![]() |
|
|
#11 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 11- Quiddich
Kasım ayına girdiklerinde hava çok soğudu birdenbire. Okulun çevresindeki dağlar buz grisi bir renge büründü, göl donup çeliğe döndü. Her sabah çiyle kaplanıyordu yer. Üst katların pencerelerinden Hagrid'in, sırtında upuzun bir köstebek derisi palto, ellerinde tavşan kürkünden eldivenler, ayaklarında da kunduz derisinden kocaman çizmelerle, Quidditch alanındaki süpürgelerin buzlarını çözdüğü görülebiliyordu. Quidditch mevsimi başlamıştı. Harry, haftalarca çalışmadan sonra, cumartesi günü ilk maçına çıkacaktı. Gryffindor'la Slytherin arasındaydı maç. Gryffindor kazanırsa, şampiyonluk yarışında ikinci sıraya yükselecekti. Kimse oynadığını görmemişti Harry'nin, Wood onu gizli bir silah olarak saklamayı düşünmüştü. Ama onun Arayıcı olarak oynayacağı haberi bütün okula yayılmıştı; Harry, harika bir maç çıkaracağını söyleyenlere mi inansın, yoksa ellerinde şilteyle onun tam altında koşup duracaklarını söyleyenlere mi kulak versin, bilemiyordu. Harry'nin artık Hermione'yle arkadaşlık etmesi büyük şanstı doğrusu. Boş vakitlerini Wood'un Quidditch çalıştırmasıyla geçiriyordu; Hermione olmasaydı, bütün o ödevlerin altından nasıl kalkardı? Hermione, okuması için çok ilginç bir kitap vermişti ona - Çağlar Boyunca Quidditch kitabını. Harry, Quidditch'te yedi yüz faul türü olduğunu, bunların hepsinin de 1473'teki bir Dünya Kupası maçında yapıldığını, Arayıcıların genellikle en küçük, en hızlı oyuncular arasından seçildiğini, en ciddi kazaların onların başına geldiğini, Quidditch takımlarında yer alanların oyun sırasında pek ölmediklerini, ama bazı hakemlerin kayıplara karıştıklarını, aylar sonra da Büyük Sahra'da ortaya çıktıklarını öğrendi. Hermione, Harry'yle Ron kendisini o dağ ifritinin elinden kurtardıkları günden sonra, kuralları bozmak konusunda biraz yumuşamıştı, şimdi çok daha şirin bir kızdı. Harry'nin ilk Quidditch maçından bir gün önce, ders arasında, Ron'u da yanlarına alıp buz gibi bahçeye çıktılar; Hermione, bir reçel kavanozuna koyup yanlarında taşıyabilecekleri masmavi bir ateş yaratmıştı. Sırtlarını kavanoza vermiş ısınırlarken Snape çıkageldi. Harry, Snape'in topalladığını gördü. Üç arkadaş, ateşi gizlemek için birbirlerine sokuldular; böyle bir şeye izin verilmiyordu herhalde. Ama Snape onların suçlu bakışlarını fark etti. Topallayarak yaklaştı. Ateşi görmemişti, ama bir bahane uydurup oradan çekip gitmelerim söyleyecekti besbelli. "O elindeki nedir, Potter?" Çağlar Boyunca Quidditch'ü. Harry gösterdi. "Kitaplıktan aldıklarınızı okul dışına çıkaramazsınız," dedi Snape. "Ver şunu bana. Gryffindor'dan beş puan sildim." Snape topallaya topallaya uzaklaşırken, "Bu kuralı şimdi uydurdu," dedi Harry öfkeyle. "Bacağına ne oldu acaba?" Ron, acı acı, "Bilmem," diye homurdandı. "Umarım, canını adamakıllı yakıyordur." O akşam Gryffindor'ların ortak salonu çok kalabalıktı. Harry, Ron, Hermione, bir pencerenin önünde birlikte oturuyorlardı. Hermione, Harry'yle Ron'un Tılsım ödevlerini gözden geçiriyordu. Kopya çekmelerine hiç mi hiç izin vermezdi ("Kopya çekerseniz nasıl öğrenirsiniz?"), ama bir kere baştan sona okuyup onlara yanlışlarını gösterirdi. Harry tedirgindi. Aklını ertesi günkü maçtan başka bir şeye verebilmek için Çağlar Boyunca Quidditch'i geri almak istiyordu. Snape'ten niye korkacaktı ki? Ayağa kalktı, Snape'e gidip kitabı isteyeceğini söyledi Ron'la Hermione'ye. "Kafayı mı yedin sen?" dedi ikisi birden, ama Harry'nin bir fikri vardı, başka öğretmenlerin yanında Snape'in buna karşı çıkmayacağını sanıyordu. Öğretmenler odasına gidip kapıya vurdu. Yanıt gelmedi. Bir daha vurdu. Boşuna. Belki de Snape orada bırakmıştı kitabı. Denemeye değerdi. Kapıyı araladı, içeriye bir göz attı - göz atar atmaz da korkunç bir manzarayla karşılaştı. Snape'le Filch içerdeydiler, başka kimse yoktu. Snape cüppesini dizlerinin üstüne çekmişti. Bacaklanndan biri kan içindeydi, paramparça olmuştu neredeyse. Filch, Snape'e sargı uzatıyordu. “Lanet olasıca!" diyordu Snape. "Üçünü birden aynı anda göz altında nasıl tutabilirsin ki!" Harry sessizce kapıyı kapatmaya çalıştı, ama - "POTTER!" Snape, bacaklarını örtmek için cüppesini indirdi hemen, yüzü öfkeden kırış kırış olmuştu. Harry yutkundu. "Acaba kitabımı geri alabilir miyim diyordum." "ÇIK DIŞARI! DIŞARI!" Harry, Snape'in Gryffindor'dan puan silmesine fırsat vermeden çıktı. Yukarı koştu. Yanlarına varınca, Ron, "Aldın mı?" diye sordu. "Ne oldu?" Harry gördüklerini anlattı fısıltıyla. Soluğu tıkanarak, "Bu ne demek, biliyor musunuz?" diye bağladı sözlerini. "Cadılar Bayramı'nda üç başlı köpeğin yanma gitmiş! Onu gördüğümüzde oraya gidiyordu demek - köpeğin koruduğu her neyse, onu ele geçirmeye çalışıyor! Süpürgeme bahse girerim ki, kargaşa yaratmak için ifriti de o aldı içeri!" Hermione'nin gözleri faltaşı gibi açıldı. "Hayır - yapamaz bunu," dedi. "Biliyorum, pek iyi biri değil, ama Dumbledore'un sakladığı bir şeyi de çalmaya kalkışamaz." Ron, "Hermione," diye atıldı, "Sen de bütün öğretmenleri melek sanıyorsun. Harry doğru söylüyor. Snape'e hiç mi hiç güven olmaz. Ama neyin peşinde acaba? Köpek neyin bekçiliğini yapıyor?" Harry yatağa giderken kafasında ,hep bu soru çınlıyordu. Neville horul horul uyuyordu, ama gözünü bile kırpamadı Harry. Kafasını boşaltmaya çalıştı - uyuması gerekiyordu, mutlaka uyumalıydı, birkaç saat sonra ilk Quidditch maçına çıkacaktı çünkü - ama bacağını gördüğü anda Snape'in gözlerinde beliren o bakışı unutmak kolay değildi. Ertesi sabah hava pırıl pırıldı, ama soğuktu. Büyük Salon'u mis gibi kızarmış sosis kokusu sarmıştı, herkes o günkü Quidditch maçından söz ediyordu. "Kahvaltı etmen gerek." "Canım bir şey istemiyor." Hermione, "Bir dilim kızarmış ekmek ye hiç olmazsa," dedi. "Aç değilim." Çok korkuyordu Harry. Bir saat sonra Quidiitch alanında olacaktı. "Harry," dedi Seamus Finnigan, "güçlü olman gerek. Karşı takım oyuncuları Arayıcıları vdlar hep." Harry, Seamus'in sosislere ketçap boca edişine bakarak, "Sağol," dedi. Saat on bire geldiğinde, bütün okul Quidditch alanını çevreleyen sıralan doldurmuştu. Öğrencilerin çoğunun elinde dürbün vardı. Sıralar epey yüksekteydi gerçi, yine de bazen maçı izlemek güçleşiyordu. Ron'la Hermione, üst sırada oturan Neville, Seamus ve West Ham taraftarı Dean'in yanına çöktüler. Harry'ye sürpriz yapacaktılar, Scabbers'ın parçaladığı çarşaflardan birinin üstüne Başkan Adayımız Potter yazmışlardı. Çizgileri hiç de fena olmayan Dean, yazının altına kocaman bir Gryffindor arması, kanatlı bir aslan resmi kondurrıuştu. Hermione de minicik bir büyü yaptı, harflerin boyuna renk değiştirmesini sağladı. Bu arada soyunma odasında Harry'yle takım arkadaşları kırmızı formalarını giyiyorlardı (Slytherin'ler yeşil formayla oynayacaklardı). Wood, herkesin kendisini dinlemesi için birkaç kere öksürdü. "Hadi bakalım, beyler." dedi. "Hanımları unutma," dedi Kovalayıcı Angelina Johnson. "Ve hanımlar," dedi Wood. "Vakit geldi." "Büyük maç," dedi Fred Weasley. "Hepimizin beklediği maç," dedi George. Fred, "Oliver'ın konuşmasını artık ezberledik," dedi Harry'ye. "Geçen yıl da takımdaydık." "Siz ikiniz, kapayın çenenizi," dedi Wood. "Gryffindor takımı yıllardır hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Kazanacağız. Biliyorum." Kazanamazsak canınıza okurum' gibilerden baktı. "Tamam. Vakit geldi. Hepinize iyi şanslar." Harry, Fred'le George'un peşinden soyunma odasından çıktı, dizleri zangır zangır titriyordu, alkışlar arasında alana.yürüdüler. Hakem, Madam Hooch'tu. Alanın tam ortasında durmuş, elinde süpürge, iki takımı bekliyordu. Takım oyuncuları çevresini sarınca, "Kuralların dışına çıkmadan oynayın," dedi. Harry, onun bunu söylerken Slytherin kaptanı, beşinci sınıf öğrencisi Marcus Flint'e baktığını gözden kaçırmadı. Hint'te biraz ifrit kanı vardı anlaşılan. Yükseklerde dalgalanan Başkan Adayımız Potter yazısını gördü o sırada. İçi bir tuhaf oldu. Şimdi daha korkusuzdu artık. "Süpürgelerinize binin, lütfen." Harry, Nimbus İki Bin'ine bindi. Madam Hooch gümüş düdüğünü bütün gücüyle öttürdü. On beş süpürge göğe havalandı. Yükseldiler, yükseldiler. "Gryffindor'dan Angelina Johnson, Quaffle'ı hemen yakaladı - ne müthiş bir Kovalayıcı şu kız, üstelik ne kadar da çekici -" "JORDAN!" "Özür dilerim, Profesör." Weasley ikizlerinin arkadaşı Lee Jordan anlatıyordu maçı, Profesör McGonagall de yanında oturmuş, onu denetliyordu. "Fişek gibi yükseliyor, çok güzel bir pas attı Alicin Spinnet'a - Alicia'yı Oliver Wood keşfetmişti, geçen yıl yedek kaldı - Alicia'dan yine Johnson'a - hayır, Slytherin'ler kaptı Quaffle'ı - Slytherin kaptanı Marcus Rint Quaffle'la iterliyor - bir kartal gibi süzülüyor havada -tam golünü - hayır, Gryffindor Tutucusu Wood engel oluyor, Quaffle Gryffindor'larda - Gryffindor Kovalayıcısı Katie Bell, Flint'in yanından pike yapıyor - AH -canı epey yandı herhalde, kafasına bir Bludger indi -Quaffle Slytherin'lere geçti - Adrian Pucey direklere doğru ilerliyor, ama ikinci Bludger da onu engelledi, ya Fred ya da George Weasley yolladı topu, hangisi bilmiyorum - Gryffindor Vurucuları iyi çalışıyor - Quaffle şimdi Johnson'da yine, önü açık, hızla ilerliyor - uçuyor, uçuyor - bir Bludger'ı sıvıştırdı işte - direkler tam önünde - hadi, Angelina - Tutucu Bletchley dalıyor -tutamıyor - Gryffindor'lar - GOL!" Gryffindor'lann sevinç çığlıkları yükseldi göğe, Slytherin'ler ise homurdanıyordu. "Şöyle toparlanın biraz, kıpırdayın." "Hagrid!" Ron'la Hermione, Hagrid'e yer açmak için birbirlerine iyice sokuldular. Boynuna astığı dürbüne hafifçe vurarak, "Kulübeden seyrediyordum," dedi Hagrid. "Ama burada, kalabalığın içinde olmaya benzemiyor. Snitch daha görünmedi, değil mi?" "Hayır," dedi Ron. "Harry'ye daha iş düşmedi." Hagrid, dürbününü kaldırıp gökte bir nokta gibi görünen Harry'ye bakarak, "Daha başına bir iş gelmedi ya, bu da bir şey," dedi. Harry, tepelerinde, çok yükseklerde, Snitch'i kollayarak dönüp duruyordu. Bu taktiği Wood'la birlikte hazırlamışlardı. "Snitch'i görünceye kadar bir şeye bulaşmayacaksın," demişti Wood. "Gerektiğinden önce saldırıya uğraman doğru olmaz." Angelina sayı yapınca, Harry de dayanamamış, birkaç takla atmıştı. Şimdi yine Snitch'i kollamaktaydı. Bir ara şöyle bir altın parıltısı görür gibi oldu, ama Weasleylerin kol saatlerinden birinin yansımasıydı bu; bir ara da bir Bludger top mermisi gibi hızla geldi üstüne, ama Harry eğildi, Fred Weasley de Bludger'in peşine düştü. Bludger'a bütün gücüyle vurup onu Marcus Flint'e doğru savururken, "Sen iyisin ya, Harry?" diye bağırdı. "Slytherin saldırıyor," diyordu Lee Jordan. "Kovalayıcı Pucey iki Bludger'dan, Weasleylerden, Kovalayıcı Bell'den sıyrıdı, ilerliyor - bir dakika - Snitch miydi o?" Adrian Pucey, sol kulağının dibinden yıldırım hızıyla geçen sapsarı pırıltıya bakayım derken Quaffle'ı düşürdü, seyircilerden bir mırıltı yükseldi. Harry de gördü onu. Büyük bir heyecanla altın ışıltıya doğru süzüldü. Snitch, Slytherin Arayıcısı Terence Higgs'in de gözünden kaçmamıştı. Neredeyse burun buruna, Harryle topu kovalamaya başladılar - öteki oyuncular ne yapmaları gerektiğini unutup havada salınarak onlan seyretmeye koyuldular. Harry, Higgs'den daha hızlıydı - küçücük yuvarlak topun kanat çırparak nereye yöneldiğim görebiliyordu - daha da hızlandı. GÜMM! Aşağıdaki Gryffindor'lardan öfkeli çığlıklar yükseldi - Marcus Flint kasıtlı biçimde Harry'nin önünü kesmiş, Harry de havada boyuna yön değiştiren süpürgesine sarılmak zorunda kalmıştı can havliyle. "Faul!" diye bağırdı Gryffindor'lar. Madam Hooch öfkeyle bir şeyler söyledi Flint'e, sonra da Slytherin'leri penaltıyla cezalandırdı. Ama o kargaşa içinde Altın Snitch gözden yok olup gitmişti yine. Aşağıda, oturduğu yerde Dean Thomas avazı çıktığı kadar bağırıyordu: "At dışarı! Kırmızı kart!" Ron, "Bu futbol değil, Dean," diye hatırlattı ona. "Ouidditch oyuncularını oyundan atamazsın - hem kırmızı kart da nedir?" Amc. Hagrid de Dean gibi düşünüyordu. "Kuralları değiştirmeleri gerek. Flint, Harry'yi tepe üstü yere çakabilirdi." Lee Jordan, yan tutmamak için çok zorlanıyordu. "Böyle apaçık, böyle alçakça bir saldırıdan sonra -" "Jordan!" diye gürledi Profesör McGonagall. "Yani, böyle pisliğe -" "Jordan, seni uyarıyorum -" "Peki peki. Rint, Gryffindor Arayıcısını az kalsın öldürecekti, olur böyle şeyler. Şimdi Gryffindor penaltı kullanacak - Spinnet dışarı atıyor, sorun yok, oyun sürüyor, top yine Gryffindor'da." Tam o sırada, Harry, başının üstünden tehlikeli biçimde geçen bir başka Bludger'ı savuşturmayı başardı. Süpürgesi ansızın yalpaladı; ödü koptu. Düşeceğini sandı bir an. Elleri ve dizleriyle sımsıkı sarıldı süpürgeye. Daha önce başına hiç böyle bir şey gelmemişti. Aynı şey bir daha oldu. Süpürge onu sırtından atmaya çalışıyordu sanki. Ama Nimbus İki Bin'ler de binicileri pek öyle fırlatıp atan süpürgelerden değillerdi. Harry, Gryffindor direklerine dönmeye çalıştı; Wood'dan mola almasını isteyecekti - ama süpürgesinin bütün bütüne denetimden çıktığını gördü. Çeviremiyordu onu. Yönetemiyordu.. Havada zikzaklar çizerek ilerliyor, arada çılgıncasına yalpalayarak binicisini üstünden atmaya çalışıyordu. Lee maçı anlatmaktaydı hâlâ. "Top Slytherin'de - Flint Quaffle'ı aldı - Spinnet'ı geçiyor - Bell'i de geçiyor - suratına bir Bludger indi, keşke burnu kırılsa - şaka ediyordum, Profesör -Slytherin sayı yaptı - olamaz..." Slytherin'lerden bir alkış koptu. Kimse Harry'nin süpürgesinin garip davranışlarını fark etmemişti. Süpürge ağır ağır daha yükseklere çıkarıyordu Harry'yi, yükseldikçe de hopluyor, zıplıyor, yalpalıyordu. "Harry ne yapıyor öyle, aklım ermedi," diye homurdandı Hagrid. Dürbünüyle baktı. "Onu tanımasam süpürgesini tutamıyor derim... ama olacak iş değil..." Sıralarda oturan herkes Harry'yi göstermeye başladı birdenbire. Süpürge boyuna takla atıyordu havada, Harry'nin bütün yaptığı, ona tutunmaya çalışmaktı. Bütün seyircilerin soluğu kesilmişti. Harry'nin süpürgesi çılgıncasına hoplayıp binicisini üstünden attı. Harry tek eliyle süpürgeye yapıştı, havada sallanmaya başladı. Seamus, "Flint faul yaptığında acaba bir şey mi oldu ona?" diye fısıldadı. Titrek bir sesle, "Olamaz," dedi Hagrid. "Süpürgeleri Kara Büyü'den başka hiçbir şey etkileyemez - hiçbir çocuk bir Nimbus İki Bin'e böyle bir şey yapamaz." Bu sözler üzerine, Hermione dürbününü aldı Hagrid'in, ama yukarıya, Harry'ye bakacağına deli gibi kalabalığı taramaya başladı. "Ne yapıyorsun?" diye inledi Ron. Beti benzi atmıştı. Hermione, "Biliyordum," dedi soluk soluğa. "Snape bak." Ron dürbünü aldı. Snape tam karşılarındaki bölümün ortasmdaydı. Gözlerini Harry'ye dikmiş, soluk bile almadan bir şeyler mırıldanıyordu boyuna. "Bir şey yapıyor - süpürgeyi büyülüyor," dedi Hermione. "Ne yapacağız?" "Bana bırak." Ron'un tek kelime daha söylemesine fırsat vermeden, ortalıktan yok oluverdi Hermione. Ron dürbünü Harry'ye çevirdi yine. Süpürge öylesine sarsılıyordu ki, Harry'nin daha fazla tutunması olanaksızdı. Bütün seyirciler ayağa kalkmış, Weasley kardeşlerin Harryyi kurtarmaya gidişlerini seyrediyordu dehşet içinde -onu kendi süpürgelerine almaya çalışıyordu Weasley kardeşler, ama onlar yaklaştıkça Harry'nin süpürgesi daha da yükseliyordu. Weasley kardeşler alçalıp onun alfanda çember çizerek dönmeye koyuldular - düşecek olursa onu tutmaya çalışacaklardı. Bu arada, kimse farkına varmadan, Marcus Hint Quaffle'ı alıp beş kere sayı yaptı. Ron, çaresizlik içinde, "Hadisene, Hermione," diye mırıldandı. Hermione kalabalığı yararak Snape'in oturduğu bölüme gitmişti, şimdi onun arkasındaki sırada koşuyordu; Profesör Quirrell'ı tepe üstü ön sıraya devirince özür dileme gereğini bile duymadı. Snape'in yanına varınca çömeldi, asasını çıkarıp iyi seçilmiş birkaç sözcük mırıldandı. Masmavi alevler fırladı asasından, Snape'in cüppesinin eteğini sardı. Snape'in tutuştuğunu fark etmesi için otuz saniye kadar geçti. Onun çığlığı bastığını görünce, başarılı olduğunu anladı Hermione. Eteği saran alevleri cebindeki küçük bir kavanoza koyarak oradan uzaklaştı - neler olduğunu hiç anlamayacakta Snape. Tamamdı artık. Harry havada süpürgesine yeniden binebilmişti ansızın. "Bakabilirsin, Neville!" dedi Ron. Neville, son beş dakikadır Hagrid'in paltosuna kapanmış, hıçkıra hıçkıra ağlamaktaydı. Harry hızla alçalmaya başladı, seyirciler elini ağzına götürdüğünü gördüler onun, midesi bulamyordu da çıkaracaktı sanki - Harry dört ayak üstü indi yere - öksürdü - sonra altıan bir şey düştü eline. Onu havaya kaldırarak, "Snitch'i yakaladım!" diye bağırdı, maç da herkesin şaşkınlığı içinde sona erdi. Hint, yirmi dakika sonra bile, "Onu yakalamadı ki, az kalsın yutuyordu," diye uluyordu, ama bir yaran yoktu bunun - Harry kuralların dışına çıkmamıştı, Lee Jordan da mutluluk içinde sonucu haykırıyordu Gryffindor 170-60 kazanmıştı. Harry hiçbirini duymadı bunların. Hagrid'in kulübesinde Ron ve Hermione'yle demli bir çay içiyordu. "Snape'in başının alfandan çıktı," diyordu Ron. "Hermione de, ben de gördük. Süpürgeni lanetliyordu, boyuna mırıldanıyordu, gözlerini sana dikmişti." Maçı izlerken bunların hiçbirini duymamış olan Hagrid, "Saçma," dedi. "Snape niye böyle bir şey yapsın?" Harry, Ron, Hermione birbirlerine baktılar, acaba anlatsalar mıydı ona? Harry gerçeği söylemeye karar verdi. "Onun hakkında bir şey öğrendim," dedi Hagrid'e. "Cadılar Bayramı'nda üç başlı köpeği atlatmaya çalışta. Köpek onu ısırdı. Artık neyin bekçiliğini yapıyorsa, onu çalmaya çalışıyordu Snape." Hagrid çaydanlığı yere düşürdü. "Siz Fluffy'yi nereden biliyorsunuz? "Fluffy'yi mi?" "Evet - benimdir - geçen yıl meyhanede tanıdığım bir Yunandan aldımdı - Dumbledore'a verdim - bekçiliğini yapsın diye..." Harry, merakla, "Neyin bekçiliğini?" diye sordu. Hagrid, "Başka bir şey sorma bana," diye homurdandı. "Büyük bir sırdır bu. Söyleyemem." "Ama Snape çalmaya çalışıyordu onu." Hagrid, "Saçma," dedi yine. "Snape, Hogwarts öğretmenlerinden biri, böyle bir şey yapmaz." Hermione, "Peki, neden Harry'yi öldürmeye çalıştı öyleyse?" diye bağırdı. O gün öğleden sonra olanlar, Snape hakkındaki bütün düşüncelerini değiştirmişti anlaşılan. "Bir uğursuzluk büyüsü gördüm mü, hemen anlarım, Hagrid. Bu konuda yazılmış her şeyi okudum! Büyü yaptığın şeye dimdik bakman gerek, Snape gözlerini bile kırpmıyordu. Gördüm onu!" Hagrid, öfkeyle, "Yanılıyorsunuz diyorum size!" diye gürledi. "Harry'nin süpürgesi niye öyle şeyler yaptı, aklım ermez, ama Snape öğrencileri öldürmeye kalkışacak biri değil! Şimdi dinleyin beni - üçünüz de - sizi ilgilendirmeyen şeylere bulaşıyorsunuz. Tehlikeli bir şey bu. O köpeği unutun, neyin bekçiliğini yaptığını da unutun, bu Profesör Dumbledore'la Nicolas Flamel arasında bir şey" "Haa!" diye mırıldandı Harry. "Demek işin içinde Nicolas Flamel diye biri daha var, öyle mi?" Hagrid, öfke içinde, kendi kendine lanetler yağdırıyor gibiydi. |
|
|
|
#12 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 12 - Kelid Aynası
Noel yaklaşıyordu. Aralık ortalarında bir sabah Hogwarts'takiler uyanınca her yerin bir metre karla örtülmüş olduğunu gördüler. Göl donmuştu, Weasley kardeşler birkaç kartopuna büyü yapıp onları Quirrell'ın sarığında hoplattıkları için cezalandırıldılar. Hagrid, fırtınalı gökte mektup taşımayı nasılsa başarabilen birkaç baykuşu iyileştirip yeniden uçacak duruma getirdi. Herkes tatili dört gözle bekliyordu. Gryffindor ortak salonuyla Büyük Salon'da ateş güldür güldür yanıyordu, ama esintili koridorlar buz gibi soğuktu, acı rüzgâr sınıf pencerelerini zangırdatıyordu. En kötüsü'de Profesör Snape'in zindanlardaki sınıfıydı; öylesine soğuktu ki sınıf, herkesin soluğu sis gibi yükseliyordu ağzından, öğrenciler sıcak kazanlarına sokulabildikleri kadar sokuluyorlardı. İksir dersinin birinde, "Evlerinde istenmedikleri için Noel'i Hogwarts'ta geçirecek öğrencilere acıyorum," dedi Draco Malfoy. Konuşurken Harry'ye bakıyordu. Crabbe'yle Goyle kıkırdadı. O sırada öğütülmüş aslanbalığı kılçığı ölçmekte olan Harry onlara aldırmadı. Malfoy Quidditch maçından beri daha da tatsız biri olup çıkmıştı. Slytherin'in yenilgisini içine sindirememiş, Gryffindor'urt bundan sonraki maçta Harry'nin yerine Arayıcı olarak koca ağızlı bir ağaç kurbağası oynatacağını söyleyerek herkesi güldürmeye çalışmıştı. Sonra da kimsenin bunu komik bulmadığını fark etmişti, herkes Harry'nin o hoplayan süpürgede nasıl durduğundan pek etkilenmişti çünkü. Malfoy da, kıskançlık ve öfke içinde, doğru dürüst bir ailesi olmadığını söyleyerek Harry'ye sataşmayı sürdürmüştü. Harry'nin Noel'de Privet Drive'a gitmeyeceği doğruydu. Profesör McGonagall bir hafta önce gelmiş, tatilde okulda kalacakların listesini çıkarmıştı; Harry hemen yazdırmıştı adını. Hiç üzülmüyordu buna, geçirdiği en güzel Noel herhalde bu olacaktı. Ron'la kardeşleri de okulda kalacaktı, çünkü Mr ve Mrs Weasley Char-lie'yi görmek için Romanya'ya gidiyorlardı. İksir dersinin sonunda zindanlardan çıkarken, önlerindeki koridoru kapayan koca bir köknar ağacıyla karşılaştılar. Dibinden fırlamış iki dev ayakla of-pof sesleri, ağacın arkasında Hagrid'in bulunduğunu gösteriyordu. Ron, başını dalların arasından uzatarak, "Merhaba, Hagrid, yardım ister misin?" diye sordu. "Yok, iyiyim, sağol, Ron." Arkalarından Malfoy'un soğuk homurtusu duyuldu: "Yoldan çekilir misin? Sen de bahşiş mi koparmaya çalışıyorsun, Weasley? Hogvvarts'tan ayrılınca sen de bekçi olacaksın herhalde - sizin evinizin yanında Hagrid'in kulübesi saray gibidir." Ron tam Malfoy'a saldırıyordu ki, merdivenlerde Snape göründü. "WEASLEY!" Ron, Malfoy'un cüppesinin yakasını bıraktı. Hagrid, ağacın arkasından kocaman kıllı yüzünü uzatarak, "Ron'u kışkırtmaya çalışıyor, Profesör Snape," dedi. "Malfoy ailesine hakaret ediyordu." Snape, hışırtılı sesiyle, "Ne olursa olsun, kavga etmek Hogwarts kurallarına aykırıdır," dedi. "Gryffindor'dan beş puan daha, Weasley. Daha fazla kesmediğime sevin. Hadi şimdi, yürüyün hepiniz." Malfoy, Crabbe ve Goyle, ağacın dallarını itip sırıtarak uzaklaştılar, her yana kozalaklar saçıldı. Roy, Malfoy'un arkasından dişlerini gıcırdatarak, "Bunun hesabını soracağım ondan," dedi. "Şu günlerde soracağım. Elime bir geçirirsem -" "İkisinden de tiksiniyorum," dedi Harry, "Malfoy'dan da, Snape'ten de." Hagrid, "Hadi, keyiflenin biraz, Noel yaklaşıyor," dedi. "Bakın ne söyleyeceğim size, benimle gelin de Büyük Salon'a bir göz atın, dehşet oldu." Harry, Ron ve Hermione, Hagrid'le ağacının peşine takılıp Büyük Salon'a gittiler; Profesör McGonagall'la Profesör Flitwick, Noel süslemeleriyle uğraşıyordu. "Ah, Hagrid, sonuncu ağaç - ilerideki köşeye koyar mısın?" Salon çok görkemliydi doğrusu. Duvarlara çoban-püskülü ve ökseotundan yapılmış süslemeler asılmıştı, odaya tam on iki dev Noel ağacı yerleştirilmişti, bazıları incecik buzullarla parlıyor, bazıları da üstlerindeki yüzlerce mumla ışıldıyordu. "Tatilinize kaç gün kaldı?" diye sordu Hagrid. "Sadece bir," dedi Hermione. "Şimdi aklıma geldi Harry, Ron, yemeğe yarım saat var, kitaplıkta olmalıyız." Ron, "Doğru, haklısın," dedi, asasının ucundan fışkırttığı altın baloncukları yeni ağacın dallarına asmakta olan Profesör Flitwick'ten zor ayırdı gözlerini. Hagrid, onların peşine takılıp salondan çıkarken, "Kitaplığa mı?" diye sordu. "Tatilden hemen önce mi? Siz de çalışmaya amma meraklıymışınız haa?" Harry, "Biz çalışmıyoruz ki," dedi neşeyle. "Sen Nicolas Flamel'in sözünü ettiğinden beri onun kim olduğunu araştırıyoruz." "Ne yapıyorsunuz?" İyice şaşırmışa benziyordu Hagrid. "Bana bakın - söyledimdi size - bırakın bunu. Köpeğin neyi koruduğu sizi ilgilendirmez." Hermione, "Biz sadece Nicolas Hamel'in kim olduğunu anlamaya Çalışıyoruz, o kadar," dedi. "İstersen sen söyle de bizi bir dertten kurtar," dedi Harry. "Şimdiye kadar yüzlerce kitap karıştırdık, hiçbir yerde adını göremedik - bir ipucu ver - biliyorum, adını bir yerde okumuştum." Hagrid, "Benden laf alamazsınız," diye kestirip attı. "Öyleyse kendimiz arar buluruz," dedi Ron; homurdanıp duran Hagrid'den ayrılıp kitaplığa koştular. Hagrid ağzından kaçırdığından beri Flamel'in adını arıyorlardı kitaplarda, Snape'in çalmaya çalıştığı şeyin ne olduğunu başka türlü nasıl öğrenebilirlerdi? Sorun, nereden başlayacağını bilmekti. Flamel'in, adını kitaplara geçirecek ne yaptığını bilmeden hiç de kolay olmuyordu bu iş. Yirminci Yüzyılın Büyük Sihirbazları'nda, Çağımızın Önemli Büyücüleri'nde yoktu; önemli Modern Büyücülük Buluşları'nda da, Büyücülükte Son Gelişmeler Üstüne Bir înceleme'de de adına rastlanmıyordu. Kitaplık da kitaplıktı hani; içinde on binlerce kitap, binlerce raf, yüzlerce bölme vardı. Hermione incelemeye karar verdiği konuların ve kitap adlarının listesini çıkarırken, Ron da bir raftan rasgele kitaplar indirmeye koyuldu. Harry, Kısıtlı Bölüm'e yöneldi. Flamel'i orada bir yerlerde bulabileceğini düşünüyordu bir süredir. Ama o bölümdeki kitaplara bakabilmek için öğretmenlerin birinden imzalı bir kâğıt getirmesi gerekiyordu, öyle bir izin alamayacağını da biliyordu. Hogwarts'ta öğretilmeyen, sadece ileri düzeyde Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersini alan yüksek sınıf öğrencilerinin okuyabildiği, Kara Büyü'yle ilgili kitaplardı bunlar. "Ne arıyorsun, çocuk?" "Hiç," dedi Harry. Kitaplık görevlisi Madam Pince, elindeki toz fırçasını salladı ona. "Öyleyse dışarı. Hadi - git buradan!" Harry ayaküstü bir yalan kıvıramadığına üzülerek kitaplıktan ayrıldı. Ron ve Hermione'yle birlikte, Flamel'i nerede bulabileceklerini Madam Pince'e sormamayı daha önce kararlaştırmışlardı. Söylerdi nasıl olsa, ama bunun Snape'in kulağına gitmesini göze alamazlardı. Harry dışarıda, koridorda iki arkadaşım bekledi, bakalım onlar bir şey bulabilecekler miydi? Ama pek de umutlu değildi. İki haftadır arıyorlardı, ama kitaplığa sadece ders aralarında gidebildikleri için, bir şey bulamamaları da pek şaşırtıcı değildi doğrusu. Bütün istedikleri, Madam Pince'in soluğunu enselerinde duymadan şöyle uzun uzun araştırmaktı. Beş dakika sonra, başlannı iki yana sallayarak, Ron'la Hermione geldiler yanına. Yemeğe gittiler. "Ben yokken bakmayı sürdüreceksiniz, değil mi?" dedi Hermione. "Bir şey bulacak olursanız, bana bir baykuş yollarsınız." Ron, "Sen de annenle babana sor bakalım, Flamel'ın kim olduğunu biliyorlar mı," dedi. "Onlara sormak daha güvenli." "Elbette güvenlidir," dedi Hermione. "İkisi de dişçi." Tatil başlayınca, Ron'la Harry öylesine eğleniyorlardı ki, Flamel'ı pek düşünmüyorlardı bile. Yatakhane onlara kalmıştı, ortak salon da her zamankinden tenhaydı, ocağın önündeki güzel koltuklara rahatça kurulabiliyorlardı. Saatlerce oturuyor, artık ne buldularsa şişe geçirip kızartıyor, Malfoy'u okuldan nasıl attırabileceklerini konuşuyorlardı - elbette olacak iş değildi bu, ama lafı bile güzeldi. Ron, Harry'ye büyücü satrancı da öğretmeye başlamıştı. Tıpkı Muggle satrancı gibiydi bu, ama taşlar canlıydı, bu da askerlere savaşta komuta etmek gibi bir duygu uyandırıyordu oynayanda. Ron'un satranç takımı pek eskiydi, yıpranmıştı. Sahip olduğu her şey gibi, o da aileden kalmış tı - büyükbabasından. Ama yaşlı taşlar uysaldı doğrusu, Ron ne derse hemen yapıyorlardı. Harry, Seamus Finnigan'dan ödünç aldığı taşlarla oynuyordu, doğrusu hiçbirinin güveni yoktu kendisine. Pek iyi bir oyuncu sayılmazdı, taşlar ne yapacağını söylüyor, boyuna bağırıp çağırıyorlardı: "Beni oraya yollama, atını görmüyor musun? Onu yolla. Onu yitirsek de önemi yok." Noel'den bir gece önce, Harry ertesi günkü oyunları, yemekleri düşünerek yattı, armağan beklemiyordu kimseden. Ama ertesi sabah uyandığında ilk gördüğü, yatağının ayak ucuna bırakılmış küçük bir paket yığını oldu. Kalkıp sabahlığını giyerken, Ron'un uykulu sesini duydu: "Mutlu Noeller." "Sana da," dedi Harry. "Şuna bakar mısın? Armağan bırakmışlar!" Ron, Harry'ninkinden biraz daha büyük olan kendi paket yığınına eğilerek, "Ne bekliyordun yani?" dedi. "Şalgam mı bırakacaklardı?" Harry en üstteki paketi aldı. Kahverengi bir kâğıda sarılmış, üstüne de eğri büğrü harflerle Hagrid'den Harry'ye yazılmıştı. Kabaca yontulmuş tahta bir flüt çıktı paketten. Besbelli Hagrid yapmıştı bunu. Harry üfledi - baykuş sesine benzer bir ses duyuldu. Çok daha küçük olan ikinci paketten bir not çıktı. Noel kartını aldık; armağanını ilişik'e gönderiyoruz. Vernon Enişte ile Petunia Teyze. Nota bir ianecik bozukluk para, elli pens iliştirilmişti. "Beni unutmamışlar," dedi Harry. Ron elli pensten büyülenmişti sanki "Acayip!" dedi. "Biçimi ne tuhaf! Pan mı bu?" "Senin olsun," dedi Harry; Ron'un ne kadar sevindiğini görünce güldü. "Hagrid, teyzem, eniştem - ötekileri kim yollamış acaba?" Ron, yüzü pembeleşerek, yamru yumru bir paketi gösterdi, "Şunun kimden geldiğini biliyorum galiba," dedi. "Annemden. Ona kimseden armağan beklemediğini söylemiştim - ah, olamaz," diye homurdandı sonra. "Sana Weasley kazağı örmüş." Harry kâğıdı yırtarak paketi açmıştı bile. İçinden el örgüsü zümrüt yeşili bir kazakla evde yapılmış kurabiyeler çıktı. Ron, kendi paketini açarak, "Bize her yıl kazak örer," dedi. "Benimki hep vişne çürüğüdür." Harry, "Beni de düşünmesi ne kadar güzel," dedi; bir kurabiye attı ağzına - kurabiye de çok tatlıydı doğrusu. Bir sonraki paketten de tatlı çıktı - Hermione'den koca bir kutu Çikolatalı Kurbağa. Bir tek paket kalmıştı şimdi. Harry onu kaldırıp şöyle bir yokladı. Çok hafifti. Sonra açtı. Sıvıya benzer gümüş rengi bir şey kayıverdi yere, kıvrılarak durdu, pırıl pırıl parlıyordu. Ron'un soluğu kesilmişti sanki. “Bunları duymuştum," dedi fısıltıyla. Hermione'nin armağanını, Binbir Çeşit fasulye Şekerlemesi kurusunu yatağa bıraktı. "Eğer düşündüğüm şeyse bu - çok ender bulunan, çok değerli bir şeydir." "Nedir bu?" Harry, parlayan gümüş rengi kumaş parçasını yerden aldı. Dokununca bir tuhaf geliyordu insanın