www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee  

Geri Git   www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee > Forum > Eskiler (Arşiv)

Eskiler (Arşiv) Eski konular

CevaplaCevapla
 
Konu Araçları Görünüm Modları
Old 09-25-2006, 12:32 AM   #51
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

2. Yaşlılık Kuramları

Tıbbın bütün alanlarında yüzyılımızda ortaya çıkan ilerlemelere
karşın maksimum insan ömrünün daha fazla artmadığı bilinmektedir.
Genel olarak insanın yaşam uzunluğu organizmanın yaşına bağlı etkenlerle
belirlenmektedir. Ancak, bu ilişkinin doğası yani biyolojik
yaşlanmanın nedenleri henüz açıklanabilmiş değildir. Aşağıda, biyolojik
yaşlanma konusundaki çeşitli görüşler aktarılmaktadır.

Biyologlar tarafından belirlenen çok çeşitli yaşlanma türleri vardır.
Bakteriler yeterli gıda ve fiziksel ortam buldukları sürece yaşayabilirler.
Ağaçlar köklerindeki suyu yukarıya çekemez ve güneş ışığını
kullanamaz duruma gelinceye kadar yaşarlar. Vahşi hayvanlar
genellikle yaşlanmadan çetin doğa koşulları altında ölürler. Çeşitli
memeliler de üreme işlevlerini bitirdikten sonra yaşamdan çekilirler.
Filler üretkenliklerini yitirdikten sonra yavrularını yetiştirmek için
yaşayabilen nadir memelilerdendir. İnsan ırkı da üreme yeteneğini yitirdikten
sonra yaşamayı sürdürür. (Bir kadın menopozdan sonra 20
yıl, son çocuğunun doğumundan sonra 35-40 yıl yaşayabilir.)

Gerontoloji, yaşlanmanın, ırkların var olmasına ilişkin evrimsel
bir süreç sonucu mu, yıpranmanın birikmiş etkisi sonucu mu, yoksa
doğal fizyolojik değişim süreci sonucu mu ortaya çıktığını saptayamamıştır.
Yaşlanma genel olarak organizmanın çevreye uyumunda gitgide
artan bir yetersizlikle ortaya çıkar.

Belirli ırkların yaşam uzunluklarında kalıtsal özelliklerin rol oynadığı
açıktır. Türlerin yaşam süresi, genetik ve kalıtsal özelliklerinin
yüzyıllar boyunca evrimiyle ortaya çıkmıştır. Ancak üretimden sonra
yaşamanın ne tür bir evrimsel katkısı olduğu tartışmalıdır. Weisman,
insanın üretkenlikten sonra yaşamasının insan türünün yaşam değerini
"toplumsal" olarak arttırdığını ileri sürmüştür. Şu halde yaşlanma süreci
çocukların yaşamını iyileştirmek için ortaya çıkmış olabilir. Çünkü
yaşlılar birtakım güçlükleri aşmayı bilirler, örneğin kıtlık yıllarında
yiyecek ve suyun nerede bulunduğunu anımsayabilirler. Öte yandan,
yaşlılığın evrim sonucu olmadığını, genetik programın sona ermesinden
kaynaklandığını ileri sürenler de vardır. İnsanın düşünme yeteneği
onun daha uzun yaşamasını sağlamış olabilir, yaşlanma bir bakıma
"programın tükenmesi" anlamına gelebilir. Böylece insanın ileri yaşları,
bir görev için uzaya gönderilen roketin görevini bitirdikten sonra
yörüngede kalmayı sürdürmesine benzetilebilir. Bir başka evrimsel
yaşlanma modeline göre, insanın yaşlanması, daha önce birincil önem
taşıyan uyum özelliklerinin ileri yıllarda olumsuz özelliklere dönüşmesidir.
Örneğin, insanın sinir sistemi hücrelerinin yenilenmemesi,
bellek ve öğrenme yeteneklerini arttırması açısından türün sürmesi
için çok uygundur, ama yaşamın sonsuza dek işlemesini de engeller.
Böylece insanın uzun yaşamasının ve sonuç olarak yaşlanmasının, türünün
varoluşu için gerekli olduğundan mı ortaya çıktığı (doğrudan
evrimin sonucu olarak), yoksa evrimleşmiş bir tür olarak çevresiyle
başaçıkmada ve yaşamını uzatmadaki başarısına mı bağlı olduğu (gelişmiş
zihin yapılarının sonucu olarak) henüz belli değildir.

Kalıtsal özellikler özel çevre koşullarında en üst düzeyde
gerçekleşebilecek gizilgüçlerdir. Kaza, hastalık, açlık gibi olaylar insanın
genetik özelliği ne olursa olsun yaşamına son verebilir. Jones, kır
yaşamı ve evlilik gibi etkenlerin yaşamı 5 yıl uzatığını, şişmanlığın
ise 4-15 yıl kısalttığını belirtmektedir. Ayrıca, çocukluk yıllarının ve
bulaşıcı hastalıkların denetime alınması ortalama yaşam süresini 15
yıl uzatmıştır. Dış etkenler arasında radyasyon da yaşlılığın olası nedeni
olarak ilgi çekmiştir. Hemen herkes günde bir miktar kozmik
radyasyona maruz kalmaktadır. Yüksek miktarda radyasyon hücre çekirdeğini
tahrip ettiği gibi, daha alt düzeylerdeki radyasyonun da yaşam
süresini kısalttığı belirlenmiştir. Radyasyon ile yaşam süresinin
azalması arasındaki ilişki birçok araştırmada ortaya konmuştur. Radyasyona
maruz kalanlar daha fazla kromozom yitimine uğramaktadırlar,
böylece yaşlanmanın hızlanması söz konusu olmaktadır. Ancak,
hücrenin kendi kendini onarması gerçeği bu ilişkinin kesinliğini
azaltmaktadır.

Hem kalıtsal, hemde dış etkenler (hastalık, radyasyon, virüs vb.)
yaşam uzunluğuyla ilgili bulunmakta, ancak yine de bu etkenler yaşlanma
olgusunu açıklayamamaktadır. Böylece fizyolojik yaşlanma kuramlarına
gerek duyulmaktadır. Yaşlanmanın biyolojik sürecini açıklayan
pek çok kuram vardır, fakat hiçbiri tümüyle kabul edilmiş
değildir. Bu yaşlanma kuramları birincil yaşlanma süreçlerini tanımlayan
kuramlardır. Birincil yaşlanma, bir türün bütün üyelerinde ortaya
çıkan aşamalı, kaçınılmaz, yaşa bağlı değişimleri içerir. Kuşkusuz
bu tür yaşlanma tamamen normaldir. Birincil yaşlanmanın nedenleri
konusunda çeşitli kuramlar vardır; bunlardan ilk üçü genetik denetimle
ilgilidir.

a) Genetik programlama. Bu kurama göre düzenleyici genler
gelişim sırasında harekete geçerler ve dururlar. Orta yaşlara yaklaşırken
ya gençlik genleri durur ya da yaşlanma genleri harekete geçer.
Şu halde bedenin bozulması ve ölümü genlerin önceden programlanmış
olmasıyla düzenlenmektedir; başka bir deyişle, genler elden
çıkarılabilecek bedenler üretmektedirler.

b) Zaman ayarlama. Bu kurama göre yaşlanma çeşitli organların
derece derece bozulması olarak görülebilir. Hipotalamusun içindeki
biyolojik saat pitüiter bezine gönderdiği sinyalleri azaltmaya
başladığında bedenin hormon dengesi bozulmakta ve yaşlanma başlamaktadır.

c) Bağışıklık mekanizması. Bu kurama göre yaşlanma bağışıklık
sisteminin olanaklarının azalmasıyla başlar. Yaşlanmayla birlikte
bedenin doğal savunmaları normal hücrelere yönelmektedir; yani
bağışıklık sistemi artık yabancı maddeleri ve anormal hücreleri tanımakta
güçlük çekerek bedene saldırmaya başlamaktadır.

Diğer yaşlanma kuramları ise insan bedeninde, özellikle hücrelerde
biriken yıkımla ilgilidir; burada temel görüş biyolojik sistemin
aşınmasıdır.

d) DNA'nın onarımı. Bu kuram bedenin DNA'yı onarma yeteneğinin,
metabolizma sırasında ya da kirlenme ve radyasyonla temas
sonucunda ortaya çıkan yıkımla başedemediğini varsaymaktadır. Böylece
yaşlanma DNA'nın biriktirdiği yıkımların depolanması olarak ortaya
çıkıyor demektir.

e) Kopye yanlışlarının birikmesi. Bu kuram biyolojik yıkımın
hücredeki protein sentezi sırasında yapılan yanlışların sonucu olduğunu
varsaymaktadır. Genetik mesajın tekrar tekrar kopyelenmesi sırasında
yanlışlar yıkıma yol açacak oranlarda birikmekte ve sonuçta
hücreler normal olarak işleyememektedir.

f) Metabolik artıklar. Organizmalar yaşlanırlar, çünkü hücreleri
metabolizmanın artık ürünleriyle yavaş yavaş zehirlenir ya da
işlevleri bozulur. Metabolizma sırasında değişimler beden hücrelerindeki
protein moleküllerinin doğasını sürekli olarak değiştirirler. Kalıcı
bağlar oluşturan moleküller gitgide katılaşırlar, dolayısıyla uygun
işlev yapamaz olurlar ve onarılamazlar (Hoffman ve ark., 1994).

Perlmutter ve Hall'a (1992) göre, yaşlanma sürecini incelerken
birincil, ikincil ve üçüncül yaşlanma arasında ayırım yapmak önemlidir.
Birincil yaşlanma, yukarıda da belirtildiği gibi, herkeste ortaya
çıkan, evrensel, kaçınılmaz yaşlanmadır ve genetik programın sonucu
olabilir. Birincil yaşlanma (ya da "normal yaşlanma"), izleri yıllarca
ortaya çıkmasa bile yaşamda erkenden başlar. Bazı belirtileri görünürdedir
(saçların ağarması, hareketlerin yavaşlaması, görmenin zayıflaması
gibi); görünür olmayan belirtiler bedenin uyum sağlama yeteneğini
azaltan özelliklerdir (ısıya tepkinin değişmesi gibi). Hücre
içinde DNA'nın onarım yetisi derece derece azalır. Yaşlanma bedenin
bütün düzeylerinde (yani hücreden organa, organdan sisteme) sürer.
Bütün beden sistemleri yaşlanır, ama bütün organlar ya da sistemler
aynı oranda yaşlanmaz. İkincil yaşlanma insanların çoğunda ortaya
çıkar, ama evrensel ya da kaçınılmaz değildir. Bu tür yaşlanma, hastalığı,
kullanımı bırakmayı ya da kötü kullanımı içeren yaşamboyu bir
sürecin sonucudur. İkincil yaşlanmaya bağlı değişimler yaşla ilişkili
olduğu için çoğu zaman birincil yaşlanmayla karıştırılırlar. Söz gelimi,
ciltteki buruşukluklar geçmişte birincil yaşlanmanın belirtisi sayılırken,
günümüzde (güneş ışınlarından gelen radyasyonun birikmesi
ile) ikincil yaşlanmanın sonucu olarak değerlendirilmektedir. Birçok
hastalık yaşlanmanın sonucu değildir; normal yaşlanma bile hastalığa
yol açmadığı halde yaşlanan bedenin azalan direnci yaşlıları hastalığa
daha yatkın yapmaktadır. Hastalık yaşla gitgide daha bağlantılı hale
geldiği için genellikle yaşla ilişkili sayılan değişimlere katkıda
bulunmaktadır. Kullanımı bırakma da bütün beden sistemlerinde ikincil
yaşlanmaya neden olabilir. Örneğin, egzersiz yokluğu kaslarda zayıflamaya
(atrofi) ve mafsallarda sertleşmeye yol açabilir. Birçok yaşlı
insan sırf artık yeteneği olmadığına ya da kendisine iyi gelmeyeceğine
inandığı için egzersizi bırakmaktadır. Gerçekte ise bedenlerini
kullanmadıkları için ikincil yaşlanmanın etkilerini çabuklaştırmaktadırlar.
İkincil yaşlanmanın bir başka nedeni olan kötü kullanımın en açık
örnekleri sigara, alkol, aşırı şişmanlık ve kötü beslenmedir. Kötü kullanımın
bu derece açık olmayan biçimleri de vardır. Örneğin, belirli
bir derece işitme yitimi birincil yaşlanmayla birlikte görülür; ama
çalışırken ya da müzik dinlerkenki yüksek sesler de işitmeyi sınırlayabilir.
Birincil yaşlanmanın etkileri konusunda bugünkü koşullarda
hiçbir şey yapılamamaktadır; ama ikincil yaşlanmanın etkileri
geciktirilebilir, yavaşlatılabilir, hatta durdurulabilir. Üçüncül yaşlanma
yaşamın sonunu haber veren hızlı, sonul bozulmadır. Sağlıkta, toplumsal
yaşamda, bilişsel işleyişte yaygın değişimlerle kendini belli eder; bu
değişimler normal yaşlanmadaki değişimlerden hem nicelik hem nitelik
açısından farklıdır. Yaşamın büyük bölümü artık uykuda geçmektedir,
ölümün gelmesi yakındır (Perlmutter ve Hall, 1992).

Timiras yaşlanmayı, "kaza, hastalık ve diğer çevresel baskıların
kaçınılmaz bir biçimde artmasına neden olan fizyolojik yeterlilik azalması"
olarak tanımlamaktadır. Zamanın geçmesi ile ölme olasılığı da
böylece artmakta (Gompertz'in 1825'de ortaya koyduğu matematiksel
olasılık eğrisi) ve bireyin doğal nedenlerle ölmesi önemli yaşamsal
süreçlerin gerilediğini ve sonucun ölüm olduğunu ortaya koymaktadır.

Henüz yaşlanmanın belirli bir nedene bağlı olarak açıklanması
olanaklı görünmemektedir. Birden fazla gizil neden bir arada yaşlanmaya
neden oluyor ya da sadece fizyolojik noksanların birikmesi
yaşlanmayı yaratıyor olabilir. Dolayısıyla, teknoloji yaşlanmanın nedenini
bulamadan yaşam süresini uzatacağa benzemektedir.

Aşınma kuramı sağduyuya en yakın kuram gibi görünmektedir.
Buna göre, organizma tıpkı makinada olduğu gibi eskimektedir. Ancak,
yaşam süresini yalnız çok çalışmanın ya da stresin kısalttığına
ilişkin kesin bulgular yoktur. Organların zamanla aşınması "organ
nakli"ni ortaya çıkarmıştır, ama eskiyen organları yenileyerek yaşam
süresini uzatmak olanaklı değildir, çünkü karmaşık homeostatik mekanizmanın
gerilemesini ve hücre yaşlanmasını önlemek olanaksız görünmektedir.

Bedende yaşamsal fizyolojik dengeyi sağlayan homeostatik mekanizmalar
yaşlanmada da rol oynamaktadır. Bu görüşe göre yaşlanma,
homeostatik kusurların artışı sonucu ortaya çıkmaktadır. Dinlenme
durumunda mekanizmaların kendilerini düzenlemelerinde yaşlılarla
gençler arasında fark yoktur; ama, stres sonrasında normal dengeye
dönmenin yaşlı deneklerde daha yavaş olduğu ortaya konmuştur. Böbreklerin
dengeyi yeniden bulması, beden ısısının normale dönmesi,
kandaki şeker oranının dengelenmesi yaşlılarda daha zor olmaktadır.
Yaşlı organizmanın kendi kendisini düzenleyen geribildirimi (feedback)
azalmakta, gerekli dengeyi koruyamayınca da organizma ölmektedir.
Homeostatik mekanizmada gençlerin kolayca dayanabildiği
baskılar yaşlıların yaşamını tehdit edebilmektedir. Bu baskılar fiziksel
olabildiği gibi, fiziksel ve toplumsal çevrede değişimler biçiminde de
olabilir. Yaşlılıkta ortaya çıkan duygusal baskılar da yaşlıyı tehdit
edebilir.

