Tek Mesajı Görüntüle
Old 12-10-2006, 01:36 AM   #23
GeCeLeR
Guest
 
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
Varsayılan

BÖLÜM 6 - Gilderoy Lockhart

Ancak ertesi gün Harry bir kere bile şöyle ağız tadıyla sırıtamadı. Her şey Büyük Salon'daki kahvaltının ardından tepe aşağı gitmeye başladı sihirli tavan altındaki (bugün kasvetli, bulutlu bir kurşuni), dört binanın öğrencilerine ait uzun masaların üstü, kapaklı büyük kâseler içindeki yulaf lapaları, balığı tabakları, kızarmış ekmek tepeleri ve pastırmayla doluydu. Harry ve Ron, Gryffindor masasında, Vampirlerle Seyahatler kitabını bir süt sürahisine dayamış olan Hermione'nin yanına oturdular. "Günaydın," derken sesinde hafif bir sertlik vardı. Harry onun, okula geliş biçimlerini hâlâ onaylamadığını anladı. Öte yandan Neville Longbottom onları neşeyle karşıladı. Neville yuvarlak yüzlü ve kaza yapmaya eğilimli bir çocuktu,Harry'nin tanıdığı kişiler içinde hafızası en zayıf insandı.
"Birazdan posta gelir, sanırım büyükannem unuttuğum birkaç şeyi yolluyor."
Harry tam yulaf lapasını yemeye başlamıştı ki, tepede bir hışırtı duyuldu ve yüz kadar baykuş içeri daldı. Salon'un tepesinde daireler çizerek gevezelik eden kalabalığın arasına mektuplar ve paketler bıraktılar. Büyük, yamru yumru bir paket Neville'in başına çarpıp zıpladı, bir saniye sonra ise kocaman, kurşuni renkte bir şey hepsinin üstüne süt ve tüy saçarak Hermione'nin sürahisinin içine düştü.
"Errol!" dedi Ron, ıslanmış pejmürde baykuşu ayaklarından tutup çekerek. Errol baygın halde masaya yığıldı, bacakları havadaydı, gagasında da ıslak, kırmızı bir zarf vardı.
Ron'un nefesi kesildi. "Ah, hayır..."
Hermione, parmağının ucuyla yavaşçacık Errol'ı dürttü, "Tamam, tamam, yaşıyor."
"O değil... bu!"
Ron parmağıyla kırmızı zarfı işaret ediyordu. Zarf Harry'ye hayli sıradan görünüyordu ama, Ron ve Neville ona sanki patlamasını bekliyormuş gibi bakıyorlardı.
"Neler oluyor?" dedi Harry.
Ron ancak, "Bana... bana bir Çığırtkan göndermiş" diyebildi.
Neville ürkekçe fısıldadı: "Açsan iyi olur, Ron. Açmamak daha kötü. Büyükannem bir seferinde bana bir tane göndermişti, ben de yok saydım ve..." Yutkundu. "Korkunçtu."
Harry önce onların taşlaşmış yüzlerine, sonra da kırmızı zarfa baktı.
"Bir Çığırtkan nedir?" diye sordu.
Ama Ron'un bütün dikkati, köşelerinden tütmeye başlayan mektup üzerinde odaklanmıştı.
"Aç," diye zorladı Neville. "Birkaç dakikada bitip gider."
Ron titreyen elini uzatıp Errol'ın gagasındaki zarfı aldı ve açtı. Neville parmaklarını kulaklarına tıkadı. Bir saniye bile geçmeden Harry onun niye böyle yaptığım anladı. Bir an için zarfın sahiden de patladığını sanmıştı. Koskoca Salon'u bir kükreyiş doldurdu, tavandan tozlar düşürdü.
"... ARABAYI ÇALMAK HA, SENÎ OKULDAN ATSALAR HÎÇ ŞAŞMAM, HELE BENİM ELLERİME GEÇ DE GÖR NELER OLACAK, ARABANIN GİTTİĞİNİ GÖRÜNCE BABANLA BENİM NELER HİSSEDECEĞİMİZİ HÎÇ DÜŞÜNMEDİN SANIRIM..."
Mrs Weasley'nin normaldekinden yüz kere daha gürültülü olan feryatları, masalardaki tabaklarla kaşıkları takırdattı ve taş duvarlardan sağır edici bir yoğunlukla yankılandı. Salon'un her yanındaki insanlar, Çığırtkan'ın kime geldiğini görmek için dönüp bakıyorlardı. Ron iskemlesinde o kadar aşağı kaydı ki, sadece vişne çürüğüne dönmüş alnı görülebiliyordu.
