www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee  

Geri Git   www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee > Forum > Eskiler (Arşiv)

Eskiler (Arşiv) Eski konular

CevaplaCevapla
 
Konu Araçları Görünüm Modları
Old 09-25-2006, 12:16 AM   #21
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

3. Olgunlaşmada Güçlükler

Genç yetişkin kimlik oluşumunun son basamaklarındadır, kendi
kimliği ile toplumsal sistem arasında bağ kurmaya çalışmaktadır,
yakınlık kurmadaki ilk adımlarıyla başkalarını özel, biricik ve cinsel
varlıklar olarak keşfetmeye başlamıştır. Genç yetişkinlik, bireyin kendini
yetişkin olarak gördüğü, başkalarının da ona yetişkin muamelesi
yaptıkları, böylece bireyin benliğinin alıştığının dışında değişimler
gösterdiği bir dönemdir. Toplumsal karmaşıklığın ve değişimin daha
az olduğu toplumlarda bu gelişmeler ergenlik döneminde yer alır ve
orada sonuçlanır. Oysa, çok karmaşık ve hızla değişen toplumlarda bu
gelişmeler, Keniston'un (1968) "gençlik", Kimmel'in (1974) "genç yetişkinlik"
ve bizim "genç yetişkinliğe geçiş" adını verdiğimiz dönemde
yer almaktadır. Bu dönemde karşılaşılan ilk sorunu Keniston "bireyselleşmeye
karşı yabancılaşma" olarak adlandırmaktadır.

a) Yabancılaşma. Genç yetişkin kendi kimliği ile toplumsal
rolleri arasındaki bir uzlaşma sağlamadığı zaman yabancılaşma duyacaktır.
Kim olduğuna ilişkin duyguları ile toplumun beklenti ve istekleri
arasında, toplumdaki meslek, evlilik, anababalık rolleri arasında
bireysel bir uygunluk kurulamadığında yabancılaşma tehlikesi ortaya
çıkar. Bireysellik duygusunun oluşumunda kişi hem kendi iç dünyasına,
hem de dışardaki toplumsal dünyaya yönelir. İçe dönmede bireyin
topluma yabancılaşması, dışa dönmede de bireyin kendisine yabancılaşması
söz konusu olabilir

b) Uyuşturucu. Genç yetişkinlikte uyuşturucu kullanımı, bir
bakıma, etkin bireyselleşme ve yoğun bireysel yaşantı arama yoludur.
Özellikle gelişmiş toplumlarda uyuşturucu -geleneksel toplumdaki alkol
ve tütün gibi- bir yetişkinlik simgesi olarak görülmektedir. Ayrıca
uyuşturucu bir alt-kültür simgesi ya da başkaldırma aracı olarak da
algılanmaktadır. Genç yetişkinler arasında uyuşturucu kullanımının,
egemen kültürden farklı bir yaşam biçimi sürdürme umutlarından kaynaklandığı
söylenebilir. Böylece uyuşturucu kullanımı, kültürel normların
baskısından kurtulmuş bir bireysel kimlik duygusu edinme çabası
ile yabancılaşma sürecinin bir yönünü yansıtmaktadır.

c) Cinsellik. Ergenlik ve genç yetişkinliğin en zor sorunlarından
biri de, toplumun erinlik ile yetişkinlikteki evlilik arasındaki
dönemi bir "cinsel moratoryum" dönemi olarak görmek istemesidir.
Buna göre, genç kadınlar cinselliği hiç düşünmez ve istemezler; genç
erkekler ise düşünebilir, ama sınırlamak zorundadırlar. Oysa gerçekte
durum çok farklıdır. Sorenson'un Birleşik Devletler'de çok geniş bir
örneklem üzerinde gerçekleştirdiği bir araştırma, 13-19 yaşlar arasındaki
deneklerin yarısının (erkeklerde % 59, kızlarda % 45) cinsel etkinliğe
girdiğini göstermiştir. Ergenlikte artış gösteren bu cinsel ilişki
oranı doğal olarak genç yetişkinliğe de uzanmaktadır. Ancak bu artışla
birlikte birtakım sorunlar da çıkagelmektedir: Ortalama evlenme yaşı
yükselmekte, evlilik geciktirilmektedir, dolayısıyla diğer yetişkinlik
rolleri de ileriye bırakılmaktadır. Bu noktada, geleneksel normlara mı
yoksa çağdaş normlara mı uyulacağı sorunu genç yetişkinlerin en
önemli sorunudur. Özellikle gelenekselliğin baskılarıyla çağdaşlığın
belirtilerinin birlikte bulunduğu toplumlarda bu sorun daha da ağır
basmaktadır. Bireyin, kendi standartlarını seçme özgürlüğü ile katı kurallara
boyun eğme zorunluluğu arasında kalması gerilime yol açmaktadır.
Günümüzde değişim yalnız cinsel davranışlarda değil, yakınlığa
karşı tutumlarda ve yakın ilişkinin doğasında da ortaya çıkmaktadır.
Duygusal olarak yakın olan çiftler artık cinsel ilişkiyi de doğal
görmektedirler. Ancak, cinsel normlardaki bu değişimlere karşın genç
yetişkinlik cinsel yönden güçlükleri olan bir dönemdir. Bireyselleşme
süreci içinde olan genç insan, bu süreç içerisinde cinsel kimliği ile ne
yapacağı sorusuna da bir yanıt bulmak zorundadır. Seçeneklerin çokluğu,
seçim yapma ve seçiminin sorumluluğunu üstlenme zorunluluğunu
da birlikte getirmektedir (D.C. Kimmel, 1974).
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:16 AM   #22
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

4. Gelişim Görevleri

Havighurst'ün gelişim psikolojisine en önemli katkılarından biri
"gelişim görevleri" kavramıdır. Gelişim görevleri kavramı, insanın,
yaşamının özel dönemlerinde sahip olması gereken belirli beceriler,
yetenekler ya da görevleri dile getirir. Bu görevlerin yerine getirilmesi
bireyin yaşamının bir sonraki dönemindeki ya da evresindeki gelişimi
için önemlidir. Havighurst'ün gelişim görevleri kavramı evrensel olarak
kabul edilmemiştir, gene de gelişim psikolojisi için önemli bir
katkıdır. Aslında Havighurst gelişim görevlerinin birbiri ardına
başarılmasının mutlaka olgun bir birey yaratacağını söylemez, ama bu kavram
olgun bir birey olmaya ilişkin diğer kavramlar kadar dikkate değerdir.

Havighurst'e göre gelişim görevi, "bireyin yaşamında belirli bir
dönemde ya da o dönem konusunda, başarılması bireyin mutluluğuna
ve sonraki görevleri başarmasına rehberlik eden, başarılmaması bireyde
mutsuzluğa, toplumca onaylanmamaya ve sonraki görevlerde
güçlük çekmeye yol açan bir görevdir."

Gelişim görevleri, devinimsel (motor), zihinsel (intellectual),
duygusal (emotional) ya da toplumsal (social) olabilirlerse de, hepsi
de sonunda "psikososyal" alana yönelirler. Havighurst gelişim görevlerini
çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemleri ve bunların alt dönemleri
için birer birer açıklamıştır. Aşağıdaki tabloda sadece yetişkinliğe
ilişkin görevler gösterilmektedir, bu görevlerin açıklanması ilgili
bölümlerde yapılacaktır.

Tablo 11

Yetişkinlikte Gelişim Görevleri

Genç Yetişkinlik;

1. Eş seçimi.

2. Eşle birlikte yaşamayı öğrenme.

3. Bir aile kurma.

4. Çocuk yetiştirme.

5. Bir evin işlerini yürütme.

6. Bir uğraş başlatma.

7. Yurttaşlık sorumluluğunu üstlenme.

8. Uygun bir toplumsal gruba katılma.

Orta Yaşlar;

1. Yetişkinliğin yurttaşlık ve toplumsal
sorumluluğunu başarma.

2. Yaşamak için ekonomik bir standart oluşturma
ve sürdürme.

3. Yetişkinliğin boş zaman etkinliklerini geliştirme.

4. Ergen çocuklara sorumlu ve mutlu yetişkinler
olmada yardım etme.

5. Bir eşle bir kişi olarak ilişki kurma.

6. Orta yaşın fizyolojik değişimlerini kabul etme
ve bunlara uyum sağlama.

7. Yaşlı anababaya uyum sağlama.

İleri Yaşlar;

1. Fiziksel güçteki ve sağlıktaki düşüşe uyum sağlama.

2. Emekliliğe ve gelir azalmasına uyum sağlama.

3. Eşin ölümüne uyum sağlama.

4. Yaş grubuyla açık bir bağlılık kurma.

5. Toplumsal ve yurttaşlık yükümlülüklerini yürütme.

6. Yaşamın doyumlu fiziksel düzenlemelerini yapma.

Kaynak: R.J. Havighurst. Human Development, 1953. aktaran Liebed ve
Wicks-Nelson. 1981.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:16 AM   #23
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

5. Bireysel Gelişim

Burada genç yetişkinliğin önce fiziksel, sonra zihinsel gelişim
boyutları söz konusu edilecektir.

a) Fiziksel değişimler. Genç yetişkinler fiziksel gelişimlerinin
doruğundadırlar. Aşağı yukarı 25 yaş ile 50 yaş arasındaki fiziksel-
biyolojik gerileme derece derece ortaya çıkar ve çok yavaştır. Birçok
erkek yetişkin en yüksek boya aşağı yukarı 21 yaşlarında ulaşır. 25-30
yaşlarında yetişkinler kas gücü'nün en üst düzeyine ulaşırlar, 30-60
yaşlarında da güçlerinin % 10'unu yitirirler. 60-70 yaşları arasındaki
en üst güç 20'lerdeki gücün ancak % 80'i kadardır. Fiziksel dayanma
ya da uzun süre çalışma gücü de yaşla birlikte azalmaktadır; ancak,
çok zorlu olmayan işlerdeki fiziksel dayanma düşüşü kas gücü azalmasından
daha yavaş olmaktadır; öte yandan, fiziksel dayanma gücündeki
düşüş hareketli insanlarda durgun ve uyuşuk olanlara göre daha azdır.

Yetişkin insanlar çevrelerini örgütlemede ve uyum sağlamada
duyusal yeteneklerine bağımlıdırlar. İnsan etkileşiminde etkili bir
iletişim kurma yetisi büyük ölçüde duyulara (görme, işitme, dokunma,
tat alma, koklama) bağlıdır. Yaşlı yetişkinler uyaranların yoğunluğunun
az olduğu (hafif ses, hafif koku, az ışık) durumlarda güçlük çekerler.
Görme ve görme uyumu 20 yaşında en üst düzeydedir; bu yaş
aynı zamanda ilk özürlerin ve kalıtsal bozuklukların ortaya çıktığı
yaştır. 1) Sinir sisteminin işleyişinde ileri yaşlara kadar belirgin olarak
ortaya çıkmayan yavaş bir düşüş vardır; bu düşüş görme de içinde olmak
üzere bütün davranışı etkiler ve hemen hemen bütün işleyiş ve
süreçlerde bir yavaşlamaya neden olur. 2) Ayrıca gözbebeği çapında
yaşla ortaya çıkan daralma nedeniyle göze giren ışık miktarı da azalır,
bu yüzden yaşlılar iyi aydınlatılmamış yerlerde görme güçlüğü çekerler.
3) Yaşlı yetişkinin ışığa uyum sağlaması da genç yetişkinden
daha fazla zaman alır. 4) Göz karanlığa uyum sağladığında (yaşlılarda
daha fazla zaman alır) görülebilen en az ışık yoğunluğunda yaşla birlikte
bir düşüş vardır. Bu en az ışık yoğunluğunun yetişkin tarafından
görülebilmesi için 20 yaşından sonra her on üç yılda iki kat artması
gerekmektedir. 5) Görme keskinliği çocukluk ve ergenlikte artar, 20-50
yaşlar arasında kararlılık gösterir, elli yaşmdan sonra yavaş fakat
artan bir düşüş gösterir. 6) Göz merceğinin kas hareketi ve esnekliği
imgenin retinaya düşmesini sağlar. Ergenlikte mercek uyumunda çok
az değişiklik vardır. 20-50 yaşları arasında mercek esnekliğinde azalma
başlar, 50 yaşından sonraki mercek uyumunda düşüş daha yavaştır.
7) Yaş ilerledikçe yetişkinler gördükleri nesne ile arka planı arasında
daha fazla zıtlığa (kontrast) gereksinme duyarlar. Sonuç olarak, görmeyle
ilgili özelliklerde genç yetişkinlikte çok az değişim vardır.

Genç yetişkinlikle yaşlılık arasında tepki süresi'nde dereceli bir
artış vardır. Çocuklukta bu süre çok kısadır, genç yetişkinlikte bir platoya
ulaşılır. Tepki süresi yirmi yaşın hemen öncesinde en üst düzeye
çıkar, orta yetişkinlikte ve yaşlılıkta gittikçe artar.

