![]() |
|
|
#31 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Çok Gizli Günce Hermione birkaç hafta hastane kanadında kaldı. Okulun geri kalan öğrencileri Noel tatilinden dönünce, onun ortadan kaybolması üzerine bir söylenti dalgasıdır başladı, tabii herkes onun saldırıya uğradığını düşünmüştü. Ona bir göz atabilmek için o kadar çok öğrenci sıralar halinde hastane kanadının önünden geçti ki, Madam Pomfrey perdeleri yeniden yerinden çıkarttı ve tüylü bir yüzle görünme ayıbından onu kurtarmak için Hermione'nin yatağının çevresine astı. Harry ve Ron her akşam onu ziyarete gidiyorlardı. Yeni sömestr başlayınca da ona her günün ev ödevlerini getirdiler. Ron, bir akşam Hermione'nin yatağının yanına kitapları yığarak, "Benim bıyığım çıksa, derse elimi bile sürmezdim," dedi. Hermione hamarat hamarat, "Aptallık etme, Ron," dedi, "geri kalmamam gerek". Yüzündeki bütün tüyler düştüğü, gözleri de yavaş yavaş kahverengiye döndüğü için morali çok düzelmişti. "Yeni ipuçlan yok, ha?" diye fısıldadı, Madam Pomfrey duymasın diye. "Hiç," dedi Harry sıkıntıyla. Ron, belki yüzüncü kez, "Malfoy olduğundan öyle emindim ki," dedi. "O da ne?" dedi Harry, Hermione'nin yastığının altından ucu çıkan altın yaldızlı bir şeyi göstererek. Hermione hemen, "Sadece bir Geçmiş Olsun kartı," dedi; onu ortadan kaldırmaya çalıştı, ama Ron daha çabuk davrandı. Çekip aldı, açtı ve okudu: "Miss Granger, acil şifalar dilerim, endişeli hocanız Profesör Gilderoy Lockhart'tan, Merlin Nişanı, Üçüncü Sınıf, Karanlık Sanatlar Savunma Birliği'nin Onur Üyesi ve beş kere üst üste Cadı Gündemi'nin En Büyüleyici Tebessüm Ödülü sahibi." Ron tiksinerek Hermione'y e baktı. "Yastığının altında bununla mı uyuyorsun?" Neyse ki Madam Pomfrey, elinde akşam ilaçlan, telaşla geldi de, Hermione cevap vermekten kurtuldu. Yatakhaneden ayrılıp Gryffindor Kulesi'ne giden merdivenlerden çıkarlarken, Ron, Harry'ye, "Lockhart tanıdığın en yapmacık herif, değil mi?" dedi. Snape onlara öyle çok ev ödevi vermişti ki, Harry bunlan bitirene kadar altıncı sınıfa geleceğini düşünüyordu. Ron ise, keşke Saçı Havaya Dikme İksiri'ne kaç fare kuyruğu konduğunu Hermione'ye sorsaydım diye hayıflanmaktaydı. Tam o sırada üst kattan kulaklarına, taşkınlık yapan öfkeli birinin gürültüsü geldi. Merdivenlerden yukan doğru hızlanırlarken Harry, "Bu, Filtch diye mırıldandı. Görünmeyecek bir mesafede durup can kulağıyla dinlediler. Ron gergin bir şekilde, "Kimse saldırıya falan uğramamıştır, değil mi?" dedi. Kıpırdamadan durup başlanru Filch'in pek isterikmiş izlenimi uyandıran sesinin geldiği yöne doğru eğdiler. "... benim için yapacak daha da çok iş demek bu! Bütün gece yerleri sileceğim, sanki yeterince işim yokmuş gibi! Bu artık bardağı taşıran son damla, Dumbledore’a gidiyorum..." Ayak sesleri uzaklaşıp kayboldu, ileride bir kapının çarpıldığını duydular. Başlarını köşeden uzattılar. Belli ki Filch her zamanki nöbet yerinde oturuyordu. Bir kez daha, Mrs Norris'in saldırıya uğradığı yerdeydiler. Bir bakışta Filch'in niye bağırdığını anladılar. Sular koridorun yarısını sel gibi kaplamıştı ve Mızmız Myrtle'ın tuvaletinin altından daha hâlâ sızıyor gibiydi. Artık Filch bağırmayı kestiği için, Myrtle'ın feryat figanının tuvalet duvarlarından yankılandığını duyabiliyorlardı. "Şimdi ne oldu buna?" dedi Ron. Harry, "Gidip bakalım," dedi. Cüppelerini bilekleri hizasına kaldınp seller içinden geçtiler, üzerinde "Bozuk" yazan kapıya vardılar, her zamanki gibi yazıya aldırmayıp içeri girdiler. Mızmız Myrtle, böyle bir şey mümkünse eğer, öncekinden daha da yüksek sesle ve şiddetle ağlıyordu. Her zamanki tuvaletinde saklanıyor gibiydi. Hem duvarları hem de yeri sırılsıklam eden su baskını sırasında mumlar söndüğü için içerisi karanlıktı. "Ne oldu, Myrtle?" diye sordu Harry. "O da kim?" diye guruldadı Myrtle, perişan halde. "Bana bir şey atmaya mı geldin?" Harry suların içinden onun bölmesine doğru yürüyerek sordu: "Sana niye bir şey atayım ki?" Myrtle, "Bana sorma!" diye bağırdı. Bir su dalgası daha fışkırtarak tuvaletten çıkıp, zaten ıslak olan döşemeyi büsbütün ıslattı. "Ben burada kendi işime bakıyorum ve birisi bana kitap atmanın komik olduğunu düşünüyor..." Harry, makul bir şekilde, "Ama birinin sana bir şey atması canını yakamaz ki," dedi. "Yani, içinden geçip gider, değil mi?" Yanlış bir şey söylemişti. Myrtle şişindikçe şişindi ve haykırdı: "Hadi hepimiz Myrtle'a kitaplar atalım, çünkü o bunu hissedemez! Karnından geçirirseniz on puan! Başından geçerse elli puan! Ayy, ha ha ha! Ne hoş oyun, demiyorum!" Harry, "Kim attı peki?" diye sordu. "Bilmiyorum...Ben U kıvrımında oturuyordum, ölümü düşünüyordum ve dosdoğru kafamın içinden geçti," dedi Myrtle, gözlerinden ateşler saçarak onlara bakıyordu. "Orada duruyor, ıslandı." Harry ve Ron, Myrtle'in parmağıyla işaret ettiği yere, lavabonun altına baktılar. Orada küçük, ince bir kitap vardı. Kapağı siyahtı, yırtık pırtıktı ve tuvaletteki her şey kadar ıslaktı. Harry onu almak için bir adım attı, ama Ron birden kolunu uzatıp ona engel oldu. "Ne var?" dedi Harry. "Aklını mı kaçırdın? Tehlikeli olabilir." "Tehlikeli mi?" dedi Harry, gülerek. "Hadi canım, nasıl tehlikeli olabilirmiş?" Kitaba endişeyle bakan Ron, "Duysan şaşarsın," dedi. "Bakanlığın el koyduğu kitaplar arasında -babam söyledi- insanın gözlerini yakan biri vardı. Ve Bir Büyücünün Soneleri'ni okuyan herkes hayatının geri kalanında kafiyeli konuşuyordu. Ve Bath'taki yaşlı bir cadının asla okumayı bırakamadığmız bir kitabı vardı. Burnun kitabın içinde, her şeyi tek elle yapmaya çalışarak öyle dolaşıp duruyordun. Ve..." “Tamam, tamam, ne demek istediğini anlıyorum." Küçük kitap, ne idüğü belirsiz ve sırılsıklam, yerde duruyordu. Harry, "Eh, bakmazsak nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz," dedi ve Ron'a şaşırtmaca verip kitabı yerden aldı. Alır almaz da bir günce olduğunu gördü, kapağındaki soluk tarihten elli yıllık olduğunu anladı. Hevesle açtı. Birinci sayfada mürekkeple yazılmış ve bulaşmış “T. M. Riddle" adı zar zor okunuyordu. İhtiyatla yaklaşıp Harry’nin omzundan bakan Ron, "Hey, bir dakika," dedi. "Ben bu adı biliyorum... T. M. Riddle elli yıl önce okula yaptığı özel hizmetler için ödül aldı." Harry şaşkınlıkla, "Nereden biliyorsun?" diye sordu. "Çünkü cezadayken Flich bana onun şildini elli kez parlattırdı da, onun için biliyorum," dedi Ron, küskün küskün. "Üzerine sümüklüböcek çıkardığım ödül oydu. Eğer sen de bir ismin üzerinden bir saat sümük silmiş olsan, sen de hatırlardın." Harry ıslak sayfalan birbirinden ayırdı. Tamamen boştular. Hiçbirinde en ufak bir yazı izi yoktu, hatta "Mabel Teyze'nin doğum günü" ya da "üç buçukta dişçi" gibi notlar bile. Hayal kırıldığına uğrayarak, "Hiç yazmamış," dedi. Ron merakla, "Acaba niye birisi onu tuvalete attı?" diye sordu. Harry kitabın arka kapağını çevirince, Vauxhall Yolu, Londra'daki bir gazete bayiinin basılı adını gördü. Düşünceli düşünceli, "Muggle anu babadan doğmuş olmalı," dedi, "Vauxhall Yolu'ndar. günce satın almış olduğuna göre..." Ron, "Eh, sana pek faydası yok," dedi. Sesini alçalttı. "Myrtle'ın burnundan geçirebilirsen, elli puan." Ama Harry günceyi cebine koydu. Hermione hastane kanadını bıyıklan dökülmüş, kuyruksuz ve tüysüz olarak, şubat başında terk etti. Gryffindor Kulesi'ne döndüğü ilk akşam Harry ona T. M. Riddle'ın güncesini göstererek, nasıl bulduklarını anlattı. Hermione coşkuyla, "Ah, gizli güçleri olabilir," dedi. Günceyi eline alıp yakından baktı. Ron, "Eğer varsa, doğrusu iyi saklıyor," dedi. "Belki de utangaçtır. Niye atmadığını bilmiyorum, Harry." "Keşke başkasının onu niye atmak istediğini bilseydim. Ayrıca, Riddle'ın nasıl olup da Hogwarts'a özel hizmetleri nedeniyle ödül aldığını da bilmek isterdim." "Her şey olabilir," dedi Ron. "Belki otuz tane S.B.D. almıştır ya da bir hocayı dev mürekkep balığından kurtarmıştır. Belki Myrtie'ı o öldürdü, ki bu da herkese iyilik sayılır..." Ama Harry, Hermione'nin dikkatli bakışlarından, onun da kendisiyle aynı şeyi düşündüğünü anlamıştı. "Ne?" dedi Ron, bir birine, bir ötekine bakarak. "Eh, Sırlar Odası elli yıl önce açılmış, değil mi?" dedi Harry. "Malfoy öyle dedi..." "Eveet..." dedi Ron yavaşça. Hermione günceye heyecanla vurdu. "Ve bu günce de elli yıllık." "Eee?" "Of, Ron, uyan artık," diye tersledi Hermione. "Oda'yı son kez açan kişinin elli yıl önce okuldan uzaklaştırıldığını biliyoruz. T. M. Riddle'ın elli yıl önce özel hizmet ödülü aldığını biliyoruz. Eh, ya Riddle ödülünü Slytherin'in vârisini yakaladığı için aldıysa? Güncesi belki de bize her şeyi anlatır: Oda nerde, nasıl açılır ve orada ne tür bir yaratık yaşar gibi. Bu seferki saldırıların arkasında olan kişi de bu güncenin etrafta dolaşmasını istemez, değil mi?" "Çok parlak bir teori, Hermione” dedi Ron. "Sadece ufacık bir kusuru var. Bu güncede hiçbir şey yazılı değil" Ama Hermione asasını çantasından çıkartıyordu. "Görünmez mürekkep olabilir!" diye fısıldadı. Günceye üç kere vurdu. "Aparecium!" Hiçbir şey olmadı. Yılmayan Hermione elini çantasına soktu ve parlak kırmızı bir silgiye benzer bir şey çıkardı. "Bu bir İfşaatçı," dedi. "Diagon Yolu'ndan aldım." "l Ocak"ın üstüne sıkı sıkı bastırıp sildi. Hiçbir şey olmadı. "Diyorum size, orda bulunacak bir şey yok," dedi Ron. "Riddle'a Noel'de günce hediye etmişler, ama yazma zahmetine katlanmamış." odasına gitti. Yanında meseleyle ilgilenen Hermione ve hiç ikna olamamış Ron da vardı. Onlara bu ödül odasını ona hayat boyu yetecek kadar gördüğünü söylemişti. Riddle'ın cilalı altın şildi köşedeki bir camlı dolaba tıkıştırılmıştı. Üzerinde ona niye verildiğinin ayrıntıları yazmıyordu ("İsabet, yoksa daha büyük olurdu, ben de hâlâ onu parlatıyor olurdum," dedi Ron). Gene de, eski bir Sihir Liyakatı'nın üstünde, bir de eski Öğrenciler Başkanları listesinde adını buldular.' Ron tiksintiyle burnunu buruşturarak, "Percy gibi biri olsa gerek," dedi. "Sınıf Başkanı, Öğrenciler Başkanı - herhalde bütün derslerde birincidir." Hermione, "Bunu kötü bir şeymiş gibi söylüyorsun, Ron," dedi, biraz incinmiş bir sesle. Harry kendi kendine bile Riddle'ın güncesini niye atmadığını açıklayamıyordu. Aslında mesele şuydu: Güncenin boş olduğunu bildiği halde, dalgın dalgın eline alıp sayfalarını karıştırıyordu boyuna, sanki bitirmek istediği bir hikâyeymiş gibi. Ve Harry, T. M. Riddle adını daha önce hiç duymadığından emin olduğu halde, ona sanki kendisi için bir anlam taşıyormuş gibi geliyordu. Sanki Riddle çok küçükken sahip olduğu, yarı yarıya unutulmuş bir arkadaşmış gibi. Ne var ki, bu saçmaydı. Hogwarts'tan önce hiç arkadaşı olmamıştı. Dudley bunun çaresine bakmıştı. Harry gene de Riddle hakkında bir şeyler daha öğrenmeye kararlıydı. Bu yüzden de ertesi gün şafak vakti, Riddle'ın özel ödülünü incelemek için ödül odasına gidecekti. Güneş artık gene Hogwarts üzerinde hafiften parlamaya başlamıştı. Şatonun içinde de moral yükselmişti. Justin ve Neredeyse Kafasız Nick'e yapılan saldırılan yenileri izlememişti. Madam Pomfrey memnuniyetle, Adamotları'nın daha kaprisli olduklarını, sır sakladıklarını bildirmişti. Bu ise onların hızla çocukluk çağını geride bıraktıklarını gösteriyordu. Harry bir öğleden sonra onun Filch'e şefkatle, "Ergenlik sivilceleri kaybolur kaybolmaz, yeniden saksıya dikilmeye hazır olacaklar," dediğini duydu. "Ondan sonra da onları kesip kaynatmak için fazla beklemek gerekmez. Göz açıp kapayana kadar Mrs Norris'ine kavuşacaksın." Harry, belki de Slytherin'in vârisi cesaretini kaybetmiştir diye düşünüyordu. Bütün okul böylesine uyanık ve kuşkucuyken, Sırlar Odası'nı açmak gittikçe daha rizikolu bir hal alıyor olmalıydı. Belki de canavar, her neyse, şimdiden elli yıl daha kış uykusuna yatmaya hazırlanıyordu... Hufflepuff tan Ernie Macmillan ise, bu neşeli bakış açısını benimsememişti. Hâlâ suçlunun Harry olduğundan, Düello Kulübü'nde "kendini ele verdiğinden" emindi. Peeves'in de pek yardımı olmuyordu doğrusu. Kalabalık koridorlarda birden ortaya çıkıp, "Ah Potter, seni katır..."ı söylüyordu. Şimdi şarkının yanına bir de dans numarası katmıştı. Gilderoy Lockhart ise, saldırılan durduranın kendisi olduğunu düşünüyor gibiydi. Harry onun, Gryffindorlar Biçim Değiştirme dersi için sıraya girerken, Profesör McGonagall'la konuşmasını duymuştu. Parmağıyla burnuna bilmiş bilmiş vurup göz kırparak, "Artık herhangi bir sorun çıkacağını sanmıyorum, Minerva," demişti. "Sanırım Oda bu sefer bütün bütün kilitlendi. Suçlu onu yakalamamın an meselesi olduğunu anlamıştır. Ben onlara kendimi iyice göstermeden şimdi durmak akıllıca bir şey. "Biliyor musun, okulun aslında moral yükseltecek bir şeye ihtiyacı var. Geçen sömestrin anılarını yıkayıp atacak bir şey! Şimdilik başka bir şey söylemiyorum ama, sanırım tam da yapılacak şeyi biliyorum..." Burnuna bir kez daha dokunup gitmişti. Lockhart’ın moral yükseltici konusundaki fikri, on dört Şubat günü kahvaltıda anlaşıldı. Harry bir önceki gece geç saatlere kadar süren bir Quidditch antrenmanı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı, Büyük Salon'a telaşla indiğinde biraz gecikmişti. Bir an, yanlış kapıdan girdiğini düşündü. Duvarlar büyük, cırtlak pembe çiçeklerle kaplıydı. Daha da beteri, açık mavi tavandan kalp biçiminde konfetiler yağıyordu. Harry, Ron'un kusmak üzereymiş gibi oturduğu, Hermione'nin de kıkırdayıp durduğu Gryffindor masasına gitti. Yerine oturup, pasürmasındaki konfetileri süpürürken, "Neler oluyor?" diye sordu onlara. Besbelli konuşamayacak kadar iğrenmiş olan Ron, parmağıyla öğretmenler masasını gösterdi. Dekorasyona uygun cırtlak pembe bir cüppe giymiş olan Lockhart eliyle susmalarını işaret etti. İki yanındaki öğretmenlerin yuzleri taş gibiydi. Harry oturduğu yerden Profesör McGonagali'ın yanağında bir kasın seğirdiğini görebiliyordu. Snape'in ise, birisi ona az önce zorla bir koca sürahi İskeBüy içirmiş gibi bir hali vardı. Lockhart, "Mutlu Sevgililer Günleri!" diye bağırdı. "Ve şimdiye kadar bana kart göndermiş olan kırk altı kişiye teşekkür etmek istiyorum! Evet, hepinize bu küçük sürprizi hazırlayayım dedim - üstelik hepsi bu kadar da değil!" Lockhart ellerini çırptı, Giriş Salonu'nun kapılarından içeri bir düzine somurtkan cüce girdi. Üstelik de öyle sıradan cüceler değil. Lockhart hepsine altın kanatlar taktırmıştı, ellerinde arplar vardı. Lockhart, ağzı kulaklarında, "Benim dost canlısı, kart taşıyıcı aşk meleklerim!" dedi. "Bugün okulda dolaşıp Sevgililer Günü mesajlarınızı dağıtacaklar! Eğlence burada da bitmiyor! Eminim ki meslektaşlarım da bu olayın havasına girmek isteyeceklerdir! Neden Profesör Snape'ten size Aşk İksiri yapmayı öğretmesini istemeyesiniz ki? Hem aklımdayken, Profesör Flitwick Gönül Çelen Sihirler konusunda tanıdığım herhangi bir büyücüden fazlasını biliyor, sinsi ihtiyar köpek!" Profesör Flitwick yüzünü ellerine gömdü. Snape sanki ondan Aşk İksiri isteyecek ilk kişiye zorla zehir yedirecekmiş gibi duruyordu. İlk dersleri için Büyük Salon'dan çıkarlarken, Ron, "N'olur, Hermione, bana o kırk altı kişiden biri olmadığını söyle," dedi. Hermione birden çantasında harıl harıl ders programını aramaya koyuldu ve Ron'a cevap vermedi. Cüceler bütün gün boyu sınıflara dalarak, hocaların kızmasına aldırmadan Sevgililer Günü mesajları taşıdılar. Akşamüstüne doğru ise, Gryffindor'lar Muska dersine gitmek için merdiveni çıkarlarken, birisi Harry'ye yetişti. Özellikle korkunç suratlı bir cüce, Harry’nin yanına gelmek için insanları dirsekleyerek, "Lo, sen! Harry Potter!" diye bağırdı. Sıra olmuş ve aralarında Ginny Weasley'nin de bulunduğu birinci sınıfların gözü önünde bir Sevgililer Günü mesajı alacağını düşününce her yanını ateş basan Harry kaçmaya çalıştı. Ama cüce, insanların incik kemiklerini tekmeleyerek kalabalığın arasından hızla geçti ve daha iki adım atmadan ona yetişti. Arpının telini tehditkâr bir şekilde tınlatarak, "Şahsen Harry Potter'a verilecek müzikli bir mesajım var," dedi. Harry kaçmaya çalışarak, "Burda değil" diye fısıldadı. "Kıpırdama!" diye homurdandı cüce, Harry'nin çantasından yakalayıp onu geri çekti. Harry çantasına sarılarak, "Bırak beni!" diye hırladı. Çantası gürültülü bir yırtılışla ikiye ayrıldı. Kitapları, asası, parşömeni ve tüy kalemi yere döküldü, mürekkep şişesi de hepsinin üstüne. Cüce şarkı söylemeye başlamadan önce hepsini toplamak isteyen Harry, yerlerde sürünerek koridorda yolun tıkanmasına yol açtı. Draco Malfoy'un soğuk sesi, kelimeleri uzata uzata, "Neler oluyor burda?" diye sordu. Harry her şeyi hummaya kapılmış gibi yırtık çantasına tıkmaya başladı, Malfoy müzikli Sevgililer Günü mesajını duymadan önce kaçmak için çaresizce çırpınıyordu. Bir başka aşina ses, "Bu hengâme de neyin nesi?" diye sordu; Percy Weasley gelmişti. Aklı başından giden Harry bir koşu kopanp gide yim dedi, ama cüce dizlerine yapıştığı gibi onu yere yıktı. Harry’nin ayak bileklerine oturup, 'Tamam," dedi. "İşte şarkılı Sevgililer Günü mesajın: "Taze kurbağa turşusu yeşilidir gözleri, Saçları simsiyah, tıpkı karatahta gibi. Keşke benim olabilseydi, öyle harika ki, Ne kahraman, Karanlık Lord'u alt etti." Harry oracıkta buharlaşabilmek için Gringotts'taki bütün altını bağışlayabilirdi. Herkesle birlikte yiğitçe gülmeye çalışarak ayağa kalktı. Ayakları cücenin ağırlığından uyuşmuştu. Percy Weasley de, bazılarının gülmekten gözlerinden yaşlar geldiği kalabalığı dağıtmak için elinden geleni yaptı. "Hadi gidin, hadi gidin, zil çalah beş dakika oldu, sınıflarınıza, hadi," dedi, daha küçük öğrencileri kış kış edip uzaklaştırarak. "Ve sen de, Malfoy." Harry oraya bakınca Malfoy’un eğilip yerden bir şey kaptığını gördü. Malfoy, pis pis sırıtarak aldığı şeyi Crabbe ve Goyle'a gösterdi. Harry onun Riddle'ın güncesini aldığını anladı. Sakin sakin, "Onu geri ver," dedi. Kapaktaki yılı fark etmediği anlaşılan ve bunu Harry’nin kendi güncesi sanan Malfoy, "Doğrusu merak ediyorum, acaba Potter buraya ne yazmış?" dedi Bakanlar birden sustu. Ginny dehşet içinde bir günceye, bir Harry’e bakıyordu. Percy sertçe, "Ver onu, Malfoy," dedi. Malfoy günceyi alay edercesine Harry’e doğru sallayarak, "Bir bakayım da öyle," dedi. Percy tam, "Sınıf Başkanı olarak..." diye lafa başla-mıştı ki, Harry’nin tepesinin tası attı. Asasını çıkartarak, "Expelliarmus!" diye bağırdı ve tıpkı Snape'in Lockhartı silahsızlandırması gibi Malfoy da güncenin ellerinden havaya fırladığını gördü. Ağzı kulaklarında sırıtan Ron, günceyi yakaladı. Percy yüksek sesle, "Harry!" dedi. "Koridorlarda sihir yok. Bunu bildirmek zorundayım, biliyorsun!" Ama Harry aldırmıyordu bile, Malfoy'a haddini bildirmişti, bu da her gün Gryffindor'dan beş puan indirilmesine değerdi. Malfoy fena halde kızmışa benziyordu ve Ginny sınıfına girmek için yanından geçtikten sonra kin dolu bir sesle arkasından bağırdı: "Bence Potter senin Sevgililer Günü mesajını beğenmedi!" Ginny yüzünü elleriyle kapatıp sınıfa koştu. Ron dişlerini göstererek asasını çıkardı, ama Harry onu uzaklaştırdı. Ron'un Muska dersinin tamamını geğirip sümüklüböcek çıkararak geçirmesi gerekmezdi. Harry, Riddle'ın güncesinde bir acayiplik olduğunu ancak Profesör Flitwick'in dersine girdikleri zaman fark etti. Bütün diğer kitaplan kıpkırmızı mürekkebe bulanmıştı. Ancak günce, üzerine mürekkep şişesi dökülmeden önce olduğu kadar temizdi. Bunu Ron'a anlatmaya çalışta, ama Ron'un başı yeniden asasıyla derde girmişti. Ucundan büyük mor kabarcıklar çıkıyordu çünkü, bu yüzden de başka bir şeyle ilgilenmiyordu. Harry o gece yatakhanesindeki herkesten önce yatmaya gitti. Biraz Fred ve George'un bir kez daha "Taze kurbağa turşusu yeşilidir gözleri"m söylemelerine tahammül edebileceğini sanmadığı için, biraz da Riddle'ın güncesini yeniden incelemek istediği için. Oysa Ron'un, vaktini ziyan ettiğini düşüneceğini biliyordu. Harry dört direkli yatağına oturup, hiçbirinde tek bir kırmızı mürekkep lekesi olmayan boş sayfalan çevirdi. Sonra yatağının yanındaki komodinden yeni bir şişe çıkardı, tüy kalemini içine batırdı ve güncenin birinci sayfasına mürekkep damlattı. Mürekkep bir saniye kadar kâğıdın üzerinde parladı ve sonra, sanki sayfanın içine emiliyormuş gibi, yok oldu. Heyecanlanan Harry, tüy kalemini yeniden mürekkebe batırdı ve, "Benim adım Harry Potter," diye yazdı. Kelimeler bir an için sayfada panldayıp, hiçbir iz bırakmadan kayboldular. Sonra, nihayet, bir şeyler oldu. Sayfanın içinden, Harry'nin kendi mürekkebiyle yazılmış, ama onun asla yazmadığı kelimeler gerisin geri geldi. "Merhaba, Harry Potter. Benim adım Tom Riddle. Güncemi nasıl ele geçirdin?" Bu kelimeler de silinip gitti ama, Harry cevabı yazmaya başlamadan önce değil. "Birisi onu bir tuvalete atıp sifonu çekmeye kalktı." Merakla Riddle'ın cevabını bekledi. "Neyse ki anılarımı mürekkepten daha kalıcı bir şekilde kaydetmişim. Ama bu güncenin okunmasını istemeyenler olacağını biliyordum hep." "Ne demek istiyorsun?" diye karaladı Harry, heyecandan kâğıda mürekkep damlatarak. "Demek istiyorum ki, bu güncede korkunç şeylerin anıları var. Hasır altı edilen şeyler. Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda olan şeyler." Harry çabucak, "Şimdi ben de ordayım," diye yazdı. "Hogwarts'tayım ve korkunç şeyler oluyor. Sırlar Odası hakkında bir şey biliyor musun?" Kalbi gümbür gümbür çarpıyordu. Riddle'ın cevabı hemen geldi ve sanki bütün bildiklerini anlatmak istiyormuş gibi, yazısı daha özensiz bir hal aldı. "Elbette Sırlar Odası'nı biliyorum. Benim dönemimde bize bunun bir efsane olduğunu, var olmadığını söylerlerdi. Ama bu bir yalandı. Ben beşinci sınıftayken Oda açıldı ve canavar birkaç öğrenciye saldırdı, sonunda birini öldürdü. Oda'yı açan kişiyi yakaladım, okuldan atıldı. Ama Müdür Profesör Dippet, Hogwarts'ta böyle bir şey olmasından utanç duyduğu için, gerçeği söylememi yasakladı. Kızın tuhaf bir kazada öldüğü hikayesi yayıldı. Bana zahmetlerim için güzel, parlak, oymalı bir ödül verdiler ve ağzımı kapalı tutayım diye uyardılar. Ama gene olabileceğini biliyorum. Canavar yaşıyordu ve onu serbest bırakma gücüne sahip olan kişi de hapiste değildi." Harry cevap yazma telaşıyla az daha mürekkep şişesini deviriyordu. "Şimdi gene oluyor. Üç saldırı oldu, kimse de arkalarında kimin olduğunu bilmiyor. Geçen seferki kimdi?" Riddle'ın cevabı geldi: "istersen sana gösterebilirim. Benim sözüme güvenmek zorunda değilsin. Seni onu yakaladığım geceki hafızamın içine alabilirim." Harry’nin tüy kalemi güncenin üstünde, havada kalakaldı. Riddle ne demek istiyordu? İnsan nasıl başka birinin hafızasının içine alınabilirdi? Endişeyle, kararmakta olan yatakhanenin kapısına baktı. Geriye, günceye baktığında yeni kelimelerin oluştuğunu gördü. "Sana göstereyim." Harry bir saniyeden kısa süre durdu, sonra bir kelime yazdı. "Tamam." Güncenin yapraklan şiddetli bir rüzgâra yakalanmış gibi çevrilmeye başladı, haziran ayının ortasında durdu. Ağzı açık bakan Harry, on üç Haziran'ın küçük karesinin minicik bir televizyon ekranına dönüştüğünü gördü. Elleri hafifçe titreyerek, gözünü küçük pencereye dayamak için kitabı kaldırdı ve daha ne olduğunu anlayamadan, öne doğru eğildi. Pencere genişliyordu, bedeninin yatağını terk ettiğini hissetti. Sayfadaki açıklıktan bir renk ve gölge anaforuna doğru tepe üstü daldı. Ayaklarının yere vurduğunu hissetti ve çevresindeki flu şekiller birden netleşirken, titreyerek orda durdu. Nerede olduğunu hemen anladı. Uyuyan portrelerin bulunduğu bu daire şeklindeki oda Dumbledore'un odasıydı - ama masada oturan Dumbledore değildi. Birkaç tutam beyaz saç dışında kelleşmiş, porsumuş, zayıf bir büyücü mum ışığında bir mektup okuyordu. Harry bu adamı daha önce hiç görmemişti. Titrek bir şekilde, "Özür dilerim," dedi. "Böyle içeri dalmak istemezdim, ama... Ama büyücü bakmadı. Biraz kaşlarını çalarak okumayı sürdürdü. Harry masaya biraz daha yaklaştı ve kekeledi: "Şey - gitsem iyi olur, değil mı?" Büyücü gene de ona aldırmadı. Hatta onu duymamış gibi görünüyordu. Sağır olabileceğini düşünen Harry sesini yükseltti. "Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim, şimdi gidiyorum," dedi, yarı yarıya bağırarak. Büyücü içini çekerek mektubu katladı, ayağa kalktı, Harry'ye hiç bakmaksızın yanından geçti, penceresindeki perdeleri çekmeye gitti. Pencerenin dışındaki gökyüzü yakut kırmızısıydı; günbatımıydı anlaşılan. Büyücü yeniden masasına döndü, oturdu ve kapıyı kollayarak başparmaklarını döndürdü. Harry odayı gözden geçirdi. Anka kuşu Fawkes yoktu, pırpır eden gümüş aletler yoktu. T. M. Riddle'in bildiği haliyle Hogwarts'tı, yanı l\ı t .ı ı. Iv.ı ını-yücü de o zamanki Müdür'dü, PUMİ-!•• • -;.'. dişi, Harry ise, bir hortlaktan başka l •• 50 yıl öncesinin insanlarına gorünmüyordu. Odanın kapısı vuruldu. Yaşlı büyücü mecalsiz bir sesle, "t. ; 1.1/' dedi. On altı yaşlarında bir oğlan ic'-rı ",n ip ucu sivri kasım çıkardı. Göğsünde gümür bir sınıf Başkanı rozeti parlıyordu. Harry'den çok daha uzundu, ama r: bi kapkara sat. l ivdi "Ah, Riddle," dedi Müdür. "Beni görmek mi istediniz, Profesör Dippet?" dedi Riddle; endişeli görünüyordu. "Otur," dedi Dippet. "Az önce, bana gönderdiğin mektubu okuyordum." "Ah," dedi Riddle. Oturdu, ellerini sıkı sıkı birbirine kavuşturdu. "Sevgili oğlum," dedi Dippet şefkatle. "Yazın senin okulda kalmana izin veremem. Tatilde eve gitmek istersin tabii, değil mi?" Ridle hemen “Hayır," dedi. Hogwarts’da kalmayı tercih ederim, oraya... o şeye... dönmektense... Dippet merakla, "Sanırım tatillerde bir Muggle yetimhanesinde kalıyorsun, değil mi?" diye sordu. "Evet, efendim," dedi Riddle, biraz kızararak. "Muggle ana babadan mısın?" "Yarım kan, efendim," dedi Riddle. "Muggle baba,cadı anne." "Ve annenle babanın ikisi de..." "Annem ben doğduktan kısa süre sonra ölmüş, efendim. Ancak benim adımı koyacak kadar yaşadığını söylediler yetimhanede: Tom, babamın adı diye, Marvoldo da büyükbabamın." Dippet halden anlar bir şekilde dilini şaklattı. "Mesele şu ki, Tom," diye içini çekti, "senin için özel düzenlemeler yapılabilirdi, ama şimdiki durumda..." "Yani bu saldırılardan sonra mı demek istiyorsunuz, efendim?" diye sordu Riddle. Harry'nin yüreği yerinden oynadı, bir şey kaçırırsam diye daha da sokuldu. "Tam da onu demek istiyorum," dedi Müdür. "Sevgili oğlum, sömestr sona erince senin şatoda kalmana izin vermemin ne kadar aptalca olduğunu anlamalısın. Hele son trajedinin ışığında... o zavallı kızcağızın ölümü... Yetimhanende çok daha güvencede olursun. Aslında Sihir Bakanlığı şu sıralarda okulu kapatmaktan söz ediyor. Bütün bu nahoş olayların... şey... kaynağını saptamada bir adım atmış değiliz..." Riddle'ın gözleri bürünmüştü. "Efendim - ya o kişi yakalanırsa... Her şey sona ererse..." "Ne demek istiyorsun'" diye sordu Dippet, sesinde bir ciklemeyle, iskemlesinde doğrularak. "Riddle, bu saldırılar konusunda bir şey bildiğini mi ima ediyorsun?" Riddle hemen, "Hayır efendim," dedi. Ama Harry bu "hayır"ir. kendisinin Dumbledore'a söylediği "hayır" gibi bir cevap olduğundan emindi... Dippet, biraz hayal kırıklığına uğramış görünerek gene geriye yaslandı. "Gidebilirsin, Tom..." Riddle iskemlesinden kaydı ve sert adımlarla odadan dışarı çıktı. Harry onu izledi. Döne döne inen hareketli merdivenden indiler, karanlıklaşan koridordaki çirkin hayvanın yanında merdiveni terk ettiler. Riddle durdu, Harry de durup onu gözledi. Harry, Riddle'in ciddi ciddi düşündüğünü görebiliyordu. Dudağını ısırıyordu, alnı kırışmıştı. Sonra birden bir karara varmış gibi, hızla uzaklaştı. Harry de sessizce onun arkasından gitti. Giriş Salonu'na varana kadar kimseyi görmediler. Orada uzun, kumral saçlarını serbest bırakmış, kumral sakallı, uzun boylu bir büyücü mermer merdivenden Riddle'a seslenene kadar başka kimseye rastlamadılar. "Bu geç saatte buralarda niye dolaşıyorsun, Tom?" Harry, ağzı açık, büyücüye bakakaldı. Karşısındaki, elli yıl daha genç bir Dumbledore'dan başkası değildi. Riddle, "Müdürü görmem gerekti, efendim," dedi. Dumbledore, Riddle'a, Harry'nin o kadar iyi tanıdığı, insanın içine işleyen bakışla bakarak, "Eh, hadi, yatağa koş bakalım," dedi. "Bugünlerde koridorlarda dolaşmamak en iyisi. Biliyorsun..." Derin derin içini çekti, Riddle'a iyi geceler diledi ve gitti. Riddle onun gözden uzaklaşmasını izledi ve sonra, peşinde Harry'yle, hızla taş basamaklardan aşağı, zindanlara indi. Ama Harry, Riddle'ın onu saklı bir geçide ya da gizli bir tünele değil de, Snape'le İksir dersi yaptıkları zindana götürdüğünü görünce hayal kırıklığına uğradı. Meşaleler doğru dürüst yakılmamıştı, Riddle kapıyı iyice itti. Artık Harry sadece kapının yanında hiç kıpırdamadan durup dışardaki geçidi gözleyen Riddle'ı görebiliyordu. Harry'ye sanki orada bir saat durmuşlar gibi geldi. Bütün görebildiği, kapıda durmuş, aralıktan bakan, heykel gibi bekleyen Riddle'ın siluetiydi. Ve tam Harry'nin artık hiçbir beklentisi kalmayıp gerginliği ortadan kalkmışken ve keşke bugüne dönsem diye düşünürken, kapının arkasında bir şeyin hareket ettiğini duydu. Birisi geçitte ses çıkarmadan gidiyordu. Her kimse, Riddle ile ikisinin saklandıkları zindanın yanından geçtiğim duydu. Gölge gibi sessiz Riddle, kapıdan dışan süzüldü ve onu izledi. Kendi sesinin duyulmadığını unutan Harry de, parmaklarının ucunda onun arkasından yürüdü. Belki beş dakika ayak seslerini izlediler. Ta ki Riddle, başı yeni seslerin yönünde eğilmiş, birden durana kadar. Harry bir kapının gıcırdayarak açıldığını, sonra da birisinin boğuk bir fısıltıyla konuştuğunu duydu. "Gel hadi... seni burdan çıkarmamız gerek... gel bakayım... kutuya..." Bu sesin aşina bir yanı vardı. Riddle birden bir zıplayışta köşeyi döndü. Harry de arkası sıra ilerledi. Açık bir kapının önünde, yanında çok büyük bir kutuyla çömelmiş dev gibi bir çocuğun siluetini görebiliyordu. Riddle sertçe, "İyi akşamlar, Rubeus," dedi. Çocuk kapıyı çarpıp kapattı ve ayağa kalktı. "Burda n'apıyorsun, Tom?" Riddle daha da yaklaştı. "Her şey bitti," dedi. "Seni ele vermek zorundayım, Rubeus. Saldırılar durmazsa Hogwarts'ı kapatmaktan söz ediyorlar." "Sen ne diy..." "Kimseyi öldürmeye niyetin olduğunu sanmıyorum. Ama canavarlardan iyi ev hayvanı olmaz. Sanırım bacakları açılsın diye çıkardın ama..." İriyarı çocuk, geri geri kapalı kapıya doğru giderek, "O kimseyi öldürmedi, asla!" ded . Harry arkasından doğru garip bir hışırdamayla birlikte, klik klik sesini duyabiliyordu. Daha da yaklaşan Riddle, "Hadi Rubeus," dedi. "Ölen kızın annesiyle babası yarın buraya gelecek. Hogwarts'ın hiç değilse onları, kızların öldürenin imha edildiği konusunda temin etmesi lazın " Çocuk, "O değildi!" diye kükredi, sesi karanlık geçitte yankılanıyordu. "O yapmaz! Asla yapmaz!" Riddle asasını çıkararak, "Kenara çekil," dedi. Asanın büyüsü, koridoru birden alev li bir ışıkla aydınlattı. İriyarı çocuğun arkasındaki kap1 öyle bir güçle açıldı ki, onu karşıdaki duvara çarptı. Ve içerden Harry'ye kimsenin duymadığı, ama sanki kendisinin duyduğu uzun, acı bir çığlık attıran bir şey çıktı. Muazzam, alçak, kıllı bir beden ve bir kalın bacaklar karmaşası; birçok gözün pırıltısı ve bir çift ustura gibi keskin kıskaç - Riddle yeniden asasını kaldırdı, ama çok geç kalmıştı. O şey onu çarpıp düşürdü ve koridordan aşağı son hızla uzaklaştı. Riddle zorlukla ayağa kalktı, arkasından baktı, asasını kaldırdı, ama o devasa çocuk Riddle'ın üstüne atladı, asasını aldı ve, "HAAAYIIIR!" diye bağırarak onu yeniden yere yapıştırdı. Her şey fini fırıl döndü, karanlık mutlak bir hal aldı, Harry düştüğünü hissetti ve şiddetli bir darbe de, kollan bacakları dört bir yana açılmış olarak, Gryffindor yatakhanesindeki dört direkli yatağına indi. Riddle'ın güncesi karnının üstünde duruyordu. Daha soluğuna kavuşamadan yatakhane kapısı açıldı ve Ron içeri girdi. "Demek burdasın," dedi. Harry doğrulup oturdu. Terliyor ve titriyordu. Ron kaygıyla ona bakarak, "Neyin var?" diye sordu. "Hagrid'di, Ron. Elli yıl önce Sırlar Odası'nı Hagrid açtı." |
|
|
|
