|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
Harry halsiz halsiz, "Hayır - yapmayın -" diyebildi, ama Lockhart asasını fıldır fıldır döndürüyordu bile. Bir saniye sonra da Harry'nin koluna doğrultmuştu.
Harry'nin omzunda garip ve nahoş bir duyum başladı, parmak uçlarına kadar her yere yayıldı. Sanki kolunun havası indirilmiş gibiydi. Neler olduğuna bakmaya cesaret edemiyordu. Gözlerini kapatmış, yüzünü kolundan uzağa çevirmişti. Ama çevresindekiler birden soluklarını tutup, Colin Creevey de deliler gibi makinesinin düğmesine basmaya başlayınca, en berbat korkularının gerçekleştiğini anladı. Kolunda artık acı hissetmiyordu - ama kolu da artık kol hissi vermiyordu zaten.
"Ah," dedi Lockhart. "Evet. Eh, bu bazen olabiliyor. Ama mesele şu ki, kemikler artık kırık değil. Akılda tutmamız gereken bu. Hadi Harry, şimdi hpış tıpış hastane kanadına git bakalım - ah, Mr Weasley, Miss Granger, ona eşlik eder misiniz? - Ve Madam Pomfrey de yapabilir - şey - seni biraz toparlayabilir."
Harry ayağa kalkarken kendini tuhaf şekilde dengesiz hissetti. Derin bir nefes alarak sağ tarafına baktı. Gördükleri az daha yeniden bayılmasına sebep oluyordu.
Cüppesinin kol deliğinden kalın, teri rengi bir kauçuk eldivene benzeyen bir şey sarkıyoıdu. Parmaklarını oynatmaya çalıştı. Hiçbir şey olmadı.
Lockhart, Harry'nin kemiklerini düzeltmemişti. Onları ortadan kaldırmıştı.
Madam Pomfrey, bu durumdan hiç memnun olmadı.
"Dosdoğru bana gelmeliydin!" diye patladı. Bir yandan da, yarım saat önce çalışan bir koldan kalan hüzün verici, gevşek şeyi yukarı kaldırıyordu. "Ben kemikleri bir saniyede düzeltirim - ama onları yeniden büyütmek..."
Harry umutsuzca, "Ama yapabilirsiniz, değil mi?" dedi.
"Yaparım elbette, ama acı verecek," dedi Madam Pomfrey ürkütücü bir tavırla. Sonra da Harry'ye bir pijama attı. "Gece bufda kalman gerek..."
Ron. onun pijamasını giymesine yardım ederken,
Hermione de Harry'nin yatağı etrafına çekilen perdenin arkasında bekledi. Lastik gibi, kemiksiz kolu pijamanın koluna sokmak hiç de kolay değildi.
Ron, Harry'nin gevşek parmaklarını pijamanın manşetinden dışarı çekerken, perdenin ardından seslendi: "Şimdi Lockhart'ı nasıl koruyacaksın bakalım Hermione? Harry kemiklerinin alınmasını istese, bunu söylerdi."
"Herkes hata yapabilir. Hem artık acımıyor, değil mi Harry?"
"Hayır," dedi Harry. "Ama başka bir şey yaptığı da yok."
O kendini yatağa atarken, kolu anlamsız biçimde çırpınıyordu.
Hermione ve Madam Pomfrey, perdenin ardından göründüler. Madam Pomfrey'in elinde, üzerinde "İskeBüy" yazan büyük bir şişe vardı.
"Zor bir gece geçireceksin” dedi. Dumanlan tüten şeyi büyük bir kulpsuz bardağa doldurup ona uzattı. "Kemikleri yeniden büyütmek pis bir iştir."
İskeBüy içmek de öyleydi. Yutarken Harry'nin ağzını ve boğazını yaktı, onu öksürttü, tıksırttı. Hâlâ tehlikeli sporlar ve işinin ehli olmayan hocalar hakkında söylenip duran Madam Pomfrey gitti, Ron ve Hermione'yi, Harry'nin biraz su içmesine yardımcı olsunlar diye bıraktı.
Ron, yüzünde bir sırıtış belirirken, "Kazandık ya, ona bak," dedi. "Ne biçim yakaladın ama. Malfoy’un yüzü... öldürmeye hazır görünüyordu!"
Hermione karanlık bir edayla, "O Bludger'ı nasıl öyle ayarladığını merak ediyorum," dedi.
