www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee

www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee (https://www.cakal.net/index.php)
-   Eskiler (Arşiv) (https://www.cakal.net/forumdisplay.php?f=188)
-   -   Ozanların Hayatı (https://www.cakal.net/showthread.php?t=113145)

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Aşık Sümmani

Sümmani´nin gerçek adı Hüseyin olup, babası Kasımoğulları´ndan Hasan´dır.1861 yılında Erzurum ili, Narman ilçesi, Samikale Köyü´nde doğmuştur. Kendileri bu köye Kafkaslar´ dan gelmişlerdir. Babası köyde çobanlıkla geçimini sağlamakta idi Hüseyin 10-11 yaşlarına geldiğinde, babasıyla birlikte çobanlık yapmaya başladı. Hüseyin´in genellikle danalarını otlattığı yer Ablaktaş´tır: Bir gün Şekerli Düzü´ ne hayvanlarını otlatmaya tek başına gider. Hüseyin, kendisine doğru bir atlının geldiğini görür. Atlı, Hüseyin´e selam verir ve adını öğrenmek ister. Çok aç olduğunu söyleyip ondan ekmek ister. Köylerinde nerede misafir olabileceğini sorar. Hüseyin üç arpa ekmeğinin yarısını atlıya verir. O´ nun bu cömertliği hoşuna gider ve der ki:


-Oğul, sana bir dua öğreteyim. Bu duayı kırk gün okuyacaksın. Yalnız yüz tane taş say, cebine koy. Her okuyuşta bir taş atarsın. Duayı kırk gün okur ve son gün Ablaktaş´a gider. Babası ise Cuma namazını kılmak için köyde kalır. Ablaktaş´taki çeşmenin yanında hayvanlarını otlatmaya bırakır. O da namaz kılmaya niyetlenir. Daha önce babasıyla burada namaz kılarlarmış Namaz vaktini anlamak için de kendilerine bir taş tespit etmişler. Güneş taşa isabet ettiği zaman öğle vakti olduğunu anlarlarmış, O gün de babasıyla yaptığı gibi kendisine taşı nişan eder ve Güneş´e bakarken uykuya dalar.

Uykusunda, çeşmenin başında kırk yeşil güvercin görür. Güvercinler birden kaybolur ve karşısında üç derviş belirir. Dervişler Hüseyin´e abdest aldırırlar ve birlikte namaza dururlar. Hatta bir dörtlüğünde der ki:

Vardım saf saf olup durmuş divana
Ben de el bağlayıp geçtim bir yana
Meylimi bağladım gari sübhana
O güzel Allah´ı gözler gözlerim...........

Daha sonra Hüseyin´i ortalarına alıyorlar. Hüseyin bakıyor ki. dervişlerden birinin elinde bir tabla, üç dolu bardak var. Derviş, bunları Hüseyin´ in önüne getiriyor ve

-Hüseyin, bu şerbetlerden bir tanesini iç bakalım.

diyor. Hüseyin bardakların içindekileri şerbete benzetemiyor. Kendisini kandırdıklarını. Ona içki içireceklerini sanıyor. Ne kadar zorluyorlarsa da içmiyor Bunun üzerine birisi Hüseyin´in ellerini tutuyor. birisi de parmağını bardağa batırıp Hüseyin´in ağzına sürüyor. Tam bu esnada Hüseyin uykudan uyanıyor. Bakıyor ki, ne derviş var ne de şerbet. Fakat ağzında İnanılmaz bir lezzet hissediyor.

- Öylece bir daha uykuya dalıyor. Uykuda yine karşısına dervişler çıkıyor Tam eline bardağı alıp içmeye hazırlanıyor ki, dervişler şôyle diyor:

-Oğul, buna aşk badesi derler. Sevdiğin kız aşkınadır. Kızın adı Gülperi´dir. Bedahşah kentinde Şah Abbas´ın kızıdır. Sen Onun. O da senindir. Birbirinize aşık maşuk´sunuz. Dervişlerden biri Gülperi´nin cemalini gösterir. Üç bardak Hüseyin´e. üç bardak ta Gülperi ´ye verirler. Yeşil mürekkeple yazılı bir kitap okuturlar.

Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek.....

Hüseyin uykudan uyanır ki, ne Gülperi Han var ne de dervişler. Danaları da göremeyince köyün yolunu tutar. Köye varmaya yakın bir atlıyla karşılaşır,

-Hüseyin, korkma oğlum, sen ereceğine erdin. Bundan sonra senin mahlasın Sümman, dünyada kavuşmak senin için haram, der. Sümmani, anlam olarak ´Sonuncu, sona ait´ demektir.

Hüseyin köye varınca annesini, . babasını uyandırır. Babası da ertesi sabah. köylülere, çobanlığı bıraktıklarını söyler. Aradan otuz kırk gün geçer, günler geçtikçe aşkı da ziyadeleşir. Herkes. Onun hastalandığını, cin´e; peri´ye karıştığını sanır. O zamanlar sıra *******i düzenlenirmiş. Bir akşam babasına yalvarır. *******e katılmak İstediğini söyler. Babası da dayanamayıp ***ürür. Sıra Sümmani´ye gelince. bazı kimseler, O´nun çocuk olduğunu söyleyerek atlamak İsterler. Köylülerin teklifini kabul etmeyerek, türkü söylemek istediğini belirtir ve söze başlar.