#32 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Cornelius Fudge Harry, Ron ve Hermione, Hagrid'in büyük ve korkunç yaratıklara karşı talihsiz bir sevgi beslediğini zaten biliyorlardı. Onların Hogwarts'taki ilk yılları sırasında, küçük ahşap evinde bir ejderha yetiştirmeye çalışmıştı. "Fluffy" ismini verdiği üç başlı dev köpek de unutulacak cinsten değildi hani. Ve Harry, eğer çocukken şatonun içinde bir yerde bir canavarın saklandığını öğrenmişse, Hagrid'in onu görebilmek için elinden geleni ardına koymayacağından emindi. Büyük olasılıkla canavarın bunca zamandır kapatılmış olmasından utanç duymuş ve onun çok sayıdaki bacaklarını biraz açmaya hakkı olduğunu düşünmüştü; Harry on üç yaşındaki Hagrid'i canavara tasma takmaya çalışırken hayal edebiliyordu. Öte yandan Hagrid'in kimseyi öldürmek istemeyeceğinden de bir o kadar emindi. Harrv neredeyse keşke Riddle'ın güncesini nasıl çalıştıracağımı keşfetmemiş olsam diyecekti. Ron ve Hermione ona gordüğünü defalarca anlattırmışlardı. Artık anlatmaktan da, bunun ardından gelen uzun ve dolambaçlı konuşmalardan da usanmıştı. "Riddle yanlış kişiyi yakalamış olabilir," dedi Hermione. "Belki de insanlara saldıran başka bir canavardı..." "Sence burası kaç canavar barındırabilir ki?" diye sordu Ron ruhsuz ruhsuz. "Hagrid'in ihraç edildiğini zaten biliyorduk," dedi Harry perişan halde. "Hagrid atıldıktan sonra saldırılar durmuş olmalı. Yoksa Riddle ödülünü alamazdı." Ron başka bir yaklaşım denedi. "Riddle gerçekten de Percy'ye benziyor. Kim ona Hagrid'i ispiyonla dedi ki?" "Ama canavar birini öldürmüştü, Ron," dedi Hermione. "Ve Hogwarts kapatılırsa, Riddle bir Muggle yetimhanesine dönecekti," dedi Harry. "Burada kalmayı istediği için onu suçlamıyorum..." Ron dudağını ısırdı ve tereddütle konuştu: "Hagrid'e Knockturn Yolu'nda rastlamıştın, değil mi, Harry?" "Et Yiyen Sümüklüböcek Kovucusu alıyordu," diye cevap verdi Harry çabucak. Üçü de sustu. Uzun bir sessizliğin ardından, Hermione tereddütlü bir sesle en zor soruyu dile getirdi: "Sizce gidip Hagrid'e işin aslını sormalı mıyız?" "İşte bu, şenlikli bir ziyaret olurdu," dedi Ron. "Merhaba, Hagrid, söylesene, son zamanlarda şatoya çılgın ve kıllı bir şey saldın mı?" Sonunda, bir saldırı daha olana dek Hagrid'e bir şey söylememeye karar verdiler. Günler geçti. Bedensiz sesten gık çıkmayınca, Hagrid’e neden okuldan atıldığı konusunu açmanın hiçbir zaman gerekmeyeceğine dair umutları arttı. Justin ve Neredeyse Kafazıs Nick taşlaşalı beri neredeyse dört ay geçmişti ve hemen hemen herkes, saldırgan her kimse artık sonsuza dek emekliye ayrıldığını düşünüyordu. Peeves nihayet "Ah Potter, seni katır" şarkısından sıkılmıştı. Bir gün Bitkibilim dersinde Ernie Macmillan gayet kibar bir şekilde Harry'den sıçrayan şapkalı mantar kovasını uzatmasını rica etmişti. Marttaysa birçok Adamotu, Üç Numaralı Sera'da gürültülü ve velveleli bir parti yaptı. Profesör Sprout buna çok sevindi. "Birbirlerinin saksılarına doğru hareket etmeye başladıkları zaman, tamamen olgunlaştılar demektir," dedi Harry'ye. "Ondan sonra hastane kanadındaki o zavallıları iyileştirebiliriz." İkinci sınıflara Paskalya tatili sırasında kafa yoracak yeni bir şey çıkmıştı. Üçüncü sınıf için derslerini seçme vakti gelmişti ve en azından Hermione bu konuyu çok ciddiye alıyordu. Ron ve Harry'ye, "Bütün geleceğimizi etkileyebilir bu," dedi. Yeni listeleri inceleyip dersleri işaretliyorlardı. "Ben İksiri bırakmak istiyorum," dedi Harry. "Bırakamıyoruz," dedi Ron, içi kararmış bir halde. "Eski derslerimize devam etmek zorundayız, yoksa ben Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'dan kurtulurdum." "Ama o ders çok önemli!" dedi şok geçiren Hermione. "Lockhart'ın öğrettiği haliyle değil," dedi Ron. "Ondan cinperileri salıvermemem gerektiği dışında hiçbir şey öğrenmedim." Neville Longbottom'a ailesindeki bütün cadılar ve büyücülerden mektup gelmişti. Hepsi de hangi dersleri seçmesi gerektiği konusunda farklı farklı öğütler veriyordu. Neville'cik kafası karışmış ve endişelenmiş halde oturmuş, dili dışarıda, ders listesini okuyor, insanlara Aritmansi'nin Eski Tılsımlar dersinden daha zor görünüp görünmediğini soruyordu. Tıpkı Harry gibi Muggle'ların yanında büyümüş olan Dean Thomas, sonunda gözlerini kapatıp asasını listenin üstünde gezdirmeye ve asanın ucu hangi derse rast gelirse onu seçmeye başladı. Hermione ise kimseden öğüt almadı, ama sonunda bütün derslere yazıldı. Harry, Vernon Enişte ve Petunia Teyze'yle büyücülük kariyerini konuşmaya kalksa ona ne söylerlerdi diye düşünüp kendi kendine acı acı gülümsedi. Gerçi kimsenin ona rehberlik etmediği de söylenemezdi: Percy Weasley tecrübesini paylaşmaya can atıyordu. "Hangi yönde ilerlemek istediğine bağlı, Harry," dedi. "Gelecek üzerine düşünmek için hiçbir zaman çok erken sayılmaz, bu yüzden ben Kehanet'i tavsiye ederim. Herkes Muggle Araştırmaları'nın zayıf bir seçenek olduğunu söylüyor, ama ben şahsen büyücülerin sihirden uzak toplumu iyi kavraması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de onlarla yakın temas halinde çalışıyorsan - babama bak mesela, sürekli Muggle işleriyle uğraşmak zorunda. Ağabeyim Charlie hep açık havayı seven bir tipti, o yüzden Sihirli Yaratıkların Bakımı'nı tercih etti. Güçlü yanlarını öne çıkar, Harry." Ama Harry'nin iyi yaptığına inandığı tek şey Quidditch oynamaktı. Sonunda Ron'un seçtiği derslerin aynılarını seçti, bu derslerde başarısız olursa en azından yanında ona yardım edecek bir dost olur diye düşünüyordu. Gryffindor'un bir dahaki Quidditch maçı Hufflepuff laydı. Wood her gece akşam yemeğinden sonra takım halinde antrenman yapmaları konusunda ısrar ediyordu, bu yüzden Harry, Quidditch ve ödevler dışında pek az şeye vakit bulabiliyordu. Gene de antrenmanlar giderek daha iyi, hiç değilse daha kuru hale geliyordu. Harry cumartesi günkü maçtan önceki akşam süpürgesini bırakmak için yatakhaneye gittiğinde, Gryffindor'un Quidditch Kupası şansının çok yüksek olduğuna inanıyordu. Ne var ki neşesi pek uzun sürmedi. Yatakhaneye çıkan merdivenlerin tepesinde, deliye dönmüş görünen Neville Longbottom'la karşılaştı. "Harry, kim yaptı bilmiyorum. Ama içeride -" Harry'yi korku dolu gözlerle izleyen Neville, kapıyı itip açtı. Harry'nin sandığının içindekiler her tarafa saçılmıştı. Yırtılmış pelerini yerde yatıyordu. Uyku kıyafeti karyolasından çıkarılmış, yatağının yanındaki dolabının çekmeceleri açılıp içindekiler şiltenin üstüne dağıtılmıştı. Harry, ağzı açık halde, İfritlerle Geziler'den koparılmış sayfaların üzerine basarak yatağa yaklaştı. O ve Neville battaniyeleri yeniden yatağın üzerine çekerken, Ron, Dean ve Seamus içeri girdi. Dean yüksek sesle küfretti. "Neler oldu Harry?" "Hiçbir fikrim yok," dedi Harry. Ama Ron Harry'nin cüppelerini inceliyordu. Bütün cepler tersyüz edilmişti. "Biri bir şey arıyormuş. Kayıp bir şey var mı?" Harry bütün eşyalarını alıp sandığının içine atmaya başladı. Lockhart'ın kitaplarının sonuncusunu da koymuştu ki, neyin kayıp olduğunun farkına vardı. Alçak sesle Ron'a, "Riddle'in güncesi gitmiş," dedi. "Ne?" Harry başıyla yatakhane kapısını işaret etti, Ron da peşinden gitti. Telaşla Gryffindor ortak salonuna indiler ve yarı yarıya boş olan salonda tek başına oturmuş, Kolaylaştırılmış Eski Tılsımlar adında bir kitap okuyan Hermione'ye katıldılar. Hermione haberi duyunca donakaldı. "Ama - ancak bir Gryffindor çalmış olabilir - başka kimse parolamızı bilmiyor..." "Kesinlikle," dedi Harry. Ertesi gün kalktıklarında pasparlak bir gün ışığı ve hafif, taze bir meltem vardı. "Şartlar Quidditch için mükemmel!" dedi Wood, hevesli bir şekilde. Gryffindor masasında takımın tabaklarını sahanda yumurtayla dolduruyordu. "Harry, canlan bakalım, doğru dürüst bir kahvaltıya ihtiyacın var. Harry ise kalabalık Gryffindor masasında göz gezdiriyor, Riddle'ın güncesinin yeni sahibinin gözlerinin önünde olup olmadığını merak ediyordu. Hermione hırsızlığı bildirmesi konusunda ısrar etmişti, ama bu fikir Harry'nin hoşuna gitmemişti. Bir öğretmene günce hakkındaki her şeyi anlatması gerekecekti o zaman. Hem kaç kişi Hagrid'in elli yıl önce neden okuldan atıldığını biliyordu ki? Bu konuyu yeniden gündeme getiren kişi olmak istemiyordu. Gidip Quidditch malzemelerini almak için Ron ve Hermione'yle birlikte Büyük Salon'dan ayrılırken, Harry'nin giderek artan endişelerine bir yenisi eklendi. Tam mermer merdivenlere adım atmıştı ki, sesi gene duydu: "Bu defa ölüm... bırak deşeyim... parçalayayım..." Harry bağırdı, Ron'la Hermione korku içinde gerilediler. "Ses!" dedi Harry, omzunun üstünden bakarak. "Gene o sesi duydum - siz duymadınız mı?" Ron hayır anlamında kafasını salladı, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Hermione ise elini alnına vurdu. "Harry, anladım galiba! Kitaplığa gitmem gerek!" Arkasını döndü ve merdivenlerden yukarı doğru koşarak uzaklaştı. "Neyi anlamış?" dedi Harry, dikkati dağılmış bir şekilde. Hâlâ etrafına bakmıyor, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu. "Benden daha çok şey anladığı kesin," dedi Ron, kafasını sallayarak. "İyi de niye kitaplığa gitmesi gerekiyor?" "Çünkü Hermione hep öyle yapar," dedi Ron, omuz silkerek. "Şüphede olduğunda, kitaplığa git." Harry kararsız bir halde,ne yakalamaya çalışarak bekledi, ama arkasındaki büyük Salon'dan insanlar çıkmaya başlamıştı. Yüksek sesle konuşuyorlar, ön kapılardan çıkıp Quidditch sahasına doğru ilerliyorlardı. "Haydi, yürü," dedi Ron. "Saat on bir, maç başlayacak." Harry, Gryffindor Kulesi'ne fırladı, Nimbus İki Bin'ini aldı ve okul arazisinden geçmekte olan kalabalığa katıldı. Ama aklı hâlâ şatoda, bedensiz sesteydi ve soyunma odasında parlak kırmızı cüppesini giyerken içini rahatlatan tek şey, herkesin maçı seyretmek için dışarıda olmasıydı. Takımlar sahaya çıktığında büyük bir alkış koptu. Olıver Wood kale direklerinin etrafında bir ısınma uçuşuna çıktı, Madam Hooch topları serbest bıraktı. Kanarya sarısıyla sahaya çıkan Hufflepufflar ise bir yumak olmuş, taktiklerini son kez gözden geçiriyorlardı. Harry tamsüpürgesine biniyorduki,Profesör McGonagall yarı yürür yarı koşar halde sahaya çıktı. Elinde koca bir megafon vardı. Harry'nin yüreği daraldı. Profesör McGonagall megafonu ağzına götürüp, tıklım tıklım stadyuma, "Maç iptal edilmiştir," diye seslendi. Yuhlar ve bağırışlar yükseldi. Yıkılmış görünen Oliver Wood, sahaya girdi ve süpürgesinden inmeksizin Profesör McGonagall'in yanına koştu. "Ama Profesör!" diye bağırdı. "Oynamak zorundayız... Kupa... Gryffindor..." Profesör McGonagall ona aldırmayarak megafondan seslenmeye devam etti: "Bütün öğrenciler binalarının ortak salonlarına gitsin, orada Bina Sorumluları size gerekli bilgiyi verecek. Elinizi çabuk tutun, lütfen!" Sonra megafonu indirip Harry'yi yanına çağırdı. "Potter, benimle gelsen iyi olur..." Harry bu sefer nasıl olup da Profesör'ün ondan şüphelenmiş olabileceğini merak ederken, Ron'un yakınıp duran kalabalığın arasından sıyrıldığını gördü; onlar şatoya doğru ilerlerken, Ron koşarak yanlarına geldi. Profesör McGonagall, Harry'yi çok şaşırtarak buna itiraz etmedi. "Evet, belki sen de gelmelisin, Weasley." Etraflarındaki öğrenci yığınının bir kısmı maçın iptal edilmesinden dolayı homurdanıyor, diğerleriyse endişeli görünüyordu. Harry ve Ron, Profesör McGonagall'ın peşi sıra okula döndüler ve mermer merdivenleri çıktılar. Ama bu defa kimsenin odasına götürülmüyorlardı. Hastane kanadına yaklaşırlarken, Profesör McGonagall şaşırtıcı derecede yumuşak bir sesle, "Bu sizi biraz sarsabilir," dedi. "Yeni bir saldırı gerçekleşti... yeni bir çifte saldırı." Harry'nin iç organları sanki takla atmıştı. Profesör McGonagall kapıyı açtı, Harry ile Ron içeri girdi. Madam Pomfrey uzun ve kıvırcık saçlı, beşinci sınıf ödentisi bir kızın üzerine eğilmişti. Harry kızı tanıdı: Yanlışlıkla Slytherin ortak salonuna nasıl gideceklerini sordukları Ravenclaw'du bu. Onun yanındaki yataktaysa... "Hermione!" diye inledi Ron. Hermione kıpırtısız bir şekilde yatıyordu. Gözleri açık ve cam gibiydi. "Kitaplığın yakınında bulundular," dedi Profesör McGonagall. "Sanırım ikiniz de bunun hakkında bir şey söyleyecek durumda değilsiniz? Onların yanında, yerde duruyordu..." Elinde küçük, yuvarlak bir ayna vardı. Harry ve Ron başlarını iki yana doğru salladılar. İkisinin de gözleri Hermione'deydi. "Sizinle Gryffindor Kulesi'ne geleyim," dedi Profesör McGonagall üzüntüyle. "Zaten öğrencilere duyuru yapmam gerekecek." "Bütün öğrenciler akşam saat altıda binalarının ortak salonlarına dönecek. Hiçbir öğrenci o saatten sonra yatakhaneden ayrılmayacak. Her derse bir öğretmen eşliğinde gideceksiniz. Hiçbir öğrenci yanında bir öğretmen olmadan tuvalete gitmeyecek. Bundan sonraki bütün Quidditch antrenmanları ve maçları ertelenmiştir. Artık akşam etkinlikleri de yapılmayacak." Ortak salon doluşmuş olan Gryfindorlar Profesör McGonagall'ı sessizce dinledi. Profesör, okuduğu parşömeni katladı ve boğuk bir sesle devam etti: "Nadiren bu kadar üzüntülü olduğumu açıklamama herhalde gerek yok. Bu saldırıların arkasındaki suçlu yakalanana kadar okulun kapatılma ihtimali yüksek. Bu konuda bir şey bildiğini düşünen varsa, hemen öne çıkmasını istiyorum." Biraz zorlanarak portre deliğinden tırmanıp dışarı çıktı, Gryffindor'lar o çıkar çıkmaz aralarında konuşmaya başladılar. Weasley ikizlerinin arkadaşı Lee Jordan parmaklarıyla sayarak, "Şimdiye kadar iki Gryffindor -hem de bir Gryffindor hayaletini hesaba katmadan-, bir Ravenclaw ve bir Hufflepuff etti," diye kükredi. "Öğretmenlerden hiçbiri Slytherin'lere bir şey olmadığını fark etmedi mi? Bütün bunların Slytherin'den kaynaklandığı açık değil mi? Slytherin'in vârisi, Slytherin canavarı -niye bütün Slytherin'leri defetmiyorlar?" Sözleri onaylamadır ve alkışlarla karşılandı. Porcy Weasley, Lee'nin arkasındaki bir sandalyede oturuyordu, ama bir fikir bildirmeye niyeti yok gibiydi. Solgun görünüyordu. George, "Percy şokta," dedi Harry'ye sessizce. "O Ravenclaw'lu kız, yani Penelope Clearwater... bir Sınıf Başkanı'ydı. Sanırım canavarın bir Sınıf Başkanı'na saldırmaya cüret edeceği hiç aklına gelmemişti." Ama Harry yarım yamalak dinliyordu. Hastane yatağında taştan yapılmış gibi kaskatı yatan Hermione'nin görüntüsü gözünün önünden gitmiyordu. Üstelik suçlu bir an önce yakalanmazsa, Harry hayatının geri kalanını Dursley'lerin yanında geçireceğe benziyordu. Tom Riddle'ın Hagrid'i ele vermesinin sebebi, okulun kapanması halinde bir Muggle yetimhanesine gidecek olmasıydı. Şimdi Harry onu çok iyi anlıyordu. "Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Ron sessizce. "Sence Hagrid'den şüpheleniyorlar mıdır?" Harry kararlı bir şekilde, "Gidip onunla konuşmamız lazım," diye cevap verdi. "Bu sefer onun sorumlu olduğuna inanmıyorum, ama geçen sefer canavarı o serbest bıraktıysa, en azından Sırlar Odası'na nasıl girileceğini biliyordur. Bu da bir başlangıç." "Ama McGonagall sınıfta değilsek kulede kalmamız gerektiğini söylemişti -" "Sanırım," dedi Harry sessizce, "babamın eski Pelerin'ini çıkarmamızın vakti geldi gene." Harry'ye babasından bir tek şey miras kalmıştı: uzun ve gümüşi Görünmezlik Pelerini. Bu pelerin kimseye çaktırmadan okuldan dışarı çıkıp Hagrid'i ziyaret etme konusundaki tek şanslarıydı. Her zamanki saatte yataklanna yattılar; Neville, Dean ve Seamus Sırlar Odası hakkındaki konuşmalarını bitirip uyuyana kadar beklediler, sonra da kalkıp Pelerin', üstlerine geçirdiler. Şatonun karanlık ve ıssız koridorlanndaki yolculukları eğlenceli değildi. Daha önce de gece vakti şatoda defalarca dolaşmış olan Harry, koridorları günbatımından sonra hiç bu kadar kalabalık görmemişti. Öğretmenler, Sınıf Başkanlan ve hayaletler sürüler halinde koridorda volta atıyor, alışılmadık bir şey var mı diye etrafı kolluyorlardı. Görünmezlik Pelerini ses çıkarmalarını engellemiyordu, bu yüzden Snape’in nöbet tuttuğu noktanın birkaç metre ötesinde Ron ayak parmağını çarpınca epey gergin bir an yaşadılar. Neyse ki tam da Ron'un lanet okuduğu anda Snape hapşırdı. Meşeden yapılma ön kapılara ulaşıp dışarı çıktıklarında çok rahatladılar. Açık, bol yıldızlı bir geceydi. Hagrid'in evinin ışıklı pencerelerine doğru hızla yürümeye başladılar, Pelerin'i ancak kapıya gelince çıkardılar. Vuralı birkaç saniye olmuştu ki, kapı hızla açıldı ve Hagrid karşılarına dikildi. Onlara bir arbalet -Bir sap üstüne oturtulmuş ahşap ya da metal yaydan, zen bir tel yardımıyla ok fırlatan silah. (Ed. n.)- doğrultmuştu, zağar Fang ise arkasında deli gibi havlıyordu. Silahı indirip gözünü onlara dikerek, "Ha,” dedi. "Ne arıyorsunuz burada?" İçeri girerlerken Harry arbaleti işaret ederek sordu: "O niye?" "Hiç... hiç," diye geveledi Hagrid. "Beni... önemli bir şey değil... Oturun... çay yapayım..." Eli ayağına dolanmıştı. Çaydanlıktaki suyu ateşin üzerine döktü, neredeyse söndürüyordu. Sonra da koca eliyle sinirli bir şekilde çay demliği kırdı. "İyi misin, Hagrid?' diye sordu Harry. "Hermione'ye olanları duydun mı?" "Ha, evet, duydum," dedi Hagrid, biraz çatlak bir sesle. Gergin bir şekilde pencerelere bakıp duruyordu. İkisine de büyük birer fincan kaynamış su koydu (içine çay poşeti koymayı untmuştu). Sonra tabağa bir dilim meyveli kek koyuy ordu ki, biri kapıya sertçe vurdu. Hagrid meyveli keki düşürdü. Harry ve Ron panik içinde birbirlerine baktıklar, sonra, üstlerine Görünmezlik Pelerini'ni geçirip bir köşeye çekildiler. Hagrid saklandıklarından emin olduktan sonra arbaletini aldı ve bir kez daha kapısını açtı. "İyi akşamlar, Hagrid." Dumbledore'du. İçeri girdi, son derece ciddi görünüyordu. Arkasından çok ciddi görünümlü biri daha içeri girdi. Yabancı, karmakarışık beyaz saçlan olan, kaygılı bir ifade takınmış, kısa boylu ve tombalak bir adamdı. Tuhaf ve karma bir kıyafeti vardı: ince çizgili bir takım elbise, parlak kırmızı bir kravat, siyah uzun bir pelerin ve uçları sivri mor çizmeler. Koltuk altında limon yeşili bir melon şapka taşıyordu. "Babamın patronu!" dedi Ron heyecanla. "Cornelius Fudge, Sihir Bakanı!" Harry sussun diye Ron'a sıkı bir dirsek attı. Hagrid'in beti benzi atmıştı ve terliyordu. Sandalyelerinden birine yığıldı ve bir Dumbledore'a, bir Cornelius Fudge'a bakmaya başladı. "Durum kötü, Hagrid," dedi Fudge, hızlı ve sertçe. "Durum çok kötü. Gelmek zorunda kaldım. Muggle çocuklarına yönelik dört saldırı. Bıçak kemiğe dayandı. Bakanlığın harekete geçmesi gerekiyor." "Ben asla," dedi Hagrid, Dumbledore'a yakarırcasına bakarak, "biliyorsunuz, Profesör Dumbledore, efendim, ben asla..." Dumbledore, Fudge'a kaşlarını çatarak, "Cornelius, şunun anlaşılmasını istiyorum ki, ben Hagrid'e tüm kalbimle güveniyorum." "Bak, Albus," dedi Fudge, rahatsız bir şekilde. "Hagrid'in sabıkası var. Bakanlık bir şeyler yapmak zorunda - okul yönetim kurulu temasa geçti." "Gene de, Cornelius, Hagrid'i götürmenin duruma en ufak bir faydası bile olmayacak," dedi Dumbledore. Gözleri Harry'nin daha önce hiç görmediği bir alevle parlıyordu. "Meseleye bir de benim açımdan bak," dedi Fudge. Bir taraftan da melon şapkasıyla oynuyordu. "Büyük baskı altındayım. Bir şeyler yaptığımı görmeleri gerekiyor. Eğer sorumlunun Hagrid olmadığı ortaya çıkarsa, geri dönecek ve tek kelime bile edilmeyecek. Ama onu götürmek zorundayım. Zorunluyum buna. Görevim gereği..." "Beni götürmek mi?" dedi Hagrid. Titriyordu. "Nereye götürmek?" Fudge, gözlerini Hagrid'inkilerden kaçırarak, "Sadece kısa bir süre için," dedi. "Bu, ceza değil, Hagrid, daha çok bir önlem. Başka biri yakalanırsa salıverileceksin ve senden gereken şekilde özür dilenecek..." "Azkaban'a değil, değil mi?" diye hırıltılı bir sesle sordu Hagrid. Daha Fudge cevap veremeden, kapı bir kez daha sertçe çalındı. Kapıya Dumbledore baktı. Şimdi dirsek yeme sırası Harry'deydi, çünkü duyulabilecek biçimde nefesini tutmuştu. Hagrid'in kulübesinden içeri Mr Lucius Malfoy girdi. Üzerinde uzun, siyah bir seyahat pelerini, yüzündeyse soğuk ve memnun bir gülümseme vardı. Fang hırlamaya başladı. "Demek geldin, Fudge," dedi, onaylarcasma başını sallayarak. "Güzel, güzel..." "Sen burada ne arıyorsun?" dedi Hagrid öfkeyle. "Çık evimden!" "Azizim, inan ki keyfimden gelmedim evine... Tabii ki buna bir ev diyorsan," dedi Lucius Malfoy, pis pis sj-rıtıp küçük kulübeye göz gezdirirken. "Okula baktım, bana Müdürün burada olduğu söylendi." "Peki benden tam olarak ne isliyorsun, Lucius?" diye sordu Dumbledore. Kibarca konuşuyordu, ama o alev hâlâ gözlerindeydi. "Çok üzücü bir durum, Dumbledore," dedi Mr Malfoy ağır acır. Bir parşömen çıkardı. "Ama yönetim kurulu üyeleri artık çekilmen gerektiği görüşünde. Bu bir Uzaklaştırma Emri - üzerinde on iki imzayı da bulacaksın Korkarım senin artık becerini kaybetmeye başladığın görüşündeyiz. Şimdiye kadar kaç saldırı oldu? Tat öğleden sonra iki tane daha oldu, değil mi? Bu gidişle Hogwarts'ta hiç Muggîe çocuğu kalmayacak ve ruhimiz bunun okul nasıl korkunç bir kayıp olacağını biliyoruz." nn, bak, iv , ' iedi l'. - telaşla "Dumbledore' un uzaklaştırılması... yo, yo... şu an son düşüneceğimiz şey..." "Müdür'ün göreve atanması ya da görevden uzaklaştırılması yönetim kurulu üyelerimizi ilgilendiren bir mesele, Fudge," dedi Mr. Malfoy yumuşak bir sesle. "Ve Dumbledore bu s; l iınl m durduramadığından..." "Bak, Lucius, eğer Dumbledore durduramıyorsa -" dedi Fudge. Üst dudağı seyirtmeye başlamıştı. "Yani demek istediğim, o zaman kim durdurabilir ki?" Mr Malfoy iğrenç bir gülümsemeyle, "Bunu göreceğiz," dedi. "Ama on ikimiz de oyumuzu..." Hagrid ayağa fırladı, salkım saçak siyah kafası tamamı sıyırmıştı. "Peki kabul etmeleri için kaçını tehdit ettin, kaçına şantaj yaptın, Malfoy? Ha?" diye kukredi. "Ah, ah... Biliyor musun, bir gün bu sinirin başını belaya sokacak, Hagrid," dedi Mr Malfoy. "Sana Azkaban gardiyanlarına da böyle bağırmamanı tavsiye ediyorum. Bundan hiç hoşlanmayacaklardır." "Dumbledore'u uzaklaştıramazsın!" diye bağırdı Hagrid, Fang'in sepetinde sinip inlemesine sebep olarak. "Onu uzaklaştır da Muggle çocuklarının hiçbir şansı kalmasın! Bundan sonra ölümler başlasın!" "Sakin ol, Hagrid," dedi Dumbledore sert bir sesle. Lucius Malfoy'a baktı. "Eğer yönetim kurulu üyeleri benim çıkarılmamı istiyorlarsa, Lucius, tabii ki çekilirim." "Ama -" diye kekeledi Fudge. "Hayır!" diye gürledi Hagrid. Dumbledore parlak mavi gözlerini Lucius'un soğuk gri gözlerine dikmişti. "Gene de," dedi Dumbledore, herkes her sözcüğü duyabilsin diye tane tane konuşarak, "göreceksin ki, ancak burada bana sadık kimse kalmadığında bu okuldan gerçekten ayrılmışım demektir. Ayrıca göreceksin ki, Hogwarts'ta isteyen herkese yardım edilir." Harry, Dumbledore'un gözlerinin bir anlığına onun ve Ron'un saklandığı köşeye doğru kaydığından neredeyse sezdi. "Takdire şayan duygular," dedi Malfoy eğilerek. "Hepimiz senin... ee, nasıl desem... oldukça bireysel yönetim üslubunu özleyeceğiz, Albus. Ve arkandan gelen kişinin... ee... 'ölümleri' önleyeceğini umuyoruz." Kulübenin kapısına doğru yürüdü, kapıyı açtı ve eğilerek Dumbledore'u dışarı davet etti. Elini şapkasında gezdiren Fudge, Hagrid'in ondan önce çıkmasını bekliyordu. Ama Hagrid yerinde kaldı, derin bir soluk aldı ve dikkatli bir şekilde, "Eğer birileri bir şey bulmak istiyorsa, bütün yapmaları gereken örümcekleri takip etmek," dedi. "Örümcekler onları doğru yere götürür! Tek söyleyeceğim bu." Fudge şaşkınlık içinde ona baktı. "Tamam, geliyorum," dedi Hagrid, köstebek derisi paltosunu üzerine geçirerek. Ama tam Fudge'ın ardından kapıdan çıkacaktı ki, bir kez daha durup yüksek sesle devam etti: "Bir de birilerinin ben yokken Fang'i beslemesi gerekecek." Kapı kapanınca Ron Görünmezlik Pelerini'ni çıkardı. "İşte şimdi başımız dertte," dedi boğuk bir sesle. "Artık Dumbledore yok. Bu gece okulu kapatsalar yeridir. O yokken her gün bir saldırı olur." Fang ulumaya, kapalı kapıyı tırmalamaya koyuldu. |
|
|
|
#33 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
ON BEŞİNCİ BÖLÜM
Aragog Şatonun çevresindeki topraklara yaz çöküyordu. Hem gök, hem de göl Cezayir menekşesi bir maviye dönmüş, seralarda lahana büyüklüğünde çiçekler açmaya başlamıştı. Ama Harry şatonun penceresinden bakıp da ayaklarının dibinde Fang'le dolaşan Hagrid'i görmedikçe bu manzaradan keyif alamıyordu. Hatta bu haliyle dışarının şatonun içinden daha iyi olmadığı bile söylenebilirdi - ki şatonun içinde de işler yeterince kötüydü. Harry ve Ron, Hermione'yi ziyaret etmeye çalışmışlardı, ama artık ziyaretçilerin hastane kanadına girmesi yasaklanmıştı. Madam Pomfrey hastane kapısının aralığından onlara, "Bundan böyle riziko almıyoruz," demişti. "Hayır, kusura bakmayın ama saldırganın her an geri dönüp bu insanların işini bitirmesi mümkün..." Dumbledore gittikten sonra korku daha önce olmadığınca yaygınlaştı. Öyle ki, şato duvarlarının dışını ısıtan güneş, tirizlerle ayrılmış pencerelerden içeri giremiyor gibiydi. Okulda endişeli ve gergin görünmeyen tek bir surat bile yoktu. Koridorlarda yankılanan her kahkaha kulak tırmalayıcı ve anormal kaçıyor, hemen bastırılıyordu. Harry kendine sürekli Dumbledore'un son sözlerini tekrar ediyordu. "Ancak burada bana sadık kimse kalmadığında bu okuldan gerçekten ayrılmışım demektir... Hogwarts'ta isteyen herkese yardım edilir." Ama bu sözlerin ne faydası vardı? Herkes onlar kadar şaşkın ve korkmuşken, tam olarak kimden yardım isteyeceklerdi? Hagrid'in örümcekler hakkındaki ipucunu anlamak çok daha kolaydı. Ancak sorun şuydu ki, şatoda takip edilecek tek bir örümcek bile kalmamıştı. Harry gittiği her yere bakıyor, Ron da (hayli isteksizce) ona yardım ediyordu. Elbette artık şatonun içinde kendi başlarına dolaşmalarına izin verilmemesi ve diğer Gryffindor'larla sürü halinde dolaşmak zorunda kalmaları işlerini epey güçleştiriyordu. Diğer öğrencilerin çoğu öğretmenlerin onları sınıftan sınıfa gütmelerinden memnun görünüyordu, ama Harry bu durumu çok sıkıcı buluyordu. Ancak birisi, bu dehşet ve kuşku atmosferinden son derece hoşnut gibiydi. Draco Malfoy okulda Öğrenciler Başkam seçilmiş gibi bir havayla dolaşıyordu. Harry onun neden bu kadar memnun olduğunu anlamamıştı. Ta ki, Dumbledore ve Hagrid'in gitmesinden bir gece sonraki İksir dersinde Malfoy'un arkasında oturup, onun keyifli bir ses tonuyla Crabbe ve Göyle'a söylediklerini işitene kadar. "Dumbledore'dan kurtulma işini babamın başaracağını hep düşünmüştüm zaten," dedi, alçak sesle konuşmaya gerek görmeyerek. "Size de söylemiştim, babam Dumbledore'un bu okula gelmiş en kötü Müdür olduğunu düşünüyor. Belki şimdi doğru dürüst bir Müdürümüz olur. Sırlar Odası'nın kapalı tutulmasını istemeyecek biri. McGonagall fazla dayanmaz, o yalnızca idareten bu görevde..." Snape, Hermione'nin boş sandalyesi ve kazanı konusunda yorum yapmadan Harry'nin yanından geçti. "Efendim," dedi Malfoy yüksek sesle. "Efendim, niye Müdürlük için siz başvurmuyorsunuz?" "Hadi, hadi, Malfoy," dedi Snape, ama yüzüne ufak bir gülümseme yerleşmesine engel olamamıştı. "Yönetim kurulu üyeleri Profesör Dumbledore'u sadece geçici olarak uzaklaştırdı. Sanırım yakında gene bizimle olacağını söylemek yanlış olmaz." "Ya, tabii," dedi Malfoy, muzaffer bir sırıtışla. "Bence bu iş için başvursanız, babamın oyunu alırdınız. Ben babama buradaki en iyi öğretmen olduğunuzu söylerim, efendim." Snape pis pis sırıtarak zindanda gezindi, ama neyse ki kazanına kusma taklidi yapan Seamus Finnigan'ı görmedi. "Şimdiye kadar bütün Bulanık'ların pullarını pırtılarını toplamamış olmasına çok şaşırdım," diye devam etti Malfoy. "Bundan sonrakinin öleceğine beş Galleon'a iddiaya girerim. Ne yazık ki bu, Granger'ın başına gelmedi..." Tam o anda zil çaldı. Bu şanslı bir durumdu, çünkü Malfoy'un son sözleri üzerine Ron taburesinden fırlamıştı, ama çantalarla kitapları toplama telaşı arasında, onun Malfoy'a erişme çabaları fark edilmedi. "Bırakın beni," diye hırladı Ron. Harry ve Dean onu kollarından tutuyordu. "Umrumda değil, asaya da ihtiyacım yok, onu ellerimle öldüreceğim -" Snape sınıfa, "Elinizi çabuk tutun, sizi Bitkibilim'e götürmem gerekiyor," diye bağırdı; timsah dizilişiyle yola koyuldular. Harry, Ron ve Dean en arkadaydı, Ron hâlâ kurtulmaya çalışıyordu. Ancak Snape onları şatonun dışına kadar götürüp ayrıldığında ve sebze tarhını geçerek seraların yolunu tuttuklarında, onu bırakmanın güvenli olduğuna karar verdiler. Bitkibilim dersi çok durgundu; aralarında iki kişi yoktu: Justin ve Hermione. Profesör Sprout hepsine Habeşistan Büzüşmüşinciri'ni budatmaya başladı. Harry gübre yığınının üstüne bir kucak dolusu solmuş sap koymaya gittiğinde, kendini Ernie Macmillan'la yüz yüze buldu. Ernie derin bir soluk aldı ve çok resmi bir biçimde konuşmaya başladı: "Harry, senden şüphelendiğim için özür dilemek istiyorum. Senin Hermione Granger'a asla saldırmayacağını biliyorum ve dediklerimin hepsinden dolayı özür diliyorum. Şimdi aynı saftayız ve -" Tombul elini uzattı, Harry bu eli sıktı. Ernie ve arkadaşı Hannah, Harry ve Ron'un yanına gelip onlarla aynı Büzüşmüşincir üzerinde çalışmaya başladılar. Ernie ölmüş dalları kopararak, "O Draco Malfoy denen tip," dedi, "bütün bu olanlardan dolayı çok memnun görünüyor, değil mi? Biliyor musunuz, bence Slytherin'in vârisi o olabilir." "Ne kadar da akıllısın," dedi Ron. Ernie'yi Harry kadar kolay affetmiş görünmüyordu. "Peki sen onun Malfoy olduğuna inanıyor musun, Harry?" diye sordu Ernie. "Hayır," dedi Harry. Bunu o kadar kesin bir şekilde söylemişti ki, Ernie ve Hannah ona gözlerini dikip baktılar. Bir saniye sonra Harry'nin gördüğü şey, budama makasıyla Ron'un eline vurmasına sebep oldu. "Ah! Ne yap -" Harry bir iki metre ötesini, yeri işaret ediyordu. Çok sayıda örümcek toprağın üstünde koşuşturuyorlardı. "Ha, evet," dedi Ron, memnun görünmeye çalışıp beceremeyerek. "Ama onları şu anda takip edemeyiz..." Ernie ve Hannah merakla kulak kabartmışlardı. Harry örümceklerin kaçışını izledi. "Yasak Orman'a gidiyorlar galiba..." Şimdi Ron daha da mutsuz görünüyordu. Dersin sonunda Profesör Snape sınıfı Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersine götürdü. Harry ve Ron, kimse kulak misafiri olmadan konuşabilmek için epey arkadan geliyorlardı. "Gene Görünmezlik Pelerini'ni kullanmak zorundayız," dedi Harry. "Fang'i de yanımıza alabiliriz. Hagrid'le birlikte Orman'a gitmeye alışık, yardımcı olabilir." "Evet," dedi Ron. Asasını endişeli bu şekilde parmaklarının arasında çeviriyordu. Lockhart'ın sırıtarak her zamanki gibi arka sıralara ilerlerken, ”Orman'da ********lar yok muydu?" diye sordu. Bu soruyu cevaplamamayı tercih eden Harry, "Orada iyi şeyler de var. Atadamlar iyidir, tek boynuzlu atlar da öyle," dedi. Ron daha önce hiç Yasak Orman'a gitmemişti. Harry bir kez gitmişti ve bir daha hiç gitmeyeceğini ummuştu. Lockhart hoplayarak sınıfa girdi ve bütün öğrenciler gözlerini ona dikti. Bütün öğretmenler her zamankinden daha tatsız görünüyordu, ama Lockhart'in neşeli olduğu rahatlıkla söylenebilirdi. "Haydi ama," diye seslendi etrafına bakarak. "Niye herkesin suratı asık böyle?" Herkes kızgın gözlerle birbirine baktı, ama kimse cevap vermedi. "Farkında değil misiniz," dedi Lockhart, sanki hepsi biraz geçi zekâlıymış gibi ağır ağır konuşarak. "Tehlike geçti! Suçlu alınıp götürüldü." "Kim demiş?" dedi Dean Thomas yüksek sesle. "Delikanlı, Sihir Bakanı suçluluğundan yüzde yüz emin olmasa, Hagrid'i götürmezdi," dedi Lockhart. Ses tonu, iki kere ikinin dört ettiğini açıklayan birininki gibiydi. "Hayır, götürürdü," dedi Ron, Dean'inkinden de yüksek sesle. Lockhart kendinden memnun bir ses tonuyla, "Sanırım Hagrid'in tutuklanması hakkında senden birazcık daha fazla şey biliyorum, Mr Weasley," dedi. Ron aynı fikirde olmadığını söyleyecekti ki, lafının ortasında Harry ona sıra altından sert bir tekme attı. "Orada değildik, unutma," diye homurdandı Harry. Ama Lockhart'ın tiksinti verici neşesi, zaten öteden beri Hagrid'in işe yaramaz biri olduğunu düşündüğüne dair imaları ve artık her şeyin bitmiş olduğu konusundaki güveni Harry'nin o kadar sinirine dokundu ki, Gulyabanilerle Gezip Tozmak'ı Lockhart'ın aptal suratına fırlatmak için yanıp tutuşuyordu. Bunun yerine Ron'a bir mesaj karalamakla yetindi: "Bu gece şu işi yapalım." Ron mesajı okudu, yutkundu ve yana, normalde Hermione'nin oturduğu boş sıraya baktı. Bu görüntü kararlılığını artırmış gibi göründü ve başını evet anlamında salladı. Bugünlerde Gryffindor ortak salonu hep çok kalabalıktı, çünkü saat altıdan sonra Gryffindor'ların gidecek başka yerleri yoktu. Dahası, konuşacakları çok şey vardı. Bunun sonucunda da ortak salon gece yarısını geçinceye kadar boş kalmıyordu. Harry akşam yemeğinden sonra gidip sandığından Görünmezlik Pelerini'ni aldı ve akşamın geri kalanı boyunca onun üstünde oturarak odanın boşalmasını bekledi. Fred ve George, Harry ve Ron'u birkaç el Patlamalı Pişti oynamaya davet etti, Ginny de çok suskun bir haldi her zaman Hermione'nin oturduğu sandalyeye oturarak onlan izledi. Harry ve Ron maçı çabuk bitirmek için oyunları bilerek kaybediyorlardı, ama gene de Fred, George ve Ginny yatmaya gittiğinde vakit gece yarısını geçmişti. Harry ve Ron uzaktan iki yatakhane kapısının kapanma sesini duyduktan sonra Pelerin'i aldılar, üzerlerine geçirdiler ve portre deliğinden tırmandılar. Gene bütün öğretmenleri atlatmaya çalışarak, şato boyunca zor bir yolculuk yaptılar. Sonunda Giriş Salonu'na ulaştılar, meşeden yapılma ön kapıların üstündeki sürgüyü çektiler, çok az araladıkları kapıların arasından gacırdatmamaya çalışarak geçtiler ve ay ışığına çıktılar. Siyah çimin üstünde yürürken, "Tabii," dedi Ron birdenbire, "Ormana vardığımızda takip edecek bir şey bulamayabiliriz de. O örümcekler oraya gitmemiş olabilir. Biliyorum, genel olarak o yönde hareket ediyor gibiydiler, ama..." Sesi umut dolu bir şekilde azalarak sessizliğe karıştı. Hagrid'in evine ulaştılar. Boş pencereleriyle üzücü ve acıklı görünüyordu. Harry ön kapıyı açtığında, Fang onları görüp sevinçten çıldırdı. Ortalığı inleten şiddetli havlamalarıyla şatodaki herkesi uyandıracağı endişesiyle ona çabucak şöminenin üstündeki bir teneke kaptan melas şekerlemesi verdiler, yer yemez Fang'in dişleri birbirine yapıştı. Harry Görünmezlik Pelerini'ni Hagrid'in masasının üstüne bıraktı. Zifiri karanlık Orman'da ona gerek olmayacaktı. Harry bacağına vurarak, "Haydi, Fang, yürüyüşe çıkıyoruz," dedi ve Fang onların ardından hoplaya zıplaya evden dışan çıktı, Orman'ın ucuna kadar hızla koştu ve büyük bir çınarın dibine gidip bacağını kaldırdı. Harry asasını çıkarıp, "Lumos!" diye mırıldandı. Asanın ucunda, patikada örümcek aramak için ancak yeterli olacak, minicik bir ışık belirdi. "İyi fikir," dedi Ron. "Ben de kendiminkini yakardım, ama biliyorsun,patlar matlar şimdi..." Harry parmağıyla Ron'un omzuna dokunup çimeni işaret etti. İki örümcek aceleyle asanın ışığından ağaçların gölgesine kaçıyorlardı. 