"... DÜN AKŞAM DUMBLEDORE'DAN MEKTUP GELDİ, BABAN UTANÇTAN ÖLECEK SANDIM, BİZ SENİ BU ŞEKİLDE DAVRANASIN DİYE YETİŞTİRMEDİK, SEN DE HARRY DE ÖLEBİLİRDİNİZ..."
Harry, adı ne zaman geçecek diye merak ediyordu. Sanki kulak zarlarını zonklatan sesi duymuyormuş gibi görünmek için elinden geleni yaptı.
"... GERÇEKTEN İĞRENÇ, BABANA İŞYERİNDE SORUŞTURMA AÇACAKLAR, TÜMÜYLE SENİN KABAHATİN VE EĞER KÜÇÜK BİR HATA DAHA İŞLERSEN SENİ DOSDOĞRU EVE GETİRECEĞİZ."
Ortalığa çınlayan bir sessizlik çöktü. Ron'un elinden düşen kırmızı zarf alev aldı ve kıvrılarak küle dönüştü. Harry ve Ron, üstlerinden bir deprem dalgası geçmiş gibi, nutku tutulmuş halde oturuyorlardı. Birkaç kişi güldü ve yavaş yavaş yeniden aralarında konuşmaya başladılar.
Hermione, Vampirlerle Seyahatleri kapatıp, aşağı, Ron'un kafasının tepesine baktı.
"Eh, ne beklediğini bilmiyorum, Ron, ama sen de..."
"Bana bunu hak ettin deme!"
Harry yulaf lapasını öteye itti. İçi suçluluk duygusuyla yanıyordu. Mr Weasley işyerinde bir soruşturmayla karşı karşıyaydı. Hem de yaz boyu Mr ve Mrs Weasley'nin onun için yaptıklarından sonra...
Ama bunun üzerinde duracak vakti olmadı. Profesör McGonagall, Gryffindor masasında dolaşarak, ders programı dağıtıyordu. Harry kendisininkini aldı. İlk olarak Hufflepuff’larla Bitkibilim dersleri olduğunu gördü.
Harry, Ron ve Hermione şatodan birlikte ayrılıp sebze tarhını geçtiler ve sihirli bitkilerin bulunduğu seralara doğru gittiler. Çığırtkan hiç değilse bir tek işe yaramıştı: Hermione onların yeterince cezalandırıldığını düşündüğü için şimdi yemden tam anlamıyla dostça davranıyordu.
Seralara yaklaşınca, sınıfın geri kalanının orda durmuş, Profesör Sprout'u beklediğini gördüler. Harry, Ron ve Hermione henüz onlara katılmıştı ki, Profesör, yanında uzun adımlar atarak çimenliği geçen Gilderoy Lockhart'la göründü. Profesör Sprout'un kollan bandajlarla doluydu. Birden vicdan azabına kapılan Harry, uzakta, dallarından birkaç tanesi askıya alınmış olan Şamarcı Söğüt'ü gördü.
Profesör Sprout, tıknaz küçük bir cadıydı, uçuşan saçlarının üstüne yamalı bir şapka takardı. Giysilerinde genellikle bol miktarda toprak bulunurdu, tırnaklan da Petunia Teyze'nin baygınlık geçirmesine yetebilirdi. Ancak Gilderoy Lockhart, fiyakayla yerine oturtulmuş, kenarları altın işlemeli turkuvaz bir şapkanın altındaki saçları ve uçuşan turkuvaz cüppesiyle lekesiz görünüyordu.
"Ah, hepinize merhaba!" diye seslendi, orada toplanmış öğrencilere gülümseyen Lockhart. "Profesör Sprout'a bir Şamarcı Söğüt'ün aslında nasıl tedavi edilmesi gerektiğini gösteriyordum, hepsi bu. Ama benim Bitkibilim'de ondan iyi olduğum fikrine kapılmanızı istemiyorum, elbette. Ben sadece seyahatlerimde bu egzotik bitkiler gibilerini daha sık gördüm, o kadar..."
Her zamanki neşesinden yoksun görünen, belirgin şekilde canı sıkkın olan Profesör Sprout, "Bugün Üç Numaralı Sera'dayız, arkadaşlar," dedi.
Bir ilgi mırıltısı dolaştı. Daha önce sadece Bir Numaralı Sera'da çalışmışlardı. Üç Numaralı Sera'da ise çok daha ilginç ve tehlikeli bitkiler vardı. Profesör Sprout belinden koca bir anahtar çıkartıp kapıyı açtı. Harry'nin burnuna ıslak toprak ve gübre kokusu geldi. Bu koku, tavandan sarkan şemsiye boyundaki birtakım dev çiçeklerin ağır rayihasına karışmıştı. Tam Ron ve Hermione'nin ardından içeri girecekti ki, Lockhart'ın eli uzandı.
