Tek Mesajı Görüntüle
Old 12-10-2006, 01:40 AM   #35
GeCeLeR
Guest
 
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
Varsayılan

ON YEDİNCİ BÖLÜM
Slytherin'in Vârisi



Çok uzun, loş bir odanın başında duruyordu. Gene oyma yılanlarla bezenmiş yüksek taş sütunlar karanlığın içinde kaybolan bir tavana yükseliyor ve odayı kaplamış olan garip, yeşilimsi soluk ışığın üzerine uzun siyah gölgeler düşürüyordu.
Kalbi küt küt atan Harry, orada öylece durup ürpertici sessizliği dinledi. Basilisk karanlık bir köşede, bir sütunun arkasında olabilir miydi? Peki ya Ginny neredeydi?
Asasını çıkardı ve yılanlı sütunların arasından ilerledi. Dikkatle attığı adımlar, gölgeli duvarlardan yüksek sesle yankılanıyordu. Gözlerini kısmıştı, en ufak bir hareket belirtisinde kapamaya hazırlanıyordu. Taştan yılanların boş göz yuvarları sanki onu izliyordu. Birkaç kez içlerinden birinin kımıldadığını sanarak midesi kasıldı.
Sonra, son iki sütunun hizasına geldiğinde, arka duvarın önünde Oda'nın kendisi kadar yüksek bir heykel görüntüye girdi.
Harry yukarıdaki dev suratı görmek için başını kaldırmak zorunda kaldı. Çok yaşlı ve maymunsu bir surattı bu. Yerleri süpüren taştan büyücü cüppesinin neredeyse en altına kadar uzanan ince bir sakalı vardı. Kurşuni renkli iki devasa ayağı, odanın zeminine basıyordu. Ayakların arasındaysa, yere yüzüstü uzanmış, küçük, siyah cüppeli ve alev gibi kızıl saçlı bir beden duruyordu.
Harry, "Ginny!" diye mırıldandı ve onun yanına koşarak dizlerinin üzerine çöktü. "Ginny! Ölmüş olma! Lütfen ölmüş olma!" Asasını kenara fırlattı, Ginny'yi omuzlarından tutup çevirdi. Yüzü mermer kadar beyaz ve soğuktu, ama gözleri kapalıydı, yani taşlaşmış değildi. Ama o zaman...
"Ginny, lütfen uyan," dedi Harry ümitsizce, onu sarsarak. Ginny'nin başı kukla gibi iki yana gidip geldi.
"Uyanmayacak," dedi yumuşak bir ses.
Harry irkildi, dizlerinin üstünde arkaya döndü.
Uzun boylu, siyah saçlı bir erkek çocuk en yakın sütuna yaslanmış, onları izliyordu. Hatları tuhaf bir şekilde bulanıktı, Harry onu buğulu bir camın arkasından görür gibiydi. Gene de kim olduğuna şüphe yoktu.
"Tom - Tom Riddle?"
Riddle, gözlerini Harry'nin yüzünden ayırmayarak, başını salladı.
"Nasıl yani, uyanmayacak?" dedi Harry çaresizce. "O sakın - sakın...?"
"Yaşıyor," dedi Riddle. "Ama ölümün eşiğinde."
Harry ona uzun uzun baktı. Tom Riddle elli yıl Önce Hogwarts'ta okumuştu. Ama işte şimdi buradaydı, etrafında tuhaf, puslu bir ışık vardı ve on altısından bir gün bile büyük değildi.
"Sen bir hayalet misin?" dedi Harry, ne düşüneceğini bilemeyerek.
"Bir anı” dedi Riddle sessizce. "Elli yıldır bir güncede saklanmış bir anı."
Heykelin dev ayak parmaklarının civarında bir yeri işaret etti. Orada, yerde, Harry'nin Mızmız Myrtle'ın tuvaletinde bulduğu küçük, siyah günce açık duruyordu. Bir an için Harry güncenin oraya nasıl gelmiş olduğunu merak etti - ama ilgilenilmesi gereken daha acil meseleler vardı.
"Bana yardım etmelisin, Tom," dedi Harry, Ginny'nin başını bir kez daha kaldırarak. "Onu buradan çıkarmak zorundayız. Bir Basilisk var... Nerede olduğunu bilmiyorum, ama her an ortaya çıkabilir. Lütfen bana yardım et..."
Riddle kılını bile kıpırdatmadı. Harry kan ter içinde Ginny'nin yarısını yerden kaldırmayı başardı ve asasını almak için eğildi.
Ama asası gitmişti.
"Asamı gördün mü...?"
Başım kaldırdı. Riddle hâlâ onu izliyordu - bir taraftan da uzun parmaklarının arasında Harry'nin asasını çeviriyordu.
"Sağol," dedi Harry, elini asasına doğru uzatarak.
Riddle'ın dudaklarına bir gülümseme yerleşti. İstifini bozmadan asayı çevirip Harry'ye bakmaya devam etti.
"Dinle," dedi Harry telaşla. Dizleri Ginny'nin ağırlığıyla bükülmüştü, "gitmemiz gerekiyor! Basilisk gelirse..."
"Çağrılana kadar gelmez," dedi Riddle sakin sakin.
Harry artık Ginny'yi taşıyamıyordu, onu gene yere bıraktı.
"Ne demek istiyorsun?" dedi. "Bak, asamı geri ver, ona ihtiyacım olabilir."
Riddle'ın gülümsemesi yüzüne yayıldı.
"İhtiyacın olmayacak," dedi.