'Tamam," dedi Ron, sanki en kötü ihtimale karşı hazırmış gibi iç çekerek. "Hazırım. Gidelim." Böylece, yanlarında koşuşturan, ağaç köklerini ve yapraklan koklayan Fang'le birlikte Orman'a girdiler. Harry’nin asasının ışıltısıyla, örümceklerin patika boyunca oluşturduğu kesintisiz çizgiyi izlediler. Konuşmadan, kırılan dallar ve hışırdayan yapraklar dışında bir ses çıkacak mı diye kulak kesilerek, yirmi dakika kadar yürüdüler. Sonra, artık ağaçlar tepelerindeki yıldızları görmelerine izin vermeyecek kadar sıklaşmış ve Harry'nin asası karanlıklar denizinde tek başına parlamaya başlamıştı ki, örümcek rehberlerinin patikadan ayrıldığını gördüler. Harry durup örümceklerin nereye gittiğini görmeye çalıştı, ama kendi küçük ışık küresinin dışındaki her yer zifiri karanlıktı. Daha önce Orman'ın hiç bu kadar derinlerine girmemişti. Buraya son geldiğinde Hagrid'in Orman'daki patikadan ayrılmamasını tembih ettiğini net bir biçimde hatırlıyordu. Ama Hagrid şimdi çok uzakta, büyük ihtimalle Azkaban'da bir hücredeydi ve sonuçta örümcekleri izlemesini söyleyen de gene oydu. Eline ıslak bir şey değdi ve Harry arkaya kaçayım derken Ron'un ayağına bastı. Ama eline değen şey yalnızca Fang'in burnuydu. Karanlıkta ancak asanın ışığını yansıtan gözlerini seçebildiği Ron'a, "Ne dersin?" diye sordu. "Buraya kadar geldik," dedi Ron. Örümceklerin hızla uzaklaşan gölgelerini izleyerek sık ağaçların arasına girdiler. Artık pek hızlı ilerleyemiyorlardı; önlerine karardıkta hemen hiç görünmeyen ağaç kökleri ve kütükler çıkıyordu. Harry, Fang'in sıcak nefesini elinde hissedebiliyordu. Harry’nin çömelip asa ışığında örümcekleri bulabilmesi için birkaç kez durmak zorunda kaldılar. Onlara en az yarım saat gelen bir süre boyunca, cüppeleri alçak dallara ve çalılara takılarak yürüdüler. Bir süre sonra yerin aşağı doğru eğim kazandığını gördüler, ama ağaçlar her zamanki kadar sıktı. Derken Fang ansızın, ormanın içinde yankılanan gür bir havlamayla hem Harry'nin hem de Ron'un ödünü patlattı. "Ne var?" dedi Ron, Harry'nin dirseğine sıkı sıkı yapışıp zifiri karanlıkta göz gezdirerek. "Orada hareket eden bir şey var," diye soludu Harry. "Dinle... Büyük bir şey galiba." Dinlediler. Sağlarında, biraz uzakta büyük şey dallan kırarak ağaçların arasında ilerliyordu. "Yo hayır," dedi Ron. "Yo hayır, yo hayır, yo -" "Kes sesini," dedi Harry telaşla. "Seni duyacak," "Beni mi duyacak?" dedi Ron, fazlasıyla yüksek bir sesle. "Fang'i çoktan duydu bile!" Orada korkmuş bir halde durup beklerlerken, sanki karardık göz yuvarlarına bastırıyordu. Tuhaf bir gümbürdeme oldu, sonra her şey sessizleşti. "Sence ne yapıyor?" dedi Harry. "Herhalde üstümüze atılmaya hazırlanıyordur." Tüyleri diken diken, kımıldamaya cesaret edemez halde beklediler. "Sence gitmiş midir?" diye fısıldadı Harry. "Bilmiyo -" Sonra sağ taraflarında ani ve çok güçlü bir ışık belirdi. Karanlıkta öylesine parlıyordu ki, ikisi de gözlerini korumak için ellerini kaldırdılar. Fang ciyakladı ve kaçmaya çalıştı, ama dikenlere gömüldü ve daha da yüksek sesle ciyakladı. "Harry!" diye bağırdı Ron, rahatlamış bir sesle. "Harry, bu bizim araba!" "Ne?" "Gel!" Harry, Ron'un arkasında, taküa tökezleye ışığa doğruı gitti. Az sonra bir açıklığa geldiler. Mr Weasley'nin arabası, kalın akaçların ortasında ve sık dalların altında duruyordu. İçinde kimse yoktu ve farları yanıyordu. Ron, ağzı açık halde ona doğru yürüdüğünde, araba da sahibini karşılayan büyük, turkuvaz rengi bir köpek gibi hafif hafif ona doğru ilerledi. Ron arabanın etrafında dolaşarak, "Bunca süredir buradaymış!" dedi sevinçle. "Şuraya bak. Orman onu vahşileştirmiş..." Arabanın çamurlukları çizilmiş ve çamura bulanmışta. Besbelli kendi başına Orman'da geziniyordu. Fang bu durumdan pek hoşlanmamıştı. Dibinden ayrılmadığı Harry onun titremesini hissedebiliyordu. Nefesi normale dönen Harry, asasını cüppesinin içine soktu. "Bir de bize saldıracağını sandık!" dedi Ron, arabaya yaslanıp onu okşayarak. "Ben de nereye gittiğini merak ediyordum!" Harry örümcek var mı diye parlak ışıkta yerlere bakındı, ama hepsi farların göz kamaştırıcı parıltısından kaçmıştı. "İzi kaybettik," dedi. "Haydi, gidip onları bulalım." Ron cevap vermedi. Kımıldamadı. Gözleri tam Harry'nin arkasında, Orman zemininin üç metre kadar üstünde bir noktaya sabitlenmişti. Yüzü korkudan faskan kesilmişti. Harry’nin arkasına dönecek zamanı bile olmadı. Yüksek bir şaklama sesi duyuldu ve aniden uzun ve kıllı bir şeyin onu bedeninin tam ortasından tutup yerden kaldırdığını hissetti. Baş aşağı duruyordu. Dehşet içinde çırpınırken gene şaklama sesleri duydu. Ron'un bacaklarının da yerden ayrıldığını gördü ve Fang'in inlediğini ve uluduğunu duydu. Hemen ardından, karanlık ormanın içlerine doğru sürüklenmeye başladı. Harry baş aşağı sallanır halde, onu yakalamış olan şeyin altı adet çok uzun, kıllı bacakla yürüdüğünü gördü. Ön iki bacak ise, onu bir çift parlayan kıskacın hemen altında sıkı sıkı tutuyordu. Arkasında yaratıklardan birinin daha sesini duyuyordu, şüphesiz o yaratık da Ron'u taşıyordu. Orman'ın tam kalbine gidiyorlardı. Harry, Fang'in kendini üçüncü bir canavardan kurtarmaya çalıştığını, yüksek sesle inlediğini duyuyordu. Ama Harry istese de haykıramazdı; sesini o açıklıkta, arabanın yanında bırakmış gibiydi. Ne kadar süredir yaratığın pençesinde olduğunu bilmiyordu; tek bildiği, bir anda karanlığın biraz çekildiğiydi. Yapraklarla dolu zeminin şimdi örümcek kaynadığım görebiliyordu. Boynunu yana eğince, muazzam bir oyuğun kenarına geldiklerini fark etti. Oyuk ağaçlardan arındırılmıştı ve bu sayede Harry, yıldızların ışıklan altında, ömründe gördüğü en berbat sahneye bakakaldı. Örümcekler. Ama yerdeki yaprakların üzerinde gezinenler gibi ufacık örümcekler değil. At büyüklüğünde, sekiz gözlü, sekiz bacaklı, siyah, kıllı, devasa örümcekler. Harry'yi taşıyan koca örümcek dik yokuştan aşağı, oyuğun ortasında bulunan, tepesi sisli bir kubbeyle kaplı bir ağa doğru ilerledi. Arkadaşlanysa, taşıdığı yükü görmenin heyecanından kıskaçlarını şaklatarak çevresini sarıyordu. Örümcek onu bıraktığında Harry dört ayak üstüne yere düştü. Ron ve Fang de sesli bir şekilde hemen yanında yere yapıştılar. Fang artık ulumuyordu, sessizce sinip kalmıştı. Harry kendini nasıl hissediyorsa Ron da aynen öyle görünüyordu. Ağzı sessiz bir çığlık atıyormuşçasına açılmış, gözleri yerinden uğramıştı. Harry birdenbire onu bırakan örümceğin bir şeyler söylediğini fark etti. Ne dediğini çıkarmak zordu, çünkü konuştuğu her sözcükle birlikte kıskaçlarını şaklatıyordu. "Aragog!" diye seslendi. "Aragog!" Ve tepesi sislerle kaplı ağın ortasından, küçük bir fil boyunda bir örümcek yavaş yavaş ortaya çıktı. Siyah bedeninde ve bacaklarında gri bölgeler vardı ve çirkin, kıskaçlı kafasındaki gözleri süt beyazıydı. Kördü. "Ne var?" diye sordu kıskaçlarını hızla şaklatarak. "İnsanlar," diye kıskaçlarını şaklattı Harry'yi getiren örümcek. "Hagrid mi?" diye sordu Aragog. Yaklaştı, süt beyazı rengindeki sekiz gözü belli belirsiz geziniyordu. "Yabancılar," diye kıskaçlarını şaklattı Ron'u getiren örümcek. Aragog, "Öldürün onları," diye kıskaçlarım şaklattı huysuzca. "Uyuyordum..." "Biz Hagrid'in arkadaşıyız," diye bağırdı Harry. Sanki kalbi göğüs kafesinden fırlamış, gırtlağının içinde atıyordu. Oyuğun dört bir yanında örümceklerin kıskaçları şak, şak, şak etmeye başladı. Aragog duraksadı. "Hagrid daha önce oyuğumuza hiç insan göndermedi," dedi yavaşça. "Hagrid'in başı dertte," dedi Harry, hızlı hızlı soluyarak. "O yüzden geldik." "Dertte mi?" dedi yaşlı örümcek. Harry saklayan kıskaçların altında saklı bir endişe sezdi. "Ama niye sizi gönderdi?" Harry ayağa kalkmayı düşündü, ama bundan vazgeçti; bacaklarının tutacağını sanmıyordu. O da yerden kalkmadan, elinden geldiğince sakin bir sesle konuştu. "Okulda Hagrid'in öğrencilerin üstüne bir - bir şey - saldığını sanıyorlar. Onu Azkaban'a gönderdiler." Aragog öfkeyle kıskaçlarını şaklattı, oyuğun her tarafındaki örümcekler de ona katıldılar. Bu, alkışa benzeyen bir sesti, ama tek farkla: Genellikle alkış, Harry'nin korkudan midesinin düğümlenmesine sebep olmazdı. "Ama bu yıllar önceydi," dedi Aragog huysuzca. "Uzun yıllar önce. İyi hatırlıyorum. Onu bu yüzden okuldan çıkarmışlardı. Sırlar Odası dedikleri yerdeki yaratığın ben olduğuma inanıyorlardı. Hagrid'in Oda'yı açıp beni serbest bıraktığını düşünmüşlerdi." "Yani sen... sen Sırlar Odası'ndan gelmedin mi?" dedi Harry. Alnında soğuk ter damlalarını hissedebiliyordu. "Ben ha!" dedi Aragog, kızgın bir şeküde kıskaçlarını şaklatarak. "Ben şatoda doğmadım. Uzak bir diyardan geliyorum. Ben daha yumurtayken bir gezgin beni Hagrid'e vermiş. Hagrid o zaman küçük bir çocuktu, ama bana baktı, beni şatodaki bir dolapta sakladı, masadaki artıklarla besledi. Hagrid benim iyi arkadaşımdır ve iyi bir insandır. Keşfedilip bir kızın ölümüyle suçlandığımda, beni korudu. O zamandan beri burada, Orman'da yaşıyorum ve Hagrid beni hâlâ ziyaret ediyor. Bana bir eş bile buldu - Mosag. Hagrid'in iyiliği sayesinde ailemizin nasıl genişlediğini görüyorsunuz..." Harry cesaretinin son damlasını da kullanarak konuştu. "Yani sen - sen hiç kimseye saldırmadın mı?" "Asla!" diye gakladı yaşlı örümcek. "İçgüdülerim gereği bunu yapardım, ama Hagrid'e saygımdan dolayı insanlara hiç zarar vermedim. Öldürülen kızın bedeni bir tuvalette bulundu. Ben içinde büyüdüğüm dolabın dışında şatoda hiçbir yeri görmedim. Türümüz karanlığı ve sessizliği sever..." "Ama o zaman... O kızı öldürenin ne olduğunu biliyor musun?" dedi Harry. "Çünkü neyin nesiyse, geri döndü ve gene insanlara saldırıyor -" Sözleri, gürültülü şaklamalarla ve kızgın kızgın hareket eden bacaklardan çıkan seslerle kesildi. Her tarafında iri siyah şekiller kıpırdanıyordu. "Şatoda yaşayan şey," dedi Aragog, "çok eski zamanlardan kalma, biz örümceklerin her şeyden çok korktuğu bir yaratık. Onun varlığını okulda hissettiğimde, beni bırakması için Hagrid'e nasıl yalvardığımı iyi hatırlıyorum." "Nedir o?" dedi Harry telaşla. Gene gürültülü şaklamalar, hışırdamalar. Örümcekler çemberi daraltıyor gibi görünüyordu. "Ondan söz etmeyiz!" dedi Aragog şiddetle. "Onun ismini söylemeyiz! Bana defalarca sormasına karşın, o korkunç yaratığın adını Hagrid'e bile hiç söylemedim." Harry üstelemek istemiyordu, özellikle de örümcekler dört bir yandan yaklaşırken. Aragog konuşmaktan yorulmuş gibiydi. Yavaş yavaş kubbeli ağına dönüyordu, ama diğer örümcekler adım adım Harry ve Ron'a yaklaşıyorlardı. Arkasında yaprakların hışırdadığını duyan Harry, Aragog'a ümitsizce, "Biz gidelim o zaman," diye seslendi. "Gitmek mi?" dedi Aragog yavaşça. "Sanmıyorum..." "Ama - ama -" "Oğullarım ve kızlarım emrime uyup Hagrid'e zarar vermiyor. Ama onları taze etten mahrum edemem, hele böyle kendi isteğiyle ayağımıza gelmişken. Hoşça kal, Hagrid'in arkadaşı." Harry hızla döndü. Birkaç metre ötesinde, örümceklerin oluşturduğu yüksek bir duvar vardı. Kıskaçlarını şaklatıyorlar, çok sayıdaki gözleri çirkin, siyah kafalarında parıldıyordu. Harry elini asasına götürdü, ama bir faydası olmayacağını biliyordu. Sayıları çok fazlaydı. Ama tam savaşarak ölmeye hazır bir halde ayağa kalkarken, uzun ve yüksek bir ses duyuldu, oyuğu bir ışık kapladı. Mr Weasley'nin arabası, farlan açık, korna çalarak yokuş aşağı yıldırım gibi iniyor, yoluna çıkan örümcekleri deviriyordu. Devrilen örümceklerin bir kısmı sırtüstü düşüyor, bacakları yukarı dikilmiş halde çırpınıyordu. Araba Harry ve Ron'un önünde tiz bir gıcırtıyla durdu ve kapıları açıldı. "Fang'i al!" diye seslendi Harry, ön koltuğa doğru dalışa geçerek. Ron zağarı belinden kaptı ve ciyaklar halde arka koltuğa fırlattı. Kapılar hızla kapandı. Ron gaza dokunmadı bile, ama arabanın ona ihtiyacı yoktu; motor gürledi, örümcekleri devirerek yola koyuldular. Yokuş yukarı hızlanarak oyuktan çıktılar; kısa süre sonra Orman'da sağa sola çarparak ilerliyorlardı. Dallar pencereleri kırbaçlarken araba akıllıca en geniş açıklıklardan gidiyor, belli ki bildiği bir yolu takip ediyordu. Harry başını yana çevirip Ron'a baktı. Ağzı hâlâ sessiz bir çığlık atarmışçasına açıktı, ama artık gözleri yerinden uğramış gibi görünmüyordu. "İyi misin?" Ron dosdoğru ileri bakıyor, konuşamıyordu. Çalılığın içinden çarpa çarpa ilerlerlerken, Fang arka koltukta uluyup duruyordu. Harry büyük bir meşenin yanından geçerlerken park aynasının kırıldığını gördü. Gürültülü, sallantılı bir on dakikanın ardından ağaçlar seyreldi ve Harry gene arada bir gökyüzünü görebilmeye başladı. Araba öyle ani bir biçimde durdu ki, az kalsın ön cama yapışıyorlardı. Orman'ın kıyısına ulaşmışlardı. Fang dışarı çıkma telaşıyla cama doğru atıldı ve Harry kapıyı açınca fırlayıp ağaçların arasından, kuyruğu bacaklarının arasında, Hagrid'in evinin yolunu tuttu. Harry de indi. Bir dakika kadar sonra Ron da uzuvlarını yeniden hissetmeye başlamış gibiydi, hâlâ boynu kaskatı ve dalgın halde arabadan indi. Harry arabayı şükranla okşadıktan sonra, araba geri geri Orman'ın içine doğru ilerleyip gözden kayboldu. Harry Görünmezlik Pelerini'ni almak için Hagrid'in kulübesine döndü. Fang sepetinde, bir battaniyenin altında tir tir titriyordu. Harry yeniden dışarı çıktığında Ron'u balkabağı tarhının içinde, midesi altüst olmuş durumda buldu. "Örümcekleri izleyin, ha?" dedi Ron güçsüz bir halde. Koluyla ağzını sildi. "Hagrid'i hiç affetmeyeceğim. Hayatta olduğumuz için şanslıyız." "Eminim Aragog'un onun arkadaşlarına zarar vermeyeceğini düşünmüştü." "Hagrid'in sorunu da bu ya zaten!" dedi Ron, kulübenin duvarına vurarak. "Hep canavarların sanıldığı kadar kötü olmadığını düşünüyor. Peki, sonuçta bu ona ne kazandırdı? Azkaban'da bir hücre!" Artık engel olunamaz bir şekilde titriyordu. "Bizi oraya göndermenin ne anlamı vardı? Merak ediyorum, ne öğrendik?" "Hagrid'in Sırlar Odası'nı hiç açmadığını," dedi Harry. Pelerin'1 Ron'un üstüne çekti ve yürütmek için kolunu dürttü. "O masumdu." Ron yüksek sesle burnundan soludu. Belli ki dolapta Aragog beslemek ona pek masum bir şey gibi görünmüyordu. Şatoya yaklaşınca Harry ayaklarını saklasın diye Pelerin'i düzeltti, sonra gacırdayan ön kapılan iterek açtı. Giriş Salonu'nü dikkatle geçip mermer merdivenleri çıktılar, tetikteki gözcülerin yürüdüğü yerlerden geçerken nefeslerini tuttular. Sonunda Gryffindor ortak salonuna ulaşıp rahatladılar. Ateş artık köze dönüşmüştü. Pelerin'i çıkarıp, yatakhanelerine giden dönen merdiveni tırmandılar. Ron üstündekileri çıkarmaya zahmet bile etmeden kendini yatağa fırlattı. Ancak Harry’nin pek uykusu yoktu. Dört direkli yatağının kenarında oturdu ve Aragog'un söylediklerinin her kelimesi üzerine uzun uzun düşünmeye başladı. Şatoda bir yerlerde saklanan yaratık, Voldemort'un canavar olanı gibi bir şeye benziyordu - diğer canavarlar bile onun adını söylemek istemiyorlardı. Ama o ve Ron bu yaratığın ne olduğunu ya da kurbanlarını nasıl taşlaştırdığını bulmak konusunda bir arpa boyu yol almış değillerdi. Hagrid bile Sırlar Odası'nın içindeki şeyin ne olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti. Harry bacaklarını yatağına çekti ve yastıklarına yaslanarak kule penceresinden ayın pırıltısını izlemeye başladı. Başka ne yapabileceğini bilmiyordu. Her yerde bir çıkmaza toslamışlardı. Riddle yanlış kişiyi yakalamıştı, Slytherin'in vârisi kurtulmuştu ve kimse bu kez Sırlar Odası'nı açanın aynı kişi mi yoksa bir başkası mı olduğunu bilemezdi. Soracak başka kimse kalmamıştı. Harry uzanıp gene Aragog'un söylediklerini düşündü. Tam uyku bastırmıştı ki, son bir umut kapısı fark etti ve birden doğrulup oturdu. "Ron," diye fısıldadı karanlıkta. "Ron!" Ron, Fang'inkini andırır bir ciyaklamayla uyanıp çılgın bir halde etrafına bakındı, sonra Harry'yi gördü. "Ron - o ölen kız. Aragog onun bir tuvalette bulunduğunu söylemişti," dedi Harry, köşede Neville'in burnunu çeke çeke horlamasına aldırmadan. "Ya hiç tuvaletten ayrılmadıysa? Ya hâlâ oradaysa?" Ron ay ışığında kaşlarını çatarak gözlerini ovuşturdu. Sonra anladı. "Hayır, o olamaz - Mızmız Myrtle'dan bahsetmiyorsun, değil mi?" |
|
|
|
#34 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
ON ALTINCI BÖLÜM
Sırlar Odası "Tuvalette onca zaman geçirdik, hemen dibimizdeydi," dedi Ron ertesi gün kahvaltıda acı acı. "Ona sorabilirdik, ama şimdi..." Örümcek aramak yeterince zor olmuştu zaten. Öğretmenleri atlatıp bir kızlar tuvaletine girmek, hele ilk saldırının gerçekleştiği yerin hemen yanı başındaki tuvalete girmek, imkânsıza yakın olacaktı. Ama o günkü ilk dersleri Biçim Değiştirme sırasında, haftalardır ilk kez Sırlar Odası'nı akıllarından çıkaran bir şey oldu. Ders başlayalı on dakika olmuştu ki, Profesör McGonagall haziranın birinci günü, yani tam bir hafta sonra sınavların başlayacağını söyledi. "Sınavlar mı?" diye uludu Seamus Finnigan. "Hâlâ sınav mı oluyoruz?" Harry'nin arkasından bir gümbürtü yükseldi. Neville Longbottom'ın asası elinden kayıp sırasının ayaklarından birini yok etmişti. Profesör McGonagall kendi asasını sallayarak bacağı geri getirdi ve kaşlannı çatarak Seamus'a döndü. "Şu sıralarda okulu açık tutmamızın tek amacı eğitime devam etmenizi sağlamak," dedi sertçe. "Bu yüzden her zamanki gibi sınav yapılacak, eminim hepiniz öğrendiklerinizi sıkı sıkı tekrar ediyorsunuzdur." Sıkı sıkı tekrar etmek mi?! Şatoda şartlar böyleyken sınav yapılacağı Harry'nin hiç aklına gelmemişti. Odayı isyankâr homurdanmalar sardı, bu durum da Profesör McGonagall'ın kaşlarını daha da çatmasına neden oldu. "Profesör Dumbledore, okulu mümkün olduğunca normal bir şekilde devam ettirme talimatı vermişti," dedi. "Buna bu yıl ne kadar öğrendiğinizi kontrol etmenin de dahil olduğunu söylememe herhalde gerek yoktur.' Harry başını eğip, terliğe çevirmesi gereken bir çift tavşana baktı. Bu yıl şimdiye kadar ne öğrenmişti? Bir sınavda işine yarayacak hiçbir şey gelmiyordu aklına. Ron ise sanki az önce biri ona gidip Yasak Orman'da yaşamasını söylemiş gibi görünüyordu. Tiz bir ıslık çalmaya başlamış olan asasını kaldırarak, "Bununla sınava girdiğimi düşünebiliyor musun?" diye sordu Harry'ye. İlk sınavlarından üç gün önce, Profesör McGonagall kahvaltıda bir duyuru daha yaptı. "Müjdem var," dedi. Bunun üzerine Büyük Salon, sessizleşeceğine gürültüye boğuldu. "Dumbledore geri dönüyor!" diye neşeyle bağırdı birkaç kişi. Ravenclaw masasından bir kız, "Slytherin'in vârisini yakaladınız!" diye çığlık attı. "Quidditch maçlarına devam ediliyor!" diye kükredi Wood heyecanla. Gürültü dinince, Profesör McGonagall lafına devam etti: "Profesör Sprout sonunda Adamotları'nın kesime hazır olduğunu söyledi bana. Bu gece, taşlaşmış olanları eski hallerine döndürebileceğiz. Herhalde söylememe gerek yoktur: İçlerinden biri bize, onlara kimin ya da neyin saldırdığını söyleyebilir. Ben bu korkunç yılın suçluyu yakalamamızla sona ereceği konusunda umutluyum." Salonu bir coşku seli kapladı. Harry, Slytherin masasına baktı ve Draco Malfoy'un bu coşkuyu paylaşmadığını görünce şaşırmadı. Ron ise günlerdir olmadığı kadar mutlu görünüyordu. "Myrtle'a sormuşuz sormamışız, fark etmeyecek o zaman!" dedi Harry'ye. "Herhalde Hermione'yi uyandırdıklarında, merak ettiğimiz her şeyin cevabını verebilecek! Hoş, üç gün sonra sınavların başladığını öğrendiğinde deliye dönecek ya. Dersleri tekrar etmedi çünkü. Belki de sınavlar bitene kadar onu öyle bırakmak daha nazikçe bir hareket olur." O sırada Ginny Weasley geldi ve Ron'un yanına oturdu. Gergin ve kaygılı görünüyordu, Harry onun ellerini kucağında kıvırıp durduğunu gördü. “Ne oldu?" dedi Ron, biraz daha lapa alarak. Ginny bir şey söylemedi, ama yüzünde korku dolu bir ifadeyle Gryffindor masasına göz gezdirdi. Yüzündeki ifade Harry'ye birini hatırlatıyordu ama, kimi hatırlattığını çıkaramıyordu. "Çıkar ağzındaki baklayı," dedi Ron, ona bakarak. Harry birden Ginny'nin kimi andırdığını fark etti. Sandalyesinde hafif hafif ileri geri sallanıyordu. Tıpkı Dobby’nin yasak bilgi vermenin eşiğine geldiğinde sallandığı gibi. "Bir şey söylememlazım," diyemırıldandı, Harry'ye bakmamaya dikkat ederek. "Nedir?" dedi Harry. Ginny sanki doğru sözcükleri bulamıyormuş gibi görünüyordu. "Ne?" dedi Ron. Ginny ağzını açtı, ama ses çıkmadı. Harry öne doğru eğilip, Ginny ve Ron dışında kimse onları duymasın diye usulca konuştu. "Sırlar Odası'yla ilgili bir şey mi? Bir şey mi gördün? Tuhaf davranan birini mi?" Ginny derin bir soluk aldı ve tam o anda Percy Weasley çıkageldi. Yorgun ve solgun görünüyordu. "Yemeğini bitirdiysen, yerine oturacağım, Ginny. Açlıktan ölüyorum. Devriye görevim yeni bitti." Ginny sandalyesine elektrik verilmiş gibi fırladı, Percy'ye kaçamak, korku dolu bir bakış fırlattı ve uzaklaştı. Percy oturup masanın ortasından bir fincan kaptı. "Percy!" dedi Ron kızgın bir sesle. "Tam bize önemli bir şey söylemek üzereydi!" Percy çayını yudumlamaktayken, birden tıkandı. "Ne tür bir şey?" dedi öksürerek. "Tam ona tuhaf bir şey görüp görmediğini sormuştum, oda-". "Ha - o mesele - onun Sırlar Odası'yla bir ilgisi yok," dedi Percy hemen. "Nereden biliyorsun?" dedi Ron Kaşlarını kaldırmıştı. "Şey, ee, ille de bilmeniz gerekiyor... Ginny, ee, geçen gün ben tam şey, neyse – mesele şu ki beni bir şey yaparken gördü, ben de, ehem, bundan kimseye bahsetmemesini istedim. Doğrusu onun sır tutacağım düşünmüştüm. Önemli bir şey değil, gerçekten, ama ben yine de..." Hany, Percy’yi hiç bu kadar rahatsız görmemişti. "Ne yapıyordun, Percy?" dedi Ron sırıtarak. "Haydi, söyle bize, gülmeyeceğiz." Percy onun gülümsemesine cevap vermedi. "Şu ekmeği uzatsana, Harry, açlıktan ölüyorum." Harry ertesi gün bütün esrarın kendilerinin yardımı olmadan da çözülebileceğini biliyordu, ama Myrtle'la konuşma fırsatı çıkarsa bunu es geçecek de değildi. Ve onun şansına, sabahın ortasında Gilderoy Lockhart onları Sihir Tarihi dersine götürürken, o fırsat çıktı. Lockhart tehlikenin geçtiği konusunda onlara defalarca temin etmiş, her seferinde de yanıldığı hemen ortaya çıkmıştı. Yine de artık koridorda başlarına bir şey gelmesin diye onlara eşlik etmenin boşuna zahmet olduğuna bütün kalbiyle inanıyordu. Saçı her zamanki gibi parlak değildi; gecenin büyük bir bölümünde uyumamış ve dördüncü katta devriye gezmişe benziyordu. "Bunu bir kenara yazın," dedi, onların başında bir köşeyi dönerek, "O zavallı taşlaşmış insanların ağzından çıkacak ilk kelime, "Hagrid'di," olacak. Doğrusu Profesör McGonagall'ın bütün bu güvenlik önlemlerini gerekli bulmasına şaşıyorum." "Bence haklısınız, efendim," dedi Harry. Ron şaşkınlıktan kitaplarını düşürdü. "Teşekkür ederim, Harry," dedi Lockhart kibarca. Hufflepufflardan oluşan uzun bir sıranın geçmesini beklediler. "Yani biz öğretmenlerin, öğrencileri sınıflarına götürmek ve bütün gece nöbet tutmak dışında da yeterince işi var zaten..." "Doğru," dedi Ron, Harry'nin ne yapmak istediğini anlayarak. "Niye bizi burada bırakmıyorsunuz, efendim, sadece bir koridorluk yolumuz kaldı." "Bir şey diyeyim mi, Weasley, sanırım öyle yapacağım," dedi Lockhart. "Gidip bir sonraki dersime hazırlanmalıyım." Ve hızla yanlarından ayrıldı. "Derse hazırlanacakmış,” diye dudak büktü Ron arkasından. "Saçımı tarayacağım desene şuna." Arkada kalıp diğer Gryfrmdor'lann gitmesini beklediler, sonra da bir yan koridora dalıp hızla Mızmız Myrtle'ın tuvaletine doğru ilerlediler. Ama tam zekice planlarından dolayı birbirleri;kutluyorlardı ki... "Potter! Weasley! Ne yapıyorsunuz?" Profesör McGonagall'dı bu. Kızgınlıktan dudaklarını öyle sıkmıştı ki, ağzı zar zor seçiliyordu. "Biz - biz -" diye geveledi Ron. "Biz gidip -" "Hermione'ye bakacaktık," dedi Harry. Ron da, Profesör McGonagall da gözlerini ona diktiler. "Onu çok uzun süredir görmedik, Profesör," diye aceleyle devam etti Harry, Ron'un ayağına basarak. "Gizlice hastane kanadına girip, ona Adamotları'nın hazır olduğunu ve, şeyy, merak etmemesini söyleyecektik." Profesör McGonagall hâlâ gözlerini dikmiş ona bakıyordu ve Harry onun ha patladığını ha patlayacağını düşünüyordu. Ama Profesör onun yerine, tuhaf, kısık bir sesle konuştu. "Tabii," dedi. Harry şaşkınlık içinde, boncuk gibi gözünün kenarında bir damla yaşın parıldadığını gördü. "Tabii, biliyorum bundan en çok etkilenenler, onların arkadaşları... Çok iyi anlıyorum. Evet, Potter, tabii ki Miss Granger’ı ziyaret edebilirsiniz. Ben Profesör Binns'e nereye gittiğinizi söylerim. Madam Pomfrey'e benim izin verdiğimi söyleyin." Harry ve Ron, bunu ceza almadan atlattıklarına inanmakta güçlük çekerek uzaklaştılar. Köşeyi döndüklerinde, Profesör McGonagall'in burnunu çektiğini açık bir şekilde duydular. "İşte bu," dedi Ron hararetle, "şimdiye kadar uydurduğun en iyi hikâyeydi." Şimdi hastane kanadına gidip Madam Pomfrey'e, Hermione'yi ziyaret etmek için Profesör McGonagall'dan izin aldıklarını söylemekten başka çareleri yoktu. Madam Pomfrey, pek gönülsüzce olsa da, onları gene içeri aldı. "Taşlaşmış biriyle konuşmanın hiç anlamı yok," dedi. Hermione'nin yanı başındaki sandalyeye oturduklarında ona hak vermek zorunda kaldılar. Hermione'nin yüzündeki ifadeden anlaşıldığına göre, ziyaretçileri olduğundan haberi bile yoktu. Pekâlâ onun yerine yatağının yanındaki dolaba da söyleyebilirlerdi endişelenmemesini. "Yine de saldırganı gördü mü merak ediyorum," dedi Ron, üzüntüyle Hermione'nin kaskatı suratına bakarak. "Çünkü herkese sinsice yaklaşıp saldırdıysa kimse görmemiş olacak..." Ama Harry, Hermione'nin yüzüne bakmıyordu. Dikkatini onun sağ eline vermişti. Hermione'nin sağ eli battaniyesinin üstünde sımsıkı kapalı duruyordu ve Harry başını yaklaştırıp baktığında, yumruğunun içinde bir parça kâğıt olduğunu gördü. Madam Pomfrey'in etrafta olmadığını gördükten sonra, Ron'a bunu gösterdi. "Çıkarmaya çalış," diye fısıldadı Ron. Sandalyesini Madam Pomfrey'in Harry'yi görmesine engel olacak bir açıya çekti. Kolay iş değildi. Hermione'nin eli kâğıdı öyle sıkı tutuyordu ki, Harry onu yırtacağından emindi. Ron, Madam Pomfrey'i kollarken, Harry kâğıdı büktü, çekti ve sonunda, gerilimli dakikaların ardından, Hermione'nin elinden kurtarmayı başardı. Çok eski bir kitaplık kitabından koparılmış bir sayfaydı bu. Harry kâğıdı hevesle düzeltti. Ron da okuyabilmek için eğildi. Bu topraklarda gezen onca korkunç hayvanın ve canavarın hiçbiri, Basilisk ya da diğer adıyla Yılanların Kralından daha garip, ondan daha ölümcül değildir. Devasa boyutlara ulaşabilen ve yüzyıllarca yaşayabilen bu yılan, bir karakurbağasının altında kırılmış bir tavuk yumurtasından doğar. Öldürme yöntemleri hayret vericidir, çünkü öldürücü ve zehirli dişlerinin dışında, Basilisk'in bir de katil bakışları vardır: Gözlerinden çıkan ışına maruz kalan herkes ani bir şekilde can verir, örümcekler, can düşmanları oları Basilisk geldiğinde kaçar. Basilisk ise sadece horozun ötüşünden kaçar, çünkü horozun ötüşü onun için ölümcüldür. Bunun hemen altına, Harry'nin Hermione'ye ait olduğunu çıkardığı bir el yazısıyla, tek bir kelime yazılmıştı. Borular. Sanki biri aniden zihninde bir lamba yakmıştı. "Ron," diye soludu, "işte bu. İşte cevap bu. Oda'daki canavar bir Basilisk - dev bir yılan! İşte bu yüzden ben her yerde o sesi duyuyordum, ama başka kimse duyamıyordu. Çünkü ben Çataldili anlıyorum..." Harry etrafındaki yataklara baktı. "Basilisk insanları, onlara bakarak öldürüyor. Ama kimse ölmedi çünkü kimse onun gözlerine doğrudan bakmadı. Colin onu kamerasından gördü. Basilisk ka- meranın içindeki filmi yaktı, ama Colin sadece taşlaştı. Justin... Justin, Basilisk'i Neredeyse Kafasız Nick'in içinden görmüş olmalı! Bütün darbeyi Nick aldı, ama yine ölemezdi ya... Hermione ve Ravenclaw'lu o Sınıf Başkanı ise yanlarında aynayla bulundular. Hermione canavarın bir Basilisk olduğunu henüz öğrenmişti. Eminim karşısına çıkan ilk kişiyi, köşeyi dönmeden önce aynayla bakması konusunda uyarmıştır! O kız da aynasını çıkardı - ve -" Ron'un ağzı bir karış açık kalmıştı. "Peki ya Mrs Norris?" diye sordu merakla. Harry uzun uzun düşünüp, Cadılar Bayramı gecesindeki sahneyi gözünün önüne getirdi. "Su..." dedi usulca. "Mızmız Myrtle'ın tuvaletinden sızan su. Eminim Mrs Norris sadece Basilisk'in yansımasını gördü..." Elindeki kâğıda hevesle göz gezdirdi. Okudukça her şey iyice yerine oturuyordu. "Horoz ötüşü onun için ölümcüldür!" diye okudu yüksek sesle. "Hagrid'in horozları öldürülmüştü! Slytherin 'n vârisi, Sırlar Odası açıldıktan sonra şatonun yakınlarında bir horoz olsun istemiyordu! Örümcekler ondan kaçar! Her şey uyuyor!" "Peki ama Basilisk etrafta nasıl dolaşıyordu?" dedi Ron. "İğrenç, koca bir yılan... Biri görürdü..." Ancak Harry, Hermione'nin sayfanın dibine yazdığı kelimeyi gösterdi. "Borular," dedi. "Borular... Ron, dolaşmak için tesisatı kullanıyor. O sesi duvarların içinde duyuyordum..." Ron birdenbire Harry'nin koluna yapıştı. "Sırlar Odası'nın girişi!" dedi boğuk bir sesle. "Ya bir tuvaletteyse? Ya-" "- Mızmız Myrtle'ın tuvaletindeyse," dedi Harry. Öylece kaldılar. Heyecan iliklerine kadar işlemişti. İnanamıyorlardı. "Bu demektir ki," dedi Harry, "okuldaki tek Çatalağız ben olamam. Slytherin'in vârisi de Çatalağız. Basilisk'i öyle kontrol ediyorlardı." "Ne yapacağız?" dedi Ron. Gözleri parıldıyordu. "Doğruca McGonagall'a mı gitsek?" "Öğretmenler odasına gidelim," dedi Harry, ayağa fırlayarak. "On dakika içinde orada olur, teneffüs olmak üzere." Koşarak aşağı indiler. Başka bir koridorda dolaşırken görülmek istemediklerinden, doğruca bomboş olan öğretmenler odasına girdiler. Koyu renk tahta sandalyeleri olan, büyük, panellerle kaplı bir odaydı bu. Heyecandan oturamayan Harry ve Ron, odanın içinde volta atmaya başladılar. Ama teneffüs zili asla çalmadı. Onun yerine, koridorlarda Profesör McGonagall'ın sihirle güçlendirilmiş sesi yankılandı. "Bütün öğrenciler binalanndaki yatakhanelere dönsün. Bütün öğretmenler, öğretmenler odasına. Hemen, lütfen." Harry dönüp Ron'a baktı. "Yeni bir saldırı daha olamaz, değil mi? Şimdi mi oldu yani?" "Ne yapacağız?" dedi Ron, afallamış bir halde. "Yatakhaneye mi döneceğiz?" "Hayır," dedi Harry. Etrafına bakındı. Sol tarafında, öğretmenlerin pelerinleriyle dolu, çirkin bir gardırop vardı. "Şuraya. Neler olmuş bir duyalım. Sonra onlara öğrendiklerimizi anlatabiliriz." Gardıroba saklanıp tepelerinde yüzlerce kişinin koşuşturmasını dinlediler. Sonra öğretmenler odasının kapısı hızla açıldı. Küf kokulu pelerin yığınının arasından, öğretmenlerin odaya girişini izlediler. Bazıları şaşkın, diğerleriyse düpedüz korkmuş görünüyordu. Sonra Profesör McGonagall geldi. "Sonunda olan oldu," dedi sessiz odaya. "Canavar, bir öğrenciyi alıp götürdü. Hem de Oda'nın içine." Profesör Flitwick bir çığlık kopardı. Profesör Sprout ellerini ağzına kapadı. Snape iskemlesinin arkasını sıkıca kavradı ve, "Bundan nasıl emin olabiliyorsunuz?" dedi. "Slytherin'in vârisi," dedi Profesör McGonagall. Bembeyaz kesilmişti. "Bir mesaj daha bıraktı. Tam ilkinin altına, iskeleti sonsuza dek Oda'da yatacak." Profesör Flitwick gözyaşlarına boğuldu. "Kim?" dedi Madam Hooch. Dizleri güçten düşmüş halde sandalyesine gömülmüştü. "Hangi öğrenci?" "Ginny Weasley," dedi Profesör McGonagall. Harry tam yanında Ron'un sessizce gardırop zeminine doğru kaydığını hissetti. Profesör McGonagall, "Yarın bütün öğrencileri eve göndermemiz gerekecek," dedi. "Hogwarts'ın sonu bu. Dumbledore her zaman derdi ki..." Öğretmenler odasının kapısı bir kez daha hızla açıldı. Harry bir an girenin Dumbledore olduğunu sandı. Ama Lockhart'tı ve yüzü sevinçle parlıyordu. "Çok özür dilerim - uyuyakalmışım - ne kaçırdım?" Diğer öğretmenlerin ona, nefreti son derece andıran bir duyguyla baktığını fark etmemiş gibiydi. Snape öne çıktı. "Tam da adamı," dedi. "Tam gereken kişi. Bir kız canavar tarafından kaçırıldı, Lockhart. Sırlar Odası'na götürüldü. Sonunda kendini gösterme zamanın geldi." Lockhart'in beti benzi attı. "Doğru, Gilderoy," diye katıldı Profesör Sprout. "Tam da dün gece, Sırlar Odası'na girişin nerede olduğunu baştan beri bildiğini söylemiyor muydun sen?" "Ben - şey, ben -" diye tükürür gibi konuştu Lockhart. "Evet, bana oranın içinde ne olduğunu kesinlikle bildiğini söylemedin mi?" diye katıldı Profesör Flitwick. "De-dedim mi öyle bir şey? Hatırlamıyorum..." "Ben şunu kesinlikle hatırlıyorum ki, Hagrid yakalanmadan canavarla şansını deneyemediğine üzüldüğünü söylemiştin," dedi Snape. "Bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarını, daha en başından istediğini yapmakta serbest bırakılman gerektiğini söylememişmiydin?" Lockhart yüzleri taş gibi kaskatı duran meslektaşlarına baktı. "Ben... ben hiç... Galiba yanlış anlamışsınız..." "O halde bu işi sana bırakıyoruz, Gilderoy," dedi Profesör McGonagall. "Bu iş için bu gece çok uygun bir zaman. Kimsenin ayağının altında dolaşmamasını sağlayacağız. Canavarla kendi başına kapışabileceksin. İşte nihayet sana istediğin serbestlik." Lockhart ümitsizce etrafına bakındı, ama kimse yardımına koşmadı. Artık hiç de yakışıklı görünmüyordu. Dudağı titriyordu ve otuz iki dişini sergileyen gülümsemesi olmadan cılız ve zavallı görünüyordu. "P-pekâlâ," dedi. "Ben - ben odamda, hazırlanıyor olacağım." Ve odadan çıktı. "İşte oldu” dedi Profesör McGonagall. Burun delikleri titriyordu. "Bu sayede asıl o ayak altından çekilir. Bina Sorumluları gidip olanlar hakkında öğrencilerine bilgi vermeli. Hogwarts Ekspresi'nin yarın ilk iş onları eve götüreceğini söyleyin. Diğerleri lütfen yatakhane dışında öğrenci kalıp kalmadığını kontrol etsin." Öğretmenler kalkıp birer birer çıktılar. Büyük ihtimalle Harry'nin hayatının en kötü günüydü bu. O, Ron, Fred ve George, Gryffindor ortak salonunun bir köşesinde oturmuşlar, birbirlerine tek kelime bile edemiyorlardı. Percy orada değildi. Mr ve Mrs Weasley'ye bir baykuş göndermeye gitmiş, sonra da kendini yatakhanesine kapatmıştı. Hiçbir öğleden sonra o gün olduğu kadar uzun sürmemişti ve Gryffindor Kulesi hiçbir zaman o kadar kalabalık ama o kadar sessiz olmamıştı. Günbatımına doğru, Fred ve George artık orada oturamayıp yatmaya çıktılar. Ron, öğretmenler odasındaki gardıroba girdiklerinden beri ilk kez konuşarak, "Bir şey biliyordu, Harry," dedi. "O yüzden kaçırıldı. Percy'yle ilgili aptalca bir şey değildi bu. Sırlar Odası'yla ilgili bir şey keşfetmişti. Herhalde o yüzden -" Ron deli gibi gözlerini ovuşturdu. "Yani, o bir safkandı. Başka bir sebebi olamaz." Harry güneşin kan kırmızısı bir renkte, ufkun altına gömülmekte olduğunu görebiliyordu. Şimdiye kadar kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti. Keşke elinden bir şey gelseydi. Ne olursa. "Harry," dedi Ron, "sence ufak bir ihtimal de olsa o hâlâ - yani -" Harry ne diyeceğini bilemiyordu. Ginny nasıl hâlâ hayatta olabilirdi ki? "Bir şey diyeyim mi?" dedi Ron. "Bence gidip Lockhart'la konuşalım. Ona bildiklerimizi anlatalım. Oda'ya girmeye çalışacak. Ona Oda'nın nerede olduğunu düşündüğümüzü söyleriz, orada bir Basilisk olduğunu da söyleriz." Harry'nin aklına başka bir şey gelmediğinden ve bir şeyler yapmak istediğinden, kabul etti. Etraflarındaki Gryffindor'lar o kadar perişandı ve Weasley'ler için o kadar üzülüyorlardı ki, kalkıp salonu geçerek portre deliğinden çıktıklarında kimse onları durdurmaya kalkışmadı. Lockhart'ın odasına giderlerken karanlık basmak üzereydi. İçeride epey faaliyet var gibiydi. Kulaklarına sürtünme, vurma ve telaşlı ayak sesleri geliyordu. Harry kapıyı çaldığında içeride ani bir sessizlik oldu. Sonra kapı olabilecek en az şekilde aralandı ve o aralıktan Lockhart'ın gözünün dışarı baktığını gördüler. "Ah... Mr Potter... Mr Weasley..." dedi, kapıyı biraz daha aralayarak. "Şu anda hayli meşgulüm. Kısa sürecekse..." "Profesör, elimizde sizin için bazı bilgiler var," dedi Harry. "İşinize yarayacağını düşünüyoruz." "Ee - şey - aslında pek de -" Lockhart'ın yüzünün görebildikleri tarafı çok rahatsız görünüyordu. "Yani -şey - peki." Kapıyı açtı ve içeri girdiler. Odası neredeyse tamamen toparlanmıştı. Yerde iki tane büyük, açık sandık duruyordu. Birine yeşim yeşili, leylak rengi, gece yarısı mavisi cüppeler aceleyle yerleştirilmişti; diğerine de kitaplar tıkılmıştı. Duvarları kaplayan fotoğraflar şimdi masanın üstündeki kutulara konmuştu. "Bir yere mi gidiyorsunuz?" dedi Harry. "Ee, şey, evet," dedi Lockhart, konuşurken kapının arkasından kendisinin gerçek boyutlarda bir posterini çıkarıp katlamaya başlayarak. "Ani bir şey çıktı... gitmem gerekiyor..." "Peki ya kız kardeşime ne olacak?" dedi Ron sarsılarak. "Şey, ona gelince - ne talihsizlik," dedi Lockhart, gözlerini onlardan kaçırarak. Bir çekmeceyi açıp içindekileri bir çantaya boşaltmaya başlamıştı. "Kimse buna benim kadar üzül..." "Siz Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenisiniz!" dedi Harry. "Şimdi gidemezsiniz! Tam da ortada bu kadar karanlık şeyler olurken!" Lockhart şimdi cüppelerinin üstüne çoraplarını yerleştirmeye başlamıştı. "Şey, şunu söylemeliyim ki... bu işi kabul ettiğimde..." diye mırıldandı, "iş tanımında böyle... böyle bir şey.." "Yani kaçıyor musun?" dedi Harry inanamayarak. "Kitaplarında yaptığın onca şeyden sonra?" "Kitaplar yanıltıcı olabilir," dedi Lockhart dikkatle. "Onları sen yazdın!" diye bağırdı Harry. "Evlat," dedi Lockhart, doğrulup Harry'ye kaşlarını çatarak. "Lütfen sağduyunu kullan. Eğer insanlar o işleri benim yaptığımı düşünmeseler, kitaplarım bunun yarısı kadar satmazdı. Kimse yaşlı ve çirkin bir Ermeni büyücünün yaptıklarını okumak istemiyor, her ne kadar bir köyü ********lardan kurtarmış olsa da. Ön kapakta korkunç görünüyor. Giyinmekten zerre kadar anladığı yok. Bandon Ölüm Perisi'ni kovan cadıysa tavşan dudaklıydı. Yani, hadi ama..." "Yani diğer insanların yaptığı şeyleri kendine mi mal ediyordun sadece?" dedi Harry inanamayarak. "Harry, Harry," dedi Lockhart, sabırsızca başını sallayarak. "Hiç de o kadar basit değil. Yoğun çalıştım. Bu insanları bulmam gerekiyordu. Yaptıkları şeyleri tam olarak nasıl yaptıklarını sormam gerekiyordu. Sonra da her şeyi kendilerinin yaptıklarını hatırlamasınlar diye onlara Hafıza Büyüsü yapmam gerekiyordu. Gurur duyduğum bir şey varsa, o da Hafıza Büyü'lerimdir. Hayır, hiç de kolay olmadı, Harry. Sırf kitap imzalamaktan, fotoğraf çektirmekten ibaret değil bu iş. Şöhret istiyorsan, uzun ve zahmetli bir çalışmaya hazırlıklı olmalısın." Sandıklarının kapaklarını kapattı ve kilitledi. "Bir bakalım," dedi. "Oldu, sanırım her şey tamam. Evet. Yalnızca bir şey kaldı geriye." Asasını çekip onlara döndü. "Çok özür dilerim, çocuklar, ama şimdi size Hafıza Büyüsü yapmak zorundayım. Sırlarımı herkese açıklayarak ortalıkta dolaşmanıza izin veremem. Sonra tek bir kitap bile satamam..." Harry tam vaktinde asasına uzandı. Lockhart kendininkine ancak ulaşmıştı ki, Harry bağırdı: "Expelliarmus!" Lockhart arkaya uçup sandığının üstüne düştü. Asası da havaya fırlamıştı; Ron onu yakalayıp pencereden dışarı fırlattı. Harry öfkeyle, "Profesör Snape'in bize bunu öğretmesine izin vermemeliydin," dedi vye Lockhart'ın sandığını tekmeleyerek kenara itti. Lockhart kafasını kaldırmış ona bakıyordu, yine zavallı görünüyordu. Harry asasını hâlâ ona doğru tutuyordu. "Ne yapmamı istiyorsunuz?" dedi Lockhart güçsüzce. "Sırlar Odası'nın nerede olduğunu bilmiyorum. Elimden hiçbir şey gelmez." "Şanslısın," dedi Harry, asasının ucunu Lockhart'dan ayırmadan onu ayağa kalkmaya zorlayarak. "Nerede olduğunu biz biliyoruz galiba. Dahası, içinde ne olduğunu da. Gidelim." Lockhart'la birlikte odadan çıktılar, en yakın merdivenlerden aşağı indiler, duvarda mesajların parladığı koridoru geçtiler ve Mızmız Myrtle'ın tuvaletinin kapısına geldiler. Önden Lockhart'ı gönderdiler. Harry onun titrediğini gördüğüne memnun oldu. Mızmız Myrtle son tuvaletin sifonunun üstünde oturuyordu. "Ha, sen miydin," dedi Harry'yi görünce. 'Bu defa ne istiyorsun?" "Sana nasıl öldüğünü sormak istiyorum," dedi Harry. Birden Myrtle'ın görünümü baştan aşağı değişti. Sanki ona hiç bu kadar gurur verici bir soru sorulmamış gibi görünüyordu. "Ah, korkunçtu," dedi zevkle. "Tam burada oldu. Bu bölmede öldüm. Çok iyi hatırlıyorum. Olive Hornby gözlüğümle alay edip durduğundan, saklanmıştım. Kapı kilitliydi, ağlıyordum. Sonra birinin içeri girdiğini duydum. Tuhaf bir şey söyledi. Başka bir dildeydi sanırım. Neyse, bana garip gelen, konuşanın bir erkek olabilirdi. Ben de ona gidip kendi tuvaletini kullanmasını söylemek için kapıyı açtım ve -" Myrtle önemli önemli şişindi, yüzü parıldıyordu. "Öldüm." "Nasıl?" dedi Harry. "Hiçbir fikrim yok," dedi Myrtle alçak sesle. "Sadece büyük, sarı bir çift göz gördüğümü anımsıyorum. Bütün bedenim zapt edilmişti sanki, sonra uzaklara doğru süzülmeye başladım..." Harry'ye hülyah gözlerle baktı. "Sonra yine geri döndüm. Çünkü Olive Hornby'ye musallat olmaya kararlıydım.. Ah, gözlüğüme güldüğüne nasıl pişman oldu bilemezsin." "Gözleri tam olarak nerede görmüştün?" dedi Harry. "Şurada bir yerde." Parmağıyla tuvaletinin önündeki lavabo civarını işaret ediyordu. Harry ve Ron hemen oraya gittiler. Lockhart yüzünde katıksız bir dehşet ifadesiyle, epey geride duruyordu. Sıradan bir lavaboya benziyordu. Her santimetresini incelediler, alttaki borular da dahil her rarafına baktılar. Sonra Harry bir şey gördü: Bakır musluk ların birinin kenarına minicik bir yılan kazınmıştı Harry musluğu çevirmeye çalışırken, Myrtle rieşpv le, "O musluk hiçbir zaman çalışmamıştır," dedi "Harry" dedi Ron, “bir şey büyle Çataldili'nde bi şey." "Ama -};Harry ciuaünmev Lı^ıau*b....... yalnızca karşısında gerçek bir yılan olduğu zaman Çataldili konuşabilmiş ti Minicik aynaya dikkatle onun örnek bir yılan olduğunu düşünerek; "Açıl," dedi. Ron'a baktı, ama Ron başım hayır anlamında salladı. "İngilizce," dedi. Harry yine yılana bakıp, irade gücüyle kendini onun gerçek olduğuna inandırmaya çalıştı. Başını biraz oynatınca, mum ışığında sanki kıpırdıyor gibi görünüyordu. "Açıl," dedi. Ancak kulağına gelen bu değildi; ağzından garip bir tıslama çıkmıştı. Musluk göz alıcı beyaz bir ışıkla parladı ve dönmeye başladı. Az sonra lavabo da hareket etmeye başladı. Lavabo gömülüp gözden kayboldu ve ardında geniş bir boru bıraktı. Bir insanın içine sığabileceği kadar geniş bir boru. Harry, Ron'un nefesini tuttuğunu duydu ve bir kez daha yukarı baktı. Ne yapacağına karar vermişti. "Ben oraya iniyorum," dedi. Tam da Oda'ya girişi bulmuşken, Ginny'nin hayatta olduğuna dair ufacık, küçücük bir ihtimal bile olsa, gitmemezlik edemezdi. "Ben de," dedi Ron. Kısa bir sessizlik oldu. "Eh, bana pek ihtiyacınız yok gibi görünüyor," dedi Lockhart, eski gülümsemesini andıran bir ifadeyle. "Ben ufak ufak -" Elini kapının kulpuna götürdü, ama Ron ve Harry asalarım ona doğrulttular. "Önden buyur," diye hırladı Ron. Lockhart, beti benzi atmış ve asasız halde, açıklığa yaklaştı. "Çocuklar," dedi zayıf bir sesle. "Çocuklar, bunun ne faydası olacak?" Harry onu asasıyla sırtından dürttü. Lockhart bacaklarını borunun içine soktu. "Bence bu hiç -" diyordu ki, Ron onu itti ve Lockhart kayarak gözden kayboldu. Harry de hemen onu izledi. Yavaşça boruya girdi, sonra kendini bıraktı. Sonsuz, yapış yapış, karanlık bir kaydıraktan aşağı son hızla kaymaya benziyordu bu. Her yöne doğru başka bir sürü boru ayrıldığını görüyordu. Ama hiçbiri onlarınki kadar geniş değildi. İçinde kaydıkları boru kıvrılıyor, dönüp duruyor, çok dik bir eğimle aşağı doğru iniyordu. Harry okulun altında, zindanların da aşağısında bir yere doğru düşmekte olduğunu anlamıştı. Arkasında Ron'un dönemeçlerde sağa sola çarptığını duyabiliyordu. Tam yere çarptığında ne olacağı konusunda endişelenmeye başlamıştı ki, boru düzleşti ve Harry borunun ucundan fırlayarak, ıslak bir darbe sesiyle yere indi. İçinde ayakta durulabilecek kadar geniş olan karanlık, taştan bir tünele gelmişlerdi. Lockhart biraz ileride ayağa kalkıyordu. Yapış yapış bir şeyle kaplıydı ve korkudan bembeyazdı. Ron da hızla borudan fırlarken Harry kenara çekildi. "Okulun kilometrelerce altında olmalıyız," dedi Harry. Sesi kapkara tünelde yankılandı. Ron, karanlık ve yapış yapış duvarlara gözlerini kı- sarak bakıp, "Büyük ihtimalle gölün altında bir yerde," dedi. Dönüp ileride uzanan karanlığa baktılar. Harry, "Lumos!" diye mırıldandı ve asası bir kez daha aydınlandı. "Haydi," dedi Ron ve Lockhart'a. Adımları ıslak zeminde gürültüyle şapırdayarak ilerlemeye başladılar. Tünel öylesine karanlıktı ki, anca. biraz önlerini görebiliyorlardı. Islak duvarlara yansıyan gölgeleri asa ışığında korkunç görünüyordu. "Unutmayın," dedi Harry sessizce, "en ufak bir hareket görürseniz, hemen gözlerinizi kapatın..." Ama tünel mezar gibi sessizdi ve duydukları ilk ses, Ron'un bir şeyin üstüne basmasından çıkan çatırtı oldu. Sonra bunun bir fare kafatası olduğu ortaya çıktı. Harry asasını indirip aşağı baktı, yerin Küçük hayvan kemikleriyle kaplı olduğunu gördü. Eğer Ginny'yi bulurlarsa onun neye benziyor olacağını düşünmemeye çalışarak ilerleyip karanlık bir köşeyi döndü. Ron, Harry'nin omzunu sıkıca tutarak, 'Harry, orada, yukarıda bir şey var..." dedi boğuk bir sesle. Oldukları yerde donakalıp baktılar. Harry tünel boyunca uzanmış, devasa ve kıvrımlı bir şeyin sadece ana hatlarını görebiliyordu. Gördüğü şey kımıldamıyordu. "Belki uyuyordur," diye soludu, arkaya dönüp diğer ikisine bakarak. Lockhart elleriyle gözlerini kapatmıştı. Harry o şeye bakmak için yine önüne dördü; kalbi öylesine hızlı çarpıyordu ki, canı yanıyordu. Asasını havaya kaldırdı ve gözlerini kısabildiğince kısarak ağır ağır ilerledi. Işık, dev gibi bir yılan derisini aydınlattı. Parlak, zehirli yeşil renkte parlayan deri, tünel zemininde boylu boyunca uzanıyordu. Bu deriyi döken yaratık en az altı metre boyunda olmalıydı. "Vay be," dedi Ron güçsüzce. Arkalarında ani bir kıpırtı oldu. Gilderoy Lockhart'ın dizleri çözülmüştü. Ron asasını Lockhart'a doğrultarak, sert bir sesle, "Kalk ayağa," dedi. Lockhart ayağa kalktı - ve Ron'un üzerine atılıp onu yere devirdi. Harry öne fırladı, ama artık çok geçti. Lockhart nefes nefese doğruluyordu, elinde Ron'un asası, yüzünde de yine parıldayan bir gülümseme vardı. "Macera burada sona eriyor, çocuklar!" dedi. "Bu deriden bir parça alıp okula geri döneceğim ve onlara kızı kurtarmak için çokgeciktiğimi, sizinse onun parçalanmış bedenini gördüğünüzde trajik bir biçimde aklınızı yitirdiğinizi söyleyeceğim. Anılarınızla vedalaşın!" Ron'un Büyülü Seloteyp'le yapıştırılmış asasını başının üstüne kaldırdı ve bağırdı: "Obliviate!" Asa küçük bir bomba gücüyle patladı. Harry kollarıyla başını kapattı ve çökmeye başlayan tünel tavanının altında kalmamak için, yılan derisinin üstünde kaya kaya kaçtı. Az sonra tek başına, kopmuş kaya parçalarından oluşan sert bir duvarın önünde duruyordu. "Ron!" diye seslendi. "İyi misin? Ron!" "Buradayım!" diye Ron'un boğuk sesi geldi yıkılmış taşların ardından. "İyiyim. Ama bu rezil iyi değil -asa onu uçurdu." Tok bir darbe sesi ve yüksek bir "of!" duyuldu. Ron, Lockhart'ı incik kemiğinden tekmelemiş olmalıydı. "Şimdi ne yapacağız?" dedi Ron'un sesi, ümitsizce. "Buradan geçemeyiz. Çok uzun sürer..." Harry kafasını kaldırıp tünelin tavanına baktı. Tavanda kocaman çatlaklar belirmişti. Hiç bu kayalar kadar büyük bir şeyi büyüyle kırmaya kalkışmamıştı ve şimdi de bunu denemenin sırasıymış gibi görünmüyordu - tünel çökse ne olurdu sonra? Kayaların ardından bir darbe sesi ve bir "of!" daha geldi. Vakit kaybediyorlardı. Ginny zaten saatlerdir Sırlar Odası'ndaydı. Harry yapacak tek bir şey olduğunu biliyordu. "Burada bekle," diye seslendi Ron'a. "Lockhart'la birlikle bekle. Ben devam edeceğim. Bir saat içinde dönmezsem..." Çok anlamlı bir sessizlik oldu. "Bu kayaların bir bölümünü yerlerinden oynatmaya çalışacağım," dedi Ron. Sesinin sakin çıkması için çaba gösteriyor gibiydi. "Böylece - böylece döndüğünde buradan geçebilirsin. Ve Harry -" "Birazdan görüşürüz," dedi Harry, titreyen sesine biraz güven aşılamaya çalışarak. Ve dev yılan derisini ardında bırakıp yalnız başına devam etti. Ron'un kayaları oynatmaya çalışmasının gürültüsü az sonra duyulmaz olmuştu. Tünel kıvrıldı da kıvrıldı. Harry'nin bedenindeki bütün sinirler tatsız bir şekilde ürperiyordu. Tünelin sona ermesini istiyor, ama sonunda karşısına çıkacak olan şeyden de korkuyordu. Sonra, nihayet, bir dönemeci daha döndüğünde, karşısına bir duvar çıktı. Duvarın üzerinde birbirlerine dolanmış, gözlerinde iri, parlayan zümrütlerin bulunduğu iki yılan vardı. Harry duvara yaklaştı. Gırtlağı kurumuştu. Bu taştan yılanların gerçek olduğunu hayal etmesine hiç gerek yoktu, gözleri tuhaf bir şekilde canlı görünüyordu. Ne yapması gerektiğini tahmin edebiliyordu. Gırtlağını temizledi. Sanki zümrüt gözler yanıp sönmüştü. "Açıl," dedi Harry, belli belirsiz bir tıslamayla. Duvar aralanırken yılanlar birbirlerinden ayrıldı. Duvarın iki yarısı sessizce gözden kayboldu ve Harry, baştan aşağı titreyerek, içeri girdi. |
|
|
|
#35 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
ON YEDİNCİ BÖLÜM
Slytherin'in Vârisi Çok uzun, loş bir odanın başında duruyordu. Gene oyma yılanlarla bezenmiş yüksek taş sütunlar karanlığın içinde kaybolan bir tavana yükseliyor ve odayı kaplamış olan garip, yeşilimsi soluk ışığın üzerine uzun siyah gölgeler düşürüyordu. Kalbi küt küt atan Harry, orada öylece durup ürpertici sessizliği dinledi. Basilisk karanlık bir köşede, bir sütunun arkasında olabilir miydi? Peki ya Ginny neredeydi? Asasını çıkardı ve yılanlı sütunların arasından ilerledi. Dikkatle attığı adımlar, gölgeli duvarlardan yüksek sesle yankılanıyordu. Gözlerini kısmıştı, en ufak bir hareket belirtisinde kapamaya hazırlanıyordu. Taştan yılanların boş göz yuvarları sanki onu izliyordu. Birkaç kez içlerinden birinin kımıldadığını sanarak midesi kasıldı. Sonra, son iki sütunun hizasına geldiğinde, arka duvarın önünde Oda'nın kendisi kadar yüksek bir heykel görüntüye girdi. Harry yukarıdaki dev suratı görmek için başını kaldırmak zorunda kaldı. Çok yaşlı ve maymunsu bir surattı bu. Yerleri süpüren taştan büyücü cüppesinin neredeyse en altına kadar uzanan ince bir sakalı vardı. Kurşuni renkli iki devasa ayağı, odanın zeminine basıyordu. Ayakların arasındaysa, yere yüzüstü uzanmış, küçük, siyah cüppeli ve alev gibi kızıl saçlı bir beden duruyordu. Harry, "Ginny!" diye mırıldandı ve onun yanına koşarak dizlerinin üzerine çöktü. "Ginny! Ölmüş olma! Lütfen ölmüş olma!" Asasını kenara fırlattı, Ginny'yi omuzlarından tutup çevirdi. Yüzü mermer kadar beyaz ve soğuktu, ama gözleri kapalıydı, yani taşlaşmış değildi. Ama o zaman... "Ginny, lütfen uyan," dedi Harry ümitsizce, onu sarsarak. Ginny'nin başı kukla gibi iki yana gidip geldi. "Uyanmayacak," dedi yumuşak bir ses. Harry irkildi, dizlerinin üstünde arkaya döndü. Uzun boylu, siyah saçlı bir erkek çocuk en yakın sütuna yaslanmış, onları izliyordu. Hatları tuhaf bir şekilde bulanıktı, Harry onu buğulu bir camın arkasından görür gibiydi. Gene de kim olduğuna şüphe yoktu. "Tom - Tom Riddle?" Riddle, gözlerini Harry'nin yüzünden ayırmayarak, başını salladı. "Nasıl yani, uyanmayacak?" dedi Harry çaresizce. "O sakın - sakın...?" "Yaşıyor," dedi Riddle. "Ama ölümün eşiğinde." Harry ona uzun uzun baktı. Tom Riddle elli yıl Önce Hogwarts'ta okumuştu. Ama işte şimdi buradaydı, etrafında tuhaf, puslu bir ışık vardı ve on altısından bir gün bile büyük değildi. "Sen bir hayalet misin?" dedi Harry, ne düşüneceğini bilemeyerek. "Bir anı” dedi Riddle sessizce. "Elli yıldır bir güncede saklanmış bir anı." Heykelin dev ayak parmaklarının civarında bir yeri işaret etti. Orada, yerde, Harry'nin Mızmız Myrtle'ın tuvaletinde bulduğu küçük, siyah günce açık duruyordu. Bir an için Harry güncenin oraya nasıl gelmiş olduğunu merak etti - ama ilgilenilmesi gereken daha acil meseleler vardı. "Bana yardım etmelisin, Tom," dedi Harry, Ginny'nin başını bir kez daha kaldırarak. "Onu buradan çıkarmak zorundayız. Bir Basilisk var... Nerede olduğunu bilmiyorum, ama her an ortaya çıkabilir. Lütfen bana yardım et..." Riddle kılını bile kıpırdatmadı. Harry kan ter içinde Ginny'nin yarısını yerden kaldırmayı başardı ve asasını almak için eğildi. Ama asası gitmişti. "Asamı gördün mü...?" Başım kaldırdı. Riddle hâlâ onu izliyordu - bir taraftan da uzun parmaklarının arasında Harry'nin asasını çeviriyordu. "Sağol," dedi Harry, elini asasına doğru uzatarak. Riddle'ın dudaklarına bir gülümseme yerleşti. İstifini bozmadan asayı çevirip Harry'ye bakmaya devam etti. "Dinle," dedi Harry telaşla. Dizleri Ginny'nin ağırlığıyla bükülmüştü, "gitmemiz gerekiyor! Basilisk gelirse..." "Çağrılana kadar gelmez," dedi Riddle sakin sakin. Harry artık Ginny'yi taşıyamıyordu, onu gene yere bıraktı. "Ne demek istiyorsun?" dedi. "Bak, asamı geri ver, ona ihtiyacım olabilir." Riddle'ın gülümsemesi yüzüne yayıldı. "İhtiyacın olmayacak," dedi. Harry ona dikkatle baktı. "Nasıl yani, ihtiyacım - ?" "Bu anı çok bekledim, Harry Potter," dedi Riddle. "Seni görme fırsatını. Seninle konuşma fırsatını." "Bak," dedi Harry, sabrını yitirerek. "Galiba anlamadın. Şu anda Sırlar Odası'ndayız. Daha sonra konuşabiliriz." "Şimdi konuşacağız," dedi Riddle, yüzünde hâlâ kulaklarına kadar yayılmış bir gülümsemeyle. Harry'nin asasını cebine koydu. Harry ona bakakaldı. Burada çok tuhaf bir şeyler oluyordu. "Ginny nasıl bu hale geldi?" diye sordu usulca. "Bu ilginç bir soru," dedi Riddle, hoşnut bir şekilde. "Epey de uzun bir hikâye. Sanırım Ginny'nin bu hale gelmesinin gerçek sebebi, görünmez bir yabancıya kalbini açıp bütün sırlarını dökmesi." "Neden bahsediyorsun sen?" "Günce," dedi Riddle. "Benim güncem. Küçük Ginny aylardır o günceye yazıyor, bana bütün açması endişelerini ve üzüntülerini anlatıyor: Ağabeylerinin onunla nasıl dalga geçtiklerini, okula nasıl elden düşme cüppelerle ve kitaplarla gelmek zorunda kaldığını, nasıl -" Riddle'in gözleri parladı "- ünlü, iyi kalpli, muhteşem Harry Potter’in onu asla sevmeyeceğim..." Riddle konuşurken gözlerini Harry'nin yüzünden hiç ayırmıyordu. Gözlerinde adeta aç bir bakış vardı. "On bir yaşındaki bir kızın küçük ve saçma sapan dertlerini dinlemek çok sıkıcı bir şey," diye devam etti. "Ama sabırlıydım. Ona cevap yazdım, anlayış gösterdim, nazik davrandım. Ginny beni çok sevdi. Şimdiye kadar kimse beni senin gibi anlamadı, Tom... iyi ki içimi dökebileceğim bu günce var elimde... Cebimde taşıyabileceğim bir arkadaşım olması gibi bir şey bu..." Riddle kahkaha attı. Ona uymayan, tiz, soğuk bir kahkahaydı bu. Harry'nin tüylerini ürpertti. "İtiraf etmek gerekirse, Harry, ben her zaman ihtiyacım olan kişileri etkim altına alabilmişimdir. Ginny de bana ruhunu açtı, ruhu da tam istediğim şeydi zaten. Onun en derindeki korkularıyla, en gizli sırlarıyla beslenerek gittikçe kuvvetlendim. Güçlü hale geldim, küçük Miss Weasley'den çok daha güçlü bir hale geldim. Yeterince güçlenip Miss Weasley'ye ben birkaç sırrımı dökmeye, kendi ruhumun bir parçasını ona aktarmaya başladım..." "Ne demek istiyorsun?" dedi Harry. Ağzı fena halde kurumuştu. "Hâlâ anlamadın mı, Harry Potter?" dedi Riddle yumuşak bir sesle. "Sırlar Odası'nı Ginny Weasley açtı. Okulun horozlarını o boğazladı, duvarlara tehditkâr mesajları o yazdı. Slytherin'in yılanını Bulanıkların ve Kofti'nin kedisinin üstüne o saldı." "Hayır," diye fısıldadı Harry. "Evet," dedi Riddle sakince. "Tabii ki ilk başta ne yaptığının kendi de farkında değildi. Çok eğlenceliydi. Keşke günceye yazdıklarım görebilseydin... Çok daha ilginç bir hale geldiler... Sevgili Tom," diye anlattı, Harry'nin dehşete düşmüş suratını izleyerek, "sanırım hafızamı yitiriyorum. Cüppemin her tarafı horoz tüyü içinde, bunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Sevgili Tom, Cadılar Bayramı gecesinde ne yaptığımı hatırlayamıyorum, ama bir kedi saldırıya uğradı ve üstüm başım boya içinde. Sevgili Tom, Percy bana solgun olduğumu ve kendimde olmadığımı söyleyip duruyor. Sanırım benden şüpheleniyor... Bugün bir saldırı daha oldu ve ben gene nerede olduğumu hatırlamıyorum. Tom, ben ne yapacağım? Galiba çıldırıyorıım... Sanırım herkese saldıran kişi benim, Tom!" Harry yumruklarını sıkmıştı, tırnakları avucuna batıyordu. "Aptal, küçük Ginny'nin, güncesine güvenmekten vazgeçmesi epey zaman aldı," dedi Riddle. "Ama sonunda şüphelenmeye başladı ve ondan kurtulmaya çalıştı. İşte burada sen devreye girdin, Harry. Onu buldun. Ne kadar sevindim, anlatamam. Onu ele geçirebilecek o kadar kişi varken, kalkıp sen buldun... Yani karşılaşmaya en çok can attığım insan..." "Peki niye benimle karşılaşmak istiyordun?" dedi "Harry. Kızgınlık tüm bedenini sardığından, sesini sakin tutmak için çaba sarf etmesi gerekmişti. "Çünkü Ginny bana senden söz etmişti, Harry," dedi Riddle. "O hayret verici hayat hikâyeni baştan sona anlatmıştı." Gözleri Harry'nin alnındaki şimşek biçimindeki yara izine kaydı ve yüzüne daha da aç bir ifade yerleşti. "Senin hakkında daha çok şey öğrenmem gerektiğini, seninle konuşmam, karşılaşabilirsem de karşılaşmam gerektiğini biliyordum. Ben de güvenini kazanmak için sana koca angut Hagrid'i yakaladığım o ünlü anı göstermeye karar verdim." "Hagrid benim arkadaşım," dedi Harry. Artık sesi titriyordu. "Ve sen onu suçlu gösterdin, değil mi? Senin bir yanlışlık yaptığını düşünmüştüm, ama -" Riddle gene o tiz kahkahasını attı. "Bana mı inanacaklardı, Hagrid'e mi, Harry? Eh, olay yaşlı Armando Dippet'ın gözüne nasıl göründü tahmin edersin artık. Bir tarafta Tom Riddle. Yoksul ama çok zeki, ailesiz ama çok cesur, Sınıf Başkanı, örnek öğrenci. Diğer taraftaysa iriyan, kaba saba Hagrid. Her hafta başı derde giren, yatağının altında ******** yavrusu yetiştirmeye çalışan, gizlice Yasak Orman'a girip ifritlerle güreşen Hagrid. Ama itiraf etmeliyim, planın böyle tıkır tıkır işlemesine ben bile şaşırdım. Hagrid'in Slytherin'in vârisi olamayacağını birinin fark etmiş olması gerektiğini düşünmüştüm. Sırlar Odası hakkında öğrenebildiğim her şeyi öğrenmek ve odanın girişini keşfetmek benim bile beş yılımı almıştı... Sanki Hagrid'in o kadar aklı ya da o kadar gücü varmış gibi! "Sadece Biçim Değiştirme öğretmeni Dumbledore, Hagrid'in masum olduğuna inanıyormuş gibiydi. Dippet'ı, Hagrid'i orada tutup bekçi olarak yetiştirmeye ikna etti. Evet, sanırım Dumbledore tahmin etmiş olabilir. Dumbledore beni öbür öğretmenler kadar seviyora benzemiyordu hiç..." "Eminim Dumbledore senin ruhunu okumuştu," dedi Harry, dişlerini sıkarak. "Hagrid uzaklaştırıldıktan sonra beni sinir bozucu bir göz hapsine aldığı kesin," dedi Riddle kayıtsızca. "Hâlâ okulda okurken Oda'yı yeniden açmanın güvenli olmadığını biliyordum. Ama onu aramakla geçirdiğim onca yılın boşa gitmesine izin verecek de değildim. Ardımda benim on altı yasmadaki benliğimi barındıran bir günce bırakmaya karar verdim. Böylece, şansım yaver giderse bir gün başka birini kendi izimden götürüp Salazar Slytherin'in soylu çalışmasını sonuca erdirebilecektim." "Eh, sonuca erdirmiş değilsin," dedi Harry muzaffer bir şekilde. "Bu sefer kimse ölmedi, kedi bile. Birkaç saat içinde Adamotu Sıvısı hazır olacak ve taşlaşmış olan herkes eski haline dönecek." "Söylememiş miydim?" dedi Riddle sessizce. "Artık Bulanıkları öldürmek umurumda değil. Aylardır yeni hedefim sensin." Harry ona bakakaldı. "Günce bir dahaki sefer açıldığında nasıl kızdığımı düşün bir. Çünkü bana yazan sen değildin, Ginny'ydi. Anlıyorsun ya, seni günceyle görmüş ve paniğe kapılmıştı. Ya sen güncenin nasıl işlediğini bulduysan, ben de onun bütün sırlarını sana anlattıysam? Daha beteri, ya sana horozlan boğazlayanın kim olduğunu söylediysem? Bu yüzden salak, küçük velet yatakhane boşalana kadar bekledi ve günceyi çalıp gene ele geçirdi. Ama ben ne yapmam gerektiğini biliyordum. Senin Slytherin'in vârisinin peşinde olduğunu anlamıştım. Ginny'nin bana anlattıklarından, senin bu gizemi çözmek için elinden geleni ardına koymayacağını biliyordum, özellikle de en iyi arkadaşlarından biri saldırıya uğrarsa. Ginny de bana bütün okulun senin çataldilini bildiğinden bahsettiğini anlatmıştı... "Ben de Ginny'nin duvara kendi veda mesajını yazmasını ve buraya, aşağı inip beklemesini sağladım. Debelendi, ağladı ve çok sıkıcılaştı. Ama içinde pek y.\ a m kalmadı artık: Günceye çok fazlasını aktardı. Öyle ki, nihayet sayfaların içinden kurtulabildim. Fakat buraya geldiğimizden beri senin ortaya çıkmanı bekli yordum. Geleceğini biliyordum. Sana soracağım çok şey var, Harry Potter." "Ne gibi?" dedi Harry öfkeyle. Yumrukları hâla sıkılıydı. "En başta," dedi Riddle, memnun memnun gülür seyerek, "nasıl oluyor da olağanüstü büyü yeteneği o mayen bir bebek, gelmiş geçmiş en büyük büyücüyü yenmeyi başarıyor? Lord Voldemort'un güçleri yol olurken, nasıl oldu da sen sadece küçük bir yara izi ile atlattın?" Şimdi aç gözlerinde garip bir kırmızı parıltı vardı. "Nasıl kurtulduğum niye umrunda ki?" dedi Harry yavaşça. "Voldemort senin döneminden sonraydı." "Voldemort," dedi Riddle yumuşak bir sesle, "benim geçmişim, bugünüm ve geleceğim, Harry Potter..." Harry'nin asasını çıkarıp havada çizgiler çekmeye başladı ve ortaya üç ışıyan sözcük çıktı: TOM MARVOLDO RİDDLE Sonra asayı bir kez salladı ve adının harfleri yeni bir düzende bir araya geldiler: ADIM LORD VOLDEMORT "Gördün mü?" diye fısıldadı. "Zaten Hogwarts'ta kullandığım bir isimdi bu. Tabii ki sadece en samimi arkadaşlarım biliyordu. Sonsuza kadar pis Muggle babamın adını mı kullanacaktım sanıyorsun? Damarlarımda annem tarafından Salaza; Slytherin'in kanı akarken? Sırf karısının bir cadı olduğunu öğrendiği için beni daha doğmadan terk eden, ayaktakımmdan pis bir Muggle'ın adını mı taşıyacaktım? Hayır, Harry. Kendime yeni bir isim buldum. Bir gün ben dünyanın en büyük sihirbazı olduğumda, bütün büyücülerin ağızlarına almaktan korkacağı bir isim!" Harry'nin beyni sanki tıkanmıştı. Riddle'a, yani daha sonra büyüyüp Harry'nin annesini, babasını ve daha birçok insanı öldüren yetim çocuğa bakakaldı... Sonunda kendini zorlayıp konuştu. "Aslında değilsin," dedi nefretle dolu, alçak bir sesle. "Ne değilim?" diye sordu hemon Riddle. "Dünyanın en büyük sihhbazı değilsin," dedi Harry, hızlı hızlı soluyarak. "Hiç kusura bakma, seni hayal kırıklığına uğratıyorum, ama dünyanın en büyük büyücüsü Albus Dumbledore. Herkes öyle diyor. Güçlü olduğun zaman bile cesaret edip Hogwarts'ı ele geçirmeye kalkışmadın. Sen okuldayken Dumbledore senin ruhunu okumuştu ve bugünlerde sakandığın yerde de seni hâlâ korkutuyor." Riddle'ın yüzünden gülümseme uçup gitmiş, yerini son derece çirkin bir görünüm almıştı. "Benim anım bile Dumbledore'u okuldan uzaklaştırmaya yetti!" diye tısladı. "Sandığın kadar da gitmiş değil o!" diye cevabı yapıştırdı Harry. Gelişigüzel konuşuyor, Riddle'ı korkutmaya çalışıyor, söylediklerine kendi de inanmak istiyordu. Riddle ağzını açtı, ama donakaldı. Bir yerden müzik sesi geliyordu. Riddle hızla arkasına dönüp boş odaya baktı. Müziğin sesi gidecek yükseliyordu. Ürpertici, tüyleri diken diken eden, dünya dışından geliyor gibi bir müzikti; Harry'nin şarlan dikildi ve kalbi sanki şişip iki misline ulaştı. Soma, tam ses iyice yükselip Harry'ye müziğin göğüs kafesinin içinde çaldığını düşündürmeye başlamıştı ki, en yakın sütunun tepesi alevlendi. Kuğu büyüklüğünde kıpkırmızı bir kuş ortaya çıkmıştı. Kemerli tavana doğru şarkısını söylüyordu. Bir tavuskuşununki kadar uzun, pırıl pırıl bir kuyruğu ve buruşuk bir bohçayı kavramış, altın rengi parlayan, pençeleri vardı. Hemen sonra, kuş doğruca Harry'nin üstüne uçmaya başladı. Taşıdığı buruşuk şeyi Harry'nin ayaklarına bıraktı ve bütün ağırlığıyla omzuna kondu. Koca kanatlarını katladığında, Harry kafasını kaldırıp onun uzun, keskin gagasını ve boncuk gibi kara gözlerini gördü. Kuş şakımayı bırakmıştı. Harry'nin yanağının yanında kımıldamadan, sıcacık duruyor, dik dik Riddle'a bakıyordu. "Bir Anka kuşu..." dedi Riddle, kuşa bilmiş bilmiş bakarak. "Favkes?" diye soludu Harry. Kuşun altın pençeleri omzunu hafifçe sıktı. "Ona gelince -" dedi Riddle, Fawkes'un bıraktığı buruşuk şeye bakarak, "o da okulun eski Seçmen Şapka'sı." Öyleydi. Yamalı, yıpranmış ve tozlu Şapka, Harry'nin ayaklarının dibinde hareketsiz yatıyordu. Riddle gene kahkahalarla gülmeye koyuldu. Öylesine gülüyordu ki, karanlık oda kahkahalarıyla çınlıyor, sanki aynı anda on Riddle kahkaha atıyormuş hissi veriyordu. "Dumbledore'un savunucusuna gönderdiklerine bak! Şakıyan bir kuş ve eski bir şapka! Şimdi kendini cesur hissediyor musun, Harry Potter? Şimdi kendini güvende hissediyor musun?" Harry cevap vermedi. Fawkes'un ya da Seçmen Şapka'nın neye yarayacağını bilmiyordu, ama artık yalnız değildi. Giderek artan bir cesaretle Riddle'ın kahkahasının dinmesini bekledi. "İşe koyulalım, Harry," dedi Riddle. Hâlâ ağzı kulaklarındaydı. "İki kez -senin geçmişinde, benimse geleceğimde- karşı karşıya geldik. Ve ikisinde de seni öldürmeyi başaramadım. Nasıl kurtuldun? Bana her şeyi anlat. Ne kadar konuşursan," dedi yumuşak bir sesle, "o kadar hayatta kalırsın." Harry hızla düşünüyor, şansını tartıyordu. Asa Riddle'd aydı. Harry'deyse Fawkes ve Seçmen Şapka vardı ve ikisi de bir düelloda işe yaramazdı. Evet, durum kötü görünüyordu. Ama Riddle orada dururken, yaşam Ginny'yi yavaş yavaş terk ediyordu... Harry bu arada Riddle'ın hatlarının giderek belirginleşip katılaştığının farkına vardı. Eğer Riddle'la arasında mutlaka bir kavga olacaksa, sonra olmasmdansa hemen olması daha iyiydi. "Bana saldırdığında güçlerini neden yitirdiğini kimse bilmiyor," dedi Harry birden. "Ben kendim de bilmiyorum. Ama beni niye öldüremediğini biliyorum. Çünkü annem beni kurtarmak için can verdi. Ayaktakımı, Muggle çocuğu annem," diye ekledi, bastırılmış bir öfkeyle titreyerek. "Senin beni öldürmene engel oldu. Senin gerçek halini gördüm, geçen yıl gördüm seni. Yıkılmış durumdasın. Yaşıyor musun ölü müsün, belli değil. İşte bütün o gücün seni getirdiği yer. Saklanıyorsun. Çirkinsin, iğrençsin!" Riddle'ın yüzü çarpıldı. Sonra kendini zorladı ve yüzüne korkunç bir gülümseme yerleşti. "Demek öyle. Annen seni kurtarmak için öldü. Evet, bu güçlü bir karşı muskadır. Şimdi anlıyorum -senin hiçbir özelliğin yokmuş demek. Merak ediyordum, anlıyorsun ya. Çünkü ikimizin arasında tuhaf benzerlikler var, Harry Potter. Bunun sen bile farkına varmış olmalısın. İkimiz de yarım-kanız, yetimiz, Muggle'lar tarafından büyütüldük. Büyük ihtimalle muhteşem Slytherin'den beri Hogwarts'a bizden başka Çatalağız gelmemiştir. Hatta fizik olarak bile biraz benziyoruz birbirimize... Ama sonuçta, seni benden kurtaran sadece şansmış. Bütün bilmek istediğim buydu." Harry, gergin gergin, Riddle'ın asasını kaldırmasını bekledi. Ama Riddle'ın suratına gene bir gülümseme yayılmıştı. "Şimdi, Harry, sana bir ders vereceğim. Haydi, Salazar Slytherin'in vârisi Lord Voldemort'un güçlerini ünlü Harry Potter'a ve Dumbledore'un ona sunabildiği en iyi silahlara karşı deneyelim." Fawkes'a ve Seçmen Şapka'ya alayla baktı, yürüyerek uzaklaştı. Korkuyu uyuşmuş bacaklarında hissetmeye başlayan Harry, gözlerini ondan ayırmadan izliyordu. Riddle iki sütun arasında durdu ve başını kaldırıp Slytherin'in yukarıda yarı karanlığa gömülmüş taştan yüzüne baktı. Riddle ağzını açıp tısladı - ama Harry onun söylediklerini anladı. "Konuş benimle, Slytherin, Hogwarts Dörtlüsünün en büyüğü." Harry, Fawkes'un omzunda yalpalamasına sebep olarak hızla döndü ve kafasını kaldırıp heykele baktı. Slytherin'in taştan, devasa yüzü kımıldıyordu. Harry, dehşet içinde, ağzın giderek açıldığını ve kocaman bir siyah delik oluşturduğunu gördü. Ve ağzın içinde bir şey hareket etmeye başladı. Bir şey heykelin derinliklerinden yukarı doğru çıkıyordu. Harry sırtı Oda'nın karanlık duvarına çarpana kadar geriledi. Gözlerini kapatırken Fawkes'un kanadının yanağını yaladığını ve kuşun havalandığını hissetti. Harry, "Bırakma beni!" diye bağırmak istiyordu, ama bir Anka kuşunun yılanlar kralına karşı ne şansı olabilirdi ki? Dev gibi bir şey odanın zeminine çarptı, Harry zeminin titrediğini hissetti. Neler olduğunun farkındaydı, hissedebiliyordu. Dev yılanın Slytherin'in ağzından kıvrılarak çıktığını görür gibiydi. Sonra Riddle'ın tıslamasını duydu: "Öldür onu." Basilisk Harry'ye doğru ilerliyordu, Harry onun ağır gövdesinin tozlu yerde süründüğünü duyabiliyordu. Gözleri hâla sımsıkı kapalı halde, etrafına elleriyle dokunup yolunu bulmaya çalışarak körü körüne yana doğru koşmaya başladı. Riddle kahkahalarla gülüyordu... Harry takıldı. Taş zemine sert bir şekilde düştü, ağzına kan tadı geldi. Yılan yalnızca birkaç metre ötesindeydi, üzerine geldiğini duyabiliyordu. Tepesinde gürültülü, patlamayı andıran bir tükürme sesi duydu ve hemen ardından bir şey Harry'ye öyle bir çarptı ki, onu duvara çaldı. Artık her an dişlerin vücuduna saplanmasını bekliyordu ki, gene vahşi tıslamalar duydu, bir şey deli gibi sunanlara çarpıp duruyordu. Elinde değildi. Gözlerini çok az açıp neler olduğuna baktı. Parlak, zehir yeşili renkte ve bir meşenin gövdesi kalınlığında olan dev yılan havaya dikilmişti, kocaman küt kafası sütunların arasında sarhoş gibi sallanıyordu. Harry tir tir titreyerek, gene ona doğru dönerse diye gözlerini kapatmaya hazırlanırken, yılanın dikkatini dağıtan şeyin ne olduğunu gördü. Fawkes yılanın kafasının etrafında uçuyor, Basilisk ise bir kılıç kadar uzun ve keskin dişleriyle çılgınca onu yakalamaya çalışıyordu. Fawkes dalışa geçti. Altın renkli uzun gagası gözden kayboldu ve aniden yere kapkara kan boşandı. Yılanın kuyruğu savrulup Harry'yi sıyırdı geçti ve Harry daha gözlerini kapatamadan, ona doğru döndü. Harry onun yüzüne baktı ve iki koca yuvarlak sarı gözünün Anka kuşu tarafından deşilmiş olduğunu gördü. Yere kan boşalıyor, yılan acı içinde tükürüp duruyordu. "Hayır!" diye bağırdığını duydu Riddle'ın. "Kuşu bırak! Kuşu bırak! Çocuk arkanda! Hâlâ onun kokusunu alabilirsin! Öldür onu!" Ne yapacağını bilemeyen kör yılan sallanıyordu, hâlâ ölümcüldü. Fawkes başının çevresinde tur atıyor, ürpertici şarkısını söylüyor, arada bir Basilisk'in pullu burnuna saldırıyordu. Yılanın harap olmuş gözlerinden hâlâ kan boşalıyordu. "Yardım edin, yardım edin," diye deli gibi mırıldandı Harry. "Yok mu yardım edecek!" Yılanın kuyruğu bir kez daha sallandı. Harry eğildi. Suratına yumuşak bir şey çarptı. Basilisk kuyruğuyla Seçmen Şapka'yı Harry'nin kollarına fırlatmıştı. Harry şapkayı yakaladı. Elinde bir bu kalmıştı, tek şansı buydu. Şapkayı hemen kafasına geçirdi ve Basilisk kuyruğunu yeniden sallarken kendini yere fırlattı. Başına büyük gelen Şapka'nın gözlerini kapattığı Harry, "Yardım et... yardım et..." diye düşündü. "Lütfen yardım et bana!" Bir yanıt duyulmadı. Bunun yerine Şapka sanki görünmez bir el onu sıkıyormuş gibi daraldı. Çok sert ve ağır bir şey Harry'nin kafasının üstüne çarptı, neredeyse onu bayıltacaktı. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuşarak Şapka'yı tepesinden yakalayıp çıkardı ve altında uzun ve sert bir şey olduğunu hissetti. Şapka'nın içinde pırıl pırıl bir gümüş kılıç belirmişti. Kabzasında yumurta büyüklüğünde yakutlar parlıyordu. "Çocuğu öldür! Kuşu bırak! Çocuk arkanda! Burnunu kullan-kokla onu!" Harry ayağa kalkmıştı, hazırdı. Basilisk'in kafası alçalıyor, bedeni dolanıyor, Harry'ye dönmek için kıvrılırken sütunlara çarpıyordu. Onun kanla dolmuş, dev gibi göz yuvarlarım görebiliyordu. Ağzını kocaman, onu olduğu gibi yutabilecek kadar açtığını gördü. Ağzının içindeki kılıç gibi, ince, parlayan, zehirli dişleri de... Körü körüne ileri atıldı yılan. Harry eğildi ve yılan Oda duvarına tosladı. Gene atıldı, çatal dili Harry'nin yan tarafına kırbaç gibi çarptı. Harry gümüş kılıcı iki eliyle kaldırdı. Basilisk gene atıldı, bu defa doğru nişan almıştı. Harry bütün ağırlığını kılıca verdi ve onu kabzasına kadar yılanın üst damağına sapladı. Ama ılık kan kollarına boşalırken, Harry dirseğinin hemen üstünde keskin bir acı hissetti. Uzun, zehirli bir diş koluna gittikçe daha çok saplanıyordu. Basilisk yana devrilip çırpınarak yere düştüğünde, diş kırıldı. Harry yere yığıldı. Bedenine zehir salmakta olan dişi yakaladı ve çekip kolundan çıkardı. Ama artık çok geç olduğunu biliyordu. Yaradan son derece yakıcı bir acı ağır ağır ama inatla bedenine yayılıyordu. Dişi yere bırakıp cüppesinin kendi kanına bulanmasını izlerken, görüşü bulanmaya başladı. Oda donuk bir renk anaforunda yitip gidiyordu. Aniden yanından bir kırmızılık geçti ve Harry dibinde hafif bir pençe takırdaması duydu. "Fawkes," dedi Harry kısık sesle. "Müthiştin, Fawkes..." Kuşun güzel başını, yılan dişinin kolunda deştiği yere yasladığını hissetti. Yankılanan ayak sesleri duyuyordu, sonra kara bir gölge önüne geldi. "Sen öldün, Harry Potter," dedi Riddle'ın sesi, tepesinde. "Öldün. Dumbledore'un kuşu bile bunun farkında. Ne yapıyor, görüyor musun, Potter? Ağlıyor." Harry gözlerini kapatıp açtı. Fawkes'un kafası bir netleşti, bir bulanıklaştı. Parlak tüylerden aşağı iri, inci gibi damlalar süzülüyordu. "Burada oturup senin ölüşünü seyredeceğim, Harry Potter. Hiç acele etme. Vaktim var." Harry kendini sersemlemiş hissediyordu. Etrafındaki her şey dönüyormuş gibi görünüyordu. "İşte Harry Potter'in sonu," dedi Riddle'ın uzaklardan gelen sesi. "Sırlar Odası'nda tek başına, arkadaşları tarafından terk edilmiş, akılsızca meydan okuduğu Karanlık Lord'a sonunda yenilmiş. Yakında sevgili Bulanık annene kavuşacaksın, Harry... Sana fazladan on iki yıllık ödünç süre sağladı... ama Lord Voldemort sonunda seni hakladı. Böyle olacağını biliyordun herhalde." Eğer ölmek buysa, diye düşündü Harry, o kadar da kötü değilmiş. Acısı bile diniyordu... Ama bu ölmek miydi? Oda iyice kararacağına, gene netleşmeye başlamıştı. Harry kafasını hafifçe salladı. Fawkes hâlâ kafasını Harry'nin koluna yaslamış, orada duruyordu. İnci gibi gözyaşları yaranın etrafında parıldıyordu - ama artık yara yoktu. "Çekil oradan, kuş," dedi Riddle'ın sesi birden. "Çekil onun yanından. Çekil dedim sana!" Harry başını kaldırdı. Riddle, Harry'nin asasını Fawkes'a doğrultmuştu; tabanca patlaması gibi bir gümbürtü çıktı ve Fawkes gene altın rengi ve kırmızı bir leke gibi havalandı. Riddle, Harry'nin koluna bakarak, "Anka kuşu gözyaşları..." dedi sessizce. "Elbette... iyileştirici güç... unutmuştum..." Harry'nin yüzüne baktı. "Ama bir şey fark etmez. Aslına bakarsan, böyle olmasını tercih ederim. Yalnızca sen ve ben, Harry Potter... sen ve ben..." Asayı kaldırdı. Sonra gene kanat çırpma sesleri arasında Fawkes bir kez daha yükseldi ve Harry'nin kucağına bir şey düştü - günce. Bir an için Harry de, hâlâ asasını ona doğrultmuş olan Riddle da günceye baktılar. Sonra Harry hiç düşünmeden ve kafa yormadan, sanki baştan beri niyeti buymuş gibi, yanında yerde duran Basilisk dişini aldı ve onu kitabın kalbine sapladı. Upuzun, korkunç, kulak yırtıcı bir çığlık duyuldu. Günceden bir mürekkep seli boşanmaya, Harry'nin ellerine ve yere akmaya başladı. Riddle kıvranıyor, çırpınıyor, çığlık atıyor, sallanıyordu, sonra birden... Yok olmuştu. Harry'nin asası patırtıyla yere düştü ve sessizlik çöktü. Yani, günceden hâlâ sızmakta olan mürekkebin yere şıp şıp damlaması dışında bir sessizlik... Basilisk zehri güncenin ortasında cızırdayan bir delik açmıştı. Baştan aşağı titreyen Harry, kendini doğrulttu. Sanki Uçuç tozuyla kilometrelerce seyahat etmiş gibi başı dönüyordu. Ağır ağır asasını ve Seçmen Şapka'yı yerden aldı ve bütün gücüyle asılarak, parlayan kılıcı Basilisk'in üst damağından kurtardı. Sonra Oda'nın sonundan belli belirsiz bir inilti geldi. Ginny kıpırdıyordu. Harry koşarak yanma giderken, doğrulup oturdu. Şaşkın gözleri ölü Basilisk'in dev bedeninden kanla kaplı cüppesinin içindeki Harry'ye, sonra da elindeki günceye kaydı. Sarsılarak iç çekti ve yüzünden aşağı gözyaşları süzülmeye başladı. "Harry - ah, Harry - k-kahvalhda sana söylemeye çalıştım, ama Percy'nin önünde s-söyleyemezdim. O bendini, Harry - ama - y-yemin ederim böyle bir şey - R-Riddle yaptırdı bunları, beni e-ele geçirdi - ve - o - o şeyi nasıl öldürdün? Riddle n-nerede? Son h-hatırladı-ğım şey, onun günceden çıktığı -" "Her şey yolunda," dedi Harry, günceyi kaldırıp Ginny'ye diş deliğini göstererek. "Riddle'ın işi bitti. Bak! Hem onun hem de Basilisk'in işi bitti. Haydi, Ginny, çıkalım buradan -" Harry onu zar zor ayağa kaldırırken, Ginny, "Okuldan atılacağım!" diye ağlıyordu. "B-Bill buraya geldiğinden beri Hogwarts'a gelmeyi dört gözle bekliyordum, ş-şimdiyse ayrılacağım ve - a-annemle babanı ne diyecek?" Fawkes, Oda'nm girişinde havada gezinerek onları bekliyordu. Harry Ginny'yi itekleyerek yürüttü; ölü Basilisk'in kıpırtısız kıvrımlarının üstünden geçip karanlığın içinden ilerlediler ve tünele döndüler. Harry arkasında taş kapıların hafif bir tıslamayla kapandığını duydu. Birkaç dakika karanlık tünelde yol aldıktan sonra, Harry'nin kulağına yerinden oynayan kayaların uzaktan gelen sesi çalındı. "Ron!" diye seslendi Harry, hızlanarak. "Ginny iyi! Yanımda!" Ron'un boğuk bir sevinç çığlığı attığını duydu. Bir sonraki dönemeci döndüklerinde, taşların arasında açmayı başardığı büyükçe bir delikten bakan hevesli yüzünü gördüler. "Ginny!" Ron bir kolunu hemen delikten dışarı uzattı ve önce onu içeri çekti. "Yaşıyorsun! İnanamıyorum! Neler oldu?" Ona sarılmaya çalıştı, arna gene ağlamaya başlayan Ginny buna izin vermedi. "Ama sen iyisin, Ginny," dedi Ron, gözleri gülerek. "Hepsi bitti artık, bitti - o kuş nereden çıktı?" Fawkes, Ginny'nin ardından delikten süzülüp geçmişti. "Dumbledore'un," dedi Harry, delikten kendi geçerek. "Ve nasıl oluyor da elinde bir kılıç var?" dedi Ron, Harry'nin elindeki parlayan silaha faltaşı gibi açılmış gözlerle bakarak. "Buradan çıktığımızda açıklarım," dedi Harry, yan gözle Ginny'ye bakarak. "Ama -" "Sonra," dedi Harry hemen. Ron'a henüz Oda'yı kimin açtığını söylemenin iyi bir fikir olduğunu düşünmüyordu, en azından Ginny'nin önünde. "Lockhart nerede?" "Arkada," dedi Ron sırıtarak. Başıyla geriyi, boruya doğru bir yeri işaret etti. "Kötü durumda. Gel de bak." Büyük, al kanatlan karanlıkta yumuşak bir altın parıltısı saçan Fawkes'un öncülüğünde, borunun ağzına doğru yürüdüler. Gilderoy Lockhart orada oturmuş, usul usul bir şarkı mırıldanıyordu. "Hafızası kayboldu," dedi Ron. "Hafıza Büyüsü geri tepti. Bizim yerimize onu vurdu. Kim olduğu, nerede olduğu ya da bizim kim olduğumuz konusunda en ufak bir fikri yok. Gelip burada beklemesini söyledim. Kendisi için tehlikeli olmaya başlamıştı." Lockhart onlara uslu uslu baktı. "Merhaba," dedi. "Garip bir yer burası, değil mi? Burada mı yaşıyorsunuz?" "Hayır," dedi Ron, Harry'ye bakıp kaşlarını kaldırarak. Harry başını eğip uzun, karanlık boruya baktı. "Buradan nasıl geri döneceğiz, düşündün mü?" diye sordu Ron'a. Ron başım hayır anlamında salladı. O anda Fawkes, Harry'nin yanından uçarak geçti. Şimdi onun önünde kanat çırpıyordu, boncuk gözleri karanlıkta parlıyordu. Uzun, altın rengi kuyruk tüylerini sallıyordu. Harry ona ne yapacağını bilemeden baktı. Ron şaşırmış bir halde, "Tutunmanı istiyor sanki," dedi. "Ama bir kuş senin ağırlığını oradan nasıl yukarı taşır?" "Fawkes," dedi Harry, "alelade bir kuş değil." Hızla diğerlerine döndü. "Birbirimize tutunmamız gerekiyor. Ginny, Ron'un elinden tut. Profesör Lockhart-" "Senden bahsediyor," dedi Ron, Lockhart'a sertçe. "Ginny'nin öbür elini tut." Harry kılıcı ve Seçmen Şapka'yı kemerine soktu. Ron, Harry'nin cüppesinin arkasını kavradı ve Harry uzanıp Fawkes'un tuhaf bir şekilde sıcak olan kuyruk tüylerine tutundu. Bütün bedenini olağanüstü bir hafiflik hissi sarmış gibiydi ve hemen sonra, vıjjt diye havalanıp borudan yukarı çıkmaya başladılar. Harry, Lockhart'ın aşağıda sallandığını ve, "İnanılmaz! İnanılmaz! Bu sihir gibi bir şey!" dediğini duyabiliyordu. Serin hava Harry'nin saçını yalıyordu ve daha tadına doyamadan yolculuk bitti - dördü de Mızmız Myrtle'ın tuvaletinin ıslak zeminine düştüler. Lockhart şapkasını düzeltirken, boruyu saklayan lavabo eski yerine dönmeye başladı. Myrtle onlara yuvalarından uğramış gözlerle baktı. "Yaşıyorsun," dedi Harry'ye kayıtsızca. Harry gözlüklerinden kan izlerini ve yapış yapış sıvıyı temizleyerek, sert sert, "Bu kadar üzülmene gerek yok," diye cevap verdi. "Yani... düşünüyordum da... ölmüş olsaydın, memnuniyetle tuvaletimi seninle paylaşabilirdim," dedi Myrtle, utançtan gümüşi bir renk alarak. "Öğğğ!" dedi Ron, tuvaletten çıkıp karanlık, boş koridora adım attıklarında. "Harry! Bence Myrtle senden haşlanmaya başladı! Sana rakip çıktı, Ginny!" Ama Ginny'nin gözlerinden hâlâ yaşlar süzülüyordu. "Şimdi nereye?" dedi Ron, Ginny'ye kaygılı gözlerle bakarak. Harry parmağıyla işaret etti. Fawkes onlara yol gösteriyor, koridorda altın gib; ışıl ışıl parlıyordu. Onun peşinden yürüdüler ve az sonra kendilerini Profesör McGonagall'ın odasının önünde buldular. Harry kapıyı tıklattı ve açtı. |
|
|
|
#36 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
ON SEKİZİNCİ BÖLÜM Dobby'nin Ödülü Harry, Ron, Ginny ve Lockhart, pislikle ve yapış yapış bir sıvıyla ve (Harry'nin durumunda) kanla kaplı bir halde kapının önünde beklerlerken kısa bir sessizlik oldu. Sonra bir çığlık koptu. "Ginny!" Mrs Weasley'ydi bu. Ateşin önünde oturmuş ağlarken ayağa fırlamıştı. Mr Weasley de onu takip etti ve ikisi koşup kızlarına sarıldılar. Ancak Harry'nin gözleri onlara değil, daha ileride bir noktaya takılmıştı. Profesör Dumbledore şöminenin orada durmuş onlara gülümsüyor, yanındaysa Profesör McGonagall göğsünü tutarak derin derin nefes alıyordu. Fawkes, Harry'nin kulağının yanından geçip giderek Dumbledore'im omzuna konduğu sırada, Harry ve Ron kendilerini Mrs Weasley'nin kollarında buldular. "Onu kurtardınız! Onu kurtardınız! Nasıl başardınız bunu?" "Sanırım bunu öğrenmeyi hepimiz istiyoruz," dedi Profesör McGonagall halsiz halsiz. Mrs Weasley, Harry'yi bıraktı. Harry bir anlık tereddüdün ardından yürüyüp Seçmen Şapka'yi, yakut kakmalı kılıcı ve Riddle'ın güncesinden arta kalanları masanın üstüne bıraktı. Sonra da onlara her şeyi anlatmaya başladı. Neredeyse on beş dakika boyunca, çıt çıkarmadan onu dinlediler: bedensiz sesi duyuşunu ve Hermione'nin onun duyduğu şeyin borularda gezinen bir Basilisk olduğunu keşfedişini; Ron'la birlikte örümcekleri takip ederek Orman'a gitmelerini ve Aragog'un onlara Basilisk'in son kurbanının öldüğü yeri söylemesini; söz konusu kurbanın Mızmız Myrtle olduğunu ve Sırlar Odası'nın girişinin onun tuvaletinde bulunduğunu tahmin etmelerini... "Güzel," diye onu yüreklendirdi Profesör McGonagall, "demek böylece girişin nerede olduğunu buldunuz - ve bu yolda okuldaki yüz kadar kuralı çiğnediniz... ama nasıl oldu da hepiniz oradan sağ çıkmayı başardınız, Potter?" Ve böylece, artık konuşmaktan sesi kısılmaya başlayan Harry onlara Fawkes'un nasıl tam vaktinde imdadına yetiştiğini ve Seçmen Şapka'nın nasıl ona kılıcı verdiğini anlattı. Ama sonra duraksadı. O ana kadar özenle Riddle'ın güncesinden -ya da Ginny'den- bahsetmemişti. Ginny başını Mrs Weasley'nin omzuna yaslamış duruyor, hâlâ yanaklarından aşağı gözyaşları süzülüyordu. Ya onu atarlarsa diye düşündü Harry panik içinde. Riddle'ın güncesi artık çalışmaz durumdaydı... Ona her şeyi yaptıranın Riddle olduğunu nasıl ispat edebilirlerdi ki? Harry içgüdüsel bir hareketle Dumbledore'a baktı. Dumbledore hafifçe gülümsüyor, ateşin ışığı yarım ay şeklindeki gözlüğünden yansıyordu. "Beni en çok ilgilendiren," dedi Dumbledore hafifçe, "Lord Voldemort'un Ginny'yi nasıl etkisi altına alabildiği... Çünkü bütün kaynaklarım onun şu anda Arnavutluk'ta bir ormanda saklandığını söylüyor." Harry'nin her tarafını sıcak, muhteşem bir rahatlama hissi kapladı. "N-ne?" dedi Mr Weasley afallamış bir sesle. "Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen, Ginny'yi e-etkisi altına mı aldı? Ama Ginny... o hiç... ha?" "Bu günce yüzünden oldu," dedi Harry hemen, günceyi alıp Dumbledore'a göstererek. "Riddle on altı yaşındayken yazmış bunu." Dumbledoıe günceyi Harry'den alıp uzun, kemerli burnunun üzerinden yanmış ve ıslak sayfalara dikkatle baktı. "Müthiş," dedi yumuşak bir sesle. "Elbette, o belki de Hogwarts'a gelmiş en parlak öğrenciydi." Tam anlamıyla sersemlemiş olan Weasley'lere döndü. "Çok az kişi Lord Voldemort'un adının bir zamanlar Tom Riddle olduğunu biliyor. Ben onun öğretmeniydim, elli yıl önce, Hogwarts'ta. Okuldan ayrıldıktan sonra ortadan kayboldu... uzaklara gitti, her yeri gezdi... en kötülerimizle düşüp kalktı, Karanlık Sanatlara öylesine gömüldü, o kadar çok sayıda tehlikeli, büyülü dönüşüm geçirdi ki, Lord Voldemort olarak yeniden ortaya çıktığında neredeyse tanınmayacak durumdaydı. Hemen hemen hiç kimse vaktiyle burada Öğrenciler Başkanı olan akıllı, yakışıklı çocukla Lord Voldemort arasında bir bağlantı kuramadı." "Peki ya Ginny," dedi Mrs VYeasley, "bizim Ginny' mizin o - onunla ne alâkası olabilir ki?" "G-güncesi!" dedi Ginny hıçkırarak. "G-güneeye yazıyordum, o da bütün yıl boyunca bana y-yazıyordu -" "Ginny!" dedi Mr Weasley, dehşete düşmüş halde. "Sana hiçbir şey öğretemedim mi ben? Kaç kere söyledim sana. Kendi kendine düşünebilen bir şeye, beyninin nerede saklı olduğunu göremiyorsan, güvenme. Niye günceyi bana ya da annene göstermedin? Öyle şüpheli bir nesnenin Karanlık Sihir'le dolu olduğu apaçık!" "B-bilmiyordum," dedi Ginny ağlayarak. "Annemin verdiği kitaplardan birinin içinde buldum onu. B-birinin onu oraya koyduğunu, sonra da unuttuğunu sandım..." "Miss Weasley'nin hemen hastane kanadına gitmesi gerekiyor," dedi Dumbledore katı bir ses tonuyla. "Bu onun için korkunç bir sınama oldu. Ceza verilmeyecek. Ondan daha yaşlı ve daha bilge büyücüler bile Lord Voldemort tarafından kandırıldı." Gidip kapıyı açtı. "Yatak istirahatı ve belki de büyük bir fincan sıcak çikolata. Benim keyfimi hep yerine getirir bu," diye ekledi, ona gözlerinde müşfik bir ışıkla bakarak. "Madam Pomfrey'i hâlâ ayakta bulacaksınız. Adamotu suyu veriyor - tahminimce Basilisk'in kurbanları kendilerine gelmek üzeredir." "Yani Hermione iyi durumda!" dedi Ron sevinçle. "Kalıcı bir hasar yok," dedi Dumbledore. Mrs Weasley Ginny'yi dışarı çıkardı, Mr Weasley de yüzünde hâlâ epey sarsılmış bir ifadeyle onu izledi. "Bak ne diyeceğim, Minerva," dedi Dumbledore McGonagall'a, düşünceli bir edayla. Bütün bunlardan sonra bir şölen iyi gider. Gidip mutfaklara haber verir misin?" Profesör McGonagall hemencecik, "Evet," dedi ve kapıya doğru yürüdü. "Potter ve Weasley ile ilgilenmeyi sana bırakıyorum, olur mu?" "Kesinlikle," dedi Dumbledore. Profesör McGonagall çıktı. Harry ve Ron ne yapacaklarını bilemeyerek Dumbledore'a baktılar. Profesör McGonagall ilgilenme ile tam olarak neyi kastetmişti acaba? Herhalde - herhalde cezalandırılacak olamazlardı, değil mi? "İkinize de bir kez daha okulun kurallar mı çiğnerseniz atılacağınızı söylediğimi hatırlıyorum” dedi Dumbledore. Ron dehşetle ağzını açtı. "Bu da şunu gösteriyor ki, en iyilerimiz bile bazen tükürdüğünü yalamak zorunda kalabilir," diye devam etti gülümseyerek. "İkiniz de Okula Hizmet Özel Ödülü alacaksınız ve - bir bakalım - evet, sanırım Gryffindor için iki yüzer puan." Ron, Lockhart'ın Sevgililer Günü çiçekleri katlar pembe bir renk aldı ve ağzını kapattı. "Ama içimizden birinin bu tehlikeli maceradaki rolü konusunda ağzını bıçak açmıyor," diye ekledi Dumbledore. "Nedir bu alçakgönüllülük, Gilderoy?" Harry irkildi. Lockhart'ı tamamen unutmuştu. Dönüp baktığında odanın bir köşesinde, yüzünde hâlâ belli belirsiz bir gülümsemeyle durduğunu gördü. Dumbledore onunla konuştuğunda, kime hitap edildiğini anlamak için omzunun üstünden arkaya baktı. "Profesör Dumbledore," dedi Ron çabucak, "Sırlar Odası'nda bir kaza oldu. Profesör Lockhart -" "Ben bir Profesör müyüm?" dedi Lockhart biraz şaşırarak. "Aman Tanrım. Herhalde ümitsiz bir vakaydım, değil mi?" "Bize Hafıza Büyüsü yapmaya çalıştı ve asa geri tepti," diye açıkladı Ron, Dumbledore'a alçak sesle. "Bak sen," dedi Dumbledore, başını iki yana sallayarak. Uzun, gümüşi bıyığı titriyordu. "Demek kılıcın kendine saplandı, Gilderoy!" "Kılıç mı?" dedi Lockhart anlamayarak. "Kılıcım yok. Ama o çocukta var." Harry'yi gösterdi. "Size bir tane ödünç verebilir." "Profesör Lockhart'ı da hastane kanadına götürür müsün?" dedi Dumbledore Ron'a. "Harry'yle birkaç kelime daha konuşmak istiyorum..." Lockhart sakin sakin dışarı çıktı. Ron da çıkarken dönüp Dumbledore'a ve Harry'ye meraklı bir bakış fırlattı. Dumbledore ateşin yanındaki sandalyelerden birine geçti. "Otur, Harry," dedi. Harry nedensiz bir kaygıyla oturdu. "En başta, Harry, sana teşekkür etmek istiyorum," dedi Dumbledore, gözleri yeniden parıldayarak. "Oda'da bana gerçek bir sadakat göstermiş olmalısın. Başka hiçbir şey Fawkes'un sana gelmesini sağlayamazdı." Uçarak dizine konan Anka kuşunu okşadı. Dumbledore ona bakarken, Harry şaşkın şaşkın sırıttı. "Demek Tom Riddle'la karşılaştın," dedi Dumbledore düşünceli düşünceli. "Sanırım seninle çok ilgilenmiştir..." Birden, Harry öteden beri dilinin ucunda olan bir şeyi söyledi. "Profesör Dumbledore... Riddle onun gibi olduğumu söyledi. Tuhaf benzerlikler, dedi..." "Dedi mi bunu gerçekten?" Kalın, gümüş rengi kaşlarının altından düşünceli düşünceli Harry'ye bakıyordu. "Peki sen ne düşünüyorsun, Harry?" "Onun gibi olduğumu düşünmüyorum!" dedi Harry, istediğinden daha yüksek bir sesle. "Yani, ben -ben Gryffindor'luyum, ben..." Ama gene içindeki bir şüphe yüzeye çıktı ve lafı yanda kaldı. "Profesör," diye yeniden konuştu bir süre sonra. "Seçmen Şapka bana - Slytherin'de başarılı olacağımı söylemişti. Herkes bir süre benim Slytherin'in vârisi olduğumu düşündü... Çataldili konuşabiliyorum diye..." "Çataldili konuşabiliyorsun, Harry," dedi Dumbledore sakince, "çünkü Lord Voldemort -yani Salazar Slytherin'in soyundan gelen son kişi- Çataldili konuşa- biliyor. Yanılmıyorsam, sendeki o yara izine sebep olduğu gece kendi güçlerinin bir kısmı sana geçti. Eminim bunu isteyerek yapmamıştır..." "Voldemort kendinden bir parçayı benim içime mi koydu?" dedi Harry, çarpılmış gibi. "Şüphesiz öyle görünüyor." "O halde Slytherin'de olmam gerekiyor," dedi Harry, Dumbledore'un yüzüne çaresizce bakarak. "Seçmen Şapka benim içimde Slytherin'in gücünü gördü ve -" "Seni Gryffindor'a koydu," dedi Dumbledore sakince. "Beni dinle, Harry. Sende Salazar Slytherin'in kendi eliyle seçtiği öğrencilerinde aradığı özelliklerden birçoğu var. Kendi çok nadide yeteneği olan Çataldili... sorunlara çözüm bulma yeteneği... kararlılık... kurallara karşı belli bir kayıtsızlık," diye ekledi bıyığı gene titreyerek. "Ama Seçmen Şapka seni Gryffindor'a koydu. Niye böyle olduğunu biliyorsun. Düşün bir." "Beni Gryffindor'a koymasının tek sebebi," dedi Harry yılgın bir sesle, "çünkü Slytherin'e girmek istemedim..." "Kesinlikle," dedi Dumbledore, bir kez daha gözleri pırıl pırıl gülümseyerek. "Bu da seni Tom Riddle'dan çok farklı hale getiriyor. Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey, yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir, Harry." Harry nutku tutulmuş halde sandalyesinde oturuyordu. "Eğer yerinin Gryffindor olduğuna dair kanıt istiyorsan, Harry, o zaman şuna daha yakından bak." Dumbledore,ProfesörMcGonagall'mmasasına uzanıp kan lekeli, gümüş kılıcı aldı ve Harry'ye verdi. Harry, yakutları şöminenin ışığında pırıl pırıl parlayan kılıcı, elinde yavaş yavaş çevirdi. Ve kabzanın tam altına oyulmuş ismi gördü. Godric Gryffindor. Dumbledore, "Yalnızca gerçek bir Gryffindor onu Şapka'dan çıkarabilirdi, Harry," demekle yetindi. Bir süre ikisi de konuşmadılar. Sonra Dumbledore, Profesör McGonagall'ın masasının çekmecelerinden birini açtı ve bir tüy kalemle bir şişe mürekkep çıkardı. "Sana gereken şey, biraz yiyecek ve uyku, Harry. Bence aşağı inip şölene katıl, ben de bu arada Azkaban'a yazayım - bekçimize ihtiyacımız var. Ayrıca Gelecek Postası için bir ilan da hazırlamalıyım," diye ekledi, kara kara düşünerek. "Yeni bir Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenine ihtiyacımız olacak. Ah, ne çabuk tüketiyoruz onları, değil mi?" Harry ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Ama tam kulpa uzandığı anda kapı öyle bir hızla içeri doğru savruldu ki, duvara çarpıp geri döndü. Lucius Malfoy, yüzünde öfkeli bir ifadeyle kapının eşiğinde duruyordu. Ve koltuk altında sinmiş bir şekilde, bandajlara sarılı Dobby vardı. "İyi akşamlar, Lucius," dedi Dumbledore tatlı tatlı. Mr Malfoy hızla odaya girerken neredeyse Harry'yi deviriyordu. Dobby de yüzünde acınacak bir dehşet ifadesiyle, pelerininin eteğine çömelmiş halde, onun peşinden sürüklendi. "Demek öyle!" dedi Lucius Malfoy, soğuk gözlerini Dumbledore'dan ayırmadan. "Geri döndün. Yönetim kurulu üyeleri seni uzaklaştırdı, ama gene de Hogwarts'a dönmekten geri durmadın." "Aslına bakarsan, Lucius," dedi Dumbledore, soğukkanlılıkla gülümseyerek, "diğer on bir yönetim kurulu üyesi bugün benimle irtibat kurdu. Doğrusu bir baykuş fırtınasına yakalanmaktan farkı yoktu. Arthur Weasley'nin kızının öldürüldüğünü duymuşlardı ve benim hemen dönmemi istiyorlardı. Bu iş için en iyi adamın ben olduğumu düşünüyor gibiydiler yani. Ayrıca bana çok garip hikâyeler anlattılar. Bazıları senin onları, uzaklaştırılmamı kabul etmezlerse ailelerini lanetlemekle tehdit ettiğini düşünüyordu." Mr Malfoy her zamankinden de solgunlaştı, ama gözleri hâlâ öfkeyle kısılmış durumdaydı. "Öyleyse - saldırıların önüne geçtin mi bari?" diye küçümseyerek güldü. "Suçluyu yakaladınız mı?" "Yakaladık," dedi Dumbledore, gülümseyerek. "Ee?" dedi Mr Malfoy sertçe. "Kimmiş?" "Geçen seferki kişi, Lucius," dedi Dumbledore. "Ama bu defa Lord Voldemort başka birinin aracılığıyla hareket ediyormuş. Bu günce sayesinde." Mr Malfoy'u dikkatle izleyerek, ortasında büyük bir delik bulunan küçük, siyah kitabı havaya kaldırdı. Harry ise Dobby'yi izliyordu. Ev cini çok tuhaf bir şey yapıyordu. Koca gözleri anlamlı anlamlı Harry'ye odaklanmış halde, bir günceyi bir Mr Malfoy'u gösteriyor ve sonra da yumruğuyla kendi kafasına sertçe vuruyordu. "Anlıyorum..." dedi Mr Malfoy Dumbledore'a, yavaşça. "Akıllıca bir plan," dedi Dumbledore ifadesiz bir sesle. Hâlâ Mr Malfoy'un gözlerinin içine bakıyordu. "Çünkü eğer Harry -" Mr Malfoy, Harry'ye keskin bir bakış fırlattı, "ve arkadaşı Ron bu kitabı keşfetmese, bütün suç Ginny Weasley'nin üstüne kalabilirdi. Kimse onun kendi iradesiyle hareket etmediğini kanıtlayamazdı..." Mr Malfoy tek kelime bile etmedi. Yüzü aniden bir maske görünümü almıştı. "Düşünsene bir," diye devam etti Dumbledore, "işte o zaman neler olurdu... Weasley'ler önde gelen safkan ailelerimizden biri. Kendi kızının Muggle'lara saldırdığı ve onları öldürdüğü ortaya çıksa, bunun Arthur Weasley ve Muggle Koruma Yasası üzerindeki etkisi ne olurdu, düşün. Güncenin ele geçmesi ve Riddle'ın anılarının içinden silinmiş olması büyük şans. Yoksa sonuç ne olurdu kim bilir..." Mr Malfoy kendini zorlayarak konuştu. "Büyük şans," dedi kaskatı bir edayla. Ve Dobby, hâlâ onun arkasında, bir günceyi bir Lucius Malfoy'u işaret ediyor, sonra da kendi kafasını yumrukluyordu. Ve Harry birden anladı. Dobby'ye başını salladı ve Dobby ceza olsun diye kulaklarını bükerek bir köşeye çekildi. "Güncenin nasıl Ginny'nin eline geçtiğini öğrenmek islemiyor musunuz, Mr Malfoy?" dedi Harry. Lucius Malfoy hızla ona döndü. "Nereden bileyim ben küçük, aptal kızın onu eline nasıl geçirdiğini?" dedi. "Çünkü bunu ona siz verdiniz," dedi Harry. "Flo-urish ve Blotts'ta. Onun eski Biçim Değiştirme kitabını aldınız ve günceyi gizlice içine yerleştirdiniz, değil mi?" Mr Malfoy'un beyaz ellerini yumruk yapıp açtığını gördü. "İspatla," diye tısladı. "Ah, işte bunu kimse başaramaz," dedi Dumbledore, Harry'ye gülümseyerek. "Riddle kitabın içinden çıkıp gittikten sonra imkânsız bu. Öte yandan, Lucius, sana bundan böyle Lord Voldemort'un eski okul eşyalarını başkalarına vermemeni tavsiye ediyorum. Başka eşyalar da masum ellere geçerse, sanırım en azından Arthur Weasley onların izini sürer ve ne yapıp edip sana ait olduklarını bulur..." Lucius Malfoy bir süre öylece durdu. Harry onun sağ elinin bir an asasına ulaşmak istermiş gibi kıpırdadığını açıkça gördü. Ama Malfoy bunu yapmadı ve ev cinine döndü. "Gidiyoruz, Dobby!" Kapıyı sertçe çekip açtı ve cin koşarak yanına geldiğinde onu kapıdan dışarı tekmeledi. Dobby'nin koridor boyunca acı içinde ayakladığım duyabiliyorlardı. Harry durup iyice düşündü. Sonra birden aklına bir fikir geldi. "Profesör Dumbledore," dedi aceleyle, "şu günceyi Mr Malfoy'a geri verebilir miyim, lütfen?" "Elbette, Harry," dedi Dumbledore sakince. "Ama elini çabuk tut. Şölen var, unutma." Harry günceyi kaptı ve odadan dışarı fırladı. Dobby'nin acı dolu ayaklamalarının köşenin oradan uzaklaştığını duyabiliyordu. Planının yürüyüp yürümeyeceğini düşünerek, bir ayağından yapış yapış, pis çorabını çabucak çıkardı ve günceyi onun içine soktu. Sonra hızla karanlık koridorda koşmaya başladı. Onları merdivenlerin başında yakaladı. "Mr Malfoy," dedi soluk soluğa, kayıp durarak. "Size bir şey getirdim." Ve kokulu çorabı Lucius Malfoy'un eline tutuşturdu. "Bu da neyin...?" Mr Malfoy çorabı yırtıp günlüğün üstünden çıkardı, kenara fırlattı ve öfkeyle bir günceye bir Harry'ye baktı. "Bu gidişle senin sonun da layığını bulan aileninki gibi olacak, Harry Potter," dedi usulca. "Onlar da her işe burnunu sokan aptallardı." Gitmek için arkasını döndü. "Gel, Dobby. Gel dedim!" Ama Dobby kımıldamadı. Elinde Harry'nin iğrenç, yapış yapış çorabını tutuyor, ona sanki paha biçilmez bir hazineymiş gibi bakıyordu. "Sahip Dobby'ye bir çorap verdi," dedi cin hayretle. "Sahip onu Dobby'ye verdi." "Ne?" dedi Mr Malfoy sinirle. "Ne dedin sen?" "Dobby'nin bir çorabı var," dedi Dobby inanamayarak. "Sahip onu attı, Dobby de tuttu ve Dobby -Dobby özgür." Lucius Malfoy, cine bakar halde, dondu kaldı. Sonra Harry'nin üstüne atıldı. "Bana bir hizmetkâra mal oldun, çocuk!" Dobby birden bağırdı: "Harry Potter'a zarar vermeyeceksin!" Bir gümbürtü duyuldu ve Mr Malfoy arkaya doğru uçtu. Merdivenlerden üçer beşer düşerek alt kattaki zemine yığıldı. Ayağa kalktı, yüzü mosmor kesilmişti. Asasını çıkardı, ama Dobby uzun parmağını tehditkâr bir şekilde ona doğru uzattı. Mr Malfoy'a işaret ederek, "Şimdi gideceksin," dedi korkutucu bir edayla. "Harry Potter'a dokunmayacaksın. Şimdi gideceksin." Lucius Malfoy'un başka seçeneği yoktu. İkisine tepesi atmış, son bir bakış fırlattı ve pelerinini omzunun üstünden atarak hızla yürüyüp gözden kayboldu. "Harry Potter, Dobby'yi özgürlüğüne kavuşturdu!" dedi o. tiz bir sesle, kafasını kaldırıp Harry'ye bakarak. Küre misali gözlerinde en yakın pencereden sızan ay ışığı panldıyordu. "Harry Potter, Dobby'yi serbest bıraktı!" "En azından bunu yapmalıydım, Dobby," dedi Harry sırıtarak. "Sen bir daha hayatımı kurtarmaya kalkmayacağına söz ver, yeter." Birden cinin çirkin, kahverengi suratının tam ortasında, bütün dişlerini gösteren kocaman bir gülümseme belirdi. "Tek bir sorum var, Dobby," dedi Harry, Dobby titreyen ellerle Harry'nin çorabını giyerken. "Bana bütün bunların Adı Anılmaması Gereken Kişi'yle bir ilgisi olmadığını söylemiştin, hatırlıyor musun? Ee -" "O bir ipucuydu, efendim," dedi Dobby, sanki bariz bir şeyden bahsediyormuş gibi gözleri irileşerek. "Dobby size bir ipucu veriyordu. Adını değiştirmeden önce Kara Lord'un adı söylenebiliyordu, anladınız mı?" "Evet," dedi Harry bezgin bir halde. "Eh, ben gitsem iyi olur. Bir şölen var, üstelik arkadaşım Hermione de kendine gelmiş olmalı..." Dobby kollarını Harry'nin beline dolayarak ona sarıldı. "Harry Potter, Dobby'nin sandığından da daha büyük!" diye ağladı. "Elveda, Harry Potter". Ve büyük bir çatırtıyla, Dobby yok oldu. Harry birçok Hogwarts şölenine katılmıştı, ama hiçbiri bunun gibi değildi. Herkes pijamalarıylaydı ve kutlamalar gece boyunca sürdü. Harry en iyi bölümün hangisi olduğuna karar veremiyordu. Hermione'nin, "Çözdün! Çözdün!" diye çığlık atarak ona doğru koşması mı; Justin'in Hufflepuff masasından koşarak gelip elini sıkması ve ondan şüphelenmiş olduğu için özür dilemesi mi; Hagrid'in üç buçukta gelip Harry'yle Ron'un omuzlarına, onları meyveli kremalı kek dolu tabaklarının içine düşürecek kadar hızlı şaplak atması mı; Ron'la onun dört yüz puanının Gryffindor'a ikinci yıl üst üste Bina Kupası'nı kazandırması mı; Profesör McGonagall'ın kalkıp bütün sınavların okulun armağanı olarak iptal edildiğini söylemesi mi ("Yo, hayır!" demişti Hermione); Dumbledore'un, Profesör Lockhart'ın gidip hafızasını geri kazanması gerektiği için maalesef bir dahaki sene geri dönmeyeceğini duyurması mı? Sonuncusunun yol açtığı coşkuya birçok öğretmen de katıldı. "Yazık," dedi Ron, biraz daha reçelli çörek alarak. "Tam da ona alışmaya başlamıştım." Yaz döneminin geri kalan bölümü pırıl pırıl güneş ışığıyla geçti. Hogwarts normale dönmüştü, sadece birkaç küçük değişiklik vardı: Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersi iptal edildi ("ama biz nasılsa o konuda yeterince antrenman yaptık," dedi Ron, pek canı sıkkın görünen Hermione'ye) ve Lucius Malfoy yönetim kurulu üyeliğinden çıkarıldı. Draco artık okulda, orası kendine aitmiş gibi bir edayla dolaşmıyordu. Aksine, gücenik ve somurtkan görünüyordu. Diğer taraftan, Ginny Weasley gene son derece mutluydu. Hogwarts Ekspresi'yle eve dönüş yolculuğu vakti çok çabuk geldi. Harry, Ron, Hermione, Fred, George ve Ginny'nin kendilerine ait bir kompartımanları vardı. Tatilden önce büyü yapabilecekleri son birkaç saatin tadını çıkardılar. Patlamalı Pişti oynadılar, Fred ve George'un Filibuster Maytapları'nın sonuncularını ateşlediler ve büyüyle birbirlerini silahsız bırakmaya çalıştılar. Harry bu konuda çok iyi hale gelmeye başlamıştı. Neredeyse King's Cross'a varmışlardı ki, Harry'nin aklına bir şey geldi. "Ginny - Percy'yi ne yaparken gördün de kimseye söylemeni istemedi?" "Ha, o mu?" dedi Ginny kıkırdayarak. "Şey - Percy'nin bir kız arkadaşı var." Fred, George'un kafasına bir kitap bohçası düşürdü. "Ne?" "Şu Ravenclaw'lu Sınıf Başkanı, Penelope Clearwater," dedi Ginny. "Yaz boyunca ona mektup yazıyordu. Okulun her yerinde gizli gizli onunla buluşuyordu. Bir gün boş bir sınıfta öpüşürlerken yakaladım onları. Kız o saldırıya uğradığında Percy öyle üzüldü ki. Onunla dalga geçmezsiniz, değil mi?" diye ekledi endişeyle. "Aklımızın ucundan bile geçmez," dedi Fred. Yüzünde sanki doğum günü erken gelmiş gibi bir ifade vardı. "Kesinlikle," dedi George, pis pis gülerek. Hogwarts Ekspresi yavaşladı ve sonunda durdu. Harry bir tüy kalem ve bir parça parşömen çıkardı ve Ron'la Hermione'ye döndü. "Buna telefon numarası deniyor," dedi Ron'a ve telefon numarasını iki kez yazarak parşömeni ikiye yırtıp ikisine de birer parça verdi. "Babana geçen yaz telefonun nasıl kullanıldığını anlatmıştım, hatırlayacaktır. Beni Dursley'lerden ara, olur mu? Sadece Dudley'yle konuşarak iki ay daha geçiremem..." Trenden inip sihirli bölmeye doğru yürüyen kalabalığa katılırlarken, Hermione, “Teyzenle enişten gurur duyacaklar ama, değil mi?" dedi. "Yani bu yıl yaptıklarını duyunca." "Gurur duymak mı?" dedi Harry. "Aklını mı oynattın sen? Ölmem için o kadar fırsat çıkmışken ve ben bunu başaramamışken mi? Sinirden çılgına dönecekler..." Ve hep birlikte geçitten geçerek Muggle dünyasına doğru yürüdüler. ...............THE END............. |