"Harry! Seninle konuşmak istiyorum - biraz gecikse bir sakıncası yok, değil mi, Profesör Sprout?"
Profesör Sprout'un yüzünün hemen asılmasına bakılırsa, vardı, ama Lockhart, "Tamam öyleyse," dedi ve sera kapısını onun suratına kapattı.
"Harry," dedi Lockhart, başını sallarken koca beyaz dişleri güneş ışığında parıldıyordu. "Harry, Harry, Harry."
Neye uğradığını şaşıran Harry bir şey demedi.
"Duyduğum zaman... eh, tabii ki benim kabahatim. Kendi kendimi tekmeleyebilirdim."
Harry'nin onun neden söz ettiği konusunda en ufak bir fikri yoktu. Tam bunu söyleyecekti ki, Lockhart devam etti. "Daha büyük bir şok geçirdiğimi hatırlamıyorum. Hugwarts'a bir arabayla uçarak gelmek! Tabii bunu niye yaptığını hemen anladım. Öyle belli oluyor ki. Harry, Harry, Harry."
Konuşmazken bile nasıl yapıyorsa becerip de o parlak dişlerin her birisini teker teker gösterebilmesi hayret verici bir şeydi.
"Sana şöhreti tattırdım, değil mi?" dedi Lockhart. "Virüs bulaştı. Benimle birlikte gazetenin birinci sayfasına çıktın ve bir kere daha olsun diye sabırsızlandın."
"Ah - hayır, Profesör, bakın..."
"Harry, Harry, Harry," dedi Lockhart, uzanıp onun omzunu tutarak. "Anlıyorum ben. İlk kez tattıktan sonra biraz daha istemen doğal - sana onu tattırdığım için de kendime kusur buluyorum, çünkü başına vuracağı belliydi. Ama anlıyorsun ya, delikanlı, seni fark etsinler diye arabaları uçuramazsın. Biraz sakinleş, tamam mı? Büyüdüğün zaman bunları yapmak için çok vaktin olacak. Evet, evet, ne düşündüğünü biliyorum. Onan için söylemesi kolay, o zaten uluslararası şöhrete sahip bir büyücü!' diyeceksin. Ama ben on iki yaşındayken bir hiçtim, senin şimdi olduğun gibi. Hatta senden bile daha az tanındığımı söyleyebilirim! Yani, senin adım duymuş birkaç kişi vardı, değil mi? Adı Anılmaması Gereken Kişi'yle olanlar falan!" Harry'nin alnındaki şimşek izine baktı. "Biliyorum, biliyorum, bunlar beş kere üst üste Cadı Gündemi'nin En Büyüleyici Tebessüm Ödülü'nü almak kadar iyi değil - yani benim gibi. Ama bir başlangıç, Harry, bir başlangıç."
Hany'ye candan bir edayla göz kırptı ve uzaklaştı. Harry şaşkınlıktan birkaç dakika olduğu yerde kalakaldı, sonra serada dersi olduğunu hatırlayarak, kapıyı açıp içeri süzüldü.
Profesör Sprout seranın ortasındaki ayaklıklı bir sıranın arkasında duruyordu. Sıranın üstünde farklı renklerde yirmi çift kulaklık vardı. Harry, Ron ile Hermione arasında yerini alınca, "Bugün Adamotları'nı yeniden saksılara ekiyoruz," dedi. "Kim bana Adamotları'nın özelliklerini söyleyebilir, bakalım?"
Elini ilk kaldıranın Hermione olmasına kimse şaşmadı.
"Adamotu, ya da Adamkökü, şifalı bir bitkidir," dedi Hermione. Her zamanki gibi, ders kitabını yutmutşa benziyordu. "Biçimleri değiştirilmiş ya da lanete uğramış kişileri eski hallerine döndürmede kullanılır."
"Mükemmel. Gryffindor'a on puan. Adamotu, birçok panzehirin önemli bir parçasını oluşturur. Ancak, aynı zamanda zararlıdır. Niye olduğunu kim söyleyebilir?"
Hermione elini gene ok gibi kaldırırken az daha Harry'nin gözlüğüne çarpıyordu.
Hemen, "Adamotu'nun çığlığı, duyan kişi için ölümcüldür," dedi.
"Aynen. On puan daha al. Şimdi, elimizdeki Adamotları henüz çok genç."
Konuşurken, bir sıra derin tepsiye işaret etti, herkes daha iyi görmek için ayaklarım sürüyerek öne geldi. İçinde morumsu yeşil renkte yüz kadar püsküllü küçük bitki, sıra sıra duruyordu. Hermione'nin, Adamotu "çığlığı"yla neyi kastettiği konusunda en ufak bir fikri olmayan Harry'ye hayli sıradan göründüler.
