![]() |
|
|
#21 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / BAHAR ÇARPMAZ BENİ
…………… Sarıya çalan çimenlerin rengi yeşile bel verirken, nadasa bırakılan toprakların kahverengisi koyu kızıl renge bürünmekte, en koyu tonunu seçmekte adeta… Renklerini kaybetmeyen çamların yeşili, ilkokula yeni başlayan, ilk resim defteri, ilk boyalı kalemleri olan çocuğun resimlediği ağaçlardaki yeşile adeta nazire yaparcasına rekabet halindeler ''en güzel yeşil benim yeşilim'' diye. …………… Eflatun'un tonları raksetmekte her akşam gün batımının kısmi aksinin yaşandığı baraj gölünün üzerinde… Yeşilin ve mavinin tonları sessiz savaşmakta durgun suyun debilerinde, kuzey-batısında bilimsel destekli çam ağaçları gözlem ve şahitlik ederken… Beton yığını binalar en güzel aksini engellemekte, göl ile kızıl güneşin buluşmasını. Umutları yüreğinde çiçek açarak yaşamaya direnen insanoğlu gibi yığınların arasından bulduğu ilk aralıktan inadına yansımakta, aksetmekte kızıl, eflatun tonlarıyla. …………… Ve sisli ve puslu olsa da sabahların ağaran saatleri ''Geliyorum'' demekte bahar…Ve gelmekte kazmalar yaktıran Mart'a inat…Sislerin arasından çiğ damlacıklarıyla tozlarını yıkamakta çimenler, öğlene yakın saatlerde güneşin ısısıyla kurulanırken estetik yaptıran manken edasıyla salınmakta, ışımakta renginin dansıyla ve açmakta adeta çiçeksiz figürleriyle. …………… Toprak her sabah üzerini örten nemini verirken güneşe, kuruturken ıslaklığını yüzlerce kilometre uzaktan oksijen cenneti Datça'dan yılın, baharın ilk müjdesi bademlerin toplandığı haberleri yayılıyor ki ülkenin en güzel, en lezzetli, en iri bademleri onlar tonlarca… Doğal yayılışlı ünlü Datça hurmasını kıskandırırcasına kokular yayar yarımada boyunca, yattığı yerde şiirler yazdırır Can babaya ve başında şarap içen ziyaretçilerine, sevenlerine… Son cemre'de düşünce dalga dalga, çiçek çiçek gelmekte bahar… kokusuyla…aşklarıyla…sevenlere sevilenlere ilham olurcasına… …………… Aşkları çarpmadı baharın beni hiçbir zaman, kokusu yetti güzelliğini yaşamaya, temiz havası can verdi aşksız onca yaşantıma… Çarpmadı bahar, baharlar beni aşka davet edercesine, her hangi bahar aşkım olmamasını dert etmedim olamayınca, sevemeyince, sevilecek olamayınca…yıl…yıllar..baharlardır..baharım sen olmayınca.. gizemli,kokunu solumadıkça…fırtınaların, boranların, karakışların ortasında sen olmalıydın bahar….sen kokmalıydın sen kokmalıydın çağla çağla, çiçeklerin açmalıydı bademce, sarmalıydı kokun benliğimi… başım, mahur besteden etkilenip durmamacasına dönmeli, esrikliğim on iki ay sürmeliydi… Sürecek. sürecekti…sürüyordu… ve sürecekte… Her şeye inat sürecek… …………… Polenleri fark edemem hiç nedense… Böceklerin ötüşü anlam vermese de kuşların sesini alırım anında çok uzakta da olsalar… Onların sesidir bahar bana… Tek notalı cıvıltıdır bahar, kanatlarında, onları çırpışında, gagasındadır bahar bana… Sevgi fısıldar cıvıltısı… Sesinden gelen tek tını bahardır bana, en güzel nota, en güzel ezgi… Sonsuz aşktır bana gelen tının, tınıların... Bahar sensin...Baharım sensiz...Bahar çarpmaz beni… Sana çarpılır… Vurulurum sana. 8.3.2006 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#22 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / BAHAR KOKULU KADIN
......... Savruk rüzgârların saçlarını köklerinden savurduğu, aslan yeleli görüntüler çizdiğin ilkbaharda doğadan yayılan koku değildi genzimi yakan sevgili, tenime, hücrelerime nakış gibi işleyen bahar kokulu bir kadının tensel ve anne sevisiydi iliklerime işleyen... ......... Elmaların çiçek açmaya durup, kirazların beyaz gelincik giyindiği mevsimin vitaminini almış tarlaların güneşe döndüğü yüzüydü yüzün, öyle aydınlık, öyle ışıldayan, öyle dingin ve sevdası yüreğinde saklı nazlı köylü güzelleri gibi... Nazın, çiçeğe duran elmanın yeşili, az sonra kırmızıya göverecek kirazın şeker tadıydı, ben bilirdim tatlıydı, sence acımsı olan... ......... Vişne tadında hüzünler biriktirir, şeker karıştırmazdım her nesnenin tat farklılığında hissedilenlerin ayrı lezzetinin ayrımına varmak için ve her ayrımda farklı kokular sindirmek varken bahar kokuları giyinmiş kadının kutsal kokusu gelir, yerleşirdi içime... Bahar demek sen, sen demek bahardı, bahar kokardı saçların, savrukluğu yüreğimde saz tellerimi titretir, bilinmeyen türküler söyletirdi elma-kiraz besteli... ......... Tutsak düşerdim kokularının kardeş türküsüne ve gece olmasın, rüzgârlar savurmasın diye rüzgâr kıran setler yapardım yüreğimin kırılgan köşelerinden, sen bilmezdin, ben kaleyi içerden, dışarıdan, esecek her yere karşı savunmasız savunurdum yürek yangınımla... O yürek yangını ki hiç sönmez, her rüzgâra karşı Çanakkale Geçilmez yapardı, geçilmezdi ve asla geçilmeyecekti, sana siper sana kavuşmak, sana siper seni sevmek, yeniden sevmekti... ......... Ayçiçekleri hangi saatlerde döner yüzünü güneşe? aklımda kalan ise hep yüzümün dönük olduğudur güneşin batmasına yakın saatlerde ki ufka... O ufukta birazdan gece valsı yapacak yıldızların aya olan şavkıdır yansıyan gözlerime ve gözlerim ay ışığında kimsesiz yoksul sokaklarda dolaşır, dev bir perdede çocukluğumun geçtiği mahalle gelir gözlerimin önüne... Birkaç sokak öteden bastığı yeri titreterek gelen Mualla ablanın ayak sesleridir duyulan ama henüz görünmeden kokusu tüm mahalleyi sarar ve eskiden tüm kadınlar öyle kokularla salınırlardı ki tüm mahalle yayılan her kokudan hangi kadının gelmekte olduğunu bilirdi... Küçüktüm ama güzel kokan kadınların bıçkın kızları ki ablalarımdı onlar, hepsi mankendi adeta, çimdiklerdi hepsi beni, ben utanır, onlar gülerdi yosmaca... ......... Prag’da bir sonbahar günü sokakta keman çalan küçük kız düştü usuma on yıl önceden ve her tınının ardından saçlarını arkaya savurmasında kokusu yayılırdı sanki çalgı sesli sokağa ve şimdi örtüşüyor o kızın masumluğundan yayılan koku ve sana karışıyor adeta... O küçük ve masumluğu gözlerinin hüznüne yansıyan kemancı kız sen oluyor, hünerli ellerinden coğrafyama yayılan ıtır oluyor, çiçek açıyor ve işgal ediyorsun sana dair boş bıraktığım her bir hücremi... İşgalin, ayak seslerinden genzime, tüm bedenime yayılan bahar kokularına karışıyor, Bahar Giysileri Giyinmiş Bahar Kokulu Kadın oluyorsun... Sen kokuyorsun sevgili... – Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#23 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / Belki Gelirsin Diye...
