![]() |
|
|
#41 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
4. Cinslere İlişkin Kalıpyargılar
Kalıpyargılar (stereotyps), güncel olarak kullanılsalar bile belirlenmiş buyruklar, normlar, standartlar olarak etkide bulunurlar. Toplumsallaşma çabaları toplumun bütün üyelerini kalıpyargılara uygun olarak geliştirmeyi amaçlar. Örneğin, oğlan çocuklar etkin, yarışmacı ve akılcı, kız çocuklar ise bağımlı, duygusal ve edilgin olacak biçimde yetiştirilirler. Ayrıca, Tresemer ve Pleck'in belirttiği gibi, cinsler arasındaki sınırlar bireylerin önceden belirlenmiş cinsiyet rollerinde ilerleyebileceği biçimde belirgin ve katı tutulmalıdır, vb. Cinsler arasında varolan farklılıkları saptamaya tarih boyunca çaba gösterilmiştir. Fiziksel özelliklerin farklılığı konusunda aşağı yukarı bir uzlaşma vardır, oysa psikolojik niteliklerin saptanmasında aynı açık-seçiklik yoktur. Maccoby ve Jacklin cinslerin farklılığı konusundaki yüzlerce araştırmanın sonuçlarını özetleyerek, pek çok farklılığın gerçeklikte temeli olmayan güncel kültürel söylenceler olduğu sonucuna varmışlardır. Maccoby ve Jacklin'e göre yanlış olan söylenceler şunlardır: Kızların oğlanlardan daha "toplumsal" olduğu; kızların oğlanlardan daha "telkin edilebilir" olduğu; kızların başarı güdüsünden yoksun olduğu; kızların katılımdan daha çok etkilendiği; oğlanların çevreye daha çok yanıt verdiği; kızların özsaygılarının daha düşük olduğu; kızların ezberden öğrenmede ve tekrarlı görevlerde, oğlanların yüksek bilişsel süreçler gerektiren görevlerde daha iyi olduğu; oğlanların daha "çözümleyici" olduğu; kızların daha işitsel, oğlanların daha görsel olduğu... Maccoby ve Jacklin, bu alandaki araştırma bulgularının çok karışık, belirsiz ve yargı geliştirmeye elverişsiz olduğunu da saptadılar. Sonuçta yalnızca dört alanda belirtilmiş cinsiyet farklılıklarını kabul ettiler (Tablo 16). Ancak, daha sonra bu çalışmaya da yöneltilen eleştirilerin ışığında, bugün, cinsler arasındaki farklılıkların önceleri görüldüğünden daha az, ama belki Maccoby ve Jacklin'in belirttiğinden daha özlü ve önemli olduğu kabul edilmektedir. Öte yandan, cinsel rol (sex role) ile cinsel kimlik (sex identity) arasındaki ayırım da çok önemlidir. Cinsel (ya da cinse bağlı) kimlik, bir cinsten ya da öbüründen olmanın farkında olmaya, özbilincine dayanır, bir insanın erkek ya da dişi olmlsına ilişkin iç yaşantıdır. Cinsel (ya da cinse bağlı) rol, toplumun cinsler için önceden belirlediği davranışlar ve rollerdir. Bir cinsel rolün kazanılması süreci bazen "cinsel tipleşme" (sex typing) olarak adlandırılır. Bu kavramları birbirinden her zaman kesin biçimde ayırmak olanaklı değildir. Cinsel tipleşme bir cinsel kimliğin kurulmasına tabi olabilir ya da cinsel kimlik kısmen cinsel rol davranışlarının kabul edilmesine dayanabilir. Ne olursa olsun, gelişim kuramları bazen biri ya da öbürü üzerinde odaklaştığı için, böyle bir ayırım yapmakta yarar vardır (Liebert ve Wick-Nelson. 1981 ). Tablo 16 Yerleşik Cins Farklılıkları Alanları ve Ortaya Çıktığı Yaşlar Alanlar - Yaşlar Kızların sözel yetenekleri daha fazladır. - Olasılıkla yaşamın erken yıllarında çelişen bu özellik. okulöncesi yıllarla ergenlik arasında pek az belirgindir, yetişkinliğe girildikten sonra gitgide güçlenmektedir. Oğlanlar görsel-uzamsal yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliğe kadar oluşmaz ve yetişkinlikte sürer. Oğlanlar matematiksel yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliğin ilk yıllarında başlar ve yetişkinlikte gelişir. Oğlanlar daha saldırgandır. - Bu özellik 2 yaşlarında başlar ve üniversite yıllarında sürer. Yetişkinler açısından daha fazla bilgi yok. Kaynak: Maccoby ve Jacklin, The Psychology of Sex Differences, 1974, aktaran Liebert ve Wicks-Nelson, 1981.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#42 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
5. Cinse Bağlı Özelliklerin Sürekliliği
Kişiliğin sürekliliği tartışmalarında görüldüğü gibi, bazı araştırmalar, erkeklerin ve kadınların yaşam süresi boyunca karşıt yönlerde ilerledikleri sonucuna varmaktadırlar. David Gutmann, Neugarten'in Kansas City araştırmasındaki erkek denekler ile dört ayrı kültürdeki erkekleri karşılaştırarak bu savın doğruluğunu araştırdı. Gutmann, bu dört kültürdeki 35-44 yaşlarındaki erkeklerin iç enerjilerine ve yaratıcı yeteneklerine güvendiklerini ve bundan hoşlandıklarını buldu. Bu erkekler yarışmacı, saldırgan ve bağımsız olmaya yöneliyorlardı. 45 ve daha yukarı yaştaki erkekler ise daha edilgin ve kendine dönük olmaya yöneliyorlardı, başkalarını etkilemek için yalvarıcı ve uymacı tekniklere başvuruyorlardı. Gutmann, etkin egemenlikten edilgin egemenliğe doğru ortaya çıkan bu değişimin kültürden çok yaşa bağlı olabileceği sonucuna varmaktadır. Gutmann, çok sayıda kültürde sürdürdüğü sonraki araştırmasında ilk bulgularının onaylandığını gördü. 55 yaş dolayındaki erkekler çevrelerinin istemleriyle başa çıkmada etkin teknikler yerine edilgin teknikler kullanmaya başlamaktadırlar. Kadınlar ise edilgin egemenlikten etkin egemenliğe doğru karşıt yünde ilerlemektedirler. Kadınlar daha güçlü, başat ve bağımsız olmaya yönelmektedirler. Gutmann, "Gerçekte 'eril' ve 'dişil' özellikler sadece cinsiyetle değil, yaşam dönemiyle de paylaştırılmaktadır. Erkekler sonsuza dek 'eril' değildir; erkekler sözde 'dişil' örüntüden önce 'eril' özellikler gösteren bir cins olarak tanımlanabilir. Bunun tersi de kadınlar için geçerlidir" sonucuna varmaktadır. Bu cinsiyet farklılıklarını açıklama girişiminde Gutmann, anababa olma zorunluluklarının cinsleri genç yetişkinlikte farklı gereklerle karşı karşıya bıraktığına inanmaktadır. Eğer kadınlar (iş bölümündeki geleneksel örüntüye göre) çocuklarının ilk bakıcıları olarak başarılı olmak istiyorlarsa, kişiliklerindeki saldırgan ögeleri bastırma gereğini duymaktadırlar. Eğer erkekler de ekonomik gelir sağlayan kişi olarak geleneksel rollerinde başarılı olmak istiyorlarsa, kişiliklerinin saldırgan yönlerini bastırma gereğini duymaktadırlar. Ama çocukları büyüdüğünde ve kendileri yetişkinlikte ilerlediklerinde her iki anababa da kişiliklerinin tüm gizilgücünü ortaya koyma fırsatını bulmaktadır. Erkek, önceleri ekonomik yarışma yararına bastırdığı "dişilliği", kadın çocuklarına duygusal güvenlik sağlama uğruna bastırdığı "erilliği" tekrar ele geçirebilir. S. S. Feldman ve S. C. Nash, kendi araştırmalarında Gutmann'ın kuramını destekleyen ya da yanlışlayan bulgular elde ettiler. Gutmann'ın beklediği gibi, büyükbabalar bebeklere karşı erkeklerin yaşamlarının hiçbir döneminde duymadıkları büyük bir sorumluluk duyuyorlardı. Fakat Gutmann'ın beklentisinin tersine, erkeklerin erillik puanları yaşamın ileri evrelerinde anlamlı bir değişim göstermiyordu. Erkeklerin ileri yıllarda tipik "dişil" özellikler gösterme olasılığı artmakla birlikte, bunu yerleşik erilliklerinin gerilemesi pahasına yapmıyorlardı. Aynı şekilde, kadınlar da dişilliklerinde bir düşüş olmaksızın erillik puanlarında yükselme gösteriyorlardı. Erkeklerin ve kadınların birbirine karşıt kişilik ve davranış özellikleri olduğu görüşünün karşısına, bugün tek bir kişide her iki cinsin özelliklerinin birleştiğini savunan androjenlik kavramı çıkartılmaktadır. Bireylerin cinse bağlı tutum ve davranışlarda farklılaşması cinse bağlı rollerin sürekli çizgisi üzerinde olmaktadır. "Androjen" bireyler, kişiliklerini ve davranışlarını erillik ve dişilikle ilgili kültürel kalıpyargılarla sınırlamazlar. S. L. Ben, üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı bir araştırmada, erkek ve kadınların % 35'inin, kendi kişiliklerinde hem eril hem dişil özellikleri topladığını buldu. Bu insanlar, gerektiğinde bağımsız ve kendini kabul ettiren, gerektiğinde de sıcak ve sorumlu kişiler olabilmektedir. Bireylerin kendi cinsinin ve karşı cinsin rollerine sahip olmasının yaşamın özel durumlarına göre dalgalanma göstereceği de savunulmaktadır. Cinslerden birinin egemenliğine bağlı toplumsal düzenlemelerin cinse göre tipleşmiş davranışları öne çıkaracağı, eşitlikçi düzenlemelerde ise "androjen" davranışların artacağı söylenebilir (Vander Zanden, 1981).
