![]() |
|
|
#31 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / GİTME... ÜŞÜRÜM... Gitme...
......... Sen bakma üşüdüğüme, şimdi ben çok uzaklarda ve ulaşamayacağım simitçi fırının susamlı, taş simidini özledim aslında ve o susam taneleridir yokluğunda içimi ısıtan. Görsem ısınmam, yemem, her nesneyi sen saymışlığım ve düşünmüşlüğümde... Yoksun ya işte... Üşüyorum... ......... En çok kaldırım kenarında küçücük ayakları şişmiş çocuklara yanarım ve okşamak istediğim al al yanaklarının soğuktan donmasına aldırmadan ve aslında canı yanmışlıktandır çığırtkanlık yaptıkları simitler... Öyle susar ki içimin çığlıkları, konuştursam nefes alacağım, konuştursam susturmayacağım ‘sen’ diye atan tınıları... Öyle sonsuz ki çığlıksızlıklarım, gıptayla izliyorum simit satan minikleri onların çığırtkan sesinde ve ayazlarda... ......... Veto edilen kanun hükmünde kararname gibi geri dönüyorum kimliği belirsiz soğuk *******den sıcak ve hışırtılı müzik yayan küçük dükkânların yoksul ve baharat kokan, nemlenmiş duvarlarını düşleyerek... Ve her defasında veto yemekten usanmadan, nereye ve nasıl gittiğimi bilmeden dönüyor dönüyorum, genzimde hep o nemli kokularla... ......... Turnikeden jetonsuz geçmeyi deniyor, takılıyorum ve kuyruktakilerin sevgi ve sövgü dolu bakışlarına gözlerimin karasıyla, tedavülden kalkmış jetonun antika değeriyle bakışlar fırlatıp ve sürtünmek zorunda kalarak geri dönüyorum... Sussam, bakışlarımla konuşmasam, biliyorum ki bu masum ve her gün yeni bir hakları gasp edilen insanlar, içlerinden Allah Allah nidaları, dışlarından serseri ve sümsük kelimelerle saldıracaklar... Yok, öyle yağma, jetonumuz yoksa da özlem dolu yüreğimize sakladığımız yumuşaklığımızın ardında sert ve kararlı bakışlarımız var ne de olsa... ......... Akşam saat kaçta olur, gece ne zaman başlar umurum olmadı asla, zira gözümün açık olduğu her an sen varsın, seninleyim ve gecede siluetinle kenti bir boydan bir boya kat ederken yorulmayışın, sızlanmayışın, siluetinden değil aslındandır sevgili... O yüzden her gece, sabaha karışsın, uyumayayım isterim, çünkü rüyalarıma sıkça gelmiyorsun, üşüyor ve sıcak simitçi fırınları arıyor, bulamıyor, çıldırıyorum sevgili... ......... Paylaştıkça çoğalan, geceye kısrak gibi narin ve asi uzanan aşktı yaşadığımız ve daha nice yaşayacağımız... Veda zamanlarının dayanılmaz ürpertisini ceplerimde saklayarak zemheri soğuklara kardeş yapıyor, üşümelerimi çoğaltıyorum titrek ve dalgın yürürken kentin caddelerinde... Her adımda üşüyen yerlerime simitçi çocukların çığırtkanlıklarını ekliyor ve çocuk sesli üşümeler çoğaltıyorum yokluğunun mevsimlerinde... Üşürüyorum yokluğunda, mevsimler aynı takvim yaprağında, bir gün sonraya dönmüyor... Gitme sevgili gitme üşürüm... Düşerim takvim yapraklarının sonsuzluğuna, üşenirim yarına... Gitme, gitme... Şubat – 2008 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#32 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / GÜL KOKuLU YAĞMURLAR...
(**gül kokulu yağmurlarda ıslandık** / **yine de senin kokun gitmedi** / **Kadınım'dan**) …………… Sağanak yağmurlarda yürüyorum günlerdir durmadan, her damlanın saçlarımdan ayaklarıma kadar süzülmesini izliyor, onlarca, yüzlerce damlacığı tek tek takip ediyorum saçak altı ve şemsiye tutan korunaklı, meraklı bakışların izleyişinde… Biliyorum insanların akıllarından neler geçirdiklerini ve ben düşünmek istemiyor ilerliyorum damla damla… Islanmayan tek zerrem kalmasın, yaşamda kirletilmemiş ne kaldı diye anımsamaya çalışırken saf, masum, temiz ve dokunduğu, gezinti yaptığı her dokumda çocukluğumun çizmelerini renklendirip, birikintili yerlere giriyorum su ile dolsun diye ayakkabılarım… ……………En çok Serpil'i severdim küçüklüğümde, benden deli ve her su birikintisinde adeta vals yapar gibi yürüdüğü ve çamurlu suları yüzüme atıp sonra temizlerken anne şefkati gösterdiğinden, sonra da bize gidelim üstünü kurulayayım dediği için ve ben büyümeyen asla da büyümeyecek olan utangaçlığıma hiçbir kılık giydirmeden utanır koşarak eve kaçardım… Serpil'den… Yağmur'dan… Utangaçlığımdan… Ve ablamın okuldan gelmesine yakın saatlerde onun havlusunu kullanırdım kızacağını ve beni birkaç mahalle kovalayacağı bildiğimden… Vazgeçmezdim büyüklerimin öfkesini, kızgınlıklarını bana aktarmalarından ve onların bu sayede sinir sistemlerini çalıştırdığımı düşünür her hangi kalp rahatsızlıkları geçirmeyerek uzun soluklu yaşayacaklarına inanırdım çocuk yüreğimle… Ve sevinirdim ölmeyeceklerine dair… Şımar- tılmama uygun fırsat ve insanlar olmadığından her an mahallelinin tümüne usumdan geçen geçmeyen her muzurluğu onların istemediği benim çok sevdiğim, hala tatlı tatlı gülümsediğim biçimde sunardım… …………… Vera'ya yazdığı mektupları okurken büyük ustanın... Kaldığım, daha sonra okunmak üzere açacağım sayfanın aralarına bahçemizden kopardığım güllerin yaprağını koyardım açıldığında koksun, yayılsın diye okuduğum ortama… Sınıftaki kızlardan öğrenmiştim kitap arası kurumuş gül yapraklarını ve önceleri kırışırken sonra ütülenmiş gibi olurlardı sayfa aralarında orta okula giderken ve bedenimde sesimde ergenliğe geçişin izlerini taşımaya başlıyordum usul ve ağır ve delişmen… Değişirken ben tüm fizyonomimle, duygularıma bana ait olmayan romantizmleri eklerken, gülle tanışıyor, renklerini karıştırıp olmayan renkte güller üretiyordum bahçemizin kimsenin göremeyeceği kuytu bir köşesinde… Her gün yeni bir renk ekleniyordu bahçemizin gizli gül köşesindeki güller den yaptığım dünyama ve en güzel gülü senin için yetiştirmeye başlıyordum o zamanlardan bugüne sana ulaştırmak gül kokulu tenine emeğimin güllerini sarmak için… Solan ve yaprakları azalanları kopartıp gökyüzüne serpiştiriyordum gece ve yıldız yıldız düşüyorlardı savurduğum uzaklıktan toprağa… …………… Taç olarak kalanları koparıp yenilerini ekiyordum bahçeyi gül kokuları kaplarken ve en çok *******i sever, sular, konuşurdum onlarla ki ağır, dingin büyümesi yılları alacak olan göz kırpardı bana gecenin karanlığında, yıldız yansırdı çenekleri ve taçlarından, her yağmur yağdığında kokusu giderken hepsinin, yıldız gözlü gül adeta raks eder, damlaların sesinde gök yüzüne yansıtırdı rengini, tek renkli gökkuşağı oluşurdu sadece benim gördüğüm ve bana yansıyan… Yağmurlu *******de görünmeyen yıldızlara kızar, açık havalarda toplardım yıldızları asılı oldukları