Harry ona dikkatle baktı.
"Nasıl yani, ihtiyacım - ?"
"Bu anı çok bekledim, Harry Potter," dedi Riddle. "Seni görme fırsatını. Seninle konuşma fırsatını."
"Bak," dedi Harry, sabrını yitirerek. "Galiba anlamadın. Şu anda Sırlar Odası'ndayız. Daha sonra konuşabiliriz."
"Şimdi konuşacağız," dedi Riddle, yüzünde hâlâ kulaklarına kadar yayılmış bir gülümsemeyle. Harry'nin asasını cebine koydu.
Harry ona bakakaldı. Burada çok tuhaf bir şeyler oluyordu.
"Ginny nasıl bu hale geldi?" diye sordu usulca.
"Bu ilginç bir soru," dedi Riddle, hoşnut bir şekilde. "Epey de uzun bir hikâye. Sanırım Ginny'nin bu hale gelmesinin gerçek sebebi, görünmez bir yabancıya kalbini açıp bütün sırlarını dökmesi."
"Neden bahsediyorsun sen?"
"Günce," dedi Riddle. "Benim güncem. Küçük Ginny aylardır o günceye yazıyor, bana bütün açması endişelerini ve üzüntülerini anlatıyor: Ağabeylerinin onunla nasıl dalga geçtiklerini, okula nasıl elden düşme cüppelerle ve kitaplarla gelmek zorunda kaldığını, nasıl -" Riddle'in gözleri parladı "- ünlü, iyi kalpli, muhteşem Harry Potter’in onu asla sevmeyeceğim..."
Riddle konuşurken gözlerini Harry'nin yüzünden hiç ayırmıyordu. Gözlerinde adeta aç bir bakış vardı.
"On bir yaşındaki bir kızın küçük ve saçma sapan dertlerini dinlemek çok sıkıcı bir şey," diye devam etti. "Ama sabırlıydım. Ona cevap yazdım, anlayış gösterdim, nazik davrandım. Ginny beni çok sevdi. Şimdiye kadar kimse beni senin gibi anlamadı, Tom... iyi ki içimi dökebileceğim bu günce var elimde... Cebimde taşıyabileceğim bir arkadaşım olması gibi bir şey bu..."
Riddle kahkaha attı. Ona uymayan, tiz, soğuk bir kahkahaydı bu. Harry'nin tüylerini ürpertti.
"İtiraf etmek gerekirse, Harry, ben her zaman ihtiyacım olan kişileri etkim altına alabilmişimdir. Ginny de bana ruhunu açtı, ruhu da tam istediğim şeydi zaten. Onun en derindeki korkularıyla, en gizli sırlarıyla beslenerek gittikçe kuvvetlendim. Güçlü hale geldim, küçük Miss Weasley'den çok daha güçlü bir hale geldim. Yeterince güçlenip Miss Weasley'ye ben birkaç sırrımı dökmeye, kendi ruhumun bir parçasını ona aktarmaya başladım..."
"Ne demek istiyorsun?" dedi Harry. Ağzı fena halde kurumuştu.
"Hâlâ anlamadın mı, Harry Potter?" dedi Riddle yumuşak bir sesle. "Sırlar Odası'nı Ginny Weasley açtı. Okulun horozlarını o boğazladı, duvarlara tehditkâr mesajları o yazdı. Slytherin'in yılanını Bulanıkların ve Kofti'nin kedisinin üstüne o saldı." "Hayır," diye fısıldadı Harry.
"Evet," dedi Riddle sakince. "Tabii ki ilk başta ne yaptığının kendi de farkında değildi. Çok eğlenceliydi. Keşke günceye yazdıklarım görebilseydin... Çok daha ilginç bir hale geldiler... Sevgili Tom," diye anlattı, Harry'nin dehşete düşmüş suratını izleyerek, "sanırım hafızamı yitiriyorum. Cüppemin her tarafı horoz tüyü içinde, bunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Sevgili Tom, Cadılar Bayramı gecesinde ne yaptığımı hatırlayamıyorum, ama bir kedi saldırıya uğradı ve üstüm başım boya içinde. Sevgili Tom, Percy bana solgun olduğumu ve kendimde olmadığımı söyleyip duruyor. Sanırım benden şüpheleniyor... Bugün bir saldırı daha oldu ve ben gene nerede olduğumu hatırlamıyorum. Tom, ben ne yapacağım? Galiba çıldırıyorıım... Sanırım herkese saldıran kişi benim, Tom!"
Harry yumruklarını sıkmıştı, tırnakları avucuna batıyordu.
"Aptal, küçük Ginny'nin, güncesine güvenmekten vazgeçmesi epey zaman aldı," dedi Riddle. "Ama sonunda şüphelenmeye başladı ve ondan kurtulmaya çalıştı. İşte burada sen devreye girdin, Harry. Onu buldun. Ne kadar sevindim, anlatamam. Onu ele geçirebilecek o kadar kişi varken, kalkıp sen buldun... Yani karşılaşmaya en çok can attığım insan..."
"Peki niye benimle karşılaşmak istiyordun?" dedi
"Harry. Kızgınlık tüm bedenini sardığından, sesini sakin tutmak için çaba sarf etmesi gerekmişti.