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Aşık Şirini

Artvin´in Aşağı Hod (şimdiki adı Aşağı Maden) köyünde doğdu. Hakkında ayrıntılı bir bilgi bulunmayana Şirini´nin 18. yüzyılın 2. yarısında yaşadığı tahmin edilmektedir. Bunun dışında yaşamıyla ilgili ayrıntılı bilgi yoktur. Herhangi bir eğitim alıp almadığı, ustasının ya da çırağının olup olmadığına ilişkin hiçbir veri günümüze ulaşmamıştır. Artvin´in bilinen en eski şaz şairlerindendir olan Aşık Şirini´nin eldeki birkaç şiiri dışında kaynaklara aktarılmış herhangi bir şiiri/türküsü bulunmamaktadır.

Geçti
Bir nazen-i canan bir selvi boylum
Arz edip yanımdan geldi de geçti
Her haçan gören de verdi velvele
Beni yaman derde saldı da geçti

Kendisi tirindaz güzeldir huyu
Ya huridir ya da melektir soyu
Kaşların karası gözlerin nuru
Belimi burkumu deldi de geçti

Der Şirini sultan idi han idi
Kuluna aşnalık verdi tanıdı
Bilmem bugün ne mübarek gün idi
Bir dilber yüzüme güldü de geçti

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Aşık Zevraki

1922 yılında Kelkit’in Gelinpetek köyünde doğdu. Asıl adı Akif Timurhan’dır. Ailesinin tek çocuğu olmasına karşın bir devlet memuruna evlatlık olarak verildi. Küçük yaşlarda halk şiirine ilgi duydu. Yine çok küçükken resim yapmaya başladı. Bağlama ve kaval çalmayı da ilk gençliğinde öğrendi.

İlk gençliğinde gördüğü bir rüyadan sonra şiire olan ilgisi daha da arttı. İlk şiirlerinde kendini adını kullandı. Daha sonra değişik aşıklarca çeşitli mahlas önerileri yapılmasına karşın, tahta, kayık anlamına gelen Zevraki mahlasını seçti.

Farsça ve Arapça tamlamaları da günümüzün diline ustaca aktarabilen Aşık Zevraki’nin yüzlerce şiiri bulunmaktadır. Bu şiirlerin bazıları değişik sanatçılar tarafından bestelendi.

Kuzeydoğu Anadolu aşıklık geleneğini kendine özgü bir biçimde yorumlayıp bugüne taşıyan Aşık Zevraki’nin şiirleri birçok dergi, gazete ve araştırmada yeraldı.

Bektaşi felsefesini kendine ilke edinen Aşık Zevraki, sevgiden toplumsal taşlamalara, tasavvuftan doğaya ilişkin her konuyu şiirlerinde işlemektedir.

Aşık Zevraki’nin, yüzlerce sayfalık elyazmalarında şiir ve çeşitli konulardaki düşüncelerini aktardığı divanını kendi yaptığı resimlerle renklendirmektedir.

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Dadaloğlu

Dadaloğlunun doğum ve ölüm tarihleri hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber eldeki kaynaklardan 1785-1868 olarak belirlenmiştir.

Yani Dadaloğlu’nun 18.yy’ın son çeyreğinde doğup 19.yy’ın ortalarında öldüğü bilinmektedir. Güney illerinde dolaşan Türkmen topluluklarının Avşar boyundandır.

Yaşamı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız Dadaloğlu’nun şiirleri yazılı kaynaklar aracılığıyla değil sözlü gelenek sayesinde bugüne ulaşmıştır.

Kalktı göç eyledi Avşar illeri

Ağır ağır giden eller bizimdir

Arap atlar yakın eder ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız Kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlu yarın kavga kurulur

Öter tüfek davlumbazlar vurulur

Nice Koçyiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

Avşar içinde ben güzel gördüm

Kozar arasından çeker göçünü

Kınalamış ayağını başını

Sırma ile örmüş sümbül saçını

Her sabah her sabah kendini över

Altın saç bağları topuğu döver

Sâde kaşı ile gözleri değer

Acem ülkesinin tâc-ı tahtını

Dadaloğlu al yanağın gülünden

Misk kokuyor saçlarının telinden

İnce belli nazlı yarin dilinden

Birkaç sene bekleyelim Hacın’ı

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Ercişli Emrah

XVII.yy’ın ilk yarısında yaşadığı sanılan Ercişli Emrah, Erciş kalesine bağlı bir Karakoyunlu köyü olan Ergans’ta doğmuştur. Erciş kalesinin başı Miroğlu’nun sazcısı Âşık Ahmet’in oğludur.

Genç yaşta Miroğlu’nun kızı Selvihan’a âşık olarak sevgilisinin ardından İran ve Azerbaycan’ın batı kesimlerini gezmiş, gördüklerini duru bir Türkçeyle anlatmıştır.

Bugün ben bir güzel gördüm

Bakar cennet sarayından

Kamaştı gözümün nuru

Onun hüsnü cemalinden

Salındı bahçeye girdi

Çiçekler selama durdu

Mor menekşe boyun burdu

Gül kızardı hicabından

Bahçenin kapısın açtım

Sanırsın cennete düştüm

Yar ile tenha konuştum

Bir gül aldım yanağından

Bahçenin kapısı güldür

Yanında öten bülbüldür

Sefil Emrah kötü kuldur

Bağışla geç günahından

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Gufrani

Karaman´a bağlı Başkışla köyünde 1864 yılında dünyaya gelen Gufrani´nin asıl adı Durmuş Ali´dir. Babası köyün ağalarından, Ferhat oğullarından Mehmet Ali Ağa´dır. İlkokul tahsilini , köyündeki "Sıbyan Mektebi´nde" yapmıştır. Daha sonra Karaman´a gelerek; bugünkü Kale İlkokulu´nun bulunduğu yerdeki Hacı İshak Medresesi´ne devam eder. Bir müddet bu medresede tahsil gördükten sonra, eline bir saz alır; sazla birlikte, Gufrani mahlası ile şiirler söylemeye başlar. İbn-ül Emin M.Kemal "Son Asır Türk Şairleri" adlı eserinde, Gufrani hakkında "Nükte ile Hicvi birleştirmiş zeki bir edası vardır. Son zamanlarda yetişen saz şairlerimizden en olgunu olarak gösterilebilir" demektedir.