Genç yetişkinlikte etkinlik kısıtlanması, yetersizlik, ölüm gibi olgular
öncelikle ani (akut) koşullardan doğar. Yaşam döngüsünde, genç
yetişkinliğin ani ya da işlevsel koşullarından, orta yetişkinliğin ve
yaşlılığın müzmin (kronik) ya da dejeneratif (geri çevrilemez) koşullarına
doğru bir değişim söz konusudur. Kırk yaşından önce ölümlerin
çoğu bulaşıcı hastalıklardan ve kazalardan, kırk yaşından sonra ise
kronik koşullardan kaynaklanır (Schiamberg ve Smith, 1982).

b) Zihinsel yetenekler. Yetişkinlerin öğrenme yeteneğini değerlendirmek
için henüz elimizde gerçekten yeterli araçların ya da testlerin
olmadığı kabul edilmektedir. Knox'a göre bunun en azından üç
nedeni vardır: Geniş bir biçimde kullanılan yetişkin zeka testleri
(örneğin WAIS), yetişkinin yaşantısını gerçekten anlamaya çalışmaktan
çok, çocuk ve ergen testleriyle karşılaştırma yoluyla elde edilmişlerdir;
çocuk ve yetişkin zeka testleri birtakım tartışmalı sayıltılara
dayanmaktadır (çocuklar, ergenler ve yetişkinler aynı bilgi ve deneyim
olanağına sahiptirler, daha zeki insanlar daha etkin ve yeterli öğrenirler
ve yetenek testlerinde daha başarılıdırlar gibi); çok az sayıda zeka
testi maddesi yetişkinlerin edindiği ve gerçek yaşam koşullarında kullandığı
beceri ve uzmanlığa uygun düşmektedir. Öğrenme yeteneği
testleri ve diğer değerlendimme yolları bireyin "tavan" kapasitesini
ölçmeye yöneliktir, oysa günlük yaşamda bu tavanın altında da sorunsuz
yaşanabilmektedir. Dolayısıyla, testlerde puanlar yaşla düşse bile
bunun günlük yaşama hiçbir etkisi olmayabilir.

Boylamsal araştırmalar, 20-40 yaşlar arasında ve ötesinde zihinsel
becerilerde yüksek derecede bir kararlılık olduğunu göstermektedir.
Kesitsel araştırmalar ise yetişkinlik sırasında yeteneklerde dereceli
bir düşüş olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu bulgu, yaşa bağlı
olmaktan çok, genç yetişkinler vc yaşlılar arasındaki eğitim, sağlık,
ilgi ve değer farklılıklarına bağlı olabilir. Araştırmalar, zihinsel bakımdan
çok yetenekli bireylerin çocukluk ve ergenlikte öğrenmede
çok hızlı olduklarını ve sonra genç yetişkinlikte bir platoya ulaştıklarını
göstermektedir. Öte yandan, daha az yetenekli bireyler öğrenmede
çok daha yavaştırlar, platoya daha erkenden ulaşıyorlar ve sonra
daha hızlı bir düşüş gösteriyorlar (Schiamberg ve Smith, 1982).

Öte yandan, yetişkinlikte pratik zekanın başarılı bir yaşam sürdürmede
ne denli önemli olduğu da dikkati çekmektedir. Araştırmacılar,
bir kişinin zekice seçimler yapma yeteneği ile (süpermarkette
benzer maddelerin boyutlarıyla fiyatlarını kıyaslamak gibi), aritmetik
işlemler içeren soyut testlerdeki puanları arasında ilişki olmadığını
bulmuşlardır. P.B. Baltes'in (1987) zekayı iki genel süreç olarak gören
yaklaşımı bu sorunu çözmektedir. Baltes'in iki sürekli model kuramında
zekanın işleyişi mekanik ve pragmatik süreçlerden ibarettir.
Mekanik zeka, bilgi işlemede ve sorun çözmede kullanılan temel
düşünce işlemlerini içerir. Bu tür zeka tam gelişimine büyük olasılıkla
ergenliğin sonlarında ulaşmakta ve bundan sonra görece sabit kalmaktadır.
Zekanın bu boyutu ZB testlerindeki ölçeklerle ölçülebilmektedir.
Pragmatik zeka ise, biriken bilgilerle, uzmanlıkla, gündelik yaşamdaki
temel bilişsel becerilerle (mekanik zeka) ilgili yöntemleri
içerir. Bu işlevler ve yetenekler yetişkinlik dönemi boyunca gelişmeyi
sürdürmektedir. ZB testlerinin sözel ölçekleri ya da birikimli zeka
testleri pragmatik zekanın bazı yönlerini ölçebilmektedir. Pragmatik
zeka birikimli zekaya üstbilişi, uzmanlığı, yorumsal bilgiyi (bilgeliği)
eklemektedir.

Cattel'in akıcı ve birikimli zeka kuramından da söz etmekte yarar
var. Akıcı zeka (fluid intelligence) insan fizyolojisi ile insanın ilk
deneyimlerinin etkileşiminin sonucu olan temel bir yetenektir. Bu zeka
biçimi, kavramlar oluşturma, soyut usavurmalar yapma ve karmaşık
ilişkileri kavrama yeteneğinden ibarettir. Akıcı zeka, eğitimden ve
deneyimden bağımsızdır; geniş bir zihinsel etkinlikler alanına uygulanabilir
oluşuda buradan gelir. Bu zeka türünü ölçmede kullanılan testler,
harfleri ya da sayıları gruplama, benzer sözcükleri eşleme, sayı dizilerini
anmısama gibi etkinlikleri içerir. Birikimli zeka (crystallized
intelligence) ise, soyut usavurmanın, soyutlamanın ve karmaşık ilişkiler
kavramının öğrenilmiş görevlere uygulanmasını içerir. Birikimli
zeka, eğitime ve deneyime bağımlıdır; genel bilgi, sözcük dağarcığı,
aritmetik usavurma ya da toplumsal durum testleriyle ölçülür. Her iki
zeka türü de yetişkinlerin düşünmede ve sorun çözmede kullandıkları
yeteneklerdir. Bir birey yaşam süresi boyunca "bilişsel bir üslup" geliştirir
ve sorunları zeka parlaklığı (akıcı zeka) ya da bilgelik (birikimli
zeka) yoluyla çözer. Her iki zeka türü de çocukluk ve ergenlikte artış
gösterir. Akıcı zeka yetişkinlikte derece derece azalmaya başlar,
buna karşılık birikimli zeka yetişkinlikte derece derece artmayı sürdürür.
Ancak, birikimli zekanın sürekli artışı eğitim, bilgi edinme, düşünme,
kültürel katılma etkinliklerinin sürmesine bağlıdır (Schiamberng
ve Smith, 1982).

Zihin gelişiminin evrelerinin ergenlikte tamamlandığı bilinmektedir.
Ancak, yetişkinin düşüncesi ergenin düşüncesinden bir çok açıdan
farklı görünmektedir. Yetişkin düşüncesinin daha az kendine dönük,
daha akılcı, daha pratik olduğu kabul edilir. Bu değişikliğin kaynağı
nedir? Yetişkinlikte ortaya çıkan bilişsel örüntülerin bireyin yetişkin
yaşamında üstlendiği sorumlulukların ve bağlantıların sonucu
olduğu düşünülmektedir. Bu görüş özellikle K. Warner Schaie (1982)
tarafından savunulmaktadır. Schaie yetişkin bilişinde toplumsal vurgulara
ve bağlantılara denk düşen dört evrenin varlığından söz etmektedir
(Tablo 12).

Tablo 12

Schaie'ye Göre Bilişsel Gelişim Evreleri

Çocukluk ve ergenlik:

Kazanım (Piaget'in dört evresi)

Genç yetişkinlik:

Başarma (amaca yönelik öğrenme)

Orta Yetişkinlik:

Sorumlu (başkalarına ilgi)

Yapıcı (toplumsal sisteme ilgi)

İleri yetişkinlik:

Yeniden bütünleştirici (bilgelik)

Kaynak: Aktaran K.S. Berger, 1988

Warner Schaie'nin yetişkin zekasına yaklaşımı biliş ile gelişim
görevleri arasında bağlantı kurmaktadır. Bu kuramda yetişkinlikten
önceki bilişsel değişimler gitgide daha etkili olan yeni bilgi edinme
yollarını yansıtır; yetişkinlik sırasındaki değişimler ise bilgiyi
kullanmadaki farklı yolları yansıtır. Bu nedenle Schaie'ye göre çocukluk ve
ergenlik tek bir evrede yer alır: Kazanım evresi (acquisitive stage). Bu
evrede genç insanlar yeni beceriler öğrenmeye ve bilgi biriktirmeye
çalışırlar. Genç yetişkinlikte ikinci evre gelişir: Başarma evresi
(achieving stage). Bu evre yıllar içinde toplanmış bilginin uygulanması
evresidir. Genç yetişkinler bilgilerini hem mesleki amaçları doğrultusunda,
hem de özel yaşamlarında uygulamaya başlarlar. Orta
yetişkinliğin bilişsel evreleri şunlardır: Sorumlu evre (responsible
stage) ve yapıcı evre (executive stage). Bu iki evre zekayı toplumsal
olarak sorumlu biçimde uygulama özelliğini getirir. Sorumlu evrede
kişiler aile üyelerine ve birlikte çalıştıkları insanlara karşı
yükümlülüklerini tanırlar; yapıcı evrede ise sorumluluk aileden ve iş
çevresinden topluma doğru genişler. İleri yetişkinlikte yeniden
bütünleştirici evre (reintegrative stage) gelir. İleri yaşlardaki yetişkinler
meslek, aile, toplum ya da ulus sorunlarına yönelmek yerine tek bir alana
odaklanırlar. Aşağıda ayrıntıları açıklanan bu evrelerden geçişi belirleyen
nokta, yaş değil gelişim görevleridir.

Schaie, bilişsel açıdan çocukluğun ve ergenliğin bir kazanım evresi
oluşturduğuna inanmaktadır; bu evrede bilgi kazanılmakta ve sorun
çözme teknikleri öğrenilmektedir, bunların genç kişinin yaşamındaki
güncel önemine çok az bakılmaktadır. Genç insan bir konuyu
"öğrenmek için öğrenir". Yirmili yılların başlarında bilginin bir ayırım
gözetmeden kazanılması evresi aşılır ve başarma evresi'ne girilir; bu
evrede kişi bilgiyi kendini dünyaya yerleştirmek için "kullanır". Orta
yetişkinlikte bir sorumlu evre gelir; bu üçüncü evrede kişisel amaçların
ailesel amaçlara uygunluğu sağlanır; artık zengin ve güçlü olmak,
iyi yetişmiş, mutlu çocukları olmak kadar önemli görünmez. Yine bu
evrede bazı yetişkinler yapıcı evre denilen yeni bir özel evreye
girebilirler: Bu evredeki kişi geniş toplumsal sistemle ilgilidir. Firma,
okul ya da kent yöneticisi olarak aldığı yükümlülükler sorumlu evredeki
kişininkinden çok daha fazla ve derindir. İleri yetişkinlikte yeniden
bütünleştirici evre gelir, burada yaşama bir bütün olarak anlam vermek
söz konusudur. Bu evrede kişi, içe doğru dönerek kendi yaşamı
üzerine ya da dışa doğru dönerek evren üzerine odaklanır.

Schaie'nin yetişkin düşüncesi betimlemesi genç insanın somut ya
da soyut işlemsel düşüncesini aşan özellikler taşımaktadır. Günümüzde,
soyut-sonrası düşünme (postformal thinking) diye adlandırılan
bir düşünce yapısının varlığı tartışılmaktadır. Kimi kuramcılar bu
düşünme biçimini yeni bir evre olarak görmektedirler. Kimileri de
bunu Piagetci anlamda bir evre olarak kabul etmemektedirler. Çünkü
bu evre yaşa dayalı değildir, evrensel değildir, önceki evreden tümüyle
farklı değildir. Onlara göre soyut-sonrası düşünceyi düşüncenin bir
üslubu olarak görmek daha doğru olur; bu düşünce üslubu bir insanın
yaşam deneyimlerinin karmaşıklığıyla, eğitimin derecesiyle ilişkili
olabilir. Bütün bu eleştirilere karşın, burada bu yeni yaklaşıma kısaca
yer vermekte yarar görüyoruz. Bu yaklaşıma göre Piaget'in geleneksel
kuramı yüksek düzeyde bilişsel yeteneğe sahip ayrıksı kişileri dikkate
almamaktadır; bunun nedeni de, Piaget'in öncelikle çocukluktaki ve
ilk ergenlikteki düşünme süreçleriyle ilgilenmesidir. Patricia Arlin
(1975) yeni ve daha ileri bir evre olarak soyut-sonrası işlemlerin var
olup olmadığını araştırdı. Arlin'e göre bir evre "üretici sorular" sorarak
yeni çözümler geliştirme evresidir. Arlin'in niyeti Piaget'in kuramını
reddetmek değil, yeni bir evre katarak bu kuramı genişletmektedir.
Arlin'e göre Piaget'in soyut işlem dönemi kişiden bir sorunu çözmesini
istemektedir; oysa yeni bir sorun bulmak ya da yeni sorular keşfetmek
de bilişsel açıdan önemlidir. Arlin'in "soru bulma evresi" olarak
adlandırdığı beşinci evre yetişkinin zihin yapısında yaratıcı düşünme,
yeni sorular görme, yeni keşifler yapma evresidir.