|
|
|
#37 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
Harry Potter & Azkaban Tutsağı ( 3 ) BİRİNCİ BÖLÜM Baykuş Postası Harry Potter birçok açıdan son derece sıra dışı bir çocuktu. Her şeyden önce, yaz tatilinden yılın başka herhangi bir zamanından nefret ettiğinden daha fazla nefret ediyordu. Sonra gerçekten ev ödevini yapmak istiyordu, ama gecenin biı*- vaktinde, gizlice yapmak zorundaydı. Ayrıca da bir büyücüydü. Saat gece yansına yaklaşıyordu ve Harry yüzükoyun yatağında yatıyordu. Battaniyeleri çadır gibi başının üstüne çekmişti, bir elinde bir fener vardı ve deri ciltli büyük bir kitabı (Bathilda Bagshot'un yazdığı Sihir Tarihi'ni) yastığa dayamıştı. Harry, kartal tüyünden kaleminin ucunu sayfadan aşağı doğru indirirken, bir yandan da kaşlarını çattı. "On Dördüncü Yüzyılda Cadüann Yakılması Tamamen Anlamsızdı - tarhsın" konulu kompozisyonu yazmada ona yardımcı olabilecek bir şey arıyordu. Tüy kalem, işe yarar görünen bir paragrafın tepesinde durakladı. Harry yuvarlak gözlüğünü burnundan yukarı iterek, fenerini kitaba daha da yaklaştırdı ve okudu: Büyü-dışı insanlar (ki genellikle Mııggle diye bilinirler) ortaçağda büyüden özellikle korkarlardı, ama onu tanımakta pek de başarılı değildiler. Gerçek bir cadı ya da büyücüyü yakaladıkları ender durumlarda, yakmanın hiç mi hiç etkisi olmazdı. Cadı ya da büyücü basit bir Alev Dondurma Büyüsü uygular, sonra da, bir yandan hafif, gıdıklayıcı bir hissin keyfini çıkarırken, bir yandan da acıyla haykırıyor taklidi yapardı. Hatta Acayip VVen-delin yakılmaktan öyle hoşlanırdı ki, çeşitli kılıklara bürünmüş olarak tam kırk yedi kere kendisini yakalamalarına izin vermişti. Harry tüy kalemini dişlerinin arasına sıkıştırıp, mürekkep şişesiyle bir parşömen tomarı almak için yastığının altına uzandı. Yavaşça ve büyük bir özenle mürekkep şişesinin kapağını açtı, kalemini içine batırdı ve yazmaya başladı. Arada bir durup dinliyordu, çünkü Dursley'lerden biri banyoya giderken tüy kaleminin hışırtısını duyarsa, kendini yazın geri kalan bölümünde merdivenin altındaki dolaba kilitlenmiş bulabilirdi. Privet Drive 4 numarada oturan Dursley ailesi, Harry'nin yaz tatillerinden hoşlanmayışının nedeniydi. Vernon Enişte, Petunia Teyze ve oğullan Dudley, Harry'nin hayattaki tek akrabalarıydı. Hepsi Muggle'dı ve büyüye karşı pek ortaçağ usulü bir tavır benimsemişlerdi. Harry'nin cadı ve büyücü olan ölmüş annesiyle babasının adı, Dursley'lerin çatısı altında asla anılmazdı. Petunia Teyze ve Vernon Enişte yıllar boyunca Harry'yi mümkün olduğunca ayak altında çiğneyerek içindeki 10 sihri ezebüeceklerini umut etmişlerdi. Ama, hiddetten köpürseler de başarıya erişememişlerdi ve şimdi de ya birisi Harry'nin hayatının son iki yılını Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda geçirdiğim anlarsa diye dehşet içinde yaşıyorlardı. Bugünlerde Dursley'lerin en fazla yapabildiği şey, Harry'nin büyü kitaplarını, asasını, kazanını ve süpürgesini yaz tatilinin başında saklayarak komşularla konuşmasını yasaklamaktı. Büyü kitaplarından böylece aynlmak Harry için gerçek bir sorun oluşturuyordu, çünkü Hogwarts'taki öğretmenleri tatil için ona bir sürü ev ödevi vermişti. Kompozisyonlardan birini, Ufalma İksiri hakkındaki baş belası kompozisyonu, en sevmediği öğretmeni Profesör Snape için yazması gerekiyordu. Snape, Harry'ye bir ay ceza vermek için herhangi bir bahane bulmaktan pek memnun.kalırdı. Harry de bu yüzden tatilin ilk haftasında eline geçen şansa sıkı sıkıya sarılmıştı. Vernon Enişte, Petunia Teyze ve Dudley, Vernon Enişte'ye şirketin verdiği yeni arabaya hayranlıklarını belirtmek için ön bahçeye gittiklerinde (çok yüksek sesle ki komşular da duyabilsin), Harry usul usul aşağı inmiş, merdivenin altındaki dolabın kilidini açmış, kitaplarından bir kısmını kaptığı gibi yatak odasına getirip saklamıştı. Çarşaflarda mürekkep lekesi bırakmadıkça, Dursley'ler onun geceleri sihir çalıştığını asla anlamazdı. Harry o anda teyzesi ve eniştesiyle bir sorun çıkmasın diye çok özen gösteriyordu, çünkü zaten aralan li-moniydi. Hem de, tatil başladıktan bir hafta sonra kendisi gibi bir büyücüden telefon geldi diye. 11 Harry'nin Hogvvarts'taki en iyi arkadaşlarından biri olan Ron Weasley, hepsi büyücü olan bir aileden geliyordu. Yani Harry'nin bilmediği birçok şeyi biliyordu, ama daha önce hiç telefon etmemişti. Şu şanssızlığa bakın ki telefona Vernon Enişte cevap vermişti. "Buyrun, ben Vernon Dursley." O sırada tesadüfen odada olan Harry, Ron'un sesinin cevap verdiğini duyunca donup kalmıştı. "ALO? ALO? BENİ DUYUYOR MUSUNUZ? BEN - HARRY - POTTER'LA GÖRÜŞMEK - İSTİYORUM!" Ron öyle bağırıyordu ki, Vernon Enişte yerinden zıpladı ve ahizeyi kulağından yarım metre uzakta tuttu, ona öfke ve hayret karışımı bir ifadeyle bakıyordu. Ağızlık yönünde, "KİMİNLE GÖRÜŞÜYORUM?" diye kükredi. "KİMSİNİZ?" Ron, "RON - WEASLEY!" diye haykırdı ona cevap olarak. Sanki Vernon Enişte ile ikisi bir futbol sahasının iki ucundan konuşuyorlardı. "BEN - HARRY'NİN -OKULDAN- ARKADAŞIYIM -" Vernon Enişte'nin bakışları bir anda, olduğu yerde kalakalmış Harry'ye döndü. "BURADA HARRY POTTER FALAN YOK!" diye kükredi. Şimdi, sanki patlamasından korkuyormuş gibi, ahizeyi kol boyu uzaklıkta tutuyordu. "HANGİ OKULDAN SÖZ ETTİĞİNİ BİLMİYORUM! BİR DAHA ASLA BENİ ARAMA! SAKIN AİLEMİN YANINA YAKLAŞMA!" Ve zehirli bir örümceği atıyormuş gibi, ahizeyi telefonun üstüne fırlattı. 12 Bunu izleyen kavga, o zamana kadarki en berbat kavgalardan biri oldu. Vernon Enişte, Harry'yi tükürük içinde bırakarak, "SEN BENİM TELEFONUMU NE CESARETLE ŞEY GİBİ - SENİN GİBİ İNSANLARA VERİRSİN!" diye kükredi. Ron belli ki Harry'nin başını derde soktuğunu fark etmişti, çünkü bir daha aramadı. Hogwarts'taki öbür arkadaşı, Hermione de onunla bağlantı kurmamıştı. Harry, Ron'un aramasın diye onu uyardığından kuşkulanıyordu. Yazık, çünkü Harry'nin sınıfının en akıllı cadısı Hermione, annesiyle babası Muggle olduğu için telefonu nasıl kullanması gerektiğini pek güzel biliyordu ve herhalde Hogwarts'a gittiğini söylemeyecek kadar da aklı selim sahibiydi. Böylece Harry beş uzun hafta boyunca büyücü arkadaşlarının hiçbirinden haber alamadı, yani bu yaz da neredeyse geçen yaz kadar berbat geçmeye aday görünüyordu. Sadece bir tek, çok küçük iyileşme vardı: Ondan, arkadaşlanna mektup göndermek için yararlanmayacağına yemin ettikten sonra, Harry'nin geceleri baykuşu Hedwig'i dışarı salmasına izin verilmişti. Vernon Enişte, Hedwig'in kafesinde hep kapalı kalınca çıkardığı şamata yüzünden pes etmişti. Harry, Acayip YYendelin hakkında yazmayı bitirdi, durup yine dinledi. Karanlık evin sessizliği sadece azman kuzeni Dudley'nin uzaktan gelen homurtulu horultusuy-la bozuluyordu. Saat çok geç olmalıydı. Harry'nin gözleri yorgunluktan kaşınıyordu. Belki de bu kompozisyonu ertesi gece bitirirdi... 13 Mürekkep şişesinin kapağını kapattı, yatağının altından eski bir yastık kılıfını çekip aldı, fenerini, Sihir Tarihi'ni, kompozisyonunu, tüy kalemiyle mürekkebi içine koydu, yataktan kalkıp hepsini yatağının altındaki gevşek bir tahtanın dibine gizledi. Sonra ayağa kalktı, gerindi ve yatağının yanındaki komodinin üstünde duran ışıklı çalar saatin kaçı gösterdiğine baktı. Gecenin biriydi. Harry aniden midesinde tuhaf bir sarsınh hissetti. Farkına bile varmadan tam bir saattir on üç yaşındaydı. Harr/nin bir başka sıra dışı yanı da, doğum günlerini hiç beklememesiydi. Ömründe hiç doğum günü kartı almamıştı. Dursley'ler onun son iki doğum gününü tamamen bilmezlikten gelmişlerdi, .bu seferkini hatırlayacaklarım sanmak için de hiçbir nedeni yoktu. Harry karanlık odayı boydan boya yürüdü, Hed-wig'in büyük, boş kafesinin yanından geçip açık pencereye gitti. Pervaza yaslandı, battaniyenin altında onca zaman kaldıktan sonra serin gece havasının yüzüne vuruşu pek hoştu. Hedwig gelmeyeli iki gece olmuştu. Harry onun için kaygılanmıyordu -daha önce de bu kadar süreyle gittiği olmuştu- ama geriye çabuk döneceğini umut ediyordu. Bu evde onu görünce irkilmeyen tek canlı oydu. Harry, yaşına göre ufak tefek ve zayıf olsa da, son yılda birkaç santim uzamıştı. Ama kuzgun karası saçları her zaman nasılsa öyleydi: Ne yaparsa yapsın inatla dağınık kalıyordu. Gözlüklerinin arkasındaki gözleri parlak yeşildi ve alnında, saçının arasından açıkça görülebilen, şimşek biçiminde ince bir yara izi vardı. 14 Harry'ye ilişkin sıra dışı şeylerin içinde en olağanüstü olanı bu yara iziydi. İz, Dursley'lerin on yıldır söyledikleri gibi, Harry'nin annesiyle babasını öldüren araba kazasından yadigâr kalmamıştı. Çünkü Lily ve James Potter bir araba kazasında ölmemişlerdi. Öldürülmüşlerdi, yüzyılın en fazla korkulan Karanlık Büyücüsü, Lord Voldemort tarafından. Voldemort'un laneti, Harry'yi öldüreceğine kendisine geri dönünce, Harry bu saldırıdan yalnızca alnında bir yara iziyle kurtulmuştu. Canını zor kurtaran Voldemort ise kaçmıştı... Ne var ki Harry daha sonra onunla Hogvvarts'ta karşı karşıya gelmişti. Karanlık pencerede durmuş son karşılaşmalarını hatırlarken, on üçüncü doğum gününe ulaştığı için bile talihli olduğunu kabul etti. Hedwig'den bir işaret görmek için yıldızlı gökyüzünü bakışlarıyla taradı. Belki de gagasından sarkan ölü bir fareyle, övgü bekleyerek, ona doğru süzülüyordu Çatıların üzerinden dalgın dalgın bakan Harry'nin ne gördüğünün farkına varması birkaç saniye sürdü. Altın ^ron üstüne silueti çizilmiş ve her an daha da büyüyen, iri, garip şekilde yan yan giden bir yaratık vardı ve Harry'nin yönünde kanat çırpıyordu. Harry hayli hareketsiz durarak onun gittikçe alçalmasını gözledi. Bir an için, eli pencere mandalında, tereddüt etti, acaba kapasam mı diye düşünüyordu, ama o sırada garip yaratık Privet Drive'ın sokak lambalarından birinin üzerinden süzüldü ve onun ne olduğunu anlayan Harry yana sıçradı. Üç baykuş süzülerek pencereden içeri girdi, iki ta- 15 nesi baygına benzeyen üçüncüyü taşıyordu. Yumuşak bir pat sesiyle Harry'nin yatağına kondular, büyük ve kurşuni renkte olan ortadaki baykuş dosdoğru yatağa devrildi ve hareketsiz kaldı. Bacaklarına koca bir paket bağlanmıştı. Harry baygın baykuşu hemen tanıdı - Adı Errol'dı ve VVeasley ailesine aitti. Harry anında yatağa koştu, Er-roî'ın bacaklarmdaki ipleri çözdü, paketi çıkardı ve sonra da onu Hedwig'in kafesine taşıdı. Errol mahmur gözlerinden birini açtı, cılız bir ötüşle teşekkür etti ve lakır lakır su içmeye koyuldu. Harry diğer iki baykuşun yanına döndü. Bunlardan biri, büyük, kar beyazı dişi baykuş, kendi kuşu Hed-wig'di. O da bir paket taşıyordu ve kendinden pek hoşnut görünüyordu. Onu yükünden kurtaran Harry'ye gagasıyla sevgi dolu bir öpücük verdi, sonra da Errol'ın yanına gitmek için odanın öbür yanına uçtu. Harry güzel, kahverengi bir kuş olan üçüncü baykuşu tanımadı, ama nereden geldiğini hemen anladı. Çünkü üçüncü pakete ek olarak, Hogwarts armasının bulunduğu bir mektup taşıyordu. Harry bu baykuşu görevinden azat edince, hayvan kendini beğenmiş bir şekilde tüylerini kabarttı, kanatlarını gerdi ve pencereden dışarı uçup geceye karıştı. Harry yatağına oturdu, Errol'ın paketini kaptı, ambalaj kâğıdını koparıp açtı ve içinde altın yaldızlı kâğıda sarılı bir hediyeyle ilk doğum günü kartını buldu. Parmaklan hafifçe titreyerek zarfı açtı. İki parça kâğıt düştü - bir mektup ve bir gazete kupürü. 16 Kupür belli ki büyücülerin gazetesi Gelecek Posta-sz'ndan kesilmişti, çünkü siyah-beyaz resimdeki insanlar hareket ediyorlardı. Harry kupürü alıp kırışıklarını düzeltti ve okudu. SİHİR BAKANLIĞI GÖREVLiSi BÜYÜK ÖDÜLÜ KAPTI Sihir Bakanlığı Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi Başkanı Arthur VVeasley, Gelecek Posta-sı'mn yıllık Büyük ödül Galleon Çekilişini kazandı. Çok memnun görünen Mr VVeasley, Gelecek Postası 'na, "Altınları Mısır'da bir tatil yaparak harcayacağız," dedi. "En büyük oğlumuz Bili orada, Gringotts Büyücülük Bankasının lanet bozucusu olarak çalışıyor." VJeasley ailesi Mısır'da bir ay geçirdikten sonra, yeni okul yılının başlangıcı nedeniyle, Weasley çocuklarından beşinin devam ettiği Hogwarts'a geri dönecek. Harry hareket eden resmi inceledi ve büyük bir piramit önünde duran dokuz VVeasley'nin birden ona coşkuyla el salladığını görünce yüzüne bir tebessüm yayıldı. Tombul küçümen Mrs VVeasley; uzun boylu, saçlan açılmakta olan Mr VVeasley; altı oğul ve bir kız. Siyah-beyaz resimde görünmese bile, hepsi de alev gibi kızıl saçlı. Resmin tam ortasında, uzun boylu ve leylek bacaklı Ron duruyordu, faresi Scabbers omzundaydı, kolunu da küçük kardeşi Ginny'ye dolamıştı. Harry büyük bir altın yığınını kazanmayı çok iyi huylu ve son derece yoksul olan VVeasley'lerden daha 17 fazla hak edecek birilerim düşünemiyordu. Ron'un mektubunu alıp açtı. Sevgili Harry, Mutlu yıllar! Eak, o telefon için gerçekten üzgünüm. Umarım Muggle'lar burnundan getirmemiştir. Babama sordum, o da herhalde bağırmamam gerektiğini söyledi. Burada, Mısır'da her şey harika. Bili bize mezarları gezdirdi, bu eski Mısırlı büyücülerin onlara koyduğu lanetlere inanamazsın Annem Ginny'nin sonuncusuna girmesine izin vermedi. Orası, mezara izinsiz dalan ve fazladan başlan falan çıkmış Muggle'İann değişime uğramış iskeletlerimle doluydu. Babam Gelecek Postası'nın çekilişini kazanınca inanamadım buna. Yedi yüz galleon! Çoğu bu tatile gitti, ama bana önümüzdeki yü için yeni bir asa alacaklar. Harry, Ron'un eski asasının çatladığı olayı çok iyi hatırlıyordu. Asa, ikisinin binip Hogwarts'a uçtukları araba okul arazisinde bir ağaca çarpınca çatlamıştı. Yeni sömestr başlamadan bir hafta kadar önce geleceğiz, benim asamı ve yeni kitaplarımızı almak için Londra'ya gideceğiz. Oyada seninle karşılaşma şansı var mı? Mııggle'larm moralini bozmasına izin verme! Londra'ya gelmeye çalış, Ron 18 Not: Percy, Öğrenci Başı oldu. Mektubu geçen hafta aldı. Harry fotoğrafa bir göz attı. Hogwarts'ta yedinci ve son yılında olan Percy'nin pek kendini beğenmiş bir hali vardı. Öğrenci Başı rozetini, düzenli saçlarının tepesine fütursuzca tünemiş olan fesine iğnelemişti, bağa çerçeveli gözlüğü Mısır güneşinde parıldıyordu. Harry şimdi de hediyesini alıp açtı. Paketin içinde minyatür bir cam topaca benzeyen bir şey vardı. Altında da Ron'dan bir başka not. Harry - bu bir Cep Sinsioskopu. Etrafta güvenilmez biri varsa, parlaması ve olduğu yerde dönmesi gerekiyor. Bili bunun büyücü turistler için satılan saçma sapan bir şey olduğunu söylüyor, güvenilir değilmiş. Dün akşam yemeğinde yanıp durdu da ondan. Ama Bili o sırada Fred'le George'un çorbasına böcek koyduklarının farkında değildi. Eyvallah - Ron Harry, Cep Sinsioskopu'nu komodinin üstüne koydu, sivri ucunda dengelenen alet kıpırtısız durmuş, Harry'nin saatinin fosforlu akrebiyle yelkovanını yansı-Uyordu. Harry birkaç saniye mutlulukla ona baktı, sonra Hedvvig'in gönderdiği paketi eline aldı. Bunda da ambalajı içinde bir hediye, bir kart ve bir mektup vardı. Bu seferkiler Hermione'den gelmişti. 19 Sevgili Harry, Ron bana yazıp Vernon Enışte'ne ettiği telefondan söz ettL Umarım iyisindir. Şu anda Fransa'da tatildeyim ı ve bunu sana nasıl göndereceğimi bilmiyorum -ya Gümrük'te açarlarsa? -derken Hedwig çıkageldi! Sanırım, bir değişiklik olsun diye doğum gününde bir şey almar>dnn emin olmak istiyordu. Hediyeni baykuş-siparişiyle {»Mrttim; Gelecek Postası'nöa ilanı vardı (Onu da buraya getirtiyorum, büyücülük dünyasında olup bitenin*, izleyebilmek öyle iyi oluyor ki). Ron 'la ailesinin bir hafi 7 önce çıkan resmini gördün mü? Eminim bir sürü şey öğreniyordur, gerçekten kıskanıyorum - eski Mısır büyücüleri muhteşemdi. Burada da ilginç bir yerel büyücülük tarihi var. öğrendiğim bazı şeyleri eklemek için bütün Sihir Tarihi kompozisyonumu yeniden yazdım. Umarım çok uzun olmamıştır, Profesör Binns'in istediğinden iki parşömen tomarı daha fazla. Ron tatilin son haftasında Londra'da olacağını söylüyor. Sen de gelebilir misin? Teyzenle enişten gelmene izin verir mi? Keşke gelebilsen. Olmazsa seni Eylül'ün birinde Hogwarts Ekspresi'nde görürüm! Sevgiler Hermione Not: Ron, Percy'nin öğrenci Başı olduğunu söylüyor. Eminim bu sahiden hoşuna gitmiştir. Ron pek memnun kalmışa benzemiyor. 20 Harry, Hermione'nin mektubunu bir kenara koyup hediyesini alırken yine güldü. Paket çok ağırdı. Hermi-one'yi tanıdığı için, hediyenin çok zor büyülerle dolu koca bir kitap olacağından emindi - değildi oysa. Kâğıdı yırtıp da üzerinde simden harflerle Süpürge Bakım Seti yazan parlak siyah deri bir çanta görünce kalbi deli gibi çarptı. Harry, "Vay canına, Hermione!" diye fısıldadı, çantanın içine bakmak için fermuarını açtı. İçinde büyük bir kavûnoz Fleetvvood Sap Rötuş Cilası, pırıl pırıl gümüş bir Kuyruk Çalısı Makası, uzun yolculuklarda süpürgenize tutturmak için minik pirinçten bir pusula ve bir Kendi Kendine Süpürge Bakımı Elki-tabı vardı. Arkadaşlan dışında Harry, Hogvvarts'ı en çok Qu-idditch için özlüyordu: Sihir dünyasının bu en popüler sporu son derece tehlikeliydi, çok heyecanlıydı ve süpürgeler üzerinde oynanıyordu. Harry ise çok iyi bir Quidditch oyuncusuydu, Hogwarts binalarından birinin takımına son yüzyıl içinde seçilen en genç oyuncu olmuştu. En değerli hazinelerinden biri de, yanş süpürgesi Nimbus İki Bin'di. Harry deri çantayı bir yana bırakıp son paketini eline aldı. Ambalaj kâğıdı üzerindeki eğri büğrü yazıyı hemen tanıdı: Paket, Hogwarts bekçisi Hagrid'den geliyordu. Üstteki kâğıt tabakasını yırtanca gözüne yeşil ve derimsi bir şey çarptı, ama daha onu doğru dürüst açamadan paket garip bir şekilde titredi ve içinde her ne varsa, gürültülü bir takırtı geldi - sanki çenesi varmış gibi. Harry donup kaldı. Hagrid'in ona kasıtlı olarak as- 21 la tehlikeli bir şey göndermeyeceğini biliyordu, ne var ki Hagrid tehlikeli şeyler konusunda normal bir insan gibi düşünmezdi. Dev örümceklere dostluk gösterdiği, meyhanelerdeki adamlardan hırçın, üç başlı köpekler satın aldığı ve kulübesine gizlice yasadışı ejderha yumurtaları soktuğu görülmüştü. Harry pakete endişeyle dokundu. Paket yeniden yüksek sesle takırdadı. Harry komodininin üstündeki lambaya uzandı, bir eliyle onu sıkıca yakaladı ve vurmaya hazır şekilde başının üstüne kaldırdı. Sonra öbür eliyle ambalaj kâğıdının geri kalanını yakalayıp çekti. Ve dışan bir şey düştü - bir kitap. Harry üzerinde altın yaldızlı harflerle Canavar Kitap: Canavarlar yazan güzel, yeşil kapağını şöyle bir görebilmişti ki, kitap yan tarafına atladı ve garip bir yengeç gibi, yatağın üzerinde yan yan seğirtti. "Ahha!" diye mırıldandı Harry. Kitap gürültülü bir tıkırtıyla yataktan yuvarlandı ve odanın öbür yanına doğru hızla atıldı. Harry çaktırmadan onu izledi. Kitap çalışma masasının altındaki karanlık boşlukta saklanıyordu. Dursley'lerin hâlâ mışıl mışıl uyuyor olması için dua eden Harry dört ayak üstüne çöküp ona doğru uzandı. "Ayy!" Kitap elinin üstüne kapandı, sonra da hâlâ kapakları üzerinde seğirterek onun yanından çırpınıp geçti. Harry fırladı, ileri atıldı ve kitabı yere yapıştırmayı başardı. Yandaki odada uyuyan Vernon Enişte yüksek sesle, uykulu bir homurtu salıverdi. 22 Harry mücadele eden kitabı kollarının arasına iyice kıstırıp şifonyere koştu, bir kemer çıkararak kitabın çevresine sıkıca tutturdu. Bu arada Hedwig ve Errol il-giyie onu izliyorlardı. Canavar Kitap öfkeyle ürperdi, ama artık ne kuş kanadı gibi çırpınıyordu, ne de ısırabi-liyordu. Harry de onu yatağın üstüne atıp Hagrid'in kartına uzandı. Sevgili Harry, Nice yıllara! Bu, önümüzdeki yıl sana yararlı olur dedim. Daha fazlasını lıurda söylemem. Seni görünce anlatırım. Umarım Muggle'lar sana iyi muamele ediyorlardır. En iyi dileklerimle, Hagrid Harry, Hagrid'in ısıran bir kitabın yararlı olacağını düşünmesini tekinsiz buldu, ama Hagrid'in kartını da Ron ve Hermione'ninkinin yanına yerleştirdi. Ağzı kulaklarına varmıştı. Geriye sadece Hogwarts'tan gelen mektup kalmıştı artık. Bunun her zamankinden kalın olduğunu fark eden Harry, zarfı açtı, içindeki ilk parşömen sayfasını çıkardı ve okudu: Sevgili Mr Potter, Yeni okul yılının ı EylüJ'de başlayacağın^ bildirmek isteriz. Hogıvarts Ekspresi, King's Cross Istasyonıı'nda Peron Dokuz Üç Çeyrek'ten saat on birde kalkacak. 23 Üçüncü sınıfların bazı hafta sonlarında Hogsmeade köyünü ziyaret etmelerine izin veriliyor. Lütfen ilişikteki izin belgesini imzalaması için anne-babanıza ya da velinize ver in. Önümüzdeki yıl için gerekli olan kitapların listesi ilişiktedir. Saygılarımla, Profesör M. McGonagall Müdür Yardımcısı Harry, Hogsmeade izin belgesini zarftan çekip baktı, artık gülümsemiyordu. Hafta sonlarında Hogsme-ade'i ziyaret etmek harika olurdu; orasının tamamen büyücülere ait bir köy olduğunu biliyordu ve daha adımını bile atmamıştı. İyi de, Vernon Enişte ya da Petunia Teyze'yi bu belgeyi imzalamaya nasıl ikna edecekti? Çalar saate baktı. Sabahın ikisi olmuştu. Hogsmeade belgesi hakkında ertesi sabah uyanınca üzülmeye karar veren Harry yeniden yatağına gitti ve kendisi için yaptığı, Hogwarts'a dönene kadar kaç gün kaldığını gösteren çizelgede bir günü daha karalamak için uzandı. Soma gözlüğünü çıkarıp, gözleri açık, yüzü üç doğum günü Vartına dönük, yatağa uzandı. Ne kadar sıra dışı olursa olsun, Harry Potter o anda herkesin hissettiklerini hissediyordu: Ömründe ilk kez, o gün doğum günü olduğu için mutluydu. |
|
|
|
#38 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
İKİNCİ BÖLÜM
Marge Hala'nın Büyük Hatası Harry ertesi sabah kahvaltıya indiğinde, üç Dursley de kahvalh masasının etrafında oturuyordu. Yepyeni bir televizyonu izliyorlardı, buzdolabı ile salondaki televizyon arasındaki yolun uzunluğundan yüksek sesle şikâyet edip duran Dudley için bir "eve hoş geldin" hediyesi. Dudley yazlan vaktinin çoğunu, küçük domuz gözleri ekrana çivilenmiş, beş gıdısı o yerken sürekli titreyerek, mutfakta geçirirdi.Harry, Dudley ile boynu kısa, bıyığı gür, iriyarı, kalıplı Di adam olan Vernon Enişte'nin arasına oturdu. Harry'ye uvıllu yıllar dilemek bir yana, Dursley'4er onun odaya girdiğini fark ettikleri yolunda bir işaret bile vermediler, ama Harry bu muameleye öyle alışkındı ki aldırmadı. Kendine bir parça kızarmış ekmek aldı, sonra da kaçak bir mahkûm hakkındaki bir haberin orta yerinde olan televizyondaki spikere baktı. "... halk, Black'in silahlı ve son derece tehlikeli olduğu konusunda uyarılmıştır. Özel bir telefon hattı kurulmuştur, Black'i görenler hemen buraya haber vermelidir." 25 Vernon Enişte, gazetesinin üstünden tutsağa bakarak, "Onun beş para etmediğini bize söylemelerine gerek yok," diye homurdandı "Şu haline bak, pis serseri! Saçına bakın şunun!" Yan yan Harry'ye pis bir bakış attı, Harry'nin dağınık saçları onun için hep bir kızgınlık kaynağı olmuştu. Ama kupkuru yüzü, dirseğine kadar inen keçeleşmiş, arapsaçı gibi saçlarla çevrili olan televizyondaki adamla karşılaştırınca, Hany kendini gerçekten temiz pak hissetti. Spiker yeniden ortaya çıkmıştı. "Tarım ve Balıkçılık Bakanlığı'nın bugün ilan edeceği..." Vernon Enişte spikere kötü kötü bakarak, "Dur bakalım!" dedi havlarcasına. "Bize manyağın nereden kaçtığını söylemedin! Bunun ne yaran var? Deli herif şu an sokakta buraya doğru geliyor olabilir!" Kemikli ve at suratlı Petunia Teyze, şimşek gibi dönerek mutfak penceresinden dikkatle dışarı baktı. Harry onun özel telefon hattını arayacak kişi olmaya bayılacağını biliyordu. Petunia Teyze dünyanın en meraklı kadınıydı ve hayatının büyük kısmını sıkıcı, yasalara saygılı komşularını casus gibi gözleyerek geçirmişti. Vernon Enişte kocaman mor yumruğuyla masaya vurarak, "Ne zaman öğrenecekler?" dedi, "Böyle insanlarla başa çıkmanın tek yolu idam!" Hâlâ gözlerini kısmış, kapı komşusunun çalı fasulyelerine bakan Petunia Teyze, "Çok doğru," dedi. 26 Vernon Enişte fincamndaki çayı bitirdi, saatine baktı ve ekledi: "Hemen çıksam iyi olur, Petunia, Marge'm treni saat onda geliyor." Aklı yukarı kattaki Süpürge Bakım Seti'nde olan Harry, bu nahoş darbeyle dünyaya döndü. "Marge Hala mı?" diye kekeledi. "O - o buraya gelmiyor, değil mi?" Marge Hala, Vernon Enişte'nin kardeşiydi. Harry ile onun arasında kan bağı olmadığı halde (Harry'nin annesi, Petunia Teyze'in kardeşiydi) ömür boyu ona "hala" demeye zorlanmıştı. Marge Hala kent dışında, buldok yetiştirdiği büyük bahçeli bir evde otururdu. Privet Drive'da pek kalmazdı, çünkü kıymetli köpecik-lerini bırakmaya içi elvermezdi, ama onun ziyaretlerinin her biri Harry'nin aklına korkunç bir canlılıkla kazınmıştı. Dudle/nin beşinci doğum günü partisinde Marge Hala, Harry'nin, yeğenini müzikli biblolar oyununda yenmesini önlemek için bastonuyla incik kemiklerine vurmuştu. Birkaç yü sonra Noel'de gelmiş, Dudley'ye bilgisayarlı bir robot, Harry'ye de köpek bisküvisi getirmişti. Onun Hogwarts'a başlamasından bir önceki yılda yaptığı son ziyarette Harry kazayla en sevdiği köpeğinin patisine basmıştı. Ripper, Harry'yi bahçeye kadar kovalamış, o da bir ağaca tırmanmıştı ve Marge Hala saat gece yarısını geçene kadar onu çağırmayı reddetmişti. Bu olayın anısı hâlâ Dudley'nin gözlerinin gülmekten yaşarmasına yol açıyordu. Vernon Enişte, "Marge bir hafta burada kalacak," 27 diye hırladı, "ve hazır konu açılmışken," dedi, şişman parmağıyla tehdit edici şekilde Harry'yi göstererek, "ben onu almadan önce bazı şeyleri açıklığa kavuşturmamız gerekiyor." Dudley yılışık yılışık sırıtarak televizyon izlemekten vazgeçti. Vernon Enişte'nin Harry'ye zorbalık etmesini izlemek onu en fazla eğlendiren şeydi. "Önce," diye hırladı Vernon Enişte, "Marge'la konuşurken terbiyeni takınacaksın." Harry acı acı, "Tamam," dedi, "o da takınırsa." "İkinci olarak," dedi Vernon Enişte, Harry'nin cevabını duymamış gibi davranıyordu, "Marge senin anormalliğin haVkında hiçbir şey bilmediği için, o buradayken hiçbir - ama hiçbir acayip şey istemiyorum. Adam gibi davran, anlıyor musun?" Harry dişlerini sıkarak, "O davranırsa, ben de davranırım," dedi. "Ve üçüncü olarak," dedi Vernon Enişte, hain küçük gözleri şimdi kocaman mor yüzünde çizik çizik olmuştu, "Marge'a senin St Brutus İflah Olmaz Suçlu Çocuklar Güvenlik Merkezi'ne gittiğini söyledik." "Ne?" diye feryat etti Harry. "Ve sen de öyle diyeceksin, yoksa karışmam," dedi Vernon Enişte, tükürürcesine. Harry, yüzü bembeyaz, küplere binmiş halde oracıkta oturmuş Vernon Enişte'ye bakıyor, duyduklarına inanamıyordu. Marge Hala bir haftalık bir ziyaret için geliyordu - bu, Dursley'lerin ona verdiği en berbat doğum günü hediyesiydi, eniştesinin eski çorapları dahil. 28 Vernon Enişte ağır ağır ayağa kalkarak, "Eh, Petu-nia/' dedi, "öyleyse ben istasyona gidiyorum. Sen de gelmek ister misin, Dudd?" "Hayır," dedi Dudley, babası Harry'yi tehdit etmeye son verdiği için yine televizyonu izlemeye koyulmuştu. Petunia Teyze, Dudley'nin kalın telli san saçlarını düzeltti. "Duddy halası için şıkır şıkır giyinecek. Anneciği ona yepyeni, güzel mi güzel bir papyon kravat aldı." Vernon Enişte, Dudley'nin besili omzuna bir şaplak attı. "Öyleyse birazdan görüşürüz," dedi ve mutfaktan çıktı. Dehşetten kendinden geçmiş gibi oturan Harry'nin aklına birden bir fikir geldi. Kızarmış ekmeğini bırakarak hemen ayağa kalktı ve ön kapıya giden Vernon Enişte'nin ardına düştü. Eniştesi araba ceketini giymekteydi. Dönüp de Harry'nin ona baktığını görünce, "Seni götürmüyorum," diye hırladı. Harry soğuk soğuk, "Sanki gelmek isteyen var da," dedi. "Size bir şey sormak istiyorum." Vernon Enişte kuşkuyla ona baktı. "Hog - yani okulumdaki üçüncü sınıfların bazen köyü ziyaret etmesine izin veriliyor," dedi Harry. Vernon Enişte kapının yanındaki bir kancadan araba anahtarlarını alarak, "Ee?" diye lafı ağzına tıkadı. Harry telaşla, "İzin belgesini imzalamanız gerek," dedi. 29 Eniştesi, "Niye imzalayacakmışım peki?" diye dudak büktü. "Eh," dedi Harry, kelimelerini dikkatle seçerek, "zor iş olacak çünkü, Marge Hala'ya numara yapmak, o şeye gidiyorum diye, neydi hani St..." Vernon Enişte, "St Brutus İflah Olmaz Suçlu Çocuklar Güvenlik Merkezi!" diye böğürdü ve Harry sesinde belirgin bir panik tınısı duyarak memnun oldu. Onun kocaman, mor renkli yüzüne sakin sakin bakarak, "Aynen öyle," dedi. "Uzun uzun ezberlemek gerek. Üstelik de inandırıcı şekilde söylemeliyim, değil mi? Ya kazayla ağzımdan bir şey kaçınrsam?" "Eşek sudan gelene kadar dayak yersin o zaman, ona göre!" diye kükredi Vernon Enişte, yumruğu havada Harry'nin üstüne yürüyerek. Ama Harry pes etmedi. Azimle, "Bana eşek sudan gelene kadar dayak atmak Marge Hala'mn söyleyebileceklerimi unutmasını sağlamaz," dedi. Vernon Enişte durdu, yumruğu hâlâ havadaydı, yüzü çirkin bir patlıcan moruna bürünmüştü. Harry çabucak, "Ama izin belgemi imzalarsanız," dedi, "yemin ederim ki sözde hangi okula gittiğimi hatırlarım ve davranışlarım da tıpkı bir Mug - yani normal olurum, falan." Harry, Vernon Enişte'nin meseleyi yeniden düşündüğünü görüyordu, dişleri meydanda olsa ve alnında bir damar atsa bile. ' Sonunda, "Tamam," diye kesip attı. "Marge'ın ziyareti sırasında davranışlarını dikkatle izleyeceğim. Eğer 30 bu ziyaretin sonunda yoldan çıkmaz ve dediklerimi doğrulamış olursan, kahrolası belgeni imzalarım." Hışımla döndü, ön kapıyı açtı ve öyle hızla çarptı ki, tepedeki küçük renkli camlardan biri yere düştü. Harry mutfağa dönmedi. Üst kata, kendi yatak odasına çıktı. Gerçek bir Muggle gibi hareket edecekse, işe şimdiden başlaması isabet olurdu. Yavaşça ve üzüntüyle bütün hediyelerini, doğum günü kartlarım topladı, ev ödeviyle birlikte gevşek döşeme tahtasının altına sakladı. Sonra Hedwig'in kafesine gitti. Errol kendine gelmiş görünüyordu, o ve Hedwig, kafaları kanatlarının altında uyuyorlardı. Harry içini çekti, sonra ikisini de dürtüp uyandırdı. Kederle, "Hedwig," dedi, "bir hafta kadar buralarda görünmemen gerek. Errol'la git, Ron sana göz kulak olur. Ona durumu açıklayan bir not yazarım. Bana da öyle bakma" - Hedwig'in kehribar rengi büyük gözlerinde suçlayıcı bir ifade vardı, "benim kabahatim değil. Ron ve Hermione ile birlikte Hogsmeade'i ziyaret edebilmemin tek yolu bu." On dakika sonra Errol ve (bacağına Ron için bir not bağlanmış olan) Hedwig, pencereden dışarı süzülüp gözden kayboldular. Şimdi kendini gerçekten berbat hisseden Harry de boş kafesi gardırobuna koyup ortadan kaldırdı. Ama Harry'nin acı acı düşünecek pek vakti olmadı. Daha ancak kafesi kaldırmıştı ki, Petunia Teyze aşağı inip konuklarını karşılasın diye, yukarı, Harry'ye feryat etmeye koyuldu. 3İ O, hole vanr varmaz da, "Saçma bir şeyler yap!" dedi telaşla. Harry saçını dümdüz yatırmaya çalışmanın bir anlamını göremiyordu. Marge Hala onu eleştirmeye bayılırdı, yani Harry ne kadar bakımsız görünürse o da o kadar mutlu olacaktı. Pek az sonra, Vernon Enişte'nin arabasının geri geri park yerine girerken çakılları ezdiği duyuldu, derken araba kapılan vuruldu ve bahçe patikasından ayak sesleri geldi. Petunia Teyze, "Kapıyı aç!" diye tısladı Harry'ye. Midesinde büyük bir sıkıntıyla, Harry kapıyı çekip açtı. Eşikte Marge Hala duruyordu. Vernon Enişte'ye çok benziyordu: İriyan, kalıplı ve mor yüzlüydü, hatta kardeşininki kadar gür olmasa bile bir bıyığı da vardı. Bir elinde muazzam büyüklükte bir bavul tutuyordu, diğer kolunun altına da ihtiyar ve kötü huylu bir buldok sıkıştırmıştı. Marge Hala, "Benim Dudd'ım nerde?" diye kükre-di. "Nerde benim canımın içi?" Dudley holden badi badi geldi, san saçları şişman kafasına sımsıkı yapıştırılmıştı, gıdılarının altından bir papyon kravat güçbela görünüyordu. Marge Hala bavulu Harry'nin karnına doğru savurarak onun nefesini kesti, tek koluyla Dudley'yi sıkıca sardı ve yanağına koca bir öpücük kondurdu. Harry, Dudley'nin Marge Hala'ya, sadece onun sarılmalarına iyi para verdiği için tahammül ettiğini bili- 32 yordu. Ayrıldıklarında Dudley tombu1 eliyıe elbette ki gıcır gıcır bir yirmi sterlinlik banknotu sıkı sıkıya tutmuştu. Marge Hala, sanki o bir şapka askısıymış gibi Harry'nin yanından hızla geçerek, "Petunia!" diye haykırdı. Marge Hala ile Petunia Teyze Öpüştüler, daha doğrusu, Marge Hala koca çenesini Petunia feyze'nın yanak kemiğine tosladı. O sırada Vernon Enişte içeri girdi, kapıyı kaparken neşeyle güldü. "Çay ister misin, Marge?" dedi. "Ya Ripper m ister?" Harry'yi holde bavulla bir başına bırakarak hep^ı sürü halinde mutfağa giderlerken, Marge Hala, "Ripper benim fincanımdan biraz çay içebilir" dedi. Ama Harry'nin şikâyeti yoktu, Marge Hala'dan kurtulmasını sağlayan her bahane ona uyardı. Bu yüzden bavulu üst kata, yedek yatak odasına taşımaya koyuldu, mümkün olduğu kadar uzun sürede. Mutfağa döndüğünde, Maıge Hala'ya çay ve meyveli kek ikram edilmiş d, Ripper da bir köşede gürültülü gürül+üh\ bir şeyler yutuyordu. Harry, Petunia Teyze'nin, tertemiz döşemesini kirleten çay ve salya lekele-rini görünce hafifçe irkildiğini fark etü. Hayvanlardan nefret ederdi o. Vernon Enişte, "Öteki köpeHere kim bakıyor, Marge?" diye sordu. Marge Hala, "Ah, onları Albay Fubster'a emanet ettim," dî^e gürledi. ''Artık emekli, hiç değilse oyalan-i- 33 çak bir şeyi olur. Ama zavallı ihtiyar Ripper'ı bırakamadım. Benden uzakta kalınca özleyip dertleniyor." Harry yerine oturunca Ripper yeniden hırlamaya başladı. Bu hırlama da Marge Hala'run ilk kez Harry'ye di ckat etmesine yol açtı. "Ya!" dedi havlarcasma. "Hâlâ burdasın, öyle mi?" "Evet" dedi Harry. "Öyle nankör nankör 'evet' deme bana," diye hyrla-dı Marge Hala. "Vernon ile Petunia'nm sana bakmaları ne nimet. Ben olsam yapmazdım. Benim kapıma bırakılmış olsan, dosdoğru bir yetimhaneye giderdin." Harr/nin, Dursley'lerle yaşayacağına bir yetimhanede yaşamayı tercih edeceğini söylemek için içi gidiyordu, ama Hogsmeade belgesi düşüncesi onu durdurdu. Yüzüne zorla acılı bir gülümseme yerleştirdi. "Yılışık yılışık sırıtma öyle!" diye gürledi Marge Hala. "Görüyorum ki, seni son görüşümden beri hiç ıslah olmamışsın. Okul seni biraz adam eder diye ummuştum." Çayından koca bir yudum alıp bıyığını sildi. "Onu nereye yolladım demiştin, Vernon?" Vernon Enişte hemen, "St Brutus," dedi. "Umutsuz vakalar için birinci smıf bir kurumdur." "Anlıyorum," dedi Marge Hala. Ve masanın karşı ucundan havladı: "St Brutus'ta sopa var mı, çocuk?" "Şey..." Vernon Enişte, Marge Hala'mn ardından başını ters ters aşağı yukarı salladı. "Evet," dedi Harry. Sonra bir iş yapıyorsa tam yapması iyi olur duygusuna kapılarak ekledi: "Her zaman." 