![]() |
|
|
|
|
#1 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
İKİNCİ MURAT (1404- 1451 ) Emine Hatun'dur. Küçüklüğü Amasya'da geçmiştir. Babası onun iyi yetişmesi için gerekli özeni göstermişti. İyi ok atar, iyi ata biner, şiir söyler, savaş oyunlarını severdi. Amasya'dan Bursa'ya gelip tahta çıktığı zaman, sadece 18 yaşında idi. Hükümdarlığının ilk yılları, beylikler arasındaki mücadeleleri ve şehzadelerin çıkardığı huzursuzlukları bastırmakla geçmiştir. Bütün bu gailelerin altında, Bizans parmağı vardı. Onun için 1422'de 50 gün süreyle İstanbul'u kuşattı, fakat bir başarı elde edemeden kuşatmayı kaldırdı. Çünkü Bizans imparatoru, Murat'ın küçük kardeşi Mustafa'yı isyana teşvik etti, Karaman ve Germiyan beyleri de kendisini destekleyince, II. Murat, Mihaloğlu komutasındaki bir orduyu üzerlerine yolladı. Bursa civarında isyancılar darmadağın edildiler. Mihaloğlu, İznik'i de alarak, İsfendiyar beyliğini Osmanlı’ya bağladı. Bizans, Selanik'i vererek bir anlaşma yapmak istedi. Murat Bey kabul etmedi. «YILDIRIM BEYAZIT'IN OĞLUDUR» Batıda Eflak Beyi ile Macarlar anlaşıyordu. Bunun üzerine Murat, Bizansla, her yıl 300.000 akçe vergi vermek, Marmara, Ege ve Karadeniz kıyılarında Timuroğulları'ndan ele geçirilen toprakları Osmanlı'ya bırakmak üzere anlaşma yaptı. Venediklilerin desteğinde Osmanlıları uğraştıran Cüneyt Bey'in üstüne Hamza Bey'i gönderdi ve bu yılan hikâyesine dönen işi bitirdi. Fakat Cüneyt Bey'in ortadan kaldırılması, Venediklilerle, Osmanlılar arasında bir savaşın başlangıcı oldu. Venedikliler, "Yıldırım Beyazıt'ın oğludur" iddiası ile birini çıkarıp onu desteklediler. Ve Osmanlıları bölmeye çalıştılar. Arnavutluk, araziye tımar sisteminin uygulanması yüzünden, Venediklilerin arkalaması ile isyan etti. Selanik işgal edildi. Herat Hükümdarı Şahruh, Anadolu'ya yönelmişken, vazgeçti ve Murat Bey bu gaileyi savaşsız ortadan kaldırdı. 1430'da.Selânik yeniden alındı. 1438'de Macaristan'a girildi. Ertesi yıl, Sırbistan Krallığı'nın başkenti Semendere, Türk kuvvetlerine boyun eğdi. Doğu'daki ve Batı'daki devlet gailelerini birer, birer ortadan kaldıran Murat, Osmanlı Devleti'nin geleceğini garanti altına alacak bazı ıslahatlara el attı. Bu arada, başta Çandarlı ailesi olmak üzere, bazı ailelerin büyük servetler topladıklarını ve birkaç ailenin birleşmesi ile, hanedanın bile değiştirilebileceği tehlikesini fark etti ve ikta sistemini tesis ederek beylerin ellerinde toplanan servet gücünü zayıflatmayı düşündü. Fakat bu fikir, bütün beyleri, Murat Han'ın aleyhinde birleştirdi. Fikrini uygulamaktan vazgeçerek ortalığı yatıştırabildi. 5. SALIP ORDUSUNU DÜZENLEDİLER Almanya İmparatoru ile Macar Kralı tekrar birleşmişler ve Osmanlı'nın üstüne yürümek kararını almışlardı. Murat bu kuvvetleri, Evrenosoğlu Ishak Bey'in yönetimindeki bir ordu ile karşıladı. Öyle bir bozguna uğradılar ki, Alman imparatoru kaçarken yolda kederinden öldü. Macaristan'la da Segedin Barış Anlaşması imzalandı. (2 Temmuz 1444). II. Murat, bundan sonra tahtını 11 yaşındaki oğlu II. Mehmet'e bırakarak Manisa'ya çekildi. Fakat genç bir padişahın tecrübesizliğinden yararlanmak isteyen Almanlar, Macarlar ve diğer devletler, 5. Salip Ordusu'nu düzenlediler. Bu orduyu genç padişah yönetemezdi. Murat'ın tekrar yerine dönmesi istendi. Murat önceleri direndi, fakat oğlu, ordunun başına geçmesinde direnince kabul etti ve düşman ordusunu Varna'da yok etti. Tekrar, Bursa'da istirahat etmeye çekilmişse de, saray ileri gelenlerinin ısrarı ve Yeniçerilerin . ayaklanması sebebi ile tekrar Edirne’ye döndü ve oğlu II. Mehmet'le birlikte Arnavutluk seferine çıktı. Avrupalılar, Papa'nın da teşviki ile yeni bir Haçlı ordusu düzenlediler. Murat, yanına oğlunu alarak bu Haçlı ordusunu, Kosova sahrasında karşıladı. Tarihe İkinci Kosova Savaşı adıyla geçen bu meydan savaşında Salip Ordusu bir kere daha yenildi ve kılıçtan geçirildi (1448). Kosoya Savaşı’ndan sonra Turhan Bey emrinde Eflak'a giren Türk akıncıları, birçok kasabaları yağmaladı ve birçok şehirleri Osmanlı sınırına kattı. II. Murat 1451 yılında pek genç yaşta iken öldü. İYİ EĞİTİM GÖRMÜŞTÜ İkinci Murat, Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını 880.000 kilometrekareye çıkarmış, imar ve sanat hareketlerini beslemiştir. Kendisi de iyi bir şair idi. Türkçe ile yazıyor, Arap, Fars kelimelerini kullanmıyordu: "Varalım bir iki gün zikredelim Mevlayı. Bize ısmarladılar mı şu yalan dünyayı." Mercimek Ahmet'e Farsça'dan yaptığı tercümeleri açık seçik Türkçe ile yapmasını buyurmuş ve çevirilerini izlemiştir. Edirne'de ve Bursa'da birçok imar hamleleri yapmıştır. Sadeliğin hâkim olmasına çalıştı. Vasiyetnamesinde oğluna şunları söylüyordu: "Öldüğüm zaman beni Bursa'ya, oğlum Alaeddin'in yanına gömünüz. Mezarımın üstüne büyük hükümdarlar için yapılan bir türbe yaptırmayınız. Vücudumu doğrudan doğruya toprağa gömünüz ki, Cenab-ı Hakk’ın rahmetine işaret eden yağmur, üstüme yağsın. Mezarımın etrafına dört duvar ve çevresine, hafızların oturmaları için yerler yaptırınız. Etrafıma çocuklarımdan, akrabalarımdan kimseyi gömmeyiniz. Bursa'da ölmezsem, cenazemi bu şehre getiriniz. Bu iş perşembe günü olsun ki, defin cuma günü yapılsın..." Vasiyeti yerine getirilmiştir. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN ( 1495-1566) 27 Nisan 1495 günü, babası Yavuz Selim'in valilik ettiği Trabzon'da doğdu. Annesi, Kırım Hanı'nın kızı Ayşe Hafza Hatun’dur. Beşiktaşlı Şeyh Yahya Efendi'nin büyük annesinden süt emmiştir. Çok iyi hocalardan ders gördü. Çağın bütün bilgilerini öğrenerek yetişti. Kültür, sanat, askerlik derslerini bir arada aldı. Sanat olarak kuyumculuğu öğrenmesi istenmiş, fakat genç Süleyman bu sanata önceleri pek yatkınlık göstermemişse de, sonradan bu sanaatı de mükemmelen başarmıştır. 