![]() |
|
|
#741 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Sabah seni yine rüyamda görmüş olmanın sevinciyle uyandım.Rüyamın etkisiyle evin içinde dolaştım bir süre; ne yapacağını bilmeyen bir serçe misali. Her zamanki gibi detayları hatırlamak için uğraştım saatlerce. Ne olmuştu o asır gibi gelen ama bilimsel açıklamasında 5-6 saniye olduğu söylenen rüyada. Bir bulmacanın bir yap bozun parçalarını birleştirircesine ayrıntıları inceledim. Ortaya yine bin bir çeşit anlama gelecek şeyler çıkmıştı. Korku, endişe, sevinç, mutluluk tam bir kozmopolitik yapı ama ayrıntılardan ziyade senin o rüyada olman yetiyordu bana.
Kendime ancak yüzüme çarpan soğuk su ile geldim. Akabininde evde hayalet gibi dolaşıyordum. Aynada kendimi seyrettim uzun uzun. Ayna bir oyun mu oynuyordu bana yoksa aynadaki akis gerçekten ben miydim? Bir hortlağa benzemiş çökmüş yüz benim miydi? İki gündür evden hiç çıkmadığımı hatırladım. Stajım vardı, işlerim vardı ben ise evdeydim. İki gün kocaman iki günü düşünerek geçirdim özellikle seni ve bizi. Dört duvar arasında , iki gün, dört duvar sen ve ben... Yavaş yavaş hatırladım o iki günü. Birkaç kere kapı çalmıştı ama açmamıştım oysa annemler elektrikçi, sucu, doğalgazcı bilumum fatura sayarın geleceğini onlara kapıyı açmam gerektiğini gittiklerinin son dakikasına kadar tekrarlamıştı. O kadar ısrar etmişlerdi ki " sende gel herkes çok özlemiş seni görmek istiyor " benim ise ağzımdan çıkan üç kelime. Stajım var gelemem... ama şimdi evdeydim hem de iki gündür. Sahi ev telefonunun neden hiç sesi soluğu çıkmamıştı , ya biran olsun hiç susmayan, her çalışında beni yerimden fırlatan cep telefonuna ne olmuştu? Aslında belki yüzlerce kez çalmıştı ama beklediğim melodi bir türlü çalmıyordu. Herkes aradı; senelerdir beni aramayan teyze çocukları bile aradı "niye gelmedin" diye bir sen aramadın... Belki de ilk kez soğuk Kenya *******ini özlediğimi fark ettim. O ismi her anıldığında içimde bin bir nefret uyanan Kenya'yı özlemiştim, o iki sene boyunca daha önce hiç yaşamadığım acıları, ihanetleri, nefreti bana yaşatan Kenya'yı özlemiştim. O soğuk şehirler arası yolculuğu özlemiştim, ucunda annem babam kokanı değil ismini bile hep farklı telaffuz ettiğim Konya'ya olanını. Neydi bu kadar nefretin sebebi., bir şehirden neden nefret edilirdi ve neden sonradan nefret edilen bu şehre özlem doğardı: üniversiteye girmek iki seneyi almıştı. Bin bir çeşit planlar yaparak en sonun da herkesin kaçtığı o kadim şehre ben gitmiştim kararlıydım kaçmayacaktım. O şehrin sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak. Namus metre ile alınır fazilet kilo ile satılırdı. Sabahları yalan girerdi pencerelerden güneşten önce. Dev arenalara benzeyen sokakları kan ve zulum kokardı. Gece olunca duvarlar utanırdı duvarlığından, eller ve ayaklar bütün gece öğrenci evlerinde yıkanmayı bekleyen kirli bulaşıklar gibi beklerdi sabahı. Bir semtinde amonyak içki kokuları diğer bir semtinde parfüm kokuları karışırdı havaya. Daha ilk aylardan başladı nefret ve ihanet. İlklerin değeri çoktur; ilk korku, ilk yürüyüş, ilk ağlayış, ilk isyan, ilk nefret, ilk öç alma isteği, ilk ihanet ve daha sayamadığım bir sürü ilki yaşattı o şehir bana. Sadece kin , nefret değil sevgiyi de, tecrübeleri de, mutluluğu da yaşattı ama sanki zamanla yapılan her zamanki pazarlıkla almak istiyordu görünmez bir güç elimden her şeyi. İlk Kenya da kapanmıştım eve. Haftalarca bir hayalet misali dört duvar, dört gün, dört ay, dört asır ve ben. Sonra alınan reformlar yeni kurallar yeni bir ben ve yeni bir yaşam. Bunların hemen akabininde karşımdaki sen. Her şeye baştan başlamak seninle. Belki de benzer yazgılara sahip iki kişinin buluştuğu bir kavşakta buluştuk. Kadere pek inanmam bilirsin ama belki de uzun zamandır yürekten demediğim bir söz " belki de kader buluşturdu bizi". Üç ay; Mayısı Nisana bağlayan bir gecede beraberdik Haziranı Temmuza bağlayan bir gecede ayrı düşüyorduk. Bu yeni kurduğum yaşamdaki ilklerden biriydi; ilk ayrılış. İşte o gün yüreğime bir sancı saplandı, ilklerin önemi. Kafamda bin bir çeşit endişeyle yolladım seni Kenya'nın o soğuk ve şehirler arası terminalinden senin sıcak şehrine. Çok değil bir saat sonra bende yolcuydum ama daha o zaman bir acı belirdi içimde; sensiz geçen bir