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#43 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
İİ. ORTA YILLARDA BİREYSEL GELİŞİM
Bireysel açıdan orta yıllar gelişimde inişe geçişin belirtilerini taşıyan yıllardır. Derinin kırışmaya, saçların aklaşmaya, cinsel gücün azalmaya başladığı, iç organların çalışmasında aksamanın görüldüğü, damar sertliği ve buna bağlı yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarının kişiyi her an alt edebildiği, kilo almanın süreklilik kazandığı bir dönem söz konusudur. Ergenlikteki ileriye doğru fiziksel ve cinsel değişimlerin yerini burada gerileyen fiziksel ve cinsel değişimler alır. Bireysel güçlerin inişe geçtiği bu dönem, aynı zamanda yaşama bir "yeniden değerlendirme" açısından bakma gereksinmesinin duyulduğu dönemdir. İşte ve meslekte en yüksek noktaya çıkılmış olmasına karşın, birey bundan böyle yaşamını aynı biçimde sürdürüp sürdüremeyeceğini sorma noktasındadır. Ancak bu dönemi bir "bunalım" dönemi olarak görmek de doğru değildir. ::::::::::::::::: 1. Bedensel değişimler Genç yetişkinlikte dış görünümde çok az bir değişme varken, orta yaşlılıkta dış görünüm'de belirgin ve dramatik değişimler söz konusudur. Kilo alma eğilimi güçlenmiştir. Psikiyatrist Robert N. Butler (1977) orta yılları ikinci bir "oral bağımlılık" dönemi olarak nitelemektedir. İnsanlar bu dönemde yemeğe düşkündürler, şişmanladıklarını ve hatta sağlıklarını yitirdiklerini görseler bile yemekten kendilerini alıkoymazlar. Ergenlikte yağlar bedenin tüm ağırlığının % 10'u kadarken, bu oran orta yıllarda % 20'ye çıkmaktadır. Üstelik yağlanmada göğüs ve omuzlar daralıp küçülmüş gibi görünür. Ayrıca bedenin genel duruş biçimi de değişmiş, hareketler yavaşlamıştır. Özellikle erkeklerde saçların değişimi orta yaşlarda belirgindir. Duyu işlevleri içinde görme yaşa bağlı değişimleri en çok belli eden alandır. 40 yaş dolaylarında yetişkinler görmede aniden ortaya çıkan değişimlerin (Göz bebeğinin küçülmesi, ışığa uyum, göz merceği uyumu, vb.) farkına varırlar. 65 yaşından önce yetişkinlerin yaklaşık yarısı gözlük kullanmak zorunda kalır, 65'ten sonra on yetişkinden dokuzu gözlük takar. İşitme alanında 25 yaşından önce azalma çok enderdir (yüz kişiden birinde), 45 yaşından sonra bu oran yükselmeye başlar. İşitme yitiminin çoğu yüksek ses frekansında olur. Erkekler düşük frekansı kadınlardan, kadınlar da yüksek frekansı erkeklerden daha iyi duyarlar. Elli yaşından sonraki işitme yitimi erkeklerde kadınlardakinden daha fazladır. Tat duyusundaki azalma özellikle 50 yaşından sonra belirginleşir. Önce yanaklardaki, sonra dil kökündeki tat duyusu alıcıları azalmaya başlar. Tatlılara karşı duyarlılık yaşlılıkta genç yetişkinliğe oranla üç kez daha azdır. 40 yaşından sonra koku duyarlılığı da önemli ölçüde azalmaktadır. 60 yaşındaki kişinin kokuları ayırt etme yeteneği 20 yaşındakinden % 50 daha azdır. Acı duyarlılığı ise yaklaşık 45 yaşlarında artmakta ve artışını 60 yaşın ötesine kadar sürdürmektedir. Hareket alanında yetişkinlik yıllarında önemli bir azalma vardır. Olgunluk ve yaşlılık yıllarındaki iş ve başarıya ilişkin araştırmalar, yaşlılık değişimlerinin olumsuz ve gerileyici olduğunu belirterek, bütün davranışsal işlevlerdeki yaşlılık belirtilerini vurgulamaktadır. Welford'un sözünü ettiği değişimler şunlardır: a) Tepki zamanında artış. Tepki zamanı bir bireyin bir duyu uyarısını alışı ile yanıt verişi arasındaki süredir. Ayrıca bir işi yapma süresinde de yaşla artış vardır. b) Bir işi başarma değişkenliğinde yaşla artış. c) Daha karmaşık işlerin yapılmasında yaşla ortaya çıkan önemli başarı düşüşü. Beynin bilgi biriktirme ve iletme kapasitesinde yaşlanmaya bağlı bir azalma vardır. Sonuç olarak yaşlı kişiler gençler kadar hızlı tepki veremezler. Orta yaşların sonlarına doğru çabuk yapılması gereken işlerde hız azalması artar. Örneğin, bazı yetişkinler bir dizi uzun ve karmaşık hareketi gerektiren müzik aleti çalmada güçlük duymaktadırlar. Ancak, hareket becerilerindeki düşüş açık olmakla birlikte, bu düşüşün meslek başarısında da düşüşe yol açacağı konusunda kesinlik yoktur. Başka bir deyişle, yaşlı kişilerin birikmiş deneyim ve bilgileri hareketteki yavaşlamayı ödünleyici niteliktedir. Beden sağlıyı orta yaşların önemli bir sorunu olarak ortaya çıkar. McCammon'un belirttiği gibi, insanlar yetişkinlik yıllarında daha fazla kronik ve daha az akut hastalık yaşamaya eğilim gösterirler. Akut hastalıklar kısa süreli ve tedavi edilebilir hastalıklardır, buna karşılık kronik hastalıklar (mafsal iltihabı ve şeker hastalığı gibi) uzun süreli ve tedavi edilemez hastalıklardır. Bazı kronik hastalıklar orta yetişkinlik yıllarında ortaya çıkmaya başlar. 50-60 yaşları arasında -özellikle erkeklerde- şeker hastalığı (diabete) son derece artar, 40 yaşlarından hemen sonra mafsal iltihabı (arthirit) daha sık görülmeye başlar. Kalp ve dolaşım sistemiyle ilgili dolaşım sorunları da orta yaşlarda artar. Damar sertliği (arteriosclerosis) atardamar duvarlarında kolesterol gibi maddelerin birikmesiyle ortaya çıkar. Büyük olasılıkla çocukluk gibi erken dönemlerde başlayan bu süreç yetişkinlik boyunca sürer ve atardamar duvarlarının esnekliğini giderek sınırlar. Damar duvarında biriken maddeler sert plakalara dönüşebilir ve hatta damarın yırtılmasına yol açabilir. Genellikle iç çeperi bozulmuş olan damarlarda kan pıhtıları toplanır (tromboz) ve tıkanmalara neden olabilir; bu durum kol ve bacaklarda olursa gangrenle, beyinde olursa felçle sonuçlanabilir. Genç yetişkinlikle orta yaşlar arasında kalp atardamarlarının (koroner arterleri) yaklaşık % 25'i bu nedenle görevini iyi yapamaz ve koroner kalp hastalıkları ortaya çıkar. Bu hastalıklar bazen sigaraya, kolesterol düzeyine, yüksek kan basıncına ve kişilik özelliklerine de bağlı olabilir. Yüksek tansiyon (yüksek kan basıncı) Birleşik Devletler'de her yıl yaklaşık altmış bin erkek ve kadının ölümünde doğrudan etkili olmaktadır, bu insanların çoğu kırk yaşlarındadır. Yüksek tansiyon fıziksel ve duygusal etkenlerin etkileşimine bağlı bir hastalıktır. Atardamar duvarlarında madde birikimi fiziksel bir etkendir, bireyin streslere tepki göstermesi de duygusal bir etkendir. Sürekli gerginlik ve stres bazen kan basıncı düzeyinin artmasına neden olabilir. Kan basıncı düzeyinin yaşla artması yönünde bir eğilim de vardır. Bazı kişiler stresle başaçıkmada gençlik yıllarında sağlıklı teknikler geliştirirler, bu özellik onlara yetişkinlikte de yardımcı olur.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#44 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
2. Zihinsel değişimler
Yetişkinlikte zekanın azaldığı ya da yetişkinlerin yeni şeyler öğrenemeyecekleri türünden söylenceler, insanların yetişkinlikteki zihinsel değişimleri doğru bir biçimde değerlendirmesini engellemektedir. Zekanın ve bilişsel yeteneklerin yetişkinlik boyunca değişmez kaldığı gerçeği daha önce belirtilmişti. Gerçekte, akılyürütme ve sözel beceriler yetişkinlikte gelişebilmektedir. Orta yaşlı bireylerin düşünme yetenekleri büyük olasılıkla genç yetişkinliktekinden daha iyi olmaktadır. Ayrıca, yaratıcılık da orta yetişkinlik yıllarında belirgin bir azalma göstermemektedir. Yaratıcı kişilerin toplam ürünlerinin incelenmesi, bu insanların başarının doruğuna orta yaşlarda, bazen de ileri yetişkinlikte ulaştıklarını göstermektedir. Bilim adamları için yaklaşık 40-60 yaşları arası bilimsel üretimin oldukça sürekli bir akış gösterdiği dönemdir, göreli bir azalma ancak 60-70 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. Bilim adamları için 20-29 yaşları arasının en az ürün verdikleri dönem olduğu da belirtilmektedir. Sadece sanatçıların 60-70 yaşları arasında 20-29 yaşları arasındakinden daha az ürün verdikleri bulunmuştur. İnsan bilimlerinde yaratıcılık yaklaşık 30-70 yaşları arasında sürekli gelişme göstermektedir. Orta yaşlarda doruk noktasına ulaşan yaratıcı kişiler bazı yaratıcı etkinliklerini ileri yetişkinlik yıllarına kadar sürdürebilirler. Çünkü doruk noktasına ulaşmak bundan sonra bütün işlerin duracağı anlamına gelmez. Ayrıca, azalma ya da düşüş mutlaka yeteneklerde değişme olduğunu da göstermez. Kimmel'e göre, düşme belki de zihinsel değişimlerden çok bilişsel olmayan etkenlerin sonucudur. Nitekim, bilim adamları -büyük yaratıcı çalışmanın ardından- birtakım sorumluluklar üstlenerek (yöneticilik, vb.) yaratıcı üretime daha az zaman ve enerji ayırmak durumunda kalmaktadırlar. Aşağı yukarı her yetişkin yeterli zaman verildiğinde her türlü konuyu öğrenmeye ve beceriyi edinmeye yeteneklidir. Yetişkinlikte bireysel farklılıklar önemli ölçüde artmakla birlikte, kendilerine güvenlerinin azalmaması koşuluyla, yetişkinler hala yeni şeyler öğrenebilirler. Kendine güven özellikle önemlidir; çünkü bazı yetişkinler, öğrenim yaşamlarının sınırlılığını aşırı vurgulayarak öğrenme yeteneklerini olduğundan daha az görme eğilimindedirler. Pratik yolla ve özel deneyimle elde ettikleri bilgileri de küçümserler. Oysa yetişkinler yaşamları boyunca iş, aile ve toplum yaşamlarında -informel olarak- pek çok şey öğrenirler. Birçok yetişkin kendi yönettiği öğrenme etkinliklerine girer. Yetişkinler genellikle öğrendiklerini kullanmak da isterler. Knox'a göre, yetişkinlikteki öğrenmeyi etkileyen bellibaşlı etkenler şunlardır: a) Koşullar. Fizyolojik koşullar ve fiziksel sağlık öğrenmeyi çeşitli yönlerden etkileyebilir. Duyusal kısıtlanmalar (görmenin, işitmenin azalması gibi) duyusal girdileri sınırlayabilir. Sağlığın bozulması dikkatin dış olaylara yöneltilmesini önleyebilir. b) Uyum. Öğrenme durumunda kişisel ya da toplumsal bir uyumsuzluk olduğunda bireyin öğrenmeyi değerlendirmesi ya da kolaylaştırması daha az olanaklıdır. Toplumsal uyumsuzluk genellikle öğrenen kişinin savunma ve anksiyetesiyle ilgilidir ve kişinin güdülenme ve canlılık düzeyiyle