lacivert geceden ve ceplerime doldurup yağdığında yağmur, binerdim sen renkli gökkuşağının üzerine yol alırken seninle, semada, birer birer çıkartıp ceplerimden serperdim dünyaya yıldızları… Yıldız yağdırırdım düşlerimden güllerimin üzerine, ebru desenli gül zar oluşturmak, bahçemim çitlerini yıldızlarla çevirmek için… …………… Ay gösterince yüzünü seyre dalardım yıldızları, uzanır, yakalar, biriktirirdim yeniden ve her gece daha çok… Şimdi her yağmurdan sonra açık havayı kolluyor, gecesinde yıldızlarla konuşuyorum sesimi iletsinler diye ve göz kırparken ay'a yansıtsın sana istiyorum gülümsememi ve ardından attığım kahkahalarımı ki çok seversin… Ben büyüdüm, ceplerim büyüdü, hacminin büyüklüğüne sığdırıyorum onlarca, yüzlerce yıldızı ve sana büyüttüğüm gül, gül zar'a dönüştü artık, görmedin, ama içinden asla çıkmayacağın… Çıkmak istemeyeceğin… Görmediğin renklerde, İrem bahçesi kıvamında çoğaldılar ve seni yolunu gözlerken, kokularıyla raksına hazırlanıyorlar görsel şölenlerinin ilk ve tekliğinde… …………… Pamuk tarlasında açan kozalara günün ilk ışıkları değdiği an aydınlık, ışıl ışıl, parıldayan bir örtü kaplar ekili alanları, büyülü atmosferin içinde egzotik yolculukta zannedersin görünce seni ve yanında olanları, uzun sürmez gün uzayınca uyanırsın sisler tarlasındaki düşsel geziden… Düşsel tüm düşünceleri yırttım topladığım yıldızlarla… Tüm güllerin yapraklarını koparıp heybemde sakladım hiç birinin kokusunu gidermeden… Her gül taç'ının üzerine yıldızlar yerleştirdim sabahın alacasından gecenin matemine kadar ve şimdi her gül fidanı yıldız açıyor, yıldız kokuyor, yıldız yansıyor görenleri hayrete düşürüp… Ay ışığında yıldızlar yansıyor gökyüzüne gül kokulu, cilveleşiyor, oynaşıyorlar her gece yeryüzünden gökyüzüne… Gökyüzünden yeryüzüne… Kayan yıldızlar gül resitali sergiliyor gökyüzünü izleyenlere… Heybemdeki gül yapraklarını gökyüzüne asıyorum topladığım yıldızların yerine ve yerleri boş kalmasın diye… Şimdi yağmur bekliyorum, yıldız yıldız astığım gül yapraklarından süzülsün, gül kokulu yağmurlar yağsın diye… Alnıma, saçıma, yanağıma, tenimin her yerine davet ediyorum düşecek her bir damlayı, tenim yağmur, tenim gül kokulu yağmur koksun diye… Artık ve bundan sonra göğsümüze düşecek '' Gül Kokulu Yağmurlar ''… 6.4.2006 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#33 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / HANGi ANNELER GüNÜ! ! ANNE?
…… Sizin hiç anneniz öldü mü? Benim ölmedi çünkü; hiç annem olmadı, doğumumda sonsuzluğa göç etmiş, yaşamını verirken bana, toprağa vermiş son nefesini… …… En çokta bu dayatma, kapitalist geleneğin çiçekleri vurur beni ama sen bilmiyorsun… Onca yıl bir ama bir tek kez geldin rüyalarıma ve flu yüzünle papatyalarla donatmamı istedin mezarını ve sanki biliyordun deli oğlunun en çok papatya sevdiğini, kucağında papatya resimli kadın gibi… Sabahı zor edip onlarca papatyayla kabrine geldiğimde her gün yediğim vurgunların en büyüğü idi o anki anne ve mezarındaki çiçekleri, toprağı çalanlar hangi ülke ve inancın insanları, buz tutan kıran *******de sen hiç üşümedin mi anne titremedin mi? Kutsal addedilen bu yerde toprağın altındakileri ürpertircesine beni dinden, beni imandan çıkaranlar mı yoksa ben mi suçluyum anne? …… Varoşlarda doğmasam, orada oturan bir işçinin karısı olmasan şu an nerede olacaktım kim bilir ve bu yanılsamamla sen yine annem mi olacaktın? Peyniri, zeytini mahalle bakkalından her sabah ve gramla alırdık yoksulluktan, seninde evliliğin hep böyle gramla alınan yiyeceklerin dayanılmaz yoksul sızısıyla mı geçti anne? ... Biliyor musun ben hiç muz yemedim küçükken, her gece yorganı çekince üzerime sessizce ağlardım, babam duysun istemezdim… Muz'suz, mutsuz, sensiz geçen çocuklu- ğumda ilkokulun Amerikan süt tozlu, beslenme çantalı geçen günlerin teneffüslerinde muz yiyen çocuklar potansiyel düşmandı anne ve şimdi nerede muz görsem ezmek istiyorum ayaklarımın altında, sahi muzun tadı nasıldı? Anneler sıcak sarılır derler, muzda anne gibi sarar mı dilimi, tenimi? ... …… Trakya'daki arkadaşlarımdan her yıl Mayıs'ta tenekelerde gelen peynir ne güzelmiş anne, ama heyhat tıkanıyor, yiyemiyorum, karşı sokağın içlerinde doğu-güneydoğudan kopartılan kürt kökenli ailelerin çocukları ekmekle beslenip sağlıksız büyürken kahrolası geçmiyor bir yerlerimden ve kabul etmiyorlar verdiğimde, ''dilencide, açta değiliz, topraklarımıza dönmek amacımız'' diyorlar… …… Aşk sonsuz bir ilahi ise annelerin çocuklarına yansıyan meleksi kokusu nasıldır anne? Sahi sen nasıl kokardın, kimselere soramadım, kabrini her ziyaretimde toprağını, çiçekleri soluyorum, toprak kokun doluyor genzime, gözyaşlarıma karışınca kokun uçuyor o bittiğim anlarda anne… Babam yıl- lardır hiç konuşmuyor, küçükken korkardım ama büyüyünce anladım hak verdim babama, tüm mahalle acırken, dimdik ayaktaydı ama konuşmazdı ve hiç evlenmedi, bizi hiç yalnız bırakmadı yokluğunda, gerçi üç tarafı denizlerle kaplı ve bizim olan o deniz kıyılarına hiç götüremedi bizi o maaşıyla ama yi- nede kendimizce mutluyduk anne, her ay başı mangal yakar, ancak o zaman et yiyebilirdik, sahi sen kebap sever miydin? Şimdi usta ben oldum mangal başında ama sensiz, ama kimsesiz… …… Pasaport vermiyorlar bana anne ve iki yıldır Fransa'ya yerleşip ülkeye dönmek istemeyen oğullarımı göremiyorum… Ninem bir gün beni dizlerine oturtmadı, bir gün sevmedi, oğullarımda ninesiz ve senin sevginsiz büyüdü anne ama dizlerimden yüreğimden hiç indirmedim onları… Yarın insanlar yine çiçekler, hediyelerle annelerine koşarken ben ne yapacağım ki anne? Ve her yıl olduğu gibi babam da sabah erkenden çıkar ve gece döner, ne yapar ne eder bu günde yıllardır söylemez… Aykırılığımı bir kez olsun çiğnedim, bu hakkımı kullanarak ve geçen ay kabrinin yanındaki boş yeri satın aldım anne öldüğümde, tükendiğimde yanında yatacağım anneciğim, ellerini verir misin bana orada, yeryüzünde beraber olmadık, ol-a-madık, yeraltında ellerimi tutar mısın bırakmadan, çok üşüyorum anne, kokunu, dokunu orada hissettir misin, bir kez olsun anne sıcaklığında sarılır mısın, çok özledim, hep özledim bir kez dindirir misin özlemlerimi… Anneler günün kutlu olsun melek annem… 11-05-2007 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#34 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / HOŞ GELİR ÖLÜM VE GiDERİM...