saat. Senle başladığım yeni bir yaşam bu yaşamda seni en tepeye oturtmam ve bunu yürekten yapıp sana da göstermem. Belki de sana kısa gelen üç aylık zaman sonunda bile bana acı çektiren sensiz bir saat. İlk mola yerinde senden gelen o sıcak ses; benden bir saat önce burada oluşun. Şehre duyduğum özlem sendendi , nefret ise hala içimde gizli... Yangının deliren avuçlarında mavi bir sıçrayıştı ayrılık, bağırmak ne ki sahibini arıyordu yürek. Kurmalı bir saati andıran hayatın ilerleyen tik taklarında geliyordum kendime. Beklediğim istediğim çok fazla şeyler miydi? Yapılması imkansız mıydı? Oysa senle yapılan saatlercelik sohbetlerde edilen cümleler hep ortaktı, istekler beklentiler hep aynıydı, korkular benzerdi. Peki ama neden pratiği farklıydı. Sevgi fedakarlıktı, ilgiydi ve bunları yaşama uygulamaktı. Başka bir şimdi yoktu. Saatler 12:48'i takvimde 3 ağustosu gösteriyordu. Zaman ne çabuk akıyordu randevusuna geç kalmış misali. Ne kadar dolu yaşamıştık beraber geçen günleri ve senin hit sözcüğün "anlatsam sana anlatamadıklarımı dökebilsem içimi " peki ne zaman anlatacaktın, beklenen neydi. Neden kendi kendimizle yaptığımız savaşı hep başkaları kazanıyordu? Neden..? Bunların hepsini şu iki güne sığdırmak zordu Beraber geçen zamanın ayrıntılarını iki güne sığdırmak zordu.... Ayrılık saatiyle içimdeki fırtınanın büyümesi çok kısa bir zaman almıştı bu iki günde hep yaptığım dindirmeye çalışmak oldu bu hırçın fırtınayı... Bütün bunları düşünürken kendimi dışarıda buldum hayret iki günün sonunda dışarıdaydım. Artık bedenimin kontrolünü kaybetmiş olmalıydım, kim dayana bilirdi ki bu iki günlük ev hapsine. Bazen iç güdülerimin bedenimi yönetmeye başladığını hissetim. Keşke hep iç güdülerimi dinleye bilsem, mantığı bir kenara bırakıp keşke hep duygularımın peşinden gidebilsem , o keskin bıçağın üzerinde koşabilsem özgürce, o sırat köprüsüne benzer uçurum kenarında oynaya bilsem delice, bağırabilsem seni bir çocuk neşesiyle. Peki ama nerdesin?... İyi geliyor açık hava. Canlandığını hissediyorum hücrelerimin. Güneş şimdilerde ısıtmıyor eskisi kadar. Heykeldeyim Bursa'nın merkezinde. İnsanlar bir telaştır gidiyor, herkes kaptırmış kendini bir şeylere. Vitrinlerin yalancı çekiciliğine bırakıyorum kendimi. Birden sen düşüyorsun aklıma yarın 4 ağustos yani doğum günün, burada olsaydın vitrindeki şu güzel saati alırdım sana. Nerdeyse doğum gününü unutacak kadar seni düşünmüştüm iki gün boyunca. Ne garip değil mi? Hava kararmaya başlıyor yavaş yavaş. Eve dönme vakti yaklaştı gecenin karanlığından kaçma vakti geliyor sensiz geçen her saniye ile birlikte. Eve gitmeden önce bir kitap evine giriyorum çok değil kısa bir süre sonra elimde bir kitapla dışarıda buluyorum kendimi. Benim için zaten hep anlamadığım bir ayin olmuştur kitap almak. Bu geceyi de kitap okuyarak devireceğim, tıpkı bir önceki gibi daha önceki gece gibi. Kendimi kötü hissettiğim her zaman olduğu gibi evime gidip kitaplarıma sığınacağım. Eve doğru yürüyorum ağır adımlarla, insan selinin içinde. Birden yanımda olman duygusu çöküyor içime. Son zamanlarda bu o kadar çok oluyor ki. Kafamda sen ile eve yollanıyorum. Ben bunlarla uğraşırken galiba o benden habersiz , bak aramadı hiç, sormadı. Peki yürekte hissediyor ama neden uygulamıyor? Düşündükçe sinirlenerek kendime eve varıyorum. Ev tam takır ıpıssız. Duvarlar sanki üstüme üstüme geliyor. Kendime gelmek için bir kahve yapıyorum. Tam kahvemi almış yeni aldığım kitabımı okumaya başlamışken kapı çalınıyor. Önce açmayı düşünmüyorum tıpkı diğer sefer çalınanlar gibi ama kapının arkasındaki, her kimse karar vermiş içeri girmeye. Öyle ısrarlı çalıyor ki dayanamıyorum kalkıp yerimden istemeye istemeye kapıya yöneliyorum. Arkadaşlar merak etmişler kaç gündür haber almayınca . onlarda artık biliyor bu sahneyi elimde kahvem kitap dört duvar ve ben. Bilmedikleri ise kafamdaki düşünce sen. Hazırlan hadi çıkıyoruz diyorlar. Kabul ediyorum çaresizce itiraz edecek hali bulamıyorum kendimde. Tamam diyorum ama önce yapmam gereken bir şey var Telefona sarılıyorum seni arıyorum ve uzaktan soğuk bir ses geliyor Efendim....
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#742 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı. Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı.
Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver." Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı: "Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#743 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Genç bir adam Amerika'nın batısındaki bir çiftliğe iş başvurusunda bulunmuştu. Çiftliğin sahibi ona özelliklerini sorduğunda adam kendine güvenen bir edayla şöyle cevap vermişti:
"Rüzgar estiğinde dahi uyuyabilirim.." Bu söz yaşlı çiftlik sahibinin kafasını çok karıştırmıştı, fakat bu zeki genç adamdan da çok hoşlanmıştı; bu yüzden onu işe aldı. Birkaç gün sonra yaşlı çiftlik sahibi ile karisi gece yarısı çok sert ve şiddetli bir rüzgarla uykularından fırladılar. Bir sorun çıkma ihtimaline karşı her yeri kontrol etmeye başladılar. Pencere ve kapıdaki kepenklerin sıkıca kapatılıp kancalarının yerlerine takıldığını gördüler. Kalın ağaç kütükleri sıra sıra şöminenin yanına dizilmişti. Tarım araçları güvenli bir şekilde hangara yerleştirilmişti. Traktör garajdaydı. Ahırın kapısı düzgün bir şekilde kapatılmış ve kilitlenmişti. Hatta içerideki tüm hayvanlar da oldukça sakindiler. Genç adam ise hemen ilerdeki kulübesinde huzurlu bir şekilde uyuyordu. İşte o anda yaşlı çiftlik sahibi genç adamın o gün ona ne demek istediğini anlamıştı: Rüzgar eserken dahi uyuyabilirim... Çünkü genç adam fırtınasız güzel günlerde bir gün şiddetli bir fırtına ile çiftlikteki her şeylerini kaybedebilecekleri düşünerek işlerini o kadar bağlılıkla ve düzgün bir şekilde yapmıştı ki, en sert, en şiddetli fırtına dahi esse yatağında huzurla uyuyabilirdi. Yapabildikleriniz değil, gerçekten yapabilecekken ertelediğiniz şeyler güneş battığında size baş ağrısı verir.
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#744 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Kelebek Ömrü
Bir yaz akşamı ılık bir meltem iyot,kokusu denizin üstünden ruzgarla havada uçuşan. Kumral saçlarını savurup ruzgara,kumsalda tek başına oturan incecik narin yapılı,bir kız sanki biraz sert esse ruzgar uçacak ,bulut olacak gökyüzüne.Yavaşça kaldırıp başını bana baktı gözyaşı dolu gözleriyle, ne olur ağlama demek geldi içimden.. Yapamadım, zaten hiç bir zaman dinlemedimki içimin sesini,ben hep bu yüzden kaybettim ya. Biraz ilerledim kumsalda gözümün önündeydi gözleri,arkama baktım kaybolmuştu boşlukta sanki tutamayıp kendimi az önce bıraktığım yöne doğruldum..Bir sandalın arkasından hıçkırık sesiyle karışık ağlamalı bir uğultu geliyordu.Yanaştım yanına,Sessizce biraz ürkerek belkide ....Neyiniz var sizin.? ....Cevap vermedi.Hala ağlıyordu.sadece kaldırıp başını bana baktı. ....Ne olur ağlama artık yeter.! ....Hafifçe gülümsedi,sende kimsin?ben mi?şey..boş ver beni dedim. ...Hıçkırıkla karışık anlatmaya çalıştıı ....Bu gün benim doğum günüm ve kimse hatırlamadı beni, ....Ben unutulacak kadar daha büyümedimki,on dokuz yaşıma bastım bu gün. ....Bütün gün bekledim, belki biri gelir yanıma diye kimse gelmedi!!! ....Hala ağlıyordu, içimden sarılmak geldi,sanki anlamıştı başını omzuma yasladı.,, ....Sustuk dakikalarca,hiç konuşmadık, ....Benim gitmem lazım dedi,sessizce .... ....Tamam dedim ve yürüdük evine kadar kapısında,içeri girerken !!!! ....İçinden gelen sesidinlediğin için sağol dedi!!!! ....kapattı kapıyı. ....Sabahın ilk ışıklarıydı beklemeye başladım kapısının önünde,saatler geçti hiç ses seda yok.Karalıydım,gece yarısı hatta günlerde geçse beklicektim,akşama doğru bir kadın ince cılız korkak bir sesle, ... evladım ne bekliyorsun saatlerdir orda, ....okadar benziyorduki ona ....sizin kızınız var mı?. ....kadın duraksadı gözlerinde bir telaş,.. ....içeri gel,,,, ....kapı açıldı,tekerlekli sandayede oturan kadın sanki o idi. ....ben şey akşam,,doğum günüymüş,,ağlıyordu,,ne söyliceğimi bilemeden,,resimlere daldı gözlerim.. ....Heryerde onun resimleri vardı.. ....Anlamsızca bana bakan, yaşlı kadına işte bu bir şey sormak için geldim.. ....Kadın gülümsedi sence biraz geç kalmadınmı???? ....Nasıl yani dedim,, ....Daha onaltı yaşındaydı sen onu bırakıp gittiğinde. ....Ve aynı geceydi,sahilde kendisini karanlık sulara bırakıp intihar etiğinde.. ....Yıllar geçti,,ACI DOLU YILLAR , ....Şimdi tekrar soruyorum sana biraz geçkalmadın mı?. ....İçinin sesini dinlemeye....!!!!!!!!!!!!!!!!!! .....Onun ömrü KELEBEĞİN ÖMRÜ kadar kısa oldu....!!!!!!!!!!!!!!