eline. Sudan dokunmuş bir kumaştı sanki. Yüzünde derin bir hayranlıkla, "Bir Görünmezlik Pelerini bu," dedi Ron. "Evet - denesene." Harry, pelerini sırtına attı; Ron bir çığlık kopardı. "Öyle! Aşağı bak!" Harry ayaklarına baktı; ama ayakları ortada yoktu. Ayna'ya koştu. Kendini gördü. Bedeni yok olmuştu, sadece kafası sallanıyordu havada. Pelerini başına çekti, görüntüsü bütün bütüne siliniverdi. Ron, "Bir de not var!" dedi ansızın. "İçinden bir not düştü!" Harry pelerini çıkarıp mektubu kaptı. Daha önce hiç görmediği incecik, süslü harflerle şunlar yazılıydı: Baban ölmeden önce bunu bana bıraktı. Sana vermenin sırası geldi. Onu iyi kullan. Mutlu Noaller dilerim. İmza yoktu. Harry gözlerini nottan ayıramıyordu. Ron hayran hayran pelerine bakıyordu. "Bunlardan biri için her şeyimi verirdim," dedi. "Her şeyimi. Ne oldu?" "Yok bir şey," dedi Harry. Bir gariplik çökmüştü içine. Pelerini kim yollamıştı? bir zamanlar gerçekten babasının mıydı? Bir şey düşünmeye, söylemeye fırsat kalmadan yatakhane kapısı açıldı, Fred ve George Weasley daldı içeri. Harry pelerini hemen ortadan kaldırdı. Onu bir başkasına göstermek istemiyordu daha. "Mutlu Noeller!" "Baksana - Harry de bir kazak almış!" Fred de, George da birer mavi kazak giymişlerdi; birinin üstünde kocaman sarı bir F, ötekinin üstünde de kocaman sarı bir G vardı. Harry'nin kazağını kaldırıp göstererek, "Ama onunki bizimkinden güzel," dedi Fred. "Aileden biri değilsen daha özen gösteriyor." George, "Sen niye kazağını giymiyorsun, Ron?" diye sordu. "Hadi, giy şunu, hem güzel, hem sıcacık tutuyor." Ron, kazağı gönülsüzce kafasından geçirirken, "Nefret ediyorum vişne çürüğünden," dedi. "Seninkinin üstünde harf yok," dedi George. "Adını hiç unutmadığını düşünüyor herhalde. Ama biz de aptal değiliz ya - birimizin adı Gred, birimizin adı Forge" "Nedir bu gürültü?" Percy Weasley kapıdan başını uzattı, bütün bunları onaylamıyor gibiydi. O da armağanlarını aça aça gelmişti herhalde, koluna kocaman bir kazak açmıştı çünkü; Fred kazağı çekip aldı. "P var! Herhalde Parlak Öğrenci anlamındadır! Hadi, Percy, giy şunu. Bak, biz hepimiz giydik. Harry'de bile var." ikizler kazağı kafasından geçirmeye çalışırken, "Ben - istemiyorum -" diye homurdandı Percy; bu arada gözlüğü de düşmüştü. George, "Bugün Sınıf Başkanlarıyla birlikte olmayacaksın," dedi. "Noel'de aile bir araya gelir." Kazaktan kollarım bile geçirmesine fırsat vermeden Percy'yi karga tulumba odadan çıkardılar. Harry hayatında böyle Noel yemeği yememişti. Nar gibi kızarmış yüz besili hindi, dağ gibi kızarmış, haşlanmış patates yığınları, tabaklar dolusu salam, kâseler dolusu tereyağlı bezelye, salçalar, yabanmersini sosları - adım başı da büyücü maytapları. Bu olağanüstü maytaplar, Dursley'lerin aldığı, içlerinden karton şapkalı küçücük plastik oyuncaklar fışkıran o incecik Muggle maytaplarına hiç mi hiç benzemiyordu. Harry, bir büyücü maytabı aldı Fred'le, maytap patlamakla kalmadı, top gibi gümbürdeyerek onları mavi bir dumana sardı, içinden de bir amiral şapkasıyla birkaç canlı fare çıktı. Yüce Masa'da, sivri büyücü külahı yerine çiçekli bir takke giymiş olan Dumbledore, Profesör Flitwick'in anlattığı fıkraya gülmekteydi. Hindiden sonra alev alev Noel pastaları geldi. Diliminin içinden çıkan gümüş Orak'la az kalsın dişi kırılıyordu Percy'nin. Harry, şarap istedikçe kıpkırmızı kesilen Hagrid'e bakıyordu; sonunda Profesör McGonagall'ı yanağından öptü Hagrid; silindir şapkası yana yatmıştı Profesör McGonagall'ın, Harry onun kızmadığım görünce şaşırdı. Sonunda masadan ayrıldığında, Harry'nin kucağı maytaplardan çıkanlarla doluydu, içlerinde bir yığın ışıklı patlamaz balon, bir kendi-siğilini-kendin-yap seti, bir de yepyeni büyücü satrancı takımı vardı. Beyaz fareler ortadan yok olmuşlardı, Harry onların Mrs Norris'e Noel yemeği olabileceklerini düşünerek üzüldü. Harry ile Weasley'ler, bahçede korkunç bir kartopu savaşma tutuşarak mutlu bir öğleden sonra geçirdiler. Sonra, titreyerek, sırılsıklam, soluk soluğa, Gryffindor ortak salonundaki ocağın başına çöktüler. Harry, satranç takımının açılışını yaptı, Ron'un karşısında unutulmaz bir yenilgiye uğradı. Percy yardım etmeye kalk-masaydı belki o kadar da ezilmezdi. Hindili sandviçlerini, tatlılarını, pastalarını yiyip çaylarını da yudumladıktan sonra herkesin üstüne bir ağırlık çöktü, Percy'nin, başkanlık rozetini çaldıkları için, Gryffindor koridorlarında Fred'le George'u kovalamasını seyrettiler. Ömrü boyunca Harry'nin geçirdiği en güzel Noel'di bu. Yine de bütün gün kafasını bir şey kurcaladı durdu. Ancak yatağına uzanıp da bir başına kalınca rahat rahat düşünebildi bunu: Görünmezlik Pelerini'ni kim göndermişti acaba? Ron, karnı hindiyle, pastayla dolu, yatağının yanındaki perdeleri çeker çekmez uykuya dalmıştı, kendisini tedirgin edecek bir konu da yoktu. Harry yatağının altına eğilip Pelerin'i çıkardı. Babasının... bir zamanlar babasınındı bu. İpekten bile yumuşak, havadan bile hafif olan kumaş ellerinden kayıp gidiyordu. Notta ne yazılıydı: Onu iyi kullan. Hemen denemeliydi onu, şimdi. Yatağından çıkıp Pelerin'e sarındı. Bacaklarına bakınca ay ışığından, gölgelerden başka bir şey göremedi. Çok tuhaf bir duyguydu bu. Onu iyi kullan. Ansızın uyandı Harry. Bu Pelerin'le bütün Hogwarts, önünde açılıvermişti. O karanlıkta, o sessizlikte bir heyecan kapladı bütün bedenini. Bununla her yere gidebilirdi, her yere, Filch de farkına bile varmazdı. Ron uykusunda homurdandı. Harry onu uyandırsa mıydı acaba? Ama bir şey ona engel oldu - babasının Pelerin'i - bu kere - ilk kere - tek başına hareket etmek istiyordu. Süzülerek yatakhaneden çıktı, merdivenden indi, ortak salonu da arkada bırakıp resimdeki delikten geçti. Şişman Kadın, cırtlak sesiyle, "Kim var orada?" diye sordu. Hiçbir şey söylemedi Harry. Hızlı hızlı koridorda yürüdü. Nereye gitmeliydi? Durdu, yüreği gümbür gümbür, düşündü. Birdenbire aklına geldi. Kitaplıktaki Kısıtlı Bölüm. İstediği kadar okuyabilecekti orada, Flamel'in kim olduğunu buluncaya kadar. Görünmezlik Pelerini'ne sımsıkı sarılarak yola koyuldu. Kitaplık ürkütücüydü, karanlıktan göz gözü görmüyordu. Harry kitap raflarına giden yolu görebilmek için fenerini yaktı. Fener havada yüzüyor gibiydi sanki, Harry onu elinde tuttuğunu biliyordu gerçi, ama yine de bu görünüm tüylerini ürpertiyordu. Kısıtlı Bölüm kitaplığın arkasındaydı. O bölümü ötekilerden ayıran ipin üstünden dikkatle atladı, kitap adlarını okuyabilmek için fenerini kaldırdı. Pek bir anlam çıkaramadı adlardan. Dökülmüş, soluk yaldızlı harfler, Harry'nin bilmediği dillerde sözcükler oluşturuyordu. Bazı kitapların hiç adı yoktu. Bir kitabın üstünde ise kana benzeyen koyu bir leke vardı. Harry'nin ensesindeki saçlar dimdik oldu. Belki kendisine öyle geliyordu, ama kitaplar arasından bir fısıltının yükseldiğini duyar gibi oldu. Sanki onun orada olmaması gerektiğini biliyorlarmış gibi. Bir yerden başlamalıydı. Feneri dikkatle yere koyarak en alt rafta ilginç görünüşlü bir kitap aramaya başladı. Gözüne kara cildi gümüş çizgili kocaman bir kitap ilişti. Güçlükle çıkardı onu, kitap çok ağırdı çünkü, dizlerinin üstüne koyarak açtı. Sessizliği, insanın kanını donduran, kulakları sağır eden bir çığlık bozdu - kitap haykırıyordu! Harry hemen kapattı kapağını, ama çığlık kesilmedi, daha da yükselerek sürüp gitti. Harry geriye doğru sendeledi, fenere çarptı, anında söndü fener. Korkuya kapıldı Harry, dışarıdaki koridorda yaklaşan ayak sesleri duydu - kitabı yine rafa tıkıştırarak tabanları yağladı. Kapıda Filch'le karşılaştı; Filch'in çılgıncasına açılmış gözleri onu göremedi. Harry onun iki yana açılmış kollarının altından süzülerek koridora fırladı, kulaklarında kitabın çığlığı çınlıyordu hâlâ. Kocaman bir zırhın önünde durabildi ancak. Kitaplıktan öyle bir kaçmıştı ki, nereye gittiğinin farkına bile varmamıştı. Belki de karanlık yüzünden, şimdi nerede olduğunu bilmiyordu. Mutfakların yanında böyle bir zırh olacaktı gerçi, ama orası herhalde beş kat aşağıda kalmıştı. "Geceleri birinin dolaştığını görürsem hemen size gelmemi söylemiştiniz, Profesör. Biri kitaplığa girmiş -Kısıtlı Bölüm'e." Harry yüzündeki kanın çekildiğini hissetti. Her nereye geldiyse, Filch oraya kestirme bir yol biliyordu anlaşılan, yumuşak, yapış yapış sesi gittikçe yaklaşıyordu çünkü; dehşet içinde, Snape'in yanıt verdiğini duydu. "Kısıtlı Bölüm'e mi? Eh, pek uzakta olamazlar, yakalarız." Filch'le Snape köşeyi dönüp yaklaşırlarken, Harry olduğu yere çakılıp kaldı. Onu göremezlerdi elbet, ama koridor öylesine dardı ki, biraz daha yaklaşacak olurlarsa mutlaka çarparlardı - Pelerin, somut bedenini ortadan kaldırmıyordu. Olabildiği kadar sessizce, geriledi. Solda aralık bir kapı gördü. Tek umuduydu bu. Soluğunu tutarak, kapıyı kıpırdatmadan içeri süzülmeyi başardı; Snape'le Filch hiçbir şey fark etmediler. Geçip gittiler; Harry, derin derin soluyarak duvara yaslandı, onların uzaklaşan ayak seslerini dinledi. Az kalsın yakayı ele verecekti; ucuz atlatmıştı. Saklandığı odanın nasıl bir yer olduğunu anlayıncaya kadar birkaç saniye geçecekti. Kullanılmayan bir sınıfa benziyordu burası. Duvar diplerinde masaları, sıraları andıran birtakım eşyalar seçiliyordu karanlıkta, bir de baş aşağı çevrilmiş bir çöp sepeti - ama duvara dayalı bir şey daha vardı ki, sırıtıyordu, sanki biri, ayak altında durmasın diye, onu getirmiş, oraya koymuştu. Görkemli bir aynaydı bu, pençeye benzeyen iki ayak üstünde, süslü yaldızlı çerçevesiyle tavana kadar uzanıyordu. Tepesine de boydan boya bir yazı işlenmişti: Kelid stra ehru oyt ube cafru oyt on ıvohsi. Filch'le Snape'ten ses gelmediği için korkusu yatışmaya başlayan Harry, aynaya bakmak istedi; kendini görmeyecekti, ama olsun - yaklaştı. Çığlık atmamak için ağzını elleriyle kapamak zorunda kaldı. Arkasına döndü hızla. Kitabın haykırışında bile bu kadar çılgınca atmamıştı yüreği - aynada sadece kendini görmemiş, arkasında bir yığın insan daha görmüştü. Ama oda boştu. Soluk soluğa, yine aynaya döndü usulca. Oradaydı işte, kendi yansımasını gördü, yüzü korkudan bembeyaz kesilmişti, arkasında en az on kişi daha vardı. Harry omzunun üstünden baktı - kimseler yoktu yine. Yoksa onlar da mı görünmezdi? Görünmez insanlarla dolu bir odaya mı girmişti, aynanın özelliği, ister görünür olsun, ister görünmez olsun, her şeyi yansıtmak mıydı? Aynaya bir daha baktı. Kendi görüntüsünün arkasında duran bir kadın ona gülümsüyor, el sallıyordu. Kolunu uzattı, eli bir şeye değmedi. Kadın orada olsaydı ona dokunurdu, görüntüleri öylesine yakındı ki -ama havadan başka bir şey duymadı - kadın da, ötekiler de varlıklarını sadece aynada sürdürüyorlardı. Çok güzel bir kadındı bu. Koyu kızıl saçları vardı, gözleri ise - gözleri tıpkı benim gözlerime benziyor, diye düşündü Harry, aynaya biraz daha yaklaştı. Yemyeşil - biçim aynı... Kadının ağladığım fark etti; gülümsüyordu, ama aynı anda da ağlıyordu. Yanında oturan uzun boylu, siyah saçlı, ince adam kolunu onun omzuna dolamıştı. Gözlük vardı gözünde, saçları dağınıktı. Arkası, tıpkı Harry'nin saçları gibi, yatmamıştı. Harry o kadar yaklaşmıştı ki aynaya, burnu neredeyse kendi görüntüsüne değecekti. "Anne?" diye fısıldadı. "Baba?" Ona gülümseyerek baktılar sadece. Harry aynada ötekilerin de yüzlerine bakınca, hepsinin gözlerinin kendi gözleri gibi yeşil olduğunu gördü, burunları da aynıydı, ufak tefek ihtiyar bir adamın dizleri ise tıpkı Harry'ninkiler gibi top toptu - yaşamı boyunca ailesini ilk kere görüyordu Harry. Potter'lar gülümseyerek el salladılar ona, Harry de onlara özlemle baktı - ellerini aynaya dayamıştı - sanki uzanıp da ailesine dokunacakmış gibi. Büyük bir acı duyuyordu içinde - yarı sevinç, yarı hüzün. Orada ne kadar kaldı, bilmiyordu. Görüntüler silinmedi - baktı, baktı - sonunda uzaklardan bir gürültüyle kendine geldi. Kalamazdı artık, yatağına dönmeliydi. Gözlerini annesinin yüzünden kaçırarak, "Döneceğim," diye fısıldadı, odadan hızla çıktı. Ron, ters ters, "Beni uyandırabilirdin," dedi. "Bu gece gelebilirsin. Yine gideceğim, sana aynayı göstereyim." Ron, "Annenle babanı görmek isterim," dedi merakla. "Ben de senin aileni görmek isterim, bütün Weas-ley'leri - bana bütün kardeşlerini gösterirsin, hepsini." "Zaten ne zaman istersen görebilirsin onları," dedi Ron. "Bu yaz bizim eve gelmen yeter. Neyse, belki sadece ölüleri gösteriyordur. Ama Flamel'ı bulamaman yazık olmuş doğrusu. Biraz salam alsana, hiçbir şey yemeyecek misin?" Harrynin içinden yemek yemek gelmiyordu. Annesiyle babasını görmüştü, o gece bir daha görecekti. Flamel'ı unutmuş gibiydi. Sanki pek önemi yoktu bunun artık. Üç başlı köpeğin neyi beklediği kimin umurundaydı? Snape onu çalsa bile ne çıkardı? "İyi misin?" dedi Ron. "Bir tuhaf görünüyorsun." Harry'nin en büyük korkusu aynalı odayı bulamamaktı. Ertesi gece Ron'u da Pelerin'in altına alıp ağır ağır yola koyuldu. Kitaplıktan çıktıktan sonra izlediği yolu hatırlamaya çalıştı. Karanlık geçitlerde bir saat kadar dolaştılar. "Donuyorum," dedi Ron. "Unutalım bunu, dönelim." "Hayır!" diye fısıldadı Harry. "Buralarda bir yerde olacak." Ters yöne süzülen uzun boylu bir cadı hayaletinin yanından geçtiler, başka kimseyle karşılaşmadılar. Ron ayaklarının donduğundan yakınmaya başlamıştı ki, Harry zırhı gördü. "Burası - evet - burası!" Kapıyı iterek açtılar. Harry Pelerin'i çıkarıp attı sırtından, aynaya koştu. Oradalardı. Onu görünce, annesiyle babasının yüzleri ışıdı. "Gördün mü?" diye fısıldadı Harry. "Ben bir şey göremiyorum." "Bak! Hepsi orada - hepsi..." "Sadece seni görebiliyorum." "Doğru dürüst bak, benim durduğum yerde dur." Yana çekildi, ama Ron aynanın önüne geçince, o da ailesini göremez oldu; çizgili pijamasıyla Ron'u görüyordu sadece. Ama Ron, büyülenmiş gibi, kendi görüntüsüne dikmişti gözlerim. "Bana bak!" dedi. "Aileni görebiliyor musun yanında?" "Hayır - tek başımayım - ama değişmişim - daha büyümüşüm sanki - Öğrenciler Başkanı'yım!" “Ne?" "Evet - Bill'in taktığı rozetten var göğsümde - elimde de Okul Kupası'yla Quidditch Kupası - Quidditch kaptanı da olmuşum!" Ron, gözlerini bu inanılmaz görüntüden ayırıp heyecanla Harry'ye baktı. "Bu ayna geleceği de mi gösteriyor dersin?" "Nasıl olur? Ailemde herkes öldü - bir daha bakayım-" "Dün bütün gece baktın, bırak, azıcık da ben bakayım." "Elinde Quidditch Kupası varsa var, ne olmuş yani? Ben annemle babamı görmek istiyorum." "İtme beni -" Ansızın koridorda kopan bir gürültü tartışmayı sona erdirdi. Ne kadar yüksek sesle konuştuklarının farkında bile olmamışlardı. "Çabuk!" Ron Pelerin'i tarn sırtlarına çekmişti ki, Mrs Norris'in ışıl ışıl gözleri belirdi kapıda. Ron'la Harry hiç kıpırdamadan öylece durdular, aynı şeyi düşünüyorlardı - Pelerin kedilerde de işe yarıyor muydu acaba? Kendilerine yüzyıllar gibi gelen bir bekleyişten sonra, Mrs Norris dönüp gitti. "Güvenli değil burası - Filch'i çağırmaya gitmiştir, mutlaka bizi duydu. Hadi." Ron, Harry'yi sürükleyerek odadan çıkardı. Ertesi sabah kar hâlâ erimemişti. Ron, "Satranç oynar mısın, Harry?" diye sordu. "Hayır." "Aşağı inip Hagrid'i görmeye gitsek?" "Hayır... sen git..." "Ne düşündüğünü biliyorum, Harry, aynayı düşünüyorsun. Bu gece gitme." "Neden?" "Bilmiyorum, içimde kötü bir his var - hem zaten Filch'ten, Snape'ten, Mrs Norris'ten yakayı zor sıyırdın. Seni görmezlerse görmesinler. Ya sana çarparlarsa? Ya bir şey devirirsen?" "Hermione gibi konuşuyorsun." "Ciddiyim, Harry, gitme." Ama Harry'nin bir tek düşünce vardı kafasında, o da aynaya gitmekti, Ron da kendisini durduramazdı. Üçüncü gece yolu çok daha çabuk buldu. Öyle hızlı yürüyordu ki, aklı başında birinin edemeyeceği kadar gürültü ediyordu, ama kimseyi görmedi. İşte annesiyle babası karşısındaydı, gülümsüyorlardı, büyükbabalarından biri de keyifle baş sallıyordu. Harry aynanın tam karşısına, yere oturdu. Bütün geceyi orada, ailesinin yanında geçirmesine hiçbir şey engel olamazdı. Hiçbir şey. Sadece - "Eee - demek yine geldin, Harry?" Harry bütün içinin buz kestiğini sandı. Arkasına baktı. Duvarın dibindeki sıralardan birinde Albus Dumbledore oturmaktaydı. Harry, ona fark etmeden dosdoğru aynaya gılmişti herhalde. "Sizi - sizi görmedim, efendim." "Görünmez olmak görme gücünü de azaltıyor galiba," dedi Dumbledore; Harry onun gülümsediğini görünce biraz rahatladı. Dumbledore, sıradan kalkıp Harry'nin yanına çöktü. "Demek, sen de, senden önceki yüzlerce kişi gibi, Kelid Aynası'nın yarattığı mutluluğu buldun." "Adının bu olduğunu bilmiyordum, efendim." "Ama özelliğini anlamışsındır herhalde." "Şey - ailemi gösteriyor bana -" "Ron'u da Öğrenciler Başkanı olarak gösterdi.'' "Nereden biliyorsunuz?" Dumbledore, yumuşak bir sesle, "Görünmez olmak için bir pelerin gerekmez bana," dedi. "Şimdi söylo bakalım, Kelid Aynası bizlere ne gösteriyor?" Harry başını iki yana salladı. "Ben söyleyeyim. Dünyanın en mutlu insanı, Kelid Aynası'nı sıradan bir ayna gibi kullanan insandır, ona bakınca kendini olduğu gibi görür. Anlatabildim mi?" Harry düşündü. Sonra ağır ağır, "Ne istediğimizi gösteriyor bize... görmek istediğimizi..." dedi. Dumbledore, "Hem evet, hem hayır," dedi usulca. "Bu ayna yüreklerimizin derinliklerinde yatan tutkuları, istekleri gösterir bize. Aileni hiç bilmedin sen, onları görürsün. Kardeşleri tarafından ezilen Ronald Weasley, kendisini onlardan üstün görür. Ama bu ayna bizi bilgiye, doğruya götürmez. Gösterdiklerinin gerçek olmadığını bilmeyenler onun önünde eriyip gitmişlerdir ya da akıllarını kaçırmışlardır. "Ayna yarın yeni bir binaya götürülecek, Harry, bir daha gidip bakma ona. Günün birinde karşına çıkarsa da, hazırlıklı ol. Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmak doğru değildir, unutma bunu. Hadi, şimdi o eşsiz Pelerin'i sırtına geçir, yatağına git." Harry ayağa kalktı. "Efendim - Profesör Dumbledore? Size bir şey sorabilir miyim?" Dumbledore gülümsedi. 'Tabii, sordun ya zaten. Ama istersen bir şey daha sorabilirsin." "Ayna'ya bakınca siz ne görüyorsunuz?" "Ben mi? Elimde bir çift yün çorapla kendimi görüyorum." Harry boş boş baktı. "İnsanın hiç yeteri kadar çorabı olmuyor," dedi |
|
|
|
#13 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 13 - Nicolas Flamel
Dumbledore. "Bir Noel daha gelip geçti, bir çift çorap veren olmadı. Herkes bana kitap armağan ediyor." Harry yatağına uzanınca, Dumbledore'un belki de doğruyu söylemediğini düşündü. Scabbers'ı yastığından iterken aklına geldi: Ona çok kişisel bir soru sormuştu herhalde. Dumbledore, Harry'yi bir daha Kelid Aynası'na gitmemesinin doğru olduğuna inandırmıştı; Görünmezlik Pelerini Noel tatili boyunca Harry'nin sandığının dibinde kaldı. Ayna'da gördüklerini unutmak istiyordu Harry, ama kolay değildi bu. Karabasanlar görmeye başladı. Annesiyle babasının yeşil bir ışığın çakışıyla yok olduklarını gördü düşlerinde, tiz bir sesin de kahkahalar attığım duydu. Harry, düşlerini anlatınca, "Görüyorsun ya," dedi Ron, "Dumbledore haklıymış, ayna yüzünden aklını oynatabilirdin." Dersler başlamadan bir gün önce dönen Hermione, konuya bir başka açıdan yaklaşıyordu. Harry'nin yatağından çıkıp üst üste üç gece koridorları arşınlamasından dehşete düşmüştü ("Ya Filch ser d yakalasaydı?"), bir yandan da onun Nicolas Flamel'in kim olduğunu öğrenememesinden duyduğu hayal kırıklığını dile getiriyordu. Flamel'in adını kitaplıkta bulmaktan umudu kesmislerdi neredeyse, ama Harry bu adı bir yerde gördüğünden emindi. Dersler başlar başlamaz on dakikalık aralarda kitap karıştırmayı sürdürdüler. Harry'nin zamanı daha kısıtlıydı, çünkü Quidditch çalışmaları yeniden başlamıştı. Wood takımı her zamankinden daha sıkı çalıştırıyordu şimdi. Karın yerini alan dinmek bilmeyen yağmur bile heveslerini kırmıyordu. Weasley'ler Wood'un fanatiğin teki olduğundan yakınıyorlardı, ama Harry, Wood'u destekliyordu. Bir sonraki maçta Hufflepuffı yenerlerse, Okul Şampiyonası'nda yedi yıldır ilk kere Slytherin'i geride bırakacaklardı. Kazanma tutkusu bir yana, çalışmalardan yorgun düşünce daha az karabasan gördüğünü fark etti Harry. Sırılsıklam, çamurlu bir gün, çalışma sırasında onlara kötü bir haber vereceğini söyledi Wood. Weasley'lere kızmıştı zaten, iki kardeş birbirlerinin üstüne pike yapıyor, süpürgelerinden düşecekmiş gibi hoplayıp zıplıyorlardı. "Bırakın soytarılığı!" diye bağırdı. "Maçı kaybedersek bu yüzden kaybederiz! Hakem Snape olacak; Gryffindor'dan puan silmek için de elinden geleni yapacak!" Bunu duyunca, George Weasley gerçekten de düştü süpürgesinden. Ağzındaki çamurları püskürterek, "Hakem Snape mi olacak?" dedi. "Ne zaman bir Quidditch maçını yönetmiş ki? Taraf tutar, Slytherin'i geçmemize izin vermez. Takımın öteki oyuncuları da yakınmada George'u yalnız bırakmadılar. "Suç bende değil ki," dedi Wood. "Temiz bir oyun çıkaralım, Snape'in bize takmasına fırsat vermeyelim." Bütün bunlar iyiydi güzeldi de, Harry'nin Quidditch oynarken yanında Snape'i istememesinin bir başka nedeni vardı... Çalışmadan sonra takım oyunculan her zamanki gibi çene çalarken, Harry Gryffindor ortak salonuna koştu; Ron'la Hermione satranç oynuyorlardı. Hermione sadece satrançta eziliyordu, Harry'yle Ron da bunun ona iyi geldiğini düşünüyorlardı. Harry yanına oturunca, "Biraz konuşma benimle," dedi Ron. "Kendimi oyuna vermem " Harry'nin bakışını fark etti. "Nen var senin? Berbat görünüyorsun." Kimse kendilerini duymasın diye, Harry alçak sesle Snape'in Quidditch maçında hakemlik edeceğim anlattı. Hermione, "Oynama," dedi hemen. "Hasta olduğunu söyle," dedi Ron. Hermiore, "Ayağın kırılmış gibi yap," diye önerdi. "Ayağını gerçekten kır," dedi Ron. "Olmaz," dedi Harry. "Yedek Arayıcı yok. Ben oynamazsam Gryffindor bir şey yapamaz." Tam o sırada Neville daldı ortak salona. Kimsenin yardımı olmadan delikten nasıl geçebildiğine kimse akıl erdiremedi - bacakları Bacak-Bağlama Laneti'yle birbirine yapışmıştı çünkü. Anlaşılan, Gryffindor Kulesi'nin merdivenlerini tavşan gibi hoplaya hoplaya çıkmıştı. Hermione'den başka herkes gülmeye başladı. Hermione hemen fırlayıp karşı büyü yaptı. Bacakları birdenbire ayrılıveren Neville, titreyerek ayağa kalktı. Onu Harry'yle Ron'un yanma oturtarak, "Ne oldu?" diye sordu Hermione. Neville, hâlâ zangır zangır, "Malfoy," dedi. "Kitaplığın önünde karşılaştık. Bu büyüyü deneyecek birini arıyormuş." "Profesör McGonagall'a git!" dedi Hermione. "Ona söyle!" Neville başını iki yana salladı. "Başka sorun istemiyorum," diye mırıldandı. "Ona karşı direnmeyi öğrenmelisin, Neville!" dedi Ron. "Başkalarım ezmeye alışmış, ama önüne uzanıp da işini kolaylaştırmanın bir anlamı yok." "Gryffindor'a yakışmayacak kadar yüreksiz olduğumu söyleme boşuna," dedi Neville. "Malfoy zaten söyledi." Harry cüppesinin cebini karıştırıp Hermione'nin Noel'de ona armağan ettiği Çikolatalı Kurbağalardan sonuncusunu çıkardı. Neville'e uzattı onu. Neville neredeyse ağlayacaktı. "Sen on iki Malfoy edersin," dedi Hany. "Seçmen Şapka seni Gryffindor'a seçti, öyle değil mi? Ya Malfoy nerede? Slytherin denilen o pislikte." Neville, Kurbağa'yi kâğıdından çıkarırken belli belirsiz gülümsedi. "Sağol, Harry... En iyisi yatayım ben... Kartını ister misin, onları biriktiriyorsun, değil mi?" Neville uzaklaşırken, Ünlü Büyücü kartına baktı Harry. "Yine Dumbledore," dedi. "İlk çıkan kartta da o vardı-" Birdenbire yutkundu. Kartın arkasına dikti gözlerini. Sonra Ron'la Hermione'ye baktı. "Buldum onu!" diye fısıldadı. "Flamel'i buldum! Bu adı bir yerde okuduğumu söylemiştim size. Buraya gelirken trende görmüştüm - dinleyin şunu: 'Profesör Dumbledore, özellikle 1945'te kara büyücü Grindelwald'ı yenmesiyle, ejderha kanının on iki ayrı konuda kullanılışını bulmasıyla ve arkadaşı Nicolas Flamel'la simya konusunda yürüttüğü çalışmalarla ünlüdür." Hermione ayağa fırladı. İlk sınav notlarından beri hiç bu kadar heyecanlanmamıştı. "Bir yere kımıldamayın!" dedi ve kızların yatakhanesine çıkan merdivene fırladı. Harry'yle Ron şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. Hermione biraz sonra kolunda kocaman, eski bir kitapla döndü. Heyecanla, "Buna bakmayı akıl edememiştim!" diye fısıldadı. "Şöyle hafif bir şeyler okuyayım diye bunu haftalar önce kitaplıktan almıştım." "Hafif mi?" dedi Ron, ama Hermione susmasını söyledi ona, kitapta bir şey bakacaktı, kendi kendine mırıldanarak çılgıncasına sayfalan çevirmeye koyuldu. Sonunda aradığını buldu. "Biliyordum! Biliyordum!" Ron, anlamlı anlamlı, "Konuşabilir miyiz şimdi?" diye sordu. Hermione ona aldırmadı. Çok önemli bir şey söyler gibi, "Nicolas Flamel," diye fısıldadı Hermione. "Felsefe Taşı'nın bilinen tek yapıcısıl" Ama beklediği tepkiyi alamadı onlardan. Harry'yle Ron, "Neyin?" dediler. "Bana bakın, siz hiç kitap okumaz mısınız? İşte -okuyun şunu." Kitabı onlara doğru itti, Harry'yle Ron okudular: Eski simyacılık bilimi, olağanüstü güçleri olan efsanevi Felsefe Taşı'nın yapımıyla doğrudan ilişkilidir. Taş herhangi bir maddeyi altına çevirebilir, içeni ölümsüz kılan Yaşam İksiri'ni de yaratabilir. Yüzyıllar boyunca Felsefe Taşı üstüne çok şey söylenmiştir, ama tek Taş, ünlü simyacı ve opera düşkünü Mr Nicolas Flamel'ın elinde bulunmaktadır. Geçen yıl altı yüz altmış beşinci yaş gününü kutlayan Mr Flamel, eşi Perenelle (altı yüz elli sekiz) ile Devon'da sakin bir yaşam sürmektedir. Harry ile Ron okumayı bitirince, "Gördünüz mü?" dedi Hermione. "Köpek herhalde Flamel'ın Felsefe Taşı'nı koruyor! Arkadaş oldukları, birinin de onu çalacağından korktuğu için Dumbledore'a vermiştir. Bu yüzden onu Gringotts'tan çıkarmak istedi!" "Altın yapan, insanın ölmemesini sağlayan bir taş!" dedi Harry. "Snape'in onu istemesi boşuna değil! Kim olsa ister." Ron, "Flamel'i Büyücülükte Son Gelişmeler Üstüne Bir inceleme'de boşu boşuna aramışız," dedi. "Son gelişmelerle ilgisi olduğunu pek söyleyemeyiz - ne de olsa altı yüz altmış beş yaşında, öyle değil mi?" Ertesi sabah Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinde kurt adam ısırıklarına karşı alınacak önlemleri yazarken, Ron'la Harry Felsefe Taşı'ndan söz ediyorlardı hâlâ - bir ele geçirseler onunla neler neler yaparlardı... Ron kendi Quidditch takımını kuracağını söyleyince, Harry Snape'i ve yaklaşan maçı hatırladı. "Oynayacağım," dedi Ron'la Hermione'ye. "Oynamazsam, bütün Slytherin'ler Snape'ten korktuğumu sanırlar. Göstereceğim onlara... bir kazanalım da görün siz, suratlarındaki o sırıtmayı nasıl kazıyıp yok edeceğim." "Biz seni yerden kazımak zorunda kalmayalım da," dedi Hermione. Ama Ron'la Hermione'ye ne söylerse söylesin, maç yaklaştıkça Harry'nin tedirginliği artıyordu. Takımın öteki oyuncuları da pek sakin değildi. Okul Şampiyonası'nda Slytherin'in önüne geçmek harika bir şeydi, yedi yıldır olmamıştı, ama böylesine taraf tutan bir hakemle başarabilecekler miydi? Harry bilemiyordu, hayal gücünün yarattığı bir şey miydi bu, yoksa nereye gitse gerçekten hep Snape mi çıkıyordu karşısına? Snape'in onu izlediğini düşünüyordu bazen. İksir dersleri Harry için haftalık işkenceye dönüşmüştü - Snape öylesine acımasız davranıyordu ki kendisine. Felsefe Taşı'nı öğrendiklerinin farkında mıydı yoksa? Nasıl öğrenebilir diye düşünüyordu Harry - ama bazen korkunç bir duyguya, onun akıldan geçenleri okuyabildiği duygusuna kapılıyordu. Harry, ertesi gün öğleden sonra arkadaşları kendisine iyi şanslar dilediğinde, Ron'la Hermione'nin neler düşündüğünü biliyordu: Acaba onu bir daha sağ görecekler miydi? Pek de rahatlatıcı bir şey değildi bu. Quidditch formasını giyip Nimbus İki Bin'ini hazırlarken, Wood'un yüreklendirici söylevini duymadı bile. Bu arada Ron'la Hermione, Neville'in yanında bir yer bulmuşlardı; Neville onların neden bu kadar üzüntülü ve endişeli olduklarına da, neden asalarını yanlarında getirdiklerine de bir anlam veremiyordu. Harry de, Ron'la Hermione'nin gizli gizli Bacak-Bağlama Laneti çalıştıklarını bilmiyordu. Malfoy Neville'e yapınca akıllarına gelmişti bu, Snape Harry'yi incitecek bir şey yapmaya kalkarsa onun üstünde deneyeceklerdi. Ron asasını cüppesinin koluna yerleştirirken, "Sakın unutma," dedi Hermione. "Locomotor Mortis." "Biliyorum," dedi Ron. "Boyuna tekrarlama." Soyunma odasında, Wood Harry'yi bir kenara çekmişti. "Sana baskı yapmak istemem, Potter, ama Snitch'i ne kadar erken yakalayabilirsen o kadar iyi olur. Snape Hufflepuff ı açık açık kollamaya başlamadan önce maçı bitirmeye bak." Kapıdan dışarı bir göz atan Fred Weasley, "Bütün okul burada!" dedi. "Vay canına baksanıza - Dumble-dore bile izlemeye gelmiş!" Harry'nin yüreği tersyüz oluverdi sanki. Kendi gözleriyle görmek için kapıya koşarken, "Dumbledore mu?" dedi. Fred haklıydı. O kır sakalı nerede görse tanırdı. Neredeyse bir kahkaha atacaktı. Güvendeydi. Dumbledore seyirciler arasındaysa, Snape kendisini incitmeye kalkamazdı. Takımlar alana çıkarken Snape'in o kadar öfkeli görünmesinin nedeni de buydu belki. Öfkesi Ron'un gözünden kaçmadı. Hermione'ye, "Snape'i hiç bu kadar hain hain bakarken görmemiştim," dedi. "İşte çıkıyorlar. Ahh!" Biri ensesini dürtmüştü hızla. Malfoy'du. "Özür dilerim, Weasley, seni görmedim." Malfoy, Crabbe'yle Goyle'a bakarak sırıttı. "Bakalım Potter süpürgesinin üstünde ne kadar kalabilecek şimdi? Bahse girmek isteyen var mı? Sen ne dersin, Weasley?” Ron yanıt vermedi. George Weasley bir Bludger'ı kendisine doğru savurduğu için Snape penaltı vermişti. Hermione, parmaklarını kucağında kenetlemiş, gözlerini Harry'ye dikmişti. Harry, Snitch'i kollayarak alanın üstünde atmaca gibi dönmekteydi. Snape birkaç dakika sonra durup dururken Hufflepuffı bir penaltı atışıyla daha ödüllendirdi. Malfoy, yüksek sesle, "Gryffindor takımına bu oyuncuları neden seçiyorlar, biliyorum," dedi. "Onlara acıdıkları için. Potter'ın annesi babası yok, Weasley'lerin de parası yok - seni de takıma almaları gerekirdi, Longbottom, çünkü senin de beynin yok." Neville mosmor kesildi, dönüp Malfoy'un suratına baktı. "Ben senin