Hayatında dört defa evlenmiş olan Gufrani, ömrünü Karaman merkez Koçakdede mahelle-sinde geçirmiştir. Gösterişten hoşlanmayan, sakin ve çekingen tabiatlı olan Gufrani´nin şiirleri, çeşitli nedenlerle tam olarak ortaya cıkarılamamıştır.Araştırmacı yazar D.Ali GÜLCAN "Karamanlı Halk Ozanlarından Gufrani ve Kenzi" adlı eserinde Gufrani´nin şiirlerini derlemiş, bir kitap haline getirmiştir.Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof .Dr.Saim Sa-kaoğlu Gufrani ile ilgili yeni bir eser hazırlamıştır. Gufrani, 62 yaşında iken 1926 yılında vefat etmiştir.

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Karacaoğlan

Karacaoğlan Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğindeçığır açmıştır.1606´ doğduğu, 1679´da ya da 1689´da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur.

Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy´da yaşamıştır. Nereli olduğu üstünedeğişik görüşler öne sürülmüştür.Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçeilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler.Gaziantep´inBarak Türkmenleri de, Kilis´in Musabeyli bucağındayaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerindensayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan´a bağlıFeke ilçesinin Gökçe köyündendir. BatıAnadolu´da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar.Mersin´in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, oyöreden olduğuileri sürülür. Bir menkıbeyegöre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan veşiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onunÇukurova´da doğup, yörenin Türkmen aşiretleriarasında yaşadığıdır.

Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi´nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova´da derebeyi olan Kazanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında ***ürdüğünü, Bursa´ya, hatta İstanbul´a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa´da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü.Anadolu´nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli´ye geçtiği,Mısır ve Trablus´a gittiği de sanılıyor.Yaşamının büyük bir bölümünüÇukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi.

Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi´nin anılarına göre Maraş´takiCezel Yaylası´nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel´in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.

Karacaoğlan Osmanlı Devleti´nin iktisadi bunalımlar veiç karışıklıklar içinde bulunduğubir çağda yaşamıştır. Şiirininkaynağını, doğup büyüdüğü göçebetoplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı,yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova,Toroslar veGavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmenaşiretlerininyaşayış, duyuş ve düşünüşözellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşıkedebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının17.yy´da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz.

Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüşözellikleri görülür.

Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir.

Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir.

İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice...Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.

Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı´nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11´li (6+5) ve 8´li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir.

Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.

Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet´ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran´ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem´î ve Yeşilabdal´ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, ****. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan´dan esinlenmişlerdir.

Şiirleri 1920´den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan´ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Köroğlu

(XVI. Yy.)
Köroğlu adına ilişkin ilk bilgiler, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine dayanmaktadır. Seyahatnameye göre Yeniçeri Ocağında çöğür çalıp söylemekle ün yapmış Köroğlu adlı bir ozan karşımıza çıkıyor, bir de dağlara yol kesmiş Köroğlu.

XVI. yy’da yaşadığı kabul edilen Köroğlu eşitliği, adaleti, ezilenlerden yana olan kişiliğiyle destansı bir kahraman olarak kabul edilmektedir.

Benden selam olsun Bolu Beyine

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır

At kişnemesinden kargı sesinden

Dağlar seda verip seslenmelidir

Düşman geldi tabur tabur dizildi

Alnımıza kara yazı yazıldı

Tüfek icad oldu mertlik bozuldu

Eğri kılıç kında paslanmalıdır

Köroğlu düşer mi eski şanından

Ayırır çoğunu er meydanından

Kırat köpüğünden düşman kanından

Çevre dolup şalvar ıslanmalıdır

----

Kimisi pınar başında

Kimisi yolun dışında

Al giyen onbeş yaşında

İlle mavili mavili

Kimisi dağlarda gezer

Kimisi incisin dizer

Al giyen bağrımı ezer

İlle mavili mavili

Kimisi odun devşirir

Kimisi kahvesini pişirir

Al giyen aklım şaşırır

İlle mavili mavili

Köroğluyum derki’n olacak

Takdir yerini bulacak

Mavili benim olacak

İlle mavili mavili

jockeя 02-14-2008 07:53 PM

Muharrem Ertaş

1913 yılında Yağmurlubüyükoba Köyü´nde doğdu. Annesi Ayşe Hanım, babası zurnacı Kara Ahmet´tir. Anadolu´nun bir çok yerinde profesyonel müzisyen olarak karşımıza çıkan Abdal Aşiretlerinin Orta Anadolu´daki en büyük koluna bağlı olan Muharrem Ertaş´ın ataları Ala Kilise´lidir. Abdalların göçer bir aşiret olmalarından ötürü daha sonraları Kırşehir havalisine yerleşmişlerdir.

