![]() |
|
|
#21 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
3. Olgunlaşmada Güçlükler
Genç yetişkin kimlik oluşumunun son basamaklarındadır, kendi kimliği ile toplumsal sistem arasında bağ kurmaya çalışmaktadır, yakınlık kurmadaki ilk adımlarıyla başkalarını özel, biricik ve cinsel varlıklar olarak keşfetmeye başlamıştır. Genç yetişkinlik, bireyin kendini yetişkin olarak gördüğü, başkalarının da ona yetişkin muamelesi yaptıkları, böylece bireyin benliğinin alıştığının dışında değişimler gösterdiği bir dönemdir. Toplumsal karmaşıklığın ve değişimin daha az olduğu toplumlarda bu gelişmeler ergenlik döneminde yer alır ve orada sonuçlanır. Oysa, çok karmaşık ve hızla değişen toplumlarda bu gelişmeler, Keniston'un (1968) "gençlik", Kimmel'in (1974) "genç yetişkinlik" ve bizim "genç yetişkinliğe geçiş" adını verdiğimiz dönemde yer almaktadır. Bu dönemde karşılaşılan ilk sorunu Keniston "bireyselleşmeye karşı yabancılaşma" olarak adlandırmaktadır. a) Yabancılaşma. Genç yetişkin kendi kimliği ile toplumsal rolleri arasındaki bir uzlaşma sağlamadığı zaman yabancılaşma duyacaktır. Kim olduğuna ilişkin duyguları ile toplumun beklenti ve istekleri arasında, toplumdaki meslek, evlilik, anababalık rolleri arasında bireysel bir uygunluk kurulamadığında yabancılaşma tehlikesi ortaya çıkar. Bireysellik duygusunun oluşumunda kişi hem kendi iç dünyasına, hem de dışardaki toplumsal dünyaya yönelir. İçe dönmede bireyin topluma yabancılaşması, dışa dönmede de bireyin kendisine yabancılaşması söz konusu olabilir b) Uyuşturucu. Genç yetişkinlikte uyuşturucu kullanımı, bir bakıma, etkin bireyselleşme ve yoğun bireysel yaşantı arama yoludur. Özellikle gelişmiş toplumlarda uyuşturucu -geleneksel toplumdaki alkol ve tütün gibi- bir yetişkinlik simgesi olarak görülmektedir. Ayrıca uyuşturucu bir alt-kültür simgesi ya da başkaldırma aracı olarak da algılanmaktadır. Genç yetişkinler arasında uyuşturucu kullanımının, egemen kültürden farklı bir yaşam biçimi sürdürme umutlarından kaynaklandığı söylenebilir. Böylece uyuşturucu kullanımı, kültürel normların baskısından kurtulmuş bir bireysel kimlik duygusu edinme çabası ile yabancılaşma sürecinin bir yönünü yansıtmaktadır. c) Cinsellik. Ergenlik ve genç yetişkinliğin en zor sorunlarından biri de, toplumun erinlik ile yetişkinlikteki evlilik arasındaki dönemi bir "cinsel moratoryum" dönemi olarak görmek istemesidir. Buna göre, genç kadınlar cinselliği hiç düşünmez ve istemezler; genç erkekler ise düşünebilir, ama sınırlamak zorundadırlar. Oysa gerçekte durum çok farklıdır. Sorenson'un Birleşik Devletler'de çok geniş bir örneklem üzerinde gerçekleştirdiği bir araştırma, 13-19 yaşlar arasındaki deneklerin yarısının (erkeklerde % 59, kızlarda % 45) cinsel etkinliğe girdiğini göstermiştir. Ergenlikte artış gösteren bu cinsel ilişki oranı doğal olarak genç yetişkinliğe de uzanmaktadır. Ancak bu artışla birlikte birtakım sorunlar da çıkagelmektedir: Ortalama evlenme yaşı yükselmekte, evlilik geciktirilmektedir, dolayısıyla diğer yetişkinlik rolleri de ileriye bırakılmaktadır. Bu noktada, geleneksel normlara mı yoksa çağdaş normlara mı uyulacağı sorunu genç yetişkinlerin en önemli sorunudur. Özellikle gelenekselliğin baskılarıyla çağdaşlığın belirtilerinin birlikte bulunduğu toplumlarda bu sorun daha da ağır basmaktadır. Bireyin, kendi standartlarını seçme özgürlüğü ile katı kurallara boyun eğme zorunluluğu arasında kalması gerilime yol açmaktadır. Günümüzde değişim yalnız cinsel davranışlarda değil, yakınlığa karşı tutumlarda ve yakın ilişkinin doğasında da ortaya çıkmaktadır. Duygusal olarak yakın olan çiftler artık cinsel ilişkiyi de doğal görmektedirler. Ancak, cinsel normlardaki bu değişimlere karşın genç yetişkinlik cinsel yönden güçlükleri olan bir dönemdir. Bireyselleşme süreci içinde olan genç insan, bu süreç içerisinde cinsel kimliği ile ne yapacağı sorusuna da bir yanıt bulmak zorundadır. Seçeneklerin çokluğu, seçim yapma ve seçiminin sorumluluğunu üstlenme zorunluluğunu da birlikte getirmektedir (D.C. Kimmel, 1974).
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#22 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
4. Gelişim Görevleri
Havighurst'ün gelişim psikolojisine en önemli katkılarından biri "gelişim görevleri" kavramıdır. Gelişim görevleri kavramı, insanın, yaşamının özel dönemlerinde sahip olması gereken belirli beceriler, yetenekler ya da görevleri dile getirir. Bu görevlerin yerine getirilmesi bireyin yaşamının bir sonraki dönemindeki ya da evresindeki gelişimi için önemlidir. Havighurst'ün gelişim görevleri kavramı evrensel olarak kabul edilmemiştir, gene de gelişim psikolojisi için önemli bir katkıdır. Aslında Havighurst gelişim görevlerinin birbiri ardına başarılmasının mutlaka olgun bir birey yaratacağını söylemez, ama bu kavram olgun bir birey olmaya ilişkin diğer kavramlar kadar dikkate değerdir. Havighurst'e göre gelişim görevi, "bireyin yaşamında belirli bir dönemde ya da o dönem konusunda, başarılması bireyin mutluluğuna ve sonraki görevleri başarmasına rehberlik eden, başarılmaması bireyde mutsuzluğa, toplumca onaylanmamaya ve sonraki görevlerde güçlük çekmeye yol açan bir görevdir." Gelişim görevleri, devinimsel (motor), zihinsel (intellectual), duygusal (emotional) ya da toplumsal (social) olabilirlerse de, hepsi de sonunda "psikososyal" alana yönelirler. Havighurst gelişim görevlerini çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemleri ve bunların alt dönemleri için birer birer açıklamıştır. Aşağıdaki tabloda sadece yetişkinliğe ilişkin görevler gösterilmektedir, bu görevlerin açıklanması ilgili bölümlerde yapılacaktır. Tablo 11 Yetişkinlikte Gelişim Görevleri Genç Yetişkinlik; 1. Eş seçimi. 2. Eşle birlikte yaşamayı öğrenme. 3. Bir aile kurma. 4. Çocuk yetiştirme. 5. Bir evin işlerini yürütme. 6. Bir uğraş başlatma. 7. Yurttaşlık sorumluluğunu üstlenme. 8. Uygun bir toplumsal gruba katılma. Orta Yaşlar; 1. Yetişkinliğin yurttaşlık ve toplumsal sorumluluğunu başarma. 2. Yaşamak için ekonomik bir standart oluşturma ve sürdürme. 3. Yetişkinliğin boş zaman etkinliklerini geliştirme. 4. Ergen çocuklara sorumlu ve mutlu yetişkinler olmada yardım etme. 5. Bir eşle bir kişi olarak ilişki kurma. 6. Orta yaşın fizyolojik değişimlerini kabul etme ve bunlara uyum sağlama. 7. Yaşlı anababaya uyum sağlama. İleri Yaşlar; 1. Fiziksel güçteki ve sağlıktaki düşüşe uyum sağlama. 2. Emekliliğe ve gelir azalmasına uyum sağlama. 3. Eşin ölümüne uyum sağlama. 4. Yaş grubuyla açık bir bağlılık kurma. 5. Toplumsal ve yurttaşlık yükümlülüklerini yürütme. 6. Yaşamın doyumlu fiziksel düzenlemelerini yapma. Kaynak: R.J. Havighurst. Human Development, 1953. aktaran Liebed ve Wicks-Nelson. 1981.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#23 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
5. Bireysel Gelişim
Burada genç yetişkinliğin önce fiziksel, sonra zihinsel gelişim boyutları söz konusu edilecektir. a) Fiziksel değişimler. Genç yetişkinler fiziksel gelişimlerinin doruğundadırlar. Aşağı yukarı 25 yaş ile 50 yaş arasındaki fiziksel- biyolojik gerileme derece derece ortaya çıkar ve çok yavaştır. Birçok erkek yetişkin en yüksek boya aşağı yukarı 21 yaşlarında ulaşır. 25-30 yaşlarında yetişkinler kas gücü'nün en üst düzeyine ulaşırlar, 30-60 yaşlarında da güçlerinin % 10'unu yitirirler. 60-70 yaşları arasındaki en üst güç 20'lerdeki gücün ancak % 80'i kadardır. Fiziksel dayanma ya da uzun süre çalışma gücü de yaşla birlikte azalmaktadır; ancak, çok zorlu olmayan işlerdeki fiziksel dayanma düşüşü kas gücü azalmasından daha yavaş olmaktadır; öte yandan, fiziksel dayanma gücündeki düşüş hareketli insanlarda durgun ve uyuşuk olanlara göre daha azdır. Yetişkin insanlar çevrelerini örgütlemede ve uyum sağlamada duyusal yeteneklerine bağımlıdırlar. İnsan etkileşiminde etkili bir iletişim kurma yetisi büyük ölçüde duyulara (görme, işitme, dokunma, tat alma, koklama) bağlıdır. Yaşlı yetişkinler uyaranların yoğunluğunun az olduğu (hafif ses, hafif koku, az ışık) durumlarda güçlük çekerler. Görme ve görme uyumu 20 yaşında en üst düzeydedir; bu yaş aynı zamanda ilk özürlerin ve kalıtsal bozuklukların ortaya çıktığı yaştır. 1) Sinir sisteminin işleyişinde ileri yaşlara kadar belirgin olarak ortaya çıkmayan yavaş bir düşüş vardır; bu düşüş görme de içinde olmak üzere bütün davranışı etkiler ve hemen hemen bütün işleyiş ve süreçlerde bir yavaşlamaya neden olur. 2) Ayrıca gözbebeği çapında yaşla ortaya çıkan daralma nedeniyle göze giren ışık miktarı da azalır, bu yüzden yaşlılar iyi aydınlatılmamış yerlerde görme güçlüğü çekerler. 3) Yaşlı yetişkinin ışığa uyum sağlaması da genç yetişkinden daha fazla zaman alır. 4) Göz karanlığa uyum sağladığında (yaşlılarda daha fazla zaman alır) görülebilen en az ışık yoğunluğunda yaşla birlikte bir düşüş vardır. Bu en az ışık yoğunluğunun yetişkin tarafından görülebilmesi için 20 yaşından sonra her on üç yılda iki kat artması gerekmektedir. 5) Görme keskinliği çocukluk ve ergenlikte artar, 20-50 yaşlar arasında kararlılık gösterir, elli yaşmdan sonra yavaş fakat artan bir düşüş gösterir. 6) Göz merceğinin kas hareketi ve esnekliği imgenin retinaya düşmesini sağlar. Ergenlikte mercek uyumunda çok az değişiklik vardır. 20-50 yaşları arasında mercek esnekliğinde azalma başlar, 50 yaşından sonraki mercek uyumunda düşüş daha yavaştır. 