Profesör Sprout, "Herkes bir çift kulaklık alsın," dedi. Herkes pembe ve yumuşak tüylü olmayan bir kulaklık bulmaya çalışırken, bir itiş kakış oldu.
"Size takın dediğim zaman, kulaklarınızın tamamen tıkalı olduğundan emin olun. Tehlike geçip te çıkarma vakti gelince ben size tamam işareti vereceğim. Hadi bakalım - takın kulaklıkları."
Harry kulaklığını kulağına taktı. Sesi tamamen kestiler. Profesör Sprout kendi kulaklarına pembe yumuşacık tüylü kulaklık taktıktan sonra, cüppesinin kollarını sıvadı, püsküllü bitkilerden birini sıkıca yakaladı ve iyice çekti.
Harry kimsenin duyamayacağı bir şaşkınlık soluğu koyuverdi.
Topraktan kök yerine küçük, çamurlu ve son derece çirkin bir bebek çıkmıştı. Yapraklar hemen kafasından çıkıyordu. Açık yeşil, benekli bir cildi vardı ve besbelli ki ciğerlerinin tüm gücüyle haykırıyordu.
Profesör Sprout, masanın altından koca bir saksı alarak Adamotu'nu içine daldırdı. Sadece püsküllü yaprakları görünür kalana kadar onu koyu renk, nemli doğal gübrenin içine gömdü. Ellerinin tozunu silkeledi, başparmağını kaldırıp tamam işareti verdi ve kendi kulaklığını çıkardı.
"Adamotlarımız henüz sadece fide oldukları için çığlıkları da şimdilik öldürmez," dedi sakin sakin. Bir begonyaya su vermekten daha heyecan verici bir şey yapmamış gibiydi, "Gene de birkaç saat baygın kalmanıza yol açarlar. Geri döndükten sonraki ilk gününüzü kanırmak istemeyeceğinizden emin olduğum için, çalı strkep kulaklıklarınızın sıkı sıkı yerinde olduğundan emin olun diyorum. Toparlanma vakti gelince ben dikkatinizi çekerim."
"Her tepsiye dört kişi - burada çok saksı var - doğal gübre oradaki çuvallarda. Zehirli Tentacula'ya da dikkat edin, dişleri çıkıyor."
Konuşurken dikenli, koyu kırmızı bir bitkiye sağlam bir tokat attı. Böylece, sinsi sinsi onun omzunda ilerleyen uzun antenlerini geri çekmesini sağladı.
Harry, Ron ve Hermione'ye, Harry'nin yüzünü bildiği ama daha önce hiç konuşmamış olduğu kıvırcık saçlı, Hufflepuff lu bir oğlan katılmıştı.
Çocuk neşeyle, "Justin Finch-Fletchley" dedi, Harry'nin elini sıkarak. "Kim olduğunu biliyorum, tabii, meşhur Harry Potter... sen de Hermione Granger'sın, her şeyin birincisi..." (Hermione kendi eli de sıkılırken gülümsedi) "ve Ron Weasley. Uçan araba senindi, değil mi?"
Ron gülümsemedi. Besbelli Çığırtkan henüz aklından çıkmamıştı.
Justin, saksılarını ejderha pisliği gübresiyle doldurmaya başlarlarken, "O Lockhart da çok esaslı, değil mi?" dedi. "Ne kadar cesur adam. Kitaplarını okudunuz mu? Beni telefon kulübesinde bir ******** kıstırmış olsa korkudan ölürdüm, ama o sakin kalmış ve -pat - muhteşem yani.
"Ben Eton'a yazılmıştım, biliyor musunuz, onun yerine buraya geldiğim için ne kadar sevindiğimi size anlatamam. Tabii annem biraz hayal kırıklığına uğradı ama, sanırım ona Lockhart'ın kitaplarını okuttuğundan beri ailede tam eğitim görmüş bir büyücü bulunmasının ne kadar işe yarayacağını anlamaya başladı..." Ondan sonra pek konuşma şansları olmadı. Kulaklıklarını yeniden takmışlardı ve Adamotlan üzerinde yoğunlaşmaları gerekiyordu. Profesör Sprout çok kolay bir iş yapıyor gibi davranmıştı, ama değildi. Adamotları topraktan çıkmaktan hoşlanmıyorlardı, ama tekrar içeri girmekten de hoşlanmıyorlardı. Kıvranıyorlar, tekme atıyorlar, sağlam küçük yumruklarını savuruyorlar ve dişlerini gıcırdatıyorlardı. Harry pek şişman bir tanesini bir saksıya sıkıştırmak için tam on dakika uğraştı.
