmıştı. Birkaç kıymığın tuttuğu ucu gevşek gevşek sarkıyordu.
Harry okulda tamir edeceklerinden emin olduğunu söylemek için ağzını açıyordu ama, söze başlayamadı bile. Tam o anda arabanın onun olduğu tarafına bir şey vurdu. Hem de saldıran bir boğanın gücüyle. Bu vuruş onu yana, Ron'a doğru savurdu. Tam o sırada, aynı derecede sağlam bir darbe de arabanın tavanına geldi.
"N'oluyo..."
Ön camdan dışarı bakan Ron soluğunu tuttu, Harry de başını çevirdi ve piton kadar kalın bir dalın ön cama vurduğunu gördü. Çarptıkları ağaç onlara saldırıyordu. Gövdesi neredeyse ortadan ikiye eğilmişti, boğum boğum dallarıyla arabanın erişebildiği her santimetre karesine darbeler indiriyordu.
Bir başka büyük dal kapıda büyük bir göçük meydana getirirken, Ron, "Aaah!" diye bağırdı. Ön cam şimdi yumruk halini almış küçük dalların darbe sağanağı altında titriyordu. Koçbaşı kadar kalın bir başka dal ise, içeri göçüyor gibi olan çatıya kudurmuşçasına vuruyordu...
"Kaç, canını kurtar!" diye bağırdı Ron. Tüm gücüyle kapısına yüklendi, ama bir saniye sonra başka bir dalın acımasız aparkütüyle gerisin geri Harry'nin kucağına düştü.
Tavan çökerken, "İşimiz bitik!" diye sızıldandı. Neyse ki tam o anda arabanın döşemesi titreşmeye başladı - motor yeniden çalışmıştı.
"Geri vites!" diye haykırdı Harry ve araba ok gibi geriye gitti. Ağaç hâlâ onlara vurmaya çalışıyordu. Hızla erişme mesafesinden uzaklaştıkları sırada onları kamçılamaya çalışırken neredeyse topraktan çıkmıştı, köklerinin gıcırdadığını duyabiliyorlardı.
Ron, soluk soluğa, "Ucu ucuna yırttık," dedi. "Aferin, araba."
Ancak araba da artık gücünün son haddine erişmişti. İki şıngırdamayla kapılar açıldı, Harry koltuğunun yan yattığını hissetti. Bir an sonra nemli toprak üzerine serilmişti. Gürültülü pat pat sesleri ona arabanın eşyalarını bagajdan boşalttığını anlattı. Hedwig'in kafesi arabadan uçarak çıktı, havada açıldı. Hedwig de, yüksek öfkeli bir ötüşle, geriye bile bakmadan şatoya doğru hızla uçtu. Sonra göçmüş, çizilmiş halde, buharlar içindeki araba, arka farları öfkeli öfkeli yanarak karanlığın içinde gürleye gürleye uzaklaştı.
Ron arkasından, "Geri dön!" diye bağırdı, kırık asasını sallayarak. "Babam beni öldürecek!"
Ama araba, egzozundan çıkan son bir homurtuyla gözden kaybolmuştu.
Ron, canından bezmiş halde, fare Scabbers'ı almak için eğilerek, "Şansımıza inanabiliyor musun?" dedi. "Çarpabileceğimiz bütün ağaçlar içinde, bize vurarak karşılık verecek bir ağacı seçtik."
Omzunun üstünden geriye, dallarını hâlâ tehdit edici biçimde sallayan ihtiyar ağaca baktı.
Harry, yorgun yorgun, "Hadi," dedi, "yukarı, okula gitsek iyi olacak."
Hiç de hayal ettikleri muzaffer geliş değildi bu. Kaskatı, soğuk ve zedelenmiş halde, sandıklarının ucundan yakaladılar ve onları otlarla kaplı yamaçtan yukarı, okulun meşe ön kapısına doğru çekmeye başladılar.