gibi on iki kişiyi cebimden çıkarırım," diye kekeledi. Malfoy, Crabbe ve Goyle kahkahadan kırıldılar; gözlerini maçtan ayıramayan Ron, "Doğru söylüyorsun, Neville," dedi. "Longbottom, beyin altından yapılsaydı, sen Weasleyden bile yoksul olurdun." Ron'un sinirleri, Harry'yi düşünmekten zaten bozulmuştu. "Seni uyarıyorum, Malfoy - tek kelime daha söylersen -" Hermione, "Ron!" dedi birdenbire. "Harry -!" "Ne oldu? Nerede?" Harry inanılmaz bir pike yapmıştı ansızın; seyirciler soluklarını tutarak alkışladılar onu. Hermione ayağa kalktı, parmaklarını çapraz yaparak ağzına götürdü; bu arada Harry kurşun gibi iniyordu. Malfoy, "Şansın varmış, Weasley," dedi. "Harry yerde para gördü galiba!" Ron dayanamadı. Malfoy ne olduğunu anlamadan üstüne çullanmıştı Ron, onu yere yıkmıştı. Neville bir an durakladı, sonra sıranın üstünden atlayarak arkadaşının yardımına koştu. "Hadi, Harry!" diye bağırdı Hermione, Harry hızla Snape'e doğru giderken o da sıçramaya başladı -Ron'la Malfoy'un sıranın altında boğuştuklarını da, Ne-ville'le Crabbe ve Goyle'un yumruklaştıklarını da fark etmedi. Havada, Snape süpürgesini tam zamanında çevirdi, kızıl bir şey hızla geçmişti yanından - bir an sonra Harry süpürgesini doğrultup yavaşça yere süzüldü, kolunu havaya kaldırmıştı zaferle, elinde Snitch'i tutuyordu. Ortalık yıkılacaktı sanki; bir rekor olmalıydı bu, kimse Snitch'in bu kadar kısa sürede yakalandığını hatırlamıyordu. Hermione, sıranın üstünde hoplayıp zıplayarak, "Ron! Ron! Neredesin? Oyun bitti! Harry kazandı! Biz kazandık! Gryffindor ilk sırada!" diye bağırdı; bir yandan da önünde oturan Parvati Patil'le kucaklaşıyordu. Harry yere yarım metre kala süpürgesinden atladı. İnanamıyordu buna. Başarmıştı - oyun sona ermişti, beş dakika bile sürmemişti. Gryffindor'lar alanı doldururken, Snape'in bembeyaz kesilmiş yüzü, sıkılmış dişleriyle yere indiğini gördü - bir el duydu omzunda, dönüp bakınca Dumbledore'un gülümseyen yüzüyle karşılaştı. Dumbledore, sadece Harry'nin işitebileceği bir sesle, "Çok iyiydin," dedi. "Ayna'ya takılıp kalmadığına da sevindim... yapacak başka işler bulmuşsun kendine... harika..." Snape öfkeyle yere tükürdü. Harry bir süre sonra tek başına çıktı soyunma odasından, Nimbus İki Bin'ini süpürge deposuna götürecekti. Hayatında daha mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Gurur duyulacak bir şey yapmıştı - artık kimse onun sadece ünlü bir addan başka bir şey olmadığını ileri süremezdi. Akşam havası da hiç bu kadar güzel kokmamıştı doğrusu. Nemli çimenler üstünde yürürken son saati, mutluluk içinde, belli belirsiz, yeniden yaşadı: Gryffindor'lann koşarak gelmeleri, onu omuzlarına almaları, uzaklarda hoplayıp duran Ron'la Hermione, Ron'un kanayan burnuyla sevinç çığlıkları atması. Bu arada depoya vardı. Tahta kapıya yaslanıp başını kaldırdı, batan güneşte pencereleri kıpkırmızı parlayan Hogwarts'a baktı. Gryffindor ilk sıraya geçmişti. Bunu da kendisi sağlamıştı. Snape'e gününü göstermişti... Aklına tam Snape geldiği sırada... Şatonun ön merdivenlerinden kukuletalı biri indi hızla. Kimseye görünmek istemiyordu anlaşılan, hızlı hızlı Yasak Orman'a doğru yürüdü. Harry ona bakarken biraz önceki zaferi unutuverdi. Yürüyüşünden anlamıştı, Snape'ti bu, herkes yemekteyken Orman'a gidiyordu - neler dönüyordu acaba? Nimbus İki Bin'ine atladı Harry, havalandı. Sessizce şatonun üstünde süzülürken Snape'in koşarak ormana girdiğini gördü. Onu izledi. Ağaçlar öylesine sıktı ki, Snape'in nereye gittiğini göremedi. Havada dönerek alçaldı, ağaçların üst dallarına değiyordu şimdi, birtakım sesler duydu. Seslerin geldiği yöne süzüldü, usulca bir kayın ağacının tepesine kondu. Süpürgesine sıkı siki tutunarak, dikkatle dallardan birine tırmandı, yaprakların arasından neler olduğunu görmeye çalıştı. Aşağıda, gölgeli bir açıklıkta Snape duruyordu, ama yalnız değildi. Quirell da oradaydı. Onun bakışlarını göremedi Harry, ama Quirrell her zamankinden daha çok kekeliyordu. Harry ne konuştuklarına kulak kabarttı. "... b-b-benimle neden bu-burada bu-buluşmak istedin, a-a-anlamadım, Severus..." Snape, buz gibi bir sesle, "Sadece ikimiz arasında özel bir konuşma olsun istedim," dedi. "Ne de olsa, öğrencilerin Felsefe Taşı'nı öğrenmeleri doğru değil." Harry öne eğildi. Quirreil bir şeyler mırıldanıyordu. Snape onun sözünü kesti. "Hagrid'in o canavarını nasıl atlatırız, öğrenebildin mi?" "A-a-ama Severus, ben -" Snape, Quirrell’a doğru bir adım atarak, "Düşmanın olmamı istemezsin, değil mi?" dedi. "S-s-sen ne de-de-demek istiyorsun, anlamadım -" "Ne demek istediğimi pekâlâ biliyorsun." Bir baykuş öttü yüksek sesle, Harry az kalsın ağaçtan düşecekti. Kendini tam zamanında toparladı. Snape'in "- biraz hokus pokus yapacaksın. Bekliyorum," dediğini duydu. "A-a-ama b-b-ben -" Snape, "Peki öyleyse," diye sözünü kesti onun. "Yakında yine görüşeceğiz seninle, biraz daha düşün bakalım, çıkarının nerede olduğunu iyice düşün." Pelerinini başına çekip oradan uzaklaştı. Karanlık basmıştı artık, ama Harry, Quirrell'ın orada taş kesilmiş gibi kalakaldığını görebildi. Hermione, "Nerelerdeydin, Harry?" diye cırladı. Harry'nin sırtını yumruklayarak, "Kazandık! Kazandın! Kazandık!" diye bağırdı Ron. "Malfoy'un gözünü mosmor ettim, Neville de Crabbe'yle Goyle'u tek başına haklamaya kalktı! Kendine gelemedi daha, ama Madam Pomfrey yakında ayağa kalkacağını söylüyor - Slytherin'i nasıl perişan ettin, anlat! Herkes ortak salonda seni bekliyor, .bir eğlence düzenledik, Fred'le George mutfaktan biraz pastayla başka şeyler yürüttüler." Harry, soluk soluğa, "Şimdi bırakın bunu," dedi. "Boş bir oda bulalım, önce size anlatacaklarımı bir dinleyin de..." Kapıyı arkalarından kapamadan önce Peeves'in içeride olup olmadığına baktı, sonra da görüp duyduklarını anlattı. "Demek haklıymışız, oradaki Felsefe Taşı'ymış, Snape de onu çalmak için Quirrell'ın kendisine yardım etmesini istiyor. Fluffy'yi nasıl atlatacağını sordu - bir de Quirrell'ın 'hokus-pokus'u için bir şeyler söyledi. Taş'ı Fluffy'den başka şeyler de koruyor anlaşılan, birtakım büyüler, Quirrell da Snape'in yolunu açacak Karanlık Sanatlar-karşıtı bazı büyüler biliyor -" Hermione, korkuyla, "Yani Taş ancak Quirrell Snape'e direndiği sürece mi güvende?" diye sordu. "Önümüzdeki salı Taş yerinde olmayacak," dedi Ron. |
|
|
|
#14 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 14 - Norveç Pütürlüsü Norbert
Quirrell sandıklarından da cesaretliydi galiba. Daha sonraki haftalarda gittikçe zayıfladı, sararıp soldu, ama pek boyun eğmişe benzemiyordu. Harry, Ron ve Hermione ne zaman üçüncü kat koridorundan geçseler, kulaklarını Fluffy'nin boyuna hırladığı odanın kapısına dayıyorlardı. Snape öfke içinde koşturup duruyordu yine, bu da Taş'in güvende olduğunun bir belirtisiydi. Harry, Quirrell'la her karşılaşmasında, yüreklendirmek istercesine, ona gülümsüyordu; Ron da herkese Ouirrell'ın kekemeliğine gülmemelerini söylemeye başlamıştı. Ama Hermione'nin kafasında Felsefe Taşı'ndan başka şeyler de vardı. Tuttuğu notlan temize çekmeye, zaman cetvellerini düzene koymaya, çizimleri renklendirmeye koyulmuştu. Harry'yle Ron pek aldırmayacaklardı buna, ama Hermione onların da aynı şeyi yapmalarını söylüyordu boyuna. "Hermione, sınavlara daha yüzyıllar var." "On hafta," diye kestirip attı Hermione. "Yüzyıllar değil. Nicolas Flamel için bir saniye sayılır." Ron, "Ama biz altı yüz yaşında değiliz," diye hatırlattı. "Hem zaten notları niye temize çekiyorsun? Her şeyi biliyorsun nasıl olsa." "Niye mi temize çekiyorum? Çıldırdın mı sen? İkinci sınıfa geçebilmek için bu sınavları vermek gerek. Çok önemli bu; çalışmaya bir ay önce başlamalıydım; bana ne oldu, bilmiyorum..." Yazık ki, öğretmenler de Hermione gibi düşünüyorlardı. Öyle çok ödev verdiler ki, Paskalya tatili Noel tatilinin yanında pek sönük kaldı. İnsan, yanında boyuna ejderha kanının on iki ayrı kullanılışını ezberleyen ya da asasıyla çalışmalar yapan biri olunca, dinlenemiyordu. Harry'yle Ron boş zamanlarının çoğunu kitaplıkta geçirdiler Hermione'yle, çalıştılar da çalıştılar. Bir gün öğleden sonra, "Bunu hiç hatırlamayacağım!" diye patladı Ron, tüy kalemini fırlatıp attı, kitaplık penceresinden dışarıya özlemle bakmaya başladı. Aylardır en güzel havaydı bu. Gök pırıl pırıldı, unutmabeni mavişiydi, yazın geldiğinin ilk belirtileri görülüyordu. Bin Bir Büyülü Ot ve Mantarda "Geyikotu"nu arıyordu Harry. Ancak Ron, "Hagrid! Sen ne arıyorsun kitaplıkta?" deyince kafasını kaldırdı. Hagrid belirmişti tepelerinde, arkasında bir şey saklıyordu Köstebek kürkü paltosuyla oraya pek yakışmıyordu doğrusu. İlgilerim hemen çeken kararsız bir sesle, "Öyle bakıyordum," dedi. "Siz ne yapıyorsunuz bakalım?" Ansızın kuşkulanmıştı. "Hâlâ Nicolas Flamel'ı aramıyorsunuz ya?" Ron, onu etkilemek istercesine, "Ohoo," dedi, "onun kim olduğunu öğreneli yüzyıllar oldu. Köpeğin de neyi koruduğunu biliyoruz - Felsefe Ta-" "Şşşş!" Hagrid, bunu kimsenin duyup duymadığını anlamak için çevresine bakındı. "Sakın kimseye söyleme bunu. Ne bağırıp duruyorsun öyle?" Harry, "Aslında sana sormak istediğimiz birkaç şey var," dedi. "Taş'ı Fluffy'den başka kim koruyor, onu -" Hagrid, "ŞŞŞŞ!" dedi yine. "Bakın - daha sonra gelip görün beni. Bir şey söyleyeceğime söz vermiyorum. Öğrencilerin bunu bilmesine izin yok. Sonra ben ağzımdan kaçırdım sanırlar -" Harry, "Sonra görüşürüz öyleyse," dedi. Hagrid çekip gitti. Hermione, düşünceli düşünceli, "Arkasında ne saklıyordu?" dedi "Taş'la bir ilgisi var mı acaba?" "Gidip öğreneyim," dedi Ron. "Bakalım hangi bölümdeymiş." Yeteri kadar çalışmıştı zaten. Bir dakika sonra da kucağında bir yığın kitapla döndü, onları masaya bıraktı. "Ejderhalar!" diye fısıldadı. "Hagrid ejderhalarla ilgili kitaplar arıyormuş! Şunlara bakın: Büyük Britanya ve irlanda'da Ejderha Türleri; Yumurtadan Cehenneme, Ejderha Sahibinin El Kitabı." "Hagrid hep bir ejderhası olsun isterdi," dedi Harry. "İlk karşılaştığımızda söylemişti." "Ama yasalarımıza aykırı bu," dedi Ron. "Ejderha yetiştirmek, 1709 Büyücüler Kongresi'nde yasaklanmıştı, herkes bilir bunu. Bahçelerimizde ejderha beslemeye kalkışacak olsaydık Muggle'lar hemen fark ederdi bizi - zaten ejderhaları evcilleştiremezsin ki, çok tehlikelidir. Romanya'da yırtıcı ejderha peşinde koşan Charlie'nin yanıklarını bir görseniz..." "Ama İngiltere'de yırtıcı ejderha yok, öyle değil mi?" dedi Harry. "Olmaz olur mu!" dedi Ron. "Gal Yeşilleri'yle İbrani Siyahlan. Neyse ki, Sihir Bakanlığı onları etkisiz kıldı. Bizimkiler de Muggle'lara büyü yaptı zaten, onları görürlerse hemen unutsunlar diye." Hermione, "Öyleyse Hagrid ne işler çeviriyor acaba?" diye sordu. Bir saat sonra bekçi kulübesinin kapısını çaldıklarında, bütün perdelerin örtük olduğunu görüp şaşırdılar. Hagrid, "Kim o?" diye seslendi, sonra onları içeri alıp kapıyı hemen kapadı. İçerisi fırın gibi sıcaktı. Ilık bir gündü, ama ocak harıl harıl yanıyordu. Hagrid onlara çay yaptı, kakımlı sandviç ikram etti - ama ellerini bile sürmediler. "Eee - bir şey mi soracaktınız bana?" "Evet," dedi Harry. Lafı döndürüp dolaştırmanın bir anlamı yoktu. "Söyle bakalım, Felsefe Taşı'nı Fluffy'den başka ne koruyor?" Hagrid kaşlarını çattı. "Söyleyemem elbet," dedi. "Bir: Ben kendim bile bilmiyorum. İki: Siz zaten öyle çok şey öğrenmişsiniz ki, bilsem de söylemezdim. Bu Taş'ın burada olmasının belirli bir nedeni var. Az kalsın Gringotts'tan çalınacaktı - bunu da öğrenmişinizdir herhalde! Fluffy'yi nereden öğrendiniz, aklım ermedi." Hermione, sıcacık bir sesle onu pohpohlayarak, "Hadi, Hagrid," dedi, "belki bize söylemek istemiyorsun, ama bilirsin sen; burada neler olup bitiyorsa hepsinden haberin vardır." Hagrid'in sakalı titredi; galiba gülümsüyordu. Hermione, "Bekçiliği kim yapıyor, biz onu merak ediyorduk sadece," diye sürdürdü konuşmasını. "Dumbledore kime bu kadar güveniyor, senden başka." Bu son sözlerle göğsü kabardı Hagrid'in. Harry'yle Ron gülümseyerek Hermione'ye baktılar. "Eh, size anlatmamın bir zararı olmaz herhalde... durun bakalım... Fluffy'yi benden ödünç aldı... bazı öğretmenler de büyü yaptılar... Profesör Sprout - Profesör Flitwick - Profesör McGonagall -" Bir yandan da parmaklarıyla sayıyordu. "Profesör Quirrell - Dumbledore da bir şeyler yaptı tabii. Bir dakika, az kalsın unutuyordum. Bir de Profesör Snape." "Snape mi?" "Evet - hâlâ kafanız basmıyor, değil mi? Bana bakın, Profesör Snape, Taş'ın korunmasına yardımcı oldu, şimdi kalkıp da onu çalacak değil ya!" Harry, Ron'la Hermione'nin de kendisi gibi aynı şeyleri düşündüğünü biliyordu. Snape, Taş'ın korunmasında görev aldıysa, öteki öğretmenlerin büyülerini de bilebilirdi. Belki de her şeyi biliyordu zaten - Quirrell'ın büyüsü ve Fluffy'yi atlatmaktan başka. Harry, merakla, "Fluffy'yi geçebilecek tek kişi sensin, öyle değil mi, Hagrid?" diye sordu. "Kimseye de söylemezsin, değil mi? Öğretmenlerden birine bile?" Hagrid, "Bir ben biliyorum, bir de Dumbledore biliyor," diye böbürlendi. Harry, "Neyse," dedi ötekilere, "bu da bir şey. Pencereyi biraz açabilir miyiz, Hagrid? Piştim." "Bağışla, Harry, açamam," dedi Hagrid. Harry onun ocağa bir göz attığını fark etti. O da baktı. "Hagrid - nedir bu?" Ama ne olduğunu anlamıştı bile. Ateşin tam ortasında, kazanın altında kocaman, siyah bir yumurta vardı. Sakalıyla tedirgin tedirgin oynayarak, "Haa," dedi Hagrid. "Bu - şey..." Ron, yumurtaya daha yakından bakabilmek için ocak başına eğilerek, "Nereden aldın bunu, Hagrid?" diye sordu. "Dünyanın parasını vermişindir." "Kazandım," dedi Hagrid. "Dün gece. Köye inmiştim, bir iki kadeh içeyim diye, yabancının tekiyle kâğıt oynadık. Ne yalan söyleyeyim, bundan kurtulduğuna sanki sevindi." "Yumurtadan çıkınca ne yapacaksın?" diye sordu Hermione. Hagrid, yastığının altından koca bir kitap çıkararak "Bir şeyler okuyordum," dedi. "Bunu kitaplıktan aldım - Zevk ve Kazanç için Ejderha 'Yetiştirme - biraz eski bir kitap elbet, ama içinde her şey var. Yumurtayı ateşte tutacaksın, çünkü anneleri boyuna alev üflüyor onlara, çıkınca da yarım saatte bir piliç kanı karıştırılmış bir kova konyakla besleyeceksin. Şuraya bakın - değişik yumurtaları nasıl tanıyacaksın - benimki Norveç Pütürlüsü. Pek ender bulunuyor bunlar." Pek mutlu görünüyordu, ama Hermione öyle düşünmüyordu. "Hagrid," dedi, "sen ahşap bir evde oturuyorsun." Ama Hagrid dinlemiyordu bile. Ateşi kurcalarken bir şarkı mırıldanıyordu keyifle. Endişe edecek bir konu daha çıkmıştı şimdi: Biri Hagrid'in kulübesinde yasal olmayan bir ejderha beslediğim anlarsa ne olacaktı? Bir akşam dağ gibi ödevlerle boğuştuktan sonra, Ron, iç çekerek, "Huzurlu yaşam dedikleri nasıl bir şey acaba?" diye sordu. Hermione, Harry'yle Ron'un zaman cetvellerini de temize çekmeye başlamıştı. Bu, ikisini de çıldırtıyordu. Bir gün Hedwig kahvaltıda bir başka not daha getirdi Hagrid'den. Notta iki sözcük vardı sadece: Yumurtadan çıkıyor. Ron, Bitkibilim dersini asıp kulübeye gitmek istedi hemen. Hermione karşı koydu. "Hermione, insan bir ejderhanın yumurtadan çıkışını yaşamı boyunca kaç kere görür?" "Dersimiz var, başımız derde girer, bir de Hagrid'in başına gelecekleri düşün, bizimki onun yanında hiç kalır - ne yaptığını öğrenirlerse - " "Sus!" diye fısıldadı Harry. Malfoy birkaç adım ötelerindeydi, konuşulanları duymak için durmuştu. Ne kadarını işitmişti acaba? Harry, Malfoy'un bakışını hiç mi hiç beğenmedi. Ron'la Hermione Bitkibilim dersine kadar tartıştılar; sonunda Hermione ders arasında onlarla birlikte kulübeye gitmeye razı oldu. Şatonun çanları çalınca malalarını hemen bıraktılar, bahçeyi geçip Orman'in kıyısına koştular. Hagrid onları karşıladı, kıpkırmızı kesilmişti, heyecanlıydı. "Çıktı çıkacak." Onları içeri aldı. Yumurta masanın üstündeydi. Derin çatlaklar vardı kabuğunda. İçinde bir şeyler kıpırdıyor, garip tıkırtılar duyuluyordu., İskemlelerini masaya yanaştırdılar, soluklarını tutarak bakmaya başladılar. Ansızın bir kazıma sesi geldi kulaklarına, yumurta kırılıverdi. Bebek ejderha masaya düştü. Pek güzel olduğu söylenemezdi; Harry kırık, siyah bir şemsiyeye benzetti onu. Kılçıklı kanatlan, incecik simsiyah bedenine göre çok büyüktü, geniş delikli uzun bir burnu, boynuzlan, patlak, turuncu gözleri vardı. Hapşırdı. Birkaç kıvılcım fışkırdı burnundan. "Ne kadar güzel, değil mi?" diye mırıldandı Hagrid. Okşamak için elini ejderhanın başına uzattı. Bebek, sivri dişlerini göstererek onun parmaklarını kapmaya kalktı. Hagrid, "Şuna bakın, annesini nasıl tanıdı!" dedi. "Hagrid," dedi Hermione, "Norveç Pütürlüleri ne kadar çabuk büyüyor, biliyor musun?" Hagrid tam yanıt verecekti ki, beti benzi atıverdi -ayağa kalkıp pencereye koştu. "Ne oldu?" "Biri perdenin arasından bakıyordu - bir çocuk -okula doğru koşuyor." Harry kapıya fırladı hemen, dışan baktı. Ne kadar uzakta olsa da tanırdı onu. Malfoy ejderhayı görmüştü. Ertesi hafta boyunca Malfoy'un suratına yerleşen o sırıtma, Harry'yi de, Ron'u da, Hermione'yi de çok tedirgin etti. Üçü de boş zamanlarının çoğunu Hagrid'in ışıksız kulübesinde geçiriyor, onu kandırmaya çalışıyordu. Bir gün, "Bırak gitsin," diye üsteledi Harry. "Özgürlüğüne kavuştur." Hagrid, "Yapamam," dedi. "Daha çok küçük. Ölür." Ejderhaya baktılar. Bir tek haftada boyu üç kat uzamıştı. Burun deliklerinden duman fışkınyordu boyuna. Hagrid, ejderhaya bakmak bütün zamanını aldığından, bekçilik işini aksatıyordu. Yer boş konyak şişelerinden, tavuk tüylerinden geçilmiyordu. Ejderhaya buğulu gözlerle bakarak, "Adını Norbert koymaya karar verdim," dedi Hagrid. "Artık beni tanıyor, bakın. Norbert! Norbert! Neredeymiş anneciğin?" Ron, Harry'nin kulağına, "Kafayı iyice yemiş," diye fısıldadı. Harry, yüksek sesle, "Hagrid," dedi, "Norbert iki haftaya kalmaz, senin kulübe kadar olur. Malfoy da zaten Dumbledore'a söyler." Hagrid dudağım ısırdı. "Biliyorum - biliyorum, hep burada tutamam onu, ama kalkıp da dışarı atamam ki." Harry Ron'a döndü ansızın. "Charlie," dedi. "Sen de kafayı yemişsin," dedi Ron. "Benim adım Ron, unuttun mu?" "Hayır - Charlie - ağabeyin Charlie. Romanya'da. Ejderhaları inceliyor. Norbert'i ona gönderebiliriz. Charlie ona bakar, sonra doğal ortamına bırakır!" "Harika!" diye bağırdı Ron. "Sen ne dersin, Hagrid?" Sonunda Hagrid de kabul etti bunu, baykuşla mektup yollayıp Charlie'ye sormayı kararlaştırdılar. Bir hafta daha geçti. Çarşamba gecesi Hermione'yle Harry ortak salonda tek başlarına oturuyorlardı, herkes çoktan yatmıştı. Duvar saati gece yansını çalmıştı ki, resimdeki delik açılıverdi. Ron, sırtından Harry'nin Görünmezlik Pelerini'ni atarak ortaya çıktı. Hagrid'in kulübesine, ejderhayı doyurmak için yardıma gitmişti; Norbert sandığın yanındaki ölü fareleri yiyordu şimdi. Kanlı bir mendile sarılı elini göstererek, "Beni ısırdı!" dedi. "Bir hafta boyunca tüy kalem tutamam artık. Söylüyorum size, ben bundan daha korkunç bir hayvan görmedim, ama Hagrid'in gözünde tıpkı bir tavşan. Beni ısırınca, onu korkuttuğumu söyleyerek kapı dışarı etti. Ayrılırken de ona ninni söylüyordu." Karanlık pencerenin tıklatıldığım duydular. "Hedwig!" dedi Harry, onu içeri almak için pencereye koştu. "Charlie'nin yanıtım getirmiş!" Kafa kafaya vererek notu okudular: Sevgili Ron, Nasılsın? Mektuba teşekkürler - Norveç Pütürlüsü'nü sevinçle alırım, ama onu buraya göndermek pek kolay olmayacak. En iyisi, önümüzdeki hafta buraya beni ziyarete gelecek arkadaşlarımla gönderin. Bütün sorun, onların yasal olmayan bir ejderhayı taşırken görülmeleri. Pütürlü'yü cumartesi gece yarısı en yüksek kulenin tepesine çıkarabilir misiniz? Sizinle orada buluşur, karanlıkta onu alırlar. Bana en kısa zamanda bir yanıt gönder. Sevgiler, Charlie Birbirlerine baktılar. "Görünmezlik Pelerini'miz var," dedi Harry. "Pek güç olmaz sanırım - Pelerin ikimizi de, Norbert'i de örter İki arkadaşının da bunu kabul etmesi, haftanın ne kadar kötü geçtiğinin bir kanıtıydı sanki. Norbert'ten kurtulmak için her şeyi göze alırlardı - Malfoy'dan da. Beklenmedik bir şey oldu. Ron'un ışınlan eli kütük gibi şişti. Madam Pomfrey'e göstermesi doğru olur muydu acaba - ejderha ısırığı olduğu anlaşılır mıydı? Ama öğleden sonra başka seçenek kalmamıştı. Kesik pis bir yeşile dönüşmüştü. Norbert'in dişleri herhalde zehirliydi. Harry'yle Hermione gün sonunda hastaneye koştuklarında, Ron'u yorgan döşek yatar buldular. "Sadece elim değil," diye fısıldadı Ron. "Orası öyle, sanki bileğimden kopup düşüverecek gibi. Malfoy, Madam Pomfrey'e gidip beni görmek, kitaplarımdan birini ödünç almak istediğim söylemiş; gelip benimle alay etti. Beni neyin ısırdığını ona söyleyecekmiş - köpek ısırdı dedim, ama Madam Pomfrey pek inanmadı - Quidditch maçında Malfoy'a vurmamalıydım, onun için yapıyor bunu." Harry'yle Hermione Ron'u yatıştırmaya çalıştılar. "Cumartesi gecesine kadar bir şeyin kalmaz," dedi Hermione, ama bu da Ron'u yatıştırmadı. Tam tersine,yattığı yerden hemen doğruldu Ron, her yanı kan ter içinde kalmıştı. Kısık bir sesle, "Cumartesi gecesi mi?" dedi. "Hayır - olamaz - şimdi hatırladım Charlie'nin mektubu Malfoy'un aldığı kitabın içindeydi. Norbert'i göndereceğimizi öğrenecek." Harry'yle Hermione'nin bir şey söylemesine fırsat kalmadı; Madam Pomfrey girdi içeri, Ron'un uyuması gerektiğini söyleyerek onları odadan çıkardı. Harry, "Artık planı değiştirmek için çok geç," dedi Hermione'ye. "Charlie'ye bir baykuş daha yollayacak vaktimiz yok; bu da Norbert'ten kurtulmak için tek şansımız. Göze alacağız. Görünmezlik Pelerini'miz de var; Malfoy bunu bilmiyor." Her şeyi anlatmak için Hagrid'e gittiklerinde, zağar Fang'i kapının önünde, kuyruğu sarılı otururken buldular; Hagrid onlarla konuşmak için pencereye çıktı. "Sizi içeri alamam," diye pofladı. "Norbert'in sağı solu belli olmuyor - ama ben başa çıkabilirim." Charlie'nin mektubunu söylediklerinde gözleri yaşardı - tam o sırada bacağım ısırmıştı Norbert, belki de o yüzden yaşarmıştı. “Aah! Zararı yok, çizmemi ısırdı sadece - oynuyor - ne de olsa, daha bebek." Bebek kuyruğunu duvara öyle bir vurdu ki, bütün pencereler zangırdadı. Harry'yle Hermione şatoya döndüler, cumartesiyi iple çekiyorlardı. Yapacakları şey kendilerini o kadar korkutmasaydı, Norbert'ten ayrılma zamanı geldiğinde Hagrid için üzülürlerdi. Çok karanlık, bulutlu bir geceydi, Hagrid'in kulübesine gitmekte biraz gecikmişlerdi, Giriş Salonu'nda bir başına duvar tenisi oynayan Peeves'in çekilmesini beklemek zorunda kalmışlardı çünkü. Hagrid, Norbert'i büyük bir sandığa koyup hazırlamıştı. "Yolculuk için bir sürü fareyle biraz konyak koydum," dedi boğuk bir sesle. oyuncak ayısı da yanında. Yalnızlık çekmesin diye." Sandığın içinden birtakım hışırtılar yükseldi; Harry'ye oyuncak ayı kafasından oluyormuş gibi geldi. Harry'yle Hermione sandığı Görünmezlik Pelerini'yle örtüp kendileri de altına girerlerken, "Güle güle, Norbert!" diye hıçkırdı Hagrid. "Anneciğin seni hiç unutmayacak!" Sandığı şatoya nasıl taşıdılar, kendileri de bilmiyorlardı. Norbert'i sırtlayıp Giriş Salonu'ndaki mermer merdivenlerden çıkarıp karanlık koridorlarda ilerledikleri sırada saat gece yarısını vurmak üzereydi. Bir merdiven, bir merdiven daha - Harry'nin kestirme yollan bilmesi bile işlerini pek kolaylaştırmadı. En yüksek kulenin altındaki koridora vardıklarında, "Geldik sayılır!" diye pofladı Harry. Derken birdenbire bir kıpırtı oldu önlerinde, az kalsın sandığı düşürüyorlardı. Görünmez olduklarını unutup karanlıkta bir yere saklandılar; tam adım kadar ötelerinde belli belirsiz iki gölge vardı. Bir fener ışıdı. Profesör McGonagall, sırtında ekose bir sabahlık, saçlarında bir file, Malfoy'un kulağına yapışmıştı. "Cezanı çekeceksin!" diye bağırdı. "Slytherin'den de yirmi puan siliyorum! Gece yarısı dolaşıp duruyorsun, ha? Nasıl yaparsın bunu?" "Anlamıyorsunuz, Profesör, Harry Potter geliyor bir ejderhayla!" "Zırvalama! Bu yalanlan nereden uyduruyorsun? Yürü - bütün bunları Profesör Snape'e anlatacağım, Malfoy!" Bundan sonra kulenin tepesine dönerek çıkan dik merdiveni tırmanmak dünyanın en kolay şeyiydi artık. Soğuk gece havasım duyunca Pelerin'i attılar, yine doğru dürüst soluk alabildikleri için seviniyorlardı. Hermione dans bile etti. "Malfoy cezalandırıldı! Şarkı söyleyesim geliyor!" Harry, "Söyleme," diye uyardı onu. Malfoy'un halini düşünüp kıkırdayarak beklediler, Norbert sandığında çırpınıp duruyordu. On dakika sonra, dört süpürge belirdi karanlıkta, süzülerek yanlarına indi. Charlie'nin arkadaşları pek neşeli insanlardı. Harry'yle Hermione'ye bir koşum takımı gösterdiler; Norbert'i ona koşacaklar, sonra da havada sallandırarak götüreceklerdi. Hep birlikte işe koyuldular, Norbert koşuldu, Harry'yle Hermione, Charlie'nin arkadaşlarıyla tokalaşıp onlara teşekkür ettiler. Sonunda gidiyordu Norbert... gidiyordu... gitti. Dik merdiveni indiler sonra, Norbert'ten kurtuldukları için yürekleri de elleri kadar hafiflemişti. Ejderha yoktu artık - Malfoy da cezalandırılmıştı - mutluluklarını ne bozabilirdi ki? Bunun yanıtı merdivenlerin dibinde bekliyordu kendilerini. Koridora adım atar atmaz Filch'in suratı belirdi karanlıkta. "Vay, vay, vay," diye fısıldadı Filch, "birilerinin başı dertte galiba." Görünmezlik Pelerini'ni kulenin tepesinde unutmuşlardı. |
|
|
|
#15 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 15 - Yasak Orman
Durum bundan kötü olamazdı. Filch onlan Profesör McGonagall'ın ilk kattaki çalışma odasına götürdü; orada oturup birbirlerine tek kelime söylemeden Öylece beklediler. Hermione tir tir titriyordu. Harry'nin beyninde bin türlü özür, uydurma nedenler, saçma sapan bahaneler dönüp duruyordu; her aklına gelen bir öncekinden daha anlamsızdı. Artık bu kere yakayı sıyıracaklarını hiç sanmıyordu. Köşeye sıkıştırılmışlardı. Nasıl olur da Pelerin'i unuturlardı? Profesör McGonagall gecenin bir yarısında yataklarından fırlayıp okulda dört dönmelerini dünyada kabullenmezdi; üstelik dersler dışında çıkmaları yasak olan en yüksek kuleye tırmanmışlardı. İşin içine bir de Norbert'le Görünmezlik Pelerini'ni kattın mıydı, yol görünmüştü, tası tarağı toplayacaktın. Harry durumun bundan kötü olamayacağını mı sanıyordu? Profesör McGonagall odaya girdiğinde, yanında Neville de vardı. Neville onlnı ı görür görmez, "Harry!" diye bağırdı. "Sizi aramaya çıkmıştım, uyarmak için; Malfoy'un söylediklerini duydum, sizi yakalayacakmış, yanınızda bir ejder-" Harry, Neville'i susturmak için başını iki yana salladı hızla, ama Profesör McGonagall bunu gördü. Üçünün tepesine dikildi, Norbert'ten bile daha çok alev püskürtecekti sanki. "Hiçbirinizden beklemezdim bunu. Mr Filch astronomi kulesine çıktığınızı söylüyor. Saat gecenin biri. Anlatın bakalım." Hermione bir öğretmenin sorusunu ilk kere yanıtsız bıraktı. Bir heykel kadar hareketsiz, terliklerine bakıyordu. Profesör McGonagall, "Neler döndüğünü galiba biliyorum," dedi. "Bunu anlamak için üstün zekâlı olmak gerekmez. Draco Malfoy'un kafasına uydurma bir ejderha öyküsü soktunuz, geceleyin kalkıp başı derde girsin diye. Onu yakaladım bile. Longbottom'ın da bu palavraya inandığını sanıp için için gülüyorsunuz, öyle değil mi?" Harry, Neville'le göz göze geldi; bunun doğru olmadığını anlatmaya çalıştı bakışıyla; Neville çok incinmişe benziyordu çünkü. Zavallı, şaşkın Neville - o karanlıkta kendilerini bulup uyarmak için kim bilir nelar çekmişti. "İnanamıyorum," dedi Profesör McGonagall. "Aynı gece dört öğrenci birden ayakta! Böyle bir şeyi ne duydum, ne işittim! Siz, Miss Granger, ben de sizi daha akıllı biri bilirdim. Size gelince, Mr Potter, sizin için Gryffindor'un anlamı bütün bunlardan daha önemlidir sanıyordum. Üçünüz de cezalandırılacaksınız - evet, siz de, Mr Longbottom, geceleri okulda dört dönme hakkını kimse vermez size, özellikle bu günlerde, çok tehlikeli bir şey bu - Gryffindor'dan elli puan silinecek." "Elli mi?" diye kekeledi Harry, son Quidditch maçında başa geçmişlerdi, ama ilk sıradaki yerlerini yitirirlerdi şimdi. Profesör McGonagall, sivri burnundan derin derin soluyarak, "Adam başına elli puan," dedi. "Profesör - lütfen -" "Yapamazsınız bunu -" "Ne yapıp ne yapamayacağımı senden öğrenecek değilim, Potter. Şimdi hepiniz doğru yatağınıza. Gryffindor'lu öğrencilerden hiç bu kadar utanmamıştım." Yitirilen yüz elli puan. Bu, son sıraya indiriyordu Gryffindor'u. Okul Kupası için büyük bir olanağı tek gecede yok etmişlerdi. Harry, sanki midesi delinmiş gibi bir duyguya kapıldı. Durumu nasıl düzeltebilirlerdi? Harry bütün gece gözünü kırpmadı. Neville'in sanki saatler boyunca yastığına gömülüp hıçkırdığını duydu. Onu rahatlatacak bir söz bulamıyordu. Neville'in de, kendisi gibi, sabah olmasını istemediğini biliyordu, yaptıklarını öğrenince öteki Gryffindor'lar ne diyeceklerdi? Ertesi gün Gryffindor'lar, binaların puanlannı gösteren dev kum saatlerinin yanından geçerken, önce bir yanlışlık olduğunu sandılar. Nasıl olur da bir günde ansızın yüz elli puan birden yitirirlerdi? Derken bir söylenti yayıldı ortalığa: Harry Potter, ünlü Harry Potter, iki Quidditch maçının kahramanı Harry Potter, salak birkaç birinci sınıf öğrencisiyle birlikte, bu puanların yitirilmesine neden olmuştu. Harry okulun en sevilen, en beğenilen insanlarından biriydi, ansızın en nefret edilen kişi olup çıkıvermişti şimdi. Okul Kupası'nı Slytherin'in almasını istemeyen Ravenclavlarla Hufflepuff lar bile sırt çevirdiler ona. Harry nereye gitse herkes parmağıyla onu gösteriyor, aşağılayıcı sözler söylerken sesini alçaltmaya bile gerek duymuyordu. Öte yandan, Slytherin'ler onu alkışlıyor, ıslık çalarak, "Sağol, Potter, bunu sana borçluyuz!" diye bağırıyorlardı. Sadece Ron destekliyordu onu. "Birkaç haftaya kalmaz, unuturlar. Fred'le George buraya geldiklerinden beri ne puanların silinmesine neden oldular, yine de herkes onlan seviyor." Harrv, boynu bükük, "Ama tek kerede yüz elli puan sildirtmediler, değil mi?" dedi. Ron, "Orası öyle," demek zorunda kaldı. Zararı