Günümüzde zeka konusunda gereksinme duyulan bütünleştirici
bir model Marion Perlmutter tarafından ortaya atılmıştır. Zekanın üç
ayrı düzeyinin birleştirildiği bu yaklaşıma Perlmutter üç katlı model
(three-tier model) adını vermekedir (bk. Tablo 13). Bu modelde birinci
kat "işleme" (processing), ikinci kat "bilme" (knoving), üçüncü kat
"düşünme"dir (thinking). Piaget'in kuramı üçüncü kat üzerinde odaklaştığı
halde, faktör analizine dayanan yaklaşımlar ilk iki kat üzerinde
yoğunlaşırlar. Birinci kat işlev görmeye doğumda başlar, ikinci kat çocukluk
sırasında ortaya çıkar, üçüncü kat daha sonra belirir ve yetişkinlik
boyunca gelişimini sürdürür. Her yeni kat eklendikçe sistem
daha güçlü ve etkili olur. Ayrıca bu model zekada yetişkinlik boyunca
ortaya çıkan değişimleri daha iyi anlamamızı da sağlamaktadır. Biyolojik
temelli olan birinci kattaki işlemler yaşamın ileri yıllarında ya
bozulan sağlık ya da biyolojik yaşlanma nedeniyle bozulabilir. Psikolojik
temelli olan ikinci ve üçüncü katlar ise yaşlanmadan pek etkilenmezler.
Çünkü akıcı zekanın temelini oluşturan biliş mekanizmaları
ileri yetişkinlikte, çocukluk, ergenlik ve genç yetişkinliktekinden çok
daha az önemli olmaktadır.

Tablo 13

Üç Katlı Biliş Modeli

Kat İ

(Mekanik beceriler)

Temel mekanizmalar;
birincil zihinsel işlevler;
akıcı yetenekler

Kat İİ

(Birikimli beceriler)

Sözcük bilgisi; birikimli yetenekler

Kat İİİ

(Bileşimli beceriler)

Mantıksal-matematiksel yapılar; stratejiler; yüksek zihin işlevleri

Kaynak: Perlmutter, 1989. Aktaran Perlmutter ve Hall, 1992.

Açıklama: Mekanik beceriler = mechanized skills, birikimli
yetenekler = crystallized abilities, birikimli beceriler = crystallized
skills, bileşimli beceriler = synthesized skills, akıcı yetenekler
= fluid abilities karşılığıdır (B.O.).

Perlmutter'e göre Kat İ (işleme), dikkat, algı hızı, bellek ve akılyürütme
gibi temel bilişsel süreçlerden oluşur (Baltes'in mekanik zekası);
bunlar aynı zamanda akıcı zekayı yaratan yeteneklerdir. Bu katta
bebeklikte ve ilk çocuklukta gelişim olur, daha sonra bilişsel süreçlerde
kararlılık görülür. Kat İİ (bilme) dünyaya ilişkin bilginin birikmesinden
oluşur (Baltes'in pragmatik zekası). Bilme dış deneyimlerle
gelişir ve uyum göstermeye olanak veren temel bilgiyi sağlar; bunlar
aynı zamanda birikimli zekayı yaratan yeteneklerdir. Bu kat dışsal
deneyimlere bağlı olarak yaşam boyunca gelişir (kimi yazarlar, orta ve
ileri yetişkinlikte yavaşlamasına karşın, bu kattaki gelişimi yetişkin
zekasının başat özelliği sayarlar). Kat İİİ (düşünme) yalnızca üstbilişin
ortaya çıkmasından sonra gelişir. Bu kat bilgiyle uğraşma stratejilerinden
ve yüksek düzeyde uyum göstermeye olanak veren yüksek
zihinsel işlevlerden oluşur. Bu kat Piaget'in soyut işlemlerinin özelliği
olan mantıksal-matematiksel düşünceyi, aynı zamanda G. Labouvie-Viefin
önerdiği soyut-sonrası düşünceyi içerir (Perlmutter ve Hall, 1992).

Piaget'in bilişsel gelişim evreleri soyut düşünce ile son bulmaktadır:
Soyut işlem evresinde kişi varsayımlı-tümdengelimli akıl yürütmeyi
başarabilmektedir. Ancak bu evreye ulaşabilmesi için ergenin olgunlaşması
ve eğitim deneyimini tamamlaması gerekmektedir. Soyut
düşünme yeteneği ortaya çıktıktan sonra kişi mantıksal kanıtlar üzerinde
düşünebilir ve mantık süreçlerini çeşitli sorunlara (özellikle matematik
ve fizik ilkelerini içeren problemlere) uygulayabilir. Soyut
düşünme yeteneği tam anlamıyla geliştiğinde kişiyi mantıksal ilişkileri
kurmaya, belirli bir mantıksal sistemin bütün varsayımlı olasılıklarını
görmeye yetenekli kılar. Ancak bu noktada önemli bazı sorular
ortaya çıkmaktadır. Yetişkinlerin gündelik yaşamlarında kullandıkları
düşünce türü bu mudur? Bununla gerçek yaşam sorunları çözülebilir
mi? Soyut düşünce kapalı bir sistemdeki sorunları çözebilir- Böyle bir
sistemde bütün değişkenler arasındaki ilişkiler önce tek tek, sonra bir
bütün içinde ele alınıp çözümlenebilir- Oysa yetişkin yaşamının gündelik
sorunlarının çoğu açık sistemlerin (aile, iş, arkadaşlar, toplum)
birbiri içine girmiş çok yünlülüğü içinde ortaya çıkar. Kapalı sistemde
tek, kesin bir doğruya ulaşıldığı halde, açık sistemlerde bulanık, kısmi
doğrular, çoğu bilinmeyen sayısız değişkenler söz konusudur. Kimi
araştırmacılara göre soyut düşünce açık sistemlerle başetme konusunda
çok soyut ve katı kalmaktadır; böylece soyut düşüncenin ötesinde
dinamik bir düşünce türü saptamanın gereği ortaya çıkmaktadır. Soyut-sonrası
düşünce soyut düşünceden daha az soyut (abstract), daha
az mutlaktır; yaşamın bağdaştırılamayacak yönlerine uyum sağlayabilir,
diyalektiktir, bir düşüncenin ya da durumun çelişik ögelerini daha
kavranılır bir bütün içinde bağdaştırmaya elverişlidir.

G. Labouvie-Viefe (1985) göre, geleneksel olgun düşünce modelleri
nesnel, mantıksal düşünceyi vurgulamakta, buna karşılık öznel
duygulara ve kişisel yaşantıya daha az önem vermektedirler. Oysa
gerçek olgun, uyumlu düşünce, soyut, nesnel düşünme biçimleri ile
duruma duyarlılıktan doğan öznel, anlatımcı biçimler arasındaki etkileşimi
içerir. Yetişkinin bu bileşimi gerçekleştiren düşünce biçimine
uyumsal düşünce (adaptive thought) adı verilmektedir.

Kimi kuramcılar da bilişin en ileri biçimi olarak diyalektik düşünce'yi
(dialectical thought) önermektedirler. Felsefi bir kavram olarak
diyalektik sözcüğü her düşüncenin, her doğrunun karşıtını da içerdiği
ilkesine dayanmaktadır. Her fikir ya da tez, karşı fikri ya da antitezi
de içerir. Diyalektik düşünce, bir fikrin iki kutbunu da aynı anda
düşünmeyi ve sonra bunları bir bileşim içinde birleştirmeyi, böylece
özgün düşünce ile onun karşıtını bütünleştirmeyi sağlar. Dünyada yaşanan
sistemler kapalı olmaktan çok açık oldukları ve sürekli değişimler
kaçınılmaz olduğu için diyalektik süreç de süreklidir. Gündelik yaşamda
diyalektik düşünce bir insanın inançlarının ve yaşantılarının,
karşılaştığı bütün çelişkilerle ve bağdaşmazlıklarla sürekli bütünleşmesi
demektir. M. Basseches (1984) diyalektik düşünce araştırmasında
deneklere "eğitimin özü nedir?" gibi düşünceyi kışkırtıcı sorular
sormakta, sonra yanıtları diyalektik düşüncenin yirmi dört temel özelliğine
göre puanlamaktadır. Hem yaşam deneyimleri hem de eğitim
diyalektik düşüncenin ilerlemesini teşvik etmekte, ama ikisi de gelişmesini
garanti edememektedir. Gerçekte, uyumsal düşünce ve diyalektik
düşünce normatif olmaktan çok ideal olarak görülmesi gereken
düşünce biçimleridir. İnsanların çoğu soyut-sonrası düşünceyi hiçbir
zaman kullanamayacağı gibi, çoğu da düzensiz olarak ya da yalnızca
özel alanlarda kullanabilecektir. (K.S. Berger, 1988)

Zihin gelişiminde soyut işlem yeteneği kişiyi yetişkinlerin dünyasına
girmeye hazırlayan en önemli etkendir. Ancak soyut işlem yeteneği
gelişirken bireyin kişilik yapısını da geliştiğini unutmamak
gerekir; bu bağlamda, kişinin kendini algılayışından ahlak anlayışına
kadar pek çok şey de değişmektedir. Yetişkinlikte, hem çocukluğun
tümevarımcı usavurma (inductive reasoning) biçimi, hem de ergenlikten
itibaren kazanılan tümdengelimci usavurma (deductive reasoning)
biçimi kullanılır. Ama bütün yetişkinlerin soyut işlemlere tam anlamıyla
ulaşamadıkları da bir gerçektir. Başka bir deyişle, en gelişmiş
toplumlarda bile bireylerin hepsinin soyut düşüncenin en ileri düzeylerine
ulaşamadıkları görülmektedir. Bunun temel nedeni, belki bireyin
toplum tarafından yeterince uyarılmaması, toplumdan yabancılaşma
nedeniyle bu düşünme biçiminden isteyerek ya da istemeyerek
uzaklaşmasıdır. Öte yandan, özellikle günümüzde yoğun çevre sorunları
kimi bireyleri kent ve sanayi yaşamından uzaklaştırırken, doğal ve
somut olana yaklaşma bağlamında, soyut düşünme biçimlerinden de
kaçmaya yol açabilmektedir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:16 AM   #24
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

İİ. TOPLUMSAL BAĞLAMDA GENÇ YETİŞKİNLİK

Genç yetişkin, çocukluk ve ergenlik bağlarından kurtulmuş özerk
bir bireydir. Bu özerklik, bireyin, yaşamının önceki yıllarında kazandığı
fiziksel, zihinsel, toplumsal gelişiminin ve birikiminin bir sonucudur.
Bütün bu kazanımlar bireyi dış dünyaya yöneltmektedir. Genç
yetişkinlikte bireyin temel çabaları toplumsal dünyaya yönelmiştir.
Yetişkinlikte gelişim sürecini özellikle toplumsal etkileşimler sağlar.
Genç yetişkin aile içinde, iş dünyasında ve arkadaş topluluğunda yeni
bir ilişkiler örüntüsü içindedir. Bu ilişkiler toplumsal bir ağ oluşturur
ve gelişimin sürmesini sağlar. Tüm yetişkinler, oldukça karmaşık, çeşitli
yaşam biçimleri ve katılma olanakları sunan toplumsal bir çerçevede
yaşarlar. Ancak yine de, yetişkinlerin hemen hepsi zamanlarının
ve enerjilerinin çoğunu toplumsal kurumlardan biri olan aileye ayırırlar.
Bu nedenle önce aile yaşamı incelenecektir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:16 AM   #25
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

1. Aile

Psikolojik düzeyde aile, aile yapıları, ailedeki etkileşim ve ailedeki
yaşam döngüsü açılarından incelenebilir. Öte yandan, ailenin, anlamlı
yakın ilişkilerin, bütün doyumların, gelişim olanaklarının kaynağı
olduğu biçimindeki görüşler sadece felsefi ideallerdir. Aile, kimi
zaman en büyük duygusal rahatsızlıkların, gerilim ve çatışmaların
kaynağı da olabilir. Aile içi polisiye olaylar, kötü muamele gören ve
dövülen çocuklar, yatma ve yeme olanağıyla sınırlı ilişkiler, işteki
engellenme ve başarısızlıkların yansımaları, duygusal ya da cinsel
doyumsuzluklar da aile yaşamının gerçek yönleridir. Büylece aile tüm
yönleriyle incelenmesi son derece güç bir yaşam alanı oluşturmaktadır;
bu nedenle aile sadece yapıları, etkileşimleri ve yaşam döngüsü
açısından kısaca ele alınacaktır.

