![]() |
|
|
#51 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
2. Yaşlılık Kuramları
Tıbbın bütün alanlarında yüzyılımızda ortaya çıkan ilerlemelere karşın maksimum insan ömrünün daha fazla artmadığı bilinmektedir. Genel olarak insanın yaşam uzunluğu organizmanın yaşına bağlı etkenlerle belirlenmektedir. Ancak, bu ilişkinin doğası yani biyolojik yaşlanmanın nedenleri henüz açıklanabilmiş değildir. Aşağıda, biyolojik yaşlanma konusundaki çeşitli görüşler aktarılmaktadır. Biyologlar tarafından belirlenen çok çeşitli yaşlanma türleri vardır. Bakteriler yeterli gıda ve fiziksel ortam buldukları sürece yaşayabilirler. Ağaçlar köklerindeki suyu yukarıya çekemez ve güneş ışığını kullanamaz duruma gelinceye kadar yaşarlar. Vahşi hayvanlar genellikle yaşlanmadan çetin doğa koşulları altında ölürler. Çeşitli memeliler de üreme işlevlerini bitirdikten sonra yaşamdan çekilirler. Filler üretkenliklerini yitirdikten sonra yavrularını yetiştirmek için yaşayabilen nadir memelilerdendir. İnsan ırkı da üreme yeteneğini yitirdikten sonra yaşamayı sürdürür. (Bir kadın menopozdan sonra 20 yıl, son çocuğunun doğumundan sonra 35-40 yıl yaşayabilir.) Gerontoloji, yaşlanmanın, ırkların var olmasına ilişkin evrimsel bir süreç sonucu mu, yıpranmanın birikmiş etkisi sonucu mu, yoksa doğal fizyolojik değişim süreci sonucu mu ortaya çıktığını saptayamamıştır. Yaşlanma genel olarak organizmanın çevreye uyumunda gitgide artan bir yetersizlikle ortaya çıkar. Belirli ırkların yaşam uzunluklarında kalıtsal özelliklerin rol oynadığı açıktır. Türlerin yaşam süresi, genetik ve kalıtsal özelliklerinin yüzyıllar boyunca evrimiyle ortaya çıkmıştır. Ancak üretimden sonra yaşamanın ne tür bir evrimsel katkısı olduğu tartışmalıdır. Weisman, insanın üretkenlikten sonra yaşamasının insan türünün yaşam değerini "toplumsal" olarak arttırdığını ileri sürmüştür. Şu halde yaşlanma süreci çocukların yaşamını iyileştirmek için ortaya çıkmış olabilir. Çünkü yaşlılar birtakım güçlükleri aşmayı bilirler, örneğin kıtlık yıllarında yiyecek ve suyun nerede bulunduğunu anımsayabilirler. Öte yandan, yaşlılığın evrim sonucu olmadığını, genetik programın sona ermesinden kaynaklandığını ileri sürenler de vardır. İnsanın düşünme yeteneği onun daha uzun yaşamasını sağlamış olabilir, yaşlanma bir bakıma "programın tükenmesi" anlamına gelebilir. Böylece insanın ileri yaşları, bir görev için uzaya gönderilen roketin görevini bitirdikten sonra yörüngede kalmayı sürdürmesine benzetilebilir. Bir başka evrimsel yaşlanma modeline göre, insanın yaşlanması, daha önce birincil önem taşıyan uyum özelliklerinin ileri yıllarda olumsuz özelliklere dönüşmesidir. Örneğin, insanın sinir sistemi hücrelerinin yenilenmemesi, bellek ve öğrenme yeteneklerini arttırması açısından türün sürmesi için çok uygundur, ama yaşamın sonsuza dek işlemesini de engeller. Böylece insanın uzun yaşamasının ve sonuç olarak yaşlanmasının, türünün varoluşu için gerekli olduğundan mı ortaya çıktığı (doğrudan evrimin sonucu olarak), yoksa evrimleşmiş bir tür olarak çevresiyle başaçıkmada ve yaşamını uzatmadaki başarısına mı bağlı olduğu (gelişmiş zihin yapılarının sonucu olarak) henüz belli değildir. Kalıtsal özellikler özel çevre koşullarında en üst düzeyde gerçekleşebilecek gizilgüçlerdir. Kaza, hastalık, açlık gibi olaylar insanın genetik özelliği ne olursa olsun yaşamına son verebilir. Jones, kır yaşamı ve evlilik gibi etkenlerin yaşamı 5 yıl uzatığını, şişmanlığın ise 4-15 yıl kısalttığını belirtmektedir. Ayrıca, çocukluk yıllarının ve bulaşıcı hastalıkların denetime alınması ortalama yaşam süresini 15 yıl uzatmıştır. Dış etkenler arasında radyasyon da yaşlılığın olası nedeni olarak ilgi çekmiştir. Hemen herkes günde bir miktar kozmik radyasyona maruz kalmaktadır. Yüksek miktarda radyasyon hücre çekirdeğini tahrip ettiği gibi, daha alt düzeylerdeki radyasyonun da yaşam süresini kısalttığı belirlenmiştir. Radyasyon ile yaşam süresinin azalması arasındaki ilişki birçok araştırmada ortaya konmuştur. Radyasyona maruz kalanlar daha fazla kromozom yitimine uğramaktadırlar, böylece yaşlanmanın hızlanması söz konusu olmaktadır. Ancak, hücrenin kendi kendini onarması gerçeği bu ilişkinin kesinliğini azaltmaktadır. Hem kalıtsal, hemde dış etkenler (hastalık, radyasyon, virüs vb.) yaşam uzunluğuyla ilgili bulunmakta, ancak yine de bu etkenler yaşlanma olgusunu açıklayamamaktadır. Böylece fizyolojik yaşlanma kuramlarına gerek duyulmaktadır. Yaşlanmanın biyolojik sürecini açıklayan pek çok kuram vardır, fakat hiçbiri tümüyle kabul edilmiş değildir. Bu yaşlanma kuramları birincil yaşlanma süreçlerini tanımlayan kuramlardır. Birincil yaşlanma, bir türün bütün üyelerinde ortaya çıkan aşamalı, kaçınılmaz, yaşa bağlı değişimleri içerir. Kuşkusuz bu tür yaşlanma tamamen normaldir. Birincil yaşlanmanın nedenleri konusunda çeşitli kuramlar vardır; bunlardan ilk üçü genetik denetimle ilgilidir. a) Genetik programlama. Bu kurama göre düzenleyici genler gelişim sırasında harekete geçerler ve dururlar. Orta yaşlara yaklaşırken ya gençlik genleri durur ya da yaşlanma genleri harekete geçer. Şu halde bedenin bozulması ve ölümü genlerin önceden programlanmış olmasıyla düzenlenmektedir; başka bir deyişle, genler elden çıkarılabilecek bedenler üretmektedirler. b) Zaman ayarlama. Bu kurama göre yaşlanma çeşitli organların derece derece bozulması olarak görülebilir. Hipotalamusun içindeki biyolojik saat pitüiter bezine gönderdiği sinyalleri azaltmaya başladığında bedenin hormon dengesi bozulmakta ve yaşlanma başlamaktadır. c) Bağışıklık mekanizması. Bu kurama göre yaşlanma bağışıklık sisteminin olanaklarının azalmasıyla başlar. Yaşlanmayla birlikte bedenin doğal savunmaları normal hücrelere yönelmektedir; yani bağışıklık sistemi artık yabancı maddeleri ve anormal hücreleri tanımakta güçlük çekerek bedene saldırmaya başlamaktadır. Diğer yaşlanma kuramları ise insan bedeninde, özellikle hücrelerde biriken yıkımla ilgilidir; burada temel görüş biyolojik sistemin aşınmasıdır. d) DNA'nın onarımı. Bu kuram bedenin DNA'yı onarma yeteneğinin, metabolizma sırasında ya da kirlenme ve radyasyonla temas sonucunda ortaya çıkan yıkımla başedemediğini varsaymaktadır. Böylece yaşlanma DNA'nın biriktirdiği yıkımların depolanması olarak ortaya çıkıyor demektir. e) Kopye yanlışlarının birikmesi. Bu kuram biyolojik yıkımın hücredeki protein sentezi sırasında yapılan yanlışların sonucu olduğunu varsaymaktadır. Genetik mesajın tekrar tekrar kopyelenmesi sırasında yanlışlar yıkıma yol açacak oranlarda birikmekte ve sonuçta hücreler normal olarak işleyememektedir. f) Metabolik artıklar. Organizmalar yaşlanırlar, çünkü hücreleri metabolizmanın artık ürünleriyle yavaş yavaş zehirlenir ya da işlevleri bozulur. Metabolizma sırasında değişimler beden hücrelerindeki protein moleküllerinin doğasını sürekli olarak değiştirirler. Kalıcı bağlar oluşturan moleküller gitgide katılaşırlar, dolayısıyla uygun işlev yapamaz olurlar ve onarılamazlar (Hoffman ve ark., 1994). Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, yaşlanma sürecini incelerken birincil, ikincil ve üçüncül yaşlanma arasında ayırım yapmak önemlidir. Birincil yaşlanma, yukarıda da belirtildiği gibi, herkeste ortaya çıkan, evrensel, kaçınılmaz yaşlanmadır ve genetik programın sonucu olabilir. Birincil yaşlanma (ya da "normal yaşlanma"), izleri yıllarca ortaya çıkmasa bile yaşamda erkenden başlar. Bazı belirtileri görünürdedir (saçların ağarması, hareketlerin yavaşlaması, görmenin zayıflaması gibi); görünür olmayan belirtiler bedenin uyum sağlama yeteneğini azaltan özelliklerdir (ısıya tepkinin değişmesi gibi). Hücre içinde DNA'nın onarım yetisi derece derece azalır. Yaşlanma bedenin bütün düzeylerinde (yani hücreden organa, organdan sisteme) sürer. Bütün beden sistemleri yaşlanır, ama bütün organlar ya da sistemler aynı oranda yaşlanmaz. İkincil yaşlanma insanların çoğunda ortaya çıkar, ama evrensel ya da kaçınılmaz değildir. Bu tür yaşlanma, hastalığı, kullanımı bırakmayı ya da kötü kullanımı içeren yaşamboyu bir sürecin sonucudur. İkincil yaşlanmaya bağlı değişimler yaşla ilişkili olduğu için çoğu zaman birincil yaşlanmayla karıştırılırlar. Söz gelimi, ciltteki buruşukluklar geçmişte birincil yaşlanmanın belirtisi sayılırken, günümüzde (güneş ışınlarından gelen radyasyonun birikmesi ile) ikincil yaşlanmanın sonucu olarak değerlendirilmektedir. Birçok hastalık yaşlanmanın sonucu değildir; normal yaşlanma bile hastalığa yol açmadığı halde yaşlanan bedenin azalan direnci yaşlıları hastalığa daha yatkın yapmaktadır. Hastalık yaşla gitgide daha bağlantılı hale geldiği için genellikle yaşla ilişkili sayılan değişimlere katkıda bulunmaktadır. Kullanımı bırakma da bütün beden sistemlerinde ikincil yaşlanmaya neden olabilir. Örneğin, egzersiz yokluğu kaslarda zayıflamaya (atrofi) ve mafsallarda sertleşmeye yol açabilir. Birçok yaşlı insan sırf artık yeteneği olmadığına ya da kendisine iyi gelmeyeceğine inandığı için egzersizi bırakmaktadır. Gerçekte ise bedenlerini kullanmadıkları için ikincil yaşlanmanın etkilerini çabuklaştırmaktadırlar. İkincil yaşlanmanın bir başka nedeni olan kötü kullanımın en açık örnekleri sigara, alkol, aşırı şişmanlık ve kötü beslenmedir. Kötü kullanımın bu derece açık olmayan biçimleri de vardır. Örneğin, belirli bir derece işitme yitimi birincil yaşlanmayla birlikte görülür; ama çalışırken ya da müzik dinlerkenki yüksek sesler de işitmeyi sınırlayabilir. Birincil yaşlanmanın etkileri konusunda bugünkü koşullarda hiçbir şey yapılamamaktadır; ama ikincil yaşlanmanın etkileri geciktirilebilir, yavaşlatılabilir, hatta durdurulabilir. Üçüncül yaşlanma yaşamın sonunu haber veren hızlı, sonul bozulmadır. Sağlıkta, toplumsal yaşamda, bilişsel işleyişte yaygın değişimlerle kendini belli eder; bu değişimler normal yaşlanmadaki değişimlerden hem nicelik hem nitelik açısından farklıdır. Yaşamın büyük bölümü artık uykuda geçmektedir, ölümün gelmesi yakındır (Perlmutter ve Hall, 1992). Timiras yaşlanmayı, "kaza, hastalık ve diğer çevresel baskıların kaçınılmaz bir biçimde artmasına neden olan fizyolojik yeterlilik azalması" olarak tanımlamaktadır. Zamanın geçmesi ile ölme olasılığı da böylece artmakta (Gompertz'in 1825'de ortaya koyduğu matematiksel olasılık eğrisi) ve bireyin doğal nedenlerle ölmesi önemli yaşamsal süreçlerin gerilediğini ve sonucun ölüm olduğunu ortaya koymaktadır. Henüz yaşlanmanın belirli bir nedene bağlı olarak açıklanması olanaklı görünmemektedir. Birden fazla gizil neden bir arada yaşlanmaya neden oluyor ya da sadece fizyolojik noksanların birikmesi yaşlanmayı yaratıyor olabilir. Dolayısıyla, teknoloji yaşlanmanın nedenini bulamadan yaşam süresini uzatacağa benzemektedir. Aşınma kuramı sağduyuya en yakın kuram gibi görünmektedir. Buna göre, organizma tıpkı makinada olduğu gibi eskimektedir. Ancak, yaşam süresini yalnız çok çalışmanın ya da stresin kısalttığına ilişkin kesin bulgular yoktur. Organların zamanla aşınması "organ nakli"ni ortaya çıkarmıştır, ama eskiyen organları yenileyerek yaşam süresini uzatmak olanaklı değildir, çünkü karmaşık homeostatik mekanizmanın gerilemesini ve hücre yaşlanmasını önlemek olanaksız görünmektedir. Bedende yaşamsal fizyolojik dengeyi sağlayan homeostatik mekanizmalar yaşlanmada da rol oynamaktadır. Bu görüşe göre yaşlanma, homeostatik kusurların artışı sonucu ortaya çıkmaktadır. Dinlenme durumunda mekanizmaların kendilerini düzenlemelerinde yaşlılarla gençler arasında fark yoktur; ama, stres sonrasında normal dengeye dönmenin yaşlı deneklerde daha yavaş olduğu ortaya konmuştur. Böbreklerin dengeyi yeniden bulması, beden ısısının normale dönmesi, kandaki şeker oranının dengelenmesi yaşlılarda daha zor olmaktadır. Yaşlı organizmanın kendi kendisini düzenleyen geribildirimi (feedback) azalmakta, gerekli dengeyi koruyamayınca da organizma ölmektedir. Homeostatik mekanizmada gençlerin kolayca dayanabildiği baskılar yaşlıların yaşamını tehdit edebilmektedir. Bu baskılar fiziksel olabildiği gibi, fiziksel ve toplumsal çevrede değişimler biçiminde de olabilir. Yaşlılıkta ortaya çıkan duygusal baskılar da yaşlıyı tehdit edebilir. Strese fizyolojik tepkinin azalan yeterliliği kuramı en geniş yaşlanma kuramıdır, çünkü yaşlanmanın fizyolojik, toplumsal ve psikolojik yönlerini bir arada açıklayabilmektedir. Yaşlanmayı metabolik artıkların birikmesiyle açıklayan kuram ise, bu artıkların yaşlılık nedeni olmaktan çok belirtisi olduğu biçiminde eleştirilmektedir. Ancak, biriken artık maddelerin yaşla ortaya çıkan değişimlerde önemli bir rol oynadığı da açıktır. Öz-bağışıklık kuramı, damar hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, romatizma, kanser gibi sorunları açıklamada yararlı olmaktadır. Hücresel yaşlanma kuramı ise bedendeki hücre oluşumundan çok tükenmesine dayandığı için yanılmaktadır. Bazı hücrelerin çok ender olarak yenilendiği ya da hiç yenilenmediği doğrudur, ama hücrelerin büyük bir bölümü üremeyi sürdürür ve kuramsal olarak sonsuza dek yaşar. Ancak bu üreme yaşla kusurlu olabilmekte ya da mutasyona uğrayabilmektedir. Hayflick ise, hücrelerin sonsuz üreme gizilgüçlerinin aslında yaşlanma mekanizması olabileceğini ileri sürmektedir; hücreler çoğaldıkça bozulma olasılıkları da artmaktadır. Bu kuramların hepsi insanın doğal bir yaşam uzunluğuna sahip olduğu sayıltısına dayanmaktadır. Araştırmacılar insan ömrünün en fazla 110 yıl dolaylarında olduğunu kestirmektedirler. Kuşkusuz yaşlanma derecesinde bireysel farklılıklar vardır, ama yaşlanmanın tipik değişimleri herkeste ortaya çıkar. Bu değişimler bir sonraki bölümde incelenmektedir.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#52 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