7) Yaş ilerledikçe yetişkinler gördükleri nesne ile arka planı arasında daha fazla zıtlığa (kontrast) gereksinme duyarlar. Sonuç olarak, görmeyle ilgili özelliklerde genç yetişkinlikte çok az değişim vardır. Genç yetişkinlikle yaşlılık arasında tepki süresi'nde dereceli bir artış vardır. Çocuklukta bu süre çok kısadır, genç yetişkinlikte bir platoya ulaşılır. Tepki süresi yirmi yaşın hemen öncesinde en üst düzeye çıkar, orta yetişkinlikte ve yaşlılıkta gittikçe artar. Genç yetişkinlikte etkinlik kısıtlanması, yetersizlik, ölüm gibi olgular öncelikle ani (akut) koşullardan doğar. Yaşam döngüsünde, genç yetişkinliğin ani ya da işlevsel koşullarından, orta yetişkinliğin ve yaşlılığın müzmin (kronik) ya da dejeneratif (geri çevrilemez) koşullarına doğru bir değişim söz konusudur. Kırk yaşından önce ölümlerin çoğu bulaşıcı hastalıklardan ve kazalardan, kırk yaşından sonra ise kronik koşullardan kaynaklanır (Schiamberg ve Smith, 1982). b) Zihinsel yetenekler. Yetişkinlerin öğrenme yeteneğini değerlendirmek için henüz elimizde gerçekten yeterli araçların ya da testlerin olmadığı kabul edilmektedir. Knox'a göre bunun en azından üç nedeni vardır: Geniş bir biçimde kullanılan yetişkin zeka testleri (örneğin WAIS), yetişkinin yaşantısını gerçekten anlamaya çalışmaktan çok, çocuk ve ergen testleriyle karşılaştırma yoluyla elde edilmişlerdir; çocuk ve yetişkin zeka testleri birtakım tartışmalı sayıltılara dayanmaktadır (çocuklar, ergenler ve yetişkinler aynı bilgi ve deneyim olanağına sahiptirler, daha zeki insanlar daha etkin ve yeterli öğrenirler ve yetenek testlerinde daha başarılıdırlar gibi); çok az sayıda zeka testi maddesi yetişkinlerin edindiği ve gerçek yaşam koşullarında kullandığı beceri ve uzmanlığa uygun düşmektedir. Öğrenme yeteneği testleri ve diğer değerlendimme yolları bireyin "tavan" kapasitesini ölçmeye yöneliktir, oysa günlük yaşamda bu tavanın altında da sorunsuz yaşanabilmektedir. Dolayısıyla, testlerde puanlar yaşla düşse bile bunun günlük yaşama hiçbir etkisi olmayabilir. Boylamsal araştırmalar, 20-40 yaşlar arasında ve ötesinde zihinsel becerilerde yüksek derecede bir kararlılık olduğunu göstermektedir. Kesitsel araştırmalar ise yetişkinlik sırasında yeteneklerde dereceli bir düşüş olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu bulgu, yaşa bağlı olmaktan çok, genç yetişkinler vc yaşlılar arasındaki eğitim, sağlık, ilgi ve değer farklılıklarına bağlı olabilir. Araştırmalar, zihinsel bakımdan çok yetenekli bireylerin çocukluk ve ergenlikte öğrenmede çok hızlı olduklarını ve sonra genç yetişkinlikte bir platoya ulaştıklarını göstermektedir. Öte yandan, daha az yetenekli bireyler öğrenmede çok daha yavaştırlar, platoya daha erkenden ulaşıyorlar ve sonra daha hızlı bir düşüş gösteriyorlar (Schiamberg ve Smith, 1982). Öte yandan, yetişkinlikte pratik zekanın başarılı bir yaşam sürdürmede ne denli önemli olduğu da dikkati çekmektedir. Araştırmacılar, bir kişinin zekice seçimler yapma yeteneği ile (süpermarkette benzer maddelerin boyutlarıyla fiyatlarını kıyaslamak gibi), aritmetik işlemler içeren soyut testlerdeki puanları arasında ilişki olmadığını bulmuşlardır. P.B. Baltes'in (1987) zekayı iki genel süreç olarak gören yaklaşımı bu sorunu çözmektedir. Baltes'in iki sürekli model kuramında zekanın işleyişi mekanik ve pragmatik süreçlerden ibarettir. Mekanik zeka, bilgi işlemede ve sorun çözmede kullanılan temel düşünce işlemlerini içerir. Bu tür zeka tam gelişimine büyük olasılıkla ergenliğin sonlarında ulaşmakta ve bundan sonra görece sabit kalmaktadır. Zekanın bu boyutu ZB testlerindeki ölçeklerle ölçülebilmektedir. Pragmatik zeka ise, biriken bilgilerle, uzmanlıkla, gündelik yaşamdaki temel bilişsel becerilerle (mekanik zeka) ilgili yöntemleri içerir. Bu işlevler ve yetenekler yetişkinlik dönemi boyunca gelişmeyi sürdürmektedir. ZB testlerinin sözel ölçekleri ya da birikimli zeka testleri pragmatik zekanın bazı yönlerini ölçebilmektedir. Pragmatik zeka birikimli zekaya üstbilişi, uzmanlığı, yorumsal bilgiyi (bilgeliği) eklemektedir. Cattel'in akıcı ve birikimli zeka kuramından da söz etmekte yarar var. Akıcı zeka (fluid intelligence) insan fizyolojisi ile insanın ilk deneyimlerinin etkileşiminin sonucu olan temel bir yetenektir. Bu zeka biçimi, kavramlar oluşturma, soyut usavurmalar yapma ve karmaşık ilişkileri kavrama yeteneğinden ibarettir. Akıcı zeka, eğitimden ve deneyimden bağımsızdır; geniş bir zihinsel etkinlikler alanına uygulanabilir oluşuda buradan gelir. Bu zeka türünü ölçmede kullanılan testler, harfleri ya da sayıları gruplama, benzer sözcükleri eşleme, sayı dizilerini anmısama gibi etkinlikleri içerir. Birikimli zeka (crystallized intelligence) ise, soyut usavurmanın, soyutlamanın ve karmaşık ilişkiler kavramının öğrenilmiş görevlere uygulanmasını içerir. Birikimli zeka, eğitime ve deneyime bağımlıdır; genel bilgi, sözcük dağarcığı, aritmetik usavurma ya da toplumsal durum testleriyle ölçülür. Her iki zeka türü de yetişkinlerin düşünmede ve sorun çözmede kullandıkları yeteneklerdir. Bir birey yaşam süresi boyunca "bilişsel bir üslup" geliştirir ve sorunları zeka parlaklığı (akıcı zeka) ya da bilgelik (birikimli zeka) yoluyla çözer. Her iki zeka türü de çocukluk ve ergenlikte artış gösterir. Akıcı zeka yetişkinlikte derece derece azalmaya başlar, buna karşılık birikimli zeka yetişkinlikte derece derece artmayı sürdürür. Ancak, birikimli zekanın sürekli artışı eğitim, bilgi edinme, düşünme, kültürel katılma etkinliklerinin sürmesine bağlıdır (Schiamberng ve Smith, 1982). Zihin gelişiminin evrelerinin ergenlikte tamamlandığı bilinmektedir. Ancak, yetişkinin düşüncesi ergenin düşüncesinden bir çok açıdan farklı görünmektedir. Yetişkin düşüncesinin daha az kendine dönük, daha akılcı, daha pratik olduğu kabul edilir. Bu değişikliğin kaynağı nedir? Yetişkinlikte ortaya çıkan bilişsel örüntülerin bireyin yetişkin yaşamında üstlendiği sorumlulukların ve bağlantıların sonucu olduğu düşünülmektedir. Bu görüş özellikle K. Warner Schaie (1982) tarafından savunulmaktadır. Schaie yetişkin bilişinde toplumsal vurgulara ve bağlantılara denk düşen dört evrenin varlığından söz etmektedir (Tablo 12). Tablo 12 Schaie'ye Göre Bilişsel Gelişim Evreleri Çocukluk ve ergenlik: Kazanım (Piaget'in dört evresi) Genç yetişkinlik: Başarma (amaca yönelik öğrenme) Orta Yetişkinlik: Sorumlu (başkalarına ilgi) Yapıcı (toplumsal sisteme ilgi) İleri yetişkinlik: Yeniden bütünleştirici (bilgelik) Kaynak: Aktaran K.S. Berger, 1988 Warner Schaie'nin yetişkin zekasına yaklaşımı biliş ile gelişim görevleri arasında bağlantı kurmaktadır. Bu kuramda yetişkinlikten önceki bilişsel değişimler gitgide daha etkili olan yeni bilgi edinme yollarını yansıtır; yetişkinlik sırasındaki değişimler ise bilgiyi kullanmadaki farklı yolları yansıtır. Bu nedenle Schaie'ye göre çocukluk ve ergenlik tek bir evrede yer alır: Kazanım evresi (acquisitive stage). Bu evrede genç insanlar yeni beceriler öğrenmeye ve bilgi biriktirmeye çalışırlar. Genç yetişkinlikte ikinci evre gelişir: Başarma evresi (achieving stage). Bu evre yıllar içinde toplanmış bilginin uygulanması evresidir. Genç yetişkinler bilgilerini hem mesleki amaçları doğrultusunda, hem de özel yaşamlarında uygulamaya başlarlar. Orta yetişkinliğin bilişsel evreleri şunlardır: Sorumlu evre (responsible stage) ve yapıcı evre (executive stage). Bu iki evre zekayı toplumsal olarak sorumlu biçimde uygulama özelliğini getirir. Sorumlu evrede kişiler aile üyelerine ve birlikte çalıştıkları insanlara karşı yükümlülüklerini tanırlar; yapıcı evrede ise sorumluluk aileden ve iş çevresinden topluma doğru genişler. İleri yetişkinlikte yeniden bütünleştirici evre (reintegrative stage) gelir. İleri yaşlardaki yetişkinler meslek, aile, toplum ya da ulus sorunlarına yönelmek yerine tek bir alana odaklanırlar. Aşağıda ayrıntıları açıklanan bu evrelerden geçişi belirleyen nokta, yaş değil gelişim görevleridir. Schaie, bilişsel açıdan çocukluğun ve ergenliğin bir kazanım evresi oluşturduğuna inanmaktadır; bu evrede bilgi kazanılmakta ve sorun çözme teknikleri öğrenilmektedir, bunların genç kişinin yaşamındaki güncel önemine çok az bakılmaktadır. Genç insan bir konuyu "öğrenmek için öğrenir". Yirmili yılların başlarında bilginin bir ayırım gözetmeden kazanılması evresi aşılır ve başarma evresi'ne girilir; bu evrede kişi bilgiyi kendini dünyaya yerleştirmek için "kullanır". Orta yetişkinlikte bir sorumlu evre gelir; bu üçüncü evrede kişisel amaçların ailesel amaçlara uygunluğu sağlanır; artık zengin ve güçlü olmak, iyi yetişmiş, mutlu çocukları olmak kadar önemli görünmez. Yine bu evrede bazı yetişkinler yapıcı evre denilen yeni bir özel evreye girebilirler: Bu evredeki kişi geniş toplumsal sistemle ilgilidir. Firma, okul ya da kent yöneticisi olarak aldığı yükümlülükler sorumlu evredeki kişininkinden çok daha fazla ve derindir. İleri yetişkinlikte yeniden bütünleştirici evre gelir, burada yaşama bir bütün olarak anlam vermek söz konusudur. Bu evrede kişi, içe doğru dönerek kendi yaşamı üzerine ya da dışa doğru dönerek evren üzerine odaklanır. Schaie'nin yetişkin düşüncesi betimlemesi genç insanın somut ya da soyut işlemsel düşüncesini aşan özellikler taşımaktadır. Günümüzde, soyut-sonrası düşünme (postformal thinking) diye adlandırılan bir düşünce yapısının varlığı tartışılmaktadır. Kimi kuramcılar bu düşünme biçimini yeni bir evre olarak görmektedirler. Kimileri de bunu Piagetci anlamda bir evre olarak kabul etmemektedirler. Çünkü bu evre yaşa dayalı değildir, evrensel değildir, önceki evreden tümüyle farklı değildir. Onlara göre soyut-sonrası düşünceyi düşüncenin bir üslubu olarak görmek daha doğru olur; bu düşünce üslubu bir insanın yaşam deneyimlerinin karmaşıklığıyla, eğitimin derecesiyle ilişkili olabilir. Bütün bu eleştirilere karşın, burada bu yeni yaklaşıma kısaca yer vermekte yarar görüyoruz. Bu yaklaşıma göre Piaget'in geleneksel kuramı yüksek düzeyde bilişsel yeteneğe sahip ayrıksı kişileri dikkate almamaktadır; bunun nedeni de, Piaget'in öncelikle çocukluktaki ve ilk ergenlikteki düşünme süreçleriyle ilgilenmesidir. Patricia Arlin (1975) yeni ve daha ileri bir evre olarak soyut-sonrası işlemlerin var olup olmadığını araştırdı. Arlin'e göre bir evre "üretici sorular" sorarak yeni çözümler geliştirme evresidir. Arlin'in niyeti Piaget'in kuramını reddetmek değil, yeni bir evre katarak bu kuramı genişletmektedir. Arlin'e göre Piaget'in soyut işlem dönemi kişiden bir sorunu çözmesini istemektedir; oysa yeni bir sorun bulmak ya da yeni sorular keşfetmek de bilişsel açıdan önemlidir. Arlin'in "soru bulma evresi" olarak adlandırdığı beşinci evre yetişkinin zihin yapısında yaratıcı düşünme, yeni sorular görme, yeni keşifler yapma evresidir. Günümüzde zeka konusunda