www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee  

Geri Git   www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee > Forum > Eskiler (Arşiv)

Eskiler (Arşiv) Eski konular

CevaplaCevapla
 
Konu Araçları Görünüm Modları
Old 09-25-2006, 12:30 AM   #41
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

4. Cinslere İlişkin Kalıpyargılar

Kalıpyargılar (stereotyps), güncel olarak kullanılsalar bile belirlenmiş
buyruklar, normlar, standartlar olarak etkide bulunurlar. Toplumsallaşma
çabaları toplumun bütün üyelerini kalıpyargılara uygun
olarak geliştirmeyi amaçlar. Örneğin, oğlan çocuklar etkin, yarışmacı
ve akılcı, kız çocuklar ise bağımlı, duygusal ve edilgin olacak biçimde
yetiştirilirler. Ayrıca, Tresemer ve Pleck'in belirttiği gibi, cinsler
arasındaki sınırlar bireylerin önceden belirlenmiş cinsiyet rollerinde
ilerleyebileceği biçimde belirgin ve katı tutulmalıdır, vb.

Cinsler arasında varolan farklılıkları saptamaya tarih boyunca
çaba gösterilmiştir. Fiziksel özelliklerin farklılığı konusunda aşağı
yukarı bir uzlaşma vardır, oysa psikolojik niteliklerin saptanmasında
aynı açık-seçiklik yoktur. Maccoby ve Jacklin cinslerin farklılığı
konusundaki yüzlerce araştırmanın sonuçlarını özetleyerek, pek çok
farklılığın gerçeklikte temeli olmayan güncel kültürel söylenceler olduğu
sonucuna varmışlardır. Maccoby ve Jacklin'e göre yanlış olan
söylenceler şunlardır: Kızların oğlanlardan daha "toplumsal" olduğu;
kızların oğlanlardan daha "telkin edilebilir" olduğu; kızların başarı
güdüsünden yoksun olduğu; kızların katılımdan daha çok etkilendiği;
oğlanların çevreye daha çok yanıt verdiği; kızların özsaygılarının daha
düşük olduğu; kızların ezberden öğrenmede ve tekrarlı görevlerde,
oğlanların yüksek bilişsel süreçler gerektiren görevlerde daha iyi olduğu;
oğlanların daha "çözümleyici" olduğu; kızların daha işitsel,
oğlanların daha görsel olduğu... Maccoby ve Jacklin, bu alandaki araştırma
bulgularının çok karışık, belirsiz ve yargı geliştirmeye elverişsiz
olduğunu da saptadılar. Sonuçta yalnızca dört alanda belirtilmiş cinsiyet
farklılıklarını kabul ettiler (Tablo 16). Ancak, daha sonra bu çalışmaya
da yöneltilen eleştirilerin ışığında, bugün, cinsler arasındaki
farklılıkların önceleri görüldüğünden daha az, ama belki Maccoby ve
Jacklin'in belirttiğinden daha özlü ve önemli olduğu kabul edilmektedir.

Öte yandan, cinsel rol (sex role) ile cinsel kimlik (sex identity)
arasındaki ayırım da çok önemlidir. Cinsel (ya da cinse bağlı) kimlik, bir
cinsten ya da öbüründen olmanın farkında olmaya, özbilincine dayanır,
bir insanın erkek ya da dişi olmlsına ilişkin iç yaşantıdır. Cinsel (ya da
cinse bağlı) rol, toplumun cinsler için önceden belirlediği davranışlar ve
rollerdir. Bir cinsel rolün kazanılması süreci bazen "cinsel tipleşme"
(sex typing) olarak adlandırılır. Bu kavramları birbirinden her zaman kesin
biçimde ayırmak olanaklı değildir. Cinsel tipleşme bir cinsel kimliğin
kurulmasına tabi olabilir ya da cinsel kimlik kısmen cinsel rol
davranışlarının kabul edilmesine dayanabilir. Ne olursa olsun, gelişim
kuramları bazen biri ya da öbürü üzerinde odaklaştığı için, böyle bir ayırım
yapmakta yarar vardır (Liebert ve Wick-Nelson. 1981 ).

Tablo 16

Yerleşik Cins Farklılıkları Alanları ve Ortaya Çıktığı Yaşlar

Alanlar - Yaşlar

Kızların sözel yetenekleri daha fazladır. - Olasılıkla yaşamın erken
yıllarında çelişen bu özellik. okulöncesi yıllarla ergenlik arasında
pek az belirgindir, yetişkinliğe girildikten sonra gitgide güçlenmektedir.

Oğlanlar görsel-uzamsal yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliğe
kadar oluşmaz ve yetişkinlikte sürer.

Oğlanlar matematiksel yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliğin
ilk yıllarında başlar ve yetişkinlikte gelişir.

Oğlanlar daha saldırgandır. - Bu özellik 2 yaşlarında başlar ve üniversite
yıllarında sürer. Yetişkinler açısından daha fazla bilgi yok.

Kaynak: Maccoby ve Jacklin, The Psychology of Sex Differences,
1974, aktaran Liebert ve Wicks-Nelson, 1981.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:30 AM   #42
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

5. Cinse Bağlı Özelliklerin Sürekliliği

Kişiliğin sürekliliği tartışmalarında görüldüğü gibi, bazı araştırmalar,
erkeklerin ve kadınların yaşam süresi boyunca karşıt yönlerde
ilerledikleri sonucuna varmaktadırlar. David Gutmann, Neugarten'in
Kansas City araştırmasındaki erkek denekler ile dört ayrı kültürdeki
erkekleri karşılaştırarak bu savın doğruluğunu araştırdı. Gutmann, bu
dört kültürdeki 35-44 yaşlarındaki erkeklerin iç enerjilerine ve yaratıcı
yeteneklerine güvendiklerini ve bundan hoşlandıklarını buldu. Bu erkekler
yarışmacı, saldırgan ve bağımsız olmaya yöneliyorlardı. 45 ve
daha yukarı yaştaki erkekler ise daha edilgin ve kendine dönük olmaya
yöneliyorlardı, başkalarını etkilemek için yalvarıcı ve uymacı
tekniklere başvuruyorlardı. Gutmann, etkin egemenlikten edilgin egemenliğe
doğru ortaya çıkan bu değişimin kültürden çok yaşa bağlı olabileceği
sonucuna varmaktadır. Gutmann, çok sayıda kültürde sürdürdüğü
sonraki araştırmasında ilk bulgularının onaylandığını gördü. 55
yaş dolayındaki erkekler çevrelerinin istemleriyle başa çıkmada etkin
teknikler yerine edilgin teknikler kullanmaya başlamaktadırlar. Kadınlar
ise edilgin egemenlikten etkin egemenliğe doğru karşıt yünde
ilerlemektedirler. Kadınlar daha güçlü, başat ve bağımsız olmaya
yönelmektedirler. Gutmann, "Gerçekte 'eril' ve 'dişil' özellikler sadece
cinsiyetle değil, yaşam dönemiyle de paylaştırılmaktadır. Erkekler sonsuza
dek 'eril' değildir; erkekler sözde 'dişil' örüntüden önce 'eril' özellikler
gösteren bir cins olarak tanımlanabilir. Bunun tersi de kadınlar için
geçerlidir" sonucuna varmaktadır. Bu cinsiyet farklılıklarını açıklama
girişiminde Gutmann, anababa olma zorunluluklarının cinsleri genç
yetişkinlikte farklı gereklerle karşı karşıya bıraktığına inanmaktadır.
Eğer kadınlar (iş bölümündeki geleneksel örüntüye göre) çocuklarının
ilk bakıcıları olarak başarılı olmak istiyorlarsa, kişiliklerindeki saldırgan
ögeleri bastırma gereğini duymaktadırlar. Eğer erkekler de ekonomik
gelir sağlayan kişi olarak geleneksel rollerinde başarılı olmak istiyorlarsa,
kişiliklerinin saldırgan yönlerini bastırma gereğini duymaktadırlar.
Ama çocukları büyüdüğünde ve kendileri yetişkinlikte ilerlediklerinde
her iki anababa da kişiliklerinin tüm gizilgücünü ortaya
koyma fırsatını bulmaktadır. Erkek, önceleri ekonomik yarışma yararına
bastırdığı "dişilliği", kadın çocuklarına duygusal güvenlik sağlama
uğruna bastırdığı "erilliği" tekrar ele geçirebilir.

S. S. Feldman ve S. C. Nash, kendi araştırmalarında Gutmann'ın
kuramını destekleyen ya da yanlışlayan bulgular elde ettiler. Gutmann'ın
beklediği gibi, büyükbabalar bebeklere karşı erkeklerin yaşamlarının
hiçbir döneminde duymadıkları büyük bir sorumluluk duyuyorlardı.
Fakat Gutmann'ın beklentisinin tersine, erkeklerin erillik puanları
yaşamın ileri evrelerinde anlamlı bir değişim göstermiyordu. Erkeklerin
ileri yıllarda tipik "dişil" özellikler gösterme olasılığı artmakla
birlikte, bunu yerleşik erilliklerinin gerilemesi pahasına yapmıyorlardı.
Aynı şekilde, kadınlar da dişilliklerinde bir düşüş olmaksızın
erillik puanlarında yükselme gösteriyorlardı.

Erkeklerin ve kadınların birbirine karşıt kişilik ve davranış özellikleri
olduğu görüşünün karşısına, bugün tek bir kişide her iki cinsin
özelliklerinin birleştiğini savunan androjenlik kavramı çıkartılmaktadır.
Bireylerin cinse bağlı tutum ve davranışlarda farklılaşması cinse
bağlı rollerin sürekli çizgisi üzerinde olmaktadır. "Androjen" bireyler,
kişiliklerini ve davranışlarını erillik ve dişilikle ilgili kültürel
kalıpyargılarla sınırlamazlar. S. L. Ben, üniversite öğrencileri üzerinde
yaptığı bir araştırmada, erkek ve kadınların % 35'inin, kendi kişiliklerinde
hem eril hem dişil özellikleri topladığını buldu. Bu insanlar, gerektiğinde
bağımsız ve kendini kabul ettiren, gerektiğinde de sıcak ve sorumlu
kişiler olabilmektedir. Bireylerin kendi cinsinin ve karşı cinsin
rollerine sahip olmasının yaşamın özel durumlarına göre dalgalanma
göstereceği de savunulmaktadır. Cinslerden birinin egemenliğine bağlı
toplumsal düzenlemelerin cinse göre tipleşmiş davranışları öne çıkaracağı,
eşitlikçi düzenlemelerde ise "androjen" davranışların artacağı
söylenebilir (Vander Zanden, 1981).
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:31 AM   #43
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

İİ. ORTA YILLARDA BİREYSEL GELİŞİM

Bireysel açıdan orta yıllar gelişimde inişe geçişin belirtilerini
taşıyan yıllardır. Derinin kırışmaya, saçların aklaşmaya, cinsel gücün
azalmaya başladığı, iç organların çalışmasında aksamanın görüldüğü,
damar sertliği ve buna bağlı yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarının
kişiyi her an alt edebildiği, kilo almanın süreklilik kazandığı bir dönem
söz konusudur. Ergenlikteki ileriye doğru fiziksel ve cinsel değişimlerin
yerini burada gerileyen fiziksel ve cinsel değişimler alır. Bireysel
güçlerin inişe geçtiği bu dönem, aynı zamanda yaşama bir "yeniden
değerlendirme" açısından bakma gereksinmesinin duyulduğu
dönemdir. İşte ve meslekte en yüksek noktaya çıkılmış olmasına karşın,
birey bundan böyle yaşamını aynı biçimde sürdürüp sürdüremeyeceğini
sorma noktasındadır. Ancak bu dönemi bir "bunalım" dönemi olarak görmek
de doğru değildir.