......... Sevda çöllerinde kum tanelerinin sağanaklarına sarılıyor, içime esrik vahalar dolduruyorum yokluğunda, avuntumdan öte iklimler değişiyor içlerimde, yağmur yağmur sen yağıyorsun tenhalarımın susuzluğuna... Irmaklarım taşıyor akaklarından azgın şelalelere dönüşüyor, yağmur düşmeyen ormanlara sağanak oluyorum kesintisiz... ......... Eylül devrolurken Ekim’e hazan tarifleri yapıyorum literatürlerde olmayan ve baharın ilk ya da sonu olmaz diye haykırıyorum, vadilerin sessizliği yankılanıyor tınılarca... Bumerang gibi dönen seslere yeni sesler ekliyor, varsıllaştırıyorum yüzyıllar süren sessizliğindeki vadilerin eteklerini, deli dolu sesler girdabında yoksul bir bayram yeri eğlencesi yaşıyorum nazire yaparcasına çocukluğumun tarlalarıyla adeta... Deliyim... ......... Viyolonsel sesler dolduruyorum boş kibrit kutusuna, akşamında çilingir soframda sensizliğe, sesin sizliğe seni katıp yokluğunda içip, varsın gibi düşselimde, olmayan gözlerine okuyacağım şiirlere eşlik etsin diye... Rakımın ilk yudumu, sigaramın ilk nefesi, kavun ve peynirimin ilk dilimi, kumsal işi ızgara palamudun ilk tadı, tadım, nefesim, soluğum, yediğim, içtiğimsin, her şeysin, her şeyden ötesin... Ötekisiz ve tek sevdamsın vazgeçilmez, çıldırtan, çılgınlıktan öte tapındığım ilahem... ......... Tut ki yaşamadım bu sevdayı, tut ki yoktun, olmadın, yine de ölmeyecek miyim, yine yitip gitmeyecek miyim sonsuzluğa... Şimdi ve artık varsan, soluk alışlarımda seni atıyor ve sonsuzluğa adınla, sevdanla soluklanıyorsam, şımartan, çıldırtan aşkının bize özel tohumlarını yüreğime ekmiş ve onu orada ikimizin korunaklarında besleyip, büyütüyorsam ve yokluğunda sarılıp aynı yere saklıyorsam ne gam ölmek... Doğarken başlamıyor mu? ölmek denen gerçeklik ve ondan kendimizi korumak, sakınmakla mı eksilteceğiz yaşam denen, içinde boşa geçirilen dönmeyen anları... ......... Aykırı gözlerinin onulmaz çığlıklarını nazlı kavuşmalarımıza eklerken, gecenin aydınlık ve gündüzün karanlığını hiç hissetmedim, çünkü AŞKTAN YENİ HABERİM OLMUŞ, AŞKI SENDE TANIMIŞ, ADINI AŞK, VARLIĞINI KUTSALLIK KOYMUŞUM, Aşk adına ne varsa sende, seninle, varlığınla yaşadım, kutsandım, onurlandım... Yaşadığım ama doymadığım, asla doyamayacağım, o kutsallık adına kucaklıyorum yitip gitmeleri hem de gülümseyerek, hem de kucak açarak... Ölümse adı hoş gelir... Kabulümdür... ........ Paradokslarımız övüncümüzdü seninle paylaşımına doyamadığımız ve gidişimde uygun düşmeli iki deli yüreğin birlikteliğinden bana düşen payında... Gururluyum gururunu yaşattın bana, onurluyum, onurunu paylaştım seninle, sevdalıyım, öğrettiğin, yaşattığın sevdanla ve ellerin ellerimde yüreğin yüreğimde gidişimi paylaşırken, hüzün gözlerinde ki anne gülüşüyle uğurlamalısın beni... Sana yaşamak yakışır yüreğindeki sevdamızla... Sevdamızın, aykırılığımızın onuruyla gitmek düştü bana kucaklarken ölümü... Hoş geldin ölüm hoş geldin.... 24.10.2007 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#35 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / KANAYAN YARALARıMIZDI AŞK…
……… Solgun *******in ardından tan vakti gülümseyen gün değildi aşk, o bitmez ve geçmez dediğimiz yaralarımızı tazeleyen ama kanatmayan, acıtmayan, benzersiz bir oksijen depolayan tarifsiz melankolik serseriydi tenlerimizi rahatlatan… ……… En olmaz dediğimiz anlarda yaratılan ve tazelenen yaraların üzerinde tomur- cuklarla yeşeren, susuz filizlenen, kökleri yıllar öncesinin onulmaz acılarını hapse- den kırılgan ve masum aşktı yaşadığımız, acısı diplerde ve yaraların hemen altında dokunsak kanayacak, dokunsak ağlayacak… Şimşekler çakardı o olmaz zamanlarda ve iki uzak ve ayrı kentin aynı sefil kardeşliğini yaşayan ortak varoşlarındaki halkın yüreğine düşen cemre olurduk habersiz, uzun, kısa, orta saçlı kızlar seni severdi sen bilmezken, nehrin kıyısına komşu gecekonduların yeni yetme gençleri de beni severdi benden habersiz ve umutsuz atlarken nehrin balık kokulu sularına… ……… Ve bir anda dört mevsime eklenmemiş diğer nice mevsimleri üretir eklerken sevda denen deliye kış ortasında bahar düşerdi bazı kentlerin kıyılarına, ayrıldığımız- da güneş doğmazdı oralara ve damarlarımızdan hücrelerimize doğru yol alırken sak- larken içimizde güneşi şimdiye kadar doğmamışlığında… İçimizdeki güneşti yarala- rımıza değip tuz sancısı acılar doğuran ve her acıda yeniden doğar, doğarken tuzu şifalı ilaçlara, yaralarımızı aşka çevirirdik konakladığımız sınırı olmayan ülkelerde… ……… Tahrip gücü yüksek mektuplar yazardık dağarcığımızda uykuya dalacağımız anlarda birbirimize yollayacağımız ve geceyi bölen sessizlikten fırlayarak uyanırdık yazdıklarımız ulaştı mı diye…? Senden gelenleri okurken bulvardaki çiçekleri ve çimleri sulayan belediye arazözünün hortumundan fışkıran sular eşlik ederdi yaz- dıklarının serinliğine ve ürperirdim bir an, yıldızlardan yüreğime dökülen imgelere sarılır, çim tanesi olur mola vermek isterdim yaralarıma değen su taneciklerinde… ……… Aşk'a inancını kaybetmiş insanlara umut olmak değildi yazdıklarım, acılarım ve ben, seviyorken sendeki seni ve acılarını, kardeş yaralardı üleştirdiğimiz, dike- nini yitirmiş güllere ağıtlardı yakılan ve yazılanlar… Yaralarımızı öperdik kavuşma- larımızda- ki, nemli kalsın, kurumasın, sonraki mevsime uysun diye ve en çok bana gelen ayaklarının parmak yaralarını sever, sonsuzluğa uzanır öperdim onu doymaz- dım, her gelişinin kanayan en güzel yarasıydı, bahar badem kokardı sonbaharda… ……… Patika yollara sapardık yangına çevrilip küle dönmesin diye yüreklerimiz ve her mevsime uygun kanamalar üretirdik çünkü; aşktı ayakta tutan, aşk kanayan yara- larımızın iksiriydi… On'suz geçen zamanlardan intikam alırcasına her anı yeni anıla- rımıza ekler ve evrenin aşksız deliklerini, yüreklerimizden gözlerimize yansıyan o deli mavi sevdamızla kapatmak isterdik farkında olmadan, kapanır mıydı, var mıydı? bilinmezliğinde… Yüz yıllar süren suskunluğunu patlamalarla sonlandırıp kızgın lavlarla akan yanardağın ateşleriydi yaralarımız ve kanayanımızdı sönmeyen sönme- yecek olan… Kanayan yaralarımızdı aşk… 12.09.2007 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#36 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / KAYBOLMA EMİ…