gereksinme duyulan bütünleştirici bir model Marion Perlmutter tarafından ortaya atılmıştır. Zekanın üç ayrı düzeyinin birleştirildiği bu yaklaşıma Perlmutter üç katlı model (three-tier model) adını vermekedir (bk. Tablo 13). Bu modelde birinci kat "işleme" (processing), ikinci kat "bilme" (knoving), üçüncü kat "düşünme"dir (thinking). Piaget'in kuramı üçüncü kat üzerinde odaklaştığı halde, faktör analizine dayanan yaklaşımlar ilk iki kat üzerinde yoğunlaşırlar. Birinci kat işlev görmeye doğumda başlar, ikinci kat çocukluk sırasında ortaya çıkar, üçüncü kat daha sonra belirir ve yetişkinlik boyunca gelişimini sürdürür. Her yeni kat eklendikçe sistem daha güçlü ve etkili olur. Ayrıca bu model zekada yetişkinlik boyunca ortaya çıkan değişimleri daha iyi anlamamızı da sağlamaktadır. Biyolojik temelli olan birinci kattaki işlemler yaşamın ileri yıllarında ya bozulan sağlık ya da biyolojik yaşlanma nedeniyle bozulabilir. Psikolojik temelli olan ikinci ve üçüncü katlar ise yaşlanmadan pek etkilenmezler. Çünkü akıcı zekanın temelini oluşturan biliş mekanizmaları ileri yetişkinlikte, çocukluk, ergenlik ve genç yetişkinliktekinden çok daha az önemli olmaktadır. Tablo 13 Üç Katlı Biliş Modeli Kat İ (Mekanik beceriler) Temel mekanizmalar; birincil zihinsel işlevler; akıcı yetenekler Kat İİ (Birikimli beceriler) Sözcük bilgisi; birikimli yetenekler Kat İİİ (Bileşimli beceriler) Mantıksal-matematiksel yapılar; stratejiler; yüksek zihin işlevleri Kaynak: Perlmutter, 1989. Aktaran Perlmutter ve Hall, 1992. Açıklama: Mekanik beceriler = mechanized skills, birikimli yetenekler = crystallized abilities, birikimli beceriler = crystallized skills, bileşimli beceriler = synthesized skills, akıcı yetenekler = fluid abilities karşılığıdır (B.O.). Perlmutter'e göre Kat İ (işleme), dikkat, algı hızı, bellek ve akılyürütme gibi temel bilişsel süreçlerden oluşur (Baltes'in mekanik zekası); bunlar aynı zamanda akıcı zekayı yaratan yeteneklerdir. Bu katta bebeklikte ve ilk çocuklukta gelişim olur, daha sonra bilişsel süreçlerde kararlılık görülür. Kat İİ (bilme) dünyaya ilişkin bilginin birikmesinden oluşur (Baltes'in pragmatik zekası). Bilme dış deneyimlerle gelişir ve uyum göstermeye olanak veren temel bilgiyi sağlar; bunlar aynı zamanda birikimli zekayı yaratan yeteneklerdir. Bu kat dışsal deneyimlere bağlı olarak yaşam boyunca gelişir (kimi yazarlar, orta ve ileri yetişkinlikte yavaşlamasına karşın, bu kattaki gelişimi yetişkin zekasının başat özelliği sayarlar). Kat İİİ (düşünme) yalnızca üstbilişin ortaya çıkmasından sonra gelişir. Bu kat bilgiyle uğraşma stratejilerinden ve yüksek düzeyde uyum göstermeye olanak veren yüksek zihinsel işlevlerden oluşur. Bu kat Piaget'in soyut işlemlerinin özelliği olan mantıksal-matematiksel düşünceyi, aynı zamanda G. Labouvie-Viefin önerdiği soyut-sonrası düşünceyi içerir (Perlmutter ve Hall, 1992). Piaget'in bilişsel gelişim evreleri soyut düşünce ile son bulmaktadır: Soyut işlem evresinde kişi varsayımlı-tümdengelimli akıl yürütmeyi başarabilmektedir. Ancak bu evreye ulaşabilmesi için ergenin olgunlaşması ve eğitim deneyimini tamamlaması gerekmektedir. Soyut düşünme yeteneği ortaya çıktıktan sonra kişi mantıksal kanıtlar üzerinde düşünebilir ve mantık süreçlerini çeşitli sorunlara (özellikle matematik ve fizik ilkelerini içeren problemlere) uygulayabilir. Soyut düşünme yeteneği tam anlamıyla geliştiğinde kişiyi mantıksal ilişkileri kurmaya, belirli bir mantıksal sistemin bütün varsayımlı olasılıklarını görmeye yetenekli kılar. Ancak bu noktada önemli bazı sorular ortaya çıkmaktadır. Yetişkinlerin gündelik yaşamlarında kullandıkları düşünce türü bu mudur? Bununla gerçek yaşam sorunları çözülebilir mi? Soyut düşünce kapalı bir sistemdeki sorunları çözebilir- Böyle bir sistemde bütün değişkenler arasındaki ilişkiler önce tek tek, sonra bir bütün içinde ele alınıp çözümlenebilir- Oysa yetişkin yaşamının gündelik sorunlarının çoğu açık sistemlerin (aile, iş, arkadaşlar, toplum) birbiri içine girmiş çok yünlülüğü içinde ortaya çıkar. Kapalı sistemde tek, kesin bir doğruya ulaşıldığı halde, açık sistemlerde bulanık, kısmi doğrular, çoğu bilinmeyen sayısız değişkenler söz konusudur. Kimi araştırmacılara göre soyut düşünce açık sistemlerle başetme konusunda çok soyut ve katı kalmaktadır; böylece soyut düşüncenin ötesinde dinamik bir düşünce türü saptamanın gereği ortaya çıkmaktadır. Soyut-sonrası düşünce soyut düşünceden daha az soyut (abstract), daha az mutlaktır; yaşamın bağdaştırılamayacak yönlerine uyum sağlayabilir, diyalektiktir, bir düşüncenin ya da durumun çelişik ögelerini daha kavranılır bir bütün içinde bağdaştırmaya elverişlidir. G. Labouvie-Viefe (1985) göre, geleneksel olgun düşünce modelleri nesnel, mantıksal düşünceyi vurgulamakta, buna karşılık öznel duygulara ve kişisel yaşantıya daha az önem vermektedirler. Oysa gerçek olgun, uyumlu düşünce, soyut, nesnel düşünme biçimleri ile duruma duyarlılıktan doğan öznel, anlatımcı biçimler arasındaki etkileşimi içerir. Yetişkinin bu bileşimi gerçekleştiren düşünce biçimine uyumsal düşünce (adaptive thought) adı verilmektedir. Kimi kuramcılar da bilişin en ileri biçimi olarak diyalektik düşünce'yi (dialectical thought) önermektedirler. Felsefi bir kavram olarak diyalektik sözcüğü her düşüncenin, her doğrunun karşıtını da içerdiği ilkesine dayanmaktadır. Her fikir ya da tez, karşı fikri ya da antitezi de içerir. Diyalektik düşünce, bir fikrin iki kutbunu da aynı anda düşünmeyi ve sonra bunları bir bileşim içinde birleştirmeyi, böylece özgün düşünce ile onun karşıtını bütünleştirmeyi sağlar. Dünyada yaşanan sistemler kapalı olmaktan çok açık oldukları ve sürekli değişimler kaçınılmaz olduğu için diyalektik süreç de süreklidir. Gündelik yaşamda diyalektik düşünce bir insanın inançlarının ve yaşantılarının, karşılaştığı bütün çelişkilerle ve bağdaşmazlıklarla sürekli bütünleşmesi demektir. M. Basseches (1984) diyalektik düşünce araştırmasında deneklere "eğitimin özü nedir?" gibi düşünceyi kışkırtıcı sorular sormakta, sonra yanıtları diyalektik düşüncenin yirmi dört temel özelliğine göre puanlamaktadır. Hem yaşam deneyimleri hem de eğitim diyalektik düşüncenin ilerlemesini teşvik etmekte, ama ikisi de gelişmesini garanti edememektedir. Gerçekte, uyumsal düşünce ve diyalektik düşünce normatif olmaktan çok ideal olarak görülmesi gereken düşünce biçimleridir. İnsanların çoğu soyut-sonrası düşünceyi hiçbir zaman kullanamayacağı gibi, çoğu da düzensiz olarak ya da yalnızca özel alanlarda kullanabilecektir. (K.S. Berger, 1988) Zihin gelişiminde soyut işlem yeteneği kişiyi yetişkinlerin dünyasına girmeye hazırlayan en önemli etkendir. Ancak soyut işlem yeteneği gelişirken bireyin kişilik yapısını da geliştiğini unutmamak gerekir; bu bağlamda, kişinin kendini algılayışından ahlak anlayışına kadar pek çok şey de değişmektedir. Yetişkinlikte, hem çocukluğun tümevarımcı usavurma (inductive reasoning) biçimi, hem de ergenlikten itibaren kazanılan tümdengelimci usavurma (deductive reasoning) biçimi kullanılır. Ama bütün yetişkinlerin soyut işlemlere tam anlamıyla ulaşamadıkları da bir gerçektir. Başka bir deyişle, en gelişmiş toplumlarda bile bireylerin hepsinin soyut düşüncenin en ileri düzeylerine ulaşamadıkları görülmektedir. Bunun temel nedeni, belki bireyin toplum tarafından yeterince uyarılmaması, toplumdan yabancılaşma nedeniyle bu düşünme biçiminden isteyerek ya da istemeyerek uzaklaşmasıdır. Öte yandan, özellikle günümüzde yoğun çevre sorunları kimi bireyleri kent ve sanayi yaşamından uzaklaştırırken, doğal ve somut olana yaklaşma bağlamında, soyut düşünme biçimlerinden de kaçmaya yol açabilmektedir.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#24 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
İİ. TOPLUMSAL BAĞLAMDA GENÇ YETİŞKİNLİK
Genç yetişkin, çocukluk ve ergenlik bağlarından kurtulmuş özerk bir bireydir. Bu özerklik, bireyin, yaşamının önceki yıllarında kazandığı fiziksel, zihinsel, toplumsal gelişiminin ve birikiminin bir sonucudur. Bütün bu kazanımlar bireyi dış dünyaya yöneltmektedir. Genç yetişkinlikte bireyin temel çabaları toplumsal dünyaya yönelmiştir. Yetişkinlikte gelişim sürecini özellikle toplumsal etkileşimler sağlar. Genç yetişkin aile içinde, iş dünyasında ve arkadaş topluluğunda yeni bir ilişkiler örüntüsü içindedir. Bu ilişkiler toplumsal bir ağ oluşturur ve gelişimin sürmesini sağlar. Tüm yetişkinler, oldukça karmaşık, çeşitli yaşam biçimleri ve katılma olanakları sunan toplumsal bir çerçevede yaşarlar. Ancak yine de, yetişkinlerin hemen hepsi zamanlarının ve enerjilerinin çoğunu toplumsal kurumlardan biri olan aileye ayırırlar. Bu nedenle önce aile yaşamı incelenecektir.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#25 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
1. Aile