"Çünkü Ginny bana senden söz etmişti, Harry," dedi Riddle. "O hayret verici hayat hikâyeni baştan sona anlatmıştı." Gözleri Harry'nin alnındaki şimşek biçimindeki yara izine kaydı ve yüzüne daha da aç bir ifade yerleşti. "Senin hakkında daha çok şey öğrenmem gerektiğini, seninle konuşmam, karşılaşabilirsem de karşılaşmam gerektiğini biliyordum. Ben de güvenini kazanmak için sana koca angut Hagrid'i yakaladığım o ünlü anı göstermeye karar verdim."
"Hagrid benim arkadaşım," dedi Harry. Artık sesi titriyordu. "Ve sen onu suçlu gösterdin, değil mi? Senin bir yanlışlık yaptığını düşünmüştüm, ama -" Riddle gene o tiz kahkahasını attı. "Bana mı inanacaklardı, Hagrid'e mi, Harry? Eh, olay yaşlı Armando Dippet'ın gözüne nasıl göründü tahmin edersin artık. Bir tarafta Tom Riddle. Yoksul ama çok zeki, ailesiz ama çok cesur, Sınıf Başkanı, örnek öğrenci. Diğer taraftaysa iriyan, kaba saba Hagrid. Her hafta başı derde giren, yatağının altında ******** yavrusu yetiştirmeye çalışan, gizlice Yasak Orman'a girip ifritlerle güreşen Hagrid. Ama itiraf etmeliyim, planın böyle tıkır tıkır işlemesine ben bile şaşırdım. Hagrid'in Slytherin'in vârisi olamayacağını birinin fark etmiş olması gerektiğini düşünmüştüm. Sırlar Odası hakkında öğrenebildiğim her şeyi öğrenmek ve odanın girişini keşfetmek benim bile beş yılımı almıştı... Sanki Hagrid'in o kadar aklı ya da o kadar gücü varmış gibi!
"Sadece Biçim Değiştirme öğretmeni Dumbledore, Hagrid'in masum olduğuna inanıyormuş gibiydi. Dippet'ı, Hagrid'i orada tutup bekçi olarak yetiştirmeye ikna etti. Evet, sanırım Dumbledore tahmin etmiş olabilir. Dumbledore beni öbür öğretmenler kadar seviyora benzemiyordu hiç..."
"Eminim Dumbledore senin ruhunu okumuştu," dedi Harry, dişlerini sıkarak.
"Hagrid uzaklaştırıldıktan sonra beni sinir bozucu bir göz hapsine aldığı kesin," dedi Riddle kayıtsızca. "Hâlâ okulda okurken Oda'yı yeniden açmanın güvenli olmadığını biliyordum. Ama onu aramakla geçirdiğim onca yılın boşa gitmesine izin verecek de değildim. Ardımda benim on altı yasmadaki benliğimi barındıran bir günce bırakmaya karar verdim. Böylece, şansım yaver giderse bir gün başka birini kendi izimden götürüp Salazar Slytherin'in soylu çalışmasını sonuca erdirebilecektim."
"Eh, sonuca erdirmiş değilsin," dedi Harry muzaffer bir şekilde. "Bu sefer kimse ölmedi, kedi bile. Birkaç saat içinde Adamotu Sıvısı hazır olacak ve taşlaşmış olan herkes eski haline dönecek."
"Söylememiş miydim?" dedi Riddle sessizce. "Artık Bulanıkları öldürmek umurumda değil. Aylardır yeni hedefim sensin." Harry ona bakakaldı.
"Günce bir dahaki sefer açıldığında nasıl kızdığımı düşün bir. Çünkü bana yazan sen değildin, Ginny'ydi. Anlıyorsun ya, seni günceyle görmüş ve paniğe kapılmıştı. Ya sen güncenin nasıl işlediğini bulduysan, ben de onun bütün sırlarını sana anlattıysam? Daha beteri, ya sana horozlan boğazlayanın kim olduğunu söylediysem? Bu yüzden salak, küçük velet yatakhane boşalana kadar bekledi ve günceyi çalıp gene ele geçirdi. Ama ben ne yapmam gerektiğini biliyordum. Senin Slytherin'in vârisinin peşinde olduğunu anlamıştım. Ginny'nin bana anlattıklarından, senin bu gizemi çözmek için elinden geleni ardına koymayacağını biliyordum, özellikle de en iyi arkadaşlarından biri saldırıya uğrarsa. Ginny de bana bütün okulun senin çataldilini bildiğinden bahsettiğini anlatmıştı...
"Ben de Ginny'nin duvara kendi veda mesajını yazmasını ve buraya, aşağı inip beklemesini sağladım. Debelendi, ağladı ve çok sıkıcılaştı. Ama içinde pek y.\ a m kalmadı artık: Günceye çok fazlasını aktardı. Öyle ki, nihayet sayfaların içinden kurtulabildim. Fakat buraya geldiğimizden beri senin ortaya çıkmanı bekli yordum. Geleceğini biliyordum. Sana soracağım çok şey var, Harry Potter."
"Ne gibi?" dedi Harry öfkeyle. Yumrukları hâla sıkılıydı.
"En başta," dedi Riddle, memnun memnun gülür seyerek, "nasıl oluyor da olağanüstü büyü yeteneği o mayen bir bebek, gelmiş geçmiş en büyük büyücüyü yenmeyi başarıyor? Lord Voldemort'un güçleri yol olurken, nasıl oldu da sen sadece küçük bir yara izi ile atlattın?"
Şimdi aç gözlerinde garip bir kırmızı parıltı vardı.
"Nasıl kurtulduğum niye umrunda ki?" dedi Harry yavaşça. "Voldemort senin döneminden sonraydı."
"Voldemort," dedi Riddle yumuşak bir sesle, "benim geçmişim, bugünüm ve geleceğim, Harry Potter..."