Strese fizyolojik tepkinin azalan yeterliliği kuramı en geniş yaşlanma
kuramıdır, çünkü yaşlanmanın fizyolojik, toplumsal ve psikolojik
yönlerini bir arada açıklayabilmektedir. Yaşlanmayı metabolik
artıkların birikmesiyle açıklayan kuram ise, bu artıkların yaşlılık nedeni
olmaktan çok belirtisi olduğu biçiminde eleştirilmektedir. Ancak,
biriken artık maddelerin yaşla ortaya çıkan değişimlerde önemli bir
rol oynadığı da açıktır. Öz-bağışıklık kuramı, damar hastalıkları, yüksek
tansiyon, şeker hastalığı, romatizma, kanser gibi sorunları açıklamada
yararlı olmaktadır. Hücresel yaşlanma kuramı ise bedendeki
hücre oluşumundan çok tükenmesine dayandığı için yanılmaktadır.
Bazı hücrelerin çok ender olarak yenilendiği ya da hiç yenilenmediği
doğrudur, ama hücrelerin büyük bir bölümü üremeyi sürdürür ve kuramsal
olarak sonsuza dek yaşar. Ancak bu üreme yaşla kusurlu olabilmekte
ya da mutasyona uğrayabilmektedir. Hayflick ise, hücrelerin
sonsuz üreme gizilgüçlerinin aslında yaşlanma mekanizması olabileceğini
ileri sürmektedir; hücreler çoğaldıkça bozulma olasılıkları da
artmaktadır. Bu kuramların hepsi insanın doğal bir yaşam uzunluğuna
sahip olduğu sayıltısına dayanmaktadır. Araştırmacılar insan ömrünün
en fazla 110 yıl dolaylarında olduğunu kestirmektedirler. Kuşkusuz
yaşlanma derecesinde bireysel farklılıklar vardır, ama yaşlanmanın tipik
değişimleri herkeste ortaya çıkar. Bu değişimler bir sonraki bölümde
incelenmektedir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:32 AM   #52
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

İİ. YAŞLILIKTA BİREYSEL GELİŞİM

Bu bölümde yaşlılık yıllarının fiziksel ve zihinsel değişimleri ve
kişilik özellikleri incelenecektir. Yaşlılığın bir yitirme ve zarara uğrama
dönemi olduğu yadsınamaz, ama yaşlılık sürecindeki değişimlerin
çoğunun "anormallik" olarak nitelenemeyeceği de açıktır. Aslında
yaşlılığa bağlı değişimlerle hastalığa bağlı değişimler arasında bir
ayırım yapmak çoğu zaman güçtür ve insanlar genellikle bu iki etken
grubunun birleşmesi nedeniyle tedavi peşinde koşarlar.

:::::::::::::::::

1. Fiziksel Değişimler

Orta yetişkinlikten ileri yetişkinliğe doğru genel fiziksel sağlık'ta
önemli değişimler görülür. Örneğin, kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon
artar, buna karşılık kansere bağlı ölümler azalır. Tablo 22'de
orta ve ileri yaşlarda görülen yaygın ölüm nedenlerinin dağılımı
gösterilmektedir.

Hemen hemen bütün duyularda yaşla birlikte bir düşüş görülür.
Koku ve tat duyularındaki azalma beslenmeyi de bozar. Mekan algısındaki
azalma bireyin dengesini ve eşgüdümünü etkileyebilir. Uzağı
görme yeteneği genellikle diğer duyulardan daha önce bozulur. Görme
alanında ve karanlığa uyumda da azalma vardır. Görmedeki bu değişimler
etkinliği sınırlar ve uyum güçlükleri yaratır. İşitme duyusu genellikle
yaşla azalır, bu da konuşmayı etkiler, toplumsal ilişkiyi sınırlar.
İşitme yitimi çoğu zaman karışıklık, şaşkınlık ve güvensizlik duygularıyla
bir aradadır, çünkü çevrede bir "durgunluk" izlenimi yaratabilmektedir.

Tablo 22

Orta ve İleri Yaşlarda Yaygın Ölüm Nedenleri

Hareket ve motor beceriler alanında, yaşlı kişilerin harekete geçmede
çok zaman harcadıkları ve daha az kas gücüne sahip oldukları
bilinmektedir. İleri yaşlarda kemik yapısında da oldukça büyük bir düşüş
vardır ve bu da kırılma olasılığını arttırmaktadır. Ayrıca yetişkinlerin
çoğunda kıkırdak ve eklemlerde kireçlenme görülmekte, esneklik
azalmaktadır. Yaşla birlikte kas boyu ve gücü de azalmaktadır.
Sinir sistemi değişimleri hareket becerisindeki azalmanın da en
önemli nedenlerinden biridir. Merkezi sinir sisteminin aracılık ettiği
her davranış organizmanın yaşlanmasıyla yavaşlar, böylece refleksler
ve tepkiler daha yavaş ve daha az etkili olur.

Kalp-damar sisteminde yaşlanmaya bağlı değişimlerle hastalığa
bağlı değişimleri ayırt etmek çoğu zaman güçtür. Sistolik kan basıncı
artışına doğru bir eğilim, strese karşılık verme yeteneğinde bir azalma,
kalpten çıkan kan miktarında bir düşüş vardır.

Yaşlılığa bağlı fiziksel değişimlerin psikososyal uyumu büyük
ölçüde etkilediği bilinmektedir. Özellikle görme ve işitme duyusundaki
azalmalar başka insanlarla etkileşimi ve iletişimi etkiler ve duygusal
güçlüklere yol açabilir. Fiziksel bozulmaların kabul edilmemesi,
reddedilmesi, özellikle yaşlılara özgü paranoid düşüncelerde kendini
gösterir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:32 AM   #53
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

2. Bilişsel İşlevler

a) Zeka

Zekanın değerlendirilmesi ve ölçülmesi en iyi koşullarda bile belirsiz
ve kesin olmayan bir süreçtir. Bu güçlüğün bir bölümü zekanın
tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. Zeka, zeka testlerinde başarılı
olmak mıdır? Zeka, insanlarla iyi ilişkiler kurmak, birçok arkadaşı olmak
mıdır? Zeka, çok para kazanmak mıdır? Tanımı kimin yaptığına
bağlı olarak zekanın aslında hiçbir anlamı olmadığı bile söylenebilir.

Yaşlılıktaki bilişsel işlevler konusundaki araştırmalar birçok değişim
yönü olduğunu göstermektedir. Gelişim psikolojisinde uzun yıllar
boyunca zekanın yaşlılıkta azaldığı görüşü benimsenmiştir. Ancak
bugün bu görüşün tümüyle doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Özellikle
boylamsal araştırmaların kesitsel araştırma bulgularını tam anlamıyla
doğrulamadığı görülmektedir. Zihinsel işlevlerin yetişkinlikte
azalmaya başladığı inancı kesitsel araştırmalardan kaynaklanmıştır.
Boylamsal yöntemi kullanan Blum, Jarvik ve Clark gibi araştırmacılar
ZB'nin ancak 65-85 yaşları arasındaki bireylerde değiştiğini saptadılar.
Zeka testi puanlarında 55-73 yaşları arasında sadece küçük bir
azalma olduğunu, daha fazla azalmanın ancak 73-85 yaşları arasında
olduğunu buldular. Green gibi onlar da değişim derecesinin zeka testinin
farklı bölümlerinde sabit olmadığını gördüler. Sözcük dağarcığı
gibi bilgi testlerinde 85 yaşlarında bile azalma olmadığını, buna karşılık
hız gerektiren testlerde azalmanın 65-73 yaşları arasında oldukça
fazla olduğunu saptadılar.

Geçmişte psikologların ileri yetişkinlikteki zeka konusunda
olumsuz bir sörüş geliştirmelerine yol açan kesitsel araştırmalar bireyleri
"farklı" yaşlarda testten geçiriyor ve sonuçları karşılaştırıyordu.
Oysa boylamsal araştırmalar daha çok vaka öyküleri gibidir, "bazı" bireyleri
yıllar boyunca yeniden testten geçirmektedir. Yaşlılara ilişkin
kesitsel araştırmaların, zeka testlerindeki başarıda kuşak farklılıklarını
dikkate almadıkları görülmektedir. Eğitim olanaklarının artması ve
diğer toplumsal değişimler, birbirini izleyen kuşakların gitgide daha
yüksek düzeyde başarı göstermesini sağlamaktadır. Dolayısıyla halkın
ölçülen zekası (ZB) da yükselmektedir. 1963 yılında 50 yaşında olanlar
1956'da 50 yaşında olanlarla karşılaştırıldığında ölçümlerin yükseldiği
görülmektedir. Fakat 1963'te 50 yaşında olanlar 1956'da 43 yaşında
olduklarına göre, 1956'da yapılan bir kesitsel araştırma, onların
1956'da 50 yaşında olanlardan daha başarılı olduklarını yanlış bir biçimde
telkin edebilecektir. Böylece zekanın yaşla azaldığı sonucuna
yanlış olarak ulaşılacaktır. Sonuç olarak, kesitsel araştırmalar kuşak
(bölük) farklılıklarını kronolojik yaş farklılıklarıyla karıştırıyorlar
demektir. Öte yandan, boylamsal araştırmaların da zekanın yaşla azalmasını
çok az değerlendirdiği ya da en aza indirdiği söylenebilir.

Araştırmaların gözden geçirilmesi, zihinsel yeteneklerde özellikle
ileri yıllarda yaşla birlikte bir düşüşün ortaya çıktığını göstermektedir.
Zekanın bazı yönleri, özellikle performans testleriyle ölçülenler ve
akıcı zeka, diğerlerinden daha fazla yaştan etkilenmektedir. Buna karşılık
zekanın bazı yönleri de -özellikle birikimli zeka- ileri yaşlara kadar
artmaktadır. Daha önce de sözü edilen akıcı ve birikimli zeka ayrımı
kimi psikologlar için çok önemlidir. Akıcı zeka "kültürden bağımsız"dır
ve organizmanın fizyolojik yapısına dayanır; buna karşılık birikimli
zeka toplumsal deneyimler sırasında kazanılır. Birikimli zeka
testlerindeki dereceler. akıcı zeka testlerindekinden daha fazla resmi
eğitimden etkilenirler. Genellikle birikimli zeka yaşla birlikte artış
gösterir ya da en azından azalmaz; oysa akıcı zeka ileri yaşlarda yaşla
birlikte düşüş göstermektedir.

Zekada yaşam süresinde ortaya çıkan gelişimsel değişimlerle ilgilenen
en önemli araştırmalardan biri K.Warner Schaie'nin 1956'daki
araştırmasıdır. 21-70 yaşları arasındaki yaklaşık 500 kişi belirli bir
sayıda zeka testinden geçirilmiş, yedi yıl sonra ilk örneklemdeki deneklerin
% 61'i yeniden teste almmıştır. Schaie'nin bulgularına göre
zeka iki boyutta yaşla artmaktadır: 1) "Birikimli zeka", yani sözel anlama,
sayısal beceri, tümevarımsal akıl yürütme gibi bireyin eğitimle
ve kitle iletişim araçlarıyla kazandığı beceriler; 2) "Görselleşme", yani
resimli malzemeyi işleme ve düzenleme.

Neugarten yaşlılık ve zeka konusunda şu sonuçlara varmaktadır:

(a) Kronolojik yaş başarıyı kestirmede iyi bir etken değildir.

(b) Eğitim düzeyi yaşlılıktaki başarıyı kestirmede etkendir, eğitim
düzeyi yükseldikçe başarı da yükselmektedir.

(c) Tepki hızı yaşla azalır. Bunun sonucu olarak yaşlı kişi hızlı
koşullarda verilen bir testte özellikle zayıf bir başarı gösterir.

(d) Fiziksel ve zihinsel bakımdan aktif olan bir yaşlı aktif olmayandan
daha başarılıdır.

(e) Zihinsel gerileme uzun ömürlülükle ters orantılı görünmektedir;
daha az parlak olanlar erken ölürler.

(f) Zihinsel gerileme yaşlı erkeklerde yaşlı kadınlardakinden
daha fazladır.

Sonuç alarak, hız, fiziksel etkinlik ya da kısa süreli bellek gerektiren
yeteneklerin, zamana bağlı olmayan ya da deneyimden kaynaklanan
yeteneklerden daha fazla düşüş gösterdikleri söylenebilir. Bu bulgu
yaşlı kişilerin gençlerden ya da orta yaşlılardan daha az zeki oldukları
anlamına gelmez. Tepkinin yavaşlaması zeka ölçümlerinin gençlerinkinden
daha düşük olmasına yol açmaktadır. Yaşlı kişilerin görsel
ve devinimsel eşgüdüm gerektiren görevlerde birtakım özel güçlükleri
olduğu da açıktır.

b. Bellek

Piaget bilişin yapılarını vurgulamaktaydı, buna karşılık öğrenme
kuramcıları özel becerilerin ve olguların öğrenilmesini vurgulamışlardır.
Yeni bir bilişsel araştırma grubu ise, bu iki yaklaşımı birleştirmeye
çalışmaktadır. Bu grup insanın öğrenmesinde bilgi-işlem süreçlerini
esas almaktadır, çünkü insanın düşünmesinin bazı yönlerinin
bilgisayarın işleyişine benzediği gözlemlenmiştir. Bu araştırmacıların
en çok araştırdıkları konu bellektir. Gelişimciler, belleğin birbirinden
ayrı olarak ele alınabilecek iki yönü olduğunu kabul ederler: Beynin
ne kadar bilgiyi alabileceğini, işleyebileceğini ve saklayabileceğini
belirleyen bellek kapasitesi (memory capacity); bilgilerin zihinde
tutulmasını sağlayan çeşitli bellek tekniklerinin anlaşılmasını ve
kullanılmasını içeren üst-bellek (metamemory).

Bellek kapasitesi bilgiyi depolamanın üç düzeyini içerir: Birincisi,
duyusal bilgiyi alındığı gibi geçici olarak depolayan bellek kaydı
(sensory register)'dir. Duyusal kayıta giren malzeme çok kısa süre (bir
saniyeden az) tutulur. Duyusal kayıt kapasitesinin çocuklarda ve
yetişkinlerde hemen hemen aynı olduğu söylenebilir. Duyusal kayıta giren
malzeme yaklaşık bir dakika süreyle kalacağı kısa süreli bellek'e (shortterm
memory), oradan da daha fazla işlem göreceği ve günlerce, aylarca,
yıllarca kalacağı uzun süreli bellek'e (long-term memory) aktarılır.

Yetişkinlerin çocuklardan, büyük çocukların küçük çocuklardan
daha iyi anımsamasının genel nedeni üst-bellek farkıdır. Üst-belleği
oluşturan ögeler, seçici dikkat (selective attention) ve çeşitli bellek
teknikleri (memory techniques)'dir. Üst-bellek araştırmalar bilgi-işlem
araştırmacılarının genel öğrenmenin aşamalarını daha yakından görmelerini
de sağlamıştır. Yaşlı kişilerin bellek stratejilerini kullanmayı
başaramamalarının nedeni temel bellek süreçlerini bilmemeleri değildir.
Yaşlı yetişkinler karmaşık bellek stratejilerinin etkili olduğunu
bildiklerinde bile bunları çok az kullanmakta, basit ya da kolay dışsal
stratejileri yeğlemektedirler. Bu farkın yaşam üslubuyla ilgili olabileceği
düşünülmektedir.

Öğrenme ve bellek birbirleriyle çok yakından ilişkilidir, dolayısıyla
birindeki yaşa bağlı değişim diğerini de etkiler. Bellekte genellikle
iki tür ayırt edilir: "Kısa süreli bellek" (örneğin, yeni bir telefon
numarasını telefonu çevirişten hemen önce anımsamak) ve "uzun
süreli bellek" (örneğin, bir yetişkinin çocukluk yaşantılarını anımsaması).
Uzun süreli bellek yaşa bağlı etkenlere direnç gösterebilmektedir.
Sözel beceriler, önceki deneyimlerden kaynaklanan bilgi ve
kişisel geçmişe ilişkin bilgi genellikle yaşla azalmamaktadır. Aslında
insanlar yaşlandıkça bellek sisteminin bütün bölümleri aynı biçimde
değişmemektedir. Yaşlanma duyusal belleği (görme ya da ses belleği)
pek etkilememektedir; belleğin içeriği de yaşlanmadan etkilenmemektedir;
uzun süreli belleğe depolanan bilgi sabit kalmakta ve
yaşla birlikte artabilmektedir. Bu tür bilgiler geçici olarak kullanımdan
çıkmakta, ama yitip gitmemektedir. Bir bilgi bir kez uzun süreli
belleğe aktarıldı mı orada tutulması yaşa bağlı değildir. Yaşlı kişilerin
sorunu bilgiyi geri getirecek ipuçlarını bulma konusunda ortaya çıkmaktadır.