gidermek için iş işten geçmiş sayılırdı, ama Harry bir daha kendini ilgilendirmeyen şeylere bulaşmamaya yemin etti. Bütün bunlar çevreyi gizli gizli kolaçan etmek yüzünden gelmişti başına. Öylesine utanıyordu ki, Wood'a gidip Quidditch takımından ayrılmak istediğini söyledi. "Ayrılmak mı?" diye gürledi Wood. "Ne işe yarar bu? Quidditch'te de kazanamazsak, yitirdiğimiz puanlan nereden alacağız?" Ama Quidditch'in bile tadı kaçmıştı. Çalışmalar sırasında takım arkadaşları onunla konuşmuyorlardı, konuşmak zorunda kalsalar bile ona "Arayıcı" diye sesleniyorlardı. Hermione'yle Neville de acı çekiyorlardı. Harry gibi ünlü olmadıkları için onun kadar ezilmiyorlardı, ama onlarla da kimse konuşmuyordu. Hermione derslerde dikkatleri üstüne çekmeyi bırakmıştı, başım önüne eğip sessizce çalışıyordu. Harry sınavların yaklaştığına neredeyse seviniyordu. Dersleri gözden geçirirken derdini unutur gibi oluyordu. Ron ve Hermione'yle birlikte gece yarılarına kadar çalışıyorlar, karmaşık iksirlerde kullanılan maddeleri hatırlamaya uğraşıyorlar, tılsımların, büyülerin üzerinden bir daha geçiyorlar, büyücülükte önemli buluşların, cin ayaklanmalarının tarihlerini ezberliyorlardı... Sınavların başlamasına yaklaşık bir hafta kala, Harry'nin kendini ilgilendirmeyen işlere bulaşmama konusundaki yemini de beklenmedik biçimde sınandı. Bir gün öğleden sonra tek başına kitaplıktan dönerken, yukarıdaki sınıflardan birinde bağırışlar duydu Harry. Yaklaşınca, Quirrell'm sesini işitti. "Ha-ha-hayır, olmaz, lütfen -" Sanki biri gözünü korkutuyordu onun. Harry daha da yaklaştı. Quirrell'in hıçkırdığını duydu: "Peki - peki -" Sonra, sarığını düzelterek, Quirrell hızla çıktı sınıftan. Bembeyaz kesilmişti, dokunsalar ağlayacaktı. Gözden uzaklaştı; Harry'yi fark etmemişti bile. Ayak sesleri uzaklaşınca kadar bekledi Harry, sonra sınıfa bir göz attı. Boştu sınıf, ama öteki kapısı aralıktı. Harry yolu yarılamıştı ki, hiçbir şeye bulaşmama konusundaki yeminini hatırladı. Ama on iki Felsefe Taşı'na bahse girerdi ki, az önce Snape çıkmıştı odadan; işittiklerine göre, öyle olması gerekiyordu. Şimdi herhalde keyifle, hoplaya zıplaya gidiyordu - anlaşılan Quirrell teslim bayrağını çekmişti. Yeniden kitaplığa döndü Harry; Hermione, Ron'u Astronomi konusunda sınamaktaydı. Harry işittiklerini anlattı onlara. "Snape yırttı öyleyse!" dedi Ron. "Quirrell büyüyü nasıl bozacağını söylediyse" "Ama Fluffy de var," dedi Hermione. Ron, çevrelerindeki binlerce kitaba bakarak, "Belki de Snape Hagrid'e hiç sormadan onu nasıl atlatacağını öğrenmiştir," dedi. "Üç başlı dev bir köpeğin nasıl atlatılacağını açıklayan bir kitap mutlaka vardır burada. Eee, ne yapıyoruz, Harry?" Ron'un gözlerinde serüven ışığı parlamaya başlamıştı yine, ama Harry'den önce Hermione yanıt verdi. "Dumbledore'a git. Taa en baştan bunu yapmalıydık zaten. Kendimiz bir işe kalkışacak olursak bu kere sepetleniriz." "Ama kanıtımız yok ki!" dedi Harry. "Quirrell'ın bizi desteklemekten ödü kopar. Snape de Cadılar Bayramı'nda ifritin içeri nasıl girdiğinden haberi olmadığım, o gece üçüncü kata hiç gitmediğini söyler - kime inanırlar dersiniz, ona mı, bize mi? Ondan nefret ettiğimizi herkes biliyor zaten, Dumbledore da onu okuldan attırmak için yalan söylediğimizi sanır. Filch deseniz, ölümü göze alır da bize yardımcı olmaz, Snape'in can dostu, okuldan ne kadar çok öğrenci sepetlenirse işi o kadar azalır. Hem unutmayın, Taş'ı da, Fluffy'yi de bilmemiz istenmiyor. İşin yoksa boşu boşuna uğraş dur." Hermione, Harry'nin görüşlerine katılıyordu, ama Ron hiç öyle düşünmüyordu. "Şöyle çevreyi bir kolaçan etsek -" Harry, "Hayır," dedi kararlı bir sesle. "Yeteri kadar kolaçan ettik." Önüne Jüpiter'in haritasını çekti, uydularının adlarım ezberlemeye koyuldu. Ertesi sabah kahvaltı masasında Harry'ye, Hermione'ye, Neville'e birer not iletildi. Hepsi aynıydı: Cezanız bu gece saat on birde başlayacaktır. Giriş Salonu'nda Mr Filch'i görünüz. Prof. M. McGonagall Harry, yitirilen puanların telaşıyla cezaları bütün bütüne unutmuştu. Hermione'nin, o gece çalışamayacağı için sızlanıp duracağını sanıyordu, ama Hermione ağzını bile açmadı. O da, Harry gibi, bütün bunları hak ettiklerini düşünüyordu. O gece saat on birde ortak salonda Ron'a hoşça kal deyip Neville'le birlikte giriş salonuna indiler. Filch oradaydı - Malfoy da. Harry, Malfoy'un da cezalandırılacağını unutmuştu. Filch, fenerini yakıp onları dışarı çıkararak, "Gelin arkamdan," dedi. "Okul kurallarının dışına çıkmak ne demekmiş, anlarsınız." Sırıtarak sözlerini sürdürdü. "Öyle... bana sorarsanız en iyi öğretmenler sıkı çalışma ve acıdır... Yazık, o eski cezalan artık vermiyorlar... sizi bileklerinizden bağlayıp birkaç gün tavandan sallandırmak ne güzel olurdu. Ne olur ne olmaz, belki gerekir diye zincirleri hâlâ saklıyorum odamda... Hadi bakalım, gidiyoruz, sakın kaçmaya kalkışmayın, yoksa haliniz daha beter olur." Karanlık bahçeden geçtiler. Neville burnunu çekip duruyordu. Harry cezanın ne olacağını merak ediyordu. Gerçekten korkunç bir şey olmalıydı, yoksa Filch bu kadar keyiflenmezdi. Ay pırıl pırıldı, ama önüne geçen bulutlar ortalığı karartıyordu. İleride Hagrid'in kulübesinin ışıklı pencerelerini gördü Harry. Uzaklardan bir ses duydular. "Sen misin, Filch? Çabuk ol, hemen başlayalım." Harry'nin yüreği hopladı; Hagrid'le çalışacaklarsa pek de o kadar ağır sayılmazdı ceza. Yüzündeki rahatlamayı Filch de fark etmişti herhalde, "O salakla keyif çatacaksınız sanıyorsun, değil mi?" dedi. "Birazdan gö rürsün gününü - Orman'a gidiyorsunuz, tek parça halinde çıkarsanız ben de bir şey bilmiyorum demektir." Bunu duyunca Neville inledi, Malfoy da olduğu yerde kalakaldı. "Orman'a mı?" diye tekrarladı; sesi her zamanki gibi soğuk çıkmıyordu. "Geceleyin gidemeyiz oraya - çeşit çeşit şey var orada - ********lar bile varmış." Neville, Harry'nin cüppesinin koluna yapıştı, soluğu kesilmişti. Sesi sevinçten titreyerek, "Ödün patlıyor, ha?" dedi Filch. "********lan daha önce, başını derde sokmadan düşünseydin, öyle değil mi?" Hagrid belirdi karanlıkta, ayaklarının dibinde Fang, salına salına yanlarına yaklaştı. Kocaman yayı elindeydi, omzuna da içi oklarla dolu sadağını asmıştı. "Nerede kaldınız?" dedi. "Yarım saattir sizi bekliyorum. Harry, Hermione, her şey yolunda mı?" Filch, soğuk bir sesle, "Ben olsam onlara dostluk göstermezdim," dedi. "Ne de olsa buraya cezalandırılmak için geldiler." Hagrid, kaşlarını çatarak, Filch'e, "O yüzden mi geciktiniz?" dedi. "Söylev mi çekiyordun onlara? Bu senin üstüne vazife değil. Sen yapacağını yaptın, bundan sonrası benim işim." "Seher vakti gelirim," dedi Filch. Pis pis, "Kalan parçalarını toplamaya," diye ekledi. Sonra döndü, karanlıkta çakıp sönen feneriyle, şatoya doğru yürümeye başladı. Malfoy, Hagrid'e baktı. "Orman'a gelmiyorum ben," dedi; Harry, onun sesindeki büyük korkuyu fark edince için için sevindi. Hagrid, "Hogwarts'ta kalmak istiyorsan geleceksin” dedi öfkeyle. "Bir yanlış yaptın, cezasını da çekeceksin." "Ama uşaklara yaraşır bir şey bu, biz öğrencilere değil. Biz kitap okuyup yazı yazacağız sanıyordum. Babam bunu bir duyarsa -" "- Hogwarts'ta böyle şeylerin olduğunu söyler," diye kükredi Hagrid. "Yazı yazacakmış! Kime ne yararı var bunun? Ya işe yarar bir şey yaparsın ya da pilini pırtını toplar gidersin. Okuldan atılman babanın hoşuna gidecekse, dön şatoya da toparlan. Hadi!" Malfoy kıpırdamadı. Öfkeyle baktı Hagrid'e, ama sonra gözlerini yere indirdi. "Peki öyleyse," dedi Hagrid, "şimdi dikkatle dinleyin beni, çünkü bu gece yapacağımız şey çok tehlikelidir, kimsenin başı derde girsin istemem. Benimle şuraya gelin bakalım." Onları Orman'ın tam kıyısına götürdü. Fenerini iyice kaldırarak simsiyah ağaçlara doğru kıvnla kıvrıla uzanan daracık bir toprak yolu gösterdi. Orman'a bakarlarken hafif bir meltem saçlarını uçuşturuyordu. "Bakın şuraya," dedi Hagrid, "yerdeki şu parıltıyı görüyor musunuz? Gümüşe benzer parıltıyı? Tek boynuzlu at kanıdır bu. Ağır yaralı bir tek boynuzlu var orada. Bu hafta ikinci kere oluyor. Geçen çarşamba da birini olu buldum. Arayalım zavallıyı. Belki iyileştirir, acısını dindiririz." "Ya tek boynuzluyu yaralayan şey bizi daha önce bulursa?" dedi Malfoy. Ne kadar korktuğu sesinden belli oluyordu. Hagrid, "Yanınızda ben ya da Fang varken Orman'daki hiçbir canlı kılınıza bile dokunamaz," dedi. "Yoldan ayrılmayın. Şimdi ikiye ayrılıp başka yönlere gideceğiz. Her yerde kan var, en aşağı dün geceden beri çırpınıp duruyor anlaşılan." Malfoy, Fang'in sivri dişlerine bakarak, "O benimle gelsin," dedi hemen. "Peki, ama seni uyarıyorum, korkağın tekidir o," dedi Hagrid. "Öyleyse Harry, Hermione, ben bir yöne gidelim, Draco, Neville, Fang de öteki yöne gitsin. Tek boynuzlu atı gören yeşil kıvılcımlar fışkırtsın, tamam mı? Çıkarın asalarınızı da bir deneme yapın şimdi - oldu - başınız derde girerse kırmızı kıvılcımlar fışkırtırsınız, biz gelip sizi buluruz - dikkatli olun gidelim." Orman kapkaraydı, sessizdi. Biraz ilerleyince yolun ikiye ayrıldığını gördüler; Harry, Hermione, Hagrid sola; Malfoy, Neville, Fang de sağa saptılar. Gözleri yerde, sessizce yürüdüler. Dalların arasından süzülen ay ışığı, düşmüş yapraklara saçılmış gümüş mavisi kanı aydınlatıyordu zaman zaman. Harry, Hagrid'in çok tedirgin olduğunu fark etti. "Yoksa tek boynuzluları bir ******** mı öldürüyor?" diye sordu. "******** o kadar hızlı değildir," dedi Hagrid. "Tek boynuzluları yakalamak zordur, büyü gücü yüksek yaratıklardır. Daha önce birinin yaralandığını hiç görmemiştim." Yosun tutmuş bir ağaç kütüğünün yanından geçtiler. Harry akarsu sesi duyuyordu; yakınlarda bir dere olmalıydı. Kıvrıla kıvrıla uzanan yolda tek boynuzlu kanı izlerine rastlanıyordu. "Sen iyi misin, Hermione?" diye fısıldadı Hagrid. "Merak etme, o kadar ağır yaralıysa uzağa gidemez, biz de onu yakala - GEÇİN ŞU AĞACIN ARDINA!" Hagrid, Harry'yle Hermione'yi kaptığı gibi yol kenarındaki dev bir meşenin arkasına sürükledi. Bir ok çıkardı, yayına yerleştirip, atışa hazır, beklemeye başladı. Üçü de kulak kesildiler. Az ilerideki ölü yapraklar üstünde bir şey hışırdıyordu, yerde sürünen bir cüppenin sesine benziyordu bu. Hagrid karanlık yola dikmişti gözünü, ama birkaç saniye sonra ses uzaklaşıp yok oldu. "Biliyordum," diye mırıldandı Hagrid. "Bulunmaması gereken bir şey var burada." "******** mı?" dedi Harry. Hagrid, asık suratla, "******** filan değildi bu, tek boynuzlu da değildi," dedi. "Hadi, beni izleyin, ama dikkatli olun." Daha yavaş yürümeye başladılar, en ufak bir sesi bile kaçırmamaya çalışıyorlardı. Ansızın, önlerindeki açıklıkta, bir şey kıpırdadı. "Kim var orada?" diye bağn'dı Hagrid. "Göster kendini - silahlıyım!" Biri belirdi açıklıkta - insan mıydı bu, yoksa at mıydı? Göğsüne kadar, kızıl saçlı, kızıl sakallı bir adamdı,ama göğsünden aşağısı uzun kuyruklu, tüyleri pırıl pırıl parlayan al bir attı. Harry'yle Hermione'nin ağızlan bir karış açıldı. Hagrid, "Haa, sen miydin, Ronan?" dedi; rahatlamıştı. "Nasılsın?" İlerleyip at-adamın elini sıktı. "İyi akşamlar, Hagrid," dedi Ronan. Derinlerden gelen hüzünlü bir sesi vardı. "Beni vuracak miydin?" Hagrid, yayını okşayarak, "İnce eleyip sık dokumanın sırası değil, Ronan," dedi. "Orman'da kötülük kol geziyor. Sahi, bunlar Harry Potter'la Hermione Granger. Okulda öğrenciler. Bu da Ronan. At-adam." Hermione, neredeyse fısıltıyla, "Gördük," dedi. "İyi akşamlar," dedi Ronan. "Demek öğrencisiniz? Nasıl, çok şey öğreniyor musunuz okulda?" "Doğrusu -" Hermione, "Biraz," dedi ürkekçe. İç çekerek, "Biraz, ha? Eh, bu da bir şey," dedi Ronan. Başını arkaya atıp göğe baktı. "Mars bu gece pırıl pırıl." Hagrid de başını kaldırarak, "Öyle," dedi. "Bana bak, iyi ki sana rastladık, Ronan, çünkü tek boynuzlunun biri fena yaralanmış - bir şey gördün mü?" Ronan yanıt vermedi hemen. Gözlerini hiç kırpmadan göğe bakıyordu, yine iç çekti. "İlk kurbanlar hep en suçsuz olanlardır," dedi. "Geçmiş çağlarda da öyleydi, şimdi de öyle." "Evet," dedi Hagrid, "ama bir şey gördün mü, onu söyle sen, Ronan. Garip bir şey?" "Mars pırıl pırıl bu gece." Hagrid sabırsızlıkla ona bakarken Ronan da göğü seyrediyordu. "Garip bir pırıltısı var." "Ben garip derken buralarda garip bir şey görüp görmediğini sordum. Pir tuhaflık fark etmedin demek?" Ronan'ın yanıt vermesi epey zaman aldı yine. Sonunda, "Orman birçok gizi saklar," dedi. Ronan'ın arkasındaki ağaçlarda bir kıpırtı oldu, Hagrid yayım kaldırdı yine, ama ikinci bir at-adamdı bu; simsiyah saçlı, simsiyah bedenliydi, Ronan'dan bile daha yabani görünüyordu. "Merhaba, Bane," dedi Hagrid. "Nasılsın?" "İyi akşamlar, Hagrid. Sen nasılsın?" "Eh işte. Bana bak, Ronan'a da soruyordum, sen buralarda garip bir şey gördün mü bu akşam? Bir tek boynuzlu yaralanmış - işin aslını biliyor musun?" Bane ilerleyip Ronan'ın yanına gitti. O da göğe bakmaya koyuldu. "Mars bu gece pırıl pırıl," dedi sadece. Hagrid, "Onu anladık," diye homurdandı. "Bir şey görürseniz bana haber verin, olur mu? Biz gidiyoruz." Harry'yle Hermione, Hagrid'in peşine takılıp açıklıktan ayrıldılar, araya ağaçlar girinceye kadar omuzlarının üstünden arkaya, Ronan'la Bane'e baktılar. Hagrid, "At-adamlara da bir şey sormaya gelmez," diye homurdandı. "Boyuna yıldızlara bakarlar. Başka işleri güçleri yok, bir şey aydan daha uzak değilse onları ilgilendirmez." "Onlardan epey var mı burada?" diye sordu Hermione. "Eh işte... Başkalarına pek bulaşmazlar, ama bir şey istedim miydi, hemen yardıma koşarlar. Akıllı, derin düşünceli yaratıklardır... her şeyi bilirler... ama ağızları sıkıdır." Harry, "Daha önce sesini duyduğumuz da bir atadam mıydı acaba?" dedi. "O ses at koşturması gibi mi geldi sana? Bana sorar san, değildi, tek boynuzluları öldürenin sesiydi - ber ömrümde öyle ses duymadım." Kapkara, sık ağaçlar arasından ilerlediler. Harry te dirgindi, omuzunun üstünden arkaya bakıyordu boyuna. Sanki kendilerini gözetleyen biri vardı. Hagrid'le ol* lan yanlarında diye seviniyordu. Yoldaki bir dönemeç geçmişlerdi ki, Hermione Hagrid'in koluna yapıştı. "Hagrid! Bak! Kırmızı kıvılcımlar, ötekiler tehlik de!" "Siz ikiniz burada bekleyin!" diye bağırdı Hagrid. "Yoldan ayrılmayın, ben gelir sizi alırım!" Hagrid'in otları ezerek uzaklaştığını duydular, bir birlerine bakarak korku içinde öylece durdular; çevrelerindeki yaprak hışırtılarından başka bir şey işitmiyorlardı. "Başlarına bir şey gelmemiştir, değil mi?" diye fısıldadı Hermione. "Malfoyun. başına ne gelirse gelsin, umurumda bile değil, ama Neville'e bir şey olduysa... Bir kere, bizim yüzümüzden burada..." Dakikalar geçti. Kulakları her zamankinden keskindi şimdi. Harry rüzgârın hafif iniltisini, incecik dalların kınlısını bile duyuyordu. Ne oluyordu? Ötekiler neredeydi? Sonunda büyük bir çatırtı Hagrid'in dönüşünü bildirdi. Yanında Malfoy, Neville ve Fang de vardı. Öfkeden köpürüyordu Hagrid. Malfoy, Neville'e arkadan gizlice yaklaşmış, şaka olsun diye ona ansızın sarılıvermişti. Neville de korkuya kapılıp kıvılcımları fışkırtmıştı. "Artık bir şey yakalayamayız - siz ikinizin ettiği bunca şamatadan sonra. Tamam, eşleri değiştiriyoruz -Neville, sen Hermione'yle birlikte benimle kal; Harry, sen de Fang'i, bir de bu salağı al yanına." Hagrid, Harry'nin kulağına, "Bağışla," diye fısıldadı. "Ama seni öyle kolay kolay korkutamaz, bu işi de bitirmemiz gerek." Harry, Malfoy ve Fang'le Orman'ın yüreğine yollandı. Yarım saat kadar yürüdüler, Orman'ın derinliklerine girdikçe girdiler, sonunda ağaçların sıklığından yolda yürüme olanağı kalmadı. Ağaç diplerindeki kan lekelerinden, zavallı yaratığın acı içinde çırpındığı, pek de uzaklarda olmadığı anlaşılıyordu. Harry ihtiyar bir meşenin birbirine dolanmış dalları arasından az ötede bir açıklık gördü. Malfoy'u durdurmak için kolunu kaldırarak, "Bak," Diye mırıldandı. Pırıl pırıl bir şey parlıyordu yerde. İyice yaklaştılar. Tek boynuzlu attı bu, ölmüştü. Bu kadar güzel, bu kadar hüzünlü bir şey görmemişti Harry. Yıkıldığı yerde uzun, incecik bacakları çapraz biçimde kaskatı kesilmiş, yelesi koyu yapraklar üstüne inci dizileri gibi bembeyaz yayılmıştı. Harry ona doğru bir adım atmıştı ki, bir hışırtı onun, olduğu yerde donup kalmasına neden oldu. Açıklığın kenarındaki çalılardan biri titredi... Sonra, gölgeler arasından kukuletalı biri belirdi, ava çıkmış yırtıcı bir hayvan gibi dört ayak üstünde usulca yaklaştı. Harry, Malfoy, Fang donup kalmışlardı. Kukuletalı, tek boynuzluya gitti, başını eğdi, hayvanın böğründeki yaraya eğilip kanını içmeye başladı. "AAAAAAAAAAAAAAAHH!" Korkunç bir çığlık attı Malfoy, sonra tabanları yağladı - Fang de. Kukuletalı, kafasını kale irip Harry'y e baktı - üstü başı tek boynuzlunun kanına bulanmıştı. Ayağa kalktı sonra, hızla Harry'nin yanına geldi - öylesine korkmuştu ki Harry, olduğu yere çakılıp kalmıştı. Derken, daha önce hiç duymadığı bir ağrı çakıldı başına, alnındaki yara izi alev almıştı sanki - yarı kör, sendeleyerek geriledi. Dörtnala sesler geldi kulağına, biri arkasından sıçrayıp kukuletalının üstüne atıldı. Başındaki ağrı öylesine dayanılmazdı ki, dizlerinin üstüne yığıldı Harry. Ancak birkaç dakika sonra kendine gelebildi. Kafasını kaldırdığında, kukuletalı gitmişti. Bir at-adam duruyordu yanında, Ronan değildi, Bane de değildi; daha gençti bu; açık sarı saçları, kır bedeni vardı. Harry'yi ayağa kaldırarak, "İyi misin?" dedi at-adam. "Evet - teşekkür ederim - neydi o?" At-adam yanıt vermedi. Soluk safirlere benzeyen masmavi gözleri vardı. Dikkatle Harry'ye baktı, gözleri onun alnındaki yara izine ilişti - iz apaçık ortaya çıkmıştı şimdi. "Sen Potter'ların oğlusun, değil mi?" dedi. "Hagrid'in yanına dön hemen. Orman gecenin bu saatinde hiç de güvenli değildir - özellikle senin için. At binebilir misin? Böylesi daha çabuk olur." Sırtına Harry'nin rahatça binebilmesi için ön bacaklarını bükerken, "Benim adım Firenze," diye ekledi. Açıklığın öteki yanından dörtnala başka birileri de yaklaştı, göğüsleri ter içinde, soluk soluğa, Ronan'la Bane belirdi ağaçların arasından. "Firenze!" diye kükredi Bane. "Ne yapıyorsun? Sırtında bir insan var! Utanmıyor musun? Katır mısın sen?" "Onun kim olduğunu biliyor musunuz?" dedi Firenze. "Potter'ların oğlu bu. Orman'dan ne kadar çabuk çıksa o kadar iyi." Bane, "Neler anlattın ona?" diye homurdandı. "Unutma, Firenze, gökyüzünün işine karışmamaya yemin ettik. Gezegenlerin hareketlerini inceleyerek neler olacağını okumadık mı?" Ronan sinirli sinirli eşiniyordu. Hüzünlü sesiyle, "Firenze neyin doğru olduğunu mutlaka düşünmüştür," dedi. Bane havayı çifteledi öfkeyle. "Neyin doğru olduğunu mu? Bunun bizimle ne ilgisi var? At-adamlar sadece öngörülmüş şeylerle ilgilenirler! Orman'da yolunu yitiren insanların peşinde eşekler gibi koşturmak bizim işimiz değil!" Firanze arka bacaklarını kaldırdı öfkeyle, Harry düşmemek için onun omuzlarına tutunmak zorunda kaldı. Bane'e, "Şu tek boynuzluyu görmüyor musun?" diye bağırdı Firenze. "Neden öldürüldüğünü anlamıyor musun? Yoksa gezegenler bu gizi vermediler mi sana? Bu Orman'da her türlü sinsiliğe karşıyım, Bane - evet, gerekirse insanların yanında yer alırım." Hızla döndü sonra, Ronan'la Bane'i arkasında bırakarak ağaçların arasına daldı; Harry sımsıkı yapışmıştı onun sırtına. Nereye gittiklerini hiç mi hiç bilmiyordu. "Bane niye o kadar kızdı?" diye sordu. "Söylesene, beni kimden kurtardın?" Firenze yavaşladı, alçak dallara dikkat etmesi için onu uyardı, başını eğmesini söyledi, ama Harry'nin sorusuna yanıt vermedi. Sessizlik içinde ağaçlar arasında gittiler, gittiler... Harry, Firenze'nin artık kendisiyle konuşmak istemediğini sandı. Çok sık bir ağaç kümesinden geçiyorlardı ki, Firenze ansızın durdu. "Harry Potter, tek boynuzlu at-adam ne işe yarar, biliyor musun?" Harry, bu garip soruyla irkilerek, "Hayır," dedi. "Biz İksir dersinde sadece boynuzla kuyruk kıllarını kullandık." "Bir tek boynuzluyu öldürmek canavarlıktan başka bir şey değildir," dedi Firenze. "Bu cinayeti ancak yitirecek bir şeyi olmayan, ama çok şey kazanabileceğini sanan biri işleyebilir. Tek boynuzlu at kanı, ölüm döşeğinde bile olsan, hayatta kalmanı sağlar, ama bedeli de korkunçtur. Kendini kurtarmak için tertemiz, savunmasız birini öldürürsün, dudaklarına onun kanı değer değmez de yarım yamalak, lanetli bir yaşam sürdürürsün." Harry, Firenze'nin ay ışığında gümüş gibi ışıldayan ensesine baktı. Yüksek sesle, "Kim o kadar umutsuz olabilir?" dedi. "Lanetli yaşayacağına, öl, daha iyi. Öyle değil mi?" "Öyle," dedi Firenze. "Ama başka bir şey daha içecek kadar uzun yaşayacaksan, o başka - seni büyük güce kavuşturacak - hiç ölmemeni sağlayacak bir şey. Mr Potter, şu anda okulda ne saklıyorlar, biliyor musunuz?" "Felsefe Taşı mı? Tabii - Yaşam İksiri! Ama anlamıyorum, kim -" "Eski gücüne kavuşmak için yıllarca bekleyen, fırsat kollayarak yaşama dört elle sarılan hiç kimse gelmiyor mu aklına?" Harry'nin yüreğine ansızın demir bir pençe yapışı-verdi sanki. Ağaçların hışırtısı arasından, ilk karşılaştıkları gece Hagrid'in söyledikleri geldi aklına: "Rivayete bakılırsa, ölmüş. Bana sorarsan, palavranın daniskası. Ölecek kadar insanlık yoktu içinde." "Yani -" dedi Harry; sesi hırıldıyordu. "Yoksa o Vol-" "Harry! Harry, iyi misin?" Yoldan koşarak Hermione geliyordu yanlarına, Hagrid de poflayarak onu izliyordu. Harry, ne söylediğinin farkında bile olmadan, "iyiyim," dedi. "Tek boynuzlu ölmüş, Hagrid, arkadaki şu açıklıkta." Hagrid tek boynuzlu ata bakmaya seğirtirken, "Seni burada bırakıyorum," dedi Firenze. "Artık güvendesin." Harry at-adamın sırtından indi. "İyi şanslar, Harry Potter," dedi Firenze. "Gezegenlerin hareketleri zaman zaman yanlış yorumlanmıştır, at-adamlar tarafından bile. Dilerim şimdi de öyledir." Harry'yi ürpertiler içinde bırakarak döndü, Orman'ın derinliklerine daldı yine. Ron onların dönüşünü beklerken karanlık ortak salonda uykuya dalmıştı. Harry onu omuzlarından sarsarak uyandırınca, Quidditch'le ilgili bir şeyler söyledi bağırarak. Ama birkaç saniye içinde, Harry onunla Hermione'ye ormanda olanları anlatmaya başlar başlamaz, gözleri faltaşı gibi açıldı. Harry yerinde duramıyordu. Ocağın önünde bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Hâlâ titremekteydi. "Snape Taş'ı Voldemort için istiyor... Voldemort da Ormanda bekliyor... Biz de Snape'in sadece zengin olma peşinde koştuğunu sandık..." Ron, "O adı söyleme!" diye fısıldadı korkuyla; Voledemort'un kendilerini işittiğini sanıyordu sanki. Harry onu dinlemiyordu bile. "Firenze beni kurtardı, ama bunu yapmaması gerekirdi... Bane çılgına döndü... gezegenlerin işine karışılmamalıymış... Gezegenler Voldemort'un döneceğini belirtiyordu herhalde... Firenze, Voldemort'un beni öldürmesine engel olmamalıymış, Bane öyle düşünüyordu... Sanırım bu da yıldızlarda yazılı." Ron, "Artık o adı söylemeyi bıraksana sen!" diye fısıldadı. "Şimdi elimden gelen tek şey, Snape'in Taş'ı çalmasını beklemek," diye devam etti Harry. "Sonra da Voldemort gelip işimi bitirecek... Eh, Bane de mutlu olur." Hermione çok korkmuş görünüyordu, ama onu rahatlatacak bir iki söz etmeyi başardı. "Harry, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in sadece Dumbledore'dan korktuğunu herkes söylüyor. Dumbledore buradayken Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen kılına bile dokunamaz. At-adamların haklı oldukları nereden belli? Bana sorarsan, falcılık gibi bir şey bu; Profesör McGonagall'a bakılırsa, falcılık da büyücülüğün en yanıltıcı dalı." Konuşmayı kestiklerinde hava ağarmıştı. Boğazları ağrı içinde, bitkinlikle yataklarına gittiler. Ama gecenin yarattığı şaşkınlıklar sona ermemişti. Harry çarşafını çekip açınca, altında Görünmezlik Pelerini'ni buldu. Tertemiz katlanmıştı Pelerin; üstüne de bir not iliştirilmişti: Ne olur ne olmaz. |
|
|
|
#16 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 16 - Kapağın Altında
Harry sınavları nasıl verdiğini yıllar boyunca unutamayacaktı; sanki her an kapı açılacak, Voldemort dalacaktı içeriye. Ama günler geçip gitti, Fluffy'nin kilitli kapı arkasında sapasağlam yaşadığına kuşku yoktu. İnanılmaz sıcaktı, özellikle yazılı yapılan büyük sınıfta. Herkese Kopyaya-Karşı büyüsüyle hazırlanmış özel, yeni tüy kalemler verilmişti. Uygulama sınavları da vardı. Profesör Flitwick onları sınıfa teker teker çağırıyor, bir ananası masanın üstünde dans ettirip ettiremeyeceklerine bakıyordu. Profesör McGonagall bir fareyi enfiye kutusuna çevirmelerini istiyordu - enfiye kutusunun güzelliğine göre not veriliyordu. Kutunun bıyıkları varsa not kırılıyordu. Unutma İksiri'nin nasıl yapıldığını hatırlamaya çalışırlarken, Snape tepelerine dikilip onları tedirgin ediyordu. Harry, Orman'a gittiğinden beri canını yakan alın ağrısına aldırmamaya çalışıyordu. Neville, Harry'nin sinirlerinin sınavlardan ötürü uykusuz kalmaktan bozulduğunu sanıyordu, ama asıl gerçek Harry'nin o eski karabasanının yeniden ortaya çıkmasıydı; şimdi daha da kötüydü, çünkü üstünden kan damlayan bir de kukuletalı eklenmişti o korkunç düşüne. Belki Harry'nin Orman'da gördüklerini görmediklerinden, belki de alınlarını yakan birer izleri olmadığından, Ron da, Hermione de Taş'a Harry kadar aldırmıyorlardı. Voldemort'un adı bile onları ürkütmeye yetmişti gerçi, ama sınav hazırlıklarına öylesine dalmışlardı ki, ne Snape'in ne de bir başkasının çevirdiği dolaplara kafa yoracak vakitleri yoktu. Son sınavları Sihir Tarihi'ydi. Kendi kendine kaynayan kazanları yaratan eski büyücülerle ilgili soruları da bir saat içinde yanıtlayınca özgür olacaklardı, sınav sonuçlan açıklanıncaya kadar tam bir hafta keyif çatacaklardı. Profesör Binns'in hayaleti tüy kalemlerini bırakmalarını söyleyip parşömen kâğıtlarını da toplayınca.. Harry de ötekiler gibi sevinç çığlıkları atmaktan kendini alamadı. Güneşli bahçeye fırlayan kalabalığa karışırken, "Bu, sandığımdan da kolaymış," dedi Hermione. "1637 ******** Davranış Yönetmeliği'ni de, Tez Canlı Elfric'in ayaklanmasını da öğrenmem gerekmiyormuş." Hermione, sınavdan sonra yanıtların üstünden geçmek isterdi hep, ama Ron artık buna dayanamadığını söyledi, birlikte göle inip bir ağacın altına serildiler. Weasley kardeşlerle Lee Jordan ılık sığ suda güneşlenen dev bir mürekkep balığının kollarını gıdıklıyorlardı. Ron, çimenlere uzanarak, "Artık ezbere paydos,"dedi mutluluk içinde. "Sen de artık azıcık gülümse, Harry, çaktığımızı öğrenmeye daha bir hafta var, keyfini çıkar bari." Harry alnını ovuşturuyordu. Öfkeyle, "Bunun ne anlama geldiğini bir bilseydim!" diye patladı. "Yara izi canımı yakıyor - daha önce de oldu, ama hiç bu kadar sık olmadı." Hermione, "Madam Pomfrey'e git," diye önerdi. "Hasta değilim," dedi Harry. "Galiba bir uyarı bu... tehlikenin yaklaştığını belirtiyor..." Ron'un kılını kıpırdatacak hali yoktu, hava çok sıcaktı. "Harry, rahatla biraz, Hermione haklı, Dumbledore burada olduğu sürece Taş da güvendedir. Hem zaten Snape'in Fluffy'yi nasıl atlatacağı konusunda elimizde bir bilgi yok. Bir keresinde bacağı parçalanıyordu, bir daha öyle bir şey yapmaya kolay kolay kalkışmaz. Neville'in Quidditch milli takımında oynayacağı nasıl düşünülemezse, Hagrid'in de Dumbledore'a kalleşlik etmesi öyle düşünülemez." Harry baş salladı, ama yapmayı unuttuğu bir şey, önemli bir şey vardı sanki, bu duyguyu içinden atamıyordu. Bunu dile getirmek istediği zaman, Hermione, "Sınavlar yüzünden," dedi. "Dün gece uyandım, Biçim Değiştirme notlarımın yarısına gelmiştim ki, bunu daha önce yaptığımızı fark ettim." Ama Harry, içindeki tedirginliğin derslerle bir ilgisi olmadığına emindi. Pırıl pırıl mavi gökte bir baykuşun, gagasında bir notla, okula doğru kanat çırptığını gördü. Kendisine mektup gönderen tek kişi Hagrid'di. Hagrid dünyada ihanet etmezdi Dumbledore'a. Fluffy'nin nasıl atlatılacağını kimseye söylemezdi... hiçbir zaman... ama - Ansızın ayağa fırladı Harry. Ron, uykulu uykulu, "Nereye gidiyorsun?" dedi. "Aklıma bir şey geldi," dedi Harry. Bembeyaz kesilmişti. "Gidip Hagrid'i görmeliyiz, hemen şimdi." Hermione, ona yetişmeye çalışarak, soluk soluğa, "Neden?" diye sordu. Çimenli yamacı tırmanırken, "Sizce de tuhaf değil mi?" dedi Harry. "Hagrid deli gibi ejderha istiyor, tam o sırada da cebinde bir yumurtayla yabancının teki çıkıp geliyor. Büyücülük yasasına aykırıysa, kaç kişi cebinde ejderha yumurtasıyla dolaşabilir? Hagrid'e rastlamaları büyük şans, ne dersiniz? Niye daha önce farkına varmadım bunun?" Ron, "Neler çeviriyorsun yine?" dedi, ama bahçeden Orman'a doğru koşan Harry yanıt vermedi. Hagrid evinin önünde bir koltukta oturuyordu; pantolonunun paçalarıyla gömleğinin kollarını kıvırmıştı, koca bir tencereye bezelye ayıklıyordu. "Merhaba," dedi gülümseyerek. "Bitti mi sınavlar? Bir şey içmeye vaktiniz var mı?" "Evet, lütfen," dedi Ron, ama Harry engel oldu. "Hayır, acelemiz var. Hagrid, sana bir şey soracağım. Norbert'i kazandığın geceyi hatırlıyor musun? Seninle kâğıt oynayan yabancı nasıl biriydi?" Omuzlarını silkerek, "Bilmem," dedi Hagrid, "cüppesini çıkarmadı ki sırtından." Üçünün de şaşkınlıktan kalakaldığını görünce kaşlarını kaldırdı. "Alışılmadık bir şey değil ki, Domuz Kafası'nda -yani köyün meyhanesinde bin türlü garip garip adam vardır. Belki de ejderha satıcısıydı, ha? Suratını görmedim ki, kukuletası hep başındaydı." Harry bezelye tenceresinin yanına çöktü. "Ona neler anlattın, Hagrid? Hogwarts'ın sözünü ettin mi hiç?" Hagrid, hatırlamaya çalışarak kaşlarını çattı. "Belki de etmişimdir," dedi. "Haa... ne iş yaptığımı sordu, ben de burada bekçilik ettiğimi söyledim... Hayvanları sordu... ben de ona dedim ki... hayatta tek istediğim bir ejderha dedim... sonra da... Hepsini hatırlayamıyorum elbet, boyuna içki ısmarladı bana... Dur bakayım... hah, kendisinde bir ejderha yumurtası olduğunu söyledi, iskambil oynayalım, kazanırsan alırsın dedi... ama ona bakıp bakamayacağımı da sordu, ters bir yere vermek