Harry'nin asasını çıkarıp havada çizgiler çekmeye başladı ve ortaya üç ışıyan sözcük çıktı:
TOM MARVOLDO RİDDLE
Sonra asayı bir kez salladı ve adının harfleri yeni bir düzende bir araya geldiler:
ADIM LORD VOLDEMORT
"Gördün mü?" diye fısıldadı. "Zaten Hogwarts'ta kullandığım bir isimdi bu. Tabii ki sadece en samimi arkadaşlarım biliyordu. Sonsuza kadar pis Muggle babamın adını mı kullanacaktım sanıyorsun? Damarlarımda annem tarafından Salaza; Slytherin'in kanı akarken? Sırf karısının bir cadı olduğunu öğrendiği için beni daha doğmadan terk eden, ayaktakımmdan pis bir Muggle'ın adını mı taşıyacaktım? Hayır, Harry. Kendime yeni bir isim buldum. Bir gün ben dünyanın en büyük sihirbazı olduğumda, bütün büyücülerin ağızlarına almaktan korkacağı bir isim!"
Harry'nin beyni sanki tıkanmıştı. Riddle'a, yani daha sonra büyüyüp Harry'nin annesini, babasını ve daha birçok insanı öldüren yetim çocuğa bakakaldı... Sonunda kendini zorlayıp konuştu.
"Aslında değilsin," dedi nefretle dolu, alçak bir sesle.
"Ne değilim?" diye sordu hemon Riddle. "Dünyanın en büyük sihhbazı değilsin," dedi Harry, hızlı hızlı soluyarak. "Hiç kusura bakma, seni hayal kırıklığına uğratıyorum, ama dünyanın en büyük büyücüsü Albus Dumbledore. Herkes öyle diyor. Güçlü olduğun zaman bile cesaret edip Hogwarts'ı ele geçirmeye kalkışmadın. Sen okuldayken Dumbledore senin ruhunu okumuştu ve bugünlerde sakandığın yerde de seni hâlâ korkutuyor."
Riddle'ın yüzünden gülümseme uçup gitmiş, yerini son derece çirkin bir görünüm almıştı.
"Benim anım bile Dumbledore'u okuldan uzaklaştırmaya yetti!" diye tısladı.
"Sandığın kadar da gitmiş değil o!" diye cevabı yapıştırdı Harry. Gelişigüzel konuşuyor, Riddle'ı korkutmaya çalışıyor, söylediklerine kendi de inanmak istiyordu.
Riddle ağzını açtı, ama donakaldı. Bir yerden müzik sesi geliyordu. Riddle hızla arkasına dönüp boş odaya baktı. Müziğin sesi gidecek yükseliyordu. Ürpertici, tüyleri diken diken eden, dünya dışından geliyor gibi bir müzikti; Harry'nin şarlan dikildi ve kalbi sanki şişip iki misline ulaştı. Soma, tam ses iyice yükselip Harry'ye müziğin göğüs kafesinin içinde çaldığını düşündürmeye başlamıştı ki, en yakın sütunun tepesi alevlendi.
Kuğu büyüklüğünde kıpkırmızı bir kuş ortaya çıkmıştı. Kemerli tavana doğru şarkısını söylüyordu. Bir tavuskuşununki kadar uzun, pırıl pırıl bir kuyruğu ve buruşuk bir bohçayı kavramış, altın rengi parlayan, pençeleri vardı.
Hemen sonra, kuş doğruca Harry'nin üstüne uçmaya başladı. Taşıdığı buruşuk şeyi Harry'nin ayaklarına bıraktı ve bütün ağırlığıyla omzuna kondu. Koca kanatlarını katladığında, Harry kafasını kaldırıp onun uzun, keskin gagasını ve boncuk gibi kara gözlerini gördü.
Kuş şakımayı bırakmıştı. Harry'nin yanağının yanında kımıldamadan, sıcacık duruyor, dik dik Riddle'a bakıyordu.
"Bir Anka kuşu..." dedi Riddle, kuşa bilmiş bilmiş bakarak.
"Favkes?" diye soludu Harry. Kuşun altın pençeleri omzunu hafifçe sıktı.
"Ona gelince -" dedi Riddle, Fawkes'un bıraktığı buruşuk şeye bakarak, "o da okulun eski Seçmen Şapka'sı."
Öyleydi. Yamalı, yıpranmış ve tozlu Şapka, Harry'nin ayaklarının dibinde hareketsiz yatıyordu.
Riddle gene kahkahalarla gülmeye koyuldu. Öylesine gülüyordu ki, karanlık oda kahkahalarıyla çınlıyor, sanki aynı anda on Riddle kahkaha atıyormuş hissi veriyordu.
"Dumbledore'un savunucusuna gönderdiklerine bak! Şakıyan bir kuş ve eski bir şapka! Şimdi kendini cesur hissediyor musun, Harry Potter? Şimdi kendini güvende hissediyor musun?"
Harry cevap vermedi. Fawkes'un ya da Seçmen Şapka'nın neye yarayacağını bilmiyordu, ama artık yalnız değildi. Giderek artan bir cesaretle Riddle'ın kahkahasının dinmesini bekledi.
"İşe koyulalım, Harry," dedi Riddle. Hâlâ ağzı kulaklarındaydı. "İki kez -senin geçmişinde, benimse geleceğimde- karşı karşıya geldik. Ve ikisinde de seni öldürmeyi başaramadım. Nasıl kurtuldun? Bana her şeyi anlat. Ne kadar konuşursan," dedi yumuşak bir sesle, "o kadar hayatta kalırsın."