İİ. YAŞLILIKTA BİREYSEL GELİŞİM
Bu bölümde yaşlılık yıllarının fiziksel ve zihinsel değişimleri ve kişilik özellikleri incelenecektir. Yaşlılığın bir yitirme ve zarara uğrama dönemi olduğu yadsınamaz, ama yaşlılık sürecindeki değişimlerin çoğunun "anormallik" olarak nitelenemeyeceği de açıktır. Aslında yaşlılığa bağlı değişimlerle hastalığa bağlı değişimler arasında bir ayırım yapmak çoğu zaman güçtür ve insanlar genellikle bu iki etken grubunun birleşmesi nedeniyle tedavi peşinde koşarlar. ::::::::::::::::: 1. Fiziksel Değişimler Orta yetişkinlikten ileri yetişkinliğe doğru genel fiziksel sağlık'ta önemli değişimler görülür. Örneğin, kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon artar, buna karşılık kansere bağlı ölümler azalır. Tablo 22'de orta ve ileri yaşlarda görülen yaygın ölüm nedenlerinin dağılımı gösterilmektedir. Hemen hemen bütün duyularda yaşla birlikte bir düşüş görülür. Koku ve tat duyularındaki azalma beslenmeyi de bozar. Mekan algısındaki azalma bireyin dengesini ve eşgüdümünü etkileyebilir. Uzağı görme yeteneği genellikle diğer duyulardan daha önce bozulur. Görme alanında ve karanlığa uyumda da azalma vardır. Görmedeki bu değişimler etkinliği sınırlar ve uyum güçlükleri yaratır. İşitme duyusu genellikle yaşla azalır, bu da konuşmayı etkiler, toplumsal ilişkiyi sınırlar. İşitme yitimi çoğu zaman karışıklık, şaşkınlık ve güvensizlik duygularıyla bir aradadır, çünkü çevrede bir "durgunluk" izlenimi yaratabilmektedir. Tablo 22 Orta ve İleri Yaşlarda Yaygın Ölüm Nedenleri Hareket ve motor beceriler alanında, yaşlı kişilerin harekete geçmede çok zaman harcadıkları ve daha az kas gücüne sahip oldukları bilinmektedir. İleri yaşlarda kemik yapısında da oldukça büyük bir düşüş vardır ve bu da kırılma olasılığını arttırmaktadır. Ayrıca yetişkinlerin çoğunda kıkırdak ve eklemlerde kireçlenme görülmekte, esneklik azalmaktadır. Yaşla birlikte kas boyu ve gücü de azalmaktadır. Sinir sistemi değişimleri hareket becerisindeki azalmanın da en önemli nedenlerinden biridir. Merkezi sinir sisteminin aracılık ettiği her davranış organizmanın yaşlanmasıyla yavaşlar, böylece refleksler ve tepkiler daha yavaş ve daha az etkili olur. Kalp-damar sisteminde yaşlanmaya bağlı değişimlerle hastalığa bağlı değişimleri ayırt etmek çoğu zaman güçtür. Sistolik kan basıncı artışına doğru bir eğilim, strese karşılık verme yeteneğinde bir azalma, kalpten çıkan kan miktarında bir düşüş vardır. Yaşlılığa bağlı fiziksel değişimlerin psikososyal uyumu büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. Özellikle görme ve işitme duyusundaki azalmalar başka insanlarla etkileşimi ve iletişimi etkiler ve duygusal güçlüklere yol açabilir. Fiziksel bozulmaların kabul edilmemesi, reddedilmesi, özellikle yaşlılara özgü paranoid düşüncelerde kendini gösterir.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#53 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
2. Bilişsel İşlevler
a) Zeka Zekanın değerlendirilmesi ve ölçülmesi en iyi koşullarda bile belirsiz ve kesin olmayan bir süreçtir. Bu güçlüğün bir bölümü zekanın tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. Zeka, zeka testlerinde başarılı olmak mıdır? Zeka, insanlarla iyi ilişkiler kurmak, birçok arkadaşı olmak mıdır? Zeka, çok para kazanmak mıdır? Tanımı kimin yaptığına bağlı olarak zekanın aslında hiçbir anlamı olmadığı bile söylenebilir. Yaşlılıktaki bilişsel işlevler konusundaki araştırmalar birçok değişim yönü olduğunu göstermektedir. Gelişim psikolojisinde uzun yıllar boyunca zekanın yaşlılıkta azaldığı görüşü benimsenmiştir. Ancak bugün bu görüşün tümüyle doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Özellikle boylamsal araştırmaların kesitsel araştırma bulgularını tam anlamıyla doğrulamadığı görülmektedir. Zihinsel işlevlerin yetişkinlikte azalmaya başladığı inancı kesitsel araştırmalardan kaynaklanmıştır. Boylamsal yöntemi kullanan Blum, Jarvik ve Clark gibi araştırmacılar ZB'nin ancak 65-85 yaşları arasındaki bireylerde değiştiğini saptadılar. Zeka testi puanlarında 55-73 yaşları arasında sadece küçük bir azalma olduğunu, daha fazla azalmanın ancak 73-85 yaşları arasında olduğunu buldular. Green gibi onlar da değişim derecesinin zeka testinin farklı bölümlerinde sabit olmadığını gördüler. Sözcük dağarcığı gibi bilgi testlerinde 85 yaşlarında bile azalma olmadığını, buna karşılık hız gerektiren testlerde azalmanın 65-73 yaşları arasında oldukça fazla olduğunu saptadılar. Geçmişte psikologların ileri yetişkinlikteki zeka konusunda olumsuz bir sörüş geliştirmelerine yol açan kesitsel araştırmalar bireyleri "farklı" yaşlarda testten geçiriyor ve sonuçları karşılaştırıyordu. Oysa boylamsal araştırmalar daha çok vaka öyküleri gibidir, "bazı" bireyleri yıllar boyunca yeniden testten geçirmektedir. Yaşlılara ilişkin kesitsel araştırmaların, zeka testlerindeki başarıda kuşak farklılıklarını dikkate almadıkları görülmektedir. Eğitim olanaklarının artması ve diğer toplumsal değişimler, birbirini izleyen kuşakların gitgide daha yüksek düzeyde başarı göstermesini sağlamaktadır. Dolayısıyla halkın ölçülen zekası (ZB) da yükselmektedir. 1963 yılında 50 yaşında olanlar 1956'da 50 yaşında olanlarla karşılaştırıldığında ölçümlerin yükseldiği görülmektedir. Fakat 1963'te 50 yaşında olanlar 1956'da 43 yaşında olduklarına göre, 1956'da yapılan bir kesitsel araştırma, onların 1956'da 50 yaşında olanlardan daha başarılı olduklarını yanlış bir biçimde telkin edebilecektir. Böylece zekanın yaşla azaldığı sonucuna yanlış olarak ulaşılacaktır. Sonuç olarak, kesitsel araştırmalar kuşak (bölük) farklılıklarını kronolojik yaş farklılıklarıyla karıştırıyorlar demektir. Öte yandan, boylamsal araştırmaların da zekanın yaşla azalmasını çok az değerlendirdiği ya da en aza indirdiği söylenebilir. Araştırmaların gözden geçirilmesi, zihinsel yeteneklerde özellikle ileri yıllarda yaşla birlikte bir düşüşün ortaya çıktığını göstermektedir. Zekanın bazı yönleri, özellikle performans testleriyle ölçülenler ve akıcı zeka, diğerlerinden daha fazla yaştan etkilenmektedir. Buna karşılık zekanın bazı yönleri de -özellikle birikimli zeka- ileri yaşlara kadar artmaktadır. Daha önce de sözü edilen akıcı ve birikimli zeka ayrımı kimi psikologlar için çok önemlidir. Akıcı zeka "kültürden bağımsız"dır ve organizmanın fizyolojik yapısına dayanır; buna karşılık birikimli zeka toplumsal deneyimler sırasında kazanılır. Birikimli zeka testlerindeki dereceler. akıcı zeka testlerindekinden daha fazla resmi eğitimden etkilenirler. Genellikle birikimli zeka yaşla birlikte artış gösterir ya da en azından azalmaz; oysa akıcı zeka ileri yaşlarda yaşla birlikte düşüş göstermektedir. Zekada yaşam süresinde ortaya çıkan gelişimsel değişimlerle ilgilenen en önemli araştırmalardan biri K.Warner Schaie'nin 1956'daki araştırmasıdır. 21-70 yaşları arasındaki yaklaşık 500 kişi belirli bir sayıda zeka testinden geçirilmiş, yedi yıl sonra ilk örneklemdeki deneklerin % 61'i yeniden teste almmıştır. Schaie'nin bulgularına göre zeka iki boyutta yaşla artmaktadır: 1) "Birikimli zeka", yani sözel anlama, sayısal beceri, tümevarımsal akıl yürütme gibi bireyin eğitimle ve kitle iletişim araçlarıyla kazandığı beceriler; 2) "Görselleşme", yani resimli malzemeyi işleme ve düzenleme. Neugarten yaşlılık ve zeka konusunda şu sonuçlara varmaktadır: (a) Kronolojik yaş başarıyı kestirmede iyi bir etken değildir. (b) Eğitim düzeyi yaşlılıktaki başarıyı kestirmede etkendir, eğitim düzeyi yükseldikçe başarı da yükselmektedir. (c) Tepki hızı yaşla azalır. Bunun sonucu olarak yaşlı kişi hızlı koşullarda verilen bir testte özellikle zayıf bir başarı gösterir. (d) Fiziksel ve zihinsel bakımdan aktif olan bir yaşlı aktif olmayandan daha başarılıdır. (e) Zihinsel gerileme uzun ömürlülükle ters orantılı görünmektedir; daha az parlak olanlar erken ölürler. (f) Zihinsel gerileme yaşlı erkeklerde yaşlı kadınlardakinden daha fazladır. Sonuç alarak, hız, fiziksel etkinlik ya da kısa süreli bellek gerektiren yeteneklerin, zamana bağlı olmayan ya da deneyimden kaynaklanan yeteneklerden daha fazla düşüş gösterdikleri söylenebilir. Bu bulgu yaşlı kişilerin gençlerden ya da orta yaşlılardan daha az zeki oldukları anlamına gelmez. Tepkinin yavaşlaması zeka ölçümlerinin gençlerinkinden daha düşük olmasına yol açmaktadır. Yaşlı kişilerin görsel ve devinimsel eşgüdüm gerektiren görevlerde birtakım özel güçlükleri olduğu da açıktır. b. Bellek Piaget bilişin yapılarını vurgulamaktaydı, buna karşılık öğrenme kuramcıları özel becerilerin ve olguların öğrenilmesini vurgulamışlardır. Yeni bir bilişsel araştırma grubu ise, bu iki yaklaşımı birleştirmeye çalışmaktadır. Bu grup insanın öğrenmesinde bilgi-işlem süreçlerini esas almaktadır, çünkü insanın düşünmesinin bazı yönlerinin bilgisayarın işleyişine benzediği gözlemlenmiştir. Bu araştırmacıların en çok araştırdıkları konu bellektir. Gelişimciler, belleğin birbirinden ayrı olarak ele alınabilecek iki yönü olduğunu kabul ederler: Beynin ne kadar bilgiyi alabileceğini, işleyebileceğini ve saklayabileceğini belirleyen bellek kapasitesi (memory capacity); bilgilerin zihinde tutulmasını sağlayan çeşitli bellek tekniklerinin anlaşılmasını ve kullanılmasını içeren üst-bellek (metamemory). Bellek kapasitesi bilgiyi depolamanın üç düzeyini içerir: Birincisi, duyusal bilgiyi alındığı gibi geçici olarak depolayan bellek kaydı (sensory register)'dir. Duyusal kayıta giren malzeme çok kısa süre (bir saniyeden az) tutulur. Duyusal kayıt kapasitesinin çocuklarda ve yetişkinlerde hemen hemen aynı olduğu söylenebilir. Duyusal kayıta giren malzeme yaklaşık bir dakika süreyle kalacağı kısa süreli bellek'e (shortterm memory), oradan da daha fazla işlem göreceği ve günlerce, aylarca, yıllarca kalacağı uzun süreli bellek'e (long-term memory) aktarılır. Yetişkinlerin çocuklardan, büyük çocukların küçük çocuklardan daha iyi anımsamasının genel nedeni üst-bellek farkıdır. Üst-belleği oluşturan ögeler, seçici dikkat (selective attention) ve çeşitli bellek teknikleri (memory techniques)'dir. Üst-bellek araştırmalar bilgi-işlem araştırmacılarının genel öğrenmenin aşamalarını daha yakından görmelerini de sağlamıştır. Yaşlı kişilerin bellek stratejilerini kullanmayı başaramamalarının nedeni temel bellek süreçlerini bilmemeleri değildir. Yaşlı yetişkinler karmaşık bellek stratejilerinin etkili olduğunu bildiklerinde bile bunları çok az kullanmakta, basit ya da kolay dışsal stratejileri yeğlemektedirler. Bu farkın yaşam üslubuyla