Kısa süreli belleğin bazı kişilerde yaşla azalması konusunda çeşitli
açıklamalar denenmiştir: Kullanmayışa bağlı bellek yitimi, bilgilerin
birbirine karışmasına bağlı bellek yitimi, sinirsel-kimyasal değişime
bağlı bellek yitimi. Kimmel özellikle son iki nedeni daha açıklayıcı
bulmaktadır. Ancak, ilerleyen yaşla birlikte bellek yitiminin de
ilerleyeceğini düşünmek yanlıştır. Araştırmalar, yalnızca bazı yaşlı
kişilerin bellek yitimine uğradığını ve öğrenmeyi gençler kadar
sürdürebildiğini göstermektedir. Yaşlıların bir bölümü yaşa bağlı olmayan
ses belleğini korumaktadır. Ayrıca, belleğin bütün yönleri yaştan aynı
derecede etkilenmemektedir. Yaşa bağlı düşüşler, anımsama görevleri
için tanıma görevleri için olduğundan daha fazla olmaktadır.

Yaşlılardaki bellek yitiminin pek çok nedenleri vardır; bazıları
yeni bilgi edinmeye, bazıları bilginin korunmasına, bazıları da bilginin
anımsanmasına ilişkindir. Örneğin, yaşlı kişiler yeni bilgiyi gençliklerinde
yaptıkları kadar iyi ve tam olarak örgütleyemezler. Bellek yitimini
açıklayan "bozulma" kuramına göre, unutma beyindeki bellek izlerindeki
bozulmaya bağlıdır. "Karışma" kuramına göre ise, geri getirici
işaret gitgide daha az etkili olmaktadır. Bilginin geri getirilmesi
kusuru bellek yitiminin en büyük nedenlerinden biridir. Yaşlı kişiler,
birikmiş bilginin geri çağrıldığı mekanizma ve stratejilerde bozulmaya
uğrarlar. Ayrıca, yaş ilerledikçe geri getirme süresi de daha uzun
olmaktadır.

Çeşitli bilişsel yeteneklerin azalış oranlarının karşılaştırılması,
belleği ve soyut akıl yürütmeyi içeren akıcı zekanın birikimli zekadan
daha çabuk çöktüğünü göstermektedir. Bu bulgu bilişsel işleyişteki
düşüşlerin bilgi-işlemin temel ögeleriyle bağlantılı olduğunu
düşündürmektedir. Bu ögeler şunlardır: Girdi (bilginin beyne aktarılması),
depolama (bilginin belleğe yerleştirilmesi), program (bilginin örgütlenmesi
ve yorumlanması). Bilgiyi beyne getiren yollar açısından
genç ve yaşlı kişiler arasında farklılık vardır. Yaşlı kişilerin bilgi
alıcıları, özellikle gözler ve kulaklar duyusal uyaranı almakta daha az
beceriklidir. Ayrıca, algı süreçleri yaşla birlikte yavaşlamaktadır.
Çünkü yaşlılıkta beynin yeni bilgiyi kaydetme hızı azalmaktadır. Bir
başka etken de, seçici dikkatteki azalmadır. Özellikle, birçok şeye
aynı anda dikkat etmesi gerektiğinde yaşlı kişi genç birinden daha fazla
ilişkisiz uyaranlar yüzünden dikkatini yitirebilir. Şu halde, yaşla birlikte
girdi daha yavaş gelmekte ve daha az etkili olmaktadır. Algılanan
bilginin bellekte depolanması gerekir. Bilgi depolamanın da yaşlılıkta
daha az etkili olduğunu araştırmalar göstermektedir. Ancak, azalma
belleğin bütün yönlerinde aynı değildir. Kısa süreli bellek, özellikle
kişi için anlamlı ve ilginç olmayan konularda önemli bir düşüş
göstermektedir. Bunun nedenlerinden biri bilgi işlemenin yaş arttıkça
daha fazla zaman alması, bunun da bilgiyi belleklerine almayı yaşlı
kişiler için daha güç yapmasıdır. Buna karşılık, uzun süreli bellek
yaşla birlikte çok az azalıyor görünmektedir. Bir bilgi bellek bankasına
bir kez güvenli biçimde yerleştirildikten sonra orada kalma eğilimi
göstermektedir. Yaşlılıkta herkesin bilgiye yaklaşma ve bilgiyi
özümleme süreçleri ya da programları vardır. Bu zihinsel stratejiler
gençlerde ve yaşlılarda farklı olabilmektedir. Bu farklılıklar sorun
çözme alanında da söz konusudur. Yaşlılar soyut sorunları çözmede
ilişkisiz bilgilerden daha fazla etkileniyor ya da mantıksal teknikler
kullanmaktan çok kendi bildiklerini izliyor görünmektedirler.

Bunama (dementia), gitgide ilerleyen zihinsel bozulma, bellek yitimi,
zaman ve mekan yönelimi bozukluğu ile belirlenen bir durumdur.
Geriyatri uzmanları, 65-75 yaşlarındakilerin yaklaşık % 15'inin
ve 75 yaşın üstündekilerin % 25'inin değişik derecelerde bunamaya
uğradıklarını belirtmektedirler. Genellikle bu bozukluk beş yıl içinde
ölümle sonuçlanmaktadır.

Bunama orta yaşlı kişilerde ortaya çıktığı zaman, Alzheimer ya
da Pick hastalığıyla bağlantılı olması koşuluyla, "presenile dementia"
söz konusudur. Alzheimer hastalığında beyinde büzülme ortaya çıkar,
Pick hastalığında ise değişimler lokalizedir. Anatomik bakımdan Alzheimer
hastalarının beyni bunamaya uğramış kişilerin beyninden ayırt edilemez.

Alzheimer hastalığı bir yaşlılık ya da erken yaşlılık dönemi hastalığıdır.
Beyindeki sinir hücrelerinin yıkımıyla ilerleyen bu hastalık
bütün beyin işlevlerinin derece derece yitirilmesine yol açar. Nedeni
tam olarak bilinmeyen, tedavisi de şimdilik olanaksız olan bu hastalıkla
ilgili araştırmalar son yıllarda hızla artmıştır. Hastalığın nedeni
günümüzde bir yandan genetik etkenlerle (beyin dokusunda amiloid
maddesinin birikmesi), öbür yandan çevresel etkenlerle (beyin hücrelerinde
alüminyum miktarının artması) açıklanmak istenmektedir; ancak
kesin bir sonuca ulaşılabilmiş değildir.

Araştırmalar, bunamanın bir hastalık olduğunu, kaçınılmaz bir zihinsel
bozulma ve düşüş ürünü olmadığını ortaya koymaktadır. "Senile
dementia"ya benzeyen semptomlar, alkolizmden, başa sürekli ağır
darbeden (örneğin boksta) ya da felçlerden (beyine kan götüren damarların
tıkanması) kaynaklanan beyin hasarlarının ardından da ortaya
çıkabilir. Bunamanın en yaygın belirtileri, bellekte zayıflama,
unutkanlık, dikkat azlığı, dikkatini yoğunlaştıramama, zihinsel algı
azlığı, duygusal tepki azlığıdır. Bunamaya ve damar sertliğine bağlı
değişimler birlikte ya da birbirinden ayrı olarak ortaya çıkabilir. Sağlıklı
yaşlıların incelenmesi yaşlanma ile hastalık arasındaki ayrımın
vurgulanmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla, bunama, yaşın ilerlemesiyle
ortaya çıkabilecek ya da çıkmayabilecek bir hastalıktır.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:33 AM   #54
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

c. Düşünme ve yaratıcılık

Öğrenme ya da bellek alanında ortaya çıkan bozuklukların düşünme
ya da yaratma yeteneğini etkileyeceği açıktır. Bununla birlikte,
yaşlı kişilerin hafif bellek yitimine ya da öğrenme güçlüğüne karşı birtakım
yollar geliştirebildikleri bilinmektedir. Laboratuvar araştırmaları
zihinsel süreçlerdeki yaşa bağlı değişimleri açıklamada daha yararlı
olmaktadır. Örneğin, yaşlı kişilerde sorun çözme yeteneğinin
azaldığı bulunmuştur. Yeni kavramlar elde etme güçlüğü ve sorun
çözmede etkili stratejiler kullanma yeteneksizliği yaşlı deneklerin
özellikleri olarak ortaya çıkmaktadır. Yaşlıların düşünme süreçlerinin
diğer iki özelliğini (katılık ve somutluk) laboratuvarda gözlemlemek
daha güçtür.

Kavram geliştirme yeteneği yaratıcılıkla yakından ilişkilidir, dolayısıyla
kavramlaştırma yaşlılıkta azalınca yaratıcılığın da azalması
beklenir. Yaratıcılığın ne olduğu, nasıl ölçülebileceği, yaratıcı ürünlerin
çoğunun yaşamın ileri yıllarında verilip verilmediği gibi sorunları
yanıtlamak çok zordur. Lehman'a göre filozoflar yaratıcılıklarının tepe
noktasına ortalama olarak 60-64 yaşları arasında çıkmaktadırlar.
Einstein'inki gibi diğer yaratıcılık türleri, yeni bir kavramlaştırmanın ya
da eski bir sorunu yeni bir bakışla görmenin keşfedilmesi sonucudur.
Ayrıca yaratıcı kişiler sıradan işlerinde de çoğumuzun en büyük
işimizde olduğumuzdan daha yaratıcıdırlar.

Yaratıcılık sorununa iki farklı yaklaşım vardır ve bu farklı tanımlar
yaratıcılıktaki yaşa bağlı değişimleri de açıklayabilir. Lehman yaratıcılığı
bir büyük adamın yaşamının her yılında ürettiği "yüksek nitelikte
ürün"lerin yüzdesiyle ölçmektedir. Buna göre, birçok alanda
yüksek çalışma ürünlerinin oranı otuzlu yaşlar sırasında fazladır, sonra
derece derece azalmaktadır. Yüksek ürünlerin yaklaşık % 80'i elli
yaşında tamamlanmaktadır, elli yaşından sonra gerçekleştirilenlerin
oranı % 20'dir. Lehman, çeşitli bilim alanlarında (tıp, atom enerjisi,
astronomi, botanik, matematik) yüksek nitelikli ürünlerdeki yaratıcılık
oranlarını incelemiş ve benzer sonuçlara ulaşmıştır: Başlangıçtaki doruk
noktasını yaşla gelen bir düşüş izlemektedir. Bu düşüş birbirini etkileyen
çeşitli etkenlerin sonucudur: Bedensel dinçlikte ve duyusal kapasitede
azalma, hastalığın artması, salgıların değişmesi, pratik sorunlarla
daha fazla uğraşma, yoğunlaşmaya uygun olmayan koşullar,
entelektüel merakın zayıflaması, zihinsel bozuklukların artması, kötü
alışkanlıkların birikmesi, vb.

Dennis ise, karşıt bir yol izleyerek, sadece "yüksek nitelikli" işleri
değil, "toplam üretkenlik" olgusunu incelemiştir. Böylece kırklı
yaşların yaşamın en üretken dönemi olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsan
bilimlerinde çalışanlar yetmişli yaşlarda kırklı yaşlardaki kadar
üretkendirler. Müsbet bilimciler 20-29 yaşlarında en az üretkendirler,
yetmiş yaşlarında önemli bir düşüş göstermektedirler. Sanatçılar için
düşüş daha da keskindir, sadece bu grupta yirmili yaşlar yetmişli yaşlardan
daha üretkendir. Bu çizgiyi zihinsel yetenekler dışında başka
üretkenlerin belirlediği açıktır.

Her iki yaklaşımın bulguları dikkate alınarak, yaratıcılık çizgisinin
önemli değişimler gösterdiği, ayrıca alanlara göre yaratıcılıkta doruk
noktalarının farklılaştığı söylenebilir. Örneğin, Manniche ve Falk'ın
Nobel ödülünü kazananların (1901-1950) çalışmaları üzerinde
yaptığı araştırma fizikte ve kimyada Lehman'ınkine benzer bulgular
vermiş, tıpta ortalamanın kırk yaşlarında olduğunu ortaya koymuştur.

Yaratıcılığı tanımlama biçimine bakılmaksızın, yükselişlerin ve
düşüşlerin, zihinsel değişimlerden çok zihinsel olmayan etkenlere
bağlı olduğu da söylenebilir. Bu açıdan sağlık belki en önemli etkendir.
Sağlık engeli dışında, insanların yaratıcılığı için hiçbir yaş sınırının
olmadığı belirtilebilir. Bazı üreticilik türleri -yaratıcı katkılar
ya da başarılar biçiminde olsun- uzun bir yaşamın sonlarına dek sürmektedir.
Bischof aşağıdaki örneklerin bunu kanıtladığını söylemektedir (1969):

- Mikelanj, St. Peter'in kubbesini 70 yaşında bitirmiştir.

- Sofokles, Kral Oedipus'u 80 yaşında yazmıştır.

- Goethe, Faust'u 80'inden sonra tamamlamıştır.

- Gladstone, 84 yaşında dördüncü kez başbakan olmuştur.

- Hendel, Haydn ve Verdi ölümsüz melodilerini 70 yaşından
sonra yaratmışlardır.

- Hobbes, 91 yaşına dek yazmayı sürdürmüştür.

- Franklin, 81 yaşında Anayasa Kurulu'nun etkin bir üyesi olarak
çalışmıştır.

- Jefferson, 83 yaşındaki ölümüne dek yaratıcı ve etkin olmuştur.

- Tennyson, 80 yaşından sonrasına dek şiir yazmayı sürdürmüştür.

- Churchill, 77 yaşında başbakan olmuştur.

Daha yakın tarihlere gelindiğinde de pek çok ilginç örneğe rastlanmaktadır:
Oyun yazarı ve yöneticisi George Abbot 92 yaşında kitap
yazmış, 100 yaşında müzikal oyun yönetmiştir; George Burns 80 yaşında
en iyi yardımcı aktör Oscarını kazanmış, 88 yaşında film çevirmiştir;
Ruth Gordon 83 yaşında Emmy ödülünü kazanmış, 85
yaşında kitap yayınlamıştır; Harry Lieberman 80 yaşında resme başlamış,
106 yaşındaki ölümüne kadar bunu sürdürmüştür; ressam ve
heykelci Georgia O'Keffe 90 yaşında Başkanlık Onur Madalyası'nı kazanmış,
95 yaşında sergi açmıştır; Pablo Picasso resim çalışmalarını
90 yaşına kadar sürdürmüştür; Scott O'Dell çocuk kitapları yazmaya
61 yaşında başlamış, 90 yaşında bile bunu bırakmamıştır; Erik Erikson
80 yaşında gelişim psikolojisi kitabı yayınlamış, 84 yaşında yaşlılık
araştırmalarına katılmıştır.

Bilişsel işlevlere genel bakış

Bu bölümde yetişkinlikteki bilişsel işlevler konusunda daha önce
aktarılan bilgiler topluca değerlendirilecektir. Bu bağlamda özellikle
zeka ve bellek ele alınacak, daha sonra bilişi etkileyen etkenler gözden
geçirilecektir.

Bilindiği gibi, zeka konusunda süregelen en önemli tartışma zekanın
genel bir yetenekten mi, yoksa bir dizi süreçten mi ibaret olduğu
sorunu çevresinde döner. Kimi araştırmacılar zekanın akıcı zeka (temel
bilişsel süreçler) ve birikimli zeka (kazanılmış bilgiler ve gelişen
zihinsel beceriler) olarak ikiye ayrılabileceğini savunurlar. Aynı bağlamda,
zekanın mekanik zeka (temel süreçler) ve pragmatik zeka (sözcük
bilgisi, uzmanlık, üst-biliş) olarak ayrılabileceğini ileri sürenler de
vardır. Piaget'in organizmik yaklaşımında zekanın gelişimi ergenlik
döneminde en üst düzeyine çıkar (soyut işlem düşüncesi). Yaşlı kişilerin
Piaget'ci görevlerdeki başarısı daha genç yetişkinlerinkinden
genellikle daha düşüktür; ama bu, yaşlı yetişkinlerin çevresel koşullarıyla
ya da bu görevlerin nitelikleriyle açıklanabilmektedir. Zekanın,
işleme, bilme, düşünme düzeylerinin bileşimi olduğunu ileri süren üç
katlı model'e göre, temel bilişsel süreçler (1. kat) yaşamın sonuna doğru
bozulabilir; sözcük bilgisi (2. kat) ve yüksek zihinsel işlevler (3. kat)
ise sürekli gelişim gösterebilir. Soyut-sonrası düşünce'ye (3. kat
süreci) ulaşan kişiler görelilik düşüncesini sergilerler, çelişkinin
gerçekliğin temel bir yönü olduğunu anlarlar ve çelişkileri diyalektik
düşünce içinde bileştirirler. Yaratıcılık, önceden birbirine bağlı olmayan
ögelerin yeni, alışılmış olmayan ve uyumsal bir tarzda bir
araya getirilmesini içerir. Yaratıcılıkta en üst düzeye ulaşılması, daha
önce verilen örneklerde görüldüğü gibi, kronolojik yaşla değil meslek
yaşıyla ilişkilidir.