Psikolojik düzeyde aile, aile yapıları, ailedeki etkileşim ve ailedeki yaşam döngüsü açılarından incelenebilir. Öte yandan, ailenin, anlamlı yakın ilişkilerin, bütün doyumların, gelişim olanaklarının kaynağı olduğu biçimindeki görüşler sadece felsefi ideallerdir. Aile, kimi zaman en büyük duygusal rahatsızlıkların, gerilim ve çatışmaların kaynağı da olabilir. Aile içi polisiye olaylar, kötü muamele gören ve dövülen çocuklar, yatma ve yeme olanağıyla sınırlı ilişkiler, işteki engellenme ve başarısızlıkların yansımaları, duygusal ya da cinsel doyumsuzluklar da aile yaşamının gerçek yönleridir. Büylece aile tüm yönleriyle incelenmesi son derece güç bir yaşam alanı oluşturmaktadır; bu nedenle aile sadece yapıları, etkileşimleri ve yaşam döngüsü açısından kısaca ele alınacaktır. A. Aile Yapıları Aile yapılarını, geleneksel "büyük aile" ve çağdaş "çekirdek aile" olarak sınıflamak çok bilinen bir yoldur; ancak bu sınıflama biçiminin günümüzdeki aile yapılarını tam anlamıyla yansıttığı söylenemez. Günümüzde aileler ana, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek birimler halinde gözükseler bile, büyük aile ile bağlarını çeşitli biçimlerde sürdürmektedirler. Tipik olarak genç çift anababasından ayrı bir ev kurar, ama aile bağları korunur, akrabalık şebekesi içinde karşılıklı yardımlaşma ve ilişki sürdürülür. Anababalar yeni çiftlere yardım ederler, daha sonra yeni çiftler de emeklilik ve hastalıkta anababalara yardıma koşarlar. Üç kuşak aile üzerinde yapılan bir araştırmada en genç kuşağın anababalarla çocukların kendi yollarına gitmeleri gerektiğini "en az" söyleyen ve anababaları ile ilişki kurma sorumluluğunu "en fazla" duyan kuşak olduğu ortaya konmuştur. Bu değişik aile yapısı, geleneksel geniş aileden farklı olduğu gibi, çağdaş çekirdek aileden de farklıdır. Çünkü eski kuşaklarla ve çocuklarla ilişkiler bağımsızlık ve hareketlilik korunarak sürdürülmektedir. Aile yapılarında kuşaklararası ilişkiler dışında da farklılıklar görülmektedir. Örneğin, bazı aileler, boşanma, dulluk ya da terkedilmişlik nedeniyle tek anababalıdır. Bazı ailelerin yanlarında yaşlı ana ya da baba, evlenmemiş bir akraba, bir bakıcı gibi fazladan birileri vardır. Bazı aileler de boşanma ve yeniden evlenme sonucu inanılmaz derecede karmaşık görüntüler verirler. Bazen çekirdek aileler hafta sonlarında, bayram günlerinde geniş aile özellikleri gösterirler. Sonuç olarak sadece çekirdek ve geniş aile tipleri çerçevesinde bile çeşitli aile yapıları ya da biçimleri söz konusudur. Günümüzde en yaygın aile biçiminin, "genişlemiş çekirdek aile" (extented nuclear family) olduğu söylenebilir. Bu aile yapısı, çeşitli seçeneklere olanak verdiği, coğrafi hareketlilik sağladığı, değer ve tutumları yeni kuşaklara iletmede aracı olduğu, hızlı toplumsal değişimlerin yol açtığı gerilimlere karşı bireylere duygusal destek sağladığı için yaygındır. Ancak bu aile yapısının her zaman olumlu biçimde işlediği de söylenemez. Dolayısıyla, genişlemiş çekirdek aileler de toplumların gereksinmeleri doğrultusunda değişime uğrayacaklardır. Örneğin, gelişmiş toplumlarda farklı yaş kesimlerinden insanlar "komün" yaşamı gibi farklı aile biçimlerini denemektedirler. Bununla birlikte, gelecekte bu tür bir aile yapısının yaygınlık kazanıp kazanmayacağı bilinememektedir. Ne olursa olsun, gelişmiş toplumların çoğulcu yapısının çeşitli aile yapılarının gelişmesine olanak tanıyacağı kuşkusuzdur.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#26 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
B. Ailede Etkileşim
Aile, yetişkin ve çocukların etkileşimde bulundukları, dolayısıyla birbirlerini etkiledikleri bir birimdir. Aile etkileşim üzerine kurulu bir sistem olduğundan, bir yönün işlevini yerine getirmemesi sistemin diğer yönlerini de etkiler. Şu halde, aileyi anlamak için ana, baba ya da çocukları ayrı ayrı incelemek yeterli olamaz; çünkü aile, parçaların bir araya gelmesinden farklı bir bütündür. Ailenin "etkileşen kişilikler birimi" olarak kabul edilmesi simgesel etkileşim kuramından kaynaklanan bir görüştür. Aile bireyleri arasındaki etkileşimin anlamı, bireylerin etkileşimde aldıkları yerden çok, etkileşimin kendi içindedir. Örneğin, babanın alkolik oluşu aile etkileşimi içinde dışardakinden çok farklı bir anlam taşır; ailenin her bireyi babanın bu özelliğine farklı tepki gösterir, aile içinde bu özelliğin bir gelişim tarihi vardır, aile sistemini bir bütün olarak etkiler ve bireylerin aile algısını farklılaştırır. Etkileşim yaklaşımının uygulamadaki en tanınmış örneği "aile terapisi" (family therapy)dir. Aile terapisinin temel ilkesi, aslında "hasta"nın yalnızca "belirlenmiş hasta" olduğu ve etkileşen bütün aile bireylerince paylaşılan acıyı en fazla dile getiren kişi olduğudur. Yani bir bireyin rahatsızlığı, aslında içinde yaşadığı rahatsız bir ailenin ve kötü işleyen bir aile etkileşiminin belirtisidir; ailede bir şeyler ters gitmektedir ve bütün ailenin bir terapistle görüşmeye gereksinmesi vardır. Örneğin, bir çocuk şamar oğlanı olarak seçilmiş ve ailece kendisine "problem çocuk" olma görevi verimiştir; böylece anababa, yüzleşemedikleri evlilik sorunlarından kaynaklanan anksiyetelerini çocuk üzerinde yoğunlaştırarak daha az tehdit edici bir çıkış yolu bulmaktadırlar. Aile terapisi ilkeleri ve uygulamaları oldukça yenidir ve eski psikopatoloji yaklaşımlarıyla -en azından yüzeyde- çelişmektedir. Eski yaklaşımlar, bireysel problemin bireysel dinamikle ilişkili olduğu ve bireysel terapi gerektirdiği doğrultusundadır. Ancak bireysel terapistler bile, hastalarının gelişiminin aileleri tarafından engellendiğini ve terapide kazanılan değişikliklere ailenin uyamadığını görmektedirler. Bu bulgular aile terapisinin gelişmesine katkıda bulunurken, aile içindeki etkileşimin önemine de dikkati çekmiştir. Ayrıca bu yaklaşım bireyin içsel dinamiklerini de reddetmemektedir. Aile terapisi sayesinde "asıl" sorunlu birey saptanabilir -çünkü çoğunlukla ailede hasta olarak belirlenen kişiden başka bir üyedir- ve daha sonra bireysel terapiye alınabilir. Bireyin rahatsızlığını başlatan ne olursa olsun, bu rahatsızlık başlayınca yoğun aile etkileşiminde her birey bununla bir biçimde başa çıkmak zorunda kalacaktır. Şu halde, temel nokta, ailenin etkileşen kişilikler birimi olduğudur. Bu kişiliklerden birinde ya da ilişkilerde ortaya çıkarak bir bozukluk aile sisteminin diğer yönlerini de bozacaktır. Kimmel'in bir araştırmasında, evlilik ilişkisinin kalitesi, anababanın çocuk davranışını algılayışı, anababanın aile birimini algılayışı ölçülmüş, evlilik ilişkisindeki bozukluğun (düşük evlilik doyumu), çocuğun davranış bozukluğuyla (yüksek derecede saldırganlık) ilişkili olduğu, bu iki alandaki bozukluğun da olumsuz aile birimi algılaması ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Etkileşim yaklaşımının önemli bir noktası da, ailenin farklı yönlerini anlamada aile bireylerinin algılarının, o aile sisteminin değişkenlerini dışardan izleyen birinin gözleminden daha belirgin olacağıdır. Örneğin, bir çocuk aileyi birçok nedenle kardeşlerinden çok farklı algılayabilir, sonuç olarak da o çocuk aynı ailede yaşayan kardeşlerinden farklı ya da olumsuz etkilenebilir, çünkü algılayışları farklıdır. Ferdinand Vander Veen, aile bireylerinin aile birimini nasıl algıladıklarını ortaya çıkarmak ve ölçmek için "aile-kavramı" adını verdiği bir yapı geliştirmiştir. Aile bireylerinin, tıpkı benlik-kavramları gibi, aileye ilişkin kavramları vardır ve aile-kavramı da benlik-kavramı gibi ölçülebilir. Sonuç olarak bir bireyin kendi ailesine ilişkin algısı, ailenin diğer bireylerine ve dış baskılara uyum sağlanmasında son derece önemli bir etkendir.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#27 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
C. Aile döngüsü
Genç yetişkinlikte bütün toplumsal çevreler içinde yine aile çevresi ağırlığını korur. Gelişimsel açıdan bakılacak olursa, ergenlikten yetişkinliğe geçişte önemli bütün dönüm noktaları aile ile ilgilidir. Bu dönüm noktalarını geçmek toplumda normatif olarak yetişkinliğe geçişi belirler. Aile yaşam döngüsü (family life cycle), yetişkin rollerinde birtakım geçişler ve evrelerle belirlenir. Aile döngüsü içinde en önemli dönüm noktaları, evlenme, ilk çocuğun doğumu, son çocuğun doğumu, son çocuğun evden ayrılması (boş yuva) ve dulluktur. Sosyolog Reuben Hill dokuz dönüm noktası saptamıştır. 1. Kuruluş: yeni evlenmiş, çocuksuz. 2. Yeni anababalar: ilk çocuk üç yaşına gelinceye kadar. 3. Okul öncesi: ilk çocuk 3-6 yaşlarında, belki yeni bir kardeş. 4. Okulçağı ailesi: ilk çocuk 6-12 yaşında, belki yeni bir kardeş. 5. Ergen çocuklu aile: ilk çocuk 13-19 yaşında, belki yeni bir kardeş. 6. Genç yetişkinli aile: ilk çocuk 22 yaşında ya da daha büyük, ilk çocuk evden ayrılıncaya kadar. 7. Yerleştirme yeri olarak aile: ilk çocuğun ayrılmasından son çocuğun ayrılmasına kadar. 8. Anababalık sonrası aile: çocuklar evden ayrıldıktan sonra, baba emekliye ayrılıncaya kadar. 9. Yaşlılık ailesi: babanın emekliye ayrılmasından sonra. Hill'in bu evre görüşü sınırlıdır; çünkü evlenmeden birlikte yaşayan, boşanmış ya da yeniden evlenmiş çiftlere uygulanamaz, çalışan kadını dikkate almayışı açısından da eksiktir. Ayrıca, çağdaş karmaşık toplumlarda insanlar yaşam üsluplarını seçme ve değiştirme hakkına sahip olmak istemektedirler. "Yaşam üslubu", bir bireyin biyolojik, toplumsal ve duygusal gereksinmelerini gidermeye çalıştığı yaşam örüntülerinin tümüdür. Bir aile kurmak bütün toplumlarda varolan bir yaşam üslubudur. Ancak aile döngüsünü oluşturan olaylar toplumsal ve kültürel değişimlerin etkisi altındadır. Örneğin, evlilikten son çocuğun yetiştirilmesine kadar geçen süre son yüzyıl içerisinde gitgide kısalmıştır. Aile döngüsündeki bu tarihsel değişimler aile döngüsünün de değişmesine neden olmuştur; ortayaşlı büyük anababalar, dört kuşaklı aileler ortaya çıkmış, çiftlerin anababalık sonrası dönemi uzamıştır. Aile döngüsündeki bu tür olaylar, bunların birey üzerindeki toplumsal ve psikolojik etkilerine de dikkati çekmiştir. Örneğin, ilk çocuğun doğuşu yalnızca "eş" oluştan "anababa" oluşa doğru bir rol değişikliği getirmez, aynı zamanda benlik kavramı ve güdülenme ile anababalarda çözülmemiş çocukluk çatışmalarını da uyandırır. Aile döngüsünün dönüm noktaları ailenin sırasal dönemler içinde ilerleyici gelişimini içerir. Bu dönemlerin ayrılması yazarlara bağlı bir keyfilik göstermektedir, yine de bu ayrımm konuyu açıklamak açısından yararlı olduğu söylenebilir. Aşağıdaki açıklamada Kimmel'in (1974), Hill ve Duvall'a dayanarak geliştirdiği şema izlenecektir. Ayrıca bu şemaya evlilik öncesi döneminin de katılması uygun bulunmuştur. Evlilik öncesi başlığı altında genellikle iki sorun incelenir: Eş seçimi ve sevgi ilişkisi. (0) Evlilik öncesi. Genellikle evlilikler bir seçme süreci sonucunda gerçekleşir. "Eş seçimi"nde iki temel ilke vardır. "Benzerlik ilkesi"ne göre, sınırlı bir bireyler grubu içinde, yaş, ırk, din, etnik köken, toplumsal sınıf, eğitim ve kişilik benzerliğine dayanılarak seçim yapılır. Benzerlik (homogami) ilkesi benzerlerin birbirini çektiği gerçeği üzerine kurulmuştur. Buna karşılık "bütünlenme ilkesi", eşlerin özellikle kişilik açısından farklı ve tamamlayıcı özellikleri nedeniyle seçildiğini savunur. Bu ilke karşıtların birbirini çektiği