karıştırılmamalıdır. Kişi bir durumla uğraşabileceğine inanırsa ona meydan okuyabilir, eğer inanmazsa durumu tehdit edici olarak algılayabilir. Daha önce pek çok başarısı olan bir kişi başarısızlığı çok rahat göğüsleyebilir. Yeni eğitim deneyimlerinde destek ve yardım yetişkinler için çok önemlidir. c) Uygunluk. İş anlamlı ise ve öğrenme yarar sağlayacaksa yetişkinin öğrenme etkinliğindeki güdüsü ve işbirliği de artar. Belirgin ve seçilmiş öğrenme görevleri ve anlaşılır yöntemler söz konusu olduğunda yetişkin daha etkin bir ilgi ve katılım göstermektedir. d) Hız. Özellikle yaşlı yetişkinler için zaman sınırlamaları ve baskılar öğrenme başarısını azaltmaktadır. Yetişkin kendi ritmine bırakılırsa öğrenme başarısı daha yüksek olur. e) Statü. Sosyoekonomik durumlar, öğrenme yeteneğini etkileyebilecek değerler, istemler, baskılar ve kaynaklarla yakından ilişkilidir. Resmi öğrenim düzeyi yetişkinin öğrenmesiyle yakından bağlantılı bir statü belirtisi olmaktadır. Statünün öğrenmeye etkisi öğrenme etkinliğinin türüne bağlıdır. Örneğin, ölçme sisteminin öğrenilmesinde sözel iletişim mavi yakalı yetişkinler için daha etkili olurken, beyaz yakalı yetişkinler soyut kavramları yazılı iletişimle daha kolay öğrenmektedirler. f) Görünüş. Kişisel görünüş ve kişilik özellikleri (açık görüşlülük ya da savunmacılık gibi), yetişkinin özel öğrenim türleriyle uğraşma yollarını etkileyebilmektedir (Schiamberg ve Smith, 1982). İlerde yaşlılık bölümünde de tartışılacağı gibi, zekanın yetişkinlikteki durumu (artma, azalma, değişmeme) her zaman merak konusu olmuştur. Bir yanda, yetişkinlik boyunca zekada düşüşün kaçınılmaz olduğunu, bilgi ve deneyim artışı gizlese bile öğrenme gücünde yaşla birlikte yadsınamaz bir azalışın ortaya çıktığını ileri sürenler vardır. Öbür yanda, zekanın yaşam boyunca esnekliğini koruduğunu, sağlık, eğitim, yaşam deneyimleri gibi etkenlerle yoğurulduğunu, dolayısıyla azalabileceğini de, artabileceğini de düşünenler bulunmaktadır. Bu görüşlerden hangisi doğrudur ya da bunları uzlaştırmanın yolu var mıdır? Yirminci yüzyıl boyunca psikologlar zekanın ergenlikte tepe noktasına ulaştığına, sonra yetişkinlik boyunca derece derece azaldığına inanmışlardır. 1950'lerin ortalarında ilk kez bu sayıltıdan kuşku duyulmaya başlanmıştır. Özellikle boylamsal araştırmalar zekanın yetişkinlik süresince de gelişebildiğini göstermiştir. Kuşak ya da bölük farkılıklarının bozucu etkilerini ilk kez farkedenlerden biri K. Warner Schaie'dir. Schaie aynı denekleri 1963'de, 1970'de, 1977'de yeniden test edince sorunun kesitsel araştırma yaklaşımından kaynaklandığını ortaya çıkarmıştır. Ancak boylamsal yöntemin de bu haliyle birtakım sakıncalar içerdiği görülmüştür. Bunlardan biri, hep aynı testi birçok kez almanın kişinin başarısını yükseltebileceği gerçeğidir. Schaie bu sakıncayı aşabilmek için daha önce sözünü ettiğimiz "sırasal düzen" yaklaşımını geliştirmiştir. Kesitsel ve boylamsal verilerin birlikte kullanılması kuşak farklılıkları engelini aşmayı sağlamaktadır. Konuyla ilgili bütün araştırmalar bize yetişkinlikteki bilişsel gelişim için iki genel sonuç vermektedir: - Değişik yaşlardaki yetişkinleri karşılaştıran kesitsel araştırmalar zihinsel yeteneklerde derece derece ortaya çıkan bir düşüş gösterdiği halde boylamsal araştırmalar ilk yetişkinlik ve genellikle orta yaşlarda pek çok yetenekte bir artış göstermektedir. - Kuşak farklılıkları test sonuçlarını yaklaşık 60 yaşına kadar yaş farklılıklarından daha güçlü biçimde etkilemektedir. John Horn, Cattell'in daha önce sözünü ettiğimiz iki tür zeka anlayışını yeniden ele almıştır. Akıcı zeka her yöne doğru hareket edebilir. Kısa süreli bellek, soyut düşünce, işlem hızı gibi temel zihinsel yetenekleri içeren bu zeka türünde kişi sözcük, sayı, bilmece gibi konularda hızlı ve yaratıcıdır. Birikimli zeka daha sağlamdır; eğitimle ve deneyimle gelen olgu, bilgi, öğrenme stratejisi birikimiyle oluşmuştur. Uzun süreli bellek, sözcük dağarcığı genişliği bu zeka türünün özellikleridir. Akıcı zekanın temelde genetik; birikimli zekanın ise temelde öğrenilmiş olduğu kabul edilmiştir önceleri. Ancak John Horn bugün bu doğa-kazanım ayırımının geçersiz olduğunu düşünmektedir. Çünkü birikimli zekanın kazanılması kısmen akıcı zekanın niteliğinden etkilenmektedir. Örneğin, bir kişinin sözcük dağarcığının gücü, kısmen okuma hızının ve sözcükler arasında mantıksal çağrışımlar kurma yeteneğinin sonucudur; bu ikisi de akıcı zekayla ilgilidir. Horn yetişkinlikte akıcı zekanın önemli ölçüde azaldığına inanmaktadır. Bu düşüş birikimli zekadaki artışla geçici olarak gizlenmektedir. Düşünme hızı akıcı zekanın önemli bir ögesidir. Standart zeka testlerinin çoğunun tepki hızına önem verdiği de bilinmektedir. Yetişkin gelişimi uzmanları zeka testlerinin bu yönünü hakça bulmamaktadırlar. Yetişkinler hemen her şeyde gençlerden daha yavaştırlar. 20 yaş ile 60 yaş arasında tepki zamanında ortalama % 20'lik bir yavaşlama söz konusudur. Karmaşık etkinliklerde bu yavaşlama daha da fazladır. Örneğin elyazısı 60 yaşında 30 yaşındakinin iki katı zaman almaktadır. Ancak düşünme hızını düşünme kalitesi ile karıştırmamak gerekmektedir. Hatta yavaş düşünmenin daha derin ve daha iyi bir düşünme olduğunu ileri sürenler vardır. Buna karşılık, yavaş düşünmenin etkisiz bir düşünme olduğunu ileri sürenler de vardır. Sonuçta, zihinsel süreçlerin yavaşlığının düşünmenin kalitesini nasıl etkilediği konusunda görüş birliğine varılabilmiş değildir. Ancak, gelişim psikologlarının çoğu Schaie'nin hedefe Horn'dan daha fazla ulaştığını düşünmektedir. Yetişkin zekasında en azından orta yıllarda ılımlı bir artış norm olabilir görünmektedir. Bugün birçok araştırmacı zeka diye bir bütünün varlığından çok, birçok değişik zekaların var olduğunu kabul etmektedir. Her zihinsel yetenek, eğitim, deneyim gibi değişkenlere bağlı olarak, yaşla birlikte artabilir, azalabilir, sabit kalabilir. Yetişkinin zihinsel yeterliği çok-boyutlu ve çok-yönlüdür. İnsanlar yaşlandıkça geliştirmeyi seçtikleri zeka türlerinde ya da becerilerde daha uzmanlaşırlar; kullanılmayan yeteneklerde de düşüş görülür. (K. S. Berger, 1988)
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#45 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
3. Cinsel Değişimler
Orta yetişkinlik yıllarında hem erkeklerde hem de kadınlarda birtakım cinsel değişimler olmaktadır; bu değişimler kimi yazarlarca "yaşam değişimi" kavramıyla dile getirilmektedir. Yaşam değişimi, orta yaşlarda erkeklerde ve kadınlarda ortaya çıkan cinsel değişikliklere uygulanan genel bir terimdir ve önemli bir dönüm noktası olarak yaşamın bir döneminin terkedilmesi, bir diğerinin başlaması anlamına gelir. Bu değişikliklerden en önemlisi erkek ve kadınlarda üretim yeteneğinin gitgide azalmasıdır. "Yaş dönümü"nün (climacteric) sonu kadınlar için daha dramatiktir, çünkü ayhalinin durması gibi çok belirgin bir işaretle ortaya çıkar. "Menopoz" kadın yaş dönümünün son noktasıdır; östrojen hormonunun durması yumurtlama sürecini sona erdirir, dolayısıyla aylık kanamalar da durur. Erkek yaş dönümü ise erkek üretkenliğinin derece derece azalmasını dile getirir. Yaşlanan bedende hem sperm üretimi, hem de erkeklik hormonu (testosteron) üretimi azalmaktadır. Ancak bu azalma, erkek üretkenliğini hiçbir zaman bitirmeyecek biçimde derece derece olur. Kadının menopozundan farklı olarak, erkeğin üretim işlevi sona ermez ve genellikle - testosteron ve spermin azalmasına karşın- ileri yaşlara dek sürer. a. Menopoz Kadında yaş dönümünün en kolay tanınan belirtilerinden biri menopozdur. Aylık kanamaların durması genellikle 2-3 yılda tamamlanır. Kadınların sadece dörtte biri menopozun geleneksel belirtilerini göstermekte ve sadece % 10-15'i bu dönemde doktor yardımına gereksinme duymaktadır. En belirgin belirtiler sıcaklık basması ve aşırı terlemedir; yüz kızarması, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, uykusuzluk, sinirlilik, ağlama ve depresyon da görülebilir. Bu can sıkıcı belirtiler genellikle menopozun bitimine kadar sürer. Bu dönemde kadınlarda bazı ruhsal değişiklikler de görülür. Kadınlar, eğer menopozu çekiciliklerinin, cinselliklerinin, yararlılıklarının sona ermesinin belirtisi olarak görürlerse daha fazla üzüntü duymaktadırlar. Bu duygular yaşlı kişileri değersizleyen gençlik odaklı bir kültür tarafından daha da yoğunlaştırılabilir. Bu tür duygularla depresyona giren kadınlar yalnızca küçük bir gruptur. Menopoz geçiren kadınların en azından üçte ikisi kendilerini menopozdan sonra öncekinden çok daha iyi hissettiklerini söylemektedir. Bir bakıma bu tür belirtiler menopoza giren kadının yaşı ile de ilişkilidir. Erken yaşta menopoza girenlerde belirtiler sarsıcı olurken, 45 yaş ve sonrasında girenler için bu dönem daha sakin geçmektedir. Ortayaşlı bir kadın menopozun yaşamında önemli değişikliklere neden olmadığını kolayca görebilir. Menopoz genellikle cinsel etkinlikleri etkilemez. Bir araştırmada kadınların % 65'i menopozun cinsel ilişkileri üzerinde hiçbir etkisi olmadığını belirtmiştir; ancak vajen duvarının incelmesi, üretim organlarının zayıflaması, uyarılma sırasında vajen ıslaklığının (lubrication) azalması kimi kadınlarda cinsle ilişkiyi zorlaştırabilir. 