15 yaşında iken, önce Karahisar, sonra da Kefe Sancakbeyliği'ne getirildi. Babasının savaşlarında, saltanat kaymakamlığı yapıyor, devletin bütün sorunlarını çok yakından biliyordu. Babasının tek oğludur. Bu yüzden, kardeşleriyle uğraşmak zorunda kalmamıştır ama daha sonra oğulları ile dertlenmiştir. Yetişkin bir oğlunu, devletin bekası adına öldürtmesi, hayatının en büyük dramıdır. KUŞATMA MEVSİMİ GEÇMİŞTİ Babası Yavuz Sultan Selim'in vakitsiz ölümü ile 1520'de Padişah olduğu zaman, yetişkin bir devlet adamı idi. Belgrat Kalesi, ataları tarafından çok zorlanmış, birçok defalar kuşatılmış, fakat düşürülememişti. Kanunî, yapılan savunmanın şiddetine, dehşetine rağmen, kaleyi düşürmeye muvaffak oldu. Fakat şehir yanıp yıkılmış, harap olmuştu. Kanunî, yerli Hıristiyanlardan 21.000 işçinin ücretini vererek şehrin imarını emretti. Kısa bir zamanda Belgrat, eskisinden güzel, eskisinden değerli eserlerle süslemiş olarak yenilenmişti. Kanunî'nin bu tutumu, bütün dünyada yankılar yapmış, hayranlık uyandırmıştır. Belgrat dönüşü İstanbul'a geldiği zaman, kendisini Yemen elçileri beklemekte idiler. Yemen'in anahtarlarını Kanunî'ye teslim ettiler ve bağlılıklarını bildirdiler. Rodos, dünyaca tanınmış bir Akdeniz adasıdır. İçinde uygarlıklar yaşatmış, daha sonraları da Saint Jean şövalyelerinin merkezi olmuştu. Çetin bir kuşatmadan, amansız saldırılardan sonra kale düştü ve Osmanlı sancağı kale burçlarına şerefle çekildi (1523). Alman imparatoru Şarlken , aynı zamanda İspanya Kralı sıfatıyla Avrupa'da büyük bir devlet kurmak yolunda idi. Yakın akrabası Macar Kralı'nı da yanına alarak Türkler'e kafa tutmak istiyordu. Fransa Kralı I. Fransuva, Şarlken'e esir düşünce, Kanunîye başvurarak kurtarılmasını istedi. Kanunî, bir yandan Akdeniz'deki Türk donanması ile İspanya sahillerini yaşanmaz hale getirirken, bir yandan da Macaristan üzerine yürüdü (1526). Mohaç Meydan Muharebesi'ni, iki saatte kazandı. Böylece Macaristan tarihten silindi ve Osmanlı sınırları Viyana kapılarına dayandı. ŞEHİR YANIP YIKILMIŞ HARAP OLMUŞTU Macaristan'ın bazı bölgeleri.Şarlken'in elinde idi. 1529 Mayısında Kanunî, büyük bir ordu ile bu topraklar üstüne sefer etti. Fakat Alman imparatoru, Kanunî ile karşılaşmaktan çekindiği için, istediği toprakları boşalttı, böylece savaştan kurtuldu. Bunun üzerine Kanunî, Viyana'yı kuşatarak Almanları cezalandırmak istedi. Kuşatma mevsimi geçmişti. Kış yaklaşıyordu. Kanunî kuşatmayı kaldırarak İstanbul'a döndü. Iran, doğu sınırlarında huzursuzluk çıkarıyordu. Kanunî, biri Makbul İbrahin Paşa'nın komutasında, biri kendi komutasında iki ordu ile İran üzerine yürüdü ve bu iki ordu Tebriz'de buluştular. Hemedan'ı, arkasından Bağdat'ı ele geçirdi. Bütün Irak kesin biçimde imparatorluk sınırlarına alındı. Aynı yıl Barbaros, Tunus'un Osmanlı topraklarına katıldığını müjdeliyordu. Seferler birbirini izlemiş, Korfu da Venedikliler vurulmuş, Boğdan tam anlamı ile merkeze bağlanmış, Estergon Kalesi alınıp, akıncılar merkezi haline getirilmiş, Macaristan, bir eyalet haline konmuştur. Kanunî, 7.3 milyon kilometrekare aldığı Osmanlı topraklarını 13.7 milyon kilometrekareye çıkarmıştır. Almanlara son bir ders vermek için giriştiği Zigetvar Savaşı'nda, zaferi görmeden ölmüştür. İPEK YOLU KONUSU İLE BİLİMSEL OLARAK İLGİLENMİŞTİR Kanuni, Osmanlı tarihinin en uzun hükümdarlık etmiş sultanıdır. Sadece Osmanlı topraklarını genişletmekle kalmamış, Ümit Burnu'nun keşfi ile İpek Yolu'nun önemini kaybetmesi üzerine, bu ekonomik ve stratejik konuyu ciddiyetle ele almış, imparatorluğun en haşmetli günlerinde, Fransızlara gemilerinin eskisi gibi Türk limanlarına gelmelerini sağlamak düşüncesiyle imtiyazlar tanımıştır. İpek Yolu'nun önemi, Osmanlı ekonomisi için büyüktü. Kervanların geçtiği yollarda bir sanayi kurulmuş ve bu sanayi, Batı'daki altın ve gümüşü, Doğu'ya çeker olmuştu. Böyle bir gelirden yoksunluk, Osmanlı bütçesine yeni bir yük getirmekle kalmamış ayrıca kervan yollarında ekonomik bir buhranın hüküm sürmesine yol açmıştı. Kanunî ve onun büyük veziri Sokullu Mehmet Paşa, İpek Yolu konusu ile bilimsel olarak ilgilenmişler, Don ve Volga nehirlerinin bir su yolu ile bağlanması, Süveyş Kanalı'nın açılması, Avrupa denizcilerine bazı imtiyazlar tanınarak ticaretin eski yola yeniden aktarılması teşebbüslerini birbiri peşinden düşünmüşler ve sürdürmüşlerdir. Eğer muvaffak olabilseydiler veya kendilerinden sonra gelenler bu konuyu iyi değerlendirebilseydiler, Osmanlı İmparatorluğu belki hakikaten "ebed müddet" (sonsuz) olabilecekti. |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
KARACAOĞLAN ( 1606-1679 ) Nerde akşam orada sabah, nerde Karacaoğlan orda şenlik... Halkın yüreğinden geçeni söylemiş, kendi vurgun yüreğini konuşturmuş, şu dünya denilen aynadan gelmiş geçmiş... On yedinci yüzyılın yüz akı, sanat anıtı, cennet kuşu... Karacaoğlan, sanıldığına göre, 1606'da doğdu. Üstüne pek çok hikâyeler söylenir, ağıtlar yakılır... Bunların en dokunaklısı, karısını yeğenine kaptırmasıdır. Adana'nın Feke ilçesine bağlı, Gökçeli köyünde doğmuş... Kozan dağlarından, Kara İlyas adında, Farsak soylu bir yoksulun çocuğu. Babası ölmüş, anası Gök Hoca diye bilinen bir çerçi ile evlenmiş... Karacaoğlan, babalığının yanında barınamadığından, vermiş kendini yollara. Belen köyünde Kozanoğlu'nun kapısına sığınmış... Karacaoğlan, adı gibi karaca, albenili ve sırım gibi bir yiğit. Kozanoğlu 'nün kapısında hizmet görürken, ağanın kızına vurulmaz mı?.. Biraz saz tıngırdatması varmış, çökmüş saza, başlamış yüreğini yakan derdi, ağanın kızı Elif’e söylemeye. Yanaşmaya kız verilir mi? Vermemişler! Almış başını Karacaoğlan, Maraş'a gitmiş... Orada bir kahvede bir yandan çıraklık etmiş, bir yandan saz tımbırdatmış... Saz ozanlığını iş edinmiş kendine... Çalmış, söylemiş, sonunda nasıl olmuşsa olmuş, Elif’i ile buluşup başgöz olmuşlar. KARACAOĞLAN YÜREĞİNİ ÇIRA GİBİ YAKTI , SELLER BOŞALTI Karacaoğlan’ın zenaati, gayrı ozanlık... Almış yârini, ablasının bulunduğu, Farsak köyüne göçmüş... Sevimli, girişken, ayağına tetik olduğundan, hep köylüler sevmişler... Nerede düğün olsa çağırılır, güzel sesiyle söylediği türküler dinlenirmiş... Derken, önce ablası, ardından eniştesi ölmez mi?.. Bütün varlık kalmaz mı haşarı yeğenine!.. Karacaoğlan'ın parada, pulda gözü yok ama, yeğeninin gözü Elifte... Elif, önceleri olmazlanmış, kaş çatmış, dudak büzmüş ama, oğlanın yüreği soğuyacak gibi değil!. Hiçbir şeyden haberi olmayan Karacaoğlan'ı yakın bir köyde düğüne çağırmışlar. Atlanıp gitmiş... Düğün, güzel olmasına güzel de Karacaoğlan'ın yüreği küsük... Çalmış, söylemiş ama, nafile... Sabaha karşı, herkes kan uykusuna yattığı sıra, atına binip evine gelmiş... Eve girince bir de ne görsün!... Yeğeniyle sevgili Elif’i, açık saçık divanda uyuya kalmamışlar mı?.. Al baltayı, kes ikisini de!.. Ama öyle yapmamış Karacaoğlan, sırtından şalını indirip uyuyanların üstüne örtmüş ve çıkmış, gitmiş köyden... Gidiş, o gidiş!.. Ela gözlüm, ablak sunam Dal boynumu eğdin bugün Her bakışın kan ederdi Tatlı cana kıydın bugün Yüce