......... Sadece iki kişilikti masa ve her yudum, her kadehte giyindiğim yalnızlıklarım meze oluyor, ağır geliyor, kaldıramıyordum anason kanıma karışıp nerde olduğumun şaşkın ve ürkek ve korunaksız akşamüzerinde... Batmakta olan güneşin son yansımalarıydı önümdeki kadehe yansıyan ışık ve bir yerlerden esiyordu rüzgâr yanaklarımı yalarcasına... ......... En çok beyaz mezeler olsun isterim ille de masamda birde olmasını istediğim ‘’O’’, ama o şimdi, nerede başladığı ve bittiği belli olmayan bu kentin kim bilir hangi yoksul evinde çocukların yüreğini zenginleştiriyor ve hangi yoksul genç kızların geleceğine umutlar döşüyor gözlerinin varsıl bakışlarında... Özlemler karışırken mezeye yalnızlıklar çoğaltıyor ve her yalnızlığımda olduğu gibi sanal kestane şekerleri biriktiriyorum, belki gelirsin diye... ......... Vurdumduymaz görüntü sergileyen masalardan kaçamak bakışlar yakalıyor, aynı duymazlığı sergiler gibi yapıyorum ve karşılıklı gizli zannedilen bu oyunu aslında alenen sergiliyoruz bakışlarını kaçıran yeni ve acemi âşıklar gibi... Kumsal restauranttaki takım elbiseli ve yaşı seksen civarında olan o amca düşüyor usuma ve aynı yalnızlıkta olduğumuzu fark ettiğimde onun gibi durmadan kolumdaki saate baktığımı nice sonra hissediyorum... Hep kadehine, hep saatine, hep bir yerlere bakıyordu şu andaki ben gibi ve gecenin sislerinde gözlerindeki hüzünleri yüreğimde hissetmiş, şimdi hüzündaş olmuştuk yıllar sonra... ......... Teğet geçer gibiydim geceye çift kişilik masamda bir başınalığımda ve yıldızlara sevgi sözcükleri biriktiriyor ama günlerce süren puslu *******de onlara nasıl ulaştıracağımın çaresizliği içinde kentin sokaklarına özgür kardelenler gibi salıyor sonra kıyamıyor geri topluyordum... Sevgiyi hak etmeyenler ülkesinde tüketilecek tek bir sevgi sözcüğü yokken ve yaşanılan aykırı ama onurlu sevdalara selam yerine ihanet eden insanlar üreten toplumda hiç kimse kusura bakmasındı hep suçlanmış, aşağılanmış ve sürünmüşlüğümde... ......... Aşk öldükçe, tükendikçe varoluştur ve susmalar, gizli kovmaların ardında söylenmemiş ve saklı itiraflar yaraladıkça bu kutsal sevdaya dair adrenalinim hep ve çok yükselecek, çünkü gözlerimden yüreğime yerleştirdiğim o tek kişilik güvertede seninle yaşarım... Senli ve korunaklı güvertem onurlu denizcinin dalga, fırtına, tsunamiyi hiçe saymışlığında yerleşik ve gelenek sayılan hurafelere baş kaldırış ve isyanıdır ve o isyandır direnişe kondisyon sağlayan hep başımı dik tutan... ......... Papatya satan çiçekti kızdan bir demet alıyor, şaşırıyor, şaşkınlığım geçince elinde kalanların hepsini satın alarak camdan atıyor ve naylon çiçekler yapan üreticilerin sahte emeğine küfürler ederken şef garsondan istediğim maydanozu limonluyor masaya öyle görkemli yerleştiriyorum ki az önce oyun oynadığımı varsaydım masalardaki bakışlarını kaçıranlar adeta tatmak istiyorlar, görmezden geliyorum... Niye mi? Belki gelirsin diye, hani sevmezsin yapma çiçekleri bilirim, evladır ülkemin bir demet maydanozu sana, işte her bakışı atlıyor, saklıyorum bakışlarımı sana ama yoksun, yine de belki gelirsin diye saklıyorum... Kentimin yaz sabahlarında yaşam keyfini bilen büyüklerimiz kahvaltıda maydanoz yerler, bende sabaha saklıyorum kahvaltı yaparız diye ve esrikliğimi yüreğime gömerek ahmak ıslatan yağmur altında esir bir kentten diğer esir kente doğru yol alıyorum cebimde maydanoz, yüreğimde sen, gelmiyorsun yağmurları yalnız yağdırıyorum yüreğime, o yağmur altında yoksul köylülerin sürdüğü tarlaların her birine birer demet bırakıyorum... Bir sabah tarlalarda aşkımız filiz versin, sıçrayan ihanet ve kıskanç dolu bakışlar olmasın, nazar değmesin diye sevgili... Serptiğim demetlerin ardından bakıyorum BELKİ GELİRSİN DİYE gelmiyorsun... Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#24 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / BERABER BüYüDÜK Çocukluğumuza...