1960'larda menopoz belirtilerini denetim altında tutmak için östrojen hormonu kullanılması yaygın bir yöntemdi. Ancak bugün bu yöntemin rahim kanseri olasılığını 4-7 kat arttırdığı bilinmektedir. b. Erkeklerde yaş dönümü Dramatik bir değişimle ortaya çıkmadığı için erkeklerde yaş dönümünü belirlemek güçtür. Yaşlı erkekler cinsel yeterlilikte birtakım değişimler gösterebilirler. Sertleşme (erection) eskisi kadar çabuk olmaz ve boşalma (ejaculation) süresi ve gücü azalmıştır (Masters ve Johnson, 1966). Kimi erkeklerin yakınmaları (sinirlilik, kızgınlık, depresyon, dikkatini yoğunlaştırma güçlüğü, istek yokluğu) ile yaş dönümü arasında doğrudan bir ilişki kurmak kolay değildir. Masters ve Johnson (1966), erkeğin cinsel tepki yeteneğinin azalmasında aşağıdaki psikososyal etkenlerin etkisinden söz etmektedir: (1) Kadına ilginin, kadının çekiciliğinin yitmesine yol açan uzun süreli ilişkiye bağlı tekdüzelik. (2) Erkeğin mesleki uğraşları. (3) Fiziksel ya da zihinsel yorgunluk. (4) Aşırı alkol kullanımı. (5) Eşlerden birinin fiziksel ya da ruhsal rahatsızlığı. (6) Başarısızlığa uğrama korkusu. Kültürel kalıpyargılar erkeklerin 40-50 yaşlarında birden bire ciddi bir psikolojik bunalıma gireceklerini ileri sürmektedir. Erkeklerin bu yaşlarda uğradıkları güçlükler bir tür "erkek menopozu"na mal edilmektedir. Tıp adamları erkeklerde cinsel hormon üretimi azalmasından söz ediyorlar, buna karşılık psikolog ve sosyologlar biyolojik olmayan açıklamaları yeğliyorlar. D.J. Levinson erkeklerin genellikle 35-45 yaşlarında bir dönüm noktası yaşadığını belirtiyordu. Levinson'a göre erkek bu dönemi değişmeden geçiremez, çünkü yaşamının bu döneminde değişik koşullarla karşılaşmak durumundadır. Yaşlanmanın tartışılamaz ilk işaretlerini görür, kendisi konusunda sahip olduğu düşleri ve imgeleri yeniden değerlendirmek zorunda olduğu bir noktaya ulaşır. Ölüm gerçeği de bir erkeği orta yaşlarında yeni düşünme yollarına zorlar. Yale araştırmacıları bütün bu gelişmelerin ortasında cinselliğin de önemli bir sorun alanı olduğunu buldular: Erkekliğin azalması olasılığından ve fiziksel çekiciliğin azalmasından duyulan kaygı. Masters ve Johnson'a (1966) göre, erkekler 50 yaşlarını geçtikten sonra penisin dikleşmesi daha fazla zaman almaktadır. Ayrıca özellikle 60'ından sonraki erkeklerde sertleşme gençliklerinde olduğu gibi tam ve güçlü değildir, maksimum dikleşme ancak orgazmdan az önce gerçekleşmektedir. Yaşın ilerlemesiyle spermde, seminal sıvıda ve sertleşme gücünde azalma olmaktadır. Eğer erkek cinsel yaşamında gençliğinden beri yüksek bir etkinlik düzeyini korumuşsa ve akut ya da kronik bir hastalığı yoksa, cinsel etkinliğini ileri yaşlara kadar sürdürebilmektedir. Yine de yaşlı erkekler çok uzun süre uyarılmamışlarsa cinsel tepki verme yetenekleri sürekli olarak azalabilmektedir. c) Cinsel yaşam Sağlıklı erkek ve kadınlar, cinsel isteğin yok edilmemesi ya da cinsel eylemin engellenmemesi koşuluyla ileri yaşlara kadar cinsel işlevlerini koruyabilmektedirler. Yaşlılar, kendi yaşlarındaki insanların "sekssiz" olması gerektiği konusundaki toplumsal tanımları benimsediklerinde haksız bir söylencenin kurbanı olmaktadırlar. Kinsey'e ve Westoff'a göre, evli çiftler yirmi yaşlarında haftada yaklaşık üç kez, otuzlarında yaklaşık iki kez, kırklarında bir buçuk kez, ellilerinde bir kez ve altmışlarında yaklaşık on iki günde bir kez cinsel ilişkide bulunmaktadırlar. Ancak, genel nüfusta dört haftalık bir dönemde görülen ilişki sayısı 1965'te 6,8 iken, 1980'de 8.2'ye yükselmiştir. Bu değişimin temel nedeni, gebeliği önleyici yeni yöntemlerin bulunması ve yasal kürtaj hakkının kullanılması, dolayısıyla istenmeyen gebeliklere bağlı anksiyetenin azalmasıdır. Toplumsal özgürlüklerin artması, kadınların beklentilerinin değişmesi ve kitle iletişiminde cinselliğin geniş ölçüde tartışılması da gelişmelere katkıda bulunmaktadır. ABD'li erkekler yayınlar yoluyla cinsellikle daha fazla ilgilenmeye yöneltilmektedirler. Louis Harris'in 18-49 yaşlarındaki erkekler arasında yaptığı bir araştırma, erkeklerin % 49'unun cinselliği kişisel mutlulukları için "çok önemli" bulduğunu gösterdi; yetişkin mutluluğuna bağlanan etkenler listesinde erkeklerin % 17'si cinselliği en az önemliler arasında saydı. Erkeklerden yaşamlarında kişisel olarak en önemli üç değeri seçmeleri istendiğinde en çok belirtilenler şunlardır: % 56 aile yaşamı, % 35 sağlık, % 32 iç huzur, % 25 aşk, % 19 iş, % 16 din, % 10 saygınlık, % 9 eğitim, % 8 seks. Amerikalı erkekler kendi duyarlılık ve insanlıklarının daha fazla farkına varmaya başlamışlardır. Sevecenlik, bağımlılık, zayıflık, acı gibi duyguları gittikçe artan biçimde daha fazla tanımaya başlıyorlar. Yine de, erkeklerin çoğu ve özellikle yaşlı erkekler bu tür "erkekçe olmayan" duyguları rahatça konuşmaktan henüz çok uzakta. Kadınlar ise kendi cinselliklerini günümüzde daha fazla farketmeye başlamışlardır. Bugün kadınlar cinsellikten daha fazla hoşlanıyor ve eşlerinden bunu istiyorlar. Hite'in araştırması kadınların % 95'inin ("frijit" olduklarını düşünenlerin bile) mastürbasyon yaptıklarında orgazm olmaya yetenekli olduklarını göstermektedir. Tutumlardaki bu değişimin kadın hareketlerinden etkilendiği de kuşkusuzdur. Ancak, araştırmalar, erkeklerin cinsel etkinliğe daha fazla ilgi duyduklarını ve daha fazla katıldıklarını ortaya koymaktadır. Evli olmayan kadınların % 92'si cinsel etkinlikten sürekli olarak yoksun olduklarını ve % 45'i hiç cinsel ilgi duymadıklarını belirtmişler; oysa evli olmayan erkeklerin sadece % 18'i cinsel ilişkiden uzak ve sadece %15'i cinsel ilişkiden yoksun. Bununla birlikte, günümüzün genç kadınları cinsel yaşamla çok daha fazla ilgililer ve bu ilgi büyük olasılıkla yaşamları boyunca sürecektir. Dolayısıyla, yaşlı yetişkinlerin cinsel tutum ve davranışlarının gelecekte bugünkünden farklı olacağı söylenebilir. Yaşlılık araştırmaları, cinsel ilgide ve etkinlikte azalma olsa bile, yaşamın ileri dönemlerinin hiç de "sekssiz" olmadığını göstermektedir. Örneğin, Newman ve Nichols'un araştırması, eşleriyle yaşayan 60-93 yaşları arasındaki 149 erkek ve kadından % 54'ünün cinsel ilişkiyi hala sürdürdüğünü göstermektedir. Cinsel ilişkilerin yaşam boyunca önemli ve haz verici olduğu saptanmaktadır. Deneklerini 67 yaşından 77 yaşına kadar izleyen bir başka araştırma, deneklerde cinsel ilginin hiç azalmadığını göstermiştir. Ayrıca araştırmacılar, ileri yaşlardaki cinsel ilginin -cinsel başarı gibi-, cinsel etkinliğin düzenliliğine bağlı olduğu ve erken yıllardaki cinsel etkinlikle bağlantılı olduğu konusunda görüş birliği içindedirler (Masters ve Johnson, 1966). Yetişkinlerin cinsel sorunları bilimsel araştırmaya daha yeni yeni konu olmaktadır. Pittsburg Üniversitesi'nin orta sınıftan yüz çift üzerinde yaptığı bir araştırmada, kadınların yaklaşık yarısı ve erkeklerin üçte biri cinsellikle ilgili sorunlar bildirdiler. Uyarılma güçlüğü bir kadının cinsel doyumsuzluğunda en çok bildirilen sorundur, kadınların yaklaşık yarısı bu güçlüğe sahiptir ve % 46'sı orgazma ulaşma güçlüğü göstermektedir. Bu kadınların çoğu sevişme sırasında rahat (relax) olmadıklarını söylemekte ve sevişmeden sonra en küçük bir sevecenlik görmediklerinden yakınmaktadırlar. Erkeklerin en çok belirttiği sorun (% 36) erken boşalmadır ve % 16'sı da ereksiyon olma ya da sürdürme güçlüğü bildirmektedir. Master ve Johnson (1970), yaşlı erkeklerin avantajının, genellikle boşalım denetiminin 50-70 yaş grubunda 30-40 yaş grubundakinden daha iyi olması olduğunu ileri sürmektedir. Her iki eş de her cinsel ilişkide boşalmanın mutlaka gerekli olmadığı gerçeğini kabul ettiklerinde cinsel ilişki daha doyurucu olabilmektedir. Ayrıca, penisin sertleşmesinin gecikmesiyle vajenin nemlenmesinin gecikmesi de birbirine denk düşmektedir. Sonuç olarak, doyumlu cinsel ilişki kapasitesinin sağlıklı kişilerde ileri yaşlara kadar korunduğu söylenebilir. Yaşlanan erkek için cinsel etkinliği korumada en önemli etken cinselliğin genç yaşlardan itibaren kararlılığıdır. Ne tür bir cinsel etkinliğin yaşandığı önemli değildir, önemli olan cinsel etkinliğin başından beri sürekli ve üst düzeyde tutulmasıdır. Aynı şekilde, kadınlar için de sonsuz bir cinsel etkinlik ve anlatım kapasitesinden söz edilebilir. Etkin cinsellik kadının menopoz öncesi yıllarıyla sınırlı değildir; kadın, düzenli ve etkili bir uyarımla karşı karşıya olduğu sürece, tam cinsel etkinliğe ve orgazm tepkisine her zaman yeteneklidir. Her iki cins için de cinsel kapasitenin yitirilmesi genellikle cinsel etkinlik yokluğundan kaynaklanmaktadır.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#46 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
İİİ. ORTA YILLARDA TOPLUMSAL YAŞAM
Genç yetişkinlikte olduğu gibi orta yaşlılıkta da, kişinin başta gelen iki büyük sorumluluğundan biri, benliğinin iç dünyasını düzenlemek, diğeri de bir dış dünya örgütlemektir. Bu dış dünya aile, iş ve toplumsal çevreden oluşmaktadır. ::::::::::::::::: 1. Aile Genç yetişkinlik dönemi incelenirken, eş seçimi, ailenin kuruluşu, karı-koca rollerinin benimsenmesi, ilk çocuğun doğuşu ve anababa rolü üzerinde durulmuştu. Bu bölümde de orta yetişkinlik yıllarının aile yaşam döngüsü incelenecektir. Çocukların yetiştirildiği bu dönem ailenin aynı zamanda en çok uğraş verdiği dönemdir. Yetişen çocukların aileye yüklediği ekonomik yük oldukça büyüktür. Aileyi geçindiren kişi kazancının en yüksek düzeyine ancak 45-50 yaşları arasında ulaşabilmektedir. Aileye çocukların katılması ekonomik yükü arttırdığı gibi harcanan zamanı da arttırmakta, anababaya oturup başbaşa konuşacak zaman bırakmamakta, yorgunluk ve iletişimsizlik cinsel yaşamlarını da etkilemektedir. Bu ağır yükün altından ancak anababa olmanın sorumluluğu ve özverisi ile kalkılabilmektedir. Yetişkinlikteki aile yaşam döngüsünün evreleri ve bu evrelerde geçen yıllar Tablo 17'de gösterilmiştir. Okul çağında çocukları olan ailelerde çocuk, okul, sokak, komşu ilişkilerini yaşayarak böylece yeni yaşam alanlarına girmektedir. Çocuk yeni çevrelerde yeni deneyimler edinirken aile de onun gidiş gelişlerindeki güveni sağlamaya çalışmaktadır. Bu dönemde aileler okul ve eğitim konusunda da oldukça bilgi ve görüş sahibi olurlar. Ergen çocuğu olan ailede ise ergenlik, hem aile hem de çocuk için en zor dönemlerden biridir. Ergen, ailenin çocukluktan beri telkin ettiği pek çok kuralı sınamaya başlar. Aile ergene hem duygusal destek sağlamak, hem de belirli sınırlar içinde bağımsızlık vermek arasındaki nazik dengeyi tutturabilmek zorundadır. Bu dönemde baba dışarda işiyle uğraşmaktadır, ergen de çoğu zaman evin dışındadır. Anne ise evdedir ve çok çalışmaktadır. Yorgun anne ve babanın karıkoca ilişkisi epeyce zorlaşmıştır ve bunalım evrelerinden geçmektedir. Evliliğin ilk yılları gibi 40-45 yaşlar arası da boşanmaların en çok olduğu dönemdir. Ailenin yerleştirme merkezi olarak işlev gördüğü sonraki dönemde çocuklar evlenerek ya da işe girerek evden ayrılmaktadırlar. Çocuklar evde olmadığından anababa birbiri için sadece karıkoca rolünü oynamak durumundadır. Babanın mesleğinin doruk noktasında olması, annenin evde yalnız kalması ve bu arada menopoza girmesi nedeniyle ailede zor günler yaşanabilir. Anababalık sonrası aile ya da "boş yuva" çocukların yerleştirilmelerinden emekliliğe kadar geçen sürede yaşanır ve aşağı yukarı 15 yıl sürer. Karıkoca sonunda başbaşa kalmış, ailenin ekonomik durumu rahatlamıştır. Kimileri için bu dönem evliliğin ilk yıllarına dönüş gibidir, kimileri içinse bir sıkıntı ve çöküntü dönemi olabilir. Bu döneme ulaşmış aile iki görevle yüklüdür: Kendi yaşlı anababalarına bakmak ve kendi çocuklarının çocuklarına büyükbaba, büyükanne olmak. Tablo 17 Yetişkinlikte Aile Yaşam Döngüsü Evreleri Evreler - Yıllar 1. Evli çift (çocuksuz) - 2 yıl 2. Çocuklu aile (ilk çocuk. doğum-30 ay) - 2.5 yıl 3. Okulçağı öncesi aile (ilk çocuk. 