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#745 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Bir gün şeytan büyük bahçeli, koskoca bir malikaneye
girmiş.Merdivenleri çıkmış. Bir kuzu görmüş.Kuzunun boynunda bir ip varmış. Şeytan ipi çıkarmadan sadece biraz gevşetmiş.Kuzu ipin gevşemesiyle hareket etmeye başlamış ve malikanenin önünde bulunan aynayı görmüş. şaşırınca bir hamle yapıp aynayı kırmış. Çıkan gürültüye evin hizmetçisi gelmiş. "Sen ne yaptın? Ben şimdi burayı nasıl temizliyeceğim. Evin beyi bunu duyunca kesin beni kovar," demiş ve kuzuya bir tekme atmış.Kuzu merdivenlerden düşünce ip yetmemiş ve kuzunun boynunu kesip onu öldürmış. Bu sırada evin uşağı gelmiş.Neler olduğunu sormuş. Kadın anlatınca "Bunu nasıl yaparsın? Bey şimdi ikimizi de kovacak.O kuzu onun için çok değerliydi." demiş.Ve hafifçe kadını itmiş. Kadın dengesini kaybetmiş ve merdivenlerden düşüp boynunu kırmış.Sesi duyunca evin hanımı gelmiş.Olanları öğrenince sinirlenmiş. Tam uşağı dövmek için usağa yaklaşırken uşak "Lütfen beni bağışlayın ve beni kovmayın" diyerek diz çökmüş. Uşağın üstüne hızla gelen kadın ise ona çarpıp merdivenlerden yuvarlanmış ve ölmüş.Evin beyi gelip de olanları dinleyince belinden silahı çekip uşağı vurmuş. Sonra kendi kendine "Eyvah ben ne yaptım? Bir kuzu, aynanın kırılması ve sevmedigim karım için elimi kana bulamaya, katil olmaya değer miydi?"demiş ve silahı çekip bir kurşun da kendine sıkmış?. Bütün bu olanları bir kenardan izleyen şeytansa sırıtarak "Ben hiç birşey yapmadım ki. Sadece acıyarak kuzunun boynundaki ipi gevşettim, o kadar..." demiş
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#746 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Öykü, yüzyillar önce gözlemlenen bir olayinakletmektedir:Bir kesis
arastirma yapmak için bir köye gitmisti.Önce o köyünmezarligina girdi. Çünkü kültürlerin, yasamfelsefesinin böyle yerlerde gizliolduguna inaniyordu.Gözleri birden mezartaslarinin üzerindeki rakamlaratakildi.Mezartaslarinda 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421örnegi, birbiriylehiç de baglantisi olmayan rakamlar vardi.Uzun uzun düsündü, fakat bu rakamlarin anlaminiçözemedi.Köyün en bilge kisisine gitti, ona sordu:"Nedir bu rakamlar Tanri askina?" dedi."Bu rakamlarin gösterdikleri ay midir, yil midir, saatmidir?"Bilge kisi gülümseyerek yanitladi:"Bizler bebeklerimiz dogdugu zaman, bellerine bir ipbaglariz" dedi."Yasami boyunca her güldügü an, o ipe bir dügümatariz. Öldükten sonraise, bellerindeki dügümleri sayar, dügümün sayisinimezartasina yazariz."Bilge kisi, karsisindaki kesisin birsey anlamadiginigörünceaçiklamasini sürdürdü:"Böylece onun, ne kadar 'yasamis' oldugunu anlariz."Gülümsemeyi unutmayin...
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#747 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Hep böyle midir ilk aşklar? Herkesin yüreği benimkisi gibi mi çırpınır? Lise ikideydim ve edebiyat hocama aşıktım. Sevdam yeryüzünün en önemli meselesi ve dünyanın en büyük sırrı gibi görünüyordu gözüme. Duygularımı kimselerle paylaşamıyor olmanın acısı... Birileri anlayacak, ailem duyacak, okul a rezil olacağım korkusuyla *******ime çöreklenen kabuslarım... Yüreğimde kocaman bir sevgi yumağı !... Gözlerimde hayal... Kendi kendime kıvranıp durdum.
O yıl başladım Orhan Gencebay şarkıları dinlemeye. "Dil yarası", "Akşam güneşi", "Hatasız kul olmaz" larla o yıl tanıştım. Aşık olunca anladım ki, o şarkılar olmazsa aşk, aşk gibi olmazmış! Bir de Pembe Dizi'ler vardı tabi. Evdekiler görmesin diye, komşu ablaya emanetettiğim ve zaman zaman kendisinden alıp, ders kitaplarımın arasına yerleştirdiğim, ders çalışırken ! okuduğum pembe diziler. O serüvenlerdeki esas kız la esas çocuğun BIZ ! olduğumuzu düşlerdim hep. Ne güzeldi o hep mutlu sonlarla biten Pembe Dizilerin, toz pembe rengi ile önce hayallere sonra ruyalara dalmak. Pembe Dizilerden midir, aşk şarkılarından mıdır, yoksa bizzat aşkın kendisinden midir bilinmez, hayatımın en sakar dönemlerini yaşadığım bir gerçekti. Elimden durduk yerde düşen bardaklar, tabaklar... Çamaşır sepetlerinden çıkan tuzluklar/karabiberlikler... "Bana bir fincan kahve pişiriver kızım" diyen babama, mutfaktan gidip bir bardak su getirmelerim... Annemin, kapının önüne koyayım diye elime tutuşturduğu çöp poşetlerini, tamamen bilinçsizce buzdolabının sebzeliğine tıkıştırmalarım... ve yine annemin " Okuldan çıkınca Hala'na gel, ben orada olacağım" tembihlerine rağmen, Teyzeme