:::::::::::::::::

1. Bedensel değişimler

Genç yetişkinlikte dış görünümde çok az bir değişme varken,
orta yaşlılıkta dış görünüm'de belirgin ve dramatik değişimler söz
konusudur. Kilo alma eğilimi güçlenmiştir. Psikiyatrist Robert N. Butler
(1977) orta yılları ikinci bir "oral bağımlılık" dönemi olarak
nitelemektedir. İnsanlar bu dönemde yemeğe düşkündürler, şişmanladıklarını
ve hatta sağlıklarını yitirdiklerini görseler bile yemekten kendilerini
alıkoymazlar. Ergenlikte yağlar bedenin tüm ağırlığının % 10'u kadarken,
bu oran orta yıllarda % 20'ye çıkmaktadır. Üstelik yağlanmada
göğüs ve omuzlar daralıp küçülmüş gibi görünür. Ayrıca bedenin
genel duruş biçimi de değişmiş, hareketler yavaşlamıştır. Özellikle
erkeklerde saçların değişimi orta yaşlarda belirgindir.

Duyu işlevleri içinde görme yaşa bağlı değişimleri en çok belli
eden alandır. 40 yaş dolaylarında yetişkinler görmede aniden ortaya
çıkan değişimlerin (Göz bebeğinin küçülmesi, ışığa uyum, göz merceği
uyumu, vb.) farkına varırlar. 65 yaşından önce yetişkinlerin yaklaşık
yarısı gözlük kullanmak zorunda kalır, 65'ten sonra on yetişkinden
dokuzu gözlük takar.

İşitme alanında 25 yaşından önce azalma çok enderdir (yüz kişiden
birinde), 45 yaşından sonra bu oran yükselmeye başlar. İşitme
yitiminin çoğu yüksek ses frekansında olur. Erkekler düşük frekansı
kadınlardan, kadınlar da yüksek frekansı erkeklerden daha iyi duyarlar.
Elli yaşından sonraki işitme yitimi erkeklerde kadınlardakinden
daha fazladır.

Tat duyusundaki azalma özellikle 50 yaşından sonra belirginleşir.
Önce yanaklardaki, sonra dil kökündeki tat duyusu alıcıları azalmaya
başlar. Tatlılara karşı duyarlılık yaşlılıkta genç yetişkinliğe oranla üç
kez daha azdır. 40 yaşından sonra koku duyarlılığı da önemli ölçüde
azalmaktadır. 60 yaşındaki kişinin kokuları ayırt etme yeteneği 20
yaşındakinden % 50 daha azdır. Acı duyarlılığı ise yaklaşık 45 yaşlarında
artmakta ve artışını 60 yaşın ötesine kadar sürdürmektedir.

Hareket alanında yetişkinlik yıllarında önemli bir azalma vardır.
Olgunluk ve yaşlılık yıllarındaki iş ve başarıya ilişkin araştırmalar,
yaşlılık değişimlerinin olumsuz ve gerileyici olduğunu belirterek, bütün
davranışsal işlevlerdeki yaşlılık belirtilerini vurgulamaktadır. Welford'un
sözünü ettiği değişimler şunlardır: a) Tepki zamanında artış.
Tepki zamanı bir bireyin bir duyu uyarısını alışı ile yanıt verişi arasındaki
süredir. Ayrıca bir işi yapma süresinde de yaşla artış vardır. b)
Bir işi başarma değişkenliğinde yaşla artış. c) Daha karmaşık işlerin
yapılmasında yaşla ortaya çıkan önemli başarı düşüşü. Beynin bilgi biriktirme
ve iletme kapasitesinde yaşlanmaya bağlı bir azalma vardır.
Sonuç olarak yaşlı kişiler gençler kadar hızlı tepki veremezler. Orta
yaşların sonlarına doğru çabuk yapılması gereken işlerde hız azalması
artar. Örneğin, bazı yetişkinler bir dizi uzun ve karmaşık hareketi
gerektiren müzik aleti çalmada güçlük duymaktadırlar. Ancak, hareket
becerilerindeki düşüş açık olmakla birlikte, bu düşüşün meslek başarısında
da düşüşe yol açacağı konusunda kesinlik yoktur. Başka bir
deyişle, yaşlı kişilerin birikmiş deneyim ve bilgileri hareketteki
yavaşlamayı ödünleyici niteliktedir.

Beden sağlıyı orta yaşların önemli bir sorunu olarak ortaya çıkar.
McCammon'un belirttiği gibi, insanlar yetişkinlik yıllarında daha fazla
kronik ve daha az akut hastalık yaşamaya eğilim gösterirler. Akut
hastalıklar kısa süreli ve tedavi edilebilir hastalıklardır, buna karşılık
kronik hastalıklar (mafsal iltihabı ve şeker hastalığı gibi) uzun süreli
ve tedavi edilemez hastalıklardır.

Bazı kronik hastalıklar orta yetişkinlik yıllarında ortaya çıkmaya
başlar. 50-60 yaşları arasında -özellikle erkeklerde- şeker hastalığı
(diabete) son derece artar, 40 yaşlarından hemen sonra mafsal iltihabı
(arthirit) daha sık görülmeye başlar. Kalp ve dolaşım sistemiyle ilgili
dolaşım sorunları da orta yaşlarda artar. Damar sertliği (arteriosclerosis)
atardamar duvarlarında kolesterol gibi maddelerin birikmesiyle
ortaya çıkar. Büyük olasılıkla çocukluk gibi erken dönemlerde başlayan
bu süreç yetişkinlik boyunca sürer ve atardamar duvarlarının esnekliğini
giderek sınırlar. Damar duvarında biriken maddeler sert plakalara
dönüşebilir ve hatta damarın yırtılmasına yol açabilir. Genellikle
iç çeperi bozulmuş olan damarlarda kan pıhtıları toplanır (tromboz)
ve tıkanmalara neden olabilir; bu durum kol ve bacaklarda olursa
gangrenle, beyinde olursa felçle sonuçlanabilir. Genç yetişkinlikle orta
yaşlar arasında kalp atardamarlarının (koroner arterleri) yaklaşık %
25'i bu nedenle görevini iyi yapamaz ve koroner kalp hastalıkları ortaya
çıkar. Bu hastalıklar bazen sigaraya, kolesterol düzeyine, yüksek
kan basıncına ve kişilik özelliklerine de bağlı olabilir. Yüksek tansiyon
(yüksek kan basıncı) Birleşik Devletler'de her yıl yaklaşık altmış bin
erkek ve kadının ölümünde doğrudan etkili olmaktadır, bu insanların
çoğu kırk yaşlarındadır. Yüksek tansiyon fıziksel ve duygusal etkenlerin
etkileşimine bağlı bir hastalıktır. Atardamar duvarlarında madde
birikimi fiziksel bir etkendir, bireyin streslere tepki göstermesi de
duygusal bir etkendir. Sürekli gerginlik ve stres bazen kan basıncı düzeyinin
artmasına neden olabilir. Kan basıncı düzeyinin yaşla artması
yönünde bir eğilim de vardır. Bazı kişiler stresle başaçıkmada gençlik
yıllarında sağlıklı teknikler geliştirirler, bu özellik onlara yetişkinlikte
de yardımcı olur.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:31 AM   #44
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

2. Zihinsel değişimler

Yetişkinlikte zekanın azaldığı ya da yetişkinlerin yeni şeyler
öğrenemeyecekleri türünden söylenceler, insanların yetişkinlikteki zihinsel
değişimleri doğru bir biçimde değerlendirmesini engellemektedir.
Zekanın ve bilişsel yeteneklerin yetişkinlik boyunca değişmez
kaldığı gerçeği daha önce belirtilmişti. Gerçekte, akılyürütme ve sözel
beceriler yetişkinlikte gelişebilmektedir. Orta yaşlı bireylerin düşünme
yetenekleri büyük olasılıkla genç yetişkinliktekinden daha iyi olmaktadır.
Ayrıca, yaratıcılık da orta yetişkinlik yıllarında belirgin bir
azalma göstermemektedir. Yaratıcı kişilerin toplam ürünlerinin incelenmesi,
bu insanların başarının doruğuna orta yaşlarda, bazen de ileri
yetişkinlikte ulaştıklarını göstermektedir. Bilim adamları için yaklaşık
40-60 yaşları arası bilimsel üretimin oldukça sürekli bir akış gösterdiği
dönemdir, göreli bir azalma ancak 60-70 yaşları arasında ortaya
çıkmaktadır. Bilim adamları için 20-29 yaşları arasının en az ürün verdikleri
dönem olduğu da belirtilmektedir. Sadece sanatçıların 60-70
yaşları arasında 20-29 yaşları arasındakinden daha az ürün verdikleri
bulunmuştur. İnsan bilimlerinde yaratıcılık yaklaşık 30-70 yaşları
arasında sürekli gelişme göstermektedir. Orta yaşlarda doruk noktasına
ulaşan yaratıcı kişiler bazı yaratıcı etkinliklerini ileri yetişkinlik
yıllarına kadar sürdürebilirler. Çünkü doruk noktasına ulaşmak bundan
sonra bütün işlerin duracağı anlamına gelmez. Ayrıca, azalma ya
da düşüş mutlaka yeteneklerde değişme olduğunu da göstermez. Kimmel'e
göre, düşme belki de zihinsel değişimlerden çok bilişsel olmayan
etkenlerin sonucudur. Nitekim, bilim adamları -büyük yaratıcı çalışmanın
ardından- birtakım sorumluluklar üstlenerek (yöneticilik, vb.)
yaratıcı üretime daha az zaman ve enerji ayırmak durumunda kalmaktadırlar.

Aşağı yukarı her yetişkin yeterli zaman verildiğinde her türlü konuyu
öğrenmeye ve beceriyi edinmeye yeteneklidir. Yetişkinlikte bireysel
farklılıklar önemli ölçüde artmakla birlikte, kendilerine güvenlerinin
azalmaması koşuluyla, yetişkinler hala yeni şeyler öğrenebilirler.
Kendine güven özellikle önemlidir; çünkü bazı yetişkinler, öğrenim
yaşamlarının sınırlılığını aşırı vurgulayarak öğrenme yeteneklerini
olduğundan daha az görme eğilimindedirler. Pratik yolla ve özel
deneyimle elde ettikleri bilgileri de küçümserler. Oysa yetişkinler yaşamları
boyunca iş, aile ve toplum yaşamlarında -informel olarak-
pek çok şey öğrenirler. Birçok yetişkin kendi yönettiği öğrenme
etkinliklerine girer. Yetişkinler genellikle öğrendiklerini kullanmak da
isterler. Knox'a göre, yetişkinlikteki öğrenmeyi etkileyen bellibaşlı
etkenler şunlardır: a) Koşullar. Fizyolojik koşullar ve fiziksel sağlık
öğrenmeyi çeşitli yönlerden etkileyebilir. Duyusal kısıtlanmalar (görmenin,
işitmenin azalması gibi) duyusal girdileri sınırlayabilir. Sağlığın
bozulması dikkatin dış olaylara yöneltilmesini önleyebilir. b) Uyum.
Öğrenme durumunda kişisel ya da toplumsal bir uyumsuzluk olduğunda
bireyin öğrenmeyi değerlendirmesi ya da kolaylaştırması daha
az olanaklıdır. Toplumsal uyumsuzluk genellikle öğrenen kişinin savunma
ve anksiyetesiyle ilgilidir ve kişinin güdülenme ve canlılık düzeyiyle
karıştırılmamalıdır. Kişi bir durumla uğraşabileceğine inanırsa
ona meydan okuyabilir, eğer inanmazsa durumu tehdit edici olarak
algılayabilir. Daha önce pek çok başarısı olan bir kişi başarısızlığı çok
rahat göğüsleyebilir. Yeni eğitim deneyimlerinde destek ve yardım yetişkinler
için çok önemlidir. c) Uygunluk. İş anlamlı ise ve öğrenme
yarar sağlayacaksa yetişkinin öğrenme etkinliğindeki güdüsü ve işbirliği
de artar. Belirgin ve seçilmiş öğrenme görevleri ve anlaşılır yöntemler
söz konusu olduğunda yetişkin daha etkin bir ilgi ve katılım
göstermektedir. d) Hız. Özellikle yaşlı yetişkinler için zaman sınırlamaları
ve baskılar öğrenme başarısını azaltmaktadır. Yetişkin kendi
ritmine bırakılırsa öğrenme başarısı daha yüksek olur. e) Statü.
Sosyoekonomik durumlar, öğrenme yeteneğini etkileyebilecek değerler,
istemler, baskılar ve kaynaklarla yakından ilişkilidir. Resmi öğrenim
düzeyi yetişkinin öğrenmesiyle yakından bağlantılı bir statü belirtisi
olmaktadır. Statünün öğrenmeye etkisi öğrenme etkinliğinin türüne
bağlıdır. Örneğin, ölçme sisteminin öğrenilmesinde sözel iletişim mavi
yakalı yetişkinler için daha etkili olurken, beyaz yakalı yetişkinler
soyut kavramları yazılı iletişimle daha kolay öğrenmektedirler. f)
Görünüş. Kişisel görünüş ve kişilik özellikleri (açık görüşlülük ya da
savunmacılık gibi), yetişkinin özel öğrenim türleriyle uğraşma yollarını
etkileyebilmektedir (Schiamberg ve Smith, 1982).