…………… Saatleri asla umursamadığımız akşam üzerinde kısa soluklu bir molaya yönelişinin gereksinimiydi belki kalkışın, kalkmak üzere oluşun… Uzun mesafeli yemeklerin yanına eğer eklenmişse bir kaç kadehte, zorunlusun birikenleri dengelemeye bir sigara içimi aralığında da olsa… Yüreğim ürperdi kalkarken ve dökülüverdi sen ''Kaybolma Emi'' derken aynı anda ben- deki ''Geri Gelirsin Dimi''.? Gelişine türküler yakacağımı bilen sen, kaybolamayacağımı biliyor- ken hüzünler dökmekteydi yine gözlerin, saniyeler molasında ve dayanamıyordu yüreklerimiz yanyana iken bile gözlerimizin ayrılmasına. Kaybolamam, geri dönüşlerine yazılmışım ben… ……………En çok ilk buluşma anında soluğunu hissederim görünmeden sen, sonra her adımın bitmek bilmeyen saatler gibi gelir zaman geçmez durmuştur o an, soluğum kesilirken ne zaman yanımda olacaksın diye sabit bir tablo olursun gözlerimin önünde, renkten renge dönüşen kır çiçeklerinin davetkarlığında yüreğime konmanı beklerim kelebekliğinde… Ve orada konuklanıp kanatlarının ahengiyle, benimse ev sahipliğimin hiç bitmemesini isterim, bir çiçeğin, bir kelebe- ğin, bir sevda masalının umarsız dinginliğinde… Mevsimler değişir, yüreğim yangın yerinin kı- zıl alevlerindeki renk değiştiren atmosfer tabakalarına bürünür, attığın her adımın çıkardığı ses ve tınısındaki mızıkayı çalar, yanan alevlerin hışırtısında… Yol titriyorken adımlarında, içimdeki depremler insan girmemiş, keşfedilmemiş, güneş görmemiş ormanların iliklerinde hissedilir ve yol olur balta girmemiş ormanlarda… …………… Ve bir kez daha tutsaklığım pekişir seni görmediğim anlarda yüreğine doğru yolcu- luğum başlar ay yüzünü gösterdiği *******de ve saklandığında ise ay körebe oynar, yine bulu- rum yolumu yüreğine yapacağım içsel yolculukta ve yolumu kaybetmeden, isabet kaydederek sana yolculuğumda… Hiç yolumu kaybetmedim ki sana gelişlerim de, ışığa, güneş'e, ay'a ve aydınlatacak bir nesneye gereksinimim olmadı ki gözlerinin ışıltısı oldu rehberim, kılavuzum ve öyle aydınlandım, kutsandım ki bilmediğim yollardan sevdiğim yüreğine uzanan yollardan sana gelirken… Yolum aydınlanırdı geceye düşen zamanların kör karanlığında ve bir çift sevgi dolu gözlerin düşerken ve gitmiyorken silueti yollar boyunca, ışıl ışıl, sevgi dolu ve aşk kokan, beyaz çizgileri çizildiği anda silinen karayollarına emsal olurdu, bakışlarındaki aydınlık ve hiç gitmezdi izlerindeki bakışın sihirli yansıması yollarımdan… Birisi, birilerinin gözbebeğindeki yansımalardan bozkır kente yol almış, ama kimmiş bilinmezmiş derlermiş tozu dumana kata- rak ve hasretine yaklaştıkça yanan yüreğimin ardında bıraktığı küllerden, izlerden, gözlerinin yollara yansıyan, çıkmayan, izi kalan o sevilmesi kutsal olan kadından diye… Ve o adam, o sevilesi kutsal kadına tapıyor, buluşmalarında yeryüzünün coğrafi şekilleri bile bu sevdaya yansıyıp şekil, kabuk, katman değiştiriyor sevdalarının masumluğunda diye… …………… Tramplenin en üstünden ilk kez atlayacak olan yüzücünün bedeninde dalga dalga yayılan, kor ateşlerle yüreğinde hissettiği yükselen adrenalini yaşatırsın bana göründüğün an ve geçen zamanların görünmüşlüğünde… Dairesel hareketler içinde boşlukta asılı bir yumak ve çile gibi kalırım, usta bir örgücü kadının mil'leriyle tığ'larıyla ilmik ilmik örmesini beklerim-ki sus olan, pus olan, lal olan dilim açılsın, soluklanayım, son parandemi atıp serin sularında sana kavuşayım, sarılayım, kulaçlarımızı birleştirelim, yine ve yeniden dünyadan, yaşamdan kopma- nın bir kez daha anılarını oluşturmak için… Her gelişimde sana, her yaklaşmanda adımlarının sesi gelirken ressamın yeni çizmeye başladığı bir tablo olurdun, bense merakla izlerdim her fırçanın izleyeceği yolu ve kaybolma diye kırpmazdım gözlerimi… Ta ki sen '' Kaybolma Emi'' dediğinde bende sana '' Geri Gelirsin Dimi '' diyene kadar… …………… Ay'a benzer hilal kaşlarının altındaki gözlerinin derinliğinde gizlenirken, kendime ge- lir ve anımsardım ressamın tablosu çoktan bitmiş ve o sanat eserini karşıma koymuş izliyorum şimdi renklerini, ahengini, fırçadan tuvale dökülen hüzün gözlerin hülyasını… Nice sonra gar- son bardağımda eksilen suyu tamamlarken, bende gözlerinde çoğalttığın sevgi yağmurlarına özlemlerimi şemsiye yapıyor, korumaya alıyordum annecil sevgini, sevgisizlere rağmen ve ina- dına dosta, düşmana, herkese… Gelmiştin işte, karşımdaydın, kaybolmuyordun, kaybolmuyor- dum, kaybolmuyorduk… İnadına çoğaltırken sevgimizi, aşk defterimizin temiz, ak sayfalarına yaşanılası saf ve masumluğumuz ekleniyordu yeni günün içlerinde… …………… Piyanistin notalarına eşlik edercesine ve kuğu zerafetiyle yerini alırken sen, şimdi kaybolmama ve geri dönme sırası bendeydi, bir sigara içiminde çekilen duman dışa savrulma- dan dönmüştüm bile, o an kadar ayrı kalmanın tahammülsüzlüğünde… Durdurmak istediğim zamana karşı koyamamak çıldırtıyordu beni ve sen bilmiyordun bu kavramla olan içsel kavga- mı; çünkü sana hissettirmemeye çalışıyor, başaramıyor ve hüzün dolu ağırlıklar çöküyordu omuzlarıma ve sen durgun olduğumu düşünüyordun bu anlarda… Oysa tüm çabam geçen, yaşanan tüm güzelliklerimizi de bugüne bu ana eklemek ve hiç bitirmemekti, senin ''Kaybolma Emi ''? Dediğinde '' Geri Gelirsin Dimi ''? Söylemim bu yüzdendi… Sevdamdan dı… 31.5.2006 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#37 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / KELEBEKLER DOĞUYOR GÖZLERiNDEN