ilgili olabileceği düşünülmektedir. Öğrenme ve bellek birbirleriyle çok yakından ilişkilidir, dolayısıyla birindeki yaşa bağlı değişim diğerini de etkiler. Bellekte genellikle iki tür ayırt edilir: "Kısa süreli bellek" (örneğin, yeni bir telefon numarasını telefonu çevirişten hemen önce anımsamak) ve "uzun süreli bellek" (örneğin, bir yetişkinin çocukluk yaşantılarını anımsaması). Uzun süreli bellek yaşa bağlı etkenlere direnç gösterebilmektedir. Sözel beceriler, önceki deneyimlerden kaynaklanan bilgi ve kişisel geçmişe ilişkin bilgi genellikle yaşla azalmamaktadır. Aslında insanlar yaşlandıkça bellek sisteminin bütün bölümleri aynı biçimde değişmemektedir. Yaşlanma duyusal belleği (görme ya da ses belleği) pek etkilememektedir; belleğin içeriği de yaşlanmadan etkilenmemektedir; uzun süreli belleğe depolanan bilgi sabit kalmakta ve yaşla birlikte artabilmektedir. Bu tür bilgiler geçici olarak kullanımdan çıkmakta, ama yitip gitmemektedir. Bir bilgi bir kez uzun süreli belleğe aktarıldı mı orada tutulması yaşa bağlı değildir. Yaşlı kişilerin sorunu bilgiyi geri getirecek ipuçlarını bulma konusunda ortaya çıkmaktadır. Kısa süreli belleğin bazı kişilerde yaşla azalması konusunda çeşitli açıklamalar denenmiştir: Kullanmayışa bağlı bellek yitimi, bilgilerin birbirine karışmasına bağlı bellek yitimi, sinirsel-kimyasal değişime bağlı bellek yitimi. Kimmel özellikle son iki nedeni daha açıklayıcı bulmaktadır. Ancak, ilerleyen yaşla birlikte bellek yitiminin de ilerleyeceğini düşünmek yanlıştır. Araştırmalar, yalnızca bazı yaşlı kişilerin bellek yitimine uğradığını ve öğrenmeyi gençler kadar sürdürebildiğini göstermektedir. Yaşlıların bir bölümü yaşa bağlı olmayan ses belleğini korumaktadır. Ayrıca, belleğin bütün yönleri yaştan aynı derecede etkilenmemektedir. Yaşa bağlı düşüşler, anımsama görevleri için tanıma görevleri için olduğundan daha fazla olmaktadır. Yaşlılardaki bellek yitiminin pek çok nedenleri vardır; bazıları yeni bilgi edinmeye, bazıları bilginin korunmasına, bazıları da bilginin anımsanmasına ilişkindir. Örneğin, yaşlı kişiler yeni bilgiyi gençliklerinde yaptıkları kadar iyi ve tam olarak örgütleyemezler. Bellek yitimini açıklayan "bozulma" kuramına göre, unutma beyindeki bellek izlerindeki bozulmaya bağlıdır. "Karışma" kuramına göre ise, geri getirici işaret gitgide daha az etkili olmaktadır. Bilginin geri getirilmesi kusuru bellek yitiminin en büyük nedenlerinden biridir. Yaşlı kişiler, birikmiş bilginin geri çağrıldığı mekanizma ve stratejilerde bozulmaya uğrarlar. Ayrıca, yaş ilerledikçe geri getirme süresi de daha uzun olmaktadır. Çeşitli bilişsel yeteneklerin azalış oranlarının karşılaştırılması, belleği ve soyut akıl yürütmeyi içeren akıcı zekanın birikimli zekadan daha çabuk çöktüğünü göstermektedir. Bu bulgu bilişsel işleyişteki düşüşlerin bilgi-işlemin temel ögeleriyle bağlantılı olduğunu düşündürmektedir. Bu ögeler şunlardır: Girdi (bilginin beyne aktarılması), depolama (bilginin belleğe yerleştirilmesi), program (bilginin örgütlenmesi ve yorumlanması). Bilgiyi beyne getiren yollar açısından genç ve yaşlı kişiler arasında farklılık vardır. Yaşlı kişilerin bilgi alıcıları, özellikle gözler ve kulaklar duyusal uyaranı almakta daha az beceriklidir. Ayrıca, algı süreçleri yaşla birlikte yavaşlamaktadır. Çünkü yaşlılıkta beynin yeni bilgiyi kaydetme hızı azalmaktadır. Bir başka etken de, seçici dikkatteki azalmadır. Özellikle, birçok şeye aynı anda dikkat etmesi gerektiğinde yaşlı kişi genç birinden daha fazla ilişkisiz uyaranlar yüzünden dikkatini yitirebilir. Şu halde, yaşla birlikte girdi daha yavaş gelmekte ve daha az etkili olmaktadır. Algılanan bilginin bellekte depolanması gerekir. Bilgi depolamanın da yaşlılıkta daha az etkili olduğunu araştırmalar göstermektedir. Ancak, azalma belleğin bütün yönlerinde aynı değildir. Kısa süreli bellek, özellikle kişi için anlamlı ve ilginç olmayan konularda önemli bir düşüş göstermektedir. Bunun nedenlerinden biri bilgi işlemenin yaş arttıkça daha fazla zaman alması, bunun da bilgiyi belleklerine almayı yaşlı kişiler için daha güç yapmasıdır. Buna karşılık, uzun süreli bellek yaşla birlikte çok az azalıyor görünmektedir. Bir bilgi bellek bankasına bir kez güvenli biçimde yerleştirildikten sonra orada kalma eğilimi göstermektedir. Yaşlılıkta herkesin bilgiye yaklaşma ve bilgiyi özümleme süreçleri ya da programları vardır. Bu zihinsel stratejiler gençlerde ve yaşlılarda farklı olabilmektedir. Bu farklılıklar sorun çözme alanında da söz konusudur. Yaşlılar soyut sorunları çözmede ilişkisiz bilgilerden daha fazla etkileniyor ya da mantıksal teknikler kullanmaktan çok kendi bildiklerini izliyor görünmektedirler. Bunama (dementia), gitgide ilerleyen zihinsel bozulma, bellek yitimi, zaman ve mekan yönelimi bozukluğu ile belirlenen bir durumdur. Geriyatri uzmanları, 65-75 yaşlarındakilerin yaklaşık % 15'inin ve 75 yaşın üstündekilerin % 25'inin değişik derecelerde bunamaya uğradıklarını belirtmektedirler. Genellikle bu bozukluk beş yıl içinde ölümle sonuçlanmaktadır. Bunama orta yaşlı kişilerde ortaya çıktığı zaman, Alzheimer ya da Pick hastalığıyla bağlantılı olması koşuluyla, "presenile dementia" söz konusudur. Alzheimer hastalığında beyinde büzülme ortaya çıkar, Pick hastalığında ise değişimler lokalizedir. Anatomik bakımdan Alzheimer hastalarının beyni bunamaya uğramış kişilerin beyninden ayırt edilemez. Alzheimer hastalığı bir yaşlılık ya da erken yaşlılık dönemi hastalığıdır. Beyindeki sinir hücrelerinin yıkımıyla ilerleyen bu hastalık bütün beyin işlevlerinin derece derece yitirilmesine yol açar. Nedeni tam olarak bilinmeyen, tedavisi de şimdilik olanaksız olan bu hastalıkla ilgili araştırmalar son yıllarda hızla artmıştır. Hastalığın nedeni günümüzde bir yandan genetik etkenlerle (beyin dokusunda amiloid maddesinin birikmesi), öbür yandan çevresel etkenlerle (beyin hücrelerinde alüminyum miktarının artması) açıklanmak istenmektedir; ancak kesin bir sonuca ulaşılabilmiş değildir. Araştırmalar, bunamanın bir hastalık olduğunu, kaçınılmaz bir zihinsel bozulma ve düşüş ürünü olmadığını ortaya koymaktadır. "Senile dementia"ya benzeyen semptomlar, alkolizmden, başa sürekli ağır darbeden (örneğin boksta) ya da felçlerden (beyine kan götüren damarların tıkanması) kaynaklanan beyin hasarlarının ardından da ortaya çıkabilir. Bunamanın en yaygın belirtileri, bellekte zayıflama, unutkanlık, dikkat azlığı, dikkatini yoğunlaştıramama, zihinsel algı azlığı, duygusal tepki azlığıdır. Bunamaya ve damar sertliğine bağlı değişimler birlikte ya da birbirinden ayrı olarak ortaya çıkabilir. Sağlıklı yaşlıların incelenmesi yaşlanma ile hastalık arasındaki ayrımın vurgulanmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla, bunama, yaşın ilerlemesiyle ortaya çıkabilecek ya da çıkmayabilecek bir hastalıktır.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#54 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
c. Düşünme ve yaratıcılık
Öğrenme ya da bellek alanında ortaya çıkan bozuklukların düşünme ya da yaratma yeteneğini etkileyeceği açıktır. Bununla birlikte, yaşlı kişilerin hafif bellek yitimine ya da öğrenme güçlüğüne karşı birtakım yollar geliştirebildikleri bilinmektedir. Laboratuvar araştırmaları zihinsel süreçlerdeki yaşa bağlı değişimleri açıklamada daha yararlı olmaktadır. Örneğin, yaşlı kişilerde sorun çözme yeteneğinin azaldığı bulunmuştur. Yeni kavramlar elde etme güçlüğü ve sorun çözmede etkili stratejiler kullanma yeteneksizliği yaşlı deneklerin özellikleri olarak ortaya çıkmaktadır. Yaşlıların düşünme süreçlerinin diğer iki özelliğini (katılık ve somutluk) laboratuvarda gözlemlemek daha güçtür. Kavram geliştirme yeteneği yaratıcılıkla yakından ilişkilidir, dolayısıyla kavramlaştırma yaşlılıkta azalınca yaratıcılığın da azalması beklenir. Yaratıcılığın ne olduğu, nasıl ölçülebileceği, yaratıcı ürünlerin çoğunun yaşamın ileri yıllarında verilip verilmediği gibi sorunları yanıtlamak çok zordur. Lehman'a göre filozoflar yaratıcılıklarının tepe noktasına ortalama olarak 60-64 yaşları arasında çıkmaktadırlar. Einstein'inki gibi diğer yaratıcılık türleri, yeni bir kavramlaştırmanın ya da eski bir sorunu yeni bir bakışla görmenin keşfedilmesi sonucudur. Ayrıca yaratıcı kişiler sıradan işlerinde de çoğumuzun en büyük işimizde olduğumuzdan daha yaratıcıdırlar. Yaratıcılık sorununa iki farklı yaklaşım vardır ve bu farklı tanımlar yaratıcılıktaki yaşa bağlı değişimleri de açıklayabilir. Lehman yaratıcılığı bir büyük adamın yaşamının her yılında ürettiği "yüksek nitelikte ürün"lerin yüzdesiyle ölçmektedir. Buna göre, birçok alanda yüksek çalışma ürünlerinin oranı otuzlu yaşlar sırasında fazladır, sonra derece derece azalmaktadır. Yüksek ürünlerin yaklaşık % 80'i elli yaşında tamamlanmaktadır, elli yaşından sonra gerçekleştirilenlerin oranı % 20'dir. Lehman, çeşitli bilim alanlarında (tıp, atom enerjisi, astronomi, botanik, matematik) yüksek nitelikli ürünlerdeki yaratıcılık oranlarını incelemiş ve benzer sonuçlara ulaşmıştır: Başlangıçtaki doruk noktasını yaşla gelen bir düşüş izlemektedir. Bu düşüş birbirini etkileyen çeşitli etkenlerin sonucudur: Bedensel dinçlikte ve duyusal kapasitede azalma, hastalığın artması, salgıların değişmesi, pratik sorunlarla daha fazla uğraşma, yoğunlaşmaya uygun olmayan koşullar, entelektüel merakın zayıflaması, zihinsel bozuklukların artması, kötü alışkanlıkların birikmesi, vb. Dennis ise, karşıt bir yol izleyerek, sadece "yüksek nitelikli" işleri değil, "toplam üretkenlik" olgusunu incelemiştir. Böylece kırklı yaşların yaşamın en üretken dönemi olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsan bilimlerinde çalışanlar yetmişli yaşlarda kırklı yaşlardaki kadar üretkendirler. Müsbet bilimciler 20-29 yaşlarında en az üretkendirler, yetmiş yaşlarında önemli bir düşüş göstermektedirler. Sanatçılar için düşüş daha da keskindir, sadece bu grupta yirmili yaşlar yetmişli yaşlardan daha üretkendir. Bu çizgiyi zihinsel yetenekler dışında başka üretkenlerin belirlediği açıktır. Her iki yaklaşımın bulguları dikkate alınarak, yaratıcılık çizgisinin önemli değişimler gösterdiği, ayrıca alanlara göre yaratıcılıkta doruk noktalarının farklılaştığı söylenebilir. Örneğin, Manniche ve Falk'ın Nobel ödülünü kazananların (1901-1950) çalışmaları üzerinde yaptığı araştırma fizikte ve kimyada Lehman'ınkine benzer bulgular vermiş, tıpta ortalamanın kırk yaşlarında olduğunu ortaya koymuştur. Yaratıcılığı tanımlama biçimine bakılmaksızın, yükselişlerin ve düşüşlerin, zihinsel değişimlerden çok zihinsel olmayan etkenlere bağlı olduğu da söylenebilir. Bu açıdan sağlık belki en önemli etkendir. Sağlık engeli dışında, insanların yaratıcılığı için hiçbir yaş sınırının olmadığı belirtilebilir. Bazı üreticilik türleri -yaratıcı katkılar ya da başarılar biçiminde olsun- uzun bir yaşamın sonlarına dek sürmektedir. Bischof aşağıdaki örneklerin bunu kanıtladığını söylemektedir (1969): - Mikelanj, St. Peter'in kubbesini 70 yaşında bitirmiştir. - Sofokles, Kral Oedipus'u 80 yaşında yazmıştır. - Goethe, Faust'u 80'inden sonra tamamlamıştır. - Gladstone, 84 yaşında dördüncü kez başbakan olmuştur. - Hendel, Haydn ve Verdi ölümsüz melodilerini 70 yaşından sonra yaratmışlardır. - Hobbes, 91 yaşına dek yazmayı sürdürmüştür. - Franklin, 81 yaşında Anayasa Kurulu'nun etkin bir üyesi olarak çalışmıştır. - Jefferson, 83 yaşındaki ölümüne dek yaratıcı ve etkin olmuştur. - Tennyson, 80 yaşından sonrasına dek şiir yazmayı sürdürmüştür. - Churchill, 77 yaşında başbakan olmuştur. Daha yakın tarihlere gelindiğinde de pek çok ilginç örneğe rastlanmaktadır: Oyun yazarı ve yöneticisi George Abbot 92 yaşında kitap yazmış, 100 yaşında müzikal oyun yönetmiştir; George Burns 80 yaşında en iyi yardımcı aktör Oscarını kazanmış, 88 yaşında film çevirmiştir; Ruth Gordon 83 yaşında Emmy ödülünü kazanmış, 85 yaşında kitap yayınlamıştır; Harry Lieberman 80 yaşında resme başlamış, 106 yaşındaki ölümüne kadar bunu sürdürmüştür; ressam ve heykelci Georgia O'Keffe 90 yaşında Başkanlık Onur Madalyası'nı kazanmış, 95 yaşında sergi açmıştır; Pablo Picasso