gerçeğine dayanmaktadır. Araştırmalar hangi ilkenin daha çok uygulandığını ortaya koyamamıştır, ancak benzerlik ilkesinin daha geçerli olduğu yolunda belirtiler vardır. Benzerlik ilkesinin daha geçerli olması, böyle bir seçimin sosyoekonomik sınıf, din, eğitim gibi alanlarda daha az çatışmaya yol açması, özellikle evliliğin ilk yıllarında karşılıklı toplumsallaşma sürecinin daha kolay olması nedeniyle olabilir. Ayrıca, anababa isteği ve toplumsal baskı da benzerlik ilkesi doğrultusundadır. Eş seçimi konusundan önce araştırılması gereken temel bir sorun, insanların neden evlendiği sorunudur. Her şeyden önce, evlenme yönünde yoğun bir toplumsal baskı vardır. Bireyin evlenmesi gereken anı belirleyen bir "toplumsal saat" bile vardır. Bu an geldiğinde bireyin ailesi ve çevresi onun evlenmesini bekler. Psikolojik gelişimi, cinsel çekim ve aşk etkenleri de evliliği çağrıştırır. Ancak psikoloji ve sosyoloji kitapları aşk konusuyla doğrudan ilgilenmemişlerdir. McCurdy, cinselliğin tümüyle tartışılmasına karşılık, iki konunun, yani dinin ve aşkın tartışılmasında gösterilen çekingenliğe dikkati çekmektedir. Kuşkusuz, Maslow ve Fromm gibi yazarlar bu konuda önemli bir istisna oluşturmaktadırlar; ayrıca, kadın-erkek ilişkilerinde tabu konu tanımayan günümüzün feminist yazarlarını da unutmamak gerekir. Aşk konusundaki diğer bir ilginç tartışma da Batı kültüründeki romantik mitos üzerindedir. Rougemont'a göre romantik aşk ile Hıristiyanlık inancı arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun en güzel örneği de "Tristan ve İzolde" söylencesinde görülür: Aşk, kirletilmekten ancak ölümün sonsuzluğu içinde korunabilir! Romantik mitos "Romeo ve Jülyet"de olduğu gibi sayısız edebiyat ürününe temel oluşturmuştur. Hepsinin ortak yönü, iki aşığın önüne geçilemez ve değiştirilemez bir nedenle birbirlerine ulaşamamalarıdır. Rougemont, aşık olmanın her zaman sevmek anlamına gelmediğini de ileri sürmektedir; aşık olmak bir durumdur, sevmek ise bir eylemdir; hıristiyanlığa bağlı aşk anlayışı sadece bir durumu belirtmektedir ve sevme eylemi değildir. Çünkü romantik aşkın özü, sevilen kişiyi son derece değerli ve ulaşılamaz bir varlık olarak görmektir. Dünya yaşamını horgören Ortaçağ Hıristiyanlık inancına göre insanca içgüdüler kötüdür, günah kaynağıdır, ahlaksızlık belirtisidir. Cinselliği kirli sayan bu inançta sevilen kişiyle cinsel ilişkiye girmek olanaksızdı. Rönesansta ise aşk platonik yönünü yitirmiş, ama şiirselliğini sürdürmüştür. Daha sonra Romantizm hareketi romantik aşk anlayışını doruk noktasına ulaştırmıştır. Fransız Devrimi'nden sonra da, evliliğin romantik aşka dayanması gerektiği görüşü gelişmeye başlamış ve yakın zamanlara kadar gelmiştir. Sevgi, psikologların sistematik araştırmalara ancak yeni yeni giriştikleri bir konudur. Zimbardo'ya (1979) göre bu gecikmenin nedeni, konunun tartışılamayacağına ilişkin tabular, sevginin akılcı açıklamalara konu olamayacağına ilişkin yaygın inançlardır. Araştırmayı engelleyen bir başka neden de, sevgiyi tanımlama güçlüğüydü. Filozoflar ve toplum bilimciler sevginin biçimleri ve ögeleri konusunda farklı düşünüyorlardı. Bilimsel araştırma açısında önemli bir güçlük de, sevgi ile hoşlanma, aşk ile sıradan sevgi arasında ayırım yapmak konusunda ortaya çıkmıştı. Hatfield ve Walster (1978) aşktan söz etmek için üç temel koşulun olması gerektiğini belirtmektedir. Her şeyden önce, kişinin bu kavrama inandığı ve gençlerin düşsel ve gerçek yaşam betimlemelerinde buna göre eğitildiği bir kültürde yetişmiş olmak gerekmektedir. Aşkın ortaya çıkması için ikinci koşul uygun kişinin varlığıdır. İnsanların çoğu için bu, karşı cinsten, aşağı yukarı aynı yaşta, fiziksel çekiciliği olan, başka bir derin ilişkiye girmemiş biri demektir. Üçüncü koşul aşık olmakla ilgilidir. Herhangi bir heyecansal uyanış aşk olarak "yorumlanabilir". Bu heyecansal uyanış bir insanın potansiyel sevgi objesine nasıl tepki vereceğini belirlemektedir. Başka bir deyişle aşk, uygun bir etiketlemenin eşlik ettiği fizyolojik bir uyanıştan ibarettir. Hatfield erkeklerin ve kadınların bir ilişkiden beklentilerinin aynı olduğunu saptamaktadır. Her iki cins de sevgi 've' seks istiyor, her ikisi de yakınlık 've' ilişkiyi denetleme gücü istiyor. Ne var ki, erkekler kadınlardan daha kolay aşık oluyorlar, kadınlar ise aşktan erkeklerden daha kolay çıkıyorlar. Hendrick ve Hendrick (1986), tümel bir sevgi kavramına dayanan ilk kuramların yerini bugün çok boyutlu yapılar kullanan kuramların aldığını belirtmektedir. Onlara göre, psikolojide sevgi konusunda ilk çalışmalar kuram geliştirme yönünde olmuştu, daha sınırlı ikinci yaklaşım ise ölçme aracı geliştirme yünündeydi. 1970'lerde Rubin, sevme ile hoşlanma arasındaki benzerlik ve farklılıkları ilk kez ele almış ve bunları ölçecek bir araç geliştirmeye çalışmıştır. Rubin'in "Sevgi Ölçeği"nde üç ana öge vardır: Yakınlık kurucu ve bağlayıcı gereksinmeler, yardım etme eğilimi, tekelcilik ve kendine mal etme. "Hoşlanma Ölçeği" ise benzerlik, olgunluk, zeka gibi ögeleri içermektedir. Öte yandan, Dion sevgide beş değişik üslup olduğunu saptamaktadır: Uçarı, ihtiyatlı, akılcı, tutkulu, coşkulu. Lee'nin aşk üslupları tipolojisi daha karmaşıktır. Üç birincil aşk üslubu: Eros (tutkulu aşk), Ludus (oyun gibi aşk), Storge (arkadaşça aşk) ve üç ikincil aşk üslubu: Mania (sahiplenici. bağımlı aşk), Pragma (mantıksal, alışveriş gibi aşk), Agape (özgeci, verici aşk). Bu ikincil üsluplar birincillerin ikili bileşimlerinden oluşmaktadır. Örneğin, "mania" eros ve ludusun, "pragma" storge ve ludusun, "agape" eros ve storgenin bileşimidir; ama herbirinin kendine özgü nitelikleri çok farklıdır. Hendrick'in Lee'nin tipolojisine dayanarak geliştirdiği ölçme aracından madde örnekleri verebiliriz. Tutkulu aşk: "Ben ve sevgilim birbirimize ilk görüşte vurulduk." Oyun gibi aşk: "Aşk sorunlarımdan kolayca ve çabucak sıyrılabilirim" Arkadaşça aşk: "En güzel sevgi uzun bir dostlukta yeşerir." Mantıksal aşk: "En iyisi aynı özelliklere sahip birini sevmektir." Sahiplenici aşk: "Sevdiğim bana ilgi göstermezse hasta olurum." Özgeci aşk: "Sevdiğimin yerine ben acı çekmeyi yeğlerim." Bu araçla yapılan araştırmaların ilk bulguları, erkeklerin aşkta kadınlardan daha fazla oyun peşinde (ludic) olduklarını, kadınların ise erkeklerden daha fazla pragmatik, daha arkadaşça, daha manik olduklarını göstermektedir. Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, araştırmacılar aşkta genellikle iki temel tür ayıt etmektedirler. Tutkulu aşk (passionate love) heyecansal yoğunluk, eşle derinliğine birleşme ve ateşli cinsel tutku içerir. Arkadaşça aşk (companionate love) ise, eşlerin birbirine güven duyduğu ve bağlı olduğu, bir arada olmaktan zevk aldığı, huzurlu, kararlı bir ilişkidir. Tutkulu aşkın doğal ömrünün yaklaşık iki yıl olduğu görülmektedir. Ancak, tutkulu aşk bazı ilişkilerde yaşamsal bir öge olarak sürebilmektedir. Örneğin, çoğu otuz yıllık evli bir grup orta yaşlı kadında tutkulu aşkın evlilik ilişkilerinde önemli bir rol oynadığı, evlilik doyumuyla ve cinsel doyumla güçlü bir bağı olduğu saptanmıştır. Bazı araştırmalar da arkadaşça aşkın evlendikten sonra derinleştiğini, romantik aşkın evliliğin ilk on beş-yirmi yılı sırasında azaldığını göstermektedir. Evlilikteki sevgide romantik aşka benzeyen duygusal bir yön varsa da, daha çok etkin (aktif) sevgi söz konusudur. Evlenme kararı romantik aşka bağlı olarak alınmaz, mutlu ya da mutsuz sonuçlara katlanmayı içeren sevme kararına dayanılarak alınır. Psikolojide sevgi konusunda en gerçekçi tanımlardan biri Adler'e ( 1984) aittir: "Sevgi, dostça bir işbirliğidir."' "Sevgi ve evlilik yaşamında karşımıza çıkan sorunlar, ilke olarak genel toplumsal sorunlardan değişik bir yapı göstermez. Bu konuda da bizi aynı güçlükler ve aynı görevler bekler. Sevgi ve evliliğe her şeyin insanın gönlünce gerçekleştiği bir cennet gözüyle bakmak yanlıştır. Dört bir yanda yapılacak işler bizi bekler, bizimle birlikte karşımızdaki bir başka kişinin çıkarlarını düşünerek söz konusu işleri yapmamız gerekir. Toplumsal uyumla ilgili normal sorunların dışında sevgi ve evlilik, her iki taraftan da olağanüstü bir duygudaşlık, karşısındakiyle özdeşleşme bakımından olağanüstü bir yetenek ister. Toplumsal ilginin içyüzünü kavrayan bir kimse, sevgi ve evlilik sorunlarının da, ancak tam bir eşitlik ve aynı haklara sahip olma ilkesi temel alınarak doyurucu biçimde çözülebileceğini bilir. Tek başına sevgi sorunları çözemez; ancak sağlam bir temele dayanan eşitlik ilkesi, sevginin gereken yolu izlemesini sağlayacak ve evliliği başarıya götürecektir". (Adler, 1984) (1) Kuruluş: Bu dönem evlilikle başlar ve ilk çocuğun doğuşuna kadar sürer. Evlilik, bekarlık rollerinden evli çift rollerine geçişi gösterir. Bu yeni rol çiftin hirbiri ile, kendi anababaları ile, diğer çiftlerle ve bir bütün olarak toplumla olan ilişkilerini etkiler. Evlilik bir bakıma eski rollerden gelecek rollere geçişi simgeler. Evliliğin ilk döneminin en önemli görevi, her iki kişiyi de mutlu edecek ortak bir yaşam biçimi bulmak, doyurucu cinsel etkileşimı örüntülerini keşfetmektir. Ortak kararlar alma, aile sorumluluklarını paylaşma, çatışmaları çözme yollarını öğrenme görevleri de yeni çift için çok önemlidir. Romantik görüşlere karşın evliliğin ilk yılları en çetin yıllardır, bu yıllardaki düşkırıklığı ve karşılıklı toplumsallaşma başarısızlığı erken boşanmaların nedenidir. Boşanmaların özellikle ikinci ve dördüncü yıllarda en üst düzeyde olduğu, boşanma olasılığının evliliğin uzunluğu ile düşüş gösterdiği bulunmuştur. Evliliğin ilk yıllarındaki sorunlar çoğunlukla yaşam koşulları, maddi durum. seks, genel uyumsuzluk, anabaha müdahalesi olarak belirmektedir. Koller, ilk yıllarda boşanmanın büyük ölçüde çiftlerin evlilikten gerçek olmayan beklentileri sonucu ortaya çıktığını belirtmektedir. Birdwhitsell, sorunun çiftlerden çok toplumdan kaynaklandığını, toplumun evlilik kurumunu idealleştirdiğini ve sorunu olmayan bir yaşantı olarak sunduğunu ileri sürmektedir. Evliliğin ilk yıllarında cinsel ilişki sıklığı yüksektir ve Kinsey