…………… S_arı kanatlı serçelerin ötüşünü dinlerken, çıkan sesin nasıl bu kadar ahenkli ve iç dünyamı dinlendiren, bestelenmiş gibi ritmli olduklarına anlam veremiyor, sana çeviriyorum yüreğimi ve bu kez anlamlar yüklemeden çam kokulu, göl kenarında bir doğanın atmosferine sarıyorsun beni ıssızlığında, sabahları kuş cıvıltılarının doldurduğu… Başka da hiçbir sesin duyulmadığı ve çamların buram buram iliklerime dolan serinletici buğusu yayılıyor bedenimde durmaksızın, çoğalarak, cıvıl cıvıl… …………… E_lma dallarından çiçeklere, otlara, toprağa, ahenkle ve ritmindeki uyumla uçarken kelebek- ler, oluşturduğu rengarenk kıvılcımlardan habersiz ne düşündüğünü ve uçmasının özgürlüğünde, ne, nasıl paradokslar oluşturduğunu düşünüyorum…Beni görüyor mu ve nasıl algılıyor, belleğinde hangi şekle uygun görüyor? Diye sorgulayıcı yorgunluğa dalarken insanları doğadaki çeşitli sınıflara ayırıp seni bin bir renkli ve hiç birinin diğerlerine üstünlüğü olmayan kıvamda kelebeklendiriyor, kanatlarına sokak çocuklarının düşlerinde gördükleri uçan balonlar takıyorum… El sallıyor, kanat çırpıyor ve asla sayılamayan yüzlerce noktadan oluşan gözlerinle gülümseyip, az önce sınıflandırdığım insanlara doğ- ru yolculuğa çıkıyorsun, çocukluk düşlerini emanet ederek bana… Çocukluğum, geçici aldığım emane- ti kıskanıyor ve onun yanına koyuyorum, şimdi iki çocuk, iki düş, şımarma mevsiminde papatyalar takı- yorlar birbirlerinin saçlarına ve bendeki çocuk kıskanıyor başındaki sarılı, beyazlı taçları, en çokta sana yakıştığını düşünüp, annesine sakladığı papatyaları, sağ dizi yerde, sol elini yana açarak, hafifçe eğilip sağ eli ile sana sunuyor kırlardan topladıklarını, bir centilmen oluyor çocukluğum, sen utangaçlığında kabul edip alıyor, lolita kıvamında buseler koyuyorsun çocukluğumun masum yanaklarına… …………… V_aftiz töreninde ağlayan çocuğa veriyorsun balonlardan birini ve kelebek kanatlarını, saklı kimliksiz bir rahibeye dönüştürürken… Hiç bilmediğin, gitmediğin bir kente doğru havalanıyor, rüzga- rın akışına bırakıyorsun özgür yüreğinin üzerindeki ışıltılı kanatlarını çırpmadan, yorulmadan, usul ve sessiz süzmektesin yabancısı olduğun kenti, gökyüzünden kuş uçumu mesafeye inerken… Gecenin gözlerinden, balonlardan birini mum yaparak, yakarak, aydınlatıyorsun rotanı, kent ışıldıyor, sen hiçbir yerini bilmediğin sokakların içinde, kırmızı taneli dut ağacının yaprağında soluklanıyorsun, vişne renkli balonları yüreğin gibi özgürleştirerek… …………… T_ahteravallide denge sağlayan akrobatları, rüyalarında göreceği heyecan ve şaşkın ve ağız- ları bir karış açık izleyen çocuklara mavili balonları veriyorsun, umutları, düşleri tamamlansın, eksik kal- masın sabah uyanınca hayal dünyaları diye… Pembe balonlar veriyorsun her birinin eline, varoşlardaki semt pazarında içi saman dolu sahte barbie bebekleri, annelerine aldırtamayan, sabah evden çıkarken para istediğinde sunturlu küfür savuran, akşamdan kalma aile reisinin! ! düşman gördüğü karısının hala izlerini taşıdığı mor göz altı izli kadınların ellerini tuttukları sevimli, ürkek, belikli kız çocuklarına… Siyah balon vermek isterken vazgeçiyorsun bana kızarak, bende sana verdiğim papatyalarımda öfkemi saçıp kara kartalın başarısızlıklarından dolayı siyah yok diyorum ve veremiyorsun emekçi kadınların cüzdanı- na, çantasına göz koyup alıp kaçmak isteyen, artlarında dolaşan kapkaç kılıklı, varoşların, yıkanmayan yorgun, kirli, korkunç, erken yaşlanmış yüzlü gariban çocuklarına… …………… A_ğaçlara takılan uçurtması için ağlayan çocuğa dallarda takılı renklerle örtüşen balonlar ve- riyor, teker teker azaltıyorsun kanatlarındaki renkler gibi rengarenk balonları… Tanımadığın kentin sema- larında bir veda havasında turluyor, gökyüzüne serpiştiriyorsun diğer tüm renkteki balonları ve gökyüzü balonların danslarında rengarenk eşlik ederken hafif esen rüzgarın kollarına kanatlarını sarıyor, kendine doğru kanat çırpıyorsun… Kendine doğru çırptığın her kanat, seni bana getirken, beni sende, seni bende saklarken, yanyana koyduğum çocukluğumuz şimdi sana kavuşacak olmanın mutluluğunda papatyalar- ca gülümsüyor ve bana benim için sakladığın serseri ve isyankarlığına denk düşüyor dediğin o en güzel kırmızı balonu veriyorsun, alnının öpülmüşlüğünde… …………… P_eribacalarını panoramik bir tepeden ve gün batımında izlerken pembe, kızıl renkler vuruyor yüzümüze, gözlerine yansıyor pembe pembe bakıyorsun hüzünlerini çoğaltırken…Gözlerinden yüzlerce kelebek doğuyor, kuş cıvıltılı yerlere gönderiyorsun her birini sevgi ile yolcularken… Şimdi ve sonra gör- düğüm her kelebeğin, rengini senden aldığını, sevginle kanat çırptıklarını ilişkilendiriyor, günün herhangi saatinde ve her yerde duyumsayabildiğim kuş seslerinin cıvıltılarıyla buluşturuyorum, göl kenarlarında, ağaçlarla kaplı doğanın koynunda resmediyorum… 21.04.2006 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#38 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / KİMLİKSiZİM…