istemiyormuş... Ben de dedim ki... Fluffy'ye baktıktan sonra ejderha çocuk oyuncağı sayılır dedim..." Harry, sesindeki heyecanı belli etmemeye çalışarak, "Peki," dedi, "Fluffy'yle ilgilendi mi?" "Şey - evet - insan kaç tane üç başlı köpek görür hayatında, Hogwarts'ta bile? Ben de anlattım, yatıştırmasını bilirsen Fluffy şeker gibidir dedim, azıcık müzik çal, hemen uykuya dalar -" Birdenbire dehşete kapıldı. "Size söylememeliydim bunu!" diye bağırdı. "Unutun dediklerimi! Hey - nereye gidiyorsunuz?" Harry, Ron ve Hermione, Giriş Salonu'na gelinceye kadar birbirleriyle tek kelime konuşmadılar; bahçeden sonra Salon pek soğuktu, pek kasvetliydi. "Dumbledore'a gitmemiz gerek," dedi Harry. "Hagrid, Fluffy'nin nasıl atlatılacağını bir yabancıya anlatmış. O cüppenin içinde ya Snape ya da Voldemort vardı - Hagrid'i sarhoş ettikten sonra kolay. Tek dileğim, Dumbledore'un bize inanması. Firenze de bizi destekleyebilir, yeter ki Bane engel olmasın. Dumbledore'un odası nerede?" Doğru yönü gösterecek bir yazı görebilmek umuduyla çevrelerine bakmdılar. Dumbledore'un nerede oturduğu hiç söylenmemişti kendilerine, odasına çağırttığı kimseyi de bilmiyorlardı. Harry, "Yapacağımız tek şey -" diye söze başladı, ama aynı anda salonda bir ses çınladı. "Siz üçünüz ne arıyorsunuz içeride?" Profesör McGonagall'dı bu, elinde koca bir yığın kitap vardı. "Profesör Dumbledore'u görmek istiyoruz," dedi Hermione; Harry'yle Ron bunun yürekli bir davranış olduğunu düşündüler. Bu sanki kuşku uyandıran bir istekmiş gibi, "Profesör Dumbledore'u mu görmek istiyorsunuz?" dedi Profesör McGonagall. "Neden?" Harry yutkundu - şimdi ne olacaktı? "Sır bu," dedi. Der demez de pişman oldu, çünkü Profesör McGonagall'ın burun deliklerinden ateş fışkırıyordu sanki. Soğuk soğuk, "Profesör Dumbledore on dakika önce gitti," dedi Profesör McGonagall. "Sihir Bakanlığı'ndan acele baykuş yollamışlar, hemen Londra'ya uçtu." Harry çılgına dönmüştü. "Gitti mi?" dedi. "tam zamanını bulmuş." "Profesör Dumbledore çok büyük bir büyücüdür, Potter, ona sık sık başvururlar -" "Ama çok önemli bu." "Söyleyeceklerin Sihir Bakanlığı'ndan daha mı önemli, Potter?" Artık hiçbir şeyden sakınmıyordu Harry, "Bakın," dedi, "Profesör - Felsefe Taşı'yla ilgili -" Profesör McGonagall bunu hiç mi hiç beklemiyordu. Taşıdığı kitaplar yere saçıldı, ama onları toplamaya bile kalkışmadı. "Nereden biliyorsun -?" diye kekeledi. "Profesör, sanırım - hayır, biliyorum - Sna - biri Taş'ı çalmaya çalışacak. Profesör Dumbledore'la konuşmam gerek." Profesör McGonagall ona şaşkınlık ve kuşkuyla baktı. "Profesör Dumbledore yarın gelecek," dedi sonunda. "Taş'ı nereden öğrendiniz, bilmiyorum ama içiniz rahat olsun, kimse onu çalamaz, çok iyi korunuyor." "Ama Profesör -" Profesör McGonagall, "Ben ne -dediğimi biliyorum, Potter," diye kestirip attı. Eğilip yere düşmüş kitaplarını toplamaya başladı. "Hadi, şimdi hepiniz dışarı çıkıp güneşte keyfinize bakın." Ama çıkmadılar. Profesör McGonagall kendilerini işitmeyecek kadar uzaklaşınca, "Bu gece” dedi Harry. "Snape kapaktan bu gece geçecek. Gereken her şeyi öğrendi. Dumbledore da ortalarda yok. Ona notu gönderen de o; Dumbledore çıkagelince Sihir Bakanlığı'ndakiler nasıl da şaşıracaklar." "Ama biz ne -" Hermione'nin soluğu kesildi birdenbire. Harry'yle Ron hızla arkalarına döndüler. Karşılarında Snape duruyordu. "İyi günler” dedi usulca. Ona baktılar. Garip bir gülümsemeyle, "Böyle bir günde içeride olmamalısınız," dedi Snape. Sonunu nasıl getireceğim bilmeden, "Biz burada -" diye söze başladı Harry. "Daha dikkatli olmalısınız” dedi Snape. "Böyle ortalarda dolaşırsanız, bir işler çevirdiğinizi sanırlar. Gryffindor da artık daha fazla puan yitirmeyi kaldıramaz, öyle değil mi?" Harry kıpkırmızı kesildi. Dışarı çıkmak için döndüler, ama Snape onlara seslendi. "Uyarmadı deme, Potter - bir daha geceleri dolaştığını görürsem, okuldan atılmanı ben kendim sağlarım. Hepinize iyi günler." Öğretmenler odasına yöneldi. Dışarıya, taş merdivene çıkınca arkadaşlarına döndü Harry. Hızlı hızlı, "Ne yapacağımızı söyleyeyim," diye fısıldadı. "Birimiz Snape'i gözetleyecek - öğretmenler odasının önünde durup, çıkarsa onu izleyecek. Hermione, sen yaparsın bunu." "Niye ben?" "Niyesi var mı?" dedi Ron. "Profesör Flitvvick'i bekliyormuş gibi yaparsın." İncecik biı sesle devam etti: "Ah, Profesör Flitwick, öyle üzülüyorum ki, galiba on dördüncü soruyu yanlış yanıtladım.. " "Kapa çeneni," dedi Hermione, ama gidip Snape'i gözetlemeyi kabul etti. Harry, "Biz de en iyisi üçüncü kat koridorunda bekleyelim," dedi Ron'a. "Hadi." Ama tasarladıklarını gerçekleştireme diler. Fluffy'yi okulun öteki bölümlerinden ayıran kapıya vardıklarında Profesör McGonagall çıkageldi yine; bu kere tepesi iyice atmıştı. "Sizinle uğraşmak büyü yapmaktan da zor sanıyorsunuz herhalde!" diye gürledi. "Bu saçmalık yeter artık! Bir daha buraya yaklaştığınızı duyarsam, Gryffindor'dan elli puan daha silerim! Evet, Weasley, kendi bölümümden!" Harry ile Ron ortak salona gittiler. Harry tam, "Hiç olmazsa Hermione Snape'in peşinde," diyordu id, Şişman Kadın resmi açıldı, Hermione girdi içeriye "Özür dilerim, Harry” diye inledi. "Snape çıktı, orada ne aradığımı sordu, Flitvvick'i beklediğim söyledim; o da gidip Flitwick'e haber verdi, şimdi kurtulabildim. Snape nereye gitti, bilmiyorum." "Eh, işimiz bitti öyleyse!" dedi Harry. Ötekiler Harry'ye baktılar. Bembeyaz kesilmişti Harry, gözleri parlıyordu. "Ben bu gece çıkıp Taş'ı daha önce ele geçirmeye çalışacağım." "Sen çıldırmışsın!" dedi Ron. "Yapamazsın bunu!" dedi Hermione. "McGonagall'la Snape'in söylediklerinden sonra... Kovulursun!" "NE ÇIKAR?" diye bağırdı Harry. "Anlamıyor musunuz? Snape Taş'ı ele geçirirse, Voldemort dönecek! O zaman neler olur, düşünsenize. Kovulacak Hogvvarts bile kalmaz ortada! Yerle bir eder burayı ya da Karanlık Sanatlar okuluna çevirir! Puan silinmesinin bir anlamı yok artık! Gryffindor Okul Kupası'nı kazanırsa, Voldemort sizi de, ailelerinizi de rahat bırakacakmı sanıyorsunuz? Taş'ı ele geçirmeden yakalanırsam Dursley'lerin yanına döner, Voldemort'un beni orada bulmasını beklerim. Bu da olsa olsa ölümümü biraz geciktirir, o kadar, çünkü hiçbir zaman Karanlık Yan'a geçmem! Bu gece o kapağı açıp ineceğim, ikinizin de sözleri beni kararımdan caydıramaz! Unuttunuz mu, annemle babamı Voldemort öldürmüştü!" Onlara baktı. Hermione, fısıltıya benzer bir sesle, "Haklısın, Harry," dedi. "Görünmezlik Pelerini'ni kullanırım” dedi Harry. "İyi ki yeniden elime geçti." Ron, "Üçümüzü de kaplar mı dersin?" diye sordu. "Üçümüzü de mi?" "Seni yalnız bırakacağımızı sanmıyorsun ya?" "Tabii bırakmayız," diye atıldı Hermione. "Biz olmadan Taş'a nasıl ulaşırsın? Ben iyisi gidip kitaplarıma bir göz atayım, belki yararlı bir şeyler bulurum..." "Ama yakalanırsak siz de kovulursunuz." Hermione, "Olanaksız," dedi hemen. "Flitvvick sınavdan yüzde yüz on iki aldığımı söyledi gizlice. Artık beni kovamazlar." Akşam yemeğinden sonra ortak salonda bir kenara çekildiler; üçü de tedirgindi. Kimse yanlarına bile yaklaşmıyordu, Gryffindor'lardan kimse Harry'yle konuşmuyordu zaten. Harry ilk kere o gece üzülmüyordu buna. Hermione, karşılarına çıkabilecek büyülerin nasıl bozulacağını bulabilmek umuduyla bütün notlarını gözden geçiriyordu. Harry'yle Ron'un ağızlarını açtıkları yoktu. İkisi de yapacaklarını düşünüyorlardı. Oda ağır ağır boşaldı, herkes yatağına çekildi. Lee Jordan da gerinip esneyerek gidince, "Pelerin'i al," diye mırıldandı Ron. Harry yukarıya, karanlık yatakhanelerine fırladı. Pelerin'i çıkarırken gözleri Hagrid'in Noel'de kendisine armağan ettiği flüte ilişti. Fluffy'ye karşı kullanmak için cebine attı onu - pek şarkı söylemek gelmiyordu içinden. Sonra ortak salona koştu. "Pelerin'i burada örtelim üstümüze, bakalım Üçümüzü de örtüyor mu - Filch birimizin ayaklarını fark ederse yandık." Odanın köşesinden, "Ne yapıyorsunuz?" diye bir ses geldi. Neville, elinde kurbağası Trevor, bir koltuğun arkasından belirdi; kurbağa, özgürlüğüne kavuşmak için bir deneme daha yapmaya hazırlanıyordu herhalde. Harry, Pelerin'i hemen arkasına saklayarak, "Yok bir şey, yok bir şey," dedi. Neville onların suçlu yüzlerine dikti gözlerini. "Yine çıkıyorsunuz," dedi. "Hayır, hayır, hayır," dedi Hermione. "Çıkmıyoruz. Sen niye gidip yatmıyorsun, Neville?" Harry kapının yanındaki duvar saatine baktı. Artık daha fazla zaman yitireme<lerdi. Belki de Snape şu anda Fluffy'yi uyutmaktaydı. "Çıkamazsınız," dedi Neville, "yine yakalanırsınız. Gryffindor'un durumu daha da kötüye gider." "Anlamıyorsun," dedi Harry, "bu çok önemli." Ama Neville elinden gelen çabayı göstermekte kararlı gibi görünüyordu. Resimdeki deliğin önüne geçerek, "Bunu yapmanıza izin vermeyeceğim," dedi. "Sizinle - sizinle dövüşürüm!" "Neville!" diye patladı Harry, "çekil o deliğin önünden, salaklığı da bırak -" "Bana salak diyemezsin! Kuralların dışına çıktığın yetmez mi? Hem herkese karşı direnmemi söyleyen sen değil misin?" Ron'un sabrı tükenmek üzereydi. "Ama bize karşı değil," dedi. "Ne yaptığını bilmiyorsun, Neville." Bir adım attı; Neville Trevor'ı yere bıraktı, kurbağa da hemen ortadan yok oldu. Yumruğunu kaldırarak, "Hadi bakalım," dedi Neville, "sıkıysa gel de vur. Ben hazırım!" Harry, Hermione'ye döndü. "Bir büyü yap," dedi çaresizlik içinde. Hermione ilerledi. "Nenille," dedi, "bunun için gerçekten özür diliyorum senden." Asasını kaldırdı. Onu Neville'e doğru uzatarak, "Petrificus Totalus!" diye bağırdı. Neville'in kolları iki yanına yapıştı. Bacakları birbirine kenetlendi. Bütün bedeni kaskatı kesildi. Olduğu yerde biraz sallandı; sonra da kütük gibi kaskatı, yüzüstü yere düştü. Hermione koşup onu çevirdi, sırtüstü yatırdı. Neville, çenesi kilitlendiği için, konuşamıyordu. Sadece gözleri oynuyor, dehşet içinde onlara bakıyordu. "Ne yaptın ona?" diye fısıldadı Harry. Hermione, üzüntüyle, "Beden-Kilitlenmesi," dedi. "Özür dilerim, Neville." "Başka çaremiz yoktu, Neville, şimdi anlatamayız," dedi Harry. "Sonra anlarsın, Neville," dedi Ron; üstünden atlayıp Görünmczlik Pelerini'ne büründüler. Ama Neville'i yerde taş gibi, kıpırtısız bırakmak pek de iyi bir başlangıç sayılmazdı. O tedirginlik içinde, gördükleri her heykeli Filch'e benzetiyorlardı, rüzgârın belli belirsiz iniltisi bile saldırmaya hazır Peeves'in soluğu gibi geliyordu onlara. İlk merdivenlerin altına gelince, tepede dolaşan Mrs Norris'i gördüler. Ron, Harry'nin kulağına, "Bir kerecik olsun bir tekme sallayalım şuna," diye fısıldadı, ama Harry başını iki yana salladı. Dikkatle yanından geçerlerken, Mrs Norris fenere benzeyen gözlerini onlara dikti, ama bir şey yapmadı. Üçüncü kata çıkan merdivenlere varıncaya kadar kimseyi görmediler. Peeves oradaydı, geçenler takılıp düşsün diye halının kenarını kıvırmaktaydı. Ona doğru çıkarlarken, "Kim var orada?" dedi ansızın. Simsiyah hain gözlerini kıstı. "Seni göremesem bile orada olduğunu biliyorum. Gulyabani misin, hayalet misin, yoksa bir başka meret misin?" Havaya yükselip boşlukta süzüldü, gözlerini onlara dikmişi. "En iyisi, Filch'i çağırayım ben, görünmez bir şey varsa o hemen anlar." Harry'nin aklına bir şey geldi ansızın. "Peeves," dedi boğuk bir fısıltıyla, "Kanlı Baron öyle durup dururken görünmeyen hayalete dönüşmez." Peeves şaşkınlıktan az daha yere düşüyordu. Tam zamanında toparlandı, merdivenlere yarım metre kala salınarak durdu. "Beni bağışlayın, kanlı canlı Baron efendimiz," dedi yaltaklanarak. "Suç bende, suç bende - sizi görmedim -göremezdim elbet, siz görünmezsiniz - bu minik şakası için ihtiyar Peeves'i bağışlayın, efendim." Harry, hırıltıyla, "Burada işim var, Peeves," dedi. "Bu gece sakın buralarda dolaşma." Yeniden havaya yükselerek, "Dolaşmam, efendim, hiç dolaşmam," dedi Peeves. "Umarım işleriniz iyidir, sizi rahatsız etmem." Süzülüp gitti. "Harikaydı, Harry!" diye fısıldadı Ron. Birkaç saniye sonra oradalardı işte, üçüncü kat koridorunda - kapı aralıktı. Harry, "Al bakalım," dedi usulca. "Snape Fluffy'yi geçmiş bile." Açık kapıyla karşılaşmak, kendilerini nelerin beklediğinin habercisiydi sanki. Harry, Pelerin'in altında, arkadaşlarına döndü. "Dönmek isterseniz sizi suçlayamam," dedi. "Pelerin'i alabilirsiniz, artık bana gerekli değil." "Saçmalama," dedi Ron. "Geliyoruz," dedi Hermione. Harry kapıyı iterek açtı. Kapı gıcırtısıyla birlikte, derinlerden gelen hırıltılar çarptı kulaklarına. Kendilerini göremeyen köpeğin üç burnu da onlara doğru çevrilmiş, çılgıncasına havayı kokluyordu. "Nedir o ayaklarının altındaki?" diye fısıldadı Hermione, "Harpa benziyor," dedi Ron. "Herhalde Snape bıraktı." "Çalmayı kestiğin anda uyanmış," dedi Harry. "Başlayalım bakalım..." Hagrid'in flütünü dudaklarına götürüp çalmaya koyuldu. Pek ustaca çaldığı söylenemezdi, ama ilk notayla birlikte hayvanın gözleri kapanmaya başladı. Soluk bile almıyordu Harry. Köpeğin hırıltıları ağır ağır kesildi - sonunda patilerinin üstüne çöktü Fluffy, sonra da yere uzanarak derin bir uykuya daldı. Pelerin'den sıyrılıp kapağa doğru giderlerken, Ron, "Sakın çalmayı kesme," diye uyardı Harry'yi. O dev kafalara yaklaştıkça köpeğin sıcaklığını, soluğunun kokusunu duyabiliyorlardı. Köpeğin sırtından bakarak, "Galiba kapağı açabileceğiz," dedi Ron. "Önce sen girmek ister misin, Hermione?" "Hayır, istemem!" "Peki." Ron dişlerini sıkarak köpeğin bacakları üstünden atladı dikkatle. Eğilip kapağın halkasını çekti. Kapak açıldı. Hermione, "Ne görüyorsun?" dedi merakla. "Hiçbir şey - sadece karanlık - aşağı inmemizi sağlayacak bir şey yok, atlayacağız." Hâlâ flüt çalmakta olan Harry, dikkatini çekmek için elini salladı Ron'a, kendini işaret etti. "Önce sen mi inmek istiyorsun? Emin misin?" dedi Ron. "Burası ne kadar derin, bilmiyorum. Flütü Hermione'ye ver de köpek uyanmasın." Harry flütü Hermione'ye verdi. Birkaç saniye süren sessizlikte köpek hırıldayarak kıpırdadı, ama Hermione çalmaya başlar başlamaz da o derin uykusuna daldı yine. Harry de köpeğin üstünden atlayıp kapaktan aşağıya baktı. Dip görünmüyordu. Parmak uçlarıyla tutunarak delikten sallandı. Sonra yukarıya, Ron'a baktı, "Bana bir şey olursa arkamdan gelmeyin," dedi. "Hemen baykuşhaneye gidip Hedwig'i Dumbledore'a yollayın, tamam mı?" "Tamam," dedi Ron. "Birazdan görüşürüz... umarım..." Harry kendini bıraktı sonra. Soğuk, nemli karanlıkta hızla düştü, düştü, düştü - POFF. Yumuşak bir şeyin üstünde buldu kendini. Garip bir poff sesiyle. Doğrulup çevresini yokladı, gözleri karanlığa alışmamıştı daha. Sanki bir bitkinin üstünde oturuyor gibiydi. Posta pulu büyülüğündeki aydınlığa, tepedeki açık kapağa bakarak, "Tamam!" diye seslendi. "Burası yumuşak, atlayabilirsin!" Hemen atladı Ron. Harry'nin yanına düştü. İlk sözleri, "Bu da nedir böyle?" oldu. "Bilmem, bitki gibi bir şey. Atlayınca bir yerin incinmesin diye koymuşlar. Hadi, Hermione!" Uzaklardaki müzik kesildi. Köpeğin korkunç havlaması duyuldu, ama Hermione atlamıştı bile. Harry'nin öteki yanına düşmüştü. "Herhalde okulun kilometrelerce altındayız," dedi. Ron, "İyi ki bu bitkiyi koymuşlar buraya," dedi. "iyi ki mi!" diye bağırdı Hermione. "Şu halinize bakın!" Ayağa fırlayıp nemli duvara yöneldi çırpınarak. Çırpınıyordu, çünkü düşer düşmez bitkinin dalları yılan gibi kıvrılıp ayak bileklerine dolanmaya başlamıştı. Harry'yle Ron'a gelince, onlar farkında bile olmadan, uzun dallarla sımsıkı sarılmışlardı. Hermione bitkiye iyice yakalanmadan kurtulmayı başardı. Şimdi iki çocuğun kendilerini kurtarmak için bitkiyle boğuşmalarına bakıyordu; ama Harry de, Ron da ne kadar çabalasalar, bitki o kadar sımsıkı sarılıyordu bedenlerine. Hermione, "Sakın kıpırdamayın!" dedi. "Nedir bu, biliyorum - Şeytan Kapanı!" "Aman," diye homurdandı Ron, "iyi ki adını öğrendik, bize ne büyük yararı var ya!" Arkasına yaslandı, bitkinin boğazına sarılmasını önlemeye çalıştı. "Kes sesini, onun nasıl öldürüldüğünü hatırlamaya çalışıyorum!" dedi Hermione. Harry, göğsüne dolanan bitkiyle savaşarak, "Çabuk hatırlamaya bak, soluk alamıyorum!" diye hırıldadı. "Şeytan Kapanı, Şeytan Kapanı... Profesör Sprout ne demişti? Karanlıktan, nemden hoşlanır -" Boğulurcasma, "Ateş yak öyleyse!" diye bağırdı Harry. Hermione, boyuna ellerini ovuşturarak, "Yakarım -tabii - ama odun yok!" diye seslendi. "ÇILDIRDIN MI SEN?" diye haykırdı Ron. "SEN BÜYÜCÜ MÜSÜN, DEĞİL MİSİN?" "Sahi!" dedi Hermione, asasını çıkardı, onu sallayarak bir şeyler mırıldandı, Snape'e yaptığı büyüyü bitkiye de yaptı, havaya aynı mavi alevleri fışkırttı. Birkaç saniye içinde Harry de, Ron da bitkinin dallarını gevşettiğini, ışıktan, sıcaktan kaçındığını fark ettiler. Sonunda iyice çözüldü bitki, iki çocuğun bedeninden de ayrıldı, onları özgür bıraktı. Harry, yüzündeki teri silerek duvara, Hermione'nin yanına gitti. "İyi ki Bitkibilim'e çalışmışsın” dedi. "Öyle," dedi Ron, "iyi ki Harry bu kargaşada kafayı yemedi - 'odun yok'muş - pes!" "Buradan," dedi Harry; taş bir geçidi gösterdi, tek çıkış yolu da orasıydı zaten. Kendi ayak sesleri dışında, duvarlardan düşen damlaların belli belirsiz şıpırtılarını duyuyorlardı sadece. Geçit aşağı doğru iniyordu; Harry'nin aklına Gringotts geldi. Büyücüler bankasında kasaları ejderhaların koruduğunu söylemişlerdi, bunu hatırlayınca yüreği daraldı. Ya bir ejderha çıkarsa karşılarına, kocaman, yetişkin bir ejderha - Norbert'le bile baş edememişlerdi... "Bir şey duyuyor musunuz?" diye fısıldadı Ron. Harry kulak kabarttı. İleriden yumuşak bir hışırtı, bir çınlama geliyordu. "Hayalet mi acaba?" "Bilmem... kanat çırpışı sanki." "İleride ışık var - bir şey kımıldıyor, görüyorum." Geçidin sonuna varınca ışıl ışıl aydınlatılmış, yüksek mi yüksek tavanlı bir oda çıktı karşılarına. Küçücük, mücevher gibi parıldayan, kanat çırparak oradan oraya uçuşan kuşlarla doluydu oda. Odanın öteki ucunda kalın, tahta bir kapı vardı. "Odadan geçersek bize saldırırlar mı acaba?" dedi Ron. "Herhalde," dedi Harry. "Pek yırtıcıya benzemiyorlar ama, hep birden saldırırlarsa... Eh, başka çaremiz yok... Ben koşuyorum." Derin bir soluk aldı, yüzünü elleriyle kapatarak koşmaya başladı. Keskin gagalarla, pençelerle parçalanacağım sanıyordu, ama hiçbir şey olmadı. Kapıya rahatça ulaştı. Koluna yapıştı, ama kapı kilitliydi. Ötekiler de onu izlediler. Kapıyı zorladılar, omuzladılar, ama kapı bana mısın demedi, Hermione Alohomora Büyüsü'nü yapınca bile. "Şimdi ne olacak?" dedi Ron. "Bu kuşlar... buraya sadece süs için konulmuş olamazlar," dedi Hermione. Kuşların tepelerinde parlayarak uçuşmasını seyrettiler - parlayarak mı? Harry, "Bunlar kuş değil!" dedi ansızın. "Bunlar anahtar! Kanatlı anahtarlar - dikkatli bakın. Öyleyse..." Ötekiler anahtar sürüsüne bakarken o da odaya bir göz attı. "... Evet - bakın! Süpürgeler! Kapının anahtarını bulmamız gerek!" "Ama yüzlercesi var burada!" Ron kapının kilidini inceledi. "Kocaman, eski anahtarlar var ya - öyle bir anahtar arayacağız - gümüş olmalı, kapı kolu gibi." Birer süpürgeye atlayıp havalandılar, anahtar bulutunun ortasına daldılar. Ama tutmaya kalktıkları bütün büyülü anahtarlar öylesine hızlıydı ki, hemen sıyrılıyor, ellerinden kaçıp gidiyordu; birini bile yakalamak neredeyse olanaksızdı. Ama Harry yüzyılın en genç Arayıcı'sıydı. Başkalarının göremediklerini hemen görmekte üstüne yoktu. Gökkuşağını andıran o tüyler kargaşasında bir dakika kadar dolandıktan sonra, kocaman bir gümüş anahtar gördü - kanadı hafifçe kıvnlmıştı anahtarın, sanki biri onu daha önce yakalamış da kilidi zorlayarak açmış gibi. Harry, "İşte şu!" diye seslendi ötekilere. "Şu büyük olan - şuradaki - hayır, şu - parlak mavi kanatlı - tüyleri bir yana yatmış." Ron, Harry'nin gösterdiği yöne fırladı, o hızla tavana çarptı, az kalsın süpürgesinden düşecekti. "Onu kıstırmalıyız!" diye seslendi Harry; gözlerini eğri kanatlı anahtardan ayırmıyordu. "Ron, sen üstünden gel - Hermione, sen de altında dur, aşağı inmesini engelle - ben de yakalamaya çalışayım. Hadi, ŞİMDİ!" Ron pike yaptı, Hermione yukarı süzüldü, anahtar ikisinden de kurtuldu, Harry onun arkasından fırladı; duvara doğru gidiyordu anahtar, Harry öne eğildi, onu tek eliyle duvara yapıştırdı. Odada Ron'la Hermi-one'nin sevinç çığlıkları çınladı. Hemen indiler; Harry, elinde çırpman anahtarla, kapıya koştu. Onu kilide sokup çevirdi - olmuştu bu iş. Kilit açılır açılmaz anahtar yeniden havalandı, iki kere yakalandığı için pek yıpranmışa benziyordu. Eli kapının kolunda, "Hazır mısınız?" diye sordu Harry. Ron'la Hermione baş salladılar. Harry kapıyı açtı. Bir sonraki oda öylesine karanlıktı ki, hiçbir şey göremediler. Ama içeri adım atar atmaz ışıl ışıl oldu oda, inanılmaz bir görüntüyle karşılaştılar. Büyük bir satranç tahtasının kenarında duruyorlardı, siyah taşların arkasında. Taşlar kendilerinden bile büyüktü, siyah mermerden yapılmışlardı. Tam kargılarında, odanın öteki yanında, beyaz taşlar vardı. Harry, Ron ve Hermione hafifçe ürperdiler - dev beyaz taşların yüzleri yoktu. "Şimdi ne yapacağız?" diye fısıldadı H,ırrv "Belli değil mi?" dedi Ron. "Satranç oynayarak karşı yana geçeceğiz." Beyaz taşların arkasında bir kapı daha gördüler. Hermione tedirgindi. '"Nasıl?" diye sordu. "Galiba," dedi Ron, "taşların yerine geçmemiz gerekiyor." Siyah ata gidip elini boynuna koydu. Taş canlanıverdi ansızın. At yeri eşeledi, Ron'a baktı. "Şey - karşıya geçmek için size katılmamız mı gerek?" Siyah at baş salladı. Ron arkadaşlarına döndü. "Bu biraz kafa işi..." dedi. "Siyah taşlardan üçünün yerlerini alacağız..." Ron düşünürken Harry'yle Hermione çıt çıkarmadılar. Sonunda, "Gücenmeyin ama," dedi Ron, "doğrusu ikiniz de satrançta pek iyi değilsiniz -'' Harry, "Gücenen yok," dedi hemen. "Ne yapacağız, sen ona söyle." "Harry, sen filin yerini al... Hermione, sen de onun yanına, kalenin yerine geç." "Ya sen?" "Ben de at olacağım," dedi Ron. Taşlar onları dinliyorlardı galiba, çünkü bu sözler üzerine bir at, bir fil, bir de kale beyazlara sırtlarını dönüp satranç tahtasından indiler; onların boşalttıkları üç yere de Harry, Ron ve Hermione geçti. Ron, tahtanın öteki yanına bakarak, "Satrançta her zaman ilk hamleyi beyazlar yapar," dedi. "Evet... bakın..." Beyaz bir piyon iki adım ilerlemişti. Ron siyah taşları yönetmeye başladı. Taşlar, o nereye yollarsa oraya gidiyorlardı sessizce. Harry'nin dizleri titriyordu. Ya mat olurlarsa? "Harry - sağa çapraz dört adım." İlk gerçek sol, öteki atları alınınca geldi. Beyaz vezir yere serdi onu, tahtadan sürükleyerek çıkardı, at yüzükoyun yere serildi. Ron sarsılmışa benziyordu. "Bunu yapmamız gerekiyordu," dedi. "Şimdi sen şu fili rahatça alabilirsin, Hermione, hadi." Ne zaman bir taş yitirseler, beyazlar acımasız davranıyordu. Duvarın dibi kısa zamanda sakat siyah taşlarla doldu. Ron, iki kere Harry'yle Hermione'nin tehlikede olduklarını fark etti. Kendisi de oradan oraya gidiyor, yitirdikleri taş sayasında beyaz taş almaya bakıyordu. "Neredeyse geldik," diye mırıldandı ansızın. "Bir düşüneyim - düşüneyim .." Beyaz vezir bomboş yüzünü ona çevirmişti. Usulca, "Evet..." dedi Ron, "tek yol bu... Beni alması gerek." Harry'yle Hermione, "HAYIR!" diye bağırdılar. "Satranç budur işte!" dedi Ron. "Biraz kurban vereceksin! Ben şimdi bir hamle yapacağım, vezir beni alacak - siz de rahatça mat edersiniz, Harry!" "Ama -" "Snape'i durdurmak istiyor musun, istemiyor musun?" "Ron -" "Bana bak, acele etmezseniz, Taş'ı ele geçirecek!" Yapılacak başka şey yoktu. "Hazır mısınız?" dedi Ron. Yüzü bembeyaz kesilmişti, ama kararlıydı. "Ben gidiyorum - kazanınca da oyalanmayın sakın." İlerledi, beyaz vezir de fırladı. Taş kolunu Ron'un kafasına indirip onu yere serdi - Hermione bir çığlık attı, ama yerinde kaldı - beyaz vezir Ron'u kenara sürükledi. Kendinden geçmişe benziyordu Ron. Harry titreyerek sola üç adım attı. Beyaz şah kafasından tacını çıkarıp Harry'nin ayaklarının dibine attı. Kazanmışlardı. Taşlar yana çekilerek eğildiler, kapının önü açılmıştı şimdi. Harry'yle Hermione, Ron'a üzüntüyle son kere bakarak kapıdan geçtiler, bir sonraki geçide çıktılar. "Ya Ron'a bir şey olduysa?" Harry, kendi kendini de inandırmaya çalışarak, "Bir şey olmaz," dedi. "Bakalım şimdi ne çıkacak karşımıza?" "Sprout'unki tamam, Şeytan Kapanı'ydı o - Flitwick anahtarları büyülemiş herhalde - McGonagall da satranç taşlarını canlandırmış - kala kala Quirrell'ın büyüsüyle Snape'inki kaldı..." Bir başka kapıya varmışlardı, "iyisin ya?" diye fısıldadı Harry. "Durma." Harry kapıyı açtı. İğrenç bir koku doldurdu burun deliklerini, ikisi de cüppelerini çekip burunlarını kapatmak zorunda kaldılar. Gözleri sulandı hemen, tam önlerinde bir ifrit gördüler; daha önce karşılaştıklarından da büyüktü bu, kafası kanlar içinde, yerde yatıyordu. İfritin dev bacaklarının üstünden dikkatle atlarken, "İyi ki bununla dövüşmek zorunda kalmadık," diye fısıldadı Harry. "Hadi, soluk alamıyorum." Bir sonraki kapıyı açtı, ikisi de karşılarına ne çıkacak diye bakmaya cesaret edemiyorlardı sanki - ama i pek de korkulacak bir şey yoktu içeride; sadece bir masa, masanın üstünde de değişik biçimlerde yedi şişe vardı. "Snape'inki," dedi Harry. "Ne yapmamız gerekiyor?" Eşikten adım atar atmaz arkalarında bir alev yükseldi. Sıradan bir ateş değildi bu, mordu. Aynı anda önlerindeki kapıyı da siyah alevler sardı. Kapana kısılmışlardı. "Bak!" Hermione, şişelerin yanında duran bir kâğıdı aldı. Harry onun omzunun üstünden bakarak kâğıtta yazılanları okudu: Önünde tehlike var, arkanda ise güven, Yardımcı olur sana ikisi içimizden, Yolunda ilerletir yedi şişeden biri Bulabilirsen eğer şimdi doğru iksiri, Birimiz geri yollar, dönersin tıpış tıpış, ikimiz saf şaraptır, ısırgandan yapılmış, Üçümüz zehirlidir, hiç çekinmez can alır Ondan tek yudum içen hemen yığılır kalır. Seçimini yap şimdi, ver bakalım bir karar Kalmak istemiyorsan burda sonsuza kadar. Dört ipucu verelim kolaylık olsun diye Bu da bizlerden sana çok güzel bir hediye: Birincisi: Kendini boyuna gizler zehir Isırgan şarabının sol yanına çekilir; ikincisi: Başkadır uçlardaki şişeler içme onları ölmek istemiyorsan eğer; Üçüncüsü: Boyları değişiktir hepsinin Bir zararı dokunmaz cücesinin, devinin; Dördüncüsü: Hem sağdan, hem soldan ikincisi Başka başka boydadır, ama aynıdır cinsi. Hermione derin bir soluk aldı, Harry onun gülümsediğini görünce şaşırdı kendisinin içinden hiç de gülmek gelmiyordu. "Harika!" dedi Hermione. "Büyü değil bu - mantık oyunu - bulmaca. En ünlü büyücülerden çoğunun bir gram bile mantığı yoktur; sonsuza kadar burada kalırlar." "Biz de kalacağız anlaşılan." "Elbette kalmayacağız," dedi Hemıione. "Bize gerekli olan her şey bu kâğıtta yazılı. Yedi şişe: Üçü zehir, ikisi şarap, biri bizi siyah ateşten geçi ecek, biri de mordan geçirip dönmemizi sağlayacak." "Ama hangisini içeceğimizi nereden bileceğiz?" "Bir dakika, düşüneyim." Kâğıdı birkaç kere okudu Hermione. Sonra şişeleri inceledi teker teker, bir şeyler mırıldanarak onlan gösterdi parmağıyla. Sonra ellerini çırptı. “Buldum," dedi. "Bizi siyah ateşten en küçük şişe geçirecek - Taş'a götürecek." Harry minik şişeye baktı. "Bunun içindeki sadece birimize yeterli," dedi. "Tek yudum bile yok neredeyse." Birbirlerine baktılar. "Peki, mor ateşten geçirip dönmemizi hangisi sağlıyor?" Hermione sağda, en kenarda duran şişeyi gösterdi. "Sen iç onu," dedi Harry. "Hayır, dinle be ni - gidip Ron'u al - uçan anahtarların bulunduğu odadaki süpürgelere binersiniz, uçarak kapaktan geçer, Fluffy'yi atlatırsınız - doğru baykuşhaneye gidip Hedwig'i Dumbledore'a gönderin, onun yardımı gerekiyor. Ben Snape'i bir süre oyalarım, ama teke tek kalırsak baş edemem." "Ama Harry - ya yanında Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen de varsa?" Harry, alnındaki izi göstererek, "Eh," dedi, "bir keresinde şansım yaver gitti, öyle değil mi? Belki yine öyle olur." Hermione'nin dudakları titredi; ansızın Harry'nin kollarına atıldı kız, ona sarıldı. "Hermione!" "Harry - biliyor musun, çok büyük bir büyücüsün sen." Harry, onun kollarından ayrılırken, utanarak, "Senin kadar değil," dedi. "Benim kadar değil mi?!" dedi Hermione. "Kitaplar! Kafa çalıştırma! Daha önemli şeyler var - dostluk, cesaret - ah, Harry - dikkatli ol!" "Önce sen iç," dedi Harry. "Hangisi olduğunu iyice biliyorsun, değil mi?" "Yüzde yüz," dedi Hermione. Yuvarlak şişeden koca bir yudum aldı, titremeye başladı. Harry, mdişeyle, "Zehir değil ya?" dedi. "Hayır - ama buz gibi." "Çabuk ol, etkisi geçmeden." "İyi şanslar - dikkatli ol -" "GİT!" Hermione dönüp mor ateşten geçti. Derin bir soluk aldı Harry, en küçük şişeye uzandı. Siyah alevlere çevirdi yüzünü. "Geliyorum işte!" dedi, şişenin içindekini tek yudumda içti. Gerçekten de buz gibi oldu bedeni. Şişeyi yerine koyup ilerledi; siyah alevler her yanını sarıyordu ama onları duymuyordu bile - bir an o kara ateşten başka bir şey göremedi - sonra öteki yanda, sonuncu odada buldu kendim. Biri daha vardı orada - ama Snape değildi bu. Voldemort bile değildi. |
|
|
|
#17 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 17 - İki Yüzlü Adam