"Sanırım şölen başlamış bile," dedi Ron. Sandığını ön merdivenin altında bıraktı, ışıklı bir pencereden içeri bakmak için sessizce öte yana geçti. "Hey, Harry, gel de bak Seçme'yi yapıyorlar!"
Harry bir koşu onun yanına gitti, Ron'la ikisi Büyük Salon'u gözlediler. Dört uzun, kalabalık masanın üstünde, havanın ortasında sayısız mum uçuşuyordu, altın tabaklarla kadehleri parlatıyorlardı. Tepede, hep dışarıdaki gökyüzünü yansıtan büyük tavan, yıldızlarla ışıl ısıldı.
Ucu sivri, siyah Hogwarts şapkalarının oluşturduğu ormanın arasından Harry ödü kopmuş gibi görünen birinci sınıfların tek sıra halinde Salon'a girdiğini gördü. Ginny de aralarındaydı, capcanlı Weasley saçları sayesinde rahatça göze çarpıyordu. Bu arada, saçı sımsıkı topuz yapılmış gözlüklü bir cadı olan Profesör McGonagall, meşhur Hogwarts Seçmen Şapkası'nı yeni gelenlerin önündeki bir tabureye yerleştiriyordu.
Her yıl bu eski, yamalı, yıpranmış ve pis şapka, Hogwarts'ın dört binasına (Gryffindor, Hufflepuff, Ravenclaw ve Slytherin) girecek öğrencileri seçerdi. Harry tam bir yıl önce onu başına koyduğunu ve taşlaşmış bir halde kulağına yüksek sesle mırıldandığı kararı beklediğini çok iyi hatırlıyordu. Birkaç dehşet verici saniye boyunca şapkanın onu Slytherin'e, diğerlerinin hepsinden daha fazla karanlık cadı ve büyücü çıkarmış olan binaya vereceğinden korkmuştu. Neyse ki sonunda Ron, Hermione ve geri kalan Weasley'lerle birlikte kendini Gryffindor'da bulmuştu. Geçen yıl Harry ile Ron, Gryffindor'un yedi yıldır Slytherin'i ilk kez yenip Okul Şampiyonluğu'nu kazanmasına yardımcı olmuşlardı.
Küçücük, saçları kurşuni renkli bir oğlan şapkayı başına koymaya çağrılmıştı. Harry'nin bakışları onun üzerinden Okul Müdürü Profesör Dumbledore'un öğretmenler masasından seçimi izlediği yere kaydı.
Dumbledore'un uzun gümüş rengi sakalı ve yarım ay gözlüğü mumların ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Birkaç iskemle ötede Harry, gökzümrüt rengi cüppesiyle Gilderoy Lockhart'ı gördü. En uçta da kocaman, bol saçlı sakallı, kadehinden doya doya içen Hagrid oturuyordu.
Harry, "Dur bakalım..." diye mırıldandı Ron'a. "Öğretmenlerin masasında boş bir iskemle var... Snape nerede?"
Profesör Severus Snape, Harry'nin en az sevdiği öğretmendi. Harry de Snape'in en az sevdiği öğrenci oluyordu. Zalim, alaycı, kendi binası (Slytherin) dışındaki hiçbir öğrencinin sevmediği Snape, iksir dersim okutuyordu.
Ron umutla, "Belki de hastadır!" dedi.
"Belki de ayrılmıştır. Biliyorsun, Karanlık sanatlara Karşı Savunma dersini gene elden k ediyor ve..."
Ron coşkuyla, "Hatta kovulmuş olabilir," dedi. "Yani, herkes ondan nefret
"Ya da," dedi arkalarından gelen buz gibi bir ses, "ikinizin neden okul treniyle gelmediğini duymayı bekliyordur."
Harry hızla arkasına döndü. Orada, kara cüppesi soğuk bir esintiyle dalgalanarak, Severus Snape duruyordu. Sıska, soluk yüzlü, kanca burunlu, omuzlarına kadar inen yağlı saçları olan bir adamdı. Şu anda da, Harry ile Ron'a başlarının adamakıllı dertte olduğunu anlatan bir edayla gülümsüyordu.