Genellikle bellek sistemindeki değişimlerin yaşlanmaya eşlik ettiği
herkesçe bilinir. Ancak, sistemin bütün bölümlerinin aynı biçimde
değişmediği de bir gerçektir. Bellekteki değişimleri daha iyi anlamak
için sistemi "kapasiteler" ve "içerikler" olarak ayırmakta yarar vardır.
Bellek kapasiteleri temel mekanizmalardan ve stratejilerden oluşur ve
düşüş gösterebilir; buna karşılık depolanan bilgiden oluşan bellek
içerikleri artış gösterebilir. Bellek sisteminin en sığ düzeyinde, çevresel
bilgiyi (sesler, görüntüler, kokular, vb.) alan temel mekanizma
olan duyusal bellek yer alır. Bu bilgi bir-iki saniye kalır, sonra zayıflar,
eğer kullanılacaksa daha derin bir düzeyde işlem görmesi gerekir.
Yaşlanmanın duyusal bellek üzerinde çok az etkisi olduğu ileri sürülmektedir.
Bellekte iki temel sistem daha vardır. İşte, yaşlanmanın etkisi
bu iki sistemde çok farklıdır. Kısa süreli bellek bilgiyi bilinçte tutan
sınırlı kapasiteli sistemdir. Burada bilgi genellikle yaklaşık 15 saniye
içinde yitirilir. Bilginin sürekli kodlama için örgütlendiği kısa süreli
bellekte hız ve esneklik yaşla birlikte azalmaktadır. Uzun süreli bellek
geçmiş deneyimlerin, dünyaya ilişkin bilgilerin depolandığı, bellek
içeriklerini tutan, sınırsız kapasitesi olan bir sistemdir. Kodlanan bilgi
uzun süreli belleğe aktarılır ve yeniden gereksinme duyuluncaya kadar
orada tutulur. Geri çağırma sırasında bilgi yeniden kısa süreli belleğe
aktarılır ve orada bilinçli olarak işlenir. Yaşın bilginin zihinde
tutulmasına etkisi yoktur; bilgi uzun süreli bellekte bir kez depolandığında
orada tutulması her yaşta aynıdır. Kişi bilgiyi geri getirmeye yeterli
olmadığında bile bilgi depolanmış ama kullanılmıyor demektir. O halde,
doğru durumda doğru ipucu verildiğinde bilginin geri getirilebileceği
söylenebilir. Yaşlı yetişkinler kodlama ya da geri getirme stratejilerini
kendiliğinden kullanmada genellikle başarısızdırlar. Bellek sisteminin
nasıl işlediğini anlamak olarak tanımlanan üst-bellek konusunda
yaşlı yetişkinlerin durumu araştırılmaktadır. Yaşlıların bellek
sistemine ilişkin bilgileri gençlerinkinden farklı olmadığı halde, yaşlı
yetişkinler bilgiyi gençlerden daha az özel ve ayırt edici bir biçimde
kodlamaktadırlar, bu da bilgiyi geri getirmeyi güçleştirmektedir (Perlmutter
ve Hall, 1992).

Daha önce de belirtildiği gibi, araştırmacılar yetişkinlikte bilişi
etkileyen etkenlerin neler olduğu sorusunu sık sık ele almışlardır. Eğitim
bu tür etkenlerin başında gelmektedir; diğer etkenler arasında kişilik,
yaşam üslubu, kronik hastalıklar sayılabilir. Kişilik örüntüleri
bilişin işleyişini özellikle yüksek derecede stresli durumlarda
etkileyebilmektedir. Yetişkinler emekli oldukları ve toplumsal yaşamdan
uzaklaştıkları zaman da bilişsel yeteneklerinde düşüş görülebilmektedir.
Zeka düzeyindeki düşüşler yoksul olmakla, toplumdan uzaklaşmakla,
çalışmayı kesmekle, dul kalmakla ya da boşanmakla ilişkili
olabilmektedir. Etkin bir yaşam üslubuna sahip olan, toplumsal ve
entellektüel etkinliklere tam olarak katılan yetişkinler zeka testlerinde en
iyi sonuçları almaktadırlar. Düzenli beden egzersizlerinin de bilişsel
başarı üzerinde etkili olduğu görülmektedir (tepki zamanı hızlanmakta,
bellek daha iyi çalışmakta, akılyürütme daha kusursuz olmaktadır).
Düzenli egzersiz kaygıyı ve gerilimi de azaltmaktadır. Egzersizin
dolaşım sistemi ve kan basıncı üzerindeki olumlu etkisi zaten bilinmektedir;
öte yandan, kalp-damar hastalığının belirtisi olan yüksek
tansiyon bilişsel işlevlerdeki yaşa bağlı düşüşü kısmen açıklayabilmektedir
(tansiyon ile akıcı zeka testi puanları arasında olumsuz korelasyon
vardır). Kalp-damar hastalığı ile sorun çözme yeteneğindeki
düşüş arasında da ilişki olduğu saptanmaktadır. Orta yaşlı ve yaşlı kişilere
Piaget'in soyut akılyürütme testleri verildiğinde puanlar üzerinde
yaşın değil sağlık durumunun etkili olduğu görülmektedir.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:33 AM   #55
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

3. Kişilik Özellikleri

Kişiliğin ele alınışında her insanın tek ve biricik olduğu gerçeğini
her zaman akılda tutmak gerekir. Bununla birlikte, bir kişilik tipolojisi
yapmak da olanaklıdır. Nitekim, yaşlı kişileri inceleyen gerontologlar
belirli kişilik tipleri saptamaktadırlar.

Reichard, Livson ve Peterson 55-84 yaşları arasındaki 87 erkeği
inceleyerek belli başlı kişilik tiplerini ortaya çıkarmışlardır. İyi uyum
sağlamış olanlar "olgun", "salıncaklı sandalyeli" ve "zırhlı"
kategorilerinde, daha az uyum sağlamış olanlar ise "kızgın" ve "kendinden
nefret eden" kategorilerinde sınırlanmışlardır. "Olgun" tip yaşamdan zevk
alır, kendini kabul eder, etkinliklerinde ve başkalarıyla ilişkilerinde
doyum arar, geçmişte olanlara yazıklanmadan içinde bulunduğu durumda
en iyisini yapmaya çalışır. "Salıncaklı sandalyeli" tip de yaşlılık
yıllarında başarılıdır, ancak yaşama olgun gruptan daha edilgin
bir biçimde yaklaşır, emekli olduğuna ve sorumluluktan kurtulduğuna
sevinir. "Zırhlı" tip yaşlanmanın sonuçlarından korkar, bu konuyla
yüzleşmekten kaçar, duygularını denetim altında tutar; mutlu göründüğü
için yaşlanmada kısmen başarılı sayılır. "Kızgın" tip, kendi kendisiyle
barışık olmayan, yaşlandığına kızan ve ölümden korkan tiptir.
"Kendinden nefret eden" tip yaşlanmanın sonuçlarına bozulan, gündelik
sorunlarda kendini kınayan, ölümü kendi sefilliğinden kurtuluş
gibi gören tiptir.

Yaşlılıktaki kişilik tiplerini açıklayan bir başka araştırmada
yukardakilere benzer dört yaşlı tipi bulunmuştur. Neugarten'in bu
araştırması kişiliği "yaşam doyumu" ve "etkinlik düzeyi" ile ilişkisi içinde
ele almaktadır. Denekler 70-79 yaşlarında 59 erkek ve kadından oluşmaktadır.
Tipler, "bütünleşmiş", "zırhlı-savunmacı", "edilgin-bağımlı"
ve "bütünleşmemiş" kategorilerinde toplanmaktadır.

Bütünleşmiş kişilikler, egoları yeterli, bilişsel yetenekleri tam,
yaşam doyumları yüksek, iç yaşamları görece karmaşık kişilerdir. Bu
kişiliklerde üç tip ayırt edilir: 1) "Yeniden örgütleyici"ler sürekli
etkinlik içindedirler ve yaşamlarını eski etkinliklerin yerine yenilerini
koyarak yeniden düzenlerler. 2) "Odaklanmış" kişiler, birincilerin aksine,
enerjilerini bir ya da iki rolde yoğunlaştıran kişilerdir, 3) "Kopmuş"
kişiler, düşük bir etkinlik düzeyi göstermeleriyle ilk iki kişilikten
ayrılırlar ve kendi dünyalarına çekilmiş olarak yaşarlar.

Zırhlı-savunmacı kişilikler çabacı başarı güdüleriyle ve genellikle
sakınımlı duygularıyla belirlenir. Bu kişilikler iki tipe ayrılırlar: 1)
"Sebatlı" model, orta yaş yaşam biçimini ve etkinliklerini olanak ölçüsünde
koruyan ve sürdüren tiptir. Etkinlik düzeyi yüksek ya da orta,
yaşam doyumu fazladır. 2) "Daralmış" tip, yaşlılık tehdidine karşı toplumsal
ilişkilerini sınırlayarak kendini savunmaya çalışır. Orta bir etkinlik
düzeyinin eşlik ettiği oldukça yüksek bir yaşam doyumuna sahiptir.

Edilgin-bağımlı kişilikler: 1) "Başvurucu-arayıcı" kişiliğin yüksek
düzeyde bağımlılık gereksinmesi vardır, olduğunca uzun süre bağlanacak
birini bulduğunda yaşamdan daha fazla hoşnut olur. 2) "Duygusuz"
kişilik görece edilgin ve kayıtsız bir yetişkinlik yaşar, yaşam
doyumu ortayla düşük arasındadır.

Bütünleşmemiş kişilikler yüksek derecede çözülmüş, örgütlenmemiş
bir yaşlılık örüntüsü gösterirler. Duygusal bozukluklar ve düşünce
süreçlerinde genel bir gerileme içeren psikolojik sorunları vardır. Hem
etkinlikleri hem de yaşam doyumları aşağı düzeydedir.

Daha önce de sözü edildiği gibi, Neugarten'e göre, insanlar yaşlandıkça
içşel düşünce ve duygulara dış etkenlerden daha fazla bağımlı
olmaya yönelmektedirler. Neugarten bu değişimi etkinlikten
edilginliğe geçiş olarak görmektedir. Dünyayı edilgin bir açıdan görmeye
başlayan yetişkinler dış dünyadan iç dünyaya geçmeye başlamaktadırlar.
Yetişkinlerin kendi iç dünyalarıyla uğraşmaları gitgide
artmakta, diğer insanlarla duygusal bağları da azalmaktadır. Bütün
bunlara karşın, eskiden kendilerini nasıl görüyorlarsa öyle görmeyi
sürdürmektedirler. Dolayısıyla, ileri yetişkinlikte benlik-kavramında
dramatik değişimlerden çok kararlılığın olduğu söylenebilir. Atchley'e
göre benlik-kavramındaki bu kararlılığın iki nedeni vardır: 1) Yaşlılar
başkalarından gelen tepkilere daha az, kendi iç ölçülerine daha fazla
bağımlıdırlar. 2) Yaşlılar değişime karşın kendilerini önceki rolleriyle
düşünmeyi sürdürürler (örneğin emeklilikten çok sonra da kendilerini
öğretmen, avukat, mühendis olarak düşünmektedirler). Benlik kavramının
kararlılığını koruma yeteneği, Liberman'a göre, ileri yetişkinlikteki
rol değişimlerine olumlu uyum sağlamakla ilişkilidir (Schiamberg
ve Smith, 1982).

Yaşlılıktaki kişilik konusuna gelişim görevleri açısından da bakılabilir.
Erikson'a göre umutsuzluğun karşıtı olan "ego bütünlüğü" ileri
yetişkinliğin olumlu niteliğidir. Başka yazarlar yaşlılığın gelişim görevi
olarak, başarılı alışkanlıkların sürdürülmesini, geçmişle bütünleşmeyi,
olgunluktan bilgeliğe geçişi, yaşlılıktaki olgunluk değişikliğini
kabul etmeyi, yaşamın sona ermesini onaylamayı, değişmiş idealler
edinmeyi vb. göstermektedirler. Önerilen görev ne olursa olsun,
yaşlılık yıllarının getirdiği değişimler genellikle ölüme hazırlanma
göreviyle ilgilidir. Öte yandan, yaşlılar, artan edilginliklerini ve
bağımlılıklarını, artık katılmacı olmaktan çok izleyici olmalarını, azalan
güçlerinin sınırlarını kabul etmek göreviyle de karşı karşıyadırlar.
Dürtülerinin gücündeki değişimleri kabul etmek de bir başka gelişim
görevidir. Yaşlı kişiler merkezi sinir sistemindeki bazı gerilemeleri, yeni
bilgiler edinmedeki güçlükleri kabul etmek zorundadırlar.

Bazen yaşlıların bu dönemin gelişim görevlerine karşı çıktıkları
da görülür. Azalan fiziksel ve zihinsel yeteneklerine karşın istemlerini
değiştirmeyi reddedebilir, sınırlılıklarının artışını yadsıyabilir ve bunun
için de savunma mekanizmalarına başvurabilirler. Bunun tersi bir
tutumla, yaşlılığa bağlı fiziksel ve zihinsel düşüşe abartmalı bir biçimde
zamanından önce teslim olma ve kendini kaptırma eğilimi de söz konusu
olabilir.

Yaşlıların kişiliği konusunda merak edilen en önemli konulardan
biri de, onların yaşla birlikte daha tutucu ve huysuz olup olmadıklarıdır.
Bazı araştırmalar yaşlıların yaşlandıkça özsaygılarında ve
yaşam doyumlarında önemli bir değişim olmadığını göstermektedir;
yaşlıların özsaygısı gençlerinki kadar yüksek bulunmaktadır. Kimi
gelişim psikologları, yaşın çok küçük bir etkisi olduğunu, çünkü
yaşlıların kendilerini "yaşlı" hissetmediklerini düşünmektedirler.
Araştırmalar, yaşlıların çoğunun kendilerini gerçek yaşlarından daha
genç gördüğünü, yaklaşık üçte ikisinin kendini "orta yaşlı" ya da
"genç" olarak tanımladığını ortaya koymaktadır (bk. Tablo. 23). Buna
göre, orta sınıf Amerikalıların kendi öznel duygularını, görünümlerini,
eylemlerini ve ilgilerini kendilerinden daha genç insanlarınkiyle bir
tuttukları anlaşılmaktadır. Yaşlılar kendilerini yaşlı görmeyi reddettikçe
yaşlılığa bağlanan olumsuz konumu da kabul etmek zorunda kalmamaktadırlar.
Özellikle hala yaşayan bir anababası olan yaşlı kişiler
kendilerini "en yaşlı" kuşaktan saymaktan kurtulmaktadırlar. Ancak,
bu görüşler üzerinde kültürün, toplumsal konumun, etnik grubun etkisi
olabilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşlıların çoğu çocuklarına
bağımlı duruma gelmekten korkmakta, böyle olanların yaşam
doyumu da düşme eğilimi göstermektedir. Buna karşılık, çocuklara
bağımlılığın başarılı bir yaşlılığın en iyi yolu olarak görüldüğü
Hindistan'da bu durum daha az önemlidir. Bununla birlikte, iki kültürde
genç yetişkinlerin yaşlıları nasıl gördükleri karşılaştırılınca
Amerikalıların Hintlilerden daha olumlu bir yaşlı kişi görüşüne sahip
oldukları ortaya çıkmaktadır. Amerikalı genç yetişkinler yaşlıları
Hintli genç yetişkinlerden daha fazla seviyorlar ve onları daha az
eleştirici ve zorlayıcı buluyorlar (Hoffman ve ark., 1994).