30 ay-6 yaş) - 3.5 yıl 4. Okulçağı ailesi (ilk çocuk. 6-13 yaş) - 7 yıl 5. Ergen çocuklu aile (ilk çocuk. 13-20 yaş) - 7 yıl 6. Yerleştirme yeri olarak aile (ilk çocuğun ayrılmasından son çocuğun ayrılmasına kadar) - 8 yıl 7. Orta yaşlı anababalar (boş yuvadan emekliliğe kadar) - 15 yıl 8. Aile üyelerinin yaşlanması (emeklilikten eşlerin ölümüne kadar) - 10-15 yıl Kaynak: E.G.Duvall, Family Development, 1971, aktaran Schiamberg ve Smith, 1982. Neugarten ve Weinstein, orta sınıftan 50-60 yaşlarındaki deneklerde büyükbaba ve büyükanne olma doyumunu ve biçimlerini araştırmıştır. Bulgular, deneklerin dörtte üçünün büyük-anababalıktan doyum bulduklarını, üçte birinin ise rahatsızlık ve düşkırıklığı yaşadıklarını göstermektedir. Bu rolün anlamı deneklerce farklı yorumlanmaktadır. Kimileri bu rolü bir tür biyolojik yenilenme (torunlarında yeniden gençleşme) ya da biyolojik süreklilik (aile çizgisinin sürmesi) olarak görmektedir; kimileri bu rolün bir tür duygusal doyum olanağı verdiğini belirtmektedir (iş güç yüzünden geçmişte kendi çocuklarına veremediğini şimdi torunlarına vermek). Kimileri torunları için kaynak insan oldukları duygusunu taşırken, diğerleri de çocuklarından elde edemediklerini torunlarından bulmayı ummaktadırlar. Çok sayıda olan kimileri de torunlarından oldukça uzaktırlar ("çok güzel bir olay ama hiç vaktim yok!"). Neugarten ve Weinstein 5 tür büyükanababalık biçimi saptamışlardır: a) Keyif arama ilişkisi: Torunlarıyla sadece sevmek için ilgilenirler, onların bakımından ve yetiştirilmesinden sorumlu olmazlar. b) Resmi ilişki: İlişki çok azdır, sadece belirli günlerde buluşmayla sınırlı kalır. c) Vekil anababa olma ilişkisi: Ölüm, ayrılma, boşanma gibi nedenlerle torunlara bakmayı üstlenmek söz konusudur. d) Ailenin sağduyusu olma ilişkisi: Büyükanne ya da babanın beceri ve deneyimlerinden yararlanma, akıl isteme ilişkisidir. e) Uzak ilişkiler: Toplumsal ya da coğrafi açıdan aralarında uzun mesafe olanların ilişkisidir.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#47 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
2. İş ve Meslek
Aile ve iş yaşamının birbiriyle sürekli etkileşim içinde olan sistemler olduğu daha önce belirtilmişti. Aile yaşam döngüsü gibi bir de iş yaşamı döngüsü olduğu daha önce açıklanmıştı. Kimmel (1974), tipik bir iş yaşamı döngüsünde üç büyük dönüm noktası olduğunu belirtmektedir: İşe giriş, ilerleyen yıllar, emeklilik. A. İşe girme ve işte ilerleyen yıllar İşe girme bir meslek seçimi sürecinin ardından ulaşılan dönüm noktasıdır ve genç yetişkinlik yıllarında yaşanır. İş yaşamının ilerleyen yıllarında bir dönüm noktası ve bir bunalım daha ortaya çıkar. Bu bunalım bir bakıma işe girişte yaşanan bunalıma benzer. Orta yıllarda birey gelecekteki olanaklarını değerlendirdiği bir noktaya gelir. Bu bunalımın işe girişteki bunalımdan farkı "kariyer saati"ne dayanmasından doğar. Bu saat "toplumsal saat"e benzer ve bireyin meslekte tam saatinde olduğuna ya da zamanın gerisinde kaldığına ilişkin öznel duygusunu dile getirir (ilk kitabını elli yaşından sonra yazmaya başlayan öğretim üyesinin duyguları gibi). Birey, orta yıllarda 45-55 yaşları arasında emeklilikten önce kaç yılı kaldığının birden farkına varır ve amaçlarına ulaşmadaki hızını değerlendirir. Eğer oldukça geride kalmışsa ya da amaçları gerçekçi değilse, çok geç kalmadan işini değiştirmeye ya da amaçlarını daha gerçekçi kılmaya karar verir. Orta yıllarda insanlar yaşam çizgileri ile meslek çizgileri arasında sıkı bir ilişki olduğunu algılarlar. Meslek beklentileri ile meslek başarıları arasındaki farklılık yaşın -yaşlanmanın- farkına varılmasına neden olur. Orta yıllarda meslek amaçlarının değerlendirilmesinin yanısıra, Neugarten'in belirttiği gibi, başarı, yeterlilik, denetim altına alabilme duygusu da söz konusudur. Orta yıllarda başarılı olanlar geçmiş deneyimlerinden kaynaklanan çok gelişmiş bir karar verme yeteneğine de sahiptirler. Neugarten'in başarılı deneklerinden çok azı yeniden genç olmak istediklerini söylemişlerdir. Yaşam döngüsünün orta yıllarında yaşanan bu olaylarda yine bir benlik değişimi söz konusudur. Genel olarak, meslek basamaklarında her yeni adım, yeni bir çevre getiren her terfi, yeniden toplumsallaşmayı gerektiren her yeni iş benlikte değişimlere neden olur ve bu değişimler her zaman yeni benlikle içsel benliğin bütünleşme sürecini harekete geçirir. B. Emeklilik Emeklilik orta yıllardan yaşlılığa geçişi belirleyen toplumsal bir dönüm noktası olduğu için yetişkin gelişiminde önemli bir aşamadır. Emeklilikteki geçiş erinlikteki geçişe benzetilebilir; ancak, erinlikte biyolojik etkenlerin ağır basmasına karşılık, emeklilikte toplumsal etkenler daha önemlidir. Emeklilik ayrıca, çalışmanın sona ermesiyle boş zaman döneminin başlamasını da belirler. Carp'a göre emeklilik olgusunun üç temel yönü vardır: Olay, statü ve süreç olarak emeklilik. Emeklilik her şeyden önce bir geçiş noktasını gösteren bir olaydır. Üretimin artması emeklilik yaşını indirmekte, yaşam süresinin uzaması da emeklilik süresinin uzamasına neden olmaktadır. Bir toplumsal konumdan diğerine bu geçiş bir tür geçiş töreniyle de belirlenebilir, kimilerinin emekliye ayrılışı basına da yansıyabilir. Yine de emeklilik kesin bir toplumsal anlamı olmayan bir toplumsal olaydır; anlamı daha çok bireyin toplumsal yaşam alanı ile sınırlıdır. Öte yandan, emeklilik bir statü olarak da değerlendirilebilir. Emeklilik olayının ardından birey, kendine özgü rolleri, beklentileri ve sorumlulukları olan yeni bir toplumsal konuma geçer. Bu değişim üstlenilen rollerde ve yaşam standardında bir düşüşü de içerir. Bu nedenle, emekli statüsüne geçiş toplumsal konumda olumsuz bir değişimdir. Azalan rollere ve artan boş zamana karşın toplumsal değişim olumsuz yöndedir. Buna karşılık, emeklilik için gerekli çalışma süresinin azalması ve yaşam süresinin uzaması nedeniyle bu statüde yaşayanların sayısı da gittikçe artmaktadır. Dolayısıyla, gelecekte emeklilik statüsünün daha doyurucu olması beklenebilir. Toplumun bütün yaşlar için boş zaman etkinliklerine verdiği önem arttıkça, emekli insanlar çevrelerine yararlı yeni roller üstlendikçe emekliliğin toplumsal değeri de yükselecektir. Emeklilik bir süreç olarak da kabul edilebilir. Bu süreç yeni statüye hazırlanılmasını ve bu statü değişikliğinin getirdiği yeniden toplumsallaşmayı içermektedir. Bu bakış açısından, emeklilik sürecindcki biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin önemi vurgulanabilir. Bu süreci anlamak, sadece olayın etkisini değil, aynı zamanda bireyin özelliklerini, geçmekte olduğu yeni statünün özelliklerini de anlamayı gerektirir. a. Biyolojik Etkenler. Emekliye ayrılmada biyolojik etkenlerin önemli bir payı vardır. Emeklilerin hemen hemen yarısı kötü sağlık koşulları nedeniyle emekliye ayrılmış kişilerdir. En kötüsü de, bu kişilerin aynı nedenle boş zaman etkinliklerine katılamamalarıdır. Bireyin emeklilikte yeterince doyum bulabilmesinde biyolojik düşüş önemli bir etkendir; öte yandan, hastalık da biyolojik düşüşe bağlı temel bir etkendir. Eğer belirli bir hastalık yoksa yaşa bağlı değişim de az olmaktadır. Örneğin, emeklilikten sonra başlayan akıl hastalığı çoğu zaman fiziksel bir hastalığın ardından gelir ve hastalığın yol açtığı toplumsal yalıtılmışlık emeklilikten çok hastalığa bağlıdır. Benzer biçimde, emeklilikten sonra ortaya çıkan depresyon geçici bir durumdur ve fiziksel hastalığı birkaç yıl sonra izleyen depresyonun aksine hastanelik düzeye gelmez. Şu halde, hastalık çok önemli bir biyolojik etkendir ve insanın fiziksel sağlığı emeklilikteki doyumlarını, rollerini, kendini algılayışını etkiler. Emekli kişi sürekli tıbbi bakıma gereksinme gösteriyorsa, bağımsızlık duygusunu, özsaygısını, yeterlilik duygusunu, anlamlılık duygusunu koruması da oldukça güçleşecektir. Ancak, tıp bilimi henüz emekliye ayrılma ile hastalık başlangıcını birbirinden kesinlikle ayırabilecek düzeyde değildir. b. Sosyo-kültürel Etkenler. Birey için emekliliğin anlamı, büyük ölçüde, emekliliğin toplumsal etkenlerinden ve kültürel tanımından etkilenmektedir. Örneğin, emeklilik rollerde ani değişime neden olduğundan, bu değişimin isteyerek ya da zorunlu olarak ortaya çıkması emekliliğin bireyin gözündeki anlamını da etkileyecektir. Bu değişimin anlamı emeklilik statüsünün özelliklerinden de etkilenecektir. Araştırmalar, yüksek