resim çalışmalarını 90 yaşına kadar sürdürmüştür; Scott O'Dell çocuk kitapları yazmaya 61 yaşında başlamış, 90 yaşında bile bunu bırakmamıştır; Erik Erikson 80 yaşında gelişim psikolojisi kitabı yayınlamış, 84 yaşında yaşlılık araştırmalarına katılmıştır. Bilişsel işlevlere genel bakış Bu bölümde yetişkinlikteki bilişsel işlevler konusunda daha önce aktarılan bilgiler topluca değerlendirilecektir. Bu bağlamda özellikle zeka ve bellek ele alınacak, daha sonra bilişi etkileyen etkenler gözden geçirilecektir. Bilindiği gibi, zeka konusunda süregelen en önemli tartışma zekanın genel bir yetenekten mi, yoksa bir dizi süreçten mi ibaret olduğu sorunu çevresinde döner. Kimi araştırmacılar zekanın akıcı zeka (temel bilişsel süreçler) ve birikimli zeka (kazanılmış bilgiler ve gelişen zihinsel beceriler) olarak ikiye ayrılabileceğini savunurlar. Aynı bağlamda, zekanın mekanik zeka (temel süreçler) ve pragmatik zeka (sözcük bilgisi, uzmanlık, üst-biliş) olarak ayrılabileceğini ileri sürenler de vardır. Piaget'in organizmik yaklaşımında zekanın gelişimi ergenlik döneminde en üst düzeyine çıkar (soyut işlem düşüncesi). Yaşlı kişilerin Piaget'ci görevlerdeki başarısı daha genç yetişkinlerinkinden genellikle daha düşüktür; ama bu, yaşlı yetişkinlerin çevresel koşullarıyla ya da bu görevlerin nitelikleriyle açıklanabilmektedir. Zekanın, işleme, bilme, düşünme düzeylerinin bileşimi olduğunu ileri süren üç katlı model'e göre, temel bilişsel süreçler (1. kat) yaşamın sonuna doğru bozulabilir; sözcük bilgisi (2. kat) ve yüksek zihinsel işlevler (3. kat) ise sürekli gelişim gösterebilir. Soyut-sonrası düşünce'ye (3. kat süreci) ulaşan kişiler görelilik düşüncesini sergilerler, çelişkinin gerçekliğin temel bir yönü olduğunu anlarlar ve çelişkileri diyalektik düşünce içinde bileştirirler. Yaratıcılık, önceden birbirine bağlı olmayan ögelerin yeni, alışılmış olmayan ve uyumsal bir tarzda bir araya getirilmesini içerir. Yaratıcılıkta en üst düzeye ulaşılması, daha önce verilen örneklerde görüldüğü gibi, kronolojik yaşla değil meslek yaşıyla ilişkilidir. Genellikle bellek sistemindeki değişimlerin yaşlanmaya eşlik ettiği herkesçe bilinir. Ancak, sistemin bütün bölümlerinin aynı biçimde değişmediği de bir gerçektir. Bellekteki değişimleri daha iyi anlamak için sistemi "kapasiteler" ve "içerikler" olarak ayırmakta yarar vardır. Bellek kapasiteleri temel mekanizmalardan ve stratejilerden oluşur ve düşüş gösterebilir; buna karşılık depolanan bilgiden oluşan bellek içerikleri artış gösterebilir. Bellek sisteminin en sığ düzeyinde, çevresel bilgiyi (sesler, görüntüler, kokular, vb.) alan temel mekanizma olan duyusal bellek yer alır. Bu bilgi bir-iki saniye kalır, sonra zayıflar, eğer kullanılacaksa daha derin bir düzeyde işlem görmesi gerekir. Yaşlanmanın duyusal bellek üzerinde çok az etkisi olduğu ileri sürülmektedir. Bellekte iki temel sistem daha vardır. İşte, yaşlanmanın etkisi bu iki sistemde çok farklıdır. Kısa süreli bellek bilgiyi bilinçte tutan sınırlı kapasiteli sistemdir. Burada bilgi genellikle yaklaşık 15 saniye içinde yitirilir. Bilginin sürekli kodlama için örgütlendiği kısa süreli bellekte hız ve esneklik yaşla birlikte azalmaktadır. Uzun süreli bellek geçmiş deneyimlerin, dünyaya ilişkin bilgilerin depolandığı, bellek içeriklerini tutan, sınırsız kapasitesi olan bir sistemdir. Kodlanan bilgi uzun süreli belleğe aktarılır ve yeniden gereksinme duyuluncaya kadar orada tutulur. Geri çağırma sırasında bilgi yeniden kısa süreli belleğe aktarılır ve orada bilinçli olarak işlenir. Yaşın bilginin zihinde tutulmasına etkisi yoktur; bilgi uzun süreli bellekte bir kez depolandığında orada tutulması her yaşta aynıdır. Kişi bilgiyi geri getirmeye yeterli olmadığında bile bilgi depolanmış ama kullanılmıyor demektir. O halde, doğru durumda doğru ipucu verildiğinde bilginin geri getirilebileceği söylenebilir. Yaşlı yetişkinler kodlama ya da geri getirme stratejilerini kendiliğinden kullanmada genellikle başarısızdırlar. Bellek sisteminin nasıl işlediğini anlamak olarak tanımlanan üst-bellek konusunda yaşlı yetişkinlerin durumu araştırılmaktadır. Yaşlıların bellek sistemine ilişkin bilgileri gençlerinkinden farklı olmadığı halde, yaşlı yetişkinler bilgiyi gençlerden daha az özel ve ayırt edici bir biçimde kodlamaktadırlar, bu da bilgiyi geri getirmeyi güçleştirmektedir (Perlmutter ve Hall, 1992). Daha önce de belirtildiği gibi, araştırmacılar yetişkinlikte bilişi etkileyen etkenlerin neler olduğu sorusunu sık sık ele almışlardır. Eğitim bu tür etkenlerin başında gelmektedir; diğer etkenler arasında kişilik, yaşam üslubu, kronik hastalıklar sayılabilir. Kişilik örüntüleri bilişin işleyişini özellikle yüksek derecede stresli durumlarda etkileyebilmektedir. Yetişkinler emekli oldukları ve toplumsal yaşamdan uzaklaştıkları zaman da bilişsel yeteneklerinde düşüş görülebilmektedir. Zeka düzeyindeki düşüşler yoksul olmakla, toplumdan uzaklaşmakla, çalışmayı kesmekle, dul kalmakla ya da boşanmakla ilişkili olabilmektedir. Etkin bir yaşam üslubuna sahip olan, toplumsal ve entellektüel etkinliklere tam olarak katılan yetişkinler zeka testlerinde en iyi sonuçları almaktadırlar. Düzenli beden egzersizlerinin de bilişsel başarı üzerinde etkili olduğu görülmektedir (tepki zamanı hızlanmakta, bellek daha iyi çalışmakta, akılyürütme daha kusursuz olmaktadır). Düzenli egzersiz kaygıyı ve gerilimi de azaltmaktadır. Egzersizin dolaşım sistemi ve kan basıncı üzerindeki olumlu etkisi zaten bilinmektedir; öte yandan, kalp-damar hastalığının belirtisi olan yüksek tansiyon bilişsel işlevlerdeki yaşa bağlı düşüşü kısmen açıklayabilmektedir (tansiyon ile akıcı zeka testi puanları arasında olumsuz korelasyon vardır). Kalp-damar hastalığı ile sorun çözme yeteneğindeki düşüş arasında da ilişki olduğu saptanmaktadır. Orta yaşlı ve yaşlı kişilere Piaget'in soyut akılyürütme testleri verildiğinde puanlar üzerinde yaşın değil sağlık durumunun etkili olduğu görülmektedir.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#55 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
3. Kişilik Özellikleri
Kişiliğin ele alınışında her insanın tek ve biricik olduğu gerçeğini her zaman akılda tutmak gerekir. Bununla birlikte, bir kişilik tipolojisi yapmak da olanaklıdır. Nitekim, yaşlı kişileri inceleyen gerontologlar belirli kişilik tipleri saptamaktadırlar. Reichard, Livson ve Peterson 55-84 yaşları arasındaki 87 erkeği inceleyerek belli başlı kişilik tiplerini ortaya çıkarmışlardır. İyi uyum sağlamış olanlar "olgun", "salıncaklı sandalyeli" ve "zırhlı" kategorilerinde, daha az uyum sağlamış olanlar ise "kızgın" ve "kendinden nefret eden" kategorilerinde sınırlanmışlardır. "Olgun" tip yaşamdan zevk alır, kendini kabul eder, etkinliklerinde ve başkalarıyla ilişkilerinde doyum arar, geçmişte olanlara yazıklanmadan içinde bulunduğu durumda en iyisini yapmaya çalışır. "Salıncaklı sandalyeli" tip de yaşlılık yıllarında başarılıdır, ancak yaşama olgun gruptan daha edilgin bir biçimde yaklaşır, emekli olduğuna ve sorumluluktan kurtulduğuna sevinir. "Zırhlı" tip yaşlanmanın sonuçlarından korkar, bu konuyla yüzleşmekten kaçar, duygularını denetim altında tutar; mutlu göründüğü için yaşlanmada kısmen başarılı sayılır. "Kızgın" tip, kendi kendisiyle barışık olmayan, yaşlandığına kızan ve ölümden korkan tiptir. "Kendinden nefret eden" tip yaşlanmanın sonuçlarına bozulan, gündelik sorunlarda kendini kınayan, ölümü kendi sefilliğinden kurtuluş gibi gören tiptir. Yaşlılıktaki kişilik tiplerini açıklayan bir başka araştırmada yukardakilere benzer dört yaşlı tipi bulunmuştur. Neugarten'in bu araştırması kişiliği "yaşam doyumu" ve "etkinlik düzeyi" ile ilişkisi içinde ele almaktadır. Denekler 70-79 yaşlarında 59 erkek ve kadından oluşmaktadır. Tipler, "bütünleşmiş", "zırhlı-savunmacı", "edilgin-bağımlı" ve "bütünleşmemiş" kategorilerinde toplanmaktadır. Bütünleşmiş kişilikler, egoları yeterli, bilişsel yetenekleri tam, yaşam doyumları yüksek, iç yaşamları görece karmaşık kişilerdir. Bu kişiliklerde üç tip ayırt edilir: 1) "Yeniden örgütleyici"ler sürekli etkinlik içindedirler ve yaşamlarını eski etkinliklerin yerine yenilerini koyarak yeniden düzenlerler. 2) "Odaklanmış" kişiler, birincilerin aksine, enerjilerini bir ya da iki rolde yoğunlaştıran kişilerdir, 3) "Kopmuş" kişiler, düşük bir etkinlik düzeyi göstermeleriyle ilk iki kişilikten ayrılırlar ve kendi dünyalarına çekilmiş olarak yaşarlar. Zırhlı-savunmacı kişilikler çabacı başarı güdüleriyle ve genellikle sakınımlı duygularıyla belirlenir. Bu kişilikler iki tipe ayrılırlar: 1) "Sebatlı" model, orta yaş yaşam biçimini ve etkinliklerini olanak ölçüsünde koruyan ve sürdüren tiptir. Etkinlik düzeyi yüksek ya da orta, yaşam doyumu fazladır. 2) "Daralmış" tip, yaşlılık tehdidine karşı toplumsal ilişkilerini sınırlayarak kendini savunmaya çalışır. Orta bir etkinlik düzeyinin eşlik ettiği oldukça yüksek bir yaşam doyumuna sahiptir. Edilgin-bağımlı kişilikler: 1) "Başvurucu-arayıcı" kişiliğin yüksek düzeyde bağımlılık gereksinmesi vardır, olduğunca uzun süre bağlanacak birini bulduğunda yaşamdan daha fazla hoşnut olur. 2) "Duygusuz" kişilik görece edilgin ve kayıtsız bir yetişkinlik yaşar, yaşam doyumu ortayla düşük arasındadır. Bütünleşmemiş kişilikler yüksek derecede çözülmüş, örgütlenmemiş bir yaşlılık örüntüsü gösterirler. Duygusal bozukluklar ve düşünce süreçlerinde genel bir gerileme içeren psikolojik sorunları vardır. Hem etkinlikleri hem de yaşam doyumları aşağı düzeydedir. Daha önce de sözü edildiği gibi, Neugarten'e göre, insanlar yaşlandıkça içşel düşünce ve duygulara dış etkenlerden daha fazla bağımlı olmaya yönelmektedirler. Neugarten bu değişimi etkinlikten edilginliğe geçiş olarak görmektedir. Dünyayı edilgin bir açıdan görmeye başlayan yetişkinler dış dünyadan iç dünyaya geçmeye başlamaktadırlar. Yetişkinlerin kendi iç dünyalarıyla uğraşmaları gitgide artmakta, diğer insanlarla duygusal bağları da azalmaktadır. Bütün bunlara karşın, eskiden kendilerini nasıl görüyorlarsa öyle görmeyi sürdürmektedirler. Dolayısıyla, ileri yetişkinlikte benlik-kavramında dramatik değişimlerden çok kararlılığın olduğu söylenebilir. Atchley'e göre benlik-kavramındaki bu kararlılığın iki nedeni vardır: 1) Yaşlılar başkalarından gelen tepkilere daha az, kendi iç ölçülerine daha fazla bağımlıdırlar. 2) Yaşlılar değişime karşın kendilerini önceki rolleriyle düşünmeyi sürdürürler (örneğin emeklilikten çok sonra da kendilerini öğretmen, avukat, mühendis olarak düşünmektedirler). Benlik kavramının kararlılığını koruma yeteneği, Liberman'a göre, ileri yetişkinlikteki rol değişimlerine olumlu uyum sağlamakla ilişkilidir (Schiamberg ve Smith, 1982). Yaşlılıktaki kişilik konusuna gelişim görevleri açısından da bakılabilir. Erikson'a göre umutsuzluğun karşıtı olan "ego bütünlüğü" ileri yetişkinliğin olumlu niteliğidir. Başka yazarlar yaşlılığın gelişim görevi olarak, başarılı alışkanlıkların sürdürülmesini, geçmişle bütünleşmeyi, olgunluktan bilgeliğe geçişi, yaşlılıktaki olgunluk değişikliğini kabul etmeyi, yaşamın sona ermesini onaylamayı, değişmiş idealler edinmeyi vb. göstermektedirler. Önerilen görev ne olursa olsun, yaşlılık yıllarının getirdiği değişimler genellikle ölüme hazırlanma göreviyle ilgilidir. Öte yandan, yaşlılar, artan edilginliklerini ve bağımlılıklarını, artık katılmacı olmaktan çok izleyici olmalarını, azalan güçlerinin sınırlarını kabul etmek göreviyle de karşı karşıyadırlar. Dürtülerinin gücündeki değişimleri kabul etmek de bir başka gelişim görevidir. Yaşlı kişiler merkezi sinir sistemindeki bazı gerilemeleri, yeni bilgiler edinmedeki güçlükleri kabul etmek zorundadırlar. Bazen yaşlıların bu dönemin gelişim görevlerine karşı çıktıkları da görülür. Azalan fiziksel ve zihinsel yeteneklerine karşın istemlerini değiştirmeyi reddedebilir, sınırlılıklarının artışını yadsıyabilir ve bunun için de savunma mekanizmalarına başvurabilirler. Bunun tersi bir tutumla, yaşlılığa bağlı fiziksel ve zihinsel düşüşe abartmalı bir biçimde zamanından önce teslim olma ve kendini kaptırma eğilimi de söz konusu olabilir. Yaşlıların kişiliği konusunda merak edilen en önemli konulardan biri de, onların yaşla birlikte daha tutucu ve huysuz olup olmadıklarıdır. Bazı araştırmalar yaşlıların yaşlandıkça özsaygılarında ve yaşam doyumlarında önemli bir değişim olmadığını göstermektedir; yaşlıların özsaygısı gençlerinki kadar yüksek bulunmaktadır. Kimi gelişim psikologları, yaşın çok küçük bir etkisi olduğunu, çünkü yaşlıların kendilerini "yaşlı" hissetmediklerini düşünmektedirler. Araştırmalar, yaşlıların çoğunun kendilerini gerçek yaşlarından daha genç gördüğünü, yaklaşık üçte ikisinin kendini "orta yaşlı" ya da "genç" olarak tanımladığını ortaya koymaktadır (bk. Tablo. 