"Arkamdan gelin," dedi Snape.
Harry ve Ron, birbirlerine bakmaya bile cesaret edemeyerek onu merdivenlerden yukarı, alev alev yanan meşalelerle aydınlatılmış muazzam, bol yankılı Giriş Salonu'na kadar izlediler. Büyük Salon'dan pek leziz bir yemek kokusu dalga dalga yayılıyordu, ama Snape onları sıcaklık ve ışıktan uzağa, mahzenlere inen dar taş merdivenden aşağı götürdü.
Soğuk geçidin ortasındaki bir kapıyı açıp parmağıyla işaret ederek, "İçeri!" dedi.
Titreyerek Snape'in odasına girdiler. Gölgeli duvarlar boyunca, içlerinde Harry'nin o anda isimlerini bilmeyi pek de istemediği her türlü iğrenç şeyin yüzdüğü büyük cam kavanozlar sıralanmıştı. Şömine karanlık ve boştu. Snape kapıyı kapadı, dönüp onlara baktı.
Yumuşak bir edayla, "Demek," dedi, "tren meşhur Harry Potter ve sadık yardakçısı Weasley için yeterince iyi değil. Gelişimizle bir patırtı koparmak istedik, öyle mi, beyler?'
"Hayır, efendim, King's Cross'taki bölme yüzünden, o..."
"Sus!" dedi Snape soğuk soğuk. "Arabayı ne yaptınız?"
Ron yutkundu. Bu, Shape'in, Harry'de, düşünceleri okuyormuş izlenimini ilk uyandırışı değildi. Ama bir ân sonra Snape bugünün Akşam Postası sayısını açınca,meseleyi anladı.
Onlara manşeti göstererek Görüldünüz," diye tısladı. "UÇAN FORD ANGLIA, MUGGLE'LARI ŞAŞKINA ÇEVİRİYOR". Yüksek sesle okumaya başladı: "Londra'da iki Muggle, Postane kulesi üstünden uçan eski bir araba gördüklerinden eminler... öğleyin Norfolk'ta Mrs Heuy Ehyliss çamaşırlarını asarken... Peebles'lı Mr An-gus Fleet polise bildirdi' ... toplam altı-yedi Muggle. Sanırım baban Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi'nde çalışıyor, değil mi?" dedi, Ron'a bakıp daha da pis pis gülümseyerek. "Vay vay vay... öz oğlu..."
Harry kendini, çılgın ağacın daha büyük dallarından biriyle midesine çok kuvvetli bir darbe yemiş gibi hissetti. Eğer bir tek kişi bile Mr Weasley'nin arabayı büyülediğini anlayacak olursa... bunu hiç düşünmemişti...
"Parkta arama yaparken, çok değerli bir Şamara Söğüt'e hatırı sayılır ölçüde hasar verildiğim fark ettim," diye devam etti Snape.
Ron, "O ağaç bize, bizim ona verdiğimizden daha fazla zarar verdi," diye patladı.
"Sus dedim! Ne yazık ki benim binamda değilsiniz ve sizi okuldan atma kararı bana ait değil. Şimdi gidip bu mutluluk verici yetkiye sahip olan insanları çağıracağım. İkiniz de burada bekleyin."
Harry ve Ron, bembeyaz yüzlerle birbirlerine baktılar. Harry artık karnının açlığının bile farkında değildi. Şu anda kendini son derece hasta hissediyordu. Snape'in masasının arkasındaki rafta yeşil bir sıvıya sarkıtılmış uzun, çamurumsu şeye bakmamak için kendini zorladı. Snape, Gryffindor binasının başında olan Profesör McGonagall'ı almaya bile gitmiş olsa daha iyi durumda sayılmazlardı. Snape'ten daha adil olabilirdi, ama gene de kurallara son derece bağlıydı.