………Sarı sıcak bir akşam üstü idi yitik yorgunluklarımı giyindiğim ve uykusuz uyandığım sabahtan devretmek için uykularımı yönüm eve doğruydu, gülümsemeleri bahar kokan çocukların seslerini yarı baygın ve uykulu duyduğumda… ………En çok sigaraya sarardım uykularımı, yatmadan açar içerdim uykularımda firari düşlerime yol göstersin, sisli sabahlara uyanayım diye…Erkenci uykunun balkona yansıyan bahar kokularına karı- şırken mahmurluk, ne çok çocuk ne çok çocukluk vardı akşam üzeri bahçesinde…Ve en çokta kızlar eğleniyor, ipten atlarken tramplendeki akrobatlara taş çıkartırcasına atik ve gülüyorlar…Hele içlerinde en çok gülümseyen ve yüzüne yapışmış gülümsemesiyle etekleri açılan var ki adeta bulutlara uzanıyor ve dokunuyor en yakındaki buluta, bulut oluyor mavileşiyor, gülümsemesine karışıyor çocuksu mavilik- ler, yeniden dönüyor küçük dünyasındaki arkadaşlarına…. ………Ve son nefesin ardından karanlığa uzanıyorum, yastığıma çocukluğumdaki gibi sarılıyor, o çok yorulduğumda sabah hiç uyanmak istemeyişlerime, çocukluğuma uzanıyordum ama gözlerim, ama bedenim yenik düşmek üzereydi yine ve eskiden anılarda olduğu üzere… ……..Ta uzaklardan sesler duyup yanılmışlığıma uyanırken misket oynamak vardı şimdi diyorum ve her sabah olağan hale gelen beyaz peynir, siyah zeytinli kahvaltıma yol alıyorum… En çok sevdiğim ekmek arası zeytindi sokakta oynarken eve koşupta bir çırpıda hazırladığım ve yine döndüğüm, bir dilimde sana ikram etmek istediğim sokaklar… Sen her defasında ''yemem'' derken ben illede ısrar ederdim sen kızardın, içimden öyle şeyler söylerdim ki hınzırca gülerdim kendime ve sen yeni bulut- lara uzanırcasına ip atlardın… Bıçkın edayla etraftan bakan erkek var mı? Diye öfkeyle bakar, yoksa kimse seni izlerdim sadece, sen farkındaydın şımarıkça salınır atlardın… Saklambaç oynarken sen beni, ben seni gördüğüm(üz) de, görmemezliklerimiz hep sır kaldı ikimizde ve yıllar sonra kendimizle gidecek sırlarımızı birleştiripte paylaşmamız, ikiye bölüp tümlediğimiz gizlerimizin aşkıydı, Aşktı… ………Akşam olup evlerimizin yolu göründüğünde uzaktan seni izler, eve girene kadar takip ederdim ve gece nöbet tutmak, serenat yapmak isterdim uyuduğun pencerenin önünde, yıllar sonra bu mahallenin sokaklarında tutacağım nöbeti ve kirleteceğim duvarları bilmeden… Uyuyor olduğunu bilerek ve sektir- meden geçerdim her sabah ekmek almak için bakkala giderken, sen ise iyiki hep uyurdun o saatlerde, yıllar sonraki uykusuzluklarına inat… Yarı ölüm hali değil midir uyku ve ondandır benimde geceye sarı- lıp sabahı kucaklayışlarım, sana uyanışlarım… En çokta ben seviyorum diye sıkça giydiğin puantiyeli eteğini severdim, birde minicik olmasaydı, sen eğilince arkana geçip kimse görmesin diye ardında duruşlarıma ne çok kıkırdayarak gülerdin ''olişkom'' diye… ……… Papatyanın sarısı, göbeği, tam ortasıydın, ben ise seni koruyan, çevreleyen ve minicik esintide savrulan beyaz yapraklardım, savunmasız, çaresiz kire, toprağa bulanan, ezilen ayak altında… Trenle iki günlüğüne teyzemlere gidişimiz, asırlar gelmişti ama dönüşümüz olmasaydı, dönmeseydik, olma- saydım buralarda ve görmeseydim o bomboş evinizi…Şark hizmeti derlerdi ta o günlerden bugüne ve ne şark kurtuldu şark olmaktan, nede sen geldin oralardan… Gece yarısından başlayan, yıllardır süren bitirmediğim, bitiremediğim bir şiirsin şimdi sadece benim okuduğum… Seninle oynadığımız oyunlarda biz ikimiz hiç kazanamadık ama o zamanlardan başlayan kirlenmişliklerde ikimizdik temiz kalan, asla unutma; yazdığım, okuduğum, kıyamadığım, unutmayacağım en güzel ve bitmeyen şiirimsin… Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#25 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / BıRAKTIĞIN YERDEYİM - ÖL(e) MEDİM…
*****(benim tomurcuklarım olmadı-doğarken-yaşarken-ölürken hep sonbahar'dım) ……………Sensiz geçen Ondört yılı topladığımda bir gün bile etmiyor ve burada senden sonra yaşamadığım üç mevsimin adını dahi unutmuşken, çiçeklerin kokmadığı, ağaçların yeşermedi- ği, kurumuş yapraklarını sürekli döktüğü güz mevsimindeyim… Yürüdüğüm her yerde, attığım her adımda duyumsadığım hışırdayan yapraklar, melankolik esintinin paranoyak izlerini taşıdı- ğım şeklinde ifade ediliyor ve bilmiyorlar içimdeki fırtınayı, anlamıyorlar bir mevsimle geçen öm- rün bağrında neler ve nasıl taşıdığını, asla da bilmeyecekler, bilemeyecekler… ……………Enfiye çekip damarlarıma kadar hissettiğim ******* biraz daha rahat uyumaktayım ama uyandığım gece yarılarında ucuca eklediğim sigaralar ve ardından gelen kronik bronşitin öksürükleri beni çok mutlu ediyor, çünkü her öksürüğüm ve çekilmesi damarlarımın, ciğerleri- min parçalanışı beni sana bir adım daha yaklaştırıyor ve sana, yanına geliyorum adım adım ve yudum yudum… Bu özlem nasıl vuslata dönüşecekse öyle hızlı ve atılganım Altmış iki yaşımın verdiği dinamizmle ve kendime çok kızıyorum