gelir, eğitim ve mesleki statü sahibi kişilerin uzun süre çalıştıklarını; emekliliği isteyenlerin emekli olmaya istekli olmayanlardan daha önce emekli olduklarını, kadınların emekliliği erkeklerden daha az istediklerini ortaya koymaktadır. Bu karmaşık örüntüler emekliliğin ancak bireyin yaşam alanı içinde kavranabileceğini göstermektedir. Örneğin, emeklilikteki yüzde elliye yakın gelir düşüşüne karşın emeklilik gelirinin yeterli bulunması, ileri yaşlarda ortaya çıkabilecek hastalıkların dikkate alınmaması yüzünden olabilir. Deneklerin yeterli gelir kavramları gençliklerinde yaşadıkları ekonomik sıkıntılardan etkilenmiş olabilir (cohort-bölük etkisi). Yararsızlık duygusunun artışı söz konusu ise de, emeklilerin çoğu böyle bir duygudan söz etmemektedirler; "yaşam doyumu" duygusunda emekli olanlarla olmayanlar arasında hiç fark bulunamamıştır. Erken emekli olanlar geç olanlara oranla emeklilikten daha hoşnut olma eğilimindedirler. Yaşam doyumunda, emeklilikten önce emeklilik konusundaki duygular, emekliliğin istemli ya da zorunlu olmasından daha etkilidir. Araştırmalar, emeklilik konusunda yaygın olarak beklenen olumsuz sonuçlar doğrultusunda bulgular vermemektedir. Tam tersine, emekli insanların toplumdaki yeni konumlarına bağlı olumsuzluklara hoşgörüyle baktıkları ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni, emeklilik değişiminin daha önceki değişimlerden farklı ama daha korkunç olmaması olabilir. Üstelik emekliler, Darwin'ci anlamda, daha önceki bütün değişimleri, bunalımları, güçlükleri atlatabilmiş en güçlülerdir. Kuşkusuz, emeklilik sürecindeki bazı değişiklikler bu olayı travmatik hale getirebilir. Emeklilik sırasal bir düzen içinde ilerleyen bir meslek yaşamının son aşaması ise ve birey mesleğini tamamlamış olma duygusuyla emekli oluyorsa sorun yoktur; ama, emekliliğin düzensiz bir biçimde ortaya çıkması, belirli bir geçiş süresine olanak vermemesi durumunda bunalım söz konusu olabilir. Yine de, kötü bir işten ayrılınıyorsa ve daha iyi şeyler yapılabilecekse emeklilik olumlu bir geçiş olabilir. Emeklilik ve aile ilişkilerinin etkileşimi de önemlidir. Eş yaşıyorsa emeklilik çifti daha yoğun bir ilişkiye sokabilir. Genel olarak çiftler için emeklilik yıllarının mutlu geçtiği söylenebilir. Ancak bazen de tersi olmakta, daha önce biriken nefret su yüzüne çıkmaktadır. Daha önce kendi iş dünyasında yaşayan erkek emeklilikle birlikte karısının yaşam alanına girer ve bu alanın paylaşılmasında sorunlar belirebilir. Emeklilik araştırmaları emekliliğin önceden planlanmasının önemini vurgulamaktadır. Bu planlama, emeklilik sonrası gelir kaynaklarını, boş zaman ilgilerini, çevrede üstlenilecek yeni rolleri ve ilişkileri düzenlemeyi ve emekliliğe ilişkin bir bilinç geliştirmeyi içermektedir. Bu süreç zaman aldığı için önceden planlanması gerekli görülmektedir. c. Psikolojik Etkenler. Emeklilik döneminde bireyin mesleğe ve aileye katkısını değerlendirmesi önem taşır. İşte ve ailede önemli şeyler üretmiş olmaya bağlı doyum duygusu sonraki döneme taşınacak önemli bir etkendir. Ketlenme ve verimsizlik duygusu ise emekliliği zorlaştıracaktır. Üretkenlik olanağı emeklilikle sona ermez; bütünlük duygusu da sadece emeklilik sonrasına örgü değildir. Yaşam döngüsünün evreleri birbiri üstüne gelir ve temel yaşantılar birbirini bütünler. Örneğin emeklilik Erikson'un kuramında sonraki dönemin özelliği olan "bütünlüğe karşı umutsuzluk" bunalımının önemini arttırır. Emeklilikle birlikte birey, içinde önemli bir rol oynadığı ve kararlar verdiği karmaşık dünyadan daha az karmaşık bir dünyaya geçer. Daha çok boş zamanı, daha az görevi vardır. Bu geçişin etkisini, önceden planlama kadar, kişilik özellikleri de belirler. Reichard, Livson ve Peterson, emekliliğe iyi uyum gösteren üç kişilik tipi ve kötü uyum gösteren iki kişilik tipi ayırt etmektedirler. İyi uyum sağlayan kişiliklerden birincisi "olgun" diye adlandırılan kişiliktir. Bunlar yaşlılığa kolaylıkla giren, kendilerini gerçekçi bir biçimde kabul eden, kişisel ilişkilerinde ve etkinliklerinde doyumlu kişilerdir. İkinci grup "salıncaklı sandalye insanları" diye adlandırılmaktadır; bunlar edilginlikleri nedeniyle emeklilikteki sorumluluktan kurtulma olanağını sevinçle karşılayan ve köşelerine çekilmeyi yeğleyen insanlardır. "Zırhlı" olarak adlandırılan üçüncü grup, anksiyeteye karşı düzenli işleyen bir sistem geliştirerek yaşlılığın edilginliğini ve çaresizliğini atlatabilen, fiziksel gerilemeyi yenebilmek için sürekli etkin olmayı yeğleyen kişilerden oluşur; bu insanlar güçlü savunmalarıyla yaşlanma korkusundan kurtulmuşlardır. Yaşlanmaya kötü uyum gösterenler arasında en büyük grubu "kızgınlar" adı verilen insanlar oluşturur. Daha önce amaçlarına ulaşamamış olmaktan dolayı kızgın, düşlerini gerçekleştiremedikleri için başkalarını suçlayan, yaşlanmakla bağdaşamayan insanlardır bunlar. Diğer uyumsuz grup ise, geçmişe bakıp düş kırıklığı ve başarısızlık gören, ama kızgınlıklarını kendi içlerine çevirmiş, kendilerini suçlayan, yaşlandıkça daha depresif olan, değersizlik duyguları duyan kişilerden oluşmakta ve "kendilerinden nefret edenler" diye adlandırılmaktadır. (Bu kişilik özellikleri yaşlılıktaki bireysel gelişim incelenirken yeniden ele alınacaktır.) Bu veriler, insanın kişilik üslubunun oldukça tutarlı olduğunu ve emeklilik gibi bir dönüm noktasında da aynı biçimde tepki verdiğini ortaya koymaktadır (D.C. Kimmel, 1974). Özetle, şunları söyleyebiliriz: Emeklilik insan yaşamındaki dönüm noktalarından biridir. Emekliliğin doğurabileceği sorunlar toplumsal, kültürel, ekonomik ve kişisel özelliklere bağlıdır. Esnek bir kişilik yapısına sahip kişiler emekliliğe de kolayca uyum sağlayabilirler. Emekliliğe önceden hazırlanmak da önemlidir, böyle bir hazırlık yapmamış kişilerde boşluk, anlamsızlık, işe yaramazlık duyguları oluşabilir. Tıptaki gelişmeler ortalama insan yaşamını uzattığından günümüzde emeklilik dönemi de uzamaktadır. Ne var ki, kişilerin uzayan bu döneme uyum sağlamalarını kolaylaştırma yolunda önemli adımlar atıldığı söylenemez. Araştırmalar, yaşlanmakta olan kişilerin sağlıkları izin verdiği sürece çalışmayı yeğlediklerini göstermektedir. Bunun nedenleri arasında, ekonomik zorunluluk, toplumsal baskı, başka ne yapacağını bilememe, kişiliğini ancak işinde bulma vb. sayılabilir. Bazı kişiler için iş salt gelir getirdiği için önemlidir, böyle düşünen kişinin işi ona gelişim açısından herhangi bir katkıda bulunmaz. Buna karşılık bazı kişiler için yaptıkları iş parasal katkıdan daha önemli değerler sağlar, kendine güveni arttırır, topluma katılımı güdüler. Emeklilik bu ikinci tür kişiler için diğerleri için olduğundan daha zor bir dönem olabilir. Emeklilik karşısındaki tutumları etkileyen etkenler şunlardır: Sağlık durumu, işe karşı tutum, emeklilik türü, emekliliğe hazırlanma, emeklilikte gelir düzeyi, ailenin tutumu. Bütün bu bilgiler emekliliğin yalıtılmış bir olay değil, bir dizi evre içeren bir süreç olduğunu göstermektedir. R. C. Atchley emeklilik yaşantısının geçirdiği evreleri belirlemiştir (bk. Tablo 18). Bazı kişiler birtakım evreleri atlarlar, kimileri de tekrar ederler. Emeklilik öncesi evresinde insanlar kendilerini işlerinden duygusal olarak uzaklaştırmaya ve emeklilik yaşamı hakkında düşlemler kurmaya başlarlar. Balayı evresi iş bırakıldığında ve düşlemleri gerçekleştirmeye girişildiği zaman başlar. Düşlemleri gerçekçi olmayan kişiler daha sonra uyanma evresine girerler. Uyanmış emekliler düşlemlerini bırakıp gerçekçi seçimler aramaya başladıklarında yeniden yönelim evresine ulaşırlar. Bu evre genellikle emekliliğin ikinci yılının sonunda ortaya çıkmaktadır. İnsanlar doyumlu bir yaşam üslubunu bulduklarında da kararlılık evresine girmektedirler. Bu kişiler kendilerine uygun bir emeklilik rolünü başaran kendine yeterli yetişkinlerdir. Emekliliğe ilişkin gerçekçi beklentilerle emekli olan kişiler balayı evresinden doğrudan doğruya bu evreye geçebilirler. Bitirme evresinde insanlar emeklilik rolünün dışına çıkarlar. Kimileri çalışmaya geri döner; çoğu için bu rol hasta ve zayıf düştüklerinde sona erer; artık kendilerine bakmaya yetenekli olmadıkları için hasta ve zayıf rolünü üstlenmeleri gerekmektedir (Hoffman ve ark., 1994). Tablo 18 Emekliliğin Evreleri Evre - Özellik Emeklilik öncesi - Emekliliğe duygusal bakımdan hazırlanma Uyanma - Emeklilik öncesi düşlemlerin gerçekleştirilmesi Yeniden yönetim - Gerçekçi seçimlerin araştırılması Kararlılık - Emekliliğe başarılı uyum Bitirme - Çalışmaya yeniden dönme ya da hasta ve zayıf olma rolüne sığınma Kaynak: Atchley, 1976. Aktaran Hoffman ve ark., 1994.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#48 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
3. Toplumsal Çevre