Harry yastığa kendini bıraktı. "Bunu da Çok Özlü İksir içince ona soracağımız sorular listesine dahil edebilirsin. Umarım tadı bundan iyidir."
"İçinde Slytherin'lerden parçalar olduğu halde mi?" dedi Ron. "Şaka ediyor olmalısın."
Hastane kanadının kapısı o anda ardına kadar açıldı. Leş gibi ve sırılsıklam Gryffindor takımı, Harry'yi ziyarete gelmişti.
"inanılmaz bir uçuştu, Harry," dedi George. "Az önce Marcus Flint'in Malfoy'a avaz avaz bağırdığını duydum. Snitch başının üstündeyken farkına varmamak hakkında bir şeyler işte. Malfoy hiç de hayatından memnun görünmüyordu."
Yanlarında pastalar, tatlılar ve şişeler dolusu balkabağı suyu getirmişlerdi. Harry'nin yatağının etrafında toplandılar ve tam umut verici bir parti başlamak üzereydi ki. Madam Pomfrey fırtına bulutu gibi gelip bağırdı. "Bu çocuğun istirahata ihtiyacı var, otuz üç kemik büyütecek! Dışarı! DIŞARI DEDİM!"
Ve Harry, gevşek kolundaki bıçak saplanmış gibi sancılardan dikkatini çekecek hiçbir şey olmaksızın, tek basma kaldı.
Saatler sonra zifiri karanlıkta birden uyandı ve küçük bir ıstırap çığlığı attı. Kolu şimdi sanki büyük kıymıklarla doluymuş gibiydi. Bir saniye onu uyandıranın bu olduğunu düşündü. Sonra dehşetle, birinin karanlıkta süngerle alnını sildiğini fark etti.
"Çekil surdan!" diye yüksek sesle bağırdı önce. Sonra da "Dobby!" dedi.
Ev cininin yerinden uğramış, tenis topu büyüklüğünde gözleri karanlıkta Harry'ye bakıyordu. Uzun, sivri burnundan aşağı tek bir gözyaşı süzülüyordu.
Bedbaht bir ifadeyle, "Harry Potter okula döndü," diye fısıldadı. "Oysa Dobby, Harry Potter'ı uyardı da uyardı. Ah efendim, niye Dobby'ye kulak asmadınız? Harry Potter neden treni kaçırınca eve dönmedi?"
Harry yastığına yaslanıp doğrularak Dobby'nin süngerini itti.
"Burada ne yapıyorsun?" dedi. 'Treni kaçırdığımı nereden biliyorsun?"
Dobby'nin dudağı titredi, Harry de birden kuşkuya kapıldı.
Yavaş yavaş, "Sendin!" dedi. "Bölümün bizi geçirmesini sen engelledin!"
Başını hızla sallayan, kulakları lap lap vuran Dobby, "Evet efendim, gerçekten öyle," dedi. "Dobby saklanıp Harry Potter'ı gözledi Ve kapıyı mühürledi ve Dobby'nin daha sonra ellerini ürülemesi gerekti -" Harry'ye on uzun, bandajlı parmak gösterdi, "- ama Dobby aldırmadı, efendim, çünkü Harry Potter'ın emniyette olduğunu düşünüyordu. Ve Dobby, Harry Potter'ın okula başka bir şekilde gidebileceğini asla düşünmedi!"
Öne arkaya beşik gibi gidip gelerek, çirkin kafasını sallıyordu.
"Dobby, Harry Potter'ın yeri den Hogwarts'a döndüğünü duyunca öyle altüst oldu ki, efendisinin yemeğini yaktı! Dobby hiç öyle dayak yememiştir, efendim..."
Harry yeniden kendini yastıkların arasına bıraktı.
Büyük bir öfkeyle, "Az daha Ron'la beni okuldan attırıyordun," dedi. "Bu kemikler yerine gelmeden kaybolsan iyi olur, Dobby, yoksa gırtlağını sıkarım."
Dobby halsiz halsiz gülümsedi.
"Dobby ölüm tehditlerine alışkır. efendim. Dobby evde onlardan günde beş tane alıyor."
Burnunu, üzerine giydiği pis yastık kılıfının bir köşesine silerken öyle acınacak bir hali vardı ki, Harry her şeye rağmen hırsının geçtiğini hissetti.
Merakla, "Niye bu şeyi giyiyorsun, Dobby?" diye sordu.