On dakika sonra Snape döndü, elbette ki yanında Profesör McGonagall vardı. Harry daha önce de birkaç kez Profesör McGonagal 'ı kızgın görmüştü ama, ya ağzının ne kadar incelebileceğini unutmuştu ya da onu daha önce hiç bu kadar kızgın görmemişti. Girer girmez asasını kaldırdı. Harry de, Ron da oldukları yere sindiler, ama o asasını sadece boş şömineye doğru tuttu, birden alevler parladı.
"Oturun," dedi, ikiside geri geri şöminenin yanındaki iskemlelere gittiler.
Profesör McGonagall gözlüğü tekinsiz bir şekilde parıldayarak, "Açıklayın” dedi.
Ron istasyonda onların geçmesine izin vermeyen bölmeden alarak, hikâyeye başladı.
"... yani başka şansımız yoktu, Profesör, trene binemiyorduk."
Profesör McGonagall, soğuk bir edayla Harry'ye, "Niye bize baykuşla mektup yollamadınız?" diye sordu. "Senin bir baykuşun olsa gerek."
Harry ağzı açık ona bakakaldı. Besbelli yapmaları gereken buydu, ama ancak o söyleyince anlayabilmişti.
"Ben... ben düşünemedim..."
"Bu," dedi, Profesör McGonagall, "hemen belli oluyor".
Kapı vurulunca, her zamankinden daha da memnun görünen Snape açtı. Müdür Profesör Dumbledore orada duruyordu.
Harry'nin bütün vücudu uyuştu. Dumbledore fevkalade ciddi görünüyordu. Adamakıllı kemerli burnunun üzerinden onlara baktı. Harry birden kendini, keşke Ron'la ikisi hâlâ Şamarcı Söğüt'ten dayak yiyor olsalar diye düşünürken buldu.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Dumbledore, "Lütfen bunu neden yaptığınızı açıklayın," dedi.
Bağırsa daha iyi olurdu. Harry onun sesindeki hayal kırıklığından nefret etti. Nedense gözlerine bakamadığı için, dizlerine doğru konuştu. Dumbledore'a, büyülü arabanın sahibinin Mr Weasley olduğu dışında her şeyi anlattı, işin o kısmına sanki Ron'la ikisi istasyonun dışında tesadüfen uçan bir araba bulmuşlar süsü verdi. Dumbledore'un işin aslını hemen anlayacağından emindi, ama müdür araba hakkında hiçbir şey sormadı. Harry sözlerini bitirince de, gözlüğünün arkasından onlan süzmeye devam etti.
Ron, umutsuz bir sesle, "Gidip eşyalarımızı toplayalım," dedi.
Profesör McGonagall, "Sen neden söz ediyorsun, Weasley?" dedi yüksek sesle.
"Eh, bizi kovuyorsunuz, değil mi?"
Harry hemen Dumbledore'a baktı.
"Bugün değil, Mr Weasley," dedi Dumbledore. "Ama ikinize de yapmış olduğunuz şeyin ciddiyetini mutlaka anlatmalıyım. Bu akşam ikinizin de ailelerine yazacağım. Ayrıca sizi uyarmak zorundayım, eğer bunun gibi bir şey daha yaparsanız, sizi okuldan atmaktan başka seçeneğim kalmayacak."
Snape'in sanki Noel iptal edilmiş gibi bir hali vardı. Boğazını temizleyerek, "Profesör Dumbledore," dedi,
"bu iki oğlan Genç Yaşta Büyücülüğün Kısıtlanması Kararnamesi'ni hiçe saydı, ihtiyar ve değerli bir ağaca önemli bir hasar verdi... eminim ki bu türden davranışlar..."
Dumbledore, sakin sakin, "Bu çocukların cezalandırılmasına karar vermek Profesör McGonagall'a düşer, Severus," dedi. "Onun binasında, onun sorumluluğu altındalar." Profesör McGonagall'a döndü. "Şölene dönmem gerek, Minerva. Birkaç duyuru yapmak zorundayım. Gel, Severus, tadına bakmam gereken pek lezzetli görünüşlü bir hardallı kek var."