Harry hızla düşünüyor, şansını tartıyordu. Asa Riddle'd aydı. Harry'deyse Fawkes ve Seçmen Şapka vardı ve ikisi de bir düelloda işe yaramazdı. Evet, durum kötü görünüyordu. Ama Riddle orada dururken, yaşam Ginny'yi yavaş yavaş terk ediyordu... Harry bu arada Riddle'ın hatlarının giderek belirginleşip katılaştığının farkına vardı. Eğer Riddle'la arasında mutlaka bir kavga olacaksa, sonra olmasmdansa hemen olması daha iyiydi.
"Bana saldırdığında güçlerini neden yitirdiğini kimse bilmiyor," dedi Harry birden. "Ben kendim de bilmiyorum. Ama beni niye öldüremediğini biliyorum. Çünkü annem beni kurtarmak için can verdi. Ayaktakımı, Muggle çocuğu annem," diye ekledi, bastırılmış bir öfkeyle titreyerek. "Senin beni öldürmene engel oldu. Senin gerçek halini gördüm, geçen yıl gördüm seni. Yıkılmış durumdasın. Yaşıyor musun ölü müsün, belli değil. İşte bütün o gücün seni getirdiği yer. Saklanıyorsun. Çirkinsin, iğrençsin!"
Riddle'ın yüzü çarpıldı. Sonra kendini zorladı ve yüzüne korkunç bir gülümseme yerleşti.
"Demek öyle. Annen seni kurtarmak için öldü. Evet, bu güçlü bir karşı muskadır. Şimdi anlıyorum -senin hiçbir özelliğin yokmuş demek. Merak ediyordum, anlıyorsun ya. Çünkü ikimizin arasında tuhaf benzerlikler var, Harry Potter. Bunun sen bile farkına varmış olmalısın. İkimiz de yarım-kanız, yetimiz, Muggle'lar tarafından büyütüldük. Büyük ihtimalle muhteşem Slytherin'den beri Hogwarts'a bizden başka Çatalağız gelmemiştir. Hatta fizik olarak bile biraz benziyoruz birbirimize... Ama sonuçta, seni benden kurtaran sadece şansmış. Bütün bilmek istediğim buydu."
Harry, gergin gergin, Riddle'ın asasını kaldırmasını bekledi. Ama Riddle'ın suratına gene bir gülümseme yayılmıştı.
"Şimdi, Harry, sana bir ders vereceğim. Haydi, Salazar Slytherin'in vârisi Lord Voldemort'un güçlerini ünlü Harry Potter'a ve Dumbledore'un ona sunabildiği en iyi silahlara karşı deneyelim."
Fawkes'a ve Seçmen Şapka'ya alayla baktı, yürüyerek uzaklaştı. Korkuyu uyuşmuş bacaklarında hissetmeye başlayan Harry, gözlerini ondan ayırmadan izliyordu. Riddle iki sütun arasında durdu ve başını kaldırıp Slytherin'in yukarıda yarı karanlığa gömülmüş taştan yüzüne baktı. Riddle ağzını açıp tısladı - ama Harry onun söylediklerini anladı.
"Konuş benimle, Slytherin, Hogwarts Dörtlüsünün en büyüğü."
Harry, Fawkes'un omzunda yalpalamasına sebep olarak hızla döndü ve kafasını kaldırıp heykele baktı.
Slytherin'in taştan, devasa yüzü kımıldıyordu. Harry, dehşet içinde, ağzın giderek açıldığını ve kocaman bir siyah delik oluşturduğunu gördü.
Ve ağzın içinde bir şey hareket etmeye başladı. Bir şey heykelin derinliklerinden yukarı doğru çıkıyordu.
Harry sırtı Oda'nın karanlık duvarına çarpana kadar geriledi. Gözlerini kapatırken Fawkes'un kanadının yanağını yaladığını ve kuşun havalandığını hissetti. Harry, "Bırakma beni!" diye bağırmak istiyordu, ama bir Anka kuşunun yılanlar kralına karşı ne şansı olabilirdi ki?
Dev gibi bir şey odanın zeminine çarptı, Harry zeminin titrediğini hissetti. Neler olduğunun farkındaydı, hissedebiliyordu. Dev yılanın Slytherin'in ağzından kıvrılarak çıktığını görür gibiydi. Sonra Riddle'ın tıslamasını duydu: "Öldür onu."
Basilisk Harry'ye doğru ilerliyordu, Harry onun ağır gövdesinin tozlu yerde süründüğünü duyabiliyordu. Gözleri hâla sımsıkı kapalı halde, etrafına elleriyle dokunup yolunu bulmaya çalışarak körü körüne yana doğru koşmaya başladı. Riddle kahkahalarla gülüyordu...
Harry takıldı. Taş zemine sert bir şekilde düştü, ağzına kan tadı geldi. Yılan yalnızca birkaç metre ötesindeydi, üzerine geldiğini duyabiliyordu.
Tepesinde gürültülü, patlamayı andıran bir tükürme sesi duydu ve hemen ardından bir şey Harry'ye öyle bir çarptı ki, onu duvara çaldı. Artık her an dişlerin vücuduna saplanmasını bekliyordu ki, gene vahşi tıslamalar duydu, bir şey deli gibi sunanlara çarpıp duruyordu.
Elinde değildi. Gözlerini çok az açıp neler olduğuna baktı.