İlerde yaşlılık bölümünde de tartışılacağı gibi, zekanın yetişkinlikteki
durumu (artma, azalma, değişmeme) her zaman merak konusu
olmuştur. Bir yanda, yetişkinlik boyunca zekada düşüşün kaçınılmaz
olduğunu, bilgi ve deneyim artışı gizlese bile öğrenme gücünde yaşla
birlikte yadsınamaz bir azalışın ortaya çıktığını ileri sürenler vardır.
Öbür yanda, zekanın yaşam boyunca esnekliğini koruduğunu, sağlık,
eğitim, yaşam deneyimleri gibi etkenlerle yoğurulduğunu, dolayısıyla
azalabileceğini de, artabileceğini de düşünenler bulunmaktadır. Bu
görüşlerden hangisi doğrudur ya da bunları uzlaştırmanın yolu var mıdır?

Yirminci yüzyıl boyunca psikologlar zekanın ergenlikte tepe
noktasına ulaştığına, sonra yetişkinlik boyunca derece derece azaldığına
inanmışlardır. 1950'lerin ortalarında ilk kez bu sayıltıdan kuşku
duyulmaya başlanmıştır. Özellikle boylamsal araştırmalar zekanın yetişkinlik
süresince de gelişebildiğini göstermiştir. Kuşak ya da bölük
farkılıklarının bozucu etkilerini ilk kez farkedenlerden biri K. Warner
Schaie'dir. Schaie aynı denekleri 1963'de, 1970'de, 1977'de yeniden
test edince sorunun kesitsel araştırma yaklaşımından kaynaklandığını
ortaya çıkarmıştır. Ancak boylamsal yöntemin de bu haliyle birtakım
sakıncalar içerdiği görülmüştür. Bunlardan biri, hep aynı testi birçok
kez almanın kişinin başarısını yükseltebileceği gerçeğidir. Schaie bu
sakıncayı aşabilmek için daha önce sözünü ettiğimiz "sırasal düzen"
yaklaşımını geliştirmiştir. Kesitsel ve boylamsal verilerin birlikte
kullanılması kuşak farklılıkları engelini aşmayı sağlamaktadır.

Konuyla ilgili bütün araştırmalar bize yetişkinlikteki bilişsel gelişim
için iki genel sonuç vermektedir:

- Değişik yaşlardaki yetişkinleri karşılaştıran kesitsel araştırmalar
zihinsel yeteneklerde derece derece ortaya çıkan bir düşüş gösterdiği
halde boylamsal araştırmalar ilk yetişkinlik ve genellikle orta
yaşlarda pek çok yetenekte bir artış göstermektedir.

- Kuşak farklılıkları test sonuçlarını yaklaşık 60 yaşına kadar
yaş farklılıklarından daha güçlü biçimde etkilemektedir.

John Horn, Cattell'in daha önce sözünü ettiğimiz iki tür zeka anlayışını
yeniden ele almıştır. Akıcı zeka her yöne doğru hareket edebilir.
Kısa süreli bellek, soyut düşünce, işlem hızı gibi temel zihinsel yetenekleri
içeren bu zeka türünde kişi sözcük, sayı, bilmece gibi konularda
hızlı ve yaratıcıdır. Birikimli zeka daha sağlamdır; eğitimle ve
deneyimle gelen olgu, bilgi, öğrenme stratejisi birikimiyle oluşmuştur.
Uzun süreli bellek, sözcük dağarcığı genişliği bu zeka türünün
özellikleridir. Akıcı zekanın temelde genetik; birikimli zekanın ise temelde
öğrenilmiş olduğu kabul edilmiştir önceleri. Ancak John Horn bugün
bu doğa-kazanım ayırımının geçersiz olduğunu düşünmektedir.
Çünkü birikimli zekanın kazanılması kısmen akıcı zekanın niteliğinden
etkilenmektedir. Örneğin, bir kişinin sözcük dağarcığının gücü,
kısmen okuma hızının ve sözcükler arasında mantıksal çağrışımlar
kurma yeteneğinin sonucudur; bu ikisi de akıcı zekayla ilgilidir. Horn
yetişkinlikte akıcı zekanın önemli ölçüde azaldığına inanmaktadır. Bu
düşüş birikimli zekadaki artışla geçici olarak gizlenmektedir.

Düşünme hızı akıcı zekanın önemli bir ögesidir. Standart zeka
testlerinin çoğunun tepki hızına önem verdiği de bilinmektedir.
Yetişkin gelişimi uzmanları zeka testlerinin bu yönünü hakça
bulmamaktadırlar. Yetişkinler hemen her şeyde gençlerden daha yavaştırlar.
20 yaş ile 60 yaş arasında tepki zamanında ortalama % 20'lik bir yavaşlama
söz konusudur. Karmaşık etkinliklerde bu yavaşlama daha da
fazladır. Örneğin elyazısı 60 yaşında 30 yaşındakinin iki katı zaman
almaktadır. Ancak düşünme hızını düşünme kalitesi ile karıştırmamak
gerekmektedir. Hatta yavaş düşünmenin daha derin ve daha iyi bir düşünme
olduğunu ileri sürenler vardır. Buna karşılık, yavaş düşünmenin
etkisiz bir düşünme olduğunu ileri sürenler de vardır. Sonuçta, zihinsel
süreçlerin yavaşlığının düşünmenin kalitesini nasıl etkilediği
konusunda görüş birliğine varılabilmiş değildir. Ancak, gelişim
psikologlarının çoğu Schaie'nin hedefe Horn'dan daha fazla ulaştığını
düşünmektedir. Yetişkin zekasında en azından orta yıllarda ılımlı bir
artış norm olabilir görünmektedir.

Bugün birçok araştırmacı zeka diye bir bütünün varlığından çok,
birçok değişik zekaların var olduğunu kabul etmektedir. Her zihinsel
yetenek, eğitim, deneyim gibi değişkenlere bağlı olarak, yaşla birlikte
artabilir, azalabilir, sabit kalabilir. Yetişkinin zihinsel yeterliği
çok-boyutlu ve çok-yönlüdür. İnsanlar yaşlandıkça geliştirmeyi seçtikleri
zeka türlerinde ya da becerilerde daha uzmanlaşırlar; kullanılmayan
yeteneklerde de düşüş görülür. (K. S. Berger, 1988)
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:31 AM   #45
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

3. Cinsel Değişimler

Orta yetişkinlik yıllarında hem erkeklerde hem de kadınlarda birtakım
cinsel değişimler olmaktadır; bu değişimler kimi yazarlarca "yaşam
değişimi" kavramıyla dile getirilmektedir. Yaşam değişimi, orta
yaşlarda erkeklerde ve kadınlarda ortaya çıkan cinsel değişikliklere
uygulanan genel bir terimdir ve önemli bir dönüm noktası olarak yaşamın
bir döneminin terkedilmesi, bir diğerinin başlaması anlamına
gelir. Bu değişikliklerden en önemlisi erkek ve kadınlarda üretim yeteneğinin
gitgide azalmasıdır. "Yaş dönümü"nün (climacteric) sonu
kadınlar için daha dramatiktir, çünkü ayhalinin durması gibi çok belirgin
bir işaretle ortaya çıkar. "Menopoz" kadın yaş dönümünün son
noktasıdır; östrojen hormonunun durması yumurtlama sürecini sona
erdirir, dolayısıyla aylık kanamalar da durur. Erkek yaş dönümü ise
erkek üretkenliğinin derece derece azalmasını dile getirir. Yaşlanan
bedende hem sperm üretimi, hem de erkeklik hormonu (testosteron)
üretimi azalmaktadır. Ancak bu azalma, erkek üretkenliğini hiçbir zaman
bitirmeyecek biçimde derece derece olur. Kadının menopozundan
farklı olarak, erkeğin üretim işlevi sona ermez ve genellikle
- testosteron ve spermin azalmasına karşın- ileri yaşlara dek sürer.

a. Menopoz

Kadında yaş dönümünün en kolay tanınan belirtilerinden biri
menopozdur. Aylık kanamaların durması genellikle 2-3 yılda tamamlanır.
Kadınların sadece dörtte biri menopozun geleneksel belirtilerini
göstermekte ve sadece % 10-15'i bu dönemde doktor yardımına gereksinme
duymaktadır. En belirgin belirtiler sıcaklık basması ve aşırı terlemedir;
yüz kızarması, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, uykusuzluk,
sinirlilik, ağlama ve depresyon da görülebilir. Bu can sıkıcı belirtiler
genellikle menopozun bitimine kadar sürer. Bu dönemde kadınlarda
bazı ruhsal değişiklikler de görülür. Kadınlar, eğer menopozu
çekiciliklerinin, cinselliklerinin, yararlılıklarının sona ermesinin
belirtisi olarak görürlerse daha fazla üzüntü duymaktadırlar. Bu duygular
yaşlı kişileri değersizleyen gençlik odaklı bir kültür tarafından daha da
yoğunlaştırılabilir. Bu tür duygularla depresyona giren kadınlar yalnızca
küçük bir gruptur. Menopoz geçiren kadınların en azından üçte
ikisi kendilerini menopozdan sonra öncekinden çok daha iyi hissettiklerini
söylemektedir. Bir bakıma bu tür belirtiler menopoza giren
kadının yaşı ile de ilişkilidir. Erken yaşta menopoza girenlerde belirtiler
sarsıcı olurken, 45 yaş ve sonrasında girenler için bu dönem daha
sakin geçmektedir. Ortayaşlı bir kadın menopozun yaşamında önemli
değişikliklere neden olmadığını kolayca görebilir.

Menopoz genellikle cinsel etkinlikleri etkilemez. Bir araştırmada
kadınların % 65'i menopozun cinsel ilişkileri üzerinde hiçbir etkisi
olmadığını belirtmiştir; ancak vajen duvarının incelmesi, üretim organlarının
zayıflaması, uyarılma sırasında vajen ıslaklığının (lubrication)
azalması kimi kadınlarda cinsle ilişkiyi zorlaştırabilir. 1960'larda menopoz
belirtilerini denetim altında tutmak için östrojen hormonu kullanılması
yaygın bir yöntemdi. Ancak bugün bu yöntemin rahim kanseri
olasılığını 4-7 kat arttırdığı bilinmektedir.

b. Erkeklerde yaş dönümü

Dramatik bir değişimle ortaya çıkmadığı için erkeklerde yaş dönümünü
belirlemek güçtür. Yaşlı erkekler cinsel yeterlilikte birtakım
değişimler gösterebilirler. Sertleşme (erection) eskisi kadar çabuk olmaz
ve boşalma (ejaculation) süresi ve gücü azalmıştır (Masters ve
Johnson, 1966). Kimi erkeklerin yakınmaları (sinirlilik, kızgınlık,
depresyon, dikkatini yoğunlaştırma güçlüğü, istek yokluğu) ile yaş dönümü
arasında doğrudan bir ilişki kurmak kolay değildir. Masters ve
Johnson (1966), erkeğin cinsel tepki yeteneğinin azalmasında aşağıdaki
psikososyal etkenlerin etkisinden söz etmektedir:

(1) Kadına ilginin, kadının çekiciliğinin yitmesine yol açan
uzun süreli ilişkiye bağlı tekdüzelik.

(2) Erkeğin mesleki uğraşları.

(3) Fiziksel ya da zihinsel yorgunluk.

(4) Aşırı alkol kullanımı.

(5) Eşlerden birinin fiziksel ya da ruhsal rahatsızlığı.