boş bulunupta o sözü sana verdiğim için, kimse- ye belli etmiyorum aslında kendi kuyumu kazdığımı… O bildik atasözleri ile karşıma çıkmasın- lar ve tereciye tere satmasınlar diye… Ne demekti o ''benden önce ölmeyeceksin'', ne demekti o ''benden sonra çok uzun yaşayacak, anılarımızı torunlarımıza anlatacaksın''… O an gözlerin- deki hüzünleri yüreğime serpip yeşertirken nasıl oldu da söz verdim sana ben, bugün hala ken- dime kızgınlığımı sakil ortamlara taşımak ağır geliyor, kaldıramıyorum, nefes alamıyorum… ……………Vakur görünüşümün ardında, içimdeki deli poyrazı bilmeyenler her ay aksatmadan düzenli olarak gittiğim yerleri merak etmekte ve yaşadıkça da merak edecek, sen ve benim dı- şımda da kuşlar dahi duymayacak sana verdiğim sözün gereği olarak… Yürüdüğüm cadde ve sokaklarda başımı, yüzümü gizlemeye çalışıyorum seni merak edip nerede olduğunu soracak- lar ve beni tanıyacaklar diye ama akşam olup ta iki duble içmek için pineklediğim mekanlarda yıllar öncesinin şef garsonları, komileri, işletmecisini görünce saklayacak, gizleyecek bir şey kalmıyor… Hemen hepsi seni soruyorlar göz pınarlarım doluyor, taşıyamıyor, gizleyemiyor, ar- dından tuvalete gidip hüngür hüngür ağlıyor ve bütün pınarlarımı susuz çöle çevirinceye kadar boşaltıyorum son dublemi içerken elim, ayağım, yüreğim titremesin, şiirli, şarkılı, fıkralı gecele- rimiz anlamında yad olsun diye… Meydanda su fıskiyelerinin arasından, altından ıslanarak ge- çen ve bizden ekmek parası isteyen güneydoğulu küçücük kızların cirit attığı yolların Arnavut kaldırımlarında yürümekteyim, damağımda kurutulmuş dutların yumuşak kıvamını ve yediğim sütlü kabak çekirdeklerinin kabuklarını cebimde biriktirerek… Eczane'nin camekanında''horla- ma ilacı geldi'' yazısına acı tebessümlerimi yollayarak, süper lıght sigarası olmayan bir tekel bayiden iki kutu bira alarak kokunu duyumsayacağım otel odasına doğru yol alıyorum tek ba- şıma ve elinin sıcağını ellerimde hissederek… Ve birazdan yarılanan gecenin matemine mate- mi eklemek, kahvaltıda yemeyeceğin sahanda yumurtaları sipariş vererek tarafımdan… ……………Tütsülerin onurlandırdığı ve titrek olmayan bir mum alevinin yüreklerimizi ısıttığı o geceden yüzlerce gece üretiyorum sensiz *******imde ışıtsın diye ve gördüğüm her dumanın ardında bize benzeyen siluetler arıyorum biçare… Gözlerim karanlığın içinde yolculuğa çıkar- ken yüreğim bilinmeyen ovaların yağmurlarında ıslanıyor, ıssız dağ başlarında yazısız pankart- lar açıyorum çamı çok olan yuvalarda açık demli çay kıvamında… Uzansam tutuvereceğim o yıldız dolu *******, yorucu merdivenler sonrası terli tenlere bırakıyor yerini yanar ateşlerin iz- lerinde ve mavi kalemlerin keyfinde zirvede çözülen bulmaca dolu sayfalardan bir sahil kasa- basının rüzgarlı öğlen güncesine uzanıyorum midye tava- kokoreç kardeşliğinde… Akşamı lez- zetli balıkların nasıl bu güzel kıvamda piştiği soru olurken düşlerime bir daha aynı lezzette ba- lığı, midyeyi nerede nasıl yiyeceğimi düşünüyor, bulamıyor kadehlere sarılıyorum öksürükle- rimin eşliğinde… Boğuluyor, kıvranıyor, yutkunamıyorum her şey her nesne üzerime gelirken animasyon izliyorum sanki sessiz ve çığırtkan… Çocukluk, gençlik ve üniversiteli yıllarıma ait resimlerime baktığın o kasabada en çok üzüldüğüm şey ise masamızla ilgilenen egzotik giysi- li garson kızın olduğu tamamı ahşapla gizemlenmiş lokantanın yerinde yeller estiğiydi… …………… Artık sana verdiğim sözlerin yüzdesini küçültmeye başladım ama silmedim, silme- yeceğim, yokluğunda bile kıyamam, dayanamam bilirsin yanımda, kollarımda, el eleyken dahi özlemlerindeydim ve minicik gereksinim molalarında dahi uzun hasretler soluklanırdım adım- ların yaklaşırken, sonra su gibi akan zamanlardan yalnızlıklarımıza büründüğümüz uykusuz *******imin sen kokan *******ine salınırdım… İlk karşılaştığımız tesiste durmuyor, duramıyo- rum, karşındaki barakada yudumluyorum çayımı, mola veren insanların bilmezliğinde, sigara paketinin yarısını tüketiyorum orada, sonrasında yanlış rotalardan başka kentlerin bozuk inşa edilen yeni duble yollarında olduğumu fark ediyor ve geri dönmeye en kısa mesafeli U dönüşü yapılmayan yerlerden başlıyorum bir şeylerden, birilerinden, yasaklara uymamanın verdiği o garip zevki tadarak ve intikam alırcasına gençliğimizi hiçe sayanlardan… …………… Pırıltılı *******den gökyüzünün tüm yıldızlarının aydınlatamadığı berrak ama zifiri karanlıklarında debelenmekte, bir yol bulmaya çalışmaktayım patikalarda düşe kalka yürürken yüzünün ayışığında… Bir görünüp bir kaybolurken yüzün, gözlerinin hüzünlü ışığına doğru yol alıyorum soluk soluğa… Hiç görmediğin takım elbisemle en güzel renkli kravatımı hazırlı- yorum geceden sabahında seni ziyaret için ve en sevdiğin çiçekleri bir gün önce sipariş vere- rek… Kahrolası hiç sevmem şemsiye taşımayı ve çiçekler çeketimin içine kokusunu yayarak