dağdan bakınırdın Lâle sümbül takınırdın Engellerden sakınırdın Engellere uydun bugün Fani, Karaoğlan fani Veren alır tatlı canı Sevmediğim karadonu Ta karşımda giydin bugün Bu konuya dair şiirleri çoktur. Bu şiirinde olayı daha da açık-seçik görebiliyoruz: Azgın, ağalar, zemane azgın. Şahin yuvasına dönüyor kuzgun Tarlası arı da bideri bozgun Neyleyim yiğeni, day olmayınca Söylerim söylerim, sözümden almaz Denksiz bir cahildir, hal hatır bilmez Hısım kavim, dosta hiç güven- olmaz Atadan, dededen soy olmayınca Karacaoğlan, yiğit, yiğiti över Asılmış meyveler dalını eğer Güzelim kıymeti bin altın değer Netmeli güzeli, huy olmayınca Karacaoğlan yüreğini çıra gibi yaktı, gözlerinden kanlı seller boşalttı ama, bir daha köyüne dönmedi. Kırk yıl, yaya-yapıldak kışın ovalarda, yazın yaylalarda gezindi durdu. Çaldı, söyledi, ağladı, güldü... Kendisi ile koca bir Anadolu'yu ağlatıp, güldüre ömrünü tamam etti: Hasta oldum, odalarda yatarım Ağalar, göçecek zaman da geldi Tutuştu bir uçtan, yandı yüreğim Bürüdü dağları duman da geldi Yazılarda Arap atlar yarışır Bayram olur, kanlı-kinli barışır Dediler sevdiğin ille görüşür Divane gönlüme güman da geldi Omuz verip arkasında götüren Meme verip beşiklerde yatıran Adam edip meclislere getiren Derdimin ortağı, anam da geldi Felek, meyve yüklü dalım taşladı Göz göz oldu, yaralarım işledi Hocam geldi, Yâsin'lere başladı Baktım, sağ yanıma imam da geldi Karacaoğlan der ki,bu muydu payım Çekildi bârhânem, yüklendi tayım Kazıldı mezarım, ılındı suyum Çırpına çırpına sunam da geldi ANADOLU HALKI, KARACAOĞLAN'A BAĞLANMIŞTI Karacaoğlan’ın şiirleri, yüzyıllar boyu, halk ağzında, dilinde yaşayarak, aktarıla aktarıla 19. yüzyıla kadar gelmiş ve ancak bu yüzyılda yazıya dökülmüştür. Anadolu halkı, Karacaoğlan'ı o kadar benimsemiştir ki kim güzel bir türkü yazsa, hemen Karacaoğlan'a bağlanır. Bu yüzden birçok yabancı şiir, Karacaoğlan'ın şiirleri arasına karışmıştır. Hayatı gibi, ölümü de efsanelere karışmıştır. Bir söylenene göre, Tarsus civarındaki "Eshab-ı Kehf" mağarasına bir girmiş, bir daha çıkmamıştır. İşte ölümü diye bilinen tarih, bu söylentiye göre hesaplanmış ve 1679 bulunmuş. Bir başka ve daha gerçeğe yakın söylentilere göre Mut'un kuzeyindeki Karacaoğlan tepesinde yatıyor. İster Eshab-ı Kehf mağaralarının sır vermez karanlığında uyusun, ister Mut'un bir tepesinde kemikleri toprağa karışsın, şiirleri bütün tazeliği ile kitaplarda değil, dudaklarda yaşıyor... |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
KATİP ÇELEBİ ( 1609-1658 ) 14 yaşından 24 yaşına kadar geçen 10 yılı, savaşlar, seferler, kuşatmalar içinde geçmiş, çok sevdiği bilim ve tarih ile uğraşmaya pek vakit bulamamıştır. Sadece, sefer dönüşlerinde İstanbul'da kaldığı sıralar, Kadızade Mehmet Efendi gibi İstanbul'un tanınmış vaizlerinden dersler almıştır. Önceleri hayran olduğu bu Kadızade Mehmet Efendi'yi daha sonraları ilimde hafif bulacak kadar ilerleyecektir. KENDİSİNİ İLME VE BİLGİYE VERMEYE KARAR VERDİ Bağdat seferine (1625 - 26) katılan Kâtip Çelebi, kıtlık yüzünden yenilen ordu ile birlikte büyük sıkıntılar çekmiş ve bu sıkıntılar içinde çok sevdiği babasını kaybetmiştir. Kısa bir süre sonra, amcasını da kaybeden Kâtip Çelebi, Diyarbakır'a gelmiş ve babasının yakın arkadaşlarından birinin yardımı ile kendisini Süvari Mukabelesi'ne tayin ettirmiştir. 1627 - 28 Erzurum kuşatmasında bulunmuş, sonuçsuz kuşatmadan sıkılan Kâtip Çelebi bir ara İstanbul'a gelerek, yine Kadızade'nin derslerine devam etmek fırsatını bulmuştur. Ertesi yıl Hüsrev Paşa'nın komutasında bir ordu ile Gülanber, Hasanâbât, Hemedan, Bistûn gibi şehirlere uğramış ve daha sonra kaleme aldığı Cihannüma'sına izlenimlerini yazmıştır. İstanbul'a dönüp, Kadızade'nin derslerine bir süre daha devam ettikten sonra, bu se- fer Tabanıyassı Mehmet Paşa'nın komutasındaki bir ordu ile Haleb'e geldiği sırada, komutandan izin alarak Hicaz'a gitmiş ve dönüşte orduya Diyarbakır'da katılmıştır. 1635'de, Dördüncü Murad'la birlikte Revan seferine katıldı. Bu sefere ait notlarını, "Fezleke"sinde kullandı. 10 yıl süren bu çeşitli savaş ve sefer hengâmesinden sonra Kâtip Çelebi, kendisini ilme, bilgiye vermeye karar verdi, İstanbul'a yerleşti. 1638'de evlendi. Birkaç kere, önemlice sayılacak ölçüde mirasa konduğu halde, eline geçen bütün parayı kitaba döktü ve sade bir hayat sürerek bilimle uğraştı.. ÖĞRENCİLERİ VARDI VE BUNLARI YETİŞTİRMEK İCİN ÖZEN GÖSTERİYORDU 5 yıl (1639-1644) İstanbul'da zamanın en ünlü hocalarından ders gördü. 5 yılın sonunda artık kendisi de ders verir olmuştu. Öğrencileri vardı ve bunları yetiştirmek için özen gösteriyordu. Girit seferi sıralarında haritaların nasıl çizildiği üzerinde araştırmalar yaptı. Fakat sağlığı bozulmuştu (1646).Tedavi çarelerini aramak için, tıb kitapları okumaya başladı. Ruhsal yollarla şifaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyordu. Bu yüzden, "Esma" ve "Havas" kitaplarını inceledi. "İnsanlardan uzaklaşarak Allah'a yaklaşıp, temiz bir gönülle edilen duaların ve yazılan yazıların şifalı etkisinden emin" olduğunu söylüyordu. Kâtip Çelebi'nin bu düşüncesi, 1910'larda Alex Carel tarafından ele alınmış ve duaların şifaya açılan yollardan biri olduğu, bilimsel deneylerle ortaya konmuştur. Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, Kâtip Çelebi'nin yakın dostlarından biri idi. Nitekim, Çelebi'nin "Mizanü'l-hak"adlı eserinin faydalı bir eser olduğunu belirleyen bir fetva vermesi, o zamana kadar maddî sıkıntı geçiren Çelebi'yi feraha çıkarmış, daha sonraki yıllarını, bu kitabın geliriyle geçirmiştir. Birçok eserinin kaleme alınması bu yıllara rastlar. Şeyh Muhammed İhlâsi ile birlikte bazı eserleri Latince'den Türkçe'ye çevirmesi çalışmalarını da bu yıllarda sürdürmüştür. 1658'de, hayatının en verimli dönemini yaşamakta iken, 49 yaşında öldü. Büyük tarihçi, büyük bilim adamı, büyük din âlimi idi. Ölümünden iki yıl sonra, eserlerinin bütün müsveddelerini vârislerinden satın alan Muhammed İzzeti: Kâtip Çelebi gayretli, becerikli, iradeli, iyi huylu, az konuşan, bildiğini iyi bilen bir kişi idi. Vakur tabiatlı, hicivden hoşlanmadığı gibi, bâtıl itikatlara da açıkça ve dolaylı olarak daima hücum ederdi. En çok ilgilendiği konu tarihti. Kâtip Çelebi, tarihten başka konulara da itibar etmiş, merak etmiş, coğrafya kitaplarını okudukça, Batılıların ve eski Yunan'ın bu konuda çok ilerlediklerini, Doğu yazarlarının çok geride kaldıklarını görmüş ve her iki tarafça yazılan eserlerin yanlışları olduğunu fark etmiştir. Bu noksanı karşılamak için "Çihannüma" adlı eserini yazdı." diyor. Toplumun ayakta kalmasının, bilgi üretmeye bağlı olduğunu söylüyor ve bilim adamlarını, bir toplumun yüreği gibi görüyordu. Bilim açısından Doğu ve Batı ayrımı yapmadan, bütün bilgileri tarafsız olarak incelemiş, doğruyu, yanlışı, göstermeye çalışmıştır. "Keşfüzzünûn"adlı eseri, bir bibliyografik ansiklopedidir. Yazar bu eserinde, ilimlerin tasnifini yapmakta, 1500 kadar kitabı, adı ve muhtevası ile tanıtmaktadır. "Tuhfetü'l-Kibar" denizcilik tarihi açısından çok değerlidir. "Çihannüma"da ileriye sürdüğü coğrafya görüşleri ile bilimde bir çağ açtığı söylenebilir. |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