Dersin sonunda herkes gibi Harry de kan ter içinde kalmıştı, her yeri ağrıyordu ve toprağa bulanmıştı. Çabucak bir duş almak için yorgun argın şatoya döndüler, sonra da Gryffindor'lar, Biçim Değiştirme dersine koştu.
Profesör McGonagall'ın dersleri her zaman zordu, ama bugün daha da zorlaşmış gibiydi, Harry'nin geçen yıl öğrendiği her şey yaz sırasında aklından çıkıp gitmişti sanki. Sözde kınkanatlı bir böceği düğmeye dönüştürmesi gerekiyordu, ama bütün yaptığı, asasından kaçarak sıranın üstünde oradan oraya kaçan böceğine iyice egzersiz yaptırmak oldu.
Ron'un daha da ciddi sorunları vardı. Ödünç aldığı Büyülü Seloteyp'le asasını yamamıştı ama, asa tamir edilemeyecek kadar hasar görmüş gibiydi. Çatırdayıp duruyor, olmadık zamanda kıvılcımlar saçıyordu ve Ron böceğine biçim değiştirtmeye kalkışınca, onu çürük yumurta kokan kalın kurşuni bir duman içlide bırakıyordu. Ne yaptığını göremeyen Ron, kazayla böceği dirseğiyle ezdi ve yenisini istemek zoruunda kaldı. Profesör McGonagall bu durumdan hiç memnun kalmadı.
Harry öğle yemeği çanını duyunca rahat bir nefes aldı. Beyni sıkılmış sünger gibiydi. O ve Ron dışında herkes tek sıra olup sınıfı terk etti, ama Ron hâlâ çıldırmış gibi asasını sıraya vurup duruyordu.
"Aptal... işe yaramaz... şey..."
Harry, "Eve yazıp başka bir tane iste," dedi, asa maytap misali bir çat çut bombardımanı çıkartırken.
"Ya, evet, sonra da bir Çığırtkan daha yollasınlar, değil mi?" dedi Ron, şimdi tıslayan asasını çantasına koyarken. "Asanın kırılması senin kabahatin..."
Birlikte yemeğe indiler, Hermione'nin onlara Biçim Değiştirme dersinde yaptığı bir avuç kusursuz palto düğmesini göstermesi, Ron'un moralini düzeltmedi doğrusu.
Harry, telaşla konuyu değiştirerek, "Öğleden sonra ne var?" diye sordu.
Hermione hemen, "Karanlık Sanatlara Karşı Savunma," dedi.
Ron onun ders programını kaparak, "Neden Lockhart in bütün derslerinin etrafına küçük kalpler çizdin?" diye sordu.
Hermione kıpkırmızı kesilerek programını kaptı.
Yemeklerini bitirip dışarı, üstü kapalı avluya çıktılar. Hermione taş bir basamağa oturup burnunu yeniden Vampirlerle Seyahatler'e gömdü. Harry ve Ron birkaç dakika Quidditch üzerine konuştular. Derken Harry çok yakından idendiğini fark etti. Başını kaldırınca, önceki gece Seçmen Şapka'yı başına takarken gördüğü minicik, kurşuni saçlı oğlanın donup kalmış gibi gözlerini dikmiş, kendisine baktığını gördü. Normal bir Muggle fotoğraf makinesini andıran bir şeye sıkı sıkı sarılmıştı. Harry ona baktığı an yüzü parlak kırmızı bir renk aldı.
"Tamam mı, Harry? Ben... ben Colin Creevey'yim," dedi nefes nefese. İleri doğru da ürkek bir adım attı. Kamerayı umutla havaya kaldırarak, "Ben de Gryffindor'dayım," dedi. "Sence - yani sakıncası yoksa - bir resim çekebilir miyim?"
Harry, boş boş, "Resim mi?" diye tekrarladı.
Colin Creevey hevesle daha da öne gelerek, "Seninle tanıştığımı kanıtlamak için," dedi. "Hakkındaki her şeyi biliyorum. Herkes bana anlattı. Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen seni öldürmeye kalkınca nasıl hayatta kaldığını, onun nasıl yok olduğunu falan ve başında hâlâ şimşek şeklinde bir yara izi olduğunu" (bakışları Harry'nin saçlarının başladığı yeri taradı), "ve yatakhanemdeki bir çocuk diyor ki, eğer doğru iksirde banyo edersem, resimler hareket edermiş." Colin büyük, ürpertili bir heyecan soluğu aldı ve, "Burası müthiş ama, değil mi?" dedi. "Hogwarts'tan mektup gelene kadar yapabildiğim o tuhaf şeylerin sihir olduğunu bilmiyordum. Babam sütçüdür, o da inanamadı. Ben de bir sürü fotoğraf çekip eve, ona yolluyorum. Ve senin de bir fotoğrafını çekersem iyi olacak -" yalvarırcasına Harry'ye baktı, "- belki arkadaşın çeker, ben de senin yanında dururum, ha? Ve sonra, imzalayabilir misin?"