23). Buna göre, orta sınıf Amerikalıların kendi öznel duygularını, görünümlerini, eylemlerini ve ilgilerini kendilerinden daha genç insanlarınkiyle bir tuttukları anlaşılmaktadır. Yaşlılar kendilerini yaşlı görmeyi reddettikçe yaşlılığa bağlanan olumsuz konumu da kabul etmek zorunda kalmamaktadırlar. Özellikle hala yaşayan bir anababası olan yaşlı kişiler kendilerini "en yaşlı" kuşaktan saymaktan kurtulmaktadırlar. Ancak, bu görüşler üzerinde kültürün, toplumsal konumun, etnik grubun etkisi olabilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşlıların çoğu çocuklarına bağımlı duruma gelmekten korkmakta, böyle olanların yaşam doyumu da düşme eğilimi göstermektedir. Buna karşılık, çocuklara bağımlılığın başarılı bir yaşlılığın en iyi yolu olarak görüldüğü Hindistan'da bu durum daha az önemlidir. Bununla birlikte, iki kültürde genç yetişkinlerin yaşlıları nasıl gördükleri karşılaştırılınca Amerikalıların Hintlilerden daha olumlu bir yaşlı kişi görüşüne sahip oldukları ortaya çıkmaktadır. Amerikalı genç yetişkinler yaşlıları Hintli genç yetişkinlerden daha fazla seviyorlar ve onları daha az eleştirici ve zorlayıcı buluyorlar (Hoffman ve ark., 1994). Tablo 23 Yaşlı Amerikalılar Kendilerini Nasıl Görüyorlar Gerçek Yaşlar; Öznel Yaş (yanıtlayanların yüzdesi) 60-69; Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 77 Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 73 Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 89 İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgileridir % 82 70-79; Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 72 Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 83 Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 86 İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgileridir % 78 80-89; Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 86 Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 100 Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 100 İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgilerdir % 100 Kaynak: R. Goldsmith ve Helens, 1992. Aktaran Hoffman ve ark., 1994.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#56 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
İİİ. YAŞLILIKTA TOPLUMSAL GELİŞİM
İnsanlar yaşlandıkça yaşamın anlamı, özellikleri ve biçimleri de değişmektedir. Yaşlanmanın içerdiği fiziksel, psikolojik ve toplumsal değişimler, bir yandan da onlarla başaçıkabilmek için birtakım stratejilerin geliştirilmesini, uygulanmasını, değiştirilmesini gerektirmektedir. Yaşlı kişilerin bireysel yaşamı için önemli olan değişimler aynı zamanda onların aile ve toplum yaşamını da etkilemektedir. Aile ve çevre ilişkileri ileri yaşlarda yaşanan fiziksel, psikolojik ve toplumsal değişimlerden bağışık değildir. ::::::::::::::::: 1) Aile Yaşamı Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla başlar, karısı da çalışıyorsa o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli olacaktır. Böylece ailede en önemli değişim gelirdeki belirgin düşüştür. Gelir yitimi ailenin yaşam düzeyinde de düşüşe neden olur. Bu ekonomik güçlük çiftin sağlığı bozuldukça daha da belirginleşir. Bu durumda geniş aile örüntüleri tersine işlemeye başlar, yani daha önce büyüklerin yardım ettiği gençler şimdi büyüklerine yardım etmeye başlarlar. Daha önce de belirtildiği gibi, sanayileşmeye ve kentleşmeye bağlı olarak ortaya çıktığı kabul edilen çekirdek aile büyük aile örüntülerini tümüyle ortadan kaldırmış değildir. Litwak ile Sussman ve Burchinal'ın çalışmaları modern toplumda değişime uğramış geniş ailenin varlığını ortaya koymaktadır. Ayrıca araştırmalar, ayrı yerlerde yaşamalarına karşın yaşlılarla akrabalarının ilişkisinin sürdüğünü, hatta, yaşlıların akraba yanına sığınmayı uzakta kalmaya yeğlediklerini göstermektedir. Yaşlılarla ilgilenen kurumların ortaya çıkması ailenin rolünü ortadan kaldırmamış, sadece değiştirmiştir. Cottrell, ailenin eğitim, eğlence, ekonomik durum, koruma gibi etkinliklerdeki dolaysız e tkisi azalsa bile sevgi rolünün derinleştiğini saptamaktadır. a. Demografik özellikler Ailedeki değişimler genelde nüfus yığılmalarını yansıtır niteliktedir. Nüfustaki yaş dağılımı ileri yaşlara kayınca ailenin üyelik profili de aynı özelliği gösterir olmuştur. Demografik süreçlerdeki değişimin aile yapısında yarattığı değişikliklerin sürmesi beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde en önemli değişim ailenin yaş kompozisyonunda ortaya çıkmıştır. Çocuklar artık ailenin küçük bir bölümünü oluşturmakta, yaşlıların oranı artmakta, genç insanlara bağımlı yaşlıların sayısı çoğalmaktadır. Büyük anababalığın orta yaşlara kaymış olması, torunların kendi çocuklarını büyük anababaların yaşam süresi içinde büyütmelerine olanak sağlamaktadır. Shanas'ın belirttiği gibi, 65 ve daha üstü yaşlara ulaşmış insanların yarısı 4 kuşaklı bir aileye sahip olabilmektedir. Evlenme ve çocuk sahibi olma yaşlarının düşmesi de kuşaklar arasındaki mesafeyi azaltmaktadır. Bu değişimler ailenin ortalama yaşını da yükseltmekte, aileyi daha yaşlı kılmaktadır. Kadınların yaşam süresindeki değişimler, anneyi yitirmenin orta yaştan emeklilik öncesine doğru kaydığını ve kadının ortak yaşama süresinin erkeğinkinden uzun olduğunu ortaya koymaktadır. Doğum oranının azalması nedeniyle yaşlılara düşen genç sayısında da önemli bir azalma olmaktadır. Ölüm oranlarındaki düşüş ve kadınların kendilerinden büyük erkeklerle evlenmeleri, kadınların dulluk deneyimlerini kaçınılmaz kılmaktadır. ABD'nde yaşayan 65 ve daha üstü yaşlardaki kadınların sadece % 41'inin yaşayan eşi vardır, erkeklerin ise sadece % 14'ünün eşleri ölmüş durumdadır (ABD, Nüfus Bürosu, 1981). Çok genel olmamakla birlikte, yaşlı erkeklerin kadınlara oranla yeniden evlenme olasılıkları 5 kat daha fazladır. 65 yaşın üstündeki erkeklere oranla bekar kadın sayısı üç kat daha fazladır. Bu sayısal avantaj erkeklerin daha genç kadınlarla evlenmeleri gibi toplumsal bir normla da desteklenmektedir. Bütün bunlara karşın kadınların eşleriyle geçirdikleri süre artmıştır. Ortalama evlenme yaşında (kadınlar için 22, erkekler için 25) evlenenler arasında kadınların % 64'ü kocasının ölümünden önce 40 yıllık bir evlilik dönemi yaşamaktadır. Bu durumda, ilk çocuksuz yıllar da dikkate alındığında, evliliğin yaklaşık üçte biri "boş yuva"da geçmektedir. b. Psikososyal özellikler İnsanlar yaşlandıkça akraba oldukları insan sayısı da artmaktadır, aileye yeni üyeler ve yeni kuşaklar eklenmektedir. Ancak, üyelerdeki artış belli bir davranış örüntüsünün oluşması demek değildir. Doğum oranındaki düşüş her çocuğa verilen ilgiyi arttırmış, kardeş kavgasını azaltmıştır. Geçmişte bebek ölümleri yüksekken anababalar, çocuklarına duygusal olarak fazlaca bağlanmamaya çalışıyorlardı, aynı neden şimdi de yaşlıların yeniden evlenmelerini engelliyor olabilir. Ölüm oranındaki düşüş şimdi insanların daha köklü kuşaklararası ilişkiler kurmalarına, gelişimsel bunalımlara dayanaklı güçlü bağlar oluşturmalarına yol açmaktadır. Çoğunluk yaşlı olduğu için olgunluk farkından doğan kuşaklararası çatışma hemen hemen ortadan kalkmaktadır. Yaşlı akrabalar yaşlılıktaki toplumsallaşma yöntemleri açısından gençlere de yararlı olmaktadırlar. Yaşam süresinin uzunluğu ve yaş farklarının azlığı nedeniyle birçok anababa çocuklarıyla birlikte yaşlanmaktadır. Emekli olan ve kendi çocuklarını evlendiren çocuklar şimdi de anababalarına bakmak durumundadırlar. Bu durumda Brody "orta kuşak sıkışması"ndan söz etmektedir. Yetişkinler hem çocuklarının hem de anababalarının istemlerini yerine getirmekte güçlük çekmektedirler. Çocukların boşalttığı yuva yaşlanan anababa ve akrabalar tarafından doldurulmaktadır. Yaşlıların ölümü de birçok insanın yuvanın boşalmasını yeniden yaşamasına neden olmaktadır. Kadınların dışarda çalışması da yaşlı anababaya bakmayı sorun haline getirmektedir (özellikle bu bakımın kadının işi olduğunu düşünen çevrelerde). Geleneksel olarak yaşlıların bakımını orta yaşlılar üstlendiğinden, bunların gitgide daha fazla dışarda çalışmalarıyla sorun daha da zorlaşmaktadır. 20'inci yüzyılda gelişmiş ülkelerde yaşam düzenlemeleri çarpıcı biçimde değişime uğramıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1900 yıllarında 65 yaşındaki nüfusun % 60'ı çocuklarının yanında barınırken, bu oran 1980'lerde % 15'e inmiştir. Bu değişimler özellikle yüzyılın ikinci yarısında hızlanmıştır. Yaşlı insanlar bağımsızlıklarını korumak istemektedirler. Yetişkin çocuklarıyla yaşayanlar kendilerine bakamayacak kadar hasta ya da yoksul olanlardır. Genel kanının aksine, geçmişte geniş ailede yaşamanın da % 10'dan fazla olmadığı ortaya çıkmıştır (en azından yaşamın kısa sürmesi nedeniyle). Çocuklarından ayrı yaşayan yaşlıların kendilerini mutlaka ihmal edilmiş hissetmedikleri de saptanmaktadır; üstelik çocuklarıyla yaşayanlardan daha fazla mutlu oldukları da söylenebilir. Yalnız yaşama eğilimine karşın yaşlıların çoğu ilişki kurabilecekleri akrabalarına yakın yaşamayı yeğlemektedir. Çocuklarla ilişki işçi sınıfında orta sınıftan daha sık, diğer akrabalarla ilişki orta sınıfta işçi sınıfından daha sık görülmektedir. İlişkilerde cinsiyet de önemli bir etken: Kadınlar kızlarıyla ilişkilerini erkeklerden daha çok sürdürüyorlar, anne akrabaları baba akrabalarından daha yakın sayılıyor. Erkekler anababalarına ekonomik, kızlar ise toplumsal ve duygusal destek sağlıyorlar. Cinsiyete bağlı özellikler çalışan sınıfta orta sınıfa oranla daha belirgindir. Hiç evlenmemişlerin akraba ilişkileri daha zayıf; ayrılmışlar kendi ailelerinden daha fazla yardım görüyorlar; yeniden evlenme akrabalıkları genişletiyor... Araştırmalar, nesnel akraba ilişkilerinin çok anlamlı olmadığını, ilişkinin öznel olmasının istendiğini, duygusal olarak güvenebilecekleri bir dosta sahip olan yaşlıların sağlıklarının ve yaşam doyumlarının daha üst düzeyde olduğunu göstermektedir. Çocuklar, diğer destekleme görevleri yanında, torunlarla büyük anababalar arasında köprü olma görevini de yerine getirmektedirler. Hill ve arkadaşları orta kuşağı "kuşaklararası bağın köprüsü" olarak nitelemektedir. Son araştırmalara göre dört büyük anababadan üçü torunlarını ayda en az iki kez görmektedir. Robertson, Neugarten'in daha önce sözü edilen sınıflamasından farklı bir büyükanababa tipolojisi geliştirmiştir. Robertson, özellikle büyükanababa rolünün toplumsal ve kültürel boyutlarını birbirinden ayırarak dört büyükanababa tipi saptamaktadır: 1) "Paylaşılmış" büyükannenin büyükannelik rolü konusunda yüksek kişisel ve toplumsal beklentileri vardır. Torunlarıyla çok ilgilidir, onlar için en iyi olanı yapmaya çalışır. 2) "Uzak" büyükanne tipi karşı uçta yer alır, büyükannelik konusunda düşük kişisel ve toplumsal beklentileri vardır. Bu iki tip arasında, büyükanababalığın normatif ve moral yünlerini vurgulayan "simgesel" büyük anababa ile, bu rolün kişisel yönünü vurgulayan "bireyselleşmiş" büyük anababa yer alır. Robertson deneklerinin üçte birinin büyükanababalığı anababalığın yeğlediklerini bulmuştur. Kahana ve Kahana ise, çocukların büyüdükçe kendilerine aşırı düşkün büyük anababaları daha az yeğlediklerini saptamıştır. Torunların büyükanababalarını nasıl algıladıkları konusunu Robertson da incelemiş, 18-26 yaşlarındaki işçi sınıfı deneklerinin büyük anababalar için olumlu görüşler belirttiklerini, her üç kişiden ikisinin gerektiğinde büyük-anababaya bakma sorumluluğuna inandığını görmüştür (Aizenberg ve Treas, 1985).