Ertaş´ın ilk ustaları dayısı Bulduk Usta ve Yusuf Ustadır. Küçük yaşlardan itibaren eline aldığı sazı ile köy köy dolaşır Muharrem Ertaş. Bazen sünnetçilerle, "düğün çalmaya" gider; bazen köy odasındaki muhabbetlere katılır sazıyla ve sesiyle...Her ne kadar "bozlak ustası" diye ün yaptıysa da, Orta Anadolu´nun yöresel melodilerini de repertuarında bulundurur. Özellikle çalıp söylediği halaylar şaheser niteliğindedir.
Muharrem Usta´nın avazı açık havaların ve meydanların sazları davul-zurna ile yarış edecek kadar gür ve yüksektir. Sazından çıkan pırıl pırıl nağmeler ve sesinin tınısı coşkulu akan bir çağlayan gibidir. Aşiretinden aldığı yeteneği kendi kişiliğinde bütünleştirerek bir deha haline gelmiştir Muharrem Usta... 1984 yılında yaşama veda ettiğinde bizlere türkülerini ve o hoş avazını bıraktı. Ruhu şad olsun...

jockeя 02-14-2008 07:54 PM

Neşet Ertaş

"Gönül Dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özümde sel gizli gizli
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar dil gizli gizli"


Kimdir Neşet Ertaş? Sarısözen´in tabiri ile bir zamanlar sadece ve sadece "Kırşehirli Mahalli Sanatçı" olarak bilinen Neşet Ertaş´ı binlerce, hatta milyonlarca saz çalıp türkü söyleyen diğerlerinden ayıran nedir? Onun sazımn ve sesinin insanı büyüleyen sırrı nereden gelmektedir? Neredeyse yarım asra varan bir süreden beri gerçek anlamda gönül telimizi titreten, ruhumuzu ürperten bu esrarlı sesin, sazın ve yorumun arka planında neler ve kimler vardır?

Sazı gümbür gümbür ses veren, adeta davula eşlik edercesine sazının göğsünde pençesiyle sesler çıkaran, hep samimi ve kendi halinde yüreğinin acılarını ve kendi iç gurbetlerini seslendiren; hiç bir medyatik tutumu olmayan, kalabalıklardan ve şöhretten adeta köşe bucak kaçarak pek ortalıklarda görünmeyen; mezhep, parti ve etnik kimlik çağnsımlanna pirim vermeyen, sazından, sözünden ve sesinden gayri hiç bir şeyden medet ummayan bu "Garip" insanı tanımak kadar tanımlamak da gerçekten zor.

Ayaklarının altındaki toprağın renginden, kokusundan haberdar olan,bastıkları yeri az çok tanıyan, yürekleri hep türkülerle birlikte atanlar için Neşet Ertaş, belki de tam bir "yaşayan efsane"; meçhul, uzak, esatiri ve sırlarla dolu...

Neşet Ertaş´ın bir iki cümlede özetlenebilecek resmi biyografisi bize belki sadece ipuçları verebilir. Onun "1938 yılında Kırtıllar Köyü´nde Döne´den doğma Muharrem Ertaş´ın oğlu" olduğunu; Kırşehir, Yozgat ve Keskin´in çeşitli köylerinde geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarının ardından, 15 yaşında çıktığı gurbet hayatinin hala devam etmekte olduğunu bilmenin fazla bir anlamı olmayabilir. Neşet Ertaş´ı tanımak, asıl onun ruh ve gönül macerasım bilmeyi gerektirir ki burada hemen karşımıza, Neşet Ertaş´la en rafine üslubuna kavuşan Orta Anadolu Abdal Müziği geleneğinin gelmiş geçmiş en büyük ustalanndan olan babası Muharrem Ertas karşımıza çıkar.

İşte Neşet Ertaş, babası Muharrem Usta ile adeta Anadolu´daki en olgun seviyesine erişen bu Türkmen/Abdal müzik birikiminin yeni bir yorumcusudur. Yoğun yöresel özellikleri ve baskın mahallilik unsurları ile donanmış bu müziği yöresinin dışına çıkarmış, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasım sağlamıştır.

1960´lardan itibaren binlerce yıllık sazımız bağlama ile birlikte anılan;sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevreleninin ve gerçek türkü dostlarının da gündeminden hiç düşmeyen Neşet Ertaş´ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor- Çünkü o aslında bir anlamda tam bir yöre sanatçısı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak, hem babası Muharrem Ertaş´tan, hem de bu geleneğin diğer usta isimleri olan Hacı Taşan ve Çekiç Ali´den de ayrılır. Bir başka söyleyişle onun sanatı için, başta Muharrem Usta olmak üzere. Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Abdal/Türkmen Müziği geleneğinin çeşitli yörelerde farklı tavır ve üsluplarda karşımıza çıkan diğer ustaları da dahil olmak üzere hepsinin üst seviyede bir sentezi ve esrarlı bir bileşkesi denilebilir.

Neşet Ertaş´ın sanatı hayatı ile hayatı sanatı i1e o kadar içice ki, çalıp çığırdığı türkü ve bozlaklarında bütün bir hayat hikayesini bulmak mümkün olduğu gibi, hayatına yakından baktığımızda da o içli türkülerin, acılı bozlakların nelerden nasıl doğduğunun ipuçlarını elde ederiz hemen. Onun yokluk, yoksulluk ve acılarla dolu hayatım "Garip" mahlasıyla yazdığı koşma tarzında usta işi şiirlerle anlattığı ozan yönünü yıllarca kimse farketmedi bile. Babasından tevarüs ettiği geleneksel ve anonim türkülerin, bozlakların dışında, sözleri kendisine ait türküler, bozlaklar söylediğini de farkeden olmadı yıllarca. Sözü ve müziği ile, anonim türkülerdeki erişilmez sadeliği ve estetik seviyeyi yakalayan sayısız türkünün, bozlağın altına attığı mütevazı imzasını kimselere söylemedi bile.

Neşet Ertaş o büyük yaratıcı yeteneği ile okuduğu her eseri yeni baştan öyle bir yorumlar, ona öyle bir ruh ve hava verir ki, adeta yeni bir beste ile karşı karşıya olduğunuzu dahi sanabilirsiniz. Bu durumu, yeteneği, kültürü ve birikimi oldukça sınırlı sığ ve sıradan sanatçıların yorum adına yaptıkları "dejenerasyon" ile karıştırmamak gerekir. Çünkü Neşet Ertaş kendisine ait olmayan bir türküyü bi1e öyle bir okur ve yorumlar ki, o türkü o şekliyle yıllar öncesine ait bir Neşet Ertaş türküsü gibidir artık.