"İmzalı fotoğraf mı? İmzalı fotoğraflar mı dağıtıyorsun, Potter?"
Draco Malfoy'un sesi, yüksek ve incitici, avlu boyunca yankılandı. Colin'in tam arkasında durmuştu, iki yanında Hogwarts'tayken hep olduğu gibi iriyarı ve serseri kılıklı yardakçıları Crabbe ve Goyle vardı.
Malfoy, kalabalığa doğru, "Herkes sıraya girsin!" diye bağırdı, "Harry Potter imzalı fotoğraf dağıtıyor!"
Harry öfkeyle, yumruklarım sıkarak, "Hayır, dağıtmıyorum," dedi. "Kes sesini, Malfoy."
Bütün gövdesi aşağı yukarı Crabbe'nin boynu kalınlığındaki Colin, "Kıskanıyorsun, o kadar," dedi, şarkı söyler gibi.
Avludakilerin yarısı dinlediği için artık haykırması gerekmeyen Malfoy, "Kıskanmak mı?" dedi. "Neyi? Ben başımı kaplayan pis bir yara izi istemiyorum, sağ olun. Bana kalırsa, kafayı deldirmek insanı özel yapmaz."
Crabbe ve Goyle aptal aptal kişniyorlardı.
"Sümüklüböcek ye, Malfoy," dedi Ron öfkeyle. Crabbe gülmeyi kesti ve koca yumruklarını tehdit edici bir şekilde birbirine sürtmeye başladı.
"Dikkat et, Weasley," diye dudak büktü Malfoy. "Başına dert açmak istemezsin, değil mi? Yoksa anneciğin gelip seni yaka paça götürür." Tiz, insanın içine işleyen bir sesle, "Eğer küçük bir hata daha işlersen..." diye bağırdı.
Yakınlarda duran bir grup Slytherin beşinci sınıf öğrencisi buna yüksek sesle güldüler.
Malfoy, "Weasley imzalı bir fotoğraf istiyor, Potter," diye aptal aptal gülümsedi. "Ailesinin o evinden daha çok para edebilir."
Ron, tam Büyülü seloteyp'li asasını çekmişti ki, Hermione Vampirlerle Seyahatler'i pat diye kapattı ve fısıldadı: "Dikkat et!"
"Ne oluyor, neler oluyor?" Gilderoy Lockhart, turkuvaz cüppesi arkasında dalgalanarak uzun adımlarla onlara doğru geliyordu. "Kim imzalı fotoğraf dağıtıyor?"
Harry konuşmaya niyetlenirken, Lockhart omzuna kolunu atıverince vazgeçti. Pek neşeli görünen Lockhart gürledi. "Sormamalıydım! Gene karşılaştık, Harry!"
Lockhart'ın yanma yapışmış, küçük düşmenin utancıyla alev alev yanan Harry, Malfoy'un marifet yapmış gibi sırıtarak kalabalığa karıştığını gördü.
"Gel bakalım, Mr Creevey," dedi Lockhart, Colin'e gülümseyerek. "İkili bir portre, bundan âlâsı can sağlığı, hem ikimiz de imzalayacağız."
Colin el yordamıyla fotoğraf makinesini arandı ve arkalarında çalan zil öğleden sonra derslerinin başladığını duyururken, onların resmini çekti.
Lockhart kalabalığa, "Hadi bakalım, yürüyün," diye seslendi ve kendisi de, keşke iyi bir yok olma büyüsü bilseydim diye düşünen Harry yanına yapışmış halde, şatoya yürümeye Koyuldu.
Bir yan kapıdan içeri girerlerken, Lockhart, baba edasıyla, "Bilge olana tek söz yeter, Harry," dedi. "Orada genç Creevey'yle sana siper oldum - benim de fotoğrafımı çekince, okul arkadaşların senin pek fazla ortaya çıktığını düşünmezdi..."
Harry'nin kekelemelerine hiç kulak vermeyen Lockhart, gözlerini dikmiş onlara bakan öğrencilerin sıralandığı bir koridor boyunca ve merdivenlerden yukarı onu sürükledi.
"Sana şunu söyleyeyim ki, meslek hayatının bu aşamasında imzalı fotoğraf dağıtmak akıllıca bir iş değil -doğruyu söylemek gerekirse, biraz kendini beğenmiş görünürsün, Harry. Elbette bir gün benim gibi sen de nereye gitsen el altında bir deste bulundurmak zorunda kalabilirsin ama," bir kıkırtı koyuverdi, "henüz o noktaya gelmedin sanırım."