Orta yaşlılıkta insanların toplumsal ilişkileri bir bakıma onların toplumsallaşma yeteneklerinin de anlatımıdır. Toplumla ilgili etkinliklerin pek çok türü vardır: Siyasal, dinsel etkinlikler, dernek ya da kulüp üyeliği, eğlence toplantıları, vb. Bu etkinlikler sosyo-ekonomik düzeyle yakından ilişkilidir. Gelir düzeyleri yüksek olanların toplum içinde daha etkin oldukları bilinmektedir. Orta yaşlılığın gelişim görevlerinden biri de "arkadaşlık" sanatına ulaşmaktır. Orta yaşlılıkta kişi arkadaşlık konusunda daha seçici olmakta, ama arkadaşlıktan beklentilerini daha çok gerçekleştirmektedir. Özellikle streslerle dolu dönemlerde yetişkinler için arkadaşlık çok önemli olmaktadır. Yakın arkadaş yetişkinin en güvendiği ve önem verdiği kişidir. Knox yetişkin arkadaşlığının temel boyutları olarak şunları göstermektedir: 1) En önemli boyut "yaşantı benzerliği"dir ve deneyim, etkinlik, ilgi paylaşımını içerir. 2) İkinci boyut "karşılıklılık"tır ve destek olma, bağlılık, kabul edicilik ve güvenirlik özelliklerini içerir. 3) Üçüncü boyut birlikte haz duyma özelliğini içeren "uyuşabilme" boyutudur. 4) Dördüncü boyut "yapısal"dır ve coğrafi yakınlığı, sürekliliği ve uygunluğu içerir. 5) Beşinci boyut, kimi arkadaşların yarattıkları hayranlık ve saygınlık nedeniyle model olma, rehberlik etme özelliğiyle ilgilidir (Schiamberg ve Smith, 1982). Neugarten (1980), günümüz Amerikan toplumunda orta yaşlıların "belki Amerika'nın sahip olduğu ilk gerçek boş zaman değerlendiricileri" olduğunu söylemektedir. Boş zamanın toplum ve bireyler için ne anlama geldiği sorulabilir. Boş zaman, daha fazla TV izlemek, daha fazla yolculuk yapmak ya da arkadaşlarla daha fazla birlikte olmak demek midir? Yoksa eğitime, sanatlara, toplumsal hizmetlere daha fazla zaman ayırmak anlamına mı gelmektedir? Bu sorular, her bireyin kendi boş zamanını değerlendirme kararını kendisinin vereceği biçimde yanıtlanabilir. Ancak, her bireysel kararda toplumun da payı olduğu kuşkusuzdur. Toplumsal değerler boş zamanın tanımlanmasında etkili olmaktadır. Örneğin, boş zaman ne anlama gelmektedir, çalışılmayan zamanla boş zaman, serbest zamanla boş zaman aynı şeyler midir? Boş zamanın (leisure) tanımlanmasının çok zor olduğu ilgili yayınlarda vurgulanmaktadır. Kelly, üç farklı boş zaman türü olduğunu, bir de boş zaman olmayan çalışılmayan zaman türü bulunduğunu belirtmektedir. 1) "Koşulsuz boş zaman", özgür olarak seçilen ve işe bağlı olmayan boş zamandır. Tek saf boş zaman tipi olarak ideal bir boş zamandır. Bir etkinliği gönlünce seçmek ve yapmak bu türe girer, ama iş sıkıntılarından kaçmak bu türe girmez. Etkinliğin anlamı ve seçme özgürlüğü bu tür için çok önemlidir. 2) "Koşullu etkinlik", yine özgür olarak seçilmiş, fakat herhangi bir biçimde işle bağlantılı olan etkinliktir. Boş zamanında bilimsel bir dergi okuyan profesörün etkinliği buna en güzel örnektir. Bir iş adamı gönlünce golf oynamak için golf sahasına gitliğinde bu etkinlik ikinci türe girer. Üçüncü tür, tam anlamıyla özgürce seçilmiş olmayan, ama işle doğrudan bağlantısı da bulunmayan "tamamlayıcı etkinlik"tir. Bu tür etkinlik, gönüllü örgütlere (meslek birlikleri, kulüpler, vb.) girme ya da topluluk etkinliklerine (okul-aile birliği, vb.) katılma biçiminde olabileceği gibi, sosyo-ekonomik statüde ilerleme, eğitimini geliştirme biçiminde de olabilir. "Hazırlık ve ödünleme" etkinlik türü, işle bağlantılı ve serbestçe seçilmiş olmayan, dolayısıyla boş zaman etkinliği sayılmayan türdür. Örneğin, işi yüzünden TV izlemekten başka bir şey yapamayan kişi, müşterilerini ağırlamak zorunda olan satıcı, yarınki dersini hazırlayan öğretmen boş zaman etkinliğinde bulunuyor sayılmamaktadır. Bu etkinlikler doğrudan işle ilgilidir ve iş tarafından belirlenmektedir. Kimmel (1974), normal bir kişinin neleri yapmaya yetenekli olması gerektiği sorusuna Freud'un verdiği yanıtı bugün biraz değiştirmek zorunda olduğumuzu söylemektedir: Normal bir kişi sevmeye, çalışmaya ve boş zamanını değerlendiımeye yetenekli olmalıdır.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#49 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
IV. YETİŞKİN EĞİTİMİ
Bu bölümde, günümüzde yetişkinlerin yeniden eğitimi, sürekli eğitim, yaşamboyu eğitim gibi adlarla anılan etkinliği, iki açıdan ele alacağız. Bunlardan birincisi eğitime yeniden dönen yetişkinler konusu, ikincisi de okuma-yazma bilmeyen yetişkinlerin eğitilmesi sorunudur. Birinci konuyla ilgili olarak Perlmutter ve Hall'dan (1992) aşağıya aldığımız parça ileri yetişkinlikteki eğitimin anlamını çok iyi açıklamaktadır. "Pek çok gerontolog sürekli eğitimin yaşlılık yıllarının kalitesini büyük ölçüde iyileştireceğine inanmaktadır. Eğitim bilgi sağlar, ama aynı zamanda tutumları, inançları, davranışı etkileyen bir toplumsallaşma etkeni olarak uyarır ve etkide bulunur. Yaşlı öğrencilerin amaçları onların eğitimin değerinin farkında olduğunu göstermektedir. Kimi yaşlı öğrenciler, bedenlerinde ve davranışlarında olgunlaşmanın ve yaşlanmanın sonucu olan değişimleri anlamalarına ve belki de ödünlemelerine yardımcı olacak bilgiyi ararlar. Kimileri de eskiliğiyle onları tehdit eden teknolojik ve kültürel değişimi anlamaya çalışırlar. Bu değişimlerin kişisel sonuçlarına karşı bilgideki ve becerilerdeki kuşak farklılıklarını en aza indirecek dersler alarak savaşabileceklerdir. Kimileri belki bir ikinci -ya da üçüncü- mesleğe girmelerini sağlayacak yeni mesleki beceriler kazanırlar. Kimileri de eğitimi anlamlı emeklilik rolleri geliştiren bir kişisel gelişme ve doyum aracı olarak kullanırlar." (Perlmutter ve Hall, 1992). Perlmutter ve Hall'ın (1992) belirttiği gibi, okulun yaşlı yetişkinlere kapılarını açması oldukça gecikmiştir. Bunun nedenlerinden biri yaşlılık karşısındaki tutumlarımızdır. Yakın yıllara kadar yaşlanma düşüş, bozuluş ve ölümle eşanlamlı sayılıyordu. Şimdi artık yaşlı kişilerin de eğitimden yararlanabileceği kabul edilmektedir. Yetişkin eğitimi etkinliklerine genellikle genç ve orta yaşlı yetişkinlerin katıldığı bilinmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosu'nun 1990'da bildirdiğine göre, bu ülkede orta yaşlı (35-54 yaşlar arasındaki) yetişkinlerin yüzde 17'si ve 54 yaşından büyüklerin yaklaşık yüzde 6'sı okula yeniden dönmektedir. Yetişkinlerin eğitime yeniden katılma nedenleri çok çeşitlidir, amaçları ise yaşla çok az değişmektedir. Genç yetişkinler iyi bir iş, bir genel eğitim sahibi olmak, daha fazla para kazanmak istediklerini belirtirken, daha yaşlı yetişkinler topluma katkıda bulunma, daha kültürlü bir kişi olma, daha fazla para kazanma isteklerini dile getiımektedirler; ilginç şeyler öğrenme, ilginç kişilerle tanışma niyetleri de belirtilmektedir. Willis (1985) yetişkinlerin eğitimlerinde bellibaşlı beş amaç saptamaktadır. Birincisi, yetişkinlerin kendilerini ikinci bir mesleğe hazırlamalarıdır. Bunlar erken emekli olan, işinden bıkan, mesleğine ilgisini yitirmiş kişilerdir; bazıları da yıllarını çocuk yetiştirmeye verdikten sonra iş pazarına giren kadınlardır. İkincisi, eğitimden toplumsal-kültürel değişimi anlama aracı olarak yararlanmaktır. Toplumsal ve teknolojik değişimlerin yarattığı tehdide karşı savaşabilmek için onları anlamak gerekmektedir. Hızlı değişim, özellikle kişisel denetimin yitirildiğini telkin ettiği durumlarda tehdit edici olabilmektedir. Sürekli ya da yaşamboyu eğitimin geleneksel hedefi yetişkine bu değişimi kavrama yollarını sağlamaktır. Üçüncü amaç, teknolojik ya da sosyokültürel eskimeye, modası geçmeye karşı savaşmadır. Gelişmiş ülkelerde sanayi ya da iş dünyası bu tür bir yetişkin eğitimini elemanlarına kendisi sağlamaktadır (en bilinen örnek büro memurlarına bilgisayar kullanımının öğretilmesidir). Dördüncü eğitim amacı doyumlu emeklilik rollerinin yaratılmasıdır. Burada amaç ekonomik yarar sağlamak yerine kişisel doyuma ulaşmaktır (hobiler, boşzaman ilgileri geliştirmek gibi). Son olarak, yaşlı yetişkinlerin önemli bir amacı da yetişkinliğin biyolojik ve psikolojik değişimlerini kavramaktır. Öğrenme, bellek, sorun çözme alanlarındaki düşüşleri önlemek için geliştirilen bilişsel stratejiler yetişkinlere öğretilebilmektedir. Bilişsel alandaki birçok araştırma kişinin eğitim düzeyinin yaşından çok daha etkili olduğunu göstermektedir. Varolan eğitim programları ile yaşlı öğrencilerin gereksinmeleri arasındaki kopukluğu gidermek için doğrudan onlara yönelik programlar hazırlanmaktadır. Bunlardan biri Amerika Birleşik Devletleri'nde 60 yaşını geçmiş kişiler için düzenlenen, yoğun olmayan, kısa süreli bir programdır. "Elderhostel" adını taşıyan bu programda konular mimariden genetik mühendisliğine, deniz ekolojisinden beyzbol edebiyatına kadar çok çeşitli alanlara yayılmaktadır. Araştırmalar, 71-86 yaşlar arasındaki bazı "yaşlı" öğrencilerin bu derslerden en fazla yararlananlar olduğunu göstermektedir. Öte yandan, okur-yazar olmayan yetişkinler sorunu dünyamızın hala ciddi bir sorunudur. Söz gelimi, Birleşmiş Milletler'e mensup 158 ülke içinde Amerika Birleşik Devletleri bile okur-yazar nüfus sıralamasında kırk dokuzuncu sırayı almaktadır. 1970'lerde bu ülkede nüfusun üçte birinin okumaz-yazmaz olduğu kestiriliyordu; on yıl sonra bu oran yüzde on üç dolaylarındaydı. Ancak bir ülkede okumaz-yazmaz yetişkinlerin sayısını belirlemek sanıldığı kadar kolay değildir. Bu konudaki kestirimler, hiç okuma-yazma bilmeyenlere mi, yoksa temel okuma-yazma becerisine sahip olup da bunu üretici bir biçimde kullanmayanlara mı bakıldığına göre değişmektedir. İşlevsel okumaz-yazmaz olarak adlandırılan ikinci gruptaki insanların nasıl tanımlanacağı konusunda da pek görüş birliği yoktur. Bununla birlikte, yetişkin eğitimi konusundaki beklentilerin dayandığı temel ilke değişmemektedir: Eğer sağlığımızı koruyabilirsek, hep etkin olursak, zihnimizi kullanmayı sürdürürsek, büyük olasılıkla bilişsel işlevlerimizde önemli düşüşler olmayacaktır. Bu da yetişkinlerin her yaşta eğitimlerini sürdürebilecekleri anlamına gelmektedir. Yetişkinlerde yaşa bağlı bilişsel düşüşler daha çok deneysel araştırmalarda ortaya çıkmakta, bunların gündelik yaşamdaki etkisinin çok az olduğu görülmektedir. Bireyin yaşam koşullarını dikkate alan kuramlara göre, gelişim büyük ölçüde bilişsel, toplumsal, fiziksel çevreye bağlıdır. Çeşitli eğitim programlarıyla yaşlı kişilerin sorun çözme kalitesi, bellek işleyişi, akıcı zeka düzeyi iyileştirilebilmektedir. Hangi teknik kullanılırsa kullanılsın eğitim genellikle etkili olmaktadır. Yaşlı kişiler eğitim sırasında çözdükleriyle aynı tür sorunlarla karşılaştıklarında yeni stratejiler kullanabilmektedirler. Buradaki sorun, bu stratejilerin benzer olmayan sorunlara aktarılması konusunda ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, gerek sorun çözme eğitimi, gerek bellek eğitimi, gerek akıcı zeka eğitimi programlarında yaşlı kişilerin önemli ilerlemeler kazandıkları görülmektedir (Hoffman ve ark., 1994).