sana geldim yine söz verdiğim ziyaretlerim için yağmur eşliğinde… Hep farklıydın ya, hep ay- kırıydık ya istemedin mermer mozoleli mezar taşı ama bende kanıksadım hak verdim insanlar soğuktan titrer, açlıktan ölürken ne menem şeydi mermer mezar taşları… Her gelişin, ayakta dimdik olmalı demiştin ama dizlerimde bedenimde derman kalmadı, yok yok yağmurdan değil taşıyamıyor dizlerim bedenimi çok ağır geliyor, çöküyorum ayak uçlarına ve yanına çiçekleri bırakarak… Nefes alışlarım kısalırken başımı kaldıramıyorum çöktüğüm ayak uçlarındaki top- raktan ve her yer ilginçtir toprak, çimen kokmalıyken kokun yayılıyor oralarda sanki dev boru- lardan ve püskürterek… Kokun beni sana çekiyor, içine çekiyor, daralıyor, boğuluyor, ayak uç- larının olduğu yere başım gömülüyor, nefesim kesildiğinde hareket etmeyen bedenimde duy- duğum sesler işlem tamam dedirtiyor bana duyduğum seslerden… ''Sevdiğine kavuştu'' diyor tanımadığım ses-sesler, nasıl bir aşk diyorlar, her hafta aynı gün aynı saatte buradaydı, şimdi sevdalısının, yavuklusunun yanı başında kendi adını ölmeden yazdırdığı yerinde ve yan yana diyorlar…. Sana geldim… Bize geldim… Söylemiştim değil mi? '' BİZ AYRILAMAYIZ ''… 28.07.2006- Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#26 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / BUGÜN SENİN DOĞUM GÜNÜN
…………… Sanki yer yarıldı içine girdin, bense çaresiz, tükenmiş, bitmiştim ararken seni ve en acı en kötü günlerim yıllara yayılarak sürüyordu kaybolmuşluğunda… Yolu, çıkarı olmalıydı sana ulaşmamın, yitirirken hafızamı son kozlarını oynayan kumarbaz, alt kümeye düşmemek için son maçında canına dişine takan bir futbol takımının oyuncuları canhıraş mücadelelerinde yaşamla ölüm arasında ince çizgide nasıl hissederse çırpınırcasına... Öyle çırpınıyor, koşuyor, tökezleyip düşüyorum ve yeniden kalktığımda ayakta duracak, koşacak, konuşacak gücüm kalmıyor t-ü-k-e-n-i-y-o-r-u-m … …………… Enerji toplamaya çalışırken takıldığı bütün aletlerde işlevini yitirip boşalmış dünyanın en küçük pil'i oluyorum, çöpe atılmaya gerek dahi duyulmayan, rasgele savrulan herhangi bir yere… Bilsem orada olduğunu, duymasam da hissetsem sadece, yere basarken birisi gelse ayak sesinin tamam diyeceğim, devam edeceğim esrik, savurgan, serseri, susmak onurları olan insan kütlelerinin içindeki yaşar gibi yaptığım yaşantısız soluklarıma… Gün içerisinde alacağım tek soluk yetecek okyanuslarca uzaklığa rağmen… …………… Veriler topluyorum küçüklüğümden bugüne sakladığım, gençliğimde kupon biriktirip kuyruklarda rezilce bekleyerek aldığım ansiklopedilerden… Bu mevsimde susuz da kalsalar kır çiçeklerinin bu esarete birkaç gün dayanacağına, solmayacağına dair doneleri iliştiriyorum yitmek üzere olan belleğime… Ve hafta sonları yanından geçerken hep seninle ilişkilendirdiğim rengarenk çiçeklerin tezgahta kalanlarının tamamını satın alarak kutunun içerisine ellerimle yerleştiriyorum, sana ulaştığında tek yaprağı dahi zarar görmeden ilk andaki görüntüsü ile ve açarken kokusunu içine çek diye… Orda yoksun biliyorum, nerdesin bilmiyorum ama sana ulaştıracaklar, haber verecekler biliyorum… Orada olmamanın haklı gerekçelerinin olduğunu aklıma asla getirmiyorum, getiremiyorum ki… Kaç gün geçti bilemiyorum, bildiğim sadece yokluğunda senin yerine teslim alınan koli… Ne kutlama şiirlerime yanıt, nede eline geçtiğinden emin olmadığım çiçeklerden bir haber alamıyor, gecenin sessizliğine hıçkırıklarımı ekleyip yorganı ilk kez başımın üzerine çekiyorum… …………… Tahrip gücü en yüksek seviyede bombaların beynimi parçalayan uğultularıyla yataktan yere düşmek üzereyken uyanıyor, kara kışın ortasında terlerimi siliyorum gördüklerimin deli eden etkisini gözlerimin önüne seriyorum birer birer ve atlamadan kaybetmeden hiçbir kareyi… Biliyorsun ve biliyorum hep tersine çıkmaya yorumlanır rüyalar biz hariç ve gördüklerimiz gerçektir tersi doğrudur ütopik rüyalarımız. Yoksul insanlara yardım için dost olamayacak dostlarınla günlerdir koşturuyorsun kentinin sokaklarında, caddelerinde, tanıdığın tanımadığın işyerlerine girerek bir bilet bir bilettir diyerek ve şaşarak kendi direncine enerjine durmamacasına… Uzun, altın yeleli saçlarından sağanaklarla süzülen yağmur tanelerinin tenini, bedenini esir alacak olmasının umursuzluğunda, yüreğindeki insanlık onurunu dışa vurarak, anaç ve melek yüreğini sergileyerek… Sonrasını hatırlamasam da olur, o dinleti sonrası günlerdir bronşit esaretinde ve yine yardım istemeyen umarsız davranışlarına kimliğini ekleyip kıvranıyor, öksürüyor, öksürdükçe ciğerlerinin parçalanmışlığını sergiliyorsun rüyamda… Neden, niçin? Diye sormuyorum yanıtsızlığımda sevmediğin soruları sormam bilirsin… Bilirsin de bir haber vermezsin merakımda, bilirsin de ses, nefes vermezsin dünya başıma yıkılıyor sandığım ve hissettiğini bildiğim anlarda… …………… Ağır geçeceğini tahmin