(6) Başarısızlığa uğrama korkusu.

Kültürel kalıpyargılar erkeklerin 40-50 yaşlarında birden bire
ciddi bir psikolojik bunalıma gireceklerini ileri sürmektedir. Erkeklerin
bu yaşlarda uğradıkları güçlükler bir tür "erkek menopozu"na mal
edilmektedir. Tıp adamları erkeklerde cinsel hormon üretimi azalmasından
söz ediyorlar, buna karşılık psikolog ve sosyologlar biyolojik
olmayan açıklamaları yeğliyorlar.

D.J. Levinson erkeklerin genellikle 35-45 yaşlarında bir dönüm
noktası yaşadığını belirtiyordu. Levinson'a göre erkek bu dönemi
değişmeden geçiremez, çünkü yaşamının bu döneminde değişik koşullarla
karşılaşmak durumundadır. Yaşlanmanın tartışılamaz ilk işaretlerini
görür, kendisi konusunda sahip olduğu düşleri ve imgeleri yeniden
değerlendirmek zorunda olduğu bir noktaya ulaşır. Ölüm gerçeği
de bir erkeği orta yaşlarında yeni düşünme yollarına zorlar. Yale
araştırmacıları bütün bu gelişmelerin ortasında cinselliğin de önemli
bir sorun alanı olduğunu buldular: Erkekliğin azalması olasılığından
ve fiziksel çekiciliğin azalmasından duyulan kaygı.

Masters ve Johnson'a (1966) göre, erkekler 50 yaşlarını geçtikten
sonra penisin dikleşmesi daha fazla zaman almaktadır. Ayrıca özellikle
60'ından sonraki erkeklerde sertleşme gençliklerinde olduğu gibi
tam ve güçlü değildir, maksimum dikleşme ancak orgazmdan az önce
gerçekleşmektedir. Yaşın ilerlemesiyle spermde, seminal sıvıda ve
sertleşme gücünde azalma olmaktadır. Eğer erkek cinsel yaşamında
gençliğinden beri yüksek bir etkinlik düzeyini korumuşsa ve akut ya
da kronik bir hastalığı yoksa, cinsel etkinliğini ileri yaşlara kadar
sürdürebilmektedir. Yine de yaşlı erkekler çok uzun süre uyarılmamışlarsa
cinsel tepki verme yetenekleri sürekli olarak azalabilmektedir.

c) Cinsel yaşam

Sağlıklı erkek ve kadınlar, cinsel isteğin yok edilmemesi ya da
cinsel eylemin engellenmemesi koşuluyla ileri yaşlara kadar cinsel
işlevlerini koruyabilmektedirler. Yaşlılar, kendi yaşlarındaki insanların
"sekssiz" olması gerektiği konusundaki toplumsal tanımları benimsediklerinde
haksız bir söylencenin kurbanı olmaktadırlar.

Kinsey'e ve Westoff'a göre, evli çiftler yirmi yaşlarında haftada
yaklaşık üç kez, otuzlarında yaklaşık iki kez, kırklarında bir buçuk
kez, ellilerinde bir kez ve altmışlarında yaklaşık on iki günde bir kez
cinsel ilişkide bulunmaktadırlar. Ancak, genel nüfusta dört haftalık bir
dönemde görülen ilişki sayısı 1965'te 6,8 iken, 1980'de 8.2'ye yükselmiştir.
Bu değişimin temel nedeni, gebeliği önleyici yeni yöntemlerin
bulunması ve yasal kürtaj hakkının kullanılması, dolayısıyla istenmeyen
gebeliklere bağlı anksiyetenin azalmasıdır. Toplumsal özgürlüklerin
artması, kadınların beklentilerinin değişmesi ve kitle iletişiminde
cinselliğin geniş ölçüde tartışılması da gelişmelere katkıda bulunmaktadır.

ABD'li erkekler yayınlar yoluyla cinsellikle daha fazla ilgilenmeye
yöneltilmektedirler. Louis Harris'in 18-49 yaşlarındaki erkekler
arasında yaptığı bir araştırma, erkeklerin % 49'unun cinselliği kişisel
mutlulukları için "çok önemli" bulduğunu gösterdi; yetişkin mutluluğuna
bağlanan etkenler listesinde erkeklerin % 17'si cinselliği en az
önemliler arasında saydı. Erkeklerden yaşamlarında kişisel olarak en
önemli üç değeri seçmeleri istendiğinde en çok belirtilenler şunlardır:
% 56 aile yaşamı, % 35 sağlık, % 32 iç huzur, % 25 aşk, % 19 iş, %
16 din, % 10 saygınlık, % 9 eğitim, % 8 seks. Amerikalı erkekler kendi
duyarlılık ve insanlıklarının daha fazla farkına varmaya başlamışlardır.
Sevecenlik, bağımlılık, zayıflık, acı gibi duyguları gittikçe artan
biçimde daha fazla tanımaya başlıyorlar. Yine de, erkeklerin çoğu ve
özellikle yaşlı erkekler bu tür "erkekçe olmayan" duyguları rahatça
konuşmaktan henüz çok uzakta.

Kadınlar ise kendi cinselliklerini günümüzde daha fazla farketmeye
başlamışlardır. Bugün kadınlar cinsellikten daha fazla hoşlanıyor
ve eşlerinden bunu istiyorlar. Hite'in araştırması kadınların %
95'inin ("frijit" olduklarını düşünenlerin bile) mastürbasyon yaptıklarında
orgazm olmaya yetenekli olduklarını göstermektedir. Tutumlardaki
bu değişimin kadın hareketlerinden etkilendiği de kuşkusuzdur.
Ancak, araştırmalar, erkeklerin cinsel etkinliğe daha fazla ilgi duyduklarını
ve daha fazla katıldıklarını ortaya koymaktadır. Evli olmayan
kadınların % 92'si cinsel etkinlikten sürekli olarak yoksun olduklarını
ve % 45'i hiç cinsel ilgi duymadıklarını belirtmişler; oysa evli olmayan
erkeklerin sadece % 18'i cinsel ilişkiden uzak ve sadece %15'i cinsel
ilişkiden yoksun. Bununla birlikte, günümüzün genç kadınları cinsel
yaşamla çok daha fazla ilgililer ve bu ilgi büyük olasılıkla yaşamları
boyunca sürecektir. Dolayısıyla, yaşlı yetişkinlerin cinsel tutum ve
davranışlarının gelecekte bugünkünden farklı olacağı söylenebilir.

Yaşlılık araştırmaları, cinsel ilgide ve etkinlikte azalma olsa bile,
yaşamın ileri dönemlerinin hiç de "sekssiz" olmadığını göstermektedir.
Örneğin, Newman ve Nichols'un araştırması, eşleriyle yaşayan
60-93 yaşları arasındaki 149 erkek ve kadından % 54'ünün cinsel
ilişkiyi hala sürdürdüğünü göstermektedir. Cinsel ilişkilerin yaşam
boyunca önemli ve haz verici olduğu saptanmaktadır. Deneklerini 67
yaşından 77 yaşına kadar izleyen bir başka araştırma, deneklerde cinsel
ilginin hiç azalmadığını göstermiştir. Ayrıca araştırmacılar, ileri
yaşlardaki cinsel ilginin -cinsel başarı gibi-, cinsel etkinliğin
düzenliliğine bağlı olduğu ve erken yıllardaki cinsel etkinlikle bağlantılı
olduğu konusunda görüş birliği içindedirler (Masters ve Johnson, 1966).

Yetişkinlerin cinsel sorunları bilimsel araştırmaya daha yeni yeni
konu olmaktadır. Pittsburg Üniversitesi'nin orta sınıftan yüz çift üzerinde
yaptığı bir araştırmada, kadınların yaklaşık yarısı ve erkeklerin
üçte biri cinsellikle ilgili sorunlar bildirdiler. Uyarılma güçlüğü bir
kadının cinsel doyumsuzluğunda en çok bildirilen sorundur, kadınların
yaklaşık yarısı bu güçlüğe sahiptir ve % 46'sı orgazma ulaşma
güçlüğü göstermektedir. Bu kadınların çoğu sevişme sırasında rahat
(relax) olmadıklarını söylemekte ve sevişmeden sonra en küçük bir
sevecenlik görmediklerinden yakınmaktadırlar. Erkeklerin en çok belirttiği
sorun (% 36) erken boşalmadır ve % 16'sı da ereksiyon olma ya
da sürdürme güçlüğü bildirmektedir. Master ve Johnson (1970), yaşlı
erkeklerin avantajının, genellikle boşalım denetiminin 50-70 yaş grubunda
30-40 yaş grubundakinden daha iyi olması olduğunu ileri
sürmektedir. Her iki eş de her cinsel ilişkide boşalmanın mutlaka gerekli
olmadığı gerçeğini kabul ettiklerinde cinsel ilişki daha doyurucu
olabilmektedir. Ayrıca, penisin sertleşmesinin gecikmesiyle vajenin
nemlenmesinin gecikmesi de birbirine denk düşmektedir.

Sonuç olarak, doyumlu cinsel ilişki kapasitesinin sağlıklı kişilerde
ileri yaşlara kadar korunduğu söylenebilir. Yaşlanan erkek için cinsel
etkinliği korumada en önemli etken cinselliğin genç yaşlardan itibaren
kararlılığıdır. Ne tür bir cinsel etkinliğin yaşandığı önemli değildir,
önemli olan cinsel etkinliğin başından beri sürekli ve üst düzeyde
tutulmasıdır. Aynı şekilde, kadınlar için de sonsuz bir cinsel etkinlik
ve anlatım kapasitesinden söz edilebilir. Etkin cinsellik kadının
menopoz öncesi yıllarıyla sınırlı değildir; kadın, düzenli ve etkili bir
uyarımla karşı karşıya olduğu sürece, tam cinsel etkinliğe ve orgazm
tepkisine her zaman yeteneklidir. Her iki cins için de cinsel kapasitenin
yitirilmesi genellikle cinsel etkinlik yokluğundan kaynaklanmaktadır.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:31 AM   #46
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

İİİ. ORTA YILLARDA TOPLUMSAL YAŞAM

Genç yetişkinlikte olduğu gibi orta yaşlılıkta da, kişinin başta gelen
iki büyük sorumluluğundan biri, benliğinin iç dünyasını düzenlemek,
diğeri de bir dış dünya örgütlemektir. Bu dış dünya aile, iş ve
toplumsal çevreden oluşmaktadır.

:::::::::::::::::

1. Aile

Genç yetişkinlik dönemi incelenirken, eş seçimi, ailenin kuruluşu,
karı-koca rollerinin benimsenmesi, ilk çocuğun doğuşu ve anababa
rolü üzerinde durulmuştu. Bu bölümde de orta yetişkinlik yıllarının
aile yaşam döngüsü incelenecektir. Çocukların yetiştirildiği bu dönem
ailenin aynı zamanda en çok uğraş verdiği dönemdir. Yetişen çocukların
aileye yüklediği ekonomik yük oldukça büyüktür. Aileyi geçindiren
kişi kazancının en yüksek düzeyine ancak 45-50 yaşları arasında
ulaşabilmektedir. Aileye çocukların katılması ekonomik yükü
arttırdığı gibi harcanan zamanı da arttırmakta, anababaya oturup başbaşa
konuşacak zaman bırakmamakta, yorgunluk ve iletişimsizlik cinsel
yaşamlarını da etkilemektedir. Bu ağır yükün altından ancak anababa
olmanın sorumluluğu ve özverisi ile kalkılabilmektedir.

Yetişkinlikteki aile yaşam döngüsünün evreleri ve bu evrelerde
geçen yıllar Tablo 17'de gösterilmiştir.