Quirrel'dı. Şaşkınlıkla, "Sen ha!" dedi Harry. Quirrell gülümsedi. Yüzü hiç de seğirmiyordu. "Evet, ben," dedi sakin bir sesle. "Seninle burada karşılaşıp karşılaşmayacağımı düşünüyordum, Potter." “Ama ben sanmıştım ki - Snape -" "Severas mu?"Quirrell güldü, öyle sarsak sarsak gülmüyordu şimdi, soğuk ve kesindi. "Evet, Severus öyle birine benziyor, değil mi? Besili bir yarasa gibi ortalarda dolaşması öyle yararlı oldu ki. Onun yanında, ke-ke-kekeleyip duran za-zavallı P-Profesör Quir-rell'dan kim kuşkulanabilirdi?" Harry inanamıyordu. Doğru olamazdı bu, olamazdı. "Ama Snape beni öldürmek istedi!" "Hayır, hayır, hayır. Seni öldürmek isteyen bendim. Arkadaşın Miss Granger, Quidditch maçında Snape'i ateşe vermek için koşarken bana çarptı. Seninle göz ilişkimi yitirdim. Birkaç saniye daha sürseydi, o süpürgeden atacaktım seni. Bunu daha önce de başarabilirdim, ama Snape seni kurtarmak için karşı-büyü yapıyordu." "Snape beni kurtarmaya mı çalışıyordu?" Quirrell, soğuk bir sesle, "Tabii," dedi. "Bir sonraki maçta neden hakemlik etmek istedi, bilmiyor musun? Yine büyü yapmama engel olacaktı. Boşuna... hiç zahmet etmeseydi... Dumbledore oradayken zaten bir şey yapamazdım. Bütün öteki öğretmenler, onun Gryffindor'un kazanmasını engellemek istediğini düşündüler, kendini bilerek sevimsizleştirdi... Dedim ya, boşuna... seni bu gece öldüreceğim." Parmaklarını şaklattı. Birdenbire ipler sarktı havadan. Harry'yi sımsıkı bağladılar. "Her şeye burnunu sokuyorsun, Potter, yaşaman doğru değil. Cadılar Bayramı'nda okulda dört döndün; Taş'ı neyin koruduğunu anlamak için gelmiştim, sen de beni gördün." "İfriti içeriye sen mi aldın?” "Tabii. İfritlerle başa çıkmakta ustayım - arkadaki ifritin halini görmedin mi? Herkes deli gibi ifriti ararken, benden kuşkulanan Snape dosdoğru üçüncü kata gitti, beni bulmak için - ifritim seni öldüremedi o gece, üç başlı köpek de Snape'in bacağını doğru dürüst ısırıp koparamadı. "Şimdi sessizce bekle bakalım, Potter. Şu ilginç aynayı incelemem gerek." İşte o zaman Quirrell'ın arkasında duran şeyi fark etti Harry. Kelid Aynası'ydı bu. Quirrell, çerçevesine dokunarak, "Taş'ı bulmanın anahtarıdır bu ayna," diye mırıldandı. "Dumbledore gelip de seni kurtarır mı sanıyorsun?.. Londra'da... O dönünce ben çok uzaklarda olacağım..." Harry'nin bütün çabası Quirrell'ı konuşturmak, onun düşüncelerini Ayna'da yoğunlaştırmasını engellemekti. "Snape'le seni Orman'da gördüm -" dedi. "Evet," diye mırıldandı Quirrell, bakmak için Ay-na'nın arkasına geçti. "Neler çevirdiğimi iyice anlamak istiyordu. Benden hep kuşkulanmıştı zaten. Aklınca beni korkutacaktı - sanki korkutabilirmiş gibi... Benim yanımda Lord Voldemort var..." Quirrell, arkasından çıkıp gözlerini Ayna'ya dikti. "Taş'ı görüyorum... onu efendime sunacağım... ama nerede?" Harry kendisini sımsıkı saran iplerden kurtulmak için çırpındı, ama hiçbiri gevşemiyordu bile Quirrell'ın dikkatini Ayna'ya vermesine mutlaka engellelmeliydi. "Ama Snape de benden nefret ediyor gibi görünüyordu." Quirrell, olağan bir sesle, "Orası öyle," dedi, "doğru. Babanla birlikte Hogwarrs'taydı bilmiyor musun? O zaman da birbirlerini hiç sevmezlerdi. Ama senin ölmeni hiç istemedi." "Ama daha birkaç gün önce ağlayıp duruyordun -Snape'in seni tehdit ettiğini sanmıştım..." Quirrell'ın yüzünde ilk kere bir korku belirtisi görüldü. "Bazen," dedi, "efendimin söylediklerini yerine getirmekte zorlanıyorum - o büyük bir büyücü, bense zayıfım -" Harry'nin soluğu kesildi sanki. "Yani o da seninle sınıfta mıydı?" Quirrell, sakin sakin, "Ben nereye gidersem gideyim, o hep yanmadadır," dedi. "Dünyayı dolaşırken tanışmıştım onunla. Sersem delikanlının tekiydim, iyi nedir, kötü nedir, kafamın içi saçmasapan düşüncelerle doluydu. Lord Voldemort ne kadar yanıldığımı gösterdi bana. İyiyle kötü diye bir şey yoktur, güç vardır sadece, bir de o gücü elde edemeyecek kadar zayıf olanlar... O günden beri buyruğundayım, ama birçok kere yüzünü kara çıkardım. Beni ağır biçimde cezalandırmak zorunda kaldı." Quirrell ansızın titredi. "Yanlışları kolay kolay bağışlamaz. Taş'ı Gringotts'tan çalmayı başaramadığımda, çok öfkelenmişti. Beni cezalandırdı... gözünün hep üstümde olacağım söyledi..." Quirrell'ın sesi gittikçe uzaklaşıyordu sanki. Harry, Diagon Yolu'nu hatırladı - ne büyük aptallık ermişti. Quirrell'ı ilk orada görmüş, Çatlak Kazan'da elini sıkmıştı. Quirrell fısıltıyla küfretti. "Anlamıyorum... Taş, Ayna'nın içinde mi? Onu kırmam mı gerekiyor?" Harry hızlı hızlı düşünmeye çalışıyordu. Şu anda dünyada en çok istediğim şey, diye düşünüyordu, Taş'ı Quirrell'dan önce bulmak. Ayna'ya bakarsam kendimi Taş'ı alırken görürüm - yani Taş'ın nerede olduğunu anlarım! Ama Quirrell'a fark ettirmeden nasıl bakarım? Ona belli etmeden hafifçe sola kaymaya, aynanın karşısına geçmeye çalıştı, ama ayak bileklerindeki ipler çok sıkıydı: Sendeleyip düştü. Qııirrell, Harry'ye aldırmadı. Hâlâ kendi kendine konuşuyordu. "Bu ayna ne yapar? Nasıl çalışır? Bana yardım edin, Efendimiz!" Harry, dehşet içinde, bir sesin yanıt verdiğini duydu; ses Quirrell'ın kendisinden geliyordu üstelik. "Çocuğu kullan... Çocuğu kullan..." Quirrell, Harry'ye döndü. "Evet - Potter - gel buraya." Ellerini çırptı; çırpar çırpmaz da Harry'yi bağlayan ipler çözüldü. Ağır ağır ayağa kalktı Harry. Quirrell, "Gel buraya," dedi yine. "Ayna'ya bak, ne gördüğünü söyle." Harry ona doğru yürüdü. "Yalan söylemeliyim," diye düşünüyordu. "Bakıp bir yalan kıvırmalıyım, başka çare yok." Quirrell tam arkasına yaklaştı. Harry, onun sarığından gelen garip kokuyu duydu. Gözlerini yumdu, Ayna'nın tam karşısına geçti, gözlerini yeniden açtı. Kendi görüntüsüyle karşılaştı; bembeyaz kesilmişti, korkmuş görünüyordu. Ama bir an sonra görüntü gülümsedi ona. Elini cebine sokup kan rengi bir taş çıkardı. Göz kırptı, Taş'ı yeniden cebine koydu - bunu yaparken de Harry kendi cebinde bir ağırlık duydu. Nasıl olduysa - inanılmaz bir biçimde - Taş'ı almıştı. Quirrell, "Eee?" dedi sabırsızlıkla. "Ne görüyorsun?" Harry bütün cesaretini topladı. "Dumbledore'la tokalaştığunı görüyorum," diye attı. "Gryffindor, Okul Kupası'nı kazanmış." Quirrell yine küfretti. "Çekil önümden," dedi. Harry kenara çekilirken Felsefe Taşı'nın bacağına değdiğini duydu. Kaçabilir miydi acaba? Ama beş adım bile atmadan o ince sesi işitti yine, Quirrell'ın dudakları bile kıpırdamıyordu. "Yalan söylüyor... Yalan söylüyor..." "Potter, gel buraya!" diye bağırdı Quirrell. "Bana doğruyu söyle! Biraz önce ne gördün?" İnce ses yine yükseldi. "Ben konuşayım onunla... yüz yüze..." "O kadar gücünüz yok, Efendimiz!" "Yeteri kadar gücüm var... bu iş için..." Harry sanki Şeytan Kapanı'na yakalanmış gibiydi. Tek kasını bile kımıldatamıyordu. Taş kesilmişti sanki, Ouirrell'm sarığına uzanıp onu çözmeye başladığını gördü dehşetle. Ne oluyordu? Sarık çözüldü. O olmayınca Quirrell'ın başı çok küçük duruyordu. Sonra ağır ağır döndü Quirrell. - Harry çığlık atabilirdi, ama sesi çıkmıyordu. Quir-rell'ın başının arkasında bir yüz vardı, o güne kadar gördüğü en korkunç yüz. Kıpkırmızı gözleri olan tebeşir beyazı bir yüz. Burun deliklerinin yerinde de, yılanınkiler gibi daracık yarıklar. "Harry Potter..." diye fısıldadı. Harry bir adım gerilemek istedi, ama bacakları kımıldamıyordu. "Ne hale geldiğimi gördün mü?" dedi yüz. "Gölgeden, buhardan başka bir şey değilim... Ancak bir başkasının bedenini paylaşırsam bir biçim alabiliyorum... ama beni yüreklerine, kafalarına almak isteyenler olmuştur hep... Tek boynuzlu kanı şu son birkaç hafta güç sağladı bana... bana bağlı Quirrell'ın Orman'da benim için kan içtiğini gördün... Yaşam İksiri'ni elime geçirince kendi bedenimi de yaratabileceğim... Şimdi... cebindeki Taş'ı ver bakalım!" Demek biliyordu. Bacaklarına ansızın bir dirilik gelen Harry hafifçe geriledi. "Aptallık etme," diye homurdandı yüz. "Kendi canım kurtar, benden yana olmaya bak... yoksa sonun annenle babanın sonu gibi olur... Kendilerine acımam için yalvararak öldüler..." Ansızın, "YALAN!" diye bağırdı Harry. Quirrell, Voldemort Harry'yi görebilsin diye, arka arka yürüyordu. Hain yüz gülümsüyordu şimdi. "Ne kadar dokunaklı..." diye tısladı. "Cesarete her zaman saygım var... Evet, yavrum, annenle baban yürekliydi... Önce babanı öldürdüm, kıyasıya dövüşmüştü benimle... ama annenin ölmesi gerekmezdi... seni korumak istiyordu... Şimdi ver şu Taş'ı, yoksa annen de boşu boşuna ölmüş olacak." "HİÇBİR ZAMAN!" Alevli kapıya fırladı Harry, ama Voldemort, "YAKALA ONU!" diye bağırdı, Harry de o anda Quirrell'ın elinin bileğine yapıştığını duydu. Alnına o bıçak gibi sancı saplandı yine; kafası sanki ikiye ayrılacaktı; bütün gücüyle direnerek bağırdı, Quirrell'ın kendisini bıraktığını şaşkınlıkla gördü. Başındaki ağrı hafifledi - Quir-rell'ın nereye gittiğini anlamak için çılgınca bakındı çevresine; onun ellerine bakarak acı içinde kıvrandığını gördü - parmaklarında kabarcıklar beliriyordu. Voldemort, "Yakala onu! YAKALA ONU!" diye bağırdı yine; Quirrell atlayıp yere yıktı Harry'yi, üstüne çullandı, iki elini onun boynuna doladı - Harry'nin yara izi artık dayanılmaz bir acı veriyordu, ama Quirrell da sancılar içinde uluyordu. "Efendimiz, onu tutamıyorum - ellerim - ellerim!" Quirrell dizlerini dayadı Harry'ye, boynunu bırakıp şaşkınlık içinde kendi avuçlarına bakmaya başladı -Harry onun ellerinin kıpkırmızı kesildiğini gördü, yanmıştı sanki, derileri soyulmuştu, pırıl pırıl parlıyordu. Voldemort, "Öyleyse öldür onu, sersem, öldürsene!" diye haykırdı. Ouirrell bir ölüm laneti yağdırmak için elini kaldırdı, ama Harry içgüdüyle uzanıp Quirrell'ın yüzüne yapıştı. "AAAAHH!" Yere yuvarlandı Quirrell, yüzünde de kabarcıklar belirmişti, Harry anladı: Quirrell'ın cildine dokunmak korkunç bir acı veriyordu ona - şimdi tek şansı vardı: lanetlemesini önlemek için onu acı içinde kıvrandırmak. Ayağa fırladı Harry, Quirrell'in koluna yapışıp bütün gücüyle sıktı. Quirrell çığlık atarak Harry'yi itmek istedi - Harry'nin başındaki ağrı daha da artıyordu, gözleri de göremiyordu artık - sadece Quirrell'ın korkunç çığlıklarını, Voldemort'un "ÖLDÜR ONU! ÖLDÜR ONU!" diye haykırmasını işitebiliyordu - başka sesleri de - belki kendi kafasında yaratıyordu o sesleri... "Harry! Harry!" Quirrell'ın kolunun burkulduğunu duydu, her şeyin bittiğini anladı, bir karanlığa düştü... düştü... düştü... Tepesinde altın rengi bir şey uçuyordu. Snitch! Yakalamak istedi onu, ama kolları havaya kalkamayacak kadar ağırdı. Gözlerini kırpıştırdı. Snitch değildi bu. Gözlüktü. Ne kadar garip. Gözlerini kırpıştırdı yine. Albus Dumbledore'un gülümseyen yüzüyle karşılaştı. "İyi günler, Harry," dedi Dumbledore. Harry ona baktı bir süre. Sonra hatırladı. "Efendim! Taş! Quirrell'dı! Taş onda! Efendim, çabuk -" "Sakin ol, sevgili yavrum, sen olayların biraz gerisinde kalmışsın," dedi Dumbledore. "Taş Quirrell'da değil." "Kimde öyleyse? Efendim, ben -" "Harry, sakin ol lütfen, yoksa Madam Pomfrey beni dışarı atar," Harry yutkunarak çevresine bakındı. Hastane kanadında olduğunu anladı. Beyaz çarşaflı bir yatakta yatıyordu, yanındaki sehpanın üstü de şekerci dükkânına dönmüştü. Dumbledore, ışıl ışıl, "Arkadaşlarının, hayranlarının armağanları," dedi. "Mahzenlerde seninle Profesör Quirrell arasında geçenler sır, ama nasılsa bütün okul öğrenmiş. Arkadaşların Fred'le George Weasley sana bir oturak göndermeye kalkmışlar. Bundan hoşlanacağını düşünmüşler. Ama Madam Pomfrey bunun pek sağlıklı bir şey olmadığına inandığı için oturağa el koymuş." "Ne kadar zamandır buradayım?" "Üç gündür. Mr Ronald Weasley'le Miss Granger çıktığında pek sevinecekler, inanılmaz derecede üzülüyorlardı." "Ama efendim, Taş" "Görüyorum ki, dikkatini başka yere veremiyorsun. Peki öyleyse... Taş... Profesör Quirrell onu senden alamadı. Buna engel olmak için tam zamanında yetiştim, ama doğrusunu istersen, sen de tek başına zaten başarılıydın." "Siz de mi geldiniz? Hermione'nin baykuşunu mu aldınız?" "Yolda karşılaştık onlarla. Londra'ya vanr varmaz, bulunmam gereken yerin ayrıldığım yer olduğunu anlamıştım. Quirrell'i senin elinden almak için tam zamanında yetiştim -" "Sizdiniz demek..." "Gecikeceğim diye korkmuştum." "Az kalsın gecikecektiniz. Taş'ı ona karşı artık daha fazla koruyamazdım -" "Taş'ı değil, yavrum, kendini - gösterdiğin çaba seni öldürecekti neredeyse. Bir an öldüğünü düşünüp korktum. Taş'a gelince, yok edildi." Harry, boş boş, "Yok mu edildi?" diye sordu. "Ama arkadaşınız - Nicolas Flamel" "Ooo, demek Nicolas'ı da biliyorsun." Dumbledore keyiflenmişti sanki. "Her şeyi uygun biçimde yaptın, değil mi? Nicolas'la ben oturup konuştuk, Taş'ı yok etmenin doğru olacağına karar verdik." "Yani o da, karısı da ölecekler, öyle mi?" "İşlerini düzenlemeye yetecek kadar İksir var ellerinde. İşlerini düzene koyduktan sonra da, evet, ölecekler." Dumbledore, Harry'nin gözlerindeki şaşkın bakışı görünce gülümsedi. "Senin kadar genç biri için inanılmaz bir şey bu, ama Nicolas'la Perenelle için uzun, çok uzun bir günden sonra yatağına çekilip uyumaya benziyor. Düzenli bir kafa için ölüm de büyük bir serüvenden başka bir şey değildir. Biliyor musun, pek de öyle harika bir şey değildi Taş. Dilediğin kadar para, dilediğin kadar yaşam! Birçok insanın hemen isteyeceği iki şey - asıl sorun, insanların kendileri için en kötü şeyleri isteme tutkuları." Harry, kafası iyice karışmış, yatıyordu. Dumbledore Küçük bir ezgi mırıldandı, tavana bakarak gülümsedi. "Efendim," dedi Harry. "Düşünüyordum da... Efendim - Taş yok olsa bile, Vol- yani, Kim-Olduğunu-Bilir-sin-Sen-" "Voldemort de, Harry. Her şeyin gerçek adını söyle. Bir şeyin adından korkarsan, kendisinden daha çok korkmaya başlarsın." "Evet, efendim. Şey, Voldemort dönmenin başka yollarını arayacak, öyle değil mi? Demek istiyorum ki... gitmedi mi?" "Hayır, Harry, gitmedi. Hâlâ bir yerlerdedir, belki de paylaşacağı bir beden arıyordur.. gerçekten canlı olmadığı için, öldürülemez de. Quirrell’ı ölüme terk etti, dostlarına da düşmanları kadar acımasız davranıyor. Yine de, Harry, onun güce kavuşmasını geciktirdin, ileride bir başkası da savaşabilir onun ama, bu gecikmeler gücünü bütün bütüne yitirmesini sağlayabilir." Başını salladı Harry, ama hemen kesti bunu, çünkü öyle yapınca kafası ağrımıştı. Sonra, "Efendim," dedi, "öğrenmek istediğim başka şeyler de var, eğer bana anlatırsanız... gerçeği öğrenmek istiyorum..." "Gerçeği." İç çekti Dumbledore. "Hem güzel, hem korkunç bir şeydir gerçek, çok özen ister. Yine de sorunu yanıtlarım, yanıtlamamak için geçerli bir nedenim olursa beni bağışlarsın. Tabii yalan söylemeyeceğim." "Şey... Voldemort annemi öldürmüş, beni öldürmesine engel olduğu için. Beni neden öldürmek istiyordu acaba?" Dumbledore derin derin iç çekti bu kere. "Yazık, sorunu yanıtlayamam. Söyleyemem sana. Bugün olmaz. Şimdi olmaz. Günün birinde öğreneceksin... şimdilik bunu düşünme, Harry. Büyüyünce... Biliyorum, bunu duymaktan hoşlanmayacaksın, günü gelince öğreneceksin." Harry üstelemenin bir yarar sağlamayacağını biliyordu. "Peki, Quirrell neden dokunamadı bana?" "Annen seni kurtarmak için öldü. Voldemort'un anlayamayacağı bir şey varsa, o da sevgidir. Annenin sana olan sevgisi kadar güçlü bir sevgi ne derin izler bırakır, bunu anlayamaz. Yara izine benzemez bu, gözle görülmez... böylesine yürekten sevilmek, seven insan gitse bile, bizi sonsuza kadar korur. Tenine işlemiştir bu. Quirrell'ın içi nefret, hırs, türkü doluydu, ruhunu Voldemort'la paylaşmıştı o; sana bu yüzden dokunamadı. Güzelliklerle yaratılmış birine dokunmak onun gibilere acı verir." Dumbledore pencereye konmuş bir kuşla ilgileniyordu şimdi; bu da Harry'ye gözlerini çarşafa silme olanağını sağladı. Kendini toparlayınca, "Ya Görünmezlik Pelerini?" dedi. "Onu bana kimin yolladığını biliyor musunuz?" "Haa - onu baban bırakmıştı bana, hoşuna gider diye düşündüm." Dumbledore'un gözleri parladı "Yararlı şey'er... baban buradayken onu sırtına geçirir, mutfağa gidip yiyecek bir şeyler aşırırdı." "Bir şey daha var..." "Bakalım bu neymiş?" "Quirrell'ın söylediğine göre, Snape -" "Profesör Snape, Harry." "Evet, o. Quirrell'in söylediğine göre, babamdan nefret ettiği için benden de nefret ediyormuş. Doğru mu bu?" "Doğrusu ikisi de birbirlerinden pek hoşlanmazlardı. Seninle Mr Malfoy gibi. Günün birinde baban öyle bir şey yaptı ki, Snape onu hiç bağışlamadı." "Ne yaptı?" "Onun hayatını kurtardı." "Ne?" Düşlere dalmış gibi, "Evet..." dedi Dumbledore. "Garip değil mi, insanların kafası nasıl çalışıyor? Profesör Snape babana borçlu kalmayı kaldıramadı... O borcu ödemek için de bütün bir yıl seni korumaktan perişan oldu. Babana nefretini artık huzur içinde hatırlayabilir..." Harry anlamaya çalıştı bunu, ama kafası zonkluyordu, vazgeçti. "Efendim, bir şey daha var..." "Bir tek şey mi?" "Taş'ı Ayna'dan nasıl çıkardım?" "Hah, bak işte, bunu sorduğuna sevindim. Bu da benim parlak düşüncelerimden biriydi, ikimizin arasında kalsın, sakın kimseye söyleme. Taş'ı bulmak isteyen kişi - kullanmak isteyen değil, bulmak isteyen kişi -onu ele geçirebilirdi ancak; başkaları altın yapmakla ilgilenirdi sadece, bir yandan da lıkır lıkır Yaşam iksiri içerdi. Beynim bazen şaşırtıyor beni... Hadi artık, bu kadar soru yeter. Şekerlerim yemeye başla. Ah! Bertie Botts'un Bin Bir Çeşit Fasulye Şekerlemesi! Yazık, gençliğimde insanın içini bulandıranlardan biri çıkmıştı kısmetime, o günden sonra da ağzıma koymadım - ama şu herhalde güvenlidir, ne dersin?" Gülümseyerek açık kahverengi bir fasulye şekerlemesi attı ağzına. "Tüh!" dedi boğulurca sına, "Kuhık ki-riymiş!" Yönetici Madam Pomfrey şirin bir kadındı, ama çok düzenliydi. "Beş dakikacık," diye yalvardı Harry. "Kesinlikle olmaz." "Profesör Dumbledore'u aldınız..." "Elbette, o Okul Müdürü, ayrıcalığı var. Dinlenmen gerek." "Dinleniyorum, bakın, yatıyorum iste. N'olursu-nuz, Madam Pomfrey..." "Ne yapalım, öyle olsun," dedi Madam Pomfrey. "Ama sadece beş dakika." Ron'la Hermione'yi içeri aldı. "Harry!" Hermione ona sarılmaya hazırdı yine, ama kendini tuttu, başı hâlâ ağrıdığı için de Harry memnun oldu buna. "Ah, Harry, biz senin öleceğini - Profesör Dumbledore öyle üzülmüştü ki -" "Bütün okul bundan söz ediyor," dedi Ron. "Ne oldu, şunun doğrusunu anlatsana." Gerçek öykünün inanılmaz söylentilerden çok daha garip, çok daha heyecanlı olduğu ender durumlardan biriydi bu. Harry her şeyi anlattı: Quirrell'ı, Ayna'yı,Taş'ı, Voldemort'u. Ron'la Hermione iyi dinleyicilerdi doğrusu; uygun yerlerde soluklarını tuttular, Harry Quirrell'in sarığının altında ne olduğunu söyleyince, Hermione çığlık atmaktan kendini alamadı. Sonunda, "Demek Taş yok artık," dedi Ron. "Flamel öyle ölüp gidecek mi?" "Ben de bunu sordum Dumbledore'a; dedi ki - ne demişti? - 'Düzenli bir kafa için ölüm de büyük bir serüvenden başka bir şey değildir'." "Söylemiştim, kaçığın tekidir diye," dedi Ron. Kahramanının ne kadar çılgın olduğundan etkilenmişe benziyordu. "Sizin ikinize ne oldu?" dedi Harry. "Ben rahatça döndüm," dedi Hermione. "Ron'u götürdüm - biraz zaman aldı bu - tam bay kuşhaneye gidiyorduk ki, Giriş Salonu'nda Dumbledore'la karşılaştık. Zaten biliyordu - 'Harry onun peşinde, öyle değil mi?' dedi, üçüncü kata fırladı." Ron, "Bu işi senin yapmanı mı istemişti yoksa?" dedi. "Babanın Pelerinini yollaması filan?" "Ooo," diye patladı Hermione, "öyle düşündüyse eğer - yani, demek istiyorum ki - korkunç bir şey bu -ölebilirdin." Harry, düşünceli düşünceli, "Hayır," dedi. "Tuhaf bir adam Dumbledore. Bana bir olanak sağlamak istedi galiba. Burada olup biten her şeyi biliyor, bu işe kalkışacağımızın farkındaydı, bizi durduracağına gerekli şeyleri öğretti, ipuçları verdi. Ayna'nın nasıl işlediğini öğrenmem rastlantı değildi bana kalırsa. Eğer becerebilirsem, Voldemort'la yüz yüze gelmemin hakkım olduğunu düşünüyordu..." Ron, "Anlaşıldı, Dumbledore'un üstüne yok," dedi keyifle. "Bana bak, yarın yıl sonu şöleni var, ayağa kalkmalısın. Puanlar toplandı, Slytherin kazandı elbet -son Quidditch maçını kaçırdın, sen olmayınca Ravenclaw bizi duman etti - ama yemekler harikadır." O anda Madam Pomfrey daldı odaya. "Neredeyse on beş dakika oldu," dedi kesin bir sesle. "DIŞARI!" Deliksiz bir uykudan sonra, Harry neredeyse bütün bütüne iyileşti. Dünya kadar şeker kurusunu sıralamakla uğraşan Madam Pomfrey'e, "Şölene gitmek istiyorum," dedi. "Gidebilirim, değil mi?" "Profesör Dumbledore gidebileceğini söyledi." Madam Pomfrey'e bakılırsa, Profesör Dumbledore bu işlerin şakaya gelmeyeceğinden habersizdi. "Bir başka ziyaretçin daha var." "Güzel," dedi Harry. "Kim?" Daha "Kim?" diye sorarken Hagrid süzüldü kapıdan. Ne zaman bir odaya girse, olduğundan da büyük görünüyordu. Harry'nin yanına olurdu, ona şöyle bir baktı, sonra gözyaşlarına boğuldu. Yüzünü ellerine gömüp, "Bütün - bunlar - benim -yüzümden!" diye hıçkırdı. "Fluffy'yi nasıl atlatacağını ben söyledim o alçağa! Ben söyledim! Bir tek bunu bilmiyordu, onu da ben söyledim! Ölebilirdin! Bir ejderha yumurtası uğruna! Bir daha ağzıma içki koymayacağım! En iyisi, atsınlar beni buradan, bir Muggle olarak yaşayayım!" Hagrid'in, sakalından yaşlar süzülerek acı ve pişmanlıkla böylesine sarsıldığını görünce şaşırmıştı Harry. "Hagrid!" dedi. "Hagrid, nasıl olsa bir yolunu bulup öğrenecekti, burada Voldemort'dan söz ediyoruz, sen söylemesen bile nasıl olsa öğrenecekti." "Ölebilirdin!" diye hıçkırdı Hagrid. "Onun adım da sakın söyleme!" "VOLDEMORT!" diye bağırdı Harry; Hagrid öyle korktu ki, ağlamayı kesti hemen. "Karşı karşıya geldim onunla, adını da söylüyorum işte. Keyfin yerine gelsin, Hagrid, Taş'ı kurtardık, yok oldu, artık onu kullanamaz. Bir Çikolatalı Kurbağa al, bende dünya kadar var..." Hagrid, elinin tersiyle burnunu silerek, "Şimdi hatırladım," dedi. "Sana bir armağanım var." Harry, "Senin o ünlü sandviçlerden mi yoksa?" dedi korkuyla. Hagrid belli belirsiz kıkırdadı. "Değil. Onarmam için Dumbledore dün izin veedi bana. İzin vereceğine sepetleyebilirdi de - neyse, bunu getirdim..." Deri ciltli, güzel bir kitaba benziyordu bu. Harry merakla açtı kapağını, içi büyücü fotoğraflarıyla doluydu. Annesiyle babası her sayfadan gülümseyerek el sallıyorlardı ona. "Annenle babanın bütün eski okul arkadaşlarına baykuşlar yolladım, onlardan fotoğraf istedim... Sende hiç olmadığını biliyordum... Beğendin mi?" Konuşamıyordu Harry, ama Hagrid anlıyordu. Harry yıl sonu şölenine tek başına indi o gece. Madam Pomfrey, bütün titizliğiyle, onu tepeden tırnağa bir daha incelemiş, Harry de biraz gecikmişti; Büyük Salon çoktan dolmuştu. Yedi yıl üst üste Okul Kupası'nı kazandığı için, Slytherin'in yeşil gümüş renkleriyle donatılmıştı. Yüce Masa'nın arkasındaki duvara üstünde yılan resmi olan koca bir bayrak asılmıştı boydan boya. Harry girince önce bir sessizlik çöktü ortaya, sonra herkes bir ağızdan konuşmaya başladı. Harry, Gryffindor masasında Ron'la Hermione'nin arasına oturdu, herkesin ayağa kalkarak kendisine bakmasına aldırmıyormuş gibi görünmeye çalıştı. Neyse ki, Dumbledore'un da gelmesi uzun sürmedi. Mırıltılar kesildi. Dumbledore, "Bir yıl daha geçti!" dedi neşeyle. "Şimdi bu güzel yemekleri yemeye başlamadan önce ihtiyar bir adamın gevezelikleriyle sıkacağım sizi. Ne yıldı ama! Dilerim kafalarınızın içi geçen yıla göre biraz daha dolmuştur... gelecek ders yılı başlamadan önce onları boşaltmak, yenilemek için önünüzde koca bir yaz var... "Şimdi, anladığım kadarıyla, Okul Kupası verilecek. Puanlar şöyle: Dördüncü sırada, üç yüz on iki puanla Gryffindor; üçüncü sırada, üç yüz elli iki puanla Hufflepuff; ikinci sırada, dört yüz yirmi altı puanla Ravenclaw; Slytherin'in de dört yüz yetmiş iki puanı var." Slytherin masasından bir çığlık ve alkış kasırgası koptu. Harry, Draco Malfoy'un elindeki saplı kadehi masaya vurduğunu görebiliyordu, iç bulandırıcı bir görünümdü bu. "Evet, evet, Slytherin başarılıydı," dedi Dumbledore. "Ama son olayları da göz önüne almamız gerekiyor." Odaya sessizlik çöktü birdenbire. Slytherin'lerin gülümsemeleri dudaklarında donar gibi oldu. "Öhö öhö," dedi Dumbledore. "Şimdi son puanları da ekleyelim. Bakalım... Evet... "Önce - Mr Ronald Weasley'ye..." Ron mosmor kesildi; güneşte perişan olmuş bir patlıcana benziyordu şimdi. "... Hogwarts'ın uzun yıllardır tanık olduğu en başarılı satranç oyunu için, Gryffindor'a elli puan veriyorum." Büyülü tavan Gryffindor'ların çığlıklarından az kalbin havalanacaktı; tepelerindeki yıldızlar bile titriyordu sanki. Percy'nin öteki Sınıf Başkanları'na, "Benim kardeşim o!" diye böbürlenmesi işitilebiliyordu. "En küçük kardeşim! McGonagall'ın dev satrancını boydan boya geçti!" Sonunda yine sessizliğe büründü salon. "Sonra - Miss Hermione Granger'a... alevlerle karşı karşıya kaldığı anda bile soğukkanlılığını yitirmeden mantığını kullandığı için, Gryffindor'a elli puan daha veriyorum." Hermione kollarına gömdü yüzünü. Harry onun hüngür hüngür ağlamakta olduğunu düşünüyordu. Masadaki Gryffindor'lar kendilerinden geçmişlerdi -yüz puan birden kazanmışlardı "Daha sonra - Mr Harry Potter'a..." dedi Dumbledore. Odada çıt çıkmıyordu şimdi. "... kararlılığı ve olağanüstü cesareti için, Gryffindor'a altmış puan veriyorum. Kopan şamata kulakları sağır edecek türdendi. Toplama yapmayı becerenler Gryffindor'un puanlarının şimdi dört yüz yetmiş ikiye yükseldiğini fark etmişlerdi - Slytherin'in puanlarına eşitti bu. Okul Kupası için berabere kalmışlardı - Dumbledore Harry'ye bir puan daha verseydi... Elini kaldırdı Dumbledore. Oda yeniden sessizliğe gömüldü. Dumbledore, gülümseyerek. "Türlü türlü cesaret vardır," dedi. "Düşmanlarımıza karşı koymak yürek ister, ama dostlarımıza karşı koymak da yürek ister. Bu yüzden Mr Neville Longbottom'a da on puan veriyorum." Gryffindor masasından yükselen gürültü öylesine yüksekti ki, o anda dışarıdan geçen biri, Büyük Salon'da patlama olduğunu sanabilirdi. Harry, Ron ve Hermione ayağa kalkıp çığlıklar atmaya başladılar; Neville ise, şoktan bembeyaz kesilmiş, kendisini kucaklayanların arasında kaybolmuştu. Gryffindor'a hiç bu kadar puan kazandırmamıştı daha Önce. Harry, çığlık çığlığa, Ron'un böğrünü dürterek Malfoy'u gösterdi; Malfoy, sanki kendisine Beden-Kilitleme büyüsü yapılmış gibi, dehşet içinde kaskatı kesilmişti. Ravenclawla Hufflepuff öğrencileri de Slytherin'in geçilmesini kutluyorlardı; alkışlar arasında, "Bu demektir ki," diye seslendi Dumbledore, "salonun süslemelerinde değişiklik yapmamız gerek." Ellerini çırptı. Bir anda yeşiller kızıla, gümüşler altına dönüştü; büyük yılan resmi ortadan yok oldu, onun yerini aslan aldı. Snape, zoraki bir gülümsemeyle Profesör McGonagall'ın elini sıkıyordu. Harry'yle göz göze geldiler, Harry onun duygularında en ufak bir değişiklik bile olmadığını hemen anladı. Buna aldırmadı bile. Gelecek yıl yaşam sıradan bir yaşam olacaktı - artık Hogwarts'ta ne kadar sıradan olabilirse... Harry'nin yaşamındaki en güzel geceydi bu, Quidditch'te kazandıkları geceden de, Noel gecesinden de, dağ ifritini yere serdikleri geceden de güzeldi... bu geceyi hiç, ama hiç unutmayacaktı. Harry daha sınav sonuçlarının açıklanacağını unutmuştu; sonuçlar açıklanınca hatırladı bunu. O da, Ron da iyi notlarla sınıf geçtiklerini öğrenince çok şaşırdılar. Hermione, elbette, sınıf birincisi olmuştu. Neville bile kupayı kurtarmıştı durumu, İksir'den aldığı kötü notu Bitkibilim'deki başarısıyla dengelemişti. Kötü olduğu kadar da ahmak biri olan Goyle'un okuldan atılacağını sanıyorlardı, ama o da geçmişti. Buna üzüldüler, ama Ron'un dediği gibi, yaşamdı bu, insanın her dileği gerçekleşmiyordu. Dolaplar bir anda boşaltıldı, sandıklar, bavullar hazırlandı; Neville'in kurbağası tuvaletlerin bir köşesinde bulundu; tatilde büyü yapılmamasını belirten yazılı uyarılar dağıtıldı bütün çocuklara (Fred Weasley, üzüntüyle, "Bunu vermeyi de hiçbir yıl sektirmiyorlar," dedi); Hagrid onları gölün karşı kıyısına geçirecek kayıklar filosuna götürdü; Hogwarts Ekspresi'ne bindiler; yolculuk boyunca, çevrelerindeki görünüm yeşerip daha düzenli bir biçime girdikçe, konuştular, güldüler; Muggle kentlerinden hızla geçerken Bertie Botts'un Bin Bir Çeşit Fasulye Şekerlemesi'nden yediler; büyücü cüppelerini çıkarıp yeleklerini, ceketlerini giydiler; sonunda King's Cross İstasyonu'nda Peron Dokuz Üç Çeyrek'e girdiler. Perondan ayrılmaları epey uzun sürdü. İhtiyar bir bekçi duruyordu turnikenin başında, duvardan hep birlikte güm diye fırlayıp çıkmasınlar, Muggle'ları korkutmasınlar diye onları ikişer üçer geçirdi. "Bu yaz gelip biraz bizde kalın," dedi Ron, "ikiniz de - size baykuş yollarım." "Sağol," dedi Harry. "Böyle bir şey benim de hoşuma gider." Ana kapıdan, itiş kakışlar arasında, Muggle'lar dünyasına yeniden adım attılar. Şöyle bağıranlar oldu: "Hoşça kal, Harry!" "Görüşürüz, Potter!" Ron, sırıtarak, "Hâlâ ünlüsün," dedi. "Gideceğim yerde ün mün para etmiyor," dedi Harry. Ana kapıdan üçü birlikte çıktılar - Harry, Ron, Hermione. "İşte orada, anne, işte orada, bak!" Ginny Weasley'ydi bu, Ron'un kız kardeşi; ama Ron'u göstermiyordu. "Harry Pooter!" diye cıyakladı. "Bak, anne, görebiliyorum -" "Kapa çeneni, Ginny, parmakla göstermek ayıptır." Mrs Weasley onlara gülümsedi. "Yoğun bir yıl mıydı?" diye sordu. "Çok!" dedi Harry. 'Tatlıyla kazağa teşekkürler, Mrs Weasley." "Bir şey değil, yavrum." "Hazır mısın?" Vernon Enişte'ydi bu, hâlâ mosmordu yüzü, hâlâ bıyıklıydı; sıradan insanlarla dolu bir istasyonda Harry'nin kafes içinde bir baykuş taşıyacak kadar umursamaz olmasına kızmıştı. Arkasında Petunia Teyze'yle Dudley duruyordu, ikisi de Harry'yi görmekten dehşete kapılmışa benziyorlardı. "Siz Harry'nin ailesi olmalısınız!" dedi Mrs Weasley. "Öyle sayılabilir," dedi Vernon Enişte. "Çabuk ol, çocuk, bütün gün seni bekleyecek değiliz." Yürüdü gitti. Harry, Ron'la Hermione'ye son bir söz söylemek için durdu. "Yaz sonunda görüşürüz öyleyse." Hermione, Vernon Enişte'nin arkasından kararsızca bakarak, "Dilerim. . şey -güzel bir tatil geçirirsin," dedi- bir insanın nasıl bu kadar sevimsiz olabileceğine akıl erdiremiyordu. "Geçireceğim” dedi Harry; yüzüne yayılan sırıtma arkadaşlarını şaşırttı. "Evde büyü yapmamızın yasak olduğunu onlar bilmiyor ki. Bu yaz Dudley'yle çok, ama çok eğleneceğim..." ................THE END............... |
|
|
|
#18 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