Snape, Harry ve Ron'a zehir dolu bir bakış ata ve kendi odasından çıkartılmasına göz yumdu. Onları, hâlâ intikam peşindeki bir kartal gibi süzen Profesör McGonagall'la yalnız bıraktı.
"Hastane kanadına gitsen iyi olur, Weasley, yaran kanıyor."
"Pek sayılmaz," dedi Ron, gözünün üstündeki kesiği koluyla siliverdi. "Profesör, kardeşimin Seçilmesini görmek istiyordum..."
"Seçme Töreni bitti. Kız kardeşin de Gryffindor da."
"Ah, iyi."
"Hazır Gryffindor'dan laf açılmışken..." dedi Profesör McGonagall, sert sert. Ama Harry hemen onun sözünü kesti: "Profesör, arabayı alırken sömestr başlamamıştı. Yani... yani aslında Gryffindor'dan puan düşülmesine gerek yok, değil mi?" Sözünü bitirip kaygıyla onu süzdü.
Profesör McGonagall ona delici bir bakış attı, ama Harry onun neredeyse gülümsediğinden emindi. Hiç değilse, ağzı o kadar ince görünmüyordu.
"Gryffindor'dan puan düşmeyeceğim," deyince, Harry'nin yüreği ferahladı. "Ama ikiniz de paydos saatinde çalışarak cezalandırılacaksınız."
Bu, Harry'nin istediğinden daha iyiydi. Dumbledore'un Dursley'lere yazmasına gelince umurunda bile değildi. Harry onların Şamarcı Söğüt kendisini dümdüz etmedi diye hayal kırıklığına uğrayacaklarını gayet iyi biliyordu.
Profesör McGonagall yeniden asasını kaldırdı ve Snape'in masasına tuttu. İki büyük tabak sandviç, iki gümüş kadeh ve bir sürahi buzlu balkabağı suyu bir pop sesiyle ortaya çıktı.
"Burada yiyip sonra dosdoğru yatakhanenize gideceksiniz," dedi. "Ben de şölene dönmeliyim."
Kapı arkasından kapanınca, Ron uzun, alçak bir ıslık çaldı.
Bir sandviç kaparak, "İşimiz bitti sanmıştım," dedi.
"Ben de," dedi Harry. O da bir sandviç eldi.
Ron, bir ağız dolusu tavuk ve jambonun abasından, "Ama şansımıza inanabiliyor musun?" diye sordu. "Fred ve George o arabayla beş ya da altı kere uçmuş olmalı ve onları hiçbir Muggle görmedi." Yutarak koca bir ısırık daha aldı. "Neden bölmeden geçemedik?"
Harry omuzlarını silkti. "Ama bundan sonra attığımız adıma dikkat etmemiz gerek," dedi, hayatından memnun halde büyük bir yudum balkabağı suyu içti. "Keşke şölene katılabilseydik..."
Ron, bilgiç bilgiç, "Gösteriş yapmamızı istemedi," dedi. "İnsanların bunun akıllıca bir şey olduğunu düşünmesini istemiyor, uçan arabayla gelmenin..."
Yiyebildikleri kadar sandviç yedikten sonra (tabak bittikçe kendini yeniden dolduruyordu) kalkıp odadan çıktılar, Gryffindor Kulesi'ne giden bildik yolu tuttular. Şato sessizdi; şölen bitmişti galiba. Mırıldanan portrelerle gıcırdayan zırhların yanından geçip dar taş merdivenleri tırmandılar. Sonunda Gryffindor Kulesi'nin gizli girişinin, pembe ipek elbiseli çok şişman bir kadının yağlıboya portresi arkasında saklı olduğu geçide vardılar.
Onlar yaklaşırken kadın, "Parola?" dedi.
"Şey..." dedi Harry.
Yeni yılın parolasını bilmiyorlardı, henüz bir Gryffindor Sınıf Başkanı'yla karşılaşmamışlardı. Ama biri hemen imdatlarına yetişti. Arkalarında acele acele gelen birinm ayak seslerini duydular, dönünce de Her-mione'nin onlara doğru koşa koşa geldiğini gördüler.