verilerine göre yaşla düşmektedir. Yaşa bağlı düşüş daha çok erkek örüntüsünü yansıtmaktadır; çünkü evli ve bekar erkeklerde orgazm sıklığı düşüşleri koşutluk gösterirken, bekar kadınlarda yaşla çok az değişim gösterdiği görülmektedir. Genel orgazm sıklığı kadınlarda 31-35 yaşları arasında, erkeklerde ise 21-30 yaşları arasında en yüksek düzeye çıkmaktadır. (2) Yeni anababalar: Evlilikte ikinci dönem anababalıktır; gebelik ve ilk çocuğun doğumuyla başlar ve karıkocalıktan anababalığa doğru bir rol değişimini içerir. Bu noktaya kadar çift oldukça oturmuş bir ilişki gerçekleştirmiştir, ancak üçüncü kişi olan bebeğin aileye katılması eski dengeyi bozabilir ve bu kesinti de kızgınlık ve kıskançlık yaratabilir. Le Masters evliliğin bu dönemini incelemiş ve ailelerin % 83'ünün ilk çocuğun doğumu ile yoğun bir bunalım yaşadıklarını bulmuştur. Le Masters'a göre bu bunalım evresinin nedeni, kötü evlilik, kişilik uyumsuzluğu, bebeğin istenmemesi değil, çiftin bu yeni rol için hazırlığa sahip olmamasıdır. Anababa olmayı romantikleştiren çiftler, bebek alışılagelen düzeni bozan biri olarak ortaya çıkınca bunalım yaşamaktadırlar. Bu bunalıma, anababa oluşla birlikte yetişkinliğe en son adımın atılmış olması ve yetişkin sorumluluklarının bilinci de katkıda bulunuyor olabilir. Knox anababa rolüne uyumsuzluk nedenlerini şöyle özetlemektedir: Gebeliğe karşı olumsuz tutumlar, anababalığa ilişkin yetersizlik duyguları, bebekle deneyim yoksunluğu, rol değişimini kabule istekli olmamak. (3) Okulöncesi ailesi: Ailedeki ilk çocuk şimdi üç ile altı yaşları arasındadır. İkinci bir çocuk doğmuş olabilir ve onunla ilgili sorunlar da önemli olabilir (ama her dönemde ailenin ilk deneyimine dayanmakta açıklama açısından kolaylık vardır). Bu dönemin görevleri, eşler arasındaki yakın ilişkiyi sürdürürken, genişleyen aile için yer, maddi olanak bulmak ve çocukları yetiştirmektir. Çocuk yetiştirme görevi özellikle önemlidir; besleme, toplumsallaştırma, en üst düzeyde duygusal gelişime olanak sağlama görevlerini içerir. Anababalar, çocuklarıyla tam bir insan olarak etkileşime girebilmek için büyüyen çocuklarıyla birlikte değişebilmelidirler. Toplumsallaşma süreci içinde anababalar çocuklarına toplumun değer ve kurallarını öğretirken, kendileri de çocukları tarafından toplumsallaştırılırlar. Nasıl anababa olunacağını öğrenmenin karmaşık süreci içinde çocuklar ve anababalar birlikte büyürler. Bazen anababalar çocuklarını en doğru biçimde yetiştirme konusunda kaygı duyarlar, bu doğal ve gerçekçi bir kaygıdır. Ancak çocukların da oldukça dayanıklı varlıklar olduklarını ve güç koşullarda bile büyüyüp gelişmeyi başardıklarmı unutmamak gerekir. Çocuklara mutlaka mükemmel anababalar gerektiğini söylemek doğru olmaz. Belki anababalar için en iyi yöntem, kendileri ve çocukları için en gerçekçi ve etkili yolu kendilerinin seçmesidir. (4) Okulçağı ailesi: Bu dönem ailenin en büyük çocuğunun okula başlamasıyla başlar. Bu dönemde sıklıkla görülen bir değişim annenin yeniden işe dönmesidir. Hoffman, annenin çalışmasının anne-çocuk ilişkisi üzerindeki etkilerini araştırmış ve annenin çalışma karşısındaki tutumunun, çocuğun anneye olan tepkisini ve annenin çocuğa karşı davranışını, çalışıp çalışmamasından daha fazla etkilediğini bulmuştur. Başka bir deyişle, çalışan ve işlerini seven anneler, çocuklarına daha iyi davranmakta, buna karşılık çalışan ve işlerini sevmeyen anneler çocuklarıyla daha az ilgilenmekte, çocuklar da anneye düşman olmaktadırlar. Aynı gerçek çalışmayan anneler için de geçerlidir, çünkü çalışmadıkları için kendilerini kapana kısılmış hissediyorlarsa çocukları da bundan olumsuz etkilenmektedir. (5) Ergen çocuklu aile: Bu dönem en büyük çocuğun erinliğe ulaşmasıyla başlar. Bu dönemde aile ekonomik yönden oldukça dengelenmiştir, aile genellikle büyüklük sınırlarına ulaşmıştır, bütün üyeler aynı evde yaşamaktadır. Bu dönemin temel konuları, çocuklar için okul, meslek ve eş seçimi üzerinde yoğunlaşır; çocuklarda cinsellik, bağımsızlık ve hareketlilik gitgide artar; sigara, alkol, uyuşturucu kullanma kaygıları ortaya çıkar. Bu sorunlar ailede bunalımlara yol açabilir, ergenlerle birlikte anababalar da bundan etkilenir. Aile içindeki kuşak çatışması toplumdaki kuşaklar çatışmasından daha küçük çaplıdır, çünkü ailedeki kuşaklar birbirlerine daha fazla benzerler. Araştırmalarda gençler genellikle hem kendi kuşaklarıyla, hem de aileleriyle dayanışma duygusu içinde olduklarını belirtmektedirler. Aile içindeki kuşak farklılığı, -ailenin toplumsallaşma ve kültürel aktarım konularındaki güçlüklerini yansıtmaktadır. Bengston'a göre, gençler kuşaklar arasında algıladıkları farklılıkları abartırken, anababalar -özellikle büyük anababalar- aynı farklılıkları küçümsemek eğilimindedirler. (6) Yerleştirme yeri olarak aile: Bu dönem çocukların evlenme ya da ayrı yaşama yoluyla evden ayrılmalarını içerir. Bu dönemde aileler çocuklarını bırakmakta, dünyaya yerleştirmekte, çocuklar da daha fazla bağımsızlık ve özerklik kazanmaktadırlar. Bu dönem anababalar için, özellikle, ilgisini o zamana kadar ailesi üzerinde odaklaştırmışsa anneler için sıkıntılı ve zor bir dönemdir. Çocukların ayrılması anneler için önemli bir rol değişimini gerekli kılar. Üstelik bu durum çoğunlukla annenin menopoz sıkıntıları dönemine rastlar. Bu biyolojik değişim "boş yuva" olgusuyla birleşince kadınlar için bunalım başlar. Üstelik bu dönemde koca da mesleğinin tepe noktasına çıkmak için uğraşıp durmakta ve karısından uzak kalmaktadır. Bu olayların etkileşimi karıkoca için psikolojik bir bunalım kaynağı olabilir. Diğer bir etken de kadınların cinsel ilgilerindeki artıştır, oysa kocalar işleri nedeniyle cinsel yakınlığa daha az ilgi duyarlar. (7) Anababalık sonrası aile: Son çocuğun aileden ayrılmasından sonra ortaya çıkan dönemdir. Pineo, evlilik mutluluğunun 20-25 yıllık çocuk yetiştirme süresince ilk yıllara göre gitgide azaldığını bulmuştur; Deutscher ise, anababalık sonrası evlilik mutluluğunun önceki dönemlerden daha az olmadığını belirtmektedir. Rollins ve Feldman, evlilik mutluluğunun çocukları yerleştirme döneminde azaldığını, ama anababalık sonrası dönemde arttığını saptamaktadır. Bu dönemde karşılaşılan sorunların başında, çiftlerin yaşlanan anababalarına bakmaları, daha sonra da onların ölümünün yarattığı duygularla başa çıkmaları sorunu gelmektedir. Bir başka sorun da, anababaların artık büyükanne ya da büyükbaba olmaları ve bunun gerektirdiği rol değişimini göstermeleridir. (8) Yaşlılık ailesi: Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla başlar, karısı çalışıyorsa o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli olacaktır. Emeklilik ve ortaya çıkan boş zamanın değerlendirilmesi bu dönemin en önemli sorunlarıdır. Gelir düşüşü yaşam düzeyinde de düşüşe neden olmaktadır, sağlık sorunları da bütün bu sorunlara eklenmektedir. Buraya kadar yapılan açıklama yaşam döngüsünün tümünü kapsamakla birlikte, orta yıllara ve yaşlılığa ilişkin açıklamalar kısa tutulmuş ve ayrıntılar ilgili bölümlere bırakılmıştır. Bütün bu açıklamaların aile olgusu çerçevesinde yer aldığı açıkça görülmektedir. Oysa yetişkinler için aile dışında da birtakım yaşama biçimleri olabileceği kuşkusuzdur.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#28 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
2. Seçenek Yaşam Biçimleri
Genç yetişkini aile yaşamı döngüsü içinde düşünmek alışılagelmiş bir yoldur. Oysa bundan farklı ve en azından sözü edilen aile yaşam biçimleri kadar geçerli olan yaşam biçimleri de vardır. Hiç evlenmemiş yetişkinler (bekarlar), önceden evli olanlar (dullar, boşanmışlar, ayrı yaşayanlar), çocuksuz çiftler, komün yaşamı sürdürenler bu seçenek yaşam biçimlerini oluştururlar. A. Tek yaşayanlar. Tek yaşayan yetişkinler, hiç evlenmemiş, dul kalmış, boşanmış ya da ayrı yaşayan kişilerdir. Ancak bu insanlar üzerinde fazlaca araştırma yoktur, bilgilerin çoğu nüfus sayımı verilerinden derlenmektedir. Üstelik tek yaşayan kişiler konusunda olumsuz bir söylence de geliştirilmiştir. Örneğin, tek yaşayan kadınların kadınlık yönünden yetersiz, duygusal açıdan sorunlu oldukları söylenegelmiştir. Oysa Bernard'ın araştırması, bekar kadınların evli kadınlara oranla daha üst düzeyde ruh sağlığına sahip olduklarını göstermektedir; otuz yaşın üstündeki kadınlar içinde evli olanların bekar olanlardan daha fazla psikolojik sorunları vardır. Bekar kadınlarla ilgili bir başka söylence de, hızlı ve seks dolu bir yaşam yaşadıkları yönündedir. Oysa Starr ve Carns'a göre, birçok bekar kadın daha geleneksel bir yaşam sürdürmektedir, iyi bir ev ve iyi bir iş gibi geleneksel değerler peşindedir. Aynı şekilde bekar erkekler konusunda da çeşitli kalıpyargılar söz konusudur. Ancak birinciler için olumsuz olan söylenceler, ikinciler için olumludur: Bekar kadın güçsüz, yitirmiş bir kişidir, bekar erkek ise güçlüdür, özgürdür, kazançlıdır. Buna karşılık araştırmalar bekar erkeklerin evlilere oranla daha fazla fiziksel ve psikolojik sorunlardan yakındıklarını ortaya koymaktadır (Schiamberg ve Smith, 1982). Araştırmalar hiç evlenmeyen insanların son yıllarda arttığını göstermektedir. Sonuçta mutlaka evlenecek kişiler bunu kırk yaşından önce yapmaktadırlar. Hiç evlenmeyen erkeklerin gelirleri daha büyük bulunmuştur. Gelir ve eğitim düzeyi yüksek kadınlarda hiç evlenmeme oranı daha yüksektir. Erkekler genellikle daha düşük sosyoekonomik düzeyden kadınlarla evlendikleri halde, kadınlar daha düşük eğitim ve sosyoekonomik düzeyden erkeklerle evlenmiyorlar. Evlilik için toplumsal baskı yoğun olduğu için, hiç evlenmeyenlerin ne kadarının bunu kendi seçimleriyle belirledikleri bilinemiyor. Gelişimsel açıdan önemli olan nokta, evli olmayan yetişkinlerin yaşamındaki dönüm noktalarını belirlemektir. Kesin veriler olmamakla birlikte, belki de bu dönüm noktalarını meslek ya da aşk ilişkileri oluşturmaktadır. Boşanma ve dulluk gibi olaylar daha önce evli olanlar için dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Evliliğin boşanma ya da ayrılma ile sona ermesi kişisel ve toplumsal nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Duvall'e göre, evliliğe iyi hazırlanmamış, anababasından kurtulmak için evlenmiş, farklılıkları hoşgörüyle karşılayamayan, mutsuz ya da boşanmış anababası olan kişiler, çocuksuz olanlar ve gebe gelinler arasında daha fazla boşanma görülmektedir. Öte yandan, eğitim, ırk, din, yaş, gelir düzeyi gibi toplumsal farklılıklar da boşanmayı kolaylaştırmaktadır. En fazla evlilik sorunu olan yıllar doğal olarak boşanmanın da en yoğun olduğu yıllardır. 