A. Aile Yapıları

Aile yapılarını, geleneksel "büyük aile" ve çağdaş "çekirdek aile"
olarak sınıflamak çok bilinen bir yoldur; ancak bu sınıflama biçiminin
günümüzdeki aile yapılarını tam anlamıyla yansıttığı söylenemez.
Günümüzde aileler ana, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek birimler
halinde gözükseler bile, büyük aile ile bağlarını çeşitli biçimlerde
sürdürmektedirler. Tipik olarak genç çift anababasından ayrı bir ev kurar,
ama aile bağları korunur, akrabalık şebekesi içinde karşılıklı yardımlaşma
ve ilişki sürdürülür. Anababalar yeni çiftlere yardım ederler,
daha sonra yeni çiftler de emeklilik ve hastalıkta anababalara yardıma
koşarlar. Üç kuşak aile üzerinde yapılan bir araştırmada en genç kuşağın
anababalarla çocukların kendi yollarına gitmeleri gerektiğini "en
az" söyleyen ve anababaları ile ilişki kurma sorumluluğunu "en fazla"
duyan kuşak olduğu ortaya konmuştur. Bu değişik aile yapısı, geleneksel
geniş aileden farklı olduğu gibi, çağdaş çekirdek aileden de
farklıdır. Çünkü eski kuşaklarla ve çocuklarla ilişkiler bağımsızlık ve
hareketlilik korunarak sürdürülmektedir.

Aile yapılarında kuşaklararası ilişkiler dışında da farklılıklar
görülmektedir. Örneğin, bazı aileler, boşanma, dulluk ya da terkedilmişlik
nedeniyle tek anababalıdır. Bazı ailelerin yanlarında yaşlı ana ya
da baba, evlenmemiş bir akraba, bir bakıcı gibi fazladan birileri vardır.
Bazı aileler de boşanma ve yeniden evlenme sonucu inanılmaz derecede
karmaşık görüntüler verirler. Bazen çekirdek aileler hafta sonlarında,
bayram günlerinde geniş aile özellikleri gösterirler. Sonuç olarak
sadece çekirdek ve geniş aile tipleri çerçevesinde bile çeşitli aile
yapıları ya da biçimleri söz konusudur.

Günümüzde en yaygın aile biçiminin, "genişlemiş çekirdek aile"
(extented nuclear family) olduğu söylenebilir. Bu aile yapısı, çeşitli
seçeneklere olanak verdiği, coğrafi hareketlilik sağladığı, değer ve
tutumları yeni kuşaklara iletmede aracı olduğu, hızlı toplumsal değişimlerin
yol açtığı gerilimlere karşı bireylere duygusal destek sağladığı
için yaygındır. Ancak bu aile yapısının her zaman olumlu biçimde
işlediği de söylenemez. Dolayısıyla, genişlemiş çekirdek aileler
de toplumların gereksinmeleri doğrultusunda değişime uğrayacaklardır.
Örneğin, gelişmiş toplumlarda farklı yaş kesimlerinden insanlar
"komün" yaşamı gibi farklı aile biçimlerini denemektedirler. Bununla
birlikte, gelecekte bu tür bir aile yapısının yaygınlık kazanıp kazanmayacağı
bilinememektedir. Ne olursa olsun, gelişmiş toplumların
çoğulcu yapısının çeşitli aile yapılarının gelişmesine olanak tanıyacağı
kuşkusuzdur.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:17 AM   #26
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

B. Ailede Etkileşim

Aile, yetişkin ve çocukların etkileşimde bulundukları, dolayısıyla
birbirlerini etkiledikleri bir birimdir. Aile etkileşim üzerine kurulu
bir sistem olduğundan, bir yönün işlevini yerine getirmemesi sistemin
diğer yönlerini de etkiler. Şu halde, aileyi anlamak için ana, baba
ya da çocukları ayrı ayrı incelemek yeterli olamaz; çünkü aile, parçaların
bir araya gelmesinden farklı bir bütündür.

Ailenin "etkileşen kişilikler birimi" olarak kabul edilmesi simgesel
etkileşim kuramından kaynaklanan bir görüştür. Aile bireyleri
arasındaki etkileşimin anlamı, bireylerin etkileşimde aldıkları yerden
çok, etkileşimin kendi içindedir. Örneğin, babanın alkolik oluşu aile
etkileşimi içinde dışardakinden çok farklı bir anlam taşır; ailenin her
bireyi babanın bu özelliğine farklı tepki gösterir, aile içinde bu özelliğin
bir gelişim tarihi vardır, aile sistemini bir bütün olarak etkiler ve
bireylerin aile algısını farklılaştırır. Etkileşim yaklaşımının uygulamadaki
en tanınmış örneği "aile terapisi" (family therapy)dir. Aile terapisinin
temel ilkesi, aslında "hasta"nın yalnızca "belirlenmiş hasta" olduğu
ve etkileşen bütün aile bireylerince paylaşılan acıyı en fazla dile
getiren kişi olduğudur. Yani bir bireyin rahatsızlığı, aslında içinde
yaşadığı rahatsız bir ailenin ve kötü işleyen bir aile etkileşiminin
belirtisidir; ailede bir şeyler ters gitmektedir ve bütün ailenin bir
terapistle görüşmeye gereksinmesi vardır. Örneğin, bir çocuk şamar oğlanı
olarak seçilmiş ve ailece kendisine "problem çocuk" olma görevi verimiştir;
böylece anababa, yüzleşemedikleri evlilik sorunlarından kaynaklanan
anksiyetelerini çocuk üzerinde yoğunlaştırarak daha az tehdit
edici bir çıkış yolu bulmaktadırlar.

Aile terapisi ilkeleri ve uygulamaları oldukça yenidir ve eski
psikopatoloji yaklaşımlarıyla -en azından yüzeyde- çelişmektedir. Eski
yaklaşımlar, bireysel problemin bireysel dinamikle ilişkili olduğu ve
bireysel terapi gerektirdiği doğrultusundadır. Ancak bireysel terapistler
bile, hastalarının gelişiminin aileleri tarafından engellendiğini ve
terapide kazanılan değişikliklere ailenin uyamadığını görmektedirler.
Bu bulgular aile terapisinin gelişmesine katkıda bulunurken, aile içindeki
etkileşimin önemine de dikkati çekmiştir. Ayrıca bu yaklaşım bireyin
içsel dinamiklerini de reddetmemektedir. Aile terapisi sayesinde
"asıl" sorunlu birey saptanabilir -çünkü çoğunlukla ailede hasta olarak
belirlenen kişiden başka bir üyedir- ve daha sonra bireysel terapiye
alınabilir. Bireyin rahatsızlığını başlatan ne olursa olsun, bu rahatsızlık
başlayınca yoğun aile etkileşiminde her birey bununla bir biçimde
başa çıkmak zorunda kalacaktır.

Şu halde, temel nokta, ailenin etkileşen kişilikler birimi olduğudur.
Bu kişiliklerden birinde ya da ilişkilerde ortaya çıkarak bir bozukluk
aile sisteminin diğer yönlerini de bozacaktır. Kimmel'in bir
araştırmasında, evlilik ilişkisinin kalitesi, anababanın çocuk davranışını
algılayışı, anababanın aile birimini algılayışı ölçülmüş, evlilik
ilişkisindeki bozukluğun (düşük evlilik doyumu), çocuğun davranış
bozukluğuyla (yüksek derecede saldırganlık) ilişkili olduğu, bu iki
alandaki bozukluğun da olumsuz aile birimi algılaması ile ilişkili olduğu
bulunmuştur.

Etkileşim yaklaşımının önemli bir noktası da, ailenin farklı yönlerini
anlamada aile bireylerinin algılarının, o aile sisteminin değişkenlerini
dışardan izleyen birinin gözleminden daha belirgin olacağıdır.
Örneğin, bir çocuk aileyi birçok nedenle kardeşlerinden çok
farklı algılayabilir, sonuç olarak da o çocuk aynı ailede yaşayan
kardeşlerinden farklı ya da olumsuz etkilenebilir, çünkü algılayışları
farklıdır. Ferdinand Vander Veen, aile bireylerinin aile birimini nasıl
algıladıklarını ortaya çıkarmak ve ölçmek için "aile-kavramı" adını
verdiği bir yapı geliştirmiştir. Aile bireylerinin, tıpkı benlik-kavramları
gibi, aileye ilişkin kavramları vardır ve aile-kavramı da benlik-kavramı
gibi ölçülebilir. Sonuç olarak bir bireyin kendi ailesine ilişkin
algısı, ailenin diğer bireylerine ve dış baskılara uyum sağlanmasında
son derece önemli bir etkendir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:17 AM   #27
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

C. Aile döngüsü

Genç yetişkinlikte bütün toplumsal çevreler içinde yine aile çevresi
ağırlığını korur. Gelişimsel açıdan bakılacak olursa, ergenlikten
yetişkinliğe geçişte önemli bütün dönüm noktaları aile ile ilgilidir. Bu
dönüm noktalarını geçmek toplumda normatif olarak yetişkinliğe geçişi
belirler.

Aile yaşam döngüsü (family life cycle), yetişkin rollerinde birtakım
geçişler ve evrelerle belirlenir. Aile döngüsü içinde en önemli
dönüm noktaları, evlenme, ilk çocuğun doğumu, son çocuğun doğumu,
son çocuğun evden ayrılması (boş yuva) ve dulluktur. Sosyolog
Reuben Hill dokuz dönüm noktası saptamıştır.

1. Kuruluş: yeni evlenmiş, çocuksuz.

2. Yeni anababalar: ilk çocuk üç yaşına gelinceye kadar.

3. Okul öncesi: ilk çocuk 3-6 yaşlarında, belki yeni bir kardeş.

4. Okulçağı ailesi: ilk çocuk 6-12 yaşında, belki yeni bir kardeş.

5. Ergen çocuklu aile: ilk çocuk 13-19 yaşında, belki yeni bir
kardeş.

6. Genç yetişkinli aile: ilk çocuk 22 yaşında ya da daha büyük,
ilk çocuk evden ayrılıncaya kadar.

7. Yerleştirme yeri olarak aile: ilk çocuğun ayrılmasından son
çocuğun ayrılmasına kadar.

8. Anababalık sonrası aile: çocuklar evden ayrıldıktan sonra,
baba emekliye ayrılıncaya kadar.

9. Yaşlılık ailesi: babanın emekliye ayrılmasından sonra.

Hill'in bu evre görüşü sınırlıdır; çünkü evlenmeden birlikte yaşayan,
boşanmış ya da yeniden evlenmiş çiftlere uygulanamaz, çalışan
kadını dikkate almayışı açısından da eksiktir. Ayrıca, çağdaş karmaşık
toplumlarda insanlar yaşam üsluplarını seçme ve değiştirme
hakkına sahip olmak istemektedirler. "Yaşam üslubu", bir bireyin biyolojik,
toplumsal ve duygusal gereksinmelerini gidermeye çalıştığı
yaşam örüntülerinin tümüdür. Bir aile kurmak bütün toplumlarda varolan
bir yaşam üslubudur. Ancak aile döngüsünü oluşturan olaylar
toplumsal ve kültürel değişimlerin etkisi altındadır. Örneğin, evlilikten
son çocuğun yetiştirilmesine kadar geçen süre son yüzyıl içerisinde
gitgide kısalmıştır. Aile döngüsündeki bu tarihsel değişimler
aile döngüsünün de değişmesine neden olmuştur; ortayaşlı büyük anababalar,
dört kuşaklı aileler ortaya çıkmış, çiftlerin anababalık sonrası
dönemi uzamıştır. Aile döngüsündeki bu tür olaylar, bunların birey
üzerindeki toplumsal ve psikolojik etkilerine de dikkati çekmiştir. Örneğin,
ilk çocuğun doğuşu yalnızca "eş" oluştan "anababa" oluşa
doğru bir rol değişikliği getirmez, aynı zamanda benlik kavramı ve
güdülenme ile anababalarda çözülmemiş çocukluk çatışmalarını da
uyandırır.

Aile döngüsünün dönüm noktaları ailenin sırasal dönemler içinde
ilerleyici gelişimini içerir. Bu dönemlerin ayrılması yazarlara bağlı bir
keyfilik göstermektedir, yine de bu ayrımm konuyu açıklamak açısından
yararlı olduğu söylenebilir. Aşağıdaki açıklamada Kimmel'in
(1974), Hill ve Duvall'a dayanarak geliştirdiği şema izlenecektir.
Ayrıca bu şemaya evlilik öncesi döneminin de katılması uygun bulunmuştur.
Evlilik öncesi başlığı altında genellikle iki sorun incelenir: Eş
seçimi ve sevgi ilişkisi.

(0) Evlilik öncesi. Genellikle evlilikler bir seçme süreci sonucunda
gerçekleşir. "Eş seçimi"nde iki temel ilke vardır. "Benzerlik ilkesi"ne
göre, sınırlı bir bireyler grubu içinde, yaş, ırk, din, etnik köken,
toplumsal sınıf, eğitim ve kişilik benzerliğine dayanılarak seçim
yapılır. Benzerlik (homogami) ilkesi benzerlerin birbirini çektiği gerçeği
üzerine kurulmuştur. Buna karşılık "bütünlenme ilkesi", eşlerin
özellikle kişilik açısından farklı ve tamamlayıcı özellikleri nedeniyle
seçildiğini savunur. Bu ilke karşıtların birbirini çektiği gerçeğine
dayanmaktadır. Araştırmalar hangi ilkenin daha çok uygulandığını ortaya
koyamamıştır, ancak benzerlik ilkesinin daha geçerli olduğu yolunda
belirtiler vardır. Benzerlik ilkesinin daha geçerli olması, böyle bir
seçimin sosyoekonomik sınıf, din, eğitim gibi alanlarda daha az çatışmaya
yol açması, özellikle evliliğin ilk yıllarında karşılıklı toplumsallaşma
sürecinin daha kolay olması nedeniyle olabilir. Ayrıca, anababa
isteği ve toplumsal baskı da benzerlik ilkesi doğrultusundadır.