Tablo 23

Yaşlı Amerikalılar Kendilerini Nasıl Görüyorlar

Gerçek Yaşlar; Öznel Yaş (yanıtlayanların yüzdesi)

60-69;

Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 77

Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 73

Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 89

İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgileridir % 82

70-79;

Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 72

Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 83

Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 86

İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgileridir % 78

80-89;

Kendimi olduğumdan en az 10 yıl genç hissediyorum % 86

Olduğumdan en az 10 yıl genç gösteriyorum % 100

Olduğumdan en az 10 yıl gençmişim gibi davranıyorum % 100

İlgilerim benden en az 10 yıl genç olan kişilerin ilgilerdir % 100

Kaynak: R. Goldsmith ve Helens, 1992. Aktaran Hoffman ve ark.,
1994.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:33 AM   #56
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

İİİ. YAŞLILIKTA TOPLUMSAL GELİŞİM

İnsanlar yaşlandıkça yaşamın anlamı, özellikleri ve biçimleri de
değişmektedir. Yaşlanmanın içerdiği fiziksel, psikolojik ve toplumsal
değişimler, bir yandan da onlarla başaçıkabilmek için birtakım stratejilerin
geliştirilmesini, uygulanmasını, değiştirilmesini gerektirmektedir.
Yaşlı kişilerin bireysel yaşamı için önemli olan değişimler aynı
zamanda onların aile ve toplum yaşamını da etkilemektedir. Aile ve
çevre ilişkileri ileri yaşlarda yaşanan fiziksel, psikolojik ve toplumsal
değişimlerden bağışık değildir.

:::::::::::::::::

1) Aile Yaşamı

Bu son dönem kocanın emekli olmasıyla başlar, karısı da çalışıyorsa
o da aşağı yukarı aynı zamanlarda emekli olacaktır. Böylece
ailede en önemli değişim gelirdeki belirgin düşüştür. Gelir yitimi ailenin
yaşam düzeyinde de düşüşe neden olur. Bu ekonomik güçlük çiftin
sağlığı bozuldukça daha da belirginleşir. Bu durumda geniş aile
örüntüleri tersine işlemeye başlar, yani daha önce büyüklerin yardım
ettiği gençler şimdi büyüklerine yardım etmeye başlarlar.

Daha önce de belirtildiği gibi, sanayileşmeye ve kentleşmeye
bağlı olarak ortaya çıktığı kabul edilen çekirdek aile büyük aile
örüntülerini tümüyle ortadan kaldırmış değildir. Litwak ile Sussman ve
Burchinal'ın çalışmaları modern toplumda değişime uğramış geniş ailenin
varlığını ortaya koymaktadır. Ayrıca araştırmalar, ayrı yerlerde
yaşamalarına karşın yaşlılarla akrabalarının ilişkisinin sürdüğünü, hatta,
yaşlıların akraba yanına sığınmayı uzakta kalmaya yeğlediklerini
göstermektedir. Yaşlılarla ilgilenen kurumların ortaya çıkması ailenin
rolünü ortadan kaldırmamış, sadece değiştirmiştir. Cottrell, ailenin
eğitim, eğlence, ekonomik durum, koruma gibi etkinliklerdeki dolaysız e
tkisi azalsa bile sevgi rolünün derinleştiğini saptamaktadır.

a. Demografik özellikler

Ailedeki değişimler genelde nüfus yığılmalarını yansıtır niteliktedir.
Nüfustaki yaş dağılımı ileri yaşlara kayınca ailenin üyelik profili
de aynı özelliği gösterir olmuştur. Demografik süreçlerdeki değişimin
aile yapısında yarattığı değişikliklerin sürmesi beklenmektedir. Gelişmiş
ülkelerde en önemli değişim ailenin yaş kompozisyonunda ortaya
çıkmıştır. Çocuklar artık ailenin küçük bir bölümünü oluşturmakta,
yaşlıların oranı artmakta, genç insanlara bağımlı yaşlıların sayısı
çoğalmaktadır. Büyük anababalığın orta yaşlara kaymış olması, torunların
kendi çocuklarını büyük anababaların yaşam süresi içinde büyütmelerine
olanak sağlamaktadır. Shanas'ın belirttiği gibi, 65 ve daha
üstü yaşlara ulaşmış insanların yarısı 4 kuşaklı bir aileye sahip
olabilmektedir. Evlenme ve çocuk sahibi olma yaşlarının düşmesi de kuşaklar
arasındaki mesafeyi azaltmaktadır. Bu değişimler ailenin ortalama
yaşını da yükseltmekte, aileyi daha yaşlı kılmaktadır. Kadınların
yaşam süresindeki değişimler, anneyi yitirmenin orta yaştan emeklilik
öncesine doğru kaydığını ve kadının ortak yaşama süresinin erkeğinkinden
uzun olduğunu ortaya koymaktadır. Doğum oranının azalması
nedeniyle yaşlılara düşen genç sayısında da önemli bir azalma olmaktadır.

Ölüm oranlarındaki düşüş ve kadınların kendilerinden büyük erkeklerle
evlenmeleri, kadınların dulluk deneyimlerini kaçınılmaz kılmaktadır.
ABD'nde yaşayan 65 ve daha üstü yaşlardaki kadınların sadece
% 41'inin yaşayan eşi vardır, erkeklerin ise sadece % 14'ünün
eşleri ölmüş durumdadır (ABD, Nüfus Bürosu, 1981). Çok genel olmamakla
birlikte, yaşlı erkeklerin kadınlara oranla yeniden evlenme
olasılıkları 5 kat daha fazladır. 65 yaşın üstündeki erkeklere oranla
bekar kadın sayısı üç kat daha fazladır. Bu sayısal avantaj erkeklerin
daha genç kadınlarla evlenmeleri gibi toplumsal bir normla da
desteklenmektedir. Bütün bunlara karşın kadınların eşleriyle geçirdikleri
süre artmıştır. Ortalama evlenme yaşında (kadınlar için 22, erkekler için
25) evlenenler arasında kadınların % 64'ü kocasının ölümünden önce
40 yıllık bir evlilik dönemi yaşamaktadır. Bu durumda, ilk çocuksuz
yıllar da dikkate alındığında, evliliğin yaklaşık üçte biri "boş yuva"da
geçmektedir.

b. Psikososyal özellikler

İnsanlar yaşlandıkça akraba oldukları insan sayısı da artmaktadır,
aileye yeni üyeler ve yeni kuşaklar eklenmektedir. Ancak, üyelerdeki
artış belli bir davranış örüntüsünün oluşması demek değildir. Doğum
oranındaki düşüş her çocuğa verilen ilgiyi arttırmış, kardeş kavgasını
azaltmıştır. Geçmişte bebek ölümleri yüksekken anababalar, çocuklarına
duygusal olarak fazlaca bağlanmamaya çalışıyorlardı, aynı neden
şimdi de yaşlıların yeniden evlenmelerini engelliyor olabilir. Ölüm
oranındaki düşüş şimdi insanların daha köklü kuşaklararası ilişkiler
kurmalarına, gelişimsel bunalımlara dayanaklı güçlü bağlar oluşturmalarına
yol açmaktadır. Çoğunluk yaşlı olduğu için olgunluk farkından
doğan kuşaklararası çatışma hemen hemen ortadan kalkmaktadır.
Yaşlı akrabalar yaşlılıktaki toplumsallaşma yöntemleri açısından
gençlere de yararlı olmaktadırlar.

Yaşam süresinin uzunluğu ve yaş farklarının azlığı nedeniyle birçok
anababa çocuklarıyla birlikte yaşlanmaktadır. Emekli olan ve kendi
çocuklarını evlendiren çocuklar şimdi de anababalarına bakmak
durumundadırlar. Bu durumda Brody "orta kuşak sıkışması"ndan söz etmektedir.
Yetişkinler hem çocuklarının hem de anababalarının istemlerini
yerine getirmekte güçlük çekmektedirler. Çocukların boşalttığı
yuva yaşlanan anababa ve akrabalar tarafından doldurulmaktadır. Yaşlıların
ölümü de birçok insanın yuvanın boşalmasını yeniden yaşamasına
neden olmaktadır. Kadınların dışarda çalışması da yaşlı anababaya
bakmayı sorun haline getirmektedir (özellikle bu bakımın kadının
işi olduğunu düşünen çevrelerde). Geleneksel olarak yaşlıların bakımını
orta yaşlılar üstlendiğinden, bunların gitgide daha fazla dışarda
çalışmalarıyla sorun daha da zorlaşmaktadır.

20'inci yüzyılda gelişmiş ülkelerde yaşam düzenlemeleri çarpıcı
biçimde değişime uğramıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1900
yıllarında 65 yaşındaki nüfusun % 60'ı çocuklarının yanında barınırken,
bu oran 1980'lerde % 15'e inmiştir. Bu değişimler özellikle yüzyılın
ikinci yarısında hızlanmıştır. Yaşlı insanlar bağımsızlıklarını korumak
istemektedirler. Yetişkin çocuklarıyla yaşayanlar kendilerine
bakamayacak kadar hasta ya da yoksul olanlardır. Genel kanının aksine,
geçmişte geniş ailede yaşamanın da % 10'dan fazla olmadığı ortaya
çıkmıştır (en azından yaşamın kısa sürmesi nedeniyle). Çocuklarından
ayrı yaşayan yaşlıların kendilerini mutlaka ihmal edilmiş hissetmedikleri
de saptanmaktadır; üstelik çocuklarıyla yaşayanlardan
daha fazla mutlu oldukları da söylenebilir.

Yalnız yaşama eğilimine karşın yaşlıların çoğu ilişki kurabilecekleri
akrabalarına yakın yaşamayı yeğlemektedir. Çocuklarla ilişki işçi
sınıfında orta sınıftan daha sık, diğer akrabalarla ilişki orta sınıfta işçi
sınıfından daha sık görülmektedir. İlişkilerde cinsiyet de önemli bir
etken: Kadınlar kızlarıyla ilişkilerini erkeklerden daha çok sürdürüyorlar,
anne akrabaları baba akrabalarından daha yakın sayılıyor. Erkekler
anababalarına ekonomik, kızlar ise toplumsal ve duygusal destek
sağlıyorlar. Cinsiyete bağlı özellikler çalışan sınıfta orta sınıfa
oranla daha belirgindir. Hiç evlenmemişlerin akraba ilişkileri daha
zayıf; ayrılmışlar kendi ailelerinden daha fazla yardım görüyorlar; yeniden
evlenme akrabalıkları genişletiyor... Araştırmalar, nesnel akraba
ilişkilerinin çok anlamlı olmadığını, ilişkinin öznel olmasının istendiğini,
duygusal olarak güvenebilecekleri bir dosta sahip olan yaşlıların
sağlıklarının ve yaşam doyumlarının daha üst düzeyde olduğunu
göstermektedir.

Çocuklar, diğer destekleme görevleri yanında, torunlarla büyük
anababalar arasında köprü olma görevini de yerine getirmektedirler.
Hill ve arkadaşları orta kuşağı "kuşaklararası bağın köprüsü" olarak
nitelemektedir. Son araştırmalara göre dört büyük anababadan üçü torunlarını
ayda en az iki kez görmektedir. Robertson, Neugarten'in
daha önce sözü edilen sınıflamasından farklı bir büyükanababa tipolojisi
geliştirmiştir. Robertson, özellikle büyükanababa rolünün toplumsal
ve kültürel boyutlarını birbirinden ayırarak dört büyükanababa tipi
saptamaktadır: 1) "Paylaşılmış" büyükannenin büyükannelik rolü konusunda
yüksek kişisel ve toplumsal beklentileri vardır. Torunlarıyla
çok ilgilidir, onlar için en iyi olanı yapmaya çalışır. 2) "Uzak" büyükanne
tipi karşı uçta yer alır, büyükannelik konusunda düşük kişisel ve
toplumsal beklentileri vardır. Bu iki tip arasında, büyükanababalığın
normatif ve moral yünlerini vurgulayan "simgesel" büyük anababa ile,
bu rolün kişisel yönünü vurgulayan "bireyselleşmiş" büyük anababa
yer alır. Robertson deneklerinin üçte birinin büyükanababalığı anababalığın
yeğlediklerini bulmuştur. Kahana ve Kahana ise, çocukların
büyüdükçe kendilerine aşırı düşkün büyük anababaları daha az yeğlediklerini
saptamıştır. Torunların büyükanababalarını nasıl algıladıkları
konusunu Robertson da incelemiş, 18-26 yaşlarındaki işçi sınıfı
deneklerinin büyük anababalar için olumlu görüşler belirttiklerini, her
üç kişiden ikisinin gerektiğinde büyük-anababaya bakma sorumluluğuna
inandığını görmüştür (Aizenberg ve Treas, 1985).
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:33 AM   #57
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

2. Toplumsal Çevre

Aile yaşamı en fazla araştırılan konulardan biri olmakla birlikte,
yaşlıların yaşamında arkadaşlık ilişkileri de çok önemlidir. Ancak,
bazı araştırmalar uzun süreli arkadaşlıkların korunduğunu gösterirken,
bazıları da yaşla birlikte ilişkilerin zayıfladığını ortaya koymaktadır.
Birçok araştırmacı kadınların erkeklerden daha anlamlı ve derin arkadaşlıklar
kurabildiklerini belirtmektedir. Yaşlı erkekler eşlerine her
yönden daha bağımlılar ve eş yitimine daha zor uyum sağlıyorlar, kadınlar
ise ailede kopukluk olunca arkadaşlarına daha kolay dönebiliyorlar.
Erkeklerin daha geniş bir arkadaş çevresi oluyor. Orta sınıf arkadaşlarını
korur ve çoğaltırken, işçi sınıfı komşuları yeğliyor. Ayrıca,
yaşam doyumu da arkadaşlıkla ilişkili bulunmaktadır. Blau, yaşlılıkta
yeni bunalım ve rol değişimleriyle başaçıkmada arkadaşlığın önemini
vurgulamaktadır. Bununla birlikte, arkadaşlık aile ilişkilerinin yerini
dolduramamaktadır. Doğrudan bakım olmasa bile, kurumlardaki yaşlılarla
daha çok aileleri ilgilenmektedir. Kuruma gitmek çocuklarla ilişkiyi
bozmamakta, hatta bazen güçlendirmektedir.

Yaşlılarla ilgili toplumsal politikaların, hizmetlerin, programların
geliştirilmesine katkıda bulunan politikacılar, sosyal çalışmacılar,
iktisatçılar ve gerontologlar yaşlıların bellibaşlı toplumsal sorunlarını
beş kategoride toplamaktadırlar: "gelir", "sağlık", "bakımevi", "ulaşım" ve
"beslenme". Bunlar kadar somut olmamakla birlikte aynı derecede
önemli olan diğer sorunlar, eğitim, iş, emeklilik sonrası roller, tinsel
gereksinmeler, güvenlik vb. gibi sorunlardır. Bütün bu sorunların çözümü
yaşlı kişileri toplum içinde tutma amacını destekleyecektir.
İnsanın toplumsal bir yaratık olduğu ve insanlığını dile getirecek toplumsal
araçlara gereksinmesi olduğu herkesçe bilinmektedir. Yaşlanan
bir kişinin yaşlılığa uyum sağlaması ile topluma uyum sağlaması arasında
yakın bir bağ olduğu da söylenebilir. Uyum kuramları işte bu sorunu
açıklamaya çalışmaktadır.

a) İlişki kesme kuramı (disengagement theory). Elaine Cumming
ve William E. Henry'nin geliştirdiği bu kuramda, yaşlılık, fiziksel,
psikolojik ve toplumsal açıdan toplumsal dünyadan derece derece
geri çekilme süreci olarak görülmektedir. Fiziksel düzeyde, insanlar
etkinliklerini yavaşlatır ve enerjilerini elde tutarlar. Psikolojik düzeyde,
geniş dünyayla olan ilişkilerini öncelikle kendilerini ilgilendiren
yaşam alanlarında odaklaştırmaya yönelirler. Dışardaki dünyaya yönelttikleri
dikkatlerini kendi duygu ve düşüncelerinin iç dünyasına
çevirirler. Toplumsal düzeyde, karşılıklı bir geri çekilme söz konusudur,
böylece toplumun diğer üyeleriyle yaşlı kişi arasındaki etkileşim
de azalır. Birey toplumdan geri çekilir, toplum da bireyden elini çeker.
Cumming ve Henry'e göre ilişki kesme, toplumu ve bireyi tedavi edilemez
hastalığın ve ölümün sonul ilişki kesmesine önceden hazırlayan
ilerleyici ve karşılıklı doyum verici bir süreçtir. Yaşlılar için ilişki
kesme, istenen ve oynanan rollerin, kurulan ilişkilerin azaltılmasıyla
gerçekleştirilen bir süreçtir. Bunun sonucu olarak, yaşlılar ölümle rahatça
karşı karşıya gelebilirler. Toplum da kendi yönünden ilişki kesmeyi
destekler, çünkü böylece yaşlıların geliştirdiği birtakım işlevleri gençlere
aktarabilir.