KÖPRÜLÜ FAZIL AHMET PAŞA ( 1635-1676 ) 1635 yılında Vezirköprü'de doğdu. Babası, Köprülü Mehmet Paşa'dır. 7 yaşına bastığı yıl babası oğlunu İstanbul'a getirdi. Baba, okul-medrese görmemişti ama, oğlunun okumasını, iyi yetişmesini istiyordu. Oğlunu medreseye yollamakla kalmadı, zamanın ünlü hocalarından ders aldırdı. Hocalar arasında, zamanın ünlü bilginlerinden Osman Efendi ile, tarihçi Karaçelebizade Abdülaziz Efendi vardır. 16 yaşında iken müderris olmuştu. Dersler vermeye başladı, ve dersleri ilgi ile takip ediliyordu. Babasının sadrazamlığı sırasında Fazıl Ahmet Paşa, müderrislikte en büyük mertebeye ulaştı. Fakat babası onun, devlet işlerine girmesini istiyordu. Padişahın iznini alarak oğlunu, Erzurum Valiliği'ne tayin etti. Bir yıl sonra, Şam Valiliği'ne getirilen Fazıl Ahmet Paşa, her iki görevde de başarı gösterdi. Vilayetinin yalnız asayiş işlerini değil, imar işlerini de yoluna koydu ve hemen herkesin gözüne girdi. DEVLET İŞLERİNDE BAĞIŞLAMASIZDI Halep Beylerbeyliğine tayin edildiği sırada, babası, yorgun ve hasta idi. Padişahtan, kendisinin yerine oğlunu sadrazam yapmasını rica etti ve kabul olundu. Bunun üzerine Köprülü Mehmet Paşa, padişahla birlikte Edirne'ye giderken, oğlu Fazıl Ahmet Paşa'yı Sadaret Kaymakamlığına getrdi. Babasının ölümünün ertesi günü sadrazam oldu. 26 yaşında idi. Padişah Dördüncü Mehmet, devlet işlerinden çok, ava çıkmaktan hoşlanıyor, bu yüzden zamanının büyük kısmını Edirne'de geçiriyordu. Fazıl Ahmet. Paşa, daha serbest hareket edebilmek için, padişahı bu zevkinden yoksun etmedi, belki biraz da teşvik ederek devlet işlerinde serbest hareket etmek imkânını buldu. Babasının kurduğu otoriter yönetimi, sürdürdü. Devlet işlerinde bağışlamasız davranıyor, özel hayatında son derece alçakgönüllü, hatır sayar bir tutum gösteriyordu. İmparatorluğun asayişi babası zamanında kurulmuş, huzur sağlanmış olduğundan, Fazıl Ahmet Paşa'nın, babası zamanında başlanmış Erdel meselesinin halli ve Girit adası fethinin tamamlanması işleri vardı. UYVAR KALESİ KOMUTANINA GÖNDERDİĞİ MEKTUP ÜNLÜDÜR Orduyu kuvvetlendirdi. Avusturya'ya savaş açtı. (1663) Edirne'den hareket eden ordu, üç ayda Budin'e gelmişti. Budin'de , bütün vezirleri, beylerbeylerini, serhat beylerini bir savaş divanında topladı ve fikirlerini dinledi. Harp divanının aldığı karar, Avusturya'ya, bütün Avrupa'nın sesini duyacağı bir tokat atmak, bunun için de müstahkem kalesi olan Uyvar'ı ele geçirmekti. Ağustos 1663'de Uyvar kapılarına gelindi. Burada Fazıl Ahmet Paşa'nın Uyvar kalesi komutanına gönderdiği mektup ünlüdür. Serdarı Ekrem mektubunda: Eğer Macarlar kaleyi teslim ederlerse, kimsenin burnunun kanamayacağını, mal ve canlarına ilişilmeyeceğini, direnecek olunursa, bütün kale halkının kılıçtan geçirileceğini haber veriyor ve padişahın, Macar kulları için duyduğu şefkati anlatırken, "Macarlar, padişahımın kendilerine nasıl şefkatle bağlı olduğunu bilseler, uğruna çocuklarını kurban ederlerdi" diyordu. Kale komutanı teslim olmayı reddetti, savaş başladı. Avusturyalılar ve öteki Avrupa ülkeleri, kaleye sürekli yardım gönderiyorlardı. Uyvar'da bütün Hıristiyan âleminin savaş verdiği propogandası ile kalenin dayanması sağlanıyordu. Fakat, Türk ordusu öylesine bir yiğitlikle saldırılarını sürdürdü ki, çok kanlı savaşlardan sonra 24. Eylül. 1663'de teslim oldu. Avusturya imparatoru Leopold, Papa'ya, Fransa kralına başvurdu. Tehlikenin büyük olduğunu, Türklerin bütün Avrupa'yı ele geçireceklerini söyleyerek gözlerini korkuttu. Papa, Alman ve İspanyolları da bu savaşa sokarak bir yeni ehlisalip ordusu kuruldu ve Feldmareşal Mentekukuli'nin komutasında bu Salip ordusu Sen Gotar'da Türk ordusu ile karşılaştı. (II Ağustos 1664) Osmanlı deyimi ile, mübaleğa cenk olundu. Düşman ordusunun en ünlü komutanları savaş meydanında öldüler. Salip, bir kere daha Hilâl'e boyun eğdi. Düşman Vasvar barış antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. GİRİT’E SERDAR OLDU Padişah, muzaffer serdarını Edirne'de karşıladı. Osmanlı ülkesi zafer şenlikleri yaptı. Şimdi sıra, yirmi yıldır süren Girit adası fethinin tamamlanmasına gelmişti. Padişah Dördüncü Mehmet, başta sadrazam Fazıl Ahmet Paşa olmak üzere, devlet ileri gelenlerini huzuruna çağırdı ve yirmi yıldır süren Girit savaşlarını hatırlatarak, hemen bütün adanın Türklerin elinde olduğunu ve sadece Kandiye kalesinin dayandığını ve denizden yardım aldığı için bir türlü düşürülemediğini sayıp döktükten sonra, "Kandiye'nin bir an önce fethi, muradı şerifim olmuştur." dedi ve Fazıl Ahmet Paşa'yı, Girit'e serdar yaptı. (1666) Fazıl Ahmet Paşa, Girit'teki kuvvetlerini perkittikten ve silah, cephane ile donattıktan sonra, 3 Kasım 1666 tarihinde Hznya limanına çıktı. Savaş üç yıl sürdü. Sonunda Kandiye düştü. Fetih tamamlanmıştı. Fazıl Ahmet Paşa, devletine büyük hizmetler yaptıktan sonra, çok genç yaşta daha 41 yaşında iken öldü. Babasının yaptırdığı türbede gömülüdür. |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