HARRY POTTER & SIRLAR ODASI ( 2 ) BÖLÜM 1 - En Berbat Doğum Günü Privet Drive dört numarada kahvaltı sırasında bir tartışma patlak vermişti, her zaman olduğu gibi. Mr Vernon Dursley sabahın erken saatlerinde uykusundan, yeğeni Harry'nin odasından gelen bir baykuş feryadıyla uyanmıştı. Masanın karşısından, "Bu hafta üç etti!" diye bağırdı. "Eğer o baykuşu kontrol edemiyorsan, gitmek zorunda kalacak, o kadar!" Harry bir kez daha açıklamaya çalıştı. "Canı sıkılıyor. Dışarıda uçmaya alışkın. Onu geceleri olsun dışarı çıkarabilsem..." Vernon Enişte, fırça gibi bıyığından sarkan bir parça sahanda yumurtayla, "Aptala benzer bir halim var mı?" diye hırladı. "O baykuş serbest bırakılırsa neler olacağını biliyorum." Karısı Petunia ile birbirlerine karanlık bakışlar fırlattılar. Harry derdini anlatmaya çalıştı ama ağzından çıkan sözcükler, Dursley'lerin oğlu Dudley'den çıkan uzun, gürültülü bir geğirmenin içinde boğulup gitti. "Daha pastırma istiyorum." Petunia Teyze muazzam oğluna sisli gözlerle baktı ve, "Tavada daha var, tatlım," dedi. "Hazır elimizde fırsat varken, seni iyice beslemeliyiz.. Okul yemekleri için duyduklarım hiç hoşuma gitmiyor..." "Saçma, Petunia. Ben Smeltings'e giderken hiç aç kalmadım," dedi Vernon Enişte, iştahla. "Yeterince yiyor, değil mi evlat?" Poposu mutfak iskemlesinin iki yanından taşacak kadar iri olan Dudley sırıttı ve Harry'ye döndü. "Tavayı versene." Harry, canı sıkkın, "Sihirli kelimeyi unuttun," dedi. Bu basit cümlenin, ailenin geri kalanı üstünde inanılmaz bir etkisi oldu: Ağzı açık kalan Dudley, bütün mutfağı sarsan bir gümbürtüyle sandalyesinden yuvarlandı. Mrs Dursley küçük bir çığlık arak elini ağzına kapattı. Mr Dursley ise, şakaklarındaki damarlar atarak ayağa fırladı. "Lütfen' demek istedim!" dedi Harry, çabucak. "Yoksa başka..." Eniştesi, masaya tükürük saça saça, "NE DEMİŞTİM BEN SANA?" diye gümbürdedi. "EVDE O 'S'YLE BAŞLAYAN KELİMEYİ SÖYLEMEK HAKKINDA..." "Ama ben..." "NE CESARETLE DUDLEY'Yİ TEHDİT EDERSİN?!" diye kükredi Vernon Enişte, masaya da bir yumruk attı. "Ben sadece..." "UYARMIŞTIM SENİ! BU ÇATININ ALTINDA ANORMALLİĞİNDEN SÖZ EDİLMESİNİ HOŞ GÖRMEM!" Harry bakışlarını, yüzü mosmor olmuş eniştesinden, Dudley'yi ayağa kaldırmaya çalışan rengi atmış teyzesine çevirdi. "Peki," dedi, "peki..." Vernon Enişte, av kokusu almış gergedan gibi soluyarak ve küçük, keskin bakışlı gözlerinin ucuyla Harry’i dikkatle kollayarak yeniden yerine oturdu. Harry yaz tatili için eve geldiğinden beri Vernon Eniştesi ona her an patlayacak bir bombaymış gibi davranıyordu. Çünkü Harry normal bir çocuk değildi. Aslına bakacak olursanız, normal olmaktan alabildiğine uzaktı. Harry Potter bir büyücüydü - Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'ndaki ilk yılını henüz tamamlamış bir büyücü. Ve Dursley'ler tatilde onun evlerine dönmesinden mutsuz oluyorlarsa eğer, onların mutsuzluğu Harry'ninkinin yanında hiç kalırdı. Hogwarts'ı öyle özlüyordu ki, bitmeyen bir karın ağrısıydı sanki. Gizli geçitleri ve hayaletleriyle şatoyu özlüyordu. Sonra derslerini (belki İksir hocası Snape hariç), baykuşla gelen postayı, Büyük Salon'daki şölenlerde yiyip içmeyi, kuledeki yatakhanede dört direkli karyolasında uyumayı, bekçi Hagrid'i Yasak Orman'ın yanındaki arazide bulunan kulübesinde ziyaret etmeyi ve hele büyücülük dünyasının en popüler sporu Quidditch'i (altı tane yüksek kale, uçan dört top vardır ve süpürgelere binmiş on dört oyuncu tarafından oynanır)... Harry'nin bütün büyü kitapları, asası, cüppeleri, kazanı ve pek kaliteli Nimbus İki Bin süpürgesi Vernon Enişte tarafından, hem de daha Harry eve gelir gelmez, merdivenin altındaki bir dolaba kilitlenmişti. Yaz boyu antrenman yapmadığı için Harry kendi okul binasının Quidditch takımındaki yerini kaybetse bundan Dursley'lere ne? Harry ev ödevlerinin hiçbirini yapmadan okula dönse Dursley'lere ne? Dursley'ler, büyücülerin Muggle'lar dediği cinstendi (yani damarlarında bir damla büyülü kan yoktu) ve onlara bakacak olursanız, ailede bir büyücü olması fevkalade utanç verici bir durumdu. Hatta Vernon Enişte, Harry'nin baykuşu Hedwig'i, büyücüler dünyasına mektup taşımasın diye, asma kilitle kafesine hapsetmişti. Harry ailenin geri kalanına hiç mi hiç benzemiyordu. Vernon Enişte iriydi ve boyunsuzdu, koskoca kapkara bir bıyığı vardı; Petunia Teyze at yüzlü ve kemikliydi; Dudley ise sansın, pembe ve domuzcuk gibi. Harry'ye gelince, o, küçümen ve zayıftı, pırıl pırıl yeşil gözleri ve hep dağınık duran kuzgun karası saçları vardı. Yuvarlak gözlük takardı, alnında da ince, şimşek biçiminde bir yara izi vardı. Harry'yi, bir büyücü için bile olağanüstü hale getiren de bu yara iziydi işte. Bu iz, yalnızca onun pek esrarlı geçmişini ima etmekle kalmıyordu. Aynı zamanda on bir yıl önce Dursley'lerin kapı eşiğine bırakılmasının da nedeniydi. Harry bir yaşındayken gelmiş geçmiş en büyük kara büyücünün, cadılarla büyücülerin hâlâ ismini ağızlarına almaya korktukları Lord Voldemort'un lanetinden nasılsa sağ salim kurtulabilmişti. Harry'nin annesiyle babası Voldemort'un saldırısında ölmüştü ama, Harry şimşek biçimi iziyle kurtulmuştu ve nasıl olduysa -kimse nasıl olduğunu anlamıyordu- Voldemort'un güçleri, Harry'yi öldürmeyi başaramadığı an yok edilmişti. Böylece Harry'yi, ölen annesinin kız kardeşiyle onun kocası büyütmüşlerdi. On yılını Dursley'lerle geçirmiş, istemediği halde nasıl tuhaf şeylerin olmasına yol açıp durduğuna şaşmıştı. Dursley'lerin ona anlattığı hikâyeye inanmış, yara izinin annesiyle babasının ölümüne yol açan otomobil kazasından kaldığını sanmıştı. Ve derken, tam bir yıl önce, Hogwarts, Harry'ye mektup göndermiş ve bütün hikâye ortaya çıkmıştı. Harry kendisinin de, yara izinin de meşhur olduğu büyücü okulunda yerini almıştı... ama şimdi okul bitmişti ve yaz için yeniden Dursley'lerin yanma dönmüştü. Yeniden, kokulu, pis bir şeylerin içine yuvarlanmış bir köpek muamelesi görmeye dönmüştü yani. Dursley'ler o günün Harry'nin on ikinci doğum günü olduğunu bile hatırlamamışlardı. Aslında pek umudu yoktu. Zaten ona doğum gününde hiç doğru dürüst armağan vermemişlerdi, nerde kalmış pasta. Ama büsbütün bilmezlikten gelmek de... Tam o anda Vernon Enişte ciddi ciddi boğazını temizledi ve, "Şimdi," dedi, "hepimizin bildiği gibi bugün çok önemli bir gün." Harry başını kaldırdı, inanmaya cesaret edemiyordu. Vernon Enişte, "Bugün meslek hayatımın en büyük iş anlaşmasını yapabilirim," dedi. Harry yeniden başını kızarmış ekmeğine eğdi. Tabii, diye düşündü, acı acı. Vernon Enişte o salak akşam yemeği davetinden söz ediyordu. On beş gündür başka hiçbir şeyden söz etmemişti zaten. Zengin bir inşaatçıyla karısı akşam yemeğine geliyorlardı ve Vernon Enişte ondan koskoca bir sipariş almayı umut ediyordu (Vernon Enişte'nin şirketi matkap yapardı). "Sanırım programın üstünden bir daha geçsek iyi olacak” dedi. "Saat sekizde hepimiz yerlerimizde olmalıyız. Petunia, sen..." Petunia Teyze hemen, "Salondayım," dedi, "onları nezaketle yuvamıza buyur etmek için bekliyor olacağım." "Güzel, güzel. Ve Dudley..." Dudley, pis, şapşal bir gülümseme takınarak, "Kapıyı açmak için bekliyor olacağım," dedi. "Paltolarınızı alabilir miyim, Mr ve Mrs Mason?" "Ona bayılacaklar," diye haykırdı Petunia Teyze, kendinden geçmiş gibi. "Mükemmel, Dudley," dedi Vernon Enişte. Sonra Harry’ye döndü. "Ya sen?" Harry, ifadesiz bir sesle, "Odamda olacağım, hiç gürültü etmeyip orada yokmuşum gibi davranacağım," dedi. "Aynen öyle," dedi Vernon Enişte pis pis. "Ben onları alıp salona getireceğim, seninle tanıştıracağım, Petunia ve onlara içki vereceğim. Saat sekizi çeyrek geçe..." "Ben yemek hazır diye haber vereceğim," dedi Petunia Teyze. "Ve Dudley, sen de-" "Size yemek odasına kadar refakat edebilir miyim, Mrs. Mason?" diye şişman kolunu görünmez bir kadına sundu Dudley. Petunia Teyze, "Benim kusursuz küçük centilmenim!" diye burnunu çekti. "Ya sen?" dedi Vernon Enişte Harry’ye, nefretle. "Ben odamda olacağım, hiç gürültü etmeyeceğim ve orada değilmişim gibi davranacağım," dedi Harry, isteksizce. "Tamı tamına. Şimdi, yemekte birkaç sıkı iltifat yapmaya bakmalıyız. Petunia, bir fikrin var mı?" "Vernon bana harika bir golfçu olduğunuzu söyledi, Mr Mason... Lütfen bana o elbiseyi nerden aldığınızı söyleyin, Mrs Mason..." "Mükemmel... Dudley?" "Şuna ne dersiniz: 'Okulda kahramanımız üzerine bir kompozisyon yazmamızı istediler Mr Mason ve ben de sizi yazdım.'" Bu kadarı hem Petunia Teyze'ye, hem de Harry'ye biraz fazla gelmişti. Petunia Teyze gözyaşlarına boğulup oğlunu kucaklarken, Harry güldüğünü görmesinler diye masanın altına daldı. "Ya sen, çocuk?" Harry masanın altından çıkarken yüzüne ciddi bir ifade vermeye çalıştı. "Odamda olacağım, hiç gürültü etmeyeceğim ve orda değilmişim gibi davranacağım." Vernon Enişte, şiddetle, "Hem de nasıl," dedi. "Mason'lar senin hakkında hiçbir şey bilmiyor, bilmemeye de devam edecekler. Yemek bitince, sen Mrs Mason'ı kahve için salona geri götürürsün, Petunia, ben de konuyu matkaplara getiririm. Biraz şansım varsa, On Haberleri'nden önce anlaşmayı imzalatıp mühürletirim. Yarın bu saatlerde Mayorka'da bir yazlık ev pazarlığı yapıyor olacağız." Doğrusu Harry'yi bu planlar da pek heyecanlandırmıyordu. Dursley'ler onu Privet Drive'dayken sevmiyorlardı ki, Mayorka'da sevsinler... "Tamam - Dudley'yle bana smokin almak için şehre iniyorum. Ve sen," diye hırladı Harry'ye, "temizlik yaparken teyzenin ayağının altında dolaşma." Harry arka kapıdan çıktı. Pırıl pırıl, güneşli bir gündü. Çimenliği geçti, bahçe sırasına çöktü ve yavaş sesle, "Mutlu yıllar bana... mutlu yıllar bana..." diye şarkı söyledi. Kart yok, armağan yok, üstelik de akşamı orda yokmuş gibi yaparak geçirecekti. Mutsuz bir şekilde çite gözlerini dikti. Kendini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Harry, Hogwarts'taki her şeyden fazla, hatta Quidditch oynamaktan bile daha fazla, en iyi arkadaşları Ron Weasley ile Hermione Granger'ı özlüyordu. Ancak arkadaşları onu hiç özlemiyormuş gibiydi. Her ikisi de ona yaz boyunca yazmamışlardı, üstelik de Ron, Harry'ye onu evlerinde kakmaya davet edeceğini söylediği halde. Harry defalarca Hedwig'in kafesini sihirle açıp onu bir mektupla Ron ve Hermione'ye göndermenin eşiğine gelmişti. Ama böyle bir rizikoya girmeye değmezdi. Yaşça küçük büyücülerin okul dışında sihir kullanmasına izin yoktu. Harry, Dursley'lere bunu söylememişti, çünkü asası ve süpürgesiyle birlikte merdivenin altındaki dolaba onu da kilitlemelerine tek bir şeyin engel olduğunu biliyordu: hepsini pabuçtartan böceğine döndüreceğinden korkmaları... Geri döndükten sonraki ilk iki haftada Harry ağzının içinde saçma sapan şeyler mırıldanıp Dudley'nin odadan, şişman bacaklarının onu taşıyabildiği hızla apar topar kaçışını gözleyerek hoşça vakit geçirmişti. Ama Ron ile Hermione'nin bunca uzun süre sessiz kalmaları Harry'nin kendisini sihir dünyasının o kadar dışında kalmış hissetmesine yol açmıştı ki, Dudley'yle alay etmenin bile zevki kalmamıştı - şimdi de Ron'la Hermione doğum gününü unutmuşlardı işte. Hogwarts'tan bir mesaj almak için neler vermezdi ki... Herhangi bir cadı ya da büyücüden... Hani neredeyse baş düşmanı Draco Malfoy'u bile görse memnun kalacak hale gelmişti, bütün bunların bir düş olmadığından emin olmak için... Ona bakarsanız, Hogwarts'ta geçen yıl da baştan sona eğlenceli sayılmazdı. Ders yılının en sonunda, Harry, Lord Voldemort'un ta kendisiyle karşı karşıya gelmişti. Voldemort eski haline göre harabeye dönmüştü dönmesine, ama olsun. Gene de dehşet vericiydi, şeytan gibi kurnazdı, gücü yeniden ele geçirmeye kararlıydı. Harry ikinci kez Voldemort'un pençelerinden kaçıp kurtulmayı başarmıştı, ama kıl payı bir kaçıştı bu. Şimdi, haftalar sonra bile geceleri buz gibi tere batmış halde uyanıyor, Voldemort'un nerede olduğunu merak ediyor, onun soluk yüzünüü, çılgın bakışlı kocaman gözlerini hatırlıyordu,.. Harry birden bahçe sırasında dimdik oturdu. Çite dalgın dalgın bakıyordu - ve çit de ona bakıyordu. Yaprakların arasında iki kocaman yeşil göz belirmişti. Tam o sırada çimenliğin öbür yanından alaycı bir ses uçup gelince, yerinden fırladı. Dudley, "Bugün günlerden ne olduğunu biliyorum.," dedi, yalpalaya yalpalaya ona doğru gelirken. Kocaman gözler kırpıştı ve yok oldu. "Ne?" dedi Harry, o gözlerin az önce bulunduğu noktadan bakışlarını ayırmadan. Dudley, onun ta yanına gelerek, "Bugün günlerden ne olduğunu biliyorum," diye tekrarladı. "Aferin sana," dedi Harry. "Dernek sonunda haftanın günlerini öğrendin." "Bugün senin doğum günün," diye dudak büktü Dudley. "Niye hiç kart gelmedi? O ucube yerde bile hiç arkadaşın yok mu?" Harry istifini bozmadı. "Annen okulumdan söz ettiğini duymasa iyi olur." Dudley koca poposundan aşağı düşen pantolonunu yukarı çekiştirdi. Kuşkuyla, "Niye çite bakıyorsun?" diye sordu. "Ona hangi büyüyü yapsam da bir güzel yansa diye düşünüyorum," dedi Harry. Dudley hemen şişko yüzünde bir panik ifadesiyle arkaya doğru sendeledi. "Ya... yapamazsın - Babam sana bu... büyü yapma dedi - seni evden atacağını söyledi - senin de gidecek başka yerin yok - seni evine alacak arkadaşın yok -" "Abra kadabra!" dedi Harry, korkunç bir sesle. "Ho-kus pokus - ne sihirdir ne keramet..." "ANNNEEEEEE!" diye uludu Dudley, gerisingeri eve doğru bir koşu koparırken kendi ayaklarına dolaştı. "ANNNEEEE! Onu yapıyor, hani bilirsin!" Harry bu eğlence anını pahalıya ödedi. Petunia Teyze, ne Dudley'ye ne de çite zarar gelmediğine göre onun aslında büyü yapmadığını biliyordu. Gene de, sabun köpüklü bir tavayla başına sıkı bir darbe vurmak için nişan aldı, Harry de kafasını eğiverdi. Sonra teyzesi ona yapacak iş verdi, bitirene kadar da hiçbir şey yiyemeyeceği tehdidinde bulundu. Dudley oralarda tembel tembel oturup onu gözler ve dondurma yerken, Harry camları sildi, arabayı yıkadı, çimleri biçti, çiçek tarhlarını kırktı, gülleri budayıp suladı ve bahçe sırasını yeniden boyadı. Güneş tepede ateş topu gibi parlıyor, ensesini yakıyordu. Harry, Dudley'nin attığı yeme kanmaması gerektiğini biliyordu ama, o da tam aklından geçen şeyi söylemişti... gerçekten Hogwarts'ta hiç arkadaşı yoktu belki... Öfkeyle, "Keşke meşhur Harry Potter'ı şimdi görseler," diye düşündü, çiçek tarhlarına gübre dökerken. Sırtı ağrıyordu, yüzünden aşağı terler akıyordu. Sonunda Petunia Teyze'nin ona seslendiğini duyduğunda saat akşamın yedi buçuk olmuş, Harry de bitkin düşmüştü. "Gir içeri! Gazetelerin üstünden yürü ha!" Harry pırıl pırıl mutfağın gölgesine kavuştuğuna memnun olmuştu. Buzdolabının üzerinde gecenin pudingi duruyordu: muazzam bir çırpılımış krema dağı ve şekerli menekşeler. Bir domuz budu fırında cızırdıyordu. "Çabuk ye! Mason'lar her an gelebilir," diye afaldı Petunia Teyze. Sonra da mutfak masasındaki iki dilim ekmekle bir parça peyniri gösterdi. Somon pembesi kokteyl elbisesini giymişti bile. Harry ellerini yıkayıp zavallı yemeğini mideye indirdi. Bitirdiği anda Petunia Teyze tabağını hop diye kaldırıverdi. "Yukarı! Çabuk!" Oturma odasının kapısından geçerken Harry'nin gözüne papyon kravatları ve smokinleriyle Vernon Enişte ve Dudley çarptı. Kapı zili çaldığında daha henüz üst katın sahanlığına gelmişti ki, eniştesinin kızgın yüzü merdivenlerin alfanda belirdi. "Unutma, çocuk - tek bir ses..." Harry sahanlığı geçip parmaklarının ucuna basarak yatak odasına vardı, içeri süzüldü, kapıyı kapadı ve hemen üzerine yığılıp uyumak niyetiyle yatağına döndü. Mesele şu ki, yatakta zaten birisi oturuyordu. |
|
|
|
#19 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 2 - Dobby'nin Uyarısı
Harry haykırmamayı başardı, ama pek az bir şey kalmıştı hani. Yataktaki küçük yaratığın büyük, yarasa gibi kulakları ve tenis topu büyüklüğünde patlak yeşil gözleri vardı. Harry bunun o sabah bahçedeki çitten kendisini gözleyen şey olduğunu hemen anladı. İkisi gözlerini dikmiş birbirlerine bakarken, Harry holden Dudley'nin sesini duydu. "Paltolarınızı alabilir miyim, Mr ve Mrs Mason?" Yaratık yataktan aşağı atlayarak ve yerlere eğilerek öyle bir reverans yaptı ki, uzun ince burnunun ucu halıya değdi. Harry, onun eski bir yastık örtüsüne benzeyen, kol ve bacak yerleri yırtılmış bir şey giydiğini fark etti. "Eee... merhaba," dedi endişeyle. "Harry Potter!" dedi yaratık, Harry'nin aşağı kata ulaşacağından emin olduğu tiz mi tiz bir sesle. "Dobby ne vakittir sizinle tanışmak istiyordu, efendim... Öyle bir şeref ki..." Harry duvar boyunu izleyip çalışma masasının iskemlesine, büyük kafesinde uyuyan Hedwig'in yanı başına çökerek, "Te... teşekkür ederim," dedi. "Nesin sen?" diye sormak istiyordu, ama bunun kulağa pek kaba geleceğini düşünerek, "Kimsin sen?" dedi. "Dobby, efendim. Sadece Dobby. Dobby, ev cini," dedi yaratık. "Ah... sahi mi?" dedi Harry. "Ee... kabalık etmek falan istemem ama, şimdi odamda ev cini bulundurmanın sırası değil pek." Petunia Teyze'nin tiz, sahte kahkahası oturma odasından yükseldi. Cin, başını önüne eğdi. "Seni tanımak beni sevindirmedi sanma," dedi Harry hemen, "ama buraya gelişinin belirli bir nedeni var mı?" Dobby, ciddi ciddi, "Ah, evet, efendim," diye cevap verdi. "Dobby size şunu demeye geldi, efendim... söylemesi zor, efendim... Dobby söze nereden başlayacağını bilmiyor..." Harry yatağı işaret ederek, nezaketle, "Otur," dedi. Cin gözyaşlarına boğulunca da hayretler içinde kaldı, hem de pek gürültülü gözyaşlarıydı bunlar. "Oturmak mı?" diye feryat etti cin. "Asla... asla hiç..." Harry'ye, aşağıdan gelen sesler kesilmiş gibi geldi. "Özür dilerim," diye fısıldadı. "Senin kalbini kırmak falan istemedim." Cin, boğulurcasına, "Dobby'nin kalbini kırmak ha!" dedi. "Şimdiye kadar hiçbir büyücü Dobby'ye oturmasını söylemedi - sanki eşitiymiş gibi..." Harry, hem "Şişştt!" deyip, hem de rahatlatıcı görünmeye çalışarak Dobby'yi yeniden yatağa götürdü. Cin hıçkırıklar içinde, büyük ve çok çirkin bir bebek misali, oturdu. Sonunda kendini kontrol etmeyi başardı ve büyük gözleri sulanmış bir hayranlık ifadesiyle Harry'ye dikili, oturdu. Harry onu neşelendirmeye çalıştı. "Doğru dürüst büyücülerle karşılaşmadın herhalde." Dobby hayır anlamında başını salladı. Sonra aniden yerinden fırladı ve başını şiddetle pencereye vurarak, "Kötü Dobby! Kötü Dobby!" diye bağırmaya koyuldu. "Yapma... N'apıyorsun sen?" Harry, ok gibi kalkıp Dobby'yi yeniden yatağa çekti. Hedwig feryat ederek uyanmıştı, kanatlarını çılgıncasına kafesinin çubuklarına vuruyordu. Gözleri hafif şaşılaşmış cin, "Dobby'nin kendisini cezalandırması gerekiyordu, efendim," dedi. "Dobby az daha ailesi hakkında kötü şeyler söyleyecekti, efendim..." "Ailen mi?" "Dobby'nin hizmet ettiği büyücü ailesi efendim... Dobby bir ev cini... aynı eve ve aileye sonsuza kadar hizmet etmek zorunda..." Harry merakla, "Burada olduğunu biliyorlar mı?" diye sordu. Dobby titredi. "Ah, hayır efendim, hayır... Dobby'nin sizi görmeye geldiği için kendini çok acı verici şekilde cezalandırması gerek, efendim. Dobby bu yüzden kulaklarını fırın kapağına kıstıracak. Bir bilseler, efendim..." "Ama sen kulağını fırın kapağına kıstırınca fark etmezler mi?" "Dobby’nin kuşkulan var, efendim. Dobby hep bir şeyler için kendini cezalandırmak zorunda kalıyor, efendim. Dobby'nin bunu yapmasına izin veriyorlar, efendim. " Hatta bazen daha da cezalandırmamı hatırlatıyorlar..." "Ama niye bırakmıyorsun? Kaçmıyorsun?" "Bir ev cininin serbest bırakılması gerekir, efendim. Ve aile Dobby'yi asla serbest bırakmayacak... Dobby ölene kadar aileye hizmet edecek efendim..." Harry bakakaldı. "Ve ben de burada dört hafta daha kalacağım diye talihsiz olduğumu düşünmüştüm," dedi. "Bunun yanında Dursley'ler bile insana benziyor. Peki, kimse sana yardım edemez mi? Ben edemez miyim?" Ama bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, dediğine diyeceğine pişman oldu. Dobby yeniden şükran feryatları içinde eriyip gitmişti çünkü. "Lütfen," diye fısıldadı Harry, eli ayağı birbirine dolaşmış halde. "Lütfen sessiz ol. Eğer Dursley'ler duyarsa, senin burada olduğunu anlarlarsa..." "Harry Potter, Dobby'ye yardım edebilir miyim diye soruyor... Dobby'ye sizin ne kadar büyük olduğunuzu anlatmışlardı, efendim, ama ne kadar iyi olduğunuzu Dobby asla..." Yüzünün resmen kıpkırmızı olduğunu hisseden Harry, "Benim büyüklüğüm hakkında işittiklerin saçmalıktan başka şey değil," dedi. "Hogwarts'ta sınıf birincisi bile değilim, birinci olan Hermione, o..." Ama birden durdu, çünkü Hermione'yi düşünmek ona acı veriyordu. Dobby, küre gibi gözleri alev alev, "Harry Potter kibirden uzak ve alçakgönüllü," dedi. "Harry Potter, Adı Anılmaması Gereken Kişi'ye karşı kazandığı zaferden söz etmiyor." "Voldemort mu?" dedi Harry. Dobby ellerini yarasa kulaklarına kapatıp inledi. "Ah, adını söylemeyin, efendim! Adını söylemeyin!" "Özür dilerim," dedi Harry hemen. "Birçok kişinin bundan hoşlanmadığını biliyorum - arkadaşım Ron..." Yeniden durdu. Ron'u düşünmek de acı veriyordu. Dobby, gözleri araba fan gibi, Harry’ye doğru eğildi. Boğuk bir sesle, "Dobby duydu ki," dedi, "Harry Potter Karanlık Lord'la bir kez daha karşılaşmış, birkaç hafta önce... Diyorlar ki, Harry Potter bir kez daha kaçmış." Harry başını salladı ve Dobby'nin gözleri birden yalarla parıldadı. "Ah, efendim," diye soludu cin, yüzünü, üzerindeki yastık Kılıfının bir köşesiyle silerek. "Harry Potter yiğit ve gözü pek! Şimdiye kadar da pek çok tehlikeye göğüs gerdi! Ama Dobby, Harry Potter'ı korumaya, ora uyarmaya geldi, daha sonra kulaklarını fırın kapağına kıstırmak zorunda kalsa da... Harry Potter, Hogwarts a geri dönmemeli." Ortaya, sadece alt kattan gelen çatal bıçak şıngırtılarının ve Vernon Enişte'nin sesinin uzaklardan gelen gümbürtüsünün bozduğu bir sessizlik çöktü. "Ne... ne diyorsun?" diye kekeledi Harry. "Ama gitmem gerek - yeni sömestr eylülün birinde başlıyor. Beni ayakta tutan tek şey bu. Burada yaşamanın nasıl olduğunu bilemezsin. Ben buraya ait değilim. Ben sizin dünyanıza aidim Hogwarts'takine." "Hayır, hayır, hayır," diye cikledi Dobby, bir yandan da başını öyle hızla sallıyordu ki kulakları lap lap ediyordu. "Harry Potter güvencede olduğu yerde kalmalı. O kaybedilmeyecek kadar büyük, iyi. Eğer Harry Potter Hogwarts'a geri dönerse, hayatı tehlikeye girecek” "Niye?" dedi Harry, şaşkınlıkla. "Bir komplo var, Harry Potter. Bu yıl Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda dehşet verici şeyler yapmak için bir komplo," diye fısıldadı Dobby, birden tir tir titremeye başlayarak. "Dobby bunu aylardır biliyor efendim. Harry Potter kendisini tehlikeye atmamalı. Bunu yapamayacak kadar önemli, efendim." Harry hemen, "Ne gibi korkunç şeyler?" dedi. "Komployu kuran kim?" Dobby boğulur gibi garip bir ses çıkardı, sonra da başını çılgınca duvara vurmaya başladı. "Tamam, tamam!" diye bağırdı Harry, cini durdurmak için kolunu yakalayarak. "Söyleyemezsin, anlıyorum. Ama beni niye uyarıyorsun ki?" Birden aklına nahoş bir fikir geldi. "Dur bakayım - bunun Vol... pardon... Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'le bir ilgisi yok, değil mi?" Dobby'nin başı kaygı verici şekilde yeniden duvara doğru uzanınca da hemen, "Başını iki yana ya da aşağı yukarı salla yeter," diye ekledi. Dobby yavaşça başını iki yana salladı. "O değil... Adı Anılmaması Gereken Kişi değil, efendim." Ama Dobby'nin gözleri koca koca açılmıştı, Harry'ye bir ipucu vermeye çalışıyor gibiydi. Ne var ki, Harry'nin aklı tamamen karışmıştı. "Erkek kardeşi yok, değil mi?" Dobby, gözleri daha da kocamanlaşmış halde, başım gene iki yana salladı. "İyi öyleyse, aklıma Hogwarts’ta dehşet verici şeyler yapma şansına sahip başka biri gelmiyor," dedi Harry. "Yani, her şeyden önce Dumbledore var Dumbledore'un kim olduğunu biliyorsun, değil mi?" Dobby başını öne eğdi. "Albus Dumbledore, Hogwarts'ın gelmiş geçmiş en iyi Müdürü'dür. Dobby bunu biliyor, efendim. Dobby, Dumbledore'un güçlerinin, zirvede olduğu sıralarda Adı Anılmaması Gereken Kişi'nin güçleriyle yarışacak kadar üstün olduğunu duydu. Ama efendim," Dobby'nin sesi alçalıp telaşlı bir fısıltıya dönüştü, "öyle güçler vardır ki, Dumbledore... öyle güçler ki, hiçbir nezih büyücü..." Ve daha Harry onu durduramadan Dobby yataktan atladı, Harry'nin masa lambasını kavradı ve kulakları sağır eden kesik kesik havlayışlarla onu kafasına vurmaya başladı. Aşağıda ani bir sessizlik oldu. İki saniye sonra, kalbi deli gibi çarpan Harry, Vernon Enişte'nin hole gelip seslendiğini duydu. "Dudley gene televizyonu açık bırakmış olmalı, küçük haylaz." Harry, "Çabuk! Gardıroba!" diye fısıldadı. Dobby'yi içeri tıktı ve tam kapı kolu çevrilirken kendini yatağa fırlattı. Vernon Enişte, sıkılmış dişleri arasından, "Sen - ne - yaptığını - sanıyorsun?" dedi. Yüzü Harry'ninkine korkutacak kadar yakındı. "Az önce Japon golfçu fıkramın can alıcı cümlesini ziyan ettin... Bundan sonra çıtın çıkarsa, keşke hiç doğmamış olsaydım dersin, çocuk!" Düztaban bir yürüyüşle yürüyüp çıktı. Harry, titreyerek Dobby'yi gardıroptan çıkardı. "Burada işler nasıl, görüyor musun?" dedi. "Neden Hogwarts'a dönmek zorunda olduğumu anlıyor musun? Sahip olduğum tek yer orası - eh, sanırım arkadaşlarım da var orada." Dobby, sinsi sinsi, "Harry Potter'a yazmaya bile zahmet etmeyen arkadaşlar mı?" diye sordu. "Herhalde sadece - dur bakalım," dedi Harry, kaşlarını çatarak. "Arkadaşlarımın bana yazmadığını nereden biliyorsun?" Dobby ayaklarını sürüdü. "Harry Potter, Dobby'ye kızmamak - Dobby bunu onun iyiliği için yaptı..." "Sen mektuplarıma engel mi oluyordun?" "Hepsi burda, Dobby'de," dedi cin. Çevik bir hareketle, Harry'nin elinin ulaşmayacağı bir yere çekilerek, sırtındaki yastık kılıfının içinden kalın bir zarf tornan çıkardı. Harry, Hermione'nin inci gibi yazısını, Ron'un karalamacasını seçebiliyordu, hatta sanki Hogwarts'ın bekçisi Hagrid'den gelmişe benzeyen bir çiziktirme bile vardı. Dobby, Harry'ye bakıp endişeyle gözlerini kırpıştırdı. "Harry Potter kızmaman... Dobby umdu ki... eğer Harry Potter arkadaşlarının onu unuttuğunu sanırsa... Harry Potter okula dönmek istemeyebilir, efendim..." Harry dinlemiyordu. Mektupları almak için hamle etti, ama Dobby geriye sıçradı. "Harry Potter onları alabilir, efendim, eğer Dobby'ye Hogwarts'a dönmeme sözü verirse. Ah, efendim, bu karşı karşıya gelmemeniz gereken bir tehlike! Gitmeyeceğinizi söyleyin, efendim!" "Hayır," dedi Harry öfkeyle. "Arkadaşlarımın mektuplarını ver bana!" "Öyleyse Harry Potter Dobby'ye başka şans bırakmıyor," dedi cin, üzüntüyle. Daha Harry yerinden kıpırdayamadan Dobby yatak odası kapısına koşmuş, kapıyı açmış - ve merdivenlerden aşağı son hızla vınlayıp gitmişti. Harry ağzı kupkuru, midesi altüst olmuş, ses çıkarmamaya çalışarak onun arkasından fırladı. Son altı basamaktan atladı, kedi gibi holün halısına iniş yaparak etrafa bakınıp Dobby'yi arandı. Yemek odasında Vernon Enişte'nin, "... Petunia'ya Amerikalı muslukçular hakkındaki o çok komik fıkrayı anlatın, Mr Mason," dediğini duydu, "dinlemek için ölüyor..." Harry koşarak holü geçip mutfağa geldi ve midesinin yok olduğunu hissetti. Petunia Teyze'nin şaheseri olan puding, krema ve şekerli menekşe dağı, tav.ana yakın bir yerde havada uçuyordu. Köşedeki dolabın tepesinde de Dobby çömelmişti. Harry, karga gibi bir sesle, "Hayır” dedi. "Lütfen... beni öldürürler..." "Harry Potter okula dönmeyeceğim demeli" "Dobby... lütfen..." "Söyleyin, efendim..." "Söyleyemem!" Dobby ona trajik bir bakış attı. "Öyleyse Dobby yapmalı, efendim, Harry Potter'ın kendi iyiliği için." Puding, kalp durdurucu bir darbeyle yere düştü. Kap parçalanırken, krema pencerelerle duvarlara bulaştı. Dobby kamçı vurur gibi bir sesle ortadan yok oldu. Yemek odasından çığlıklar geldi ve Vernon Enişte mutfaktan içeri dalarak, şoktan kaskatı kesilmiş Harry'yi, baştan aşağı Petunia Teyze'nin pudingiyle kaplanmış buldu. Başlangıçta sanki Vernon Enişte her şeyin üstünü örtebilecekmiş gibi görünüyordu ("Yeğenimiz, canım -fena halde sorunlu - yabancılarla karşılaşmak onu tedirgin eder, biz de onu yukarı katta tutarız...") Şok geçirmiş Mason'ları yeniden önüne katıp yemek odasına götürdü. Harry'ye de, Mason'lar gidince derisini yüzüp gebertmekten beter etme tehdidinde bulunup, ucuna çubuk bağlanmış bir yer bezini eline tutuşturdu. Petunia Teyze dondurucudan dondurma çıkardı ve hâlâ titreyen Harry mutfağı silip temizlemeye başladı. Vernon Enişte, aslında o anda bile anlaşmasını yapabilirdi belki baykuş olmasaydı. Petunia Teyze tam herkese yemek sonrası için bir kutu nane tutuyordu ki, koca bir hüthüt kuşu yemek odası penceresinden içeri daldı, Mrs Mason'un başının üstüne bir mektup bıraktı ve geldiği gibi çıkıp gitti. Mrs Mason ölüm perisi gibi çığlık attı, deliler diye haykırarak bir koşu evden kaçtı. Mr Mason ise Dursley'lere karısının her boy ve biçimde kuştan ölürcesine korktuğunu anlatıp, bunu şaka mı saydıklarını soracak kadar kaldı. Vernon Enişte küçücük gözlerinde şeytanca bir parıltıyla üstür-e doğru gelirken, Harry mutfakta durdu, destek olsun diye bezin çubuğuna sıkı sıkı sarıldı. Eniştesi, baykuşun getirdiği mektubu elinde sallayarak, "Oku şunu!" dedi, kötücül bir tıslamayla. "Hadi oku şunu!" Harry mektubu aldı. Doğum günü kutlaması değildi. Sayın Mr Potter, Oturduğunuz yerde bu akşam dokuzu on iki dakika geçe bir Hover Büyüsü kullanıldığı konusunda istihbarat aldık. Bildiğiniz gibi, küçük yaştaki büyücülerin okul dışında büyü yapmasına izin yoktur ve yapacağınız başka herhangi bir büyü okuldan atılmanıza yol açabilir (Genç Yaşta Büyücülüğün Makul Kısıtlanması Kararnamesi, 1875, Madde C). Sizden ayrıca, sihirle uğraşmayan topluluğun üyeleri (Muggle'lar) tarafından fark edilme rizikosu olan herhangi bir sihir etkinliğinin de, Uluslararası Sihirbazlar Konfederasyonu Gizlilik Nizamnamesi'nin üçüncü bölümüne göre ciddi bir suç olduğunu hatırlamanızı istiyoruz. Tatilinizin keyfini çıkarın! Saygılarımla, Mafalda Hopkırk Sihrin Uygunsuz Kullanımı Dairesi Sihir Bakanlığı Harry mektuptan başını kaldırıp yutkundu. Vernon Enişte, gözlerinde dans edip duran çılgın bir parıltıyla, "Bize okul dışında sihir kullanmanıza izin verilmediğini söylememiştin," dedi. "Sözünü etmeyi unuttun herhalde... aklından çıkmış olsa gerek, ha..." Koca bir buldok gibi, bütün dişlerini ortaya çıkarmış halde Harry'nin üstüne abandı. "Eh, san? haberlerim var, çocuk... Seni kilitliyorum... . bir daha gidemeyeceksin... asla... ve eğer kendini büüyle kurtarmaya kalkarsan da seni okuldan atacaklar!" Ve manyak gibi gülerek Harry'yi yukarı kata sürükledi. Vernon Enişte dediklerinin hepsini bir tamam yerine getirdi. Ertesi sabah bir adama para verip Harry'nin penceresine parmaklık taktırdı. Yatak odası kapısındaki kedi kapağını kendi elleriyle taktı ki, günde üç kez içeri az miktarda yemek verilebilsin. Harry'nin sabahları ve akşamlan banyoyu kullanmasına izin veriyorlardı. Bunun dışında gece gündüz odasında kilitliydi. Üç gün geçmişti, Dursley'ler hiç yumuşama belirtisi göstermiyorlardı, Harry de bu durumdan nasıl kurtulacağı konusunda bir fikre sahip değildi. Yatağında uzanıp güneşin penceredeki parmaklıkların ardında batmasını izleyerek perişan halde başına neler geleceğini merak ediyordu. Hogwarts'tan bunu yaptı diye atılacaksa, sihir yoluyla kendini odasından çıkarmanın ne anlamı vardı ki? Öte yandan, Privet Drive'daki hayat da şimdiye kadar olmadığınca dibe vurmuştu. Artık Dursley'ler meyve yarasası olarak uyanmayacaklarını bildikleri için tek silahını da kaybetmişti. Dobby Hogwarts'taki dehşet verici olaylardan Harry'yi kurtarmış olabilirdi, ama ne fark eder? İşler böyle giderse açlıktan ölecekti nasılsa. Kedi kapağı tıkırdadı ve Petunia Teyze'nin eli göründü, bir kâse konserve çorbayı odaya itti. Açlıktan midesi kazınan Harry yataktan zıplayıp kâseyi kaptı. Çorba buz gibi soğuktu, ama gene de yarısını bir yudumda içti. Sonra odanın öbür yanına, Hedwig'in kafesine gitti, kâsenin dibindeki sırılsıklam sebzeleri onun boş yem tepsisine boşalttı. Baykuş tüylerini kabartıp ona derin bir iğrenmeyle dolu bir bakış attı. "Gaganı kıvırmanın sana yaran olmaz, elimizde bundan başkası yok," dedi Harry acımasızca. Boş kâseyi gene yere, kedi kapağının yanına koydu ve gene yatağa yattı. Karnı, sanki çorbayı içmeden öncekinden daha da açmış gibiydi. Diyelim ki dört hafta sonra hâlâ hayatta olsun, Hogwarts'a gitmezse ne olacaktı? Niye dönmedi diye bakmak üzere birini yollarlar mıydı? Dursley'lerin onu bırakmasını sağlayabilirler miydi? Odasının içi kararmaya başlamıştı. Bitkin, karnı guruldayarak, kafası hep aynı cevap verilemez sorularla karıkmış Harry, huzursuz bir uykuya daldı. Rüyasında kendini bir hayvanat bahçesinde halka gösterilirken gördü, kafesine üzerinde "Yaşı Küçük Büyücü" yazan bir kart iliştirmişlerdi. İnsanlar, o açlıktan ölecek halde, zayıf düşmüş halde saman bir yatakta yatarken, parmaklıklar arasından gözleri faltaşı gibi, ona bakıyorlardı. Kalabalığın arasında Dobby'nin yüzünü gördü ve bağırarak ondan imdat istedi, ama Dobby, "Harry Potter burada güvencede, efendim!" diye bağırıp ortadan yok oldu. Sonra Dursley'ler göründü ve Dudley ona gülerek kafesin parmaklıklarını takırdattı. "Yeter," diye mırıldandı Harry, takırtı zaten ağrıyan başını zonklatmıştı. "Beni rahat bırak.. kes şunu... uyumaya çalışıyorum..." Gözlerini açtı Mehtap penceredeki parmaklıkların arasında parıldıyordu. Ve biri gerçekten de parmaklıkların arasından faltaşı gibi açılmış gözlerle ona bakıyordu: çilli yüzlü, azıl saçlı, uzun burunlu biri. Ron Weasley, Harry'nin penceresinin dışındaydı. |