gidip, "Annem buraya gelecekti, gelmedi mi?" seansları. Cuma günleri okul çıkışı eve giderken "İki gün ne yapacağım?" diye düşünür ağlardım. Pazartesi ilk ders Edebiyatdı ve ben Pazar akşamı, çabucak sabah olsun, biran önce okula gideyim diye erkenden yatar uyurdum. Sabah gözlerimi actığımda, yüreğimin çırpınışlarını kulaklarımda hissederdim. Alel acele giyinir, saçlarımı örer, beğenmez söker, tekrar örer, tekrar söker... kahvaltı icin ayrılan zamanımı ayna karşısında geçirirdim hep. Sonra, halının altına sakladığım dudak parlatıcısından sürerdim biraz dudaklarıma. Belli bile olmazdı niye sürerdim bilmiyorum. Okulda başarılı bir öğrenciydim. Verilen ödevleri yapmanın dışında, evde ders çalışma alışkanlığım hemen hemen hiç yoktu ancak, okulda derslerimi çok iyi dinlerdim ve yazılılarda da, sözlülerde de herşey hep yolunda giderdi. Nihat hoca okulumuza tayin olana ve bizim sınıfın edebiyat derslerine girmeye başlayana kadar, benim edebiyat derslerim de çok iyiydi. O geldikten sonra, yazılılarım yine tam not, sözlüye kaldırıldığımda ise tek kelime yok. Başımı önüme eğer, zıngır zıngır titrer, kızarır , kekeler... zayıfımı da alnımın hakkı ile alır otururdum. Sonra da evde sabahlara kadar ağlama nöbetlerim başlardı. "Rezil oldum... Kimbilir beni ne SALAK buluyordur..." hüzünleri. ... Benim doğduğum köylerde, Kuzey rüzgarları eserdi. O yüzden çatlaktır dudaklarım, Öp biraz... Nihat hoca, kitaptan bu dörtlüğü okuduğunda, ilk kez o gün, o derste içimde bir umut belirmişti..."Acaba o da beni?..." Yanıldığımı anlamam uzun sürmedi. Birgün Nihat hoca öğretmenler odasında benden sözetmiş. (Ben bu konuşmaları, o gün öğretmenler odasının önünde nöbetci olan arkadaşımdan öğrendim. Kapı dinlemiş) -Çok ustaca kopya çekiyor yakalayamiyorum. Yazılıları hatasız, sözlülerde çıt yok! -Nasıl olur?! demiş matamatik hocam -O kız benim derslerimde örnek örencimdir. Asla kopya çekmez. Siz yeni geldiniz tabi, haylaz öğrenci ile çalışkan öğrenciyi birbirinden ayırdedememeniz doğaldır ama, Bahar asla kopya çekmez. Orada bulunan diğer hocalarımda bu sözleri onaylayınca... Öğretmenler, başarılı bir öğrencinin tek derste ve o dersin sadece sözlülerinde neden başarısız olabilecekleri konusunda fikir sahibi olduklari icin, foyam ortaya çıktı. Çok kısa bir süre sonra, bütün sınıf, bütün öğretmenler öğrendi aşkımı. Benim kabuslarım da işte o günlerde başladı. Bıraktım pembe dizileri, aşk şarkılarını, şiirleri falan... kara kara düşünme zamanımdı. Veli toplantısı yaklaştıkca, kabuslar görmeye başladım. -Ya abim gelirseeeee... Ya söylerlerse... Veli toplantısında, hiç kimse abime bu durumdan sözetmemiş. Okul çalkalanıyor, evdekilerin haberi yok. Kız lisesinde okuyorduk ve O na aşık olan tek kız ben değildim. Neden benim aşkım ayyuka çıkmıştı bilmiyordum. Herkes bilir, kız liselerinin önünde, okul çıkışlarında bekleşen delikanlıları... Bizim lisenin önünde sadece erkekler değil, Nihat hocayı görebilmek için kızlarda bekleşirlerdi. Ama herkes, hepimiz hayal kırıklığına uğradık. Yıl sonuna doğru, Nihat hoca yine kendisi gibi öğretmen olan bir kızla nışanlandı. Haberin şok u ile günlerce yemek yiyemedim. Gözlerim ağlamaktan kan çanağına döndü. İçim çok acıdı, yüreğim çok yandı... "Hastayım" mazeretiyle bir hafta kadar okula da gitmedim. Ama sonra... bir kaç ay sonra hiç birşeyim kalmadı. Anladım ki, ilk aşkın tadı bir başka. ilk aşk hiç unutulmuyor ve ilk aşkın acısı çok, çok kolay geçiyor... KORKMAYIN KIZLAR ! )
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#748 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Emekli ilkokul öğretmeniydi. Bir ay kadar önce "Azmi film"e bir senaryo
götürüp bırakmıştı. Azmi filmin sahibi o suratsız adam da rafları göstererek, "Bak," demişti, "her yer senaryo dolu. Okumaya bile zamanım yok. Ama yine de senaryonu bırak, şu kağıda da adresini, telefonunu yaz, senaryona iliştir. Ben seni ararım." Bir hafta sonra nedense aramıştı: "Hemen gel, görüşelim," demişti. Bunun üzerine gitmişti emekli öğretmen. Azmi filmin sahibi bu defa kendisini oturtmuş, çay söylemiş ve "senaryonun dışında birşey yazıp yazmadığını" sormuştu. O da bir aşk romanının bulunduğunu, ancak hiçbir yayınevinin bunu basmaya yanaşmadığını anlatmıştı. Azmi filmin sahibi de, "hemen romanını al, gel," demişti, "bir bakayım." Evi Taksim'deydi. Bir koşu gitmişti evine emekli öğretmen. Hemen alıp gelmişti romanını, heyecan içindeydi, ancak ne olduğunu kestiremiyordu. Romanı uzattığında Azmi filmin