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#57 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
2. Toplumsal Çevre
Aile yaşamı en fazla araştırılan konulardan biri olmakla birlikte, yaşlıların yaşamında arkadaşlık ilişkileri de çok önemlidir. Ancak, bazı araştırmalar uzun süreli arkadaşlıkların korunduğunu gösterirken, bazıları da yaşla birlikte ilişkilerin zayıfladığını ortaya koymaktadır. Birçok araştırmacı kadınların erkeklerden daha anlamlı ve derin arkadaşlıklar kurabildiklerini belirtmektedir. Yaşlı erkekler eşlerine her yönden daha bağımlılar ve eş yitimine daha zor uyum sağlıyorlar, kadınlar ise ailede kopukluk olunca arkadaşlarına daha kolay dönebiliyorlar. Erkeklerin daha geniş bir arkadaş çevresi oluyor. Orta sınıf arkadaşlarını korur ve çoğaltırken, işçi sınıfı komşuları yeğliyor. Ayrıca, yaşam doyumu da arkadaşlıkla ilişkili bulunmaktadır. Blau, yaşlılıkta yeni bunalım ve rol değişimleriyle başaçıkmada arkadaşlığın önemini vurgulamaktadır. Bununla birlikte, arkadaşlık aile ilişkilerinin yerini dolduramamaktadır. Doğrudan bakım olmasa bile, kurumlardaki yaşlılarla daha çok aileleri ilgilenmektedir. Kuruma gitmek çocuklarla ilişkiyi bozmamakta, hatta bazen güçlendirmektedir. Yaşlılarla ilgili toplumsal politikaların, hizmetlerin, programların geliştirilmesine katkıda bulunan politikacılar, sosyal çalışmacılar, iktisatçılar ve gerontologlar yaşlıların bellibaşlı toplumsal sorunlarını beş kategoride toplamaktadırlar: "gelir", "sağlık", "bakımevi", "ulaşım" ve "beslenme". Bunlar kadar somut olmamakla birlikte aynı derecede önemli olan diğer sorunlar, eğitim, iş, emeklilik sonrası roller, tinsel gereksinmeler, güvenlik vb. gibi sorunlardır. Bütün bu sorunların çözümü yaşlı kişileri toplum içinde tutma amacını destekleyecektir. İnsanın toplumsal bir yaratık olduğu ve insanlığını dile getirecek toplumsal araçlara gereksinmesi olduğu herkesçe bilinmektedir. Yaşlanan bir kişinin yaşlılığa uyum sağlaması ile topluma uyum sağlaması arasında yakın bir bağ olduğu da söylenebilir. Uyum kuramları işte bu sorunu açıklamaya çalışmaktadır. a) İlişki kesme kuramı (disengagement theory). Elaine Cumming ve William E. Henry'nin geliştirdiği bu kuramda, yaşlılık, fiziksel, psikolojik ve toplumsal açıdan toplumsal dünyadan derece derece geri çekilme süreci olarak görülmektedir. Fiziksel düzeyde, insanlar etkinliklerini yavaşlatır ve enerjilerini elde tutarlar. Psikolojik düzeyde, geniş dünyayla olan ilişkilerini öncelikle kendilerini ilgilendiren yaşam alanlarında odaklaştırmaya yönelirler. Dışardaki dünyaya yönelttikleri dikkatlerini kendi duygu ve düşüncelerinin iç dünyasına çevirirler. Toplumsal düzeyde, karşılıklı bir geri çekilme söz konusudur, böylece toplumun diğer üyeleriyle yaşlı kişi arasındaki etkileşim de azalır. Birey toplumdan geri çekilir, toplum da bireyden elini çeker. Cumming ve Henry'e göre ilişki kesme, toplumu ve bireyi tedavi edilemez hastalığın ve ölümün sonul ilişki kesmesine önceden hazırlayan ilerleyici ve karşılıklı doyum verici bir süreçtir. Yaşlılar için ilişki kesme, istenen ve oynanan rollerin, kurulan ilişkilerin azaltılmasıyla gerçekleştirilen bir süreçtir. Bunun sonucu olarak, yaşlılar ölümle rahatça karşı karşıya gelebilirler. Toplum da kendi yönünden ilişki kesmeyi destekler, çünkü böylece yaşlıların geliştirdiği birtakım işlevleri gençlere aktarabilir. İlişki kesme kuramı hem çok saldırıya uğramış, hem de geniş ölçüde savunulmuştur. Her iki yönde yapılan kesitsel araştırmalar ise kuşak farklılıklarını yaş farklılıklarıyla karıştırmak açısından eleştirilmiştir. Öte yandan, en azından 75 yaşın altındakiler için yaşlılık, çeşitli örgütlere gönüllü olarak katılma düzeyinde kararlılık ve süreklilik gösteriyor görünmektedir. Ancak çok yaşlı kişilerin birçok üyeliklerini azalttıkları ve gruplarda etkin katılımdan çekildikleri söylenebilir. Sonuç olarak, ilişki kesme kuramının, yaşlı kişilerin daha önceki yaşamlarının anlamlı yönlerinden ayrılmalarını ve yalıtılmalarını abarttığı ileri sürülebilir. b) Etkinlik kuramı (activity theory). Etkinlik kuramı, ilişki kesme kuramına alternatif olarak, sosyolog Robert J. Havighurst, Bernice L. Neugarten ve Sheldon S. Tobin tarafından geliştirilmiştir. Bu kurama göre, kaçnılmaz biyolojik ve sağlıksal değişmeler dışında, yaşlı kişiler temelde aynı olan psikolojik ve toplumsal gereksinmeleriyle orta yaşlı kişilerle aynıdırlar. Bu açıdan bakıldığında, yaşlılığı belirleyen toplumsal etkileşim azlığı toplumun yaşlı kişiden elini çekmesinden kaynaklanır. Yaşlı kişi orta yaş etkinliklerini olabildiğince uzun süre korumak ister ve terketmeye zorlandığı etkinliklerin yerine yenilerini koyar. Etkinlik kuramcıları, ilişki kurmanın 60 ya da 55 yaşından sonra bazen azalmakta olduğu görüşüne katılırlar. Yaşlı kişilerin etkinlik düzeyinin, doyum ve mutluluğunun azalmakta olduğunu da kabul ederler. Ancak bu azalmanın istenen birşey olduğu görüşünü reddederler. Sağlıklı yaşlıların çoğu etkinlik düzeyini oldukça basit tutmaktadır. İlişki kesme ya da kurma oranı daha çok geçmişteki yaşam biçimlerine, sosyoekonomik statülere ve sağlık koşullarına bağlıdır. Ancak bütün bunlar yaşlıların mutlaka daha olumlu bir yaşam düzenlemesi yaptıkları anlamına gelmez. Ayrıca, kimi yaşlı kişiler mutluluğu kalabalıkta bulurlar, kimileri yalnızlıkta ararlar. Yaşam deneyimini kalitesinin en anlamlı ölçüsü, moral, yaşam doyumu ve düzenlemedir. c) Rol bırakma kuramı (role exit theory). Bu kuram sosyolog Z. S. Blau tarafından önerilmiştir. Blau'ya göre; emeklilik ve dulluk yaşlı kişinin toplumun temel kuramsal yapılarına (iş ve aile) katılımını sona erdirir. Buna bağlı alarak yaşlıları toplumsal bakımdan yararlı kılan olanaklar da azalmaktadır. Blau, meslek ve evlilik statüsü yitimini özellikle yıkıcı nitelikte görmektedir. Çünkü bunlar yetişkin kimliği için demir atma noktaları olan temel rollerdir. Sosyolog Irving Rosow, benzer bir yaklaşımla, Birleşik Devletler'de insanların yaşlılığa etkili bir biçimde toplumsallaştırılmadıklarını savunmaktadır. Yaşlılıkta beklenen davranışları tanımlayan toplumsal normlar zayıf, belirsiz ve sınırlıdır. Ayrıca, yaşlılar temelde "rolsüz rol" olan rollerine toplumsal bakımdan değersizleşen statülerine uyum sağlama konusunda pek az güdülüdürler. Rol bırakma kuramı, yaşlı kişilerin çoğunun toplumsal yitimler hissettiği konusunu abarttığı ileri sürülerek eleştirilmiştir. Yaşam doyumuyla ilgili boylamsal araştırmalar yaşlıların çoğunun çok az toplumsal yitim hissettiklerini ya da hiç hissetmediklerini göstermektedir. Yaşlıların çoğu, işlerini ve ana-babalık rollerini yitirmelerinin karşılığının, özgürlüğün ve eskiden beri istedikleri şeyleri yapma olanağının artması olduğunu belirtmektedir. d) Toplumsal değiştokuş kuramı (social exchange theory). James J. Dowd gibi sosyologlar toplumsal değiştokuş kuramını yaşlılık sürecine uyguladılar. Bu kurama göre, insanlar toplumsal ilişkilere girerler, çünkü bundan birtakım ödüller çıkarırlar (ekonomik destek, tanınma, güvenlik, sevgi, vb.). Ödül elde etme sürecinde birtakım bedeller de öderler (olumsuz yaşantılar, yorgunluk, çabalama, vb.) ya da olumlu yaşantılardan ödüllendirici etkinlik uğruna vazgeçmek zorunda kalırlar. Yaşlılığa uygulandığında bu kurama göre, yaşlılar pazarlık etme güçlerindeki düşüş nedeniyle yaralanabilir oluşlarının arttığı bir konumda bulunmaktadırlar. Endüstrileşmiş toplumlarda yaşlıların daha önce sahip oldukları beceriler teknolojik gelişmeler içinde gitgide modası geçmiş kalmaktadır. Ayrıca, yaşlı bir işçi işte ne kadar uzun kalırsa genç işçilerin meslekte yükselmelerini o kadar engellemektedir. Yaşlı işçiler iş gücündeki yerlerini toplumsal güvenlik ve tıbbi hizmetle değiştokuş etmektedirler. Toplumsal değiştokuş kuramcıları kendi görüşlerini, modernleşme ile yaşlılık statüsü arasında bulunan karşıt ilişkiye dayandırmaktadırlar. Yaşlıların endüstrileşmemiş ve geleneksel toplumlardaki konumu yüksektir, çünkü yaşlılar bilgi birikimini ve denetimini sağlamaktadırlar. Endüstrileşme ise geleneksel bilgi ve denetimin önemini azaltmaktadır doğal olarak. Ancak, modern endüstri toplumlarında yaşlıların yüksek statülerde bulunduklarını gösteren istisnalar da vardır (Rusya, Japonya gibi). Toplumsal değiştokuş kuramı yaşlıların bir toplumdaki konumunu etkileyen değiştokuş ögelerine dikkati çekse bile, tam bir açıklama getirmekten çok uzaktır (Vander Zanden, 1981). e) Süreklilik kuramı (continuity theory). İlişki kesme ve etkinlik kuramlarının sınırlılıkları, yaşlılığın karmaşık süreçlerine daha geniş bir açıdan bakmayı gerektirmiştir. R. C. Atchley tarafından geliştirilen süreklilik kuramı, yaşlılıkta bazı rollerle ilişkinin kesilmesi, bazı rollerdeki başarının sürdürülmesi bileşimine dayanmaktadır. Atchley'e göre, bireyler yetişkin olma sürecinde birtakım alışkanlıklar, bağlantılar, tercihler geliştirirler ve bunlar giderek kişiliğin bir parçası haline gelir. Birey yaşlandıkça söz konusu bu özelliklerin sürekliliğini korumaya yönelir. Süreklilik kuramı yaşlılığın karmaşıklığını vurgulayan bir kuramdır.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#58 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
İV. YAŞLILIKTA RUH SAĞLIĞI
Daha önce de söz edildiği gibi, yaşlılık dönemiyle ilgili birtakım kalıpyargılar vardır. Butler'e göre bunlardan birincisi doğrudan doğruya yaşlılığın kendisi ile ilgilidir: Kronolojik yaşlanma, bir insanın yaşını yaşadığı yılların sayısıyla ölçme. Oysa fizyolojik, kronolojik, psikolojik ve toplumsal yaşlanma derecelerinde bireyden bireye değişen büyük farklılıklar olduğu bilinmektedir. İkinci kalıpyargı üretim dışı olmakla ilgilidir. Oysa hastalık ve toplumsal sorunlar olmadığında yaşlı kişilerin de üretken olma ve yaşama etkin olarak katılma eğiliminde oldukları görülmektedir. Önceki kalıpyargıya bağlı bir üçüncüsü, ilişkisizlik, yani yaşlı kişilerin yaşamdan kopmayı, yalnız ya da kendi yaşıtları arasında yaşamayı yeğledikleri biçimindedir. Ancak, toplumdan kopmanın yaşlılığın doğal bir yanı olduğu görüşünü destekleyen yeterli sayıda bulgu yoktur. Dördüncü kalıpyargı esnek olmama savıyla ilgilidir. Bir insanın değişme ve uyum sağlama yeteneği yaşından çok, yaşamboyu taşıdığı kişiliğiyle ilgilidir. Beşinci sorun bunaklık (kocama= senility) kavramıyla ilgilidir; bu kavram yaşlıların kaçınılmaz olarak bunayacağını ifade eder. Yaşlı kişiler de tıpkı genç kişiler gibi anksiyete, keder, depresyon ve paranoid durumlar yaşayabilirler. Benjamin Rush bunamanın yaşlanma sürecinden ayrı, farklı bir hastalık olduğunu göstermiştir. Kötü beslenme, uyuşturucu kullanımı, alkolizm, fiziksel bir hastalığın tanılanmaması gibi sorunlar bunama nedeni olabilir. Altıncı kalıpyargı huzur (serenity) kavramıyla dile gelir. Buna göre yaşlılık göreli bir barış ve huzur çağıdır. Gerçekte ise yaşlı kişiler başka herhangi bir yaş grubundakilerden daha fazla stres yaşarlar, üstelik bu stresler çoğu zaman yıkıcıdır. Yaşlının bu bunalımlara direnme gücü dikkat çekicidir; böyle durumlarda sakinlik, beklenmeyen ve uygun olmayan bir tepki olacaktır. Depresyon, anksiyete, psikosomatik hastalıklar, paranoid durumlar dış streslere karşı içsel tepkilerdir. Keder yaşlıya sık sık eşlik eden bir duygudur. Apati ve boşluk, yakınların yitirilmesini izleyen ilk şokun ortak bir kalıntısıdır. Fiziksel hastalık ve toplumsal yalıtılma yasın ardından gelebilir. Anksiyete birçok biçimde kendini gösterebilir: Düşünmede ve davranışta katılık, çaresizlik, huzursuzluk, kuşkuculuk ve bazen paranoya. Butler, yaşlılıkla ilgili bütün kalıpyargıların ve söylencelerin kısmen bilgisizlikle, kısmen de yaşlılarla gündelik ya da profesyonel ilişkinin yetersiz olmasıyla açıklanabileceğini düşünmektedir. Butler'e göre hepimizin içinde bulunan bir başka güçlü etken de "yaş ayırımı" diye adlandırılabilecek etkendir. Irk ayırımcılığı (racism) ve cinsiyet ayırımcılığı (sexism) nasıl insanları derilerinin rengine yada cinsiyetine göre ayırıyorsa, yaş ayırımcılığı da (ageism) insanları sırf yaşlı oldukları için sistemli bir ayırıma tabi tutma ve kalıplara sokma sürecidir. Yaşlı insanlar bunak, düşüncede ve davranışta katı, ahlak ve denetim açısından eski moda gibi kategorilere konulmaktadırlar. Yaş ayırımcılığı genç kuşaklara yaşlı insanları kendilerinden farklı görme yolunu açar. Böylece üstü kapalı biçimde yaşlıları insan olarak tanımama eğilimi doğar. Toplum daha dengeli bir yaşlılık anlayışına nasıl kavuşabilir ve ileri yaşların sorunlarını gözeterek insanlara başarlı bir yaşlılık nasıl sağlanabilir? Toplumun daha duyarlı bir yaşlılık kavramına sahip olması için alınabilecek önlemler (toplumsal refah politikalarının oluşturulması, kitle iletişim araçlarının işletilmesi, vb.) uzun erimlidir. Yaşlılara psikolojik yardım ve destek sağlamaya yönelik teknikler içinde, yaşamı gözden geçirme terapisi ve yaşam döngüsü grup terapisi sayılabilir. Yaşamı gözden geçirme terapisi (life review therapy) yaşlı kişiden ve diğer aile üyelerinden geniş bir özyaşam öyküsü alınmasına dayanır. Yaşlı kişiler geçmiş yaşamlarına baktıklarında çoğu zaman yaptıklarından değil, yapmadıklarından esef duyarlar. Yaşlıların geçmişlerinden sık sık söz etmeleri ve geçmişteki yaşantılarını yineleyerek anlatmaları aslında geçmişi düşünme ve gözden geçirme eğiliminin dışavurması sayılabilir. Geçmişi gözden geçirme eyleminde yalnızca geçmişi anımsama değil, aynı zamanda geçmişi çözümleme boyutu da vardır; dolayısıyla geçmişi gözden geçirme amaçlı ve etkin bir süreçtir. Bu süreçte yaşantıları bütünleştirmek ve yorumlamak söz konusudur. Butler'a göre bu süreçte yaşamı gözden geçirme içsel, anımsama ise davranışsal boyutu oluşturmaktadır. Yaşam döngüsü grup terapisi (life-cycle group therapy), tedavi gruplarına 15 yaştan 80 yaşına kadar bireyleri birlikte alma temeline dayanır. Yaş ayırımının kuşaklar arasındaki duygu, deneyim ve destek alışverişini önlediği inancı bu yaklaşımın temelidir. Bu gruplarda yalnızca içsel psikiyatrik bozuklukların tedavisi değil, yaşam döngüsündeki değişikliklerden doğan sorunların çözülmesi de amaçlanmaktadır. Gruba girmenin ölçütü, etkin bir psikozu olmamak, buna karşılık akut ya da kronik yaşam bunalımı geçiriyor olmaktır (Butler, 1977). Günümüzde, yaşlı insanların mutlaka geçmişe bağımlı, yaşamın dışına düşmüş kişiler olduğu düşünülmemektedir artık. Tam tersine, bugün yaşlıların kendini yenileme yeteneklerine daha fazla inanç ve güven duyulmaktadır. Yaşlılar kendilerine özgü sorunlara karşın, ulaştıkları olgunluk, birikim ve doyum düzeyi ölçüsünde yaşama bağlanma şansına sahiptirler. Bunun için de yaşlıların, yaşama ve kendilerine gereken ilgiyi ve özeni göstermeleri yetmektedir. Bu açıdan, bakım kurumlarının yaşlılara verdiği edilgin destek yeterli değildir, yaşlıları edilgin bırakmayacak önlemlere gerek vardır. Bütün gün televizyon izlemek, hiç spor yapmamak, sürekli ilaç tüketmek gibi durumlar yaşlıları edilginliğe itmektedir. Oysa yaşlılara uygun spor, grup psikoterapisi gibi etkinlikler onları daha etkin kılabilmektedir: Bu düzenli destekler de yaşlıların kendini yenileme yeteneklerini harekete geçirmektedir. Öte yandan, yaşlıların ruh sağlığıyla yakından ilgili olduğu için yaşam doyumu olgusunu da incelemekte yarar var. Neugarten'e göre yaşam doyumu (life satisfaction), kişinin yaşamda ne istediği ile ne elde ettiğinin karşılaştırılmasından elde edilen sonuçtur. Yaşam doyumu ile yaşın ilişkisini araştıran araştırmaların genel bulgusu yaş arttıkça yaşam doyumunun azaldığı biçimindedir. Başka bir deyişle, yaşlı grupta yaşam doyumunun genç gruptakine oranla daha düşük olduğu görülmektedir. Ancak, yaşlı insanların sağlık durumlarının, ekonomik koşullarının, etkinlik düzeylerinin yaşam doyumunda önemli bir belirleyici olduğu bilinmektedir. Öte yandan, yaşam doyumunun yaşla azaldığını ileri süren genel kanıyı bazı çalışmaların desteklemediği de görülmektedir. Clemente yaşlanmayla birlikte belirli bir doyumun daha yerleşik duruma geldiğini savunmaktadır. Diener, yaşam doyumunun çok genç ve çok yaşlılarda farklı olmadığını, en önemli farkın 45 yaş dolaylarında ortaya çıktığını, asıl bu yaş grubundaki insanların diğer iki gruba oranla daha doyumsuz olduğunu bildirmektedir. Sonuç ne olursa olsun, yaşam doyumu ile yaş arasındaki ilişkinin nedensel bir ilişki olmadığı söylenebilir. Yaşlı insanların yaşam doyumu düzeyi yalnızca yaşlanmalarına değil, daha çok dış koşullara bağlı görünmektedir. Örneğin Birren yaşlılığa bağlı ruhsal sorunların kentlerde kırsal kesimlerdekinden daha fazla görüldüğünü söylemektedir. Sonuç olarak, dış koşullarla daha etkin biçimde başedebilen yaşlıların yaşam doyumu düzeyinin daha yüksek olacağı düşünülebilir. Son olarak, yaşlıların stresle başa çıkmalarında karşılaşılan sorunlardan söz etmemiz gerekmektedir. Yaşlı kişilerin karşılaştığı streslerin çoğunun (sağlığın bozulması, gelirin azalması, eşin ölümü gibi) öncelikle olumsuz olduğu bilinir. Yaşlanan bağışıklık sistemi de yaşlı kişileri stresin etkilerine daha açık duruma getirmektedir. Olaylar arttıkça ve yaşlının denetim duygusu azaldıkça stres daha da yıkıcı olmaktadır. Denetim duygusu ile sağlık durumu arasındaki ilişkinin insanlar yaşlandıkça arttığı bilinmektedir. Denetim duygusu stresin yıkıcı etkisini çeşitli yollarla azaltabilmektedir. İnsanlar çaresiz olmadıklarına, belirli bir denetime sahip olduklarına inandıklarında hoşa gitmeyen olayların yaşamları üzerindeki yıkıcı gücü azalmaktadır. Öte yandan, denetim duygusu strese karşı gösterilen fizyolojik tepkileri azaltmaktadır (denetlenemeyen stresin bağışıklık sisteminin kanserle savaşma yeteneğini zayıflattığı saptanmaktadır). Son bir nokta da, çevreleri üzerinde belirli bir denetim duygusuna sahip olan kişilerin sağlıklarını koruma konusunda daha etkin olmalarıdır; sağlıkla ilgili bilgileri daha fazla ediniyorlar, kendilerine iyi bakıyorlar, tıbbi kontrollerini yaptırıyorlar, vb. Bilindiği gibi, stresin etkisini azaltmayı sağlayan etkenlerden biri de toplumsal destektir. Aile ve arkadaş çevresi yaşlı kişilere hem toplumsal kimliğin sürdürülmesi olanağını, hem de duygusal destek, maddi yardım, bilgi ve hizmet sağlamaktadır. Özellikle geleneksel toplumlarda bu desteğin çok güçlü olduğu, gelişmiş toplumlarda ise daha fazla kurumsallaştığı bilinmektedir. Toplumdan yalıtılmak yaşlı kişiler için son derece yıkıcı bir duygudur. Sonuç olarak denetim duygusunun ve toplumsal desteğin aynı derecede önemli olduğu söylenebilir (Hoffman ve ark., 1994).