Olağanüstü denilebilecek yeteneği, geleneğe hakimiyeti, gelenekten kopmadan yeniye bağlılığı, yeni zamanların modern zevk ve eğilimlerini gözeten diri ve uyanık tecessüsü ile Neşet Ertaş, hep gündemde kalmış bir sanatçıdır. O, ismi bağlama ile özdeşmiş ve adeta bu dünyaya türkü söylemek için gelmiş gerçek bir türkü ustası... Türküyü bağlamaya, bağlamayı türküye bu kadar yakınlaştıran ve yaklaştıran, adeta birbirlerinin içinde -kendisi ile birlikte- eritip yok eden ikinci bir sanatçı bulmak öyle sanıldığı kadar kolay olmasa gerek.

Neşet Ertaş´ın sanatı; müziğin özünü, ruhunu kavrayan birinin, hiç bir yapmacıklığa tevessül etmeden, olduğu gibi kendini, kendi özünü ve hissettiklerini saza, söze dökmesidir.

jockeя 02-14-2008 07:54 PM

Sefil Heyrani

1890-1958. Artvin´in Yukarı Hod (şimdiki adı Yukarı Maden) köyünde doğdu. Asıl adı Muhammet Işıkdemir´dir. Bazı kaynaklarda doğum tarihi 1898 olarak aktarılmaktadır. Ancak kesin bir bilgi bulunmamasına karşın 1. Dünya Savaşı (1914-1918) dönemindeki seferberlik dolayısıyla Beyşehir´e göçtüklerinde yaklaşık 20 yaşlarında olduğuna göre doğum yılı 1880´lerin sonları doğru olmalı. Aşıklık geleneğini küçük yaşlardan itibaren öğrendi. Bağlama çalmasını bilmemesine karşın, yörede sesinin güzelliği ile tanındı. Döneminde birçok aşıkla tanışıp dostluk kurdu ve onlarla deyişmelerde bulundu. Ancak bu örnekler yazıya geçirilmeden zamanla yitip gitti. Ayrıca oğullarıyla da deyişmeleri oldu. Asıl mesleği demircilik olan Sefil Heyrani, deyişlerini genellikle doğaçlama söyledi. Kendi türküleri dışında Hodlu Şamili´den Aşık Sümmani´ye dek birçok aşığın türkülerini de söyledi ve sonraki kuşaklara taşınmasına yardımcı oldu.

Değil mi
Düşün gönül cihan bendigahını
Bir yandan alışıp yanan değil mi
Türaptan halkolmuş ol ben-i Adem
Bu çark-ı dünyaya konan değil mi

Lain şeytan ilmi binadan almış
Kendin kibirlenmiş kenara kalmış
Cennetten el çekip dünyaya gelmiş
Yolundan ayrılıp kanan değil mi

Kibirle Ademe secde etmedi
Hakkın buyurduğu yolda gitmedi
Cenabı mevlanın emrin tutmadı
Yoldan ayrı düşüp kalan değil mi

Heyran bu sözünde nihayet verdi
Tavus kuşu anda nur ile durdu
Yılanın ağzına o şeytan girdi
Cennete getiren yılan değil mi

jockeя 02-14-2008 07:54 PM

Seyrani

Kayseri ilinin Develi (eski Everek) ilçesi imamı Cafer Ağa’nın oğludur.

Divan geleneğine uymaya çalışarak aruzla ve ağdalı bir dille şiirler yazmıştır. Asıl başarısını âşık geleneğine bağlı şiirlerinde göstermiştir. Güzelleme ve taşlama türünde oldukça başarılı örnekler vermiştir.

Gönül senden geçer yardan geçemez

Bağlanmış ikrara kavi özlüyüm

Her sözüm dinleyen özüm seçemez

Sırat köprüsünden ince sözlüyüm

Benim sözüm çürük değil sağ gibi

Çürük sözler erir akar yağ gibi

Üzerinden kervan geçer dağ gibi

Yokuşluyum sanma beni düzlüyüm

Yolcu ateş yakmak ile yol almaz

Erenlerin dokunduğu çul yanmaz

Cehennemde günah yanar kul yanmaz

Ben günahtan sürmelenmiş gözlüyüm

Seyrani aradım onu her yerde

Aşk-ı hakikatla düştüm bu derde

Tuttum günahımdan yüzüme perde

Rabbim divanında kara yüzlüyüm

Ateş vapurunu icat eyleyen

Yelken açıp yel kadrini ne bilsin

Süleyman dır kuş dilini söyleyen

Her Süleyman dil kadrini ne bilsin

Hayvanlarda bir kaç çeşit fıkralar

Kimi düzen aşar kimi yorgalar

Gübreliğe inip kokan kargalar

Has bahçede gül kadrini ne bilsin

Seyrani babanın beli büküldü

Ağzının içinde dili döküldü

Davud nebi haddesinden çekildi

Saz çalmayan tel kadrini ne bilsin

jockeя 02-14-2008 07:54 PM

Şah Turna

‘Öteler’ ötesinden Figan çığlık sesinden
Koparıp alınmasın Çocuklar Annesinden!...