KÖPRÜLÜ MEHMET PAŞA ( 1575-1661 ) Köprülü Mehmet Paşa'nın sadrazamlık görevini yüklendiği padişah Dördüncü Mehmet dönemi, bir imparatorluğun çökmesi için gerekli bütün şartların bir araya geldiği dönemlerden biridir. Sarayda kadınlar saltanatı almış yürümüş, Kösem Sultan, Turhan Sultan gibi, padişah anaları, devleti yönetir yere gelmişlerdi. Saray, Bizans'a rahmet okutan entrikalar içinde çalkalanıyordu. Bütün devlet mevkileri, para ile satın alınır hale gelmişti. Bir valilik, bir kadılık hatta bir vezirlik, bir altın fazla verenin üstünde kalıyordu. Anadolu, isyanlarla kaynıyor, düşman donanmaları, Çanakkale Boğazı'nı kapamışlar, dışarıya kuş uçurtmuyordu. Hazine tamtakırdı. Yedi yılda 15 sadrazam değişmiş, hiçbiri de en küçük bir hizmet görememişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu sallanıyordu... İşte tam bu sırada, geçmişinde büyük başarılar olmayan, üstelik yaşlı ve okuryazarlığı hafif bir Osmanlı, Köprülü Mehmet Paşa sadrazam oluyor, beş yıl gibi çok kısa bir zaman parçasında imparatorluğu derleyip topluyor, isyanları bastırıyor, maliyeyi düzeltiyor, düşman donanmasını kovup Çanakkale Boğazı'nı açıyor, baş kaldıran Erdel Beyi'nin haddini bildiriyordu. Bütün bu işleri başaran Köprülü Mehmet Paşa, elbette iyi bir sadrazamdı. Fakat imparatorluğun fikir temelleri sağlam olmasaydı, daha ehliyetli bir sadrazam bile olsa, yıkıntının altında ezilir giderdi. Köprülü Mehmet Paşa, 1575'de Berat'ın Ruznik kasabasında dünyaya geldi. Gençliğinde İstanbul'a gelip saray hizmetine girdi. Sarayda bulduğu hizmet aşçı yamaklığı idi. Bu sırada Hassa Odalı Hüsrev Ağa'ya yamandı. Onunla beraber mevkiini yükseltiyor ve devletin önemli görevlerine atanıyordu. Boşnak Hüsrev Paşa 1628'de sadrazam olunca, Mehmet'in de bahtı parlamaya başladı. Hazinedar olmuştu. Daha sonra intisap ağalığından, voyvodalıklarda, silahdar bölüğü ağalığında, Çorum Sancak Beyliği'nde bulundu. Sultan Zade Mehmet Paşa sadrazam olunca da Beylerbeylik payesi ile Trabzon valiliğine atandı. Köprülü Mehmet Paşa'nın 30 yıl süren bu hizmet süresinde birçok defalar azledildi, gözden düştü, tekrar itibara kavuşup devlet hizmetine döndü. ÇEŞİTLİ ENTRİKALAR YAPIYOR, ÇEVRESİNİ UYUTUYORDU 1656 yılında Osmanlı İmparatorluğu, yukarıda tablosu çizilen amansız günlerini yaşıyordu. Köprülü Mehmet Paşa İstanbul'a geldi. Sarayda dostları vardı. Bu arada Valide Sultan'ın kethüdalığını yapan Kasım Ağa, hemşehrisi idi. Onu buldu, danıştı, görüştü. Bütün bu karman çorman işlerin içinden çıkabileceğine inanıyor, kendisine güveniyordu. Kasım Ağa Turhan Sultan'a, devleti içine düştüğü dar yerden çıkaracak tek sadrazamın ancak Köprülü Mehmet Paşa olduğunu söyledi. Bu sırada sadrazam, Boynueğri Mehmet Paşa idi. Mehmet Paşa, başarısız, âciz bir sadrazamdı ama, bir takım entrikalara aklı yatıyor, çevresini uyutmasını biliyor, kesesini dolduruyordu. Köprülü Mehmet Paşa'nın adı sarayda konuşulmaya başlayınca, sadrazam hemen kendisine Trablusşam valiliğini vererek İstanbul'dan uzaklaştırmanın çaresini aradı. Fakat Köprülü, ayağını sürüdü, işi hafiften aldı ve saraydaki girişimlerinden bir sonuç beklemeyi tercih etti. Boynu eğri Mehmet Paşa, kendisine görev verildiği halde ayağını sürüyen Köprülü'den iyice huylandı ve "Fesat ile meşguldür, vücudı muzırdır" diye ortadan kaldırmayı bile düşündüğü günlerde Valide Sultan, Köprülü Mehmet Paşa'yı saraya davet etti. Konuştu. Köprülü bütün güçlükleri ortadan kaldıracağını kesir olarak vaad ediyor, ancak bazı şartlar iler sürüyordu. Şartları, padişah isteklerini kabul edecek, kendi seçtiği insanlarla çalışacak, müstakil olacak ve kendisi hakkında söyleneceklere kulak asılmayacaktı. Dördüncü Mehmet Köprülü'nün şartlarını kabul etti: "Göreyim seni, nice edersin diyerek mührünü kendisine teslim etti. MALİYEYİ PRATİK YOLDAN DÜZENLEDİ Köprülü Mehmet Paşa'nın sadrazam olduğu işitilince, bir sürü lâf ortalığı kapladı. Kimi cahil olduğunu, kimi adının bile duyulmadığını, kimi ihtiyar ve beceriksiz olduğu söylüyor, “ Vah devletin bu haline" diye dizler dövülüyordu. Köprülü, bütün gürültüleri, kanlı bir adaletle bastırdı. Anadolu'da türemiş eşkiyayı, yüz bulmuş derebeylerini, başkaldırmış azınlıkları yumruğu altında ezdi. Maliyeyi, pratik yollardan hareket ederek düzenledi ve güçlendirdi. Çanakkale Bogazı'nı tıkayan Haçlı donanmasını perişan ederek püskürttü ve boğazları açtı. Yeniçeri ocağını bir güzel temizledi. Bazı uygunsuzların kafalarını keserek yeniçerileri düzene soktu ve Erdel üzerine bir ordu ile yürüdü. Erdel, bu yaman Başvezir karşısında amana gelmişti. Bir anlaşma imzalayarak İstanbul'a döndü. Bütün bu başarılardan sonra, onun vaktiyle aleyhinde bulunanlar bile, şimdi onu över olmuşlardı. Fakat ihtiyar vezir de yorgun düşmüştü. Hastalandı. Kendisinden sonra kimin sadrazam olmasının uygun olacağını soran Padişah'a, oğlu Mustafa Fazıl Paşa'yı tavsiye etti. 1661 yılında Edirne'de öldü. İstanbul Çemberlitaş'taki türbesine gömüldü. Büyük hizmetler etmiş bir Osmanlı sadrazamıdır... |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
KUBİLAY HAN ( 1214-1294) Kubilay Han, Büyük Moğol imparatoru ve imparatorluğun, Çin kolunun kurucusudur. İyi bir eğitim ve öğrenim görmüştü. Çince. Moğolca, Türkçe, Tibetçe biliyor ve bu dilleri edebiyatlariyle tanıyordu. Daha çok genç yaşta iken edebiyata, sanata, fene ve her türlü marifete gerçek bir ilgi gösteriyor, durmadan öğreniyordu. Buda dinine girmişti. Fakat hiçbir zaman, din tutuculuğu yapmamış, her dinden insanlara, ülkesinde ve yönetiminde yer vermiştir. Müslümanlara olduğu kadar Hıristiyanlara da hoşgörü göstermiştir. Bazı Müslüman ve Türkleri, genel valiliklerde ve hatta başbakanlıkta kullandı. Onun önem verdiği, insanın inancı değil, insanlığı ve yeteneği idi. YENDİĞİ KARDEŞİNE BÜYÜK BİR ŞEFKAT VE MUHABBET GÖSTERDİ Ağabeyi Mengü Kağan ölünce onun yerine geçti (1259). Küçük kardeşi Arık- Boğa da taht üstünde iddialı idi. İkna etmeye çalıştı, muvaffak olamayınca, yenerek bertaraf etti. Fakat yendiği kardeşine öylesine bir şefkat ve muhabbet gösterdi ki, bütün komutanlar ve Moğol ileri gelenleri, Kubilay'ı takdir ettiler ve onu kendilerine Yüce Kağan bildiler. Kubilay, Çin'e yöneldi. Önce Moğolistan'ın başşehri olan Karakurum'u bırakıp Hanbalık'a (Pekin) yerleşti. Pekin, eski bir uygarlık merkezi idi. Büyük bir imparatorluğun da merkezi, uygar bir şehir olmalıydı. Emrindeki kuvvetleri, Çin'in çeşitli bölgelerine saldırttı. Uzun, amansız mücadele yılları yaşadı. Çin, büyük bir ülke idi ve her adım başında tuzaklarla dolu idi. Kubilay Kağan yılmadı, usanmadı ve 1276 yılında, bütün Çin'in istilâsını tamamladı. Artık, Çin Denizi'nden Saltık Denizi'ne kadar uzanan kocaman bir imparatorluğun başında bulunuyordu. Kubilay Han, bu seter gözlerini Japonya'ya dikti. Bu adaların üstünde yaşayan insanlar, imparatorluğa dahil olmadıkça, imparatorluk için —küçük de olsa— tehlike idiler. Japonya'yı ele geçirmek için gemiler gerekti. Yüzlerce gemi yaptırdı. Onbinlerce asker bu gemilere bindiler ve denize açıldılar. Fakat deniz, Kubilay