İlişki kesme kuramı hem çok saldırıya uğramış, hem de geniş
ölçüde savunulmuştur. Her iki yönde yapılan kesitsel araştırmalar ise
kuşak farklılıklarını yaş farklılıklarıyla karıştırmak açısından
eleştirilmiştir. Öte yandan, en azından 75 yaşın altındakiler için yaşlılık,
çeşitli örgütlere gönüllü olarak katılma düzeyinde kararlılık ve süreklilik
gösteriyor görünmektedir. Ancak çok yaşlı kişilerin birçok üyeliklerini
azalttıkları ve gruplarda etkin katılımdan çekildikleri söylenebilir.
Sonuç olarak, ilişki kesme kuramının, yaşlı kişilerin daha önceki
yaşamlarının anlamlı yönlerinden ayrılmalarını ve yalıtılmalarını
abarttığı ileri sürülebilir.

b) Etkinlik kuramı (activity theory). Etkinlik kuramı, ilişki
kesme kuramına alternatif olarak, sosyolog Robert J. Havighurst, Bernice
L. Neugarten ve Sheldon S. Tobin tarafından geliştirilmiştir. Bu
kurama göre, kaçnılmaz biyolojik ve sağlıksal değişmeler dışında,
yaşlı kişiler temelde aynı olan psikolojik ve toplumsal gereksinmeleriyle
orta yaşlı kişilerle aynıdırlar. Bu açıdan bakıldığında, yaşlılığı
belirleyen toplumsal etkileşim azlığı toplumun yaşlı kişiden elini
çekmesinden kaynaklanır. Yaşlı kişi orta yaş etkinliklerini olabildiğince
uzun süre korumak ister ve terketmeye zorlandığı etkinliklerin yerine
yenilerini koyar.

Etkinlik kuramcıları, ilişki kurmanın 60 ya da 55 yaşından sonra
bazen azalmakta olduğu görüşüne katılırlar. Yaşlı kişilerin etkinlik
düzeyinin, doyum ve mutluluğunun azalmakta olduğunu da kabul
ederler. Ancak bu azalmanın istenen birşey olduğu görüşünü reddederler.
Sağlıklı yaşlıların çoğu etkinlik düzeyini oldukça basit tutmaktadır.
İlişki kesme ya da kurma oranı daha çok geçmişteki yaşam
biçimlerine, sosyoekonomik statülere ve sağlık koşullarına bağlıdır.
Ancak bütün bunlar yaşlıların mutlaka daha olumlu bir yaşam düzenlemesi
yaptıkları anlamına gelmez. Ayrıca, kimi yaşlı kişiler mutluluğu
kalabalıkta bulurlar, kimileri yalnızlıkta ararlar. Yaşam deneyimini
kalitesinin en anlamlı ölçüsü, moral, yaşam doyumu ve düzenlemedir.

c) Rol bırakma kuramı (role exit theory). Bu kuram sosyolog
Z. S. Blau tarafından önerilmiştir. Blau'ya göre; emeklilik ve dulluk
yaşlı kişinin toplumun temel kuramsal yapılarına (iş ve aile) katılımını
sona erdirir. Buna bağlı alarak yaşlıları toplumsal bakımdan yararlı
kılan olanaklar da azalmaktadır. Blau, meslek ve evlilik statüsü yitimini
özellikle yıkıcı nitelikte görmektedir. Çünkü bunlar yetişkin kimliği
için demir atma noktaları olan temel rollerdir. Sosyolog Irving Rosow,
benzer bir yaklaşımla, Birleşik Devletler'de insanların yaşlılığa etkili
bir biçimde toplumsallaştırılmadıklarını savunmaktadır. Yaşlılıkta
beklenen davranışları tanımlayan toplumsal normlar zayıf, belirsiz ve
sınırlıdır. Ayrıca, yaşlılar temelde "rolsüz rol" olan rollerine toplumsal
bakımdan değersizleşen statülerine uyum sağlama konusunda pek az
güdülüdürler.

Rol bırakma kuramı, yaşlı kişilerin çoğunun toplumsal yitimler
hissettiği konusunu abarttığı ileri sürülerek eleştirilmiştir. Yaşam
doyumuyla ilgili boylamsal araştırmalar yaşlıların çoğunun çok az toplumsal
yitim hissettiklerini ya da hiç hissetmediklerini göstermektedir.
Yaşlıların çoğu, işlerini ve ana-babalık rollerini yitirmelerinin
karşılığının, özgürlüğün ve eskiden beri istedikleri şeyleri yapma olanağının
artması olduğunu belirtmektedir.

d) Toplumsal değiştokuş kuramı (social exchange theory).
James J. Dowd gibi sosyologlar toplumsal değiştokuş kuramını yaşlılık
sürecine uyguladılar. Bu kurama göre, insanlar toplumsal ilişkilere
girerler, çünkü bundan birtakım ödüller çıkarırlar (ekonomik
destek, tanınma, güvenlik, sevgi, vb.). Ödül elde etme sürecinde birtakım
bedeller de öderler (olumsuz yaşantılar, yorgunluk, çabalama,
vb.) ya da olumlu yaşantılardan ödüllendirici etkinlik uğruna vazgeçmek
zorunda kalırlar. Yaşlılığa uygulandığında bu kurama göre, yaşlılar
pazarlık etme güçlerindeki düşüş nedeniyle yaralanabilir oluşlarının
arttığı bir konumda bulunmaktadırlar. Endüstrileşmiş toplumlarda
yaşlıların daha önce sahip oldukları beceriler teknolojik gelişmeler
içinde gitgide modası geçmiş kalmaktadır. Ayrıca, yaşlı bir işçi işte ne
kadar uzun kalırsa genç işçilerin meslekte yükselmelerini o kadar
engellemektedir. Yaşlı işçiler iş gücündeki yerlerini toplumsal güvenlik
ve tıbbi hizmetle değiştokuş etmektedirler.

Toplumsal değiştokuş kuramcıları kendi görüşlerini, modernleşme
ile yaşlılık statüsü arasında bulunan karşıt ilişkiye dayandırmaktadırlar.
Yaşlıların endüstrileşmemiş ve geleneksel toplumlardaki
konumu yüksektir, çünkü yaşlılar bilgi birikimini ve denetimini
sağlamaktadırlar. Endüstrileşme ise geleneksel bilgi ve denetimin önemini
azaltmaktadır doğal olarak. Ancak, modern endüstri toplumlarında
yaşlıların yüksek statülerde bulunduklarını gösteren istisnalar
da vardır (Rusya, Japonya gibi). Toplumsal değiştokuş kuramı yaşlıların
bir toplumdaki konumunu etkileyen değiştokuş ögelerine dikkati
çekse bile, tam bir açıklama getirmekten çok uzaktır (Vander Zanden, 1981).

e) Süreklilik kuramı (continuity theory). İlişki kesme ve etkinlik
kuramlarının sınırlılıkları, yaşlılığın karmaşık süreçlerine daha geniş
bir açıdan bakmayı gerektirmiştir. R. C. Atchley tarafından geliştirilen
süreklilik kuramı, yaşlılıkta bazı rollerle ilişkinin kesilmesi,
bazı rollerdeki başarının sürdürülmesi bileşimine dayanmaktadır.
Atchley'e göre, bireyler yetişkin olma sürecinde birtakım alışkanlıklar,
bağlantılar, tercihler geliştirirler ve bunlar giderek kişiliğin bir parçası
haline gelir. Birey yaşlandıkça söz konusu bu özelliklerin sürekliliğini
korumaya yönelir. Süreklilik kuramı yaşlılığın karmaşıklığını vurgulayan
bir kuramdır.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:33 AM   #58
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

İV. YAŞLILIKTA RUH SAĞLIĞI

Daha önce de söz edildiği gibi, yaşlılık dönemiyle ilgili birtakım
kalıpyargılar vardır. Butler'e göre bunlardan birincisi doğrudan doğruya
yaşlılığın kendisi ile ilgilidir: Kronolojik yaşlanma, bir insanın
yaşını yaşadığı yılların sayısıyla ölçme. Oysa fizyolojik, kronolojik,
psikolojik ve toplumsal yaşlanma derecelerinde bireyden bireye değişen
büyük farklılıklar olduğu bilinmektedir. İkinci kalıpyargı üretim
dışı olmakla ilgilidir. Oysa hastalık ve toplumsal sorunlar olmadığında
yaşlı kişilerin de üretken olma ve yaşama etkin olarak katılma eğiliminde
oldukları görülmektedir. Önceki kalıpyargıya bağlı bir üçüncüsü,
ilişkisizlik, yani yaşlı kişilerin yaşamdan kopmayı, yalnız ya da
kendi yaşıtları arasında yaşamayı yeğledikleri biçimindedir. Ancak,
toplumdan kopmanın yaşlılığın doğal bir yanı olduğu görüşünü destekleyen
yeterli sayıda bulgu yoktur. Dördüncü kalıpyargı esnek olmama
savıyla ilgilidir. Bir insanın değişme ve uyum sağlama yeteneği
yaşından çok, yaşamboyu taşıdığı kişiliğiyle ilgilidir. Beşinci sorun
bunaklık (kocama= senility) kavramıyla ilgilidir; bu kavram yaşlıların
kaçınılmaz olarak bunayacağını ifade eder. Yaşlı kişiler de tıpkı genç
kişiler gibi anksiyete, keder, depresyon ve paranoid durumlar yaşayabilirler.
Benjamin Rush bunamanın yaşlanma sürecinden ayrı, farklı
bir hastalık olduğunu göstermiştir. Kötü beslenme, uyuşturucu kullanımı,
alkolizm, fiziksel bir hastalığın tanılanmaması gibi sorunlar
bunama nedeni olabilir. Altıncı kalıpyargı huzur (serenity) kavramıyla
dile gelir. Buna göre yaşlılık göreli bir barış ve huzur çağıdır. Gerçekte
ise yaşlı kişiler başka herhangi bir yaş grubundakilerden daha
fazla stres yaşarlar, üstelik bu stresler çoğu zaman yıkıcıdır. Yaşlının
bu bunalımlara direnme gücü dikkat çekicidir; böyle durumlarda sakinlik,
beklenmeyen ve uygun olmayan bir tepki olacaktır. Depresyon,
anksiyete, psikosomatik hastalıklar, paranoid durumlar dış streslere
karşı içsel tepkilerdir. Keder yaşlıya sık sık eşlik eden bir duygudur.
Apati ve boşluk, yakınların yitirilmesini izleyen ilk şokun ortak bir
kalıntısıdır. Fiziksel hastalık ve toplumsal yalıtılma yasın ardından
gelebilir. Anksiyete birçok biçimde kendini gösterebilir: Düşünmede ve
davranışta katılık, çaresizlik, huzursuzluk, kuşkuculuk ve bazen paranoya.

Butler, yaşlılıkla ilgili bütün kalıpyargıların ve söylencelerin kısmen
bilgisizlikle, kısmen de yaşlılarla gündelik ya da profesyonel ilişkinin
yetersiz olmasıyla açıklanabileceğini düşünmektedir. Butler'e
göre hepimizin içinde bulunan bir başka güçlü etken de "yaş ayırımı"
diye adlandırılabilecek etkendir. Irk ayırımcılığı (racism) ve cinsiyet
ayırımcılığı (sexism) nasıl insanları derilerinin rengine yada cinsiyetine
göre ayırıyorsa, yaş ayırımcılığı da (ageism) insanları sırf yaşlı oldukları
için sistemli bir ayırıma tabi tutma ve kalıplara sokma sürecidir.
Yaşlı insanlar bunak, düşüncede ve davranışta katı, ahlak ve denetim
açısından eski moda gibi kategorilere konulmaktadırlar. Yaş
ayırımcılığı genç kuşaklara yaşlı insanları kendilerinden farklı görme
yolunu açar. Böylece üstü kapalı biçimde yaşlıları insan olarak tanımama
eğilimi doğar.

Toplum daha dengeli bir yaşlılık anlayışına nasıl kavuşabilir ve
ileri yaşların sorunlarını gözeterek insanlara başarlı bir yaşlılık nasıl
sağlanabilir? Toplumun daha duyarlı bir yaşlılık kavramına sahip olması
için alınabilecek önlemler (toplumsal refah politikalarının oluşturulması,
kitle iletişim araçlarının işletilmesi, vb.) uzun erimlidir.
Yaşlılara psikolojik yardım ve destek sağlamaya yönelik teknikler
içinde, yaşamı gözden geçirme terapisi ve yaşam döngüsü grup terapisi
sayılabilir.

Yaşamı gözden geçirme terapisi (life review therapy) yaşlı
kişiden ve diğer aile üyelerinden geniş bir özyaşam öyküsü alınmasına
dayanır. Yaşlı kişiler geçmiş yaşamlarına baktıklarında çoğu zaman
yaptıklarından değil, yapmadıklarından esef duyarlar. Yaşlıların
geçmişlerinden sık sık söz etmeleri ve geçmişteki yaşantılarını yineleyerek
anlatmaları aslında geçmişi düşünme ve gözden geçirme eğiliminin
dışavurması sayılabilir. Geçmişi gözden geçirme eyleminde
yalnızca geçmişi anımsama değil, aynı zamanda geçmişi çözümleme
boyutu da vardır; dolayısıyla geçmişi gözden geçirme amaçlı ve etkin
bir süreçtir. Bu süreçte yaşantıları bütünleştirmek ve yorumlamak söz
konusudur. Butler'a göre bu süreçte yaşamı gözden geçirme içsel,
anımsama ise davranışsal boyutu oluşturmaktadır.

Yaşam döngüsü grup terapisi (life-cycle group therapy), tedavi
gruplarına 15 yaştan 80 yaşına kadar bireyleri birlikte alma temeline
dayanır. Yaş ayırımının kuşaklar arasındaki duygu, deneyim ve destek
alışverişini önlediği inancı bu yaklaşımın temelidir. Bu gruplarda yalnızca
içsel psikiyatrik bozuklukların tedavisi değil, yaşam döngüsündeki
değişikliklerden doğan sorunların çözülmesi de amaçlanmaktadır.
Gruba girmenin ölçütü, etkin bir psikozu olmamak, buna karşılık
akut ya da kronik yaşam bunalımı geçiriyor olmaktır (Butler, 1977).

Günümüzde, yaşlı insanların mutlaka geçmişe bağımlı, yaşamın
dışına düşmüş kişiler olduğu düşünülmemektedir artık. Tam tersine,
bugün yaşlıların kendini yenileme yeteneklerine daha fazla inanç ve
güven duyulmaktadır. Yaşlılar kendilerine özgü sorunlara karşın, ulaştıkları
olgunluk, birikim ve doyum düzeyi ölçüsünde yaşama bağlanma
şansına sahiptirler. Bunun için de yaşlıların, yaşama ve kendilerine
gereken ilgiyi ve özeni göstermeleri yetmektedir. Bu açıdan, bakım
kurumlarının yaşlılara verdiği edilgin destek yeterli değildir, yaşlıları
edilgin bırakmayacak önlemlere gerek vardır. Bütün gün televizyon
izlemek, hiç spor yapmamak, sürekli ilaç tüketmek gibi durumlar yaşlıları
edilginliğe itmektedir. Oysa yaşlılara uygun spor, grup psikoterapisi
gibi etkinlikler onları daha etkin kılabilmektedir: Bu düzenli destekler
de yaşlıların kendini yenileme yeteneklerini harekete geçirmektedir.

Öte yandan, yaşlıların ruh sağlığıyla yakından ilgili olduğu için
yaşam doyumu olgusunu da incelemekte yarar var. Neugarten'e göre
yaşam doyumu (life satisfaction), kişinin yaşamda ne istediği ile ne
elde ettiğinin karşılaştırılmasından elde edilen sonuçtur. Yaşam doyumu
ile yaşın ilişkisini araştıran araştırmaların genel bulgusu yaş arttıkça
yaşam doyumunun azaldığı biçimindedir. Başka bir deyişle, yaşlı
grupta yaşam doyumunun genç gruptakine oranla daha düşük olduğu
görülmektedir. Ancak, yaşlı insanların sağlık durumlarının,
ekonomik koşullarının, etkinlik düzeylerinin yaşam doyumunda
önemli bir belirleyici olduğu bilinmektedir. Öte yandan, yaşam doyumunun
yaşla azaldığını ileri süren genel kanıyı bazı çalışmaların desteklemediği
de görülmektedir. Clemente yaşlanmayla birlikte belirli
bir doyumun daha yerleşik duruma geldiğini savunmaktadır. Diener,
yaşam doyumunun çok genç ve çok yaşlılarda farklı olmadığını, en
önemli farkın 45 yaş dolaylarında ortaya çıktığını, asıl bu yaş grubundaki
insanların diğer iki gruba oranla daha doyumsuz olduğunu bildirmektedir.
Sonuç ne olursa olsun, yaşam doyumu ile yaş arasındaki
ilişkinin nedensel bir ilişki olmadığı söylenebilir. Yaşlı insanların
yaşam doyumu düzeyi yalnızca yaşlanmalarına değil, daha çok dış
koşullara bağlı görünmektedir. Örneğin Birren yaşlılığa bağlı ruhsal
sorunların kentlerde kırsal kesimlerdekinden daha fazla görüldüğünü
söylemektedir. Sonuç olarak, dış koşullarla daha etkin biçimde başedebilen
yaşlıların yaşam doyumu düzeyinin daha yüksek olacağı düşünülebilir.