20 yaşından önce evlenenlerde boşanma oranı daha yüksektir. En fazla boşanma evliliğin üçüncü yılında yer almaktadır, ayrılmaların en yüksek noktası da evliliğin ilk yılıdır. Bütün boşanmaların % 40'ı beş yıldan daha az evli çiftlerde görülmektedir (A.B.D. Nüfus Bürosu, 1975). Boşanma nedenleri konusunda büyük farkılıklar görülmektedir. En önemli nedenin mutsuzluk olduğu ileri sürülmektedir. Bazen tedirgin ve mutsuz insanlar evliliğe bu sorunlarını çözme beklentisiyle girmektedirler, oysa evlilik duygusal yönden yerleşmiş ve kimliğini sağlam bir biçimde kurmuş insanlar gerektirmektedir. Pinard'a göre, boşanmış insanların çoğu gergin, sinirli, depresyonlu, aşırı eleştirici ve genelde uyum sorunları olan kişilerdir. Boşanmada bir diğer etken de anababalık evresinde rol değişimini benimseyememe sorunudur. Eşle birlikte yaşamaya yeterince uyum gösterememiş yetişkinler anababalık rollerinden olumsuz yönde etkilenmektedirler. Araştırmalar boşanmış insanın yaşam biçimi konusunda çok az bilgi vermektedir. Erkeklerin yarısı yalnız, kadınların yarısı da çocuklarıyla yaşıyor, genç olanlar kendi ailelerine dönüyorlar, orta yaşlılar yalnız yaşamayı seçiyorlar. Ancak bu bilgiler birey için boşanmanın anlamının ne olduğu konusunda yetersiz kalıyor. Boşanma yeniden toplumsallaşmayı gerektiriyor ya da yeniden evlenmeyi içeriyor olabilir. Boşanma duygusal ve fiziksel zorluklar içerebilir ya da yeni yaşam biçimi bu zorluklara neden olabilir. Evlenmenin rol değişimini gerektirmesi gibi, boşanma da rollerde ve statüde belirgin değişikliklere yol açar. Bu durumda bütün toplumsal bağların yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Evliliğin aksine boşanma, toplumsal normlarla belirlenmiş kurumsal bir geçiş değildir. Birey normatif ipuçları olmadan ve dışardan pek yardım görmeden yeni rollerini kendisi düzenlemek zorundadır. Çoğu zaman boşanmayla birlikte bir tür başarısızlık duygusu da yaşanır. Yeni ilişkiler kurmada ve bunları -varsa- çocuklara açıklamada birtakım zorluklar vardır. Gluck'un araştırması, boşanmışların % 75'inin beş yıl içinde yeniden evlendiğini ve % 60'ının boşanmışlarla evlendiğini göstermektedir. Genellikle ikinci evlilikler daha mutlu olarak nitelendirilmektedir. Evlilikler boşanma ya da ölümle, sonuç olarak çiftlerden biri için dullukla sonuçlanır. Yaşam süresinin uzaması dulluk süresini de uzatmıştır. Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşadıklarından ve genellikle kendilerinden daha yaşlı erkeklerle evlendiklerinden dulluk süreleri de daha uzundur. Dulların büyük çoğunluğu 65 yaşın üstündedir ve bu yaştan sonra evlenmeleri onaylanmadığı için yalnızlık en büyük sorunlarıdır.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#29 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
B. Birlikte yaşayanlar: Gelişmiş ülkelerde özellikle 1960'ların
sonlarına doğru birlikte oturma eğilimi yaygınlaşmıştır. 1980'lere gelindiğinde 15-44 yaşlar arasındaki her üç Amerikan kadınından birinin bir erkekle evlenmeksizin birlikte yaşadığı görülmektedir. Bu tür ilişki, geçici birliktelikten evliliğe giden sürekli birlikteliğe kadar değişik biçimler gösterebilmektedir. Birlikte yaşayanların çoğu bir yıl içinde evlenmekte ya da ilişkiyi bitirmektedir. Birlikte yaşama, ilişkinin evlilik için yeterince güçlü olup olmadığını sınama yolu olarak görülebilir. C. Çocuksuz çiftler: Seçenek yaşam biçimlerinden biri de çocuksuz çiftlerle ilgilidir. Bu grup istemediği ya da sahip olamadığı için çocuksuz olan çiftleri içerir. Bu grup da tıpkı bekarlar, dullar ya da evlenmeden birlikte yaşayanlar gibi toplumsal baskı altındadır; çünkü toplum evliliği ancak çocukla birlikte düşünmektedir. Çiftler çocuk sahibi olmamaya çeşitli nedenlerle karar vermiş olabilirler. Eşlerden her ikisi de çocukla kesintiye uğramasını istemediği işlere sahip olabilir; çocuk yetiştirmenin sorumluluğunu istemeyebilir; çocuklarına geçirmek istemedikleri genetik bir özürleri olabilir; anababalık rolüyle ilgilenmiyor ya da bu role uygun olmadıklarını düşünüyor olabilirler vb. D. Eşcinseller: Freud bir eşcinselin annesine yazdığı mektupta şöyle demektedir: "Eşcinsellik elbette bir avantaj değildir, ama utanılacak bir kusur, bir aşağılanma da değildir, bir hastalık olarak da sınıflanamaz. Eskilerde ve günümüzde pek çok saygıdeğer kişi eşcinseldi, aralarında (Platon, Michelangelo, Leonardo da Vinci, vb.) sayısız büyük adam vardı. Eşcinselliği bir suç gibi cezalandırmak çok büyük bir adaletsizliktir ve de zalimlik... Kamuoyunda, karşıcinseller ve eşcinseller olmak üzere iki tür insan olduğu kanısı yaygındır. Gerçekte ise, karşıcinselliği ve eşcinselliği aynı süreklilik üzerinde kutuplar olarak görmek daha doğrudur. Çoğu bilim adamı, karşıcinsel ya da eşcinsel "bireyler" değil, karşıcinsel ya da eşcinsel "uygulamalar" olduğunu kabul etme eğilimindedir. Psikanalizci İrving Bieber'e göre, eşcinsellik raydan çıkmış karşıcinselliktir, temelinde de babanın etkisiz, annenin egemen olduğu aile yapısı vardır. Buna karşılık Michael Schofield, bu çok yaygın varsayımın doğru olmadığını, eşcinsellerin geçmişinin çok büyük bir farklılık gösterdiğini söylemektedir. Schofield'e göre, eşcinseller arasındaki farklılık, eşcinsellerle karşıcinseller arasındaki farklılıktan çok daha büyüktür. Eşcinselliği açıklamaya çalışan diğer kuramlar da (fiziksel yapı ve mizaç kuramları, biyolojik ve hormonal yapı kuramları, öğrenme kuramları) başarılı bir sonuca ulaşabilmiş değildir. Sonuç olarak, uzmanların hepsi şimdilik en iyi yolun eşcinsellik karşısında açık görüşlü olmak ve gelecekteki araştırmaları beklemek olduğunda birleşmektedir. Bu bölümün sonuna bıraktığımız temel bir tartışma konusu da, tekeşlilik, (monogamy) sorunudur. Kimmel'in (1974) dediği gibi, "Hemen hemen bütün insanlar görünüşte aile denemesine girişmekle birlikte, çoğu eğer olanakları olsaydı ailenin değerli bir kurum olup olmadığını ve bu denemeye girişerek, değişimlere uğramaya ve ölmeye değip değmediğini tartışırlardı." Murdock'a göre, tekeşlilik bütün toplumlarda var görünüyorsa da, onun incelediği 238 toplumdan aşağı yukarı sadece beşte biri tam anlamıyla tekeşlidir. Dolayısıyla tekeşli yaşamın bütün insanlar için en uygun yaşam biçimi olduğu söylenemez. Günümüzde nüfus patlamasıyla birlikte "deneysel" yaşam biçimlerine duyulan ilgi ve hoşgörünün de arttığı görülmektedir. Üstelik, evliliğe uygun olup olmadığına bakılmaksızın, herkesin evlenmesi için yapılan toplumsal baskı azalırsa boşanma oranının da büyük ölçüde düşeceği söylenebilir. İnsanlar genellikle evliliğe girerken de, evliliği bozarken de tekeşliliği tartışmaktansa kişileri tartışmayı yeğlemektedirler. Evliliğin kurulmasında ve yıkılmasında bireysel etkenlerin varlığı ve rolü kuşku götürmez, evlilikte ortaya çıkan mutluluğu ya da mutsuzluğu kendi psikolojik gelişimimiz ölçüsünde biz yaratırız. Ancak öte yandan, evlilik ve aile toplumsal kurumlardır ve bizi bireysel irademiz dışında yönetmektedirler. Kurumlaşmış tekeşlilik bireysel sevgi temeline dayanıyor gibi görünse de, aslında cinsel içgüdüyü denetim altında tutmak, üretim güçlerini güvence altına almak, kadını erkeğe bağımlı kılmak türünden toplumsal gerekçelere dayandığı düşünülmektedir. Ancak bu tür yorumların somut değişimlere dönüşemediği de açıktır. Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosu'nun belirttiğine göre, bu ülkede 1960'da kadınların yüzde 72'si ve erkeklerin yüzde 47'si 20-24 yaşlar arasında evleniyordu; 1990'da ise kadınların yüzde 34'ü ve erkeklerin yüzde 21'i aynı yaşlar arasında evlenmektedir. Bu durum günümüzde evliliği erteleme konusunda güçlü bir eğilim olduğunu göstermektedir. Evliliği erteleme eğilimi kısmen üniversiteye gitme oranındaki artışla ilgilidir. Gclişmiş ülkelerde evlilik olmadan birlikte yaşama olanağı da evlenmeyi ertelemeye yol açmaktadır. Boşanma oranının artması ve tek yaşamanın gitgide kabul görmesi de evlenmeyi geciktiren nedenler arasındadır (seçenek yaşam biçimleri burada anımsanabilir). Sonuç olarak, günümüzde evliliğe daha gerçekçi ve akılcı nedenlerle yaklaşıldığı söylenebilir.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#30 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
3. İş ve Meslek