Han'dan yana değildi. Dağ gibi köpürerek havaya kalkan, ejderha misali dalgalar, Kubilay'ın gemilerini de, askerlerini de yuttu (1274). Kubilay Han'ın donanması ve askerleri dalgalara yenilmişlerdi ama, Kubilay yenilmemiş, fikrinden vazgeçmemişti. Yeniden gemiler yaptırdı, yeniden askerler gemilere binip açıldılar. Ama fırtına da yeniden patladı. Yeniden bütün gemiler denizin dibini buldular. Bu sefer Kubilay Han ürktü. Üçüncü bir sefere izin vermedi ve böylece Japonya, Moğol istilâsından kurtulmuş oldu. Fakat bu istilâ teşebbüsünden Japonlar da ürkmüşlerdi. Kubilay'ı tanıyarak onun buyruğuna kendi istekleriyle girdiler. DÜNYA'NIN İLK POSTA TEŞKİLATINI KURDU Kubilay, Pekin saraylarına yerleşmiş bir cihangirdi ama, dünyanın dört ucunda olup biteni gözlüyordu. Pekin'de yüzlerce okul açtı. Herkesi okumaya teşvik etti. Hastaneler kurdu, kitaplıklar inşa ettirdi, yeni yollar açtı. Pekin'i bir ucundan öbür ucuna kesen büyük yollar, Kubilay zamanında yapılmıştır. Dünyanın ilk posta teşkilâtını Pekin'de kuran, Kubilay'dır. Mübadele vasıtası olarak bilinen altının yerine kâğıt para, ilk kez Pekin'de basıldı ve piyasaya sürüldü. Altının yerine kâğıdın geçer olması, Kubilay gibi devlet adamının varlığını gerektirir. Nasıl, bir Çin buluşu olan barut, Kubilay Han'ın elinde top haline getirilmiş ve ilk kez Çinlilere karşı kullanılmışsa, kâğıdın yapımını da Kubilay Çinlilerden öğrenmiş, fakat ondan para yapmayı kendisi düşünmüştür. Kubilay döneminde Pekin, bütün tarihinde görülmemiş bir zenginlik ve ihtişam içinde yüzüyordu. İtalyan gezgini Marco Polo'nun Çin'e gelmesi bu sıralara rastlar. Kubilay Han'ın huzuruna kabul edilmiş, konuk edilmiş ve bütün ülkeyi gezmesine yardım edilmiştir . Marco Polo, sonradan yazıp yayınladığı kitabında bu gördüklerini, büyük bir tutku ve heyecanla yazıya dökmüştür. PRATİK ZEKÂLI BÜYÜK BİR İMPARATORDU Kubilay Han, güçlü, yiğit, fikir ve sanat hâmisi, fen ve teknikte elde edilen son bilgileri pratik bir biçimde kullanmasını bilen büyük bir imparator olarak tarihe geçmiştir. Birçok ülkede Kubilay için yazılmış biyografilere, romanlara, hikâyelere, şiirlere rastlanır. Ancak Çin, öyle bir ülke idi ki, önce dışardan gelenlere boyun eğer, fakat bir süre geçtikten sonra kendisine benzetirdi. Nitekim çok geçmeden Kubilay'ın komutanları, genel valileri de Moğol törelerini,, Moğol geleneklerini çabukça unutmuşlar ve hayatlarını Çinliler gibi yaşamaya, onlar gibi giyinmeye, onlar gibi zevk ve safa sürmeye başlamışlardı. Kubilay Han 1294'de öldüğü zaman, dünyanın en büyük imparatorluğunu arkasında bıraktı. Yüzölçümü 24 milyon kilometrekare, nüfusu 300 milyon... Çin, hâlâ eski sınırları içinde duruyor. Fakat Moğolistan, yakın zamana kadar Çin'in bir vilâyeti idi. Uygarlıklar, kolay kolay ölmezler... |
|
|
|
|
|
#8 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
MEHMET AKİF ERSOY ( 1873- 1936 ) Şiirde, Türk edebiyatına yeni bir fasıl açan şair... Büyük vatansever, ince bir fikir adamı, faziletli vatandaş... İnançlarına hayatını, hayatına inançlarını koymuş örnek sanatçı... Aruz veznini mahalle kahvesi konuşmalarına kadar her yerde başarı ile kullanan nazım ustası Mehmet Akif Ersoy, 1873'de İstanbul'da doğdu. Babası, Fatih dersiamlarından "İpekli Hoca" diye bilinen, Tahir Efendi'dir. Aile içinde etraflı bir din eğitimi görmüştür. Babasından ve başka hocalardan din dersleri, Arapça, Farsça dil dersleri aldi. Ayrıca Fransızca öğrendi. Fatih Rüştiyesi ve İstanbul İdadisi'nde okudu. Daha sonra, Halkalı Baytar Mektebi'ne girip burasını da bitirdi. İlk memuriyeti Orman ve Ziraat Nezareti'ndedir. İLK ŞİİRİNİ İSTANBUL IDADİSİ'NDE OKURKEN YAZDI İstanbul İdadisi'nde okurken, ilk şiirlerini yazdı. Bu okulda hocası, ünlü şair Muallim Naci'dir. Bu büyük nazım ustasından Mehmet Akif çok yararlanmış ve derslerinden aldığı bilgilerle şiirde kendisini aramıştır. Muallim Naci, bu yetenekli öğrencisi ile ayrıca ve şahsen ilgilenmiştir. "Bu çocukta gördüğüm cevheri, kimsede görmedim" diyordu. Baytarlık görevi ile Osmanlı İmparatorluğu'nun birçok bölgelerini gezdi. Anadolu'da, Rumeli'de, Suriye'de bulundu. 1908 devriminden sonra baytarlık mesleğini bıraktı. Bundan sonraki hayatı, İslâmiyet'in gelişmesi ve çağdaşlaşması için çalışmak, şiir yolu ile Osmanlı aydınını etkilemek, çatırdayan ülkenin çöküşünü engellemek için her vasıtaya başvurmakla geçti. İstanbul Üniversitesi'nde ve Halkalı Ziraat Okulu'nda edebiyat dersleri verdi. Günün tanınmış dergilerinden "Sırat-ı Müstakim" ve "Sebilü’r-Reşad'da manzumeler, şiirler, yazılar yazdı. Mehmet Akif, Osmanlı İmparatorluğunun İslâmiyet temelleri üzerinde yükselerek kurtulacağına ve yaşayışını sürdüreceğine inanıyordu. Ancak İslâmiyet'in de çağdaşlaşması, bilimle güçlenmesi gerekirdi. Bu inanç yolunda fikirlerini yaymak için, yazılar yazdı, camilerde vaazlar verdi, sohbetler yaptı. Birinci Dünya Savaşı içinde Almanya'ya gitti. Batı uygarlığını ve yarattığı hayat biçimini gözleri ile gördü. Dönüşte, "Berlin Hatıraları" adı altında uzun bir manzume ile izlenimlerini anlattı. Gezi edebiyatımızda büyük yeri olan bu manzumesinde Mehmet Akif, Batı uygarlığı ile İslâm dininin kolayca bağdaştırılabileceğini savunuyor ve uygarlığın, İslâm ahlâkı ve gelenekleri üzerinde daha kolay ürün verebileceğini anlatıyordu. Savaş içindeki Osmanlı Devleti'nin, Arabistan'da başlayan milliyet cereyanları ve bağımsızlık istekleri karşısında bazı sıkıntıları vardı. O günün istihbarat örgütü olan ‘Teşkilat-ı Mahsusa’nın başında bulunan Kuşçu Eşref, Necid Emiri İbnürreşid'in yola getirilmesi için, Mehmet Akif'in Necid'e gitmesini teklif etti. Birlikte yola çıktılar. ÇANAKKALE ZAFERI'NDEN SONRA «ÇANAKKALE DESTANI»NI KALEME ALDI Necid’e giderken, evinin geçimi için bir miktar altın vermek isteyen Kuşçubaşı Eşref'e, Akif'in verdiği cevap onun ne çeşit bir vatansever olduğunu ortaya koyar; "Bırakınız altınları Eşref Bey” demişti, “biz hizmetimizi altınla kirletmeyelim." Necid çöllerinin amansız güneşi altında bin zahmetle yapılan seyahat sırasında, Çanakkale savaşlarının zaferi haberi, kendilerine ulaştı. Mehmet Akif, Çanakkale Zaferi'nden öylesine bir heyecan duydu, öylesine bir şükran duygusu ile doldu ki, çadırının önündeki kumda secdeye vardı ve ellerini Allah'ına açarak gözyaşları içinde dua etti. Kuşçubaşı Eşref, sabahleyin Mehmet Akif'i uyandırmak için çadırına girdiği zaman, titrek bir mumun ışığında şairin hâlâ birşeyler