Okul çağında çocukları olan ailelerde çocuk, okul, sokak, komşu
ilişkilerini yaşayarak böylece yeni yaşam alanlarına girmektedir. Çocuk
yeni çevrelerde yeni deneyimler edinirken aile de onun gidiş
gelişlerindeki güveni sağlamaya çalışmaktadır. Bu dönemde aileler
okul ve eğitim konusunda da oldukça bilgi ve görüş sahibi olurlar. Ergen
çocuğu olan ailede ise ergenlik, hem aile hem de çocuk için en zor
dönemlerden biridir. Ergen, ailenin çocukluktan beri telkin ettiği pek
çok kuralı sınamaya başlar. Aile ergene hem duygusal destek sağlamak,
hem de belirli sınırlar içinde bağımsızlık vermek arasındaki nazik
dengeyi tutturabilmek zorundadır. Bu dönemde baba dışarda işiyle
uğraşmaktadır, ergen de çoğu zaman evin dışındadır. Anne ise evdedir
ve çok çalışmaktadır. Yorgun anne ve babanın karıkoca ilişkisi epeyce
zorlaşmıştır ve bunalım evrelerinden geçmektedir. Evliliğin ilk yılları
gibi 40-45 yaşlar arası da boşanmaların en çok olduğu dönemdir. Ailenin
yerleştirme merkezi olarak işlev gördüğü sonraki dönemde çocuklar
evlenerek ya da işe girerek evden ayrılmaktadırlar. Çocuklar
evde olmadığından anababa birbiri için sadece karıkoca rolünü oynamak
durumundadır. Babanın mesleğinin doruk noktasında olması, annenin
evde yalnız kalması ve bu arada menopoza girmesi nedeniyle ailede
zor günler yaşanabilir. Anababalık sonrası aile ya da "boş yuva"
çocukların yerleştirilmelerinden emekliliğe kadar geçen sürede yaşanır
ve aşağı yukarı 15 yıl sürer. Karıkoca sonunda başbaşa kalmış, ailenin
ekonomik durumu rahatlamıştır. Kimileri için bu dönem evliliğin
ilk yıllarına dönüş gibidir, kimileri içinse bir sıkıntı ve çöküntü dönemi
olabilir. Bu döneme ulaşmış aile iki görevle yüklüdür: Kendi
yaşlı anababalarına bakmak ve kendi çocuklarının çocuklarına büyükbaba,
büyükanne olmak.

Tablo 17

Yetişkinlikte Aile Yaşam Döngüsü Evreleri

Evreler - Yıllar

1. Evli çift (çocuksuz) - 2 yıl

2. Çocuklu aile (ilk çocuk. doğum-30 ay) - 2.5 yıl

3. Okulçağı öncesi aile (ilk çocuk. 30 ay-6 yaş) - 3.5 yıl

4. Okulçağı ailesi (ilk çocuk. 6-13 yaş) - 7 yıl

5. Ergen çocuklu aile (ilk çocuk. 13-20 yaş) - 7 yıl

6. Yerleştirme yeri olarak aile (ilk çocuğun ayrılmasından
son çocuğun ayrılmasına kadar) - 8 yıl

7. Orta yaşlı anababalar (boş yuvadan emekliliğe kadar) - 15 yıl

8. Aile üyelerinin yaşlanması (emeklilikten eşlerin ölümüne
kadar) - 10-15 yıl

Kaynak: E.G.Duvall, Family Development, 1971, aktaran Schiamberg
ve Smith, 1982.

Neugarten ve Weinstein, orta sınıftan 50-60 yaşlarındaki deneklerde
büyükbaba ve büyükanne olma doyumunu ve biçimlerini araştırmıştır.
Bulgular, deneklerin dörtte üçünün büyük-anababalıktan doyum
bulduklarını, üçte birinin ise rahatsızlık ve düşkırıklığı yaşadıklarını
göstermektedir. Bu rolün anlamı deneklerce farklı yorumlanmaktadır.
Kimileri bu rolü bir tür biyolojik yenilenme (torunlarında yeniden
gençleşme) ya da biyolojik süreklilik (aile çizgisinin sürmesi) olarak
görmektedir; kimileri bu rolün bir tür duygusal doyum olanağı
verdiğini belirtmektedir (iş güç yüzünden geçmişte kendi çocuklarına
veremediğini şimdi torunlarına vermek). Kimileri torunları için kaynak
insan oldukları duygusunu taşırken, diğerleri de çocuklarından elde
edemediklerini torunlarından bulmayı ummaktadırlar. Çok sayıda
olan kimileri de torunlarından oldukça uzaktırlar ("çok güzel bir olay
ama hiç vaktim yok!").

Neugarten ve Weinstein 5 tür büyükanababalık biçimi saptamışlardır:
a) Keyif arama ilişkisi: Torunlarıyla sadece sevmek için ilgilenirler,
onların bakımından ve yetiştirilmesinden sorumlu olmazlar. b)
Resmi ilişki: İlişki çok azdır, sadece belirli günlerde buluşmayla sınırlı
kalır. c) Vekil anababa olma ilişkisi: Ölüm, ayrılma, boşanma
gibi nedenlerle torunlara bakmayı üstlenmek söz konusudur. d) Ailenin
sağduyusu olma ilişkisi: Büyükanne ya da babanın beceri ve deneyimlerinden
yararlanma, akıl isteme ilişkisidir. e) Uzak ilişkiler: Toplumsal
ya da coğrafi açıdan aralarında uzun mesafe olanların ilişkisidir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:31 AM   #47
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

2. İş ve Meslek

Aile ve iş yaşamının birbiriyle sürekli etkileşim içinde olan sistemler
olduğu daha önce belirtilmişti. Aile yaşam döngüsü gibi bir de
iş yaşamı döngüsü olduğu daha önce açıklanmıştı. Kimmel (1974), tipik
bir iş yaşamı döngüsünde üç büyük dönüm noktası olduğunu belirtmektedir:
İşe giriş, ilerleyen yıllar, emeklilik.

A. İşe girme ve işte ilerleyen yıllar

İşe girme bir meslek seçimi sürecinin ardından ulaşılan dönüm
noktasıdır ve genç yetişkinlik yıllarında yaşanır. İş yaşamının ilerleyen
yıllarında bir dönüm noktası ve bir bunalım daha ortaya çıkar. Bu
bunalım bir bakıma işe girişte yaşanan bunalıma benzer. Orta yıllarda
birey gelecekteki olanaklarını değerlendirdiği bir noktaya gelir. Bu
bunalımın işe girişteki bunalımdan farkı "kariyer saati"ne dayanmasından
doğar. Bu saat "toplumsal saat"e benzer ve bireyin meslekte
tam saatinde olduğuna ya da zamanın gerisinde kaldığına ilişkin öznel
duygusunu dile getirir (ilk kitabını elli yaşından sonra yazmaya başlayan
öğretim üyesinin duyguları gibi). Birey, orta yıllarda 45-55
yaşları arasında emeklilikten önce kaç yılı kaldığının birden farkına
varır ve amaçlarına ulaşmadaki hızını değerlendirir. Eğer oldukça geride
kalmışsa ya da amaçları gerçekçi değilse, çok geç kalmadan işini
değiştirmeye ya da amaçlarını daha gerçekçi kılmaya karar verir. Orta
yıllarda insanlar yaşam çizgileri ile meslek çizgileri arasında sıkı bir
ilişki olduğunu algılarlar. Meslek beklentileri ile meslek başarıları
arasındaki farklılık yaşın -yaşlanmanın- farkına varılmasına neden
olur. Orta yıllarda meslek amaçlarının değerlendirilmesinin yanısıra,
Neugarten'in belirttiği gibi, başarı, yeterlilik, denetim altına alabilme
duygusu da söz konusudur. Orta yıllarda başarılı olanlar geçmiş
deneyimlerinden kaynaklanan çok gelişmiş bir karar verme yeteneğine
de sahiptirler. Neugarten'in başarılı deneklerinden çok azı yeniden
genç olmak istediklerini söylemişlerdir. Yaşam döngüsünün orta yıllarında
yaşanan bu olaylarda yine bir benlik değişimi söz konusudur.
Genel olarak, meslek basamaklarında her yeni adım, yeni bir çevre getiren
her terfi, yeniden toplumsallaşmayı gerektiren her yeni iş benlikte
değişimlere neden olur ve bu değişimler her zaman yeni benlikle
içsel benliğin bütünleşme sürecini harekete geçirir.

B. Emeklilik

Emeklilik orta yıllardan yaşlılığa geçişi belirleyen toplumsal bir
dönüm noktası olduğu için yetişkin gelişiminde önemli bir aşamadır.
Emeklilikteki geçiş erinlikteki geçişe benzetilebilir; ancak, erinlikte
biyolojik etkenlerin ağır basmasına karşılık, emeklilikte toplumsal etkenler
daha önemlidir. Emeklilik ayrıca, çalışmanın sona ermesiyle
boş zaman döneminin başlamasını da belirler.

Carp'a göre emeklilik olgusunun üç temel yönü vardır: Olay,
statü ve süreç olarak emeklilik. Emeklilik her şeyden önce bir geçiş
noktasını gösteren bir olaydır. Üretimin artması emeklilik yaşını indirmekte,
yaşam süresinin uzaması da emeklilik süresinin uzamasına neden
olmaktadır. Bir toplumsal konumdan diğerine bu geçiş bir tür geçiş
töreniyle de belirlenebilir, kimilerinin emekliye ayrılışı basına da
yansıyabilir. Yine de emeklilik kesin bir toplumsal anlamı olmayan
bir toplumsal olaydır; anlamı daha çok bireyin toplumsal yaşam alanı
ile sınırlıdır. Öte yandan, emeklilik bir statü olarak da
değerlendirilebilir. Emeklilik olayının ardından birey, kendine özgü rolleri,
beklentileri ve sorumlulukları olan yeni bir toplumsal konuma geçer. Bu
değişim üstlenilen rollerde ve yaşam standardında bir düşüşü de içerir.
Bu nedenle, emekli statüsüne geçiş toplumsal konumda olumsuz bir
değişimdir. Azalan rollere ve artan boş zamana karşın toplumsal değişim
olumsuz yöndedir. Buna karşılık, emeklilik için gerekli çalışma
süresinin azalması ve yaşam süresinin uzaması nedeniyle bu statüde
yaşayanların sayısı da gittikçe artmaktadır. Dolayısıyla, gelecekte
emeklilik statüsünün daha doyurucu olması beklenebilir. Toplumun
bütün yaşlar için boş zaman etkinliklerine verdiği önem arttıkça,
emekli insanlar çevrelerine yararlı yeni roller üstlendikçe emekliliğin
toplumsal değeri de yükselecektir. Emeklilik bir süreç olarak da kabul
edilebilir. Bu süreç yeni statüye hazırlanılmasını ve bu statü
değişikliğinin getirdiği yeniden toplumsallaşmayı içermektedir. Bu bakış
açısından, emeklilik sürecindcki biyolojik, psikolojik ve toplumsal
etkenlerin önemi vurgulanabilir. Bu süreci anlamak, sadece olayın etkisini
değil, aynı zamanda bireyin özelliklerini, geçmekte olduğu yeni
statünün özelliklerini de anlamayı gerektirir.

a. Biyolojik Etkenler. Emekliye ayrılmada biyolojik etkenlerin
önemli bir payı vardır. Emeklilerin hemen hemen yarısı kötü
sağlık koşulları nedeniyle emekliye ayrılmış kişilerdir. En kötüsü de,
bu kişilerin aynı nedenle boş zaman etkinliklerine katılamamalarıdır.
Bireyin emeklilikte yeterince doyum bulabilmesinde biyolojik düşüş
önemli bir etkendir; öte yandan, hastalık da biyolojik düşüşe bağlı
temel bir etkendir. Eğer belirli bir hastalık yoksa yaşa bağlı değişim
de az olmaktadır. Örneğin, emeklilikten sonra başlayan akıl hastalığı
çoğu zaman fiziksel bir hastalığın ardından gelir ve hastalığın yol
açtığı toplumsal yalıtılmışlık emeklilikten çok hastalığa bağlıdır.
Benzer biçimde, emeklilikten sonra ortaya çıkan depresyon geçici bir
durumdur ve fiziksel hastalığı birkaç yıl sonra izleyen depresyonun
aksine hastanelik düzeye gelmez. Şu halde, hastalık çok önemli bir biyolojik
etkendir ve insanın fiziksel sağlığı emeklilikteki doyumlarını,
rollerini, kendini algılayışını etkiler. Emekli kişi sürekli tıbbi bakıma
gereksinme gösteriyorsa, bağımsızlık duygusunu, özsaygısını, yeterlilik
duygusunu, anlamlılık duygusunu koruması da oldukça güçleşecektir.
Ancak, tıp bilimi henüz emekliye ayrılma ile hastalık başlangıcını
birbirinden kesinlikle ayırabilecek düzeyde değildir.