Halk Sanatının ve Ozanlığın büyük öncülerinden Ozan ŞAHTURNA 1950 Sivas Gürün´de doğdu. 10 yaşlarında saz çalıp, türkü-deyişler okudu. 15 yaşında kendi yapıtı ilk plağıyla büyük üne kavuştu. Konser turneleri, kasetler, plaklar, uzunçalar, long playler ve günümüz evriminde CD’ler dizileri birbirini takip etti. Yurdun dört bir yanını adım-adım dolaştı. Işık saçan engin sanat ve kültür çalışmaları ile milyonların gönlünde yer etti. Birçok uluslararası seçkin meslektaşlarıyla, aydınlarla dünyanın birçok ülkelerinde konserlere çıktı. Üniversitelerde konferanslar, resitaller verdi.... Yurt içi ve tüm Avrupa çapında TV-Radyo programları yaptı. Felsefi duygu yüklü yapıtlarının yanısıra, sosyal-toplumsal, sevda-umut dolu eserlerini güçlü şiirleri, kendine özgün yanık sesiyle icra eden büyük Halk Ozanı ŞAHTURNA gerek güçlü yapıtları, gerekse de toplumsal duyarlılığı, büyük mücadeleleri, başeğmez, onurlu sanatçı-duruşu ile çağından-ülkesinden sorumlu seçkin kişiliğe haizdir.

Yapıtları hem içerik, hem de dokusu melodik yapısı ile çok yönlü, renkli Çiçek Bahçesi gibidir. Uzun yıllar ağır bedellerini ödediği İNSANLIK-DOSTLUK-SEVDA-PAYLAŞIM Dünyası’nın öncü sanatçı-ozanlarından ŞahTurna çok ağır baskılara ve zor koşullara rağmen nakış-nakış işlediği yüzlerce yapıta (ki birçok eseri başka ünlü sanatçılar tarafından da seslendirildi), kaset-plaklara, şiirlere imza attı. ’Seçkin yapıtları’ Üniversite, TV-Arşivlerine geçti. Uluslararası dillere çevrildi. Yayımlandı. Birçok bilim adamı, yazarlar araştırmacılar yüzlerce makale, röpörtaj ve araştırma dizileri yaptılar. Doktora tezlerine konu oldu. Ozan ŞahTurna ’Dünya çapında birçok aydın yazar, sanat ve kültür erbabı ile yakın çalışma ve dostluk yaşamları ile apayrı özellik ve güzelliklerle bezenmiştir...

Sadece sanatçı-şairlikle sınırlı kalmayan ünlü üstat, İnsan Hakları-Demokrasi alanında da apayrı konuma sahiptir. Avrupa’da da hak ihlallerine ve anti-demokratik uygulamalara karşın büyük çıkışları ve eğlemlilikleri ile tavır alarak, büyük mücadelelere öncülük yaparak tek yönlü, dar kalıba sığmadı. Sözü ‘Öz’e dökerek’ sentezi yakalayan, gelecek çağlara ışık tutan fikir ve eylem üreticisi de oldu aynı zamanda. Hem de baskı-zulüm işkenceler, hapisler pahasına ağır bedellerini de ödeyerek...

Işıktan ürken yarasalar, onun ışık saçan-aydınlatan yapıtlarından-mücadelelerinden ürktüler, önüne engeller çıkardılar. Ama yılmaz azmi, ürettikleri yapıtları ve yürekli-onurlu duruşuyla ağır engelleri aşmasını bildi!... Ünlü Üstat Ozan ŞAHTURNA, Yunus gibi Sevi’nin, Pir Sultan gibi haykırışın, Ferhat gibi aşkın, Nazım gibi ovaların, Ahmet Arif misali dağların, B. Brecht vari zulmün karanlığın da yolunu kaybetmemenin, Köroğlu gibi yiğitliğin-haykırışın timsali olmuştur hep...

‘Yaşanası bir memleket ve Dünya mücadelesi´ndeki seçkin yeri ile tarihin solmaz sayfalarında kalıcılaşmıştır... Yaşamını tanınmış Sanatçı ve Yazar ŞİAR CAN’ la birleştirdi. ŞAFAK ve ŞİRİN adlarındaki kız çocukları da çok başarılı sanatçı ve şairdirler. Birçok ‘Uluslararası’ başarılara beraber imza attılar. Ayrıca, Can Yayınlarında yayımlanan ‘ŞAKIYAN TURNA-ŞAHTURNA’ kitabı ile edebiyat dünyasında da yerini aldı. 30 dan fazla müzik albümleri, CD-ler, 50’nin üstünde plak ve uzunçaları yayımlandı. Şiirleri ve Sosyal-kültürel makaleleri birçok dergi ve kitaplarda yer aldı. Geniş çaplı röpörtajları yayınlandı. Klipleri, konserleri, müzik albümleri ve kitapları ile yüreklere, ereklere su serpiyor...

Birçok Kültür-Sanat ödüllerinin yanısıra, ’Uluslararası Dostluk-Barış ve Özğürlük’ ödülüne de layik görüldü. 1000´ i aşkın çok yönlü yapıtlarını ve yılmayan insanlık mücadelelerini içeren belgesel filmi projesi de yönetmen ve araştırmacıların çalışmaları arasındadır. Yurt içi ve Uluslararası Sanat-Kültür ve Diplomasi organizasyonları aktiviteleri yoğunluklu olarak sürmektedir.

Büyük sanatçılığına ve yürekli mücadelesine ithafen, birçok ünlü aydın-sanatçı ve yazarlarca adına Kurulan ŞAHTURNA KÜLTÜR ve SANATEVİ’ nin (Kultur- und Kunsthaus e.V.) Onursal Başkanlığını sürdürmektedir. Türkiye’ de ve Avrupa’ da birçok kültür-sanat kurumunun, edebiyat oluşumlarının Onur Üyesi, kurucusu-üyesidir. Ayrıca, Almanya Sanatçılar ve Yazarlar Birliğine üyedir. Birçok yayınevlerinde yeni formasyonda şiirleri, güncel makaleleri yayına hazırlanıyor.