ettiğim kış, Kasım vurgunundan bu yana bihaber geçti… Öyle ki kar ve buzlarla kaplı Tunceli yolculuğu bile şehir içindeki en kısa yol oldu sanki buz üzerinde dans ederken ve sabah kalktığımda yola çıkarmayacak kar kaplamışken yolları… Yabancısı değilken kar'lı yolların, ürkekliğini duymazken asla en çok Joanne Beaz şarkılarını özledim, kilitli duran bagajımda ve sensizliğimde… Yeni dünyanın gençliği, eskileri, kokanaları, sonradan görmeleri malzeme olmayı sevdikleri tele vole *******inde ve yeni soluk Layla'lar da kutlarken doğum günlerini, bekaretini verdiği geceyi doğum gününe denk düşüren, aşk koydukları adı kirleten, emek'ten üretimden yoksun ve onur yoksulu olduğu dünyaya gözleri kapalı insanların olduğu bu coğrafyada ağlamaktasın... Bir ben biliyorum ağladığını birde sen… Oysa cola bardağı eşliğinde bir dilim pasta, koca bir kutlama senin onurlu dünyanda… Tüm çirkinliklerine rağmen dünyanın hawai fişek eşliğinde kutlamadır sana, aykırılığını kabullenmeseler de umarsızlığın direncin dingin yüreğinde… …………… Paris'in gökyüzünü görünmez yapan ışıltılı *******inde adrenalleri yükselen aşıkların hissettiği romantizmden, Havana'da salsa yapan Cuba'lı kızların dansın büyüsünde kendilerinden geçerek dünyadan koparcasına yaptıkları ritim, Leonardo'nun Mona Lisa'sının ellerindeki ahengi birleştiriyor, büyütüyor, ışıtıyor, dünyanın en büyük tablosunu yapıyorum… Ve balonlarla süslüyor, pankartlar iliştiriyor, mumlar eşliğinde tütsüleri ateşleyip sana sunuyorum… İyi ki doğdun, iyi ki varsın diye… Yıllar önce doğuşuna sevinenlere yıllar sonra çok uzaklarda ama hemen senin yakınında bir deli adam ekleniyor, ne iyi etmişlerde annen-baban seni doğurmuşlar diye… İyi ki doğdun bir tanem… İyi ki varsın hayatımdan öte damarlarımda… Bugün senin doğum günün… Doğum Günün Kutlu Olsun… 24.3.2006 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#27 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / DOKUNUŞLAR ÖLÜM, ÖLÜM ÖZGÜRLÜĞÜMÜZDÜR…
……… Serçelerin ürkek ve ahenkli ötüşlerinden tenlerimize yansıyan sonsuz senfoninin ölümün kıyısında başlayıp girdaplarına sürüklendiğimiz anlardı bitmez dediğimiz ******* ve sabahın gizeminde sarmaladığı uçsuz bucaksız yolculuklarımız… Serçe kadar hafif, ötüşü kadar çıldırtan, ölümü güzelleştiren soluksuz anlarımız… ……… Eros'a nazire yaparcasına ıssız ormanın derinliklerinde yeni yollar, geçitler ve pa- tikalar keşfediyorduk soluklarımızdan ölüm, tenlerimizden yeniden doğuş yayılırken ve orman kavruluyordu güneş görmemişliğinin adrenalinde… Dokunduğumuz ölüm, girda- bının bilinmez derinliklerine çekerken rengarenk sis dağları oluşuyor ve her sisten yeni fidanlar ve fundalıklar üretiyorduk, bakir alanlar doyumsuzlaşıyordu kıraçlığında… ……… Varyasyonlar yerçekimine başkaldırıyor kanatsız uçmaların yenidenliği şekilleni- yordu uçsuz, bucaksız, kimsesiz, sen ve ben ile nefeslerimizin toplamının yeni bir evren yarattığı noktada… Süper marketteki kasiyer bir kızın sevgilisi ile geçireceği flört zaman- larının, yazar kasa ile tuşları arasında kaybolan yitik anlarına benzeyen yaşanmamışlıkları binlerce kez uçurumdan atlarcasına adrenal yükleyen tenlerimize yayılıyordu gecenin bit- meyen tütsü kokulu gizemlerinin arasında… Doğuyor, ölüyor, kutsanıyorduk yeniden… ……… Tahta sandığından çıkarmaya kıyamadığı ve genç kızlığında işlediği naftalin kokulu emek dokulu kanaviçe, etamin ve haraşolarının çok yakışacağını düşündüğü yeni yetme çıtır torununun giydiği cüretkar mini eteğinden ve yarattığı seksapelden utanan seksenlik ninenin içindeki bastırılmış duyguların, gündüz mavi küçük bulutlarda, gece binlerce yıl- dızlarda açığa çıkması, yansımasıydı tek yürek, tek beden ve tek can olurken... Gardiyanı biz, ceza evinin yüreğimizin olduğu içsel ve kapalı duygularımızın firar ettiği anlardı ki biz izin veriyor, görmezlikten geliyor, göz yumuyorduk iki firarinin masum, temiz, suçsuz ve günahsız dünyevi buluşmalarına… Aykırı yüreklerle tabiatta dengesizleşiyor, buluşamaz denilen iki ayrı kıtanın durgun nehirleri tek bir akakta azgın ve coşkulu ilerliyordu… ……… Açık denizlerde yelkeni parçalanmış tekneydik, okyanusların egzotik renkleri ses- lerimizin çığlığa dönüştüğü her anda tenlerimizde yeşilden maviye, maviden türkuaza dö- nüşürken sürükleniyorduk bilmediğimiz denizlerin sularında ve nereye götürse gidecektik yelkensiz, güvertesiz… Karaya vursak hissetmez, coşkun nehirlerden denize dökülsek farkına varmazdık ve kelimesiz ve parşömensiz yazdığımız mektuplar ıslanırken yeniden ve sayfalarca yazmaya devam ediyorduk ıssız, yeşil, mavi adacıkların arasında dümensiz, rotasız savrulurken … Serenat; martıların kanat çırpan beyaz kanatlarıydı… ……… Papatyalardan taç yaptığım çiçekleri boynuna takıyor, ıssız, korunaksız, mum ko- lu mabedimizin prensesi oluyordun konukluğumda, bense prangasını parçalamış özgür mahkumdum anne kokunun konukluğunda… Yangınlar çoğaltırdık konukluğumuzda ve dünyanın tüm itfaiyeleri yetersiz kalırdı, gözlerimizle yakar, tenlerimizle söndürürdük bize ait yangınları ve öyle alevsiz, öyle yakıcı, öyle büyülü… Yandıkça ölümün ürperten serin- liğinde kayboluyor, yağmur bulutlarına dönüşüyordu küllerimiz… Yeniden savrulurken alevlere, göklere, küllerimizde doğuyorduk tek can olmanın cazibeli hışırtısında… Tutsa- ğıda bizdik bu aşkın, özgürlüğü de… Her dokunuş, her ölüm özgürlüğümüzdü… 31.1.2007 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#28 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / DÜŞLERİMDE DÜŞÜRME BENİ