Lockhart’ın ders vereceği sınıfa gelmişlerdi, o da Harry'yi sonunda bıraktı. Harry cüppesini düzeltip sınıfın en arkasında bir sıraya gitti, orada önüne Lockhart'ın yedi kitabını birden yığın yapıp dizdi ki, gerçek olanına bakmaktan kaçınabilsin.
Sınıfın geri kalanı şamata yaparak içeri girdi. Ron ve Hermione, Harry’nin iki yanına oturdular.
Ron, "Yüzünde yumurta pişirilebilirdi," dedi. "Sen dua et te Creevey ile Ginny karşılaşmasın, yoksa bir Harry Potter Hayranları Kulübü kurarlar."
"Kes sesini," diye onu susturdu Harry. Hayatta en son ihtiyacı olan şey, Lockhart’in, "Harry Potter Hayranları Kulübü" laflarını duymasıydı.
Bütün sınıf oturunca, Lockhart yüksek sesle boğazını temizledi ve odaya sessizlik çöktü. Öne doğru uzandı, Neville Longbottom'ın ifritlerle Geziler kitabını aldı, kapağındaki kendi göz kırpan portresini gösterecek şekilde tuttu.
"Ben” dedi, resmini işaret edip kendisi de göz kırparak, "Gilderloy Lockhart'ım, Merlin Nişanı, Üçüncü Sınıf, Karanlık Sanatlar Savunma Birliği'nin Onur Üyesi ve beş kere üst üste Cadı Gündemi'nin En Büyüleyici Tebessüm Ödülü sahibi - ama bundan söz etmem ben. Ölüm Perisi Bandon'dan ona tebessüm- ederek kurtulmadım!"
Gülmelerini bekledi, birkaç kişi isteksizce gülümsedi.
"Görüyorum ki hepiniz kitaplarımı tam takım almışsınız - aferin. Bugün küçük bir testle başlarız diye düşündüm. Merak edecek bir şey yok - onlan ne kadar okuduğunuzu, ne kadarını hazmettiğinizi görmek için..."
Test kâğıtlarını dağıttıktan sonra yeniden sınıfın ön tarafına döndü ve, "Otuz dakikanız var," dedi. "Başlayın - şimdi"
Harry kâğıdına bakıp sorulan okudu:
ı. Gilderoy Lockhart'ın en sevdiği renk nedir?
2. Gilderoy Lockhart'ın gizli emeli nedir?
3. Sizce Gilderoy Lockhart'ın bugüne kadarki en büyük başarısı nedir?
Böyle devam edip gidiyordu işte, üç sayfadan da fazla sürüyordu. En son soru şuydu:
54. Gilderoy Lockhart'ın doğum günü ne zaman ve ona verilecek ideal armağan ne olabilir?
Yarım saat sonra Lockhart kâğıtları topladı ve sınıfın önünde onlara bir göz gezdirdi.
"Çık ok - hemen hemen hiçbiriniz benim en sevdiğim rengin leylak rengi olduğunu hatırlamamış. Yeti'yle Geçen Yılda öyle söylüyorum. Bazılarınızın da ********larla Yollarda'yı daha dikkatle okuması gerekiyor -on ikinci bölümde ideal doğum günü armağanımın bütün sihir insanları ile sihirden uzak olanlar arasında uyum sağlanması olacağını söylüyorum - ama Ogden'ın Eski Ateş Viskisi'nden büyük bir şişeye de hayır demem doğrusu!"
Onlara yeniden çapkınca göz kırptı. Ron arak Lockhart'a yüzünde bir inanamamazlık ifadesiyle bakmaya başlamıştı. Önde oturan Seamus Finnigan ve Dean Thomas, sessiz kahkahalarla sarsılıyorlardı. Öte yandan Hermione, Lockhart'ı kendinden geçmiş gibi dinliyordu, adı söylenince irkildi.
"... ama Miss Hermione Granger gizli emelimin dünyayı kötülükten kurtarmak ve kendi saç bakımı iksirleri setimi pazarlamak olduğunu biliyor - iyi kız! Aslında -" onun sınav kâğıtlarına baka, "tam not! Miss Hermione Granger nerede?"
Hermione titreyen elini kaldırdı,
"Mükemmel!" diye ağzı kulaklarında tebessüm etti Lockhart. "Adeta mükemmel! Gryffindor için on puan! Ve şimdi, işimize dönelim..."
Masasının arkasına eğildi ve büyük, kapaklı bir kafesi alarak üstüne koydu.