Son olarak, yaşlıların stresle başa çıkmalarında karşılaşılan sorunlardan
söz etmemiz gerekmektedir. Yaşlı kişilerin karşılaştığı streslerin
çoğunun (sağlığın bozulması, gelirin azalması, eşin ölümü gibi)
öncelikle olumsuz olduğu bilinir. Yaşlanan bağışıklık sistemi de yaşlı
kişileri stresin etkilerine daha açık duruma getirmektedir. Olaylar
arttıkça ve yaşlının denetim duygusu azaldıkça stres daha da yıkıcı
olmaktadır. Denetim duygusu ile sağlık durumu arasındaki ilişkinin insanlar
yaşlandıkça arttığı bilinmektedir. Denetim duygusu stresin
yıkıcı etkisini çeşitli yollarla azaltabilmektedir. İnsanlar çaresiz
olmadıklarına, belirli bir denetime sahip olduklarına inandıklarında hoşa
gitmeyen olayların yaşamları üzerindeki yıkıcı gücü azalmaktadır. Öte
yandan, denetim duygusu strese karşı gösterilen fizyolojik tepkileri
azaltmaktadır (denetlenemeyen stresin bağışıklık sisteminin kanserle
savaşma yeteneğini zayıflattığı saptanmaktadır). Son bir nokta da,
çevreleri üzerinde belirli bir denetim duygusuna sahip olan kişilerin
sağlıklarını koruma konusunda daha etkin olmalarıdır; sağlıkla ilgili
bilgileri daha fazla ediniyorlar, kendilerine iyi bakıyorlar, tıbbi
kontrollerini yaptırıyorlar, vb.

Bilindiği gibi, stresin etkisini azaltmayı sağlayan etkenlerden biri
de toplumsal destektir. Aile ve arkadaş çevresi yaşlı kişilere hem toplumsal
kimliğin sürdürülmesi olanağını, hem de duygusal destek,
maddi yardım, bilgi ve hizmet sağlamaktadır. Özellikle geleneksel
toplumlarda bu desteğin çok güçlü olduğu, gelişmiş toplumlarda ise
daha fazla kurumsallaştığı bilinmektedir. Toplumdan yalıtılmak yaşlı
kişiler için son derece yıkıcı bir duygudur. Sonuç olarak denetim duygusunun
ve toplumsal desteğin aynı derecede önemli olduğu söylenebilir
(Hoffman ve ark., 1994).
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:33 AM   #59
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

V. ÖLÜM

Doç. Dr Meral Çileli

Gelişmiş Batı toplumlarında yakın zamanlara kadar ölüm "tabu"
konulardan biri olarak görülmüştür. Kimi bilim adamları, örneğin
Amerikan kültürünü "ölümü yadsıyan kültür" olarak tanımlamışlardır.
Sosyal antropolog Benedict'e göre, Amerikan toplumunda çocuklar,
cinsellik, doğum ve ölüm gibi doğal olaylara tanık olmamakta, bu da
bireyin gelişiminde süreksizlik yaratmaktadır.

Son yirmi yılda bu örüntü değişmiş, Batı toplumları ölümü yeniden
keşfetmişlerdir. Tanatoloji, yani ölüm incelemesi son yıllarda gittikçe
gelişmiştir. Aynı zamanda, kitle iletişim araçlarında da "ölüm cezası",
"ölme hakkı", "klinik ölüm" gibi sorunlar gitgide daha fazla
işlenir olmuştur. Günümüzde ölümü seçme hakkının yasallaştırılması
yönünde güçlü akımlar vardır ve ölüme mahkum hastalara ölme hakkının
tanınması savunulmaktadır. Amerikada 1980'de kurulan ve
ölümcül hastaların ölme hakkına sahip olması gerektiği düşüncesini
savunan Hemlock Derneği, ilgili yasalarda değişiklik istemekte ve bu
girişim acı çeken hastalar ve yakınları tarafından şiddetle
desteklenmektedir. Böylece Batı kamuoyu ölümü yeniden yaşamın bir gerçeği
olarak benimseme aşamasına ulaşmış görünmektedir. Nitekim, The
Lancet 1966'da yayınladığı bir başmakalede şöyle yazıyordu: "Tarihin
birçok döneminde, hiç olmazsa ideal olarak, ölüme ve ölmeye karşı
olumlu, metin ve gerçekçi bir tutum yaygındı. Biz bugün bunu yitirmişe
benziyoruz... Artık kendimizi ölüme ve ölmeye karşı yeni bir
açıdan bakmaya inandırsak nasıl olur?"

Günümüzde psikoloji bu yeni bakış açısını sağlamaktadır bize.
Gelişim psikolojisi insan yaşamını doğumdan ölüme dek bir bütün
olarak ele almaktadır. Rowland, Kastenbaum ve Costa, Kastenbaum,
Meyers, Marshal, Kalish 70'li ve 80'li yıllarda bugün yol gösterici
varsayımlar kurmaya olanak veren araştırmalar gerçekleştirmişlerdir.

:::::::::::::::::

1. Yaşam Süresince Beklentiler

Birey ve toplum olarak gelişim konusunda belirli bir beklentimiz
vardır, dolayısıyla büyümeye ilişkin bilgilerimiz gerileme konusundaki
bilgilerimizden daha çok ve daha kesindir. Örneğin, zamanında
yürüyüp konuşamayan bir çocuk, zekası zamanından önce kuruyan bir
yetişkinden daha çok dikkat çeker. Her insan kendi gelişim ve gerileyişini
kişisel beklentisiyle karşılaştırdığı gibi, diğer insanların gelişim
durumlarıyla da karşılaştırır. Kişisel ve kişilerarası beklenti çerçeveleri
insanın yaşam boyunca ölümle ve yitirmeyle olan ilişkilerini de
etkiler. Robert Kastenbaum'a (1985) göre bellibaşlı temel beklentilerin
bazıları şunlardır:

(a) Sürekli büyüme beklentisi ilk yıllar için yüksek ve tutarlıdır.
Gelişim uzmanı, anababa ve çocuk, büyüme ve olgunlaşma olarak
bilinen değişimi beklerler.

(b) Yaşamın ilk yıllarında gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri
düşük ve tutarlıdır: Bu durum yirminci yüzyılda bebek ve çocuk
ölümlerindeki sürekli düşüşün sonucu olarak gelişmiştir.

(c) Yaşamın ileri yaşlar için büyüme, gerileme ve yitirme beklentileri
karışık ve tutarsızdır.

(d) Büyüme, gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri bireyin zihinsel
gelişim düzeyinden etkilenir. Büyüme ve gerileme bireyin genel
referans çerçevesine bağlıdır, bu da gelişim düzeyiyle ilişkilidir.

Genellikle yaşamın ilk yıllarındaki büyümeye ayarlanmış olan insanoğlu
için bu dönemde gerileme, yitirme ve ölüm onun beklentisi
dışında ortaya çıkan olgulardır. Söz gelimi, çocuk ölümünü tanımaktan
kaçınır ve bu olay için hep "zamansız" sıfatını kullanırız. Çocuklara
verdiğimiz değer onların ölümünden duyulan kederi arttırmaktadır.
Çocuk ölümü ile çocuğa verilen değer arasında ilişki vardır. Dindar
anababaların ne kadar yaşayacağını bilmedikleri için çocuklarına
bağlanmaktan kaçındıklarına ilişkin örnekler tarihte oldukça çoktur.
Ölümü abartılı bir biçimde sadece ileri yaşlarla düşünmemiz, ölüm ve
diğer türden yitimleri kendimizden uzak tutmayı istememizden de
kaynaklanmaktadır. Feifel ölüm korkusuna bilinçli tepkinin, sınırlı
korku, fantazi düzeyinde ambivalans, bilinçsiz düzeyde nefret biçimlerinde
olduğunu belirtmektedir. Ölümün sadece yaşlıları ilgilendiren
bir konu olduğu beklentisi, toplumun kaynaklarını en iyi biçimde örgütlemede
yararlı olmaktadır. Genellikle yaşlı insan ölme sırası açısından
en uygun kişi olarak görülür, keder duyulsa da beklentinin
gerçekleşmiş olması psikolojik güven sağlar: Ölüm, var olduğuna
inanmak istediğimiz bir oyunu "kurallarına uygun" olarak oynamıştır!

Bu beklentilere katkıda bulunan iki kaynak söz konusudur. Tarihsel
boyut, toplumun yaşlılara her zaman biraz ambivalansla baktığını
ortaya koymaktadır. Yaşlılara karşı saygı duyma ve duygusal bağlar
geliştirme ile, sınırlı kaynakları gençlere ayırma isteği her zaman birlikte
var olmuştur. Yaşlı insanı, yitiren, acı çeken ve ayrılan kişi olarak
görerek bir rakipten kurtulmak söz konusudur. Bilim alanında
bile yaşlılar için "görevler" belirleyen psikososyal gelişim kuramları
hep yaşamın gözden geçirilmesi ve ölüme hazırlanma görevleri üzerinde
yoğunlaşmışlardır. Bu görevlerin ne kadarının doğru olduğu bir
yana, bu kuramların yaşamın gençler için uygun olduğu, ölümün de
yaşlılara uygun düştüğü beklentisini pekiştirdikleri bir gerçektir. Bu
tutum toplumsal ve ekonomik kaynakların ayrılmasında da ortaya çıkar;
bütçe kısıntıları hep yaşlılara yönelik hizmetlerde yapılır. Watson
ve Maxwell, "gerileyici müdahale"yi, yani toplumsal katkı sıklığının
azalmasını ve giderek bu alana ayrılan uzmanların ve diğer kaynakların
azaltılmasını gözlemlediklerini belirtmektedirler. Bu süreç kişinin
hastalığının iyileşmez olduğu kararıyla başlamaktadır; kişinin
ölümün eşiğinde olmasına gerek yoktur, yaşlılık zaten kronik hastalık
olarak görülmektedir. İleri yaş, tıbbi ve kurumsal çerçeve içinde bireyi
gerileyici müdahale için aday durumuna getirmektedir. Gerileyici
müdahalenin sonucu olarak ölme de hızlanmaktadır; nedensiz ve ani
ölümler bu sonucu destekler niteliktedir.

"Yaşlı", "ihtiyar" gibi sıfatlar insanları korkutmakta, toplum da
onları kendinden uzak tutmaya çalışmaktadır. Yaşam süresini bir bütün
olarak algılamak, büyümenin yalnızca erken yıllara yakıştırılması
ve ileri yılların gerileme ve ölümle bir tutulması yüzünden çok güç
olmaktadır. Süreklilik bilimsel ve nesnel olarak elde edilebilir, ama bu
bulgular bile bireyin ve çevresindekilerin algıladıkları özel süreklilik
kavramı konusunda hiçbir şey vermez. Bireyin kendini hangi koşullarda
yaşlı olarak sınıflandırdığı -gerileme, yitirme ve ölüme uygun olarak
sınıflandırdığı- konusunda hiçbir şey bilmiyoruz. Örneğin, bir
birey elli yaşına kadar yaşlılığı kişilerarası çerçevede algılamış olabilir.
Bu birey toplumun beklentisi çerçevesinde yaşlı sıfatını hep başkaları
için kullanmış olabilir. Bu alışkanlık yaşlı sıfatıyla çağrıştırılan
olumsuz koşullarla da güçlenmiştir. Yine de bu durum yaşlıların yaşam
sevinci ve yeterliği olmadığı anlamına gelmez. Burada önemli
olan, koşulların bireyin kendini zorunlu olarak yaşlı diye nitelendirmesine
yol açmasıdır. Bu doğrultuda kendi beklentilerimiz de etkili
olmaktadır. Örneğin, ergenler ve genç yetişkinler tatsız olayları uzak
bir geleceğin olayları olarak düşünürler; yetişkinliğin ilk yılları bireyi
orta ve ileri yılların sonlarına hazırlamakta yetersizdir: Bireyin, gerileme,
yitirme ve ölüm engeline geçerli bir çözüm bulması burada temel
sorundur. Birey, bu psikolojik engeli aşmak için uygun bir yol bulamazsa,
yaşam süresini tümüyle kapsayan bir benlik duygusu geliştirmekte
güçlük çekecektir. Algılanan sürekliliği feda ederek, yaşlı, zayıf
ve ölümlü olma kimliğine atlanabilir; koşulların zorlaması (emeklilik,
hastalık vb.) ile yeterli bir psikolojik köprü kuramadan geçmiş ve
şimdi arasındaki engeli atlamak zorunda kalınabilir. Sonuç olarak, bireyin
kendini yaşlı olarak kabul etmesinden daha önemli olan nokta,
"süreklilik" duygusunun korunup korunmadığıdır.

Yaşamın zaten parlak olmayan ileri yıllarma toplumun daha karanlık
beklentiler eklemesinin altında yatan ilke "ödünleme ilkesi"
olabilir. Ödünleme ilkesine göre insanın payına düşen bir adalet olması
gerektiği kabul edilir. Örneğin, kötüler ödüllendiriliyor olsa bile,
yine de eşitlik ilkesine göre davranmak yeğ tutulur. Yaşlı ve ölümcül
olanın yitirdiğine karşılık birşeyler alabilmesi genel kuraldır. Sonsuzluk
inancı ödünleme ilkesinin sonuçlarından biridir. Sonsuzluk kavramının
işlevleri şöyle sıralanabilir: Ölenin ve kalanların ortak bir referans
çerçevesini paylaşmalarını sağlar; diğerlerinin, çevredekilerin
anksiyetesini azaltır; ölenin hakkını aldığı düşüncesiyle çevreyi rahatlatır;
gerileyici müdahale için pekiştirme sağlar ("Yapacak bir şey kalmamıştı!");
ölen ve ölüm yüzünden doğabilecek toplumsal kesintiyi
engeller ("Yas tutacak vakit yok, o şimdi çok daha mutlu!"). Ancak,
bu tür ödünlemenin gitgide azaldığı, ölüm sonrası yaşam düşüncesine
gitgide daha az yaşlının sarıldığı görülmektedir. Dolayısıyla, psikoloğun
görevi kalıpyargılardan ve temelsiz ödünleme mucizelerinden
uzak durarak, yaşlı ve ölen bireye eğilmek olmalıdır.
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Old 09-25-2006, 12:34 AM   #60
M@D_VIPer
Forum Kalfası
 
M@D_VIPer Kullanıcısının Avatarı
 
Üyelik Tarihi: Dec 2005
Konum: BeyCoast
Mesajlar: 7,003
Teşekkür Etme: 26
Thanked 333 Times in 269 Posts
Üye No: 4853
İtibar Gücü: 3051
Rep Puanı : 16800
Rep Derecesi : M@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond reputeM@D_VIPer has a reputation beyond repute
Cinsiyet : Erkek
Varsayılan

2. Düşünce Olarak Ölüm

İnsanoğlu için doğumdan itibaren tek mutlak gerçek ölümdür. Bu
gerçek varoluşun anlamının temelinde yer almaktadır. Ancak, ölüm
aynı zamanda artık var olmama tehdidini de temsil etmektedir; dolayısıyla,
ölümden kaçamayacağının farkına varabilen tek yaratık olan
insana varoluşsal bir anksiyete de yaşatmaktadır. May bu anksiyeteyi
şöyle tanımlamaktadır: "Varoluşunun yıkılabileceğinin, kendisini ve
dünyasını yitirebileceğinin, bir 'hiç' olabileceğinin farkına varan bireyin
öznel durumu...