34 "Mükemmel," dedi Marge Hala. "Ben hak eden insanlara vurmamak şeklindeki bu saçma sapan çekingenliği, kaypaklığı kabul etmem. Yüz olaydan doksan dokuzunda gerekli olan iyi bir sopadır. Sen sık sık dayak yedin mi?" "A, evet," dedi Harry, 'hem de defalarca." Marge Hala gözlerini kıstı. "Sesinin tonundan hoşlanmıyorum hiç, çocuk," dedi. "Yediğin dayaktan böyle kayıtsızca söz edebiliyorsan, sana yeterince sopa çekmediler demektir. Petunia, senin yerinde olsam onlara yazarım. Bu çocuğun durumunda aşın şiddet kullanımını onayladığını açıkça belirt." Vernon Enişte herhalde Hanenin pazarlıklarını unutacağından endişeleniyordu ki, konuyu anında değiştirdi. "Bu sabahki haberleri dinledin mi, Marge? Kaçak mahkûma ne dersin, ha?" Marge Hala kendini evinde hissetmeye hazırlanırken, Harry, dört numaralı evde onsuz hayatı özlediğini fark etti. Vernon Enişte ile Petunia Teyze, çoğu kez Harr/yi ayak altından çekilmeye teşvik ederlerdi, doğrusu Harry'nin de cennet canına minnetti. Öte yandan Marge Hala, Harr/yi her an gözünün önünde istiyordu ki, ıslah olması için önerilerini boru sesiyle ilan edebilsin. Harry'yi Dudley ile karşılaştırmaktan pek hoşlanır- 35 di ve Dudley'ye pahalı hediyeler alırken, sanki niye hediye almadığını sorsun diye, gözlerinden ateş saçarak, ona meydan okurcasına Harry'ye bakardı. Harry'yi neyin böyle kifayetsiz yaptığına ilişkin karanlık imalarda da bulunurdu. Üçüncü gün öğle yemeğinde, "Çocuk böyle oldu diye kendini suçlamamalısın, Vernon," demişti. "Eğer insanın içinde bir çürüme varsa, kimsenin elinden bir şey gelmez." Harry dikkatim yemeğe vermeye çalıştı, ama elleri titriyordu, yüzü de öfkeden kızarmaya başlamıştı. Kendi kendine, belgeyi unutma, dedi. Hogsmeade'i düşün. Hiçbir şey söyleme. Kalkma - Marge Hala şarap kadehine uzandı. "Yetiştirmenin temel kurallarından biridir bu," dedi. "Köpeklerde hep görülür. Eğer dişi köpekte bir bozukluk varsa, yavrusunda da olur -" Tam o anda Marge Hala'nın şarap kadehi elinde patladı. Cam parçacıkları dört bir yana uçuştu, Marge Hala abuk sabuk sesler çıkardı, gözlerini kırpıştırdı, koca kırmızı yüzü sırılsıklam olmuştu. Petunia Teyze, "Marge!" diye cikledi. "Marge, iyi misin?" Marge Hala yüzünü peçetesiyle silerek, "Endişelenecek bir şey yok," dedi. "Fazla sıkmış olmalıyım. Geçenlerde Albay Fubster'm evinde de aynı şeyi yaptım. Yaygaraya gerek yok;. Petunia, sıktım mı sıkarım..." Ama hem Petunia Teyze, hem de Vernon Enişte şüpheyle Harry'ye bakıyorlardı, o da pudinginden vaz- 36 geçip mümkün olduğu kadar erkenden masadan kaçmaya karar verdi. Hole çıktığında duvara yaslanıp derin derin nefes aldı. Kontrolünü kaybedip bir şeyi patlatmayalı çok olmuştu. Bir daha böyle bir olayı kaldıramazdı. Tehlikede olan tek şey de Hogsmeade belgesi değildi - eğer bu şekilde devam ederse, Sihir Bakanlığı'yla başı derde girecekti. Harry hâlâ yaşça küçük bir büyücüydü, büyücülük yasaları onun okul dışında sihre başvurmasını yasaklıyordu. Sicili de pek temiz sayılmazdı. Daha geçen yaz, Privet Drive'de bir daha sihir kullanıldığı Bakanlığın kulağına çalmırsa, Harry'nin Hogwarts'tan atılacağım oldukça açıklıkla bildiren resmi bir uyarı almıştı. Dursley'lerin masadan kalktığım duydu ve hızla yukarı çıkıp ayak altından çekildi. Harry sonraki üç günü, Marge Hala onunla uğraşmaya girişince Kendi Kendine Süpürge Bakımı Elkitabı'm düşünmek için kendini zorlaması sayesinde atlattı. Hayli işe yarıyor gibiydi, ama bakışlarının cam gibi ol-T,lasına da yol açıyordu anlaşılan, çünkü Marge Hala Harry'nin akılca normalin altında olduğu yolundaki fİKrini dile getirmeye başlamıştı. Sonunda, en sonunda, Marge'ın konukluğunun son akçamı geldi. Petunia Teyze göz alıcı ymekler yapmıştı, Vernoıı Enişte de birkaç şişe şarap açmıştı. Harry'nin 37 kusurları hakkında tek laf edilmeden çorbalarını içip somon balıklarım yediler; limon u kremalı pastayı yerlerken, Vernon Enişte matkap yarjım şirketi Grunnings hakkındaki uzun bir nutukla heprini sıkıntıdan patlattı. Derken Petunia Teyze kahve yapl. ve Vernon Enişte bir şişe konyak çıkardı. "Seni baştan çıkarabilir miyim, Marge?" Marge Hala zaten yeterince şarap içmişti. Koskoca yüzü kıpkırmızı olmuştu. "Öyleyse, azıcık," diye kıkır kıVu: güldü. "Ondan biraz daha fazla... birazcık daha... hal. işte." Dudley dördüncü pasta dilimin] yiyordu. Petunia Teyze, serçe parmağı havada, kahvesv'ni yudumluyor-du. Harry aslında yok olup yatak ocesına gitmek istiyordu, ama Vernon Enişte'nin küçük gözlerinin kızgın bakışıyla karşılaşınca biraz daha dayanması gerektiğini anladı. Marge Hala dudaklarını şaplatıp boş konyak kadehini yerine koyarken, "Ooh," dedi. "Nefis yemekti, Petunia. On iki köpeğe bakmak zorunda olduğum için normalde akşamlan kızartmayla falan idare ediyorum..." Gürültüyle geğirdi, tüvit örtülü şişkin kainim sıvazladı. "Pardon. Ama sağlıklı cüssede bir çocuk görmek hoşuma gider," diye devam etti, Dudley'ye göz kırparak. "Sen boylu boslu, sağlam bir adam olacaksın, Dudd, baban gibi. Evet, biraz daha konyak alırım, Vernon..." "Şuna gelince -" > Başıyla aniden Harr/yi işaret etti, Harry mic1 esinin kasıldığını hissetti. Elkitabı diye düşündü hemer:. 38 "Bunun hain, çelimsiz bir görünüşü var. Köpeklerde de olur. Geçen yıl Albay Fubster'a bir tanesini boğdurdum. Sıçan gibi bir şeydi. Cılız. Cinsi bozuk." Harry, kitabının on ikinci sayfasını hatırlamaya çalışıyordu: Gönülsüz Geri Çeviricilere Şifa Verme Büyüsü. "Her şey kanda biter, geçen gün de diyordum ya. Kötü kan kendini belli eder. Şimdi, senin ailen aleyhinde bir şey demiyorum, Petunia" - Petunia Teyze'nin kemikli elini kendi kürek gibi eliyle okşadı, "ama kız kardeşin kötü tohumdu. En iyi ailelerde bile çıkar. Sonra da beş para etmez biriyle kaçtı, işte sonucu karşımızda duruyor." Harry gözlerini dikmiş tabağına bakıyordu, kulaklarında garip bir çınlama vardı. Süpürgenizi kuyruğundan şifaca yakalayın, diye düşündü. Ama gerisini hatırlamıyordu. Marge Hala'nın sesi, tıpkı Vernon Enişte'nin matkaplarından biri gibi, onu deliyordu sanki. "Bu Potter," dedi Marge Hala yüksek sesle, bir yandan da konyak şişesini alıp hem bardağına biraz daha koydu, hem de masa örtüsüne biraz daha sıçrattı. "Bana ne iş yaptığını hiç söylememiştiniz, değil mi?" Vernon Enişte ve Petunia Teyze son derece gergin görünüyorlardı. Hatta Dudley, ağzı açık, annesiyle babasına bakmak için gözlerini pastasından bile ayırdı. Vernon Enişte, Harry'ye belli belirsiz bir bakış atarak, "O-çalışmazdı," dedi. "İşsizdi." "Düşündüğüm gibi!" dedi Marge Hala, konyağı bir yudumda kafasına dikti, çenesini kol ağzına sildi. "Aylak, metelik etmez, tembel bir otlakçı -" •39 ' Delildi/' dedi Harry birden. Masaya bir sessizlik çöktü. Harry sapır sapır titriyordu. Hayatında böyle öf-kelenmemişti. "DAHA KONYAK!" diye haykırdı Vernon Enişte, bembeyaz olmuştu. Şişenin hepsini Marge Hala'nm kadehine boşalttı. "Sen, çocuk," diye hırladı Harry'ye. "Yatağına, hadi -" "Hayır, Vernon," diye hıçkırdı Marge Hala, elini havaya kaldırdı, minik kanlı gözlen Harry'ye dikilmişti. "Devam et, çocuk, devam et. Anne babanla gurur duyuyorsun, öyle mi? Gidip kendilerini bir araba kazasında öldürtüyorlar (sarhoştular herhalde) -" Kendini bir anda ayağa dikilmiş bulan Harry, "Araba kazasında ölmediler!" dedi. "Aıaba kazasında öldüler, seni pis küçük yalancı ve seni bu namuslu, çalışkan insanların başına yük olmaya bıraktılaı" diye feryadı bastı, öfkeyle şişmişti. "Sen küstah, nankör küçük -" \ na Marge Hala birden konuşmayı kesti. Bir an için söyleyecek söz bulamamıştı sanki. Şişiyor gibiydi, ifade edilemez bir kızgınlıkla - ama şişmesi durmuyordu. Koca kırmızı yüzü genişlemeye başladı, minik gözleri yerinden uğradı, ağ/ı da konuşamayacak kadar gerildi. Bir saniye sonra tüvit ceketinin birkaç düğmesi yerlerinden fırlayıp duvarlardan sekti - dev bir balon gibi sinyordu, göbeği tüvit kemerinden kurtulmuştu, parmaklarının her biri salam rulosu gibi olmuştu... Onun bedeni iskemlesinden tavana doğaı yükselmeye başlarken, Vernon Enişte ve Petuııia Teyze aynı 40 anda "MARGE!" diye feryadı bastılar. Artık Marge Hala yusyuvarlak olmuştu, domuz gözlü bir cankurtaran şamandırasına benziyordu, havada süzülüp inme inmiş gibi sesler çıkarırken elleriyle ayaklan garip bir şekilde iki yana açılmıştı. Ripper kayarak odaya girdi, deli gibi havladı. "HAAYIIIIR!" Vernon Enişte, Marge'm ayaklarından birini yakalayıp onu yeniden aşağı çekmeye çalıştı, az daha o da havalanıyordu. Bir saniye sonra Ripper ileri atlayıp dişlerini Vernon Enişte'nin bacağına geçirmişti. Harry, kimse onu durduramadan yemek odasından çılgın gibi çıktı, merdivenlerin altındaki dolaba yöneldi. O yaklaşırken, dolap kapısı sihirli bir şekilde açıldı. Birkaç saniyede sandığım, güçlükle de olsa, ön kapıya taşımıştı. Yukarı fırladı ve kendini yatağın altına atarak gevşek tahtayı çıkardı, kitapları ve doğum günü arma-ğanlarıyla dolu yastık kılıfını aldı. Sürünerek çıktı, Hedwig'in boş kafesini kaptı, aşağıya, sandığının yanına koştu. Tam o sırada Vernon Enişte, pantolonunun bir paçası kan içinde ve parçalanmış, yemek odasından dışarı fırladı. "ÇABUK BURAYA GEL!" diye böğürdü. "BURAYA DÖN, DÜZELT ONU!" Ama Harry'yi tepeden tırnağa pervasız bir öfke bürümüştü. Sandığını bir tekmede açtı, asasını çıkardı ve Vernon Enişte'ye doğrulttu. Soluk soluğa, "Hak etti bunu," dedi. "Layığını buldu. Benden uzak dur." 41 El yordamıyla arkasında kapının kilidini aradı. "Ben gidiyorum," dedi. "Artık canıma yetti." Bir an sonra karanlık, sessiz sokaktaydı, kolunun altında Hedwig'in kafesi, ağır sandığını sürüklüyordu. 42 |
|
|
|
#39 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hızır Otobüs Harry birkaç sokak uzaklaştıktan sonra Magnolia Crescenf ta alçak bir duvarın dibine yığıldı. Sandığını çekerken harcadığı çabadan dolayı soluk soluğa kalmıştı. Orada öyle, sessizce oturdu. Kanı hâlâ beynindeydi, kalbinin deli gibi çarpışını dinliyordu. Ama karardık sokakta on dakika kadar tek başına durduktan sonra, içinde yeni bir duygu kabardı: panik. Hangi açıdan bakarsa baksın, daha önce kendini hiç böylesine kötü bir açmazda bulmamıştı. Tek başına karanlık Muggle dünyasında mahsur kalmıştı ve gidecek hiçbir yeri yoktu. Daha da beteri, az önce okkalı bir büyü yapmıştı, bu da kesinlikle Hogvvarts'tan atılacağı anlamına geliyordu. Genç Yaşta Büyücülüğün Kısıtlanması Kararnamesi'ni öyle bir ihlal etmişti ki, şimdi o burada otururken Sihir Bakanlığı temsilcilerinin üzerine çullanmamasına şaşıyordu. Harry ürperdi ve Magnolia Crescent'ı gözleriyle taradı. Ona ne olacaktı şimdi? Tutuklanacak mıydı, yoksa büyücülük dünyasından bütün bütüne dışlanacak mıy- 43 di? Ron'la Hermione'yi düşündüğünde içi adamakıllı burkuldu. Suçlu olsa da olmasa da Ron'la Hermi-one'nin ona böyle bir durumda yardım etmek isteyeceklerinden emindi. Ama ikisi de yurtdışmdaydı ve Hedwig olmadığından onlarla irtibat kurmak mümkün değildi. Yanında Muggle parası da yoktu. Sandığının dibindeki para kesesinde biraz büyücü altını vardı, ama annesinin ve babasının ona bıraktığı servetin geri kalanı Londra'daki Gringotts Büyücüler Bankası'nda bir kasadaydı. Sandığını çeke çeke ta Londra'ya götürmesine imkân yoktu. Tabii eğer... Hâlâ elinde tuttuğu asasına baktı. Eğer zaten okuldan atılmışsa (şimdi kalbi acı verecek kadar hızla çarpıyordu), biraz daha büyü yapmasının bir zararı olmazdı herhalde. Baba yadigârı Görünmezlik Pelerini yanındaydı - sandığa büyü yapıp tüy gibi hafifleştirse, süpürgesine bağlasa ve üzerine Pelerin'i geçirip Londra'ya uçsa ne olurdu sanki? O zaman kasasından parasının geri kalanını alabilir ve... dışlanmış biri olarak hayatına başlayabilirdi. Korkunç bir tablo, ama bu duvarın dibinde de sonsuza kadar oturamazdı ya. Yoksa Muggle polisine gecenin yarısında bir sandık dolusu büyü kitabı ve bir süpürgeyle dışarıda ne işi olduğunu açıklamak zorunda kalabilirdi. Harry yine sandığının içindekileri karıştırıp Görünmezlik Pelerini'ni aramaya koyuldu - ama daha Pele-lin'i bulamadan, aniden doğruldu ve bir kez daha etrafına bakındı. 44 Ensesindeki tuhaf bir ürperti Harry'de gözetlendiği duygusunu uyandırmıştı. Ne var ki, sokak bomboştu ve büyük, kare biçimindeki evlerin hiçbirinde ışık yanmıyordu. Yeniden sandığına eğildi, ama neredeyse eğilir eğilmez, eli asasında, tekrar ayağa dikildi. Bir şey duymaktan çok, bir şey hissetmişti: Birisi ya da bir şey arkasındaki çitle garaj arasındaki dar boşlukta duruyordu. Harry gözlerini kısarak karanlık sokağa baktı. O şey bir hareket etse, sokak kedisi mi yoksa başka bir şey mi, anlayacaktı. Harry, "Lumos," diye fısıldadı ve asasının ucunda gözlerini kamaştıran bir ışık belirdi. Asayı başının üstüne kaldırınca iki numaranın çakıllı çimentodan duvarı birden aydınlandı. Garaj kapısı parlaklaştı ve Harry tam ikisinin ortasında çok büyük bir şeyin heybetli siluetini apaçık gördü. Kocaman, ışıl ışıl gözleri vardı. Harry irkilip geriledi. Ayakları sandığa çarptı, tökezledi. Düşüşünü kesmek için kolunu savururken asası elinden fırladı ve Harry olanca ağırlığıyla suyoluna yığıldı. Sağır edici bir GÜM sesi duyuldu ve Harry ansızın ortaya çıkan kör edici ışıktan korunmak için ellerini kaldırıp gözlerine siper ettiT.. Bir çığlık atarak arkasındaki kaldırıma doğru yuvarlandı. Tam zamanında. Bir saniye sonra devasa bir çift tekerlek ve far, kulak tırmalayan bir frenle' Harry'nin az önce yattığı yerde durdu. Harry başını kaldırdığında tekerlek ve farların üç katlı, iflah olmaz 45 derecede mor bir otobüse ait olduğunu gördü. Otobüs adeta orada bitivermişti. Ön camında altın harflerle Hz-zır Otobüs yazıyordu. Harry bir an için düşüşten dolayı sersemledim mi acaba diye merak etti. Derken otobüsten mor üniformalı bir biletçi çıktı ve yüksek sesle gecenin karanlığına doğru konuşmaya başladı. "Mahsur kalmış cadıların ve büyücülerin acil durum taşıtı Hızır Otobüs'e hoş- geldiniz. Asanızı tuttuğunuz elinizi uzatın, otobüse atlayın, sizi istediğiniz yere götürelim. Benim adım Stan Shunpike, biletçiniz // Biletçi lafını yanda bıraktı. Hâlâ yerde oturmakta olan Harry'yi yeni görmüştü. Hkrry asasını tekrar eline alıp zar zor ayağa kalktı. Yakından bakınca Stan Shun-pike'ın kendinden yalnızca birkaç yaş büyük olduğunu gördü; en fazla on sekizinde ya da on dokuzundaydı. İri, kepçe kulakları ve epeyce sivilcesi vardı. "Yerde naapıyodun ööle?" dedi Stan, profesyonel tavrını bir kenara bırakarak. "Düştüm," dedi Harry. Kıs kıs gülüp, "Ne diye düştün ki?" dedi Stan. "Bilerek düşmedim," dedi Harry, bozularak. Kotunun bir dizi yırtılmıştı ve düşüşünü kesmek için kullandığı eli kanıyordu. Birden niye düştüğünü hatırladı ve dönüp garajla çit arasındaki dar yola baktı. Hızır Oto-büs'ün farlarıyla apaydınlık olan yol boştu. "Nereye bakıyosun?" dedi Stan. "Büyük, siyah bir şey vardı," dedi Harry, kendin- 46 den pek emin olmadan boşluğu işaret ederek. "Köpek gibi bir şey... ama dev gibi..." Dönüp Stan'e baktı. Stan'in ağzı hafifçe açıktı. Harry tedirginlik içinde, Stan'in gözlerinin alnındaki yara izine kaydığını gördü. "O başındaki de ne ööle?" dedi birden Stan. "Hiç," dedi Harry hemen, yara izini saçıyla örterek. Sihir Bakanlığı onu arıyorsa, işlerini kolaylaştırmak istemiyordu. "Adın ne?" diye üsteledi Stan. "Neville Longbottom," dedi Harry, aklına gelen ilk ismi söyleyerek. "Ee - bu otobüs," diye devam etti hiç beklemeden, Stan'in dikkatini başka yere çekmeyi umarak, "her yere gider mi demiştin?" 'Tabii," dedi Stan gururla, "nereye istersen. Karada olsun da. Suda beş para etmez. - Baksana," dedi yine şüpheci bir ifadeyle, "bize sinyal gönderdin, di mi? Asam kaldırıp, di mi?" "Evet," dedi Harry hemen. "Baksana, Londra'ya gitmek ne l ^dar tutar?" "On bir Sickle," dedi Stan, "ama on üçe sıcak çikolata da veriyoruz, on beşeyse^bi şişe sıcak suyla istediin renk diş fırçası ahyosun." Harry bir kez daha sandığını karıştırıp para kesesini çıkardı ve Stan'in eline bir miktar gümüş bıraktı. Sonra Stan'le birlikte Harry'nin sandığını ve onun üstünde dengede duran Hedwig'in kafesini kaldırıp otobüsün basamaklarından çıkardılar. İçeride koltuk yoktu; onun yerine, perdeli pencere- 47 lerin yanında yarım düzine kadar pirinç somya duruyordu. Bütün yatakların \anmdaki mesnetlerde yanan mumlar, ahşap kaplı duvarları aydınlatıyordu. Otobüsün arkasında, gece takkesi giymiş bir büyücü, "Sağ ol, ama şimdi olmaz, sülük turşusu kuruyorum/' dedi ve uykusunda döndü. "Sen şuraya geç," diye fısıldadı Stan. Harry'nin sandığını, direksiyonun önünde rahat bir koltukta oturan şoförün tam arkasındaki yatağın altına tıktı. "Bu şoförümüz, Ernie Prang. Ern, bu Neville Longbottom." Çok kalın camlı bir gözlük takmış yaşlı bir büyücü o}an Ernie Prarıg, Harry'yi başıyla selamladı. Harry yine tedirgin tedirgin perçemim düzeltip yatağının üstüne oturdu. Stan, Ernie'nin yanındaki koltuğa oturup, "Hadi gazla, Ern," dedi. Yine muazzam bir GÜM sesi çıkh ve Harry kendini yatağa yapışmış buldu, Hızır Otobns'ün hızıyla arkaya doğru fırlamıştı. Doğrularak karanlık pencereden dışarı baktı ve şimdi bambaşka bir caddede gittiklerini gördü. Stan, Harry'nin yüzündeki afallamış ifadeyi büyük bir keyifle izliyordu. "Sen bize sinyal göndermeden önce burdaydık işte," dedi. "Nerdeyiz, Ern? Galle/de bi yerde mi?" "Haa," dedi Ernie. "Nasıl oluyor da Muggle'lar otobüsü duymuyor?" dedi Harry. "Onlar mı?!" dedi Stan küçümseyen bir tavırla. "Onlar dooru dürüs dinlemezler, di mi? Dooru dürüs 48 bakmazlar da ayrıca. Hiçbişiyin farkına varmaz onlar." "Gidip Madam Marsh'ı uyandırsan iyi olur, Stan," dedi Ern. "Bir dakika içinde Abergavenny'de olacağız." Stan, Harry'nin yatağını geçip dar bir tahta merdivenden yukarı çıkarak gözden kayboldu. Harry hâlâ pencereden dışan bakıyor, kendini anbean daha da tedirgin hissediyordu. Ernie direksiyon kullanma konusunda ustalaşmışa benzemiyordu. Hızır Otobüs kaldırıma çıkıp duruyor, ama hiçbir şeye çarpmıyordu; o ge-1 irken sıra sıra sokak lambası, posta kutusu ve çöp bidonu çil yavrusu gibi dağılıyor, o geçtikten sonra yine yerlerine dönüyorlardı. Stan arkasında seyahat pelerinli, hafiften yeşil bir cadıyla döndü. "İşte geldik, Madam Marsh," dedi neşeyle. Ern frene asıldı ve yataklar otobüsün içinde yarım metre kadar öne kaydı. Madam Marsh ağzına bir mendil tıkıştırarak basamaklardan düşe kalka indi. Stan arkasından onun çantasını attı ve kapıları çarparak kapadı; yine GÜM diye bir ses çıktı ve dar bir taşra yolunda yıldırım gibi gitmeye başladılar. Ağaçlar hoplayarak yollarından çekiliyordu. Harry sürekli GÜM'leyen ve yüz millik sıçramalar yapan bir otobüste olmasa da uyuyamazdı. Başına neler geleceğim ve Dursley'lerin Marge Hala'yı tavandan indirmeyi becerip beceremediklerini düşünmekten kendini alıkoyamıyor, midesi bulanıyordu. Stan bir Gelecek Postası çıkarmış, dili dişlerinin ara- 49 sında, onu okuyordu. Uzun, çitileşmiş saçlı, çökük yüzlü bir adamın fotoğrafı Harry'ye birinci sayfadan yavaşça göz kırptı. Adam Harry'ye tuhaf bir biçimde tanıdık geliyordu. "O adam!" dedi Harry, dertlerini bir an için unutarak. "Muggle haberlerine çıkmıştı!" Stanley birinci sayfaya göz atıp kıkırdadı. "Sirrus Black," dedi, başını evet anlamında sallayarak. "Tabii Muggle haberlerine çıkar, Nevüle. Hiçbişi-den haberin yok galba senin..." Harry'nin boş boş baktığım görünce üstünlük taslar bir tavırla güldü, birinci sayfayı çıkarıp Harry'ye uzattı. "Daha çok gaste okuman lazım, Nevilîe." Harry gazeteyi mum ışığına doğru kaldırıp okumaya başladı: BLACK HÂLÂ YAKALANAMADI Sihir Bakanhğı'mn bugün yaptığı açıklamaya göre, muhtemelen şimdiye dek Azkaban kalesine kapatılmış en rezil tutsak olan Sirius Black, hâlâ yakalanamadı. Sihir-Bakanı Corneliııs Fudge bu sabah yaptığı açıklamada, "Black'i yeniden yakalamak için elimizden geleni yapıyor ve büyücü toplumundan sakin olmalarını rica ediyoruz," dedi. Yudge, Muggle Başbakanı'nı krizden Mberdar ettiği için Uluslararası Sihirbazlar Federasyonıı'nun bazı üyelerince sert bir şekilde eleştiriliyor. Fudge sinirli bir tavırla, "Ama bunu yapmak zorundaydım sonuçta," dedi. "Black deli. Is'ter Muggle olsun 50 ister büyü dünyasından biri, karşısına çıkan herkes için büyük bir tehlike oluşturuyor. Başbakan'dan Black'in gerçek kimliği hakkında kimseye tek kelime etmeyeceği konusunda güvence aldım. Zaten söylese de kim inanır ki?" Muggle'lara Black'in tabanca (Muggle'lann birbi'-lerini öldürmede kullandıkları bir tür metal asa) taşıd ğı söylendi. Büyücü t'oplumuysa, Black'in on iki yıl önce on üç kişiyi tek bir lanetle öldürdüğündeki gibi bir kctli-amın korkusuyla yaşıyor. Harry, Sirius Black'in çökük yüzünün canlı görünen yegâne bölgesi olan gölgeli gözlerinin içine baktı. Şimdiye kadar hiç vampirle karşılaşmamış, ama Karanlık Sanatlara Karşı Savunma derslerinde resimlerini görmüştü ve Black mum gibi beyaz teniyle tam bir vampire benziyordu. Harry'nin haberi okumasını izleyen Stan, "Korkunç bişi, di mi?" dedi. "On üç kişiyi mi öldürmüş?" dedi Harry, sayfayı Stan'e uzatarak. "Tek bir lanetle, ha?" "Evet," dedi Stan. "Hem de şahitlerin önünde falan. Güpegündüz. Ortalık baya bi karışmıştı, di mi Ern?" "Haa," dedi Ern kasvetli kasvetli. Stan, elleri arkasında, Harry'yi daha iyi görebilmek için koltuğunda döndü. "Black, Kim-Olduunu-Bilirsin-Sen'in önemli des-"ekçilerindendi," dedi. "Ne, Voldemort'un mu?" dedi Harry düşünmeden. 51 Stan sivilcelerine kadar bembeyaz kesildi; Ern direksiyonu öyle hızlı çevirdi ki, bu defa bir çiftlik evi otobüsün önünden kaçmak için olduğu gibi kenara sıçramak zorunda kaldı. "Kafana saksı falan mı düştü senin?" diye viyakladı Stan. "Ne diye ismini sölüyosun k\7" "Affedersiniz," dedi Harry te.kşla. "Affedersiniz, unuttum -" "Unuttun mu?!" dedi Stan tel »izce. "Üff, kalbim ööle bi atıyo ki..." "Yani - yani Black, Kim-Oldug unu-Bilirsin-Sen'in destekçisiymiş, öyle mi?" diye özü: dilercesine lafını düzeltti Harry. "Evet," dedi Stan, hâlâ göğst nü sıvazlayarak. "Evet, doğru. Kim-Olduunu-Bilirsin-£en'le çok yakınmış diyolar... neyse, küçük 'Arry Potter, Kim-Olduunu-Bilirsin-Sen'e gününü gösterince" - o sırada Harry yine tedirgin bir halde perçemini düzeltti - "Kim-Olduunu-Bilirsin-Sen'in bütün müritleri birer birer avlandı, di mi Ern? Çoğu zaten biliyodu işlerinin bittiğini, kuşu kuşu geldiler. Ama Sirius Black ööle yapmadı. Kim-Oldu-unu-Bilirsin-Sen başa geçse, onun saakolu olcaanı dü-şünüyomuş diye duydum. "Neyse, Black'i Muggle'larla dolu bi caddenin ortasında kıstırıyolar, o da asasını çekip caddenin yansını havaya uçuruyo. Bi büyücü ve o sırada orda olan on iki Muggle hapı yutuyo. Dehşet, di mi? Bi de Black ondan soora naapıyo biliyo musun?" diye dramatik bir adayla fısıldadı Stan. 52 "Ne?" "Gülüyo," dedi Stan. "Orda ööle durup gülüyo. Sihir Bakanlığı'ndan destek kuvvetleri gelince de kuşu kuşu gidiyo onlarla, bu arada da katıla katıla gülmeye devam ediyo. Deli çünkü, di mi Ern? Deli, di mi?" "Azkaban'a gittiğinde deli değildiyse de, şimdi olmuştur," dedi Ern sıkıntılı bir sesle. "O yere adım atacağıma kellemi keserim. Gerçi, yanlış anlama... yaptığından sonra, hak etti bunu..." "Olayın üstünü örtmek için baya bi uğraştılar, di mi Ern?" dedi Stan. "Koca bi cadde havaya uçuyo, o kadar Muggle ölüyo falan. Nooldu demişlerdi, Ern?" "Gaz patlaması," diye hırıldadı Ernie. "Şimdi de dışarda," dedi Stan, Black'in gazete fo-toğrafındaki kupkuru suratını inceleyerek. "Daa önce Azkaban'dan kaçan olmamış*! hiç, di mi Ern? Naşı yaptı, hiç kafam basmıyo. Korkutucu, di mi? Gerçi o Azka-ban muhafızlarına karşı pek şansı yok bence, ha Ern?" Ernie birden ürperdi. "Başka bir şeyden bahsetsene, Stan, haydi aslanım. O Azkaban muhafızları tüylerimi diken diken ediyor." Stan gazeteyi isteksizce bir kenara bıraktı. Harry de Hızır Otobüs'ün penceresine yaslandı. Kendini daha da kötü hissediyordu. Stan'in birkaç gece sonra yolcularına neler anlatacağını hayal etmekten de kendini alamıyordu. "Şu 'Arry Potter'ı duydun, di mi? Halasım uçurmuş havaya yav! Geçende burda bizlt ydi, Hızır Otobüs'te, di mi Ern? Kirişi kırmaya çalışıyodu..." 53 Harry de tıpkı Sirius Black gibi büyücü yasalarını çiğnemişti. Marge Hala'yı şişirmek onu Azkaban'a gönderecek kadar kötü bir suç muydu? Harry büyücü hapishanesi hakkında .hiçbir şey bilmiyordu, ama orası hakkında konuşan herkesin ses tonunda aynı korku vardı. Daha geçen yıl Hogvvarts bekçisi Hagrid orada iki ay geçirmişti. Harry, Hagrid'e nereye gideceğini söylediklerinde yüzüne yerleşen dehşet ifadesini kolay kolay unutamayacaktı. Üstelik Hagrid, Harry'nin tanıdığı en cesur insanlardan biriydi. Hızır Otobüs karanlığın içinde çalıları ve direkleri, telefon kulübelerini ve ağaçları etrafa saçarak yoluna devam etti, Harry de kuştüyü yatağında sessiz ve perişan bir halde yattı. Bir süre sonra, Harry'nin sıcak çikolata için gereken parayı verdiği Stan'in aklına geldi, ama tam servis yaparken otobüs birdenbire Angle-sea'den Aberdeen'e sıçrayınca çoğunu Harry'nin yastığının üstüne döktü. Arada bir, gecelikli ve terlikli bir büyücü ya da cadı alt kata geliyor, otobüsten iniyordu. Hepsi de inmekten çok memnun görünüyordu. Sonunda otobüste yolcu olarak bir tek Harry kaldı. "Pekâlâ, Neville," dedi Stan, ellerini çırparak. "Londra'da nereye?" "Diagon Yolu," dedi Harry. 'Tamam," dedi Stan, "sıkı tutun o zaman..." GÜM Charing Cross Caddesi'nde yıldırım hızıyla ilerli-yorlardı.'Harry doğrulup binaların ve bankların otobüsün önünden kıl payı kaçmalarını izledi. Gökyüzünün 54 rengi açılmaya başlamıştı. Bir iki saat ortalıkta görün-meyecek, açılır açılmaz Gringotts'a gidecek, sonra da yola koyulacaktı - ama nereye, kendi de bilmiyordu. Ern frenlere asıldı ve Hızır Otobüs küçük ve derme çatma bir meyhanenin önünde durdu. Bu, arkasında Diagon Yolu'na sihirli bir geçiş bulunan Çatlak Kazan'di. "Teşekkürler," dedi Harry, Ern'e. Basamaklardan aşağı atlayıp, Stan'e saldığı ve Hedwig'in kafesini kaldırıma indirmesinde yardımcı oldu. "Eh," dedi Harry, "hoşça kal!" Ama Stan onunla ilgilenmiyordu. Otobüsün kapısının ağzında durmuş, faltaşı gibi gözlerle Çatlak Kazan'in kafir anlık girişine bakıyordu. "İşte buradasın, Harry," dedi bir ses, Harry daha arkasını dönemeden, omzunda bir el hissetti. Aynı anda Stan'in seslendiğini duydu: "Vay canına! Ern, çabuk buraya gel! Çabukl" Harry omzundaki elin sahibine baktığında başından aşağı kaynar sular boşandı - gidip Sihir Bakanı Corneıius Fudge'ın ta kendisine toslamıştı. Stan kaldırıma, hemen onların yanına atladı. "Neville'e naşı hitap ettiniz, Bakanım?"Medi heyecanla. Uzun, ince çizgili bir pelerin giymiş, tombalak, ufak tefek bir adam olan Fudge, üşümüş ve yorgun görünüyordu. ^ "Neville mi?" dedi. "Bu Harry Potter." 55 "Biliyordum!" diye bağırdı Stan neşeyle. "Ern! Ern! Bil bakalım Neville kimmiş, Ern! 'Arry Potter'mış! Yara izini görebiliyorum!" "Evet," dedi Fudge, durumu tartarak. "Hızır Oto-büî'ün Harry'yi almasına çok memnun oldum, ama şrndi onunla Çatlak Kazan'a girmemiz gerekiyor..." Fudge, Harry'nin omzunu daha sıkı tutup onu Çatlak Kazan'a doğru yönlendirdi. Kapı aralığından, barın arkasında elinde bir fener bulunan, kambur duruşlu biri görünüyordu. Mekânın pörsük derili, dişsiz sahibi Tom'du bu. "Onu bulmuşsunuz, Bakanım!" dedi Tom. "Bir şey arzu eder misiniz? Bira? Brendi?" "Belki bir demlik çay," dedi Fudge. Hâlâ Harry'nin omzunu bırakmamıştı. Arkalarından sürtünme ve öfüldeme sesleri geldi ve içeri Stan'le Ern girdi. Harry'nin sandığını ve Hed-wig'in kafesini taşıyorlar, etraflarına heyecanlı heyecanlı bakıyorlardı. Stan, Harry'ye parlayan gözlerle bakarak, "Ne diye bize kim olduğunu söylemedin, Neville, ha?" dedi. Bu arada Ernie baykuşu andıran suratıyla Stan'in omzunun üstünden sahneyi ilgiyle izliyordu. "Bir de özel konuk salonu rica edeceğiz, Tom," dedi Fudge anlamlı anlamlı. Tom, Fudge'ı barın arkasındaki geçide götürürken, Harry de Stan'le Ern'e perişan bir sesle, "Hoşça kalın," dedi. "Hoşça kal, Neville!" diye seslendi Stan. 56 Fudge, Harry'yi Tom'un fenerinin ışığında dar geçitten yürüttü. Az sonra küçük bir salona girdiler. Tom parmaklarını şıklath ve aniden ızgarada bir ateş yanmaya başladı. Tom eğilip selam vererek odadan çıktı. Fudge ateşin yanında bir sandalyeyi göstererek, "Otur, Harry/' dedi. Harry oturdu. Ateşin parlaklığına rağmen tüyleri diken dikendi. Fudge ince çizgili pelerinini çıkarıp bir kenara attı, sonra da şişe yeşili takım elbisesinin pantolonunu çekiştirip Harry'nin karşısına oturdu. "Benim adım Cornelius Fudge, Harry. Sihir Baka-ru'yım." Harry bunu zaten biliyordu elbette; Fudge'ı daha önce bir kez görmüştü. Ama o sırada babasının Görün-mezlik Pelerini'ni giymiş olduğu için, Fudge'ın bunu bilmemesi gerekiyordu. Hancı Tom yeniden içeri girdi. Gece kıyafetinin üstüne bir önlük takmıştı ve bir tepsinin içinde çayla sıcak ekmek taşıyordu. Tepsiyi Fudge'la Harry'nin arasındaki masaya i,~>yup salondan çıktı, kapıyı da arkasından kapattı. "Evet, Harry," dedi Fudge, bir taraftan çay koyarak. "Hepimizi zor duruma düşürdüğünü söylemeliyim. Teyzenle eniştenin evinden öyle kaçıp gitmek! Sandım ki... ama sağ salim buradasın, önemli olan da bu." Fudge sıcak bir ekmek üzerine tereyağı sürüp tabağı Harry'nin önüne itti. "Ye biraz, Harry, yürüyen bir ölüye benzemişsin. Pekâlâ... Miss Marjorie Dursley'nin şişirilmesi olayını 57 hallettiğimizi duymak hoşuna gider herhalde. Büyü Kazalarını Düzeltme Dairesi'rfin iki üyesi birkaç saat önce Privet Drivo'a gönderildi. Miss Dursley'nin havası indirildi ve hafızası değiştirildi. Olayı hiç hatırlamıyor. Böylece mesele kapandı, kimse de zarar görmedi." Fudge fincanının üzerinden Harry'ye, en sevdiği yeğenini süzen bir amca gibi baktı. Kulaklarına inanamayan Harry konuşmak üzere ağzını açtı, ama aklına söyleyecek hiçbir şey gelmeyince yeniden kapattı. "Ne o, teyzenle eniştenin tepkisinden mı kaygılanıyorsun?" dedi Fudge. "F-h, ikisinin de son derece kızgın olduğunu inkâr etmeyeceğim, Harry. Ama Noel'i ve Paskalya'yı Hogwarts'ta geçirmen şartıyla gelecek yaz seni almaya hazırlar." Harry'nin dili çözüldü. ."Ben Noel ve Paskalya tatillerinde hep Hogwarts'ta kalıyorum zaten/' dedi. "Ve bir daha da hiç Privet Dri-ve'a dönmek istemiyorum." "Yapma ama, eminim biraz sakinleştikten sonra fikrin değişecek," dedi Fudge endişeli bir ses tonuyla. "Ne de olsa onlar ailen, Harry ve eminim birbirinizi çok seviyorsunuz... şeyy, yani çok derinden derine." Harr/nin aklına Fudge'a işin aslını anlatmak gelmedi. Hâlâ kendisine ne olacağını öğrenmeyi bekliyordu. "Geriye kalan tek şey," dedi Fudge, kendisine ikinci bir tereyağh ekmek hazırlayarak, "tatilinin son iki haftasını nerede geçireceğine karar vermek. Benim önerim burada, Çatlak Kazan'da bir oda tutup -" 58 "Bir dakika/' diye lafını kesti Harry. "Peki ya cezam?" Fudge ona gözlerini kırpıştırdı. "Ceza mı?" "Yasaları çiğnedim!" dedi Harry. "Genç Yaşta Büyücülüğün Kısıtlanması Kararnamesi!" "Canım, seni öyle ufacık bir şey için cezalandıracak değiliz ya!" dedi Fudge, elindeki ekmeği sabırsızca sallayarak. "Bir kazaydı! Sırf halalarını şişirdiler diye insanları Azkaban'a göndermeyiz biz!" Ama bu, Harr/nin geçmişte Sihir Bakanlığı'yla yaşadıklarına pek uyan bir durum değildi. "Geçen yıl bir ev cini eniştemin evinde bir puding patlattı diye resmi bir ihtar aldım!" dedi Harry kaşlarını çatarak. "Sihir Bakanlığı orada bir kez daha büyü yapılırsa Hogwarts'tan atılacağımı söylemişti!" Harr/nin gözleri onu yanıltmıyorsa, Fudge birden biraz sarsaklaşmıştı. "Şartlar değişir, Harry... şunu da dikkate almalıyız ki... şu anki iklimde... e ahlmayı'z'stemiı/orstm herhalde?" 'Tabii ki istemiyorum/' dedi Harry. "Eh, o zaman neyi tartışıyoruz?" dedi Fudge, şen bir kahkaha atarak. "Şimdi sen bir ekmek al, Harry. Ben de gidip bakayım, Tom'un senin için bir odası var mıymış/' * . Fudge odadan çıktı ve Harry arkasından bakakaldı. Son derece tuhaf bir şeyler dönüyordu ortada. Fudge madem yaptıkları için Harry'yi cezalandırmayacakh, niye Çatlak Kazan'da onu beklemişti? Hani düşünüyor- 59 du da, herhalde genç yaşta büyü yapma olaylarıyla ilgilenmek Sihir Bakanı'nın kendisine düşmezdi. Fudge yanında hancı Tom'la geri döndü. "On bir numaralı oda boş, Harry," dedi Fudge. "Çok rahat edeceğini sanıyorum. Senden bir tek şey istiyorum, Harry, eminim anlayışla karşılayacaksındır: Senin Muggle Londra'sında dolaşmanı istemiyorum, oldu mu? Diagon Yolu'ndan çıkma. Ve her gece karanlık basmadan buraya döneceksin. Eminim anlıyorsun-dur. Tom benim için sana göz kulak olacak." "Tamam," dedi Harry ağır ağır, "ama niye -?" ,"Seni yeniden kaybetmek istemeyiz, değil mi?" dedi Fudge, candan bir kahkahayla. "Yo, yo... nerede olduğunu bilmemiz daha iyi... yani..." Fudge yüksek sesle gırtlağını temizledi ve ince çizgili pelerinini aldı. "Eh, ben artık gideyim, yapacak iş çok." "Black'le ilgili bir, gelişme var mı?" diye sordu Harry. Fudge'in parmakları pelerininin gümüşi ipliklerinden kaydı. "Ne, ne? Ha, duydun demek - şey, şu anda bir şey yok, ama an meselesi. Azkaban muhafızları şimdiye kadar hiç başarısızlığa uğramadılar... ve daha önce onları hiç böyle öfkeli görmemiştim." Fudge hafifçe omuz silkti. "Peki, hoşça kal." Elini uzattı, onun elini sıkarken Harry'nin aklına birden bir fikir geldi. 60 "Şey - Bakanım? Bir şey sorabilir miyim?" "Elbette," dedi Fudge gülümseyerek. "Şey, Hogwarts'ta üçüncü sınıfların Hogsmeade'i ziyaret etmesine izin veriliyor, ama teyzemle eniştem izin belgemi imzalamadılar. Siz imzalayabilir misiniz acaba?" Fudge rahatsız olmuşa benziyordu. "Ah," dedi. "Hayır, hayır, kusura bakma Harry, ama ben senin ebeveynin ya da velin değilim -" "Ama siz Sihir Bakanı'siniz," dedi Harry hevesle. "Eğer siz bana izin verirseniz -" "Hayır, kusura bakma Harry, ama kurallar böyle," dedi Fudge kararlı bir tavırla. "Belki Hogsmeade'e gelecek yıl gidebilirsin. Aslında, bana sorarsan, gitme daha iyi... evet... eh, ben gideyim. İyi tatiller, Harry." Fudge son bir kez gülümsedikten ve Harry'nin elini sıktıktan sonra odadan çıktı. Tom, Harry'ye gülümseyerek yanına geldi. "Lütfen beni takip edin, Mr Potter," dedi. "Eşyalarınızı yukarı çıkardım bile..." Harry, Tom'un peşinden şık bir tahta merdiveni çıktı ve kapısında pirinç rakamlarla on bir yazan bir odaya geldi. Tom kapıyı açtı. İçeride çok rahat görünen bir yatak, iyi cilalanmış meşeden eşyalar ve coşkuyla çıtırdayan bir ateş vardı. Ve dolabın üstünde de - "Hedwig!" dedi Harry, heyecandan soluğu kesilerek. Kar beyaz baykuş gagasını tıkırdattı ve uçup Harry'nin koluna kondu. 61 "Çok akıllı bir baykuşunuz var/' dedi Tom gülerek. "Siz geldikten beş dakika sonra o da geldi. Bir şeye ihtiyacınız olursa, istemekten çekinmeyin, Mr Potter." Eğilip selam verdi ve odadan çıktı. Harry uzun süre yatağının üstünde oturup dalgın dalgın Hedwig'i okşadı. Pencereden görünen gökyüzü hızla koyu kadife maviden soğuk çelik grisine, sonra da alfan benekli bir pembeye döndü. Harry yalnızca birkaç saat önce Privet Drive'dan ayrıldığına, okuldan atılmadığına ve şimdi önünde Dursley'lerden uzak iki hafta bulunduğuna inanmakta güçlük çekiyordu. "Çok garip bir geceydi, Hedwig," dedi esneyerek. Ve gözlüğünü bile çıkarmadan, yastıklarının üzerine yığılıp uykuya daldı. 62 |