yazmakta olduğunu gördü ve sabaha kadar gözünü kırpmadığını öğrendi. Necid Çölü'nün bir uzun gecesinde, "Çanakkale Destanı" yazılmıştı. "Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın! Gömelim, gel seni tarihe desem, sığmazsın!" Bu gezisi sırasında Hz. Peygamber'in türbesini de ziyaret etmek fırsatını bulan şair, "Necid Çöllerinden Medine'ye" adlı uzun şiirle izlenimlerini manzum olarak dile getirmiştir. İSTİKLAL MARŞIMIZI YAZDI Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmamız ve Mondros Mütarekesi'nin imzalanması, Mehmet Akif'i can evinden vurdu. "Üç bin yıldır hür yaşamış ve medeniyet öncüsü olmuş bir millet kefenlenemez! Buna kimsenin gücü yetmeyecektir" diyor, bütün gücü ile savaşını sürdürüyordu. Anadolu'ya geçti. Birinci Büyük Millet Meclisi'ne Burdur Milletvekili olarak katıldı. Meclis Başkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ve milletvekili arkadaşlarının ricası üzerine "istiklâl Marşı"mızı yazdı: "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak. O benimdir, o benim milletimindir ancak..." 1 mart 1921 tarihli Büyük Millet Meclisi celsesinde Akif'in yazdığı marş, Hamdullah Suphi tarafından kürsüde okundu ve "Milli Marş" olarak kabul edildi. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Akif Mısır'a gitmiş ve bir dostunun (Abbas Halim Paşa) Kahire çevresindeki Halvan Köyü'nde 11 yıl yaşamıştır. Yurda döndüğü zaman "Mısır'da 11 yıl yaşadım. Fakat daha 11 gün yaşasaydım, herhalde çıldırırdım" diyordu. 1936 haziranında yurduna dönmüştü. Aynı yılın 27 aralık tarihinde gözlerini hayata yumdu. Bir resminin arkasına şu kıtayı yazmıştı: "Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince. Günler, bu heyulayı da er geç silecektir. Rahmetle anılmak... Ebediyyet budur amma, Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir." Mehmet Akif, sessiz yaşadı ve sessiz öldü. Fakat büyük sanatkâr, büyük insan, büyük vatanseverin şiirlerine ve hayatına koyduğu ölümsüz uğultu, Türk milleti ile birlikte yaşamaya devam edecektir. |
|
|
|
|
|
#9 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
MELİKŞAH (1055-1092) Dünyanın, güneş çevresinde döndüğü temel fikrine dayalı olarak "Celalî Takvimi"ni yapan aydın düşünceli bir hükümdar!.. On yedisinde tahta çıkıp, otuz yedisinde öldüğü halde, imparatorluğunu Hindistan'a kadar genişleten ve Halife'yi himayesine alan şanlı bir devlet adamı... Melikşah, daha 11 yaşında iken, babası tarafından veliaht ilân edilmişti. Babası öldüğü zaman, 17 yaşında idi. Dünyanın en değerli vezirlerinden biri olan Nizamül-mülk, babası gibi, onun da başveziri idi. Amcaları, taht üstünde hak iddiasıyle ayaklandılar, bastırdı. İmparatorluğa bağlı devletler, genç Melikşah'ın tecrübesizliğinden yararlanmak ümidiyle, bağımsızlıklarını ister oldular; ayrı ayrı yola getirdi, imparatorluğunu güçlü ve düzen içinde yaşar hale getirince, önce Karahanlılar'ı, daha sonra Gazneli Türk İmparatorluğu'nu, yaptığı anlaşmalarla kendisine sıkı sıkıya bağlamasını bildi. Böylece, babasından devir aldığı imparatorluk sınırlarını daha da genişleterek huzurlu bir devlet haline koydu. BUGÜNKÜ TÜRKİYE'NİN İLK TEMELLERİNİ ATANLARDANDI Bugün içinde yaşadığımız Türkiye'nin ilk temellerini atan da Melikşah'tır. Melikşah , 1077 tarihinde, Kutalmışoğlu Süleyman Şah'a, "Anadolu Melikliği" fermanını gönderdi. Böylece, Anadolu Selçuklularının temeli atılmış oluyordu. Daha sonra bu temel üstüne Osman Bey, kendi adını taşıyan Osmanlı Devleti'ni kuracak ve bu devlet büyük bir imparatorluk haline gelecektir. Melikşah, Anadolu’daki Türk fetihleri ile çok yakından ilgilenmiş ve Süleyman Şah'ın başarılarını sürekli olarak izlemiş, desteklemiştir. MelikŞah, babasının tasarladığı fetihleri de tamamlamıştır. Alpaslan, Halep'de ordusunu toparlamış ve Mısır üzerine sefere hazırlanırken, Bizans'ın büyük bir ordu ile Malazgirt önlerine gelmesi üzerine, geri dönmüş ve Bizans İmparatorluğu'nun 150.000 kişilik ordusunu, imparatorlarını da tutsak ederek, perişan etmişti. Fakat ondan sonra, bir kale komutanı tarafından hançerlenmesi ve ölümü yüzünden bu Mısır seferi geri kalmıştır. HUTBELERİN ABBASİ HALİFESİ ADINA OKUNMASINI SAĞLADI Melikşah, Suriye'yi komutanlarından Atsız'ın yönettiği bir ordu ile ele geçirdi. Fatimîleri, Lübnan'dan kovup çıkardı. Hicaz'ı, Şiî Fatimîlerinin nüfuzundan kurtardı. Halife'yi himayesine aldı ve hutbelerin, eskisi gibi, Abbasî Halifesi adına okunmasını sağladı. Böylece, bütün dünya Müslümanlarının hayranlığını, şükranlarını kazandı. Kafkasya'ya yöneldi. Bu bölgeyi tamamen istilâ edip imparatorluk sınırları içine aldı. Maveraünnehir'e kadar bütün topraklar, Melikşah'ın imparatorluğuna dahil oldu. Bu sırada, Hasan Sabbah gailesi çıkmıştı. İsmailiye mezhebinin temsilcisi olan Hasan Sabbah, çetin bir kaleye sığınmış, dehşet saçıyordu. Kendisine bağlı fedaileri dünyanın dört tarafına gönderiyor, suikastler düzenliyor, cinayetler işliyordu. 37 YAŞINDA, BAĞDAT'DA ZEHİRLENEREK ÖLDÜ... Melikşah Hasan Sabbah'ı ortadan kaldırmaya ve Mısır'a da bir sefer açarak Fatimîler Devleti'ne son vermeye karar verdi. Başveziri Nizamülmülk, bu işlerle uğraştığı sırada Hassan Sabbah’ın bir adamı Bağdat'a geldi ve büyük devlet adamı Nizamülmûlk'ü öldürdü. Vezirinin katline üzülen Melikşah, Hasan Sabbah'ın işini bitirecek orduyu hazırladığı sırada, yani, Nizamülmülk'ün ölümünden bir ay sonra, 37 yaşında iken zehirlenerek öldü (1092). Bağdat'da ölmüş, cenazesi, başkenti olan Isfahan'a götürülerek kendi yaptırdığı türbesine gömülmüştür. "Birinci Celâlettin Ebûlfeth" adıyla da tanınan Melikşah'ın 20 yıllık devlet hayatına sığdırdığı zaferler her ne kadar önemli ise de, bu yirmi yıllık zaman içinde uygarlık olarak ortaya konan eserler, ondan çok daha önemlidir. Nehirlere kanallar açarak toprakların sulanması, zirâatin ileri bir metotla geliştirilmesi, imparatorluğu baştanbaşa geçen büyük yolların yapılması, menzillerin kurulması, büyük kervan yollarının güven altına alınması gibi saymakla tükenmeyecek icraat, Melikşah'ın devletine bir uygarlık şerefidir. Melikşah'ın bunca işi başarmasında, Başveziri Nizamülmülk'ün de büyük hissesi vardır. Fakat Melikşah da büyük bir devlet ve uygarlık adamı idi. Dünyanın, güneş etrafında döndüğü temel düşüncesinden hareket edilerek yapılan "Celalî Takvimi" yalnız Melikşah devletine değil, bütün Türk dünyası, Doğu dünyası için bir şereftir. Batı 16. yüzyılda, bu fikri ileri süren Galile'yi, işkence çarkında eziyordu. SANATKAR VE BİLİM ADAMLARINI KORUDU Melikşah, Bağdat'da bir rasathane kurdu. Şairleri, sanatkârları, bilim adamlarını sarayında topladı ve onları fikir ve eser üretmekte arkaladı. Dünyaca ünlü İran şairi Ömer Hayyam da Melikşah'ın sarayında ağırlanmış ve yazdığı rubaileri meclislerde okunmuştur. Bugün içinde yaşadığımız Türkiye'nin temellerini atan Melikşah'a, Türk milletinin şükranı devam ediyor... |