Birey bu öznel durumu nasıl algılamakta, üzerinde nasıl düşünmektedir?
Ölüm kavramını oluşturmakta kullandığımız zihinsel işlemler
nelerdir? Kastenbaum ve Aisenberg (1976) bu konuda başvurduğumuz
temel mantığı şöyle açıklamaktadır: 1) "Ölmek", "ölü" gibi
kavramlar genellikle zihnimizin dışında ya da ötesinde yer alan olgulara
"dayanılarak" zihinde "kurulmuş" kavramlardır. Örneğin, Sokrates'i
ölü olarak "düşünürüm", ama önemli olan Sokrates'in "gerçekten"
ölü olmasıdır. 2) Ancak, biz "uzakta" ne olup bittiğini asla
"gerçekten" bilmeyiz. Hatta biz uzakta bir "uzakta" olduğunu da bilmeyiz.
Biz kendi psikolojik süreçlerimiz içinde ve aracılığıyla yaşarız.
Kişisel düşüncelerimiz ve duygularımız ile evrende olan herhangi bir
şey arasındaki ilişki her zaman bir kestirimden ibarettir. 3) Ölümle ilgili
kavramların çözümlemeye ve anlamaya elverişli özel bir varoluş
biçimine sahip olduğunu biliriz. Ölüm, kontrollü görgül araştırmalara
bile elverişlidir. Ölüm kavramları da "kavram"lardır. Bireydeki ölüm
kavramlarının gelişimini ve yapısını inceleyebiliriz. Bireyin kavramlar
bütünü içinde ölüm kavramının aldığı yeri öğrenebiliriz. Ölüm kavramı
ile anksiyete ve tevekkül gibi kapalı durumlar arasındaki ilişkiyi
keşfedebiliriz. Riske girme eylemleri ya da "yaşam" sigortası yaptırma
gibi açık davranışlarla ölüm kavrammın ilişkisini araştırabiliriz. Kültürleri
ve alt kültürleri, ölüm kavramları ve bunların toplumsal yapı ve
işleyişteki doğurguları açısından inceleyebiliriz. 4) Bu çözümleme
düzeyi son derece geçerlidir, çünkü kesinlikle psikolojinin alanı
içindedir. Kısacası, biz ölüme önce psikolojik bir kavram olarak
yaklaşıyoruz. Ölüm eğer çok daha fazlası değilse en azından psikolojik
bir kavramdır.

Kastenbaum ve Aisenberg (1976) ölüm kavramıyla ilgili genel
önermeleri şöyle sıralamaktadır:

(1) Ölüm kavramı her zaman görecelidir. Biz ölüm kavramının
göreceliğini gelişimsel düzeyde vurguluyoruz. Gelişim düzeyi mutlaka
bireyin kronolojik yaşı anlamına gelmez. Kronolojik yaşın bireyin
düşünme biçimini kestirmede önemli ipuçları verdiği kesindir; ancak
biz gelişim düzeyiyle Piaget ve diğerlerinin kastettiği yapısal anlam
açısından ilgileniyoruz.

(2) Ölüm kavramı son derece karmaşıktır. Çoğu zaman ölüm
kavramını bir-iki önermeyle dile getirmek yeterli olmamaktadır.

(3) Ölüm kavramları değişir. Bu önerme daha önce verilenlerle
açıklanmıştır. Bir insanın ölüm kavramını özel bir zaman noktasında
belirlediğimizde, bu betimlemenin o kişi için sonsuza dek değişmez
kalacağını bekleyemeyiz.

(4) Ölüm kavramlarının gelişimsel "amacı", karanlık, belirsiz
ya da hala oluşum halindedir. Büyüme eğrilerini başlangıç noktasından
doruğa kadar izlemek alışılmış bir yoldur. Örneğin, çocuğun
boyunun yetişkin boyu olan "amaca" ulaşıncaya kadar büyümesini
bekleriz. Ölüm anlayışlarının grafiğini aynı güvenle çizmek olanaklı
değildir. Bu sınırlılığın teknik nedenleri, ölüm anlayışlarının
ölçülmesindeki ve ilerleme ya da ilerlememeyi betimleyebilecek uygun
niceliksel birimler oluşturulmasındaki güçlüklere bağlıdır. Daha da önemli
olan sorun, yöntemle değil içerikle ilgilidir; en olgun ya da ideal ölüm
anlayışını neyin oluşturduğunu henüz bilmiyoruz. Kuşkusuz birtakım
kanılar var; ama bunlar sistemli kuram ya da araştırmalardan çıkarılmış
sonuçlar olmaktan çok, değer yargıları türündendir.

(5) Ölüm kavramları durumsal bağlamlardan etkilenir. Özel bir
anda ölümü nasıl kavramlaştırdığımız konusu birçok durumsal etkenle
etkilenmiştir. Odada, yanıbaşımızda ölmekte olan biri var mıdır? Ya
bir ceset? Durum yaşamımız için olası bir tehdit içermekte midir?
Yalnız mıyız, yoksa arkadaşlarımızla birlikte mi? Ay ışığı mı var,
yoksa geceyarısı karanlığı mı? Durum, seçici bir biçimde, bizde zihinsel
olarak var olan birçok ölüm türünden birini ortaya çıkarır.

(6) Ölüm kavramları davranışla ilişkilidir. Bir insanın eyleminin
onun ölüm anlayışıyla doğrudan ve olumlu biçimde ilişkili olduğu
düşünülebilir. Örneğin, ölümün ebedi mutluluğa geçiş olduğunu kabul
eden biri için intihar tutarlı bir davranıştır. Fakat aradaki ilişki nadiren
bu kadar basittir. Benzer ölüm anlayışları farklı davranışlara yol açabilir,
benzer davranışlar da farklı düşüncelerin ardından gelebilir. Ölümü
"ebedi mutluluk" sayan başka biri yaşamını sürdürmeyi seçebilir.
Bir başkası da ölümden sonraki yaşam düşüncesine kapılmadan intihar
edebilir. Bir insanın ölüm kavramı davranışını uzak ve karmaşık
yollardan etkileyebilir. Ölümle hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen davranışlar
bile ölüm anlayışlarından etkilenebilir. Örneğin, uykusuzluk
ya da sevilen birinden ayrılmada duyulan panik bazen ölüm kavramıyla
ilişkili olabilir.

Uygulamada kavramlarla tutumlar arasında bir ayırım yapmak
çok güçtür. Ölümü kendimize nasıl açıkladığımız ya da yorumladığımız
konusu ile, ölüm karşısındaki tutumlarımız ya da yönelimlerimiz
konusu ayrı ayrı incelenebilir. Herhangi bir nesneyle tüm ilişkimiz
hem kavramsal hem de tutumsal öğeler içerir.

Başlangıçta en azından iki tür ölüm anlayışı ayırt edilebilir. Birincisi
"başkasının ölümü"dür. Bu düşünme biçimine inanmak için
haklı nedenler vardır: "Siz öldünüz" (ölüsünüz) kavramı "Ben öleceğim"
kavramından daha çabuk gelişir. "Siz ölüsünüz" önermesi aşağıda
belirtilen düşüncelerle ilişkilidir:

(1) Yoksunuz. Ama yok olmak ne demek? Burada gözlemcinin
referans çerçevesini değerlendirmemiz gerekmektedir. Küçük bir çocuk
için bu çerçeve büyük ölçüde algısaldır. Yok demek "burada ve
şimdi" olmamak demektir. Çocuk henüz zaman mesafesi ile mekan
mesafesi arasında tam bir ayırım yapabilecek durumda değildir. Başka
bir kcntte "uzakta" olmak yetişkinin referans çerçevesi açısından mekanda
var olmaktır; oysa çocuk o kişinin yokluğunu yaşar, çocuğun
algısal mekanında o kişi yoktur, dolayısıyla "yok"tur.

(2) Ben terkedildim. Bu durum hemen hemen önceki önermenin
karşılığıdır. Benim algısal referans çerçevemden çıkmanız benim
güvenlik duygumu etkiler. Anababa ya da başka önemli bir kişi olarak
siz çocuğun tanıdığı evrenin anlamlı bir yönünü oluşturmaktasınız;
çocuk olarak ben sadece "yokluğunuz"u değil, aynı zamanda "içimdeki
rahatsız duyguların varlığını" da farkederim.

(3) Sizin yokluğunuz ve benim terkedilme duygum genel ayrılma
duygusuna katkıda bulunur. Çok önemli ilişki ve destek kaynaklarından
biriyle yabancılaştım demektir. Bu ayrılık benim için fazlaca
kritik ise, sadece sizinle değil çevreyle de gittikçe artan bir kopukluk
yaşayabilirim. Sizden zorla ayrıldığım izlenimini de taşıyabilirim; bu
travma yokluk ve terkedilmenin soğukluğunu daha da yoğunlaştırabilir.

(4) Ayrılmanın sınırı yoktur. Küçük çocuk gelecek zaman ya da
genel olarak zaman kavramına yetişkinlerin geliştirdiği anlamda sahip
değildir. Kendi kendine "Anne gitti, ama beş gün sonra dönecek" diyemez;
kısa, uzun ve dönüşsüz ayrılıkları birbirinden ayıramaz, sonuçlarını
kestiremez, planlayamaz.

(5) Çocuğun tekrarlı psikobiyolojik ritmlere girmesi onun ayrılma
ve ölümle ilişkisini zorlaştırır. Henüz "nesnel" zaman dünyasına
tam olarak katılmamıştır, geçmişten şimdiki zamana ve geleceğe standart
birimlerle uzanır. Çocuğun zamanı her sabah uyanmasıyla başlar;
acıkma, uyuma gibi içsel ritmler ve gece, gündüz gibi dışsal ritmler
onun zaman değerlendirmesini güçlü bir biçimde etkiler.

Zamanla kurulan bu ilişki çocuğun "başkasının ölümü" anlayışını
nasıl etkilemektedir? Önceki dört nokta çocuğun ayrılma karşısındaki
duyarlılığını ve yaralanabilirliğini vurgulamaktadır. Örneğin, çocuk
kısa süreli ayrılma ile uzun süreli ya da kesin ayrılma görünümü
arasında iyi bir ayrım yapamaz. Burada çelişik görünen bir etkeni de
eklemek gerekmektedir; şu iki nokta zihinde birleşmektedir: a) çocuğun
zaman yaşantısı döngüsel ritmlerle koşullanır ve, b) çocuk,
yetişkinlerin çocuğun "gerçekten" terkedilmediğini göstermek istedikleri
durumlarda yokluk, terkedilme ve ayrılma duygularını yaşamaya
yeteneklidir. Ayrılmanın sınırsızlığı ya da herhangi bir yaşantının
sonsuzluğu duygusu çocuğun yaşantısının dönemsel niteliğiyle
çelişkiye girer. Bu ilişkiyi dile getirmek biraz güçtür. Terkedildiğini
hisseden bir çocuk şimdiki yaşantısına gelecekte bir sınır çizme yollarına
sahip değildir. Gerçekte, bunca acı çekmesinin nedenlerinden
biri, bu kötü yaşantının kendi kendini sınırlayan bir varlığın belirtilerini
göstermemesidir. Bununla birlikte, çocuğun psikolojik durumu her
zaman bir geçiş durumudur; içinde yaşadığı çevre de geçiş durumundadır.
Çocuğun karnı acıkır ya da uykusu gelir, güneş de doğar ya da
batar. Döngüsel bir çevrede döngüsel bir yaratık olarak çocuk sabit bir
referans çerçevesini uzatmalı bir zaman dönemi boyunca elde tutamaz.
En değişmez ve sabit düşünce ve davranış örüntülerinde bile aralar
ve kesilmeler vardır. Başka bir deyişle, ayrılma yaşantısına sınır
koymadaki yeteneksizliğine karşın, çocuk güncel olarak sürekli bir
yaşantı yaşayamaz. İçsel durumdaki ve dış çevredeki dönemsel değişimler
çocuğun dikkatini başka yere çeker ve onu dinlendirir.

Dönemsel olma özelliği ile ayrılma yaşantısı karşısında yaralanabilir
olma özelliği arasındaki bağlantı böylece daha iyi anlaşılmaktadır.
Çocuk, bir çocuk olarak birinin geçici gidişini önemli bir ayrılma
biçiminde "yanlış yorumlayabilir". Bununla birlikte, aynı nedenle,
önemli bir ayrılmayı, hatta ölümü bile olduğundan daha az değerlendirebilir.
Döngüsel örüntüler, çocuğun, her sonun yeni bir başlangıcı
olduğunu ve her başlangıcın bir sonu olduğunu görmesini sağlamaktadır.
Önerme şimdi şöyle düzenlenebilir: Çocuk, önemsiz ayrılıkların
ölümü çağrıştıran etkilerinden gözlemci bir yetişkinin düşündüğünden
daha fazla yaralanabilir, önemli ayrılıkların etkilerinden ise yetişkinin
düşündüğünden daha fazla korunmuştur.

Bu önerme bireyin soyut bir kavramlar kümesi oluşturduğunu
göstermektedir: "Ben öleceğim" ifadesi aşağıdaki kavramlarla ilişkilidir:

(1) Ben, kendine ait bir yaşamı ve kişisel varoluşu olan bir bireyim.

(2) Ben, özelliklerinden biri ölümlülük olan bir varlık "sınıfı"na
mensubum.

(3) Ben, mantıksal tümdengelimin zihinsel sürecini kullanarak
kişisel ölümün "kesin" olduğu sonucuna ulaşırım.

(4) Ölümümün birçok "olası neden"i vardır ve bu nedenler pek
çok farklı biçimde bir araya gelebilirler. Özel bir nedenden sakınabilir
ya da kaçabilirsem de, "bütün nedenlerden kaçamam."

(5) Ölümüm "gelecekte" ortaya çıkacak. Gelecek derken henüz
geçmemiş bir yaşama zamanını kastediyorum.

(6) Ancak, ölümümün gelecekte "ne zaman" ortaya çıkacağını
bilmiyorum. Olay kesin, zaman belirsiz.

(7) Ölüm "sonul" bir olaydır. Yaşamım sona erecek. Bu demektir
ki, en azından bu dünyada bir insan olarak bir daha hiç yaşamayacağım,
düşünmeyeceğim, eylemde bulunmayacağım.

(8) Buna uygun olarak, ölüm benim dünyadan "en son ayrılmam" demektir.

Böylece, "Öleceğim" önermesi, benlik bilincini, mantıksal düşünce
işlemlerini, olasılık, zorunluluk, nedensellik, kişisel ve fiziksel
zaman, amaçlılık, ayrılma kavramlarını içermektedir. Aynı zamanda,
çok geniş bir uçurumun üzerinde bir köprü kurmayı da gerektirmektedir:
Yaşamda neler yaşandığı ile, bir ölüm kavramı oluşturma arasında.
Yine de, ölüm özde "yaşantısız"dır. Ölü bir insan, hayvan ya da
bitki görmek belki ölüm anlayışımıza katkıda bulunur, ama bu algılar
uçurum üzerinde köprü kurmaya yetmez. Ölüm önce "orada bir yerde"
bir "uyaran"dır. Ölümle ilgili bazı temel düşünceleri, genel zihinsel
gelişimimizin öze ilişkin, özünde bulunan bir bölümü olarak geliştiririz.
Sonra bu düşüncelerin ve sayıltıların kendileri ölüm uyaranını
oluştururlar. İnsanın ölümle ilişkisini araştırmada en büyük güçlük,
hem uyaranı hem de tepkiyi belirlemedeki yetersizliğimizden
kaynaklanmaktadır. Örneğin, ölüm korkusu konusundaki araştırmalarda,
ölüm korkusu yoğunluk açısından diğer bazı korkulardan hiç de farklı
olmadığı halde, ölüm nefret edilen bir uyaran olduğu için araştırmacılar
olumsuz bir tutumla işe koyuluyorlar. Asıl neden bütün korku
tepkilerinin temelinde yer alan varoluş tehdidinin burada daha doğrudan
olmasıdır (Kastenbaum ve Aisenberg, 1976).
__________________

M@D_VIPer Nickten Öte..Bir Markadır...


Her Gidişin Bir Dönüşü,Her Bitişin Bir Başlangıcı Vardır..!!!
M@D_VIPer çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
CevaplaCevapla


Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 

Yayınlama Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap gönderemezsiniz
Eklenti ekleyemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

Kodlama is Açık
Smilies are Açık
[IMG] code is Açık
HTML code is Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Uyku ve Yaşlılık BeatLes Revir 0 04-05-2010 01:05 AM
Ölüm GooD aNd EvıL Eskiler (Arşiv) 0 10-07-2007 07:40 AM
'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim M@D_VIPer Eskiler (Arşiv) 0 10-01-2006 03:30 PM
'Yaşlılık aylığı yükseltilmeli' / 1 ekim M@D_VIPer Eskiler (Arşiv) 0 10-01-2006 03:24 PM
Romatizma yaşlılık hastalığı değil Karizmatix Eskiler (Arşiv) 1 03-19-2006 03:20 AM

Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 10:40 PM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.