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#59 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
V. ÖLÜM
Doç. Dr Meral Çileli Gelişmiş Batı toplumlarında yakın zamanlara kadar ölüm "tabu" konulardan biri olarak görülmüştür. Kimi bilim adamları, örneğin Amerikan kültürünü "ölümü yadsıyan kültür" olarak tanımlamışlardır. Sosyal antropolog Benedict'e göre, Amerikan toplumunda çocuklar, cinsellik, doğum ve ölüm gibi doğal olaylara tanık olmamakta, bu da bireyin gelişiminde süreksizlik yaratmaktadır. Son yirmi yılda bu örüntü değişmiş, Batı toplumları ölümü yeniden keşfetmişlerdir. Tanatoloji, yani ölüm incelemesi son yıllarda gittikçe gelişmiştir. Aynı zamanda, kitle iletişim araçlarında da "ölüm cezası", "ölme hakkı", "klinik ölüm" gibi sorunlar gitgide daha fazla işlenir olmuştur. Günümüzde ölümü seçme hakkının yasallaştırılması yönünde güçlü akımlar vardır ve ölüme mahkum hastalara ölme hakkının tanınması savunulmaktadır. Amerikada 1980'de kurulan ve ölümcül hastaların ölme hakkına sahip olması gerektiği düşüncesini savunan Hemlock Derneği, ilgili yasalarda değişiklik istemekte ve bu girişim acı çeken hastalar ve yakınları tarafından şiddetle desteklenmektedir. Böylece Batı kamuoyu ölümü yeniden yaşamın bir gerçeği olarak benimseme aşamasına ulaşmış görünmektedir. Nitekim, The Lancet 1966'da yayınladığı bir başmakalede şöyle yazıyordu: "Tarihin birçok döneminde, hiç olmazsa ideal olarak, ölüme ve ölmeye karşı olumlu, metin ve gerçekçi bir tutum yaygındı. Biz bugün bunu yitirmişe benziyoruz... Artık kendimizi ölüme ve ölmeye karşı yeni bir açıdan bakmaya inandırsak nasıl olur?" Günümüzde psikoloji bu yeni bakış açısını sağlamaktadır bize. Gelişim psikolojisi insan yaşamını doğumdan ölüme dek bir bütün olarak ele almaktadır. Rowland, Kastenbaum ve Costa, Kastenbaum, Meyers, Marshal, Kalish 70'li ve 80'li yıllarda bugün yol gösterici varsayımlar kurmaya olanak veren araştırmalar gerçekleştirmişlerdir. ::::::::::::::::: 1. Yaşam Süresince Beklentiler Birey ve toplum olarak gelişim konusunda belirli bir beklentimiz vardır, dolayısıyla büyümeye ilişkin bilgilerimiz gerileme konusundaki bilgilerimizden daha çok ve daha kesindir. Örneğin, zamanında yürüyüp konuşamayan bir çocuk, zekası zamanından önce kuruyan bir yetişkinden daha çok dikkat çeker. Her insan kendi gelişim ve gerileyişini kişisel beklentisiyle karşılaştırdığı gibi, diğer insanların gelişim durumlarıyla da karşılaştırır. Kişisel ve kişilerarası beklenti çerçeveleri insanın yaşam boyunca ölümle ve yitirmeyle olan ilişkilerini de etkiler. Robert Kastenbaum'a (1985) göre bellibaşlı temel beklentilerin bazıları şunlardır: (a) Sürekli büyüme beklentisi ilk yıllar için yüksek ve tutarlıdır. Gelişim uzmanı, anababa ve çocuk, büyüme ve olgunlaşma olarak bilinen değişimi beklerler. (b) Yaşamın ilk yıllarında gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri düşük ve tutarlıdır: Bu durum yirminci yüzyılda bebek ve çocuk ölümlerindeki sürekli düşüşün sonucu olarak gelişmiştir. (c) Yaşamın ileri yaşlar için büyüme, gerileme ve yitirme beklentileri karışık ve tutarsızdır. (d) Büyüme, gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri bireyin zihinsel gelişim düzeyinden etkilenir. Büyüme ve gerileme bireyin genel referans çerçevesine bağlıdır, bu da gelişim düzeyiyle ilişkilidir. Genellikle yaşamın ilk yıllarındaki büyümeye ayarlanmış olan insanoğlu için bu dönemde gerileme, yitirme ve ölüm onun beklentisi dışında ortaya çıkan olgulardır. Söz gelimi, çocuk ölümünü tanımaktan kaçınır ve bu olay için hep "zamansız" sıfatını kullanırız. Çocuklara verdiğimiz değer onların ölümünden duyulan kederi arttırmaktadır. Çocuk ölümü ile çocuğa verilen değer arasında ilişki vardır. Dindar anababaların ne kadar yaşayacağını bilmedikleri için çocuklarına bağlanmaktan kaçındıklarına ilişkin örnekler tarihte oldukça çoktur. Ölümü abartılı bir biçimde sadece ileri yaşlarla düşünmemiz, ölüm ve diğer türden yitimleri kendimizden uzak tutmayı istememizden de kaynaklanmaktadır. Feifel ölüm korkusuna bilinçli tepkinin, sınırlı korku, fantazi düzeyinde ambivalans, bilinçsiz düzeyde nefret biçimlerinde olduğunu belirtmektedir. Ölümün sadece yaşlıları ilgilendiren bir konu olduğu beklentisi, toplumun kaynaklarını en iyi biçimde örgütlemede yararlı olmaktadır. Genellikle yaşlı insan ölme sırası açısından en uygun kişi olarak görülür, keder duyulsa da beklentinin gerçekleşmiş olması psikolojik güven sağlar: Ölüm, var olduğuna inanmak istediğimiz bir oyunu "kurallarına uygun" olarak oynamıştır! Bu beklentilere katkıda bulunan iki kaynak söz konusudur. Tarihsel boyut, toplumun yaşlılara her zaman biraz ambivalansla baktığını ortaya koymaktadır. Yaşlılara karşı saygı duyma ve duygusal bağlar geliştirme ile, sınırlı kaynakları gençlere ayırma isteği her zaman birlikte var olmuştur. Yaşlı insanı, yitiren, acı çeken ve ayrılan kişi olarak görerek bir rakipten kurtulmak söz konusudur. Bilim alanında bile yaşlılar için "görevler" belirleyen psikososyal gelişim kuramları hep yaşamın gözden geçirilmesi ve ölüme hazırlanma görevleri üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu görevlerin ne kadarının doğru olduğu bir yana, bu kuramların yaşamın gençler için uygun olduğu, ölümün de yaşlılara uygun düştüğü beklentisini pekiştirdikleri bir gerçektir. Bu tutum toplumsal ve ekonomik kaynakların ayrılmasında da ortaya çıkar; bütçe kısıntıları hep yaşlılara yönelik hizmetlerde yapılır. Watson ve Maxwell, "gerileyici müdahale"yi, yani toplumsal katkı sıklığının azalmasını ve giderek bu alana ayrılan uzmanların ve diğer kaynakların azaltılmasını gözlemlediklerini belirtmektedirler. Bu süreç kişinin hastalığının iyileşmez olduğu kararıyla başlamaktadır; kişinin ölümün eşiğinde olmasına gerek yoktur, yaşlılık zaten kronik hastalık olarak görülmektedir. İleri yaş, tıbbi ve kurumsal çerçeve içinde bireyi gerileyici müdahale için aday durumuna getirmektedir. Gerileyici müdahalenin sonucu olarak ölme de hızlanmaktadır; nedensiz ve ani ölümler bu sonucu destekler niteliktedir. "Yaşlı", "ihtiyar" gibi sıfatlar insanları korkutmakta, toplum da onları kendinden uzak tutmaya çalışmaktadır. Yaşam süresini bir bütün olarak algılamak, büyümenin yalnızca erken yıllara yakıştırılması ve ileri yılların gerileme ve ölümle bir tutulması yüzünden çok güç olmaktadır. Süreklilik bilimsel ve nesnel olarak elde edilebilir, ama bu bulgular bile bireyin ve çevresindekilerin algıladıkları özel süreklilik kavramı konusunda hiçbir şey vermez. Bireyin kendini hangi koşullarda yaşlı olarak sınıflandırdığı -gerileme, yitirme ve ölüme uygun olarak sınıflandırdığı- konusunda hiçbir şey bilmiyoruz. Örneğin, bir birey elli yaşına kadar yaşlılığı kişilerarası çerçevede algılamış olabilir. Bu birey toplumun beklentisi çerçevesinde yaşlı sıfatını hep başkaları için kullanmış olabilir. Bu alışkanlık yaşlı sıfatıyla çağrıştırılan olumsuz koşullarla da güçlenmiştir. Yine de bu durum yaşlıların yaşam sevinci ve yeterliği olmadığı anlamına gelmez. Burada önemli olan, koşulların bireyin kendini zorunlu olarak yaşlı diye nitelendirmesine yol açmasıdır. Bu doğrultuda kendi beklentilerimiz de etkili olmaktadır. Örneğin, ergenler ve genç yetişkinler tatsız olayları uzak bir geleceğin olayları olarak düşünürler; yetişkinliğin ilk yılları bireyi orta ve ileri yılların sonlarına hazırlamakta yetersizdir: Bireyin, gerileme, yitirme ve ölüm engeline geçerli bir çözüm bulması burada temel sorundur. Birey, bu psikolojik engeli aşmak için uygun bir yol bulamazsa, yaşam süresini tümüyle kapsayan bir benlik duygusu geliştirmekte güçlük çekecektir. Algılanan sürekliliği feda ederek, yaşlı, zayıf ve ölümlü olma kimliğine atlanabilir; koşulların zorlaması (emeklilik, hastalık vb.) ile yeterli bir psikolojik köprü kuramadan geçmiş ve şimdi arasındaki engeli atlamak zorunda kalınabilir. Sonuç olarak, bireyin kendini yaşlı olarak kabul etmesinden daha önemli olan nokta, "süreklilik" duygusunun korunup korunmadığıdır. Yaşamın zaten parlak olmayan ileri yıllarma toplumun daha karanlık beklentiler eklemesinin altında yatan ilke "ödünleme ilkesi" olabilir. Ödünleme ilkesine göre insanın payına düşen bir adalet olması gerektiği kabul edilir. Örneğin, kötüler ödüllendiriliyor olsa bile, yine de eşitlik ilkesine göre davranmak yeğ tutulur. Yaşlı ve ölümcül olanın yitirdiğine karşılık birşeyler alabilmesi genel kuraldır. Sonsuzluk inancı ödünleme ilkesinin sonuçlarından biridir. Sonsuzluk kavramının işlevleri şöyle sıralanabilir: Ölenin ve kalanların ortak bir referans çerçevesini paylaşmalarını sağlar; diğerlerinin, çevredekilerin anksiyetesini azaltır; ölenin hakkını aldığı düşüncesiyle çevreyi rahatlatır; gerileyici müdahale için pekiştirme sağlar ("Yapacak bir şey kalmamıştı!"); ölen ve ölüm yüzünden doğabilecek toplumsal kesintiyi engeller ("Yas tutacak vakit yok, o şimdi çok daha mutlu!"). Ancak, bu tür ödünlemenin gitgide azaldığı, ölüm sonrası yaşam düşüncesine gitgide daha az yaşlının sarıldığı görülmektedir. Dolayısıyla, psikoloğun görevi kalıpyargılardan ve temelsiz ödünleme mucizelerinden uzak durarak, yaşlı ve ölen bireye eğilmek olmalıdır.