"Bunu mu, efendim?" dedi Dobby, yastık kılıfım çekiştirerek. "Bu, ev cininin köleliğinin işaretidir, efendim. Dobby ancak efendileri ona giyecek şeylar verirse serbest kalır, efendim. Aile Dobby'ye bir çorap bile vermemeye dikkat ediyor, efendim, yoksa evi sonsuza kadar terk etmekte özgür kalır."
Dobby kocaman gözlerini kılıfıyla sildi ve birden, "Harry Potter mutlaka eve gitmeli!" dedi. "Dobby sanmıştı ki, kendi Bludger'ı bu işe yeter..."
"Senin Bludger'ın mı?" dedi Harry, öfkesi gene dalga dalga yükselerek. "Ne demek yani senin Bludgerin? O Bludger'in beni öldürmeye çalışmasını sen mi sağladın?"
Dobby dehşete kapıldı. "Sizi öldürmek değil, efendim, asla sizi öldürmek değil! Dobby, Harry Potter'ın hayatını kurtarmak istiyor! Burada kalacağına ciddi şekilde yaralanmış olarak eve gönderilsin, daha iyi, efendim! Dobby sadece Harry Potter'ın eve gidecek kadar sakatlanmasını istedi!"
Harry kızgın kızgın, "Ya, hepsi bu mu?" dedi. "Benim eve parçalar halinde gönderilmemi neden istediğini söylemeyeceksin herhalde?"
"Ah, Harry Potter bir bilseydi!" Dobby inledi, paramparça yastık kılıfına daha da fazla yaş döktü. "Bizim, ayaktakımının, kölelerin, sihir dünyasının tortularının gözündeki anlamını bir bilse! Dobby, Adı Anılmaması Gereken Kişi gücünün zirvesindeyken durumun nasıl olduğunu hatırlıyor, efendim! Biz ev cinlerine haşarat muamelesi ediliyordu, efendim! Gerçi Dobby'ye gene ediliyor ya, efendim..." diye durumunu kabul etti, yüzünü yastık kılıfıyla kurulayarak. "Ama efendim, benim türümdekilerin çoğunun koşulları, siz Adı Anılmaması Gereken Kişi'ye karşı zafer kazandığınızdan beri iyileşti. Harry Potter hayatta kaldı, Karanlık Lord'un gücü kırıldı ve yeni bir şafak doğdu, efendim; ve Harry Potter karanlık günlerin asla sona ermeyeceğini düşünenlerimiz için bir umut ışığı gibi parladı, efendim... Ve şimdi Hogwarts'ta korkunç şeyler olmak üzere, belki de şimdiden oluyor ve Dobby, Harry Potter'ın burada kalmasına izin veremez, çünkü tarih kendini tekrarlıyor, madem Sırlar Odası bir kez daha açıldı..."
Dobby donup kaldı, korkudan nutku tutulmuştu, sonra Harry'nin yatağının yanındaki komodinde duran su sürahisini yakaladığı gibi kendi kafasına vurdu ve gözden kayboldu. Bir saniye sonra, gözler şaşı, "Kötü Dobby, çok kötü Dobby..." diye mırıldanarak yeniden yatağa doğru süründü.
Harry, "Demek sahiden bir Sırlar Odası var," diye fısıldadı. "Ve - daha önce açıldı mı demiştin? Anlat bana, Dobby!"
Dobby'nin eli su sürahisine doğru yavaş yavaş ilerlerken, cinin kemikli bileğini yakaladı. "Ama ben Muggle ana babadan doğmadım - ben nasıl Oda'nın tehdidi altında olabilirim ki?"
"Ah efendim, zavallı Dobby'ye daha fazlasını sormayın, sormayın," diye inledi cin, gözleri karanlıkta kocaman görünüyordu. "Burada karanlık işler planlanıyor, ama onlar olduğu zaman Harry Potter burada olmamalı. Eve gidin, Harry Potter. Eve gidin. Harry Potter bu işe karışmamalı, efendim, çok tehlikeli..."
Harry, Dobby'nin kendi kendisine gene su sürahisiyle vurmasını engellemek için bileğini sıkı sıkı tutarak, "Kim, Dobby?" diye sordu. "Kim açtı? Geçen sefer kim açmıştı?"