Eş seçimi konusundan önce araştırılması gereken temel bir sorun,
insanların neden evlendiği sorunudur. Her şeyden önce, evlenme yönünde
yoğun bir toplumsal baskı vardır. Bireyin evlenmesi gereken
anı belirleyen bir "toplumsal saat" bile vardır. Bu an geldiğinde bireyin
ailesi ve çevresi onun evlenmesini bekler. Psikolojik gelişimi, cinsel
çekim ve aşk etkenleri de evliliği çağrıştırır. Ancak psikoloji ve
sosyoloji kitapları aşk konusuyla doğrudan ilgilenmemişlerdir. McCurdy,
cinselliğin tümüyle tartışılmasına karşılık, iki konunun, yani
dinin ve aşkın tartışılmasında gösterilen çekingenliğe dikkati çekmektedir.
Kuşkusuz, Maslow ve Fromm gibi yazarlar bu konuda önemli
bir istisna oluşturmaktadırlar; ayrıca, kadın-erkek ilişkilerinde tabu
konu tanımayan günümüzün feminist yazarlarını da unutmamak gerekir.
Aşk konusundaki diğer bir ilginç tartışma da Batı kültüründeki romantik
mitos üzerindedir. Rougemont'a göre romantik aşk ile Hıristiyanlık
inancı arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun en güzel
örneği de "Tristan ve İzolde" söylencesinde görülür: Aşk, kirletilmekten
ancak ölümün sonsuzluğu içinde korunabilir! Romantik mitos
"Romeo ve Jülyet"de olduğu gibi sayısız edebiyat ürününe temel oluşturmuştur.
Hepsinin ortak yönü, iki aşığın önüne geçilemez ve değiştirilemez
bir nedenle birbirlerine ulaşamamalarıdır. Rougemont,
aşık olmanın her zaman sevmek anlamına gelmediğini de ileri sürmektedir;
aşık olmak bir durumdur, sevmek ise bir eylemdir; hıristiyanlığa
bağlı aşk anlayışı sadece bir durumu belirtmektedir ve sevme
eylemi değildir. Çünkü romantik aşkın özü, sevilen kişiyi son derece
değerli ve ulaşılamaz bir varlık olarak görmektir. Dünya yaşamını
horgören Ortaçağ Hıristiyanlık inancına göre insanca içgüdüler kötüdür,
günah kaynağıdır, ahlaksızlık belirtisidir. Cinselliği kirli sayan
bu inançta sevilen kişiyle cinsel ilişkiye girmek olanaksızdı. Rönesansta
ise aşk platonik yönünü yitirmiş, ama şiirselliğini sürdürmüştür.
Daha sonra Romantizm hareketi romantik aşk anlayışını doruk noktasına
ulaştırmıştır. Fransız Devrimi'nden sonra da, evliliğin romantik
aşka dayanması gerektiği görüşü gelişmeye başlamış ve yakın zamanlara
kadar gelmiştir.

Sevgi, psikologların sistematik araştırmalara ancak yeni yeni
giriştikleri bir konudur. Zimbardo'ya (1979) göre bu gecikmenin nedeni,
konunun tartışılamayacağına ilişkin tabular, sevginin akılcı açıklamalara
konu olamayacağına ilişkin yaygın inançlardır. Araştırmayı
engelleyen bir başka neden de, sevgiyi tanımlama güçlüğüydü. Filozoflar
ve toplum bilimciler sevginin biçimleri ve ögeleri konusunda
farklı düşünüyorlardı. Bilimsel araştırma açısında önemli bir güçlük
de, sevgi ile hoşlanma, aşk ile sıradan sevgi arasında ayırım yapmak
konusunda ortaya çıkmıştı. Hatfield ve Walster (1978) aşktan söz etmek
için üç temel koşulun olması gerektiğini belirtmektedir. Her şeyden
önce, kişinin bu kavrama inandığı ve gençlerin düşsel ve gerçek
yaşam betimlemelerinde buna göre eğitildiği bir kültürde yetişmiş olmak
gerekmektedir. Aşkın ortaya çıkması için ikinci koşul uygun kişinin
varlığıdır. İnsanların çoğu için bu, karşı cinsten, aşağı yukarı
aynı yaşta, fiziksel çekiciliği olan, başka bir derin ilişkiye girmemiş
biri demektir. Üçüncü koşul aşık olmakla ilgilidir. Herhangi bir heyecansal
uyanış aşk olarak "yorumlanabilir". Bu heyecansal uyanış bir
insanın potansiyel sevgi objesine nasıl tepki vereceğini belirlemektedir.
Başka bir deyişle aşk, uygun bir etiketlemenin eşlik ettiği fizyolojik
bir uyanıştan ibarettir. Hatfield erkeklerin ve kadınların bir ilişkiden
beklentilerinin aynı olduğunu saptamaktadır. Her iki cins de sevgi
've' seks istiyor, her ikisi de yakınlık 've' ilişkiyi denetleme gücü
istiyor. Ne var ki, erkekler kadınlardan daha kolay aşık oluyorlar, kadınlar
ise aşktan erkeklerden daha kolay çıkıyorlar.

Hendrick ve Hendrick (1986), tümel bir sevgi kavramına dayanan
ilk kuramların yerini bugün çok boyutlu yapılar kullanan kuramların
aldığını belirtmektedir. Onlara göre, psikolojide sevgi konusunda
ilk çalışmalar kuram geliştirme yönünde olmuştu, daha sınırlı ikinci
yaklaşım ise ölçme aracı geliştirme yünündeydi. 1970'lerde Rubin,
sevme ile hoşlanma arasındaki benzerlik ve farklılıkları ilk kez ele
almış ve bunları ölçecek bir araç geliştirmeye çalışmıştır. Rubin'in "Sevgi
Ölçeği"nde üç ana öge vardır: Yakınlık kurucu ve bağlayıcı gereksinmeler,
yardım etme eğilimi, tekelcilik ve kendine mal etme. "Hoşlanma
Ölçeği" ise benzerlik, olgunluk, zeka gibi ögeleri içermektedir.
Öte yandan, Dion sevgide beş değişik üslup olduğunu saptamaktadır:
Uçarı, ihtiyatlı, akılcı, tutkulu, coşkulu. Lee'nin aşk üslupları tipolojisi
daha karmaşıktır. Üç birincil aşk üslubu: Eros (tutkulu aşk), Ludus
(oyun gibi aşk), Storge (arkadaşça aşk) ve üç ikincil aşk üslubu: Mania
(sahiplenici. bağımlı aşk), Pragma (mantıksal, alışveriş gibi aşk),
Agape (özgeci, verici aşk). Bu ikincil üsluplar birincillerin ikili
bileşimlerinden oluşmaktadır. Örneğin, "mania" eros ve ludusun, "pragma"
storge ve ludusun, "agape" eros ve storgenin bileşimidir; ama herbirinin
kendine özgü nitelikleri çok farklıdır. Hendrick'in Lee'nin tipolojisine
dayanarak geliştirdiği ölçme aracından madde örnekleri verebiliriz.
Tutkulu aşk: "Ben ve sevgilim birbirimize ilk görüşte vurulduk."
Oyun gibi aşk: "Aşk sorunlarımdan kolayca ve çabucak sıyrılabilirim"
Arkadaşça aşk: "En güzel sevgi uzun bir dostlukta yeşerir."
Mantıksal aşk: "En iyisi aynı özelliklere sahip birini sevmektir."
Sahiplenici aşk: "Sevdiğim bana ilgi göstermezse hasta olurum." Özgeci
aşk: "Sevdiğimin yerine ben acı çekmeyi yeğlerim." Bu araçla yapılan
araştırmaların ilk bulguları, erkeklerin aşkta kadınlardan daha fazla
oyun peşinde (ludic) olduklarını, kadınların ise erkeklerden daha fazla
pragmatik, daha arkadaşça, daha manik olduklarını göstermektedir.

Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, araştırmacılar aşkta genellikle
iki temel tür ayıt etmektedirler. Tutkulu aşk (passionate love) heyecansal
yoğunluk, eşle derinliğine birleşme ve ateşli cinsel tutku içerir. Arkadaşça
aşk (companionate love) ise, eşlerin birbirine güven duyduğu
ve bağlı olduğu, bir arada olmaktan zevk aldığı, huzurlu, kararlı bir
ilişkidir. Tutkulu aşkın doğal ömrünün yaklaşık iki yıl olduğu görülmektedir.
Ancak, tutkulu aşk bazı ilişkilerde yaşamsal bir öge olarak
sürebilmektedir. Örneğin, çoğu otuz yıllık evli bir grup orta yaşlı kadında
tutkulu aşkın evlilik ilişkilerinde önemli bir rol oynadığı, evlilik
doyumuyla ve cinsel doyumla güçlü bir bağı olduğu saptanmıştır. Bazı
araştırmalar da arkadaşça aşkın evlendikten sonra derinleştiğini, romantik
aşkın evliliğin ilk on beş-yirmi yılı sırasında azaldığını göstermektedir.

Evlilikteki sevgide romantik aşka benzeyen duygusal bir yön varsa
da, daha çok etkin (aktif) sevgi söz konusudur. Evlenme kararı romantik
aşka bağlı olarak alınmaz, mutlu ya da mutsuz sonuçlara katlanmayı
içeren sevme kararına dayanılarak alınır. Psikolojide sevgi
konusunda en gerçekçi tanımlardan biri Adler'e ( 1984) aittir: "Sevgi,
dostça bir işbirliğidir."'

"Sevgi ve evlilik yaşamında karşımıza çıkan sorunlar,
ilke olarak genel toplumsal sorunlardan değişik bir yapı
göstermez. Bu konuda da bizi aynı güçlükler ve aynı görevler
bekler. Sevgi ve evliliğe her şeyin insanın gönlünce gerçekleştiği
bir cennet gözüyle bakmak yanlıştır. Dört bir yanda
yapılacak işler bizi bekler, bizimle birlikte karşımızdaki
bir başka kişinin çıkarlarını düşünerek söz konusu işleri
yapmamız gerekir. Toplumsal uyumla ilgili normal sorunların
dışında sevgi ve evlilik, her iki taraftan da olağanüstü
bir duygudaşlık, karşısındakiyle özdeşleşme bakımından
olağanüstü bir yetenek ister. Toplumsal ilginin içyüzünü
kavrayan bir kimse, sevgi ve evlilik sorunlarının da, ancak
tam bir eşitlik ve aynı haklara sahip olma ilkesi temel alınarak
doyurucu biçimde çözülebileceğini bilir. Tek başına
sevgi sorunları çözemez; ancak sağlam bir temele dayanan
eşitlik ilkesi, sevginin gereken yolu izlemesini sağlayacak
ve evliliği başarıya götürecektir". (Adler, 1984)

(1) Kuruluş: Bu dönem evlilikle başlar ve ilk çocuğun doğuşuna
kadar sürer. Evlilik, bekarlık rollerinden evli çift rollerine geçişi
gösterir. Bu yeni rol çiftin hirbiri ile, kendi anababaları ile, diğer
çiftlerle ve bir bütün olarak toplumla olan ilişkilerini etkiler. Evlilik
bir bakıma eski rollerden gelecek rollere geçişi simgeler. Evliliğin ilk
döneminin en önemli görevi, her iki kişiyi de mutlu edecek ortak bir yaşam
biçimi bulmak, doyurucu cinsel etkileşimı örüntülerini keşfetmektir.
Ortak kararlar alma, aile sorumluluklarını paylaşma, çatışmaları
çözme yollarını öğrenme görevleri de yeni çift için çok önemlidir.
Romantik görüşlere karşın evliliğin ilk yılları en çetin yıllardır, bu
yıllardaki düşkırıklığı ve karşılıklı toplumsallaşma başarısızlığı erken
boşanmaların nedenidir. Boşanmaların özellikle ikinci ve dördüncü
yıllarda en üst düzeyde olduğu, boşanma olasılığının evliliğin uzunluğu
ile düşüş gösterdiği bulunmuştur. Evliliğin ilk yıllarındaki sorunlar
çoğunlukla yaşam koşulları, maddi durum. seks, genel uyumsuzluk,
anabaha müdahalesi olarak belirmektedir. Koller, ilk yıllarda boşanmanın
büyük ölçüde çiftlerin evlilikten gerçek olmayan beklentileri
sonucu ortaya çıktığını belirtmektedir. Birdwhitsell, sorunun çiftlerden
çok toplumdan kaynaklandığını, toplumun evlilik kurumunu
idealleştirdiğini ve sorunu olmayan bir yaşantı olarak sunduğunu ileri
sürmektedir.