En son, ‘Gün Güneşle Kucaklaşak’-´Çocuklar Çiçektir´ Müzik albümleri ve şiirleri Türkiye ve Avrupa’ da yayına girdi. Sesini duyuramayan birçok sanat ve yazın üretenlerine, şiir ve kültür dostlarına kurumu ve organizasyonları aracılığı ile (olanakları ölçüsünde) pencereler açarak, ışıltılarını geniş diyarlara, dağlar ötesine taşıyarak toplumsal, sosyal ve kültürel hizmetler de sunmaktadır!..

jockeя 02-14-2008 07:54 PM

Yunus Emre

(1238-1320)
Türk, şair. Anadolu´da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncüsüdür. İnsan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir.
Yaşamı konusunda yeterli bilgi olmadığı gibi onunla ilgili kaynaklarda anlatılanlar da birbirini tutmaz. Nerede, hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmiyor. Kimi kaynaklarda Anadolu´ya Doğu´dan gelen Türk oymaklarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu söylenirse de kesin değildir. 1320 dolaylarında Eskişehir´de öldüğü söylenir. Batı Anadolu´nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Yapılan araştırmalara göre şiirlerinin toplandığı Divan ölümünden yetmiş yıl sonra düzenlenmiştir. Anadolu´da "Yunus Emre" adını taşıyan ve Yunus Emre´den çok sonraları yaşamış başka şairlerin yapıtlarıyla karışan şiirlerinin bir bölümü dil incelemeleri sonunda ayıklanmış, böylece 357 şiirin onun olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır. Gene Yunus Emre adını taşıyan ve başka şairlerin elinden çıktığı ileri sürülen 310 şiir daha derlenmiştir. Onun dil, şiir ve düşünce bakımından özgünlüğü ve etkisi, ilk düzenlenen Divan´daki şiirleri nedeniyledir.

Yunus Emre´nin şiirinde, edebiyat tarihi bakımından, dil, düşünce, duygu ve yaratıcılık gibi dört önemli sorun sergilenir. Bu sorunlar bir görüş ve inanış bütünlüğü içinde ele alınır, insan konusunda odaklaştırılır. Şiirde işlenen konular ise insan, Tanrı, Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, alçakgönüllülük, erdem, eliaçıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır. O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir.

İnsan bir "sevgi varlığı"dır, tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur. Tin tanrısaldır, ölümsüzdür, gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa, tanrısal evrene dönme özlemi içindedir. Gövde dağılır, kendini kuran öğelere ayrılır. İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak, su, ateş ve yel gibi dört ilkeden kurulmuştur. Bu dört ilke yaratılmıştır, yaratıcı da Tanrı´dır. Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. İnsan sevgi yoluyla Tanrı´ya ulaşır, çünkü insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır. Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması, tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır. Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı´yı düşünme, ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirmiştir. Gerçekte insan-Tanrı-evren üçlüsü birlik içindedir, var olan yalnız Tanrı´dır, türlülük bir "görünüş"tür. Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır. Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir. Bu özdeşlik tanrısal tözün bütün varlık türlerinde, biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır. Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir "yansıma" niteliğindedir, çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca "oluş" gerçekleşir.

Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir. Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar. Sevginin ereği yüce Tanrı´ya ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır. Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı´yı, Tanrı´yı seven kendini sever. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış, Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez. Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık). Dost başka bir anlamda da Tanrı´dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür.

Yunus Emre´de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır. Yaşamak belli nesnelere bağlanmak, yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar. Yunus Emre´nin dilinde bilge kişinin adı "eren"dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur. Evreni bir tanrısal görünüş alanı olarak bildiğinden, erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır. Erenin gözünde insan bir küçük evrendir, büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır. Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur.

Ölüm tinin gövdeden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle ölüm tinle gövde arasında bir ayrılıktır. Gerçekte ölüm yoktur, tinin ölümsüzlüğe ulaşması, yüce kaynağa dönüşü vardır. Çünkü, bütün varlık türleri tanrısal tözün yansıması olduğundan, salt ölüm de söz konusu değildir. Ölümün bir başka anlamı da bilgiden, erdemden, yetkinlikten, sevgiden yoksun kalmaktır.

Yunus Emre´nin şiirinde Yeni-Platonculuk´tan kaynaklanan Tasavvuf öğretisinin bütün sorunları bulunur. Bunlara yeni bir çözüm getirmez, Yeni-Platonculuk´un yöntemine dayanarak yorumlar ileri sürer. Bu nedenle onun şiiri Yeni-Platonculuk´un Türkçe açıklanışıdır.

Yunus Emre´nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu´da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçe´nin ses yapısına uymayan "aruz" olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarını, Türkçe´nin ses yapısına uygun biçimde dile getirir, şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür. Yer yer yalın halk söyleyişine yaklaşan dilinde anlam-uyum bağlantısı bütüncül bir içerik taşır. Ona göre önemli olan bir sözü etkili biçimde söylemektir. Bu nedenle sözün boş bir kavram olmaması, bir varlık sorununu, bir düşünceyi dile getirmesi gerekir. İnsan ancak söz söyleme yetisiyle insandır, konuşan Tanrı durumundadır. Yunus Emre´de Türkçe, şiir dili olma yanında, düşünceyi içeren, açıklayan bir odak özelliği kazanmıştır.