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
|
|
#60 |
|
Forum Kalfası
![]() Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26 Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
2. Düşünce Olarak Ölüm
İnsanoğlu için doğumdan itibaren tek mutlak gerçek ölümdür. Bu gerçek varoluşun anlamının temelinde yer almaktadır. Ancak, ölüm aynı zamanda artık var olmama tehdidini de temsil etmektedir; dolayısıyla, ölümden kaçamayacağının farkına varabilen tek yaratık olan insana varoluşsal bir anksiyete de yaşatmaktadır. May bu anksiyeteyi şöyle tanımlamaktadır: "Varoluşunun yıkılabileceğinin, kendisini ve dünyasını yitirebileceğinin, bir 'hiç' olabileceğinin farkına varan bireyin öznel durumu... Birey bu öznel durumu nasıl algılamakta, üzerinde nasıl düşünmektedir? Ölüm kavramını oluşturmakta kullandığımız zihinsel işlemler nelerdir? Kastenbaum ve Aisenberg (1976) bu konuda başvurduğumuz temel mantığı şöyle açıklamaktadır: 1) "Ölmek", "ölü" gibi kavramlar genellikle zihnimizin dışında ya da ötesinde yer alan olgulara "dayanılarak" zihinde "kurulmuş" kavramlardır. Örneğin, Sokrates'i ölü olarak "düşünürüm", ama önemli olan Sokrates'in "gerçekten" ölü olmasıdır. 2) Ancak, biz "uzakta" ne olup bittiğini asla "gerçekten" bilmeyiz. Hatta biz uzakta bir "uzakta" olduğunu da bilmeyiz. Biz kendi psikolojik süreçlerimiz içinde ve aracılığıyla yaşarız. Kişisel düşüncelerimiz ve duygularımız ile evrende olan herhangi bir şey arasındaki ilişki her zaman bir kestirimden ibarettir. 3) Ölümle ilgili kavramların çözümlemeye ve anlamaya elverişli özel bir varoluş biçimine sahip olduğunu biliriz. Ölüm, kontrollü görgül araştırmalara bile elverişlidir. Ölüm kavramları da "kavram"lardır. Bireydeki ölüm kavramlarının gelişimini ve yapısını inceleyebiliriz. Bireyin kavramlar bütünü içinde ölüm kavramının aldığı yeri öğrenebiliriz. Ölüm kavramı ile anksiyete ve tevekkül gibi kapalı durumlar arasındaki ilişkiyi keşfedebiliriz. Riske girme eylemleri ya da "yaşam" sigortası yaptırma gibi açık davranışlarla ölüm kavrammın ilişkisini araştırabiliriz. Kültürleri ve alt kültürleri, ölüm kavramları ve bunların toplumsal yapı ve işleyişteki doğurguları açısından inceleyebiliriz. 4) Bu çözümleme düzeyi son derece geçerlidir, çünkü kesinlikle psikolojinin alanı içindedir. Kısacası, biz ölüme önce psikolojik bir kavram olarak yaklaşıyoruz. Ölüm eğer çok daha fazlası değilse en azından psikolojik bir kavramdır. Kastenbaum ve Aisenberg (1976) ölüm kavramıyla ilgili genel önermeleri şöyle sıralamaktadır: (1) Ölüm kavramı her zaman görecelidir. Biz ölüm kavramının göreceliğini gelişimsel düzeyde vurguluyoruz. Gelişim düzeyi mutlaka bireyin kronolojik yaşı anlamına gelmez. Kronolojik yaşın bireyin düşünme biçimini kestirmede önemli ipuçları verdiği kesindir; ancak biz gelişim düzeyiyle Piaget ve diğerlerinin kastettiği yapısal anlam açısından ilgileniyoruz. (2) Ölüm kavramı son derece karmaşıktır. Çoğu zaman ölüm kavramını bir-iki önermeyle dile getirmek yeterli olmamaktadır. (3) Ölüm kavramları değişir. Bu önerme daha önce verilenlerle açıklanmıştır. Bir insanın ölüm kavramını özel bir zaman noktasında belirlediğimizde, bu betimlemenin o kişi için sonsuza dek değişmez kalacağını bekleyemeyiz. (4) Ölüm kavramlarının gelişimsel "amacı", karanlık, belirsiz ya da hala oluşum halindedir. Büyüme eğrilerini başlangıç noktasından doruğa kadar izlemek alışılmış bir yoldur. Örneğin, çocuğun boyunun yetişkin boyu olan "amaca" ulaşıncaya kadar büyümesini bekleriz. Ölüm anlayışlarının grafiğini aynı güvenle çizmek olanaklı değildir. Bu sınırlılığın teknik nedenleri, ölüm anlayışlarının ölçülmesindeki ve ilerleme ya da ilerlememeyi betimleyebilecek uygun niceliksel birimler oluşturulmasındaki güçlüklere bağlıdır. Daha da önemli olan sorun, yöntemle değil içerikle ilgilidir; en olgun ya da ideal ölüm anlayışını neyin oluşturduğunu henüz bilmiyoruz. Kuşkusuz birtakım kanılar var; ama bunlar sistemli kuram ya da araştırmalardan çıkarılmış sonuçlar olmaktan çok, değer yargıları türündendir. (5) Ölüm kavramları durumsal bağlamlardan etkilenir. Özel bir anda ölümü nasıl kavramlaştırdığımız konusu birçok durumsal etkenle etkilenmiştir. Odada, yanıbaşımızda ölmekte olan biri var mıdır? Ya bir ceset? Durum yaşamımız için olası bir tehdit içermekte midir? Yalnız mıyız, yoksa arkadaşlarımızla birlikte mi? Ay ışığı mı var, yoksa geceyarısı karanlığı mı? Durum, seçici bir biçimde, bizde zihinsel olarak var olan birçok ölüm türünden birini ortaya çıkarır. (6) Ölüm kavramları davranışla ilişkilidir. Bir insanın eyleminin onun ölüm anlayışıyla doğrudan ve olumlu biçimde ilişkili olduğu düşünülebilir. Örneğin, ölümün ebedi mutluluğa geçiş olduğunu kabul eden biri için intihar tutarlı bir davranıştır. Fakat aradaki ilişki nadiren bu kadar basittir. Benzer ölüm anlayışları farklı davranışlara yol açabilir, benzer davranışlar da farklı düşüncelerin ardından gelebilir. Ölümü "ebedi mutluluk" sayan başka biri yaşamını sürdürmeyi seçebilir. Bir başkası da ölümden sonraki yaşam düşüncesine kapılmadan intihar edebilir. Bir insanın ölüm kavramı davranışını uzak ve karmaşık yollardan etkileyebilir. Ölümle hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen davranışlar bile ölüm anlayışlarından etkilenebilir. Örneğin, uykusuzluk ya da sevilen birinden ayrılmada duyulan panik bazen ölüm kavramıyla ilişkili olabilir. Uygulamada kavramlarla tutumlar arasında bir ayırım yapmak çok güçtür. Ölümü kendimize nasıl açıkladığımız ya da yorumladığımız konusu ile, ölüm karşısındaki tutumlarımız ya da yönelimlerimiz konusu ayrı ayrı incelenebilir. Herhangi bir nesneyle tüm ilişkimiz hem kavramsal hem de tutumsal öğeler içerir. Başlangıçta en azından iki tür ölüm anlayışı ayırt edilebilir. Birincisi "başkasının ölümü"dür. Bu düşünme biçimine inanmak için haklı nedenler vardır: "Siz öldünüz" (ölüsünüz) kavramı "Ben öleceğim" kavramından daha çabuk gelişir. "Siz ölüsünüz" önermesi aşağıda belirtilen düşüncelerle ilişkilidir: (1) Yoksunuz. Ama yok olmak ne demek? Burada gözlemcinin referans çerçevesini değerlendirmemiz gerekmektedir. Küçük bir çocuk için bu çerçeve büyük ölçüde algısaldır. Yok demek "burada ve şimdi" olmamak demektir. Çocuk henüz zaman mesafesi ile mekan mesafesi arasında tam bir ayırım yapabilecek durumda değildir. Başka bir kcntte "uzakta" olmak yetişkinin referans çerçevesi açısından mekanda var olmaktır; oysa çocuk o kişinin yokluğunu yaşar, çocuğun algısal mekanında o kişi yoktur, dolayısıyla "yok"tur. (2) Ben terkedildim. Bu durum hemen hemen önceki önermenin karşılığıdır. Benim algısal referans çerçevemden çıkmanız benim güvenlik duygumu etkiler. Anababa ya da başka önemli bir kişi olarak siz çocuğun tanıdığı evrenin anlamlı bir yönünü oluşturmaktasınız; çocuk olarak ben sadece "yokluğunuz"u değil, aynı zamanda "içimdeki rahatsız duyguların varlığını" da farkederim. (3) Sizin yokluğunuz ve benim terkedilme duygum genel ayrılma duygusuna katkıda bulunur. Çok önemli ilişki ve destek kaynaklarından biriyle yabancılaştım demektir. Bu ayrılık benim için fazlaca kritik ise, sadece sizinle değil çevreyle de gittikçe artan bir kopukluk yaşayabilirim. Sizden zorla ayrıldığım izlenimini de taşıyabilirim; bu travma yokluk ve terkedilmenin soğukluğunu daha da yoğunlaştırabilir. (4) Ayrılmanın sınırı yoktur. Küçük çocuk gelecek zaman ya da genel olarak zaman kavramına yetişkinlerin geliştirdiği anlamda sahip değildir. Kendi kendine "Anne gitti, ama beş gün sonra dönecek" diyemez; kısa, uzun ve dönüşsüz ayrılıkları birbirinden ayıramaz, sonuçlarını kestiremez, planlayamaz. (5) Çocuğun tekrarlı psikobiyolojik ritmlere girmesi onun ayrılma ve ölümle ilişkisini zorlaştırır. Henüz "nesnel" zaman dünyasına tam olarak katılmamıştır, geçmişten şimdiki zamana ve geleceğe standart birimlerle uzanır. Çocuğun zamanı her sabah uyanmasıyla başlar; acıkma, uyuma gibi içsel ritmler ve gece, gündüz gibi dışsal ritmler onun zaman değerlendirmesini güçlü bir biçimde etkiler. Zamanla kurulan bu ilişki çocuğun "başkasının ölümü" anlayışını nasıl etkilemektedir? Önceki dört nokta çocuğun ayrılma karşısındaki duyarlılığını ve yaralanabilirliğini vurgulamaktadır. Örneğin, çocuk kısa süreli ayrılma ile uzun süreli ya da kesin ayrılma görünümü arasında iyi bir ayrım yapamaz. Burada çelişik görünen bir etkeni de eklemek gerekmektedir; şu iki nokta zihinde birleşmektedir: a) çocuğun zaman yaşantısı döngüsel ritmlerle koşullanır ve, b) çocuk, yetişkinlerin çocuğun "gerçekten" terkedilmediğini göstermek istedikleri durumlarda yokluk, terkedilme ve ayrılma duygularını yaşamaya yeteneklidir. Ayrılmanın sınırsızlığı ya da herhangi bir yaşantının sonsuzluğu duygusu çocuğun yaşantısının dönemsel niteliğiyle çelişkiye girer. Bu ilişkiyi dile getirmek biraz güçtür. Terkedildiğini hisseden bir çocuk şimdiki yaşantısına gelecekte bir sınır çizme yollarına sahip değildir. Gerçekte, bunca acı çekmesinin nedenlerinden biri, bu kötü yaşantının kendi kendini sınırlayan bir varlığın belirtilerini göstermemesidir. Bununla birlikte, çocuğun psikolojik durumu her zaman bir geçiş durumudur; içinde yaşadığı çevre de geçiş durumundadır. Çocuğun karnı acıkır ya da uykusu gelir, güneş de doğar ya da batar. Döngüsel bir çevrede döngüsel bir yaratık olarak çocuk sabit bir referans çerçevesini uzatmalı bir zaman dönemi boyunca elde tutamaz. En değişmez ve sabit düşünce ve davranış örüntülerinde bile aralar ve kesilmeler vardır. Başka bir deyişle, ayrılma yaşantısına sınır koymadaki yeteneksizliğine karşın, çocuk güncel olarak sürekli bir yaşantı yaşayamaz. İçsel durumdaki ve dış çevredeki dönemsel değişimler çocuğun dikkatini başka yere çeker ve onu dinlendirir. Dönemsel olma özelliği ile ayrılma yaşantısı karşısında yaralanabilir olma özelliği arasındaki bağlantı böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Çocuk, bir çocuk olarak birinin geçici gidişini önemli bir ayrılma biçiminde "yanlış yorumlayabilir". Bununla birlikte, aynı nedenle, önemli bir ayrılmayı, hatta ölümü bile olduğundan daha az değerlendirebilir. Döngüsel örüntüler, çocuğun, her sonun yeni bir başlangıcı olduğunu ve her başlangıcın bir sonu olduğunu görmesini sağlamaktadır. Önerme şimdi şöyle düzenlenebilir: Çocuk, önemsiz ayrılıkların ölümü çağrıştıran etkilerinden gözlemci bir yetişkinin düşündüğünden daha fazla yaralanabilir, önemli ayrılıkların etkilerinden ise yetişkinin düşündüğünden daha fazla korunmuştur. Bu önerme bireyin soyut bir kavramlar kümesi oluşturduğunu göstermektedir: "Ben öleceğim" ifadesi aşağıdaki kavramlarla ilişkilidir: (1) Ben, kendine ait bir yaşamı ve kişisel varoluşu olan bir bireyim. (2) Ben, özelliklerinden biri ölümlülük olan bir varlık "sınıfı"na mensubum. (3) Ben, mantıksal tümdengelimin zihinsel sürecini kullanarak kişisel ölümün "kesin" olduğu sonucuna ulaşırım. (4) Ölümümün birçok "olası neden"i vardır ve bu nedenler pek çok farklı biçimde bir araya gelebilirler. Özel bir nedenden sakınabilir ya da kaçabilirsem de, "bütün nedenlerden kaçamam." (5) Ölümüm "gelecekte" ortaya çıkacak. Gelecek derken henüz geçmemiş bir yaşama zamanını kastediyorum. (6) Ancak, ölümümün gelecekte "ne zaman" ortaya çıkacağını bilmiyorum. Olay kesin, zaman belirsiz. (7) Ölüm "sonul" bir olaydır. Yaşamım sona erecek. Bu demektir ki, en azından bu dünyada bir insan olarak bir daha hiç yaşamayacağım, düşünmeyeceğim, eylemde bulunmayacağım. (8) Buna uygun olarak, ölüm benim dünyadan "en son ayrılmam" demektir. Böylece, "Öleceğim" önermesi, benlik bilincini, mantıksal düşünce işlemlerini, olasılık, zorunluluk, nedensellik, kişisel ve fiziksel zaman, amaçlılık, ayrılma kavramlarını içermektedir. Aynı zamanda, çok geniş bir uçurumun üzerinde bir köprü kurmayı da gerektirmektedir: Yaşamda neler yaşandığı ile, bir ölüm kavramı oluşturma arasında. Yine de, ölüm özde "yaşantısız"dır. Ölü bir insan, hayvan ya da bitki görmek belki ölüm anlayışımıza katkıda bulunur, ama bu algılar uçurum üzerinde köprü kurmaya yetmez. Ölüm önce "orada bir yerde" bir "uyaran"dır. Ölümle ilgili bazı temel düşünceleri, genel zihinsel gelişimimizin öze ilişkin, özünde bulunan bir bölümü olarak geliştiririz. Sonra bu düşüncelerin ve sayıltıların kendileri ölüm uyaranını oluştururlar. İnsanın ölümle ilişkisini araştırmada en büyük güçlük, hem uyaranı hem de tepkiyi belirlemedeki yetersizliğimizden kaynaklanmaktadır. Örneğin, ölüm korkusu konusundaki araştırmalarda, ölüm korkusu yoğunluk açısından diğer bazı korkulardan hiç de farklı olmadığı halde, ölüm nefret edilen bir uyaran olduğu için araştırmacılar olumsuz bir tutumla işe koyuluyorlar. Asıl neden bütün korku tepkilerinin temelinde yer alan varoluş tehdidinin burada daha doğrudan olmasıdır (Kastenbaum ve Aisenberg, 1976).
__________________
M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır... Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!! |
|
|
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Uyku ve Yaşlılık | BeatLes | Revir | 0 | 04-05-2010 01:05 AM |
| Ölüm | GooD aNd EvıL | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-07-2007 07:40 AM |
| 'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim | M@D_VIPer | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-01-2006 03:30 PM |
| 'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim | M@D_VIPer | Eskiler (Arşiv) | 0 | 10-01-2006 03:24 PM |
| Romatizma yaşlılık hastalığı değil | Karizmatix | Eskiler (Arşiv) | 1 | 03-19-2006 03:20 AM |