Parlak, zehir yeşili renkte ve bir meşenin gövdesi kalınlığında olan dev yılan havaya dikilmişti, kocaman küt kafası sütunların arasında sarhoş gibi sallanıyordu. Harry tir tir titreyerek, gene ona doğru dönerse diye gözlerini kapatmaya hazırlanırken, yılanın dikkatini dağıtan şeyin ne olduğunu gördü.
Fawkes yılanın kafasının etrafında uçuyor, Basilisk ise bir kılıç kadar uzun ve keskin dişleriyle çılgınca onu yakalamaya çalışıyordu.
Fawkes dalışa geçti. Altın renkli uzun gagası gözden kayboldu ve aniden yere kapkara kan boşandı. Yılanın kuyruğu savrulup Harry'yi sıyırdı geçti ve Harry daha gözlerini kapatamadan, ona doğru döndü. Harry onun yüzüne baktı ve iki koca yuvarlak sarı gözünün Anka kuşu tarafından deşilmiş olduğunu gördü. Yere kan boşalıyor, yılan acı içinde tükürüp duruyordu.
"Hayır!" diye bağırdığını duydu Riddle'ın. "Kuşu bırak! Kuşu bırak! Çocuk arkanda! Hâlâ onun kokusunu alabilirsin! Öldür onu!"
Ne yapacağını bilemeyen kör yılan sallanıyordu, hâlâ ölümcüldü. Fawkes başının çevresinde tur atıyor, ürpertici şarkısını söylüyor, arada bir Basilisk'in pullu burnuna saldırıyordu. Yılanın harap olmuş gözlerinden hâlâ kan boşalıyordu.
"Yardım edin, yardım edin," diye deli gibi mırıldandı Harry. "Yok mu yardım edecek!"
Yılanın kuyruğu bir kez daha sallandı. Harry eğildi. Suratına yumuşak bir şey çarptı.
Basilisk kuyruğuyla Seçmen Şapka'yı Harry'nin kollarına fırlatmıştı. Harry şapkayı yakaladı. Elinde bir bu kalmıştı, tek şansı buydu. Şapkayı hemen kafasına geçirdi ve Basilisk kuyruğunu yeniden sallarken kendini yere fırlattı.
Başına büyük gelen Şapka'nın gözlerini kapattığı Harry, "Yardım et... yardım et..." diye düşündü. "Lütfen yardım et bana!"
Bir yanıt duyulmadı. Bunun yerine Şapka sanki görünmez bir el onu sıkıyormuş gibi daraldı.
Çok sert ve ağır bir şey Harry'nin kafasının üstüne çarptı, neredeyse onu bayıltacaktı. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuşarak Şapka'yı tepesinden yakalayıp çıkardı ve altında uzun ve sert bir şey olduğunu hissetti.
Şapka'nın içinde pırıl pırıl bir gümüş kılıç belirmişti. Kabzasında yumurta büyüklüğünde yakutlar parlıyordu.
"Çocuğu öldür! Kuşu bırak! Çocuk arkanda! Burnunu kullan-kokla onu!"
Harry ayağa kalkmıştı, hazırdı. Basilisk'in kafası alçalıyor, bedeni dolanıyor, Harry'ye dönmek için kıvrılırken sütunlara çarpıyordu. Onun kanla dolmuş, dev gibi göz yuvarlarım görebiliyordu. Ağzını kocaman, onu olduğu gibi yutabilecek kadar açtığını gördü. Ağzının içindeki kılıç gibi, ince, parlayan, zehirli dişleri de...
Körü körüne ileri atıldı yılan. Harry eğildi ve yılan Oda duvarına tosladı. Gene atıldı, çatal dili Harry'nin yan tarafına kırbaç gibi çarptı. Harry gümüş kılıcı iki eliyle kaldırdı.
Basilisk gene atıldı, bu defa doğru nişan almıştı. Harry bütün ağırlığını kılıca verdi ve onu kabzasına kadar yılanın üst damağına sapladı.
Ama ılık kan kollarına boşalırken, Harry dirseğinin hemen üstünde keskin bir acı hissetti. Uzun, zehirli bir diş koluna gittikçe daha çok saplanıyordu. Basilisk yana devrilip çırpınarak yere düştüğünde, diş kırıldı.
Harry yere yığıldı. Bedenine zehir salmakta olan dişi yakaladı ve çekip kolundan çıkardı. Ama artık çok geç olduğunu biliyordu. Yaradan son derece yakıcı bir acı ağır ağır ama inatla bedenine yayılıyordu. Dişi yere bırakıp cüppesinin kendi kanına bulanmasını izlerken, görüşü bulanmaya başladı. Oda donuk bir renk anaforunda yitip gidiyordu.
Aniden yanından bir kırmızılık geçti ve Harry dibinde hafif bir pençe takırdaması duydu.
"Fawkes," dedi Harry kısık sesle. "Müthiştin, Fawkes..." Kuşun güzel başını, yılan dişinin kolunda deştiği yere yasladığını hissetti.
Yankılanan ayak sesleri duyuyordu, sonra kara bir gölge önüne geldi.
"Sen öldün, Harry Potter," dedi Riddle'ın sesi, tepesinde. "Öldün. Dumbledore'un kuşu bile bunun farkında. Ne yapıyor, görüyor musun, Potter? Ağlıyor."
Harry gözlerini kapatıp açtı. Fawkes'un kafası bir netleşti, bir bulanıklaştı. Parlak tüylerden aşağı iri, inci gibi damlalar süzülüyordu.