b. Sosyo-kültürel Etkenler. Birey için emekliliğin anlamı,
büyük ölçüde, emekliliğin toplumsal etkenlerinden ve kültürel tanımından
etkilenmektedir. Örneğin, emeklilik rollerde ani değişime neden
olduğundan, bu değişimin isteyerek ya da zorunlu olarak ortaya
çıkması emekliliğin bireyin gözündeki anlamını da etkileyecektir. Bu
değişimin anlamı emeklilik statüsünün özelliklerinden de etkilenecektir.
Araştırmalar, yüksek gelir, eğitim ve mesleki statü sahibi kişilerin
uzun süre çalıştıklarını; emekliliği isteyenlerin emekli olmaya istekli
olmayanlardan daha önce emekli olduklarını, kadınların emekliliği erkeklerden
daha az istediklerini ortaya koymaktadır. Bu karmaşık
örüntüler emekliliğin ancak bireyin yaşam alanı içinde kavranabileceğini
göstermektedir. Örneğin, emeklilikteki yüzde elliye yakın gelir
düşüşüne karşın emeklilik gelirinin yeterli bulunması, ileri yaşlarda
ortaya çıkabilecek hastalıkların dikkate alınmaması yüzünden olabilir.
Deneklerin yeterli gelir kavramları gençliklerinde yaşadıkları ekonomik
sıkıntılardan etkilenmiş olabilir (cohort-bölük etkisi). Yararsızlık
duygusunun artışı söz konusu ise de, emeklilerin çoğu böyle bir duygudan
söz etmemektedirler; "yaşam doyumu" duygusunda emekli
olanlarla olmayanlar arasında hiç fark bulunamamıştır. Erken emekli
olanlar geç olanlara oranla emeklilikten daha hoşnut olma eğilimindedirler.
Yaşam doyumunda, emeklilikten önce emeklilik konusundaki
duygular, emekliliğin istemli ya da zorunlu olmasından daha etkilidir.
Araştırmalar, emeklilik konusunda yaygın olarak beklenen olumsuz
sonuçlar doğrultusunda bulgular vermemektedir. Tam tersine, emekli
insanların toplumdaki yeni konumlarına bağlı olumsuzluklara hoşgörüyle
baktıkları ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni, emeklilik değişiminin
daha önceki değişimlerden farklı ama daha korkunç olmaması
olabilir. Üstelik emekliler, Darwin'ci anlamda, daha önceki bütün
değişimleri, bunalımları, güçlükleri atlatabilmiş en güçlülerdir.

Kuşkusuz, emeklilik sürecindeki bazı değişiklikler bu olayı travmatik
hale getirebilir. Emeklilik sırasal bir düzen içinde ilerleyen bir
meslek yaşamının son aşaması ise ve birey mesleğini tamamlamış olma
duygusuyla emekli oluyorsa sorun yoktur; ama, emekliliğin düzensiz
bir biçimde ortaya çıkması, belirli bir geçiş süresine olanak vermemesi
durumunda bunalım söz konusu olabilir. Yine de, kötü bir
işten ayrılınıyorsa ve daha iyi şeyler yapılabilecekse emeklilik olumlu
bir geçiş olabilir. Emeklilik ve aile ilişkilerinin etkileşimi de önemlidir.
Eş yaşıyorsa emeklilik çifti daha yoğun bir ilişkiye sokabilir.
Genel olarak çiftler için emeklilik yıllarının mutlu geçtiği söylenebilir.
Ancak bazen de tersi olmakta, daha önce biriken nefret su yüzüne
çıkmaktadır. Daha önce kendi iş dünyasında yaşayan erkek emeklilikle
birlikte karısının yaşam alanına girer ve bu alanın paylaşılmasında
sorunlar belirebilir.

Emeklilik araştırmaları emekliliğin önceden planlanmasının önemini
vurgulamaktadır. Bu planlama, emeklilik sonrası gelir kaynaklarını,
boş zaman ilgilerini, çevrede üstlenilecek yeni rolleri ve ilişkileri
düzenlemeyi ve emekliliğe ilişkin bir bilinç geliştirmeyi içermektedir.
Bu süreç zaman aldığı için önceden planlanması gerekli görülmektedir.

c. Psikolojik Etkenler. Emeklilik döneminde bireyin mesleğe
ve aileye katkısını değerlendirmesi önem taşır. İşte ve ailede önemli
şeyler üretmiş olmaya bağlı doyum duygusu sonraki döneme taşınacak
önemli bir etkendir. Ketlenme ve verimsizlik duygusu ise emekliliği
zorlaştıracaktır. Üretkenlik olanağı emeklilikle sona ermez; bütünlük
duygusu da sadece emeklilik sonrasına örgü değildir. Yaşam
döngüsünün evreleri birbiri üstüne gelir ve temel yaşantılar birbirini
bütünler. Örneğin emeklilik Erikson'un kuramında sonraki dönemin
özelliği olan "bütünlüğe karşı umutsuzluk" bunalımının önemini arttırır.

Emeklilikle birlikte birey, içinde önemli bir rol oynadığı ve kararlar
verdiği karmaşık dünyadan daha az karmaşık bir dünyaya geçer.
Daha çok boş zamanı, daha az görevi vardır. Bu geçişin etkisini,
önceden planlama kadar, kişilik özellikleri de belirler. Reichard, Livson
ve Peterson, emekliliğe iyi uyum gösteren üç kişilik tipi ve kötü
uyum gösteren iki kişilik tipi ayırt etmektedirler. İyi uyum sağlayan
kişiliklerden birincisi "olgun" diye adlandırılan kişiliktir. Bunlar
yaşlılığa kolaylıkla giren, kendilerini gerçekçi bir biçimde kabul eden,
kişisel ilişkilerinde ve etkinliklerinde doyumlu kişilerdir. İkinci grup
"salıncaklı sandalye insanları" diye adlandırılmaktadır; bunlar
edilginlikleri nedeniyle emeklilikteki sorumluluktan kurtulma olanağını
sevinçle karşılayan ve köşelerine çekilmeyi yeğleyen insanlardır. "Zırhlı"
olarak adlandırılan üçüncü grup, anksiyeteye karşı düzenli işleyen
bir sistem geliştirerek yaşlılığın edilginliğini ve çaresizliğini
atlatabilen, fiziksel gerilemeyi yenebilmek için sürekli etkin olmayı
yeğleyen kişilerden oluşur; bu insanlar güçlü savunmalarıyla yaşlanma
korkusundan kurtulmuşlardır. Yaşlanmaya kötü uyum gösterenler arasında
en büyük grubu "kızgınlar" adı verilen insanlar oluşturur. Daha önce
amaçlarına ulaşamamış olmaktan dolayı kızgın, düşlerini
gerçekleştiremedikleri için başkalarını suçlayan, yaşlanmakla bağdaşamayan
insanlardır bunlar. Diğer uyumsuz grup ise, geçmişe bakıp düş kırıklığı
ve başarısızlık gören, ama kızgınlıklarını kendi içlerine çevirmiş,
kendilerini suçlayan, yaşlandıkça daha depresif olan, değersizlik duyguları
duyan kişilerden oluşmakta ve "kendilerinden nefret edenler" diye
adlandırılmaktadır. (Bu kişilik özellikleri yaşlılıktaki bireysel gelişim
incelenirken yeniden ele alınacaktır.)

Bu veriler, insanın kişilik üslubunun oldukça tutarlı olduğunu ve
emeklilik gibi bir dönüm noktasında da aynı biçimde tepki verdiğini
ortaya koymaktadır (D.C. Kimmel, 1974).

Özetle, şunları söyleyebiliriz: Emeklilik insan yaşamındaki dönüm
noktalarından biridir. Emekliliğin doğurabileceği sorunlar toplumsal,
kültürel, ekonomik ve kişisel özelliklere bağlıdır. Esnek bir
kişilik yapısına sahip kişiler emekliliğe de kolayca uyum sağlayabilirler.
Emekliliğe önceden hazırlanmak da önemlidir, böyle bir hazırlık
yapmamış kişilerde boşluk, anlamsızlık, işe yaramazlık duyguları
oluşabilir. Tıptaki gelişmeler ortalama insan yaşamını uzattığından
günümüzde emeklilik dönemi de uzamaktadır. Ne var ki, kişilerin
uzayan bu döneme uyum sağlamalarını kolaylaştırma yolunda önemli
adımlar atıldığı söylenemez. Araştırmalar, yaşlanmakta olan kişilerin
sağlıkları izin verdiği sürece çalışmayı yeğlediklerini göstermektedir.
Bunun nedenleri arasında, ekonomik zorunluluk, toplumsal baskı,
başka ne yapacağını bilememe, kişiliğini ancak işinde bulma vb. sayılabilir.
Bazı kişiler için iş salt gelir getirdiği için önemlidir, böyle düşünen
kişinin işi ona gelişim açısından herhangi bir katkıda bulunmaz.
Buna karşılık bazı kişiler için yaptıkları iş parasal katkıdan daha
önemli değerler sağlar, kendine güveni arttırır, topluma katılımı güdüler.
Emeklilik bu ikinci tür kişiler için diğerleri için olduğundan
daha zor bir dönem olabilir. Emeklilik karşısındaki tutumları etkileyen
etkenler şunlardır: Sağlık durumu, işe karşı tutum, emeklilik türü,
emekliliğe hazırlanma, emeklilikte gelir düzeyi, ailenin tutumu.

Bütün bu bilgiler emekliliğin yalıtılmış bir olay değil, bir dizi
evre içeren bir süreç olduğunu göstermektedir. R. C. Atchley emeklilik
yaşantısının geçirdiği evreleri belirlemiştir (bk. Tablo 18). Bazı
kişiler birtakım evreleri atlarlar, kimileri de tekrar ederler. Emeklilik
öncesi evresinde insanlar kendilerini işlerinden duygusal olarak
uzaklaştırmaya ve emeklilik yaşamı hakkında düşlemler kurmaya başlarlar.
Balayı evresi iş bırakıldığında ve düşlemleri gerçekleştirmeye girişildiği
zaman başlar. Düşlemleri gerçekçi olmayan kişiler daha sonra
uyanma evresine girerler. Uyanmış emekliler düşlemlerini bırakıp
gerçekçi seçimler aramaya başladıklarında yeniden yönelim evresine
ulaşırlar. Bu evre genellikle emekliliğin ikinci yılının sonunda ortaya
çıkmaktadır. İnsanlar doyumlu bir yaşam üslubunu bulduklarında da
kararlılık evresine girmektedirler. Bu kişiler kendilerine uygun bir
emeklilik rolünü başaran kendine yeterli yetişkinlerdir. Emekliliğe
ilişkin gerçekçi beklentilerle emekli olan kişiler balayı evresinden
doğrudan doğruya bu evreye geçebilirler. Bitirme evresinde insanlar
emeklilik rolünün dışına çıkarlar. Kimileri çalışmaya geri döner; çoğu
için bu rol hasta ve zayıf düştüklerinde sona erer; artık kendilerine
bakmaya yetenekli olmadıkları için hasta ve zayıf rolünü üstlenmeleri
gerekmektedir (Hoffman ve ark., 1994).

Tablo 18

Emekliliğin Evreleri

Evre - Özellik

Emeklilik öncesi - Emekliliğe duygusal bakımdan hazırlanma

Uyanma - Emeklilik öncesi düşlemlerin gerçekleştirilmesi

Yeniden yönetim - Gerçekçi seçimlerin araştırılması

Kararlılık - Emekliliğe başarılı uyum

Bitirme - Çalışmaya yeniden dönme ya da hasta
ve zayıf olma rolüne sığınma

Kaynak: Atchley, 1976. Aktaran Hoffman ve ark., 1994.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:31 AM   #48
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

3. Toplumsal Çevre

Orta yaşlılıkta insanların toplumsal ilişkileri bir bakıma onların
toplumsallaşma yeteneklerinin de anlatımıdır. Toplumla ilgili etkinliklerin
pek çok türü vardır: Siyasal, dinsel etkinlikler, dernek ya da kulüp
üyeliği, eğlence toplantıları, vb. Bu etkinlikler sosyo-ekonomik
düzeyle yakından ilişkilidir. Gelir düzeyleri yüksek olanların toplum
içinde daha etkin oldukları bilinmektedir.