sahibi, " Sen şimdi git, ben seni ararım," demişti. Şimdi de Azmi bey telefon etmiş ve derhal gelmesini, görüşmeleri gerektiğini söylemişti. Emekli öğretmen, Beyoğlu İstiklal caddesine geldi. Yeşilçam Sokağına girdi. Eskiden Fatma Girik'e ait olan Girik Hanın ikinci katına çıktı. Azmi filmin kapısını tıklattı. Kapıyı getir götür işlerine bakan genç açtı. İçeri buyur etti. Azmi bey kendisine oturması için yer gösterdi ve "Bak hocam," dedi. "Ben senaryoyu çekmeyeceğim. Kitabını da basmayacağım. Şu anda elimde başka filmler var. Onları çekiyorum. Kitabına gelince, ben zaten yayıncı değilim. Sadece ikisi de çok hoşuma gitti. İleride belki bunları film yapabilirim. Ancak, piyasa çok durgun, zaten işler berbat! Sen de emeklisin, üçbeş kazanmak istersen bana bırak, yoksa al git!" demişti camdan dışarı bakarak. Emekli öğretmen zaten kitabı bastıramıyordu. Senaryo için yüzüne bakan yoktu. "Kaç para verirsin," demek geldi içinden. Utandı, gururuna yediremedi. Azmi filmin sahibi kendisine önceden hazırlanmış matbu bir belge uzattı. Burada kitabı ve senaryoyu başkasının yazdığı, kendisinin de sadece tashih işinde çalışarak yardım ettiği ve mukabilinde boş bırakılmış miktar parayı karşılık olarak aldığı yazılıydı. Ayrıca kitap ile senaryoyu yazanın adı bölümü de boş bırakılmıştı. Azmi bey o zamanın parası beş milyarı kendisine uzatmıştı. Doğrusu para fena değildi. Almayıp ta ne yapacaktı, varsın ad başkasının olsundu, bu çok mu önemliydi? Bir başka kağıtta da, tashih işlerinde çalıştığı film şirketinin aleyhine bir basın açıklaması yaptığı takdirde aldığı paranın on katı cezai müeyyide uygulanacağı belirtiliyordu. Bu kağıdı da imzaladı. Ayrıca şirketin böyle bir açıklama vukuunda limitsiz tazminat hakkını da peşinen kabul ediyordu. Geçim sıkıntısı çekiyordu, bütün şartları kabul etti. Kalkarken Azmi bey sık sık uğramasını ve ileride kadrolu senarist olarak onunla çokiyi işler yapacaklarını belirtti ve el sıkışarak ayrıldı bürodan. Emekli öğretmen dışarı çıkınca Azmi bey ünlü bir işadamını aradı. "Saygılar beyefendi," dedi. " Aşk romanı tamam. Senaryo da tamam...Filmin çekimine hemen başlamak üzere emirlerinizi bekliyorum!" Telefonun öteki ucundaki ünlü işadamı da, " Kitabı hemen bana gönder. Film hazırlıklarına başla. Başlangıç için yüz milyar gönderiyorum. Teferruatı müdürümle konuşursun," dedi. Azmi bey, " Emredersiniz beyefendi!" dedi. Bu film işini tv'de dizi yapacak ve trilyonlar vuracak, devamını emekli öğretmene yazdıracaktı. Ünlü işadamı telefonu kapadıktan sonra metresini aradı: "Canım, isteğin oldu, romanın hazır, yayınlayacak gazete hazır, bir reklam yaptıracağım ki sen bile şaşacaksın. Bu bomba patlarken tv için dizi filme başlayacaksın ve bir numara olacaksın. Hadi akşama..." Bu piyasa böyleydi. Kadın cüzdandan, sevgili bir metres, gazete bol sıfırlı reklam ücretinden, tv ücretsiz bir dizi kazanmaktan yararlanacak ve herkes mutlu olacaktı. Alan razı, satan razı...Böyle dönerdi işler...Ve bütün giderler de holdingin eğitim hizmetlerine katkı fonundan gösterilmek suretiyle vergiden düşecekti, gerçekte kayıp hazinenin olurdu, kimin umurunda, işler tıkırında tekerlemesi döner dururdu...Dişlinin çarkları sımsıkı kenetlenmişti ve çark böyle dönüyordu, uyum sağlayamayan giderdi, bu kadar basit... Bir süre sonra ünlü bir gazetede ünlü bir aktristin romanı yayınlandı. Ardından bu romana aynı emekli öğretmen bir şiir yazdı ve şiir de aynı ünlü aktrist hanımın şiiri diye lanse edildi ve birisine siparişle beste verildi ve beste ünlü bir şarkıcı tarafından kasete okundu, aynı müzik filme uyarlandı. Böylece şöhreti tükenmek üzere olan biri yeniden dirildi ve şuh kadın, şık kadın, romancı kadın, şair kadın, senarist kadın ünvanlarına da sahip oldu. Bu ünlü kadın kim mi? Biraz düşünün belki hafızanızın bir yerlerinde küçücük bir iz kalmıştır. Emekli öğretmen mi ne oldu? Azmi beyin kadrolu senaristi oldu. Emekli maaşının en az beş katını, bazan onbeş katını ayda kazandı. Ama hep kendi eserlerinin arkasından bakakaldı. Hep o yazdı, ad başkalarının oldu... Arada rakısını yudumlarken iki damla yaş süzülüyordu yanaklarından ama ne yapsındı, bu işler böyle dönüyordu...
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#749 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Doktordu. Günleri hastahanede geçiyordu. Eve yorgun argın dönüyordu her gün. İnsanlar doktorları rahat rahat hayat yaşayan kişiler olarak bilirler hep.Halbuki en stresli hayat beklide onların hayatıydı.