......... Sinsi ve hain geceden gün gibi içime düşen ve yayılan düşsel kırıntıların esintisinden kahroluyor ve yol arıyor, ışık bakıyorum ufacıkta olsa seni görmek, düşleri temizlemek için. Öyle kırılgan ve öyle sinsi ki, düş denilen olgu, silip atmak istiyorum... ......... Evin içinde geceden yankılanan düş seslerim adeta duvarlardan bana bakıyor, ben ise uyku ve gecenin mahmurluğuna sersemleşmemi ekliyor, balkondan savurmak istiyorum sabahın köründe taşıt bekleyen insanlara korna çalarak ilerleyen dolmuş şoförüne ve çıkardığı onca gürültüye... Sus be adam... ......... Vedalara uzanan yansımaları silmek, sifonla şehrin kirli sularına gömmek için yüzümü yıkıyor, yıkıyor ve aynada akseden yüzümün kirli sakallarına da yansıyan kır renklerin çoğalmasını izliyorum, kendimden yanak alarak... Esrik *******imin sabahında tanımaz ifadeyle süzdüğüm yüzüm, yarı yabancı yarı tanıdık geliyor sevgili... Neden düşlerime geldiğinde öyle hoyrat, öyle acımasız ve zalimsin? Sanki uzaklardan bir yerden Ferdi Tayfur’un yıllar önce söylediği o arabesk şarkı çalıyor: Tanrım nasıl sevdim böyle zalimi. ......... Tut ki zalimsin, şose boylarında düdüğü bozuk eski bir şimendiferin altında kalarak ölmektense, iğneli sözlerinin üzerinde Hint fakiri gibi oturmak daha güzel sevgili ama bil ki platonik değil o dikenler... Hint okyanusunun gizemli mavi derinliklerindeki yosunlar bile sen kadar zalim değil sevgili, dokununca öyle sarmalıyor, öyle okşuyor ki uzak ülkede piyano çalan ellerin sahibinin ben olduğu hissini veriyor... ......... Arka arkaya yumruklardan abandone oluyorum, ipleri olmayan uçsuz bucaksız ringin orta yerinde ve vurdukça vuruyor, kanadıkça yaralarıma saldırıyorsun, kan içmeye susamış vampir-boksör karışımı bir edayla... Oysa bakışın, gülüşün, yürüyüşünün edalarını seviyorum, vuruşlarının edası, senin olsun sana kalsın sevgili... Hintli değilim ama öyle yoksul, öyle fakirim ki düş sonrası anastezik ağrıları çoğaltan hekimliğinin hüneriyle... ......... Pusulası bozuk tekne olup on iki mil dışına savruluyor, bayraksız ve vatansız mülteci var sayılarak dünyanın denize kıyısı olan tüm ülkelerinden iltica önerisi alıyor ama hepsini reddediyorum sevgili, biliyorum ki sevgisi güzellik olmayan ülkelerde sen gibi güzel seven, sen gibi düşlerinde dövse bile sevgisini göstermeyen halklar, halk değildir... Halk; gözleri sen gibi hüzünlerinde bile güzel bakan, umuda tohumlar eken, düşlerinde yıldız çoğaltan olmalıdır ve değilse ben sana mülteci, ben sana sığınmacıyım sevgili... Örselesen de düşlerimde, düşsem de yaban ellere hep sana sığınır, düşlerine saklanırım... Mart - 2008 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#29 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / EN UZUN YoLCULUK
.......... Soğuktu, nemli camlardaki buğu yüreğe yansırken dışarıdaki soğuk, içerideki sıcaklık hiçti, hiçbir şeydi, anlamsızdı, kuş uykusundayken sen ve tüm kent uyurken... Kentinin orta yerinde zaman, gece yarısını ben geçe ve sen uyu zamanlarıydı, geçiyor muydum, hayal miydi, neredeydim? Diye sorgularken, direnen gözlerimdi uykuya ve sensizliğe... ......... Eflatun renkli sabaha yaklaşırken Bolu dağı tünelinde, neredeyse ülkenin bir yılık bütçesini buraya harcayan tüm siyasileri özlemle anarken nefesim daralıyor, çıkamayacağız bu tünelden diye düşünüyordum ki yine ve sonsuz yaşama dürtüsü ağır bastı... Korkum ölümden değil bilirsin ve sadece senin bildiğin içindi, öyleyse az kalmıştı çıkmaya... ......... Ve yoksa bir serçe miydim gözlerimin inanmaz ve şaşkınlığında mavi renkli laleleri gördüğümde, düşte miydim diye yolun sağı ve soluna bakarken genleriyle oynanıp üretilen onca renkli laleleri görünce hayretimi kendime sakladım koyunlaşmış yolcuların içinde... Ve başka seçeneğimde yoktu suskunluklarını kader olarak algılayan ve bu şekilde yaşamı seçmiş küçücük kalabalığın içinde... Körfez belediyesinin rengârenk lalelerle süslü yollarından alacaklı olduğum kente doğru uzanıyordu zaman ve otobüs... ......... Teknelerin olta ve ağlarını çoktan denize saldıkları saatti yolculuğun sonu ve kısa dinlence uzun soluklu güne uygun düşecekti, çünkü gün uzun, zaman sabahtı henüz ve hiç yormazdı bu kent özlemle