Orta yaşlılığın gelişim görevlerinden biri de "arkadaşlık" sanatına
ulaşmaktır. Orta yaşlılıkta kişi arkadaşlık konusunda daha seçici olmakta,
ama arkadaşlıktan beklentilerini daha çok gerçekleştirmektedir.
Özellikle streslerle dolu dönemlerde yetişkinler için arkadaşlık
çok önemli olmaktadır. Yakın arkadaş yetişkinin en güvendiği ve
önem verdiği kişidir. Knox yetişkin arkadaşlığının temel boyutları olarak
şunları göstermektedir: 1) En önemli boyut "yaşantı benzerliği"dir
ve deneyim, etkinlik, ilgi paylaşımını içerir. 2) İkinci boyut
"karşılıklılık"tır ve destek olma, bağlılık, kabul edicilik ve güvenirlik
özelliklerini içerir. 3) Üçüncü boyut birlikte haz duyma özelliğini içeren
"uyuşabilme" boyutudur. 4) Dördüncü boyut "yapısal"dır ve coğrafi
yakınlığı, sürekliliği ve uygunluğu içerir. 5) Beşinci boyut, kimi
arkadaşların yarattıkları hayranlık ve saygınlık nedeniyle model olma,
rehberlik etme özelliğiyle ilgilidir (Schiamberg ve Smith, 1982).

Neugarten (1980), günümüz Amerikan toplumunda orta yaşlıların
"belki Amerika'nın sahip olduğu ilk gerçek boş zaman değerlendiricileri"
olduğunu söylemektedir. Boş zamanın toplum ve bireyler
için ne anlama geldiği sorulabilir. Boş zaman, daha fazla TV izlemek,
daha fazla yolculuk yapmak ya da arkadaşlarla daha fazla birlikte olmak
demek midir? Yoksa eğitime, sanatlara, toplumsal hizmetlere daha
fazla zaman ayırmak anlamına mı gelmektedir? Bu sorular, her bireyin
kendi boş zamanını değerlendirme kararını kendisinin vereceği
biçimde yanıtlanabilir. Ancak, her bireysel kararda toplumun da payı
olduğu kuşkusuzdur. Toplumsal değerler boş zamanın tanımlanmasında
etkili olmaktadır. Örneğin, boş zaman ne anlama gelmektedir, çalışılmayan
zamanla boş zaman, serbest zamanla boş zaman aynı şeyler
midir? Boş zamanın (leisure) tanımlanmasının çok zor olduğu ilgili
yayınlarda vurgulanmaktadır. Kelly, üç farklı boş zaman türü olduğunu,
bir de boş zaman olmayan çalışılmayan zaman türü bulunduğunu
belirtmektedir. 1) "Koşulsuz boş zaman", özgür olarak seçilen
ve işe bağlı olmayan boş zamandır. Tek saf boş zaman tipi olarak
ideal bir boş zamandır. Bir etkinliği gönlünce seçmek ve yapmak bu
türe girer, ama iş sıkıntılarından kaçmak bu türe girmez. Etkinliğin anlamı
ve seçme özgürlüğü bu tür için çok önemlidir. 2) "Koşullu etkinlik",
yine özgür olarak seçilmiş, fakat herhangi bir biçimde işle
bağlantılı olan etkinliktir. Boş zamanında bilimsel bir dergi okuyan
profesörün etkinliği buna en güzel örnektir. Bir iş adamı gönlünce
golf oynamak için golf sahasına gitliğinde bu etkinlik ikinci türe girer.
Üçüncü tür, tam anlamıyla özgürce seçilmiş olmayan, ama işle doğrudan
bağlantısı da bulunmayan "tamamlayıcı etkinlik"tir. Bu tür etkinlik,
gönüllü örgütlere (meslek birlikleri, kulüpler, vb.) girme ya da
topluluk etkinliklerine (okul-aile birliği, vb.) katılma biçiminde
olabileceği gibi, sosyo-ekonomik statüde ilerleme, eğitimini geliştirme
biçiminde de olabilir. "Hazırlık ve ödünleme" etkinlik türü, işle bağlantılı
ve serbestçe seçilmiş olmayan, dolayısıyla boş zaman etkinliği
sayılmayan türdür. Örneğin, işi yüzünden TV izlemekten başka bir
şey yapamayan kişi, müşterilerini ağırlamak zorunda olan satıcı,
yarınki dersini hazırlayan öğretmen boş zaman etkinliğinde bulunuyor
sayılmamaktadır. Bu etkinlikler doğrudan işle ilgilidir ve iş tarafından
belirlenmektedir.

Kimmel (1974), normal bir kişinin neleri yapmaya yetenekli olması
gerektiği sorusuna Freud'un verdiği yanıtı bugün biraz değiştirmek
zorunda olduğumuzu söylemektedir: Normal bir kişi sevmeye,
çalışmaya ve boş zamanını değerlendiımeye yetenekli olmalıdır.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:32 AM   #49
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

IV. YETİŞKİN EĞİTİMİ

Bu bölümde, günümüzde yetişkinlerin yeniden eğitimi, sürekli
eğitim, yaşamboyu eğitim gibi adlarla anılan etkinliği, iki açıdan ele
alacağız. Bunlardan birincisi eğitime yeniden dönen yetişkinler konusu,
ikincisi de okuma-yazma bilmeyen yetişkinlerin eğitilmesi sorunudur.
Birinci konuyla ilgili olarak Perlmutter ve Hall'dan (1992) aşağıya
aldığımız parça ileri yetişkinlikteki eğitimin anlamını çok iyi
açıklamaktadır.

"Pek çok gerontolog sürekli eğitimin yaşlılık yıllarının
kalitesini büyük ölçüde iyileştireceğine inanmaktadır.
Eğitim bilgi sağlar, ama aynı zamanda tutumları, inançları,
davranışı etkileyen bir toplumsallaşma etkeni olarak
uyarır ve etkide bulunur. Yaşlı öğrencilerin amaçları
onların eğitimin değerinin farkında olduğunu göstermektedir.
Kimi yaşlı öğrenciler, bedenlerinde ve davranışlarında
olgunlaşmanın ve yaşlanmanın sonucu olan
değişimleri anlamalarına ve belki de ödünlemelerine
yardımcı olacak bilgiyi ararlar. Kimileri de eskiliğiyle
onları tehdit eden teknolojik ve kültürel değişimi anlamaya
çalışırlar. Bu değişimlerin kişisel sonuçlarına karşı
bilgideki ve becerilerdeki kuşak farklılıklarını en aza
indirecek dersler alarak savaşabileceklerdir. Kimileri
belki bir ikinci -ya da üçüncü- mesleğe girmelerini sağlayacak
yeni mesleki beceriler kazanırlar. Kimileri de
eğitimi anlamlı emeklilik rolleri geliştiren bir kişisel
gelişme ve doyum aracı olarak kullanırlar." (Perlmutter
ve Hall, 1992).

Perlmutter ve Hall'ın (1992) belirttiği gibi, okulun yaşlı yetişkinlere
kapılarını açması oldukça gecikmiştir. Bunun nedenlerinden biri
yaşlılık karşısındaki tutumlarımızdır. Yakın yıllara kadar yaşlanma
düşüş, bozuluş ve ölümle eşanlamlı sayılıyordu. Şimdi artık yaşlı kişilerin
de eğitimden yararlanabileceği kabul edilmektedir.

Yetişkin eğitimi etkinliklerine genellikle genç ve orta yaşlı yetişkinlerin
katıldığı bilinmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Nüfus
Bürosu'nun 1990'da bildirdiğine göre, bu ülkede orta yaşlı (35-54 yaşlar
arasındaki) yetişkinlerin yüzde 17'si ve 54 yaşından büyüklerin
yaklaşık yüzde 6'sı okula yeniden dönmektedir. Yetişkinlerin eğitime
yeniden katılma nedenleri çok çeşitlidir, amaçları ise yaşla çok az
değişmektedir. Genç yetişkinler iyi bir iş, bir genel eğitim sahibi olmak,
daha fazla para kazanmak istediklerini belirtirken, daha yaşlı yetişkinler
topluma katkıda bulunma, daha kültürlü bir kişi olma, daha fazla
para kazanma isteklerini dile getiımektedirler; ilginç şeyler öğrenme,
ilginç kişilerle tanışma niyetleri de belirtilmektedir. Willis (1985)
yetişkinlerin eğitimlerinde bellibaşlı beş amaç saptamaktadır. Birincisi,
yetişkinlerin kendilerini ikinci bir mesleğe hazırlamalarıdır. Bunlar
erken emekli olan, işinden bıkan, mesleğine ilgisini yitirmiş kişilerdir;
bazıları da yıllarını çocuk yetiştirmeye verdikten sonra iş pazarına giren
kadınlardır. İkincisi, eğitimden toplumsal-kültürel değişimi anlama
aracı olarak yararlanmaktır. Toplumsal ve teknolojik değişimlerin
yarattığı tehdide karşı savaşabilmek için onları anlamak gerekmektedir.
Hızlı değişim, özellikle kişisel denetimin yitirildiğini telkin ettiği
durumlarda tehdit edici olabilmektedir. Sürekli ya da yaşamboyu
eğitimin geleneksel hedefi yetişkine bu değişimi kavrama yollarını
sağlamaktır. Üçüncü amaç, teknolojik ya da sosyokültürel eskimeye,
modası geçmeye karşı savaşmadır. Gelişmiş ülkelerde sanayi ya da iş
dünyası bu tür bir yetişkin eğitimini elemanlarına kendisi sağlamaktadır
(en bilinen örnek büro memurlarına bilgisayar kullanımının
öğretilmesidir). Dördüncü eğitim amacı doyumlu emeklilik rollerinin
yaratılmasıdır. Burada amaç ekonomik yarar sağlamak yerine
kişisel doyuma ulaşmaktır (hobiler, boşzaman ilgileri geliştirmek gibi).
Son olarak, yaşlı yetişkinlerin önemli bir amacı da yetişkinliğin
biyolojik ve psikolojik değişimlerini kavramaktır. Öğrenme, bellek, sorun
çözme alanlarındaki düşüşleri önlemek için geliştirilen bilişsel
stratejiler yetişkinlere öğretilebilmektedir. Bilişsel alandaki birçok
araştırma kişinin eğitim düzeyinin yaşından çok daha etkili olduğunu
göstermektedir.

Varolan eğitim programları ile yaşlı öğrencilerin gereksinmeleri
arasındaki kopukluğu gidermek için doğrudan onlara yönelik programlar
hazırlanmaktadır. Bunlardan biri Amerika Birleşik Devletleri'nde
60 yaşını geçmiş kişiler için düzenlenen, yoğun olmayan, kısa
süreli bir programdır. "Elderhostel" adını taşıyan bu programda konular
mimariden genetik mühendisliğine, deniz ekolojisinden beyzbol
edebiyatına kadar çok çeşitli alanlara yayılmaktadır. Araştırmalar, 71-86
yaşlar arasındaki bazı "yaşlı" öğrencilerin bu derslerden en fazla
yararlananlar olduğunu göstermektedir.

Öte yandan, okur-yazar olmayan yetişkinler sorunu dünyamızın
hala ciddi bir sorunudur. Söz gelimi, Birleşmiş Milletler'e mensup 158
ülke içinde Amerika Birleşik Devletleri bile okur-yazar nüfus sıralamasında
kırk dokuzuncu sırayı almaktadır. 1970'lerde bu ülkede nüfusun
üçte birinin okumaz-yazmaz olduğu kestiriliyordu; on yıl sonra
bu oran yüzde on üç dolaylarındaydı. Ancak bir ülkede okumaz-yazmaz
yetişkinlerin sayısını belirlemek sanıldığı kadar kolay değildir.
Bu konudaki kestirimler, hiç okuma-yazma bilmeyenlere mi, yoksa
temel okuma-yazma becerisine sahip olup da bunu üretici bir biçimde
kullanmayanlara mı bakıldığına göre değişmektedir. İşlevsel
okumaz-yazmaz olarak adlandırılan ikinci gruptaki insanların nasıl
tanımlanacağı konusunda da pek görüş birliği yoktur. Bununla birlikte,
yetişkin eğitimi konusundaki beklentilerin dayandığı temel ilke
değişmemektedir: Eğer sağlığımızı koruyabilirsek, hep etkin olursak,
zihnimizi kullanmayı sürdürürsek, büyük olasılıkla bilişsel işlevlerimizde
önemli düşüşler olmayacaktır. Bu da yetişkinlerin her yaşta eğitimlerini
sürdürebilecekleri anlamına gelmektedir.