…………… S_abahın hangi zaman diliminde olduğumu anlamaya çalışırken duvar, tavan, içerideki eşyalar üzerime geliyor birer birer ve çoğalarak… Duvar yıkılıyor üzerime yorganı çekmeye çalışıyorum korunmak için, nafile yorgan gecenin hangi saatinde yerlerde bilemiyorum, tavan çöküyor beynimin kılcal damarlarını titreterek ve eşyalar devriliyor yerlere… …………… E_ve akşam mı geldim ve hangi odadayım kestiremezken, bir an hangi evde nerede olduğumu bulmaya çalışıyorum nafile… Yıllarca her akşam bir oteline esrikliğimle konuk olduğum Güneydoğu'da odaklanıyorum bir an ve yok yok diyorum kendimle konuşmalarımda, akşam en son kadehi istediğimde şef garsonun servisi kapattıkları söylemine sinirlenerek bardağı yere atıp kırdığımı hatırlıyorum, sonra iki kişinin kolunda dışarı çıkartılışım ve yediğim ilk darbeden sonra hiçbir şey hatırlamayışım… Hesabı ben mi? başkası mı ödedi diye düşünürken başkasının o saatte o meyhanede olmadığı, bir başınalığım düşüyor geceden esir alan uğultu korosundaki beynime… Gerek görülmedi, hesap tamamdı, kovulmak ve tek yumruk hesap olarak dönmüştü adını bilmediğim, nereden oraya geldiğimi anımsamadığım meyhaneye ve bu odaya gelirken hangi yollardan geçmiştim, ne ile gelmiştim? Siyah keten pantolonumu dolabın kapağı üzerinde olduğunu görüp, kalkmak isterken sendeleyip ama yine de doğrulup ceplerini karıştırıyor, arabamın anahtarına ulaşıyorum… Kim getirmişti beni arabamla ve kim çıkarıp yatırmıştı? …………… V_ivaldi'nin Dört Mevsim' i geliyor kulaklarıma, kim dinliyor diye düşünürken feryatlar yükseliyor çoğalıyor gitgide artan temposu yükselen bir ritimle… İşine gitmekte olan tüp dağıtım kamyonetini süren entel bir şoför sonuna kadar açmış Müslüm baba'nın ''Tanrı İstemezse Yaprak Düşmezmiş'' adlı ünü yurt dışına yayılan şarkısını... Sigarasının ayyaşlığında… Okula giden yarı uykulu çocukları görünce yavaşlayacağına olanca gücüyle kornaya yükleniyor, çocukların uykusu ile gece vardiyasından dönüp henüz yatanların uykusu arasında çok bilinmeyenli sentezler oluşturarak ve arkasında savrulan dağılan boş tüplerin sesi titretirken mahalleyi doymadığı şarkıyı başa almaya çalışıyor hünerli elleri ile… Nazım Hikmet'in hangi yıl yazdığını düşünüyor bulamıyorum o an ''Memleketimden İnsan Manzaraları''nı ve ülkenin her yeri, her karesi manzara olmuşken ve bu manzarayı yaratan, üreten, resimleyen, içinde olan yurdumun insanları varken tarihte ne ola ki… Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı değil miyiz? Tufanları gösteren tarihlerin yadı değil miyiz? …………… T_arhana çorbası olsa şimdi biraz, dumanı tüterken içip toksinlerini az da olsa atabildiğini düşünmek bir an rahatlatıyor, ardından da kıvrandırıyor… Günlerdir sıcak bir tas çorba içmediğim geliyor aklıma, acıkıyorum tarhana kokulu düşler ülkesine uzanmak isterken ve şu anda çıkıp nerede sıcak çorba bulabilirim diye düşünürken kimliksizliğim geliyor aklıma… Kimim ben, ne iş yaparım, çorba içtikten sonra nereye gideceğim… Sahi bilmediğim işime gidemezsem ararlar mı beni telefon gelir mi? Sorarlar mı bilmediğim işime bugün neden gitmediğimi, nerede olduğumu, hasta olup ta gidemediğimi mi düşünürler diye sorgularken telefonun arama sesini en üst seviyeye getiriyorum ki rahatça duyayım nerede çalıştığımı öğreneyim diye… Pencerenin yanından güneş ışığının tamamının vurduğu balkona çıkmak isterken korkuyor, ürküyor vazgeçiyorum… Şimdi hangi kentin havasını bile soluduğumu bilmezken ne işim vardı balkonda ve ne işim vardı odasını bilmediğim duvarları, boyası yabancı olan bu evde… Kimdim, neydim diye sınırlarımı zorluyorken telefon sesiyle irkiliyor hemen açıyor, sonra yere çarpıyorum gelen mehter marşı'nın sağır eden gürültüsünde… Bazı kareler oluşmaya başlıyorken resim yırtılıyor, parçalanıyor, yok oluyor yeniden ve yine kaybolmuşluğumda… …………… A_ğır, aksak dolaşıyorum evin içerisinde, yattığım odanın dışındakiler boş, eşyasız ve benim gibi kimliksiz… Mutfağa giriyorum ortalık içki revan… Her tarafa şarap, rakı, bira şişeleri ve birkaç kadeh yayılmış, ağır anason kokusu çökmüş insanın içini dışına çıkaran rezillikte… Boş şişeleri tanımaya çalışıyorum kim, ne zaman içti diye ve hepsi yabancı hepsi başka anlamlarla bana bakıyor, bense kendime bakamamanın acısıyla banyoya giriyor ayna arıyorum… Kendimi birden fazla görüyorum kırılan aynada ve sayısız beni birleştirmek kendimi tanımak istiyorum, ağzım, burnum, kulağım, kaşlarım yüzümü tanırken kimliğimi görmek istiyorum ama inat ediyor kırık ayna göstermemekte… Bir parçasını alırken çerçeveden diğer parçalar lavabonun üzerine farklı ritimlerde ses çıkartıp yayılıyor, kırılıyor şangırdayarak… Elimdeki kırık parçayla antreye süzülen güneş ışığında bakıyorum tanımadığım kendime… Kaç gündür böyle saçım sakalım karışmış haldeyim, ne zamandır banyo yapmıyorum uzamışlığında saçımın sakalımın kirlenmişliğinde… Kirden yağa dönüşüp parlayan saçlarım, ışık huzmesiyle daha bir belirginleştiğinde kendimden nefretimi ayna parçasına yükleyip fırlatıyorum yerlere kimliksiz yüzüme dayanamıyorum… …………… P_erde arıyorum kornejsiz evin içinde cama germek çırılçıplak soyunmak için… Kahretsin hiçbir şey yok evde… Tozdan rengi değişen küveti su ile doldurup içinde saatlerce kalmak, uyumak istiyorum hiç uyanmadan… Su akmıyor, anlaşılan üzerimdeki kir'e eklemeler olacak bugün yine artarak… Dışarı çıkıp dolaşmak isterken, neredeliğimi bilmediğim aklıma geliyor, ceplerimi karıştırıyorum beş kuruş para yok… Ne yerim ne içerim diye düşünüyorum ve hangi yemekleri sevdiğimi düşünürken aklıma hiçbir şey gelmiyor, gelmiyor, gelmiyor… Akşam içki ve yemekle karışık dayak yediğim meyhaneye gitsem yemek verirler mi bana, yoksa gecenin yansımasını yine mi yaşarım? Neredeydi bu meyhane diye inceden, derin, yoğun düşünüyorum ve bir şeyler yapmam lazım ki mide gurultularım sancıya dönüşürken, içimde oluşan ağrılara son vermeliyim… Duyduğum melodiye anlam yüklemeye çalışırken artarak devam ediyor ve kapının yumruklandığını işitiyorum zil melodinin eşliğinde… Koşarak giderken kapıya beni kurtarmaya geldiklerini, yemek getirdiklerini, kimliğimi, işimi getirdiklerini düşünüyor açıyorum hemen kapıyı… Üzerime çullanan birkaç kişiyle yere düştüğümde yüzüstü yatırıp ellerimi arkadan kelepçeliyor ve yerden kaldıran hemen telsizle yakalandığımı bildiriyor bir yerlere ''anlaşıldı''komutuyla kollarıma girip merdivenlerden iniyor, sireni yanan, öten bir arabaya bindiriyorlar mahallelinin alkışları eşliğinde… Ne yaptım, neler başardım da beni çılgınca alkışlıyorlardı anlayamıyordum kimliksizliğimde… Cama vurmaya çalışan birilerini polis uzaklaştırırken aklıma geçmişten iki şey süzülüp belleğime takılıyordu; Beni Siz Delirttiniz… Beni Siz Delirttiniz… Beni Siz Delirttiniz… Ve de '' Bu düzeni görüp delirmemek mümkün müydü''? Halkımın, sirenlerin, caddelerin izlerinde kimliksizliğime doğru yol alıyordum… 29.3.2006 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#39 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / KİTAPLARIM SATMıYOR ARTIK