İki çocuğu ve karısı ile beraber mutlu bir hayatları vardı. Bütün gelirlerini ve giderlerini bu üç , bir de kendi dört kişiye göre planlanmıştı.Böyle planlı yaşamazlarsa bir gün ekonomik sıkıntı çekebilirlerdi. Sevgi dolu bir kalbi vardı. Çocuklarını ve karısını çok seviyordu. Karısı da iyi bir insandı. Hele hele bu iyilik ve güzelliği çocuklarına aşılamaya çalışması onu bir kuyumcu kadar hassas yapmıştı. Adeta işliyordu bir gergef gibi ruhlarını çocuklarının. Bu böyle giderken , mutlulukları yolundayken bir gün içlerine sıkıntı ateşi düşürecek bir şey oldu. Belki pek o kadar mühimsenecek bir şey değildi ama onlara göre ekonominin bu kadar enflasyonla basınç yaptığı bir devirde bu büyük bir konu idi. Neydi bu konu merak ettiniz herhalde. Evet tahmin ettiğiniz gibi bir bebek bekliyorlardı. Üç, dört aylık hamileydi karısı. Hiç beklenmedik bir haber karşısında ikisi de şoke olmuştu. Bütün planları, hayatlarının programı alt üst olacaktı böylelikle. İçlerindeki sıkıntı gün geçtikçe büyüyordu. Bu çocuğu istemiyorlardı. Doğmaması gerekti bu miniğin. Hayatlarını bunalıma sokacak bu misafirin evlerine ayak basmaması her şeyden daha iyi olacaktı... Bir gece baş başa verdiler ve iyice konuyu derinlemesine konuştular aralarında. Ve karar verdiler onu aldırmaya. Çünkü güçleri yetmeyecekti onu yetiştirmeye.. Evet ertesi gün gidecekler ve bu işten iyi anlayan bir doktor üç dört aylık bir misafirin hayatına son verecekti. Bir sürü bahaneler ve sebepleri bir bir sıraladılar gece boyunca birbirlerine. Ve bu işin bitmesi gerektiğine karar verdiler sabaha doğru..İçlerinde bir huzursuzluk olsa da bu, hayatları boyunca çekecekleri huzursuzluktan daha büyük olamazdı. Evet o sabah beraberce çocuklarını evde yalnız bırakarak doktora gittiler. Onları yalnız bırakmalarının sebebi ise çok çabuk döneceklerini tahmin ettiklerindendi. Doktor arkadaşı onlara randevu vermişti ve bu işi çok çabuk bitirebileceğini, hiç sıra beklemeyecekleri söylemişti.. Evde yalnız kalan çocukların büyük olanına iyice tembih etmişlerdi kavga falan yapmamaları için. 'Kardeşini sakın ola ki dövmeyesin !' diye iyice uyarmışlardı. Küçüğün zaten sözden anlayacak yaşta değildi. Her söylenene baş sallıyor veya sinirlenince 'Olmaz' deyip , geçiyordu. Aklı ermiyordu bazı şeylere.. Onlar gittiklerinde çocuklar güzel , güzel oynamaya başladılar. Gün ışığı perdeleri açık olan pencereden içeriye sızıyor ve halıların üstüne aydınlık motifler oluşturuyordu. Ama bu motifler gün boyu sürecek miydi? Bu aydınlık bütün günü kaplayacak mıydı? Evet onlar muayenehaneye ulaştıklarında iki kardeşte iyice oyuna dalmışlardı. Hele birde bu oyun büyüğün babasını ameliyat aletlerini bulması ile hareketlenince daha da sevinmişlerdi. Günlerdir yalnız kalmayı özlüyordu zaten çocuk. Küçüğü ile beraber doktorculuk Oynamayı, onu ameliyat etmeyi aklına koymuştu nice zaman önce. Ama bir fırsatını bulamamıştı işte bu gün eline böyle bir fırsat geçmişti. Anne ve babaları dönmeden bu fırsatı değerlendirmeli Ve ameliyatı bitirmeli idi. Hatta dikişi bile televizyonlarda gördüğü gibi tamamlamalıydı. Ama onun alnından terleri kim silecekti. Hiç hemşiresi yoktu bu iş yapacak. Olsun; kardeşi bu iş yapardı. Ara sıra alnındaki terleri o silebilirdi. Zaten bu bir oyun değimliydi? Evet işte cerrahi oyunu başlamıştı. Kardeşini ameliyat olması gerektiğine iyice ikna etti ağabey. Sonra eline neşteri aldı. Bir sürü pamuk, tentürdiyot gibi malzemeleri de yanı başına koymuştu. Sargı bezi, merhemler hepsi vardı işte kutuda. Dikişi için ip ve iğne bulması gerekiyordu. Bunun için annesinin perdeye gecen geçen gün iliştirdiği ipi takılmış iğneyi aldı ve onu da malzemelerinin yanına koydu. Onlar bu işle meşgul iken anne ve baba muayenehanede çocuğu aldırmakla meşguldüler çocuk ilk bıçağı kardeşine vurduğu anda, doktorda ilk bıçağı vurmuştu cenine sanki aynı anda devam ediyordu ameliyat işi. Bir farkı vardı aralarında. Biri biraz sonra iğleşecek umudu ile kalbi atan bir miniğin yaptığı ameliyattı. Diğeri bir daha hayata uyanamayacak ceninin karamsar tablosu idi. Fakat her ikisi de bir feryat odağında toplanıyordu bu işin. Çocuk çok korktu kardeşinin durumundan. Onun çırpına çırpına can vermesi onu oldukça ürkütmüştü. Ama küçük olduğu için ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Onun, attığı birkaç tane dikiş ile düzeleceğini sanıyordu. Ve uyusun diye üzerine beyaz bir çarşaf örttü sonrada.. Tıpkı televizyonlarda olduğu gibi. Biraz sonra hastahanede anne ve babanın işi bitmişti onlar eve dönmeye hazırlanırken çocukta yaptığı hatayı biraz hissettiği için evden kaçıp ta saklanmayı kafasına koymuştu ne yapsa da babasından annesinden gizlene bilseydi. Bunun için en emin yer