"Burada oturup senin ölüşünü seyredeceğim, Harry Potter. Hiç acele etme. Vaktim var."
Harry kendini sersemlemiş hissediyordu. Etrafındaki her şey dönüyormuş gibi görünüyordu.
"İşte Harry Potter'in sonu," dedi Riddle'ın uzaklardan gelen sesi. "Sırlar Odası'nda tek başına, arkadaşları tarafından terk edilmiş, akılsızca meydan okuduğu Karanlık Lord'a sonunda yenilmiş. Yakında sevgili Bulanık annene kavuşacaksın, Harry... Sana fazladan on iki yıllık ödünç süre sağladı... ama Lord Voldemort sonunda seni hakladı. Böyle olacağını biliyordun herhalde."
Eğer ölmek buysa, diye düşündü Harry, o kadar da kötü değilmiş. Acısı bile diniyordu...
Ama bu ölmek miydi? Oda iyice kararacağına, gene netleşmeye başlamıştı. Harry kafasını hafifçe salladı. Fawkes hâlâ kafasını Harry'nin koluna yaslamış, orada duruyordu. İnci gibi gözyaşları yaranın etrafında parıldıyordu - ama artık yara yoktu.
"Çekil oradan, kuş," dedi Riddle'ın sesi birden. "Çekil onun yanından. Çekil dedim sana!"
Harry başını kaldırdı. Riddle, Harry'nin asasını Fawkes'a doğrultmuştu; tabanca patlaması gibi bir gümbürtü çıktı ve Fawkes gene altın rengi ve kırmızı bir leke gibi havalandı.
Riddle, Harry'nin koluna bakarak, "Anka kuşu gözyaşları..." dedi sessizce. "Elbette... iyileştirici güç... unutmuştum..."
Harry'nin yüzüne baktı. "Ama bir şey fark etmez. Aslına bakarsan, böyle olmasını tercih ederim. Yalnızca sen ve ben, Harry Potter... sen ve ben..."
Asayı kaldırdı.
Sonra gene kanat çırpma sesleri arasında Fawkes bir kez daha yükseldi ve Harry'nin kucağına bir şey düştü - günce.
Bir an için Harry de, hâlâ asasını ona doğrultmuş olan Riddle da günceye baktılar. Sonra Harry hiç düşünmeden ve kafa yormadan, sanki baştan beri niyeti buymuş gibi, yanında yerde duran Basilisk dişini aldı ve onu kitabın kalbine sapladı.
Upuzun, korkunç, kulak yırtıcı bir çığlık duyuldu. Günceden bir mürekkep seli boşanmaya, Harry'nin ellerine ve yere akmaya başladı. Riddle kıvranıyor, çırpınıyor, çığlık atıyor, sallanıyordu, sonra birden...
Yok olmuştu. Harry'nin asası patırtıyla yere düştü ve sessizlik çöktü. Yani, günceden hâlâ sızmakta olan mürekkebin yere şıp şıp damlaması dışında bir sessizlik... Basilisk zehri güncenin ortasında cızırdayan bir delik açmıştı.
Baştan aşağı titreyen Harry, kendini doğrulttu. Sanki Uçuç tozuyla kilometrelerce seyahat etmiş gibi başı dönüyordu. Ağır ağır asasını ve Seçmen Şapka'yı yerden aldı ve bütün gücüyle asılarak, parlayan kılıcı Basilisk'in üst damağından kurtardı.
Sonra Oda'nın sonundan belli belirsiz bir inilti geldi. Ginny kıpırdıyordu. Harry koşarak yanma giderken, doğrulup oturdu. Şaşkın gözleri ölü Basilisk'in dev bedeninden kanla kaplı cüppesinin içindeki Harry'ye, sonra da elindeki günceye kaydı. Sarsılarak iç çekti ve yüzünden aşağı gözyaşları süzülmeye başladı.
"Harry - ah, Harry - k-kahvalhda sana söylemeye çalıştım, ama Percy'nin önünde s-söyleyemezdim. O bendini, Harry - ama - y-yemin ederim böyle bir şey - R-Riddle yaptırdı bunları, beni e-ele geçirdi - ve - o - o şeyi nasıl öldürdün? Riddle n-nerede? Son h-hatırladı-ğım şey, onun günceden çıktığı -"
"Her şey yolunda," dedi Harry, günceyi kaldırıp Ginny'ye diş deliğini göstererek. "Riddle'ın işi bitti. Bak! Hem onun hem de Basilisk'in işi bitti. Haydi, Ginny, çıkalım buradan -"
Harry onu zar zor ayağa kaldırırken, Ginny, "Okuldan atılacağım!" diye ağlıyordu. "B-Bill buraya geldiğinden beri Hogwarts'a gelmeyi dört gözle bekliyordum, ş-şimdiyse ayrılacağım ve - a-annemle babanı ne diyecek?"
Fawkes, Oda'nm girişinde havada gezinerek onları bekliyordu. Harry Ginny'yi itekleyerek yürüttü; ölü Basilisk'in kıpırtısız kıvrımlarının üstünden geçip karanlığın içinden ilerlediler ve tünele döndüler. Harry arkasında taş kapıların hafif bir tıslamayla kapandığını duydu.
Birkaç dakika karanlık tünelde yol aldıktan sonra, Harry'nin kulağına yerinden oynayan kayaların uzaktan gelen sesi çalındı.
"Ron!" diye seslendi Harry, hızlanarak. "Ginny iyi! Yanımda!"