İnsan yaşamının diğer dönemleri gibi yetişkinlik de ancak içinde ortaya çıktığı toplumsal bağlamlarda anlaşılabilir; iş ve meslek yaşamı da bunlardan biridir. Hem kadının hem de erkeğin yaşam süresinde çalışma en önemli yeri tutar (ancak, çalışma konusunda bilinenlerin çoğunun erkeğin çalışmasına ilişkin olduğunu hemen belirtmek gerek). İnsanların neden çalıştıkları konusunda pek çok neden ileri sürülebilir ve bu soruşturmanın sonu gelmez. Ancak çalışmanın insan mutluluğunun, yaşam doyumunun, ruh sağlığının temellerinden biri olduğuna da hiç kuşku yoktur. Nitekim Freud bir konuşmasında ruh sağlığının temeli olarak "sevme ve çalışma"yı göstermiştir.Yaşamın bu iki alanı yetişkinlik yıllarının temelini oluşturur. A. Çalışmanın Anlamı Erikson'un gelişim kuramında "yakınlığa karşı yalıtılmışlık" ve "üretkenliğe karşı durgunluk" evreleri çalışma yaşamına da denk düşer. Uzun süren bu evreler sadece iş alanındaki üretkenlik ve yaratıcılığı değil, aynı zamanda yeni kuşaklar üretmeyi, onları yetiştirmeyi ve sorunlarıyla ilgilenmeyi de içerir. Böylece bireysel çalışma, iş ilişkilerine, aile yaşamına ve tüm topluma uzanan çok geniş bir etkileşim alanını kapsar. 1) Kimlik ve üretkenlik: Erkekler ve kadınlar için "iş" uzun süren bir fiziksel ve duygusal enerji yatırımını gerektirmektedir. Erkek için de kadın için de bu yoğun uğraş, ergenlik yıllarının kimlik bunalımının çözüldüğünü ve artık genç yetişkinliğe geçildiğini gösterir. Meslek ve aile yaşamındaki başarı bireyin kimlik duygusunu güçlendirdiği gibi bu kimliğe toplumsal bir temel de sağlar. Bireyin işi onun kimliğinin belirgin bir parçasıdır ve adı, cinsiyeti ve uyruğuyla birlikte kimliğini belirtmede önemli bir rol oynar. Kimlikle meslek arasındaki bu sıkı bağ özellikle "doktorum", "avukatım", "polisim", "sanatçıyım" gibi anlatımlarda daha da belirgindir. Meslek aynı zamanda toplumsal sınıfı ve eğitim düzeyini de gösterir. Meslek rollerine girmek yetişkinliğe girmeyi belirttiği gibi, işten alınan doyumu da belirtir. İş rolündeki sıkıntı ve doyumsuzluklar, bir tür ketlenme ve Erikson'un deyişiyle "üretkenlik bunalımı" olarak görülebilir. Bu duygusal bunalım daha önceki yıllara ilişkin kimlik bunalımıyla ilişkilidir, ancak yetişkinlik döneminde "ben kimim?" sorusu yerine, "ben ne yapıyorum?" sorusu sorulur. Derin doyum ve başarı duygusu ya da sıkıntı ve yetersizlik duygusu bireyin yaşamının diğer alanlarını da etkiler. Aile ile iş arasındaki etkileşim çoğunlukça bilinen ve yaşanan bir olgudur. Başka bir deyişle, işteki sıkıntı ailenin önemini arttırır. İşteki doyumsuzluk aile yaşamında ödünlenmek istenir, sonuçta sıkıntı bütün aile bireylerine yansır, aile bu yükü kaldıramaz hale gelir ve aile bunalımları yaşanır. Öte yandan, doyumsuz bir aile ilişkisi ve uyumsuz evlilik de işin doyum yeri olarak görülmesine yol açabilir. Bu durumda iş, aile sıkıntılarından uzaklaşmak için başvurulan bir kaçış yeridir. İkinci bir iş edinerek, geç saatlere kadar çalışarak, iş yolculuklarına çıkarak işi doyum kaynağı yapmaya çalışılır. Bazen de işinde yükselmek isteyen biri iş ve aileyi rekabet alanı haline getirebilir, bu da aile içi gerilimi artırabilir. Özellikle kadının çalışmadığı ailelerde, bu durumda kadın ihmal edildiğini ve eve hapsedildiğini, erkek de karısı ve ailesi tarafından engellendiğini ileri sürer; sonuç, eşlerin birbirine yabancılaşmasıdır. Aslında ailedeki bu yabancılaşma bireyin işteki yabancılaşmasının bir uzantısıdır. 2) Yabancılaşma: İş ve yabancılaşma olgusuna ilişkin açıklamalar özelliklc Erich Fromm'un yapıtlarında yer almaktadır. Fromm'a göre yabancılaşma, "kişinin kendisini bir yabancı gibi hissettiği yaşantı biçimidir. kişi kendisiyle ve dış dünyayla üretici bir ilişki içinde değildir". Yabancılaşma durumunda, "insanın kendi eylemleri, onun tarafından yönetilmek yerine, onun üstünde, ona karşı işleyen yabancı bir güç olup çıkar." Böylece insan, kendini kendi zenginliğinin etkin yaratıcısı olarak değil de, kendini kendi dışındaki güçlere kaptırmış zavallı bir nesne olarak algılar. Fromm'a göre çağdaş toplumda yabancılaşma hemen her yeri kaplamış bir olgudur, özellikle çalışma ve iş yaşamı etkilenmektedir bundan. Fromm (1982) bu durumu şöyle betimlemektedir: "Hem kişiliğin hem de malların satıldığı pazarda değerlendirme ilkesi aynıdır. Birinde satışa sunulan, kişilikler; ötekinde ise, mallardır. (...) Başarı büyük ölçüde, insanın kendisini pazarda ne kadar iyi sattığına, kişiliği ile ne kadar iyi rol yaptığına, dış görünüşünün etkililiğine, örneğin 'neşeli', 'sağduyulu', 'saldırgan', 'güvenilir', 'tutkulu' olup olmadığına bağlıdır. (...) Başarı büyük ölçüde insanın kişiliğini ne kadar iyi sattığına dayandığına göre, birey kendisini bir mal ya da daha çok, hem satıcı hem de satılacak mal olarak görür. (...) Çağdaş insan kendini aynı zamanda hem pazardaki satıcı hem de satılacak mal olarak gördüğünde, özsaygısı, denetiminin dışıdaki koşullara dayanır. Eğer başarılıysa değerli, başarısızsa değersizdir." (Fromm, 1982). Çalışmaya yüklenen anlamın ve iş doyumunun en güvenilir belirtilerinden biri şu soruya verilen yanıtta ortaya çıkar: "Herşeye yeniden başlayabilecek olsaydınız hangi işe girmek istersiniz?" 1972'de ABD'nde işe yabancılaşma konusunda ülke çapında yapılan bir araştırmada, beyaz yakalı işçilerin sadece % 43'ü ve mavi yakalı işçilerin sadece % 24'ü aynı işi seçeceklerini söylemişlerdir. 1979'da Michigan Üniversitesi'nce yapılan başka bir araştırmada işçilerin sadece % 46,7'si işlerinde "çok doyumlu" olduklarını, % 60'ı başka bir işi yeğleyeceklerini, % 61'i yaptıkları işi arkadaşlarına tavsiye edebileceklerini belirtmişlerdir. Sonuç olarak, hemen hemen her işin kimi insanlara sıkıcı geldiği söylenebilir. İş doyumunun, işi tutkuyla yapmak gibi bireysel, kararlara katılmak gibi toplumsal etkenlere bağlı olduğu da anlaşılmaktadır. Ayrıca, yaşlı kişilerin genç kişilerden daha fazla işlerinde doyum buldukları araştırmalarda ortaya çıkmaktadır (Vander Zanden, 1981). Çalışmanın anlamı ile ilgili bir sorun da, kadınların ev işinin "gerçek iş" sayılmamasıyla ilgilidir. Herşeyin değerini paranın belirlediği bir toplumda kadınların ev işi küçümsenmektedir, çünkü parasal girdisi olmayan bir iştir. Öte yandan, her şeyi erkeklerin belirlediği bir toplumda kadınların ev işi onların "doğal" bir görevi, varoluşlarının vazgeçilmez bir yönü olarak görülmektedir. Günümüzde bu tür geleneksel kalıpyargıları aşmaya çalışan toplumlarda, kadınların ev işine de ücret ödenmesi, evde çalışan kadınların da iş sigortasına bağlanması ve emeklilik hakkına kavuşması söz konusu edilmektedir. 3) Kadınların çalışması. Yakın zamanlara kadar evinde oturması gerektiği düşünülen kadınlar, bugün birçok ülkede ulusal işgücünün yaklaşık yarısını oluşturmaktadırlar. Amerikalı ekonomist Eli Ginzberg, kadınların son birkaç yılda işgücüne hızla katılışını "yüzyılımızın en önemli olgusu" olarak nitelemektedir. Ancak, kadın işgücünün genişlemesi ekonominin geleneksel yapısında hala çözüm bekleyen bir yığın sorunu da birlikte getirmiştir. 1984'te Fransa Kadın Hakları Bakanı Yvette Roudy, "Kadınlar daha önce de pek çok sanayi devrimiyle randevuyu kaçırmışlardır. Umarım, birkez daha yolun kenarında durup gelişime seyirci kalmazlar. Fakat öyle bir dönemde bulunuyoruz ki, erkeklerle kadınlar arasındaki rol ve görev bölüşümü kültürlere yerleşmiştir. Erkek çocuklar için 300 meslek varken, kız çocuklar için sadece 30 meslek yolu bulunmaktadır" demektedir. Kadınların iş dünyasında karşılaştıkları ilk sorunlardan biri, her zaman, ücret düzeyinin en düşük olduğu sektörlerde çalışmak zorunda kalmalarıdır. Bunun temel nedeni, daha başlangıçta kadınların ileride yüksek ücret getirmeyecek ve yükselme olanağı sağlamayacak öğrenim dallarına ve mesleklere yöneltilmeleridir. Kadınlar, dil, edebiyat, tarih gibi insan bilimleri dallarına, öğretmenlik, hemşirelik, sekreterlik gibi hizmet kollarına itilmektedirler; mühendislik, diplomatlık, yüksek düzeyde yöneticilik, üniversite öğretim üyeliği, parlamenterlik, sendika liderliği gibi alanlara kadınlar hala yaklaşamamakta ya da pek az ve güçlükle girebilmektedirler. Sorumluluk gerektiren yüksek görevlerde bulunan kadınların oranının gelişmiş Batı ülkelerinde bile henüz çok ağır bir tempoyla değiştiği bilinmektedir (bk. Tablo 14). Tablo 14 Kadınların Çalıştığı Sektörler (1982 verileri, %) Ülkeler - Tarım - Endüstri - Hizmet Alm. Fed. Cumhuriyeti - 7,0 - 25,5 - 65,5 Fransa - 6,0 - 21.1 - 78,8 İtalya - 13,3 - 26.9 - 59,9 Hollanda - 2,5 - 12.1 - 85,4 Belçika - 1,7 - 16.0 - 82,3 Lüksemburg - 5,2 - 12.6 - 79,1 İngiltere - 1,2 - 19,7 - 79,1 İrlanda - 5,6 - 20,1 - 74,3 Danimarka - 5,5 - 13.5 - 81,0 Yunanistan - 41,6 - 18,2 - 40,2 AET 10 üye - 7,0 - 22,5 - 70,5 Kaynak: Avrupa Dergisi, No. 93, 1984. Kadınların iş dünyasında yaşadıkları bir başka sorun, işsizlik bunalımı karşısında kadınların daha elverişsiz durumda bulunmalarıdır. Erkekler için işsizlik oranı % 10 iken, kadınlar için % 15' tir. Avrupa'da kadın işsizlik oranı erkek işsizlik oranından İtalya'da üç, Fransa, Hollanda ve Belçika'da iki kat yüksektir. Avrupa Ekonomik Topluluğunda işsizlikten en çok etkilenen grubu genç kadınlar oluşturmaktadır. İtalya'da 25 yaşın altındaki her iki kadından biri işsizdir; bu oran Belçikada % 40'a, Hollanda ve Fransa'da % 35'e yaklaşmaktadır. Kadınların çalışma yaşamında karşı karşıya kaldıkları en ciddi sorun ise, ücret eşitsizliğidir. 1975 ve 1976 yıllarında AET düzeyinde kabul edilen iki genelge, aynı iş için ya da eşit değer verilen iş için cinsiyete dayalı her türlü ayrıma son verilmesi ilkesini içeriyordu; ücretlerin belirlenmesi için kurulacak mesleki sınıflandırma sistemi erkek ve kadın işçiler için ortak ölçütlere dayandırılmalı ve cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmalıydı, üye devletler bu genelgeye göre gereken hukuksal düzenlemeleri ülkelerinde hemen yapmalıydılar. Oysa bugün hiçbir AET ülkesinde gerçek anlamda bir ücret eşitliğine hala ulaşılabilmiş değildir. Kadın ve erkeklerin aldığı ücretler arasındaki farkın en yüksek olduğu ülkeler Lüksemburg, Yunanistan ve İrlanda (% 30'u aşıyor), en düşük olduğu ülke ise İtalyadır (% 20'den az). Aşağıdaki tablo, sanayideki ücret eşitsizliğinin AET ülkelerindeki durumunu yıllara göre göstermektedir (Tablo 15). Bütün bu olumsuz görünümlere karşın, Anne Wahl'ın (1984) dediği gibi, "Kadınların çalışma alanında gösterdiği gelişme, çağımızın en belirgin olgularından biridir. Avrupa Topluluğu'nda, 15-64 yaşlar arasındaki kadın nüfusu içinde çalışan kadınların oranı, 1970'de % 44 iken, 1982'de % 50'ye yükselmiştir. Daha şimdiden, şu basit fakat önemli sonuca varılabilir: Herhangi bir sosyolojik eğilim değişikliği olmadığı takdirde, 21'nci yüzyılın başında, kadınların çalışma yaşamı karşısındaki davranışı erkeklerinkiyle aynı olacaktır." (Avrupa Dergisi, 1984)
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Uyku ve Yaşlılık | BeatLes | Revir | 0 | 04-05-2010 01:05 AM |
| Ölüm | GooD aNd EvıL | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-07-2007 07:40 AM |
| 'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim | M@D_VIPer | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-01-2006 03:30 PM |
| 'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim | M@D_VIPer | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-01-2006 03:24 PM |
| Romatizma yaşlılık hastalığı değil | Karizmatix | Eskiler (Arşiv) | 1 | 03-19-2006 03:20 AM |