|
|
|
#40 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çatlak Kazan Harry'nin bu tuhaf yeni özgürlüğüne alışması birkaç gününü aldı. Daha önce hiç istediği saatte kalkmamış, istediği şeyi yememişti böyle. Şimdi Diagon Yolu'ndan çıkmadığı sürece istediği yere bile gidebiliyor-du. Ve bu uzun, parke taşlı cadde dünyanın en harikulade büyücü dükkânlarıyla dolu olduğundan, Fudge'a verdiği sözü tutmayıp da Muggle dünyasına dönmek Harry'nin aklının ucundan dahi geçmiyordu. Her sabah Çatlak Kazan'da kahvaltısını ederken diğer konukları izlemek Harry'nin hoşuna gidiyordu: alışverişe gelmiş taşralı ufak tefek, komik cadılar; Biçim Değiştirme Güncesi'nde çıkan son makale üzerine tartışan saygın büyücüler; vahşi görünümlü sihirbazlar, kaba saba cüceler... Hatta bir keresinde, kalın yün başlığının altından bir tabak çiğ böbrek sipariş eden, şüpheli bir şekilde cadaloza benzeyen birini bile görmüştü. Harry kahvaltıdan sonra arka bahçeye çıkıyor, asa-sıyla çöp tenekesinin üstündeki soldan üçüncü tuğlaya 63 tıklıyor ve geri çekilip duvarın içinde Diagon Yolu'na açılan kemerli geçidin ortaya çıkmasını bekliyordu. Harry uzun, güneşli günleri dükkânları gezerek ve açıkhava kafelerinde rengârenk şemsiyelerin altında yemek yiyerek geçiriyordu. Kafelerdeki diğer müşteriler birbirlerine aldıkları şeyleri gösteriyor ("bu bir ays-kop, dostum - artık ay çizelgeleriyle debelenmeye paydos, gördün mü?") ya da Sirius Black vakasını tartışıyorlardı ("şahsen ben, o Azkaban'a dönene dek çocukları dışarı bırakmayacağım"). Harry ödevlerini battaniyelerin altında, fener ışığında yapmaktan da kurtulmuştu. Artık Florean Fortescue'nun Dondurma Dük-kânı'nda oturup, ara sıra Florean Fortescue'nun kendisinden de yardım alarak ödevlerini bitirebilirdi. Fortes-cue hem ortaçağ cadıları hakkında çok şey biliyor, hem de Harry'ye her yarım saatte bir bedava sundae veriyordu. Gringotts'taki kasasına gidip para kesesini altın Galleon'lar, gümüş Sickle'lar ve bronz Knut'larla doldurduktan sonra, hepsini bir çırpıda harcamamak için Harry'nin nefsine epey hâkim olması gerekti. Hog-warts'a daha beş yıl boyunca gideceğini ve büyü kitapları için Dursley'lerden para istemenin nasıl bir his olacağını kendine tekrar tekrar hatırlatarak, som altından, çok şık bir Tükürenbilye takımını almamayı başardı (miskete çok benzeyen bu büyücü oyununda, taşlar sayı kaybeden oyuncunun suratına iğrenç kokulu bir sıvı fışkırtıyordu). Büyük bir cam topun içindeki mükemmel galaksi modeline de epey içi gitti, bu modeli satın 64 alsaydı Astronomi dersinden ömür boyu kurtulurdu. Ama iradesini en çok zorlayan şey, Çatlak Kazan'a geldikten bir hafta sonfa, en sevdiği dükkân olan Kaliteli Quidditch Malzemeleri'nde karşısına çıktı. Dükkândaki kalabalığın nereye baktığını merak eden Harry güçbela içeri girip heyecanlı cadıların ve büyücülerin arasından itiş kakış ilerlerken, gözüne yeni kurulmuş bir platform ilişti. Platformun üstünde, hayatında gördüğü en muhteşem süpürge duruyordu. "Yeni çıkmış... prototip..." diyordu köşeli çeneli bir büyücü, yanındaki arkadaşına. Harry'den daha küçük bir erkek çocuğu babasının koluna yapışmış sallanarak, "Dünyadaki en hızlı süpürge bu, değil mi baba?" diye ayaklıyordu. "İrlanda Milli Takımı bu bebeklerden daha demin yedi tane sipariş etti!" dedi dükkânın sahibi kalabalığa. "Biliyorsunuz, o takım Dünya Kupası'nm favorisi!" Önünde duran iriyan cadı çekilince, Harry süpürgenin yanındaki levhayı okuyabildi: ATEŞOKU Bu son model sürat süpürgesitıin dişbudak ağacından yapılma, son derece ince işlenmiş ve pürüzsüz sapı, cam gibi bir cilaya ve elle kazınmış kendi kayıt numarasına sahip. Süpürge kuyruğunda bulunan, tek tek özel olarak seçilmiş huş ağacı dallarının aerodinamik açıdan kusursuzluğu, Ateşoku'na benzersiz bir denge kazandırıp hata payını sıfıra indiriyor. Ateşoku saatte sıfır kilo- 65 metreden 250 kilometreye on saniyede çıkıyor. Bozulamaz fren büyüsü de cabası. Talep üzerine fiyat bildirilir. Talep üzerine fiyat bildirilir... Harry, Ateşoku'nun kaç al tır a mal olacağım düşünmek bile istemiyordu. Hayatında hiçbir şeyi bu kadar çok istememişti - ama şimdiye dek kendi Nimbus İki Bin'iyle de hiç Quid-ditch maçı kaybetmemişti. Zaten iyi bir süpürgesi varken, Ateşoku almak için Gringotts'taki kasasını boşaltmasının ne anlamı vardı? Harry fiyat sormadı, ama o günden sonra hemen her gün Ateşoku'na bakmak için oraya geri döndü. Öte yandan, Harry'nin gerçekten alması gereken şeyler de vardı. Aktara gidip İksir malzemeleri stoğunu yeniledi. Artık okul cüppeleri kollarına ve bacaklarına kısa gelmeye başladığından, Madam Malkin'in Her Duruma Göre Cüppeleri'ne gidip kendine yeni cüppe aldı. Elbette en önemli işi, yeni dersleri Sihirli Yaratıkların Bakımı ve Kehanet de dahil, yeni okul kitaplarını almaktı. Harry dükkânın vitrinine baktığında şaşırdı. Camın arkasında her zamanki altın kabartmalı, parke taşı boyunda büyü kitapları yerine büyük bir demir kafes, içinde de yüz tane kadar Canavar Kitap: Canavarlar duruyordu. Hiddetle güreş tutmuş olan kitaplar boğuşuyor, birbirlerini kapmaya çalışıyor, bu arada yırtılan sayfalar da dört bir yana saçılıyordu. Harry cebinden kitap listesini çıkardı ve ilk kez listede neler olduğuna baktı. Canavar Kitap: Canavarlar, Si- 66 hirli Yaratıkların Bakımı için temel kitap olarak geçiyordu. Harry, Hagrid'in niye kitabın işine yarayacağını söylediğini şimdi anlıyordu. İçi rahatladı; Hagrid yine korkunç bir hayvan edinip yardıma muhtaç mı kaldı acaba diye merak etmişti. Flourish ve Blotts'a girerken, görevli aceleyle yanına geldi. "Hogvvarts mı?" dedi hemen. "Yeni kitaplarını mı almaya geldin?" "Evet," dedi Harry. "Gerekenkitaplar-" Görevli, Harry'yi kenara itip, "Kaçıl oradan," dedi sabırsızca. Ellerine çok kalın eldivenler geçirdi, büyük, yumrulu bir baston kaptı ve Canavar Kitap'ların kafesine doğru ilerledi. "Dur," dedi Harry çabucak. "Bende ondan var zaten." "Var mı?" Adamın yüzünde muazzam bir rahatlama ifadesi belirmişti. "Şükürler olsun, zaten bu sabah beş kez ısırıldım -" Birden vahşi bir yırtılma sesi havayı yardı; Canavar Kitaplardan ikisi bir üçüncüyü yakalamış, orasından burasından çekiştirip parçalıyordu. "Kesin! Kesin!" diye bağırdı görevli, elindeki bastonu parmaklıkların arasından uzahp kitapları ayırarak. "Bir daha hayatta bu kitapları satmam! Burası tımarhaneye döndü! Oysa iki yüz tane Görünmez Kitap: Görünmezlik aldığımızda, artık bundan kötüsü o^az diye düşünmüştüm - bir servete mal olmuşlardı ve bir tanesini bile bulamamıştık... Ee, sana başka nasıl yardımcı olabilirim?" 67 T "Evet," dedi Harry, kitap listesine bakarak. "Cas-sandra Vablatsky'den Geleceğin Sis Perdesini Aralamak'1 almam gerekiyor." "Oo, Kehanet'e başlıyoruz, ha?" dedi adam. Eldivenlerini çıkarıp Harry'yi dükkânın arka tarafına götürdü. Orada fal bakmaya ayrılmış bir köşe vardı. Küçük bir masanın üstü öngörülemezi Öngörmek: Kendinizi Şoklara Karşı Yalıtın ve Kırık Toplar: Fallar Melunlaşınca gibi kitaplarla doluydu. Küçük bir merdivene tırmanmış olan görevli, "Buyur," diyerek kalın, kara kaplı bir kitap uzattı. "Geleceğin Sis Perdesini Aralamak. Temel fal bakma yöntemleri için çok iyi bir rehber. El falı, kristal küreler, kuş bağırsakları..." Ama Harry dinlemiyordu. Gözü küçük bir masanın üstündeki bir vitrinde duran başka bir kitaba takılmıştı: ölüm Alametleri: Ecel Kapıya Dayandığında Yapabilecekleriniz. "Yerinde olsam onu okumazdım," dedi Harry'nin hangi kitaba baktığını gören tezgâhtar nazikçe. "Her tarafta ölüm alametleri görmeye başlarsın, insanı korkudan öldürmek için birebir." Ama Harry'nin gözü hâlâ kitabın kapağındaydı; ayı büyüklüğünde, gözleri parlayan siyah bir köpek vardı kapakta. Tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu... Tezgâhtar Geleceğin Sis Perdesini Aralamak'1 Harry'nin eline tutuşturdu. "Başka bir şey var mı?" "Evet," dedi Harry, gözlerini köpeğinkilerden ayı- 68 np şaşkın bir halde kitap listesine bakarak. "Şeyy - Orta Sınıflar için Biçim Değiştirme ve Üçüncü Sınıflar için Temel Büyüler Kitabı almam gerekiyor." Harry on dakika sonra koltuk altında yeni kitaplarıyla Flourish ve Blotts'tan çıktı ve nereye gittiğinin pek farkında olmadan, yürürken birkaç kişiye çarparak Çatlak Kazan'm yolunu tuttu. Merdivenleri çıkıp odasına girdi ve kitaplarını yatağın üstüne bıraktı. Biri temizliğe gelmişti; pencereler açıktı ve içeri güneş ışığı giriyordu. Harry arka taraftaki gözden uzak Muggle caddesinden otobüslerin geçtiğini duyabiliyordu, aşağıda Diagon Yolu'nda gezen görünmez kalabalığın sesini de. Lavabonun üstündeki aynada kendini gördü. "Bu bir ölüm alameti olamaz," dedi yansımasına, boyun eğmez bir tavırla. "Magnolia Crescent'ta o şeyi gördüğümde panik içindeydim. Büyük ihtimalle sadece bir sokak köpeğiydi..." Elini istemsizce kaldırıp saçını düzleştirmeye çalıştı. "O konuda kazanamayacağın bir mücadeleye giriyorsun, güzelim," dedi aynası muzip bir sesle. Günler geçtikçe, Harry her gittiği yerde Ron'un ve Hermione'nin izine rastlamak için etrafına bakınır oldu. Okulun açılması yaklaştığından, artık Diagon Yolu'na bir sürü Hogwarts öğrencisi gelmeye başlamıştı. Harry, 69 Kaliteli Quidditch Malzemeleri'nde, Gryffindor'dan arkadaşları Seamus Finnigan ve Df.an Thomas'la karşılaşmıştı. Onlar da Ateşoku'ndan gözlerini alamıyorlardı. Aynca Flourish ve Blotts'un önvnde toparlak suratlı, unutkan bir çocuk olan Neville Longbottom'a da rastladı. Harry durup onunla sohbet etmedi; görünüşe bakılırsa Neville kitap listesini kaybetnuşfi ve çok sert biri gibi görünen ninesi onu haşlıyordu H ırry, Sihir Bakan-hğı'ndan kaçarken Neville'miş gibi yaptığını ninenin hiç öğrenmemesini umdu. Tatilin son günü uyandığında, Ron ve Hermi-one'yle hiç olmadı ertesi gün Hog\ 'Arts Ekspresi'nde buluşacağını düşünüyordu. Kalktı, g \nndi, Ateşoku'na son bir kez bakmaya gitti. Tam nerede öğle yemeği yiyeceğini düşünürken, biri ona seslendi. Harry dönüp baktı. "Harry! HARRY!" İşte ikisi de oradaydılar. Florean Fortescue'nun Dondurma Dükkânı'nın önünde oturuyorlardı. Ron çok çilli, Hermione'yse çok bronz görünüyordu, ikisi de ona çılgınca el sallıyorlardı. "Nihayet!" dedi Ron, Harry otururken ona sırıtarak. "Çatlak Kazan'a uğradık, ama çıktığını söylediler. Biz de önce Flourish ve Blotts'a gittik, sonra Madam Malkin'e, sonra -" "Bütün okul malzemelerimi geçen hafta aldım," diye açıkladı Harry. "Hem siz benim Çatlak Kaan'da kaldığımı nereden biliyorsunuz?" "Babam," dedi Ron kısaca. 70 Sihir Bakanlığı'nda çalışan Mr Weasley elbette Mar-ge Hala'nın başına gelenlerin öyküsünü duymuş olmalıydı. "Halanı gerçekten de şişirdin mi, Harry?" dedi Her-mione, çok ciddi bir sesle. "Öyle yapmak istememiştim/' dedi Harry. Ron bir kahkaha patlatmıştı. "Sadece - kontrolümü kaybettim." "Komik değil, Ron/' dedi Hermione sert bir şekilde. "Cidden, Harry nasıl atılmadı şaşıyorum." "Ben de," diye itiraf etti Harry. "Bırak atılmayı, tutuklanacağım sandım." Ron'a baktı. "Baban Fudge'ın beni niye bıraktığını bilmiyor, değil mi?" Ron omuz silkip, "Sensin diyedir herhalde, değil mi?" dedi. Hâlâ kıkırdıyordu. "Ünlü Harry Potter falan. Ben öyle halamı teyzemi şişirmeye kalksam, Bakanlık bana ne yapar, düşünmek bile istemiyorum. Gerçi önce toprağı kazıp çıkarmanız gerekirdi, çünkü annem öldürürdü beni. Neyse, bu akşam bunu babama kendin sorabilirsin. Bu gece biz de Çatlak Kazan'da kalıyoruz! Böylece yarın King's Cross'a bizimle gelebilirsin! Hermione de orada kalıyor!" Hermione gözleri gülerek evet anlamında başını salladı. "Annemle babam bu sabah bütün Hogwarts eşyalarımla birlikte beni buraya bıraktı." "Harika!" dedi Harry neşeyle. "Ee, bütün yeni kitaplarınızı, öteberinizi aldınız mı?" "Şuna bak," dedi Ron, uzun ince bir kutu çıkarıp açarak. "Yepyeni bir asa. Otuz beş santim, söğüt, bir tane tekboynuzlu at kuyruğu tüyü var. Bütün kitapları- 71 mızı da aldık" - iskemlesinin altındaki büyük bir çantayı işaret etti. "Şu Canavar Küap'lara ne diyorsun? İki tane istediğimizi söylediğimizde tezgâhtar az daha ağlayacaktı." Harry, Hermione'nin yanındaki iskemlenin üstünde duran bir değil üç tane tıka basa dolu çantayı işaret ederek, "Onlar ne, Hermione?" diye sordu. "Eh, ben sizden daha çok yeni derse kaydoldum, öyle değil mi?" dedi Hermione. "Onlar ders kitaplarım: Aritmansi, Sihirli Yaratıkların Bakımı, Kehanet, Eski Tılsımlar, Muggle Araştırmaları -" "Niye Muggle Araştırmaları alıyorsun ki?" dedi Ron, Harry'ye bakıp gözlerini devirerek. "Sen Mugg-le'lardan doğmasın! Annenle baban Muggle! Mugg-le'larla ilgili bilinecek her şeyi biliyorsun zaten!" "Ama onları büyücülerin bakış açısından görmek muhteşem olacak," dedi Hermione ciddi ciddi. "Bu yıl hiç yemek yemeyi ya da uyumayı düşünüyor jnusun, Hermione?" diye sordu Harry. Ron kıs kıs güldü. Ama Hermione onlara aldırış etmedi. "Hâlâ'im Galleon'um var," dedi çantasını kontrol ederek. "Doğum günüm eylülde, annemle babam kendime şimdiden bir hediye alayım diye bana biraz para verdiler." "Şeyle iyi bir kitaba ne dersin?" dedi Ron masum bir ede yla. "Hayır, sanmıyorum," dedi Hermione istifini bozmadan. "Aslında bir baykuş istiyorum. Harry'nin Hed-wig'i var, seninse Errol'ın -" 72 "Yok," dedi Ron. "Errol bir aile baykuşu. Benim sadece Scabbers'ım var." Cebinden faresini çıkardı. "Ve ona bir baktırtmak istiyorum/' diye ekledi, Scabbers'ı masanın üstüne koyarak. "Sanırım Mısır ona pek uymadı." Scabbers normalde olduğundan çok daha zayıf görünüyordu, üstelik bıyıklarında da belirgin bir sarkma vardı. Artık Diagon Yolu'nu çok iyi bilen Harry, 'Tam şurada bir sihirli-hayvan dükkânı var," dedi. "Sen Scabbers için bir şey verebilirler mi bakarsın, Hermione de baykuşunu alır." Dondurmalarını ödediler ve karşıya geçip Sihirli Hayvanevi'ne gittiler. İçeride ayakta duracak pek yer yoktu. Kafeslerden bir santim bile duvar görünmüyordu. İçerisi çok kokuyordu, çok da gürültülüydü, çünkü kafeslerin içindekiler ya cikliyor, ya viyaklıyor, ya vıdı vıdı ediyor, ya da tıslıyordu. Kasadaki cadı çift-uçlu su kelerlerinin bakımı hakkında bir büyücüye tavsiyelerde bulunuyordu. Harry, Ron ve Hermione kafesleri inceleyerek beklediler. İki kocaman, mor kara kurbağası oturmuş, ıslak yutma sesleri çıkarıyor, ölü kurt sinekleriyle kendilerine bir ziyafet çekiyorlardı. Mücevherlerle bezeli dev bir tosbağa pencerenin kenarında ışıl ışıl parlıyordu. Zehirli turuncu salyangozlar cam kaplarının kenarından ağır ağır süzülüyorlardı. Şişman, beyaz bir tavşansa pat diye ipek bir silindir şapkaya dönüşüyor, sonra pat diye 73 normale dönüyordu. Her renkten kedi, bir kafes dolusu gürültücü kuzgun, bir sepet dolusu yüksek sesle vınlayan komik, kaymak rengi yün topağı vardı. Bir tezgâhın üstünde de, uzun tüysüz kuyruklarını kullanarak bir tür ip atlama oyunu oynayan parlak siyah farelerle dolu bir kafes duruyordu. Çift-uçlu su kelercisi büyücü dükkândan çıkınca, Ron tezgâha yaklaştı. "Benim farem," dedi cadıya. "Mısır7dan döndüğümüzden beri biraz solgun." "Tezgâha yatır," dedi cadı, cebinden ağır, siyah bir gözlük çıkararak. Ron iç cebinden Scabbers'ı çıkarıp diğer farelerin bulunduğu kafesin yanma koydu. Fareler ip atlama numaralarını bırakıp daha iyi görebilmek için tele yaklaştılar. Ron'un her şeyi gibi fare Scabbers da elden düşmeydi (daha önce ağabeyi Percy'ye aitti) ve biraz hırpalanmış haldeydi. Kafesteki farelerin yanında iyiden iyiye efkârlı görünüyordu. "Hm," dedi cadı, Scabbers'ı kaldırarak. "Bu fare kaç yaşında?" "Bilmiyorum," dedi Ron. "Bayağı yaşlı. Eskiden ağabeyimindi." "Ne tür güçleri var?" dedi cadı, Scabbers'ı yakından inceleyerek. "Ee -" dedi Ron. İşin aslı, Scabbers en ufak bir güç kırıntısı bile göstermemişti hiç. Cadının gözleri Scab-bers'ın lime lime olmuş sol kulağından bir parmağı eksik ön patisine kaydı. Yüksek sesle cık-cık'ladı. 74 "Bu farenin imam gevremiş." "Percy onu bana verdiğinde böyleydi zaten," dedi Ron, kendini savunurcasına. "Böyle sıradan, normal bir bahçe faresinin üç yıldan falan çok yaşaması beklenemez," dedi cadı. "Daha zor yıpranan bir şey arıyorsan, bunlardan biri hoşuna gider belki..." Hemen yine ip atlamaya başlayan siyah fareleri işaret etti. "Gösterişçiler," diye mırıldandı Ron. "Eğer yenisini istemiyorsan, bu Fare Toniği'ni deneyebilirsin," dedi cadı, tezgâh altından küçük bir kırmızı şişe çıkararak. "Tamam," dedi Ron. "Ne kadar - AH!" Ron'un kafası öne düştü. En üst kafesten kocaman, turuncu bir şey atlayıp kafasına inmiş ve deli gibi tükürük saçarak Scabbers'ın üstüne doğru fırlamıştı. "HAYIR, CROOKSHANKS, HAYIR!" diye bağırdı cadı. Ama Scabbers ellerinin arasından sabun gibi kayıp yüzükoyun yere yapıştı, sonra da kapı istikametinde sıvıştı. "Scabbers!" diye bağırdı Ron, onun peşinden dükkândan dışarı fırlayarak. Harry de Ron'u izledi. Scabbers'ı bulmaları neredeyse on dakika sürdü. Kaliteli Quidditch Malzemeleri'nin önündeki bir kâğıt sepetine sığınmıştı. Ron tir tir titreyen fareyi cebine koydu ve başına masaj yaparak doğruldu. "O da neydi öyle?" "Ya çok büyük bir kediydi, ya da küçük bir kaplan," dedi Harry. 75 "Hermione nerede?" "Herhalde baykuşunu alıyordur." Kalabalık caddede Sihirli Hayvanevi'ne doğru ilerlediler. Oraya vardıklarında Hermione dükkândan çıktı, ama bir baykuşla değil. Kollarını kocaman sarman kediye sıkı sıkı sarmıştı. "O canavan satın mı aidini" dedi Ron, şaşkınlıktan bir karış açık ağzıyla. "Nefis, değil mi?" dedi Hermione. Heyecandan yüzünü al basmıştı. Bu, görüşe göre değişir, diye düşündü Harry. Kedinin turuncu tüyleri kalın ve kabarıktı, ama biraz çarpık bacaklı olduğu kesindi. Suratıysa somurtkan ve garip bir şekilde ezik görünüyordu, sanki duvara toslamış gibiydi. Ancak şimdi Scabbers ortalıkta olmadığından, kedi Hermione'nin kollarında, halinden memnun, mı-rıldıyordu. "Hermione, o şey az daha kafa derimi yüzüyordu!" dedi Ron. "Ama isteyerek yapmadı, değil mi, Crookshanks?" "Peki ya Scabbers?" dedi Ron, göğüs cebindeki şişkinliği göstererek. "Dinlenmeye ve gevşemeye ihtiyacı var! O şey ortadayken nasıl olacak bu?" "Aklıma geldi de, Fare Toniği'ni unuttun," dedi Hermione, küçük kırmızı şişeyi Ron'un eline şamar atar gibi bırakarak. "Endişelenmeyi de bırak, Crookshanks benim yatakhanemde'y atacak, Scabbers ise seninkinde. Ne var bunda? Zavallı Crookshanks, cadının söylediğine göre asırlardır oradaymış: Kimse onu istememiş." 76 "Neden acaba!" dedi Ron alaylı alaylı. Çatlak Kazan'in yolunu tuttular. Oraya vardıklarında Mr Weasley barda oturmuş, Gelecek Postesz'm okuyordu. "Harry!" dedi başını kaldırıp gülümseyerek. "Nasılsın?" "İyiyim, sağ olun," dedi Harry, üçü eşyalarıyla birlikte Mr Weasley'ye katılırlarken. Mr VVeasley gazetesini bıraktı. Harry artık kendisine tanıdık gelen Sirrus Black fotoğrafının gazeteden ona baktığını gördü. "Onu hâlâ yakalayamadılar öyleyse." dedi. "Hayır," dedi Mr Weasley. Yüzünde son derece ciddi bir ifade vardı. "Bakanlık'ta hepimizi gündelik işlerimizden çekip onu arama çalışmasına yönlendirdiler, ama şimdiye kadar şansımız yaver gitmedi." "Onu yakalasak ödül alır mıydık?" diye sordu Ron. "Biraz daha para bulsak iyi olurdu -" "Saçmalama, Ron," dedi Mr Weasley. İkinci bakışta, çok gergin görünüyordu. "Black on üç yaşında bir çocuğa yakalanmaz. Onu Azkaban muhafızları yakalayacak, şuraya yazıyorum." O anda Mrs VVeasley bara girdi. Elleri alışveriş tor-balanyla doluydu. Arkasından da Hogwarts'ta beşinci senelerine başlayacak olan ikizler Fred ve George, yeni Öğrenci Başı seçilmiş olan Percy ile VVeasley'lerin en küçük çocuğu ve tek kızı olan Ginny içeri girdi. Baştan beri Harry'ye zaafı olan Ginny, onu gördüğünde her zamankinden de çok utanmış gibiydi, belki 77 de Harry geçen y ü Hogwarts'ta onun hayatını kurtardığı için. Kıpkırmızı kesilerek, Harry'nin gözlerine bakmadan "merhaba" diye mırıldandı. Percy ise sanki Harry ile tanışmamışlar gibi resmi bir şekilde elini uzattı. "Harry. Seni görmek ne güzel." "Merhaba, Percy," dedi Harry. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. "Umarım iyisindir," dedi Percy şişinerek. Harry'nin elini sıkmayı da bırakmamıştı. Bu, belediye başkanına takdim edilmek gibi bir şeydi. "Çok iyiyim, sağ ol -" "Harry!" dedi Fred, Percy'yi dirseğiyle önünden çekip abartılı bir şekilde eğilerek. "Seni görmek muhteşem, azizim -" "Harika," dedi George, Fred'i itip Harry'nin elini kaparak. "Kesinlikle fiyakalı." Percy'nin alnı kırıştı. "Haydi, yeter," dedi Mrs VVeasley. "Anne!" dedi Fred, sanki onu yeni görmüş gibi. Annesinin de elini yakaladı. "Seni görmek ne fevkalade -" "Yeter dedim," dedi Mrs VVeasley, elindekileri boş bir sandalyeye bırakarak. "Merhaba, Hany7çiğim. Herhalde müjdemizi duymuşsundur." Percy'nin göğsündeki yepyeni gümüş rozeti gösterdi. "Ailedeki ikinci Öğrenci Başı!" dedi, göğsü kabararak. "Ve sonuncu," dedi Fred, usulca. "Ona ne şüphe," dedi Mrs VVeasley, birden kaşlarını çatarak, "ikinizi Sınıf Başkanı yapmadıklarının farkındayım." 78 "Niye Sınıf Başkanı olmak isteyelim ki?" dedi Geor-ge. Bu fikir ona tiksinti vermiş gibiydi. "Hayatın ne zevki kalır o zaman?" Ginny kikirdedi. "Kız kardeşinize daha iyi örnek olmalısınız!" diye çıkıştı Mrs Weasley. "Ginny'nin örnek alacak başka ağabeyleri var, anne," dedi Percy mağrur bir edayla. "Ben gidip yemek için üstümü değiştireyim..." Percy gidince George derin bir oh çekti. "Onu bir piramide kapatmaya çalıştık," dedi Harry'ye. "Ama annem bizi gördü." O geceki yemek çok keyifli geçti. Hana Tom salondaki üç masayı birleştirdi ve yedi VVeasley, Harry ve Hermione beş leziz yemeği afiyetle yediler. Enfes çikolatalı pudinglerine sıra gelince, "Yarın King's Cross'a nasıl gidiyoruz, baba?" diye sordu Fred. "Baka^hk iki araba gönderiyor," dedi Mr VVeasley. Herkes başım çevirip ona baktı. "Niye?" diye sordu Percy merakla. "Senin sayende, Perce," dedi George ciddi bir ses tonuyla. "Kaportalarının üzerinde küçük bayraklar da olacak, onlann üstünde de ÖB yazacak -" "- Öküz Başlı anlamına," dedi Fred. Percy ve Mrs VVeasley dışında herkesin gülmekten burnundan puding fışkırdı. 79 Percy vakur bir sesle, "Bakanlık niye araba gönderiyor, baba?" diye sordu yine. "Şey, bizim artık bir arabamız olmadığından," dedi Mr Weasley, "ve ben orada çalıştığımdan, bana bir iyilikte bulunuyorlar..." Sesi rahattı, arna Harry onun kulaklarının kızardığını fark etti. Tıpkı baskı altında olduğu zamanlarda Kon'un kulaklarının kızarması gibi. "İyi de ediyorlar," dedi Mrs VVeasley hemen. "Ne kadar bagajımız var farkında mısınız? Muggle Metro-su'nda çok güzel bir tablo çizerdiniz... Hepiniz eşyalarınızı topladınız, değil mi?" "Ron yeni eşyalarının hepsini sandığına koymadı daha," dedi Percy, ıstıraplı bir sesle. "Onları benim yatağıma yığdı." Mrs Weasley masanın öbür ucundan seslendi: "Gidip bütün eşyalarını toplasan iyi olur, Ron. SabaMeyin pek vaktimiz olmayacak." Ron, kaşlarını çatarak Percy'ye baktı. Yemekten sonra herkesin karnı doymuş ve uykusu gelmişti. Eşyalarını kontrol etmek için birer birer odalarına çıktılar. Ron ve Percy, Harry'nin yanındaki odadaydılar. Harry sandığını yeni kapatıp kilitlemişti ki, duvarın öbür tarafından kızgın sesler duydu ve neler olduğuna bakmaya gitti. On iki numaranın kapısı aralıktı ve Percy bas bas bağırıyordu. "Burada, komodinin üstündeydi, cilalamak için çıkarmıştım -" 80 Ron da bağırarak, "Ona dokunmadım bile, tamam mı?" diye karşılık verdi. "Ne oldu?" dedi Harry. "Öğrenci Başı rozetim gitmiş," dedi Percy, hızla Harry'ye dönerek. "Scabbers'ın Fare Toniği de," dedi Ron, sandığını boşaltıp aranarak. "Sanırım barda unuttum -" "Rozetimi bulana kadar hiçbir yere gitmiyorsun!" diye bağırdı Percy. Harry, Ron'a, "Scabbers'ın toniğini ben alırım, eşyalarımı topladım nasılsa," dedi ve aşağı indi. Bara giden geçidin yarısına gelmişti ki, salondan iki kızgın ses daha geldi kulağına. Seslerin Mr ve Mrs We-asley'ye ait olduğunu hemen anladı. Tereddüt etti, onları kavga ederken duyduğunu bilsinler istemiyordu. Ama kendi adını da duyunca durdu ve salonun kapısına yaklaştı. "... ona söylememenin hiç anlamı yok," diyordu Mr VVeasley hararetle. "Bunu bilmek Harry'nin hakkı. Fud-ge'a anlatmaya çalıştım, ama o Harry'ye çocuk gibi muamele etmekte ısrarlı. O on üç yaşında ve -" "Arthur, gerçeği söylersen ödü kopar!" dedi Mrs VVeasley tiz bir sesle. "Okula bunu kafasına takmış olarak mı yollamak istiyorsun onu? Tanrı aşkına, bilmediği için mutlu o!" "Niyetim onu perişan etmek değil, tetikte olmasını sağlamak," diye kendini savundu Mr VVeasley. "Harry ile Ron'un nasıl olduğunu biliyorsun, akıllarına eseni yapıyorlar - şimdiye dek iki kez Yasak Orman'a düştü- 81 ler! Ama Harry bu yıl öyle bir şey yapmamalı! Evden kaçtığı gece başına neler gelebilirdi diye bir düşünüyorum d".! Hızır Otobüs onu almasaydı, her iddiasına varım ki Bakanlık bulmadan ölmüş olurdu." "Ama ölmedi, gayet iyi, o zaman ne anlamı var -" "Molly, Sirius Black'in deli olduğunu söylüyorlar. Belki öyledir, ama Azkaban'dan kaçabilecek kadar akıl-lıymış demek, hem de böyle bir şey imkânsız sayıldığı halde. Üç hafta oldu, kimse izine rastlamadı. Fudge'm Gelecek Postasz'na söyleyip durduğu şeyler umurumda değil, Black'i yakalamamız, kendi kendine büyü yapan asalar üretmemiz kadar uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Kesin olan tek şey, Black'in neyin peşinde olduğu -" "Ama Harry, Hogwarts'ta tamamen güvende olacak." . "Azkaban'ın da tamamen güvenli bir yer olduğunu düşünüyorduk. Black, Azkaban'dan kaçabildiyse, Hog-warts'a da girebilir." "Ama kimse Black'in Harry'nin peşinde olduğunda •> emin değil -" Tahtadan tok bir ses çıktı. Harry, Mr VVeasley'nin yumruğunu masaya vurduğuna emindi. "Molly, sana kaç kere söylemem gerekiyor? Basına anlatmadılar, çünkü Fudge bunun gizli kalmasını istiyordu. Ama Black'in kaçtığı gece, Fudge, Azkaban'a gitti. Muhafızlar Fudge'a Black'in bir süredir uykusunda konuştuğunu söylemişler. Hep aynı şeyi söylüyormuş: "O, Hogwarts'ta... o, Hogvvarts'ta." Black çıldırmış, Molly, Harry'nin ölmesini istiyor. Bana sorarsan 82 Harry'yi öldürmenin Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'i yeniden güçlü kılacağını sanıyor. Harry'nin Kim-Olduğu-nu-Bilirsin-Sen'i durdurduğu gece Black her şeyini yitirdi, Azkaban'da da bunu saplantı haline getirebileceği on iki yıl geçirdi..." Bir sessizlik oldu. Gerisini de duymak için yanıp tutuşan Harry, kapıya iyice yanaştı. "Arthur, tabii ki neyin doğru olduğuna inanıyorsan onu yapmalısın. Ama Albus Dumbledore'u unutuyorsun. Dumbledore Müdür olduğu sürece kimsenin Harry'ye Hogwarts'ta zarar verebileceğini sanmıyorum. Herhalde onun da bütün bunlardan haberi vardır." "Tabii ki haberi var. Ona Azkaban muhafızlarının okul arazisinde mevzilenmesinin bir mahzuru olup olmadığını sorduk. Hoşuna gitmedi, ama kabul etti." "Hoşuna gitmedi mi? Black'i yakalayacaklarsa niye hoşuna gitmesin ki?" "Dumbledore, Azkaban muhafızlarından pek hoşlanmıyor," dedi Mr VVeasley sıkıntıyla. "Aslına bakarsan, ben de... ama Black gibi bir büyücüyle uğraşıyorsan, normalde uzak durmak isteyeceğin kişilerle güç birliği yapman gerekir bazen." "Eğer Harry'yi kurtanrlarsa -" "- o zaman bundan sonra onlar hakkında tek bir kötü söz bile söylemem," dedi Mr VVeasley bitkin bir sesle. "Geç oldu, Molly, yukarı çıksak iyi olur..." Harry iskemlelerin gıcırtısını duydu. Elinden geldiğince sessiz bir şekilde, bara giden geçitten indi ve göz- 83 den kayboldu. Salonun kapısı açıldı. Birkaç saniye sonra kulağına gelen seslerden, Mr ve Mrs Weasley/nin merdivenleri çıktığını anladı. Fare Toniği şişesi yemekte oturdukları masanın altında duruyordu. Harry, Mr ve Mrs VVeasley'nin odalarının kapısının kapandığını işitene kadar bekledi, sonra elinde şişeyle yukarı çıktı. Fred ve George gölgelerin içinde eğilmiş, Perc/nin rozetini bulmak için Ron'la birlikte kald;ğı odanın altını üstüne getirmesini dinleyerek kahkahadan kınlıyorlardı. Fred, "Rozeti biz aldık," diye fniıdadı Harry'ye. "Biraz geliştiriyoruz." Şimdi rozetin üstünde öğrenci Koa wşı yazıyordu. Harry kendini zorlayarak güldü, gidip Ron'a Fare Tonigi'ni verdi ve kendini odasına kapayıp yatağına uzandı. Demek Sirrus Black onun peşindeydi. Bu her şeyi açıklıyordu. Fudge ona yumuşak davranmıştı, çünkü onu sağ salim görünce çok rahatlamıştı. Harry'ye Di-agon Yolu'nda kalma sözü verdirmişti, çünkü oradaki çok sayıda büyücü onu gözaltında tutabilirlerdi. Yann onlan istasyona götürmesi için iki Bakanlık arabası göndermedeki amacı da, VVeasley'lerin trende Harry'ye göz kulak olmalarıydı. Harry yan odadan gelip duvarda eriyen bağırışları dinleyerek yatağında yatıp, niye daha fazla korkmadığını merak etti. Sinüs Black tek bir lanetle on üç kişiyi öldürmüştü; Mr ve Mrs VVeasley, Harry gerçeği bilirse 84 paniğe kapılır diye düşünüyordu besbelli. Ama Harry Mrs VVeasley'yle tamamen aynı fikirdeydi: Dünyanın en güvenli yeri, Dumbledore'un olduğu yerdi. Herkes sürekli Dumbledore'un hayatta Lord Voldemort'un korktuğu tek insan olduğunu söylemiyor muydu? Herhalde Voldemort'un sağ kolu olan Black de ondan aynı derecede korkardı. Bir de şu herkesin sözünü ettiği Azkaban muhafızları vardı. Çoğu kişinin korkudan kendini kaybetmesine sebep oluyor gibiydiler. Eğer onlar okulda mevzile-niyorsa, Black'in içeri girme şansı çok küçük görünüyordu. Hayır, bütün bunların içinde Harr/nin canını en çok sıkan şey, artık Hogsmeade'e gitme şansının sıfıra yakın olmasıydı. Kimse Black yakalanana kadar Harr/nin şatonun güvenli ortamından ayrılmasını istemeyecekti; hatta, tehlike geçene kadar, attığı her adımın dikkatle izleneceğini düşünüyordu. Karanlık tavana kaşlarını çatarak baktı. Kendi başının çaresine bakamaz mı sanıyorlardı? Lord Volde-mort'dan üç kere kurtulmuştu, hepten işe yaramaz biri değildi... Durup dururken, MagnoLa Crescent'ta gölgelerin içinde gördüğü yaratığın resmi gözünün önüne geldi. Ecel kapıya dayandığında yapabilecekleriniz... "öldürülmeyeceğim" dedi Harry yüksek sesle. "Hah şöyle, güzelim," dedi aynası uykulu bir sesle. 85 |
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Simpsons Harry Potter spoof | TiTaN | Eskiler (Arşiv) | 0 | 07-03-2007 09:04 PM |
| Harry Potter and the Sorcerer's Stone | guzelcocuk | Eskiler (Arşiv) | 0 | 06-29-2007 03:45 PM |
| Harry Potter Serİsİ | yuko_can | Eskiler (Arşiv) | 0 | 01-01-2007 07:17 PM |
| Harry Potter Harfler | CaKaLBoT | Eskiler (Arşiv) | 1 | 08-14-2006 11:30 AM |
| harry potter goblet of fire | coOLBoy | Türkçe alt yazılar.. | 1 | 08-10-2006 06:21 PM |