evlerinin önünde devamlı park eden kamyonun altı idi. Orada kimse onu bulamazdı. Çünkü oldukça sakin bir yerdi bu kamyonun altı. Ara sıra burada arkadaşları ile saklanırlar ve ellerine geçirdikleri bir kedi ile saatlerce oynarlardı. Bunu hatırladı çocuk ve doğrudan doğruya kamyonun altına girdi ve sırtını tekere yaslayıp öylece minik kalbi ile sucunu düşünmeye başladı. Ya annesi babası kardeşinin halini görürse Ve onu döverse diye düşünüyordu. Anne baba yola çıkmış evlerine doğru ilerliyorlardı bu sırada kamyon sahibi de bir yere yük almak için evinden çıktı. Her şeyden habersiz olarak kamyona doğru yürüdü ve bindi. Kontak anahtarını çevirdi. Çocuğunda bundan haberi yoktu. Olsa da zaten çok dalgındı. Anne baba semtlerine yaklaşmışlardı ama kamyon harekete geçmişti onlar daha eve ulaşamadan ağabey kardeşine ulaşmıştı. Evet kamyon bu küçük bedeni bir teker dönüşü ile ezip geçmişti. Çocuk bir anda can verdi. Bir şeyi ezdiğini fark eden şoför aşağıya indi ve bir de ne görsün: karşı evin çocuğu kamyonun altındaydı.Büyük bir şok geçirdi adam. Ama faydasız. Çocuğun cansız bedeni yol üzerinde üzerinden geçen kamyonun teker izleriyle öylece duruyordu. Büyük bir kalabalık toplanmıştı evin önünde. Herkes bir şeyler söylüyordu" yok çocuktaydı kabahat , yok kamyon sahibindeydi suç" gibi sözlerdi bunlar. Bunların ne önemi vardı şimdi. Bu gün iki can gitmişti ve üçüncüsü de daha doğmadan uçu vermişti biraz evvel. Anne ve baba evlerinin önündeki bu kalabalıktan kuşkulanmışlardı ama böyle bir şeye ihtimal vermiyordu. Fakat olay yerinde başlarına geleni anlayınca anne düşüp bayıldı. Onu hastahaneye götürdüler. Baba büyük bir telaş içinde eve koştu. Ve küçüğü bağrına basıp öpüp koklamak istiyordu. Bir evladını kaybeden babanın içinde diğerine odaklanan sevgiyi bu derdi çekenler, bu acıyı tadanlar çok iyi bilirler.. Ama eve girdiğinde tüm hayatı sönmüştü. Bütün dünyası yıkılmıştı. Evin içinde dıştan akseden ışık bile artık halılarda aydınlık motifler örmüyordu. Her şey karanlıktı artık. Her şey zifiri bir renge bürünmüştü. Evet bir cana bedel iki çocuğunu da almıştı işte Allah . Bu bir ikazdı ama çok pahalı bir ikaz onlar için. ÇOK PAHALI BİR İKAZ.
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#750 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57947
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
Küçük beyaz bulut dağların üzerinde gülümsedi.
Armut ağacının gölgesinde yatmakta olan Hasan, gözlerini küçük beyaz buluttan ayırmadan kardeşi Esma'ya seslendi: - "Esma bak, buluta bak buluta." Esma, buluta baktığında; onun, küçük, tekerlekli bir bisiklete benzediğini şaşarak izledi. - "Benim de öyle bir bisikletim olacak." dedi Hasan. "Benim de uzun saçlı, kocaman bir bebeğim olur mu?" diye düşündü Esma. Küçük beyaz bulut, o anda upuzun saçlı kocaman bir bebek oluverdi. Esma'nın minicik beyninde büyüdükçe büyüdü, kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Alır mıydı babası? "Yağmur yağar, iyi ürün alırsak alacağım demişti.". Ama alır mıydı? Elindeki çapayı cılız pamuk saplarının dibinde birkaç defa gezdiren Cemal doğruldu, belini tutarak. Yüzünü armut ağacına çevirdiğinde; çocuklarının gökyüzünü izlediklerini gözledi. Küçük beyaz bir buluttu gözledikleri. Bu mevsimde bir pamuk yumağı gibi gökyüzünde belirir, sonra yitip giderlerdi. Ne gölge verirler, ne de yağmur olup bereket sunarlardı. Yarı eğildi, çapayı yavaşça kaldırıp, ümitsizce indirdi susuzluktan çatlamış kuru toprağa. Birkaç güne kalmaz bu pamuklar kuruyup giderlerdi... Hacer, kovanın ipini saldıkça saldı kuyuya. Yetmedi ip, eğilip uzandı kuyunun taşına, kolunu uzatabildiği kadar uzattı. Güç bela doldurabildi kovayı. Nereye gitmişti bu sular? Akarsular kurumuş, kuyularda su bitmişti... Hasan, tekrar bulutu göstererek: - "Esma bak, dedi. Şimdi de kamyon oldu.". Hafiften gülümsedi çocuklara küçük beyaz bulut, sonra kendisini belli belirsiz esen rüzgara bıraktı. Dede oldu, koyun oldu, uçurtma, tren, umut oldu, umutsuzluk oldu. Kendisine katılmak isteyen su tanecilerinden özenle uzaklaştı. Büyük kara bulutlara hiç yaklaşmadı. Kaç zaman geçmişti hatırlayamadı, tekrar rastladığında başı öne eğilmiş, gözleri dolmuştu Hasan'ın. Cemal, tarlanın bir köşesinde acı acı çekiyordu sigarasını. İçinde Hasan'a vurduğu tokadın burukluğu... Küçük beyaz bulut bisiklet oldu, uzun saçlı kocaman bir bebek oldu, kamyon oldu ama ne Hasan'ın, ne de Esma'nın öne eğilmiş başlarını yukarıya kaldıramadı. İki damla yaş süzüldü Esma'nın gözlerinden, içinde uzun saçlı kocaman bir bebek olan, iki damla yaş ıslattı toprağı. Küçük beyaz bulut, birden bire karardı, ağladıkça ağladı... Bereket oldu.
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|