Yunus Emre´nin biri şiiri, öteki düşünceleriyle olmak üzere, iki yönlü bir etkisi vardır. Gerek dili, gerek görüşleri bakımından halk şiirinin de öncüsü sayılmaktadır. Özellikle tasavvuf inançlarını benimseyen Alevi-Bektaşi geleneğini sürdüren halk ozanları üzerindeki etkisi büyük olmuştur.

jockeя 02-14-2008 07:54 PM

Aşık Davut Sulari


Bugün bayram günü alem eğlenir
Sen bizim yaylaya gel başın için
Dertliler oturmuş derdin söyleşir
Etme intizarın gül başın için


1925 - 17 Ocak 1985. Erzincan’ın Çayırlı ilçesinde doğdu. Asıl adı Davut Ağbaba’dır. Ancak dedesinin yanında büyüdü ve Sulari mahlasını kullandı.

17 yaşında bade içerek aşık oldu. Tasavvuf şairi olan dedesi Kaltık Mehmet Ağa’dan ilk bağlama, şiir ve türkü derslerini aldı. Paşa Doğan adlı akrabasından da aşıklık geleneği ve bağlama konusunda yardım gördü. O dönemden sonra da çalıp söyledi.

Konya Aşıklar Bayramının oluşturulmasında emeği geçen Sulari, 4 yıl kadar Ankara ve İstanbul Radyolarında usta bölge sanatçısı olarak çalıştı.

Türkü, atışma, güzelleme dallarında büyük bir yeteneğe sahipti. Özellikle Alevi kökenli aşıklar içerisinde atışma alanında farklı bir yeri olan Sulari'ye bu özelliği türkülerindeki zenginliğin gelişmesinde önemli katkı sağladı.

Türkiye’nin birçok yerini at sırtında gezerek her gittiği yerde türküler, güzellemeler söyledi. Uzun yıllar çeşitli Avrupa ülkelerinde de dolaşan Sulari, kendine özgü türkü söylemesiyle Mahzuni Şerif’ten Arif Sağ’a birçok insanı etkilemiş dönemin en önemli aşıklarındandır. Ayrıca Daimi gibi birçok aşığa ustalık yaptı.

Aşık Reyhani ile birlikte Türkiye’nin çeşitli yerleri dışında, İran, Irak ve Suriye’yi dolaşarak çalıp söyledi. Özellikle 1970'li yıllarda ise çeşitli Avrupa ülkelerinde uzun süre dolaşarak konserler verdi.

Davut Sulari alışılagelmiş bir aşıklar meclisi sırasında Erzurum’da öldü.

jockeя 02-14-2008 07:54 PM

Aşık Şenlik

1913/1850 Yılları arasında yaşamış olan Aşık Şenlik,zamanının Nakşi Bendi evliyalarından olup, Çıldır İlçesine bağlı Suharada; şimdiki kendi ismiyle anılan Aşık Şenlik Kasabasında dünyaya gelmiştir. Daha çocuk yaşlarında Allah'u Teala tarafından badelenir. Mana aleminde Ledün İlminin verilmesi demektir. Ledün İlmi ise Allah'ın bazı sırlarını bazı özel kullarına verilmesidir.Bu ilim transferi üç gün gece gündüz devam etmiştir.Köy halkının üç gün arama sonunda köylerinin alt tarafındaki akar suyun içerisindeki sazlıklarda uyurken bulmaları sonucunda uyanmıştır.İlk sözleri şöyle nakledilmiştir.


Yığılın ahbaplar yaren yoldaşlar,
Bir sağalmaz derde düştüm bu gece,
Hikmeti pir ile Ab'ü zülalden,
Kevser bulağından içtim bu gece.

Kudret mektebinde verdiler dersi ,
Zahirde göründü Arş ile Kürsi,
Hıfzımda zapt oldu Arabi-Farsi,
Lügati İmranı seçtim bu gece.

Sefil Şenlik Haktan buldu Kemali,
Bu fikirle vasf-ı halin demeli,
Bedirlenmiş gördüm güzel cemali,
Tagayyir hal olup şaştım bu gece.

Ay Hocam Arşu alada hüb icabım açtılar
Kef-i keften nun'u nundan her hesabım açtılar
Yerin göğün Arşın Kürşün sırrına oldum nail
Hikmet-i kudret yedinnen dört kitabı açtılar

Okuttular dört kitabı gafletten uyanmışam
Bir aziz pir elinden nuş ediben ganmışam
6666 ya gümanımı salmışam
Bence vüsü dü'dü düdden her hesabım açtılar

Men Şenliyem bir ah çeksem cihanı ahım yudar
Her kime ki gars etsem o sırrım fehme yeter
12 bahçe içinde 48 bülbül öter
366 günde gani tabım açtılar

Aşık Şenlik ,Ledün İlminin ve Tasavvuhi alanlarındaki methiyelerinin yanında Milliyetçi şuura ve ruha sahip bir Halk Kahramanımızdır. 1877/1878 Osmanlı-Rus Savaşlarında işgal altındaki Çıldır Eyaletini yöneten Rus Paşasına Kellesini vermek pahasına aşağıdaki dizeleri söylemiştir.

93 KOÇAKLAMASI


Ehli İslam olan işitsin bilsin
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana
İsterse Uruset neki var gelsin
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Guşananın gılıcı geyinin donu
Gavga bulutları sardı her yanI
Doğdu goç yiğidin şan alma günü
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Asker olan bölüh bölüh bölünür
Sandınız mı Gars galası alınır
Boz atlar üstünde gılıç çalınır
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Kavga günü namert sapa yer arar
Erolan göksünü düşmana gerer
Cemi ervah biznen meydana girer
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Beni Asfer'dir bilin Urus'un aslı
Orman yabanisi balıhçı nesli
Hınzır sürüsüne dalıp gurt misli
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Hele Alosman'n görmemiş zorun
Din gayreti olan tedarik görün
At tepip baş kesin düşmanı kırın
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Şenlik ne durursuz atları minin
Sıyra gılıç düşman üstüne dönün
Artacahtır şanı bu Alosman'n
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana


Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 12:31 AM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.