"Dobby söyleyemez, efendim. Dobby söyleyemez, Dobby söylememeli!" diye ciyakladı cin. "Eve gidin, Harry Potter, eve gidin!"
Harry hiddetle, "Hiçbir yere gitmiyorum!" dedi. "En iyi arkadaşlarımdan biri Muggle ana babadan doğma, eğer Oda sahiden açıldıysa ilk sırada o yer alacak..."
Dobby bir tür sefil coşku içinde, "Harry Potter arkadaşları için kendi hayatını tehlikeye atıyor!" diye inledi. "Ne kadar soylu bir şey! Ne kadar yiğitçe! Ama o kendini kurtarmalı, evet, Harry Potter asla..."
Dobby birden donup kaldı, yarasa kulakları titreşiyordu. Harry de duymuştu. Dışarıdaki geçitten aşağı doğru ayak sesleri geliyordu.
Cin, dehşet içinde, "Dobby gitmeli!" diye soludu, sonra gürültülü bir çatlama sesi duyuldu, Harry'nin yumruğu şimdi boş havayı tutuyordu. Ayak sesleri yaklaşırken yatağa yata, gözlerini hastane kanadının karardık kapısına dikti.
Bir an sonra Dumbledore sırtında uzun, yünlü ropdöşambr ve gece takkesiyle geri geri yatakhaneye giriyordu. Heykele benzeyen bir şeyin bir ucunu tutuyordu. Bir saniye sonra, ayaklarını taşıyan Profesör McGonagall da göründü. Birlikte onu bir yatağa attılar.
Dumbledore, "Madam Pomfrey'i bul," diye fısıldadı ve Profesör McGonagall, Harry'nin yatağının ayakucundan hızla geçip gözden kayboldu. Harry kıpırdamadan yatarak, kendine uyur süsü verdi. Telaşlı sesler duyuyordu, derken Profesör McGonagall, hemen arkasında geceliğinin üstüne bir hırka giymiş Madam Pomfreyle birlikte göründü. Harry, onun soluğunu hızla içine çektiğini duydu.
Madam Pomfrey, yataktaki heykelin üzerine eğilerek Dumbledore'a, "Ne oldu?" dedi fısıltıyla.
"Bir saldırı daha. Minerva onu merdivenlerde bulmuş."
Profesör McGonagall, "Yanında bir salkım üzüm vardı," dedi. "Sanırız Harry'yi ziyaret etmek için gizlice buraya girmeye çalışıyordu."
Harry'nin midesi fena halde kasıldı. Ağır ağır ve dikkatle, yataktaki heykele bakabilmek için kendini birkaç santim yükseltti. Heykelin boş boş bakan yüzüne ay ışığı vurdu.
Colin Creevey'ydi. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı, elleri fotoğraf makinesini önünde tutarken kasılıp kalmıştı.
"Taşlaşmış mı?" diye fısıldadı Madam Pomfrey.
Profesör McGonagall, "Evet," dedi. "Ama düşündükçe titriyorum... Ya Albus sıcak kakao almak için aşağı inmeseydi, kim bilir neler..."
Üçü de Colin'e baktı. Sonra Dumbledore eğildi ve Colin'in kaskatı ellerinden fotoğraf makinesini aldı.
Profesör McGonagall hevesle, "Sence saldırganının bir resmini çekmeyi başarmış mıdır?" diye sordu.
Dumbledore cevrp vermedi. Fotoğraf makinesinin arkasını açtı.
"Aman Tanrım!" dedi Madam Pomfrey.
Makineden tıslayarak buhar fışkırdı. Yanmış plastiğin keskin kokusu, üç yatak ötedeki Harry'ye kadar geldi.
Madam Pomfrey hayretle, "Erimiş," dedi. "Hepsi erimiş..."
"Bu ne demek oluyor, Albus?" diye sordu Profesör McGonagall telaşla.
"Şu demek oluyor ki," dedi Dumbledore, "Sırlar Odası gerçekten bir kez daha açılmış."
Madam Pomfrey elini ağzına götürdü. Profesör McGonagall ise Dumbledore'a bakakaldı.
"Ama Albus... yani... kim?"
"Mesele kim olduğunda değil," dedi Dumbledore, gözleri Colin'in üstünde. "Mesele, nasıl olduğunda..."
Harry, Profesör McGonagall'ın yüzünü görebildiği kadarıyla, onun da kendisinden fazla bir şey anlamadığını gördü.
|