"Bardasınız demek! Nerelerdeydiniz peki? Saçma sapan söylentiler çıkmıştı., sözde uçan bir arabayla kaza yaptığınız için okuldan atılmışsınız."
Harry, "Eh, atılmadık," diye rahatlattı onu.
"Bana buraya uçtuğunuzu söylemeyeceksiniz ya?" dedi Hermione. Sesi Profesör McGonagall'ınki kadar sertti.
Ron, "Nutku boş ver de," diye sabırsızlandı, "bize parolayı söyle.
Bu sefer Hermione sabırsızlandı. "Parola, hotozlu kuş, ^trıa mesele o değil ki..."
Ancak, şişman hanımın portresi açılıp aniden bir alkış fırtınası duyulunca sözleri yarıda kaldı. Gryffindor binasındakilerin hepsi hâlâ ayaktaydı sanki. Daire şeklindeki ortak salona doluşmuşlar, eğri masalarla pelte yumuşaklığındaki koltukların üzerine çıkmış, onların i bekliyorlardı. Kollar uzanarak, portre deli-Harry ve Ron'u içeri çekti, Hermione de onların ardından tek başına tırmanmak zorunda kaldı.
"Çok zekice!" diye bağırdı Lee Jordan. "Nefis buluş! Ne gelişti ama! Bir arabayla dosdoğru Şamarcı Söğüt'e çarpmak, insanlar yıllarca bunu anlatacak!"
Harry'nin daha önce hiç konuşmamış olduğu, beşinci sınıftan bir çocuk, "Aferin sana!" dedi. Birisi, sanki az önce bir maraton kazanmış gibi, sırtını sıvazlıyordu. Fred ve George ite kaka kalabalığın önüne gelip bir ağızdan, "Bizi niye geri çağırmadınız, ha?" diye sordular. Ron'un yüzü kıpkırmızı olmuştu, utangaç utangaç sırıtıyordu. Ama Harry hiç de memnun olmuşa benzemeyen birini görebiliyordu. Percy, heyecanlanmış birtakım birinci sınıfların başlarının tepesinden bakıyordu. Sanki yakına gelip onları azarlamaya çalışır gibiydi. Harry Ron'un kaburgalarını dürtüp Percy'nin yönünde başını salladı. Ron hemen mesajı aldı.
"Yukarı çıkmam gerek," dedi, "biraz yorgunuz." İkisi insanları iterek odanın öbür ucundaki kapıya doğru gittiler. Bu kapı döne döne yukarı çıkan bir merdivene açılyor, merdiven de yatakhaneye çıkıyordu.
Harry, tıpkı Percy gibi suratını beş karış asmış olan Hermione'ye, "İyi geceler," diye seslendi.
Gene sırtları sıvazlanarak ortak odanın öbür yanına geçmeyi başardılar, merdivenin sakinliğine kavuştular. Hızla dosdoğru yukarı çıktılar ve sonunda, üzerinde artık "ikinci sınıflar" yazan yatakhanelerinin kapısına vardılar. O bildik, daire şeklindeki odaya girdiler: Dört yanma koyu kırmızı kadifeden perdeler asılmış dört direkli beş karyola ve yüksek, dar pencereler. Sandıkları yukarı çıkarılıp yataklarının ayakucuna konmuştu.
Ron suçlu suçlu Harry'ye sırıttı.
"Biliyorum, bundan hoşlanmamış olmam falan gerekiyordu ama..."
Yatakhanenin kapısı ardına kadar açıldı ve diğer ikinci sınıf Gryffindor öğrencileri içeri girdiler: Seamus Finnigan, Dean Thomas ve Neville Longbottom.
Seamus, ağzı kulaklarında, "inanılmaz!" dedi.
"Kıyak," dedi Dean.
Neville, nutku tutulmuş, "Şaşırtıcı," diyebildi.
Harry dayanamadı. O da sırıttı.
|