Yetişkinlerde yaşa bağlı bilişsel düşüşler daha çok deneysel
araştırmalarda ortaya çıkmakta, bunların gündelik yaşamdaki etkisinin
çok az olduğu görülmektedir. Bireyin yaşam koşullarını dikkate alan
kuramlara göre, gelişim büyük ölçüde bilişsel, toplumsal, fiziksel çevreye
bağlıdır. Çeşitli eğitim programlarıyla yaşlı kişilerin sorun çözme
kalitesi, bellek işleyişi, akıcı zeka düzeyi iyileştirilebilmektedir. Hangi
teknik kullanılırsa kullanılsın eğitim genellikle etkili olmaktadır. Yaşlı
kişiler eğitim sırasında çözdükleriyle aynı tür sorunlarla karşılaştıklarında
yeni stratejiler kullanabilmektedirler. Buradaki sorun, bu stratejilerin
benzer olmayan sorunlara aktarılması konusunda ortaya çıkmaktadır.
Bununla birlikte, gerek sorun çözme eğitimi, gerek bellek
eğitimi, gerek akıcı zeka eğitimi programlarında yaşlı kişilerin önemli
ilerlemeler kazandıkları görülmektedir (Hoffman ve ark., 1994).
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:32 AM   #50
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3038
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

YETİŞKİNLİKTE İLERİ YILLAR

İ. YAŞLILIK

Yaşlı kişiler kimlerdir? Gelişmiş ülkelerde genellikle 65 yaş ileri
yetişkinliğin başlama yaşı olarak kabul edilir. Ancak, orta yıllarla ileri
yıllar arasında sınır olarak bu yaşın seçilmesinde bir kesinlik yoktur.
Yaşlılığın 65 yaş ve sonrasıyla tanımlanması Bismarck'tan kaynaklanmış
ve diğer ülkelerde de kullanılagelmiştir. Bu tanımlamada, bireyin
işten emekliye ayrılması ve bazı toplumsal ve sağlıksal hizmetlerden
yararlanmaya başlaması temel alınmaktadır. Bununla birlikte,
65 yaş bireyin diğer işlevlerini belirlemede yeterli değildir. Sözgelimi,
bir bireyin 65 yaşında olduğunu söylemek, onun genel sağlığı, fiziksel
ya da psikolojik dayanıklılığı, zihinsel yetenekleri, yaratıcılığı konusunda
bize hiç bir bilgi vermez. Gerçekte yaşlı kişiler biyolojik ve
davranışsal işlevler bakımından gençlerden ve orta yaşlı yetişkinlerden
daha fazla değişiklik gösterir. Örneğin, 35 yaşındaki birinin neler
yapabileceği konusunda oldukça doğru kestirimlerde bulunabiliriz,
oysa 65 yaşındaki biri için kestirimlerimizin doğruluğu önemli ölçüde
azalacaktır.

Günümüzde yetişkinliğin diğer dönemlerinde olduğu gibi yaşlılık
dönemine de ilgi gittikçe artmaktadır. Gerontoloji yaşlılığın bütün
yönlerini inceleyen bilim dalıdır; 1960'lara kadar akademik bir disiplin
olarak var olmakla birlikte asıl günümüzde hızla gelişen bir alandır
ve psikoloji, biyoloji, sosyoloji ve kent planlamasıyla yakından
ilişkilidir. Geriyatri ise yaşlıların sağlık sorunlarını açıklamaya ve
tedavi etmeye yönelik etkinlikleri içerir.

:::::::::::::::::

1. Yaşlılığa Genel Bakış

Yaşlılık konusuna bilimsel açıdan yaklaşırken yapılacak ilk iş
birtakım söylencelerle gerçekleri birbirinden ayırt etmek olmalıdır.
Bunlardan birkaçı aşağıda incelenmektedir.

Söylence: Yaşlıların çoğu hastanelerde, bakımevlerinde, yaşlılar
yurdunda ya da diğer kurumlarda yaşamaktadır. Gerçek: 65-74 yaş
grubundaki 1000 kişiden sadece 12'si şifa yurtlarında yaşamaktadır.

Söylence: Yaşlıların çoğu çeşitli hastalıklar nedeniyle yetersizdir
ve zamanının çoğunu yatakta geçirir. Gerçek: Evde yaşayan yaşlıların
sadece % 8'i yatağa bağlıdır, % 5'i ciddi biçimde yetersizdir ve % 11-16'sı
hareket bakımından sınırlıdır.

Söylence: Yaşlıların çoğunun sağlığı kötüdür ve kolayca bulaşıcı
hastalığa yakalanır. Gerçek: Akut hastalıklar yaşlılar arasında nüfusun
diğer kesimlerindekinden daha azdır. Kronik hastalıklar ise yaş ilerledikçe
düzenli olarak artmaktadır. Kronik sağlık sorunlarının bu artışına
karşın, yaşlı kişilerin çoğu kendilerini günlük etkinliklerini yürütemeyecek
durumda görmemektedir.

Söylence: İnsanların yaşamları ve ilgileri ileri yaşlarda köklü biçimde
değişir. Gerçek: Yaşlı kişilerin boş zaman ilgilerinin üniversite
öğrencilerininkiyle aynı olduğu görülmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşlı kişilerin oranı gittikçe artmaktadır.
1860 yılında 37 kişiden sadece biri 65 ya da daha ileri yaştaydı.
1960'da bu oran yaklaşık altıda bir olmuştur. Bu değişimin nedenleri
olarak şunlar sayılmaktadır: Toplumun ve yöneticilerin yaşlılıkla
ve özellikle yaşlıların sağlık ve gelir sorunlarıyla daha fazla ilgilenmesi,
yaşlıların çeşitli kaynaklardan (toplumsal güvenlik, refah,
tıbbi hizmetler, dinlenme merkezleri, vb.) yararlanma isteminin artması,
yaşlı kişilerin siyasal bir güç ve toplumsal hareket olarak ortaya
çıkması.

Yaşam beklentisi (life expectancy) kavramı, bir bireyin doğumundan
itibaren ne kadar yaşayacağına ilişkin beklentiyi dile getirmektedir.
Bu beklenti gelişmiş ülkelerde uzundur, yani bu ülkelerde
insanlar ortalama olarak diğer ülkelerdekinden daha fazla yaşamaktadırlar;
dolayısıyla, yine bu ülkelerde 65 yaş ve daha üstündeki insanların
oranı diğer ülkelerdekinden daha fazladır. Örneğin, 65 ve üstündekilerin
oranı Kenya'da % 3.6, Meksikada 3.7, Arjantin'de 7.5 iken,
Hollanda'da 10.3, Macaristan'da 11.4, Danimarkada 12.1, İngiltere'de
13.1, Fransada 13.4, İsveç'te 13.7'dir (Demographic Yearbook, 1975,
Birleşmiş Milletler).

Çeşitli ülkelerdeki yaşam beklentilerinin cinsiyete göre dağılımı
Tablo 19'da, yaşlıların genel nüfus içindeki oranı Tablo 20'de
gösterilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşam beklentileri erkekler için
67, kadınlar için 75'tir (1975 verileri). Erkek ve kadınların yaşam
beklentileri arasındaki fark 1920'den beri artmaktadır. 65 ve daha yaşlı
her 100 kadına karşılık 69 erkek vardır. Doğumda her 100 kadına karşılık
105 erkek vardır, erkek ölüm oranı sürekli artmakta, 19 yaşından
itibaren kadınların sayısı erkekleri geçmektedir. Genellikle erkeklerin
daha az yaşaması daha ağır çalışmasına bağlanmaktadır, ama yeni
doğmuş ve bebek oğlanlar kızlardan daha ağır çalışıyor değillerdir.
Asıl neden belki kadınların daha kararlı bir organizmaya sahip olmasıdır.
Ayrıca çevresel etkenlerin de payı vardır (erkeklerin daha fazla sigara
içmesi gibi).

Amerika Birleşik Devletleri'nde 22 milyon kişi 65 yaşında ya da
üstündedir. Bu grubun yaklaşık yarısı 73 yaşın üstünde, bir milyon
kişi de 85 yaşında ya da üstündedir. Bütün bu toplamlar bu yüzyıl
boyunca artış göstermiştir. 1900 yılında yaşam beklentisi sadece 47
yıl idi ve nüfusun sadece % 4'ü 65 yaşını aşıyordu. 1977 verilerine göre
yaşam beklentisi yaklaşık 72.5 yıla ulaşmıştır. Bu gelişme temelde
çocuk ölümlerinin azalmasına ve halk sağlığı önlemlerinin yaygınlaşmasına
bağlanmaktadır. Aşağıdaki tablo ABD'de 100 kadına karşılık
erkek sayısının yaşlara göre dağılımım göstermektedir (Tablo 21).

Kadınların erkeklerden daha uzun yaşaması kuşkusuz yaşlı yetişkinlerin
evlilik statüsünü de etkilemektedir. Yaşlı kadınların çoğu duldur,
öte yandan çoğu yaşlı erkekler de evlidir, çünkü yaşlı bir erkeğin
evlenmesi yaşlı bir kadının evlenmesinden çok daha kolaydır.

Tablo 19

Dünyada Doğumdan İtibaren Yaşam Beklentileri

Ülke - Erkek - Kadın

İsveç - 72,1 - 77,5

Norveç - 71,3 - 77,6

Japonya - 71,2 - 76,3

Hollanda - 71,2 - 77,2

Danimarka - 70,8 - 76,3

İsviçre - 70,3 - 76,2

Kanada - 69,3 - 76,4

İtalya - 69,0 - 74,9

Doğu Almanya - 68,9 - 74,2

İngiltere - 68,9 - 75,1

Fransa - 68,6 - 76,4

Belçika - 67,8 - 74,2

Batı Almanya - 67,6 - 74,1

Avusturya - 67,6 - 74,2

Yunanistan - 67,5 - 70,7

İskoçya - 67,2 - 73,6

Polonya - 66,8 - 73,8

SSCB - 64,0 - 74,0

Meksika - 62,8 - 66,6

Çin - 59,9 - 63,3

Brezilya - 57,6 - 61,1

İran - 50,7 - 51,3

Kenya - 46,9 - 51,2

Hindistan - 41,9 - 40,6

Kaynak: Birleşmiş Milletler, 1977.

Tablo 20

Dünya Nüfusunda Yaşlıların Oranı

Tablo 21

ABD'de Kadın ve Erkek Sayısının Yaşlara Göre Dağılımı

Yaşlar - 100 kadına göre erkek sayısı

15'in altı - 104.1

15-24 - 102,2

25-44 - 97,3

45-54 - 93,6

55-64 - 89,6

65-74 - 76,8

75-85 - 61,5

85 ve üstü - 48,5

Kaynak: Birleşik Devletler Nüfus Bürosu, Current Population Reports,
1976.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
CevaplaCevapla


Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 

Yayınlama Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap gönderemezsiniz
Eklenti ekleyemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

Kodlama is Açık
Smilies are Açık
[IMG] code is Açık
HTML code is Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Uyku ve Yaşlılık BeatLes Revir 0 04-05-2010 01:05 AM
Ölüm GooD aNd EvıL Eskiler (Arşiv) 0 10-07-2007 07:40 AM
'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim M@D_VIPer Eskiler (Arşiv) 0 10-01-2006 03:30 PM
'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim M@D_VIPer Eskiler (Arşiv) 0 10-01-2006 03:24 PM
Romatizma yaşlılık hastalığı değil Karizmatix Eskiler (Arşiv) 1 03-19-2006 03:20 AM

Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 08:52 AM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.