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#50 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
YETİŞKİNLİKTE İLERİ YILLAR
İ. YAŞLILIK Yaşlı kişiler kimlerdir? Gelişmiş ülkelerde genellikle 65 yaş ileri yetişkinliğin başlama yaşı olarak kabul edilir. Ancak, orta yıllarla ileri yıllar arasında sınır olarak bu yaşın seçilmesinde bir kesinlik yoktur. Yaşlılığın 65 yaş ve sonrasıyla tanımlanması Bismarck'tan kaynaklanmış ve diğer ülkelerde de kullanılagelmiştir. Bu tanımlamada, bireyin işten emekliye ayrılması ve bazı toplumsal ve sağlıksal hizmetlerden yararlanmaya başlaması temel alınmaktadır. Bununla birlikte, 65 yaş bireyin diğer işlevlerini belirlemede yeterli değildir. Sözgelimi, bir bireyin 65 yaşında olduğunu söylemek, onun genel sağlığı, fiziksel ya da psikolojik dayanıklılığı, zihinsel yetenekleri, yaratıcılığı konusunda bize hiç bir bilgi vermez. Gerçekte yaşlı kişiler biyolojik ve davranışsal işlevler bakımından gençlerden ve orta yaşlı yetişkinlerden daha fazla değişiklik gösterir. Örneğin, 35 yaşındaki birinin neler yapabileceği konusunda oldukça doğru kestirimlerde bulunabiliriz, oysa 65 yaşındaki biri için kestirimlerimizin doğruluğu önemli ölçüde azalacaktır. Günümüzde yetişkinliğin diğer dönemlerinde olduğu gibi yaşlılık dönemine de ilgi gittikçe artmaktadır. Gerontoloji yaşlılığın bütün yönlerini inceleyen bilim dalıdır; 1960'lara kadar akademik bir disiplin olarak var olmakla birlikte asıl günümüzde hızla gelişen bir alandır ve psikoloji, biyoloji, sosyoloji ve kent planlamasıyla yakından ilişkilidir. Geriyatri ise yaşlıların sağlık sorunlarını açıklamaya ve tedavi etmeye yönelik etkinlikleri içerir. ::::::::::::::::: 1. Yaşlılığa Genel Bakış Yaşlılık konusuna bilimsel açıdan yaklaşırken yapılacak ilk iş birtakım söylencelerle gerçekleri birbirinden ayırt etmek olmalıdır. Bunlardan birkaçı aşağıda incelenmektedir. Söylence: Yaşlıların çoğu hastanelerde, bakımevlerinde, yaşlılar yurdunda ya da diğer kurumlarda yaşamaktadır. Gerçek: 65-74 yaş grubundaki 1000 kişiden sadece 12'si şifa yurtlarında yaşamaktadır. Söylence: Yaşlıların çoğu çeşitli hastalıklar nedeniyle yetersizdir ve zamanının çoğunu yatakta geçirir. Gerçek: Evde yaşayan yaşlıların sadece % 8'i yatağa bağlıdır, % 5'i ciddi biçimde yetersizdir ve % 11-16'sı hareket bakımından sınırlıdır. Söylence: Yaşlıların çoğunun sağlığı kötüdür ve kolayca bulaşıcı hastalığa yakalanır. Gerçek: Akut hastalıklar yaşlılar arasında nüfusun diğer kesimlerindekinden daha azdır. Kronik hastalıklar ise yaş ilerledikçe düzenli olarak artmaktadır. Kronik sağlık sorunlarının bu artışına karşın, yaşlı kişilerin çoğu kendilerini günlük etkinliklerini yürütemeyecek durumda görmemektedir. Söylence: İnsanların yaşamları ve ilgileri ileri yaşlarda köklü biçimde değişir. Gerçek: Yaşlı kişilerin boş zaman ilgilerinin üniversite öğrencilerininkiyle aynı olduğu görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşlı kişilerin oranı gittikçe artmaktadır. 1860 yılında 37 kişiden sadece biri 65 ya da daha ileri yaştaydı. 1960'da bu oran yaklaşık altıda bir olmuştur. Bu değişimin nedenleri olarak şunlar sayılmaktadır: Toplumun ve yöneticilerin yaşlılıkla ve özellikle yaşlıların sağlık ve gelir sorunlarıyla daha fazla ilgilenmesi, yaşlıların çeşitli kaynaklardan (toplumsal güvenlik, refah, tıbbi hizmetler, dinlenme merkezleri, vb.) yararlanma isteminin artması, yaşlı kişilerin siyasal bir güç ve toplumsal hareket olarak ortaya çıkması. Yaşam beklentisi (life expectancy) kavramı, bir bireyin doğumundan itibaren ne kadar yaşayacağına ilişkin beklentiyi dile getirmektedir. Bu beklenti gelişmiş ülkelerde uzundur, yani bu ülkelerde insanlar ortalama olarak diğer ülkelerdekinden daha fazla yaşamaktadırlar; dolayısıyla, yine bu ülkelerde 65 yaş ve daha üstündeki insanların oranı diğer ülkelerdekinden daha fazladır. Örneğin, 65 ve üstündekilerin oranı Kenya'da % 3.6, Meksikada 3.7, Arjantin'de 7.5 iken, Hollanda'da 10.3, Macaristan'da 11.4, Danimarkada 12.1, İngiltere'de 13.1, Fransada 13.4, İsveç'te 13.7'dir (Demographic Yearbook, 1975, Birleşmiş Milletler). Çeşitli ülkelerdeki yaşam beklentilerinin cinsiyete göre dağılımı Tablo 19'da, yaşlıların genel nüfus içindeki oranı Tablo 20'de gösterilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşam beklentileri erkekler için 67, kadınlar için 75'tir (1975 verileri). Erkek ve kadınların yaşam beklentileri arasındaki fark 1920'den beri artmaktadır. 65 ve daha yaşlı her 100 kadına karşılık 69 erkek vardır. Doğumda her 100 kadına karşılık 105 erkek vardır, erkek ölüm oranı sürekli artmakta, 19 yaşından itibaren kadınların sayısı erkekleri geçmektedir. Genellikle erkeklerin daha az yaşaması daha ağır çalışmasına bağlanmaktadır, ama yeni doğmuş ve bebek oğlanlar kızlardan daha ağır çalışıyor değillerdir. Asıl neden belki kadınların daha kararlı bir organizmaya sahip olmasıdır. Ayrıca çevresel etkenlerin de payı vardır (erkeklerin daha fazla sigara içmesi gibi). Amerika Birleşik Devletleri'nde 22 milyon kişi 65 yaşında ya da üstündedir. Bu grubun yaklaşık yarısı 73 yaşın üstünde, bir milyon kişi de 85 yaşında ya da üstündedir. Bütün bu toplamlar bu yüzyıl boyunca artış göstermiştir. 1900 yılında yaşam beklentisi sadece 47 yıl idi ve nüfusun sadece % 4'ü 65 yaşını aşıyordu. 1977 verilerine göre yaşam beklentisi yaklaşık 72.5 yıla ulaşmıştır. Bu gelişme temelde çocuk ölümlerinin azalmasına ve halk sağlığı önlemlerinin yaygınlaşmasına bağlanmaktadır. Aşağıdaki tablo ABD'de 100 kadına karşılık erkek sayısının yaşlara göre dağılımım göstermektedir (Tablo 21). Kadınların erkeklerden daha uzun yaşaması kuşkusuz yaşlı yetişkinlerin evlilik statüsünü de etkilemektedir. Yaşlı kadınların çoğu duldur, öte yandan çoğu yaşlı erkekler de evlidir, çünkü yaşlı bir erkeğin evlenmesi yaşlı bir kadının evlenmesinden çok daha kolaydır. Tablo 19 Dünyada Doğumdan İtibaren Yaşam Beklentileri Ülke - Erkek - Kadın İsveç - 72,1 - 77,5 Norveç - 71,3 - 77,6 Japonya - 71,2 - 76,3 Hollanda - 71,2 - 77,2 Danimarka - 70,8 - 76,3 İsviçre - 70,3 - 76,2 Kanada - 69,3 - 76,4 İtalya - 69,0 - 74,9 Doğu Almanya - 68,9 - 74,2 İngiltere - 68,9 - 75,1 Fransa - 68,6 - 76,4 Belçika - 67,8 - 74,2 Batı Almanya - 67,6 - 74,1 Avusturya - 67,6 - 74,2 Yunanistan - 67,5 - 70,7 İskoçya - 67,2 - 73,6 Polonya - 66,8 - 73,8 SSCB - 64,0 - 74,0 Meksika - 62,8 - 66,6 Çin - 59,9 - 63,3 Brezilya - 57,6 - 61,1 İran - 50,7 - 51,3 Kenya - 46,9 - 51,2 Hindistan - 41,9 - 40,6 Kaynak: Birleşmiş Milletler, 1977. Tablo 20 Dünya Nüfusunda Yaşlıların Oranı Tablo 21 ABD'de Kadın ve Erkek Sayısının Yaşlara Göre Dağılımı Yaşlar - 100 kadına göre erkek sayısı 15'in altı - 104.1 15-24 - 102,2 25-44 - 97,3 45-54 - 93,6 55-64 - 89,6 65-74 - 76,8 75-85 - 61,5 85 ve üstü - 48,5 Kaynak: Birleşik Devletler Nüfus Bürosu, Current Population Reports, 1976.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Uyku ve Yaşlılık | BeatLes | Revir | 0 | 04-05-2010 01:05 AM |
| Ölüm | GooD aNd EvıL | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-07-2007 07:40 AM |
| 'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim | M@D_VIPer | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-01-2006 03:30 PM |
| 'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim | M@D_VIPer | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-01-2006 03:24 PM |
| Romatizma yaşlılık hastalığı değil | Karizmatix | Eskiler (Arşiv) | 1 | 03-19-2006 03:20 AM |