Evliliğin ilk yıllarında cinsel ilişki sıklığı yüksektir ve Kinsey
verilerine göre yaşla düşmektedir. Yaşa bağlı düşüş daha çok erkek
örüntüsünü yansıtmaktadır; çünkü evli ve bekar erkeklerde orgazm
sıklığı düşüşleri koşutluk gösterirken, bekar kadınlarda yaşla çok az
değişim gösterdiği görülmektedir. Genel orgazm sıklığı kadınlarda 31-35
yaşları arasında, erkeklerde ise 21-30 yaşları arasında en yüksek
düzeye çıkmaktadır.

(2) Yeni anababalar: Evlilikte ikinci dönem anababalıktır;
gebelik ve ilk çocuğun doğumuyla başlar ve karıkocalıktan anababalığa
doğru bir rol değişimini içerir. Bu noktaya kadar çift oldukça
oturmuş bir ilişki gerçekleştirmiştir, ancak üçüncü kişi olan bebeğin
aileye katılması eski dengeyi bozabilir ve bu kesinti de kızgınlık ve
kıskançlık yaratabilir. Le Masters evliliğin bu dönemini incelemiş ve
ailelerin % 83'ünün ilk çocuğun doğumu ile yoğun bir bunalım yaşadıklarını
bulmuştur. Le Masters'a göre bu bunalım evresinin nedeni,
kötü evlilik, kişilik uyumsuzluğu, bebeğin istenmemesi değil, çiftin bu
yeni rol için hazırlığa sahip olmamasıdır. Anababa olmayı romantikleştiren
çiftler, bebek alışılagelen düzeni bozan biri olarak ortaya çıkınca
bunalım yaşamaktadırlar. Bu bunalıma, anababa oluşla birlikte
yetişkinliğe en son adımın atılmış olması ve yetişkin sorumluluklarının
bilinci de katkıda bulunuyor olabilir. Knox anababa rolüne uyumsuzluk
nedenlerini şöyle özetlemektedir: Gebeliğe karşı olumsuz tutumlar,
anababalığa ilişkin yetersizlik duyguları, bebekle deneyim
yoksunluğu, rol değişimini kabule istekli olmamak.

(3) Okulöncesi ailesi: Ailedeki ilk çocuk şimdi üç ile altı yaşları
arasındadır. İkinci bir çocuk doğmuş olabilir ve onunla ilgili sorunlar
da önemli olabilir (ama her dönemde ailenin ilk deneyimine dayanmakta
açıklama açısından kolaylık vardır). Bu dönemin görevleri,
eşler arasındaki yakın ilişkiyi sürdürürken, genişleyen aile için yer,
maddi olanak bulmak ve çocukları yetiştirmektir. Çocuk yetiştirme
görevi özellikle önemlidir; besleme, toplumsallaştırma, en üst düzeyde
duygusal gelişime olanak sağlama görevlerini içerir. Anababalar,
çocuklarıyla tam bir insan olarak etkileşime girebilmek için büyüyen
çocuklarıyla birlikte değişebilmelidirler. Toplumsallaşma süreci içinde
anababalar çocuklarına toplumun değer ve kurallarını öğretirken,
kendileri de çocukları tarafından toplumsallaştırılırlar. Nasıl anababa
olunacağını öğrenmenin karmaşık süreci içinde çocuklar ve anababalar
birlikte büyürler. Bazen anababalar çocuklarını en doğru biçimde
yetiştirme konusunda kaygı duyarlar, bu doğal ve gerçekçi bir kaygıdır.
Ancak çocukların da oldukça dayanıklı varlıklar olduklarını ve
güç koşullarda bile büyüyüp gelişmeyi başardıklarmı unutmamak gerekir.
Çocuklara mutlaka mükemmel anababalar gerektiğini söylemek
doğru olmaz. Belki anababalar için en iyi yöntem, kendileri ve çocukları
için en gerçekçi ve etkili yolu kendilerinin seçmesidir.

(4) Okulçağı ailesi: Bu dönem ailenin en büyük çocuğunun
okula başlamasıyla başlar. Bu dönemde sıklıkla görülen bir değişim
annenin yeniden işe dönmesidir. Hoffman, annenin çalışmasının anne-çocuk
ilişkisi üzerindeki etkilerini araştırmış ve annenin çalışma karşısındaki
tutumunun, çocuğun anneye olan tepkisini ve annenin çocuğa
karşı davranışını, çalışıp çalışmamasından daha fazla etkilediğini
bulmuştur. Başka bir deyişle, çalışan ve işlerini seven anneler, çocuklarına
daha iyi davranmakta, buna karşılık çalışan ve işlerini sevmeyen
anneler çocuklarıyla daha az ilgilenmekte, çocuklar da anneye
düşman olmaktadırlar. Aynı gerçek çalışmayan anneler için de geçerlidir,
çünkü çalışmadıkları için kendilerini kapana kısılmış hissediyorlarsa
çocukları da bundan olumsuz etkilenmektedir.

(5) Ergen çocuklu aile: Bu dönem en büyük çocuğun erinliğe
ulaşmasıyla başlar. Bu dönemde aile ekonomik yönden oldukça dengelenmiştir,
aile genellikle büyüklük sınırlarına ulaşmıştır, bütün üyeler
aynı evde yaşamaktadır. Bu dönemin temel konuları, çocuklar için
okul, meslek ve eş seçimi üzerinde yoğunlaşır; çocuklarda cinsellik,
bağımsızlık ve hareketlilik gitgide artar; sigara, alkol, uyuşturucu kullanma
kaygıları ortaya çıkar. Bu sorunlar ailede bunalımlara yol açabilir,
ergenlerle birlikte anababalar da bundan etkilenir. Aile içindeki
kuşak çatışması toplumdaki kuşaklar çatışmasından daha küçük çaplıdır,
çünkü ailedeki kuşaklar birbirlerine daha fazla benzerler. Araştırmalarda
gençler genellikle hem kendi kuşaklarıyla, hem de aileleriyle
dayanışma duygusu içinde olduklarını belirtmektedirler. Aile içindeki
kuşak farklılığı, -ailenin toplumsallaşma ve kültürel aktarım konularındaki
güçlüklerini yansıtmaktadır. Bengston'a göre, gençler kuşaklar
arasında algıladıkları farklılıkları abartırken, anababalar -özellikle büyük
anababalar- aynı farklılıkları küçümsemek eğilimindedirler.

(6) Yerleştirme yeri olarak aile: Bu dönem çocukların evlenme
ya da ayrı yaşama yoluyla evden ayrılmalarını içerir. Bu dönemde
aileler çocuklarını bırakmakta, dünyaya yerleştirmekte, çocuklar da
daha fazla bağımsızlık ve özerklik kazanmaktadırlar. Bu dönem anababalar
için, özellikle, ilgisini o zamana kadar ailesi üzerinde odaklaştırmışsa
anneler için sıkıntılı ve zor bir dönemdir. Çocukların ayrılması
anneler için önemli bir rol değişimini gerekli kılar. Üstelik bu
durum çoğunlukla annenin menopoz sıkıntıları dönemine rastlar. Bu
biyolojik değişim "boş yuva" olgusuyla birleşince kadınlar için bunalım
başlar. Üstelik bu dönemde koca da mesleğinin tepe noktasına
çıkmak için uğraşıp durmakta ve karısından uzak kalmaktadır. Bu
olayların etkileşimi karıkoca için psikolojik bir bunalım kaynağı olabilir.
Diğer bir etken de kadınların cinsel ilgilerindeki artıştır, oysa kocalar
işleri nedeniyle cinsel yakınlığa daha az ilgi duyarlar.

(7) Anababalık sonrası aile: Son çocuğun aileden ayrılmasından
sonra ortaya çıkan dönemdir. Pineo, evlilik mutluluğunun 20-25
yıllık çocuk yetiştirme süresince ilk yıllara göre gitgide azaldığını
bulmuştur; Deutscher ise, anababalık sonrası evlilik mutluluğunun önceki
dönemlerden daha az olmadığını belirtmektedir. Rollins ve Feldman,
evlilik mutluluğunun çocukları yerleştirme döneminde azaldığını, ama
anababalık sonrası dönemde arttığını saptamaktadır. Bu dönemde karşılaşılan
sorunların başında, çiftlerin yaşlanan anababalarına bakmaları,
daha sonra da onların ölümünün yarattığı duygularla başa çıkmaları
sorunu gelmektedir. Bir başka sorun da, anababaların artık
büyükanne ya da büyükbaba olmaları ve bunun gerektirdiği rol değişimini
göstermeleridir.

(8) Yaşlılık ailesi: Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla
başlar, karısı çalışıyorsa o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli
olacaktır. Emeklilik ve ortaya çıkan boş zamanın değerlendirilmesi bu
dönemin en önemli sorunlarıdır. Gelir düşüşü yaşam düzeyinde de düşüşe
neden olmaktadır, sağlık sorunları da bütün bu sorunlara eklenmektedir.

Buraya kadar yapılan açıklama yaşam döngüsünün tümünü kapsamakla
birlikte, orta yıllara ve yaşlılığa ilişkin açıklamalar kısa tutulmuş
ve ayrıntılar ilgili bölümlere bırakılmıştır. Bütün bu açıklamaların
aile olgusu çerçevesinde yer aldığı açıkça görülmektedir. Oysa
yetişkinler için aile dışında da birtakım yaşama biçimleri olabileceği
kuşkusuzdur.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:17 AM   #28
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

2. Seçenek Yaşam Biçimleri

Genç yetişkini aile yaşamı döngüsü içinde düşünmek alışılagelmiş
bir yoldur. Oysa bundan farklı ve en azından sözü edilen aile
yaşam biçimleri kadar geçerli olan yaşam biçimleri de vardır. Hiç evlenmemiş
yetişkinler (bekarlar), önceden evli olanlar (dullar, boşanmışlar,
ayrı yaşayanlar), çocuksuz çiftler, komün yaşamı sürdürenler
bu seçenek yaşam biçimlerini oluştururlar.

A. Tek yaşayanlar. Tek yaşayan yetişkinler, hiç evlenmemiş,
dul kalmış, boşanmış ya da ayrı yaşayan kişilerdir. Ancak bu insanlar
üzerinde fazlaca araştırma yoktur, bilgilerin çoğu nüfus sayımı verilerinden
derlenmektedir. Üstelik tek yaşayan kişiler konusunda olumsuz
bir söylence de geliştirilmiştir. Örneğin, tek yaşayan kadınların kadınlık
yönünden yetersiz, duygusal açıdan sorunlu oldukları söylenegelmiştir.
Oysa Bernard'ın araştırması, bekar kadınların evli kadınlara
oranla daha üst düzeyde ruh sağlığına sahip olduklarını göstermektedir;
otuz yaşın üstündeki kadınlar içinde evli olanların bekar olanlardan
daha fazla psikolojik sorunları vardır. Bekar kadınlarla ilgili bir
başka söylence de, hızlı ve seks dolu bir yaşam yaşadıkları yönündedir.
Oysa Starr ve Carns'a göre, birçok bekar kadın daha geleneksel bir
yaşam sürdürmektedir, iyi bir ev ve iyi bir iş gibi geleneksel değerler
peşindedir. Aynı şekilde bekar erkekler konusunda da çeşitli kalıpyargılar
söz konusudur. Ancak birinciler için olumsuz olan söylenceler,
ikinciler için olumludur: Bekar kadın güçsüz, yitirmiş bir kişidir, bekar
erkek ise güçlüdür, özgürdür, kazançlıdır. Buna karşılık araştırmalar
bekar erkeklerin evlilere oranla daha fazla fiziksel ve psikolojik
sorunlardan yakındıklarını ortaya koymaktadır (Schiamberg ve Smith, 1982).

Araştırmalar hiç evlenmeyen insanların son yıllarda arttığını
göstermektedir. Sonuçta mutlaka evlenecek kişiler bunu kırk yaşından
önce yapmaktadırlar. Hiç evlenmeyen erkeklerin gelirleri daha büyük
bulunmuştur. Gelir ve eğitim düzeyi yüksek kadınlarda hiç evlenmeme
oranı daha yüksektir. Erkekler genellikle daha düşük sosyoekonomik
düzeyden kadınlarla evlendikleri halde, kadınlar daha düşük eğitim
ve sosyoekonomik düzeyden erkeklerle evlenmiyorlar. Evlilik için
toplumsal baskı yoğun olduğu için, hiç evlenmeyenlerin ne kadarının
bunu kendi seçimleriyle belirledikleri bilinemiyor.

Gelişimsel açıdan önemli olan nokta, evli olmayan yetişkinlerin
yaşamındaki dönüm noktalarını belirlemektir. Kesin veriler olmamakla
birlikte, belki de bu dönüm noktalarını meslek ya da aşk ilişkileri
oluşturmaktadır. Boşanma ve dulluk gibi olaylar daha önce evli olanlar
için dönüm noktası olarak kabul edilebilir.