……………S_on kitabımı çıkartırken; yayınevine, kapak tasarımcısı ve fotoğrafcısına, baskı ve cilt- ciye, matbaaya ve kitap dağıtımcısına, önceden de ödenemeyen borçlarım nedeniyle hatırı sayılır rakamlarda senetler imzalayıp verdim, satıp, kazanıp ödenmek üzere… Altın vuruşum olacak son eserim, öylesine emin, öylesine coşkuluyum, okunacak, satacak son kitabım… Alkolden titreyen ellerim, imza günümde alkışlayan ellerle yeniden buluşacak, doğuşum olacak sil baştan… ……………E_vrim yaratmıştım, ilk kitabı yayımlayıp yirmi altı yaşın olgunluğuyla ve aşık usandırıyor çıkmıyordum tüm döviz cinsinden desteli tomarlara karşın ulusal kanallara, gizli bir tatmin ve du- yumsanmamış tüm orgazmları yaşarken, gizli cennetimde sadece doğu-güneydoğudan gelen kü- çük kitabevlerinin açılışına ve imza gününe katılıyordum, henüz tanınmamış kimliğimde… Orada kürt, alevi ve ezilmişliklerinin mezhebinde cendereye sıkıştırılan, bunaldıkça okuyan kesimler ve sorgulayan, yargılayan halk ve halklar vardı, köşeye sıkıştırırlardı imzadan sonraki yöresel akşam yemeklerini tadarken gençler ve çok hoşuma giderdi onların karşısında nakavt olmasını hisseden boksör gibi… Sağ'lı sol'lu yumruklar gibi yanağıma, alnıma, kaşıma, gözüme, göğsüme, karnıma, her yerime dokunan, ezilmişten kaynaklı dokusu ipeksi ve altın işlemeli kelimeler vuruyor, kendimi savunmasızlığımda… Nice sonra yerden kalkıyor, kaldığım yerden devam ediyordum, gardımı alıp yeniden savunmaya geçiyordum kelimeler ok gibi fırlarken yüzüme ve günün ilk ışıklarına değin sürüyordu ringdeki kelimelerin vatan kurtaran deyişleri… …………… V_an, en uçtaki imza, söyleşi kentiydi ve göl kenarında gece sohbetlerinin ardından gör- sel şölene dönüştürülen, karnımızdan önce gözlerinin aylarca doygunluk hissettiği kahvaltı salon- larında günaydınlaşırdık edebiyat dostları ile… Sokağa taşan masalarda garsonların ekmek yetiş- tirmekte zorlandığı, irili ufaklı sokaklarda ne çok kahvaltı salonları vardı ve tüm Van halkı sanki bu- ralarda kahvaltı yapıyor, evlerde çay demlenmiyor hissi uyanırdı her gidişimde ve kadınların ayıp sayılan, olamadığı ve gidemediğini bilmeme rağmen… Göl kenarındaki Tatvan dönüşte uğrak yer- lerimdendi dostlarımın olduğu ve yıllar geçse de hala telefonla iletişim kurduğum ve öğlenleri ünlü Büryan kebabı yenmeliydi yöreye özgün… Severdim de yerken, mutlu olurdum kuyunun içinde o ilik gibi pişen et, çatal değdiğinde dağılıverirdi taze ve pişmişliğinde, oburdum küçüklükten kalan alışkanlıklarımla ve gece Diyarbakır da konuklanırken final ille de Selim Amca Restaurantın küpte yaptığı terbiyeli işkembe ile olacaktı her konukluğumda diyar kentte… Süregelen günlerin ne çok ve çabuk geçtiğini düşünürdüm evime döndüğümde ve Ergani, Siverek, Muş, Bulanık, Varto, Bat- man, Cizre, Hekimhan, Doğanşehir, Gölbaşı, Besni, Adıyaman, Nizip, Kahta'daki cebi yoksul, yü- reği, sevgileri, dostlukları varsıl insanlar, dostlarım gelirken aklıma, geceden sabaha uzanıyorken uykusuzluklarıma, gömülürdüm yatağımın tenha köşelerine, onların gülüşleri eklenirken yastığıma yatağımın altında saklardım oğlu-kızı dağa çıkmış biçare ihtiyarları… …………… T_unceli; dağlarının, deli akan Munzur'uyla, ruhumun derinliklerini dinlendiren, halkının tamamının potansiyel suçlu kimliği taşıdığı, çocukların anne karnında suçlu ilan edildiği en güzel özgürlüğüm oldu benim sokaklarında dolaşırken… Pertek, Hozat, Çemişgezek'iyle, Nazimiye, Pü- lümür, Mazgirt'iyle, köylerinden dahi modern giysiyle gelen kızların, okudukları kitapları imzalatma çoşkusu taşıyan dinmemiş yangınların ateşiydiler, sıcaklıklarını yüreğime aktardıklarında ve devr alırken dinmeyen ateşlerini, hazırlık yapıyordu büyük kentlerin, aşkı, babalarının işçilerin sırtından kazanan kızlarının kuaförleri ve Avrupai mağazalarında… Onlar semahların, onlar dergahların, asil ve ezilmiş, dilleri yüreklerinde saklı ve isyana hazır kadınlarıydı ülkemin… Patlamaya hazır volkan, suskun, ama susmayan yürekleriydiler… Tanıdıklarına rağmen, bildik ve kitap istemelerine rağmen yol boyunca düşman ülke sınırlarında göremeyeceğim eziyete alıştım artık Tunceli il sınırlarından yol alırken gakkoşlar diyarı Elazığ'a yolculuğumda, en çokta Karakoçan'da bir sigara içimi molayı severdim dostum Hıdır'ın dükkanına girerken ve biliyordum elimde büyüyen Taylan şimdi orada ve sarılacak yine bana bırakmadan dakikalarca, doğduğundan bugüne bu ilçeden çıkmamışlığında bana ülkesinin yağmurlarına hasret tutuklu gibi… Altı yaşındaydı ilk tanıdığımda ve şimdi üniversi- teye hazırlanıyor, ille de İzmir diyor deniz görmemişliğini dindirmek için… Biliyorum gider İzmir'e o ilçenin en yüksek puanını tüm deneme sınavlarında kotarmasıyla, aklıyla ve hak ediyor ülkemin Taylan'ı annesine ''Kendim için bir şey istiyorsam namerdim, ama sana güzel bir gelin getireceğim'' söyleminde… Ve Taylan ve Hıdır ve