"Şimdi - sizi uyarıyorum! Sizi büyücü takımına malum en berbat yaratıklara karşı uyarmak benim görevim. Kendinizi bu odada en pis korkularınızla karşı karşıya bulabilirsiniz. Bilin ki ben buradayken size hiçbir zarar gelmez. Sizden sadece sakin kalmanızı istiyorum."
Harry her şeye rağmen kafese daha iyi bakmak için kitap yığınının yanından eğildi. Lockhart elini kapağın üstüne koydu. Dean ve Seamus artık gülmeyi kesmişti. Neville ise ön sıradaki yerinde sinmiş, oturuyordu.
Lockhart, alçak sesle, "Sizden çığlık atmamanızı istemeliyim," dedi. "Onları tahrik edebilir."
Ve bütün sınıf nefesini tutarken, Lockhart tek hamlede kapağı açtı.
"Evet," dedi dramatik biçimde. "Taze yakalanmış Cormuall cinperileri."
Seamus Finnigan kendini tutamadı. Lockhart’ın in bile dehşet çığlığı sayamayacağı bir kahkaha patlattı.
"Evet?" diye gülümsedi Lockhart ona.
"Eh, yani - pek de... tehlikeli sayılmazlar, değil mi?" diye kıkırdadı Seamus.
Lockhart parmağını sinir bozucu bir şekilde sallayarak, "O kadar emin olma!" dedi. "Küçük keratalar şeytan gibi numaracı olabilir!"
Cinperiler elektrik mavişiydi, boyları da yirmi santim kadardı. Sivri yüzleri vardı, sesleri ise öyle tizdi ki, insan bir sürü yarasanın tartışmasını dinler gibi oluyordu. Kapak kalkar kalkmaz anlaşılmaz bir şeyler konuşarak kendilerini oradan oraya atmaya başladılar. Parmaklıkları zıngırdatıp, en yakınlarındakilere bakarak yüzlerini acayip şekillere soktular.
"Peki öyleyse," dedi Lockhart, yüksek sesle. "Bakalım onlarla nasıl başa çıkacaksınız!" Sonra da kafesi açtı.
Pandomimden farksızdı. Cinperiler roket gibi her yöne fırladı gitti. İkisi Neville'i kulaklarından yakalayıp havaya kaldırdı. Birkaçı dosdoğru pencereden dışarı fırlayıp arka sırayı kırık cam parçalarına buladı. Geri kalanı da, saldıran bir gergedandan daha etkin biçimde sınıfı dağıtmaya koyuldu. Mürekkep şişelerini alıp sınıfın her yanına püskürttüler, kitaplarla kâğıtları parçaladılar, duvardaki resimleri yırttılar, çöp tenekesini tersyüz çevirdiler, çantalarla kitapları yakalayıp kırık camdan dışarı attılar. Birkaç dakika sonra öğrencilerin yansı sıralarının altına saklanmıştı, Neville de tavandaki kollu avizeden sarkıyordu.
"Hadi bakalım, toplayın onları, toplayın, sadece cinperi bunlar..." diye bağırdı Lockhart.
Kollarım sıvadı, asasını çıkardı ve böğürdü: "Peski-piksi Pesternomi!"
Hiç mi hiç faydası olmadı. Cinperilerden biri Lockhart'in asasını alıp onu da camdan dışan attı. Lockhart yutkundu ve kendi masasının altına girdi. Bir saniye sonra da kollu şamdan bel verince düşen Neville'in altında ezilmekten güç bela kurtuldu.Zil çaldı, herkes deli gibi çıkışa koştu. Bunu izleyen görece sakinlikte Lockhart doğruldu, hemen hemen kapıya varmış olan Harry, Ron ve Hermione'yi gördü ve, "Eh, onları yeniden kafese koymanızı siz üçünüzden isteyeyim," dedi. Yanlarından geçti, kapıyı arkasından çeki verdi.
Geri kalan cinperilerden biri kulağından ısırıp canını acıtınca, Ron, "Olup bitenlere inanabiliyor musunuz?" diye gürledi.
Hermione, "Bize birinci elden deneyim kazandırmak istiyor," dedi. Bir yandan da akıllıca bir Dondurma Büyüsü ile aynı anda iki ciperiyi hareketsiz hale getirip kafeslerine tıkmıştı.
"Birinci elden mi?" dedi Harry, ona dilini çıkaran ve ulaşamayacağı bir yere dans ederek kaçan bir cinperiyi tutmaya çalışırken. "Hermione, ne yaptığı konusunda zerrece fikri yoktu."
"Saçma," dedi Hermione. "Kitaplarını okudunuz -yaptığı bütün o şaşırtıcı şeylere baksanıza..."
"Yaptığım söylediği," diye mırıldandı Ron.
  Alıntı ile Cevapla