Ron'un boğuk bir sevinç çığlığı attığını duydu. Bir sonraki dönemeci döndüklerinde, taşların arasında açmayı başardığı büyükçe bir delikten bakan hevesli yüzünü gördüler.
"Ginny!" Ron bir kolunu hemen delikten dışarı uzattı ve önce onu içeri çekti. "Yaşıyorsun! İnanamıyorum! Neler oldu?"
Ona sarılmaya çalıştı, arna gene ağlamaya başlayan Ginny buna izin vermedi.
"Ama sen iyisin, Ginny," dedi Ron, gözleri gülerek. "Hepsi bitti artık, bitti - o kuş nereden çıktı?"
Fawkes, Ginny'nin ardından delikten süzülüp geçmişti.
"Dumbledore'un," dedi Harry, delikten kendi geçerek.
"Ve nasıl oluyor da elinde bir kılıç var?" dedi Ron, Harry'nin elindeki parlayan silaha faltaşı gibi açılmış gözlerle bakarak.
"Buradan çıktığımızda açıklarım," dedi Harry, yan gözle Ginny'ye bakarak. "Ama -"
"Sonra," dedi Harry hemen. Ron'a henüz Oda'yı kimin açtığını söylemenin iyi bir fikir olduğunu düşünmüyordu, en azından Ginny'nin önünde. "Lockhart nerede?" "Arkada," dedi Ron sırıtarak. Başıyla geriyi, boruya doğru bir yeri işaret etti. "Kötü durumda. Gel de bak."
Büyük, al kanatlan karanlıkta yumuşak bir altın parıltısı saçan Fawkes'un öncülüğünde, borunun ağzına doğru yürüdüler. Gilderoy Lockhart orada oturmuş, usul usul bir şarkı mırıldanıyordu.
"Hafızası kayboldu," dedi Ron. "Hafıza Büyüsü geri tepti. Bizim yerimize onu vurdu. Kim olduğu, nerede olduğu ya da bizim kim olduğumuz konusunda en ufak bir fikri yok. Gelip burada beklemesini söyledim. Kendisi için tehlikeli olmaya başlamıştı." Lockhart onlara uslu uslu baktı. "Merhaba," dedi. "Garip bir yer burası, değil mi? Burada mı yaşıyorsunuz?"
"Hayır," dedi Ron, Harry'ye bakıp kaşlarını kaldırarak.
Harry başını eğip uzun, karanlık boruya baktı. "Buradan nasıl geri döneceğiz, düşündün mü?" diye sordu Ron'a.
Ron başım hayır anlamında salladı. O anda Fawkes, Harry'nin yanından uçarak geçti. Şimdi onun önünde kanat çırpıyordu, boncuk gözleri karanlıkta parlıyordu. Uzun, altın rengi kuyruk tüylerini sallıyordu. Harry ona ne yapacağını bilemeden baktı.
Ron şaşırmış bir halde, "Tutunmanı istiyor sanki," dedi. "Ama bir kuş senin ağırlığını oradan nasıl yukarı taşır?"
"Fawkes," dedi Harry, "alelade bir kuş değil." Hızla diğerlerine döndü. "Birbirimize tutunmamız gerekiyor. Ginny, Ron'un elinden tut. Profesör Lockhart-"
"Senden bahsediyor," dedi Ron, Lockhart'a sertçe.
"Ginny'nin öbür elini tut."
Harry kılıcı ve Seçmen Şapka'yı kemerine soktu. Ron, Harry'nin cüppesinin arkasını kavradı ve Harry uzanıp Fawkes'un tuhaf bir şekilde sıcak olan kuyruk tüylerine tutundu.
Bütün bedenini olağanüstü bir hafiflik hissi sarmış gibiydi ve hemen sonra, vıjjt diye havalanıp borudan yukarı çıkmaya başladılar. Harry, Lockhart'ın aşağıda sallandığını ve, "İnanılmaz! İnanılmaz! Bu sihir gibi bir şey!" dediğini duyabiliyordu. Serin hava Harry'nin saçını yalıyordu ve daha tadına doyamadan yolculuk bitti - dördü de Mızmız Myrtle'ın tuvaletinin ıslak zeminine düştüler. Lockhart şapkasını düzeltirken, boruyu saklayan lavabo eski yerine dönmeye başladı.
Myrtle onlara yuvalarından uğramış gözlerle baktı.
"Yaşıyorsun," dedi Harry'ye kayıtsızca.
Harry gözlüklerinden kan izlerini ve yapış yapış sıvıyı temizleyerek, sert sert, "Bu kadar üzülmene gerek yok," diye cevap verdi.
"Yani... düşünüyordum da... ölmüş olsaydın, memnuniyetle tuvaletimi seninle paylaşabilirdim," dedi Myrtle, utançtan gümüşi bir renk alarak.
"Öğğğ!" dedi Ron, tuvaletten çıkıp karanlık, boş koridora adım attıklarında. "Harry! Bence Myrtle senden haşlanmaya başladı! Sana rakip çıktı, Ginny!"
Ama Ginny'nin gözlerinden hâlâ yaşlar süzülüyordu.
"Şimdi nereye?" dedi Ron, Ginny'ye kaygılı gözlerle bakarak. Harry parmağıyla işaret etti.
Fawkes onlara yol gösteriyor, koridorda altın gib; ışıl ışıl parlıyordu. Onun peşinden yürüdüler ve az sonra kendilerini Profesör McGonagall'ın odasının önünde buldular.
Harry kapıyı tıklattı ve açtı.
  Alıntı ile Cevapla