yüzlerce onlar gibi dost biriktirdim her uğramışlığımda… …………… A_daptasyonda zorlanırdım her dönüşümde ve içimin kırsalında sevgileri çoğalırdı o yö- renin insanları düşerken ve çıkmazken usumdan… Anlattıklarım, inanmakta zorlanan sayıları ço- ğalan topluluk oluşturuyor ve her defasında bir sonraki ziyaretime günlerini denk düşürmek iste- yenlerle durmadan artıyordu… Ben ise gittikçe tükenen ama hissettirmediğim bir yolun sonuna yaklaştığımı, gelmek üzere olduğumu saklamaya çalışıyordum nafile çabayla.. Bir tek dost ya da arkadaş bile sormaz olmuştu yeni bir yazımın, öykümün, şiirimin varlığını… Zaten bir tükenişin son uzatmalarını tükenmek üzere olan kalemimle yazmış ama okutacak, değerlendirecek, kötü de olsa eleştirisine sunacağım kimseler kalmamıştı yazı dünyamda…! Ya beğenmezlerse ve raflarda rengi solmaya başlayan son iki kitabım gibi akıbete uğrarsa diye düşünmeden duramıyordum… …………… P_elür kağıt bile bulamadım tasarladıklarımı yazmak için son kitabıma dair ve oturduğum semte uzak diye bir ilköğretim okulunun çöplüğünden topladım gecenin ilk saatlerinde… Ama artık her şey çok güzel olacak, yeni nesil okuyucu ve eski okuyucularım çıktığı anda kapışacaklar son ve yeni kitabımı… Ardından sayısız baskılar yapacak ve yıllar önce röportajlarını reddettiğim televizyon kanalları yeniden peşime düşecekler-ki ekran kıyafetimi de çıkacağım kanallar alsın artık, kravatım dahi kalmadı çünkü, bu ker*** eve taşınırken son iki kravatımı yatağım dağılmasın diye ip yerine kul- lanmıştım ve parçalanmıştı lime lime… Ama en çok sıcak lavaş ekmeğe tereyağı sürüp, arasına tu- lum peyniri koyarak yemeyi özledim kaç yıldır, aldığım ilk para ile bunu gerçekleştireceğim, eğer o geçmek bilmeyen kalp ağrılarım geçici bir süre izin verirse… Açık kalp ameliyatımı yapan cerrah bu tür yiyecekleri anında tetikleyici olduğundan kesin olarak yasakladı ama nasıl olsa kitabı çok satan bir yazarın, hele ki umudu olan son kitapsa kalpten öldüğü nerede görülmüş? Çok özledim okuyu- cularıma kitaplarımı imzalamayı… Çok özledim kışları battaniyeye sarılmadan sobanın sıcaklığı ile ısınmayı… Çok özledim sıcak ekmek ile tere yağ ve tulum peynirini… Çok özledim… Özledim… 29.5.2006 - Adana Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
|
|
#40 |
|
Aşmış Üye
![]() Üyelik Tarihi: Aug 2007
Konum: İstanbul
Mesajlar: 281,268
Teşekkür Etme: 98 Thanked 355 Times in 320 Posts
Üye No: 44033
İtibar Gücü: 57950
Rep Puanı : 34658
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet : Erkek
|
_ Sevgiliye Mektuplar / ÖDüNÇ DÜNYANIN AYDINLIĞIYIM, SIĞINDIĞIN YÜREĞİMDE…
……… Sınırsızladığım hayal dünyama, güz esintileriyle rakseden bahçeler çiziyorum, akşam olduğunda soluklanmak, gece düşler alemine çocuksu salıncakla salınmak için… Sabah se- rinliği yalarken yüzümü, yüreğimin çocuksu yarısı ılıman kıtalara göçteyken, güneş olup aydın- latıyor, ısıtıyorsun diğer yarımı… ……… Ebegümeci topluyorum karşı dağdaki köye bakan sırtın yamaçlarından, akşam yemeğime katık, düşsel yalnızlıklarıma meze, geceden sabaha hazımsıklarıma derman olsun diye… Sever- sin sen diye özgür papatya ve gelinciklerden taç yapıyorum, akşam soframda karşıma koymak, saçlarına takmak için… Yokluğunda iki kişiyim, bereketinle avunuyor, gözlerine sarılıyorum… ……… Vadilerin güneş görmeyen serinliklerine çocuksu olmayan yürek yarımı taşıyor, azgın ve çağlayan suları ılımanlaştırıyorum güneş olup aydınlattığın varlığınla…Kayalara çarparak ilerleyen yatağından taşarak oynaşan nehir, yansıyan siluetinden süt dökmüş kedi gibi uysallaşıyor, bando mızıka takımının ritminde ahenk ve uyumla akaklarına sarılıyor… Bağımsızlığını kazanan ülkenin yıldönümü kutlamalarına katılan halka, adeta selam duruyor, delice akışından vazgeçerek selam veriyor şimdi geçtiği tören yolundan sarsarak, iç titreterek akışkan dinginliğinde… ……… Torosların karla kaplı zirvelerinden bereket saçarak enginlerime, hayal bahçemin mimoza- larına iniyorsun damla damla yağarak… Değdiğin, dokunduğun, ıslattığın her noktada yediveren güllerin fidanı tomurcuklanıyor, adı deli, yüreği mavi olan bir adamın usuna gelincik tohumları ser- piliyor, reyhan kokusu yayıyor usundan karşı yamaçlara, ovalara, platolara… Öylesine yağmur, öylesine bereketsinki asırlardır süren susuzluğun kıraçlarına derman oluyor, akıyor, yağıyorsun, serinletiyor, besliyorsun, bilgeliğinin, kutsanmamışlığının azize ruhuyla… ……… Akşamın ''geliyorum'' dediği saatlerde bu mevsimde hep nemli bir yalnızlık çöker yorgun gerçeklerimin üzerine, bunalır, boğulur çıkış yolu ararım kendi kazdığım tünellerimde, sırılsıklam sabahta karabasanlar çöker, serinlikler ararım… Yorgun yüreğimdeki cemresin o an esintinle ve üzerimdeki sisli yalnızlıklarımdan arınmaya başlarım, yüzleşirken gerçeklerimle, kavgadayken ruhumla, adalet dağıtan, kanıma damlayan meleksi rüzgardır hissettirdiğin… Bedevi yalnızlıkla- rımda dirilirim, yorgun gerçeklerime rüzgar olup serinletirken sen, nefesin, sesin… ……… Perspektifsel bir daire çiziyorum çiti olmayan korunaksız düş bahçeme ama heyhat top- raksız, kil ve kumsuz kalıyorum… Onlarsız güz esintilerinde savrulur, hiç olurum, açamam hiçbir mevsim hiçbir böceğe, uçan kuşa, meleyen kuzulara… Öylesi aç, öylesi muhtacım ömrümce bah- çeme serpeceğin toprağına ve bilirim yem etmezsin kurda, kuşağa, böceğe… Toprağın bereketli toprağın kutsal… Toprak olup ömrünü bahçeme serpmelisin…Güz bahçemin güneşi, toprağımın bereketi, yağmurum olmalısın… Damla damla, sağanaklarla yağmalı ardından güneşler açmalısın tenimde….Sınırlarımda… Sınırsızlığımda… MART - 2007 - ADANA Olgun Ekinci
__________________
Buraya Kadarmış ..
|
|
|
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|