|
|
|
#20 |
|
Guest
Mesajlar: n/a
Üye No:
Cinsiyet :
|
BÖLÜM 3 - Kovuk Harry pencereye sürünüp, parmaklıklar arasından konuşabilmek için camı yukarı kaldırdı. "Ron!" dedi soluk soluğa. "Ron, nasıl yaptın - yani nasıl..?" Karşısındaki manzarayı tam olarak kavrayınca da beyninden vurulmuşa döndü. Ron, havanın ortacında park etmiş, eski, turkuvaz rengi bir arabanın arka penceresinden dışarı eğilmişti. On koltuklarda oturan iki ağabeyleri Fred ve George aa Harry'ye sırıtıyordu. "İyisin ya, Harry?" "Neler oluyor?" dedi Ron. "Mektuplarıma niye cevap vermiyorsun? Bize gelmeni tam on iki kez istedim, sonra babam eve geldi ve senin Muggle'ların gözü önünde sihir kullandığın için resmi bir uyarı aldığını söyledi." "Ben değildim .. Peki, o nereden biliyormuş?" "Bakanlıkta çalışıyor," dtei Ron. "Biliyorsun, okul dışında sihir yapmamamız gerekiyor." Harry, havada duran arabaya bakarak, "Bu lafın senden gelmesi de bir tuhaf hani," dedi. "Ah, bu sayılmaz" dedi Ron. "Biz sadece ödünç aldık, babamın arabası, biz büyülemedik. Ama birlikte yaşadığın o Muggle'ların gözü önünde sihir yapmak..." "Dedim ya, ben değildim - ama şimdi açıklaması çok vakit alır. Baksana, Hogwarts'takilere Dursley'lerin beni kilitlediğini ve geri göndermeyeceğini açıklayabilir misin? Besbelli ben de sihir yapamam, çünkü Bakanlık' bunun üç gündeki ikinci büyüm olduğunu düşünür, bu yüzden de..." "Kem küm edip durma," dedi Ron, "seni eve götürmeye geldik." “Ama beni burdan sihirle çıkara..." Ron, başıyla ön koltukları işaret edip sırıtarak, "Gerek yok," dedi. "Yanımda kimlerin olduğunu unutuyorsun." Fred, bir ipin ucunu Harry'ye fırlattı. "Şunu parmaklıklara bağla." Harry, ipi sıkıca bir çubuğa bağlarken, "Eğer Dursley’ler uyanırsa, öldüm demektir," dedi. Fred de arabaya gaz verdi. "Üzülme," dedi Fred, "ve geriye çekil." Harry geriye, gölgelerin içine, Hedwig'in yanına çekildi. Kuş bunun ne kadar önemli olduğunu anlamış gibiydi, kıpırdamıyor ve sesini çıkarmıyordu. Araba gitgide daha yüksek sesle çalıştı ve Fred birden arabayı dosdoğru yukarı sürdü. Parmaklıklar, çatır çutur sesler çıkararak pencereden söküldü - Harry koşup pencereden dışarı bakınca onları toprağın biraz üstünde sallanırken gördü. Ron soluk soluğa parmaklıkları arabaya çekti. Harry endişeyle dinledi, ama Dursley'lerin yatak odasından ses gelmiyordu. Parmaklıklar Ron'la birlikte güvenli bir şekilde arka koltuğa yerleşince, Fred arabayı geri vitese alarak Harry'nin penceresine olabildiğince yaklaştı. "Gir içeri," dedi Ron. "Ama bütün Hogwarts eşyalarım... asam... süpürgem..." "Nerdeler?" "Merdivenin altındaki dolapta kilitliler ve ben de bu odadan dışarı çıkamıyorum..." George, önde, sürücünün yanındaki koltuktan, "Sorun değil," dedi. "Yolumdan çekil, Harry." Fred ve George, dikkatli dikkatli tırmanıp pencereden Harry'nin odasına girdiler. Haklarını vermek gerek, diye düşündü Harry, George cebinden sıradan bir toka çıkarıp kilidi kurcalamaya başlarken. "Çoğu büyücü, bu tür Muggle numaralarını bilmenin zaman kaybı olduğunu düşünür," dedi Fred, "ama bize göre bunlar öğrenmeye değen beceriler, biraz ağır işleseler de." Hafif bir klik sesi duyuldu ve kapı ardına kadar açıldı. "Şimdi - sandığını alacağız - sen de ihtiyacın olacağını düşündüğün her şeyi yakalayıp Ron'a ver," diye fısıldadı George. İkizler karanlık sahanlıkta gözden kaybolurken, Harry de, "Alt basamağa dikkat edin," diye fısıldadı. "Gıcırdıyor." ' Harry odasında koşuşturarak öteberisini topladı ve onları pencereden Ron'a uzattı. Sonra Fred ve George'un ağır sandığı merdivenlerden yukarı taşımalarına yardıma gitti. Bu arada, Vernon Enişte’nin öksürdüğünü duydu. Sonunda nefesleri kesilmiş halde sahanlığa ulaştılar, sonra da sandığı Harry'nin odasından açık pencereye taşıdılar. Fred, sandığı Ron'la birlikte çekmek için gene arabaya tırmandı. Harry ve George da yatak odası tarafından ittiler. Sandık santim santim, camın içinden kayarak geçti. Vernon Enişte bir kez daha öksürdü "Biraz daha," diye soludu Fred, arabanın içinden çekiyordu, "şöyle tüm gücünüzle..." Harry ve George omuzlarını sandığa iyice dayadılar, sandık da pencereden kurtulup arabanın arka koltuğuna geçti. "Tamam, gidelim hadi," diye fısıldadı George. Ama Harry pencere pervazına tırmanırken, arkasından ani ve gürültülü bir feryat yükseldi, hemen ardından da Vernon Enişte'nin gök gürültüsünden farksız sesi duyuldu. "O KAHROLASICA BAYKUŞ!" "Hedwig'i unuttum!" Sahanlıktaki elektrik düğmesinin çatırtısı duyulurken Harry deli gibi odayı aştı. Hedwig'in kafesini yakaladığı gibi pencereye doğru bir koşu kopardı ve kafesi Ron'a uzattı. Tam şifoniyere doğru seğirtiyordu ki, Vernon Enişte kilitli olmayan kapıya küt küt vurdu. Kapı da ardına kadar açıldı. Vernon Enişte bir an kapı eşiğinde dönmüş gibi kaldı, sonra kızgın bir boğa gibi bir böğürtü kopardı. Harry'ye doğru balıklama dalarak onu ayak bileğinden yakaladı. Ron, Fred ve George, Harry'nin kollarından tutup çekebildikleri kadar kuvvetle çektiler. "Petunia!" diye kükredi Vernon Enişte. "Kaçıyor! KAÇIYOR!" Weasley'ler tüm güçleriyle çektiler ve Harry'nin bacağı Vernon Enişte'nin kıskacından kurtuldu. Harry arabaya girip, kapı da sımsıkı kapanınca, Ron haykırdı: "Ayağını gaza bas, Fred!" Araba da birden ay dedeye doğru yola çıktı. Harry inanamıyordu - özgürdü. Camı indirdi, gece havası saçını kamçılarken, Privet Drive'ın gittikçe küçülen çatılarına baktı. Vernon Enişte, Petunia Teyze ve Dudley, dilleri tutulmuş gibi Harry'nin penceresinden bakıyorlardı. "Bir dahaki yaza görüşürüz!" diye haykırdı Harry. Weasley'ler kahkahadan kırılırken, Harry de, ağzı kulaklarında, koltuğuna yaslandı. Ron'a, "Hedwig'i çıkar," dedi, "arkamızdan uçabilir. Kanatlarını şöyle bir uzatamayalı çok oldu." George tokayı Ron'a verdi. Bir saniye sonra Hedwig neşeyle pencereden dışarı süzülmüş, bir hayalet gibi yanları sıra kayarcasına uçuyordu. "Ee... Anlat bakalım, Harry," dedi Ron, sabırsızlıkla. "Neler oldu?" Harry onlara Dobby hakkında her şeyi anlattı, Harry'ye uyarıda bulunmasını, menekşeli puding fiyaskosunu. Söylediklerini bitirdiğinde ortaya şaşkınlık dolu bir sessizlik çoktu. Fred sonunda, "Bu işte bir iş var," dedi. "Bir bityeniği olduğu kesin," diye doğruladı George. "Demek bütün bu komploları sözde kimin kurduğunu sana söylemedi bile, ha?" "Sanırım söyleyemedi," diye cevap verdi Harry "Dedim ya, ağzından bir şey kaçırır gibi olduğu her an, başını duvara vurmaya başlıyordu." Fred ve George'un birbirlerine baktıklarını gördü. "Ne var, sizce bana yalan mı söylüyordu?" diye sordu Harry. "Eh," dedi Fred, "şöyle diyelim - ev cinlerinin kendi güçlü sihirleri vardır, ama çoğu kez, efendilerinin izni olmadan bunu kullanamazlar. Sanırım ihtiyar Dobby senin 'Hogwarts’a geri dönmeni durdurmak için gönderildi. Biri bunu espri sanmış olmalı. Okulda sana karşı kin güden biri varmı?" Harry ve Ron bir ağızdan ve derhal, "Evet," dediler. "Draco Malfoy," diye açıkladı Harry. "Benden nefret ediyor." George, arkaya dönerek, "Draco Malfoy mu?" dedi. "Lucius Malfoy'un oğlu değil ya?" "Öyle olmalı, sık rastlanan bir isim değil çünkü," dedi Harry. "Neden sordun?" "Babam ondan söz ederken duydum. Kim-Olduğunu-Bilirsın-Sen'ın en sıkı destekçilerinden biriymiş." Harry’ye bakmak için boynunu uzatan Fred, "Ve Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen yok olunca," dedi, "Lucius Malfoy geri gelip hiç de böyle bir şey kastetmediğini söyledi. Palavranın daniskası - babam onun Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in en yakınlarından biri olduğunu düşünüyor." Harry de Malfoy ailesi hakkındaki bu söylentileri daha önceden duymuştu, onun için hiç şaşırmadı. Draco Malfoy'un yanında Dudley Dursley bile müşfik, düşünceli ve hassas bir çocuk gibi görünebilirdi. "Malfoy’ların bir ev cini olup olmadığını bilmiyorum..." dedi. "Eh, sahipleri eski bir buyucu ailesi olmalı," dedi Fred, "ve mutlaka da zenginlerdir." George, "Evet," dedi, "annem hep ütü yapsın diye bir ev cini ister. Ama bizim sadece tavan arasında berbat, yaşlı bir gulyabanimizle bahçeye yayılmış yercücelerimiz var. Ev cinleri büyük malikânelerde, şatolarda ve böyle yerlerde bulunur. Bizim evde cine rastlamazsın..." Harry susuyordu. Draco Malfoy çoğu kez her şeyin en iyisini kullandığına göre, aile buyucu altınına gömülmüş olmalıydı. Malfoy'u büyük bir malikânede çalımlı çalımlı dolaşırken görür gibi oldu Harry'nin Hogwarts'a dönmemesi için aile hizmetkârını göndermek de tam Malfoy'un yapacağı türden bir şeye benziyordu. Yoksa Harry, Dobby'yi ciddiye alarak aptallık mı etmişti? "Neyse," dedi Ron, "seni almaya geldiğimize sevindim. Mektuplarımın hiçbirine cevap vermeyince bayağı endişelenmeye başlamıştım. Önce Errol'ın kabahati sandım..." "Erroll da kim?" "Baykuşumuz. Yaşlı mı yaşlı. Bir teslimatta yıkılıp kalırsa, bu ilk olmayacak. Ben de Hermes'i ödünç almaya çalıştım..." "Kimi?" "Annemle babamın sınıf başkanı seçilince Percy'ye aldıkları baykuş," dedi Fred ön koltuktan. "Ama Percy onu bana ödünç vermedi. Ona lazımmış, öyle dedi." George kaşlarını çattı. "Percy bu yaz çok garip davranıyor. Bir sürü mektup gönderiyor ve vaktinin çoğunu odasına kapanmış halde geçiriyor... Yani, bir sınıf başkanı rozetini parlatmak için insana belli bir zaman yeter... Çok batıya kaydın, Fred," diye ekledi, gösterge tablosundaki bir pusulaya işaret ederek. Fred, direksiyonu kıvırdı. Harry, alacağı cevabı tahmin etse de, "Peki, babanız arabayı aldığınızı biliyor mu?" diye sordu. "Ee, hayır," dedi Ron. "Bu gece çalışması gerekiyor. Umarım annem arabayı uçurduğumuzu fark etmeden onu garaja döndürmeyi başarırız." "Baban Sihir Bakanlığı'nda ne iş yapıyor peki?" "En sıkıcı bölümde çalışıyor," dedi Ron. "Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi." "Ne dedin?" "Muggle'ların yaptığı şeyleri büyülemekle ilgili, anlıyorsun ya, sonunda bir Muggle dükkânına ya da evine giderlerse diye. Örneğin geçen yıl yaşlı bir cadı öldü, çay takımı da bir antikacı dükkânına satıldı. Onu alan Muggle kadın, evine götürüp arkadaşlarına onunla çay ikram etmeye çalıştı. Bir kâbustu - babam haftalarca fazla mesai yaptı." "Ne oldu?" "Çaydanlık aklını kaçırdı, her yere kaynar çay püskürttü. Bir adam, burnuna kenetlenmiş şeker tutacağıyla hastaneye kaldırıldı. Babam da çılgına dönmüştü, bürosunda sadece o var, bir de Perkins adlı yaşlı bir büyücü. İşi örtbas etmek için Hatırlama Muskaları falan yapmak zorunda kaldılar..." "Ama baban... bu araba..." Fred güldü. "Evet, babam Muggle'lara ait her şeye bayılır, sundurmada bir sürü Muggle eşyası var. Parçalarına ayırır, büyü yapar, yeniden birleştirir. Eğer bizim eve baskın yapsaydı, kendisini derhal tutuklaması gerekirdi. Bu durum annemi çıldırtıyor." George, ön camdan aşağı sarkarak, "İşte anayol," dedi. "On dakikada orda oluruz... İyi de olur, hava aydınlanıyor..." Doğuda, ufukta pembemsi bir parıltı görülüyordu. Fred arabayı aşağı doğru indirdi ve Harry yamalı bohçaya benzer tarlalarla bir ağaçlık gördü. "Köyün biraz dışındayız," dedi George. "Ottery St Catchpole..." Uçan araba daha, daha da aşağı indi. Artık parlak kırmızı bir güneşin ucu, ağaçlar arasından parıldamaya başlamıştı. "Sobe!" dedi Fred, hafif bir sarsıntıyla yere çarptıklarında. Küçük bir bahçede viran bir garajın yanma inmişlerdi. Harry, Ron'un evini ilk kez gördü. Sanki bir vakitler büyük, taş bir domuz ahırıymış, ama oraya buraya odalar eklenmiş ve sonunda ev birkaç katlı hale gelmiş gibiydi. Öyle eğriydi ki, sanki sihirle ayakta duruyordu (Harry kendi kendine bunun olabileceğini hatırlattı). Kırmızı damın üstüne dört ya da beş baca konmuştu. Giriş yakınında yere saplanmış, bir tarafı eğrilmiş bir tabelada "Kovuk" yazılıydı. Ön kapının çevresinde karmakarışık bir lastik çizme yığını ile çok paslı bir kazan vardı. Birkaç şişman kahverengi tavuk, bahçede orayı burayı gagalıyorlardı. "Pek bir şey değil," dedi Ron. Privet Drive'ı düşünen Harry, sevinçle, "Harika," diye cevap verdi. Arabadan indiler. "Şimdi çok sessizce yukarı çıkalım," dedi Fred, "ve annemin bizi kahvaltıya çağırmasını bekleyelim. Sonra Ron, sen koşarak merdivenlerden inersin, 'Anne, bak gece kim geldi!' dersin. O da Harry'yi gördüğüne çok memnun olur, hiç kimsenin arabayı uçurduğumuzu bilmesi gerekmez." "Tamam," dedi Ron. "Gel hadi, Harry, benim uyuduğum..." Ron pis yeşil bir renge büründü, gözleri eve dikildi. Öbür üçü hızla geriye döndü. Mrs Weasley tavukları ürküterek bahçeyi geçmiş, geliyordu Doğrusu, kısa, tombul, müşfik yüzlü bir kadın olarak, kılıç dişli bir kaplana inanılmayacak kadar benziyordu. "Ah," dedi Fred. "Eyvahlar olsun," dedi George. Mrs Weasley onların önünde durdu, elleri belinde, bir suçlu yüzden diğerine baktı. Üstünde, cebinin birinden bir asanın dışarı çıktığı çiçekli bir önlük vardı. "Demek öyle." George, besbelli şen şakrak, gönül alıcı olduğunu sandığı bir sesle, "Günaydın, anne," dedi. Mrs Weasley, öldürücü bir fısıltıyla, "Ne kadar üzüldüğüm hakkında hiçbir fikriniz var mı?" diye sordu. "Özür dileriz, anne, ama anlıyorsun ya, mecburen..." Mrs Weasley'nin üç oğlu da ondan uzundu, ama öfkesi tepelerinde patlarken hepsi küçüldü gitti. "Yataklar boş! Not yok! Araba gitmiş... çarpabilirdiniz... üzüntüden deliye döndüm... sizin umurunuzda mı?., asla, ömrüm oldukça... bekleyin hele, babanız eve gelsin, Bili ya da Charlie ya da Percy'de başımıza hiç böyle şeyler gelmemişti..." "Kusursuz Percy," diye mırıldandı Fred. "PERCY'NİN KİTABINDAN BİR YAPRAK BİLE ALSAN SANA FAYDASI OLUR!" diye haykırdı Mrs Weasley, parmağıyla Fred'in göğsünü dürterek. "Ölebilirdiniz, görülebilirdiniz, babanızın işini kaybetmesine neden olabilirdiniz..." Saatlerce devam etti sanki. Mrs Weasley, ancak bağıra bağıra sesi kısıldıktan sonra,geriye çekilen Harry'ye döndü. "Seni gördüğüme çok sevindim, Harry, canım," dedi. "İçeri gel de kahvaltı et." Döndü ve evden içeri girdi, kendisine cesaret verircesine başını sallayan Ron'a endişeli bir bakış atan Harry de onu izledi. Mutfak küçük ve hayli sıkışıktı. Ortasında ovulmuş bir tahta masa ile iskemleler vardı, Harry iskemlesinin kenarına ilişerek etrafa baktı. Daha önce hiç büyücü evine girmemişti. Karşısındaki duvarda asılı saatin sadece bir kolu vardı, üzerinde numara da yoktu. Saatin kıyısına "Çay yapma vakti", "Tavukları yemleme vakti" ve "Geç kaldın" gibi şeyler yazılmıştı. Kitaplar şöminenin üzerinde üç sıra halinde yerleştirilmişti. Adları, Kendi Peynirini Kendin Büyük, Yemekte Sihir ve Bir Dakikalık Şölen - Buna Sihir Denir! olan kitaplar. Ve eğer Harry'nin kulakları onu aldatmıyorsa, lavabonun yanındaki eski radyo az önce "Kadın büyücü Celestina Warbeck'in popüler şarkılarıyla Cadılar Saati"ni ilan etmişti. Mrs Weasley biraz rastgele şekilde kahvaltıyı hazırlayarak tangırdıyor, tavaya sosis atarken de pis pis oğullarına bakıyordu. Arada bir "aklınızdan ne geçiyordu bilmem" ve "dünyada inanmazdım" gibi şeyler mırıldanıyordu. Harry'nin tabağına sekiz dokuz sosis atarak, "Sana kabahat bulmuyorum, canım," diye onu rahatlattı. "Arthur ve ben senin için de kaygılandık. Daha dün gece,eğer cumaya kadar Ron'a yazmazsan seni gelip kendimiz alırız diyorduk. Ama sahiden de" (şimdi de tabağına yağda pişmiş üç yumurta ekliyordu), "yasadışı bir arabayla ülkenin yarısını geçmek - herkes sizi görebilirdi..." Asasını kayıtsızca lavaboda birikmiş bulaşıklara doğru salladı, arkada pıtır pıtır sesler çıkararak kendi kendilerine temizlenmeye koyuldular. "Hava bulutluydu, anne!" dedi Fred. "Sen yemek yerken ağzını kapalı tut bakayım!" diye cevabı yapıştırdı Mrs Weasley. "Onu açlıktan öldürüyorlardı, anne!" dedi George. "Sen de!" dedi Mrs Weasley, ama Harry'nin ekmeğini dilimleyip üstüne tereyağı sürerken yüzünün ifadesi birazcık daha yumuşamıştı. Tam o anda upuzun gecelik giymiş ufak, kızıl saçlı birinin mutfakta görünüp küçük, tiz bir çığlık attıktan sonra yeniden dışarı kaçışı herkesin dikkatini dağıttı. Ron, yavaş sesle Harry’e, "Ginny," dedi. "Kız kardeşim. Bütün yaz senden söz etti." "Evet, imzanı istemesi yakındır, Harry," dedi Fred, sırıtarak. Ama annesiyle göz göze gelir gelmez, tek kelime daha etmeden başını tabağına eğdi. Dört tabak temizlenene kadar başka hiçbir şey konuşulmadı, tabakların temizlenmesi de şaşılacak kadar kısa sürdü. Fred, bıçağını ve çatalını sonunda elinden bırakarak, "Vay canına, yorulmuşum," dedi. "Sanırım yatmaya gideceğim ve..." "Hayır," diye sözünü kesti Mrs Weasley. "Bütün gece ayakta durmak senin kendi hatan. Sen benim için bahçedeki yercücelerini ayıklayacaksın. Tamamen baş edilmez bir hal alıyorlar." "Ama anne..." "Ve siz ikiniz de," dedi annesi, gözlerinden şimşekler çakarak. Harry'ye ise, "Sen yukarı çıkabilirsin canım," dedi. "Onlardan o rezil arabayı uçurmalarını istemedin sen." Ama kendini cin gibi uyanık hisseden Harry atılıp, "Ron'a yardım edeceğim," dedi. "Yercücelerinin nasıl temizlendiğini hiç görmemiştim çünkü..." "Çok tatlısın, şekerim, ama sıkıcı bir iştir. Bakalım Lockhart bu konuda ne diyor?" Şöminenin üstündeki yığından ağır bir kitap çekti. George inledi. "Anne biz bahçedeki yercücelerini nasıl ayıklayacağımızı biliyoruz." Harry, Mrs Weasley'nin kitabının kapağına baktı. Üzerinde boylu boyunca süslü altın harflerle Gilderoy Lockhart'ın Ev Zararlıları Rehberi yazıyordu. Ön kapakta çok yakışıklı, dalgalı sarı saçlı ve parlak mavi gözlü bir büyücünün koca bir resmi vardı. Büyücüler dünyasında hep olduğu gibi, fotoğraf hareket ediyordu. Harry'nin Gilderoy Lockhart olduğunu sandığı büyücü onların hepsine edepsizce göz kırpıp duruyordu. Mrs Weasley de ona tebessüm etti. "Ah, müthiş," dedi. "Gerçekten de ev zararlılarını iyi biliyor, harika bir kitap..." Fred, çok iyi duyulan bir fısıltıyla, "Annem ondan hoşlanıyor," dedi. Mrs Weasley, "Gülünç olma, Fred," diye yanıtladı, yanakları bayağı pembeleşmişti. "Peki, eğer Lockhart'tan daha iyi bildiğini düşünüyorsan, yürü, yap bakalım. Ve ben dışarı teftişe geldiğimde o bahçede tek bir yercücesi kaldıysa Tanrı yardımcın olsun." Weasley'ler esneyerek ve homurdanarak, arkalarında Harry ile, omuzları yorgunluktan düşmüş halde dışarı çıktılar. Bahçe büyüktü ve Harry'nin gözünde, tam bir bahçenin olması gerektiği gibiydi. Dursley'ler hoşlanmazdı bir sürü yabani ot vardı, çimlerin de biçilmesi gerekiyordu ama duvar boyu boğum boğum ağaçlar sıralanmıştı, her çiçek tarhından Harry'nin hiç görmediği çiçekler fışkırmıştı. Kurbağa dolu koca yeşil bir havuz da vardı. Harry, çimenlikten geçerlerken Ron'a, "Muggle'ların da bahçe yercüceleri vardır, biliyorsun," dedi. "Evet," dedi, başı bir şakayık yığınının içinde, iki büklüm eğilmiş Ron. "Yercücesi olduğunu sandıkları o şeyleri gördüm. Balık oltaları olan küçük, şişko Noel Babalara benziyorlar..." Şiddetli bir itişme gürültüsü duyuldu, şakayıklar titredi ve Ron doğruldu. "Bu bir yercücesi," dedi haşin bir edayla. "Brrak beni! Bırak beni!" diye cikledi yercücesi. Kesinlikle Noel Baba gibi bir şey değildi. Küçüktü, deridenmiş gibiydi, tıpkı patatese benzeyen büyük, düğüm düğüm, kel bir kafası vardı. Nasırlı küçük ayaklarıyla tekme atarken, Ron onu kol mesafesinde tuttu. Ayak bileklerinden yakalayıp tepe üstü çevirdi. "Böyle yapman gerekir," dedi. Yercücesini başının üstüne kaldırdı ("Bırak beni!") ve kement gibi büyük daireler halinde çevirmeye başladı. Harry'nin yüzündeki şok ifadesini görünce de ekledi. "Bu onların canını yakmaz başlarını iyice döndürmelisin ki, yercücesi deliklerinin yolunu bulamasınlar." Yercücesinin bileklerini bıraktı, havada altı yedi metre uçan yercücesi, çitin ötesindeki tarlaya küt diye indi. "içler acısı," dedi Fred. "Bahse girerim ki ben benimkini o kütüğün ötesine yollarım." Harry kısa süre sonra yercucelerine fazla acımamayı öğrendi. İlk yakaladığını hemen çitin gerisine bırakmaya karar vermişti, ama zaafı hisseden yercücesi ustura gibi dişlerini Harry'nin parmağına batırdı, o da yercücesini silkelemekte güçlük çekiyordu. Ta ki... "Vay canına, Harry - nerdeyse yirmi metre..." Çok geçmeden hava uçan yercüceleriyle dolmuştu. George, bir seferde beş altı yercücesi birden yakalayıp, "Görüyorsun, fazla zeki değiller," dedi. "Yercücesi ayıklama işinin başladığım anlar anlamaz hepsi bakmak için yukarı fırlıyor. Şimdiye kadar aşağıda kalmayı öğrenmiş olurlar sanırsın." Az sonra tarladaki yercuceleri sendeleyen bir hat oluşturmuş, küçük omuzlarını içeri çekmiş uzaklaşıyor-lardı. Onların tarlanın diğer tarafındaki çitin ötesinde gözden kaybolmalarını seyrederlerken, "Geri dönecekler," dedi Ron. "Buraya bayılıyorlar... Babam onlara çok yumuşak davranıyor, komik olduklarını düşünüyor..." Tam o sırada ön kapı çarpıldı. "Geri döndü!" dedi George. "Babam geldi!" Koşarak bahçeden geçip eve girdiler. Mr Weasley gözlüğünü çıkarmış, gözlerini de yummuş, mutfak iskemlesine yığılmıştı. Zayıf bir adamdı, tepesi açılıyordu, ama kalmış olan saçı tıpkı çocuklarınınki gibi kıpkızıldı. Tozlu ve dolaşmaktan eskimiş uzun yeşil bir cüppe giymişti. "Ne gece ama," diye mırıldandı, hepsi etrafına oturmaya başlarken çaydanlığa uzanarak. "Dokuz baskın. Dokuz! Ve ihtiyar Mundungus Fletcher arkam dönükken nazar etmeye kalkıştı..." Mr Weasley koca bir yudum çay aldı ve içini çekti. "Bir şey bulabildin mi, baba?" diye sordu Fred, hevesle. "Bütün elime geçen birkaç tane çekip küçülmüş kapı anahtarıyla ısıran bir çaydanlık oldu," diye esnedi Mr Weasley. "Ama benim bölümümü ilgilendirmeyen bayağı pis şeyler vardı. Mortlake pek garip birtakım dağ gelincikleri için sorgulanmak üzere götürüldü, ama neyse ki bu Deneysel Büyüler Komitesi'nin işi, Tanrı'ya şükür..." George, "İnsanlar niye anahtarları küçültme zahmetine katlansın ki?" diye sordu. "Muggle'ları yemlemek için işte," diye içini çekti Mr Weasley. "Onlara çekip küçülerek sonunda sıfıra inen bir anahtar sat ki, ihtiyaçları olduğu zaman asla bulamasınlar... Tabii, bu yüzden mahkûm etmek çok zor, çünkü hiçbir Muggle anahtarının durmadan çekip küçüldüğünü kabul etmez - boyuna kaybediyoruz diye ısrar ederler. Tanrı yardımcıları olsun, gözlerinin içine bakıyor olsa da sihri görmezlikten gelmek için akla gelen her şeyi yaparlar. Ama bizimkilerin sihir yaptıkları şeyleri de söylesem inanmazsınız -" "ARABALAR GİBİ Mİ, ÖRNEĞİN? Mrs Weasley, elinde kılıç gibi tuttuğu uzun bir ateş karıştıracağıyla görünmüştü. Mr Weasley yerinde zıpladı, gözleri bir anda açıldı. Suçlu suçlu karısına baktı. "Ara... arabalar mı, Mollyciğim?" "Evet, Arthur, arabalar," dedi Mrs Weasley, gözlerinden şimşekler saçarak. "Düşün şimdi, bir büyücü paslı eski bir araba alıyor, karısına bütün yapmak istediğinin arabayı parçalarına ayırarak nasıl çalıştığını görmek olduğunu söylüyor, oysa aslında uçsun diye ona sihir yapıyor." Mr Weasley gözlerini kırpıştırdı. "Eh, şekerim, bence gene de yasalar dahilinde kaldığını göreceksin, yani tabii... şey... karısına gerçeği söylemiş olsa daha iyi ederdi ama... Yasada bir boşluk olduğunu göreceksin... Arabayı uçurmaya niyetlenmediği sürece, arabanın uçuyor olabilmesi aslında..." "Arthur Weasley, o yasayı yazdığında bir boşluk olmasını sağladın!" diye bağırdı Mrs Weasley. "Sağladınki, sundurmandaki bütün o Muggle süprüntüleriyle tamircilik yapmaya devam edebılesin! Ve bilgine sunulur, Harry bu sabah senin uçurmaya niyetlenmediğin arabayla geldi!" "Harry mi?" dedi Mr Weasley boş boş. "Harry kim?" Etrafına baktı, Harry'yi gördü, sıçradı. "Hey Tanrım, Harry Potter mı? Tanıştığımıza çok sevindim. Ron bize sizden o kadar çok bahset... "Oğulların dun gece Harry'nın evine gidip gelmek için o arabayı uçurdular!" diye haykırdı Mrs Weasley. "Bakalım bu konuda söyleyecek bur şeyin var mı?" "Sahiden uçtunuz mu?" diye sordu Mr Weasley hevesle. "İşler yolunda gitti mi bari? Yani... yani demek istiyorum ki..." Lafını şaşırdı. Mrs Weasley'nin gözleri şimşek çaktırıyordu çünkü. "Bu... bu çok yanlış bir şey çocuklar gerçekten çok yanlış..." Mrs Weasley iri bir kurbağa gibi şişinirken, Ron, Harry’e, "Bırakalım ne halleri varsa görsünler," dedi. "Gel, sana yatak odamı göstereceğim." Mutfaktan sıvıştılar ve dar bir koridordan geçip çarpık bir merdivene geldiler. Merdiven, ev içinde zikzaklar çizip yükseliyordu. Üçüncü sahanlıkta bir kapı aralık duruyordu. Pat diye çarpılmadan önce, Harry bir çift parlak kahverengi gözün ona dikilmiş bakışını yakaladı. "Ginny," dedi Ron. "Bu kadar utangaç olması ne kadar garip, bilmiyorsun, normalde çenesini hiç kapatmaz. İki kat daha çıkıp, boyası soyulan ve üzerinde "Ronald'ın Odası" yazılı küçük bir levha olan bir odaya geldiler. Harry, başı neredeyse eğimli tavana değerek içeri girdi ve gözlerini kırpıştırdı. Bir fırının içine girer gibiydi: Ron'un odasındaki her şey turuncunun vahşi bir tonundaydı: yatak örtüsü, duvarlar, hatta tavan. Derken Harry, Ron'un, eski püskü duvar kâğıdının neredeyse her santimetre karesini aynı cadılar ve büyücülerin posterleriyle kapladığını fark etti. Hepsi parlak turuncu cüppeler giyiyor, süpürge taşıyor ve enerjik bir şekilde el sallıyorlardı. "Quidditch takımın mı?" diye sordu Harry. "Chudley Cannons," dedi Ron, devasa büyüklükte iki siyah C harfi ve hızlanan bir top güllesinin arma olarak üslendiği turuncu yatak örtüsünü işaret ederek. "Ligde dokuzuncu." Ron'un okul büyü kitapları düzensiz bir şekilde bir köşeye yığılmıştı, hemen yanlarında bir yığın çizgi roman vardı, hepsi de Çılgın Muggle Martin Miggs'in Maceraları’nı anlatıyor gibiydi. Ron'un sihirli asası pencere pervazında saydam kurbağa yumurtalarıyla dolu bir akvaryumun üstünde duruyordu. Akvaryumun hemen yanında, güneşli bir noktada şişman kurşuni fare Scabbers şekerleme yapıyordu. Harry yerde duran bir deste Kendi-Kendini-Karıştıran iskambile bastı ve minik camdan dışarı baktı. Çok aşağıdaki tarlada, Weasley'lerin çitinden içeri teker teker, sinsi sinsi sızan bir yercücesi çetesini görebiliyordu. Sonra ona adeta endişeli şekilde, sanki yargısını beklermiş gibi bakan Ron'a döndü. "Biraz küçük," dedi Ron hemen. "Muggle'lann yanındaki odan gibi değil. Ve tavan arasındaki gulyabaninin hemen altındayım, hep borulara vurup inilder..." Ama Harry, ağzı kulaklarında, "Bu benim içine girdiğim en güzel ev," dedi. Ron'un kulakları pespembe kesildi. |
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Simpsons Harry Potter spoof | TiTaN | Eskiler (Arşiv) | 0 | 07-03-2007 09:04 PM |
| Harry Potter and the Sorcerer's Stone | guzelcocuk | Eskiler (Arşiv) | 0 | 06-29-2007 03:45 PM |
| Harry Potter Serİsİ | yuko_can | Eskiler (Arşiv) | 0 | 01-01-2007 07:17 PM |
| Harry Potter Harfler | CaKaLBoT | Eskiler (Arşiv) | 1 | 08-14-2006 11:30 AM |
| harry potter goblet of fire | coOLBoy | Türkçe alt yazılar.. | 1 | 08-10-2006 06:21 PM |