gelenleri... Farklıydı havası, suyu, her şeyi ve karmaşıklıkla gizem arasında çözülemeyen bir duruşu vardı, bu yüzdendi sanırım onca insanın bu yapıya rağmen burayı tercih etmesi... İçine alıyor, sarmalıyor bırakmıyordu kolay kolay... ......... Ayıp sayılan sevdaların yaşanmamışlığı, soğukla birlikte çarparken yüzüme, yosun kokulu, martı sesli iskele civarında acı bir gerçek gibi yıllar önceye götürüyordu... Ve o tarihlerde hiçbir kızla randevulaşıp buluşulamayan bu kent şimdi yüreklerde dünya güzeli varsayılan Hazal kızla buluşmaya yapacağı ev sahipliğinde farklı heyecan ve tatlar veriyor, çıkardıkları seslerin ahenginden bihaber martılar ise güneyden gelen adamın üzerinde döne bağıra yükselip alçalıyorlardı... ......... Platonik aşkların sevdaya dâhil olmadığıydı asıl olan ve gerçek ise az önce başım üzerinde dans eden martıların şehir hatları vapuruna eşlik ettiğiydi... Karaköy’den Beyoğlu özlenen anlara uzanış, militan eylemlerin izdüşümünde anılardı şimdi belleklerde kalan ve küfürlü sohbetleriyle özlenen Can Yücel’in Kahve’sinde çay mola zamanlarıydı Kuzguncuk gülümserken güne... Ben en çok dönüşleri sevmedim gidişlerimde ve yine o kent uyuyorken dönüş yolumda, biliyordum uyumayan kim varsa, bu yüzden acı en aza iner miydi? Diye uyuma numarasıyla geçmek kimi ve nasıl kandırmaktı? İçinde, konusunda sen olan her şeyi sevmek nasıl güzeldir bilirsin belki sevgili peki, bilir misin içinde sen olan kentten bir gece geçmek ve ertesi gece o kentten yine geçmek nasıl bir duygudur? Belki bilmiyorsun diye söylemek istedim, duyuyor musun? Uyuyor musun demiyorum biliyorum seviyorsun. Nisan 2008 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#30 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / GECEYE YOLCULUK…
……… Solgun, soğuk, rüzgarlı, tenha *******de yanmayan sokak lambalarının dibine düşen sarı, kızıl, kuru, çiğnendiğinde ses çıkaran cansız yapraklar misali savruluyor, zikzaklar çize- rek bir baştan bir başa sürükleniyorum siluetsiz sokaklarda… ……… Evrimi, her gelen yeni yerel yönetim yüzünden tamamlanamayan cadde ve sokakların başıboşluğuna, tenhalığına aldırmadan arşınlıyorum kaldırım kenarındaki yolları, çünkü; ola- naklı değil kirada oturup ta son model arabalara binen görgüsüzlerin kaldırıma park eden araçları yüzünden orada yürümek… Olsun yollardayım diyorum kendi kulağıma kendim duya- cağım çığlıklarla ve küfürler ediyorum her arabaya! ! Ama sahibine değil… ……… Varsıl görünümlü caddelerden titrek görüntüler sunan ara sokaklara dalıyorum gece- nin bilmediğim saatlerinde ve sıcak ekmek kokusu her adımda genzime dolan fırına yaklaşı- yor, sokakta yürüyerek yiyeceğim sıcak pidenin dayanılmaz lezzetini hayal ederken karşıma çıkan o hain, o puşt köpek yüzünden yolumu değiştiriyorum… Yoksa küçücük bir köpekti de gecenin karanlığından yansıması mıydı bana iri gözüken, derken yeniden dönemezdim ki o sokağa, kaybetmiştim yolu bir kere… Uçan, yürüyen kanatlı kuş ve tavuklardan korkan birisi düşüyor hiç çıkmadığımı usuma ve üzerine yerleşiyor çıkmamışlılığında oradan… ……… Tüysiklet bir görüntü yaklaşıyor her attığım adımda ve az önce odur mutlaka diye dü- şündüğüm kadınla karşılaşıyorum tek göz odalı eve yaklaşırken…'' Ulan pezevenk her gece içersin, bir gecede gel misafirim ol, elini cebine sokturmam ********'' söylemini kaçıncı kez tekrarlıyor, kaçıncı kez yüzüme bakmadan o karanlıkta onca alkol yüklüyken tanıyor hatırlamı- yorum birbirimizden uzaklaşırken. Gençliğinde uzun saçları, yüksek topukları, attığı her adım- la rüzgar yeleli kısraklara benzetilirmiş ve şimdi bir lokma ekmek için konsomatrislik yaptığı gazinodan evine doğru uzanmaktaydı ağır aksak… ……… Aksak, ağır ve vurdumduymaz siluet kalırken ardımda her gece yeniden keşfini yaptı- ğım yolların üzerinde genel hareket halindeyim… Baraj gölüne paralel kesitteki mahallenin sokağa taşan sarmaşıklarının yanından geçerken manolya kokuları geliyor şimdi, pide koku- sunu o köpeğe değişmenin acizliğinde ve anımsıyorum birden esrik güncenin gerisinden geçen gece teknolojinin gerekliliğini… ……… Petunya'larla kaplı duvarın önünde duruyor ve seni otuz yedi bin (37000) gündür ara- madığım düşüyor yitirdiğim usuma, belleğimi hızlandırıp aradığımda seni ve konuşmamız bit- tiğinde tuttuğum kronometre bile gülüyor bana, bize, özlemimize.. O mis kokulu duvarda tüm kokuları içime çekerken, aslında asırlar öncesinden gelen kokundu özlediğim ve gecenin o saatinde özlem dolu konuşmalarımızın belgesiydi, otuz yedi saat konuşmak gecede… Ay ışı- ğının yüzümüze yansıdığı geceydi, gecede konuşulan tam otuz yedi saatti, özlemler dolu an- ları yeniden gökyüzünün laciverdine devreder ve uğurlarken iki deli yürek birbirini… Yatırıp seni gelmeyen uykularına, uykusuzluğumda gece yolculuğundaydım yine, seninle sabaha… 27.07.2007 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|