|
|
|
|
|
#10 |
|
Forum Demirbaşı
![]() Üyelik Tarihi: Nov 2005
Konum: Ç.KALE/BİGA
Yaş: 45
Mesajlar: 5,907
Teşekkür Etme: 594 Thanked 2,624 Times in 685 Posts
Üye No: 3332
İtibar Gücü: 3983
Rep Puanı : 132808
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
METE HAN
(? - M.Ö.174) Asya milletlerini ilk kez avucunda toplayan büyük hükümdar. Çin Seddi'ni ilk aşan Hun soyunun büyük Hakan'ı...Babasından bile gelse, adaletsizliği kabul etmeyen Han Yabgu'su... Büyük Okyanus'tan Hazer’e, Keşmir'den Kuzey Sibirya'ya kadar Asya'yı kaplayan toprakları avucunda tutan adam: Mete Han. Osmanlı tarihçileri, kendisini Oğuz Han olarak tanıtırlar. Osmanlıların da kökeni olan Oğuz boyu, birçok imparatorluğa ve cihangire kaynaklık etmiştir. Oğuz boyundan gelen Mete Han'ın doğduğu tarih belli değildir. M.Ö. 209'da tahta çıktığı bilinir. 35 yıl Asya'ya hükmettikten sonra M.Ö. 174'de ölmüştür. Babası, Hun imparatorluğunun kucusu Teoman (Tuman)'dı. Teoman Han, son karısından olan oğlunu tahta geçirmek istiyordu. Oysa, Hanlığın beyleri ve Mete, buna razı değildiler. Böyle bir tercih, hem törelere uygun düşmüyor, hem en yeteneklinin başa geçmesi faziletine gölge düşürüyordu. Mete Han, babasının veliahtlık kararını reddetti. Kendisini destekleyen beylerle birlikte 10.000 kişilik bir ordu kurdu ve babasının üzerine yürüdü. Kanlı savaşlarda Teoman Bey de, sevdiği karısı da, genç veliaht da öldüler. Böylece rakipsiz olarak Mete, Han ilan edildi. (M.Ö.209) ÖNCE BÜTÜN TÜRKLERİN BİRLEŞMESİNİ SAĞLADI Mete, "Birlikten kuvvet doğar" felsefesine inanmıştı. Onun için Asya'daki bütün Türklerin birleşmesi gerekti. Önce bunu sağladı. Sonra Türklerin yakın akrabası sayılan Tunguzlar'ı ve Moğollar'ı bir araya getirdi. Böylece o çağda, hiç bir devletin önünde duramayacağı büyük bir ordu kurmuştu. Güneyde Hindistan'a kadar bütün Asya topraklarını imparatorluğuna kattı. Batıda Hazer Denizi'ni sınırları içine aldı. Kuzeyde bütün Sibirya'yı ele geçirdi. Artık Mete'nin karşısında bir tek güç kalmıştı: Çin. Çin, Çin Şeddi diye anılan aşılmaz bir taş duvarla korunuyordu. Mete orduları, bu taş duvarı aştılar ve Çin'e girdiler. Pateng Kalesi'nde Çin İmparatoru'nu, 320.000 kişilik ordusu ile kuşattı. Mete'nin askerleri kaleye kuş uçurtmuyorlardı. Sonunda kaledekilerin yiyecekleri tükendi. Bugün bile Çinli ihtiyarların söyleyip kuşaktan kuşağa aktardıkları şu şarkı, o zamanlar söylenmişti: Pateng Kalesi'nde Felaket! İnsanlar Yedigün ekmeksiz Kalmadı yay çekecek kuvvet Öyle bir halkı düşünemezsiniz. Bu ünlü kuşatmanın kaç gün sürdüğü iyice bilinmiyor. Fakat imparator, sonunda amana geldi. Kuzeydeki Çin vilayetlerini Türklere bırakmaya ve yıllık vergiye bağlanmaya razı oldu. Kuşatma kaldırıldı. HUN İMPARATORLUĞU EN UZUN YAŞAYAN TÜRK İMPARATORLUĞUDUR Mete'nin kurduğu Hun İmparatorluğu, Osmanoğulları'nın kurduğu imparatorluktan sonra, en uzun yaşayan Türk imparatorluğudur. Batılı tarihçiler, Hunları çirkin, vahşi, canavar gibi gösterirler. Bu kesinlikle doğru değildir. Dünyanın hiçbir döneminde uygar olmayan milletler, uygar milletleri hakimiyetleri altında tutamamışlardır. Eğer Hunlar, Batılıların iddia ettikleri gibi çadır uygarlığını yaşayan göçebe bir topluluk olsaydı, 500 yıl yaşayamaz, dünyayı avucunda tutamazdı. Saraylarını tahtadan yapmaları, bir Asya geleneği idi. Çinliler de o tarihlerde saraylarını tahtadan yapıyorlar ve taş kullanmayı uygarlık saymıyorlardı. Mete'nin babası Teoman, sağlığında imparatorluğunu çocukları arasında bölüştürdü. Böylece Büyük Hun İmparatorluğu, Asya Hunları, Volga Hunları, Avrupa Hunları ve Hindistan Hunları olmak üzere dörde bölünmüştür. Batı'da Antik devri kapatan Attila, Avrupa Hunları'nın başında idi. Hindistan Hunları, 6. yüzyıla kadar egemenliklerini kendi bölgelerinde sürdürdüler. Yirminci yüzyılda yapılan araştırmalar Hunların uygar bir millet ve devlet olduğunu kesin çizgileri ile ortaya koymuştur. Edebiyatları, mimarileri vardı ve çeşitli tekniği biliyorlar ve kullanıyorlardı. Orta Asya'ya yerleşik bir toplumdu. Toprağı sürüyorlar, ekiyorlar,ürün alıyorlardı.Tahtadan evleri vardı. Hayvanları için ahır yapmasını biliyorlar, siteler kuruyorlardı. DÜŞMANLARINA KARŞI DEĞİŞİK SAVAŞ TAKTİKLERİ UYGULUYORLARDI Çağın en yüksek savaş aletleri ellerinde idi. Düşmanları peşlerine düştükleri zaman geriye dönmeden ok atmada üstlerine yoktu. Düşmanlarına karşı savaş alanının elverdiği şartlar içinde değişik stratejiler kullanabiliyorlar, düşmanlarını şaşırtıyorlar, yitirilmiş savaşları zafere çevirmenin kafa ve seciye üstünlüğünü hemen her vuruştukları yerde gösteriyorlardı. Zaferden dönen orduları, genç kızların şarkılarla, şiirlerle karşılamaları uygar bir gelenekti. Tiyatro zevkleri vardı. Bugün de geleneksel tiyatro olarak bilinen orta oyunu, o günlerin tiyatrosudur. Mete Han'ın zaferlerini övmek için söylenmiş Oğuz Destanı, dünyanın en ünlü destanlarından biridir. Oğuz Destanı, Mete'nin doğuşunu şöyle anlatır: "Günün birinde Ay Kağan'ın gözü parladı, bir oğlan çocuk doğurdu. Çocuğun yüzü mavi, ağzı ateş kırmızısı, gözleri ela, saçları, kaşları kara idi. Güzel perilerden daha güzeldi. *******n sütünü bir emdi, bir daha emmedi. Yiyecek istedi, konuştu.Doğduktan kırk gün sonra yürümeye, ata binmeye başladı. Ayakları kurt ayağı, beli kurt beli gibi idi. Vücudun her yanı tüylüydü. İşi gücü ata binmek, ava gitmekti." Hun Türkleri, dünyanın en büyük ilk Türk imparatorluğunu kurmuş, Mete, Attila gibi kahraman hükümdarları ile adını tarihe çivilemiş bir topluluktur. Çağlarının en uygar insanları idiler. |
|
|
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Tarihte Ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi | ÇaKıR- | Eskiler (Arşiv) | 0 | 04-22-2008 02:16 AM |
| 12 Dev Adam üç büyükleri solluyor | Shekil | Eskiler (Arşiv) | 1 | 08-21-2007 10:11 AM |
| Türk Büyükleri... | M@D_VIPer | Tarih | 35 | 05-11-2007 12:48 AM |
| Tarihte Kurulan 16 Büyük Türk Devleti | KaPGaN | Tarih | 16 | 04-21-2007 12:19 AM |