Evliliğin boşanma ya da ayrılma ile sona ermesi kişisel ve toplumsal
nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Duvall'e göre, evliliğe iyi
hazırlanmamış, anababasından kurtulmak için evlenmiş, farklılıkları
hoşgörüyle karşılayamayan, mutsuz ya da boşanmış anababası olan
kişiler, çocuksuz olanlar ve gebe gelinler arasında daha fazla boşanma
görülmektedir. Öte yandan, eğitim, ırk, din, yaş, gelir düzeyi gibi toplumsal
farklılıklar da boşanmayı kolaylaştırmaktadır. En fazla evlilik
sorunu olan yıllar doğal olarak boşanmanın da en yoğun olduğu yıllardır.
20 yaşından önce evlenenlerde boşanma oranı daha yüksektir. En
fazla boşanma evliliğin üçüncü yılında yer almaktadır, ayrılmaların en
yüksek noktası da evliliğin ilk yılıdır. Bütün boşanmaların % 40'ı beş
yıldan daha az evli çiftlerde görülmektedir (A.B.D. Nüfus Bürosu,
1975). Boşanma nedenleri konusunda büyük farkılıklar görülmektedir.
En önemli nedenin mutsuzluk olduğu ileri sürülmektedir. Bazen tedirgin
ve mutsuz insanlar evliliğe bu sorunlarını çözme beklentisiyle
girmektedirler, oysa evlilik duygusal yönden yerleşmiş ve kimliğini sağlam
bir biçimde kurmuş insanlar gerektirmektedir. Pinard'a göre, boşanmış
insanların çoğu gergin, sinirli, depresyonlu, aşırı eleştirici ve
genelde uyum sorunları olan kişilerdir. Boşanmada bir diğer etken de
anababalık evresinde rol değişimini benimseyememe sorunudur. Eşle
birlikte yaşamaya yeterince uyum gösterememiş yetişkinler anababalık
rollerinden olumsuz yönde etkilenmektedirler.

Araştırmalar boşanmış insanın yaşam biçimi konusunda çok az
bilgi vermektedir. Erkeklerin yarısı yalnız, kadınların yarısı da
çocuklarıyla yaşıyor, genç olanlar kendi ailelerine dönüyorlar, orta
yaşlılar yalnız yaşamayı seçiyorlar. Ancak bu bilgiler birey için boşanmanın
anlamının ne olduğu konusunda yetersiz kalıyor. Boşanma yeniden
toplumsallaşmayı gerektiriyor ya da yeniden evlenmeyi içeriyor olabilir.
Boşanma duygusal ve fiziksel zorluklar içerebilir ya da yeni yaşam
biçimi bu zorluklara neden olabilir. Evlenmenin rol değişimini gerektirmesi
gibi, boşanma da rollerde ve statüde belirgin değişikliklere yol
açar. Bu durumda bütün toplumsal bağların yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
Evliliğin aksine boşanma, toplumsal normlarla belirlenmiş
kurumsal bir geçiş değildir. Birey normatif ipuçları olmadan ve
dışardan pek yardım görmeden yeni rollerini kendisi düzenlemek zorundadır.
Çoğu zaman boşanmayla birlikte bir tür başarısızlık duygusu
da yaşanır. Yeni ilişkiler kurmada ve bunları -varsa- çocuklara açıklamada
birtakım zorluklar vardır. Gluck'un araştırması, boşanmışların
% 75'inin beş yıl içinde yeniden evlendiğini ve % 60'ının boşanmışlarla
evlendiğini göstermektedir. Genellikle ikinci evlilikler daha mutlu
olarak nitelendirilmektedir.

Evlilikler boşanma ya da ölümle, sonuç olarak çiftlerden biri için
dullukla sonuçlanır. Yaşam süresinin uzaması dulluk süresini de uzatmıştır.
Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşadıklarından ve genellikle
kendilerinden daha yaşlı erkeklerle evlendiklerinden dulluk süreleri de
daha uzundur. Dulların büyük çoğunluğu 65 yaşın üstündedir ve bu
yaştan sonra evlenmeleri onaylanmadığı için yalnızlık en büyük sorunlarıdır.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:17 AM   #29
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

B. Birlikte yaşayanlar: Gelişmiş ülkelerde özellikle 1960'ların
sonlarına doğru birlikte oturma eğilimi yaygınlaşmıştır. 1980'lere
gelindiğinde 15-44 yaşlar arasındaki her üç Amerikan kadınından birinin
bir erkekle evlenmeksizin birlikte yaşadığı görülmektedir. Bu tür ilişki,
geçici birliktelikten evliliğe giden sürekli birlikteliğe kadar değişik
biçimler gösterebilmektedir. Birlikte yaşayanların çoğu bir yıl içinde
evlenmekte ya da ilişkiyi bitirmektedir. Birlikte yaşama, ilişkinin evlilik
için yeterince güçlü olup olmadığını sınama yolu olarak görülebilir.

C. Çocuksuz çiftler: Seçenek yaşam biçimlerinden biri de çocuksuz
çiftlerle ilgilidir. Bu grup istemediği ya da sahip olamadığı
için çocuksuz olan çiftleri içerir. Bu grup da tıpkı bekarlar, dullar ya
da evlenmeden birlikte yaşayanlar gibi toplumsal baskı altındadır;
çünkü toplum evliliği ancak çocukla birlikte düşünmektedir. Çiftler
çocuk sahibi olmamaya çeşitli nedenlerle karar vermiş olabilirler. Eşlerden
her ikisi de çocukla kesintiye uğramasını istemediği işlere sahip
olabilir; çocuk yetiştirmenin sorumluluğunu istemeyebilir; çocuklarına
geçirmek istemedikleri genetik bir özürleri olabilir; anababalık
rolüyle ilgilenmiyor ya da bu role uygun olmadıklarını düşünüyor
olabilirler vb.

D. Eşcinseller: Freud bir eşcinselin annesine yazdığı mektupta
şöyle demektedir: "Eşcinsellik elbette bir avantaj değildir, ama utanılacak
bir kusur, bir aşağılanma da değildir, bir hastalık olarak da
sınıflanamaz. Eskilerde ve günümüzde pek çok saygıdeğer kişi eşcinseldi,
aralarında (Platon, Michelangelo, Leonardo da Vinci, vb.) sayısız
büyük adam vardı. Eşcinselliği bir suç gibi cezalandırmak çok büyük
bir adaletsizliktir ve de zalimlik...

Kamuoyunda, karşıcinseller ve eşcinseller olmak üzere iki tür insan
olduğu kanısı yaygındır. Gerçekte ise, karşıcinselliği ve eşcinselliği
aynı süreklilik üzerinde kutuplar olarak görmek daha doğrudur.
Çoğu bilim adamı, karşıcinsel ya da eşcinsel "bireyler" değil, karşıcinsel
ya da eşcinsel "uygulamalar" olduğunu kabul etme eğilimindedir.

Psikanalizci İrving Bieber'e göre, eşcinsellik raydan çıkmış
karşıcinselliktir, temelinde de babanın etkisiz, annenin egemen olduğu aile
yapısı vardır. Buna karşılık Michael Schofield, bu çok yaygın varsayımın
doğru olmadığını, eşcinsellerin geçmişinin çok büyük bir
farklılık gösterdiğini söylemektedir. Schofield'e göre, eşcinseller
arasındaki farklılık, eşcinsellerle karşıcinseller arasındaki farklılıktan
çok daha büyüktür. Eşcinselliği açıklamaya çalışan diğer kuramlar da
(fiziksel yapı ve mizaç kuramları, biyolojik ve hormonal yapı kuramları,
öğrenme kuramları) başarılı bir sonuca ulaşabilmiş değildir. Sonuç
olarak, uzmanların hepsi şimdilik en iyi yolun eşcinsellik karşısında
açık görüşlü olmak ve gelecekteki araştırmaları beklemek olduğunda
birleşmektedir.

Bu bölümün sonuna bıraktığımız temel bir tartışma konusu da,
tekeşlilik, (monogamy) sorunudur. Kimmel'in (1974) dediği gibi, "Hemen
hemen bütün insanlar görünüşte aile denemesine girişmekle birlikte,
çoğu eğer olanakları olsaydı ailenin değerli bir kurum olup olmadığını
ve bu denemeye girişerek, değişimlere uğramaya ve ölmeye
değip değmediğini tartışırlardı."

Murdock'a göre, tekeşlilik bütün toplumlarda var görünüyorsa
da, onun incelediği 238 toplumdan aşağı yukarı sadece beşte biri tam
anlamıyla tekeşlidir. Dolayısıyla tekeşli yaşamın bütün insanlar için
en uygun yaşam biçimi olduğu söylenemez. Günümüzde nüfus patlamasıyla
birlikte "deneysel" yaşam biçimlerine duyulan ilgi ve hoşgörünün
de arttığı görülmektedir. Üstelik, evliliğe uygun olup olmadığına
bakılmaksızın, herkesin evlenmesi için yapılan toplumsal baskı
azalırsa boşanma oranının da büyük ölçüde düşeceği söylenebilir.

İnsanlar genellikle evliliğe girerken de, evliliği bozarken de tekeşliliği
tartışmaktansa kişileri tartışmayı yeğlemektedirler. Evliliğin
kurulmasında ve yıkılmasında bireysel etkenlerin varlığı ve rolü kuşku
götürmez, evlilikte ortaya çıkan mutluluğu ya da mutsuzluğu kendi
psikolojik gelişimimiz ölçüsünde biz yaratırız. Ancak öte yandan, evlilik
ve aile toplumsal kurumlardır ve bizi bireysel irademiz dışında
yönetmektedirler. Kurumlaşmış tekeşlilik bireysel sevgi temeline dayanıyor
gibi görünse de, aslında cinsel içgüdüyü denetim altında tutmak,
üretim güçlerini güvence altına almak, kadını erkeğe bağımlı
kılmak türünden toplumsal gerekçelere dayandığı düşünülmektedir.
Ancak bu tür yorumların somut değişimlere dönüşemediği de açıktır.

Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosu'nun belirttiğine göre,
bu ülkede 1960'da kadınların yüzde 72'si ve erkeklerin yüzde 47'si 20-24
yaşlar arasında evleniyordu; 1990'da ise kadınların yüzde 34'ü ve
erkeklerin yüzde 21'i aynı yaşlar arasında evlenmektedir. Bu durum
günümüzde evliliği erteleme konusunda güçlü bir eğilim olduğunu
göstermektedir. Evliliği erteleme eğilimi kısmen üniversiteye gitme
oranındaki artışla ilgilidir. Gclişmiş ülkelerde evlilik olmadan birlikte
yaşama olanağı da evlenmeyi ertelemeye yol açmaktadır. Boşanma
oranının artması ve tek yaşamanın gitgide kabul görmesi de evlenmeyi
geciktiren nedenler arasındadır (seçenek yaşam biçimleri burada
anımsanabilir). Sonuç olarak, günümüzde evliliğe daha gerçekçi ve
akılcı nedenlerle yaklaşıldığı söylenebilir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:17 AM   #30
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

3. İş ve Meslek

İnsan yaşamının diğer dönemleri gibi yetişkinlik de ancak içinde
ortaya çıktığı toplumsal bağlamlarda anlaşılabilir; iş ve meslek yaşamı
da bunlardan biridir. Hem kadının hem de erkeğin yaşam süresinde
çalışma en önemli yeri tutar (ancak, çalışma konusunda bilinenlerin
çoğunun erkeğin çalışmasına ilişkin olduğunu hemen belirtmek gerek).

İnsanların neden çalıştıkları konusunda pek çok neden ileri sürülebilir
ve bu soruşturmanın sonu gelmez. Ancak çalışmanın insan mutluluğunun,
yaşam doyumunun, ruh sağlığının temellerinden biri olduğuna
da hiç kuşku yoktur. Nitekim Freud bir konuşmasında ruh sağlığının
temeli olarak "sevme ve çalışma"yı göstermiştir.Yaşamın bu
iki alanı yetişkinlik yıllarının temelini oluşturur.

A. Çalışmanın Anlamı

Erikson'un gelişim kuramında "yakınlığa karşı yalıtılmışlık" ve
"üretkenliğe karşı durgunluk" evreleri çalışma yaşamına da denk düşer.
Uzun süren bu evreler sadece iş alanındaki üretkenlik ve yaratıcılığı
değil, aynı zamanda yeni kuşaklar üretmeyi, onları yetiştirmeyi ve
sorunlarıyla ilgilenmeyi de içerir. Böylece bireysel çalışma, iş
ilişkilerine, aile yaşamına ve tüm topluma uzanan çok geniş bir etkileşim
alanını kapsar.

1) Kimlik ve üretkenlik: Erkekler ve kadınlar için "iş" uzun
süren bir fiziksel ve duygusal enerji yatırımını gerektirmektedir. Erkek
için de kadın için de bu yoğun uğraş, ergenlik yıllarının kimlik
bunalımının çözüldüğünü ve artık genç yetişkinliğe geçildiğini gösterir.
Meslek ve aile yaşamındaki başarı bireyin kimlik duygusunu
güçlendirdiği gibi bu kimliğe toplumsal bir temel de sağlar. Bireyin
işi onun kimliğinin belirgin bir parçasıdır ve adı, cinsiyeti ve uyruğuyla
birlikte kimliğini belirtmede önemli bir rol oynar. Kimlikle meslek
arasındaki bu sıkı bağ özellikle "doktorum", "avukatım", "polisim",
"sanatçıyım" gibi anlatımlarda daha da belirgindir. Meslek aynı
zamanda toplumsal sınıfı ve eğitim düzeyini de gösterir. Meslek rollerine
girmek yetişkinliğe girmeyi belirttiği gibi, işten alınan doyumu
da belirtir. İş rolündeki sıkıntı ve doyumsuzluklar, bir tür ketlenme ve
Erikson'un deyişiyle "üretkenlik bunalımı" olarak görülebilir. Bu duygusal
bunalım daha önceki yıllara ilişkin kimlik bunalımıyla ilişkilidir,
ancak yetişkinlik döneminde "ben kimim?" sorusu yerine, "ben
ne yapıyorum?" sorusu sorulur.

Derin doyum ve başarı duygusu ya da sıkıntı ve yetersizlik duygusu
bireyin yaşamının diğer alanlarını da etkiler. Aile ile iş arasındaki
etkileşim çoğunlukça bilinen ve yaşanan bir olgudur. Başka bir
deyişle, işteki sıkıntı ailenin önemini arttırır. İşteki doyumsuzluk aile
yaşamında ödünlenmek istenir, sonuçta sıkıntı bütün aile bireylerine
yansır, aile bu yükü kaldıramaz hale gelir ve aile bunalımları yaşanır.
Öte yandan, doyumsuz bir aile ilişkisi ve uyumsuz evlilik de işin doyum
yeri olarak görülmesine yol açabilir. Bu durumda iş, aile sıkıntılarından
uzaklaşmak için başvurulan bir kaçış yeridir. İkinci bir iş edinerek,
geç saatlere kadar çalışarak, iş yolculuklarına çıkarak işi doyum
kaynağı yapmaya çalışılır. Bazen de işinde yükselmek isteyen
biri iş ve aileyi rekabet alanı haline getirebilir, bu da aile içi gerilimi
artırabilir. Özellikle kadının çalışmadığı ailelerde, bu durumda kadın
ihmal edildiğini ve eve hapsedildiğini, erkek de karısı ve ailesi tarafından
engellendiğini ileri sürer; sonuç, eşlerin birbirine yabancılaşmasıdır.
Aslında ailedeki bu yabancılaşma bireyin işteki yabancılaşmasının
bir uzantısıdır.

2) Yabancılaşma: İş ve yabancılaşma olgusuna ilişkin açıklamalar
özelliklc Erich Fromm'un yapıtlarında yer almaktadır. Fromm'a
göre yabancılaşma, "kişinin kendisini bir yabancı gibi hissettiği yaşantı
biçimidir. kişi kendisiyle ve dış dünyayla üretici bir ilişki içinde
değildir". Yabancılaşma durumunda, "insanın kendi eylemleri, onun tarafından
yönetilmek yerine, onun üstünde, ona karşı işleyen yabancı
bir güç olup çıkar." Böylece insan, kendini kendi zenginliğinin etkin
yaratıcısı olarak değil de, kendini kendi dışındaki güçlere kaptırmış
zavallı bir nesne olarak algılar. Fromm'a göre çağdaş toplumda yabancılaşma
hemen her yeri kaplamış bir olgudur, özellikle çalışma ve
iş yaşamı etkilenmektedir bundan. Fromm (1982) bu durumu şöyle
betimlemektedir:

"Hem kişiliğin hem de malların satıldığı pazarda değerlendirme
ilkesi aynıdır. Birinde satışa sunulan, kişilikler;
ötekinde ise, mallardır. (...) Başarı büyük ölçüde, insanın
kendisini pazarda ne kadar iyi sattığına, kişiliği ile ne kadar
iyi rol yaptığına, dış görünüşünün etkililiğine, örneğin 'neşeli',
'sağduyulu', 'saldırgan', 'güvenilir', 'tutkulu' olup olmadığına
bağlıdır. (...) Başarı büyük ölçüde insanın kişiliğini
ne kadar iyi sattığına dayandığına göre, birey kendisini
bir mal ya da daha çok, hem satıcı hem de satılacak mal olarak
görür. (...) Çağdaş insan kendini aynı zamanda hem pazardaki
satıcı hem de satılacak mal olarak gördüğünde, özsaygısı,
denetiminin dışıdaki koşullara dayanır. Eğer başarılıysa
değerli, başarısızsa değersizdir." (Fromm, 1982).

Çalışmaya yüklenen anlamın ve iş doyumunun en güvenilir belirtilerinden
biri şu soruya verilen yanıtta ortaya çıkar: "Herşeye yeniden
başlayabilecek olsaydınız hangi işe girmek istersiniz?" 1972'de
ABD'nde işe yabancılaşma konusunda ülke çapında yapılan bir araştırmada,
beyaz yakalı işçilerin sadece % 43'ü ve mavi yakalı işçilerin
sadece % 24'ü aynı işi seçeceklerini söylemişlerdir. 1979'da Michigan
Üniversitesi'nce yapılan başka bir araştırmada işçilerin sadece % 46,7'si
işlerinde "çok doyumlu" olduklarını, % 60'ı başka bir işi yeğleyeceklerini,
% 61'i yaptıkları işi arkadaşlarına tavsiye edebileceklerini
belirtmişlerdir. Sonuç olarak, hemen hemen her işin kimi insanlara
sıkıcı geldiği söylenebilir. İş doyumunun, işi tutkuyla yapmak gibi bireysel,
kararlara katılmak gibi toplumsal etkenlere bağlı olduğu da
anlaşılmaktadır. Ayrıca, yaşlı kişilerin genç kişilerden daha fazla
işlerinde doyum buldukları araştırmalarda ortaya çıkmaktadır (Vander
Zanden, 1981).

Çalışmanın anlamı ile ilgili bir sorun da, kadınların ev işinin
"gerçek iş" sayılmamasıyla ilgilidir. Herşeyin değerini paranın belirlediği
bir toplumda kadınların ev işi küçümsenmektedir, çünkü parasal
girdisi olmayan bir iştir. Öte yandan, her şeyi erkeklerin belirlediği bir
toplumda kadınların ev işi onların "doğal" bir görevi, varoluşlarının
vazgeçilmez bir yönü olarak görülmektedir. Günümüzde bu tür geleneksel
kalıpyargıları aşmaya çalışan toplumlarda, kadınların ev işine
de ücret ödenmesi, evde çalışan kadınların da iş sigortasına bağlanması
ve emeklilik hakkına kavuşması söz konusu edilmektedir.

3) Kadınların çalışması. Yakın zamanlara kadar evinde oturması
gerektiği düşünülen kadınlar, bugün birçok ülkede ulusal
işgücünün yaklaşık yarısını oluşturmaktadırlar. Amerikalı ekonomist
Eli Ginzberg, kadınların son birkaç yılda işgücüne hızla katılışını
"yüzyılımızın en önemli olgusu" olarak nitelemektedir. Ancak, kadın
işgücünün genişlemesi ekonominin geleneksel yapısında hala çözüm
bekleyen bir yığın sorunu da birlikte getirmiştir. 1984'te Fransa Kadın
Hakları Bakanı Yvette Roudy, "Kadınlar daha önce de pek çok sanayi
devrimiyle randevuyu kaçırmışlardır. Umarım, birkez daha yolun kenarında
durup gelişime seyirci kalmazlar. Fakat öyle bir dönemde bulunuyoruz ki,
erkeklerle kadınlar arasındaki rol ve görev bölüşümü
kültürlere yerleşmiştir. Erkek çocuklar için 300 meslek varken, kız
çocuklar için sadece 30 meslek yolu bulunmaktadır" demektedir.

Kadınların iş dünyasında karşılaştıkları ilk sorunlardan biri, her
zaman, ücret düzeyinin en düşük olduğu sektörlerde çalışmak zorunda
kalmalarıdır. Bunun temel nedeni, daha başlangıçta kadınların ileride
yüksek ücret getirmeyecek ve yükselme olanağı sağlamayacak öğrenim
dallarına ve mesleklere yöneltilmeleridir. Kadınlar, dil, edebiyat, tarih
gibi insan bilimleri dallarına, öğretmenlik, hemşirelik, sekreterlik gibi
hizmet kollarına itilmektedirler; mühendislik, diplomatlık, yüksek düzeyde
yöneticilik, üniversite öğretim üyeliği, parlamenterlik, sendika
liderliği gibi alanlara kadınlar hala yaklaşamamakta ya da pek az ve
güçlükle girebilmektedirler. Sorumluluk gerektiren yüksek görevlerde
bulunan kadınların oranının gelişmiş Batı ülkelerinde bile henüz
çok ağır bir tempoyla değiştiği bilinmektedir (bk. Tablo 14).

Tablo 14

Kadınların Çalıştığı Sektörler

(1982 verileri, %)

Ülkeler - Tarım - Endüstri - Hizmet

Alm. Fed. Cumhuriyeti - 7,0 - 25,5 - 65,5

Fransa - 6,0 - 21.1 - 78,8

İtalya - 13,3 - 26.9 - 59,9

Hollanda - 2,5 - 12.1 - 85,4

Belçika - 1,7 - 16.0 - 82,3

Lüksemburg - 5,2 - 12.6 - 79,1

İngiltere - 1,2 - 19,7 - 79,1

İrlanda - 5,6 - 20,1 - 74,3

Danimarka - 5,5 - 13.5 - 81,0

Yunanistan - 41,6 - 18,2 - 40,2

AET 10 üye - 7,0 - 22,5 - 70,5

Kaynak: Avrupa Dergisi, No. 93, 1984.

Kadınların iş dünyasında yaşadıkları bir başka sorun, işsizlik bunalımı
karşısında kadınların daha elverişsiz durumda bulunmalarıdır.
Erkekler için işsizlik oranı % 10 iken, kadınlar için % 15' tir. Avrupa'da
kadın işsizlik oranı erkek işsizlik oranından İtalya'da üç, Fransa,
Hollanda ve Belçika'da iki kat yüksektir. Avrupa Ekonomik Topluluğunda
işsizlikten en çok etkilenen grubu genç kadınlar oluşturmaktadır.
İtalya'da 25 yaşın altındaki her iki kadından biri işsizdir; bu oran
Belçikada % 40'a, Hollanda ve Fransa'da % 35'e yaklaşmaktadır.

Kadınların çalışma yaşamında karşı karşıya kaldıkları en ciddi
sorun ise, ücret eşitsizliğidir. 1975 ve 1976 yıllarında AET düzeyinde
kabul edilen iki genelge, aynı iş için ya da eşit değer verilen iş için
cinsiyete dayalı her türlü ayrıma son verilmesi ilkesini içeriyordu;
ücretlerin belirlenmesi için kurulacak mesleki sınıflandırma sistemi
erkek ve kadın işçiler için ortak ölçütlere dayandırılmalı ve cinsiyet
ayrımını ortadan kaldırmalıydı, üye devletler bu genelgeye göre gereken
hukuksal düzenlemeleri ülkelerinde hemen yapmalıydılar. Oysa
bugün hiçbir AET ülkesinde gerçek anlamda bir ücret eşitliğine hala
ulaşılabilmiş değildir. Kadın ve erkeklerin aldığı ücretler arasındaki
farkın en yüksek olduğu ülkeler Lüksemburg, Yunanistan ve İrlanda
(% 30'u aşıyor), en düşük olduğu ülke ise İtalyadır (% 20'den az).
Aşağıdaki tablo, sanayideki ücret eşitsizliğinin AET ülkelerindeki durumunu
yıllara göre göstermektedir (Tablo 15).

Bütün bu olumsuz görünümlere karşın, Anne Wahl'ın (1984) dediği
gibi, "Kadınların çalışma alanında gösterdiği gelişme, çağımızın
en belirgin olgularından biridir. Avrupa Topluluğu'nda, 15-64 yaşlar
arasındaki kadın nüfusu içinde çalışan kadınların oranı, 1970'de % 44
iken, 1982'de % 50'ye yükselmiştir. Daha şimdiden, şu basit fakat
önemli sonuca varılabilir: Herhangi bir sosyolojik eğilim değişikliği
olmadığı takdirde, 21'nci yüzyılın başında, kadınların çalışma yaşamı
karşısındaki davranışı erkeklerinkiyle aynı olacaktır." (Avrupa Dergisi,
1984)
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
CevaplaCevapla


Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 

Yayınlama Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap gönderemezsiniz
Eklenti ekleyemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

Kodlama is Açık
Smilies are Açık
[IMG] code is Açık
HTML code is Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Uyku ve Yaşlılık BeatLes Revir 0 04-05-2010 01:05 AM
Ölüm GooD aNd EvıL Eskiler (Arşiv) 0 10-07-2007 07:40 AM
'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim M@D_VIPer Eskiler (Arşiv) 0 10-01-2006 03:30 PM
'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim M@D_VIPer Eskiler (Arşiv) 0 10-01-2006 03:24 PM
Romatizma yaşlılık hastalığı değil Karizmatix Eskiler (Arşiv) 1 03-19-2006 03:20 AM

Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 02:16 AM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.